Tavhid

Son İletiler

Sayfa: [1] 2 3 ... 10
1
Soru-Cevap / Ynt: Çocuk eğitimi
« Son İleti Gönderen: Tevhid Ehli Bugün, 03:32 »
Bismillahirrahmanirrahim. Ve aleykum. Önemli bir meseleyi sormuş olmanıza rağmen maalesef zaman darlığından dolayı talebinize yeterli bir karşılık veremeyeceğiz. Çocuk eğitimi konusuna bir makale yetmez, bu konu belki kitaplık hacimde bir çalışma gerektirmektedir, bundan dolayı günümüzde bu hususta müstakil kitaplar neşredilmekte veya birtakım davetçiler tarafından uzun kaset serileri yapılmaktadır. Lakin buna rağmen bu hususta bir ilerleme sağlanamamakta ve misallerini sıkça gördüğümüz üzere İslamcı geçinen, bu uğurda mücadele ettiğini ileri süren çoğu kimsenin çocuklarının anne babalarının (hak veya batıl) davasıyla bir alakası olmadığı görülmektedir. Zira çocuk eğitmenin yolu, öncelikle kişinin kendisini eğitmesinden geçmektedir. Kendi nefsini terbiye etmemiş bir ferdin çocuğunu terbiye etmesi beklenemez. Bu kimse, kendisi İslam ahlakıyla donanmış birisi değilse, çocuğuna hangi metodla ne anlatırsa anlatsın bir tesiri olmaz. Çünkü çocuk, anlatılan şeyden ziyade evde yaşanan şeylere bakar. Eğer anne baba çocuklarına örnek olacak bir yaşantıda değilse artık o çocuğa ne anlatılırsa anlatılsın çok fazla bir tesiri olmaz. Bugün kendilerini İslam’a nisbet eden ailelerin birçoğu kendileri tevhidi bilmiyor, bildikleriyle de amel etmiyor bir haldeyken çocuklarından ne gibi bir fazilet zuhur etmesi beklenebilir ki? Tevhidin olmadığı veya eksik olduğu bir yerde zaten salih ameller de olmaz, ahlak da olmaz. Kişinin gerek kendi nefsinde, gerekse de ailesinde güzel ahlakı inşa etmesi öncelikle hakiki anlamda iman etmesiyle mümkün olabilecek bir şeydir. Bugün bu hususta yaşanan aksaklıklar imansızlıktan ya da en iyi ihtimalle iman zaafından kaynaklanmaktadır.

Bugün maalesef çoğu tevhid ehli geçinen ailede ne erkekte ne kadında imandan kaynaklanan bir şuur söz konusu değildir. Kendini dünyevi meşgalelere yahut da dava adı altında birçoğu riyakârlık içeren faaliyetlere kaptırmış olan ebeveynlerin aynı gayreti asıl mesul oldukları saha olan çocuk eğitiminde göstermedikleri görülmektedir. Bu fertlerin yaptıkları islami amellerin birçoğu da saplantı, gösteriş veya başka sebeplerden kaynaklanmaktadır. Bundan dolayıdır ki adam çocuğunu tağutun eğitim kurumlarına göndermediği ve bu uğurda belki zahirde birtakım fedakârlıklara katlandığı halde aynı fedakârlığı çocuğuna akide, fıkıh ve ahlak anlamında bir İslami eğitim verme hususunda göstermemektedir. Çocuğuyla ilgilenmeyip onu kâfir akrabalarına, sokağa, televizyona, internete vesaireye teslim eden veya bunların hiç birisi olmasa dahi kendisi zaten cahil olan bir fert, çocuğunu fesad mekteplerine göndermese ne farkedecektir ki? Zaten bir şey de fark etmemektedir. Hatta çoğu zaman İslamcıların okula gitmemiş çocuklarının, okulda okuyan sıradan kâfirlerin çocuklarından beş beter bir ahlaka sahip olduklarını görüyoruz. Bütün bunlar şuursuz saplantılı amellerden kaynaklanmaktadır. Yani sen Allahu Teâla’nın “Kendinizi ve ehlinizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun” mealindeki Tahrim: 6. Ayetini sadece kâfirlerin okuluna göndermeyin şeklinde anlarsan ve bu ayetin sadece buna değil, genel anlamda aile eğitimine, onları ateşten koruyacak bir ilim ve ahlakla donatmaya teşvik ettiğini görmezsen elbette netice bu şekilde olur. Kısacası fertler önce kendileri tevhidi öğrenip amel etmeli, sonra eş ve çocuklarını bu doğrultuda eğitmelidir. Bir kimsenin kendisi ne ise ailesi de odur, öyle olacaktır. Allahın dilemesine bağlı olarak bunun istisnaları olabilir, neticede hidayet Allahın elindedir, kimi peygamberlerin hanımları, kimisinin çocukları kendilerine ihanet etmiştir, bunda o masum zatların bir suçu yoktur, imtihan gereği bunlar yaşanmıştır, lakin bu tür örnekleri genelleştirerek, peygamberlerin aileleri bile iman etmemiş deyip kendi ihmalkarlığını kamufle etmenin de bir anlamı yoktur. Neticede sahih hadiste mealen beyan edildiği üzere “Hepiniz çobansınız ve her çoban da güttüğü sürüden mesuldür”. O yüzden her çoban, her yönetici, her aile reisi bu hadisin muhatabı olarak meselenin ciddiyetinin farkına varmalıdır ve bu hususta asla kendisini tezkiye etmeye kalkmamalıdır, ailede bir aksaklık varsa öncelikle aile reisi sorumludur, iradesi dışında ve gücünün ötesinde gerçekleşen şeyler ise bundan müstesnadır.

