Tavhid

Son İletiler

Sayfa: [1] 2 3 ... 10
1
Bismillahirrahmanirrahim

KAFİRE KAFİR DEMEYEN KAFİRDİR KAİDESİ (SİLSİLE TEKFİR MESELESİ)


Bu değerli risaleyi PDF formatında aşağıdaki linkten indirebilirsiniz.



2
Selef-i Salihin Akidesi / Ynt: Şeyh'ul Ümme Ahmed ibni Hanbel'in Akidesi
« Son İleti Gönderen: Uhey 07.07.2019, 15:40 »


بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
Rahmân ve Rahîm olan Allâh'ın Adıyla,

Şeyh'ul Ümme Ahmed bin Hanbel Rahimehullâh'ın Akîdesi'ne dair muhtelif Akîde metinlerini ihtivâ eden bu eseri aşağıdaki linkten PDF formatında indirebilirsiniz:



3
Güncel Fıkhi Meseleler / 1 ZU’L KA’DE 1440H
« Son İleti Gönderen: Izhâr'ud Dîn 04.07.2019, 04:52 »

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

١ ذُو القَعْدَةِ ١٤٤٠
1 ZU’L KA’DE 1440H
YEDİNCİ AYIN BEŞİ (05.07) 2019M

Zu’l Ka’de ayının hilâli bu akşam 29 Şevvâl 1440H (yedinci ayın üçü 2019M) târihinde tarafımızdan gözetlenmesine karşın görülememiştir. Bu sebeple Şevvâl ayı, hilâlin görülememesi durumunda ayın otuz güne tamamlanması emrini içeren hadîsler doğrultusunda otuz güne tamamlanacaktır İnşâllâh.

1 Zu’l Ka’de 1440H, milâdî takvime göre yedinci ayın beşi (05.07.2019M) târihine tekâbul etmektedir. Vallâh’u A’lem!
4
Menhec&Usul / Ynt: ÜMMETİN İHTİLAFI RAHMETTİR!
« Son İleti Gönderen: Es-Sarimul-Meslul 28.06.2019, 23:42 »
Bismillahirrahmanirrahim

ÜMMETİN İHTİLAFI RAHMETTİR!


Bu risaleyi PDF formatında aşağıdaki linkten indirebilirsiniz.



5
İsim ve Sıfat Tevhidi / Ynt: ALLAHU TEALANIN SIFATLARININ TAKSİMATI
« Son İleti Gönderen: Selefii 27.06.2019, 03:54 »
SUBUTİ SIFATLARIN KISIMLARI

Subuti sıfatlar  -daha öncede belirtildiği üzere-  kendi içerisinde zati ve fiili olmak üzere iki kısma ayrılır. Nitekim İmam Ebu Hanife rahimehullah bunu belirterek şöyle demiştir:’’Onun sıfatları zati ve fiili’dir. Zati sıfatlar: hayat, kudret, ilim, kelam, işitme, görme ve iradedir. Fiil sıfatları ise yaratmak, rızık vermek, yoktan ve eşsiz bir şekilde var etmek vb gibi fiilleri’dir. Yüce Allah, isim ve sıfatlarıyla ezeli ve ebedidir.’’ (Fıkhul Ekber) O halde ehli sünnet nezdinde sıfatlar zati ve fiili olmak üzere iki kısımdır. Zati ve fiili sıfatlar da ‘’manevi’’ ve ‘’haberi’’ zati ve fiili sıfatlar olmak üzere iki kısımdır.

1-ZATİ SIFATLAR

Zati sıfatlar, Allah’u Te’ala’nın zatıyla kaim olan ve meşietine/iradesine bağlı olmayan, ezelen ve ebeden Allahu Teala ile kaim olan  kemal sıfatlardır. Mesela; hayat, ilim, kudret, işitme ve görme gibi. Bu sıfatların, bir an dahi olsa Allahu Tealadan zail olması asla mümkün değildir. Çünkü bu bir noksanlıktır. Allahu Teala ise bundan münezzehtir. Rabbimiz (azze ve celle) şöyle buyurmuştur: ‘’Onun üzerindeki her şey fanidir. Ancak celal ve ikram sahibi olan Rabbinin vechi ise bakidir.’’(Rahman 26-27)

Allahu Teala bu ayetlerde zatını, beka ile vasfetmiştir. Bu da ebediyet demektir. Allah’u Teala’nın zatının ebedi olması, sahip olduğu isimlerle ve sıfatlarla ebedi olması anlamına gelir. Bu bakımdan Allahu Te’ala, ezelen ve ebeden kamil sıfatlarla muttasıftır. Bu da delalet ediyor ki, Allahu Telanın sıfatlarının onda yok olması, son bulması veya sonradan meydana gelmiş olması, bir an dahi olsa asla ve kat’a söz konusu değildir.

-İmam Tahavi rahimehullah şöyle demiştir:’’O, başlangıçsız olarak kadim(Evvel) sonsuz olarak daim (Ahir)’dir. Ne yok olur, ne de son bulur.’’

İbni Ebil İzz rahimehullah bu ifade hakkında şöyle demiştir:’’Bu, yüce Allahın bekasının devamlılığını ifade etmektedir. Nitekim yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:’’Onun üzerindeki her şey fanidir. Celal ve ikram sahibi Rabbinin vechi ise bakidir.’’ (Rahman 26-27).  Fena (yok olmak) ve beyd (son bulmak) mana itibariyle birbirine yakın kelimelerdir. Bu şekilde onların bir arada zikredilmeleri te’kid içindir. Bu da Şeyhin (Tahavinin) ‘’O, sonsuz olarak daimdir’’ sözünü desteklemektedir.’’(Akidetut Tahaviye Şerhi s:111)*

-Yine İmam Tahavi rahimehullah şöyle demiştir:’’O, mahlukatı yaratmadan önce de sıfatları ile kadim idi. Onları var etmekle önceden sahip olmadığı bir sıfata sahip olmuş değildir. O, sıfatları ile ezeli olduğu gibi, aynı sıfatlara sahip olarak ebedidir de.’’

