Tavhid

Gönderen Konu: BAŞKASININ KÜFRÜNE RIZA GÖSTERMENİN HÜKMÜ  (Okunma sayısı 4583 defa)

abu Abdurrahman ve 4 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1637
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
BAŞKASININ KÜFRÜNE RIZA GÖSTERMENİN HÜKMÜ
« : 06 Kasım 2016, 15:55 »
BAŞKASININ KÜFRÜNE RIZA GÖSTERMENİN HÜKMÜ

Kafirleri Kendi Mahkemelerine Yönlendirmenin Hükmü

Zimmilerin Durumu “Küfre Rıza Küfürdür” Kaidesinin İstisnası Mıdır?

"İncil Sahipleri Onda Allah'ın İndirdiği İle Hükmetsin" Ayetinin Anlamı

Küfre Vekalet Vermek Ne Demektir?

Fasit Kıyaslarla Birtakım Amellere Küfür Hükmü Vermenin Batıllığı

Müşriklere Put Satmanın Hükmü

Kafirin Küfrüne Yardım Etmek Ne Zaman Küfür Olur?

Nasslarda Geçen "Haram" Lafzı Hangi Durumlarda "Küfür" Anlamında Kullanılır?

Bir Kimsenin Küfür Üzere Ölmesini Temenni Etmenin Hükmü

Kafirlerin Dinin Aslı ve Furusuyla Mükellef Olmaları Ne Anlama Gelir?

Put Satışı Meselesi İle Alakalı Bazı İtirazlar ve Cevapları

İbrahim (aleyhi selam)'ın Put Satmasıyla Alakalı Bir Rivayet



Bismillahirrahmanirrahim,

Başkasının küfrüne rıza gösterme meselesi gerek geçmişte gerekse günümüzde birçok ihtilafların ve yanlış anlamaların kaynağı olmuş bir meseledir. Bazıları "Küfre rıza küfürdür" kaidesinden yola çıkarak başkasının küfrüne rıza gösterme konusunda ve buna benzer diğer konularda aslında küfre rıza sayılmayacak meseleleri küfre rıza kapsamına dahil ederken, başka birtakım kimseler de alimlerin bazı mutlak ifadelerinden yola çıkarak kişinin sadece kendi küfrüne rızasının küfür olduğunu, başkasının küfrüne rıza göstermenin hiçbir şekilde küfür olmayacağını veyahut da bu meselenin, hatta genel olarak küfre rıza küfürdür kaidesinin alimler arasında bütünüyle ihtilaflı bir mesele olduğunu zannetmişler ve bu batıl usule dayanarak başka batıl amellerin de kapısını aralamışlardır. Her iki grup da meselenin aslını hatta bizzat dinin aslını anlamaktan uzaktırlar. Bu hususta haktan sapanların en koyusu da özellikle ikinci gruptakilerdir. Bu meselelerin tafsilatı inşaallah gelecektir.

Bu konuda ifrat ve tefrite düşen kim olursa olsun, ortak noktaları mesele üzerinde etraflıca düşünmeden ve fıkhetmeden, ilimsizce fetva vermeleridir. Halbuki üzerinde durdukları "küfre rıza" kavramı üzerinde dahi düşünmüş olsalar Allahın izniyle bu tip hatalara düşmeyeceklerdi. "Rıza" kelimesi İbn Manzur'un "Lisan'ul Arab" adlı eserinde belirttiği gibi kızgınlık ve memnuniyetsizlik anlamına gelen "sehat" kavramının zıddıdır ve basit bir Arapça lugatinden bile rıza kelimesinin bir şeyden memnun olmak, hoşnut olmak gibi anlamlara geleceği öğrenilebilir. Küfür ise malumdur, imanın zıddı olup hakkı inkar ve yalanlama anlamına gelir. Öyleyse küfre rıza dediğimiz hadise küfürden hoşnut olmak, küfrü beğenmek ve tasvib etmekten ibarettir. Sözkonusu lugat manasının da ışığında bir amelin küfre rıza kapsamına girip girmediğinin ölçüsü şudur: Eğer ki bir amel veya söz, sahibinin küfürden hoşnut olduğu veya en azından rahatsız olmadığı ve de o kimsenin göğsünü küfre açtığından başka bir manaya gelmiyorsa o kişi küfürden razı demektir ki bu da iman sahibi bir insanda bulunmaz ve de o kimsenin kalbinde imanın olmadığı anlamına gelir. Bu söz veya amel az da olsa küfürden hoşnut olma haricinde bir manaya gelme ihtimali varsa o kimse tekfir edilmez.

Bu hususa şu ayet-i kerime'de işaret edilmiştir:

“Kim iman ettikten sonra Allah'ı inkâr ederse -kalbi iman ile dolu olduğu halde (inkâra) zorlanan başka- fakat kim kalbini küfre açarsa, işte Allah'ın gazabı bunlaradır; onlar için büyük bir azap vardır.” (Nahl: 106)

Ancak ayet-i kerimede geçen "kalbini küfre açma" ibaresini iyi anlamak gerekir. Bunun –Gulatı Mürcie ve Cehmiyye’nin iddia ettiği gibi- kişinin İslamı büsbütün terkederek küfrü kendisine akide edinmesi anlamında olması şart değildir. Zira kişinin kafir olması için tek şart bu olsaydı ayet-i kerimede ikrahın istisna edilmesine gerek kalmazdı.

Şeyhulislam Muhammed bin Abdilvehhab (rh.a)  “Keşf’uş Şubehat” adlı eserinde sözkonusu ayeti kerime hakkında şunları zikretmektedir:

“Dikkat edilirse Allah, iman ettikten sonra tekrar küfre dönen bu kimselerden asla mazeret kabul etmemektedir. Ancak küfre zorlanan, fakat kalbinden asla taviz vermeyip kalbi iman ile dopdolu bulunanlar bundan müstesnadır. Küfre girişleri ister korku, ister bir kimseyi idare etmek, yağcılık yapmak, ister vatan sevgisi, aile ve aşireti koruma düşüncesiyle olsun, ister şaka ile ya da herhangi bir amaçla olsun fark etmez, bunların hiç birisi kişiyi küfürden kurtarmaz. Ancak ikrah ile karşı karşıya bulunan bundan müstesnadır.

Ayet bu noktaya iki yönden delalet etmektedir:

Birincisi:

"Ancak inkara zorlanan hariç" hükmüdür.

Dikkat edilirse Allah (celle celaluhu), yalnızca inkara zorlananı bunun dışında tutmaktadır. Şurası bilinen bir gerçektir ki, kişi, bir işi yapmaya veya birşey söylemeye zorlanabilir. Ancak kalbteki iman konusunda asla zorlanamaz.

İkincisi:

"Bu azap, onların dünya hayatını ahirete tercih etmeleri sebebiyledir." (Nahl: 16/107)

Bu ayet açıkça göstermektedir ki, bu insanların küfre girip, azabı haketmelerinin sebebi azabı, cehaleti, dine buğzu veya küfrü sevmeleri değildir. Asıl sebep dünya metaına olan düşkünlükleri, dünyayı ahirete tercih etmeleridir.”


Böylelikle ayetin devamında yer alan “her kim göğsünü küfre açarsa” kavlinden yola çıkarak küfrü ancak kalbiyle severek kabullenenlerin kafir olacağını, bunun dışındakilerin zahirde küfür işleseler bile kafir olmayacağını iddia edenlerin görüşünün batıllığı açıkça ortaya çıkmaktadır. Zira ayet onların arzu ettiği şekilde tefsir edilirse ikrahın istisna olarak zikredilmesine dahi gerek kalmaz. Sadece kalbinizi temiz tutun yeter denirdi. Zira hiçbir otorite ve baskıcı güç insanın kalbine sirayet edemez. Ancak dilini ve diğer azalarını kontrol altına alabilir. Yukarda Nahl: 106. Ayette bahsi geçen kişiler küfrü sevmedikleri bilakis küfre buğzettikleri halde sırf dünyevi menfaatlerden ötürü  küfür söz ve fiiller yapmışlardır. Fakat yine de kafir hükmü almaktan kurtulamamışlardır. Zira bu kimseler hakiki anlamda iman etmiş olsalardı o iman onları Allahı ve Rasulunu inkar manasına gelen amellerden men edecekti. Keza hakiki anlamda iman etmiş olan birisi küfürden memnuniyet anlamına gelen bir söz ve fiilde bulunmaz.

Kadı İyaz ise "Şifa" adlı eserinde şöyle demektedir:

"Müslümanların ancak bir kâfirden sadır olur diye icma ettikleri her fiille kişiyi tekfir ederiz. Velevki faili bu eğri fiiliyle beraber Müslümanlığını açıklasa da. Mesela put, güneş, ay, haç ve ateşe secde etmesi ve kiliselere koşması, onun ehliyle alışveriş, zünnar bağlamak gibi onların kıyafetlerini giymesi ve başını onlar gibi eğmek, şüphesiz Müslümanlar, bunların sadece kâfirlerden sadır olabileceğinde söz birliği etmiş, bunların faili, İslâm'ını / Müslümanlığını ifade etse de, küfür alameti olduklarını belirtmişlerdir."

Görüldüğü üzere bir kişinin küfre girip girmediğini tesbit etmede ölçü o kimsenin ileri sürdüğü birtakım mazeretler veya kalbinde var olduğunu iddia ettiği itikad değildir. Önemli olan o kimsenin yaptığı fiilin kafir olmaktan başka bir anlama gelip gelmediğidir. Bir müslümanın bir sözü veya fiili 99 cihetten küfre bir cihetten imana yorumlanabiliyorsa imanına haml edip tekfir etmemek evladır. Fakat %1 dahi olsa o kimsenin yaptığı hareket küfürden başka bir anlama gelmiyorsa o durumda kişi ne iddia ederse etsin tekfir edilir. O kimsenin yaptığı küfür amelini itikad etmeyerek veya kalben buğzetmeyerek yaptığı iddiası ise sadece müslümanları aldatmak için ortaya attığı boş bir sözdür. Küfre rıza da bu şekildedir. Bir amel küfürden hoşnut ve razı olma dışında bir manaya gelmiyorsa o ameli işleyen kimse ne iddia ederse etsin tekfir edilir, getireceği bahaneler dinlenilmez. Ama az da olsa küfürden hoşnut olma anlamına gelmeme ihtimali varsa o ihtimal esas alınıp o kişi tekfir edilmez. Küfre rıza hususunda ölçü bu olduğu gibi, diğer bütün küfür söz ve fiilleri hakkındaki ölçü de budur. Esasında küfrün bütün şubeleri birbiriyle bağlantılıdır, ayrı ayrı değerlendirilemez, tıpkı imanın şubelerinin ayrı ayrı değerlendirilemeyeceği gibi… Allah'a hamdolsun ki bu söylediklerimiz ifrat ve tefrit arasında vasat bir yoldur, bunu idrak edebilenler pek azdır.

Aliyy’ul Kari Fıkh’ul ekber şerhi adlı kitapta şöyle demektedir:

“Kendi küfrüne razı olanın küfründe ittifak vardır. Başkasının küfrüne razı olanın küfründe ise ihtilâf vardır. En sağlam olan görüş, eğer küfrü sevmiyorsa başkasının küfrüne razı olmakla bir kimse kâfir olmaz. Lâkin, Allah'ın ondan imanı selbetmesini (almasını) temenni eder ki, yaptığı zulüm ve eziyetlerden dolayı maruz kalacağı azap dolayısıyla ondan intikam alsın. Tatarhaniye adlı kitapta da aynen böyle yazılmıştır. Musa aleyhisselâm'dan hikâye olarak Allahu Teala’nın şu sözü de bunu takviye etmektedir:

“Musa şöyle dua etti: Ey rabbimiz! Sen Fir'avn'a ve etrafındakilere dünya hayatında giyecek bir süs eşyası ve mallar verdin. Ey rabbimiz! Mallarını mahvet ve kalblerini şiddetle sık ki, o acıklı azab görmedikçe iman etmesinler.” (Yunus: 10/88) (Şerhu Fiqh’il Ekber, sf 75, Dar’ul kutub’il İlmiye, Beyrut 2007)

Görüldüğü üzere, kişinin ister başkası ister kendisi hakkında küfre razı olması; küfrü tasvib ettiği, hoş gördüğü anlamına gelecek veya küfrü önemsememek, küfrü desteklemekten başka bir anlama gelmeyecek şekilde cereyan ederse bu ihtilafsız olarak küfürdür. Yani başkasının küfrüne rıza göstermek küfür değildir, sözü mutlak bir kaideymiş gibi anlaşılamaz. Fakat günümüzde bazı kimseler bunu mutlak bir kaide gibi telakki edip genelleştiriyorlar ve de -mesela- okulda küfür törenlerine katılan çocuğun amelinden velisinin sorumlu olmadığını veya en azından bu meselenin ihtilaflı olduğunu iddia etmeye kadar işi vardırıyorlar. Oysa kişinin kendi çocuğunun küfrüne razı olması ile kendi küfrüne razı olması aynı şeydir, bütün bunlar ancak küfre buğzetmeyen birisinden sadır olur. Daha cahil olan başkaları ise küfre rıza meselesinin bütünüyle ihtilaflı olduğunu zannedip bu meselede tekfirden tamamen kaçınmak gerektiğini iddia ediyorlar. Halbuki alimlerin ihtilaf ettiği nokta da ihtilaf sebebi de bellidir. İttifak ettikleri usul de bellidir. Alimlerin sözleri nass değildir. Alimlerin sözlerinde bir kapalılık görüldüğü zaman derhal asıl kaynak olan Kuran ve Sünnet nasslarına müracaat edilmeli ve alimin gerçekte ne dediği anlaşılmaya çalışılmalıdır. Rabbani gerçek alimler imanın aslında ihtilaf etmedikleri gibi küfrün asli tanımında da ihtilaf etmemiştir. Onların ihtilafları genelde şu şekilde cereyan eder: Küfürle alakalı bir meselenin aslında ittifak ederler ancak o aslın belli bir mesele hakkında cereyan edip etmediği konusunda ihtilaf ederler. Yani ihtilaf ettikleri şey tekfirin temel kaideleri değil, tartışılan sözkonusu meseleye bu kaidenin uyup uymadığıdır.