Bu girişten sonra asıl meseleye gelecek olursak; başta da işaret ettiğimiz gibi çocuk eğitimi nasıl yapılmalı konusunda çok tafsilata girmemiz şu anda mümkün değildir. Ama özetlemek gerekirse çocuğa öncelikle tevhid eğitimi verilmelidir. Bu da seviyesine göre, konuları basitleştirerek, belli şeyleri ezberleterek yapılabilir. Bundan sonra da ilmihal bilgileri, Kuran okuma, tecvid gibi öncelikli dersler verilmelidir. İlgilerini çekeceği için özellikle siyer, tarih, sahabe hayatları, âlimlerin ve diğer İslam büyüklerinin hayatları aktarılmalı, okuma biliyorlarsa okutturulmalıdır. Bütün bunlar sistemli bir eğitimle verilse elbette daha iyi olur, ama bu yapılamıyorsa bile günde bir iki saat de olsa eğitime ayırmak çok faydalı neticeler doğuracaktır. Hatta bu kadar da vakit ayrılamıyorsa sofra başında dünyevi birtakım meseleler ya da dedikodular yerine islami mevzuların konuşulması bile aile fertlerine olumlu manada etki edecektir. Çocukların hafızası daha seri işlediği için Kuran, hadis, hatta seviyesine göre çeşitli ilmi metinler gibi ezberlere ağırlık verilmelidir. Bunun dışında en azından okuma yazma, temel matematik bilgileri, genel kültüre dair bilgiler de ihmal edilmemelidir. Bu söylediklerimiz daha ziyade çocuğun bilgi dünyasını geliştirmeye yönelik hususlardır. Fakat yerine göre bunlardan bile önemli olan şey, ahlak eğitimidir. Bu da yukarda işaret ettiğimiz gibi öncelikle anne babanın kendi örnekliğinden geçmektedir. Çocuğun gayrı ahlaki davranışlarına kesinlikle göz yumulmamalı, çocuktur denilip müsamaha gösterilmemelidir. Yalancılık, saygısızlık, ağzı bozukluk, bencillik gibi hasletlerle mücadele edilmeli; çok abartıya kaçmadan ödül-ceza gibi araçlar da bu yönde kullanılmalıdır. Kuşkusuz bütün bunlar eğitimcide güçlü bir iradeyi ve sabrı gerektiren şeylerdir, bunlar olmazsa teoride söylenen çoğu şey pratikte hayat bulamaz. Bu azim meselede bizim özet olarak söyleyeceklerimiz bunlardır. Bu konularda –en azından meselenin fıkhıyla alakalı bazı bilgileri ihtiva etmesi açısından- İbn’ul Kayyim rahimehullah’ın “Çocuk Terbiyesi” veya buna yakın isimlerle basıldığını zannettiğim “Tuhfet’ul Mevdud fi Ahkam’il Mevlud” isimli eserinden istifade edilebilir. Bunun yanı sıra bazı muasırların telif ettiği “İslam’da Çocuk Eğitimi veya Terbiyesi” gibi başlıklar altında yayınlanan muhtelif kitaplardan da ihtiyatlı olmak kaydıyla istifade edilebilir. Bilhassa cinni ve insi şeytanların iyiden iyiye azdığı günümüzde çocuk terbiyesi de iyice zorlaşmış durumdadır, bu sebeble saydığımız bu maddi tedbirlerin yanı sıra manevi tedbirler de alınması gerekir. Evler günahtan uzak tutulmalı, zikirle duayla Kuranla imar edilmeli, aile fertlerine yönelik olarak rukye ve sığınma zikirleri arada tekrar edilmeli ki şeytanların tasallutundan uzak kalınabilsin. Rabbim bu zor meselede anlattıklarımızla amel etmeyi önce bize, sonra bütün Müslümanlara nasip etsin, bu hususta Müslümanların yardımcısı olsun amin, velhamduliillahi Rabbil alemin.
2
Soru-Cevap / ÇOCUK EĞİTİMİ
« Son İleti Gönderen: Abduselam 18.09.2019, 21:31 »
Selam aleyküm uzun zamandır sitenizi takip ediyorum oldukça faydalı makaleler içeriyor Allah amacınıza muafak eylesin ya ben görmedim yada konu açılmamış 0 15 yaş çocuk eğitim metodu ile ilgili bir makale yazmanız mümkün mü selam ve dua ile
3
Rafizi şöyle diyor:

“Ehl-i Sünnetten bazıları taassubta çok ileri giderek Yezidi'n imametini kabul etmişlerdir. Halbuki Yezid Hüseyn'i (radiyallahu anh) öldürmüş, hanımlarını esir etmiş ve Zeynel Abidin'i (radiyallahu anh) bağlamıştır.”


Ey Rafizi!

Biz ehl-i sünnet olarak;
Yezid'in hülafa-i raşidinden (yani dört halifeden) olduğuna asla inanmıyoruz. Ancak kürtlerden bazı câhiller bunu iddia etmişlerdir. Bazıları da daha aşırı giderek Peygamber demişlerdir. Bunlar da Ali'nin (radiyallahu anh) uluhiyyetini iddia eden şialar gibidirler. Ümeyye oğullarına tabi olanlardan bazıları da, halife vasıtasıyla iyiliklerin kabul edildiğini, kötülüklerin affedildiğini söylemişlerdir. Buna rağmen bunların sapıklığı, Muntazar'ın ma'sum olduğunu ve bin-dörtyüzelli seneden beri mağarada saklı olduğunu iddia edenlerden daha azdır. Çünkü muntazam ma'dumdur.

Murcie,Tevhid'e inanıldıktan sonra, kişiye hiçbir günah zarar veremiyeceğini iddia ediyorlar. Bizler ise, Nübüvvetin hilafeti otuz sene olup, ondan sonrası saltanat olduğuna inanıyoruz. Nitekim hadiste de öyledir.

Eğer Yezid'in imameti ile onun saltanatının Abbasi ve Mervanilerden emsali olanlar gibi güçlü ve kuvvetli olduğunu kasdediyorsan bu doğrudur.

Yezid, Mekke dışında diğer bütün İslam alemine hükmetmiştir. Mekke'ye de İbnü’z Zübeyr hükmetmiş, Yezid'e biat etmemiş ve Yezid ölünceye kadar da kendisine biat edilmesi için çağrıda bulunmamıştır. Yezid ve başkasının imam olması manası onun güçlü, ta'yin ve azle yetkili olması, cezai müeyyideleri tatbik etmesi, kafirlere karşı cihad edip ganimetleri bölüştürmesi demektirki bu durum malum ve mütevatir olup inkarı mümkün değildir.

İşte Yezid'in imameti de bu manadadır.
İmam'ın cemaata namaz kıldırdığı gibi. Cemaata namaz kıldıran bir imamı gördüğümüzde Ona “İmam” deriz. Bu bilinen bir durumdur ki, bunu inkar etmek mümkün değildir.

Yezid'in iyi, kötü, itaatkar veya isyankar olması ise ayrı bir konudur. Ehl-i sünnet birinin imametine inanırsa, Yezid, Abdülmelik veya Mansur gibi, yukarıda bahsettiğimiz şekilde onları tanırlar, Bu konuda münakaşaya giren kimse, Ebubekir,Ömer ve Osman'ın (radiyallahu anh) imameti ile Kisra, Kayser ve Necaşi'nin saltanatında da münakaşaya girişiyor demektir.

İmamlardan herhangi birinin ma'sum olmasına gelince, hiçbir alim buna inanmaz. İmamın her haliyle adil ve her emrine itaat etmenin vacip olması da söz konusu değildir.

Ehl-i Sünnet velcemaata göre; Allah (celle celaluhu)'a taat kabilinden olan amellerde bu imamlara uyulur.

Mesela; Onların arkasında Cuma ve bayram namazlarını kılarız. Çünkü bu namazlar arkalarında kılınmazsa ihmal edilebilir. Kâfirlere karşı onlarla cihad eder, Kabe'yi onlarla ziyaret ve hacc ederiz. İyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak ve cezaları tatbik etmek için onlardan yardım talep ederiz. Farzedelim ki imamlar günahkârdırlar. Buna rağmen kişinin onlarla haccetmesi veya cihad etmesi o kişiye hiçbir zarar vermez. İyilikte ve takvada onlara yardımcı olunur. Kötülük ve isyanda ise onlara yardım edilmez. Ama, idareci kötülük ve isyanda çok ileri gidiyorsa -Yezid, Abdülmelik ve Mansur gibi- ortada iki yol var.