İbni Ebil İzz rahimehullah bu ifade hakkın da şöyle demiştir:’’Yüce Allah, gerek zati, gerek fiili sıfatları itibariyle ezeli ve ebedi olarak kemal sıfatlarına sahiptir. Allahu Teala’nın daha önceden (yani evvelde) sahip değilken, sonradan herhangi bir sıfata sahip olduğuna itikad etmek caiz değildir. Çünkü onun sıfatları, kemal sıfatlardır. Bu sıfatların olmayışı ise bir eksikliktir. Bu bakımdan daha önce zıddı ile muttasıfken (yani noksan iken), sonradan kemali elde etmesi düşünülemez.’’(A.g.e,  s:122)

Böylece Allahu Te’ala’nın gerek zati olsun ve gerekse de fili olsun, ezelen ve ebeden kamil sıfatlara sahip olduğu anlaşılmış oldu. Bu açıdan fiili sıfatlar da Allahu Te’ala’nın zati sıfatlarındandır. Çünkü fiili sıfatlar da ezelen ve ebeden Allah’u Te’ala’nın sahip olduğu sıfatlardır. Ancak fiili sıfatlarda tek farklılık, bu sıfatların Allah’u Te’ala’nın meşietine (dilemesine) bağlı olmasıdır. Bu bakımdan bu tür meşiete bağlı sıfatlar fiili sıfatlar diye isimlendirilmiştir ki, bunun tafsilatı fiili sıfatlar bahsinde gelecektir.


2-FİİLİ SIFATLAR

Fiili sıfatlar ise; Allah’u Te’ala’nın zatıyla kaim olan ancak meşietine bağlı olan sıfatlardır. Mesela; yaratmak, rızık vermek, diriltmek, öldürmek, rıza, gazab, kelam, nüzul ve istiva gibi. Bu bakımdan Allah’u Te’ala dilediği zaman yaratır, dilediği zaman yaratmaz; dilediğine hayat verir, dilediğini de öldürür; dilediğini rızıklandırır, dilediğini de rızıktan mahrum eder…ilh. Kur’ani Kerim Allahu Te’alanın fiili sıfatlarını anlatan ayetlerle doludur. Mesela şu ayetler gibi:

“Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer; seçim onlara ait değildir…” (Kasas Suresi, 68)

‘’De ki: "Ey mülkün sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin. Dilediğinden de mülkü çeker alırsın. Dilediğini aziz edersin, dilediğini zelil edersin. Hayır senin elindedir. Şüphesiz sen her şeye hakkıyla gücü yetensin. "Geceyi gündüze sokarsın, gündüzü geceye sokarsın. Ölüden diriyi çıkarırsın, diriden ölüyü çıkarırsın. Dilediğine de hesapsız rızık verirsin.’’(Ali İmran 26-27)

‘’Ey insanlar; sizi de, sizden öncekileri de yaratan Rabbınıza ibadet edin, ta ki, takva sahibi olasınız. O ki; yeryüzünü sizin için bir döşek, göğü de bir bina yaptı. Gökten su indirip onunla türlü türlü meyvelerden sizin için rızık çıkardı. O halde bile bile Allah'a eşler koşmayınız.’’ (Bakara 21-22)

‘’Rahmân, Arş'a istivâ etmiştir.’’(Taha 5)

Kur’ani Kerim ve Sünneti Seniyye bunun gibi fiili sıfatlardan haber veren naslarla doludur. Selef (Allahu Teala hepsine rahmet etsin) Allahu Te’alanın fiili sıfatlarını  -bilhassa da haberi fiili sıfatlarını bidat ehlini aksine-  isbat etmiş ve kabul etmiştir. Çünkü bidat ehli  -selefin aksine- fiili sıfatları, hulul’ul havadis (Allahın zatına sonradan olan şeylerin dahil olması) gibi gerekçelerle nefyetmiş ve selefin yolundan ayrılmışlardır. Selef ise fiili sıfatları ısbat etmiştir. Bu hususta:

İmam Evzai rahimehullah şöyle demiştir:’’Şüphesiz ki, Aziz ve Celil olan Allah, Arşının üstündedir. Biz sünnette Onun sıfatlarına dair gelmiş haberlere de iman ederiz.’’(Zehebi, Uluv s:164)

Abdulaziz b. Muğire rivayet ediyor: Bize Hammad b. Seleme, Aziz ve Celil olan Rabbin nuzulü ile ilgili hadisi tahdis etti, sonra şunları söyledi: Bunu inkar edeni gördüğünüz kişileri itham ediniz.’’ (A.g.e  s:171)

İmam Malik rahimehullah şöyle demiştir:’’İstiva malumdur, keyfiyeti ise meçhuldur. Ona iman etmek farz, hakkında soru sormak ise bidattır.’’ (A.g.e  s:168)

Ebubekr ibn’ul Arabi el-Maliki rahimehullah Tirmizi’nin Sünen’ine yazdığı şerhte şu ifadeyi kullanmaktadır: “Malik (rh.a)’ın mezhebi, bu tarz hadislerin hepsinin manasının bilinmekte olduğu şeklindedir. Bundan dolayıdır ki, kendisine soran kişiye ‘İstiva malumdur, bilinmektedir keyfiyet ise meçhuldür’ demiştir. Evzai ise ‘Rabbimiz dünya semasına iner’ kavlinin manası nedir diye sorulduğunda ‘Allah dilediğini yapar’ demiş ve bunu (yani nüzülü/inmeyi) fiili sıfatlardan kabul etmiştir. Her kim bu tür hadislerin manasını kavramaktan aciz kalırsa onları geldiği gibi rivayet etsin ve o hususta Allah’a teslim olsun. Bununla beraber Onun benzersiz ve keyfiyetsiz bir şekilde var olduğuna da inansın. Bunları kavramaya güç yetiren kimse ise Kur’an’ın Arap dilinde indiği şekle yakın bir şekilde onu okuyup geçsin. Eğer bizim peygamberimiz ve onların peygamberi müşkil, anlaşılmaz bir şeyle gelseydi; onlar, Ona olan düşmanlıkları ve Ona dil uzatmaya olan hırslarından ötürü bu hususta Onu inkara yeltenirler ve ona hücum ederlerdi. Lakin mesele açık ve de mana anlaşılır ve hayranlık uyandıran tarzda olduğu için boyun eğdiler. Biz bu hususu tam bir şekilde Avasım kitabında açıkladık. Başarıya ulaştıran Allah’tır.” (Aridat’ul Ahvezi, 3/166-167)