Başkasının küfrüne rıza gösterme hususundaki ihtilaf sadece rıza gösterilen kişinin başka bir kimse olmasından kaynaklanmaz. Şeriatta bunun bir aslı yoktur. İhtilafın kaynağı bunun küfrü tasvib etme anlamına gelip gelmediğidir. İntikam amaçlı olarak bir kimsenin imansız gitmesini taleb etme meselesinde olduğu gibi. Ancak aşağıdaki misallerde olduğu gibi başkasının küfrüne rıza göstermek, küfrü tasvib etmek desteklemek anlamına gelirse ihtilafsız olarak küfür olur. Tağuta askerlik, çocuğu okula göndermek gibi amellerde her ne kadar başkasının küfrüne aracılık etmek sözkonusu ise de buradaki aracılık açıkça küfrü tasvib etmek ve ayakta tutmak, desteklemek anlamına gelen bir aracılıktır. Beddua konusuyla aynı olmaz. Yine Fıkh’ul Ekber şerhinden nakletmeye devam ediyoruz:

“EI-Muhît”den: “Bir kimse başkasına konuşması için küfür kelimesini telkin ederse kâfir olur. Hatta bu sözü eğlence için de söylese hüküm böyledir. Rivayete göre Maliki ve Şafiî Mezhebine mensup iki kimse kendi mezheplerinde tahsil gördükten sonra ülkelerine dönmüşler ve kendilerine sorulan her meselede “Bu konuda Maliki'nin, yahut Şafiî'nin iki sözü vardır” cevabını vermişler. Biri onlara şöyle bir soru sormuş: “Allah'ın varlığında şüphe var mıdır?” Bu soruya karşılık: “Bu konuda da iki görüş vardır cevabını vermiş. Bunun üzerine onu tekfir ettiler. Bu soruyu soranın da kâfir olduğuna hükmedilir.

Yine bir kimse bir kadına, dininden dönmesini emretse yahut (hile amaçlı) bir kadının dinden çıktığına bir müftü fetva verse, emreden de, fetvayı veren de kâfir olur. Ben derim ki; belki bu kadının dinden dönmesine razı olan kâfir olur. Devlet adamlarının hademesi duru¬munda olan bazı kötü âlimlerin durumu ne çirkindir? Devlet adamlarına bazı konularda hile öğretiyorlar. Onlar güzel bir evli kadın gördükleri zaman ve kocası bu kadını boşamazsa, boşanıp kendileri ile evlenebilmesi için dinden dönmesini emrediyorlar ve kendilerine esir ve köle yapıyorlar. Bu şekilde evlendikleri dört kadın üzerine böyle kadınları topluyorlar.

“El-Muhit” adlı kitapta şöyle deniliyor. “Bir kimse başka birine kâfir olmasını emretse, emredilen kişi ister kâfir olsun, ister olmasın, emreden kâfir olur. Yine bir kimse başka birine dinden dönmenin yolunu öğretse, öğretilen kişi ister dinden dönsün, ister dön¬mesin, öğreten kişi kâfir olur. Bu durum ve hüküm o kişinin dinden döneceğini bildiği zamandır. Fakat bu öğretmeden maksat eğer bundan sakınmak olursa o takdirde kâfir olmaz.”


Aynı kitabın başka bir yerinde ise şöyle deniyor:

“Hulâsat'ül-Fetâvâ”da yine şöyle yazılmaktadır: “Yüz sene sonra kâfir olmaya niyetlenen kimse şimdiki durumda da kâfirdir.”

Yine aynı kitabta kaydedildiğine göre, küfür kelimesini konuşan kimsenin bu sözüne razı olarak gülen kimse kâfirdir. “Bunun manası şudur: Bu sözü söyleyenin durumuna razı olmamakla beraber sadece sözünden hoşlandığı için, tuhafına gittiği için gülerse kâfir olmaz. Esas meselenin ağırlık noktası rızadır. Bu meseleyi gülmek ifadesi ile kaydetmesinin sebebi ise, gülmenin ekseriya razı olarak vuku bulmasına binaendir. Bu sebeple “Mecmaul-Fetâvâ”da bu meseleyi mutlak olarak zikrederek şöyle deniliyor: “Kim bir küfür kelimesini konuşup bu söz sebebiyle başkası gülerse bu kimse kâfir olur. Vaaz veren bir âlim vaazı icabı küfür kelimesini söyler de cemaat bunu kabul ederse hepsi kâfir olurlar. Yani bir vaiz, bir müderris, yahut bir yazar bu kelimeyi söyler de okuyan ve dinleyenler de kabul ederse ve edindikleri bu bilgiye inanırlarsa kâfir olurlar. Kendileri için bir mazeret yoktur. Yani sözkonusu mecliste oturan topluluk vaiz küfür kelimesini konuştuğu halde orada oturmaya devam ederlerse onlar da kafir olurlar”

(Küfür sözleriyle alakalı bu meseleler için bkz. Fıkh'ul Ekber Şerhi, "Açık ve Kapalı Küfür Sözleri" başlığı sf 291, Dar’ul kutub’il İlmiye, Beyrut 2007 Türkçesi için bkz. A.g.e sf 459 vd, Çağrı yay. İst 1979)

İşte bütün bunlar başkasının küfrüne rıza olduğu halde tekfir edilen birtakım fiillerdir. Küfre rıza ve diğer küfür söz ve filleriyle ilgili misaller çoktur. Fıkh’ul Ekber şerhinin son bölümünde buna dair bir çok misaller verilmiştir. Dileyenler oraya müracaat edebilir.  Bu eser her ne kadar Maturidi kelamcılarının usulüne göre yazılmış olsa da bilhassa iman küfür meselelerindeki açıklamaları ekseriya Ehli sünnete muvafıktır.

Allahu teala Nisa: 140. Ayeti kerimesinde şöyle buyuruyor:

"Halbuki muhakkak O size kitapta indirmiştir ki: “Allah’ın ayetlerinin inkar edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman onlar başka bir söze dalıncaya kadar onlarla beraber oturmayın; yoksa o zaman muhakkak siz de onlar gibisinizdir.” Muhakkak Allah münafıkları da kafirleri de hep beraber Cehennemde toplayacaktır."

Şeyh Süleyman b. Abdillah şöyle diyor:

"Bu ayetin manası zahirine göredir ve şu manadadır: "Bir kimse, Allah (celle celaluhu)'ın ayetlerinin inkar edildiğini veya alaya alındığını duyduğu bir mecliste, böyle yapan kafirlere ikrah olmaksızın karşılık vermez veya onlar başka bir söze geçinceye kadar onların yanından ayrılmazsa, velevki onların yaptığı -gibi yapmamış olsun aynen onlar gibi kafir olur. Çünkü bu kimsenin o mecliste böyle yapan kimselerle birlikte oturması onların küfürlerine rıza göstermesi demektir. Küfre rıza ise küfürdür.

Alimler bu ve benzeri ayetleri delil göstererek, günaha rıza gösterenin, günahı yapan kimse gibi olduğunu söylemişlerdir. Şayet o kimselerle oturan kimse onları kalbiyle inkar ettiğini ve söylediklerini kabul etmediği söyleyecek olsa bu sözü ondan kabul olunmaz. Çünkü hüküm zahire göredir ve o kimse zahiren küfre rıza göstermiş ve bundan dolayı kafir olmuştur."
(Mecmuatu't Tevhid s: 48)

Görüldüğü gibi küfür konuşulan mecliste oturan kimse zahirde başkasının küfrüne rıza göstermiş olsa bile yine de tekfir edilmiştir. Çünkü bir başkasının söylediği küfür sözüne ses çıkarmaması onun küfürden rahatsız olmadığı, razı olduğu anlamına gelir.  Ancak onlara karşı çıkarak oturmaya devam eden kişi  ise –mesela onlarla tartışan kişi gibi- tekfir edilmez. Zira bu kimse –ses çıkarmadan oturan kimsenin aksine- imanını izhar etmiş ve onlardan razı olmadığını ortaya koymuştur. Böylelikle bu meselede de işin rıza meselesi etrafında şekillendiği ortaya çıkmaktadır.

Bütün bu naklettiğimiz fetvalar Allahın izniyle şunu göstermektedir ki: Başkasının küfrüne rıza göstermenin sözkonusu küfre karşı tepkisiz kalmak ve o küfürden memnun olmaktan veya en azından imanla küfür arasında tarafsız kalmaktan başka bir tevili yoksa bu amel katiyyen küfürdür. Fakat sözkonusu amel sahibinin bunu küfürden razı ve hoşnut olarak yaptığı açık değilse o takdirde kişinin teviline bakılır.

Küfre rıza eğer ki hakiki anlamda küfre rıza ise yani küfrü hoş görmek, küfürden rahatsız olmamak anlamındaysa bu ittifakla küfürdür. Ancak şurası da vardır ki küfre rıza zannedilen her fiil küfre rıza değildir. Misal olarak da başka bir kimsenin küfür üzere ölmesini istemek verilmiştir. Bu her ne kadar tavsiye edilen bir davranış olmasa da böyle bir kimse bunu küfürden hoşnut olarak değil de intikam amacıyla yaparsa tekfir edilmez.

Kısacası bir kimse küfre göğsünü açar, onunla ferahlanır, ondan hoşnut ve razı olur ise veyahut da küfre karşı kayıtsız kalırsa, buğzetmezse bu kimse iman etmiş sayılmaz ve tekfir edilir. Kişinin kendisi için küfre razı olması bundan başka bir manaya gelmeyeceği için ittifakla tekfir edilir. Başkasının küfrüne rıza gösterenin ise yaptığı fiile bakılması gerekir. Bu kişi gerçek anlamda küfre rıza gösteriyorsa, küfürden hoşnut oluyorsa yine tekfir edilir. Küfre rıza olduğu açık olan fiillerde böyledir. Ancak kapalı ve ihtimalli fiillere gelince; bu kimsenin gerçekten küfürden razı olarak mı yoksa başka bir ihtimalden dolayı bu işi yaptığı araştırılmalıdır. Bunu araştıracak olan kişi ise cahiller değil içtihad ehliyetine sahip kadı ve müftülerdir. Cahillerin veya yarım hocaların hiçbir ilme ve seleften hiç bir kavle istinad etmeden, sırf şahısların amelini yorumlayarak meal yoluyla tekfir hükmü vermeleri ise Ehli sünnet nezdinde merdud bir ameldir. Vallahu a’lem.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1637
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: BAŞKASININ KÜFRÜNE RIZA GÖSTERMENİN HÜKMÜ
« Yanıtla #1 : 06 Kasım 2016, 16:09 »
Kafirleri kendi mahkemelerine yönlendirmenin hükmü:

Yukarda anlatılan kaideler ışığında günümüzde sıkça tartışılan meselelerden birisi olan “kafire küfür işlettirme”, “kafiri küfür olan bir amele yönlendirme” gibi isimler verilen meseleyi ele almak istiyoruz.  Bu meselenin gündeme gelme sebebi ise içinde küfür lafzı olan doğalgaz, elektrik vb sözleşmeleri kendimiz imzalamadığımız halde kafir olan birisine yaptırabilir miyiz, sorusudur. Meseleyi tartışan taraflardan birisi bunun küfre rıza olduğunu dolayısıyla küfür olacağını hatta buna küfür demeyenlerin dahi kafir olacağını savunurken, diğer taraf ise ise bunun küfre rıza olmayacağını dolayısıyla yapılabileceğini ileri sürüp hiçbir sıkıntı duymaksızın bunu yapmaktadırlar. Bu amele küfür ismini verenlerin de pratik hayatlarında bu söyledikleriyle ne kadar amel ettikleri tartışmalıdır. Bir durum tesbiti olarak şunu söylemek istiyoruz ki hangi konuda ne itikad ederse etsin bugüne kadar sırf akidesinden dolayı elektriksiz, susuz yaşayan birisine rasgelmedik. Dininden dolayı aç, susuz, işsiz, evsiz kalan birisine rasgelmediğimiz gibi. İstisnalar kaideyi bozmaz. Bunu mutlaka insanlar bu nimetlerden mahrum olmalıdır manasında söylemiyorum. Bu bir vakıa tesbitidir. Artık dileyen dilediği şekilde yorumlasın. Ancak sahabenin yaşadığı eziyetin binde birini bile yaşamadan kısa yoldan cennete gitme hayallerini herkesin bir kenara bırakması gerektiğini düşünüyorum.

