Tavhid

Gönderen Konu: Münafıklar ve Sıfatları İbni Kayyım  (Okunma sayısı 5505 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1113
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Münafıklar ve Sıfatları İbni Kayyım
« : 13.07.2015, 03:58 »
بسم الله الرحمن الرحيم
Münafıklar ve Sıfatları

İbni Kayyım el-Cevziyye (691-751H), Tarik'ul Hicreteyn ve Bab’us Saadeteyn

Bunlar, zahiren Müslüman görünen ve Rasule tabi olan, fakat içlerinde küfrü ve Allah ile Rasulü'ne düşmanlığı gizleyen kimselerdir. Bunlar münafıklardır. Muhakkak ki bunlar, cehennemin en alt tabakasında bulunacaklardır. Allah Te'ala şöyle buyuruyor:   

إِنَّ المُنَافِقِينَ فِى الدَّرْكِ الأَسْفَلِ مِنَ النَّارِ، وَلَن تَجِدَ لَهُمْ نَصِيراً

"Şüphesiz münafıklar, ateşin en aşağı tabakasındadır. Onlar için hiçbir yardımcı yoktur." (en-Nisa 4/145)

Küfürlerini açıkça ilan eden kafirlerin cezası bunlarınkinden daha hafif olup, onlarda bunların üstündeki cehennem tabakalarında -mertebelerine göre- olurlar. Zira bu iki grupta küfürde ve Allah ile Rasulü'ne düşmanlık yapmakta ortak olup, ayrıca münafıkların yalan söyleme ve nifak özellikleri bulunmaktadır. Aynı şekilde Müslümanların onlardan gördükleri musibetler, küfürlerini açıkça ilan eden kafirlerden gördükleri belalardan daha dehşet verici ve daha büyüktür. Bundan dolayıdır ki Allah Te'ala onlar hakkında şöyle buyuruyor:
   

هُمُ الْعَدُوُّ فَاحْذَرْهُمْ

"(İslam'a ve Müslümanlara) asıl düşman onlardır, onlardan sakın(ın)." (el-Münafikun 63/4)

Bu ayeti kerime, Müslümanlara düşman olmakta öncelikli sırayı onların aldığını ve zahiren Müslümanlara intisab etmeleri, dost görünmeleri ve Müslümanlarla beraber yaşamalarına bakarak onların düşman olmadığının zannedilmemesi gerektiğini belirtmektedir. Hatta onlar, yurtları farklı olan ve Müslümanlara açıkça düşmanlık eden harbi kafirlerden bile daha çok düşman kabul edilmeye müstahaktırlar. Çünkü Müslümanlarla -içlerinde farklı bir dini benimsemelerine rağmen- iç içe yaşayan bu münafıkların zararı, Müslümanlara açıkça düşmanlık edenlerin zararından çok daha büyüktür.

Hiç şüphe yok ki açıkça düşmanlık eden kafirlerle yapılan savaşlar, bir saat, birkaç gün (belirli bir süre) devam eder; sonra savaş bitip peşinden zafer gelir. Fakat bunlar sabah akşam Müslümanların yurtlarında ve evlerinde onlarla beraber Müslümanların onlarla vuruşması ve onları yok etmesi mümkün olmamaktadır. İşte bütün bunlardan dolayı onlar, yurtları farklı olup açıkça düşmanlık edenlerden daha çok düşman kabul edilmeye müstahaktırlar.


Elhasıl: Bu tabakada bulunanlar, bedbahtlar içerisinde en bedbaht olanlardır. Bundan dolayıdır ki ahirette onlarla alay edilmekte ve kendisiyle sırat’ın ortasına kadar gelecekleri bir nur/ışık onlara verilmekte, daha sonra Allah onların ışıklarını orada söndürmektedir. Işıkları söndürülünce onlara şöyle denir:
   

ارْجَعُوا وَرَاءَكُمْ فَالتَمِسُوا نُوراً

"Dönün arkanıza (tekrar dünyaya) da (burası için) bir nur arayın." (el-Hadid 57/13)

Aynı şekilde onlarla mü’minlerin arasına
   

بِسُورٍ لَهُ بَابٌ بَاطِنُهُ فِيهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِن قَبْلِهِ الْعَذَابُ يُنَادُونَهُمْ أَلَمْ نَكُن مَعَكُمْ قَالُوا بَلَى وَلَكِنَّكُمْ فَتَنْتُمْ أَنْفُسَكُمْ وَتَرَبَّصْتُمْ وَارْتَبْتُم وَغَرَّتْكُمُ الأَمَانِى حَتَّى جَاءَ أَمْرُ اللهِ وَغرَّكُمْ بِاللهِ الغرُورِ

"Kapılı bir sur çekilir, (öyle ki) onun iç tarafında rahmet, dış tarafında da azap vardır, (münafıklar,) onlara seslenirler: Biz (dünyada) sizinle değil miydik? (Mü’minler de:) Evet (görünüşte beraberdik) fakat siz, kendinizi fitnelik yapıp yaktınız. (Hep mü’minleri dışladınız eksik tarafını ve felaketini) gözlediniz. Şüphe ettiniz (tam inanmadınız). Kuruntular sizi, Allah'ın emri (ölüm) gelinceye kadar aldat(ıp oyala) dı. O çok aldatıcı (şeytan), Allah'a karşı bile (inanç ve ibadette) sizi aldattı." (el-Hadid 57/13-14)

İşte şiddetli bir musibet ve hasret.. Kul için kurtuluş ve felaha doğru bir yol açılır, kul tam kurtuluşa erdiğini ve saadet ehlinin makamlarına ulaştığını zannederken, birden onlardan koparılıp uzaklaştırılır ve kendisi için bedbahtlık takdir edilir… Allah'ın ceza ve gazabından yine O'na sığınırız.

Hiç şüphesiz ki bu tabakayı oluşturanların en aşağı derecede olmaları, küfürlerinin büyüklüğünden ve katılığından kaynaklanmaktadır. Çünkü bunlar, Müslümanlarla iç içe olup beraber yaşadılar, risalet'in öğretilerini ve ve imanın şahitlerini, uzak olan harbi kafirlerin görmeyeceği şekilde direk olarak gördüler; onlara, açıktan düşmanlık eden harbi kafirlere ulaşmayan imanın sıhhat ve marifeti ulaştı… İşte bu marifet ve bilgilerine rağmen eğer onlar hakkı inkar ederlerse, şüphesiz ki bu durumda onların küfürleri, uzakta olan harbi kafirlerinkinden daha katı, kalpleri daha pis ve Allah'a, Rasulü'ne ve mü’minlere düşmanlıkları daha şiddetli olur. O halde bunlar, Müslümanlarla savaşmaya soyutlanmış ve bu işi üstlenmiş olan uzaktaki harbi kafirlerden daha bedbahttırlar. Bundan dolayıdır ki Allah Te'ala bunlar hakkında şöyle buyurmaktadır:
   

ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ آمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا فَطُبِعَ عَلَى قُلُوبِهِمْ فَهُم لا يَفْقَهُونَ

"Bu, onların (dilleriyle) iman edip sonra (kalpleriyle) inkar etmelerindendir. Bu yüzden kalplerinin üzerine mühür vuruldu, artık onlar (hakikati) anlamazlar." (el-Münafikun 63/3)

Başka bir ayette de şöyle buyurmaktadır:
   

صُم بُكْمُّ عُمِى فَهُمْ لا يَعْقِلُونَ

"(Onlar) sağır, dilsiz ve kördürler. Artık (bulundukları sapıklıktan hakk'a) dönemezler." (el-Bakara 2/18)

Fakat kafirler hakkında şöyle buyurmaktadır:
   

صُم بُكْم عُمْى فَهُمْ لا يرْجَعُونَ

"Onlar, sağır, dilsiz ve kördürler. Bu sebeple onları, (ilahi emirleri duysalar da) düşünmezler (gereğini yerine getirmezler)." (el-Bakara 2/171)

Kafir düşünmez/akletmez, fakat münafık gördükten sonra kör oldu, bildikten sonra bilmemezlikten geldi, ikrar ettikten sonra inkar etti ve iman ettikten sonra kafir oldu... Muhakkak ki durumu bu şekilde olan bir kimsenin küfrü daha katı, kalbi daha pis ve Allah ile Rasulü'ne karşı daha azgın olur. İşte bundan dolayı da en aşağı dereceyi hak eder.

Bunun başka bir sebebi de şudur: Aslında onları münafıklık yapmaya sevkeden, onların hem mü’minler, hem de kafirlerin yanında izzet ve mevki makam aramaları ve bunu sağlamaya çalışmalarıdır. Mü’minlerin kendilerine destek vermeleri için onları razı etmeye çalışırlar, aynı şekilde kafirlerden de destek bulmak için onları da razı ederler. İşte zaten onların başına gelen bela ve musibetler de buradan kaynaklanmaktadır. Zira onlar, her iki grubun da kendilerine destek vermelerini arzulamaktadırlar. Onların imana, İslam'a ve Allah ile Rasulü'ne itaat etmeye herhangi bir meyilleri olmayıp, bilakis tüm meyilleri ve özleriyle kafirlere yönelmektedirler. İşte bundan dolayı da zilletin en büyüğüyle karşılık gördüler ki, ebedi olarak kalacakları yer, kafirlerin de altı olan aşağıların en aşağısı yapıldı.

Aynca münafıkların vasıflarından olan Allah, Rasulü ve mü'minleri aldatmaya kalkışmak, iman edenleri alaya almak, yalancılık, din ile oynamak, mü’minlerden olduğunu açığa vurup, içinde küfür ve şirki saklamak ve Allah ile Rasulü'ne düşmanlık etmek gibi şeylerle de bunlar kafirlerden ayrılırlar. Bütün bunlarla onların küfürleri daha bir katılaşır ve cehennemin en aşağı tabakasına müstahak olurlar.

Allah Te'ala, el-Bakara Suresi'nin başında1 insanların kısımlarını anlatırken, onları, hem zahiren, hem de batınen mü’min; hem zahiren, hem de batınen kafir; zahiren mü’min, batınen kafir -ki bunlar münafıklardır- şeklinde taksim eder. Allah Te'ala burada mü’minlerden üç ayetle2, kafirlerden iki ayetle3, münafıklardan ise tam on küsur ayetle4 bahseder. Bu ayetlerde onları, son derece kötülemiş, onların gerçek yüzlerini ortaya çıkararak onları rezil rüsvay etmiştir. Gerçek sefihlerin ve yer yüzünde fesat çıkaranların sadece kendileri olduğunu, alaya alıp aldatmaya çalışanların, fakat hidayeti verip dalaleti almakla aslında gerçek manada aldanan ve zarara uğrayanlann kendileri olduğunu haber vermektedir.

Bu ayetler, onların sağır, dilsiz ve kör olduklarını; batılı bırakıp hakk'a dönmelerinin artık imkansız olduğunu belirtmektedir.

Aynı şekilde onların kalp hastası olduğunu ve Allah'ın onların hastalıklarını arttırdığını bildirmektedir. Ne kadar kötüleme ve ayıplama türü varsa, onların hepsiyle onları kötüleyip ayıpladı.

İşte bütün bunlar, Allah Subhanehu'nun onlara ne kadar kızgın olduğunu, onlardan ne kadar buğzettiğini, onlara ne denli düşman olduğunu ve Allah'ın düşmanları arasında, onların Allah katında en çok sevilmeyenler olduğunu göstermektedir. Böylece Allah Te'ala'nın, bu tabakayı oluşturanlan cehennemin en aşağı tabakasına koymasındaki üstün hikmeti ortaya çıkmış oldu. Onların durumuna düşmekten Allah'a sığınır ve O'nun afiyet ile rahmetini dileriz.