İşte bu, Malikilerin en büyük fakihlerinden olan İbn’ul Arabi’nin selefin mezhebini itirafıdır. Şeyh (rh.a) her ne kadar kendisi gerek Avasım adlı kitabında gerekse başka yerlerde Eşariliğini izhar etmiş olsa da burada Malik’in ve diğer selef imamlarının mezhebinin sıfatların manasının malum, keyfiyetlerinin ise meçhul olduğu şeklinde olduğunu kabul etmektedir. Hatta fiili sıfatları kabul etmenin Allah’ın zatıyla beraber birtakım hadis, sonradan olma şeylerin var olduğunu kabul etmek anlamına geldiğini ileri sürerek Onun dilemesine bağlı ihtiyari sıfatlarını, mesela nüzül, istiva vb’ni reddeden Eşari akidesine muhalif bir biçimde Evzai’nin nüzülü yani inmeyi fiili sıfat olarak kabul ettiğini de itiraf etmektedir. Böylece anlaşılmaktadır ki selef nezdinde sıfatlar, hem zati ve fiili şeklinde iki kısma ayrılır, hemde fiili sıfatları, bilhassa da nuzul, istiva, kelam gibi fiili sıfatları ısbat etmek hulul’ul havadisi, gerektirmediği de ortaya çıkmış olur.

Bu hususta daha detaylı bilgi için şu adresteki yazılara müracat edilebilir:
http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=2015.0
http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=634.0

Zati sıfatlar ile fiili sıfatlar arasındaki farka gelince: Bu husustaki temel fark meşiettir. Zira zati sıfatlar meşiete/dilemeye bağlı değildir. Ancak fiili sıfatlar meşiete bağlıdır. O yüzden Allahu Te’ala’nın dilediği zaman yaptığı ve dilediği zaman yapmadığı sıfatlar fiili sıfatlardır. Her zaman Allahu Te’ala’nın zatıyla kaim olup dilemesine bağlı olmayan sıfatlar da zati sıfatlardır. Bu farkı daha iyi kavramak için şöyle bir örnek verebiliriz. Mesela yaratmak Allah’u Te’ala’nın fiili sıfatıdır. Fiili sıfatlar ise iradeye bağlıdır. Bu bakımdan yüce Allah dilediğinde yaratır, dilediğinde yaratmaz. Yine dilediğinde rızıklandırır, dilediğinde ise rızıktan mahrum eder. Dilediğinde öldürür, dilediğinde hayat verir ilh…. Bu husus bütün fiili sıfatlar da böyle olup, hepsi Allahu Te’alanın meşietine bağlıdır.
Ancak ilim, kudret, işitme, görme vb gibi zati sıfatlara gelince, bunlar meşiete bağlı olmayan ve sürekli olarak Allah’u Te’ala ile kaim olan sıfatlardır. Bu bakımdan fiili sıfatlarda olduğu gibi zati sıfatlarda; Allahu Te’ala, dilediğinde ilim sahibidir, dilediğinde ilim sahibi değildir/cahildir, dilediğinde kadirdir, dilediğinde ise acizdir, dilediğinde işitir, dilediğinde işitmez, dilediğinde görür dilediğinde görmez vs gibi hususlar asla söz konusu olamaz. Çünkü bütün bunlar kemaliyete zıdd olup, birer noksanlık ve kusurdur. Allah’u Te’ala ise sıfatların da ve fiillerin de mutlak kemaliyete sahiptir.

- Burada şu önemli noktayı belirtmek gerekir ki; gerek zati sıfatlar olsun ve gerekse de fiili sıfatlar olsun, Allah’u Te’ala’nın bütün sıfatları ezelen ve ebeden onun zatıyla kaimdir. Ancak onun zatıyla kaim olan bu sıfatlardan bir kısmı, O’nun meşietine bağlıdır. Buradaki taksimattan kastedilen de budur. Yoksa burada, bidat ehlinin yaptığı gibi sıfatların bir kısmını inkar edip, bir kısmını isbat etmek açısından bir ayrım ve taksimat yapmak asla söz konusu değildir. Bilakis bu hususta hak olan, Rabbimiz Azze ve Celle’nin ’’İlimde yüksek bir makama erişenler ise ‘Ona iman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır’ derler’’ (Ali İmran, 7) kavli gereğince, iki vahyin bildirdiği bütün sıfatları kabul ve tasdik etmektir.



- FİİLİ SIFATLARIN KISIMLARI

Fiili sıfatlar  -daha öncede zikrettiğimiz üzere- sebebi malum ve sebebi meçhul olmak üzere iki kısımdır.

1.) Sebebi Malum Olan Fiili Sıfatlar

Sebebi malum olan fiili sıfatlardan maksat: Sebebi bizim tarafımızdan  da bilinen sıfatlardır. Mesela rıza, muhabbet gazab, azab, buğz gibi. Allahu Te’ala’nın rızasına sebeb olacak bir şey olduğunda Allah razı olur. Şu ayetler buna örnektir:

‘’Eğer küfrederseniz; muhakkak ki Allah, sizden müstağnidir. Fakat O, kulları için küfre rıza göstermez. Eğer şükrederseniz; sizden hoşnud olur.’’ (Zümer 7)

‘’Ey iman edenler; yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz? Yapmayacağınızı söylemeniz; Allah katında büyük bir gazaba sebep olur. Muhakkak ki Allah; kendi uğrunda kenetlenmiş bir duvar gibi saf halinde savaşanları sever.’’(Saff 2-4)

‘’Hani Rabbiniz: Şükrederseniz; andolsun ki, size artırırım, nankörlük ederseniz; bilin ki azabım çok şiddetlidir, diye bildirmişti.’’ (İbrahim 7)

‘’Eğer şükreder ve iman ederseniz Allah size ne diye azab etsin? Şüphesiz Allah Şakir ve Alîm olandır.’’ (Nisa 1447)