 Allahu Teala mealen şöyle buyuruyor:
“Sizden öncekilerin başına gelenlerin benzeri sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Peygamber ve onunla beraber müminler: "Allah'ın yardımı ne zaman?" diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı; iyi bilin ki Allah'ın yardımı şüphesiz yakındır.” (Bakara: 214)
 
 “Kafire küfür işlettirme, kafiri yönlendirme” meselesine gelince; şu meseleye verilen isimler bile cehalet kokmaktadır. Geçmiş alimlerin nezdinde bu ismi taşıyan bir mesele yoktur. Alimler küfre rıza küfürdür kaidesini tartışmışlar, bu kaidenin bazı noktalarında icma ederken birtakım teferruatında ihtilaf etmişlerdir. Alimlerin ıstılahında buna yakın bir mesele varsa o da yukarda zikrettiğimiz “başkasının küfrüne rıza göstermenin hükmü” meselesidir. Bir de İslam devletinde zımmilerin kendi mahkemelerine yönlendirilmesi caiz midir, değil midir meselesi tartışılmıştır. İlerde inşallah bu meselelerle alakalı nakilleri göstereceğiz. Zaten bizim bu risaledeki gayemiz sadece alimlerin bu tarz meselelere nasıl yaklaştıklarını gösterebilmek ve de sık sık tartışma konusu olan “küfre rıza küfürdür” kaidesinin mahiyetini Türkçe okuyup yazan kitleler için biraz olsun aydınlatabilmektir. Bu meselenin Türkiye gibi cehaletin yaygın olduğu bir coğrafyada ifrat ve tefritten uzak bir şekilde hakkıyla anlaşılabileceği noktasında ümidimiz az olsa da Allah katında bir mazeret beyan edebilmek amacıyla bu risaleyi kaleme alıyoruz. Yoksa maksadımız bu konuda yaygın olan tezlerden birisine destek olmak, kafirlere küfür içerikli sözleşmeler yaptırılabilir veya yaptırılması küfürdür diyen saflardan birisine dahil olmak değildir. Biz bu konudaki bütün taraflardan beriyiz. Zira bütün bunlar insanların dünyevi maslahatlarını sağlama almak gayesiyle ilimsizce verdikleri fetvalardır, bunlar doğruya bile isabet etse yine yanlıştır. Çünkü Allah rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) Tirmizi’nin rivayet etmiş olduğu hadis-i şerifte -mealen- “Kim Kur’an hakkında kendi görüşüyle konuşursa isabet etse bile hata etmiştir” buyurmaktadır.
 
Meselenin mahiyetini kısaca özetleyecek olursak; Gerçek Tevhid ehli olan bir kimsenin –ihtilaf halinde tağutun mahkemesini yetkili kılan vb- küfür ihtiva eden bir metni imzalaması küfür olduğu gibi kendi adını taşıyan bir evrak üzerinde başkasına imza attırması da küfür olur. Çünkü bu takdirde kişi kendisi için küfre razı olmuş olur. Ancak kafirin kendi adına imzalaması durumu bundan farklıdır ve tafsilat gerektirir. Bu ikisi çoğu kişi nezdinde aynı zannedilse de aynı değildir. Şimdi bu meseleyle alakalı olarak evvela kafirlerin kendi mahkemelerine sevkedilmelerinin hükmü hakkında alimlerin ihtilaflarını nakletmek istiyorum.
 
Maide: 42. Ayette şöyle buyurmaktadır:


فَإِنْ جَاءُوكَ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ أَوْ أَعْرِضْ عَنْهُمْ وَإِنْ تُعْرِضْ عَنْهُمْ فَلَنْ يَضُرُّوكَ شَيْئًا وَإِنْ حَكَمْتَ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ

Meali: “Eğer sana gelirlerse aralarında hükmet veya yüz çevir. Eğer ki onlardan yüz çevirirsen sana hiçbir zarar veremezler. Eğer hükmedecek olursan aralarında adaletle hükmet, şüphesiz Allah adil davrananları sever”
 
Bunu neshettiği söylenen Maide: 48. Ayette ise şöyle demektedir:


فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ
Meali:
“Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet, onların hevalarına uyma”

Hanefilerden Cessas (v.370), Ahkamul Kuran adlı eserinde “Ehli kitab arasında hükmetmek” isminde bir başlık açmış ve konuyla alakalı olarak şunları zikretmiştir:


قال الله تعالى فَإِنْ جاؤُكَ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ أَوْ أَعْرِضْ عَنْهُمْ ظَاهِرُ ذَلِكَ يَقْتَضِي مَعْنَيَيْنِ أَحَدُهُمَا تَخْلِيَتُهُمْ وَأَحْكَامَهُمْ مِنْ غَيْرِ اعْتِرَاضٍ عَلَيْهِمْ وَالثَّانِي التَّخْيِيرُ بَيْنَ الْحُكْمِ وَالْإِعْرَاضِ إذَا ارْتَفَعُوا إلَيْنَا وَقَدْ اخْتَلَفَ السَّلَفُ فِي بَقَاءِ هَذَا الْحُكْمِ فَقَالَ قَائِلُونَ مِنْهُمْ إذَا ارْتَفَعُوا إلَيْنَا فَإِنْ شَاءَ الْحَاكِمُ حَكَمَ بَيْنَهُمْ وَإِنْ شَاءَ أَعْرَضَ عَنْهُمْ وَرَدَّهُمْ إلَى دِينِهِمْ وَقَالَ آخَرُونَ التَّخْيِيرُ مَنْسُوخٌ فَمَتَى ارْتَفَعُوا إلَيْنَا حَكَمْنَا بَيْنَهُمْ مِنْ غَيْرِ تَخْيِيرٍ فَمِمَّنْ أَخَذَ بِالتَّخْيِيرِ عِنْدَ مَجِيئِهِمْ إلَيْنَا الْحَسَنُ وَالشَّعْبِيُّ وَإِبْرَاهِيمُ رِوَايَةً وَرُوِيَ عَنْ الْحَسَنِ خَلُّوا بَيْنَ أَهْلِ الْكِتَابِ وَبَيْنَ حَاكِمِهِمْ وَإِذَا ارْتَفَعُوا إلَيْكُمْ فَأَقِيمُوا عَلَيْهِمْ مَا فِي كِتَابِكُمْ وَرَوَى سُفْيَانَ بْنِ حُسَيْنٍ عَنْ الْحَكَمِ عَنْ مُجَاهِدٍ عَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ آيَتَانِ نُسِخَتَا مِنْ سُورَةِ الْمَائِدَةِ آيَةُ الْقَلَائِدِ وقَوْله تَعَالَى فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ أَوْ أَعْرِضْ عَنْهُمْ


“Allahu Teala “Eğer sana gelirlerse aralarında hükmet veya yüz çevir.” Buyurmaktadır. Bunun zahiri iki manaya gelmektedir. Birincisi, onları ve hükümlerini –yüz çevirme olmaksızın- terk etmek; ikincisi ise hakimi, aralarında hükmetmek veya yüz çevirmek arasında muhayyer bırakmaktır. Selef, bu hükmün devam edip etmediğinde ihtilaf etmiştir. Onlardan bir kısmı şöyle demiştir: Kitap ehli, davalarını bize getirdiklerinde hakim, isterse aralarında hükmeder; isterse de onlardan yüz çevirir ve onları kendi dinlerine (kanunlarına) geri çevirir. Başkaları ise şöyle demiştir:  Hakimin bu şekilde muhayyer bırakılması neshedilmiştir. Onlar ne zaman ki davalarını bize getirirlerse  aralarında hükmederiz. Bu hususta muhayyerlik yoktur.
Kafirler bize geldiklerinde onların davalarına bakıp bakmama hususunda muhayyerlik olduğunu söyleyenler arasında el-Hasen (el-Basri), eş-Şa’bi ve İbrahim (en-Nehai) bulunmaktadır. El-Hasen’den gelen başka bir rivayette şöyle demektedir: “Ehli kitapla kendi hakimlerinin arasından çekilin (onları baş başa bırakın), ne zaman ki size başvururlarsa onlara kitabınızda (yani Kur’an’da) olanla hükmedin.”

Cessas, meselenin tafsilatına girip delillerin müzakeresini yaptıktan sonra bu konuyla alakalı olarak kafirin açtığı davaya Müslüman kadının bakması vacibtir görüşünü tercih ediyor ve görüşünü delillendirirken şu ifadeleri kullanıyor:


قَوْله تَعَالَى فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِما أَنْزَلَ اللَّهُ يَدُلُّ عَلَى نَسْخِ التَّخْيِيرِ عَلَى مَا تَقَدَّمَ مِنْ بَيَانِهِ قَوْله تَعَالَى وَلا تَتَّبِعْ أَهْواءَهُمْ يَدُلُّ عَلَى بُطْلَانِ قَوْلِ مَنْ يَرُدُّهُمْ إلَى الْكَنِيسَةِ أَوْ الْبِيعَةِ لِلِاسْتِحْلَافِ لِمَا فِيهِ مِنْ تعظيم الموضع وهم يهون ذَلِكَ وَقَدْ نَهَى اللَّهُ تَعَالَى عَنْ اتِّبَاعِ أَهْوَائِهِمْ وَيَدُلُّ عَلَى بُطْلَانِ قَوْلِ مَنْ يَرُدُّهُمْ إلَى دِينِهِمْ لِمَا فِيهِ مِنْ اتِّبَاعِ أَهْوَائِهِمْ وَالِاعْتِدَادِ بِأَحْكَامِهِمْ وَلِأَنَّ رَدَّهُمْ إلَى أَهْلِ دِينِهِمْ إنَّمَا هُوَ رَدٌّ لَهُمْ لِيَحْكُمُوا فِيهِمْ بِمَا هُوَ كُفْرٌ بِاَللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ إذْ كَانَ حُكْمُهُمْ بِمَا يَحْكُمُونَ بِهِ كُفْرًا بِاَللَّهِ وَإِنْ كَانَ مُوَافِقًا لَمَا أُنْزِلَ فِي التَّوْرَاةِ وَالْإِنْجِيلِ لِأَنَّهُمْ مَأْمُورُونَ بِتَرْكِهِ وَاتِّبَاعِ شَرِيعَةِ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ


“Aralarında Allahın indirdiğiyle hükmet,onların keyiflerine uyma" (Maide: 48) ayeti (kafirler arasında hüküm verme hususundaki) muhayyerliğin –daha önce de geçtiği üzere- neshedildiğini gösterir. Allahu teala’nın “Onların hevalarına uyma” kavli ise onları kilise ve havralarına yemin ettirmek (davalaşmak) için gönderen kimselerin görüşünün batıl olduğuna delil teşkil eder. Zira bunda bu yerleri tazim etme sözkonusudur. Allahu Teala ise onların hevalarına tabi olmayı nehyetmiştir. Bu aynı zamanda onları (davalaşan kafirleri) kendi dinlerine (hükümlerine) gönderenlerin görüşünün yanlış olduğunu gösterir. Çünkü bu durumda onların keyiflerine uymak ve hükümlerini geçerli saymak sözkonusudur. Ayrıca onları kendi dindaşlarına geri göndermekle onları aralarında Allah azze ve celle’yi inkar etmek manasına gelen küfür hükümleri ile hükmetmeye göndermiş olur. Zira onların hükmettikleri hükümler küfür yani Allah’ı inkar manasına gelen hükümlerdir. Bu hükümler velev ki Tevrat ve İncil’e uygun dahi olsa onlar bunu terk edip Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şeriatına tabi olmakla yükümlüdürler.”
 
