Tavhid

Son İletiler

Sayfa: [1] 2 3 ... 10
1
Tevhid Risaleleri / CAHİL BİR KİMSEYE DİN NASIL ÖĞRETİLİR!
« Son İleti Gönderen: Ebu Yahya Bugün, 03:11 »
-Bismillahirrahmanirrahim-

- Ed-Dürerü’s-Seniyye fi’l-Ecvibeti’n-Necdiyye, (1/178-179), Türkçe Baskı, Varakat Yayınları -

Yine Şeyh Muhammed b. Abdulvehhab (rahimehullah) şöyle dedi:

Hoca, bir şeyi öğretirken, onu karşısındaki kişinin anlayış seviyesini göz önünde bulundurarak öğretmelidir. Eğer karşısındaki kimse Kur'an okuyan biriyse veya hoca onun zeki olduğunu düşünüyorsa, ona dinin aslını ve delillerini, şirki ve delillerini öğretmeli, ona Kur'an okumalı, onun Kur'an'ı yürekten anlaması için çaba sarfetmelidir.

Eğer karşısındaki kimse ortalama bir anlayışa sahipse, ona bunların bir kısmını zikreder.


Eğer karşısındaki kimse insanların çoğunluğu gibi zayıf bir anlayışa sahipse, tıpkı Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)'in Muaz'a anlattığı gibi, Allah'ın kulları üzerindeki hakkı ona açıkça anlatır. Sonra ona insanların haklarından bahseder: Örneğin müslümanın müslüman üzerindeki hakkından, akrabanın akraba üzerindeki hakkından anne babanın çocukları üzerindeki hakkından bahseder.

Bu haklardan daha büyüğü ise Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)'in hakkıdır. O'nun haklarından senin üzerine en çok farz olanı; O'nun Allah'ın resulü ve peygamberlerin sonuncusu olduğuna şehadet etmen, Sahabe'den herhangi bir kimseyi peygamberlik makamına çıkardığın takdirde kafir olacağını bilmendir. Karşındaki kimse bunu anladığı zaman "Allah'ın senin üzerindeki bundan çok daha büyüktür" de. Allah'ın hakkının ne olduğunu sorduğu zaman "O'na ibadet etmen ve bedevi kimse gibi olmamandır" de.

Yine ona şunları söyle: "İbadeti O'na has kılarsın. Hem O'na hem de başkasına dua eden, hem O'na hem de başkasına kurban kesen, hem O'na hem de başkasına tevekkül eden kimse gibi olmazsın. Bütün ibadetler böyledir. (Allah'a has kılınmalıdır.)"

Ayrıca ona bunu ihlal eden kimseye cennetin haram olacağını, o kimsenin varacağı yerin de cehennem olduğunu öğret.

Bir kimsenin şirk koşmadığını farz etsek bile, tevhidi öğrendiği zaman ona göre amel etmiyor, onun için sevip onun için buğzetmiyorsa cennete giremez.
Çünkü şirki terk etmenin faidesi, tevhidi sağlıklı bir şekilde gerçekleştirmektir. Karşındaki kimseye bulunacağın tembihlerden en önemlisi; Allah'a yakarmasını, O'na karşı samimi olmasını, namazda Fatiha'yı bütün kalbiyle okumasını söylemendir.


Allah her şeyin en doğrusunu bilir.
2
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
Hanif'in Anlamı*

"Hanif" kelimesi Kur'an'ı Kerim'de birçok kez tekrarlanmıştır. Cenabı Hakk insanlara "Hanifler" olmalarını farz kılmıştır. Bunu Ehl-i kitaba farz kıldığı gibi sonra da ümmeti Muhammed'e farz kılmış ve Hanif olan İbrahim milletine uymayı emretmiştir. Hakk Teala ehl-i kitaba şöyle emretti:

"Dini yalnız kendisine has kılarak ve hanifler olarak Allah'a kulluk etmeleri namaz kılmaları, zekat vermeleri için ancak onlar müslüman olmaları emrolundu. İşte sağlam din odur." (Beyyine: 98/5)

Bu emir, ehl-i kitab ve diğer tüm insanlara yöneliktir. Ve yine şöyle buyurdu:

"Yahudiler ve hristiyanlar müslümanlara "yahudi ya da hristiyan olun ki" doğru yolu bulasınız." dediler. De ki: "Bilakis biz hanif olarak yaşamış İbrahim'in dinine uyarız. O, müşriklerden değildi" (Bakara: 2/135)

Ve İbrahim için şöyle buyurdu:

"İbrahim, ne yahudi, ne de hristiyan idi; fakat o, Allah'ı bir tanıyan dosdoğru bir müslüman idi; müşriklerden de değildi" (Al-i İmran: 3/67)

"De ki O Allah doğruyu söylemiştir. Öyle ise, hakka yönelmiş olarak İbrahim'in dinine uyunuz. O, müşriklerden değildi" (Al-i İmran: 3/95)

"İşlerinde doğru olarak kendini Allah'a veren ve İbrahim'in, Allah'ı bir tanıyan dinine tabi olan kimseden dince daha güzel kim vardır? Allah İbrahimi dost edinmiştir" (Nisa: 4/125)

"De ki: Şüphesiz Rabbim beni doğru yola, dosdoğru dine, Allah'ı birleyen İbrahim'in dinine iletti. O, ortak koşanlardan değildi" (En'am: 6/161)

"Gerçekten İbrahim, Hakk'a yönelen, Allah'a itaat eden bir önderdi. Allah'a ortak koşanlardan değildi." (Nahl: 16/120)

"Durum böyle. Her kim, Allah'ın emir ve yasaklarına saygı gösterirse, bu, Rabbinin katında kendisi için daha hayırlıdır. (Dine, haram olduğu) size okunanların dışında kalan hayvanlar size helal kılındı. O halde, pislikten, putlardan sakının; yalan sözden sakının. Kendisine ortak koşmaksızın Allah'ın hanifleri (olun)." (Hacc: 22/30-31)

"Sen yüzünü "hanif" olarak dine, yani, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise o fıtrata çevir. Allah'ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler. Hepiniz O'na yönelerek O'na karşı gelmekten sakının, namazı kılın; müşriklerden olmayın" (Rum: 30/30-31)

Kur'an'ın tamamı hanifliğin İbrahim'in milleti olduğuna, sadece Allah'a ibadet etmek ve şirkten beraat olduğuna delalet etmektedir.

Allah'a ibadet ise O'nun bize emir ve meşru kıldığı ölçüler içinde olur ki bu da hanifliğe dahildir. Yahudi ve hristiyanlar gibi, insanların kendi uydurdukları ibadetler ise hanifliğe dahil değildir. Musa, İsa ve İsrailoğullarının tüm peygamberleri ve ona tabi olanlar, sonradan dinlerini değiştirip "Haniflikten çıkanların aksine, onların tamamı Hanifdiler.

Cenabı Hakk ehli kitabı ve başkalarını dini yalnız kendisine has kılarak ve hanifler olarak ibadet etmelerini emretti. Fakat onlar kendilerine Hak geldikten sonra Allah'ın dinini değiştirip saptırdılar.

Selefin ve lügatçilerin sözleri de, ifadeleri çeşitli olsada, buna delalat etmektedir.

İbn Ebi Hatim'den, Osman b. Ata el-Horasani'den1 malum isnadı ile "hanifen müslimen"2 kavli ilahisi ile ilgili şöyle rivayet edildi: "Muhlisen müslimen"3

İbn Ebi Hatim şöyle dedi: Mukatil b. Hayyan'dan4 da bunun benzeri rivayet edildi.

Hasif5 de şöyle dedi: Hanif: Muhlis demektir6.

Salebi ve başkaları Mukatil b. Süleyman'dan isnadı ile Ebu Kuteybe el-Basri "Naim b. Sabit"7 den O da, Ebu Kalebe8 den şöyle rivayet etti: "Hanif: tüm peygamberlere iman edendir"9

Muhammed b. Ka'b da şöyle dedi: "Hanif, mustakim demektir."10

Maruf isnadı ile Süfyan es-Sevri'den, o da İbn Ebi Necih'den o'da Mücahid'den: Hanifen yani mütbean (tabi olan) demektir. "Hanefiyye" ise, "İbahim'e tabi olmaktır"; Mücahid'in bu sözünü bir grup müfessir rivayet ettiler. Buna benzer bir sözü de Rebi b. Enes'den rivayet edildi.11

Ve yine Mücahid şöyle dedi: "Haniflik, getirdiği şeriat ölçüleri içinde İbrahim'e uymaktır ki, o bununla insanlara imam oldu"12

İbn Ebu Talha'da İbn Abbas'dan naklen şöyle dedi: "Hanifen" yani "Haccen/Hacı olarak, demektir."

İbn Ebu Hatim şöyle dedi: "Hasan, Dahhak, Atiyye ve Suddi'den de buna benzer sözler rivayet edildi."13

Bir grup insan da Dahhak'dan şöyle dediğini naklettiler:

"Hanif kelimesi ile beraber müslim kelimesi geçerse, o "hacı" manasında gelir. Tek başına "Hanif" kelimesi ise, "müslüman" anlamındadır."14

Salebi ve Beğavi gibi o'na tabi olanlar İbn Abbas'dan şöyle rivayet ettiler: "Hanif, diğer dinlerden islam dinine meyledendir" ve şöyle dediler: Bu kelimenin aslı meyl ve ayaktaki eğrilik olan "hanf" kelimesidir."15

Ahnaf b. Kays'ın16 bu ismi almasının nedeni de budur. Çünkü O'nun ayağında eğrilik vardır.

Ben (İbn Teymiyye) derim ki: Allah (celle celaluhu)'nun Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'in lisanı üzere farz kılmasıyla da hacc, "hanif"liğin içindedir "haniflik" onunla tamama ulaşır ve o, İbrahim'in milletindendir.

İbrahim (aleyhis selam)'ın döneminden itibaren meşru kılınmıştır. Musa, Yunus ve diğer birçok peygamber haccetmişlerdir.

İslam'ın da başlangıcından itibaren meşru olan hacc, Medine'de son dönemlerde farz kılınmıştır.

Doğrusu H. 10. veya 9. yılında farz kılındığıdır. H. 6. yılda farz kılındığı görüşü doğru değildir.

Hakk Teala, Muhammed'e ve ümmetine hanifler olmasını emrederek, Mekki olan Nahl suresinde şöyle buyurdu:

"Sonra da sana, "hanif olarak İbrahim'in dinine uy, zira o müşriklerden değildi" diye vahyettik." (Nahl: 16/123)

Farz kılıncaya kadar hac, vacib olarak değil istihbab ve kemal olarak Hanifliğe dahil idi.

Üzerlerine hacc farz olmamakla beraber Cenabı Hak ehli kitaba da hanif olmalarını emretti.

İbn Ebu Hatim, Rebi b. Enes'den, o'da Ebu Aliye'den şöyle rivayet etti: "Hanif, namaz için Allah'ın evine dönen ve imkan bulduğu takdirde haccı üzerine farz gören kimsedir"17

Hanif'in bu şekildeki tefsiri, kıblenin Ka'be'ye çevrilmesi ve haccın farz kılınmasından sonradır.

Yoksa Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ona tabi olanlar, hiç kuşkusuz bundan önce Mekke'de de hanifdiler. Onlar daha önce kendilerine emredildiği şekilde Beytül Makdis'e yönelerek namaz kılmaktaydılar.

Kıble Kabe'ye ancak Medine'de hicretin 2. yılında çevrildi.

Aynı şekilde Musa ve ona tabi olanlar, İsa ve tabiileri de hanifdiler, ve Beytül makdis'e yönelerek namaz kıldılar. İbn Ebu Hatim ve başkaları İbn Ebu Urube'nin tefsirinde Katade'den şöyle rivayet ettiler: "Hanefiyye: Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet etmektir ki, anaların, kızların, kızkardeşlerin, teyzelerin, halaların tahrimi, Allah'ın diğer yasakları ve sünnet de buna dahildir. Müşrik Araplar şirklerine rağmen, yakın akrabalarla evlenmemek, hac ve hac menasikleri gibi hanefiyye'nin bazı gereklerine riayet etmekteydiler."18

Katade, hanefiyye'nin tevhid ve Allah'ın haram kıldıklarına ve sünnete riayet ederek İbrahim'in milletine uymak olduğunu ve müşriklerin şirklerine rağmen yakın akrabalarla evliliği haram kabul ettiklerini, hac yaptıklarını ve sünnet olduklarını zikretmektedir. Müşrikler İbrahim'in dinin temeli olan tevhidi bozmalarına rağmen onun dininden olan diğer bazı hükümleri muhafaza etmişlerdir.

Müşrik araplarla mecusiler haram tanımayanlar ve hristiyanlar ve diğer milletler arasındaki fark, İbrahim'in dininden muhafaza ettikleri bu hususlardı.

Ebu'l Hasan el-Ahfeş de böyle dedi: "Hanif, müslüman, demektir."

Başkaları ise: "Hanif kelimesi ile beraber müslim kelimesi zikredilirse bu, hacı manasındadır."

Ebu'l Hasan el-Ahfeş şöyle dedi: "Cahiliye döneminde sünnet olan ve hac yapanlara Hanif denilirdi. Çünkü Araplar İbrahim'in dininden sadece bu iki şeyi muhafaza edebilmişlerdi. İslam geldiği zaman gerçek hanifliği geri getirdi."

Asmai de19 şöyle dedi: "Araplara göre kim Yahudi veya Hristiyan dininden dönerse o haniftir."

Ben derim ki: Ehli kitaptan bazı Hristiyanların kitaplarında Hanifliği kötüleyici ifadelerin bulunması bu nedenledir.

Onlar bunun ile hac yapan, sünnet olan arap müşrikleri kastediyorlardı. Çünkü Hristiyanlar hac etmez, sünnet olmaz ve sünneti ibadet kabul etmezler.

Bazıları Sabiiler ve Hanifleri birbiriyle karıştırmaktadırlar ki, müşrik sabilerin aksine gerçek hanifler, İbrahim milletine tabi olan ve sadece Allah'a ibadet eden muvahhidlerdirler.

Sabiiler iki kısımdır: Hanif olan sabiiler ki, Kur'an onlardan övgü ile bahsetmektedir20 ve müşrik sabiiler, Mecusiler ve diğer müşrikler ise kesinlikle hanif değillerdir.

Ebu Bekr Furek21 ve diğer başka kelamcılar, Zerdüşt,22 Mazdak23 ve Bahanzil24 gibi nübüvvet iddia eden farslıların İbrahim'in milleti üzerine olduklarını ve o'nun dinine davet ettiklerini iddia etmişlerdir.

İbn Furek Nübüvveti inkar eden Hindilere karşı cevaben yazdığı bir kitabında şöyle diyor:

İbn Furek şöyle devam ediyor: "Eğer şöyle sorulsa: Peygamberlerin gönderilmesinin caiz olduğuna ikna oldum. Pekala, Allah'ın kullarına gönderdiği peygamberlerin, başkaları değil de sadece sizin belirttiğiniz kimseler olmasının delili nedir?"