2.) Sebebi Meçhul Olan Fiili Sıfatlar

Sebebi meçhul olan fiili sıfatlardan kasıt ise; sebebini bilmediğimiz sıfatlardır. Mesela Allahu T’ala’nın her gece son üçte birinde dünya semasına nuzul etmesi gibi. ‘’Niçin özellikle gecenin son üçte birisi?’’ işte bu hikmeti bizim tarafımızdan bilinmeyen bir durumdur. Bu bakımdan nuzul, sebebi bize meçhul olan fiili bir sıfattır. Bize düşen sadece bu habere teslim olmak ve ilhaddan uzak durmaktır. Bu husuta bazı mülhidler "Allah'ın emri ve rahmeti iner" şeklinde nuzul sıfatını tahrfif etmişlerdir. Ancak selef buna cevap vermiştir. Bu konuda şu adresteki yazıya müracat edilebilir:
http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1315.0



3- MANEVİ VE HABERİ SIFATLAR

Zati sıfatlar ve fiili sıfatlar  manevi ve haberi olmak üzere iki kısma ayrılır. Buna sem’i ve akli sıfatlar da denilir.

1.) Manevi/Akli Sıfatlar

Manevi sıfatlardan kasıt, hem akılla hemde nakille bilinebilecek hayat, ilim, kudret, işitme, görme, irade gibi sıfatlardır. Genel anlamda ümmet içerisinde manevi sıfatlar konusunda bir ayrılık söz konusu değildir. Asıl ayrılık ve ihtilaf noktası daha çok haberi sıfatlar hakkında söz konusu olmuştur.


2.) Haberi/Sem’i Sıfatlar

Bundan maksad da, ancak vahiyle bilinebilecek olan iki el, iki göz, vech, böğür, ayak, nuzul, istiva, uluv gibi sıfatlardır. Haberi sıfatlarda akla yer yoktur. Burada akla düşen sadece vahyin naslarının, sıfatlar hakkında verdiği bütün haberlere, yine vahyin naslarının belirttiği hakikat üzere teşbihe sapmadan isbat etmek ve ta’tile düşmeden tenzih etmektir. Diğer bir tabirle: Allahu tealanın sıfatları hakkında gelen bütün nasları, kabul ve tasdikle karşılamak, bununla beraber, ta’til, tekyif, temsil ve tahriften de sakınmaktır. Ancak cehmiler, mutezile, eşari ve maturidiler gibi ehli bidatten olanlar, sıfat naslarına teslim olmak yerine, bu hususta çeşitli batıl gerekçeler ve uyduruk esaslarla sıfatları tenzih adı altında, ta’til ve tahrif etmişlerdir. Onların hepsinin üzerinde ittifak ettikleri nokta ise, aklı nakle takdim etmeleridir. Güya akıllarınca Allahu tealanın zatı hakkında haber verdiği haberi sıfatları, hakikati üzere kabul etmek, teşbih ve tecsimdir. Dolayısıyla bu sıfatlar ya inkar edilir ya tevil (tahrif) edilir yada tafviz edilir.  Cehmiye ve mutezile muattıl iken, eşari ve maturidiler ise, muattıl olmanın ötesinde muharriftirler.

- Cehm ve ondan türeme veledleri olan mutezileye göre sıfatların isbatı ‘’Varlığı zorunlu olan varlıkların birden çok olmasını gerektirir’’ Bu sebeble cehmiye ve mutezile sıfatların nefyinde icma etmiştir. Ancak şu kadarı var ki, cehmin ta’tili, mutezileden daha ileri/aşırı derece de idi. Zira mutezile sadece sıfatları inkar ederken, cehm sıfatların inkarı ile beraber isimleri de inkar ediyordu.

- Güya cehm ve mutezileye karşı bir tepki olarak ortaya çıkan eşari ve maturidiler de, sıfatları (cehm ve mutezile gibi külliyen olmasa da) cüz’iyen nefyetmişlerdir. Böylece onlar da ta’til noktasına cehm ve mutezilenin ittifakına dahil olmuşlardır. Bunların ısbat ettikleri sıfatlar 7 ila 21 arasında değişmektedir. Ancak onlar da, isbat ettikleri sıfatların altını, çeşitli batıllarla doldurmuşlardır.  Sonuç olarak anlaşılıyor ki, ümmet nezdinde sıfatlar konusunda var olan ihtilaf daha çok haberi sıfatlar hakkındadır. Günümüzde de Ebu bekir sıfil, hüseyin avni vb daha bir çok belam da cehmin, mutezile ve diğer ehli bidatın yoluna temessük ederek  el, göz, ayak, nuzul, istiva gibi haberi zati ve fiili sıfatları inkar  etmiş ve İbni teymiye üzerinden selefin sıfatlar hakkında akidesine taaruz etmişlerdir. Bu hususta şu adresteki yazıya müracat edilebilir.

http://www.almuwahhid.org/makale.php?id=301


*İmam Tahavi rahimehullah'ın sözünde geçen "el-Kadim" Allah'ın isimlerinden değildir. Bu hususta Tahavi şarihi İbnu Ebi'l İzz rahimehullah yukardaki sözlerinin devamında şöyle demektedir: "Kelâm’cılar Yüce Allah’ın isimleri arasına "el-Kadîm" ismini sokmuşlardır. Halbuki bu Esmâ-i Hüsnâ’dan değildir. Çünkü Kur’ân’ın kendisiyle nâzil olduğu Arap dilinde "el-Kadîm" başkasından daha önce olan hakkında kullanılır. Mesela eski olan bir şeye "bu kadim’dir" denilir. Yeni olan bir şeye de "bu hadis’dir (yenidir)" denilir ve onlar bu ismi ancak kendisinden önce mütekaddim şeyler bulunan varlıklar hakkında kullanırlar. Kendisinden önce (kendisi hakkında) yokluğun söz konusu olmadığı zat hakkında kullanmazlar." (Geniş bilgi için Tahavi Akidesi Şerhinden "Kıdem ve Beka" sıfatları başlıklı bölüme müracaat edilebilir.)
6
Bismillah. S. Kutub Tevbe: 8-9. Ayetlerin tefsirinde 1947'deki Hindistan-Pakistan ayrılması olayıyla alakalı diyor ki:

إن ما وقع من الوثنيين الهنود عند انفصال باكستان لا يقل شناعة ولا بشاعة عما وقع من التتار في ذلك الزمان البعيد.. إن ثمانية ملايين من المهاجرين المسلمين من الهند - ممن أفزعتهم الهجمات البربرية المتوحشة على المسلمين الباقين في الهند فآثروا الهجرة على البقاء - قد وصل منهم إلى أطراف باكستان ثلاثة ملايين فقط!