Görüldüğü gibi Cessas muhayyerlik görüşünü tenkid etmekte ve bu görüşün kafirleri küfür hükümlerine teşvik anlamına geleceğini söylemektedir. Ancak onun bunu söylerken diğer görüşte olan alimleri tekfir etmediği ortadadır.  Zira muhayyerliği tenkid ederken getirdiği bunun kiliseleri, havraları ve bunların bünyesinde kurulan mahkemeleri ve de mahkemelerin verdiği hükümleri yüceltmeye yol açacağı gibi illetler, kafirleri kendi mahkemelerine göndermenin dolaylı olarak yol açacağı ileri sürülebilecek şeylerdir. Yoksa bu alimlerin küfür hükümlerini tazim etmek gibi bir kasıdlarının olmadığı aşikardır. İşte alimler, cahillerin aksine meselelere geniş açıdan yaklaşmakta ve muhaliflerini tenkid ederken dahi ölçüyü elden bırakmamaktadırlar. Fakat yine de meseleyi bu kadar fazla yorumlamaya ihtiyaç yoktur. Zira Cessas İslamın ilk yıllarında Allah Rasulu’nun kafirleri kendi mahkemelerine gönderdiğini kabul etmektedir. Eğer bu, kafirlerin hevasına uymak olarak tefsir edilirse neticede Rasulullah’ı itham etmek sözkonusu olur. Allah rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) ise asla onların hevalarına tabi olmakla suçlanamaz. Cessas’ın muhayyerlik uygulamasının İslamın ilk döneminde var olduğunu kabul ettiği ifadeleri şunlardır:


فَكَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مُخَيَّرًا إنْ شَاءَ حَكَمَ بَيْنَهُمْ أَوْ أَعْرَضَ عَنْهُمْ فَرَدَّهُمْ إلَى أَحْكَامِهِمْ حَتَّى نَزَلَتْ وَأَنِ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِما أَنْزَلَ اللَّهُ وَلا تَتَّبِعْ أَهْواءَهُمْ فَأَمَرَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنْ يَحْكُمَ بَيْنَهُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فِي كِتَابِهِ

“Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) onlar arasında hüküm vermekte muhayyerdi ve dilerse aralarında hüküm verirdi dilerse de onlardan yüz çevirirdi ve böylece onları kendi hükümlerine gönderirdi. Bu durum “Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet, onların hevalarına uyma” (Maide: 48) ayeti inene kadar devam etti. Bu surette Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’e kitab ehlinin arasında Allah’ın kitabıyla hükmetmesi emredilmiş oldu.” (Bkz. Ebubekr el-Cessas, Ahkam’ul Kur’an, 4/87-97, Thk: Kamhavi, Dar’ut Turas, Beyrut, 1405)

Bu arada yeri gelmişken Cessas’ın itikaden Mutezile’ye meyilli olduğunu belirtelim. Mutezile mensupları ilerde geleceği üzere “küfre rıza küfürdür” kaidesini de dar açıdan yorumlayarak bazı konularda bidatler ihdas etmişlerdir. Cessas’ın itizale meyli ise En’am: 103. Ayetin tefsirinde ru’yetullahı (Allahın ahirette görülmesini) “ilim” olarak te’vil edip baş gözüyle görülmesini kabule yanaşmaması, keza Bakara: 102 ayetinin tefsirinde sihrin hakikatini inkara çalışması gibi görüşlerinden rahatlıkla fark edilebilir. Keza Hacc 39-41. Ayetlerinin, Nur: 55. Ayetin ve de Hucurat: 9. Ayetin tefsirlerinde Muaviye (ra)’ı tenkid etmektedir. Halbuki ehli sünnetin en temel vasıflarından birisi sahabenin hepsini aralarında ayrım yapmaksızın sevmek ve rahmetle yad etmektir. Ahkam’ul Kur’an’da ilgili yerlere bakılabilir. Muhayyerlik meselesinde de kafirleri kendi hakimlerine göndermeyi neredeyse küfür hükümlerini geçerli saymakla eşdeğer tutması da tesbit edebildiğimiz kadarıyla sadece ona has bir yorumdur. Muhayyerliği reddeden başka alimlerin bu açıdan meseleye yaklaştığını –en azından bizim küçük çaplı araştırmamızda- şahid olmadık. Allah en doğrusunu bilendir.

en-Nehhâs ( v. 338) ise, “en-Nasih vel-Mensuh" adlı eserinde kafirlerin kendi hakimlerine geri çevrilmesi savunanlar arasında el-Hasen (el-Basri), eş-Şa’bi ve İbrahim (en-Nehai)’ye  ilaveten İmam Malik ve Ata el-Horasani’yi de saymış ardından muhayyerliğin neshedildiğini savunan görüşü şöyle izah etmiştir:


وَمِنَ الْعُلَمَاءِ مَنْ قَالَ إِذَا تَحَاكَمَ أَهْلُ الْكِتَابِ إِلَى الْإِمَامِ فَعَلَيْهِ أَنْ يَحْكُمَ بَيْنَهُمْ بِكِتَابِ اللَّهِ جَلَّ وَعَزَّ وَسُنَّةِ رَسُولِهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَلَا يَحِلُّ لَهُ أَنْ يَرُدَّهُمْ إِلَى حُكَّامِهِمْ، وَقَائِلُوا هَذَا الْقَوْلِ يَقُولُونَ إِنَّ الْآيَةَ مَنْسُوخَةٌ لِأَنَّهَا إِنَّمَا نَزَلَتْ أَوَّلَ مَا قَدِمَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ الْمَدِينَةَ وَالْيَهُودُ فِيهَا يَوْمَئِذٍ كَثِيرٌ فَكَانَ الْأَدْعَى لَهُمْ وَالْأَصْلَحُ أَنْ يُرَدُّوا إِلَى حُكَّامِهِمْ فَلَمَّا قَوِيَ الْإِسْلَامُ أَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى {وَأَنِ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ} [المائدة: 49] فَمِمَّنْ قَالَ بِهَذَا الْقَوْلِ مِنَ الصَّحَابَةِ ابْنُ عَبَّاسٍ وَجَمَاعَةٌ مِنَ التَّابِعِينَ وَالْفُقَهَاءِ

“Alimlerden şöyle diyenler vardır: Kitap ehli Müslümanların imamına muhakeme olduklarında aralarında Allah’ın kitabı ve Rasulünün sünnetiyle hükmetmesi gerekir. Onları kendi hakimlerine geri çevirmesi helal olmaz. Bu görüşte olanlar şöyle demektedir: Yüce Allah'ın; "Eğer sana gelirlerse aralarında hükmet, ya da onlardan yüz çevir" buyruğu nesh olmuştur. Çünkü bu buyruk, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in Medine'ye ilk geldiği sıralarda nazil olmuştur. O sırada yahudiler Medine'de sayıca çoktular. Onların İslama ısındırılmaları için daha uygun ve daha yerinde olan davranış, kendi hakimlerine geri gönderilmeleri şeklindeydi. İslam güç kazanınca, yüce Allah: “O halde aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet” (Maide: 49) âyetini indirdi. Sahabeden İbn Abbas ve de Tabiin’den ve fukahadan bir cemaatin kanaati bu şekildedir.”
 
قَالَ أَبُو جَعْفَرٍ كَمَا حَدَّثَنَا عَلِيُّ بْنُ الْحُسَيْنِ، قَالَ: حَدَّثَنَا الْحَسَنُ بْنُ مُحَمَّدٍ، قَالَ: حَدَّثَنَا سَعِيدُ بْنُ سُلَيْمَانَ، قَالَ: حَدَّثَنَا عَبَّادٌ، عَنْ سُفْيَانَ، عَنِ الْحَكَمِ، عَنْ مُجَاهِدٍ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، قَالَ: " نُسِخَتْ مِنْ هَذِهِ السُّورَةِ يَعْنِي الْمَائِدَةَ آيَتَانِ آيَةُ الْقَلَائِدِ وَقَوْلُهُ تَعَالَى: {فَإِنْ جَاءُوكَ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ أَوْ أَعْرِضْ عَنْهُمْ} فَكَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مُخَيَّرًا إِنْ شَاءَ حَكَمَ بَيْنَهُمْ وَإِنْ شَاءَ أَعْرَضَ عَنْهُمْ فَرَدَّهُمْ إِلَى حُكَّامِهِمْ فَنَزَلَتْ {وَأَنِ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ} [المائدة: 49] فَأُمِرَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِأَنْ يَحْكُمَ بَيْنَهُمْ بِمَا فِي كِتَابِنَا " وَهَذَا إِسْنَادٌ مُسْتَقِيمٌ وَأَهْلُ الْحَدِيثِ يُدْخِلُونَهُ فِي الْمُسْنَدِ وَهُوَ مَعَ هَذَا قَوْلُ جَمَاعَةٍ مِنَ الْعُلَمَاءِ

En-Nehhas, senedini de zikrederek İbnu Abbas (ra)’ın şöyle dediğini zikretmektedir:
 “Maide suresinde iki ayet neshedilmiştir.Birincisi gerdanlıklarla alakalı ayet, ikincisi de “Onlar arasında hükmet veyahut da yüz çevir” (Maide: 42. Ayetidir) “Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) onlar arasında hüküm vermekte muhayyerdi ve dilerse aralarında hüküm verirdi dilerse de onlardan yüz çevirirdi ve böylece onları kendi hükümlerine gönderirdi. Bu durum “Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet, onların hevalarına uyma” (Maide: 48) ayeti inene kadar devam etti. Bu surette Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’e kitab ehlinin arasında Allah’ın kitabıyla hükmetmesi emredilmiş oldu.”

Ebu Cafer en-Nehhas diyor ki: Bu, müstakim (doğru) bir isnaddır. Hadis ehli bu rivayeti müsned (Allah rasulune kadar uzanan bir senedi olan) hadislerden saymışlardır. (Bu hadiste bahsedilen nesh olayı ) Aynı zamanda alimlerden bir cemaatin görüşüdür.

[Not: Bu hadisi İbn Abbas’tan “onları kendi hakimlerine geri çevirirdi” lafzıyla rivayet eden alimler bizim tesbit edebildiğimiz kadarıyla şunlardır: Ziya el-Makdisi, Buhari ve Müslim’de rivayet edilmemiş sahih hadisleri derlediği “el-Muhtare” adlı eserinde 13/80; Taberani Mu’cem’ul Kebir 11/63-64 no: 11054 “Başkasının hükmüne gönderirdi” lafzıyla. Ziya el-Makdisi aynı yerde hadisin bu lafzını da zikretmiştir.; Beyheki, Ma’rifet’us Suneni ve’l Asar no: 16983; Tahavi, Şerhu Müşkil’il Asar, 11/438 no: 4540;  İbnu Ebi Hatim, Tefsir, Maide: 42-51. Ayetlerin tefsiri; Nesai, Sünen’ul Kubra no: 6336 ve 7181]
 
Nehhas devamla şöyle demektedir:


وَالْقَوْلُ بِأَنَّهَا مَنْسُوخَةٌ قَوْلُ عِكْرِمَةَ، وَالزُّهْرِيِّ، وَعُمَرَ بْنِ عَبْدِ الْعَزِيزِ وَالسُّدِّيِّ وَهُوَ الصَّحِيحُ مِنْ قَوْلِ الشَّافِعِيِّ قَالَ فِي كِتَابِ الْجِزْيَةِ وَلَا خِيَارَ لَهُ إِذَا تَحَاكَمُوا إِلَيْهِ لِقَوْلِ اللَّهِ جَلَّ وَعَزَّ {حَتَّى يُعْطُوا الْجِزْيَةَ عَنْ يَدٍ وَهُمْ صَاغِرُونَ} [التوبة: 29] وَهَذَا مِنْ أَصَحِّ الِاحْتِجَاجَاتِ لِأَنَّهُ إِذَا كَانَ مَعْنَى {وَهُمْ صَاغِرُونَ} [التوبة: 29] أَنْ تَجْرِيَ عَلَيْهِمْ أَحْكَامُ الْمُسْلِمِينَ وَجَبَ أَلَّا يُرَدُّوا إِلَى حُكَّامِهِمْ فَإِذَا وَجَبَ هَذَا فَالْآيَةُ مَنْسُوخَةٌ وَهُوَ أَيْضًا قَوْلُ الْكُوفِيِّينَ أَبِي حَنِيفَةَ وزُفَرَ وَأَبِي يُوسُفَ وَمُحَمَّدٍ لَا اخْتِلَافَ بَيْنَهُمْ إِذَا تَحَاكَمَ أَهْلُ الْكِتَابِ إِلَى الْإِمَامِ، أَنَّهُ لَيْسَ لَهُ أَنْ يُعْرِضَ عَنْهُمْ غَيْرَ أَنَّ أَبَا حَنِيفَةَ قَالَ إِذَا جَاءَتِ الْمَرْأَةُ وَالزَّوْجُ فَعَلَيْهِ أَنْ يَحْكُمَ بَيْنَهُمَا بِالْعَدْلِ فَإِنْ جَاءَتِ الْمَرْأَةُ وَحْدَهَا وَلَمْ يَرْضَ الزَّوْجُ لَمْ يَحْكُمْ وَقَالَ الْبَاقُونَ: بَلْ يَحْكُمُ فَثَبَتَ أَنَّ قَوْلَ أَكْثَرِ الْعُلَمَاءِ أَنَّ الْآيَةَ مَنْسُوخَةٌ
 
“Mücahid, İkrime, ez-Zührî, Ömer b. Abdülaziz ve es-Süddî de muhayyerliğin nesh edildiği görüşündedir. Şafiî den gelen sahih görüş de budur. Şafiî "Kitabu'l-Cizye"de şöyle demektedir: Hükmüne başvurmaları halinde hakimin muhayyerliği sözkonusu değildir. Çünkü yüce Allah: “Küçülmüşler olarak kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar onlarla savaşın"(et-Tevbe, 9/29) diye buyurmaktadır. en-Nehhâs der ki: Bu ise, konu ile ilgili delil gösterme şekilleri arasında en sahih olanlardandır. Zira, "küçülmüşler olarak" buyruğunun anlamı, İslam hükümlerinin kendilerine uygulanması demek olduğuna göre, kendi hükümlerine geri çevirilmemeleri icabeder. Bu ise (aralarında hüküm vermek) vacip olduğuna göre, o halde bu âyet-i kerime de mensuhtur. Bu aynı zamanda, Kûfelilerden Ebu Hanife, Züfer, Ebu Yusuf ve Muhammed'in de görüşüdür. Kitab ehli, imamın hükmüne başvurduklan takdirde, imamın onlardan yüzçevîrmek hakkına sahip olmadığı hususunda Kufe ehli arasında görüş ayrılığı yoktur. Şu kadar var ki, Ebu Hanife şöyle demektedir: Karı-koca gelecek olurlarsa, aralarında adaletle hükmetmekle yükümlüdür. Şayet yalnızca kadın gelip de koca buna razı değilse, aralarında hüküm vermez. Diğerleri ise, hüküm verir demişlerdir. Böylelikle ilim adamlarının çoğunluğunun görüşüne göre, âyet-i kerimenin mensuh olduğu sabit olmaktadır.” (Ebu Cafer en-Nehhas, en-Nasih ve’l Mensuh, sf 396-399, Mektebet’ul Felah, Kuveyt, 1408) Nehhas’ın sözleri burada bitti. Nehhas’ın sözlerinin değerlendirmesini ve daha fazlasını Kurtubi tefsirinde Maide: 42. Ayetle alakalı bölümde bulabilirsiniz.