Münafıkların Sıfatları

Allah Te'ala'nın münafıklar için saymış olduğu sıfatları iyice düşünmek gerekir. Şöyle ki;

Onların kalplerinde şek ve şüphe hastalığı vardır.

Onlar yeryüzünde fitne ve fesat çıkarırlar.

Onlar Allah'ın dini ve kullarıyla alay eder, onları hafife alırlar.

Onlar yeryüzünde azgınlık eder ve hidayeti satıp karşılığında delaleti alırlar.

Onlar (hakka karşı) sağır, dilsiz ve kördürler.

Onlar şaşkınlık içinde olup, Allah'a ibadet etmekte tembel olurlar.

Onlar zina yapmaya düşkündürler.

Onlar Allah'ı çok az anarlar.

Onlar mü’minlerle kafirler arasında gidip gelirler, ne bunlardan taraf, ne de onlardan taraf görünürler.

Onlar yalan yere ve batıl olarak Allah'ın ismiyle çokça yemin ederler.

Onlar yalancıdırlar.

Onlar aşın derecede korkaktırlar.

Onlar dini bilmez ve dinden anlamazlar.

Onlar çok cimridirler.

Onlar Rabb Teala'ya ve ahiret gününe inanmazlar.

Onlar devamlı mü’minlere zarar vermeye çalışır ve mü’minlere, gevşemeleri, çözülmeleri ve aralarına çeşitli fitnelerin girmesi için nasihat etmeye yeltenirler.

Onlar hiçbir zaman Allah'ın dininin galip gelmesini istemezler.

Onlar hakkı yoketmek ve ortadan kaldırmak için durmadan çalışırlar.

Onlar, mü’minlere bir hayrın isabet etmesi ve mü’minlerin zafer kazanmasına son derece üzülürler.

Onlar, mü’minlerin başına gelen mihnet ve belalardan dolayı sevinirler.

Onlar, mü’minlerin başına musibet, felaket ve yenilgilerin gelmesini gözetlerler.

Onlar Allah'ın rızası için O'nun yolunda infak etmeyi sevmezler.

Onlar, mü’minlerde olmayan bazı vasıflarla onlara iftira eder ve böylece onları kötülemeye, lekelemeye çalışırlar.

Onlar Allah yolunda tasadduk edenleri ayıplarlar; az verenleri az verdikleri için ayıplar, çok verenleri de riyakar olmak ve insanların övgüsüne mahzar olmayı istemekle ayıplarlar.

Onlar dünyanın kulları/köleleridir; eğer kendilerine dünyalık verilse razı olurlar, verilmediği takdirde de kızarlar.

Onlar Allah'ın Rasulu'ne eziyet eder, Allah'ın onu beri kıldığı şeyleri ona nispet eder ve onun için yücelik, fazilet ve kemal sayılacak şeylerle onu ayıplarlar.

Onların tek maksatları yaratılmışları razı etmek olup, alemlerin Rabb'ini razı etmeye hiç çalışmazlar.

Onlar mü’minlerle dalga geçerler.

Onlar, Rasulullah'tan geri kalıp cihada gitmemekle sevinirler.

Onlar Allah'ın yolunda cihad etmekten ve edilmesinden hoşlanmazlar.

Onlar çeşitli hilelerle Allah'ın farz kıldığı şeyleri iptal etmeye ve onlardan kurtulmaya çalışırlar.

Onlar Allah ve Rasulu'ne itaat etmemeyi arzularlar ve bunu isterler.

Onların kalpleri mühürlenmiş olup, Hakk'ı düşünemezler.

Onlar, yapmaya güç yetirdikleri halde Allah'ın kendilerine farz kıldığı şeyleri terk ederler.

Onlar, insanlar arasında Allah adına en çok yemin edenler olup, bunu, Müslümanların kendilerine karşı gelmesinden korunmak için kalkan edinirler. İşte bir münafığın en temel ve olmazsa olmaz vasfı budur.

Onlar, Ademoğulları arasında en pis ve en rezil varlıklardır.

Onlar fasıktırlar. Allah ve Rasulü’nün emirlerine bağlı kalmazlar.

Onlar mü’minler için zararlı mahluklar olup, devamlı onları bölüp parçalamaya çalışırlar.

Onlar, mü’minlere, Allah'a ve Rasulu'ne savaş açan herkesi barındırır ve onlara yardımcı olurlar.

Onlar mü’minlere zahiren benzemeye çalışır ve amellerinde onlara taklit ederler ki, böylece onlara zarar vermeye ve onların birliklerini bozmaya yol bulsunlar. İşte münafıkların hiç değişmeyen bir sıfatı…

Onlar, Allah'ı ve Rasulü’nü inkar etmekle kendilerini fitneye düşürmüşlerdir.

Onlar, kötü akıbet ve felaketlerin Müslümanların başına gelmesini gözetlerler. İşte münafıkların hiçbir zaman değişmeyen bir özelliği…

Onlar din hakkında şüpheye düşmüş, onu tasdik etmemişlerdir.

Onları batıl istekler ve şeytan aldatmıştır.

Onlar, bedeni yönden insanların en güzelleri olup, görünüşleri bakanların, konuşmaları da dinleyenlerin nazar'ı dikkatlerini celbeder. Ancak beden ve sözlerinin dışında duvara dayandırılmış bir odundan başka bir şey göremezsin, İman yok… anlayış/fıkıh yok… ilim yok… sadakat/samimiyet yok… Sadece nazar-ı dikkati celbeden bir elbise giydirilmiş bir odun. Bunun dışında hiçbir şey değiller… Onlar, kendilerine tevbe ve istiğfar etmeleri teklif edildiğinde kabul etmez ve buna ihtiyaçlarının olmadığını iddia ederler. Ya kendilerinde bulunan zındıklık ve cehl-i mürekkeb onları bundan ve tüm taatlerden ihtiyaçsız bırakmakta -ki birçok zındığın durumu böyledir- veya kendilerini bunlara davet edenleri küçümseyip basite almakta ve bundan dolayı onların davetlerini kabul etmemektedirler. Onlar Allah'ın ayetlerini ve Rasulü'nü eğlence konusu edip, bunlarla alay ederler.

Onlar mücrim ve suçludurlar.

Onlar münkeri emreder, ma'rufu yasaklarlar.

Onlar Allah'ın razı olacağı yollarda mallarını infak etmezler.

Onlar Allah'ı hatırlamaz ve zikretmezler. Onlar mü’minleri bırakıp kafirleri dost edinirler.

Şeytan onları tamamen kontrolüne almış ve onlara hakim olmuştur.

Şeytan onlara galip gelip, Allah'ı anmayı/hatırlamayı onlara unutturmuştur. Böylece onlarda Allah'ı çok az anarlar/hatırlarlar.


Onlar şeytanın taraftarları/askerleridir.

Onlar, Allah ve Rasulü'ne düşmanlık edenleri sever, onlara dost olurlar.

Onlar, mü’minlerin zorluk ve sıkıntıya düşmesini arzularlar.

Onların mü’minlere olan buğz ve nefretleri, ağızlarından taşmakta ve dil sürçmelerinden anlaşılmaktadır.

Onlar, kalplerinde olmayan şeyleri sadece ağızlarıyla söylerler.

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in onlara ait olduğunu belirttiği bazı sıfatları da şunlardır:

Konuşurken yalan söylerler.

Emanete ihanet ederler.

Verdikleri sözde durmazlar. Sözlerini bozarlar.

Tartışırken aşırıya gider ve karşılarında bulunan kimseyi altetmek için yalan söyler, bağırıp çağırırlar.

Va'dettiklerini yerine getirmezler.

Namazı en son vaktine kadar geciktirirler. Namazı hemen hızlıca kılarlar.

Cemaatle namaza gelmezler. Onlara en ağır gelen namazlar, sabah ve yatsı namazlarıdır.


Yine Allah Te'ala'nın onlara ait olduğunu beyan ettiği bazı sıfatları şunlardır:

Onlar, mü’minler için hayır dilemekte cimrilik yaparlar. Onlar, korkulacak bir durum (savaş gibi) oldu mu korkuya kapılırlar. Korkulacak şey ortadan kalkar ve güvenli bir ortam oluşursa, bu seferde keskin dilleriyle mü’minleri incitirler. Mü’minlere karşı dilleri en keskin olan insanlar onlardır. Nitekim şöyle denmiştir:

Bize karşı cahillik, düşmanlarınıza karşı korkaklık ha: Cahillik ve korkaklık, ne kötü iki haslet!..

Hiç şüphesiz ki korku onlarında onların kalplerinde gizledikleri açığa çıkar. Güven ortamında ise, kesinlikle bunları gizli tutarlar ve bu çirkinlikleri gizli kalır. Müslümanlar için korkulacak bir durum oluştu mu, bunların kalplerinde bulunan akrepler hemen ortaya çıkar ve gizli bulunan bütün çirkinlikleri zuhur eder.


Onların dilleri çok tatlı, fakat kalpleri çok sert ve acıdır.

Onlar, insanlar arasında sözleriyle hareketleri en çok çelişenlerdir.

Hiçbir zaman onlarda dini iyi bilmek/anlamak ve güzel bir yaşayış/ahlak bir arada bulunmaz.

Her zaman onların hareketleri sözlerini, içleri dışlarını yalanlar ve gizli halleriyle zahiri davranışları birbiriyle çatışır.

Hiçbir hususta gerçek bir mü’min onlara güvenmez; çünkü onlar, hak veya batılla, doğru veya yalanla her işin bir çıkış yolunu hazırlamışlardır. Böylece kendileriyle beraber yapılacak olan her türlü işten kurtulma bahaneleri hazırdır.
Zaten bundan dolayı kendilerine münafık ismi verilmiştir. Bu isim, jerbon denen hayvanın yuvasının ismi olan "nafika"dan alınmıştır. Bu hayvan yuvası için birçok çıkış deliği/kapısı yapar, hangi delikten yakalanmaya çalışılsa, diğerinden kaçar böylece onu yakalamaya çalışan kimse, tek bir delikten hiçbir zaman onu yakalayamaz. İşte münafığa karşı senin halin, suyu kabzetmeye çalışan kimsenin durumu gibidir; hiçbir tarafından onu tutman mümkün olmaz.

Münafıkların en bariz bir özellikleri de çabuk renk değiştirmeleri, halden hale girmeleri ve hiçbir zaman tek bir hal üzere sebat etmemeleridir. Bazen sen hayret eder derecede onu dindar, ibadet ehli, salih ameller yapar ve sadakat/samimiyet üzere görürsün; bir de bakarsın ki bunların tam zıddını yapmaktadır. Hem de sanki bu kötülüklerden başka hiçbir şey bilmemiş ve görmemişçesine… Hiç şüphesiz ki insanların en çok renkten renge girenleri, halden hale girenleri ve bir hak üzere sebat etmeyenleri onlardır.

Onlar gece leş gibi uyurlar, gündüz boyunca da dünyaları için çalışırlar. Ahireti ise hiç düşünmezler.