“Hindistan'la Pakistan ayrıldıkları zaman, Hind Putperestlerinin yaptıkları kötülükler ve ihanetler, eski devirlerdeki Tatarların yaptıklarından hiç de aşağı kalmaz... Hindistan'dan hicret eden 8.000.000 müslüman, barbarların Hindistan'da kalan diğer müslümanlara yaptıkları zulümden kurtulmak için hicreti tercih etmişlerdi. Pakistan'a bunlardan sadece 3.000.000'u ulaşabildi.”

Hak Yayınları Seyyid Kutub’un Fizilal’de günümüz halkları için sarfettiği bu “Müslümanlar” ifadesini “İslamı seçenler” diye çevirmiş. Bu yayınevinden çıkan İslamın Hareket Metodu kitabının “Davanın Menfaati Daima Dava Adamının Menfaatinden Önce Gelir” başlıklı bölümüne bakılabilir.

Hak yayınları bu ifadeyi şöyle çevirmiş:

“Hindistan'la Pakistan ayrıldıkları zaman, Hind Putperestlerinin İslam'ı seçenlere yaptıkları kötülükler ve ihanetler, eski devirlerdeki Tatarların yaptıklarından hiç de aşağı kalmaz...Hindistan'dan hicret eden 8.000.000 islamı seçen insan barbarların Hindistan'da kalan kendi inançlarındaki diğer insanlara yaptıkları zulümden kurtulmak için hicreti tercih etmişlerdi. Pakistan'a bunlardan sadece 3.000.000'u ulaşabildi.”

Arapça ibarede Müslümanlar şeklinde olan ifade Hak yayınları tarafından “İslamı seçenler” olarak çevrilmiş! Yani Seyyid Kutub bu müşrik halklara müslüman dediği halde Hak Yayınları bunu tevil daha doğrusu tahrif edip İslamı seçenler diye çevirmiş. Bunu da yeri gelmişken belirtmiş olalım...


 
7
BİR MESELE

Batılı Kabul Etmek Ya Bilgisizlik Ya da Zalimliktir 

Allah seni hidâyete erdirsin ve irşad etsin! Bil ki! Bunların görüşlerini düşünmek bile ne kadar bozuk olduğunu anlamada yeterli olacaktır. Güzelce düşündükten sonra,  ayrıca bir delile gerek de kalmayacaktır. Peki, neden  şüphe meydana gelebiliyor? Çünkü sözlerinde mücmel ve müşterek lafızlarının söz konusu olmasından dolayı, insanların çoğu ne demek istediklerini ve neyi kastettiklerini anlamıyor da ondan! Bu ne ki?! Hatta onlar kastettiklerinin ve dediklerininde hakikatini anlamıyorlar. Bu yüzden de çoğu zaman çelişkiye düşüyorlar. Dikkat et! Böyle kimseler, [önce] bir şeyi benimsiyorlar, [sonra da] sonra da ya dile getiriyorlar ya da onun peşinden gidiyorlar. 

Bundan dolayı aralarında birkaç fırkaya ayrılmışlardır. Farklı farklı olduklarını hissetmelerine rağmen hırkalarını ayırt etme hidâyetine varamıyorlar.  Bu yüzden de ben, onların gerek tabiilerinden gerekse de liderlerinden görüşlerinin hakikatini ve sırrını açıkladım.

Bunu duyunca meseleyi büyümsediler. Eğer söylediklerime yerme ve reddiyeleri eklemeseydim, mutlaka beni liderleri yaparlar ve ellerinden geldiği kadar anlatılmayacak şekilde itaat sergilerler ve mallar sarf ederlerdi. Tıpkı; Hristiyanların liderlerine, İsmailiyye’nin büyüklerine, Firavun hanedanının Firavun’a bol bol harcadıkları gibi... 

Bunların görüşlerini kabul eden şu iki kimseden birisidir:

Ya durumlarının hakikatini, iç yüzünü bilmeyen bir cahil...

Ya da yeryüzünde büyüklenme ve  fesat  (çıkarmak) isteyen birisidir. Her iki özelliği barındıran birisi de olabilir. Allahu Teâlâ’nın haklarında: 

“Firavun kavmini aldattı. Onlar da kendisine boyun eğdiler”242

Dediği Firavun’un tabiilerinin ve efendileriyle beraber Karâmita’nın halidir. Aynı  şekilde,  ateşe  çağıran  imamları hakkında, kâfir ve münafıkların durumu da böyledir. Ancak onlara kıyamet gününde yardım edilmeyecektir: 

“Şu muhakkak ki, Allah kâfirleri rahmetinden kovmuş ve onlara çılgın bir ateş hazırlamıştır. (Onlar) orada ebedî olarak kalacaklar, (kendilerini koruyacak) ne bir dost ne de bir yardımcı bulacaklardır. Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün: Eyvah bize! Keşke Allah ’a itaat etseydik, Peygamber’e de itaat etseydik! Derler. Ey Rabbimiz! Biz reislerimize  ve  büyüklerimize  uyduk  da  onlarbizi yolda saptırdılar, derler. Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onlar! büyük bir lânetle rahmetinden kov.”243
 
“İnsanlardan bazıları Allah’tan başkasını Allah ’a denk ilâhlar edinir de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah ’a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zâlimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah ’ın azabının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi. İşte o zaman ( görecekler ki) kendilerine uyulup arkalarından gidilenler, uyanlardan hızla uzaklaşırlar ve (o anda her iki taraf da) azabı görmüş, nihâyet aralarındaki bağlar kopup parçalanmıştır. (Kötülere) uyanlar şöyle derler: Ah, keşke bir daha dünyaya geri gitmemiz mümkün  olsaydı da,  şimdi  onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık! Böylece Allah onlara, işlerini, pişmanlık ve üzüntü kaynağı olarak gösterir ve onlar artık ateşten çıkamazlar.”244


_____________________________________________________________________________________________________________________________________________

242 Zuhruf. 43/54.

243 Ahzab. 43/64-68.

244 Bakara, 2/165-167.
8
Vahdet-i Vücûd Mezhebi'nin Hakikati 229


Şeyhû’l-İslâm Ahmed b. Teymiyye  (Allah ruhunu mukaddes kılsın) dedi ki: 

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla 

Hamd, âlemlerin Rabbi, Rahmân, Rahîm, din gününün sahibi olan Allah’ındır. Ben; bir, Hakk-ı Mübin olan Allah’tan başka ilâh olmadığına şehadet ederim. Muhamed  (Sallallâhu Aleyhi ve sellem)’in, onun kulu, elçisi ve peygamberlerin sonu olduğuna da şehadet ederim. Ona ve diğer peygamber kardeşlerine çokça selam olsun. 

