Tavhid

Son İletiler

Sayfa: [1] 2 3 ... 10
1
Kur'an'dan Kaçmanın ve Uzak Olmanın Şekilleri

Kitap: "el-Fevaid" (faydalar)

Yazarı:İbn Kayyim el-Cevziyye (Allah (celle celaluhu) ona rahmet etsin)




Kur'an'dan kaçmanın birtakım şekilleri vardır:

1 - Onu dinlemekten kaçmak, ona inanmaktan kaçmak ve ona yönelmekten kaçmak.

2 - Onunla amel etmekten kaçmak. Kur'an okusa da ve iman ettiğini (söylese) de helâl ve haramını gözetmekten kaçmak.

3 - Dinî ve diğer konularda Kur'an'la hükmetmekten ve onunla muhakeme olmaktan kaçmak, onun kesinlik ifade etmediğine inanmak, delillerinin lafzî olduğunu söylemekle beraber bunların ilim ifade etmediğine inanmak.

4 - Kur'an'ı inceden inceye düşünmekten, onu anlamaktan ve onunla konuşmaya, onu anlamaya çalışmak isteyenin onun hakkındaki marifetinden kaçmak.

5 - Bütün kalp ve diğer hastalık türlerine Kur'an'la şifa ve tedavi istemekten kaçıp, başkasından hastalığına şifa istemek.


İşte bu zikredilenlerin hepsi kuşkusuz, her ne kadar kimisi kimisinden daha tehlikeli de olsa, Allahu Teâlâ'nın şu âyetinin kapsamına girmektedir:

"Peygamber dedi ki: "Ey Rabbim! Kavmim bu Kur'an'ı terkedilmiş (bir şey yerinde) tuttular." (Furkan, 30)

Aynı şekilde kişinin gönlünde barındırdığı Kur'an'dan uzak duruşu da bu kapsamdadır. Öyle ki insan, bazen Kur'an (bir mesele hakkında) bildirildiğinde ondan uzaklaşır.

- Bazen Allah (celle celaluhu) katından hak olan bir kitap olduğu için ondan uzaklaşır.

- Bazen Kur'an ile konuşan kimseden uzak durur ya da herhangi bir mahlukun okuduğu Kur'an'dan ve söylediklerinden uzaklaşır.

- Bazen de Kur'an'ın yetip yetmemesi konusunu gündeme getir.

Mesela; Kur'an'ın kullara yeterli gelmediğini söyler. Hatta mahlukatın, Kur'an yanında bir de akıllara, kıyaslara, görüş ve siyasetlere ihtiyacının olduğunu söyler. Bazen de Kur'an'ın delil olma yönünden uzaklaşır. Kur'an'ın hitap ettiği ve ortaya koyduğu anlaşılır hakikatlerinden uzaklaşır. Ya da kendisi birtakım teviller ve yorumlar katarak hakikî mânalarından, çirkin açıklama ve ortak tevillere gider.

- Bazen de bu hakikatlerin oluşumu yönünden uzaklaşır.


Mesela; sabit olup gereken bir tevili bizzat meseleyle alakalı değilmiş gibi kendisinin gereksiz görmesi ya da maslahat gereği bu hakikatleri kabul görülmeyen hakikatler olarak vehmetmesi gibi.

İşte bu özellikleri kendi içlerinde besleyen kimselerin hepsi Kur'an'dan uzaklaşmış kimselerdir.

Kendi kendilerine bunu bilmektedirler ve içlerinde de bunu hissetmektedirler. Dininde bid'at işleyen bir kimseyi bulduğunda, bil ki kalbinde, kendi bid'atına karşı çıkan âyetler olmakla beraber onlardan yüz çevirmiştir. Tıpkı zalim facir kimseleri gördüğünde kendi içlerinde âyetler bulunduğu hâlde onlardan yüz çevirdikleri gibi.
2
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

İbni Kayyim el-Cevziyye
Rahmetullahi Aleyh


(İğasetu’l Lehfan min Mesayidi'ş Şeytan 87-91)


Şirk Pisliği


              Allah (Subhanehu ve Teâlâ) kitabında şirki, zinayı ve livatayı diğer günahlardan (her ne kadar bu günahlar da necaset barındırıyor olsa da) ayrı necaset olarak isimlendirmiştir. Allah (Subhanehu ve Teâlâ) şöyle buyurmuştur:

          "Ey iman edenler! Müşrikler ancak birer pisliktirler." (Tevbe, 28)

          Yine O (Subhanehu ve Teâlâ) lutiler hakkında şöyle buyurmuştur:

          "Lut'a gelince, ona da hüküm ve ilim verdik; onu, pis işler yapmakta olan memleketten kurtardık. Zira onlar, gerçekten fena işler yapan kötü bir kavimdi." (Enbiya, 74)

          Lutiler de şöyle demişlerdir:

          "Lut ailesini memleketinizden çıkarın! Çünkü onlar pek temiz bir topluluktur (!)" (Neml, 56)

          Evet, onlar şirklerine ve küfürlerine rağmen, kendilerinin birer pislik ve necaset olduklarını, Lut ailesinin ise bu pislikten uzak olduklarını kabul ediyorlardı. Allah (Subhanehu ve Teâlâ) zinakârlar hakkında da şöyle buyurmaktadır:

          "Pis kadınlar pis erkeklere, pis erkekler pis kadınlara layıktırlar." (Nur, 26)

          Şirkin necaseti ise biri ağır diğeri hafif olmak üzere iki çeşittir. Ağır necaset, Allah (Subhanehu ve Teâlâ)'nın asla affetmeyeceği büyük şirktir. Allah (Subhanehu ve Teâlâ) kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz. Hafif necaset ise küçük şirktir. Riya, gösteriş, bir yaratılmış üzerine yemin etmek, ondan korkup ümit etmek gibi.

          Şirkin necaseti aynîdir, bizatihi necasettir. Bu yüzden Allah (Subhanehu ve Teâlâ), müşrikleri (fethalı cim ile) نَجَسْ olarak isimlendirmiş, (kesralı cim ile) نَجِسْ dememiştir. Çünkü birincisi necasetin kendisini ifade eder. İkincisi ise necasete bulaşmış kimse anlamına gelir. Elbise, kendisine idrar veya şarap bulaştığı zaman necis (kirlenmiş) olur. İdrar ve şarap ise necestir (necasetin ta kendisidir).

          Necasetlerin en büyüğü de şirktir. Aynı şekilde zulümlerin en büyüğü de şirktir. Neces, lügatte ve şeriatte dokunmaktan, koklamaktan ve görmekten kaçınıldığı için giderilmesi gereken pislik anlamına gelmektedir. Bozulmamış selim fıtratlar, bu necaslerden nefret eder. Kâmil manada diri ve hayâ sahibi kimseler, bu pisliklerden daha uzakta durur ve daha fazla tiksinti duyar. Bizatihi pis olan şeyler ya bedene sıkıntı verir, ya kalbe sıkıntı verir ya da ikisine birden sıkıntı verir. Yine necaset bazen kokusuyla eziyet verir. Rahatsız eden bir kokusu yoksa dokunarak Ve bulaşarak eziyet verir.