Ona şöyle cevap verilir: Bunun delli şudur: bize muhtelif cihetlerden gelen ve yalanı mümkün olmayan haberlerden kesin olarak anlaşılmaktadır ki peygamberler adetin olanın ötesinde denizi yarmak, asayı yılana çevirmek, ölüleri diriltmek, anadan doğma kör ve sağırları iyileştirmek, ayı yarmak gibi olağanüstü mucizeler göstermişlerdir. Onların gösterdikleri bu mucizeleri, nübüvvet iddiasında bulunan yalancı peygamberler gösterememişlerdir. Bu durum nübüvvet iddia eden, herkesin değil, sadece onların peygamber olduklarını gösterir.

Peygamberlerin sıdk ve doğruluklarına delalet eden bir diğer husus da, onların her birinin kendi zamanlarında insanları şehvetlerden, hevaya uymaktan nehyetmeleri, kötülüklere engel olmaya çalışmaları ve bu yolda başlarına gelen musibet ve belalara sabretmeleridir.

Bu herkesin yapacağı bir şey değildir. Peygamberler nübüvvet iddialarını ve davalarını açık burhan ve mucizeler ile ispat etmeseler bu durumda onlara iman vacip olmuştur.

Ayrıca aradan geçen asır ve nesiller boyunca insanların onlara karşı sevgi, itaat ve özlem duymaları da onların, Allah (celle celaluhu) tarafından açık mucizelerle insanlara gönderilmiş hak peygamber olduklarına ayrı bir kanıttır."

İbn Furek şöyle devam ediyor:

Eğer birisi şöyle dese: Dünyada nice iftiracı ve bidatçı kişilerin çıkıp, etraflarına tıpkı peygamberler gibi büyük cemaatler topladıklarını görüyoruz.

Biz bu sözü söyleyene sorarız: Kim bunlar? Bunlar ancak Zerdüşt, Mazdek, Mani25 ve Bahayizid'in adarını verebilirler.26

Ona şu cevabı veririz: Zerdüşt, Mazdek ve Bahayezid, bunların her üçü de kendi zamanlarında İbrahim'in dini üzere olduklarını ilan ettiler ve o'nun şeriatına aykırı davranmaktan kaçınarak etraflarına cemaat topladılar.

Yoksa siyaset ve saltanat ile değil. Bu üçünden hiçbiri yeni bir din getirmeyip, bulundukları zaman için de İbrahim'in şeriatını temsil ettiklerini iddia ettiler ve her biri ibrahim'in dinini kendi zaman ve kavimlerinin dillerine tercüme ettiler."

İbn Furek şöyle devam ediyor: "Mani'ye gelince, İbrahim'in doğru yolu'üzerine olan Mesih'in öğrencisi olduğunu, kendisi dışındaki hristiyanların yoldan çıktıklarını ve İsa'ya indirilen gerçek İncil'in kendi elinde olduğunu iddia etti. Ayrıca İsa'nın göğe yükseldiği zaman kendisinin de o'nun yanına yükseldiğini ve yaptığı her şeyi İsa'nın talimatıyla yaptığını iddia etti."27

Ben (İbn Teymiyye) derim ki: İbrahim'e düşman olup, onun düşmanı Nemrud'u destekleyen Türk, çin vesaire müşrikler günümüzde de mevcuttur.

Bu kavimler Nemrud'un küçüklü büyüklü putlarını yaparak o'na tapar ve işlerine onun ismiyle başlarlar ve o'nu: Sübhane Nemrud, subhane Nemrud diye tesbih ederler.

İbrahim (Allah'ın salat ve selamı o'nun üzerine olsun) kendisinden sonraki insanlar için imam kılınmıştır ve hiçbir mümin ve iman izhar eden münafık yoktur ki, İbrahim'i yüceltmiş olmasın. Allah kitabı ve nübüvveti o'nun zürriyetine nasip etmiştir. Ondan sonra gelen peygamberler hep onun zürriyerindendir ve peygamberlere inanan herkes o'na da iman etmiştir. Allah'ın dinine çağıran ve şirkten men eden hiç kimse yoktur ki İbrahim'i yüceltmiş olmasın.

Her ne kadar İbrahim'e tabi olduklarını söyleyenler arasında, o'nun getirdiği mesajlara aykırı davrananlar bulunmakta ise de İbrahim onların bu yaptıklarından beridir. Zürriyeti içinde muhsinler bulunduğu gibi, Arap müşrikleri gibi kendilerine zulmedenler de bulunmaktadır. İbrahim gönderildiği zaman, şirk tüm yeryüzünü istila etmişti. İşte böylesi olumsuz bir duruma rağmen o tevhidi ilan edip, insanları ona çağırdı. Şirke ve müşriklere cephe aldı ve Allah o'nu müşriklere galip getirdi.

Kur'an birçok yerde İbrahim'in hanif olduğunu beyan etti ve hanifliği o'nun ayrılmaz bir vasfı kıldı. Hatta "hanif kelimesi muzafi ileyh'den hal olarak nasb edilmiştir. "Kul bel millete İbrahim'e hanife" "De ki: Bilakis biz, hanif olarak yaşamış İbrahim'in dinine uyarız" (Bakara: 2/135)

"En ettebiu millete İbrahim'e hanife" "Hanif olarak İbrahim'in dinine uy" (Nahl: 16/123) Misallerinde olduğu gibi. Küfeliler bu durumu, lafızda sıfat olmayıp kesilmesi nedeniyle "Kafi üzerine nasb" olarak adlandırırlar.

Basralılar ise "hal üzere nasb" olarak isimlendirirler."28 Bazı nahivciler ise, muzaf ve muzafun ileyh, tek birşey konumunda olmadıkça hal'ın muzafı ileyhe intisab'ının caiz olmadığını söylediler.29 Şu misallerde olduğu gibi:

"Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?" (Hucurat: 49/12)

Bu "Eh"den haldir. Çünkü "Lahme ehihi" (kardeş ve et) kelimesi: aynı şeydir.

"Kul bel millete İbrahime Hanife"'de böyledir. Çünkü millet, ondan bazısı yerindedir.

Aynı Adiyy b. Hatem'in30 müslüman oluş kıssasında olduğu gibi. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) O'na islamı anlatınca Adiy: Yani, dinimin oğulları"31 demiştir. O sanki "Onların soyundan" demek istemiştir. Bu nedenle, "Ama Zeyd, ilmi ve dini" denilerek bu ikisini Zeyd'den bedel kılınması caizdir. Allah daha iyi bilir.


Alıntı
Dipnotlar:

* İbni Teymiyye, Müşkil Ayetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları sayfa no. 205-215

1- Osman b. Ata b. Ebi Müslim el-Horasani zayıftır. 155 yılında öldü.

2- Al-i İmran: 3/68

3- Bkz. Tefsiru ibn Ebi Hatim sh. 326

4- Mukatil b. Hayyani imam, alim ve muhaddis. Sika'dır. 150 yılında vefat etti.

5- Hasif b. Abdirrahman el-Hadrani Salih bir adamdır ancak hadisi zayıftır. Ezberi kötüdür ve rivayetleri birbirine karıştırır. 137 yılında vefat etti.

6- Bkz. Tefsiru ibn Ebu Hatim sh, 326.

7- Naim b. Sabit Ebu Kuteybe el, Basri Takrib'de "Makbul"dür denildi.

8- Abdullah b. Zeyd b. Amr, (Amir el- Basri Ebül Kalaba'de denildi) Sikadır. İrsal yapar. 104 yılında vefat etti.

9- Salebi'nin rivayeti kendi tefsirinde bulunmamıştır. Bu rivayeti ibn Ebu Hatim kendi tefsirinde (sh. 325) zayıf bir isnad ile tahric etmiştir.

10- Bkz. Tefsiru ibn Ebu Hatim, sh, 324-325

11- Bkz: Tefsiru ibn Ebu Hatim, (1/398).

12- Mealimut Tenzil'de Beğavi Mücahid'den zikretti. (1/119).

13- Bkz. Tefsiru ibn Ebu Hatim 1/397.

14- Nakledenler es, Salebi (el-keşfu ve'l Beyan') 157 el-Beğavi (Mealimu't Tenzil 1/119).

15- Bkz. el-Keşf ve'l Beyan 1/157.

16- Ahnef b. Kays b. Muaviye b. Haşin. Büyük emir, alim Ebu Bahr et-Temimi. Yumuşaklığı ve güzel ahlakı darbu mesel olmuştur. İsmi Dahhak veya Sahr'dır. Ayağının eğriliği dolayısıyla Ahnef diye meşhur olmuştur. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatta iken müslüman olmuş ve Ömer'in döneminde Medine'ye gelmiştir. Sika ve emindir. 67'de vefat etti.

17- Bkz. İbn Ebu Hatim, Tefsir 1/398

18- Bkz. Tefsir ibn Ebu Hatim 1/398

19- Abdulmelik b. Karib b. Abdilmelik, Ebu Said el- Asmai Luğat, nahiv alimi. Ahmed b. Hanbel ondan övgü iie bahsetmiştir. Takrib'de de "Saduk ve Sünni'dir" denildi. Garibu'l Kuran, Halkul insan gibi. eserleri vardır. 215 yılında vefat etti.

20- Cenab-ı Hak Bakara suresinin 62. ayetinde şöyle buyurdu: "Şüphesiz iman edenlerle, yahudiler, hristiyanlar ve sabiilerden Allah'a ve ahiret gününe inanıp, salih amel işleyenler için Rableri katında mükafaatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir."

Maide 69'dâ da şöyle buyruldu:

"İman edenlerle yahudiler, sabiiler, hristiyanlardan Allah'a ve ahiret gününe inanıp iyi amel işleyenler üzerine asla korku yoktur, onlar üzülecek de değillerdir."

21- Ebu Bekr. Muhammed b. Hasan b. Furek el- Esbahani imam, Allame, büyük kelama usulü fıkıh, usuluddin, meanil Kur'an ilimlerinde yüzden fazla eseri vardır. 406 yılında vefat etti.

22- Zerdüşt b. Burşit. Azerbeycanlı. Peygamberlik iddiasında bulundu ve vahiy olduğunu iddia ettiği bir kitap getirdi. Alemi ruhani ve cismani olmak üzere ikiye ayırdı. İnsan hareketlerini de inanç, söz ve amel olmak üzere üç kısma ayırdı.

23- Mazdak b. Namzan. Peygamberlik iddiasında bulundu ve her şeyin mubah olduğunu öne sürdü. Enuşirvan tarafından öldürüldü.

24- Hayatı hakkında bilgi edinilememiştir.

25- Mani b. Fatik peygamberlik iddia etti. Alemi nur ve zulumat olmak üzere ikiye ayırdı. Behram tarafından öldürüldü.

26- Hayatı hakkında bilgi edinilememiştir.

27- İbn Furek'in kelamı burada son bulmaktadır.

28- Bkz. el-Beğavi, Mealimut Tenzil 1/119, Ebu Hayyan, Bahru'l Muhit 1/406, Seminu'l Halebi, Dureru'l masun 2/136-137.

29- Bkz. Durerul-Masun: 2/136.

30- Adiy b. Hatim Sahabi. H.7 yılda peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in yanına geldi ve peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ona ikramda bulundu ve saygı gösterdi. 67 yılında vefat etti.

31- Adiy b. Hatem'in müslüman oluşu kıssasında bu ibare bulunamamıştır. Ahmed'in müsned (4/377) de rivayet ettiğine göre Adiyy şöyle demiştir. "Ben din sahiplerindenim"

Bu kıssayı, rivayet edenlerden Tirimzi, Kitabu Tefsiri'l Kur'an (5/202) şöyle dedi: Bu hadis Hasen Garib'dir.
3
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Muhammed b. Abdulvehhab rahimehullah

(Ed-Duraru’s-Seniyye fi’l-Ecvibeti’n-Necdiyye, (1/63-66), Türkçe Baskı, Varakat Yayınları)



          Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’e tâbi olan ve duruma da vakıf olan kardeşlerin de bildiği üzere; İbn Sayyâh bana hakkımda söylenen şeyleri sormuş, benden bunlar hakkında bir cevap yazmamı talep etmişti. Ben de şunları yazdım:

          Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Bundan sonra: Müşriklerin hakkımda ileri sürdükleri, Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem’e salavat getirmeyi yasaklamak, “Eğer gücüm olsa Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem’in üzerindeki kubbeyi yıkardım” demek, salihler hakkında ileri geri konuşmak ve onları sevmekten sakındırmak gibi iddiaların hepsi yalan ve iftiradır. Bu iftiraları, Şemsân’ın ve İdris’in çocukları gibi insanların mallarını batıl yollarla yemek isteyen şeytanlar uydurmuşlardır. Onlar insanların salihlere adakta bulunmalarını, onları aşırı bir şekilde yüceltmelerini, onların kabirlerinin yanında yalvarıp yakarmalarını isteyen kimselerdir. Aynı şekilde kendisini Abdulkâdir Geylânî rahimehullah'a nispet eden şeytanın dervişleri de bu kimselerdendir. Ali b. Ebî Talib radıyallâhu anh Rafızîler’den nasıl uzak ise, Abdulkâdir Geylânî de bu kimselerden uzaktır.

          Evet, bu kimseler baktılar ki, insanlara peygamberlerinin emrettiği şeyi, Allah’tan başkasına ibadet etmemelerini emrediyorum. Abdulkâdir’e dua eden kimsenin kâfir olduğunu ve Abdulkâdir’in o kimseden berî olduğunu söylüyorum. Aynı şekilde salihleri veya peygamberi aşırı bir şekilde öven, onların kabirlerinin yanında yalvarıp yakaran, onlara secde eden, onlara adak adayan, Allah’ın kullar üzerindeki hakkı olan ibadetin herhangi bir çeşidini onlara yönelten, Allah’ın ve Rasulü’nün buyruğunu öğrendikten sonra bütün bunları çirkin görmeyen, aksine onaylayan ve güzel gören kimselerin de kâfir olduğunu söylüyorum.

          Bunları kötü görmeyen kimseye gelince, o iki şey arasındadır. Eğer, Allah ve Rasulü bunların küfür olduğunu bildirdiği halde, salihlere dua etmenin, onlardan yardım istemenin, onlara adak adamanın, kişinin onların yolunda derviş olmasının güzel olduğunu söylüyorsa; bu kimse Allah ve Rasulü’nü yalanlamakta ısrar ediyor demektir. Bu kimsenin de küfründe hiçbir kapalılık yoktur. Bu kimse hakkında diyecek bir sözümüz de yoktur.

          Bizim sözümüz Allah’a ve ahiret gününe iman eden, Allah’ın ve Rasulü'nün sevdiğini seven, Allah'ın ve Rasulü’nün buğzettiklerine buğzeden, fakat şeytanların dini konusunda kafasını karıştırdığı cahil kimse hakkındadır. Bu kimse salihlere itikad etmenin hak olduğunu zannetmektedir fakat bunun sahibini cehenneme sokan bir küfür olduğunu bilse bunu yapmayacaktır. İşte biz böyle bir kimseye durumun hakikatini açıklayan açıklamalarda bulunuyoruz ve diyoruz ki: Müslüman üzerine vacip olan şey, Allah’ın ve Rasulü’nün emrini sorup öğrenmesi ve ona uymasıdır. Allah subhânehü ve teâlâ Kur’an’ı indirmiş, içerisinde sevdiği ve sevmediği şeyleri zikretmiş, bize dinimizi en mükemmel şekilde beyan etmiştir. Aynı şekilde peygamberlerin en faziletlisi Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem de bize dinimizi beyan etmiştir. Yeryüzünde, ashabının O’ndan daha çok sevdiği hiç kimse yoktu. O’nu kendilerinden ve çocuklarından daha fazla seviyorlardı. O’nun değerini biliyorlardı. Yine onlar şirkin ve imanın ne olduğunu da biliyorlardı.