Birincisi:


İdareciyi kötülüklerinden alıkoymak için onunla savaşmak vaciptir, deyip savaşmaktır.
Bu ise hatalı bir görüştür. Çünkü kan akıtmaya sebep olur. Bu yoldan hareket ederek güçlü bir idareciye karşı gelenlerin kötülükleri iyiliklerinden çok olmuştur. Medine'de Yezid'e karşı gelenlerin yaptığı gibi. (Buhari ve Müslim'de beyan edildiği gibi Abdullah b. Ömer ve Muhammed b. Ali b. Ebi Talib de Yezid'e karşı gelinmemesini istemişlerdi. )

Irak'ta Abdülmelik'e karşı çıkan İbnül Eş'as, Horasan'da babasına karşı çıkan İbnül Mühelleb, Medine ve Basra'da Mansur'a karşı çıkanlar da aynı akıbete duçar olmuşlardır.


Tabii ki tasvip edilmeyen idarecilere karşı çıkan bu zatların hareketlerinin neticesi galip veya mağlup olmaktır ama, nihayet mağlup olup, güçleri de tamamen yok olmuştur. Abdullah b. Ali (El-Abbasi) ve Ebu Müslim birçok kişileri öldürmelerine rağmen, neticede Ebu Ca'fer Mansur her ikisini de öldürmüştür. Ehlül Harra, İbnül Eş'as ve İbnül Mühelleb de bozguna uğramışlar, ne dini ayakta tutabilmişler ve ne de dünyayı.

Allah (celle celaluhu) hiçbir zaman din ve dünyanın salahını temin etmeyen bir işi emretmez. Bu gibi işleri yapanlar Allah (celle celaluhu)'ın takva sahibi ve cennet ehlinden olan kulları da olsalar Ali (radiyallahu anh), Talha, Zübeyr, Aişe (radiyallahu anh) ve bezerlerinden daha üstün değildirler. Buna rağmen bu yüce zatlar yaptıkları çarpışmalardan dolayı övülmemişlerdir. Halbuki bunlar, Allah (celle celaluhu)'ın, Resulünün ve diğerlerinin yanında en üstün derecededirler. Ehlül Harre arasında alim zatlar olduğu gibi, İbnül Eş'as'ın taraftarları arasında da bir çok alim zatlar bulunuyordu.

Hasan El-Basri şöyle diyordu:

“Haccac, Allah (celle celaluhu)'ın belasıdır. Allah (celle celaluhu)'ın belasını ellerinizle def etmeyiniz. Ancak itaat edip Allah (celle celaluhu)'a yalvarınız.”

Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:

“Doğrusu biz onları azaba tuttuk da, yine Rablerine karşı boyun eğmediler. Onlar yalvarmıyorlar.” (Mü'minûn: 23/76)

Talk b. Hubeyb:

“Takva yoluyla fitneden korununuz” deyince;

“Takva'yı bize açıkla,”
dediler. O da şöyle dedi:

“Allah (celle celaluhu)'ın emrettiği şekilde Ona itaat ederek, rahmetini dilemek ve yasak ettiklerini terkederek azabından korkmaktır.”


İslamın üstün simalarından daha birçok kişi, daima müslümanları isyandan, kıtal ve fitneden alıkoymuşlardır. Abdullah b. Ömer, Said b. Müseyyib, Ali b. Hüseyn ve başkalarının El-Harra yılında Yezid'e karşı gelmeyi nehyettikleri gibi, Hasan Basri, Mücahid ve başkaları da İbnül Eş'as'ın olayında müslümanları fitneden alıkoymuşlardır.


Binaenaleyh Ehl-i Sünnet; Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in fitne ile ilgili hadislerini de nazar-i dikkate alarak isyanın terkedilmesine karar vermişlerdir. Bu fikride akaid kitaplarında zikretmişler, yaptıkları işkencelerden dolayı idarecilere karşı savaşmamayı ve sabretmeyi emretmişlerdir. Bu gibi idarecilere karşı savaşan birçok ilim adamı olmuşsa da Ehl-i Sünnet bunu tasvîb etmemişlerdir.

İsyankarlara karşı olan savaş ile, Emr-i Bilma'ruf ve nehy-ı anilmünker'e müteallik olan savaş, fitne kıtaline benzetilebilir, fakat aynı değildir. Bunu burada genişçe anlatmak da yeri değildir.