Nehhas, muhayyerliğin neshedildiği görüşünü alimlerin ekserisine nisbet etse de Begavi, Maide: 42. Ayetin tefsirinde tam aksine ilim ehlinin çoğunluğunun muhayyerliğin sabit olduğu görüşünde olduğunu nakletmektedir. İbn Kudame ise el-Muğni’de muhayyerlik görüşünü İmam Ahmed ve Şafii’ye nisbet etmekle beraber bu iki imamdan zıddı olan görüşün nakledildiğine de işaret etmektedir. Ancak Hanbeliler nezdinde daha meşhur olan muhayyerliğin sabit oluşudur. (Yani kafirlerin davalarına bakmamanın caiz oluşudur) İbn Kudame buna gerekçe olarak şunu getirmiştir: İki ayet arasını uzlaştırma imkanı olduğu takdirde nesh cihetine gidilmez. “Aralarında Allahın indirdiğiyle hükmet” buyruğu “eğer ki hükmedecek olursan” şeklinde tefsir edilir. Dolayısıyla zimmiler arasında Allah’ın indirdiğiyle hükmetmek, onlardan yüz çevirmenin caiz oluşuna engel teşkil etmez. (Bkz. El-Muğni, İbn Kudame, 7/348, Dar’ul Kutub’il İlmiyye, Beyrut 2008)
 
Muhayyerliğin mensuh olmadığına delalet eden hususlardan birisi de Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’den sonra da bunun uygulanmış olmasıdır. Abdurrezzak’ın Musannef’te rivayet ettiği şu kıssa gibi:


عَبْدُ الرَّزَّاقِ قَالَ: أَخْبَرَنَا الثَّوْرِيُّ، عَنْ سِمَاكِ بْنِ حَرْبٍ، عَنْ قَابُوسِ بْنِ الْمُخَارِقِ، عَنْ أَبِيهِ، قَالَ كَتَبَ مُحَمَّدُ بْنُ أَبِي بَكْرٍ إِلَى عَلِيٍّ يَسْأَلُهُ: عَنْ مُسْلِمٍ زَنَى بِنَصْرَانِيَّةٍ فَكَتَبَ إِلَيْهِ: «أَنْ أَقِمْ لِلَّهِ الْحَدَّ عَلَى الْمُسْلِمِ، وَادْفَعِ النَّصْرَانِيَّةَ إِلَى أَهْلِ دِينِهَا»

Abdurrezzak demiştir ki: Sevri bize Simak bin Harb kanalıyla, o da Kabus bin el-Muharik’ten naklettiğine göre babası (el-Muharik) şöyle demiştir: Muhammed bin Ebibekr (r.anhuma) Ali (ra)’a bir mektup yazarak Hristiyan bir kadınla zina eden müslümanın hükmünü sormuştur. O da cevaben şunu yazmıştır: “Müslümana Allah için had vurulması ve Hristiyan kadının kendi dindaşlarına geri gönderilmesi gerekir” (Bu eseri Abdurrezzak Musannef’te 6/62 no: 10005; Beyheki es-Sünen’ul Kubra no: 17121, eş-Şafii el-Umm 7 / 183’te rivayet etmişlerdir.)
 
Beyheki hadisi rivayet ettikten sonra İmam Şafii’nin şöyle dediğini haber vermiştir: "Eğer ki bu hadis sabitse imamın dilerse kafirler arasında hükmedip dilerse hükmü onlara bırakmak arasında muhayyer olduğuna delildir." İbnu Hazm (v. 456) ise Muhalla’da bu muhayyerlik görüşünü tenkid etmiş ve Ali (ra)’dan nakledilen hadisin ise Simak ve Kabus isimli ravilerden dolayı sahih olmadığını söylemiştir. (İbnu Hazm, el-Muhalla, 8/521, Dar’ul Fikr, Beyrut, ty)

Kurtubi ise Maide 42. ayetin tefsirinde alimlerin konuyla alakalı ihtilaflarını nakletmektedir. Onun naklettiğine göre ez-Zührî şöyle demiştir: “Sünnet (uygulama) şu şekilde görülegelmiştir: Kitab ehli, aralarındaki karşılıklı haklarda ve miras konularında kendi dinlerine mensub hakimlere geri döndürülür. Ancak, Allah'ın hükmünü isteyerek gelecek olurlarsa, o takdirde aralarında Allah'ın Kitabı gereğince hükmeder.” Bu hususta geniş bilgi almak isteyenler Kurtubi’den ilgili ayetin tefsirine bakabilir.

Bütün bu nakillerden çıkan netice Allahın izniyle şudur: İslam mahkemesine başvuran kafirlerin davalarına İslam mahkemesi bakmak zorunda mıdır, yoksa kafirler kendi hakimlerine geri çevrilebilir mi meselesinde alimlerin iki görüşü vardır, dolayısıyla bu mesele ihtilaflıdır. Kafirleri kendi hükümlerine yönlendirmek cahillerin zannettiği gibi küfür olan bir amel olsaydı alimler bu meselede ihtilaf etmezdi. Velev ki kafirleri kendi hakimlerine geri çevirme uygulaması nesh edilmiş olsa bile ehlince malum olduğu üzere iman-küfür hükümlerinde nesh cereyan etmez. Başta Hatem’ul Enbiya Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) olmak üzere bütün rasuller ismet sıfatının gereği olarak küfür ve şirk işlemekten, küfür ahkamına rıza göstermekten de münezzehtirler. Eğer kafirleri kendi mahkemelerine göndermek küfür olsaydı Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) asla böyle bir amelde bulunmazdı. Bu, meselenin nakil cihetinden açıklamasıdır. Akli açıdan da bakıldığında kafirlerin kendi mahkemelerine yönlendirilmesinin küfre rıza olduğu hususu açık değildir. Çünkü küfre rıza adı üzerinde küfürden hoşnut olmak demektir. Burada da bunu yapan kişinin küfür ahkamından memnun olarak bunu yaptığına dair kesin bir karine yoktur. İlerde bu meselenin tafsilatı inşallah gelecektir.

Kafirlerin mahkemelerine onları yönlendirmenin caiz oluşu her ne kadar ihtilaflı olsa da küfür değildir. Allah rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’in de bunu yaptığı sabit olmuştur. Bu hususta Darul İslam Darul harb ayrımı olmaz. Çünkü küfür diyardan diyara değişmez. Bunu iddia etmek ayrı bir küfür ve sapıklıktır. Kısacası sırf kafirlerin kendi mahkemelerinde yargılanmalarına rıza göstermekle küfür tahakkuk etmez. Eğer günümüzde veya geçmişte kafirleri kendi mahkemelerine yönlendiren birisi tekfir edilecekse bu amelinden dolayı değil ek bir delilden dolayı tekfir edilebilir. Elbette ki kafirin üzerine sözleşme yaptırma amelinde mahkemeye yönlendirmenin ötesinde küfrü tazim etmeye yol açacak söz ve fiiller –biz her ne kadar tesbit edemesek de- sözkonusu olabilir. Çünkü bizim de muhaliflerimizin de gerek şer’i ilimlerde gerekse mevcut prosedürle alakalı, yani mevcut prosedürde yapılan işlerin ne manaya geldiği hususunda bilgisi kısıtlıdır. Bu sebebten, burada tekfiri gerektirecek ek bir illet olma ihtimali olsa da bunun tesbiti ancak ilmiyle amel eden bir müçtehidin, fetva ve kaza ehliyetine sahip bir kimsenin işidir, bu seviyeye varmamış kimselerin okur yazar da olsalar böyle bir yetkileri yoktur. Evla olan, alimlerin ihtilafından ve şüpheli şeylerden uzaklaşmak için bundan ve hatta genel olarak tağutla ilişkilerden mümkün mertebe sakınmaktır. Ancak buna küfür demek bir dalalettir, getirdiğimiz delilleri inkar edecek bir görüşe saplanıldıysa bu da küfürdür.

Allah en doğrusunu bilendir.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1637
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: BAŞKASININ KÜFRÜNE RIZA GÖSTERMENİN HÜKMÜ
« Yanıtla #2 : 06 Kasım 2016, 16:12 »
Zimmilerin durumu “Küfre rıza küfürdür” kaidesinin istisnası mıdır?

İslam devletinde zımmilerin kendi küfür mahkemelerine yönlendirilmesinin küfür olması bir yana haram dahi olmadığı onun da ötesinde bunun Allah Rasulu tarafından geçmişte uygulandığı sabit olmuş ve bazı alimler bu hükmün nesh olmadığını, günümüzde de aynen geçerli olduğunu söylemişlerdir. İşte bütün bu hususlar açığa çıktıktan sonra bazıları hakka karşı inad etmeye devam ederek şöyle bir batıl düşünce ileri sürmeye çalışmışlardır: “Bu, İslam devletinde kitap ehline verilmiş bir ruhsattır. Nasıl ki kitap ehlinin kestiklerini yemek, kadınlarıyla evlenmek onlara has bir ruhsatsa; onları kendi mahkemelerine geri göndermek de yine kitap ehline has bir ruhsattır. Bu hüküm kitap ehli olmayan müşriklere tatbik edilemez.” Şimdi bu söz bir alimden gelmiş olsa ve sadece bu naklettiğimiz kadarıyla kalsa yani iman küfür hükümleriyle ilgisi olmayan fıkhi bir tartışmadan ibaret olsa belki üzerinde düşünmeye değerdi.  Fakat bu söz bir cahilden geliyor ve bu naklettiğimiz kadarıyla da kalmıyor. Bu sözü ortaya atan cahiller buna şunu ilave ediyor: “Dolayısıyla kitap ehli olmayan müşrikleri kendi mahkemelerine göndermek küfre rıza olacağından ötürü küfürdür” Allahu ekber! İşte, tek başına bu söz dahi bu görüş sahiplerinin rasullerin ortak daveti olan tevhidden habersiz olduklarını, imanın ve küfrün ne olduğunu dahi bilmekten aciz cahil kafirler olduğunu gösteren bir ibret vesikasıdır. Çünkü bu kimseler küfür olan bir amelin ikrah haricinde hiçbir mazereti olmayacağını, müşriklere yapıldığı zaman küfür olan bir amelin ehli kitaba yapıldığı zaman küfür olmaktan çıkmayacağını dahi fıkhetmekten acizdirler. Eğer ki kafirlerin kendi mahkemelerine gönderilmeleri küfürden hoşnut olmak, memnun olmak kısacası rıza anlamına geliyorsa bu amelin aynısı hiçbir değişikliğe uğramadan bir gruba karşı yapıldığında caizken, başka bir gruba karşı yapıldığında nasıl birden bire küfür oluveriyor! Bu insanlar ne küfrün tanımından ne de küfre rızanın mahiyetinden habersizdirler. Onlar bu kavramların sadece ismini duymuşlar fakat bunların hakikatte ne olduğunu asla fıkhetmeden düz mantıkla küfre rıza olarak gördükleri her ameli küfür olarak yaftalamışlardır.