Onların en bariz özelliklerinden biri de tartışma ve çekişme esnasında sen onları Kur'an ve Sünnet'e başvurmaya davet ettiğin zaman, onlar bunu kabul etmez ve tağutlarına gidip muhakeme olmak için seni davet ederler. Bu konuda Allah Te'ala şöyle buyurmaktadır:
   

أَلَمْ تَرَ إلَى الَّذِينَ يَزْعَمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُوا بِمَا أُنزَلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ يُرِيدُونَ أَنْ يَتَحاكَمُوا إِلَى الطاغوت وَقَد أمرُوا أَن يَكْفُروا بهِ وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ أن يُضِلَّهُمْ ضَلالاً بَعِيداً وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ تَعَالُوا إِلَى مَا أَنزَلَ اللهُ وإِلَى الرَّسُولِ رَأَيْتَ المُنَافقِين يَصُدُّونَ عَنكَ صُدُوداً فَكَيْف إِذَا أَصَابَتْهُمْ مُصِيبَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيَهِمْ ثُمَّ جَاؤُكَ يَحْلِفُونَ بِاللهِ إِنْ أَرَدْنَا إِلا إِحْسَاناً وَتَوْفِيقاً أُولَئِكَ الَّذِينَ يَعْلَمُ اللهُ مَا فِى قُلُوبِهِمْ فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ وَعِظْهُمْ وَقُلْ لَهُم فِى أَنْفُسِهِمْ قَوْلاً بَلِيغاً

"(Ey Muhammed), sana indirilen (Kur'an)'a ve senden önce indirilen (kitaplar)a inandıklarını (sözde) iddia edenleri görmedin mi? Kendilerine inkar (ve red) etmeleri emredildiği halde yine de tağuta mahkeme olmak isterler. Şeytan da onları (böylece hidayetten) uzak bir sapıklıkla büsbütün saptırmak ister. Onlara: Haydi (hakem olarak) Allah'ın indirdiğine (Kur'an'a) ve Rasulü'ne (Sünnet'e) gelin, dendiği zaman, münafıkların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün. Elleriyle yaptıkları (kötülükler) yüzünden kendilerine bir felaket geldiği vakit: Biz iyilik etmek ve uzlaştırmaktan başka (bir şey) istemedik, diye nasıl da Allah'a yemin ederek sana gelirler. Onlar, kalplerinde olanı (yalanı) Allah'ın bildiği kimselerdir. Onlara aldırma, yine de onlara öğüt ver ve kendileri hakkında tesirli söz söyle." (en-Nisa 4/60-63)

Onların bir diğer sıfatı da şudur: Onlar, insanların akıl ve görüşleriyle Rasulullah’ın getirdiklerine karşı koyarlar. Dolayısıyla onlar hem Rasulullah'ın getirdiklerinden yüz çevirmişler, hem de onun getirdiklerine karşı koymaktadırlar. Onlar iddia ederler ki, hidayet/doğru yol insanların akıl ve görüşlerinde olup, Rasul'ün getirdiklerinde değildir. Şayet onlar sadece onun getirdiklerinden yüz çevirseler ve başka bir şeyi onunla değişselerdi, yine de münafık olurlardı. Peki bununla beraber onun getirdiklerine karşı koyup, hidayetin ondan elde edilemeyeceğini iddia ederlerse nasıl olur!?

Onların belirgin özelliklerinden biri de şudur: Onlar hakkı gizlerler ve hak ehlinin kafalarını karıştırmaya çalışırlar. Onlar hak ehline kendi ilaçlarından vermek isterler. Hak ehli olanlar iyiliği emredip kötülüğü nehyettikieri ve Allah'a davet ettikleri zaman, hemen onları yeryüzünde fitne ve fesat çıkarmakla itham ederler. Halbuki Allah'da, Rasulü'de ve mü’minlerde biliyorlar ki yeryüzünde fitne ve fesat çıkaranlar onların ta kendileridirler.

Rasullerin varisleri, onları Allah'ın Kitab’ına ve Rasulullah'ın Sünneti'ne -saf ve bütün şaibelerden arınmış olarak- davet ettikleri zaman; hemen onları bid'at ehli ve sapık diye itham ederler.

Onlar hak ehlini dünya hususunda zahit, ahirete rağbetli ve Allah ile Rasulüne itaatkar gördükleri zaman, hemen onları kötü ahlak, aldanmışlık ve imkansız bir şeyle meşgul olmakla itham ederler.

Onlar hak ehlinin elinde hakkı gördükleri zaman, ona batıl elbisesini giydirir ve insanların ondan uzaklaşmasını sağlamak için çirkin bir kalıp içinde onu aklı zayıf olan insanlara sunarlar. Fakat kendi ellerinde bulunan batıla da hak elbisesini giydirir ve kabul edilmesi için süslü bir kalıpta insanlara onu sunarlar.

Elhasıl: Müslümanlar arasında onlar, saf altın paralar arasında bulunan karışımlı, sahte paralardır ki, insanların çoğunluğunun yanında -sarrafçılıktan anlamadıkları için- bunlar revaçta olur. Ancak insanlardan basiretli sarraflar bunların halini bilebilirler ki, onlar da çok azdırlar.

Hiç şüphesiz ki dinler için bu tip insanlardan daha zararlı hiç kimse yoktur. Dinleri bozanlar da bunlardan başkası değildir. Bundan dolayıdır ki Allah Te'ala Kur'an'ı kerimde bunların durumunu açıklığa kavuşturmuş, sıfatlarını iyice izah etmiş ve hallerini beyan etmiştir. Onların ümmete çıkardıkları zorluklar şiddetli olduğu ve ümmetin onlarla imtihanı büyük olduğu için Allah Te'ala tekrar tekrar onları zikretmiştir. Zira onlar ümmetin arasında bulunmakta ve ümmetin onları tanımaya, onlara benzemekten ve onlara kulak vermekten sakınmaya şiddetli bir şekilde ihtiyacı vardır.

Onlar Allah'a seyr-u sülük yapan nicelerinin hidayet yollarını kesmiş, onları helak ve dalalet yollarına sevketmiş, onlara çeşitli vaadlerde bulunarak boş arzularla onları aldatmışlardır. Ancak onların vaat ettiğ şey aldanmak olup, telkin ettikleri dileklerde veyl ve ölümdür.

Onlar vasıtasıyla nice insan şeytan yolunda öldürülmüş, nicelerinin de iman ve takvaları çıkarılıp atılmıştır. Onlardan dolayı kimileri esir düşerek tüm kurtuluş umutlarını yitirmişlerdir. Kimileri de Allah'ı bırakıp kaçmış, başka şeylere yönelmiştir. Heyhat! Kaçış zamanı değildir!.. Onlarla beraber olmak ayıp ve rezillik olup, onları sevmek Cebbar olan Allah'ın gazabının inmesine ve cehenneme girmeye sebep olur.

Onların avcılarının köpekleri kimi yakalasa ve görüşlerinin pençeleri kime takılsa, ondan din ve iman elbiselerini parçalayıp çıkarırlar ve onun için bela ve perişanlık elbiselerini dikerler. Artık o, mahrumiyet ve şakavet eteklerini yerlerde sürüyerek, gerisin geriye topukları üzere yürümeye başlar ve bunun ilerlemek olduğunu zanneder.

Allah'a yemin olsun ki onlar yol kesen eşkiyalardır. O halde ey saadet ehlinin makamlarına doğru yolculuk yapan kervan, onlardan son derece sakın ve kesinlikle bunu ihmal etme! Zira onlar kasap olup, dilleri bela ve musibet kesen keskin bıçaklardır. Dolayısıyla ey koyun sürüsü, onlardan son derece kaçın! İşte gerçek düşmanlar onlardır, onların bela ve musibetine uğramaktan sakının! Hiç şüphesiz ki bizim onlarla birlikte yaşamamız kaçınılmazdır. Onlarla bir arada yaşamanın en büyük hastalık olmasına rağmen, bizim bundan başka bir çaremiz de yoktur.


Onlar kendilerini, cehennemin kapısında duran ve ona davet eden cehennem davetçileri yaptılar; onların davetine icabet edenler helak olsun!

Onlar cehennemin etrafında, bütün süs ve çekiciliğiyle beraber ağlarını kurdular; onların ağlarının süs ve çekiciliğine aldananlara veyl/yazıklar olsun!

Onlar ağlarını kurdular.. İplerini uzattılar… Ve çağrıcıları şöyle çağırdı: "Ey koyunlar sürüsü, haydin helaka! Haydin yokolup ziyana uğramaya!" Bütün koyunlar koşuşarak onlara doğru yarışa girdiler ve onlarda koyunları sulamak için tatlı kaynaklara değil, azap havuzlarına götürdüler… Onlar bu koyunları, helak ve belanın en büyüğüne sattılar. Ve onlara dediler ki: "Haydin perişan bir vaziyette bu alçalmışlık kapısından girin ve: Bizim günahlarımızı bağışla!, demeyin; zira gün, bağışlanma günü değildir."

Muhakkak ki hayret edilmesi gereken kişiler bunların ip ve ağlarına tutulan kişiler değil; onların tuzaklarından kurtulabilen kişilerdir. Bedbahtlığı kendisine galip gelmiş ve bunun için yaratılmış olan bir kişi, bunların tuzaklarından nasıl kurtulabilir ki?


İşte şüphesiz ki bu tabakayı oluşturanlara, ancak Allah'ın kendilerini yerleştirmiş olduğu perişanlık ve alçalmışlık yurduna yerleştirilmeleri ve küfür ile inat ehlinin makamlarının en aşağısına indirilmeleri yaraşır.

Muhakkak ki kulun iman ve marifeti oranında, bu tabaka ehlinden olmaktan korkusu da artar. İşte bundan dolayıdır ki ümmetin önderleri ve öncüleri olan ashab, bunlardan almaktan yana kendi nefisleri hakkında şiddetli bir korkuya kapılırlardı. Nitekim Ömer ibn'ul Hattab (radiyallahu anh) şöyle derdi:
   

يا حذيفة، ناشدتك الله، هل سمانى رسول الله صلى الله عليه وسلم مع القوم؟ فيقول: لا، ولا أُزكى بعدك أحداً

"Ey Huzeyfe, Allah hakkı için söyle: Rasulullah onlar (münafıklar) arasında benim adımı da zikretti mi? Huzeyfe dedi ki: Hayır. Fakat senden sonra hiç kimseyi tezkiye etmeyeceğim."

Yani; senden başka bu hususta hiç kimseye bir şey söylemeyeceğim. Yoksa bu: "Senden başka hiç kimse münafıklıktan beri değildir," anlamında anlaşılmamalıdır.