Daha sonra; 

Bu İttihatçılar’ın görüşlerinin ve bu görüşlerin batıllığının açıklanmasını aradığın mektubun (bana) ulaştı. Aslında sen benden, onların görüşlerinin bazı bozuk yönlerini  işitmiştin. Geri kalan açıklamanın tamamlanması için vakit daralmış, yolculuk senin acele etmene sebep olmuştu. Ben, sizin yanınızda, (kendilerini) tarikata ve hakikata nisbet edenlerden oluşan kimselerin görüşlerini destekleyenleri de gördüm. Mektubunun benim tarafımdan çok uygun bir yeri vardır. İnşallah aradığını bulacaksın. 

Allah’ın mü’minleri faydalandırmasını, bu inkârcı ve münafıkların zararını def etmesini umduğum kadarıyla bazı düşüncelerimi yazdım. Bu kimseler, Allah’ın isimleri, kitab-ı Mübin’indeki gerek mahlûkatla alakalı gerek gökten  indirilen âyetlerini inkâr ederler. Bu kitap, ilim ve marifet sahibi kimselerden oluşan, hidâyete erdirilmiş Hakikat ve yakin ehli’nin üzerinde olduğu yol ile ariflere(!) benzeyen bu zındıkların üzerinde olduğu yol arasındaki farkı açıklamıştır.

Nitekim bunlar, kendilerini peygamber olduğunu zannedenlerin yaptığı gibi peygamberlik de taslamışlardır. Yine, Allah’ın kelamını uydurulmuş şiire ve iftiracıların sözlerine benzetmişlerdir. [Allah kâfirlerin uydurdukları sözlerden çok yücedir.] 

Benim bu yazıyı kaleme almamın sebebi şu iki hususun açıklığa kavuşmasıdır: 

-Bu kimseler mürted, (itikadi) münafık ve kâfirlerin grubundan; Firavun, Bâtıni Karâmita’ların takipçileri;  iftiracı Museyleme 230, el-Ansi 231 ve benzerlerinin arkadaşlarıdır.

-Sıddîklerden, Şehidlerden, Salihlerden oluşan ilim ve iman ehlinın Allah’ın dostu İbrahim (aleyhisselâm)’ın, Allah’ın kendisiyle bizzat konuştuğu Musa (as.)’ın ve insanların tamamına gönderilen Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in takipçileridir. Bu kimseler ister öne geçen Allah’a yakınlaştırılmış kimseler, ister dengeli yol tutan Ashab-ı Yemin’den olsun hiç fark etmez.  Allah’u Teâlâ, anlaşmazlığa düştükleri hakk olan hususlarda, insanların arasında hükmeden merci olarak tayin ettiği Kitab-ı Mübin’inde hakk ile batılın hidâyet ile sapıklığın, mü’minler ile kâfirlerin arasını ayırmıştır. Örneğin şöyle buyurmuştur: 

“Yoksa kötülük işleyenler ölümlerinde ve sağlıklarında kendilerini, inanıp iyi ameller işleyen kimseler ile bir mi tutacağımızı sandılar? Ne kötü hüküm  veriyorlar.”232

“Yoksa biz, iman edip de iyi işler yapanları, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Veya (Allah’tan) korkanları yoldan çıkanlar gibi mi sayacağız?”233

“Öyle ya,  (Allah’a)  teslimiyet gösterenleri,  (o)  günahkârlar gibi tutar mı hiç? Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?”234

Yalancı, günahkâr ve şüphe tohumu ekenlerin akıllarını karıştırdığı kimselerden oluşan, Peygamberlerle ilim ve iman ehlinin kılığına girenlerin halini açıklamış; onların da ilhamı ve vahiyleri olsa da şeytanlardan olduğunu bildirmiştir: 

“Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız şüphesiz siz de Allah’a ortak koşanIar olursunuz.”235

“Şeytanların ise kime ineceğini size haber vereyim mi? Onlar, günaha, iftiraya düşkün olan herkesin üstüne inerler.”236 

Allah’ın, dininden irtidat edenlerin yerine, mutlaka ama mutlaka din-i Mübin’ini ikame edecek yeni kimseleri getireceğini de bildirmiştir: 

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven mü’minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir: (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.”237

Bu anlattıklarımızın tek sebebi vardır. O da; “Bu inkârcıların söyledikleri kelamda ve dizdikleri şiirlerdeki görüşleri hep uydurulmuş söz ve şiir arasında gidip gelmesidir.” Ebû Bekir (radıyallâhu anh) bu iki hususa Ömer (radıyallâhu anh) ile aralarında geçen şu diyalogda değinmiştir:

Ömer (radıyallâhu anh) bir konuşmasında “Ey Allah’ın Rasülü’nün halifesi! İnsanları kazanmaya bak!” deyince o da sakalını tutarak [ve sağa sola sallayarak] şöyle demiştir: “Ey Hattab’ın oğlu! Cahiliye’de cesurdun da İslâm’a girdikten sonra mı korkaklaştın? Ne için onları kazanmaya bakacakmışım? Uydurulmuş bir söze ve şiire karşı mı onları kazanmaya bakayım.” Sözlerini şöyle sürdürdü: “Ben onları Museyleme’nin Kur’ân’ı ve Tuleyha el-Esdi’nin 238 şiiri gibi uydurulmuş sözlere davet edecek değilim.” 