Zaten Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın bu husustaki hadislerini iyice düşünen kimse, bu işin en doğrusunun hadiste açıklandığını anlar. Hatta bunun içindir ki, Hüseyin (radiyallahu anh), Irak ehlinin kendisine yaptıkları davetiye üzerine Irak'a gitmek isteyince, İbn-i Ömer, İbn-i Abbas ve Ebubekir b. Abdurrahman b. Haris b. Hişam gibi ileri gelen din alimleri, Hüseyin'e (radiyallahu anh) Irak'a gitmemesini tavsiye etmişlerdir. Çünkü bu zatlar, Hüseyin'in (radiyallahu anh) şehid edileceğini tahmin etmişlerdi. Hatta bu alimlerden biri Hüseyin'e (radiyallahu anh):

Allah seni ölümden korusun, derken;  bir diğeri de:

Eğer çirkin kabul edilmeseydi seni bağlar, Irak'a gitmene mani olurdum, demiştir. Tabiî ki bu zatlar Hüseyn'e (radiyallahu anh) nasihat etmekle hem Onun hem de müslümanların maslahatını düşünüyorlardı.

Allah ve Resulü, fesadı değil islahı emreder. Fakat insanın ictihadı bazan isabet bazan da hata eder.

Netice de Hüseyin'e (radiyallahu anh) nasihat eden alimlerin görüşünün isabet ettiği ortaya çıktı. Çünkü O'nun Irak'a gitmesinde ne dünya ve ne de dinin bir maslahatı vardı. Aksine zalim ve isyankarlar Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın torununu zülmen şehit ettiler. O'nun şehid edilmesiyle de en büyük fesad zuhur etmiştir.

Hüseyin (radiyallahu anh) evinde otursaydı, meydana gelecek olan fesad elbette daha az olacaktı. Üstelik Hüseyn'in (radiyallahu anh) niyetinde olan iyiliği celp ve kötülüğü bertaraf etme arzusu, hiçbir fayda vermedi. Aksine Irak'a gitmekle ve şehid edilmekle fitneler arttı.

Nasıl ki Hüseyin'in (radiyallahu anh) şehid edilmesi fitnelere sebep olduysa, Osman'ın (radiyallahu anh) şehid edilmesi de fitnelere sebep olmuştu. Bütün bunlar gösteriyor ki, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın emrettiği gibi, zalim idarecilerin zulmüne karşı sabredip onlarla savaşmamak hem dünya hem ahiret için hayırlıdır.

Bilerek veya yanılarak buna muhalefet edenin hareketinden fayda değil zarar gelir. Yine bunun içindir ki Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Hasan'ı (radiyallahu anh) medhederek şöyle buyurmuşlardır:

“Bu benim evladım, Seyyiddir. Allah, istikbalde bunun vasıtasıyla iki büyük müslüman gurubun arasını islah edecektir”

Rasulullah hiçbir zaman bir fitnede çarpışan, idarecilere karşı gelen, onlara itaat etmeyen ve cemaattan ayrılan bir tek kişiyi medhetmemiştir.

Buhari'de bulunan ve İbn-i Ömer'den rivayet edilen bir hadiste Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşlardır:

“Konstantiniyye'ye (İstanbul) savaş açacak ilk ordu affedilmiştir.”

Konstantiniyye'yi fethetmek için ilk çıkan ordu, Muaviye'nin (radiyallahu anh)  techiz edip başına oğlu Yezid'i tayin ettiği ordudur. Hatta Ebu Eyyüb El-Ensâri gibi ashabın ileri gelenleri de bu ordunun içindeydi.

Rafizinin, Yezid'e nisbet ettiği, kadınları cariye tutup onları eğer siz develeri bindirme meselesine gelince:

Bu da açık yalanlardandır. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'in ümmeti, haşimiyye bir hanımın cariye olarak tutulmasını asla helal görmez. Hüseyin'e (radiyallahu anh) karşı savaşanlar, saltanatlarının ellerinden gitmesinden korktukları için savaşmışlardır. Nitekim şehid düşünce iş bitmiş, yakınları da Medine'ye gönderilmiştir. Fakat rafizilerin cehaletine ulaşılmaz. Şüphesiz ki Hüseyin'in (radiyallahu anh) şehid edilmesi en büyük günahlardandır. O'nu şehid eden veya öldürülmesine rıza gösteren dahi cezaya müstahaktır. Buna rağmen O'nun şehadeti babasının, kızkardeşinin kocası Ömer'in (radiyallahu anh) ve halasının kocası olan Osman'ın (radiyallahu anh) şehid edilmesinden daha büyük değildir.
4
Hadis / Ynt: 40 HADÎS -İBNU TEYMİYYE
« Son İleti Gönderen: Izhâr'ud Dîn 17.09.2019, 12:59 »