          Eğer Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem zamanında müslüman bir kimse, Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem’e dua etmişse, O’na adak adamışsa; ya da ashabından birisi vefatından sonra O’nun kabrinin yanına gelip O’ndan bir şeyler istemişse, O’nun kabrinin yanında yalvarıp yakarmışsa, O’na sığınmak için kabrinin yanına gelmişse; bil ki bu fiiller sahih ve güzel fillerdir. Bu konuda ne benim sözüme ne de başkasının sözüne bakma.

          Eğer yaptığın araştırma sonucunda Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem’in peygamberlere ve salihlere itikat eden kimselerden teberrî ettiğini, bu kimseleri öldürdüğünü, kendilerini ve çocuklarını esir aldığını, mallarına el koyduğunu, kâfir olduklarına hükmettiğini gördüysen; bil ki Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem haktan başka bir şey söylemez. Her bir mümin üzerine vacip olan. getirdikleri konusunda O’na uymaktır.

          Özetle: Eğer ben, karşı çıktığım şey konusunda, yani Allah subhânehü ve teâlâ’dan başka kimseler hakkında Allah subhânehü ve teâlâ'dan başka kimse için caiz olmayan itikatlar besleme konusunda söylediğim herhangi bir şeyi kendi hevamdan söylediysem; onu çöpe at. Kendisiyle amel edilmeyen bir kitaba dayanarak söylediysem, onu çöpe at. Kendi mezhebimin âlimlerine dayanarak söylediysem, onu çöpe at. Fakat söylediğim şeyi, Allah’ın ve Rasulü’nün buyruklarına, her mezhebin âlimlerinin vardığı icmaya dayanarak söylediysem; Allah’a ve ahiret gününe inanan bir kimsenin, bulunduğu zamandaki ve beldedeki insanların çoğunluğunun söylediklerimden yüz çevirdiğini ileri sürerek söylediklerimden yüz çevirmesi caiz olmaz.*

          Bil ki, Allah’ın ve Rasulü’nün buyruklarında söylediğim şeylerin delilleri çoktur. Fakat ben sana diğer delillere de işaret eden tek bir delil zikredeceğim. Allah subhânehü ve teâlâ şöyle buyurmaktadır:

          “De ki: Allah’ın dışında ilah olduğunu iddia ettiklerinizi çağırın bakalım. Onlar sizden sıkıntıyı ne giderebilirler ne de değiştirebilirler. Onların dua ettikleri de, Rablerine daha yakın olmak için vesile ararlar.” (İsra, 56-57)

          Müfessirler bu ayetlerin tefsirinde şunu aktarmışlardır. Bir topluluk İsa ve Uzeyr (aleyhimusselâm)’a dua ediyorlardı. Bunun üzerine Allah (subhânehü ve teâlâ) şöyle buyurdu: “Siz nasıl benim kullarımsanız onlar da benim kullarımdır. Sizin rahmetimi ümit ettiğiniz gibi onlar da rahmetimi ümit ederler. Sizin azabımdan korktuğunuz gibi onlar da azabımdan korkarlar.”

          Ey Allah’ın kulları! Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in savaştığı kâfirlerden bahseden Rabbiniz tebareke ve teâlâ’nın kelamı üzerinde düşününüz! Allah subhânehû ve teâlâ’nın onları kendisi sebebiyle tekfir ettiği dinleri, salihlere dua etmek idi. Değilse kâfirler Allah’tan korkuyor, O’na ümit besliyor, haccediyor ve tasaddukta bulunuyorlardı. Fakat onlar salihlere bağlanıp onlara dua etmeleri sebebiyle kâfir oldular. Onlar “Biz bunlara ancak bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye, bizim için Allah katında şefaat etsinler diye dua ediyoruz” diyorlardı. Nitekim Allah subhânehû ve teâlâ şöyle buyurmaktadır:

          “O’nun dışında velî edinenler derler ki: Biz bunlara ancak bizi Allah’a yaklaştırmaları için ibadet ediyoruz." (Zümer. 3).

          “Allah’ı bırakıp da kendilerine ne bir zarar ne bir fayda verebilecek şeylere ibadet ederler ve derler ki: Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir.”
(Yunus, 18)

          Öyleyse ey Allah'ın kulları! Allah subhânehü ve teâlâ kitabında kâfirlerin dinlerinin salihlere bağlanıp onlara dua etmek olduğunu zikrettiğine göre, kâfirlerin onlara bağlandıklarını, dua ettiklerini, yalvarıp yakardıklarını, bütün bunları onların kendilerini Allah’a yaklaştırmaları için yaptıklarını zikrettiğine göre, artık bu beyandan daha açık bir beyan var mıdır? Ayrıca Allah’ın peygamberlerinden bir peygamber olmasına rağmen İsa (as)’a bağlanıp dua eden, ona yalvarıp yakaran, onu aşırı şekilde yücelten kimse kâfir oluyorsa; el-Vâdî bölgesindeki Ebü Hadîde ve Osman köpekleri gibi, el-Harc bölgesindeki ve diğer bölgelerdeki köpekler gibi, insanların mallarını batıl yollarla yiyip Allah’ın yolundan alıkoyan şeytanlara bağlanıp onlara dua eden kimse hakkında ne düşünülür?

          Sana gelince, ey Allah’ın hidayet ettiği kişi! Sakın bu kimselerin salihleri sevdiğini zannetme. Aksine bunlar salihlerin düşmanlarıdır. Salihleri seven vallahi sensin. Çünkü bir topluluğu seven kimse onlara itaat eder. Şu halde kim salihleri seviyor ve onlara itaat ediyorsa, yalnızca Allah’a bağlanıp dua eder. Onları sevdiğini iddia ettiği halde onlara isyan eden ve onlara dua eden kimse ise, hristiyanlara ve rafızîlere benzemektedir: Hristiyanlar İsa (as)’a dua ederler ve onu sevdiklerini söylerler. İsa (as) ise onlardan beridir. Rafızîler de Ali b. Ebî Tâlib radıyallâhu anh’a dua ederler. Ali radıyallâhu anh ise onlardan beridir.

          Bu mektubu son bir söz ile noktalıyoruz. Diyorum ki: Ey Allah’ın kulları! Siz benim söylediklerime bakmayın. Kendiniz de fikir yürütmeyin. Her mezhebin âlimlerine Allah’ın ve Rasulü’nün buyrukları hakkında sorun. Size nasihat ediyorum: Salihlere bağlanıp onlara dua etmeyi zina ve hırsızlık gibi (dinden çıkarmayan büyük bir günah) zannetmeyin. Aksine o putlara tapmakla aynı şeydir. Bu fiili yapan kimse kâfir olur. Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) de o kimseden beri olur. Ey Allah’ın kulları, düşünün ve öğüt alın! Vesselam.



* Şeyh (rh.a) burada cehaletten dolayı küfre düşmüş olan, İslam üzere olduğunu zanneden kimselere hitapta bulunmaktadır. Burada bu kimseleri müslüman veya mazeretli gördüğüne dair bir ifade yoktur. Anlatmak istediği şey ise ölülere dua etmek gibi fiillerin şirk olduğunu kendi şahsi reyiyle ya da bir alimin şahsi kanaatine dayanarak ortaya koymadığını, bilakis şeri delillere dayanarak bunu söylediğini izah etmektir. Buradan şeriatın bu şirk fiillere cevaz vermesine ihtimal verdiği neticesi çıkmaz, bilakis eğer buna dair bir delil olsaydı kabul etmemiz gerekirdi lakin bunun bir delili yoktur şeklinde karşı tarafı ilzam edici nitelikte konuşmaktadır. Bu tıpkı şu ayetteki istidlal usulüne benzemektedir: "De ki: Eğer Rahman'ın bir çocuğu olsaydı ona ibadet edenlerin ilki ben olurdum. Göklerin ve yerin Rabbi olan, Arşın da Rabbi olan Allah onların vasfettikleri şeylerden münezzehtir." (Zuhruf: 81-82) Bu ayetteki ifade, şirkin caiz olabileceği manasında değil, bilakis farzı muhal sizin dediğiniz gibi olsaydı ben Allahın peygamberi olarak bunu kabul etmekten geri durmazdım lakin böyle bir şey asla sözkonusu değildir anlamındadır. Vallahu a'lem.
4
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ


- Ed-Dürerü’s-Seniyye fi’l-Ecvibeti’n-Necdiyye, (1/599-600), Türkçe Baskı, Varakat Yayınları -


Muhammed b. Abdullatiften; Asir, Hicaz ve Yemen bölgelerinin halkından bu mektubu gören herkese... Allah onları İslam dinine iletsin.
Bundan sonra: Bilin ki, bizim itikat ettiğimiz, kendisini Allah'ın huzurunda din edindiğimiz, insanları kendisine çağırdığımız ve kendisi uğrunda cihad ettiğimiz şey; Allah'ın kullarına vacip kıldığı ve onların üzerindeki, onları kendisi için yarattığı hakkı olan islam dinidir. Evet, Allah (Subhanehu ve Teala)insanları kendisine ibadet etmeleri, ibadette kendisine yaratılmışlardan hiç kimseyi -başkaları şöyle dursun, mukarreb bir meleği ve gönderilmiş bir nebiyi bile- ortak koşmamaları için yaratmıştır. Kim Allah'tan başkasına tutunur, ibadetin herhangi bir çeşidini ona yöneltirse, Allah ile beraber onu da ilah edinmiş olur. Allah (Subhanehu ve Teala), başka bir varlığı kendisine ortak koşan kimseye cenneti haram kıldığını ve onu mağfiretinden de mahrum bırakacağını bildirmiş, şöyle buyurmuştur:

"Şüphesiz Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun altindakileri dilediği kimse için bağışlar." (Nisa, 48),

"Şüphesiz kim Allah'a şirk koşarsa Allah ona cenneti haram kılar. Onun varacağı yer de cehennemdir..." (Maide, 72)

Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem) de şöyle buyurmuştur: "Kim Allah'a O'na hiçbir şeyi ortak koşmamış olduğu halde kavuşursa cennete girer. Kim de O'na, O'na bir şeyi ortak koşmuş olduğu halde kavuşursa cehenneme girer."

Yine biz, türbelerin yıkılmasını emrediyor, kabirlerin üzerine inşa edilmiş binaları yıkıyoruz. Kabre bir karıştan yüksek olacak şekilde toprak ya da başka bir şey ilave edilemez.

Namazların mescitlerde cemaatle kılınmasını emrediyor, cemaatten geri kalanları ve üşenerek mescitlere gelmeyenleri tedib ediyoruz. Aynı şekilde insanları; İslam'ın zekat, oruç, gücü yeten kimse için hac, iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma gibi diğer emirleriyle sorumlu tutuyoruz. Faizden, zinadan, şarap ve tütün içmekten, erkeklerin ipek giymesinden, anne babaya karşı gelmekten, akrabalık bağlarını koparmaktan sakındırıyoruz.

Toparlayacak olursak: Biz, Allah (Subhanehu ve Teala)'nın kitabında emrettiklerini, Resulu'nün emrettiklerini emrediyor: Allah'ın ve Resulü'nün sakındırdıklarından da sakındırıyoruz. Ancak Allah'ın haram kıldıklarının haram olduğunu, yine ancak Allah'ın helal kıldıklarının helal olduğunu söylüyoruz. İşte bizim kendisine davet ettigimiz şey budur. Maksadı hak, isteği hayır ve onun kapsamına girmek olan kimse; zikrettiklerimize uyar ve belirttiklerimizle amel eder.

İşte o zaman bizim lehimize olan onun da lehine, bizim aleyhimizde olan onun da aleyhine olur. Bunları kabul etmeyenlerle de cihad eder, onlara karşı olan cihadımız hususunda Allah'tan yardım dileriz. Allah'ın kitabında emrettiği, Resulü'nün emrettiği şeyleri yerine getirene kadar onlarla savaşırız.

Biz, -Hamd ve minnet Allah'adır- Allah'ın kitabında ve Resulü'nün sünnetinde bulunanların dışına çıkmadık. Kim bize bunun hilafina olan bir şey nispet ederse, Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun.

Allah'ın salâtı ve selâmı Muhammed'in, O'nun âlinin ve ashâbının üzerine olsun.
5
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

İbni Hacer el-Askalânî rahimehullah

Fethu'l-Bârî, Polen Yayınları 12.cilt sayfa: 119-124

GÜZEL AHLÂK, CÖMERTLİK VE CİMRİLİĞİN HOŞ GÖRÜLMEMESİ

              İbn Abbas: "Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem insanların en cömerdi idi. En cömert olduğu zaman da ramazan ayında idi" demiştir.

          Ebû Zerr de Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in peygamber olarak gönderildiği haberini alınca kardeşine: Bineğine binip şu vadiye (Mekke'ye) git. Onun sözlerini dinle, demişti. Kardeşi dönüp: Ben onun güzel ahlâkı emrettiğini gördüm, demişti.

          6033- Enes'ten dedi ki: "Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem insanların en güzeli, insanların en cömerdi, insanların en kahramanı idi. Bir gece Medine halkı korkmuştu da insanlar sesin geldiği tarafa doğru koşuşmuşlardı. Onlar giderken karşılarına Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem çıkıverdi. Çünkü sese doğru diğer insanlardan önce o gitmişti. Onunla karşılaştıklarında da o: Korkmayın, korkmayın, diyordu. O sırada kendisi Ebû Talha'ya ait üzerinde eğer takımı bulunmayan çıplak bir atın üzerinde idi. Boynunda da bir kılıç asılı duruyordu. (Ebû Talha'ya): And olsun ben bunu bir deniz buldum, yahut: Şüphesiz ki o bir denizdir, buyurdu."

          6034- Cabir radiyallâhu anh'dan dedi ki: "Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den bir şey istenmiş de: Hayır dediği asla görülmemiştir."

          6035- Mesruk'tan, dedi ki: "Abdullah İbn Amr'ın yanında oturuyorduk. O da bize hadis naklediyordu. Bu arada şunları söyledi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in kendisi ölçüyü kaçırmayan ve ölçünün dışına çıkmak için kendisini zorlamayan birisi idi. O devamlı: Sizin en hayırlılarınız ahlâkı en güzel olanlarınızdır, derdi."

          6036- Sehl İbn Sa'd'dan, dedi ki: "Bir kadın Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e bir burde (alt üst birtakım elbise) getirip geldi. -Sehl yanında bulunanlara: Burdenin ne olduğunu biliyor musunuz, diye sordu. Yanında bulunanlar: Burde şemle (denilen bir giyecek)dir, dediler. Sehl bunun üzerine: Burde saçakları bulunan dokunmuş bir şemledir, dedi.- (Burdeyi getiren kadın): Ey Allah'ın Rasulû, bu burdeyi giyinmen için sana veriyorum, dedi.

Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem o burdeye ihtiyacı olduğu için onu aldı ve giyindi. Sahabeden bir adam, o burdeyi üzerinde görünce: Ey Allah'ın Rasulü, bu ne kadar da güzel, giyeyim diye bana verir misin, dedi. Allah Rasulü: Tabii, dedi.

Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem kalkıp gidince, arkadaşları onu kınadılar ve: Peygamber sallallâhu aleyhive sellem'in o burdeye ihtiyacı olduğu için onu aldığını gördün, sonra da ondan onu istemekle güzel bir şey yapmadın. Çünkü sen de biliyorsun ki ondan bir şey istendi mi onu vermemezlik etmez, dediler. Bunun üzerine adam: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onu giyince, ben de onun bereketinden yararlanmayı ümit ederek belki onunla kefenlenirim, diye cevap verdi.“

          6037- Ebû Hureyre'den, dedi ki: “Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: Zaman yakınlaşacak, amel eksilecek, aşırı cimrilik (kalplere) bırakılacak. Herc de çoğalacak. Ashab: Herc nedir, diye sordu. Allah Rasulü: Öldürmektir, öldürmektir, buyurdu."

          6038- Enes radıyallâhu anh'dân, dedi ki: "Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e on yıl hizmet ettim. Bana ne öf, ne niye yaptın, ne de niye yapmadın, dedi."

          AÇIKLAMA

          "Güzel ahlâk, cömertlik ve cimriliğin hoş görülmemesi." Bu başlık altında bu üç hususu bir arada zikretmiş bulunmaktadır. Çünkü cömertlik güzel ahlâk arasında sayılır. Hatta güzel huyların en büyüklerindendir. Cimrilik ise onun zıttıdır. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem de: "Allah'ım, yaratılışımı güzelleştirdiğin gibi, ahlâkımı da güzelleştir" diye dua ederdi. Bunu Ahmed rivâyet etmiş olup İbn Hibban sahih olduğunu söylemiştir.

          Müslim'in naklettiği "iftitah duası"na dair Ali'nin rivâyet ettiği uzunca hadiste şöyle denilmektedir: "Ve sen beni en güzel ahlâka ilet. Ona da senden başka hiç kimse iletemez."

          Kurtubî, el-Mufhim adlı eserinde şöyle diyor: Ahlâk, insanın başkası ile ilişkilerinde sahip olduğu niteliklere denilir. Bu nitelikler övülen ve yerilen kısımlarına ayrılır. Övülenler özetle kendi aleyhine dahi olsa başkasının yanında yer alarak kendindeki hakkı alıp vermek fakat kendi nefsin için başkasından hak istemeye kalkışmamaktır. Bunun etraflı bir şekilde dökümü de şöyledir: Affetmek, hilim göstermek (cahilce davranışları bağışlayıp intikam almaya kalkışmamak), cömertlik, sabır, eziyetlere tahammül, merhamet, şefkat, ihtiyaçları karşılamak, sevgi göstermek, yumuşak davranmak ve benzeri hallerdir. Yerilen huylar ise bunların zıttıdır. Cömertlik (sehâ) de cad (cömertlik) ile aynı anlamdadır. Bu da sahip olunup saklanılan bir şeyi karşılıksız olarak vermektir. Cömertliğin güzel ahlâka atfedilmesi ise özelin genele atfedilmesi kabilindendir. Müfred olarak zikredilmesi ise şanının yüceliğine dikkat çekmek içindir.

          "İbn Abbas dedi ki: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem insanların en cömerdi idi." Buna dair açıklamalar daha önce Oruç bölümünde geçmiş bulunmaktadır.

          Başlıkta yer alan üçüncü hadis (6033 nolu hadis)te geçen: "Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem insanların en güzeli idi" ifadesi hem yaratılış, hem ahlâk itibariyle en güzeli idi, demektir.

          "İnsanların en cömerdi idi" ifadesi, verebildiği şeyleri karşılıksız en çok veren kimseydi demektir. "İnsanların en kahramanı idi." Yani kaçmamakla birlikte herkesten çok en ileri atılan idi. Sözü geçen bu hadisin şerhi:

          "Medine halkı korkmuştu." Yani geceleyin bir ses işitmişler, bir düşmanın kendilerine hücum edeceğinden korkmuşlardı.

          "Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onları karşıladı. Çünkü O diğer insanlardan önce sesin geldiği tarafa gitmişti." Yani o onlardan önce gitmiş, durumun mahiyetini açıkça öğrenmiş ve korkulacak bir şey olmadığını görüp, geri dönüp onları teskin etmeye başlamıştı.

          "Korkmayınız" lafzı ise karşıdakinin korkusunu teskin etmek, onu yatıştırmak ve muhatap kimseye karşı yumuşaklığını izhar etmek için söylenen bir sözdür.

          "Ölçüyü kaçıran değildi." Bu hadiste: "Şüphesiz sizin en hayırlılarınız ahlâkı en güzel olanlarınızdır" ifadesi de geçmektedir. Ebü Ya'lâ, Enes'ten Peygambere şu hadisi merfu olarak zikretmiştir: "Müminler arasında imanı en kâmil olanlar ahlâkı en güzel olanlardır."

          Tırmizi de, Cabir'den Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şu buyruğunu rivâyet etmektedir: "Aranızda ahlâkı en güzel olanlarınız aranızda en çok sevdiğim kimselerden ve kıyamet gününde oturacağı meclisi bana en yakın olacak olanlarınızdandırlar." Hadisi Buhari de el-Edebu'l-Müfred adlı eserinde zikretmiştir. Yine Buhari el-Edebu'l-Müfred'de, Ibn Hibban, Hakim ve Taberani de Üsame Ibn Şerik'ten şu hadisi rivâyet etmektedirler: "Ashab: Ey Allah'ın Rasulü! Allah'ın kulları arasında, Allah'ın en sevdiği kimlerdir, diye sordular. Allah Rasulü: Ahlâk ltibariyle en güzelleri olanlardır, buyurdu."

          Yine ondan gelen bir başka rivâyette şöyle denilmektedir: "İnsana verilen en hayırlı şey nedir (diye soruldu). Allah Rasulü: Güzel ahlâktır, buyurdu."

          Güzel ahlâka dair sahih hadislerden birisi de en-Nevvas İbn Sem'ân'ın rivâyet ettiği, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in: "Birr (iyilik) güzel ahlâktır“ hadisidir. Bu hadisi Müslim ve el-Edebu'l-Müfred'de Buhari rivâyet etmiştir.

          Ebu'd-Derda'nın rivâyet ettiği hadiste de Peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur: "Güzel ahlâktan daha çok mizanda ağır basacak hiçbir şey yoktur." Bu hadisi Buhari el-Edebu'l-Müfred'de, Ebü Davud, sahih olduğunu belirterek Tirmizi ve lbn Hibban da rivâyet etmişlerdir. Bu hadiste Tirmizi -ki el-Bezzâr'da da vardır bu fazlalığı da zikretmektedir: "Şüphesiz güzel ahlâk sahibi (güzel ahlâkı sayesinde) oruç tutan, namaz kılan kimsenin mertebesine kadar ulaşır."

          Tirmizi ve İbn Hibban -ki sahih olduğunu da belirtirler aynı zamanda Buhari'nin el-Edebu'l-Müfred'inde de yer alan Ebü Hureyre yoluyla gelen hadiste şöyle denilmektedir: "Peygamber sallallâhu aleyhi ve senem'e insanların cennete girmelerine en çok neyin sebep olduğuna dair soru soruldu. O: Allah'a karşı takvalı olmak ve güzel ahlâk, diye cevap verdi."

          el-Bezzâr hasen bir sened ile Ebü Hureyre'den, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Sizin mallarınız (gönüllerini hoş etmek için) bütün insanlara asla yetişemez. Fakat sizin göstereceğiniz güler yüz ve güzel ahlâk ile hepsine yetişebilirsiniz."

          Bu hususta hadisler pek çoktur.

          Altıncı hadis (6036 nolu hadis) Sehl İbn Sa'd radıyallâhu anh'ın Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e verilen burdeyi bir sahabinin kefeni olması için istemesi olayı ile ilgilidir. Bu hadisin bu başlıkta zikredilmesinden maksat ise, o burdeyi isteyen kimseye, hazır bulunan sahabilerin: "Sen ondan o burdeyi istedin, oysa onun kendisinden bir şey isteyene vermezlik etmediğini de biliyorsun" şeklindeki sözleridir. Hadisin yeteri kadar şerhi Cenazeler bölümünün baş taraflarında geçmiş bulunmaktadır.

          "Ne niye yaptın, ne de niye yapmadın, dedi." Bu hadisten, geçmiş işler dolayısıyla sitemde bulunmama yolunun seçilmesinin uygunluğu anlaşılmaktadır. Çünkü gerek duyulması halinde işin yeniden yapılabilme imkânı vardır. Dilin azarlamaktan, yermekten uzak tutulmasının faydası ise, hizmetçiye sitemde bulunmayı terk etmek suretiyle kalbini kazanmak, ısındırmaktır. Bütün bunlar kişinin kendi payı ile ilgili olan hususlardadır, ama şer'an yapılması gerekli olan hususlarda herhangi bir müsamaha sözkonusu olmaz. Çünkü bunlar (bu gibi hallerde gerekeni söylemek) iyiliği emredip kötülükten alıkoymak kabilinden olur.
6
2.) FASIL: Şer’i Manada Rabbani Alimin Kim Olduğu


Daha önce Hakkı, hakikati üzere, yakini bir şekilde bilmenin ilim; Hakkı hakikati üzerine bilene ise Alim denileceğini belirtmiştik. Aynı şekilde şer’i ilmin sıfatının da İki vahye sadece selefi salihinin anlayışı ve uygulaması üzerine tabi olmak olduğunu de zikretmiştik. Buna göre şeriat nezdinde rabbani alim de bu vasıf üzere şer’i ilmi bilen, ona tabi olan ve onu uygulayandır. Yoksa bu vasıftan bağımsız olarak din adına konuşan kişi asla rabbani bir alim değildir. Bilakis o sırat-ı müstakimden insanları saptırıp, cehenneme davet eden şeytani bir alimdir.

- İmam es Secezi rahimehullah ‘’hak ehlinin imamlarından ve özelliklerinden’’ bahsederken şöyle demiştir: “Hak imamları; rablerinin kitabına tabi olan ve nebilerinin sünnetine uyan, uyulmaları emredilen seleflerinden gelen rivayetlere sarılan kimselerdir…’’

Onları öne geçirip başkalarına imam kılan ilimlerini izah ettikten sonra şeyh şöyle devam eder:

‘’Eğer bir kimse bu ilimlerde öne geçer de, bu ilmi kendisinden öncekilerden (seleften) almışsa ve selefe tabi olan, bid’atlerden uzaklaşan biriyse onun imamlığına hükmedilir ve kendisinden ilim alınıp müracaat edilmesine ve kendisine itimad edilmesine hak kazanır. Bundan sonra da ilmi edâ etmek için ayak kaymalarından, dinde yenilik çıkarmaktan, sahip olduğu ilim ile etrafındakilere yüksekten bakmaktan sakınmalıdır…(Risaletu’s-Secezî İla Ehliz-Zubeyd)

Görüldüğü üzere Şeyh (rahimehullah) ilmi seleften alan, selefe tabi olan ve buna mukabil yenilikler ihdas etmekten sakınan kimselerin hak ehlinin imamlarından olacağını, kendisinden ilim alınıp müracaat edilmesine ve kendisine itimad edilmesine hak kazanacağını açıkça belirmiştir. Buna göre ilmi seleften almayan veya ilmi seleften aldığı halde amel bakımından onlara uymayan ve böylece dinde yenilikler ihdas eden birisi ilmi çok olsa bile hak ehli rabbani alimlerden değildir. Çünkü böyle biri aslı rabbani, ilahi ve nebevi olan, selefi yoldan çıkarak, şeytanın yoluna temessük etmiştir. Böyle birisi ise hak ehli sıfatını alamaz. Çünkü hak Nebi (sallallahu aleyhi ve selem) ve ashabının üzerinde bulunduğu yolla kayıtlıdır. Her kim dinde onların yoluna muhalefet ederse batıla düşmüştür. Böyle birisinin ilminin çokluğu, makamının yüceliği vs gibi etkenler ondan sakınmaya mani değildir.

Nitekim İmam rahimehullah yine şöyle demiştir:’’Esere (rivayetlere) tabi olan kimse yaşça küçük olsa ve soylu olmasa dahi öne geçirilip saygı gösterilmesi gerekir. Rivayetlere muhalif olan ise yaşça büyük ve şerefli olsa dahi ondan uzaklaşmak gerekir.” (A.g.e)

İmam berbehari rahimehullah da şöyle demiştir:
''Bil ki –Allah sana rahmet etsin!- İlim yalnızca çokça rivayet etmek ve çok kitap yazmak değildir!. Alim, ilmi kısıtlı olsa da ve kitapları az olsa da Kitab ve Sünnet’e tabi olandır. Kitab ve Sünnet’e muhalefet eden –ilmi ve kitapları çok olsa da- Bid'at sahibidir.’’ (Şerhus Sunne)

Diğer nüshada  altı çizili yer "Alim, ilmi kısıtlı olsa da ve kitapları az olsa da İlim ve Sünnet’e tabi olandır" şeklinde geçmektedir. Her iki lafızda muteber olup aynı kapıya çıkmaktadır. Çünkü kitab ve sünnete tabi olmak da, ilme tabi olmak da (ki bu şer’i ilmidir) –daha öncede belirttiğimiz gibi- selefin anlayşını da kapsamaktadır. Dolayısıyla selefi menhec üzere kitab ve sünnet ilmini bilen, ona tabi olan ve onda davet eden bir kimse rabbani bir alimdir. Ve ümmete imamlık yapmaya layık biridir. Velev bu kimse ilmi ve kitabları az,  yaşça küçük olsa ve soylu olmasa dahi bu böyledir.

İmam es-Secezî rahimehullah yine şöyle dedi: “Bugün menheci gözettiği ve zikrettiğimiz ilimlerde öne geçtiği bilinen kimse, kendisine uyulacak bir imamdır. Kim de yoldan kayar da bidat ehli ve kelamcılarla fikir alışverişinde bulunup, hadisten ve hadis ehlinden uzaklaşırsa hecredilmesi ve terk edilmeyi hak eder. İsterse bu ilimlerde öne geçmiş birisi olsun, yine böyledir.”(A.g.e)


Sonuç Olarak:

Rabbani alim selefin yolunu bilen, zahiri ve batını ile ona tabi olan, selefin anlayışına zıt yenilikler ihdas etmekten sakınan ve sakındıran ve insanları sadece selefe davet eden kişidir. Bu vasıftan kul, (bilgisi çok olsa bile) ne kadar uzaksa o kadar batıla, bidate ve küfre yakındır. Görmez misin haricileri, kaderileri, mürciyeyi ve mutezileyi. Acaba ilk üç neslin arasında yaşamalarına rağmen onları bu şekilde isimlendiren temel etken neydi ??