Aynı Hariciler gibi Kuranı okudukları halde o okudukları Kuran boğazlarından aşağıya geçmeyen ve okun avı deldiği gibi dinden öylece sıyrılıp çıkan bu kimselerin iddiasına göre aslında Allah Rasulu ve ashabı gerçekte küfür olan bir ameli (yani kafirleri kendi hükümlerine gönderme amelini) sadece Allah’ın verdiği ruhsatla yapıyorlardı.  Allahı, Rasulunu ve gerçek müminleri böyle bir iddiadan tenzih ederiz. Onların kıyasları ise batıl bir kıyastır. Kafirlerle evlenmek, kestiklerini yemek imanın aslıyla çelişen küfür amelleri değildir. Bunlar İslamın ilk dönemlerinde mübah olan amellerdi. Sonra Allah bunları haram kıldı. Daha sonra da ehli kitap kafirlerini bu hükümden istisna ederek onların kestiğini yemenin, kadınlarıyla evlenmenin haram olmadığını bildirdi. Halbuki Allahı ve Rasulunu inkar manasına gelen küfür, hiçbir dönemde ve hiçbir kimseye mübah kılınmamıştır. Keza şirk yani Allah’a ilahlığında ve rabliğinde ortak koşmak da hiçbir peygamberin şeriatında mübah değildir. Allahu Teala (mealen) şöyle buyurmaktadır:

"Eğer küfrederseniz, şüphesiz, Allah sizden müstağnidir. Bununla beraber O, kullarının küfrüne razı olmaz. Eğer şükrederseniz, sizin faydanız için, bundan razı olur." (Zümer:6)

Ali İmran suresinde ise mealen şöyle buyurmaktadır:

Beşerden hiç kimsenin, Allah kendisine Kitabı, hükmü ve peygamberliği verdikten, sonra insanlara: "Allah'ı bırakıp bana kulluk edin" deme (hakkı ve yetki)si yoktur. Fakat o, "Öğrettiğiniz ve ders verdiğiniz Kitaba göre Rabbaniler olunuz" (deme görevindedir.) (79)
O, melekleri ve peygamberleri Rabler edinmenizi emretmez. Siz, müslüman olduktan sonra, size küfrü mü emredecek? (80)


Bütün bu açık nasslara rağmen günümüzde tevhidin cahili olan birçok kimse iman-küfür hükümlerini haram-helal ile alakalı ameli hükümlerle bir tutmuşlar ve şer’i ahkamda nesh cereyan ettiği gibi iman küfür hükümlerinde de nesh cereyan edeceğini; muamelatla alakalı hükümlerde tahsis sözkonusu olduğu gibi iman küfür hükümlerinde de tahsis olabileceğini, istisnai hükümlerin olabileceğini zannetmişlerdir. Nasıl ki İslamın ilk dönemlerinde içki helalken sonradan haram kılınmışsa İslamın ilk dönemlerinde küfür olmayan bir amelin sonradan küfür olabileceğini veya tersinin vaki olacağını zannetmişlerdir. Keza nasıl ki oruç tutmak farz olduğu halde yolculukta veya hasta olan kimseye oruç tutmama ruhsatı verildiyse aynı şekilde insanoğlunun mükellef olduğu tağutu reddetme farzının da belli durumlarda iptal olacağını –mesela dar’ul harpte küfür amelleri işlenebileceğini iddia edenler gibi- zannetmişlerdir. Kafirleri kendi mahkemelerine yönlendirmenin aslında küfre rıza olduğundan ötürü küfür sayılacağını fakat kitap ehlini kendi küfür mahkemelerine yönlendirmenin bu hükümden istisna olduğunu iddia edenlerin durumu da bundan farksızdır.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1637
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: BAŞKASININ KÜFRÜNE RIZA GÖSTERMENİN HÜKMÜ
« Yanıtla #3 : 06 Kasım 2016, 16:17 »
"İncil sahipleri onda Allah'ın indirdiği ile hükmetsin" ayetinin anlamı

Alıntı
Kafire küfür işletme ve zimmilerin bu noktada istisna oldugu iddasına cevap içerikli  yazılarınızı okudum. Bu konuda "incil sahipleri onda Allah'ın indirdiği ile hükmetsin" ayeti zimmi istisnasına delil teşkil ediyormu yani onların  semavi bir kitaba sahip olmaları ve bu ayet  günümüz beşeri kanunlarına yönlendirmeyle arada bir fark olmasını  gerektirir mi, gerektirmezmi.

Bismillahirrahmanirrahim,

Yukardaki yazımızda zimmilerin kendi mahkemelerine yönlendirilmesinin küfür olmadığını çeşitli delil ve nakiller ışığında zikretmiştik. Bunu zikretmemizin amacı sadece bu tarz meselelerde ifrata giden bazı kimselerin akletmesini sağlamaya yönelik bir misal teşkil etmesidir. Bu hususta daha çarpıcı misaller de verilebilir. Ancak biz küfre rızayla alakalı akidemizi bunlar üzerine bina etmiş değiliz. Bu hususta zaten alimler söyleyeceklerini söylemişler, bize bir şey bırakmamışlar. Daha önce de naklettiğimiz gibi Aliyyul Kari, Fıkhul Ekber şerhinde şöyle demektedir: "Kendi küfrüne razı olanın küfründe ittifak vardır. Başkasının küfrüne razı olanın küfründe ise ihtilâf vardır. En sağlam olan görüş, eğer küfrü sevmiyorsa başkasının küfrüne razı olmakla bir kimse kâfir olmaz."

Kafiri kendi mahkemesine yönlendirme meselesi başkasının küfrüne aracılık manasındaki bir fiildir ve bundan dolayı yukarda zikrettiğimiz kaide üzerinde düşünen akıl sahibi bir kimse bu tip bir meselede tafsilat olabileceğini ve tekfirde acele etmenin caiz olmadığını fıkheder. İslam devletinde zımmilerin kendi küfür mahkemelerine gönderilmeleri bunun sadece bir misalidir. Bu hususta beşeri kanunlarla tahrif edilmiş semavi şeriatlar arasında bir fark olmaz. Tevhidi anlamış olan birisi tahrif edilmiş Tevrat ve İncil hükümlerine muhakeme olmanın veya buna rıza göstermenin küfür olacağında şüphe etmez. Şimdi daha önce nakletmiş olduğumuz şu fetvalar üzerinde düşünün:

İbnu Hazm şöyle diyor:


لا خلاف بين اثنين من المسلمين.... وأن من حكم بحكم الإنجيل مما لم يأتِ بالنص عليه وحي في شريعة الإسلام فإنه كافر مشرك خارج عن الإسلام

İslam şeriatında Hakkında bir nass ve vahiy gelmemiş olan İncil kaynaklı bir hükümle hükmeden kimsenin kafir ve müşrik olacağı ve İslam dininden çıkmış olacağı hususunda Müslümanlardan iki kimse arasında dahi ihtilaf yoktur. (El-İhkam fi Usul’il Ahkam, 5/173)
 
نُسَخُ هذه التوراة مبدلة لا يجوز العمل بما فيها، ومن عمل اليوم بشرائعها المبدلة والمنسوخة فهو كافر

İbnu Teymiyye (rh.a) ise şöyle demektedir: Şu elimizdeki tahrif edilmiş Tevrat nüshalarıyla amel etmek caiz değildir.  Bugün her kim  Tevrat’ın değiştirilmiş ve neshedilmiş hükümleriyle amel ederse o kimse kafirdir. (Mecmu’ul Fetava, 35/200)

Hafız İbn Kesir (rh.a) “el-Bidaye ve’n Nihaye” adlı eserinin Tatar hükümdarı Cengizhan’ın icad etmiş olduğu “Yesak” adlı beşeri kanundan bahsettiği bir bölümünde şunları zikretmektedir:


وَفِي ذَلِكَ كُلِّهِ مُخَالَفَةٌ لِشَرَائِعِ اللَّهِ الْمُنَزَّلَةِ عَلَى عِبَادِهِ الْأَنْبِيَاءِ عَلَيْهِمُ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ، فَمَنْ تَرَكَ الشَّرْعَ الْمُحْكَمَ الْمُنَزَّلَ عَلَى مُحَمَّدِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ خَاتَمِ الْأَنْبِيَاءِ، وَتَحَاكَمَ إِلَى غَيْرِهِ مِنَ الشَّرَائِعِ الْمَنْسُوخَةِ كَفَرَ، فَكَيْفَ بِمَنْ تَحَاكَمَ إِلَى " الْيَاسَاقِ " وَقَدَّمَهَا عَلَيْهِ؟ مَنْ فَعَلَ ذَلِكَ كَفَرَ بِإِجْمَاعِ الْمُسْلِمِينَ. قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: {أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللَّهِ حُكْمًا لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ} [المائدة: 50] " الْمَائِدَةِ:
". وَقَالَ تَعَالَى: {فَلَا وَرَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لَا يَجِدُوا فِي أَنْفُسِهِمْ حَرَجًا مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيمًا} [النساء: ]65

“Bütün bu hükümler Allah'ın, kulları olan peygamberlere indirmiş olduğu şeriatlerine muhaliftir. Son peygamber Muhammed b. Abdullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) indirilen muhkem şeriatı terk edip neshedilmiş, başka şeriatlere muhakeme olan kimse kafir olduğuna göre Cengizhan'ın yasalarına muhakeme olan kimse nasıl kâfir olmasın?! Böyle bir kimse Müslümanların icmaıyla kâfir olur. Zira yüce Allah buyurmuş ki:
«Cahiliye devri hükmünü mü istiyorlar? Yakînen bilen bir millet için Allah'tan daha iyi hüküm veren kim vardır?» (el-Mâide, 50).
«Hayır; Rabbine and olsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip, sonra senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe inanmış olmazlar.» (en-Nisâ; 65).
Yüce Allah doğru söylemiştir.” (İbn Kesîr, El Bıdaye Ve'n-Nihaye, 13/139, Dar'u İhya'it Turas'il Arabi, 1408/1988 türkçesi için bkz. El-Bidaye ve'n Nihaye, Çağrı Yayınları: 13/244)

Açıkça görüldüğü üzere İslam nezdinde beşeri bir kanunla neshedilmiş bir şeriat arasında herhangi bir fark yoktur. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şeriatını bırakıp geçmiş şeriatlara muhakeme olan herkes kafirdir. Kafirleri tahrif edilmiş semavi bir dinin mahkemesine yönlendirmenin küfür olmadığını, ancak beşeri bir mahkemeye yönlendirmenin küfür olacağını iddia edenler kendi akidelerine göre çelişkili bir söz söylemiş olurlar. Bütün bunlar Allahın dini hakkında cahillerin söylemiş olduğu ilimsizce kelamlardır. Bu meselede ölçü bellidir; kişinin başkasının küfrüne rıza göstermesi –mesela küfür meclisinde ses çıkarmaksızın oturmak gibi- bizzat kişinin küfrü tasvip etmesinden başka bir manaya yorumlanmayacak bir fiilse bu hakiki anlamda küfre rızadır yani küfürden hoşnut olmaktır. Ancak böyle açık olmayıp küfrü tasvip etmekten başka anlamlara gelebilecek ihtimalli bir fiilse tekfir sakıt olur, zira ihtimalli meselede hüküm verilmez. Vallahu a’lem.


“İncil ehli, Allahın onda indirdiğiyle hükmetsinler. Kim Allahın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar fasıkların ta kendileridir.” (Maide: 47) ayetine gelince; Kurtubi bu hususta şu açıklamaları yapmaktadır:

(وَلْيَحْكُمْ أَهْلُ الْإِنْجِيلِ بِما أَنْزَلَ اللَّهُ فِيهِ) قَرَأَ الْأَعْمَشُ وَحَمْزَةُ بِنَصْبِ الْفِعْلِ عَلَى أَنْ تَكُونَ اللَّامُ لَامَ كَيْ. وَالْبَاقُونَ بِالْجَزْمِ عَلَى الْأَمْرِ، فَعَلَى الْأَوَّلِ تَكُونُ اللَّامُ مُتَعَلِّقَةً بِقَوْلِهِ:" وَآتَيْناهُ" فَلَا يَجُوزُ الْوَقْفُ، أَيْ وَآتَيْنَاهُ الْإِنْجِيلَ لِيَحْكُمَ أَهْلُهُ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فِيهِ. وَمَنْ قَرَأَهُ عَلَى الْأَمْرِ فَهُوَ كَقَوْلِهِ:" وَأَنِ احْكُمْ بَيْنَهُمْ"] المائدة: 49] فَهُوَ إِلْزَامٌ مُسْتَأْنَفٌ يُبْتَدَأُ بِهِ، أَيْ لِيَحْكُمَ أَهْلُ الْإِنْجِيلِ أَيْ فِي ذَلِكَ الْوَقْتِ، فَأَمَّا الْآنَ فَهُوَ مَنْسُوخٌ. وَقِيلَ: هَذَا أَمْرٌ لِلنَّصَارَى الْآنَ بِالْإِيمَانِ بِمُحَمَّدٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَإِنَّ فِي الْإِنْجِيلِ وُجُوبَ الْإِيمَانِ بِهِ، وَالنَّسْخُ إِنَّمَا يُتَصَوَّرُ فِي الْفُرُوعِ لَا فِي الْأُصُولِ. قَالَ مَكِّيٌّ: وَالِاخْتِيَارُ الْجَزْمُ، لِأَنَّ الْجَمَاعَةَ عَلَيْهِ، وَلِأَنَّ مَا بَعْدَهُ مِنَ الْوَعِيدِ وَالتَّهْدِيدِ يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ إِلْزَامٌ مِنَ اللَّهِ تَعَالَى لِأَهْلِ الإنجيل. فال النَّحَّاسُ: وَالصَّوَابُ عِنْدِي أَنَّهُمَا قِرَاءَتَانِ حَسَنَتَانِ، لِأَنَّ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ لَمْ يُنَزِّلْ كِتَابًا إِلَّا لِيُعْمَلَ بِمَا فِيهِ، وَأَمَرَ  بِالْعَمَلِ بِمَا فِيهِ، فصحتا جميعا.

“Yüce Allah'ın: "İncil sahipleri de Allah'ın onda indirdiği ile hükmetsin" buyruğundaki fiili, el-A'meş ve Hamza, baştaki "lam" harfini,"lâm-ı key" olmak üzere mansub, diğerleri ise emir lâm'ı olmak üzere fiili cezm ile okumuşlardır.