Sekizinci Hadîs

İmâm, Âlim, Zâhid Kemâl’ud Dîn Ebû Zekeriyyâ Yahyâ bin Ebî Mensûr bin Ebi’l Fetih bin Râfi bin Alî el-Harrânî İbn’us Sayrafî, bize 668H yılının Şevvâl ayında, kendisine okunduğunu haber verdi. (O dedi ki:) Ebu’l Abbâs Ahmed bin Yahyâ bin Bereke İbn’ud Dîbakî bize -ben dinlerken- kendisine okunduğunu haber verdi.  (O dedi ki:) Ebû Mansûr Abd’ur Rahmân bin Muhammed bin Abd’il Vâhid İbn’il Hasan el-Kazzâz bize 534H senesinin Cemâd’el Ûlâ ayının yirmi birinde kendisine okunduğunu haber verdi. (Dedi ki:) Ebû Ca’fer Muhammed bin Ahmed bin Muhammed bin Ömer İbn’ul Muslim el-Mu’addil bize (Hadîsin) lafzını Şeyhimiz Ebû Bekir el-Hatîb’in imlasıyla (yazdırmasıyla) imla ederek (yazdırarak) bize 463H yılının Safer ayında haber verdi ki Ebu’l Fadl Ubeydullâh bin Abd’ir Rahmân bin Muhammed ez-Zuhrî bize haber verdi ki Ebû Bekir Ca’fer bin Muhammed İbn’il Hasan İbn’il Mustefâd el-Firyâbî bize haber verdi. (Dedi ki:) bize Kuteybe bin Sa’îd tahdîs etti ki bize İsmâ’îl bin Ca’fer’den tahdîs etti ki Ebû Suheyl Nâfi bin Mâlik bin Ebî Âmir babasından, o da Ebû Hureyre Radiyallâhu Anh’dan rivâyet etti ki Rasûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

آيَةُ الْمُنَافِقِ ثَلَاثَةٌ: إذَا حَدَّثَ كَذَبَ وَإِذَا وَعَدَ أَخْلَفَ وَإِذَا اُؤْتُمِنَ خَانَ
“Münâfığın alâmeti üçtür; Konuşunca yalan söyler, söz verince sözünde durmaz, kendisine bir şey emânet edilince ihânet eder.”
5
Bismillahirrahmanirrahim

ALİMLERİN SİHİRBAZIN TEKFİRİ HAKKINDA İHTİLAF ETMESİNİN SEBEBİ VE MAHİYETİ


Bu değerli risaleyi PDF formatında aşağıdaki linkten indirebilirsiniz.



6
Not: Bu yazı Rebiulahir 1425/Haziran 2004 tarihinde tarafımızdan kaleme alınmış olup o dönem bazı internet mecralarında yayınlanmıştır. İçerdiği mevzunun önemine binaen –bazı düzenlemelerle birlikte- tekrar yayınlamayı uygun gördük.

Bismillahirrahmanirrahim,

Yahudi tasavvufu diyebileceğimiz Kabbala öğretisine bağlı olan Kabbalistler, öğretilerinin insanlık tarafından anlaşılacağı bir zaman diliminin geleceğini hep söyleyip durmuşlardır. Günümüz kabbalistlerinden bazıları ise bu zaman diliminin 21.yy olduğunu iddia ediyorlar. Zaten New-age yazarları da yakında yeni bir çağın başlayacağını, zira insanlık âleminin kâinatın sırlarına ve yaşamın gerçeğine (!) ilişkin bilgileri elde edebilecek spiritüel olgunluğa, ruhsal aydınlanmaya erişmek üzere olduğunu sürekli dile getiriyorlar.

“Aydınlanma/illüminasyon”gibi kavramların başta masonlar olmak üzere çeşitli ezoterik/batıni gruplar tarafından kişinin veya toplumun tamamen şeytanın-Hristiyanlara göre huzuru ilahiden kovulmadan önce ışık/aydınlık meleği=lucifer olarak görev yapan mel’un-kontrolüne girmesi durumunu ifade etmek için kullanılan bir şifre olduğu ehlince ma’lum olan bir husustur. Peki, İblis (aleyhilla’ne) kimleri kontrolü altına alabilir, kimleri ateşinin ışığıyla aydınlatır(!) bu sorunun cevabını Kur’an-ı kerim veriyor:

“Şeytanların kimin üzerine indiğini size haber vereyim mi?”

“Onlar her iftiracı günahkârın üzerine inerler”

“Ki onlar( o şeytanlara) kulak verirler ve çoğu da yalancıdır”
(Şuara: 221-223)
                                                       

“Her kim Rahmanın zikrinden yüz çevirirse biz ona bir şeytan musallat ederiz. Artık o, ona yoldaş olur”

“Şüphesiz onları yoldan çıkartırlar. Onlarsa kendilerini doğru yolda sanırlar”
(Zuhruf:36-37)
                                                                             