Yada riddet dönemlerinde, Müslüman iken kafir olan, böylece sahabenin kendileriyle savaştığı insanlarla savaşın temel sebebi neydi?? Onların mallarını ve canlarını mübah kılan temel husus neydi.? İlh… Bu esasa çok dikkat edilmelidir. Zira selefin ismini kullanarak küfre iman adını veren, bidatlere sünnet diyen, böylece kafirleri müslüman, tevhid ve sünnet ehlini bidatçı ve harici diye isimlendiren bir çok belam ve zındık türemiştir. Onların bellerini kıracak, batıllarını ifşa edecek ve din üzerindeki hile ve tahriflerini vede rezilliklerini ortaya koyacak yegane husus bu asıldır... Tevfik Allahu Teala’dan’dır.
7
Seleften nakledilen sıfat naslarının tefsir edilemeyeceği yönündeki sözler hakkında:

Bismillahirrahmanirrahim,

Selef-i salihinin Allahu Teala’nın sıfatlarını haber veren naslardan bilhassa haberi sıfatlar hakkındaki mezhebinin –ki bunlara sıfat inkarcısı Muattıla ekseriya –haşa- “zahiri teşbih ifade eden veya teşbih vehmi veren” gibi isimler verirler- tefviz edilmesi yani herhangi bir mana verilmeyip manalarının Allaha havale edilmesi şeklinde olduğunu iddia eden kimseler, bu iddialarına selef imamlarından nakledilen birtakım haberleri dayanak yapmaya çalışırlar. Mesela sıfatlarla alakalı selef imamlarının “tefsir etmeyiz” “mana vermeyiz” “geldiği gibi kabul ederiz veya okur geçeriz” “bunların okunması, tefsiridir” hatta bazı alimlerin kullandığı “tefviz ederiz yani Allaha havale ederiz” gibi ifadelerinin onların kasdettiği tefvize delalet ettiğini iddia ederler. Böylece onlar, selef imamlarının sıfat nasslarını tevil etmediğini kabul ederler, lakin bu nassları Arapça’daki zahiri ve hakiki anlamları üzere de almadıklarını ve de manası hiçbir şekilde bilinmeyen, tamamen müteşabih ifadeler olarak kabul ettiklerini ileri sürerler. İlerde inşaallah bu tefviz fikrine dayanak yapılmaya çalışılan bazı selef imamlarına ait sözleri nakledip bu nakiller hakkında kısa değerlendirmelerde bulunacağız.

İşin ilginç tarafı, bunlardan bazıları selefin bazen çok istisnai durumlarda tevile müracaat ettiğini de ileri sürerler. Buna dair bazı iddiaları da bir yazımızda ele almıştık. http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1493.0 Hatta bu tefviz akidesini selefe nisbet edenlerin birçoğu, halefin mezhebi olan tevilin de aslında caiz olduğunu, halefin buna ihtiyaçtan dolayı başvurduğunu iddia ederler. Böylece birbirine zıt olan iki akideyi aynı anda savunmaktadırlar! Yani buna göre selef bir yandan sıfat naslarının asla tefsir edilmemesi, açıklanmaması, bunlara mana verilmemesi, bunların sadece okuyup geçilmesi gerektiğini söyleyip bu naslara mana verip bunları tevil etmeye çalışanlara şiddetle karşı çıkmış, fakat bir yandan da bazı ihtiyaç arzeden durumlarda bu nassları tevil ederek kendi nehyettikleri, batıl olarak nitelendirdikleri, şiddetle karşı çıktıkları şeyi yapmışlar!  Halef de aynı şekilde bir yandan selefin tevili nehyetmesini destekleyip bunun en sağlam yol olduğunu söylerken, kendileri ihtiyaç hasıl olmasından (!) ötürü tevile başvurmuş ve bunun da daha akıllı ve hikmetli olduğunu söylemiştir! Sırf bunun üzerinde düşünülmesi bile bu görüşün tutarsızlığını, saçmalığını, hatta samimiyetsizliğini anlamak için yeterlidir. Çünkü bu, zıtları cem etmektir. İki çelişik şeyin aynı anda doğru ve geçerli olabileceğini savunmaktır. Üstelik bu, Allahın sıfatları gibi akidenin en temel konusunda yapılmaktadır. Eğer burada böyle bir şey mümkünse, ahiret, melekler vesair diğer akidevi konularda da birbirine zıt şeylerin söylenmesi mümkün olur. Nitekim bu iman esaslarının hepsinin aslında avama birtakım meseleleri yakınlaştırmak için söylenmiş sembolik ifadeler olduğunu iddia eden inkarcı filozoflar, bu sıfatlar konusundaki tevillerden kendilerine destek almışlardır. Gazali, İlcam’ul Avam adlı eserinde selefin avama tefviz akidesini tavsiye ettiğini, havassın ise tevil yapmasının caiz olacağını ifade etmektedir. Bu ise İbn Teymiye (rh.a)’ın da ifade ettiği gibi avamın inanacağı şeylerle havassın inanacağı şeylerin birbirinden farklı olduğunu iddia eden Batinilerin ve mülhid filozofların yolunun aynısıdır.  Zira Batiniler, bu usulden yola çıkarak halkı aldatmak için yedi aşamalı bir sistem geliştirmişlerdir. Her aşamada muhataplarının karşısına farklı bir yüzle çıkarlar ve birbirinden farklı akideler anlatırlar. Masonlar, aynı sistemi onlardan devralmışlar ve 33 aşamalı bir sistem geliştirmişlerdir. Bu aşamaların başlangıcında din açıktan inkar edilmezken, en son aşamada din ve şeriat tamamen inkar edilmekte ve de bütün haramlar helal ilan edilmektedir. Bu çelişkilerin ise tarikata giren müridin fikren olgunlaşması için kasıtlı olarak anlatıldığını ileri sürerler. Tasavvufçuların bir kısmında da bu yöntem vardır. Onlar, tevhidi avamın tevhidi, havassın tevhidi hatta en seçkin sınıf olan havass’ul havas’ın tevhidi olarak tasnif etmişler ve avamın mükellef olduğu tevhid bildiğimiz La ilahe illallah iken, seçkin zümrelerin tevhidi ise La mevcude illallah (Allahtan başka varlık yoktur) şeklinde ifade edilen vahdeti vücud akidesidir, demişlerdir. Onlara göre avama vahdeti vücud akidesini anlatmaya gerek yoktur, bu akideyi ancak havass yani seçkin zümre, birtakım özel yöntemlerle elde edebilir. Halbuki varlığın birliğini ve hepsinin ilah olduğunu ifade eden vahdeti vücud ile tek ilah olduğunu ve bu tek ilahın da mahlukattan ayrı olduğunu ifade eden tevhid akidesi tamamen birbirine zıttır. Lakin vahdeti vücutçulara göre Kuran’ın bu iki zıt akideye birden delalet etmesinde bir sakınca yoktur. Çünkü onlara göre Kuranın zahiri ve batını vardır; zahir tevhide delalet ederken batın ise vahdete delalet eder!

İyi düşünüldüğünde –birbirlerine zıt oldukları halde- tevilin ve tefvizin ikisinin birden hak olduğunu ve bazen birine, bazen diğerine meyledilebileceğini ileri süren kelamcılar ve tabilerinin de sözlerinin bu zındık ve mülhid fırkalardan yöntem itibariyle çok farklı olmadığı görülür. Onlar nezdinde –tıpkı tasavvufçuların yaptığı tevhid tasnifi gibi- avamın veya selefin tevhidi sıfat nasslarını tevil etmeden olduğu gibi kabul etmek iken, havassın veya halefin tevhidi ise sıfatları tevil etmektir. Bunlar işte bu masonik batini ittihadi menheci selefe nisbet edebilmişlerdir. Yukarda Beycuri hatta Nevevi gibi Eşari ulemasından naklettiğimiz üzere tefviz, sıfat naslarının zahirleri üzere olmadığını kabul etmekle beraber manalarını Allaha havale etmek ve bunların manasının insanlar tarafından anlaşılmayacağını söylemektir. Tefvizciler bundan sonra kendi aralarında fırkalara ayrılmışlar; kimisi bunların manasını Rasul (sallallahu aleyhi ve sellem) ve Cebrail’in dahi bilemeyeceğini ileri sürerken; kimisi de peygamberlerin bunları bildiğini ancak insanlara açıklamadığını söylemiş, kimileri de ilimde derinleşenlerin de bunların manasını bilebileceğini lakin avama bunların anlatılmaması gerektiğini iddia etmiştir. Bu sonuncusu Gazali’nin İlcam’ul Avam kitabında benimsediği usuldür. Bütün bunlar, ne Kitaptan ne Sünnetten ne de icmadan bir delile dayanmayan tamamen şahsi mütalaa ve yorumlardan ibarettir. Bunlar büyük oranda; Batini, Karmati, İsmaili, Haşhaşi filozoflarının ihdas ettiği bir bidat olan “Kur’an’ın bir zahiri ve bir de batıni yani ezoterik/içrek manası vardır ve bu batıni manayı herkes bilemez, belli seçkin kimseler bilebilir” şeklinde özetlenebilecek mülhidane fikirden ilham alınarak icad edilmiş görüşlerdir. Çünkü tefvizcilerin iddiasına göre sıfat naslarının zahiri murad edilmemiştir, şu halde bu nassların herkesin vakıf olamayacağı batini manaları vardır! Onlar sadece bu batini manaya kimlerin vakıf olabileceği hususunda ihtilaf ederler. Kimisi sadece Allah bilir derken, kimisi de peygamberlerin veya bazı Salihlerin bunu bilebileceğini söylerler. Nitekim Gazali “İlcam’ul Avam” kitabının girişinde selefin avama tefvizi emrederek sıfat naslarının manaları üzerinde konuşmayı nehyettiğini iddia ettikten sonra avamın yedinci ve son vazifesi olarak da şunu zikretmiştir: “Bu işin ehline teslîm olmaktır. Kendisine âcizliği dolayısıyla gizli olan bu hususların, Resûlullaha “sallallahu aleyhi ve sellem”, Peygamberlere “aleyhimusselâm”, sıddîklara ve velîlere gizli kalmadığına i’tikâd etmektir.“ Bu ise Kuran’daki cennet, cehennem, namaz, oruç gibi açık nassların dahi seçkin insanlardan başkasının bilemeyeceği batini manaları olduğunu iddia eden Batini mülhidlerinin yolunun bir benzerinin sıfatlar konusunda tekrarlanmasından ibarettir. Allah’ın insanlara hidayet rehberi olarak indirilmiş olan apaçık kitabı bunlardan münezzeh olduğu gibi, bu gecesi gündüzü gibi aydınlık olan dini insanlara ulaştırma vazifesini bihakkın yerine getiren selef-i salihin de böyle batini, gizli ilimlerle uğraşmaktan beridir.


Kısacası, sıfatların manasının bilinemeyeceğini, bunların zahirleri üzere olmadığını, hakiki manalarının ise Allaha havale edilmesi gerektiğini ileri süren tefviz akidesinin batıllığı, kalbi körelmemiş herkesin gerek akıl gerekse nakil cihetinden tesbit edebileceği bir husustur. Tevfiz akidesinin manası üzerinde kafa yoran aklı selim sahibi herkes, selefin böyle bir batıldan münezzeh olduğunu idrak eder. Bütün bunlarla beraber bizler, yukarda bu tefviz mezhebini selefe nisbet etmenin asla caiz olmayacağını onlardan gelen nakillere dayanarak da isbat etmiştik. Zira selef imamları istiva malumdur, keyfiyeti akledilemez yani bilinemez demişlerdir. Bu ise istivanın manasının onlar nezdinde bilindiğini göstermektedir. Hatta İbn Abdilberr, Malik’e ulaşan isnadıyla  onun kavlini şu lafızla nakletmektedir:


أَخْبَرَنَا أَبُو مُحَمَّدٍ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ عَبْدِ الْمُؤْمِنِ قَالَ حَدَّثَنَا أَحْمَدُ ابن جَعْفَرِ بْنِ حَمْدَانَ بْنِ مَالِكٍ قَالَ حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أَحْمَدَ بْنِ حَنْبَلٍ قَالَ حَدَّثَنِي أَبِي قَالَ حَدَّثَنَا سُرَيْجُ بْنُ النُّعْمَانِ قَالَ حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ نَافِعٍ قَالَ قَالَ مَالِكُ بْنُ أَنَسٍ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ فِي السَّمَاءِ وَعِلْمُهُ فِي كُلِّ مَكَانٍ لَا يخلو منه مكان قال وقيل لملك الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى كَيْفَ اسْتَوَى فَقَالَ ملك رَحِمَهُ اللَّهُ اسْتِوَاؤُهُ مَعْقُولٌ وَكَيْفِيَّتُهُ مَجْهُولَةٌ وَسُؤَالُكَ عَنْ هَذَا بِدْعَةٌ وَأَرَاكَ رَجُلَ سُوءٍ

(İsnadı zikrettikten sonra) Abdullah bin Nafi’den dedi ki: Malik bin Enes şöyle demiştir: Allah Azze ve Celle göktedir, ilmi ise her yerdedir. Onun ilminin ulaşmadığı bir yer yoktur. Dedi ki: Malik’e ‘Rahman tahta istiva etti/yerleşti’ nasıl yerleşti? Denilince Malik (rh.a) şöyle dedi: Onun istivası akledilebilir bir şeydir, bunun keyfiyeti ise meçhuldür, bilinmez! Senin bunu sorman bidattir, senin kötü birisi olduğunu düşünüyorum.” (et-Temhid, 7/138)

Malik’ten gelen bu rivayet açıkça istivanın akılla anlaşılabilir, bilinebilir bir şey olduğunu; anlaşılmayacak şeyin ise keyfiyet yani sözkonusu sıfatın nasıllığı olduğunu göstermektedir. Zaten insanların, Allahu Teala’nın zatının ve sıfatlarının keyfiyetini bilmeye güç yetiremeyecekleri malum olan bir şeydir. Burada kelamcılardan Allah’ın zatının ve sıfatlarının bir keyfiyeti olmadığını iddia edenlerin aksine Malik’in açıkça istivanın keyfiyetinden bahsettiği de görülmektedir. Eğer sıfatın bir keyfiyeti olmasaydı onun meçhul oluşundan bahsetmenin bir anlamı olmazdı.