Birinci okuyuşa göre buradaki "lâm", yüce Allah'ın; "ona... verdik" buyruğuna taalluk eder ve bu durumda durak caiz olmaz. Yani, Biz ona İncili, kendisine iman edenler, Allah'ın o İncil'de indirdikleri gereğince hükmetsinler diye indirdik, demek olur.

Baştaki bu "lâm" harfini emir "lâm"i olarak okuyanların kıraatine göre ise, bu da yüce Allah'ın: "Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet" (el-Maide, 5/49) buyruğunu andırmaktadır. O bakımdan bu, yeni bir cümle (istinaf) gibi olup, bir yükümlülük ifade eder, Yani, İncil sahipleri, onunla hükmetsinler.
Bu da, o dönemde sözkonusu idi. Ama şimdi (yani Kur'anın nüzulünden sonra) o, nesh olmuştur.

Şöyle de denilmiştir: Bu, hıristiyanlara şu andan itibaren, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'a iman etmeleri için verilmiş bir emirdir. Çünkü İncil'de ona iman etmeyi vacip kılan hükümler vardır. Nesh ise, Usulü'd-Dinde (itikadı hükümlerde) tasavvur edilemez ancak fer'i hususlarda düşünülebilir.


Mekkî der ki: Tercih edilen okuyuş, fîilin cezm ile okunmasıdır. (Yani, baştaki "lâm'ın emir "lâm"ı olmasıdır). Çünkü cemaat (çoğunluk) bu görüştedir Diğer taraftan ondan sonraki tehdit ifadeleri de, yüce Allah'ın İncil sahipleri için bağlayıcı bir emir verdiğine delalet etmektedir.

en-Nehhâs der ki: Kanaatimce doğru olan her ikisinin de güzel birer kıraat olduklarıdır. Çünkü şanı yüce Allah, ne kadar kitap indirmiş ise, mutlaka gereğince amel olunsun diye indirmiş ve o kitabın içindeki hükümler gereğince amel edilmesini emretmiştir. Dolayısıyla,'aynı anda her iki kıraat de sahihtir.”

Görüldüğü üzere ayetin tefsiri ne olursa olsun, bundan İncil ehlinin şu anki muharref İncille hükmetmeleri gerektiği gibi bir netice çıkmaz, bilakis İncil ehli Hristiyanlara da düşen İncil’de de emredildiği üzere ahirzaman peygamberi Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şeriatına tabi olmaktır. Zaten ayetin lafzı üzerinde iyi düşünüldüğünde onların elindeki muharref şeriattan bahsedilmediği açıktır. Çünkü “Allahın indirdiği ile hükmetsinler” buyurmaktadır. Kaldı ki tahrif edilmiş bir şeriatı terk eden kişi nasıl “fasık” diye vasıflanacaktır? Zimmet hukukunun bir gereği olarak onların kendi aralarında İncil ve Tevratla hükmetmelerine müsaade etmemiz ise farklı bir meseledir, bu onların tahrif edilmiş şeriatlarını onayladığımız manasına gelmez.

Ahiru da’vana en’il hamdu lillahi rabb’il alemin.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1637
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: BAŞKASININ KÜFRÜNE RIZA GÖSTERMENİN HÜKMÜ
« Yanıtla #4 : 06 Kasım 2016, 16:24 »
Küfre vekalet vermek ne demektir?

Alıntı
Yazınızı okudum.Fakat şu meseleyi kaçırıyorsunuz galiba.Bir kimseye ben elektirik sözleşmesini  imzalayamiyorum ,git sen  üstüne al demek kafire  vekalet vermek olur.Bilindiği  gibi kafire küfür ve haram dışında vekalet veriliyor.Mesela;git benim evimi sat gibi.Bu konuda ise git benim yerime şu veya bu sözleşmeyi sen üstüne al. Bu kafire küfür olan bir meselede vekalet vermek olmuyor mu?Söylediğim bu örnekte kafirin kendi adı yazacak sözleşmede.Ama sizin yazınizda bir ıslam devleti var.Orada yaşayan kafirlerin arasında bir sorun çıkıyor ve onları kendi mahkemelerine göndermeyi alimler tartışıyor.Ama Îslam diyarı olmayan yerlerde bu geçerli olurmu acaba anlayamadım.Yani bu mesele,bir müslümanın imzalayamayacagi şeyleri,bir kafiri yönlendirerek ona imzalatmak vekalet meselesine girmez mi ? Însallah anlatabilmisimdir sorumu.

Bismillahirrahmanirrahim,

Kişinin bir başkasına kendisi adına küfür işlemesi için vekalet vermesinin küfre rıza olduğu ve dolayısıyla küfür olduğu açıktır. Fakat burada meselemiz, başka bir kafiri yine o kafir adına işlenecek bir küfre teşvik etmeyi içermektedir. Vekalet, alimler tarafından şu şekilde tanımlanmıştır:

إقَامَةُ الْغَيْرِ مَقَامَ نَفْسِهِ فِي التَّصَرُّفِ

“Başka bir kimseyi tasarrufta bulunması için kendi makamına geçirmektir” (Zeylei, Tebyin’ul Hakaik, 4/254)

Bu tarif Hanefilerden Zeylei’ye aittir ve diğer mezheplerin tarifi de aşağı yukarı aynıdır. Bir kimseye vekalet verdi denebilmesi için kendi tasarrufu altındaki bir işi başkasına yaptırmış olması gerekir. Bir kafir, küfür olan bir sözleşmeye müslümanın ismiyle değil, kendi ismiyle imza attığında bu işleme vekalet ismini vermek nasıl bir fıkıhtan doğmaktadır? Çünkü bütün her şey o kafirin üstünedir, dilerse sözleşmeyi fesheder ve mahkemelik bir durum olsa o kafir muhatab olur ilh…Bu sebeble küfre vekalet vermek küfürdür hükmünü zikretmeniz meselemizi çözmemektedir. Ayrıca hak olan bu kaideyi günümüzdeki “yönlendirme” denilen meseleye tatbik ederek bunun küfür olduğunu iddia etmenin nereden kaynaklandığını araştırsanız bunun birtakım cahillerin verdiği ilimsiz fetvalardan öte bir dayanağı olmadığını ve hiçbir alime istinad etmediğini görürsünüz.

İslam devletinde durumun farklı olacağı iddiasına gelince; evvela iman küfür hükümleri ülkeden ülkeye değişmez. Her kim darul İslamda küfür sayılmayan bir amelin, aynı şekilde devam ettiği halde darul harpte küfür olacağını veya tersini iddia ederse bu kimse imanın da küfrün de ne olduğunu bilmeyen birisi olduğunu ortaya koymuştur. Zira Allahı ve rasulunu inkar manasına gelen küfür hiçbir zaman caiz olmaz. Küfür işlemenin caiz olduğu tek durum ikrah yani zorlama halidir. İkrah haricinde küfre istisna getirmek ise küfürdür. Dolayısıyla "kafiri kendi mahkemesine yönlendirmek aslında küfre rızadır yani küfürdür, fakat darul islamda buna özel ruhsat verilmiştir, darul harpte ise bu amel küfür olmaya devam eder" ve benzeri şekildeki iddialar ancak sahibinin tevhidden habersiz olduğunu isbat etmekten öte ilmi açıdan bir değer taşımaz. İyi düşünülürse bunun darul islamda tağuta muhakeme olmak küfürdür fakat darul harpte küfür olmaktan çıkar, diyen batıl ehlinin görüşünden -usul olarak- çok farklı olmadığı görülür.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1637
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: BAŞKASININ KÜFRÜNE RIZA GÖSTERMENİN HÜKMÜ
« Yanıtla #5 : 06 Kasım 2016, 16:28 »
Fasit kıyaslarla birtakım amellere küfür hükmü vermenin batıllığı

Alıntı
Daha önce yukardaki yazıları okudum. Yalnız benim ve bir çok kişinin aklına şu soru geliyor. Siz burda iki kafirin kendi arasındaki anlaşmazlık durumunda kadının bu meseleye bakıp bakmamasının selefte, üzerinde ittafak edilen bir mesele olmadığını açıklamışsınız. Yalnız siz de kabul edersiniz ki bu mesele iki kafir arasında olan bir mesele ve müslümanı bağlayan bir şey değil.

Günümüz vakıasından örnek verecek olursam daha açık olur herhalde. Bir müşrik ( mesela laik biri yada bir sofi ) gelip bize şunu soruyor: " Evime elektirik bağlatacam sözleşme imzalayayım mı ? " Bizde buna imzala yada imzalama tarzına bir şey söylüyoruz. Benim anldığım kadarıyla bu tartışılmış. ( Böyle birşey günümüzde gerçekleşmeyecek olsa da örneğe takılmayalım lütfen )

Ama bir müslüman müşrik birine ( mesela taşınacağı ev sahibine) " Benim yerime Elektirik Sözleşmesini imzalar mısınız ? Bunu üstünüze alır mısınız ? " derse velev ki sözleşmede müslümanın adı geçmese bile, bu kişi küfre rıza göstermiş olmuyor mu ?

Ben puta tapamıyorum, sen benim yerime puta tap demek gibi bir şey değil mi bu ?

Şimdiden teşekkür ederim..

Bismillahirrahmanirrahim.

Gerek verdiğimiz linklerde gerekse yukardaki yazılarda meseleyi fıkh etmek isteyenler için gerekli malumatın verildiği kanaatindeyim. Yukarda zikredilenlerden bilhassa Aliyy'ul Kari'nin alimlerden naklettiği şu ibare üzerinde düşünülmesini tavsiye ediyoruz: Aliyyul Kari, Fıkhul Ekber şerhinde şöyle demektedir: "Kendi küfrüne razı olanın küfründe ittifak vardır. Başkasının küfrüne razı olanın küfründe ise ihtilâf vardır. En sağlam olan görüş, eğer küfrü sevmiyorsa başkasının küfrüne razı olmakla bir kimse kâfir olmaz." Yani başkasının küfrüne rıza gibi görünen fiillerde ancak bu fiil küfrü tasvib etmekten başka bir manaya gelmiyorsa tekfir edilir, aksi halde tekfir edilmez. Şu halde siz hangi vakıadan bahsederseniz bahsedin, ister iki kafirin kendi arasındaki muhakemesi olsun, ister yukarda bahsettiğiniz gibi sizin kullanacağınız bir şeyle alakalı olsun bu hüküm değişmez. Eğer sözkonusu aracılık küfrü hoş görme anlamına geliyorsa küfürdür, bu anlama geldiği kesin değilse veyahut da bu manaya gelmiyorsa tekfir edilmez. Çünkü kişi ancak hakiki anlamda küfürden razı ise tekfir edilir, küfre razı olmayan birisi nasıl tekfir edilecektir? Kaldı ki düz mantıkla kafirin küfür işlemesine aracılık yapan herkes kafir oluyorsa bu açıdan sizin bahsettiğiniz vakıayla İslam devletindeki zımmilerin farkı nedir ki? İkisinde de netice itibariyle "kafire küfür işlettirme" denilen olay sözkonusu değil mi? Şunu artık herkes öğrensin ki iman küfür meseleleri akıl yürüterek veya birtakım şeyleri birbirine kıyas ederek çözülecek konular değildir. Tekfir hükümleri tamamen Allah ve Rasulunden alınır. Bu hususta Şeyh Ebu Batin (rh.a)'ın şu mühim tesbitlerini nakletmek istiyorum:


وقد استزل الشيطان أكثر الناس في هذه المسألة فقصر بطائفة، فحكموا بإسلام من دلت نصوص الكتاب والسنة والإجماع على كفره، وتعدى بآخرين، فكفروا من حكم الكتاب والسنة مع الإجماع بأنه مسلم.
ومن العجب أن أحد هؤلاء لو سئل عن مسألة في الطهارة أو البيع، لم يفت بمجرد فهمه واستحسان عقله، بل يبحث عن كلام العلماء ويفتي بما قالوه، فكيف


"Şeytan  bu meselede  bir  çoklarının  ayaklarını  kaydırdı  ve onlar  Kur'an ve  Sünnetin aynı zamanda icmanın küfrüne delalet ettiklerine İslam ile hükmettiler. Bazıları da aşırı giderek kitap ve sünnetin aynı zamanda icmanın İslam’ına hükmettiğinin küfrüne hükmettiler.  Şaşılacak  şey  şudur ki; eğer bunlara  taharet ya da  satış hakkında bir meseleden  sorulsa sadece anlayışı ve hoş gördüğü şey ile fetva vermeyecektir. Bilakis alimlerin  sözlerini araştıracak ve onların söyledikleri ile fetva verecektir. Nasıl olur da  dinin en önemli ve en şiddetli ehemmiyete sahip bu yüce meselelerinde sadece anlayışı ve hoş gördüğü ile fetva verebilirler. İslam’a bu iki taifeden daha zararlı bir musibet var mıdır? Allah'ım senden bize hidayet etmeni isteriz. Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ve azgın ve sapmış olanların yoluna değil."(Mecmuat’ur Rasail, 4/522)

Kısacası diğer iman küfür hükümlerinde olduğu gibi küfre rıza meselesinde de alimlerin eserlerine müracaat etmek ve onların dalmadığı meselelerde rasgele görüş beyan etmemek ve bu hususta mantık yürütmekten kaçınmak gerekir. Fasit mantık oyunları yaparak kafirlere sözleşme vs yaptırma işine küfür hükmü verenlerin ameli batıl olduğu gibi, sırf dünyevi çıkarlarını temin etmek için alelacele birtakım şeyleri birbirine kıyas ederek hemen amellerini meşrulaştırmaya çalışanların usulu de batıldır. Kişi ancak Allah rızası için ve de Allah rızasına uygun olarak meseleyi fıkh ettiğinde ecir kazanır, aksi takdirde şahsi reyiyle hükmeden kişi isabet etse de hatalı sayılır.