Şeytan şu anda-Kur’an-ı kerimin işaret ettiği gibi (bkz. İsra:64) -atlılarıyla yayalarıyla- her türlü vasıtayla yaygarayı basmakta, ortalığı fitne ve fesada boğmaktadır. Ahlaksızlığı yaygınlaştırmak, insanları günaha boğmak için elindeki medya, moda vs her türlü aracı kullanmaktadır. Amaç –Allahu a’lem- insanlığı şeytanın asli öğretisini aracısız olarak kabul edebilecek ruhsal düzeye getirmektir. Çünkü bugüne kadar insanlığı hep başka maskeler altında kandırdı, doğrudan bana tapın diye ortaya çıkmadı. Öyle görülüyor ki İlluminati ve küresel masonluk denilen şeytan hizbi, iblisin gizli doktrinini yakın bir tarihte açıkça ilan etmeyi düşündüklerinden son yıllarda günah bombardımanı son hızına çıkartılmıştır. Nitekim şu anda Ayn Rand gibilerinin savunduğu ferdiyetçilik/ bireyselcilik, hazcılık (hedonizm), kendi nefsinden başka hiçbir şeyi düşünmeme gibi anlayışlar hızla yayılmaktadır. Zaten iblis (aleyhilla’ne)’nin avama yönelik olarak yayacağı din bu tarz bir şey olsa gerek. Havass adını verdikleri aristokrat entelektüel zümreye ise şüphesiz başka yollardan yanaşacaklardır. Bu da çeşitli mistik öğretiler vasıtasıyla olacaktır. Vallahu A’lem.

7
Îttihâdiyye’nin Temelleri

BİR MESELE 


Onların temellerini kurdukları asıl: “yaratılanların ve yapılanların, hatta cinlerin, şeytanların, kâfirlerin, fasıkların, köpeklerin, hınzırların, necasetlerin, küfrün, fasıklığın ve isyanın varlığı bizzat Rabb Teâlâ’nın varlığının aynısıdır. Her ne kadar bunlar onun yarattığı, sahip olduğu, yaptığı ve kendisi sayesinde kaim olduğu varlıklar olsalar da; Rabb onlardan farklı değildir, zatında da aynısıdır. ” Şeklindedir. Bir de onlar kâinatta farklılığa, akıl ve hislerle (fark edilebilen) zahir birçokluğa da şahitlik edebilmektedirler. İşte bütün bunlar bir araya gelince, bu çokluğu ortadan kaldıran bir bütünlüğe ve sabit olmasına rağmen farklılığı ortadan kaldıran bir vahdete ihtiyaç duydular. Derken sana birazdan açıklayacağım üç görüşe ayrıldılar. Her ne kadar onlar, hakkı kâmil bir şekilde göremediklerinden ve tasavvur edemediklerinden dolayı birbirlerinin görüşlerini açıklamasalar da ben bunu yapacağım:   
8
İttihâdiyye ve Hulûliyye Arasında Bir Karşılaştırma 

BİR MESELE 

Bunların görüşlerinin hakikati şuna dayanır: Kâinatın varlığı Allah Teâlâ’nın varlığının aynısıdır. Onun varlığı kesinlikle ondan başka bir şey değildir. Bundan dolayı onları “Hulûlcular” diye isimlendirenler ya da: “Onlar hulûl görüşünü benimsemektedirler. ” Diyenler; görüşlerinin bilgisinden mahrum bir şekilde içlerine tam manasıyla girmediğinden bu düşünceyi benimsemiştir. Çünkü: “Elbette Allah, yarattıklarının içine hulûl eder/girer.” diyen hulul edilen yerin hulûl edenden başka bir şey olduğuna hükmetmiştir. Bu da onlara bir ikilem ve iki varlığı kabul etmektir: 

Birincisi:
hulûl eden hakkın varlığı 

İkincisi: hulûl edilen yer olan yaratılmışın varlığı. Onlar ise kesinlikle iki varlığın kabul edilmesini onaylamamaktadırlar. 

Şüphesiz ki bu görüş, küfür bakımından diğerlerinin görüşünden daha azdır. Ayrıca bu, selefin görüşlerini reddettiği Cehmiyye’den birçoğunun da görüşüdür. Cehmiyye ki, Allah’ın her yerde olduğunu iddia edenlerdir. İmamlardan ve seleften bir grup Cehmiyye hakkında bahsetmiş ve onları tekfir etmişlerdir. Bu ne ki! İbn Mübarek, Yusuf b. Esbat, İmam Ahmed ve ashabından oluşan bir grup ilim ve hadis ehli gibi bazı imamlar (rh.a.) yetmiş iki fırkadan bile çıkarmışlardır. Yine bu görüşü, Cehmiyye’nin bazı kelamcıları ve kendilerini ibadete verenlerin çoğu da benimsemiştir. 

Bu son dönemde yaşayanların inkârı, cehmileşmesi ve zındıklaşması bu ilk Cehmiye’nin kâfir olmasının bir çeşit dallanıp budaklanması ve tamamlamasıdır. 

Neden ittihadçılar diye isimlendirildiklerinin sebebini iki şekilde açıklayabiliriz:

Birincisi: İlk görüşten hoşlanmamalarından dolayıdır. Çünkü İttihad, iktiran kalıbından gelmektedir. Bu da ikisinden birinin diğeriyle birleştirmesini gerektirir. Onlar ise asla iki varlığı kabul etmemektedirler.