İbni Ebi Muleyka de şöyle der:
   

أدركت ثلاثين من أصحاب رسول الله؟ صلى الله عليه وسلم كلهم يخاف النفاق على نفسه، ما منهم أحد يقول إنه على إيمان جبرائيل وميكائيل

"Ben Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ashabından otuz kişiyle karşılaştım, onların hepsi de kendi nefisleri hakkında nifaktan korkarlardı. Onlardan hiç biri: Cebrail ve Mikail'in imanı üzere olduğunu, söylemiyordu." (Buhari; İbni Hacer, Feth'ul Bari, 1/109)



Alıntı yapılan: dipnotlar
1- Allah Te'ala, Bakara Suresi'nin başında insanları kısımlara ayırarak şöyle buyurmaktadır:

ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِّلْمُتَّقِينَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ والَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ وَبِالآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ أُوْلَـئِكَ عَلَى هُدًى مِّن رَّبِّهِمْ وَأُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنذِرْهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ خَتَمَ اللّهُ عَلَى قُلُوبِهمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ عظِيمٌ وَمِنَ النَّاسِ مَن يَقُولُ آمَنَّا بِاللّهِ وَبِالْيَوْمِ الآخِرِ وَمَا هُم بِمُؤْمِنِينَ يُخَادِعُونَ اللّهَ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَمَا يَخْدَعُونَ إِلاَّ أَنفُسَهُم وَمَا يَشْعُرُونَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ فَزَادَهُمُ اللّهُ مَرَضاً وَلَهُم عَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ لاَ تُفْسِدُواْ فِي الأَرْضِ قَالُواْ إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ أَلا إِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلَـكِن لاَّ يَشْعُرُونَ وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ آمِنُواْ كَمَا آمَنَ النَّاسُ قَالُواْ أَنُؤْمِنُ كَمَا آمَنَ السُّفَهَاء أَلا إِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَاء وَلَـكِن لاَّ يَعْلَمُونَ وَإِذَا لَقُواْ الَّذِينَ آمَنُواْ قَالُواْ آمَنَّا وَإِذَا خَلَوْاْ إِلَى شَيَاطِينِهِمْ قَالُواْ إِنَّا مَعَكْمْ إِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِئُونَ اللّهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ أُوْلَـئِكَ الَّذِينَ اشْتَرُوُاْ الضَّلاَلَةَ بِالْهُدَى فَمَا رَبِحَت تِّجَارَتُهُمْ وَمَا كَانُواْ مُهْتَدِينَ مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَاراً فَلَمَّا أَضَاءتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ فِي ظُلُمَاتٍ لاَّ يُبْصِرُونَ صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لاَ يَرْجِعُونَ أَوْ كَصَيِّبٍ مِّنَ السَّمَاءِ فِيهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌ يَجْعَلُونَ أَصْابِعَهُمْ فِي آذَانِهِم مِّنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِ واللّهُ مُحِيطٌ بِالْكافِرِينَ يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ أَبْصَارَهُمْ كُلَّمَا أَضَاء لَهُم مَّشَوْاْ فِيهِ وَإِذَا أَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُواْ وَلَوْ شَاء اللّهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَأَبْصَارِهِمْ إِنَّ اللَّه عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

"Bu, kendisinde şüphe olmayan, muttakiler için yol gösterici olan bir kitaptır. Onlar, gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler. Ve onlar,  sana indirilene, senden önce indirilenlere iman ederler ve ahirete de kesin bir bilgiyle inanırlar. İşte bunlar, Rablerinden olan bir hidayet  üzeredirler ve kurtuluşa erenler bunlardır. Şüphesiz, inkar edenleri uyarsan da, uyarmasan da, onlar için farketmez; inanmazlar. Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinin üzerinde perdeler vardır. Ve büyük azab onlaradır. İnsanlardan öyleleri vardır ki: Biz Allah'a ve ahiret gününe iman ettik, derler; oysa inanmış değillerdir. (Sözde) Allah'ı  ve iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatıyorlarlar ve şuurunda değiller. Kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını arttırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için acı bir azab vardır. Kendilerine: Yeryüzünde fesat çıkarmayın!, denildiğinde: Biz sadece ıslah edicileriz!, derler. Bilin ki; gerçekten, asıl fesatçılar bunlardır, ama şuurunda değildirler. Ve (yine) kendilerine: İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin!, denildiğinde: Düşük akıllıların iman ettiği gibi mi iman edelim?, derler. Bilin ki, gerçekten asıl düşük-akıllılar kendileridir; ama bilmezler. İman edenlerle karşılaştıkları zaman: İman ettik!, derler. Şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında ise, derler ki: Şüphesiz, sizinle beraberiz. Biz (onlarla) yalnızca alay ediyoruz!.. (Asıl) Allah onlarla alay eder ve taşkınlıkları içinde şaşkınca dolaşmalarına (belli bir) süre tanır. İşte bunlar, hidayete karşılık sapıklığı satın almışlardır; fakat bu alışverişleri bir yarar sağlamamış; hidayeti de bulmamışlardır. Bunların örneği, ateş yakan adamın örneğine benzer; (ki onun ateşi) çevresini aydınlattığı zaman, Allah onların aydınlığını giderir ve göremez bir şekilde karanlıklar içinde bırakıverir. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bundan dolayı dönmezler. Ya da (bunlar) karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek(ler)le yüklü, gökten şiddetli bir yağmur fırtınasına tutulmuş gibidirler ki, yıldırımların saldığı dehşetle; ölüm korkusundan parmaklarıyla kulaklarını tıkarlar. Oysa Allah kafirleri çepeçevre kuşatıcıdır. Çakan şimşek neredeyse gözlerini kapıverecek; önlerini her aydınlattığında (biraz) yürürler, üzerlerine karanlık basıverince de kalakalırlar. Allah dileseydi, işitmelerini de görmelerini de gideriverirdi. Şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir." (el-Bakara 2/2-20)

2- Allah Te'ala, şöyle buyurmaktadır:

الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ والَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ وَبِالآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ أُوْلَـئِكَ عَلَى هُدًى مِّن رَّبِّهِمْ وَأُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

"Onlar, gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler. Ve onlar,  sana indirilene, senden önce indirilenlere iman ederler ve ahirete de kesin bir bilgiyle inanırlar. İşte bunlar, Rablerinden olan bir hidayet  üzeredirler ve kurtuluşa erenler bunlardır." (el-Bakara 2/3-5)

3- Allah Te'ala, şöyle buyurmaktadır:

إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنذِرْهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ خَتَمَ اللّهُ عَلَى قُلُوبِهمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ عظِيمٌ

"Şüphesiz, inkar edenleri uyarsan da, uyarmasan da, onlar için farketmez; inanmazlar. Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinin üzerinde perdeler vardır. Ve büyük azab onlaradır." (el-Bakara 2/6-7)

4- Allah Te'ala, şöyle buyurmaktadır:

وَمِنَ النَّاسِ مَن يَقُولُ آمَنَّا بِاللّهِ وَبِالْيَوْمِ الآخِرِ وَمَا هُم بِمُؤْمِنِينَ يُخَادِعُونَ اللّهَ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَمَا يَخْدَعُونَ إِلاَّ أَنفُسَهُم وَمَا يَشْعُرُونَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ فَزَادَهُمُ اللّهُ مَرَضاً وَلَهُم عَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ لاَ تُفْسِدُواْ فِي الأَرْضِ قَالُواْ إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ أَلا إِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلَـكِن لاَّ يَشْعُرُونَ وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ آمِنُواْ كَمَا آمَنَ النَّاسُ قَالُواْ أَنُؤْمِنُ كَمَا آمَنَ السُّفَهَاء أَلا إِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَاء وَلَـكِن لاَّ يَعْلَمُونَ وَإِذَا لَقُواْ الَّذِينَ آمَنُواْ قَالُواْ آمَنَّا وَإِذَا خَلَوْاْ إِلَى شَيَاطِينِهِمْ قَالُواْ إِنَّا مَعَكْمْ إِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِئُونَ اللّهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ أُوْلَـئِكَ الَّذِينَ اشْتَرُوُاْ الضَّلاَلَةَ بِالْهُدَى فَمَا رَبِحَت تِّجَارَتُهُمْ وَمَا كَانُواْ مُهْتَدِينَ مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَاراً فَلَمَّا أَضَاءتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ فِي ظُلُمَاتٍ لاَّ يُبْصِرُونَ صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لاَ يَرْجِعُونَ أَوْ كَصَيِّبٍ مِّنَ السَّمَاءِ فِيهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌ يَجْعَلُونَ أَصْابِعَهُمْ فِي آذَانِهِم مِّنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِ واللّهُ مُحِيطٌ بِالْكافِرِينَ يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ أَبْصَارَهُمْ كُلَّمَا أَضَاء لَهُم مَّشَوْاْ فِيهِ وَإِذَا أَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُواْ وَلَوْ شَاء اللّهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَأَبْصَارِهِمْ إِنَّ اللَّه عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

"İnsanlardan öyleleri vardır ki: "Biz Allah'a ve ahiret gününe iman ettik" derler; oysa inanmış değillerdir. (Sözde) Allah'ı  ve iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatıyorlarlar ve şuurunda değiller. Kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını arttırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için acı bir azab vardır. Kendilerine: Yeryüzünde fesat çıkarmayın, denildiğinde: Biz sadece ıslah edicileriz!.. derler. Bilin ki; gerçekten, asıl fesatçılar bunlardır, ama şuurunda değildirler. Ve (yine) kendilerine: İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin!, denildiğinde: Düşük akıllıların iman ettiği gibi mi iman edelim?!? derler. Bilin ki, gerçekten asıl düşük-akıllılar kendileridir; ama bilmezler. İman edenlerle karşılaştıkları zaman: İman ettik!, derler. Şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında ise, derler ki: Şüphesiz, sizinle beraberiz. Biz (onlarla) yalnızca alay ediyoruz!.. (Asıl) Allah onlarla alay eder ve taşkınlıkları içinde şaşkınca dolaşmalarına (belli bir) süre tanır. İşte bunlar, hidayete karşılık sapıklığı satın almışlardır; fakat bu alışverişleri bir yarar sağlamamış; hidayeti de bulmamışlardır. Bunların örneği, ateş yakan adamın örneğine benzer; (ki onun ateşi) çevresini aydınlattığı zaman, Allah onların aydınlığını giderir ve göremez bir şekilde karanlıklar içinde bırakıverir. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bundan dolayı dönmezler. Ya da (bunlar) karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek(ler)le yüklü, gökten şiddetli bir yağmur fırtınasına tutulmuş gibidirler ki, yıldırımların saldığı dehşetle; ölüm korkusundan parmaklarıyla kulaklarını tıkarlar. Oysa Allah kafirleri çepeçevre kuşatıcıdır. Çakan şimşek neredeyse gözlerini kapıverecek; önlerini her aydınlattığında (biraz) yürürler, üzerlerine karanlık basıverince de kalakalırlar. Allah dileseydi, işitmelerini de görmelerini de gideriverirdi. Şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir." (el-Bakara 2/8-20)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1113
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: Münafıklar ve Sıfatları
« Yanıtla #1 : 15.07.2015, 06:08 »
İbni Kayyım el-Cevziyye (691-751H), Medaric’us Salikin
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ

Münafıklık, kişinin farkında olmadan kendisiyle dopdolu olabileceği gizli bir hastalıktır.     

Münafıklık, insanlara gizli kalan bir durumdur. Hatta çoğunlukla münafığın kendisi de bu durumunu bilmez; fesatçı olduğu halde salih bir kimse olduğunu iddia eder.

Münafıklık Büyük ve Küçük olmak üzere iki çeşittir:

Büyük münafıklık -ki cehennemin en alt katında ebedi olarak kalmayı gerektirir- kişinin içinde bulundurmadığı ve yalancı olduğu halde, müslümanların yüzüne karşı Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe iman ettiğini söylemesidir. Gerçekte ise Allah’ın bir insana vahiy gönderip kitap indirdiğine, O’nun kendilerine doğru yolu göstermesi, gazabından sakındırıp azabıyla korkutması için diğer insanlara peygamber olarak gönderdiğine inanmaz.

Yüce Allah Kur’an’da, münafıkların üzerlerindeki perdeyi kaldırmış, onların içlerindeki sırları açığa vurmuştur. Onlara ve münafıklığa karşı dikkatli olmaları için bu konuda kullarını ikaz etmiştir. Bakara Suresi’nin başında insanları mü’min, kafir ve münafıklar olarak üç grup halinde zikretmiş, mü’minlere dört ayet, kafirlere de iki ayet tahsis etmiştir. Münafıklara gelince sayıca çok oldukları, İslam ve müslümanlar için taşıdıkları fitnenin büyüklüğü sebebiyle onlar hakkında on üç ayet indirmiştir. Münafıklar İslam için son derece büyük bir musibettirler. Çünkü görünüş itibariyle müslümandırlar, İslam’a yardımcı ve dostturlar. Halbuki gerçekte ona düşmandırlar. Onlar, bilmeyen birinin ilim ve iyilik zannettiği, fakat aslında son derece bilgisizlik ve bozgunculuk olan her şekil ve tavırla ve her fırsatta düşmanlıklarını ortaya koyarlar.