          Yani necaset bazen duyularla algılanabilir. Bazen de necaset insanın iç dünyasında olur da ruha ve kalbe egemen olur. Öyle ki, diri bir kalbe sahip olan kimse, o ruhtan ve kalpten çöplük gibi rahatsızlık veren çirkin bir koku duyar. Bu çirkin koku çoğunlukla kişinin teriyle beraber açığa çıkar, teri çöplük gibi kokar. Şüphesiz ruhun ve kalbin çirkin kokusu, bedenden çok insanın iç dünyasını etkiler. Ter de insanın içinden kaynaklanır. Bu yüzden, salih kimsenin teri mis gibi kokar. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) de insanların içinde teri en güzel kokan kimse idi. Ümmü Süleym, Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kendisine topladığı terleri ne yapacağını sorduğunda “O güzel kokuların en güzelidir” cevabını vermiştir. (Müslim, 2331)

          Kirli nefsin necaseti sürekli artar durur. Nihayetinde beden üzerinde görünür hale gelir. Temiz nefis ise bunun tam tersinedir. Nefis necasetlerden arındığı zaman, yeryüzünde bulunan en güzel kokulu misk gibi etrafa güzel kokular saçar. Kirli nefis ise yeryüzünde bulunan en çirkin kokulu leş gibi etrafa kötü kokular saçar. Şirk zulümlerin en büyüğü, çirkinlerin en çirkini, kötülüklerin en kötüsü olması sebebiyle Allah (Subhanehu ve Teâlâ)’nın en çok buğzettiği, en sevmediği, en çok öfkelendiği şeydir. Bu yüzden Allah (Subhanehu ve Teâlâ) şirk koşan kimse için, hem dünyada hem ahirette, başka hiçbir günah için hazırlamadığı cezalar hazırlamıştır ve onu asla bağışlamayacağını, ehlinin birer pislik olduğunu bildirmiştir. Şirk ehlini haremine yaklaşmaktan menetmiş, kestiklerinin yenmesini ve onlarla evlenilmesini haram kılmıştır. Onlarla müminlerin dostluk bağlarını kesmiş, onların, kendisinin, meleklerinin, peygamberlerinin ve müminlerin düşmanı ilan etmiştir. Onların mallarını, kadınlarını ve çocuklarını tevhid ehline helal kılmıştır.

          Çünkü şirk Allah (Subhanehu ve Teâlâ)’nın rab oluşunu inkâr etmektir. Allah (Subhanehu ve Teâlâ)’nın uluhiyetini küçük görmektir. Allah (Subhanehu ve Teâlâ) hakkında kötü zan beslemektir. Nitekim Allah (Subhanehu ve Teâlâ) şöyle buyurmaktadır:

          "Allah hakkında kötü zanda bulunan münafık erkeklere ve münafık kadınlara, Allah'a ortak koşan erkeklere ve ortak koşan kadınlara azap etmesi içindir. Müslümanlar için bekledikleri kötülük çemberi başlarına gelsin! Allah onlara gazap etmiş, lânetlemiş ve cehennemi kendilerine hazırlamıştır. Orası ne kötü bir yerdir!"
(Feth, 6)

          Şirk ehlinden başkası için böylesi bir tehdit ve ukûbet bir araya gelmemiştir. Çünkü onlar, Allah (Subhanehu ve Teâlâ) hakkında kötü zanda bulunmuşlar, O’na ortak koşmuşlardır. Eğer O’nun hakkında hüsnü zanda bulunmuş olsalardı, O’nu hakkıyla bilirlerdi. Bu sebepten dolayı Allah (Subhanehu ve Teâlâ) kitabında üç yerde, müşriklerin kendisinin kadrini gerektiği şekilde bilemediklerini söylemiştir. O’na eş ve ortaklar bulan, onları seven, onlardan korkan, onlardan bir şeyler ümit eden, onlara boyun eğen, onların öfkesinden kaçınan, rızalarının peşinde olan kimseler O’nun kadrini hakkıyla nasıl bilmiş olabilirler ki!? Allah (Subhanehu ve Teâlâ) şöyle buyurmaktadır:

          "İnsanlardan bazıları vardır ki, Allah’tan başka ortaklar edinip onları Allah’ı sevdiği gibi severler." (Bakara, 165)

          "Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’a mahsustur. Bundan sonra kâfirler hala rablerine denk tutmaktadırlar." (En’am, 1)

          Yani O’na ibadette, sevgide ve tazimde bazı şeyleri denk tutmaktadırlar. İşte müşrikler, bu şekilde Allah (Subhanehu ve Teâlâ) ve batıl ilahlarını bir tutarlar. Fakat, ateşe girdikleri zaman bu yaptıklarının dalalet olduğunu itiraf edeceklerdir. Ateşte kendileriyle birlikte olan ilahlarına şöyle diyeceklerdir:

          "TAllahi, biz sizi Âlemlerin Rabbiyle bir tutarken açık bir dalalet içindeymişiz." (Şuara, 97-98)

          Bilinmektedir ki, müşrikler ilahlarını, Allah (Subhanehu ve Teâlâ) ile O’nun zatı, sıfatları ve fiilleri konusunda bir tutmadılar. İlahlarının gökleri ve yeri yarattığını, diriltmeye ve öldürmeye güçlerinin yettiğini söylemediler. Onlar, ilahlarını ancak, onları sevme, onlara tazimde bulunma, onlara kulluk etme konusunda Allah (Subhanehu ve Teâlâ) ile bir tuttular. Tıpkı günümüzde kendisini İslam’a nispet eden bazı müşriklerin yaptığı gibi...

          Gariptir ki bu kimseler tevhid ehlini şeyhlerin, peygamberlerin ve salihlerin değerini küçümsemekle itham ederler. Onların suçu ise ancak şöyle demeleridir: “Onlar da sizin gibi kullardır. Ne kendilerine ne de başkalarına; ne bir fayda, ne de bir zarar verebilirler. Öldürmede ve diriltmede tasarruf sahibi değillerdir. Onlar kendilerine ibadet eden kimselere asla şefaat edemezler. Çünkü Allah (Subhanehu ve Teâlâ) bunu onlara haram kılmıştır. Tevhid ehline de ancak Allah (Subhanehu ve Teâlâ)'nın izin verdiği ölçüde şefaat edebilirler. Yoksa onların bu konuda bir yetkileri yoktur. Aksine bütün yetki Allah’ındır. Şefaat ve velayet tümüyle Allah’ındır. Yaratılmışların, Allah (Subhanehu ve Teâlâ) dışında ne bir velisi ne bir şefaatçisi vardır. Şirk Ve ta’til (sıfatları işlevsiz hale getirme) Allah (Subhanehu ve Teâlâ) hakkında kötü zan beslemekten kaynaklanmaktadır. Bu sebeple muvahhidlerin önderi İbrahim (Aleyhisselam) tartıştığı müşriklere şöyle demiştir:

          "Allah'tan başka bir takım uydurma ilâhlar mı istiyorsunuz? Siz, Âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?" (Saffat, 86-87)

          Ayetteki mana her ne kadar “Siz O’nunla beraber başkalarına ibadet etmişken ve O’na ortaklar kılmışken, O’nun size nasıl bir muamelede bulunmasını bekliyorsunuz? Size nasıl bir karşılık vermesini umuyorsunuz?” şeklinde olsa da bu tehdidin altında şöyle bir manayı da görebilirsin: “Siz rabbinize nasıl bir kötü zan beslediniz ki O’nunla beraber başkalarına ibadet ettiniz?”