İkincisi:
Çokluğun teke dönüşmesine binaen, bunun onlara göre sahih olmasıdır. Zaten bu çelişkilerini yakında açıklayacağım. 

Bu metod ya İbn Arabî’nin görüşüne binaen oluşturulmuştur. Çünkü o Varlığın sabit olmadığını benimser ve: “Hakkın varlığı, mümkünatın sabitliğine hükmeder.” der. Dolayısıyla varlık ile şahitlik arasında ittihad olması sahihtir. Ya da böyle bir ayrım yapmadan: “Hayali olan çokluk, keşiften sonra tek olmuştur. ” veya “Bizzat çoğunluk olan, mutlak bir şekilde tek olmuştur), demektedirler.
9
Soru-Cevap / Ynt: Şirk Davetçileri Hakkında
« Son İleti Gönderen: Tevhid Ehli 11.09.2019, 17:52 »
Bismillahirrahmanirrahim. Sorunuzu anladık da açıkçası nereye varmak istediğinizi anlayamadık. Biz dinin aslında cehaleti mazeret görüyorsunuz demedik, dedik ki bilerek saptıran kişiyle bilmeyerek saptıran kişi arasında fark gözetmek bir nevi cehaletçilerin sözlerini andırmaktadır. Biz ne dediğimizin farkındayız. Allahın vahyi dışında halisaten kendi reyine davet edenle, Allah ve Rasülü böyle buyurmuştur zannederek batıl bir yola davet eden arasında ne gibi fark olacak, bunun neyini soruyorsunuz madem cehaleti mazeret görmüyorsanız? Bir kimsenin doğrudan Allahın falan sıfatı haşa bende mevcuttur demesiyle, böyle demeden o sıfatı kendisine yüklemesi arasında ne gibi bir fark var? Bugün yahudi hahamları ve hristiyan papazları kendilerinde ilahlık vasfı olduğunu iddia etmedikleri halde biz onları tağut olarak görmekteyiz, çünkü kendilerine ilah ve rabb isimlerini vermedikleri halde kendilerinde  kanun koyuculuk gibi vasıflar vehmettikleri için neticede yine tağut olmaktadırlar. Siz daha önce de tecil meselesini sormuştunuz. Böyle kelami mevzular yerine sizi birinci dereceden ilgilendiren asıllarla ilgilenseniz daha iyi olur. Günümüz saptırıcılarının tağut olup olmadığını tartışmaya açmak dinde şüphe ekmekten başka bir işe yaramaz. Bu konuyu burada kapatıyorum, konu kilitlenmiştir umarız bir daha böyle konularla gelmezsiniz vesselam.
10
Soru-Cevap / Ynt: Şirk Davetçileri Hakkında
« Son İleti Gönderen: yolcu01 11.09.2019, 16:56 »
Sorum anlaşılmamış Allahu Alem. İster ehli kitap olsun ister kendini müslüman sanan bir kimse olsun ilahi bir sıfatı bilerek veya bilmeyerek sözüyle, itikadıyla veya ameliyle kendinde gören herkes tağuttur. Bunları tağut görmeyenler de İslamı anlamamış cahil (kafir) kimselerdir.

Lakin mesela bir kimse İslam'a inanmıyor, onun hak olduğunu ikrar etmeyip, hükmü kaldırılmış ilahi bir kitaba tabii oluyor. Malum olduğu üzere bu kitaplar şirk ve küfürle dolu, fakat bu şahıslar bunu Allah'ın vahyi sanıyorlar, buna binaen de insanları ona davet ediyorlar. Yani insanları buna davet ederlerken "Allah böyle demiştir, bundan dolayi böyle olmalı", diyip, "alimlerimiz böyle demiş böyle olmalı, veyahutta bana göre böyledir" demiyor.

İkinci sınıf ilahi sıfatı kendinde gördüğünden ötürü kafir ve tağuttur, bunda şüphe eden müslüman değildir lakin birinci sınıf ilahi sıfatı kendilerinde görmeyip kendilerince Allah'ın vahyini açıklıyorlar. Ben bu ikinci sınıfın hükmünü sormaktayım aslında.

İbnul Kayyım'ın da dediği gibi kim Allah'ın vahyi dışında kendi reyine insanları davet ediyorsa bu kişi ister cahil olsun ister olmasın tağut olur, lakin ya kendi reyine değilde, kendi zannınca ayet ve hadislere davet ediyorsa ?

Son olarak bunların tekfiri için bunu sormuyorum. Bunlar dinin aslından olan meseleler, tekfirleri hususunda hiçbir şüphe yoktur.
Sayfa: [1] 2 3 ... 10