Bunlar İslam’ın nice hisarlarını yıkmışlar, nice kalelerini yerle bir etmişler, nice dalgalanan bayraklarını yırtmış, nice sancaklarını indirmişlerdir. Koparsınlar diye nice İslam fidanının köküne şüphe darbeleri indirmiş, kesip gömsünler diye kendi görüşleriyle onun gözlerini kör etmiş; kaynağını, kökünü kurutmuşlardır!..

İslam ve müslümanlar, asr-ı saadetten bu yana onlardan zarar görmekte, İslam topraklan peşpeşe onların şüphe ve fitnelerine maruz kalmaktadır. Onlar ise kendilerinin düzeltici olduklannı iddia etmektedirler:


أَلا إِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلَـكِن لاَّ يَشْعُرُونَ

“Halbuki onlar ortalığı bozanlardır; fakat anlamazlar.” (el-Bakara 2/12);

يُرِيدُونَ لِيُطْفِؤُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَاللَّهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ

“Ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek isterler. Oysa kafirlerin hoşuna gitmese de Allah nurunu tamamlayacaktır.” (Saf 61/8)

Bunlar vahyi terk etme konusunda sözbirliği etmişlerdir. Bununla hidayet bulmamakta ısrarlıdırlar:


فَتَقَطَّعُوا أَمْرَهُم بَيْنَهُمْ زُبُراً كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ

“İşlerini kendi aralarında bölüştürüp dağıtmışlardır. Her grup kendi yanındakiyle sevinmektedir.” (el-Mu’minun 23/53);

يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُوراً

“Aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar.” (el-En’am 6/112);

اتَّخَذُوا هَذَا الْقُرْآنَ مَهْجُوراً

“Böylece Kur’an’ı terkedilmiş olarak bırakmışlardır.” (el-Furkan 25/30)

Kalplerindeki imanın izleri artık silinmiştir; bunu farketmezler, temelleri sarsılmıştır; onarmaya çalışmazlar. İmanlarının parlaklığı sönmüştür, bunu yakmaya gayret etmezler, iman güneşi düşünce ve görüşlerinin karanlığıyla tutulmuş, örtülmüştür; onu görmezler. Onlar Allah’ın peygamberiyle gönderdiği yolu kabul etmemiş, onunla şereflenmemiş, onu bırakıp kendi görüş ve akıllarına yönelmekte herhangi bir beis görmemişlerdir. Vahiy metinlerini hakikat tahtından indirmiş, onun kesin bilgi görevine son vermişlerdir. Ona karşı batıl te’vil saldırılan düzenlemişler, ona birbiri peşinden tuzaklar kurmuşlardır. Onlara gelen vahiy bir misafirin ahlaksız bir aileye konuk olması gibidir. Onu layık olmadığı bir şekilde, acz içinde ve kaçamak bir şekilde uzaktan karşılamışlardır.

“Sen buradan geçemezsin. Şayet geçmek zorunda isen, konaklamadan geçersin” demişler, onu savuşturmak için çeşit çeşit bahaneler, gerekçeler icad etmişler, onunla karşı karşıya gelince: herhangi bir kesin bilgi ifade etmeyen lafızlarının dış ‘manaları bizi ilgilendirmez, diye ona itiraz etmişlerdir. Onların ayak takımı ise şöyle derler: “Sonradan gelen büyüklerimizi nasıl bulduysak o bize yeter.”

Şüphesiz münafıkların dayandığı sonraki ulema, bu konuları seleften daha iyi bilirler. Delil ve burhan getirmeyi daha iyi becerirler. Selef alimlerine ise sadelik ve kalp temizliği hakim idi. Akli delillerin kurallarını tespite gerek duymadılar. Onlar bütün gayretlerini dini emirleri yerine getirmeye, yasaklardan da kaçmaya sarfettiler. Dolayısıyla sonradan gelenlerin metodu (yolu) daha ilmi ve daha sağlam; selefin yolu ise daha amiyane ama daha salim ve tehlikesizdir.

Münafıklar, Kur’an ve sünnet nasslarını günümüzdeki halife durumuna düşürdüler: Paraların üstünde onun ismi yazılıdır, hutbelerde onun adı okunur, ama hakimiyet başkasının elindedir, onun ise hiç bir hükümranlığı yoktur, sözü de geçerli değildir.

Onlar sapıklık, hüsran, hile ve küfür kalbinin üzerine, iman elbisesi giydirmişlerdir. Dış görünüşleri Ensar, içleri ise kafirlerden yanadır, dilleri dost dili, ama kalpleri savaş eden düşman kalbidir:


مَن يَقُولُ آمَنَّا بِاللّهِ وَبِالْيَوْمِ الآخِرِ وَمَا هُم بِمُؤْمِنِينَ

“Allah’a ve ahiret gününe inandık” derler. “Ama mü’min değildirler”. (el-Bakara 2/8)

Münafıkların sermayesi hile ve aldatmadır. Malları ise yalan ve karıştırmadır. Geçim yolları da her iki tarafı memnun etmek, onların arasında güvenlikte olmaktır:


يُخَادِعُونَ اللّهَ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَمَا يَخْدَعُونَ إِلاَّ أَنفُسَهُم وَمَا يَشْعُرُونَ

“Onlar Allah’ı ve iman edenleri aldattıklarını sanırlar. Oysa ancak kendilerini aldatırlar da farkında bile olmazlar.” (el-Bakara 2/9)

Şüphe ve şehvet hastalıktan kalplerine zarar vere vere helak etmiştir. Kötü maksatlar irade ve niyetlerine hakim olmuş ve onları bozmuştur. Onlar o derece bozulmuşlardır ki helak olma noktasına gelmişler, doktorların onları tedavi etme imkan ve ihtimali kalmamıştır:


فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ فَزَادَهُمُ اللّهُ مَرَضاً وَلَهُم عَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ

“Kalplerinde hastalık vardır. Allah da onların bu hastalığını çoğaltmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle de onlar için elim bir azap vardır.” (el-Bakara 2/10)

Onların şüphe pençeleri kimin iman levhasına ilişmişse onu paramparça etmiştir. Fitne kıvılcımları kimin kalbine sıçradıysa onu yakıcı azaba duçar etmiştir. Aldatıcı şüpheleri kimin kulağına gelmişse kalbinin dini hükümleri tasdikine mani olmuştur. Onların yeryüzündeki bozgunculukları pek çoktur. Ama çoğu insanlar onlardan habersizdirler:


وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ لاَ تُفْسِدُواْ فِي الأَرْضِ قَالُواْ إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ أَلا إِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلَـكِن لاَّ يَشْعُرُونَ

“Kendilerine yer yüzünde fesat çıkarmayın, denildiği zaman: Biz ancak ıslah edicileriz, derler. Kesin olan şudur ki onlar ancak kötülük yayan bozguncudurlar. Fakat onu fark etmezler.” (el-Bakara 2/11-12)

Onlara göre Kur’an ve sünnete tabi olan mü’min şekilci (zahiri) ve akıldan nasibi olmayan kimsedir. Nassa bağlı kalan kimse ise cilt cilt kitap taşıyan merkep gibidir. Onun tek işlevi nakilleri taşımaktan ibarettir. Onlara göre vahiy taşıyan tüccarın malı değersizdir, makbul değildir, vahye tabi olanlar ise akılsız ve ahmak kimselerdir. Kendi aralarında tek başlarına kaldıklarında onlarla alay ederler:


وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ آمِنُواْ كَمَا آمَنَ النَّاسُ قَالُواْ أَنُؤْمِنُ كَمَا آمَنَ السُّفَهَاء أَلا إِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَاء وَلَـكِن لاَّ يَعْلَمُونَ

“Onlara insanların iman ettikleri gibi siz de iman ediniz, denildiği vakit: Biz hiç akılsızların iman ettikleri gibi iman edermiyiz? derler, biliniz ki akılsız ve ahmak olanlar yalnız kendileridir. Fakat bunu bilmezler.” (el-Bakara 2/13)

Onların her birinin iki ayrı yüzü vardır; biriyle mü’minlere, diğeriyle ise inkarcı kardeşlerine bakarlar. İki ayrı dilleri vardır; birini müslümanlara karşı yapmacık bir şekilde kullanır, öbürünü içinde sakladığı sırrına bırakırlar:


وَإِذَا لَقُواْ الَّذِينَ آمَنُواْ قَالُواْ آمَنَّا وَإِذَا خَلَوْاْ إِلَى شَيَاطِينِهِمْ قَالُواْ إِنَّا مَعَكْمْ إِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِئُونَ

“Mü’minlerle karşılaştıkları vakit, biz de iman ettik, derler. Halbuki kendilerini saptıran şeytanları ile başbaşa kaldıklarında ise, biz sizinle beraberiz, biz ancak onlarla alay ediyoruz derler.” (el-Bakara 2/14)

Tabilerini küçümseyip alaya alarak Kur’an ve sünnetten yüz çevirirler. Şımarıklık ve böbürlenmeden başka hiç bir işe yaramayan bilgilerine aldanarak vahyin hükmüne boyun eğmezler. Onları daima vahiyle alay eder halde görürsün:


اللّهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ

“Gerçekte Allah onlarla alay eder, azgınlıklannda onlara mühlet verir, bu yüzden onlar bir müddet başı boş dolaşırlar.” (el-Bakara 2/15)

Münafıklar, karanlıklar denizinde gizlice ticaret yapmaya çıkmışlar, şüphe gemilerine binmişlerdir. Şüpheler onları hayal dalgalarına bırakmış, gemileri fırtınaya tutulmuş ve sonunda denizin dibini boylamışlardır:


أُوْلَـئِكَ الَّذِينَ اشْتَرُوُاْ الضَّلاَلَةَ بِالْهُدَى فَمَا رَبِحَت تِّجَارَتُهُمْ وَمَا كَانُواْ مُهْتَدِينَ

“Onlar hidayete karşılık dalaleti satın almışlardır. Fakat ticaretleri kazanç getirmemiş ve doğruyu da bulamamışlardır.” (el-Bakara 2/16)

Halbuki, iman ateşi onların yollarını aydınlatır. Onun aydınlatmasıyla hidayet ve dalalet alanlarını görürler. Sonra o nur söner. Geriye alev alev yanan bir ateş kalır. İşte onlar o ateşle azap görürler, karanlıklarda yüzerler:


مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَاراً فَلَمَّا أَضَاءتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ فِي ظُلُمَاتٍ لاَّ يُبْصِرُونَ

“Onların misali karanlık gecede bir ateş yakan kimsenin misali gibidir. Ateş yanıp da etrafım aydınlattığı anda Allah, hemen onların aydınlığını giderir ve onları karanlıklar içinde bırakır; artık hiç bir şeyi göremezler.” (el-Bakara 2/17)

Onların kalp kulakları ağır şekilde sağırlaşmıştır. İman çağrısını duymazlar. Basiret gözlerinde körlük perdesi vardır; Kur’an hakikatlerini görmezler. Dillerinde hakka karşı söylemezlik vardır; onu ifade etmezler:


صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لاَ يَرْجِعُونَ

“Onlar sağır, dilsiz ve kördürler. Onlar geri dönmezler.” (el-Bakara 2/18)

Onların üzerlerine vahiy bulutu inmiştir. Onda kalp ve ruhların hayatı vardır. Onlar yalnız ondaki azap tehdidinin gürültüsü ile sabah-akşam yapmaları gereken yükümlülükleri duyarlar. Parmaklarıyla kulaklarını tıkarlar, elbiselerine gömülüp kaçmaya koyulurlar. Peşlerine düşülür, arkalarından seslenilerek herkesin gözü önünde teşhir edilirler. Gören gözler için halleri ortaya dökülür. Kur’an bu iki grubun halini bakanlar ve taklid edenler olmak üzere iki misalle anlatır:


أَوْ كَصَيِّبٍ مِّنَ السَّمَاءِ فِيهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌ يَجْعَلُونَ أَصْابِعَهُمْ فِي آذَانِهِم مِّنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِ واللّهُ مُحِيطٌ بِالْكافِرِينَ

“Yahut onların durumu, gökten sağanak halinde boşanan, içinde karanlıklar, gök gürültüsü ve yıldırımlar bulunan yağmura tutulmuş kimselerin durumu gibidir. O kafir ve münafıklar yıldırımlardan gelecek ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Halbuki Allah, kafirleri çepeçevre kuşatmıştır.” (el-Bakara 2/19)

Münafıkların Kur’an ve sünnette bildirilen, bazı ayırd edici vasıfları ve alametleri vardır. İman sahipleri o alametleri tanırlar.