İşte seleften nakledilen ve muhalifi bilinmeyen bu kavil bize açıkça sıfatların manasının bilindiğini, bilinmeyen şeyin ise keyfiyet olduğunu göstermektedir. Onların bu kavlinin istiva gibi sıfatların manasının bilineceğini gösterdiğini biz veya başka bir selefi alimden öte bizzat selefin akidesine muhalif olan Eşari alimleri ve benzerleri dahi itiraf etmiştir. Bunlardan birisi olan Ebubekr ibn’ul Arabi el-Maliki (v. 543), Tirmizi’nin Sünen’ine yazdığı şerhte şu ifadeyi kullanmaktadır:


ومذهب مالك رحمه الله أن كل حديث منها معلوم المعنى ولذلك قال للذي سأله الاستواء معلوم والكيفية مجهولة وقال الأوزاعي وقد قيل ما معنى قوله ينزل ربنا الى السماء الدنيا فقال يفعل الله ما يشاء فجعله صفة فعل فمن عجز عن فهم هذه الأحاديث فليروها كما جاءت ويسلم لله فيها مع اعتقاده أنه موجود لا مثل له ولا كيفية ومن قدر على فهمها فامرها قريب بما نزل القرآن بلغة العرب ولو جاء رسولنا ورسولهم  بامر مشكل مع عدواتهم له وحرصهم على الطعن عليه لبادروا الى انكاره عليه ولأظهروا التبريح به ولكنه لما كان أمراً بينا ومعنى مفهوما بديعا أذعنوا وقد بينا ذلك على غاية التمام في كتاب العواصم والله الموفق


“Malik (rh.a)’ın mezhebi, bu tarz hadislerin hepsinin manasının bilinmekte olduğu şeklindedir. Bundan dolayıdır ki, kendisine soran kişiye ‘İstiva malumdur, bilinmektedir keyfiyet ise meçhuldür’ demiştir. Evzai ise ‘Rabbimiz dünya semasına iner’ kavlinin manası nedir diye sorulduğunda ‘Allah dilediğini yapar’ demiş ve bunu (yani nüzülü/inmeyi) fiili sıfatlardan kabul etmiştir. Her kim bu tür hadislerin manasını kavramaktan aciz kalırsa onları geldiği gibi rivayet etsin ve o hususta Allah’a teslim olsun. Bununla beraber Onun benzersiz ve keyfiyetsiz bir şekilde var olduğuna da inansın. Bunları kavramaya güç yetiren kimse ise Kur’an’ın Arap dilinde indiği şekle yakın bir şekilde onu okuyup geçsin. Eğer bizim peygamberimiz ve onların peygamberi müşkil, anlaşılmaz bir şeyle gelseydi; onlar, Ona olan düşmanlıkları ve Ona dil uzatmaya olan hırslarından ötürü bu hususta Onu inkara yeltenirler ve ona hücum ederlerdi. Lakin mesele açık ve de mana anlaşılır ve hayranlık uyandıran tarzda olduğu için boyun eğdiler. Biz bu hususu tam bir şekilde Avasım kitabında açıkladık. Başarıya ulaştıran Allah’tır.” (Aridat’ul Ahvezi, 3/166-167)

İşte bu, Malikilerin en büyük fakihlerinden olan İbn’ul Arabi’nin selefin mezhebini itirafıdır. Şeyh (rh.a) her ne kadar kendisi gerek Avasım adlı kitabında gerekse başka yerlerde Eşariliğini izhar etmiş olsa da burada Malik’in ve diğer selef imamlarının mezhebinin sıfatların manasının malum, keyfiyetlerinin ise meçhul olduğu şeklinde olduğunu kabul etmektedir. Hatta fiili sıfatları kabul etmenin Allah’ın zatıyla beraber birtakım hadis, sonradan olma şeylerin var olduğunu kabul etmek anlamına geldiğini ileri sürerek Onun dilemesine bağlı ihtiyari sıfatlarını, mesela nüzül, istiva vb’ni reddeden Eşari akidesine muhalif bir biçimde Evzai’nin nüzülü yani inmeyi fiili sıfat olarak kabul ettiğini de itiraf etmektedir. Bütün bunlar, sıfatların manasının bilinmediğini iddia eden tefviz mezhebinin zıttınadır. Keza İbn’ul Arabi devamında sıfat naslarının Kur’an’ın indiği Arap dilinde tefsir edilmesi gerektiğini beyan etmektedir. Eğer bununla tevil gibi batıl şeyleri kasdetmiyorsa buradaki açıklamaları da yine tefviz mezhebini çürütecek cinstendir. Zira söylediği gibi Kur’an’daki sıfat nassları eğer manası anlaşılmayan veyahut da zahiri akli esaslara, temiz fıtratlara zıt olan şeyler olsaydı İslam düşmanları bu sıfat naslarına da hücüm ederler, onları alay konusu yapmaya çalışırlardı. Halbuki sıfat naslarının birçoğunu ehli kitap ve müşriklerden olan kafirler de duymuşlar, hatta bazı rivayetlerde geldiği üzere onlar da bunları tasdik etmişlerdir. Vallahu a’lem.

Diğer bir Eşari alimi olan Kurtubi de yine Malik (ra)’ın kavlinden yola çıkarak selefin mezhebinin sıfatları Arap dilinde zahir olan şekliyle hakiki anlamda isbat etmek olduğunu –kendisi o görüşte olmasa da- itiraf etmektedir. Ebu Abdillah el Kurtubi el Maliki el Endelusi (v.671) –Allah onu affetsin ve kötülüklerini iyiliklere tebdil etsin- Araf: 54. Ayetin istiva hakkındaki bölümüyle alakalı şunları söylemektedir:

قَوْلُهُ تَعَالَى: (ثُمَّ اسْتَوى عَلَى الْعَرْشِ) هَذِهِ مَسْأَلَةُ الِاسْتِوَاءِ، وَلِلْعُلَمَاءِ فِيهَا كَلَامٌ وَإِجْرَاءٌ. وَقَدْ بَيَّنَّا أَقْوَالَ الْعُلَمَاءِ فِيهَا فِي الْكِتَابِ (الْأَسْنَى فِي شَرْحِ أَسْمَاءِ اللَّهِ الْحُسْنَى وَصِفَاتِهِ الْعُلَى) وَذَكَرْنَا فِيهَا هُنَاكَ أَرْبَعَةَ عَشَرَ قَوْلًا. وَالْأَكْثَرُ مِنَ الْمُتَقَدِّمِينَ وَالْمُتَأَخِّرِينَ أَنَّهُ إِذَا وَجَبَ تَنْزِيهُ الْبَارِي سُبْحَانَهُ عَنِ الْجِهَةِ وَالتَّحَيُّزِ فَمِنْ ضَرُورَةِ ذَلِكَ وَلَوَاحِقِهِ اللَّازِمَةِ عَلَيْهِ عِنْدَ عَامَّةِ الْعُلَمَاءِ الْمُتَقَدِّمِينَ وَقَادَتِهِمْ مِنَ الْمُتَأَخِّرِينَ تَنْزِيهُهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى عَنِ الْجِهَةِ، فَلَيْسَ بِجِهَةِ فَوْقٍ عِنْدَهُمْ، لِأَنَّهُ يَلْزَمُ مِنْ ذَلِكَ عِنْدَهُمْ مَتَى اخْتَصَّ بِجِهَةٍ أَنْ يَكُونَ فِي مَكَانٍ أَوْ حَيِّزٍ، وَيَلْزَمُ عَلَى الْمَكَانِ وَالْحَيِّزِ الْحَرَكَةُ وَالسُّكُونُ لِلْمُتَحَيِّزِ، وَالتَّغَيُّرُ وَالْحُدُوثُ. هَذَا قَوْلُ الْمُتَكَلِّمِينَ. وَقَدْ كَانَ السَّلَفُ الْأَوَّلُ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ لَا يَقُولُونَ بِنَفْيِ الْجِهَةِ وَلَا يَنْطِقُونَ بِذَلِكَ، بَلْ نَطَقُوا هُمْ وَالْكَافَّةُ بِإِثْبَاتِهَا لِلَّهِ تَعَالَى كَمَا نَطَقَ كِتَابُهُ وَأَخْبَرَتْ رُسُلُهُ. وَلَمْ يُنْكِرْ أَحَدٌ مِنَ السَّلَفِ الصَّالِحِ أَنَّهُ اسْتَوَى عَلَى عَرْشِهِ حَقِيقَةً. وَخُصَّ الْعَرْشُ بِذَلِكَ لِأَنَّهُ أَعْظَمُ مَخْلُوقَاتِهِ، وَإِنَّمَا جَهِلُوا كَيْفِيَّةَ الِاسْتِوَاءِ فَإِنَّهُ لَا تُعْلَمُ حَقِيقَتُهُ. قَالَ مَالِكٌ رَحِمَهُ اللَّهُ: الِاسْتِوَاءُ مَعْلُومٌ- يَعْنِي في اللغة- والكيف مَجْهُولٌ، وَالسُّؤَالُ عَنْ هَذَا بِدْعَةٌ. وَكَذَا قَالَتْ أُمُّ سَلَمَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا. وَهَذَا الْقَدْرُ كَافٍ، وَمَنْ أَرَادَ زِيَادَةً عَلَيْهِ فَلْيَقِفْ عَلَيْهِ فِي مَوْضِعِهِ مِنْ كُتُبِ الْعُلَمَاءِ. وَالِاسْتِوَاءُ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ هُوَ الْعُلُوُّ وَالِاسْتِقْرَارُ.

“Yüce Allah'ın: "Sonra Arş'a İstiva etti" buyruğuna gelince, burada "istiva meselesi" söz konusudur, İlim adamlarının bu hususta uzun açıklamaları ve ifadeleri vardır. Bu husustaki ilim adamlarının görüşlerini de biz, " Kitabu'l-Esnâ fi Şerhi Esmâillahi'l-Hüsnâ ve Sıfatihi el-Ulâ" adlı eserimizde açıklamış ve orada bu hususta on dört ayrı görüş olduğunu zikretmiştik. Mütekaddimîn ile müteahhirînin çoğunluğuna göre, şanı yüce Allah'ın, cihet ve mekan tutmaktan münezzeh olduğunu kabul etmek zorunlu olduğundan dolayı, yine buna bağlı olarak -mütekaddimîn bütün ilim adamlarına göre ve müteahhirînin önderlerine göre- O'nun, cihetten de tenzih edilmesi bir zorunluluktur. Onlara göre, yüce Allah "yukarı" cihetinde değildir. Zira, O'nun için özel bir cihetin varlığı kabul edilecek olursa, bu O'nun bir mekanda bulunması anlamına gelir. Mekân ve yer tutmak dolayısıyla yer tutan için hareket, değişmek ve hadis olmak sözkonusu olur. Bu, kelamcıların görüşüdür. Selef-i Salihin'in ilk dönemleri ise, Allah'ın bir cihette bulunuşunu nefyetmiyorlar ve bunu nefyettiklerini de ifade etmiyorlardı. Aksine, onlar da genel olarak herkes de yüce Allah'ın Kitab'ında bildirdiği, peygamberlerinin de haber verdiği şekilde O'na cihet isbat ediyorlardı; Selef-i Salihten her hangi bir kimse, Allah'ın Arş'ı üzerinde hakikaten istiva etmiş olduğunu inkâr etmiyordu. İstivâ'nın Arş'a tahsis ediliş sebebi İse, O'nun Allah'ın mahlukatının en büyüğü olmasından ötürüdür. Şu kadar var ki, istivâ'nın keyfiyeti bilinmemektedir. Çünkü, bunun hakikatinin ne olduğu bilinmemiştir. Malik -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- şöyle demiştir: İstivâ'nın ne demek olduğu -sözlükte-bilinmektedir. Keyfiyet ise meçhuldür, buna dair soru sormak ise bid'attir. Ummu Seleme (r.anha) da böyle demiştir. Ve bu kadarı kâfidir. Kim bundan daha fazla bilgi edinmek istiyor ise, bu hususta ilim adamlarının eserlerinde açıklamanın yer aldığı bölümlere bakabilir. İstiva, Arap dilinde yüksek olmak, yükseklik ve istikrar bulmak demektir.”

Şimdi, burada Kurtubi’nin sözlerine iyice dikkat edilsin. Önce cihetle alakalı selefin ilk nesli dışındaki alimlerin görüşlerini ele almakta ve ilk selef neslinin görüşünü ise en son zikretmektedir. Bu da Kurtubi nezdinde selefin görüşünün; mütekaddim ve müteahhir alimlerin, keza kelamcıların üzerinde bulunduğu görüşten farklı olduğunu göstermektedir. Söze dikkat edin: “mütekaddimîn bütün ilim adamlarına göre ve müteahhirînin önderlerine göre- O'nun, cihetten de tenzih edilmesi bir zorunluluktur.” Buradaki mütekaddimden kasıd, seleften hemen sonraki Küllabi, Eşari ve Maturidi alimleri olsa gerektir. Çünkü burada selefin öncülerinin kasdedilmediği aşikardır.Zira bu mütekaddimler, ciheti nefyederken selef ise ciheti kabul etmektedir. Böylelikle, Kurtubi açık bir şekilde sonraki dönemlerde yaygın olan cihetin nefyi görüşünün selefe muhalif bir görüş olduğunu itiraf etmektedir. Eğer öyle olmasa selefin görüşünü ayrıca zikretmesine gerek kalmazdı. Yani, Kurtubi açıkça müteahhir dönemdeki cihet tartışmasına atıf yapmıştır ve selefin görüşünün kendi döneminde yaygın olan görüşün aksine tıpkı hadis ashabı ve Hanbeliler gibi ciheti kabul noktasında olduğunu beyan etmiştir. Allahu Teala’nın uluvv yani yücelik cihetinde, yönünde olduğunu kabul etmek ise açıkça Allah’ın Arşın üzerinde müstevi oluşunu mahlukatın yukarısında olmak ile tefsir etmektir. Böylece Kurtubi, selef-i salihinin istiva vb sıfat nasslarını yücelik cihetinde bulunmak olarak tefsir ettiklerini, istivaya böyle bir mana verdiklerini kabul etmiş olmaktadır. Bu ise tefviz akidesinin tam zıttıdır. Ayrıca selefin Allahu Teala’nın hakiki anlamda Arşın üzerinde olduğu inancında olduğunu ifade etmesi de yine sıfat naslarının hakiki ve zahiri manaları üzere olmadığını iddia eden Mufavvida’nın inancına terstir. Kurtubi, ardından Malik’in sözünü nakletmekte ve onun sözünün manasının ‘İstivâ'nın ne demek olduğu -sözlükte-bilinmektedir. Keyfiyet ise meçhuldür’ şeklinde olduğunu bildirmektedir. Devamında da istivanın lügatta yükseklik ve istikrar yani yerleşme demek olduğunu söylemektedir. Sözün öncesiyle beraber düşünüldüğünde Kurtubi’nin, Malik ve diğer selef imamlarının istivaya Arap lügatindeki bu manaları verdiğini kabul ettiği açıkça görülür. Bununla beraber, Kurtubi kendisi bu akidede değildir. Nitekim bundan sonra istivanın teviline dair kelamcıların metoduna uygun birçok kelam sarfetmiştir. Esma’ul Husna şerhinde ise selefin ciheti kabul ettiğini, ancak kendisinin bu görüşte olmadığını ifade etmektedir. Biz, daha önce Kurtubi’nin bu konulardaki sözlerinin ayrıntılı bir değerlendirmesini yapmıştık oraya müracaat edilsin: http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1169.msg4709#msg4709 Lakin, burada bizi ilgilendiren şey, Kurtubi’nin Eşari olmasına rağmen açıkça selefin sıfatları zahirleri üzere kabul ettiğini ve Arap diline göre tefsir ettiğini itiraf etmiş olmasıdır.