          Şöyle ki müşrik, ya Allah (Subhanehu ve Teâlâ)’nın âlemi yönetme konusunda bir vezire, bir yardımcıya veya bir desteğe ihtiyacı olduğunu zannederek şirke düşer. Bu ise her şeyden müstağni olan, her şeyin kendisine muhtaç olduğu zat hakkında büyük bir iftiradır. Ya da Allah (Subhanehu ve Teâlâ)’nın kudretinin ancak ortaklarının kudretiyle beraber tamam olacağını zannederek şirke düşer. Ya da O’nun bir şeyi ancak bir vasıtanın haber vermesinden sonra bilebileceğini, o vasıtanın O’nu merhametli kılmadığı müddetçe merhamet edemeyeceğini, O’nun tek başına yeterli gelmeyeceğini, kuluna bir şey yapmak istediği zaman -tıpkı yaratılmışın yaratılmışa aracılık ettiği gibi o vasıta aracılık etmediği sürece bunu yapamayacağını, şefaatçiye olan ihtiyacı ve onunla faydalanması için onun şefaatini kabul etmek zorunda olduğunu, o şefaatçiyle kıtlıktan bolluğa, güçsüzlükten kuvvete çıktığını, bu aracının duaları kendisine yükseltmediği müddetçe -tıpkı dünyadaki hükümdarlar gibi- kullarının dualarına icabet edemeyeceğini zannederek şirke düşer. Ki bu sonuncusu insanların şirke düşmesinin asıl nedenidir. Ya da Allah (Subhanehu ve Teâlâ)’nın kullarının dualarını, uzak olması sebebiyle duyamayacağını, ancak bir aracının kendisine iletmesi durumunda duyabileceğini zanneder. Ya da bir yaratılmışın O’nun üzerinde bir hakkı olduğuna inanır, bu üzerindeki hakkı sebebiyle de onun üzerine yemin eder, O’na bu yaratılmışla tevessül eder. Tıpkı insanların, ileri gelenlere ve hükümdarlara, onların değer verdikleri ve geri çeviremeyecekleri kimselerle tevessülde bulundukları gibi...

          İşte bu zikrettiklerimizin hepsi rububiyetin anlamını tam bilememek ve hakkını yerine getirememektir. Müşrik her ne kadar Allah (Subhanehu ve Teâlâ)’yı sevse de, O’ndan korksa da, O’ndan ümit etse de, O’na tevekkül etse de, O’na yönelse de bunları Allah (Subhanehu ve Teâlâ) ve Allah (Subhanehu ve Teâlâ)’ya ortak koştuğu varlık arasında bölüştürdüğü için müşriktir. Bu tazim, bu sevgi, bu korku ve bu ümit -az veya çok- Allah’tan başkasına yönlendirilirse azalır, zayıflar hatta ortadan kalkar,

          Evet, şirk Rabb’e eksiklik izafe etmektir. Müşrik bu eksikliği O’na izafe etmek istese de istemese de durum böyledir. Bu sebeple Allahu Teala rububiyeti gereği, kendisine şirk koşan kimseyi bağışlamayacak, ona ebedi azabı tattıracak, onu yaratılmışların en bedbahtı kılacaktır.

          Hangi müşriğe bakarsan bak onun, şirkiyle Allah (Subhanehu ve Teâlâ)’yı yücelttiğini zannettiği halde O’na eksiklik izafe ettiğini görürsün. Aynı şekilde hangi bidatçiye bakarsan bak, onun, bidatıyla Peygamber’i yücelttiğini zannettiği halde O’na eksiklik isnad ettiğini görürsün. Çünkü bidatçi, bidatinin sünnetten daha hayırlı ve doğruya daha yakın olduğunu zannetmektedir. Cahil bir mukallit ise o bidati sünnet zannetmektedir. Yok, eğer bidatinin ne olduğunu bilerek bu bidati işliyorsa, bu kimse açık bir şekilde Allah ve Resûlü’ne karşı geliyor demektir.

          Allah’a ve Resûlü’ne eksiklik isnad edenler Allah’ın, Resûlü’nün ve O’nun dostlarının katında iki sınıftır; Şirk ehli ve bidat ehli. Özellikle de akidesini Allah ve Resûlü’nün sözlerinin birtakım lafızlar olduğu, bunların kesin bilgi adına bir şey ifade etmeyeceği üzerine bina etmişse. Allahım! Sen müslümanlara yardım et. Allah ve Resûlü’ne bundan ileri seviyede nasıl bir eksiklik isnad edilebilir ki!?

          Teşbih ve tecsime düşme korkusuyla Rab Teala’dan kemâl sıfatlarını nefyedenlerin durumu da böyledir. Bunlar da, Allah (Subhanehu ve Teâlâ)’nın kendi için ispat ettiği kemal sıfatlarını nefyederek O’na eksiklik isnad etmişlerdir.

          Özetleyecek olursak, bu iki taife gerçekten Allah (Subhanehu ve Teâlâ)’ya eksiklik isnad etmektedirler. Hatta bu konuda insanların en ileri gidenleridir. Şeytan onların kafalarını karıştırmıştır ve isnad ettikleri bu eksikliği kemal sıfatı sanmışlardır. Bu nedenle bidat şirkin hemen yanında yer almaktadır.

          "De ki: Rabbim ancak gizli ve açık fuhşiyatı, günahı, haddi aşmayı, hakkında bir delil indirmediği şeyleri ona ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kıldı." (A’raf; 33)

          Ayette günah ile haddi aşma bir arada zikredildiği gibi, şirk ve bidat de bir arada zikredilmiştir.

3
سليمان بن سحمان
Süleyman bin Sehmân (1349H)

الصواعق المرسلة الشهابية على الشبه الداحضة الشامية
Es-Sevâ’ik’ul Mursilet’iş Şuhâbiyye ala’ş Şubeh’id Dâhazat’iş Şâmiyye

الضياء الشارق في رد شبهات الماذق المارق
ez-Ziyâ’uş Şârik fî Raddi Şubuhât’il Mâzik’il Mârik

تنبيه ذوي الألباب السليمة عن والوقوع في الإلفاظ المبتدعة الوخيمة
Tenbîh Zev’il Elbâb’is Selîme an ve’l Vakû fi’l Elfâz’il Mubtad’iat’il Vehamiyye

كشف الأوهام والإلتباس عن تشبيه بعض الأغبياء من الناس
Keşf’ul Evhâm ve’l İltibâs an Teşbîh Ba’dh’il Ağbiyâ min’en Nâs

كشف الشبهتين
Keşf’uş Şubheteyn

كشف غياهب الظلام عن أوهام جلاء الأوهام
Keşfu Ğayâheb’iz Zalâm an Evhâm Celâ’ul Evhâm