Birinci alametleri: Riyakarlık (iki yüzlülük) tır. Riya insanın başına gelecek en kötü hallerden biridir.

İkinci alamet ise: Allah’ın emirlerine karşı tembel olmalarıdır:


وَإِذَا قَامُواْ إِلَى الصَّلاَةِ قَامُواْ كُسَالَى يُرَآؤُونَ النَّاسَ وَلاَ يَذْكُرُونَ اللّهَ إِلاَّ قَلِيلاً

“Namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah’ı da pek az hatıra getirirler.” (en-Nisa 4/142) samimi olmak onlara çok ağır gelir.

Münafıklar iki sürü arasında kalmış kararsız koyun gibidirler. Bir o sürüye geçerler bir diğer sürüye. Hiç bir tarafta daimi kalmazlar. Sürekli iki taraf arasında dururlar, hep hangisinin daha güçlü ve ikballi olduğunu gözetlerler:


مُّذَبْذَبِينَ بَيْنَ ذَلِكَ لاَ إِلَى هَـؤُلاء وَلاَ إِلَى هَـؤُلاء وَمَن يُضْلِلِ اللّهُ فَلَن تَجِدَ لَهُ سَبِيلاً

“Onların arasında bocalayıp dururlar; ne onlara, ne de bunlara bağlanırlar, Allah’ın şaşırttığı kimseye artık asla bir çıkar yol bulamazsın.” (en-Nisa 4/143)

Münafıklar, Kur’an ve sünnete uyanları gözetlerler. Eğer Allah onlara bir fetih müyesser kılacak olsa “biz sizinle beraberiz” derler ve bu hususta bütün güçleriyle yeminler ederler. Şayet müslümanların düşmanları galip gelecek olsa bu kez onların safına geçer “Siz de biliyorsunuz ki biz sizinle öz kardeşleriz, yakın akrabayız” derler. Onları tanımak mı istiyorsunuz? Kur’an’ı dinleyiniz. O size yeterli bilgi verecektir:


الَّذِينَ يَتَرَبَّصُونَ بِكُمْ فَإِن كَانَ لَكُمْ فَتْحٌ مِّنَ اللّهِ قَالُواْ أَلَمْ نَكُن مَّعَكُمْ وَإِن كَانَ لِلْكَافِرِينَ نَصِيبٌ قَالُواْ أَلَمْ نَسْتَحْوِذْ عَلَيْكُمْ وَنَمْنَعْكُم مِّنَ الْمُؤْمِنِينَ فَاللّهُ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلَن يَجْعَلَ اللّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً

“Münafıklar sizi gözetleyip dururlar; eğer size Allah’tan bir zafer nasip olursa, sizinle beraber değil miydik?, derler. Kafirlerin zaferden bir nasipleri olursa bu seferde onlara, sizi mü’minlerden korumadık mı?, derler. Artık Allah kıyamet gününde aranızda hükmedecektir ve kafirler için mü’minler aleyhine asla bir yol vermeyecektir.” (en-Nisa 4/141)

Tatlı dilleri ve güzel konuşmalarından dolayı, yalan olmasına rağmen Allah’a yemin etmeleri sebebiyle sözleri daima beğenilir. Hak söz konusu olunca uyur, batıl, olduğunda ise dimdik ayakta dururlar. Yüce Allah Kur’an’da onların bu halini şöyle tasvir eder:


وَمِنَ النَّاسِ مَن يُعْجِبُكَ قَوْلُهُ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَيُشْهِدُ اللّهَ عَلَى مَا فِي قَلْبِهِ وَهُوَ أَلَدُّ الْخِصَامِ

“İnsanların öyleleri vardır ki dünya hayatı hakkında söyledikleri senin hoşuna gider. Hatta böyleleri söylediklerinin kalpten geldiğine Allah’ı şahit tutarlar. Halbuki onlar hasımların en yamanıdırlar.” (el-Bakara 2/204)

Münafıkların kendi tabilerine salık verdikleri şeyler insanlar ve memleketlere felaket getirir. Halkı dünya ve ahirette kendi menfaatlerine olan şeylerden uzaklaştırmaya çalışırlar. Bir yandan, namaz, zikir, takva ve ictihad sözkonusu olunca mü’minlerden ayrılmazlar:


وَإِذَا تَوَلَّى سَعَى فِي الأَرْضِ لِيُفْسِدَ فِيِهَا وَيُهْلِكَ الْحَرْثَ وَالنَّسْلَ وَاللّهُ لاَ يُحِبُّ الفَسَادَ

“Öte yandan dönüp gittiler mi, yeryüzünde insanlar arasında bozgunculuk yapmak, ekinleri tahrip edip nesilleri bozmak için koşarlar. Allah ise bozgunculuğu sevmez.” (el-Bakara 2/205)

Bunların hepsi de birbirine benzerler. Kötülüğü işler ve tavsiye ederler, iyiliği yapmaz ve ondan men ederler. Allah yolunda mal harcamak hususunda cimri davranırlar. Allah defalarca onlara nimetlerini hatırlatmış, onlar ise onu anmaktan yüz çevirmiş ve onu unutmuşlardır. Sakınsınlar diye onların durumlarını kullarına kaç kez bildirmiştir? O halde şu ayeti bir kez daha dinleyelim:


الْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ بَعْضُهُم مِّن بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمُنكَرِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمَعْرُوفِ وَيَقْبِضُونَ أَيْدِيَهُمْ نَسُواْ اللّهَ فَنَسِيَهُمْ إِنَّ الْمُنَافِقِينَ هُمُ الْفَاسِقُونَ

“Münafık erkekler ve münafık kadınlar sizden değil, birbirlerindendir. Çünkü onlar kötülüğü emreder, iylikten alıkoyarlar ve onlar ellerini sıkı tutarlar, Allah için harcamak hususunda cimrilik gösterirler. Onlar Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu. Çünkü münafıklar fasıkların ta kendileridir.” (et-Tevbe 9/67)

Münafıkları vahyin açık manasını hakem tanımaya çağırsanız bunu kabul etmezler; Kur’an ve sünnetin hükmüne tabi olmaya davet etseniz bundan kaçarlar.

Onların gerçek yüzlerini yakından görseniz, onunla ilahi yol arasında büyük bir mesafe bulursunuz; vahyden korkunç bir sapma gösterdiğini müşahade edersiniz:


وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْاْ إِلَى مَا أَنزَلَ اللّهُ وَإِلَى الرَّسُولِ رَأَيْتَ الْمُنَافِقِينَ يَصُدُّونَ عَنكَ صُدُوداً

“Onlara, Allah’ın indirdiğine ve peygamberine gelin, onlara başvuralım, denildiği zaman münafıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün.” (en-Nisa 4/61)

Münafıklar, akıl ve dinleri noktasında hasar gördükten sonra nasıl felah bulup hidayete ersinler? İman vererek küfür satın almışlarken, dalalet ve alçaklıktan nasıl kurtulsunlar? Onların bu kârsız ticaretleri ne kadarda zararlı bir ticarettir. Mühürlü saf içkiyi verip, almayıp onun yerine ateşi almışlardır:


فَكَيْفَ إِذَا أَصَابَتْهُم مُّصِيبَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ ثُمَّ جَآؤُوكَ يَحْلِفُونَ بِاللّهِ إِنْ أَرَدْنَا إِلاَّ إِحْسَاناً وَتَوْفِيقاً

“Elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir felaket gelince nasıl hemen sana gelirler de, biz yalnızca iyilik etmek ve arayı bulmak istedik, diye Allah’a yemin ederler.” (en-Nisa 4/62)

Şek ve şüphe zakkumu onların kalplerinde kök salmıştır; ondan kurtulamazlar:


أُولَـئِكَ الَّذِينَ يَعْلَمُ اللّهُ مَا فِي قُلُوبِهِمْ فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ وَعِظْهُمْ وَقُل لَّهُمْ فِي أَنفُسِهِمْ قَوْلاً بَلِيغاً

“Onlar, Allah’ın kalplerindekini bildiği kimselerdir. Onlara aldırma, kendilerine öğüt ver ve onlara, kendileri hakkında tesirli söz söyle.” (en-Nisa 4/63)

Yok olasılar, iman hakikatından ne kadar da uzaktırlar! Hakikat ve marifet iddialarında ne kadar yalancıdırlar. Onların dünyaları başka, Hz. Peygamber’e tabi olanların dünyaları başkadır.

Allahu Teala Kur’an’ında mukaddes zatına büyük yemin etmiştir. Basiret sahipleri bunun sebep ve muhtevasını bilirler. Onun için de kalpleri o hususta Allah’a olan tazim ve ihtiramlarından dolayı son derece hassastır. Yüce Allah, dostlarını sakındırmak, münafıkların hallerini anlatıp uyarmak için şöyle diyor:


فَلاَ وَرَبِّكَ لاَ يُؤْمِنُونَ حَتَّىَ يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لاَ يَجِدُواْ فِي أَنفُسِهِمْ حَرَجاً مِّمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُواْ تَسْلِيماً

“Hayır, rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiç bir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.” (en-Nisa 4/65)

Münafıklar henüz kendilerinden istenmeden, sözlerinin ta başında yemin ederler. Çünkü mü’minlerin kendilerine güvenmediklerini bilirler. Kendileri hakkındaki kötü kanaatten, yalanlarının ortaya çıkmasından kurtulmak için yemini alet ederler. Bu imansızlar, yalan söylerler, sonra duyanların kendilerinin doğru söylediklerine inanmaları için de yemin ederler:


اتَّخَذُوا أَيْمَانَهُمْ جُنَّةً فَصَدُّوا عَن سَبِيلِ اللَّهِ إِنَّهُمْ سَاء مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

“Yeminlerini kalkan yapıp insanları Allah’ın yolundan saptırırlar. Onların yaptıkları ne kötüdür...” (el-Münafıkun 63/2)

Helak olacasılar! Önce iman kafilesiyle birlikte harekete geçtiler. Sonra yolun uzunluğunu ve ne kadar meşakkatli olduğunu görünce geri döndüler. Evlerinde tatlı bir hayat sürüp huzur bulacaklarını sandılar. Fakat ne öyle bir hayat sürdüler, ne de o gaflet uykusundan bir yarar gördüler. Çok geçmeden çağırıldılar; henüz doymamış aç bir halde iken sofradan kalktılar. Artık hesap günündeki hallerini siz düşünün. Onlar bildikleri halde inkar ettiler; hakkı ayan beyan gördükten sonra ona gözlerini yumdular:


ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ آمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا فَطُبِعَ عَلَى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَفْقَهُونَ

“Bunun sebebi, onların önce iman edip sonra inkar etmeleridir. Bu yüzden kalpleri mühürlenmiştir. Artık onlar hiç anlamazlar.” (el-Münafıkun 63/3)

Münafıklar insanların en güzel yapılısı, en tatlı dillisi, en nazik konuşanı fakat en bozuk kalplisidirler.Onlar meyvesiz, yerinden koparılıp oradan geçenler çiğnemesin diye bir duvara yaslanmış olan kütükler gibidirler:


وَإِذَا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسَامُهُمْ وَإِن يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُّسَنَّدَةٌ يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْ هُمُ الْعَدُوُّ فَاحْذَرْهُمْ قَاتَلَهُمُ اللَّهُ أَنَّى يُؤْفَكُونَ

“Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sankî elbise giydirilmiş kütüklerdir. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanarlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın. Allah onları kahretsin. Nasıl olup da döndürülüyorlar?” (el-Münafıkun 63/4)

Münafıklar namazı ölü vaktine kadar tehir ederler.Sabah namazını güneş doğarken, ikindi namazını da güneş batarken kılarlar. Namazı karganın yemini gagaladığı gibi çabuk çabuk kılarlar. Çünkü onlar kalpleriyle değil sadece bedenleriyle namaz kılarlar, peşindeki takipçilerin etkisiyle sağı solu kollayan bir tilkinin sağı solu kollaması gibi etrafı gözetirler.