Esas itibariyle Maturidi uleması arasında yer aldığı halde selefe meyliyle bilinen Molla Aliyy’ul Kari (v. 1014) ise İbn Teymiye ve İbn Kayyım’a yapılan teşbih suçlamasını reddettiği bir yerde şöyle demiştir:

إِنَّ حِفْظَهُ حُرْمَةُ نُصُوصِ الْأَسْمَاءِ وَالصِّفَاتِ بِإِجْرَاءِ أَخْبَارِهَا عَلَى ظَوَاهِرِهَا، وَهُوَ اعْتَقِادُ مَفْهُومِهَا الْمُتَبَادِرِ إِلَى أَفْهَامِ الْعَامَّةِ، وَلَا نَعْنِي بِالْعَامَّةِ الْجُهَّالَ، بَلْ عَامَّةَ الْأُمَّةِ، كَمَا قَالَ مَالِكٌ رَحِمَهُ اللَّهُ، وَقَدْ سُئِلَ عَنْ قَوْلِهِ تَعَالَى: {الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى} [طه: 5] كَيْفَ اسْتَوَى؟ ، فَأَطْرَقَ مَالِكٌ رَأْسَهُ حَتَّى عَلَاهُ الرَّحَضَاءُ، ثُمَّ قَالَ: الِاسْتِوَاءُ مَعْلُومٌ، وَالْكَيْفُ غَيْرُ مَعْقُولٍ، وَالْإِيمَانُ بِهِ وَاجِبٌ، وَالسُّؤَالُ عَنْهُ بِدْعَةٌ.فَرْقٌ بَيْنَ الْمَعْنَى الْمَعْلُومِ مِنْ هَذِهِ اللَّفْظَةِ، وَبَيْنَ الْكَيْفِ الَّذِي لَا يَعْقِلُهُ الْبَشَرُ، وَهَذَا الْجَوَابُ مِنْ مَالِكٍ - رَحِمَهُ اللَّهُ - شَافٍ عَامٍّ فِي جَمِيعِ مَسَائِلِ الصِّفَاتِ مِنَ السَّمْعِ وَالْبَصَرِ وَالْعِلْمِ وَالْحَيَاةِ وَالْقُدْرَةِ وَالْإِرَادَةِ وَالنُّزُولِ وَالْغَضَبِ وَالرَّحْمَةِ وَالضَّحِكِ، فَمَعَانِيهَا كُلُّهَا مَعْلُومَةٌ، وَأَمَّا كَيْفِيَّتُهَا فَغَيْرُ مَعْقُولَةٍ

“Onun (yani İbn’ul Kayyim’in) koruduğu şey, onların verdiği haberleri zahirleri üzere icra etmek suretiyle esma ve sıfat naslarının hürmetidir. Bu ise avamın aklına ilk gelen şekliyle anlaşılacak tarzda itikad etmektir. Burada avam derken cahil avamı kasdetmiyoruz, ümmetin avamını kasdediyoruz. Nitekim Malik (rh.a) kendisine Allahu Teala’nın ‘Rahman tahta istiva etti/yerleşti’ (Taha: 5) kavli hakkında ‘Nasıl istiva etti/yerleşti?’ şeklinde sorulunca başını öne eğdi, nihayet titreyerek başını kaldırdı ve sonra şöyle dedi: İstiva malumdur, bilinmektedir. Keyfiyet ise akledilemez. Ona iman etmek vaciptir, o hususta soru sormak bidattir. Bu lafızdan (istivadan) malum olan mana ile beşerin akledemeyeceği keyfiyet arasındaki fark açıktır. İşte Malik’in bu cevabı işitme, görme, ilim, hayat, kudret, irade, nüzul, gazab, rahmet, gülmek gibi sıfatlara dair bütün meseleler hakkında geçerli, şifa verici nitelikte bir cevaptır. Bütün bunların manası bilinmektedir. Ancak keyfiyetleri ise akledilemez…” (Mirkat’ul Mefatih, sf 2779)

Aliyy’ul Kari (rh.a) sıfat naslarının zahiri manalarının kabul edilmesi gerektiğini söylemiş, İmam Malik’in sözünden yola çıkarak selefe göre sıfatların manasının bilinebileceğini, meçhul olanın ise ancak keyfiyet olduğunu çok açık bir şekilde ifade etmiştir. Böylece mananın da meçhul olduğunu iddia eden Mufavvida’yı reddetmiş ve selefin bu mezhepten beri olduğunu itiraf etmiş olmaktadır. Her ne kadar kendisi tam anlamıyla selef yolu üzere olmasa da bu en azından bir alimin selefin mezhebinin ne olduğunu gösteren önemli bir tesbitidir.

Bunlar, İmam Malik’in kavlinden yola çıkarak selefin mezhebinin tefviz olmadığını itiraf eden bazı halef ulemasının sözleridir. Haleften olup, bazı konularda selefe muhalif oldukları halde bunu itiraf eden başka alimler de mevcuttur. Bunlardan birisi olan Hattabi (v. 388) bu hususta şöyle demektedir:


مذهب السلف في أحاديث الصفات:الإيمان، وإجراؤها على ظاهرها، ونفي الكيفية عنها.ومن قال: الظاهر منها غير مراد، قيل له: الظاهر ظاهران: ظاهر يليق ببالمخلوقين ويختص بهم، فهو غير مراد، وظاهر يليق بذي الجلال والإكرام، فهو مراد، ونفيه تعطيل.

“Selefin sıfatlar konusundaki mezhebi; iman etmek, onları zahirleri üzere kabul etmek ve keyfiyeti onlardan nefyetmektir. Bunların zahiri murad edilmemiştir diyene ise şöyle denilir: Zahir, iki türlüdür. Mahlukata yakışan ve onlara has olan zahirdir ki elbette ki murad edilen bu değildir. Celal ve ikram sahibi olan Allaha layık olan zahire gelince; murad edilen budur. Bunun inkarı ise tatil (sıfatı iptal) demektir.”

Hattabi’nin (rh.a) bu sözünü İbn Receb el Hanbeli, Feth’ul Bari isimli Buhari şerhinde (7/233) nakletmiştir. İbn Receb (rh.a) bu sözün Hattabi’nin Buhari şerhi olan İ’lam’ul Hadis’te geçtiğini söylemektedir. Lakin, İ’lam’da (1/637) bu sözün ancak baş tarafı olan “onları zahirleri üzere kabul etmek ve keyfiyeti onlardan nefyetmektir” ilh… kısmı bulabildim. Burada Hattabi, sıfatların zahiri manası murad edilmemiştir diyen Mufavvida’yı açıkça reddetmektedir. Onlar zahiri mana deyince; mahlukattaki sıfatları anlarlar. Halbuki bu kısır bir anlayıştır. Allah’ın elinin, ayağının, gözünün vb sıfatlarının mahlukatın sıfatları gibi olmadığı hususu aklı ve dini olan herkesin zaruri olarak bildiği bir şeydir. O yüzden bunların zahiri yani ilk akla gelen manası mahlukatın eli, ayağı vb değil, bilakis Allahu teala’nın şanına layık olan bir el, ayak ve benzeridir. Böylece Hattabi, her ne kadar kendisi de bazı konularda muhalif olsa da selefin mezhebinin manayı tefviz etmek değil, bilakis sıfatları zahiri manaları üzere kabul etmek olduğunu beyan etmiş olmaktadır.

Osmanlı devletinin son dönemlerinde yetişmiş Maturidi-Sofi çizgisindeki bir müfessir olan Alusi (v. 1270); sıfat nassları hakkındaki çeşitli görüşleri izah ederken şöyle demektedir:

وقيل: إن السلف بعد نفي ما يتوهم من التشبيه يقولون: لا ندري ما معنى ذلك والله تعالى أعلم بمراده.واعترض بأن الآيات والأخبار المشتملة على نحو ذلك كثيرة جدا ويبعد غاية البعد أن يخاطب الله تعالى ورسوله صلّى الله عليه وسلّم العباد فيما يرجع إلى الاعتقاد بما لا يدري معناه، وأيضا قد ورد في الأخبار ما يدل على فهم المخاطب المعنى من مثل ذلك،فقد أخرج أبو نعيم عن الطبراني قال: حدثنا عياش بن تميم حدثنا يحيى بن أيوب المقابري حدثنا سلم بن سالم حدثنا خارجة بن مصعب عن زيد بن أسلم عن عطاء بن يسار عن عائشة رضي الله تعالى عنها قالت: «سمعت رسول الله صلّى الله عليه وسلّم يقول: إن الله تعالى يضحك من يأس عباده وقنوطهم وقرب الرحمة منهم» فقلت: بأبي أنت وأمي يا رسول الله أو يضحك ربنا؟ قال: نعم والذي نفسي بيده إنه ليضحك قلت: فلا يعدمنا خيرا إذا ضحك فإنها رضي الله تعالى عنها لو لم تفهم من ضحكه تعالى معنى لم تقل ما قالت.وقد صح عن بعض السلف أنهم فسروا، ففي صحيح البخاري قال مجاهد: استوى على العرش علا على العرش وقال أبو العالية: استوى على العرش ارتفع

“Denilmiştir ki: Selef, teşbih vehmi uyandıran şeyleri nefyettikten sonra şöyle demektedir: Bunların manasını bilmeyiz, bununla neyi murad ettiğini ancak Allahu Teala bilir. Buna şöyle itiraz edilmiştir: Bu hususları içeren ayet ve haberler gerçekten çok fazladır ve Allahu Teala’nın ve Rasülünün (sallallahu aleyhi ve sellem) kullara itikada yönelik bir meselede manasını bilmedikleri bir şekilde hitap etmesi son derece uzak bir ihtimaldir. Ayrıca haberlerde muhatapların bu tarz şeylerin manasını anladıklarına delalet eden hususlar varid olmuştur. Nitekim Ebu Nuaym’ın Taberani kanalıyla tahric ettiğine göre (isnadı zikrediyor) Aişe (radiyallahu anh) şöyle demiştir: ‘Ben Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’i şöyle derken işittim: Allahu Teala, rahmet kendilerine yakın olmasına rağmen kullarının ümitsizliğe düşmesine güler. Bunun üzerine dedim ki: Anam babam sana feda olsun ey Allah’ın Rasülü! Rabbimiz gerçekten güler mi? Dedi ki: Evet, nefsim elinde olana yemin ederim ki muhakkak O, güler. Ben de dedim ki: Şu halde güldüğü zaman bizi hayırdan mahrum etmeyecektir.’ Aişe (ra) eğer ki Allahu Teala’nın gülmesinden herhangi bir mana anlamamış olsaydı bu dediklerini demezdi. Yine seleften bazılarının (sıfat nasslarını) tefsir ettikleri de sahih yoldan gelmiştir. Nitekim Sahih-i Buhari’de geçtiğine göre Mücahid şöyle demiştir: Arş/tahta istiva etti: Tahta yükseldi demektir. Ebul Aliye de Tahta istiva etti çıktı, demiştir.” (Ruh’ul Meani, 8/475)

İşte bunlar, Hatem’ul Müfessirin (Son müfessir) lakaplı Maturidi aliminin selefe tefviz görüşünü nisbet etmenin çürüklüğü hakkında yaptığı açıklamalardır. Alusi, her ne kadar açık bir tercih zikretmese de söyleyiş uslubundan bu itiraza iştirak ettiği anlaşılmaktadır. O, gerçekten tefviz anlayışını güzel bir şekilde çürütmüştür. Bunun, Kuran ve sünnetin büyük bir kısmının anlaşılmaz bir şey oluşunu gerektirdiğini ifade etmiş ve selefin gerek yaşantısından, gerek sözlerinden bunun imkansız olduğunu ortaya koymuştur. Üstelik, selef alimlerinin istiva gibi bazı sıfat nasslarını tefsir ettiğine de işaret etmiştir. Selefin sıfat nasslarına mana verip tefsir ettiklerine dair nakiller ilerde tafsilatıyla gelecektir inşallah. Alusi’nin de işaret ettiği gibi bu tefviz inancı öyle bir şeydir ki buna göre Kuran, büyük çoğunluğu- haşa- örneğine tarihteki birtakım mistik öğretilerde ve bunlara ait kitaplarda raslandığı şekilde çoğu gizemli sözlerden oluşan esrarengiz bir kitap olmaktadır! Allahın kitabını ve Rasülünün sünnetini böyle iddialardan tenzih ederiz.

Eşari-Maturidi-Kullabi çizgisindeki alimlerin selefin mezhebinin tefviz olmadığı yönündeki bu açıklamalarını naklettik ki bizzat muhaliflerin dahi bu hakikati teslim ettikleri ortaya çıkmış olsun. Bundan sonraki bölümde selef alimlerinin ve akidede onlara tabi olan hayırlı halef alimlerinin tefvizi reddeden ve selefi bu batıl görüşten tenzih eden açık sözlerini nakledeceğiz inşallah.
8
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ


Abdulaziz b. Suud’dan, Yâkût kardeşe...

(Ed-Duraru’s-Seniyye fi’l-Ecvibeti’n-Necdiyye, (1/291-294), Türkçe Baskı, Varakat Yayınları)


Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

          “Hamd gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’adır. Bundan sonra inkâr edenler hala Rablerine denk tutmaktadırlar. O, sizi çamurdan yaratan, sonra bir ecel tayin edendir. Bir de O’nun katında belirlenmiş bir ecel (kıyamet) vardır. Sonra siz şüpheye düşüyorsunuz. O, göklerde de yerde de Allah’tır. Gizlediğinizi de bilir, açığa vurduğunuzu da...” (En’âm, 1-3)

          Abdulaziz b. Suud’dan, Yâkût kardeşe... Allah onu afetlerden güvende kılsın. Ona baki kalacak salih ameller işletsin. Bundan sonra: Mektubun bize ulaştı. Allah da seni rızasına ulaştırsın. İyi olduğunu söylemen sebebiyle sevindim. Bunun için Allah’a hamdolsun. Sen azimli davran ve Allah’a tevekkül et. Zira her nefsin bir gelmesi bir de gitmesi vardır. Sen geldiği zamanı yakala ve Allah’tan yardım iste. Allah (subhânehû ve teâlâ) şöyle buyurmaktadır:

          “Kim Allah yolunda hicret ederse yeryüzünde birçok gidecek yer ve genişlik bulur.” (Nisa, 100)

          Bize, San’â bölgesinin valisi Ahmed b. eş-Şerîf Abbâs’ın bu dine yöneldiği, bu dini tanıyıp sevdiği zikrediliyor. Aynı şekilde ilim talebelerinden bazı kimselerin tevhidi tanıdıkları, ona şahit oldukları ve Allah’a şirk koşmayı reddettikleri zikrediliyor. Şu durumda senden beklenen, insanlara karşı yumuşak davranman, onları Allah’a davet etmen ve Allah (subhânehû ve teâlâ)’nın şu buyruklarını hatırında tutmandır:

          “Allah’a davet eden, salih amel işleyen ve ‘Ben müslümanlardanım’ diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır?...” (Fussilet, 33-36),

          “De ki: Bu benim yolumdur. Ben ve bana tabi olanlar basiret üzere Allah’a davet ediyoruz.” (Yusuf, 108)

          Ayrıca hadiste geldiği üzere, doğru sözlü olan ve doğrulanan Zat (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hayber'in fethedildiği gün sancağı Ali (radıyallâhu anh)'a verdiğinde şöyle demişti: “Onların sahasına girinceye kadar sukûnetle yürü. Sonra onları islam’a davet et. Onlara Allah'ın onlar üzerindeki haklarını bildir. Allah'a yemin ederim ki, Allah’ın senin elinle bir adamı hidayete iletmesi, senin için kırmızı develerden daha hayırlıdır."