مسائل هامة
Mesâ’il Hâmme

منهاج أهل الحق والاتباع في مخالفة أهل الجهل والابتداع
Minhâcu Ehl’il Hakki ve’l İttibâ fî Muhâlefeti Ehl’il Cehli ve’l İbtidâ

تميز الصدق من المين في محاورة الرجلين
Temeyyuz’is Sıdkı min’el Meyni fî Mehâverati’r Raculeyn

فتييان تتعلقان بتكفير الجهمية
Fityâni Tete’allakâni bi Tekfîr’il Cehmiyye

إقامة الحجة والدليل وإيضاح المحجة والسبيل
İkâmat’ul Hucce ve’d Delîl ve Îyzâh’il Mehacce ve’s Sebîl
4
Ve aleykum. Bismillahirrahmanirrahim. Bahsettiğiniz konuyla alakalı çok malumatımız yoktur. Diyanet İslam Ansiklopedisinin Kemalpaşazade maddesinde İbn Kemal'in muhtelif görüşleriyle alakalı birçok mevzudan bahsedilerek çeşitli kaynaklara atıf yapılmaktadır, oradan hareketle bahsettiğiniz hususlara belki ulaşılabilir, vesselam.
5
İbn-i Kemal ya da diğer adıyla Kemalpaşazade ismiyle bilinen Kanuni dönemi Şeyhülislamı'nın fetvalarının dönemin hukuk sistemine getirdiği katkılar üzerine bir çlışma yapıyorum. Kaynaklarım var fakat çok dağınık. Bu konuda elinde e-kitap tarzı ya da bilgisi olan birileri var mı?
6
Davetimiz / Ynt: KABE’NİN ETRAFINDA Şİİ KUŞATMASI!
« Son İleti Gönderen: Tevhid Ehli 17.03.2019, 03:30 »
Bismillahirrahmanirrahim,

CHP’nin başındaki Kızılbaş Kemal’in geçtiğimiz günlerde Yeni Zelanda hadiseleri münasebetiyle yaptığı konuşmada bu katliamın müsebbibi olarak “İslam Dünyası” adı verilen coğrafyadaki örgütlerin faaliyetlerini göstermesi, fakat bunu da yaparken her nedense o İslamcı örgütlerin ortaya çıkmasına neden olan Haçlı- Siyonist saldırı ve katliamlarına temas etmemesi tepki çekmeye devam ediyor. Fakat aynı konuşmada söylediği başka bir şey var ki nedense çok fazla gündeme gelmedi. O konuşmada şöyle diyor Safevi Kemal:

“Türkiye, İran, Irak, Suriye bir araya gelmeli, 4 ülkenin kendi içindeki akrabaları bir başka ülke içinde zaten. İnanç birliktelikleri var. Neden bu 4 ülke bir araya gelmiyor da sorunun kaynağı haline geliyor Orta Doğu’da?” (15 Mart 2019 tarihli Birgün gazetesi)

Dersimli Alevi dedesi aynı söylemleri geçtiğimiz cumhurbaşkanlığı seçimlerinde seçim vaadi olarak da dile getirmiş ve şöyle demişti:

“Bütün komşularımızla kavgalıyız. İlk yapacağımız iş, Muharrem İnce cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturduktan sonra vereceği mesajların tamamında bütün dünyayla dost olmak olacaktır. Bütün komşularımızla barış içinde olacağız ve bunu yapacağız. Ramazan ayı Ortadoğu’da kan akıyor. Ölen Müslümanlar. Birbirlerini öldürüyorlar veya katlediyorlar. Nasıl tanımlarsanız tanımlayın sonunda akan kan Müslüman kanı. Biz ilk hareket olarak şunu yapacağız. Ortadoğu Barış ve İşbirliği Teşkilatı kuracağız. Bu teşkilatın 4 kurucu ülkesi olacak; Türkiye, İran, Irak ve Suriye” (3 Haziran 2018 tarihli Birgün gazetesi)

Kılıçdaroğlu bu bahsettiği projeyi akan Müslüman (!) kanını durdurmak için Ortadoğu ülkelerini bir araya getirecek bir oluşum gibi lanse etse de gündemi takip edenler ismi geçen bu üç ülkenin de yukarda bahsi geçen “Şii hilali”ne mensup ülkeler olduğunu bilmektedirler. Bu Şii hilalinin patronu da kuşkusuz Safevi İran’dır. Böylece KK denen Şahkulu torunu da iktidara gelirse Türkiye’yi Şii hilaline sokacağı vaadinde bulunuyor ki son konuşmasında da aynı şeyi gündeme getirmiş. Bunun anlamı Türkiye’nin –tıpkı Irak ve Suriye gibi- İran’ın uydusu olması demektir. Bu, Türkiye Alevilerinin 500 yıllık rüyasıdır. Şah İsmail’in İran’da Safevi devletini kurmasından bu yana Aleviler Şahla yatıp Şahla kalkmış, birileri bugün bunları masumane folklorik ezgiler olarak algılasa da şiirlerinden türkülerine kadar her yerde “Şah”ın ismini yad etmişler, hatta o dönemki Alevilerden bazıları Bismillah yerine Bismi Şah diyecek kadar Şah İsmail ve soyunu ilahlaştırmışlardır. 1979 Humeyni ihtilalinden sonra İran’ın bir müddet “Radikal İslamcı” ayaklarına yatmasından ötürü kesintiye uğrayan bu İran muhabbeti, son yıllarda bilhassa da Suriye savaşında gerçekleşen Alevi-Şii ittifakından sonra Anadolu Alevilerinde tekrar canlanmışa benziyor. Türk devleti içinde yaklaşık 1000 senedir faaliyet gösteren Alevi-Batini güruh bilhassa 90’lı yıllardan sonra faaliyetlerini arttırmış, yargı ve askeriye gibi yerlerde yaşanan kadrolaşmanın yanı sıra toplum genelinde Aleviliği tekrar canlandırma ve örgütleme faaliyetleri hız kazanmıştır. Derin devlet veya Ergenekon denilen bu yapının kuklalarından birisi olan Zekeriya Beyaz isimli ilahiyatçı (!) 28 Şubat Sürecinden sonra, 2000’li yılların başında Türkiye çapında konferanslar, gazete yazıları, radyo konuşmaları vs yoluyla Şiilik propagandasına girişmiş; ancak Moon tarikatının düzenlediği bir toplantıda kaldığı otelde yaşanan bir porno film skandalından sonra sesi kesilmiştir. Öyle sanıyorum ki devletin içindeki başka bir grup bu Şiileştirme işinden rahatsız olmuştur. Son yıllarda bu Şia propagandası işi aynı çevrelerin başka bir kuklası olan Haydar Baş’a devredilmiş gözükmektedir. Bu tip kişiler dini yönden bu misyonu yürütürken; Kılıçdaroğlu, Doğu Perinçek gibi tipler de siyasi olarak Türkiye’nin İran ve Şii coğrafyasıyla ittifak kurması için faaliyetlerini devam ettirmektedirler. Görüldüğü kadarıyla derin yapılar mevcut hükümeti de Suriye ile ilişkileri tekrar tesis etmeye ve Şii hilaline dahil olmaya zorlamaktadırlar. Bunu ne oranda başarırlar bilmiyoruz ancak Kızılbaş Kemal’in söylemleri bu çevrelerin en azından niyetini açığa vurması açısından önemlidir. Bütün bunlara karşı yardım dilenecek yegane merci Allah’tır.
7
Bismillah,