Cemaate katılmazlar. Namazlarını ya evlerinde yahut da dükkanlarında kılarlar. Birine kızsalar aşırı gider, biriyle andlaşma yapsalar bozar, bir haber verseler yalan söyler, söz verseler cayar ve kendilerine bir emanet bırakılsa ona hıyanet ederler. Yaratılana böyle, yaratana da bu tarzda muamele ederler. Onların bu vasıflarını Mutaffifun Suresi’nin başı ile Tarık Suresi’nin sonu açık-seçik anlatır. Onları Allah’tan daha doğru kim tavsif edebilir:


يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِقِينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْ وَمَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ

“Ey Peygamber, kafirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varaçakları yer cehennemdir. O varılacak ne kötü bir varış yeridir.” (et-Tevbe 9/73)

Ne gariptir ki onlar az fakat çoğunluktadırlar; zayıf ama güçlüdürler; bilgiç ama cahildirler; Allah’ın büyüklüğünü bilmedikleri için büyük bir aldanma içindedirler:


وَيَحْلِفُونَ بِاللّهِ إِنَّهُمْ لَمِنكُمْ وَمَا هُم مِّنكُمْ وَلَـكِنَّهُمْ قَوْمٌ يَفْرَقُونَ

“Onlar mutlaka sizden olduklarına dair Allah’a yemin ederler. Halbuki onlar sizden değillerdir, fakat onlar kılıçlarınızdan korkan bir toplumdur.” (et-Tevbe 9/56)

Müslümanlara sağlık ve zafer nasip olacak olsa bu münafıkları üzer, günahlarına keffaret olacak bir musibet ve kötülüğe müptela olsalar onları sevindirir ve mutlu eder. Bu hal münafıkların ve mü’minlerin karakterlerini gayet açık bir şekilde ortaya koyan bir husustur. Örnek aldığı şahsiyet peygamber olanla, örneği münafık olanlar elbette bir olamazlar. Nitekim Kur’an-ı Kerim bu hususu şöylece dile getirmektedir:


إِن تُصِبْكَ حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْ وَإِن تُصِبْكَ مُصِيبَةٌ يَقُولُواْ قَدْ أَخَذْنَا أَمْرَنَا مِن قَبْلُ وَيَتَوَلَّواْ وَّهُمْ فَرِحُونَ قُل لَّن يُصِيبَنَا إِلاَّ مَا كَتَبَ اللّهُ لَنَا هُوَ مَوْلاَنَا وَعَلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ

“Eğer sana bir iyilik (zafer ve ganimet) erişirse (hasetlerinden dolayı) onların fenasına gider. Ve eğer sana bir musibet gelirse: Biz (savaşa girmemekle) önceden işimizi (sağlama) aldık, derler ve sevinç içinde dönüp giderler. De ki: Bize, Allah’ın yazdığından başka bir şey asla erişmez. O bizim sahibimizdir. Onun için mü’minler yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.” (et-Tevbe 9/50-51)

Keza Allahu Teala bu iki grubun durumunu ve kalplerinde karışıklık ve kaypaklık bulunanların saptırmasıyla yerinden oynatılamayacak gerçeği şöyle dile getiriyor:


إِن تَمْسَسْكُمْ حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْ وَإِن تُصِبْكُمْ سَيِّئَةٌ يَفْرَحُواْ بِهَا وَإِن تَصْبِرُواْ وَتَتَّقُواْ لاَ يَضُرُّكُمْ كَيْدُهُمْ شَيْئاً إِنَّ اللّهَ بِمَا يَعْمَلُونَ مُحِيطٌ

“Size bir iyilik dokunursa bu onları tasalandırır, size bir kötülük dokunursa ondan ötürü sevinirler. Eğer sabreder, Allah’tan korkarsanız onların hilesi size hiç bir zarar veremez. Şüphesiz Allah onların yaptıklarını kuşatmıştır.” (Al-i İmran 3/120)

Allah münafıkların kalbinin bozukluğu ve niyetlerinin kötülüğü sebebiyle onların itaatlerinden hoşlanmamış, bu hususta onlara fırsat vermemiştir. O’nun düşmanlarından yana oldukları için kendisine yakın olmalarını istememiş, onları kovarak rahmetinden uzaklaştırmıştır. Allah’ın vahyinden yüz çevirmişler, Allah da onlardan yüz çevirmiş, onları mutsuz etmiş, mutlu kılmamıştır. Artık tevbe etmedikleri sürece kurtulmaları umulmayacak tarzda onları adaletli bir şekilde yargılamıştır:


وَلَوْ أَرَادُواْ الْخُرُوجَ لأَعَدُّواْ لَهُ عُدَّةً وَلَـكِن كَرِهَ اللّهُ انبِعَاثَهُمْ فَثَبَّطَهُمْ وَقِيلَ اقْعُدُواْ مَعَ الْقَاعِدِينَ

“Eğer onlar (savaşa) çıkmak isteselerdi elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların davranışlarını çirkin gördü ve onları (böyle cihat gibi güzel bir amelden) geri koydu, onlara, oturanlarla (kadın ve çocuklarla) beraber oturun, denildi.” (et-Tevbe 9/46) buyurulmuştur.

Cenab-ı  Allah münafıkların kendisine itaatten alıkoymasını ve onları kapısından kovup uzaklaştırmasının hikmetini anlatıp bu muamelesinin dostlarına karşı bir lütuf ve onların mutluluğu için olduğunu bildirerek şöyle buyurmuştur:


لَوْ خَرَجُواْ فِيكُم مَّا زَادُوكُمْ إِلاَّ خَبَالاً ولأَوْضَعُواْ خِلاَلَكُمْ يَبْغُونَكُمُ الْفِتْنَةَ وَفِيكُمْ سَمَّاعُونَ لَهُمْ وَاللّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ

“Eğer içinizde (onlar da savaşa) çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmazdı ve aranızda mutlaka fitne çıkarmak peşinde koşarlardı. Halbuki içinizde de onlara kulak verecekler vardır. (Bunları kuşkulandırıp büyük bir fitne çıkarabilirlerdi). Allah zalimleri gayet iyi bilir.” (et-Tevbe 9/47)

Naslar münafıklara ağır gelir, onlardan hoşlanmazlar, onları taşımak zor geldiğinden yüklenmekten kaçınırlar, atıp yere bırakırlar, sünnetleri ihmal eder, muhafazaya çalışmazlar. Kendilerine hitap eden nasları icad ettikleri bazı esasları bahane ederek reddederler. Allah onların maskelerini düşürmüş, sırlarını ifşa etmiş, kullarına ibret yapmıştır. Asr-ı sadetten sonra münafık nesiller birbirini takip edegelmiştir. Onun içindir ki Allah sakınmaları için dostlarına onların sıfatlarını açıklamış, onlar hakkında:


ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَرِهُوا مَا أَنزَلَ اللَّهُ فَأَحْبَطَ أَعْمَالَهُمْ

“Bunun sebebi Allah’ın indirdiğini beğenmemeleridir. Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır.” (Muhammed 47/9) buyurmuştur.

İşte nasların kendilerine ağır geldiği kimselerin hali budur. B u münafıklar nasları kendileriyle, bid’at ve hevaları arasında bir engel olarak görürler. Nasslar onların gözünde aşılmaz ve sarsılmaz bir kale gibidir. Nasları batıl sözler karşılığında satarlar, bunlar karşılığında Fusus’u alırlar. Bu ise onların gizli açık bütün sırlarını ifsadı demektir:


ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُوا لِلَّذِينَ كَرِهُوا مَا نَزَّلَ اللَّهُ سَنُطِيعُكُمْ فِي بَعْضِ الْأَمْرِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِسْرَارَهُمْ فَكَيْفَ إِذَا تَوَفَّتْهُمْ الْمَلَائِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَأَدْبَارَهُمْ ذَلِكَ بِأَنَّهُمُ اتَّبَعُوا مَا أَسْخَطَ اللَّهَ وَكَرِهُوا رِضْوَانَهُ فَأَحْبَطَ أَعْمَالَهُمْ

“Bunun sebebi onların Allah’ın indirdiğinden hoşlanmayanlara, bazı hususlarda size itaat edeceğiz demeleridir. Oysa Allah onların gizlediklerini biliyor. Melekler onların yüzlerine ve sırtlarına vurarak canlarını alırken halleri ne olacak? Buna sebep onların Allah’ı gazaplandıran şeylerin ardınca gitmeleri ve O’nu razı edecek şeylerden hoşlanmamalarıdır. Bu yüzden Allah onların işlerini boşa çıkarmıştır.” (Muhammed 47/26-28)

Münafıklar nifak sırrını gizlerler. Ama Allah onların nifaklarını yüz hatlarında ve dil sürçmelerinde ortaya çıkarır ve onlara öyle bir sima verir ki, iman ve basiret sahiplerine hiç de gizli kalmaz. Onlar sanırlar ki, küfrürlerini gizleyip kendilerini mümin gösterince sarraf ve kuyumculardan emin olacaklar. Fakat ne mümkün?