         İslam’ın esası ve başı ise Allah'ı ibadette birlemektir. İbadet kulun fiilleridir. Yoksa Allah Teâlâ’nın fiilleriyle ilgili değildir. Zira herkes Allahı, yaratma, rızıklandırma, yaşatma, öldürme, işleri çekip çevirme gibi fiillerinde birlemekte, bunların Allah'ın fiilleri olduğunu itiraf etmektedir. Öyle ki Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in savaştığı kâfirler bile zor zamanlarında ibadeti Allah’a has kılıyorlardı. Nitekim Allah (subhânehû ve teâlâ) bu durumu şöyle bildirmektedir:

          “Gemiye bindikleri zaman ibadeti Allah’a has kılarak O’na dua ederler. Allah onları kurtarıp karaya çıkardığı zaman ise bir de bakmışsın şirk koşuyorlar.”
(Ankebut, 65)

          Günümüzde şirk, insanların çoğunun üzerinde hakim olmuştur. Dua, kurban kesme, adak adama gibi ibadetler Allah'tan başkasına yöneltilir olmuştur. Tevekkül, korkma ve ümit etme gibi ibadetler Allah’tan başkasına sarf edilir hale gelmiştir. Şeyh -Allah onu affetsin- onlara karşı çıktığında ise onu bidatçilikle suçlamışlar, onun hâricî olduğunu söylemişler ve ona çok büyük iftiralar atmışlardır. Onun durumu tıpkı Muhammed b. İsmâil es-San’ânî’nin dediği gibidir:

          Onun hiçbir suçu yoktu
          Düğümlerin bağlanması ve çözülmesi konusunda
          Allah’ın sözünü hakem kılmaktan başka


          Diğer beyitlerde de şunlar geçmektedir:

          Her söz kabul edilecek diye bir şey yoktur
          Kesinlikle reddedilmeyecek bir söz yoktur
          Ancak Rabbimizden ve Resulû’nden gelenler başka
          İşte bu reddedilemeyecek sözdür, ey adam!
          İnsanların sözlerine gelince...
          Onların doğruluğu delillerine bağlıdır

          Şunu bilmelisin: Biz insanlarla, farzlardan ya da haramlardan herhangi bir şey hakkında ihtilaf etmedik. İnsanlarla bizim aramızda vuku bulan ihtilaf; Allah’ın hakları konusunda, ibadetin yalnızca tek olan ve ortağı bulunmayan Allah’a has kılınması konusunda, Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in hakları konusunda, emrettiği ve sakındırdığı şeyler hakkında O’nu tasdik etmek ve O’na itaat etmek konusundadır.

          Sana, Allah (subhânehû ve teâlâ)’nın Kehf Suresi’nin sonunda zikrettikleri yeter:

          "De ki: Ben ancak sizin gibi bir beşerim. Fakat bana ilahınızın  tek bir ilah olduğu vahyediliyor. Şu halde kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa salih amel işlesin ve Rabbine ibadette kimseyi ortak koşmasın!" (Kehf, 110)

          Aynı şekilde Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in Bizans hükümdarı Herakliyus’a yazdığı mektuptaki ayet de sana yeterli gelir. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle yazmıştı: “Bundan sonra: Müslüman ol, selamette ol. Allah sana mükâfatını iki kat versin. Eğer yüz çevirirsen, çiftçilerin (Bizans halkının) günahı da senin boynunadır. "Ey Kitap Ehli! Sizinle bizim aramızda ortak olan söze gelin: Yalnızca Allah’a ibadet edelim ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Birbirimizi Allah’ın dışında rabler edinmeyelim. Eğer yüz çevirirlerse "Şahit olun ki biz müslümanlarız" deyin." (Ali İmran, 64)

          Fakat durum el-Cinni’nin dediği gibidir:

          Eğer O (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir gün ortada olmayan bir şeyi söylese
          O şey hemen o günün öğlen saatlerinde ya da yarınında ortaya çıkar


          O (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Sizden Öncekilerin yolunu karış karış takip edeceksiniz. Öyle ki, bir keler deliğine girseler siz de gireceksiniz.” Kendisine “Onlar yahudiler ve hristiyanlar mıdır, ey Allah’ın Resulû?” diye sorulduğunda ise “Başka kim olacak?” diye cevap vermiştir.

          Başka bir hadiste de Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Yahudiler yetmiş bir fırkaya ayrıldılar. Hristiyanlar yetmiş iki fırkaya ayrıldılar. Bu ümmet de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Birisi hariç hepsi cehennemdedir.” “O birisi kimlerdir, ey Allah’ın Resulû?” diye sorulduğunda ise “Bugün benim ve ashabımın bulunduğu şey üzere olanlardır.” diye cevap vermiştir.

          Yine O (sallallâhu aleyhi ve sellem) başka bir hadiste şöyle buyurmuştur: “Ümmetimden bir topluluk putlara tapmadıkça, yine ümmetimden bir topluluk müşriklere katılmadıkça kıyamet kopmaz.”

          Adetler insanlar üzerinde çok etkilidir. Çirkini güzel gösterir. Peygamberlere de adetlerden daha büyük bir şey düşmanlık etmemiştir. Allah (subhânehû ve teâlâ) müşriklerden hikayeten şöyle buyurmaktadır:

          “Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve biz onların izlerini takip ediyoruz.” (Zuhruf; 22),

          “Biz onların izlerine uyuyoruz.” (Zuhruf, 23),

          “Onlar, onların (atalarının) izleri üzerinde koşturup duruyorlardı.” (Saffat, 70)

          Şimdi ben sana, San’â ulemasına karşı yumuşak davranmanı ve onlara bu mektubu okumanı kesin bir şekilde emrediyorum.
9
Sonuç

Allâh’ın izini ile -sizin de gördüğünüz gibi- bu bâtıl inançların bir kısmını yok ettik. Böylece, insanları küfre düşüren bir mesele ve insanların bu mesele hakkında ki şübhelerini def ettik.

Ey Şii! Bundan sonra senin için Allâh katında bir hüccet vardır. Size hücceti ikame ettik,  sizi uyardık, ikaz ettik ve siz de okudunuz, nasihati alıp almamak sizin elinizde. Ey Şii sakın Zeyd bin Ali (Radiyallâhu Anhu)’nun şu sözlerini unutmayasınız,  “Ebû Bekir ve Ömer’den beri olmak, Ali’den beri olmaktır.” (Lâlekâî 572). Eğer söylediğin bu çirkin şeylerden tevbe etmezseniz, Allâh’ın azâbının yukarıda bahsi geçen insanlara geldiği gibi size de gelmesini bekleyin!..

Böylelikle anlaşılıyor ki, Ali (Radiyallâhu Anhu)’ya zulüm yapıldığı vesaire iddialar bazı zındıklar tarafından ortaya atılmış yalanlardır. Ve, bu sözler, Leys b. Ebû Suleym’den rivayet edildiği gibi sonradan gelen bazı Şii olduğunu iddia eden zındıklar tarafından ortaya atılmıştır.

İmam Ahmed bin Hanbel (Rahimehullâh) şöyle dedi: “Eğer bir kimse Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in Ashâbını kötü bir şekilde anlatıyorsa onun İslâm’ını itham et.” (Lâlekâî, 535). Yine İmam Ahmed  (Rahimehullâh) şöyle dedi, “Sahabeye hakaret eden bir kimseye dayak atılır. Zaten ben o kimsenin İslâm üzere olduğuna da inanmıyorum.” (Lâlekâî, 543).

Talha bin Musarrif (Rahimehullâh) şöyle dedi: “Daha önceleri şöyle denilirdi: Haşim oğullarına buğzetmek nifaktandır, Ebû Bekir ve Ömer’e buğzetmek nifaktandır ve Ebû Bekir hakkında şüphe eden kimse Sünnet hakkında şüphe etmiş kimse gibidir.” (Lâlekâî, 544).

İmam Malik (Rahimehullâh) hakkında şöyle rivayet edilmişdir: “Harun Reşid Malik’e der ki: Ebû Bekir ve Ömer (radıyallâhu anhumâ)’nın Rasûlullah (sallailâhu aleyhi ve sellem)’in yanındaki konumu nasıldı? Malik der ki; ölümünden sonra kabirlerinin onun kabrine yakınlığı gibiydi. Harun, derdime derman oldun ey Malik! demiştir.” (Lâlekâî, 571)

Ey Allâh’ım, Ebû Bekir ve Ömer’e buğz edene buğz et! Ey Allâh’ım, onlara lanet edenlere lanet et! Ve ey Allâh’ım, Ebû Bekir ve Ömer’e rahmet okumayanlara rahmet etme!


Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)’den Sahabe’ye Lanet Eden, Ya da Onların Değerini Düşüren, Ya da Onlara Dil Uzatan ve Onların Kusurlarını Araştıranlar Hakkında Varid Olan Tehditlerin Zikredilmesi
 
Selef-i Salihinin Sahabeye Lanet Edenlere Beddua etmesi ve Allah’ın Sahabeye Lanet Okuyanlara Bu Dünyada Ceza Vermesi ve Onlara Azap Göndermesi, Allah’ın Onlar için Ahirette Hazırladığı Azabın Daha Çok olması Hakkında Rivayet Edilenlerin Zikredilmesi

Seleften Sahabeye Sövenlere Uyguladıkları Ukubetlerin ve Hadlerin Türleri Hakkında Rivayet Edilenlerin Zikredilmesi

RAFIZİLERİN TEKFİRİ HAKKINDA!

آخره والحمد لله رب العالمين، وصلى الله على سيدنا محمد وعلى آله وصحبه وسلم تسليما كثيرا إلى يوم الدين
10
Selef-i Salihin Akidesi / Ynt: et-Tuhfetu'l-Medeniyye fi'l-Akideti's-Selefiyye
« Son İleti Gönderen: İbn Umer 14 Kasım 2018, 00:13 »
İmam, Büyük Alim, Ebû Abdillah el-Kurtubî’nin Görüşünün Zikri
Büyük Tefsirin Sahibi


Yüce Allah’ın:

{ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ}
“Sonra Arşa istivâ etti”[Araf:54] buyruğu hakkında der ki:

“Bu bizim ilim adamlarının kendisi ile ilgili sözlerini el-Esnâ fî Şerhi’l-Esmâi’l-Husnâ adlı eserimizde açıklamış olduğumuz bir meseledir. Bu konuda on dört görüş olduğunu belirtmiştik.”

Nihayet şunları söyler:
 
“İlk dönemdeki selef -Allah onlardan razı olsun- ciheti reddetmeye dair bir şey söylemiyor ve bunu sözlü olarak ifade etmiyorlardı. Aksine onlar ve herkes, kitabının açıkça belirttiği ve Rasûlünün de haber verdiği şekilde Allahu Teâlâ hakkında onun sabit olduğunu açıkça ifade etmiş ve salih seleften hiçbir kimse onun gerçek manada Arşının üzerinde istivâ ettiğini inkar etmemiştir. Bu konuda özellikle Arşının söz konusu edilmesi O’nun yarattığı mahlûkatın en büyüğü oluşundan dolayıdır. Ancak istivânın keyfiyetini bilememişlerdir. Çünkü bunun gerçek keyfiyeti bilinemez. İmam Mâlik: İstivânın -dildeki anlamı- bilinmektedir. Keyfiyet ise bilinemez. Buna dair soru sormak bid’attir, demiştir.”

Hafız Zehebi dedi ki: Yine Kurtubî, istiva hakkında şöyle demektedir:

“Mütekaddimînin de, müteahhirînin mütekellimlerinin de büyük çoğunluğu şöyle diyor: el-Bari Celle Celâluhu’nun cihetten ve tahayyuzdan(yer kaplamadan) tenzih edilmesi gerekir. Çünkü O’nun hakkında herhangi bir cihet söz konusu edilirse, bir yerde ve bir mekânda bulunması gerekir! Yer ve mekân için ise yer kaplamak, değişikliğe uğramak ve sonradan hâdis (var edilmiş) olmak sebepleri ile hareket ve hareketsizlik de söz konusu olur! İşte bu da mütekellimlerin (kelamcıların) görüşüdür.”

Sonra Zehebi dedi ki: Derim ki: Evet, Azîz ve Celîl olan Rabbin yukarıda oluşunu kabul etmeyenlerin dayanakları budur. Onlar böylelikle Kitabın, sünnetin, seleflerin görüşlerinin ve mahlûkatın fıtratının gereğinden yüz çevirmiş oldular. Hâlbuki onların sözünü ettikleri bu hususlar, ancak cisimler hakkında gereklidir. Allah-u Teâlâ’nın ise bir benzeri yoktur. Açık nasların gereği olanlar da hakkın kendisidir, fakat bizler hiçbir ibareyi rivayet olmaksızın mutlak olarak kullanmayız.

Sonra da şöyle diyoruz: Bizler yüce yaratıcının semalarının üstünde, Arşının üzerinde olmasının, O’nun bir cihette ve bir mekânda olmasını gerektirdiğini kabul etmiyoruz. Çünkü Arşın altındaki yerler hakkında mekân ve cihetler söz konusu olur. Arşın üstü ise böyle değildir. Allah da birinci asırdakilerin icm⒠ettikleri ve imamların onlardan naklettikleri üzere Arşı üzerindedir. Onlar bunu söylerken Yüce Allah’ın “Ve O sizinle beraberdir”[Hadid:4] buyruğunu delil göstererek her yerde olduğunu söyleyen Cehmiyyecilerin görüşünü reddetmek üzere söylemişlerdi.

İşte tabiîn ve onlara tabi olanların döneminde var olan iki görüş bu idi.

Üçüncü ve son olarak ortaya çıkan, Yüce Allah hiçbir mekânda değildir, mekânların dışında değildir, Arşının üstünde değildir, mahlûkata bitişik değildir, onlardan ayrı değildir, onun mukaddes zatı mekân tutmaz, mahlûkatından ayrı değildir, hiçbir cihette değildir, hiçbir cihetin dışında değildir, değildir ve değildir!!! şeklindeki görüşe gelince, bu ne akıl ile anlaşılabilir ne de kavranabilir. Bununla birlikte bu sözler ayetlere ve rivayet edilen haberlere aykırıdır. O halde dininle beraber kaç kurtul! Kelamcıların görüşlerinden kendini koru. Allah’a, Allah’tan gelenlere, Allah’ın muradı üzere iman et, işini Allah’a havale et. Lâ havle ve lâ kuvvete illa billâh.

Zehebi’nin sözleri bitti.
Sayfa: [1] 2 3 ... 10