Sözlerime öncelikle Yeni Zelanda’da Cuma namazı öncesinde yaşanan katliamı lanetleyerek başlamak istiyorum. Bu katliam açık bir şekilde İslam’a ve Müslümanlara duyulan büyük bir nefretin ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Öldürdükleri insanların akidesi, İslam’ı ne kadar bildikleri veya yaşadıkları saldırganların umurunda değildir. Bilakis onlar için bu kimselerin isimlerinin Ahmet Mehmet olması ölmeleri için yeterli sebeptir. Esasında dünyanın geri kalan bölgelerinde İslam’a intisap eden kitlelere karşı her gün artarak devam eden soykırım, katliam ve saldırıların da esas nedeni İslam düşmanlığıdır. Saldırdıkları kişi ve gruplar İslam’ı temsil etmese de saldıranlar –Yahudisi, Haçlısı, Budisti, Hindusu, ateisti ile- karşılarındaki toplulukları Müslüman olarak görmekte ve İslam dinine duydukları öfkeyi Müslüman olarak bildikleri kitlelere saldırarak tatmin etmektedirler. Bu son yaşanan olay da İslama karşı bu Haçlı kinini açığa vuran bir hadise olmuştur. Umarız bu olay, halen Hristiyan ve Yahudilere karşı özenti içinde olan; onların kanunlarını, sistemlerini, örf ve adetlerini uygulayan, onların modalarını takip eden, kıyafetlerini giyen, onların rızasını ve memnuniyetini esas alan sözde Müslümanlara bir ders ve ibret olur. Her şerde bir hayır vardır. Umulur ki Allahu teala İslam düşmanlarının tezgahladığı bu olayı onların hedeflediğinin aksine çevirir ve bir uyanışa vesile kılar. Bu olaya karşı içerde ve dışarda gösterilen bazı tepkiler de ibretliktir. Ekşi sözlük gibi din düşmanlarının yatağı olan bir sitede katliamı destekleyen yazıların çıkması, CHP’nin başındaki Kızılbaş Kemal gibi tiplerin olayı göstermelik şekilde kınadıktan sonra el Kaide, İşid gibi grupların ismini telaffuz ederek nerdeyse katliamı mazur göstermeye çalışmaları yani İslamcılara yönelik siz de kaşınmasaydınız bu işler olmazdı tarzından mesajlar vermesi gibi şeyler bu saldırganların “içerdeki” işbirlikçilerinin de kimler olduğunu göstermektedir.  Allahu Teala’nın buyurduğu gibi: “Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır, kalplerinde sakladıkları ise daha büyüktür.” (Ali İmran: 118)  Burada ezanı ıslıklayan, fahişeyiz, ib..yiz vs pankartlar açan zihniyetle dışarda cami tarayan zihniyet arasında bir fark yoktur. Zaten kimliklerinde İslam yazan İslam düşmanları bu topraklarda da ellerine fırsat geçtiğinde ezanı susturmadı mı, camileri ahıra çevirmedi mi, Kuranları toplayıp yaktırmadı mı? Bundan sonra da aynı fırsatı yakaladıklarında yapacakları şey bunlardır.

Din düşmanları 20. Asrın başlarında dünyanın her tarafında yönetimi ele geçirdiler ve zafer kazandıklarını zannettiler. Ancak bilhassa son 20-30 yıllık süreçte dünya çapında –birtakım problemlerle ve zaaflarla da olsa bir şekilde- tekrar yaşanmaya başlayan İslama dönüş süreci planlarını alt üst etti. Bütün kalelerini birer birer kaybetmeye başladılar. Bu son yıllardaki kudurganlıkları ve azgınlıkları bundan kaynaklanmaktadır. Öyle ki artık bu hırsın getirdiği öfkeyle gerek dünyada gerek Türkiye’de hiçbir tevili olmayan, sempatizanlarının dahi açıktan sahiplenemedikleri işler yapmaktadırlar. Bu olanlar şeytan hizbinin tükenişinin habercisidir. Çünkü dibe vurmasalar, planları kusursuz işlese bu kadar azgınlaşmazlar. Samuel Huntington isimli Yahudi şeytanı 30 küsur sene önce Medeniyetler Çatışması kitabını yazdı. Dünya çapında dinler ve medeniyetler çatışması yaşanacağını ve kazananın kapitalist, laik, seküler Batı uygarlığı olacağını iddia etti. Yine aynı lobinin uşağı Fukuyama, Tarihin Sonu isimli kitabında benzer iddiaları tekrarladı. Bu adamların bağlı olduğu, Yahudi lobisinin öncülük ettiği şeytan hizbi yıllardır Medeniyetler çatışmasını çıkarmak için her yolu denediler fakat başarılı olamadılar.  Allah Subhanehu Yahudilerin “ne zaman savaş ateşi yaksalar Allah’ın onu söndürdüğünden” haber vermektedir. (Maide: 64) İşte bu son yaşanan olay da bu sönmeye mahkum savaş ateşlerinden birisi olacaktır inşaallah. Medeniyetler çatışması, onların istediği zaman değil, Allahın dilediği zaman olacaktır. Bizim Melhame-i Kübra dediğimiz, ehli kitabın da Armageddon dedikleri gün geldiğinde şeytan hizbi başta Yahudi olmak üzere kaçacak delik arayacaklar lakin bulamayacaklardır. Fakat o gün, bugün değildir. Dünya çapında bilhassa İŞİD’in tasfiyesinden sonra nisbi bir sükünet havası yaşanıyorken bu olay vasıtasıyla Medeniyetler çatışmasını tekrar alevlendirmek isteyeceklerdir. Belki taşeron örgütlere veya kullanılmaya hazır birtakım ahmaklara misilleme adı altında birtakım eylemler yaptırabilirler ve bu tip provakasyonlar sayesinde 30 yıldır uğraştıkları fakat bir türlü başaramadıkları Armageddon savaşını körüklemeye çalışabilirler, bunlara karşı da dikkatli olmak ve tezgaha gelmemek gerekir.