Kur’ân bu iki çeşitle, günahkârlara ve apaçık iftira edenlere karşı çıkmıştır: 

“Görebildikleriniz ve göremedikleriniz üzerine yemin ederim ki, hiç şüphesiz o (Kur’ân), çok şerefli bir elçinin sözüdür. Ve o, bir şair sözü değildir. Ne de az iman ediyorsunuz! Bir kâhin sözü de değildir (O). Ne de az düşünüyorsunuz! (O), âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.”239

“(Rasûlüm!) Onu Rûhu’l-emîn (Cebrail) indirdi. Senin kalbine; uyan. cılardan olman için, Apaçık Arapça bir dille. O, şüphesiz daha öncekilerin kitaplarında da var-dır. Benî İsrail bilginlerinin onu bilmesi, onlar için bir delil değil midir? Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de, bunu onlara o okusaydı, yine ona iman etmezlerdi. Onu günahkârların kalplerine böyle soktuk. Onun için, acıklı azabı görünceye kadar ona iman etmezler. İşte bu (azap) onlara, kendileri farkında  olmadan, ansızın geliverecektir. O zaman: Bize (iman etmemiz için) mühlet verilir mi acaba? Diyeceklerdir. (Durmadan mucize talebiyle) onlar bizim azabımızı mı çarçabuk istiyorlardı? Ne dersin! Eğer biz onları yıllarca yaşatsak. Sonra tehdit edilmekte oldukları (azap) başlarına gelse! Faydalandırıldıklan nimetler onlara hiç yarar sağlamayacaktır. Bununla birlikte hangi memleketi, helak ettikse muhakkak onu uyarıcı  (peygamberleri) olmuştur.  (Onlar)  ihtar edilmiştir ve biz zulmetmiş değilizdir. O’nu  (Kur’ân’ı) şeytanlar indirmedi. Bu onlara düşmez; zaten güçleri de yetmez. Şüphesiz onlar, vahyi işitmekten uzak tutulmuşlardır. O halde sakm Allah ile beraber başka ilâha kullukedip yalvarma, sonra azap edilenlerden olursun!  (Önce) en yakın akrabanı uyar. Sana uyan mü’minlere  (merhamet) kanadını indir. Şâyet sana karşı gelirlerse de ki: Ben sizin yaptıklannızdan muhakkak ki uzağım. Sen O mutlak galip ve engin merhamet sahibine güvenip dayan. O ki, (gece namaza) kalktığın zaman seni görüyor. Secde edenler arasında dolaşmanı da (görüyor). Çünkü her şeyi işiten, her şeyi bilen O’dur. Şeytanların ise kime ineceğini size haber vereyim mi? Onlar; günaha, iftiraya düşkün olan herkesin üstüne inerler. Bunlar,  (şeytanlara) kulak verirler ve onların çoğu yalancıdırlar. Şairler(e gelince), onlara da sapıklar uyarlar. Baksana onlar her vâdide şaşkın şaşkın dolaşırlar. Ve onlar yapamayacakları şeyleri söylerler. Ancak iman edip iyi işler yapanlar, Allah’ı çok çok ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunanlar başkadır. Haksızlık edenler, hangi dönüşe (hangi akıbete)  döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.”
240

Sonuç olarak, Allah Subhanehu bu sürede yalancı kâhinlerin, sapkın şairlerin belirtilerini zikretmiş ve bu iki sınıftan uzak tutmuştur. Nitekim“ Hakka Suresi’nde de durum aynıdır. Allah şöyle buyurmuştur: 

“O (Kur’ân), şüphesiz değerli bir elçinin (Cebrail’in) getirdiği sözdür. O elçi güçlü, Arş’ın sahibi (Allah’ın) katında çok itibarlıdır. O orada sayılan, güyenilen (bir elçi) dir. Arkadaşınız (Muhammed) de mecnun  değildin  Andolsun ki, onu (Cebrail’î) apaçık ufukta görmüştür: O, gaybın bilgilerini (sizden) esirgemez. O Iânetlenmiş şeytanın sözü de değildir: Hal böyle iken nereye gidiyorsunuz? O, herkes için, bir öğüttür. Sizden doğru yolda gitmek isteyenler  için de.  Âlemlerin  Rabbi Allah  dilemedikçe siz dileyemezsiniz.”
241
 
Buradaki elçi Cebrail (aleyhisselâm)'dır. İlk âyette ise Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)’dir. Bundan dolayı da orada onu, şair ya da kâhin olmaktan tenzih etmiştir. Burada ise ona gönderilen elçinin şeytanlardan olmasını tenzih etmiştir. 


_______________________________________________________________________________________________________________________________________

229 Bu bölüm, Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye’nin bir mektubudur.

230 Museyleme b. Sümame el-Kezzab (12/633). Yemame bölgesi reislerindendi. Mekke fethedilip Arap yarımadası’nda İslâm hakim olunca bu bölgeden Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e gönderilen heyet içinde Museyleme de vardı. Fakat o, geride kalıp Peygamber’le görüşmedi. Memleketine döndükten sonra da peygamberlik iddiasında bulundu. Bu sebeple kendisine el-Kezzab denmiştir. Bu sırada Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) vefat ettiğinden Museyleme’nin tecziyesi ve öldürülmesi ancak Ebû Bekir (radıyallâhu anh)’ın halifeliğinde olmuştur. Bkz: Zirikli, eI-A’lam, 7/226; Taberî Tarih, 3/281-301. 

231Ayhele b. Ka’b el-Ansi (11/632). Daha çok el-Esved el-Ansi diye isimlendirilmiştir. Kendisi yalancı peygamberlerden olup kısa bir süre Yemen Bölgesi’ne hakim olmuştur. Ancak Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in verdiği emirle öldürülmüş, taraftarları dağıtılmıştır. 

232 Casiye, 45/21.

233 Sa’d, 38/28.

234 Kalem, 68/35-36.

235 En’am, 6/121.
 
236 Şuara, 26/221-222. 