Basiret sahibi, kalp parayı hakikisinden, hakkı batıldan ayıran Allah, onların gerçek yüzlerini ortaya koymuştur:


وَلَوْ نَشَاء لَأَرَيْنَاكَهُمْ فَلَعَرَفْتَهُم بِسِيمَاهُمْ وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ فِي لَحْنِ الْقَوْلِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ أَعْمَالَكُمْ وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنكُمْ وَالصَّابِرِينَ وَنَبْلُوَ أَخْبَارَكُمْ

“Kalplerinde hastalık bulunanlar, yoksa Allah’ın, kendilerinin müminlere besledikleri kinlerini ortaya çıkarmayacağını mı sandılar? Biz isteseydik onları sana gösterirdik de, sen onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun ki sen onları, konuşma üsluplarından tanırsın. Allah bütün işlediklerinizi bilir.” (Muhammed 47/29-30)

Allah’a hesap vermek için toplanıldığı, O’nun kullarına göründüğü, onların şaşkına döndüğü, secdeye davet edildikleri fakat buna muktedir olamadıkları zaman onların halleri nice olacaktır. Kur’an-ı Kerim’de bu hususta şöyle buyurulur:


خَاشِعَةً أَبْصَارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ وَقَدْ كَانُوا يُدْعَوْنَ إِلَى السُّجُودِ وَهُمْ سَالِمُونَ

“Gözleri korku içinde yüzlerini zillet burur. Halbuki onlar sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlar (fakat yine secde etmiyorlar) dı.” (el-Kalem 68/43)

Sonra cehennem üstündeki köprüye sürüldükleri zaman ne yapacaklardır? O köprü kıldan ince ve kılıçtan keskindir, ayakların kaydığı yerdir. Karanlıktır; kişi onu ancak ayak basılan yerleri aydınlatan bir nur yardımıyla geçebilir. Bu nur ise oraya varılmadan önce insanlara pay edilmiş olur. Müslümanlar münafıklar da dahil olmak üzere o nurların az ve çokluğuna göre bu köprüde ilerleyebilirler. Münafıklar bu dünyada kıldıkları namaz, oruç, zekat ve hacc ile görünürdeki müslümanlıklarının nuruyla köprüye girerler. Onun tam ortasına geldiklerinde nifak fırtınaları kopar ve ellerindeki ışıklarını söndürür. Şaşkın bir halde kala kalırlar. Asla ilerleyemezler. Kendileriyle mü’minler arasına tek kapısı olan bir sur kurulur. Ancak münafıkların o kapıyı açacak anahtarları yoktur. Surun mü’minlerin bulunduğu tarafından rahmet, münafıkların bulunduğu tarafında ise azap vardır. Münafıklar kendilerinden ilerde bulunan mü’minlere seslenirler. Onların ışıkları uzaktan yıldızlar gibi parıldamaktadır:


انظُرُونَا نَقْتَبِسْ مِن نُّورِكُمْ

“Bizi bekleyin, nurunuzdan bir parça ışık alalım.” (el-Hadid 57/13)

Belki şu köprüyü geçebiliriz. Bizim ışığımız söndü. Burayı ışıksız geçmek ise mümkün değil, derler. Mü’minler ise şöyle cevap verirler:


ارْجِعُوا وَرَاءكُمْ فَالْتَمِسُوا نُوراً

“Geriye nurların taksim edildiği yere dönün, kendinize oradan ışık alın.” (el-Hadid 57/13)

Bu hengamede kimse duramaz. Biz bu köprüde nasıl durabiliriz? Bu yolda insan birbirine dönüp bakabilir mi? Dost dosta yüzünü çevirebilir mi?

Münafıklar gurbette kişinin hemşehrisine memleket hatıralarını hatırlattığı gibi mü’minlere dünyadaki beraberliklerini, sohbetlerini hatırlatırlar:


يُنَادُونَهُمْ أَلَمْ نَكُن مَّعَكُمْ قَالُوا بَلَى وَلَكِنَّكُمْ فَتَنتُمْ أَنفُسَكُمْ وَتَرَبَّصْتُمْ وَارْتَبْتُمْ وَغَرَّتْكُمُ الْأَمَانِيُّ حَتَّى جَاء أَمْرُ اللَّهِ وَغَرَّكُم بِاللَّهِ الْغَرُورُ فَالْيَوْمَ لَا يُؤْخَذُ مِنكُمْ فِدْيَةٌ وَلَا مِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا مَأْوَاكُمُ النَّارُ هِيَ مَوْلَاكُمْ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ

“Dünyada iken sizinle beraber değil miydik? Sizin gibi biz de oruç tutar, namaz kılar, zekat verir, hacca gider, Kur’an okurduk. Şimdi bizi birbirimizden ayıran şey nedir? Farkımız nedir ki bizi geride bırakarak geçip gidiyorsunuz? Mü’minler şöyle cevap verirler:”Evet”, siz dış görünüşünüz itibariyle bizimle birlikte idiniz, ancak içiniz tamamen mülhitler ve inkarcı zalimler ile beraber idi. Ama siz kendi kendinizi fitneye düşürdünüz, gözlediniz, şüpheye düştünüz ve kuruntular sizi aldattı. O çok aldatan (şeytan) sizi Allah hakkında bile aldattı. Nihayet Allah’ın emri gelip çattı. Bugün artık ne sizden ne de inkar edenlerden fidye kabul edilir, varacağınız yer ateştir. Size yaraşan odur. O varılacak ne kötü bir yerdir.” (el-Hadid 57/14-15)

Münafıkların sıfatlarını teker teker sayıp sözü haddinden fazla uzatmak istemiyoruz. Gerçek şudur ki, anlatmadıklarımız anlattıklarımızdan daha fazladır. Yeryüzünde ve toprak altında o kadar çok münafık vardır ki, neredeyse Kur’an’ın tamamı onlarla ilgili bulunmaktadır. Bunların yeryüzünün her yerinde bulunduğunu gösteren şeylerden biri de şudurki, münafıklar ortadan kalkacak olsa, herhalde mü’minler yapayalnız kalır, geçimleri daralır, hatta çöllerde vahşi hayvana ve yırtıcı kuşların saldırısına maruz kalırlar.

Nitekim Huzeyfe (radiyallahu anh): “Allah’ım münafıkları helak eyle” diye dua eden birine şöyle demiştir: “Kardeşimin oğlu, şayet münafıklar helak olsalardı, yollarınızda insan azlığından dolayı yalnızlık çekerdiniz.”

Vallahi, ilk müslümanların kalpleri münafıklık korkusuyla tir tir titrerdi. Çünkü onlar münafıklığı bütün teferruatıyla, tüm tehlikeleri ve fitneleriyle biliyorlardı. Bu sebeple onların münafıklıkla ilgili korkuları bazen kendi nefislerinden endişe duyma, kendilerinin münafık olmasından korkmaya kadar varırdı.

Nitekim Hz. Ömer (radiyallahu anh) Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kendisini münafık listesinde zikredip etmediği hususunda Huzeyfe (radiyallahu anh)’a şöyle demiştir: “Huzeyfe Allah rızası için söyle, Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sana verdiği liste içinde ben de var mıyım?” Huzeyfe: “Hayır ama senden başka kimseyi bu hususta tezkiye edemem” diye cevap vermiştir.

İbn Ebu Müleyke de bu hususta şöyle demektedir: “Rasulullah’ın ashabından otuz kişiyle görüştüm. Hepsi de münafıklık konusunda nefsinden endişe ediyordu. Hiç birisi imanının Cebrail ve Mikail (aleyhi selam)’ın imanı gibi olduğunu söylemiyordu.” Bunu Buhari nakleder.

Yine naklettiğine göre Hasan el-Basri şöyle demiştir: “Münafıklıktan ancak münafık endişe duymaz, ondan ancak mü’min korkar.”

Sahabeden biri: “Allahım münafık haşyetinden sana sığınırım” diye dua edermiş. Bunu duyan bazıları münafık haşyetinin ne manaya geldiğini sorunca şu cevabı vermiş: “Bedenin husulü görünmesi fakat kalbin huşu duymamasıdır”.

Vallahi ilk müslümanların kalbi iman ve yakinle dolu idi; münafıklıktan korkuları büyük, üzüntüleri ağırdı. Halbuki imanları gırtlaklarından aşağı inmeyen, onlardan kat kat fazla sayıdaki kimseler ise imanlarının Cebrail (aleyhi selam) ve Mikail (aleyhi selam)’ın imanı gibi olduğunu iddia ediyorlardı.

Nifak bitkisi iki başak çıkarır; yalan ve riya. Bunlar iki tomurcuktan doğarlar: Basiret ve gayretsizlik.

Bu dört esas tamamlandığı zaman münafıklık bitkisi ve binası yerleşmiş olur. Bu bitki korkunç bir uçurumun kenarında bulunan sel derelerinden bitmiştir. Ancak gizlenen işlerin ortaya döküldüğü, sırların açığa çıkarıldığı, kalplerde gizlenenler ortaya konduğu ve mezarda bulunanlar diriltilip dışarı çıkarıldığı gün hakikat selini gördükleri zaman sermayesi nifak olanlar, bütün kazançlarının seraptan ibaret olduğunu görürler. O serap ki:


الظَّمْآنُ مَاء حَتَّى إِذَا جَاءهُ لَمْ يَجِدْهُ شَيْئاً وَوَجَدَ اللَّهَ عِندَهُ فَوَفَّاهُ حِسَابَهُ وَاللَّهُ سَرِيعُ الْحِسَابِ

“Susuzluktan dili kuruyan onu gördüğünde su sanır. Fakat yanına varınca hiçbir şey olmadığını görür. Orada bulduğu Allah’tır. Allah ise onun hesabını tastamam görmüştür. Allah hesabı çok çabuk görendir.” (en-Nur 24/39)

Münafıklar kalblerinde hiçbir hayır bulunmadığı halde, bedenleriyle hayırlara koşarlar. Kötülük onların yollarında yaygındır. Hakkı duyduklarında kalpleri onu duymamak için katılaşır; batılı görüp yalanla karşılaştıklarında ise gözleri açılır, kulakları dikkat kesilir, işte bunlar münafıklık alametleridir.

Ey kardeş seni ölüm bürümeden bundan sakın.

Bunlar anlaşma yapsalar bozarlar,

Söz verseler yerine getirmezler,

Bir şey söyleseler doğruyu söylemezler,

Taate davet edilseler geri dururlar.

Onlara, Allah’ın indirdiğine ve peygamberlere gelin, dense çekinirler.

Nefisleri onları arzularına davet ettiği zaman ise onlara koşarak giderler.

Onları kendileri için tercih ettikleri aşağılık, rezillik ve zararla başbaşa bırak.

Onların anlaşmalarına güvenme, vaadlerine inanma çünkü onlar yalancıdırlar.

Allah’ın onlar hakkındaki şu ayetlerine kulak ver:


وَمِنْهُم مَّنْ عَاهَدَ اللّهَ لَئِنْ آتَانَا مِن فَضْلِهِ لَنَصَّدَّقَنَّ وَلَنَكُونَنَّ مِنَ الصَّالِحِينَ فَلَمَّا آتَاهُم مِّن فَضْلِهِ بَخِلُواْ بِهِ وَتَوَلَّواْ وَّهُم مُّعْرِضُونَ فَأَعْقَبَهُمْ نِفَاقاً فِي قُلُوبِهِمْ إِلَى يَوْمِ يَلْقَوْنَهُ بِمَا أَخْلَفُواْ اللّهَ مَا وَعَدُوهُ وَبِمَا كَانُواْ يَكْذِبُونَ

“Onlardan kimileri de, eğer Allah lütuf ve kereminden bize verirse, mutlaka sadaka (ve zekat) vereceğiz ve elbette biz salihlerden olacağız, diye Allah’a and içtiler. Allah lutfundan onlara (zenginlik) verince ondan cimrilik edip (Allah’ın emrinden) yüz çevirirek sözlerinden döndüler. Nihayet, Allah’a verdikleri sözden döndükleri ve yalan söyledikleri için Allah karşılaşacakları güne kadar kalplerine nifak (iki yüzlülük) soktu.” (et-Tevbe 9/75-77)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 712
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: Münafıklar ve Sıfatları İbni Kayyım
« Yanıtla #2 : 18.08.2018, 04:38 »
.
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
1625 Gösterim
Son İleti 14.09.2018, 20:43
Gönderen: abdullah
1 Yanıt
1741 Gösterim
Son İleti 17.09.2018, 11:07
Gönderen: abdullah
0 Yanıt
2181 Gösterim
Son İleti 25.09.2018, 02:08
Gönderen: Ahmed bin Hanbel
0 Yanıt
2188 Gösterim
Son İleti 30.11.2018, 20:16
Gönderen: Teymullah
0 Yanıt
2228 Gösterim
Son İleti 01.12.2018, 16:27
Gönderen: Teymullah