Bu son olayda Hizbuşşeytan’ın verdiği mesajlar gayet açıktır, Hizbullah da bu mesajı almıştır lakin o mesajları ellerinde patlayacaktır bilmiş olsunlar! Onlar diyor ki biz henüz bitmedik, ayaktayız, İblis’in gösterdiği hedefe doğru ilerliyoruz, Yeni Dünya Düzeni denilen Deccal sistemini ilan etmeden ve herkesi de buna biat ettirmeden kimseye rahat vermeyeceğiz; biz de Müslümanlar olarak diyoruz ki boşuna uğraşıyorsunuz, başaramayacaksınız! Yeni Zelanda olayının üç beş psikopatın işi olmadığı bellidir. Gayet profesyonel, önceden hazırlanmış, hatta suikastçinin sosyal medya hesabında bir gün önceden ilan edilmiş ve ardından sosyal medyada canlı olarak yayınlanmış yani kısacası göstere göstere gelmiş olan bir katliamdan, meydan okumadan bahsediyoruz. İnterneti, sosyal medyayı, telefonları vesaireyi didik didik takip eden istihbarat servisleri neredeydiler? Uyuyorlar mıydı yoksa zaten hepsinin üstündeki patronları tarafından tezgahlanan ve kim bilir hangi yollarla, belki metafizik şeytani vasıtalarla bu katliama ikna edilmiş olan tetikçilere yaptırılmış bu eylemi seyretmekle mi yetindiler, hatta destek mi oldular? Tetikçi silahının üstüne Haçlı tarihinden isimler yazıyor, katliamdan önce sosyal medya hesabında yazdığı manifestoda Türkiye’ye de mesaj veriyor, Boğazın batı yakası bizimdir diyor, Ayasofya’yı tekrar kilise yapacağız diyor. Bu olaydan bir iki gün önce ise Avrupa Parlamentosu Ayasofya müze olarak kalsın, camiye dönüştürülmesin mealinde bir karar yayınlıyor, rastlantı mı? Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) de ahirzamanda Batılılarla yapılacak olan savaşlardan bahsediyor, onların bu topraklara tekrar hakim olacaklarına işaret ediyor, İstanbul’un –Türklerin elinden değil!- Rumların elinden alınacağını, fethedileceğini haber veriyor. Müslümanlara, muvahhidlere düşen bütün bunların şuurunda olarak hazırlıklı bulunmaktır. Şirk içindeki Müslümanım diyen insanların ise acilen uyanmaları ve de dünyalarını da ahiretlerini de berbat edecek zilletlere düşmemek için derhal tevbe ederek tekrar İslamın izzetine kavuşmaları şarttır. Ataları yüzyıllar önce dinden irtidad eden ve o günden beri de gün yüzü görmeyen İslama bağlılık iddisındaki toplumlar dine tekrar dönmedikleri müddetçe bu yaşanan zilletten kurtulmaları mümkün değildir. Sözün özü budur. Vallahu a’lem. Velhamdulillahi Rabbil alemin.
8
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
Rahmân ve Rahîm olan Allâh'ın Adıyla,

“Şeyh’ul İslâm Muhammed bin Abd’il Vehhâb (Rahimehullâh)'a ve Da'vetine Atılan İftirâların Reddi” isimli çalışmayı indirmek için aşağıdaki linke tıklayınız:



9
Batıl Din ve İdeolojiler / Ynt: BİR VAHDETİ VÜCUTÇUNUN HEZEYANLARI!
« Son İleti Gönderen: Tevhid Ehli 15.03.2019, 17:40 »
Alıntı
(...) yakın anlamı
ölüm demişssin o kaynağı gösterde bende okuyayım,yakın allahın bilgisidir
heryerdede bu böyledir,atıp tutma lütfen.


İbn Kesir (rh.a) tefsirinde Hicr: 99 ayeti hakkında şu açıklamalar yapılmıştır:

وَقَوْلُهُ: {وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ} قَالَ الْبُخَارِيُّ: قَالَ سَالِمٌ: الْمَوْتُ
وَسَالِمٌ هَذَا هُوَ: سَالِمُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ، كَمَا قَالَ ابْنُ جَرِيرٍ:
حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ بَشَّارٍ، حَدَّثَنَا يَحْيَى بْنُ سَعِيدٍ، عَنْ سُفْيَانَ، حَدَّثَنِي طَارِقُ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ، عَنْ سَالِمِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ: {وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ} قَالَ: الْمَوْتُ
وَهَكَذَا قَالَ مُجَاهِدٌ، وَالْحَسَنُ، وَقَتَادَةَ، وَعَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ زَيْدِ بْنِ أَسْلَمَ، وَغَيْرُهُ
وَالدَّلِيلُ عَلَى ذَلِكَ قَوْلُهُ تَعَالَى إِخْبَارًا عَنْ أَهْلِ النَّارِ أَنَّهُمْ قَالُوا: {لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلِّينَ وَلَمْ نَكُ نُطْعِمُ الْمِسْكِينَ وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ الْخَائِضِينَ وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوْمِ الدِّينِ حَتَّى أَتَانَا الْيَقِينُ} [الْمُدَّثِّرِ: 43-47]
وَفِي الصَّحِيحِ  مِنْ حَدِيثِ الزُّهْرِيِّ، عَنْ خَارِجَةَ بْنِ زَيْدِ بْنِ ثَابِتٍ، عَنْ أُمِّ الْعَلَاءِ -امْرَأَةٍ مِنَ الْأَنْصَارِ -أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَمَّا دَخَلَ عَلَى عُثْمَانَ بْنِ مَظْعُونٍ -وَقَدْ مَاتَ -قُلْتُ: رَحْمَةُ اللَّهِ عَلَيْكَ أَبَا السَّائِبِ، فَشَهَادَتِي عَلَيْكَ لَقَدْ أَكْرَمَكَ اللَّهِ. فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: "وَمَا يُدْرِيكِ أَنَّ الله أكرمه؟ "
فَقُلْتُ: بِأَبِي وَأُمِّي يَا رَسُولَ اللَّهِ، فَمَنْ؟ فَقَالَ: "أَمَّا هُوَ فَقَدْ جَاءَهُ الْيَقِينُ، وَإِنِّي لَأَرْجُو لَهُ الْخَيْرَ"
وَيُسْتَدَلُّ مِنْ هَذِهِ الْآيَةِ الْكَرِيمَةِ وَهِيَ قَوْلُهُ: {وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ} -عَلَى أَنَّ الْعِبَادَةَ كَالصَّلَاةِ وَنَحْوِهَا وَاجِبَةٌ عَلَى الْإِنْسَانِ مَا دَامَ عَقْلُهُ ثَابِتًا فَيُصَلِّي بِحَسَبِ حَالِهِ، كَمَا ثَبَتَ فِي صَحِيحِ الْبُخَارِيِّ، عَنْ عِمْرَانَ بْنِ حُصَيْنٍ، رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: "صَلِّ قَائِمًا، فَإِنْ لَمْ تَسْتَطِعْ فَقَاعِدًا، فَإِنْ لَمْ تَسْتَطِعْ فَعَلَى جَنْب"
وَيُسْتَدَلُّ بِهَا  عَلَى تَخْطِئَةِ مَنْ ذَهَبَ مِنَ الْمَلَاحِدَةِ إِلَى أَنَّ الْمُرَادَ بِالْيَقِينِ الْمُعْرِفَةُ، فَمَتَى وَصَلَ أَحَدُهُمْ إِلَى الْمَعْرِفَةِ سَقَطَ عَنْهُ التَّكْلِيفُ عِنْدَهُمْ. وَهَذَا كُفْرٌ وَضَلَالٌ وَجَهْلٌ، فَإِنَّ الْأَنْبِيَاءَ، عَلَيْهِمُ السَّلَامُ، كَانُوا هُمْ وَأَصْحَابُهُمْ أَعْلَمَ النَّاسِ بِاللَّهِ وَأَعْرَفَهُمْ بِحُقُوقِهِ وَصِفَاتِهِ، وَمَا يَسْتَحِقُّ مِنَ التَّعْظِيمِ، وَكَانُوا مَعَ هَذَا أَعْبَدَ النَّاسِ وَأَكْثَرَ النَّاسِ عِبَادَةً وَمُوَاظَبَةً عَلَى فِعْلِ الْخَيْرَاتِ إِلَى حِينِ الْوَفَاةِ. وَإِنَّمَا الْمُرَادُ بِالْيَقِينِ هَاهُنَا الْمَوْتُ، كَمَا قَدَّمْنَاهُ. وَلِلَّهِ الْحَمْدُ وَالْمِنَّةُ، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى الْهِدَايَةِ، وعليه الاستعانة والتوكل، وهو المسؤول أَنْ يَتَوَفَّانَا عَلَى أَكْمَلِ الْأَحْوَالِ وَأَحْسَنِهَا [فَإِنَّهُ جواد كريم
]