237 Maide, 5/54.

238 Tuleyha b. Huveylid el-Esdi (21/642). Önce Peygamber (sallallâhu aleyhi ve seliem)’e gelip Müslüman olmuş, sonra da dinden dönerek yalancı peygamberlik iddiasında bulunmuştu. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) mürtedler ve yalancı peygamberlere savaş açtığında Tuleyha üzerine de bir ordu göndermişti. Çarpışma esnasında Tuleyha mağlup oldu ve askerleri dağıldı. Ancak kendisi kaçmayı başardı. Sonra tekrar Müslüman olarak gelip Ömer (radıyallâhu anh)’a biat etti. İslâm ordularına katılarak İran Fethi ’nde büyük kahramanlıklar gösterdi ve Nihavend Savaşı’nda şehid oldu. Bkz: Zirikli, el-A’lam, 3/230. 

239 Hakka, 69/38-43.

240 Şuara, 26/193-227.

241 Tekvir, 81/ 19-29.
9
Vela ve Bera / Ynt: KAFİRLER İLE SELAMLAŞMANIN HÜKMÜ
« Son İleti Gönderen: Es-Sarimul-Meslul 19.06.2019, 20:30 »
Bismillahirrahmanirrahim

SELAMIN VERİLMESİ VE ALINMASI AÇISINDAN
KAFİRLER İLE SELAMLAŞMANIN HÜKMÜ


Bu risaleyi PDF formatında aşağıdaki linkten indirebilirsiniz.



10
Alıntı
Asagida yazilan hadis sahihmidir , ve icerisinde şirk barindiriyormu?
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadisi kudsîde:
"Allah, seni kendi nurumdan, diğer şeyleri de senin nurundan yarattım, buyurdu."buyurmuştur. (Îmân Ahmed, Müsned IV-127; Hâkim, Müstedrek II-600/4175; İbni Hibban, El İhsân XIV-312/6404; Aclûnî, Keşfü'l-Hâfâ I-265/827)

Bismillahirrahmanirrahim. Bu bahsetmiş olduğunuz hadis zikrettiğiniz kaynakların hiç birisinde mevcut değildir. Ancak Acluni’nin Keşf’ul Hafa adlı eserinde biraz farklı bir lafızla geçmektedir. Yeri gelmişken belirtelim, Acluni’nin sözkonusu eseri müstakil bir hadis kaynağı değil, bilakis halk arasında yaygın olan bazı hadis ve rivayetlerin kaynaklarını tesbit etmeye çalıştığı bir derlemedir. Acluni, sözkonusu haberi Abdurrezzak’ın Musannef’ine nisbet etmektedir ancak ne orada ne de başka muteber bir hadis kaynağında, tasavvufçuların “Nur-u Muhammedi” ismini verdikleri “Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Allah’ın nurundan, diğer mahlukatın da Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in nurundan yaratıldığı” şeklindeki bu inanca delil teşkil edebilecek bir rivayet bulunmamaktadır. Süleyman bin Sehman da hadisin uydurma olduğunu ve de Kitap ve sünnete ters olduğunu ayrıntılı olarak izah etmiştir. (es-Savaik’ul Murselet’uş Şihabiyye, sf 33 vd) Hatta muasırlardan  Abdullah bin Sıddik el Gumari, kendisi de tasavvufa meyilli olmasına rağmen bu rivayetin aslı olmadığına dair bir cüz telif etmiştir. Bu uydurma rivayet, öncelikle sahih hadislere aykırı bazı ifadeler içermektedir. Çünkü, Allahu Teala’nın ilk yarattığı şeyin Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) olmadığı hususu ittifakla sabittir. Konuyla alakalı bazı hadislerde ilk yaratılan şeyin kalem olduğu, başka rivayetlerde de Arş olduğu söylenmektedir. Ayrıca yine sahih hadislerde geçtiği üzere nurdan yaratılan varlıklar, meleklerdir; insan ise topraktan yaratılmıştır. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) de Ademoğullarının efendisidir, o da Adem (as)’ın neslinden gelmiştir, haliyle o da topraktan yaratılmıştır. Kısacası bu hadis, İslam’da zaruri olarak bilinen bazı esaslara aykırılık teşkil etmektedir. Şirk içerip içermediğine gelince; bazı aşırı tasavvufçular bu hadis ve benzerlerini vahdet-i vücud yani bütün mahlukatın aslında Allah’ın birer parçası olduğu şeklindeki inançlarına delil getirmeye çalışmışlardır. Bununla beraber hadisin bu ittihad inancına delaleti açık değildir. Zira “nurumdan” ifadesinin, bizzat Allah’ın sıfatı olan nurun Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e geçtiği şeklinde yorumlanması gerekmez. Kur’an’da Allah Subhanehu Adem (as)’a kendi ruhundan üflediğini beyan etmektedir. (Secde: 9. Ayet ve diğerleri) “Kendi ruhundan” ifadesi alimlerin ittifakıyla Allah’ın ruhunun Adem as’a intikal ettiği manasında değildir, bilakis bu izafet-i teşrifiyedir yani Adem as’ın şerefini, üstünlüğünü beyan etmek için Allahu Teala, onun için yarattığı ruhu kendi zatına izafe etmiştir. Bu, tıpkı Allahu Teala’nın “ol” emriyle yaratıldığı için İsa as’ın “Allahın kelimesi” olarak vasfedilmesi gibidir. Halbuki İsa as mahluktur, Allah’ın kelamı ise mahluk değildir. Nitekim Zürkani,–Allah affetsin- bu batıl rivayeti zikreden Kastallani’nin ifadelerini şerhederken, Nur-u Muhammedi hakkındaki bu uydurma hadisi kabullenmesine rağmen, hadisteki “nurumdan” ifadesini aynı bu şekilde “izafet-i teşrifiyye” olarak değerlendirmektedir. (Şerh’uz Zurkani ale’l Mevahib’il Ledunniyye, 1/54 ve 90) Yani ona göre Allah Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’i kendi yarattığı bir nurdan yaratmış, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’i şereflendirmek için bu yaratılan nuru kendi zatına izafe etmiştir. Ancak böyle açıklanarak şirk kapsamından çıkartılmaya çalışılsa bile bu rivayet yukarda açıkladığımız başka sebeplerden dolayı yine batıl olmaktan kurtulamamaktadır. Bu haber hakkında söyleyeceklerimiz bunlardır. Bu bilgiler, Şeyh Süleyman bin Sehman’ın kitabı ve diğer kaynaklardan özetlenerek derlenmiştir. Vallahu a’lem.

Sayfa: [1] 2 3 ... 10