“Allah Teâlâ : «Ve sana yakîn gelinceye kadar Rabbına ibâdet et.» buyurmuştur. Buhârî'nin ifâdesine göre; Salim, âyetteki «yakîn» i ölümle tefsir etmiştir. Bu Salim; Salim îbn Abdullah İbn Ömer'dir. Nitekim îbn Cerir'in Muhammed İbn Beşşâr kanalıyla... Salim İbn Abdullah'tan rivayetinde o, «Ve sana yakîn gelinceye kadar Rabbına ibâdet et.» âyetindeki «yakîn» in, ölüm olduğunu söylemiştir. Mücâhid, Hasan, Katâde, Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem ve başkaları da böyle söylemişlerdir. Buna delilleri, Allah Teâlâ'nın da haber verdiği üzere cehennem halkının şöyle demiş olmalarıdır : «Biz, namaz kılanlardan değildik. Yoksulu doyurmazdık. Bâtıla dalanlarla birlikte dalardık. Ve biz din gününü yalanlardık. Sonunda yakin –yani ölüm- bize gelip çattı.» (Müddessir, 43-47).

Zührî'nin Hârice İbn Zeyd İbn Sâbit'den, onun Ansâr'dan bir kadın olan Ümnıü Alâ'dan rivayet etmiş olduğu sahîh bir hadîse göre; o, Allah Rasûlü (s.a.) Osman İbn Maz'ûn'un cenazesi yanına girdiğinde, olanları şöyle anlatmış : Ben : Ey Ebu Saîd Allah sana rahmet eylesin. Benim senin hakkındaki şehâdetim odur ki Allah Teâlâ sana mutlaka ikramda bulunmuştur, dedim. Allah Rasûlü (s.a.) : Allah'ın ona ikramda bulunduğunu nereden biliyorsun? buyurdu. Ben; Ey Allah'ın elçisi, anam babam sana feda olsun, ya kim (e ikram edecek) ? dedim de, şöyle buyurdu : Ona gelince; muhakkak ki ona yakîn (Ölüm) gelmiştir. Muhakkak ben onun için hayır umarım”

Namaz ve benzeri ibâdetlerin insana, aklı başında olduğu sürece vâcib olduğuna, «Ve sana yakîn gelinceye kadar Rabbına ibâdet et.» âyeti delil getirilir. însan, durumu ölçüsünce ve aklı başında olduğu sürece namazını kılar. Nitekim Buhârî'nin Sahîh'inde İmrân İbn Husayn (radiyallahu anh) dan rivayetle sabit olan bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) : Ayakta durarak namaz kıl. Güç yetiremez isen oturarak, buna da güç yetiremezsen yanın üzere, buyurmuştur. Yakînden maksadın, ma'rifet olduğunu ileri süren mülhidlerin de hatalı olduklarına bu âyet delil getirilir. Onlara göre, bir kimse ma'rifete ulaştığı zaman; ondan teklîf düşer. Muhakkak ki bu; bir küfür, bir sapıklık ve bilgisizliktir. Zîrâ peygamberler ve onların ashabı; insanlar içinde Allah'ı en iyi bilen, Allah'ın haklarını ve sıfatlarını, O'nun müstehak olduğu ta'zîmi en iyi bilen kimselerdi. Bununla birlikte onlar insanların en çok ibâdet edenleri, ölümlerine kadar hayır işlerine en fazla devam edenleridir. O halde burada yakînden maksad, yukarda söylediğimiz gibi ancak ölüm olabilir. Hamd ve minnet Allah'adır. Hidâyet bahşettiği için Allah'a hamdederiz. O'ndan yardım diler ve O*na tevekkül ederiz. Durumların en mükemmeli ve güzeli üzere bizi öldürmesi de elbette O'ndan istenilir.”


Bu nakiller üzerinde düşün. Geri kalan hakaret dolu sözlerin için şu ayetten başka diyecek bir şey bulamıyorum:

“Selam olsun size, biz cahillerle ilgilenmeyiz” (Kasas: 55)

Allah sana ve senin gibilere hidayet etsin. Sizin gibilerle uğraşacak vaktimiz yoktur. Vesselamu ala men’ittebea’l huda.


10
Batıl Din ve İdeolojiler / Ynt: BİR VAHDETİ VÜCUTÇUNUN HEZEYANLARI!
« Son İleti Gönderen: Tevhid Ehli 15.03.2019, 17:39 »
Alıntı
Sana yazmıycan dedim ama;
derler ya bir dünya dolusu kitap okudum,ama o kitapları eşşekler gibi
okumussun,siteni inceledim ögle sizleri fazla kaideye alıp yorum yazanda
yok,85.25.248.87 almanyada yaşıyorsun okadar süslü laflar yapıyorsun ki bir
yazdıgın bir yazdıgını tutmuyor,sende kişilik kaybı var senin kişiligin
olusmamış daha sen neyin peşinde koştugunu bile bilmiyorsun.
Bence kuranı kerimi bile dogru düzgün okumamışsın sen, kin nefret
söyleminden baska partal yok.bana zavallı demişsin
Asıl zavallı sensin yazıda mason diyorsun,ama orada onların ekmegini suyunu
icip
Millete ahkam kesiyorsun.almanyada yasadıgını seni kimse bilmiyor ama,ayrıca
ibn teymiyye şunu dedi bunu dedi,ne sacmalıyorsun sen.ben senin gibi degilim
senin yaptıgın gibi ben teymiyye iftira atmam
Herkesin allahın yanında ayrı yeri vardır.günahıyla sevabıyla,.insanların
düşüncelerinden sana ne,senin yanlışlarını herkes dogru görmek
zorundamı.yazılarımı siteye koymuşssun hic önemli degil bence güzel olmuş
aklı olan insan zaten kimin dogru söyledigini anlar.ve ben sana yakın
geldigi zaman ibadet edilmeyecek diye bir cümle kullandın mı ne kadar sacma
sacma konusuyorsun ancak orda bir kurnazlık yapmışsın,bana bilader ne
ayaksın yazmışsın,onu niye koymadın oraya ,cünkü senin ic dünyanı ele verir
diye korktun degilmi.lafın sonunda kırk ayak gelir.sitene üye kaydı
olunmuyor,alta yorum yazılmıyor,evet sence böyle daha güzel degilmi
istedigini yaz istedigini sil gelecek yorumlardan korkuyorsun cünkü
Arkadaş adam dedinmi sapına kadar olur,yapacagın işi adam gibi yap kıvırma
kendince herşeye acık ol.sitenin basına hakkımız bölümüne
doldurmuşssun,birde gözüme bir kelime ilişti bizi sapık sanıyorlar ne demek
bu sen eflatun okuyormusun.
O bilinc altı senin kendi düşüncen.


Bu şeyhler din adamları muhanmed'in s.a.v. gösterdigi yol üzerinde yol
kesiciler gibidirler.bunlar din evine iceriden kemirip harap ederler ama
allah erleri ise bu fareleri ortadan kaldıran kedi gibidirler.yüz tane fare
bir araya gelse kediye bakmaya cesaret edemezler.zaten kedinin korkusu
onların bir araya gelmelerine engeldir.kedi ise kendi icinde toplu bir güce
sahiptir.fareler bir araya gelebilseler,iş birligi yapıp,canları
pahasına,kedi ile mücadeleye girişirler.kedi birisini yakalayıp meşgul iken
ötekiler kedinin gözüne saldırabilir ancak kediye öldüremezler.anlaşılıyor
ki kedinin korkusu onları engelliyor.kedi ise tek başına toplu bir güce
sahiptir,kur'an'da söylendigi gibi( görmüyorlar mı ki etraflarında bulunan
insanlara saldırılırken,can güvenlikleri yokken biz mekkeyi güvenli ve emin
bir yer yaptık).

Evet muhatbetimizin sonuna geldik,arkadaşım sözlerime hıc kırılıp
darılma,ben müslümanım diyorsan benim bu yazdıklarıma aynısı hic silmeden
sitene koy altına eleştiri yapa bilirsin.elbette sana akıl verdigim kadar
benimde akla ihtiyacım vardır.

Hidayete tabi olanlara selam olsun,

Bu yazılanlara hiç cevap vermemek veya özelden cevap yazmak da mümkündü ama sırf birilerine malzeme olmaması için –şahsımıza yönelik hakaretler içermesine rağmen- “kötü söz sahibine aittir” diyor ve yazıyı olduğu gibi yayınlıyoruz.

Şimdi bu şahıs, hangi yöntemle başarmışsa (!) bizim Almanyada yaşadığımızı tesbit etmiş. Halbuki biz şu an Sakaryadayız ve de hayatımızda yurtdışına çıkmış değiliz. Velev ki çıkmış olsak ne farkeder. Biz size gavur İzmir’den yazıyorsunuz diye bir şey diyor muyuz? Bir insan masonların diyarında yaşadı diye mason olmaz. Sanki Türkiye’nin çok mu farkı var Almanyadan, İslam dünyası adı verilen coğrafyada mason localarının serbest olduğu bildiğim kadarıyla dört ülkeden birisidir Türkiye (diğerleri Fas, Lübnan ve işgal sonrası Irak) ve anayasasında din maddesi olmayan, resmen dinsiz olan tek sözde İslam ülkesidir. Dolayısıyla bir insanın itikadı Türkiye’de veya Almanya’da yaşamasına göre tesbit edilemez. (İnsanın yaşadığı ülkenin onun inancı üzerinde etkisi vardır elbette, Allahu teala bu yüzden hicreti farz kılmıştır fakat bu tek başına belirleyici değildir o anlamda söylüyorum) Fakat bir insan seçkin zümreler için dinin gerekli olmadığına, insanın –haşa- ilah olduğuna, bütün dinlerin aynı olduğuna inanıyorsa bu kimse masonlarla aynı felsefeye sahip demektir ve bu kişi, velev ki kayıtlı mason olmasa da masonların tabiriyle “önlüksüz mason”dur.

Bu bize yazan kişi, daha önce yazdıklarıyla kişiliğini yeterince ele vermiş. Lanet ve hakaret dolu yazısına cevaben “sen ne ayaksın” diye karşılık vermek normal şartlar altında o yazdıklarına nisbeten daha kibar bir hitap olmuş ama yine de Rabbimizden bize Nebevi ahlakı nasip edip bu tür şeylere dahi tevessül etmemeyi ilham etmesini diliyoruz. Sitede üye yorumlarına müsaade edilmemesi işte şu gördüğünüz seviyesiz yazışmaların yaşanmaması ve bu tür küfür ve ilhad ehline fırsat verilmemesi içindir. Biz sizin gibi 72 milletin bir olduğuna inananlardan değiliz ki her tür batıla sitemizde müsaade edelim! Bu yazıyı da sırf ibret amacıyla yayınladık ta ki birileri hevasına tabi olmanın insanı nerelere kadar götüreceğini daha iyi görsün. Görüldüğü gibi her batıl ehli kendisine Kuran ve Sünnetten delil getiriyor fakat getirilen delilin gerçekten iddia edilen şeye delil olup olmadığı tahkik edilmezse her türlü batıla dinden dayanak bulunur. Ama deliller gerçekten ilmi bir şekilde tahkik edilir ve bilhassa da selefin tartışılan konu hakkındaki kanaati tesbit edilirse insan dalalete düşmekten kendisini muhafaza eder biiznillah.

“Arifin dini olmaz” ibaresi kendi sözü olduğu halde ve delil verdiği “Yakin gelinceye kadar ibadet et” ayetini hangi zihniyetteki insanların dayanak yaptığı belli olduğu halde çark edip, “yakın geldigi zaman ibadet edilmeyecek diye bir cümle kullandın mı” diyor. Bunu kasdetmediysen o zaman neyi kasdettin, arifin dini olmaz, ne demek kekelemeden açıklayabilecek misin?

“birde gözüme bir kelime ilişti bizi sapık sanıyorlar ne demek bu sen eflatun okuyormusun. O bilinc altı senin kendi düşüncen.” Bu ifade nerde geçiyor bilmiyorum ama kullanmışsak bile burada kasdımız itikadi sapıklık anlamındadır. Bu da tarih boyunca bütün tevhid davetçilerine yapılmış bir ithamdır. Mutaffifin suresinin son taraflarında kafirlerin şöyle dediği nakledilir:

“Onlar, müminleri gördükleri zaman işte bunlar sapmış kimselerdir (daalluun) derlerdi”

Bizi antik Yunan’ın hakikaten sapık olan filozoflarının ne dediği ilgilendirmez. Bizim hedefimiz baldıran zehri içmek değil, Cennetteki Kevser havuzundan yudumlamaktır. Kedi- fare vs böyle hikayelerle bizi meşgul edeceğine Allah ve Rasulu ne demiş onu öğren, ondan haber ver. Böyle fuzuli laf kalpazanlıklarıyla daha fazla vakit öldürmek istemediğimden dolayı burada kesiyorum. Allah sizin gibilere hidayet etsin. Amin. Velhamdulillahi rabbil alemin.

Sayfa: [1] 2 3 ... 10