Vallahu a'lem. Velhamdulillahi rabbil alemin.



Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1637
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: BAŞKASININ KÜFRÜNE RIZA GÖSTERMENİN HÜKMÜ
« Yanıtla #6 : 07 Kasım 2016, 14:11 »
MÜŞRİKLERE PUT SATMANIN HÜKMÜ

Bismillahirrahmanirrahim,

Kafir birisini küfür olan bir amele teşvik etme, yönlendirme meselesine ışık tutacak nakillerden bir tanesi de Muaviye (ra)’ın kafirlere put satmak istemesi ile alakalı nakledilen bir kıssadır. Müfessirlerin İmamı İbn Cerir et-Taberi (v.310) “Tehzib’ul Asar” adlı eserinde bu kıssayı senediyle beraber şöyle nakletmektedir:


وَحَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ بَشَّارٍ، قَالَ: حَدَّثَنَا عَبْدُ الرَّحْمَنِ، قَالَ: حَدَّثَنَا سُفْيَانُ , عَنِ الْأَعْمَشِ , عَنْ أَبِي وَائِلٍ، قَالَ: كُنْتُ مَعَ مَسْرُوقٍ بِالسِّلْسِلَةِ، فَمَرَّتْ عَلَيْهِ سَفِينَةٌ فِيهَا أَصْنَامُ ذَهَبٍ وَفِضَّةٍ، بَعَثَ بِهَا مُعَاوِيَةُ إِلَى الْهِنْدِ تُبَاعُ، فَقَالَ مَسْرُوقٌ: «لَوْ أَعْلَمُ أَنَّهُمْ يَقْتُلُونِي لَغَرَّقْتُهَا، وَلَكِنِّي أَخْشَى الْفِتْنَةَ»

“Bize Muhammed bin Beşşar haber verdi ve dedi ki: Bize Abdurrahman haber verdi ve dedi ki: Bize Süfyan, A’meş’ten o da Ebu Vail’den şöyle dediğini haber vermiştir: Ben, Mesruk’la beraber Silsile adı verilen yerde bulunuyordum. Derken onun yanından içinde altın ve gümüşten yapılmış putlar bulunan bir gemi geçti. Bunları Muaviye, Hindistan’a satılması için göndermişti. Mesruk bunun üzerine şöyle dedi: Beni öldüreceklerini bilseydim onları mutlaka suya atardım, ancak ben fitneden (işkenceden) korkuyorum.” (İbn Cerir et-Taberi, Tehzib’ul Asar, Müsnedu Ali, s. 241 haber no: 382)

Taberi’nin hadisi rivayet etmiş olduğu şeyhi, “Bundar” olarak tanınan Muhammed bin Beşşar çoğunluk tarafından tevsik edilmiş yani güvenilir addedilmiştir. (Bkz. Zehebi, Siyeru Alamin Nubela, 12/144-149)
 
Abdurrahman ise meşhur cerh tadil imamlarından Abdurrahman ibn Mehdi’dir. İbn Hacer’in tarifiyle sika, sebt, hafız, hadis ve rical ilimlerini bilen birisidir. (İbn Hacer, Takrib’ut Tehzib, s.351 no: 4018)

Sufyan ibn Uyeyne ise İbn Hacer’in tarifiyle “sika, hafız, imam, hüccet” olan bir zattır. (İbn Hacer, Takrib’ut Tehzib, s.245 no: 2451)
 
Keza A’meş  ve Ebu Vail de alimlerin çoğu tarafından güvenilir bulunan hadis imamlarındandır. Bu ikisinden Buhari ve Muslim çokça hadis nakletmişlerdir. (Bkz. Siyeru Alamin Nubela, 6/226-250 ve 4/161-166)

Mesruk ise tabiinden olup selefin büyük imamlarından birisidir. (Bkz. Siyeru Alamin Nubela, 4/63-69)

Kısacası, rivayetin sıhhati hakkında nihai tespiti yapmak bizim işimiz olmasa da zahirde sözkonusu eser, güvenilir ravilerden aktarılmaktadır. Taberi de bu rivayeti gerek senedine gerekse metnine yönelik herhangi bir itirazda bulunmadan üstelik selefin münkere yol açan put, müzik aletleri vs şeyleri imha ettiğine ve bunun caiz olduğuna dair delil olarak getirmektedir. Bu eserin bir benzeri İbn Ebi Şeybe’nin “Musannef” adlı eserinde mevcuttur. İbn Ebi Şeybe (rh.a) put satmanın hükmüyle alakalı müstakil bir başlık açmış ve orada şu hadisi kaydetmiştir:


حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرٍ قَالَ: حَدَّثَنَا أَبُو مُعَاوِيَةَ، قَالَ: حَدَّثَنَا الْأَعْمَشُ، عَنْ شَقِيقٍ، عَنْ مَسْرُوقٍ، قَالَ: مَرَّ عَلَيْهِ وَهُوَ بِالسِّلْسِلَةِ بِتَمَاثِيلَ مِنْ صُفْرٍ تُبَاعُ، فَقَالَ مَسْرُوقٌ: " لَوْ أَعْلَمُ أَنَّهُ شِقْصٌ لَغَرِمْتُهَا، وَلَكِنِّي أَخَافُ أَنْ يُعَذِّبَنِي فَمَنَعَنِي وَاللَّهِ مَا أَدْرِي أَيَّ الرَّجُلَيْنِ: رَجُلٌ قَدْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ، أَوْ رَجُلٌ قَدْ أَيِسَ مِنْ آخِرَتِهِ يَتَمَتَّعُ مِنَ الدُّنْيَا "

"Bize Ebubekr (İbn Ebi Şeybe) haber verdi ve dedi ki: Bize Ebu Muaviye haber verdi ve dedi ki: Bize A’meş, (Ebu Vail) Şakik’den o da Mesruk’dan şöyle dediğini haber verdi: O, (Vasıt yakınlarında) Silsile(isimli bir yer)de iken Onun yanından satılmak üzere (yola çıkmış) tunçtan heykeller geçti. Mesruk dedi ki: Bunun basit bir iş olduğunu bilseydim, onu üstlenirdim; ancak ben onun bana işkence edip beni bu işten men etmesinden korkuyorum. Vallahi bilmiyorum; O, şu iki adamdan hangisidir: Yaptığı kötü iş kendisine güzel gösterilen bir kimse mi, yoksa ahiretten ümidini kesip de dünyayla oyalanan bir kimse mi? ”(İbn Ebi Şeybe, Musannef, no: 22245 Thk: Mektebet’ur Ruşd)
 
İbn Ebi Şeybe’nin ricali Ebu Muaviye’ye kadar Taberi ile aynıdır. Darir lakablı Ebu Muaviye ise genelde adalet sahibi olarak görülmekle beraber hafızasında problem olduğu söylenmiştir. (Bkz. Siyeru Alamin Nubela, 9/73-78)

Görüldüğü üzere Ehli sünnetin iki büyük imamı olan Taberi ve İbn Ebi Şeybe, Allah Rasulunun ashabından Muaviye (ra)’ın heykel sattığını haber vermektedirler. İbn Ebi Şeybe’nin bu haberi bizzat put satmayla alakalı babta –ilerde gelecek olan put satışını nehyeden hadisten sonra- nakletmesi burada bahsedilen heykellerin bizzat ibadet edilen putlar olduğunu göstermektedir. Nitekim Serahsi de bu rivayette satılan şeylerin put olduğunu tasrih etmiş ve şöyle demiştir:


وَذَكَرَ عَنْ مَسْرُوقٍ - رَحِمَهُ اللَّهُ - قَالَ: بَعَثَ مُعَاوِيَةُ - رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ - بِتَمَاثِيلَ مِنْ صُفْرٍ تُبَاعُ بِأَرْضِ الْهِنْدِ، فَمُرَّ بِهَا عَلَى مَسْرُوقٍ - رَحِمَهُ اللَّهُ - قَالَ: وَاَللَّهِ لَوْ أَنِّي أَعْلَمُ أَنَّهُ يَقْتُلُنِي لَغَرَّقْتُهَا، وَلَكِنِّي أَخَافُ أَنْ يُعَذِّبَنِي، فَيَفْتِنَنِي، وَاَللَّهِ لَا أَدْرِي أَيَّ الرَّجُلَيْنِ مُعَاوِيَةُ رَجُلٌ قَدْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ، أَوْ رَجُلٌ قَدْ يَئِسَ مِنْ الْآخِرَةِ، فَهُوَ يَتَمَتَّعُ فِي الدُّنْيَا، وَقِيلَ هَذِهِ تَمَاثِيلُ كَانَتْ أُصِيبَتْ فِي الْغَنِيمَةِ، فَأَمَرَ مُعَاوِيَةُ - رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ - بِبَيْعِهَا بِأَرْضِ الْهِنْدِ لِيَتَّخِذَ بِهَا الْأَسْلِحَةَ، وَالْكُرَاعَ لِلْغُزَاةِ، فَيَكُونُ دَلِيلًا لِأَبِي حَنِيفَةَ - رَحِمَهُ اللَّهُ - فِي جَوَازِ بَيْعِ الصَّنَمِ، وَالصَّلِيبِ مِمَّنْ يَعْبُدُهُ كَمَا هُوَ طَرِيقَةُ الْقِيَاسِ.
Mesruk(rh.a)’tan da şöyle bir olay aktarılır:

Muaviye(r.a.), Hindistan’da satılmak üzere tunçtan heykeller göndermişti. Heykeller Mesruk(rh.a.)’un gözüne çarptı. Mesruk(rh.a.) dediki: “Eğer Muaviye(r.a.)’nin beni öldüreceğini bilseydim bu heykelleri hiç duraksamadan suya atardım. Fakat onun bana eziyet etmesinden korkuyorum. Muaviye(r.a.)’nin şu iki adamdan hangisi olduğuna karar veremiyorum: Yaptığı kötü iş kendisine güzel gösterilen bir kimse mi, yoksa ahiretten ümidini kesip de dünyayla oyalanan bir kimse mi? ”

Şu var ki bu olayla ilgili şu söylenmiştir. O heykeller savaş ganimeti olarak alınmış ve Muaviye(r.a.)’da o heykellerin Hindistan’da satılıp parasıyla askerlere at ve silah alınması talimatını vermiştir. Olay bu yorumuyla Ebu Hanife(rh.a)’ye putun ve haçın bunlara tapanlara satılabileceği konusunda delil olmuştur. Kıyasın gereği budur.



وَقَدْ اسْتَعْظَمَ ذَلِكَ مَسْرُوقٌ - رَحِمَهُ اللَّهُ - كَمَا هُوَ طَرِيقُ الِاسْتِحْسَانِ الَّذِي ذَهَبَ إلَيْهِ أَبُو يُوسُفَ وَمُحَمَّدٌ رَحِمَهُمَا اللَّهُ فِي كَرَاهَةِ ذَلِكَ  وَمَسْرُوقٌ مِنْ عُلَمَاءِ التَّابِعِينَ، وَكَانَ يُزَاحِمُ الصَّحَابَةَ - رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ - فِي الْفَتْوَى


Mesruk(rh.a.) ise bunu yadırgamış ve yanlış bir iş olarak görmüştür.Muhammed(rh.a.) ve Ebu Yusuf(rh.a.) ise bunu çirkin görmek hususunda istihsanı tercih etmişlerdir.Mesruk(rh.a.) tabiun alimlerindendi. Bazen sahabilere aykırı fetvalar verdiği oluyordu….

وَمَقْصُودُهُ مِنْ إيرَادِ الْحَدِيثِ أَنْ يُبَيِّنَ أَنَّ التَّعْذِيبَ بِالسَّوْطِ يَتَحَقَّقُ فِيهِ الْإِكْرَاهُ كَمَا يَتَحَقَّقُ فِي الْقَتْلِ؛ لِأَنَّهُ قَالَ لَوْ عَلِمْتُ أَنَّهُ يَقْتُلُنِي لَغَرَّقْتهَا، وَلَكِنْ أَخَافُ أَنْ يُعَذِّبَنِي، فَيَفْتِنَنِي، فَتَبَيَّنَ بِهَذَا أَنَّ فِتْنَةَ السَّوْطِ أَشَدُّ مِنْ فِتْنَةِ السَّيْفِ.[/font]


…Yukarıda ki sözden maksat şudur: Öldürme ile tehdit sonucu ikrah nasıl gerçekleşiyorsa, kırbaçla eziyet etme sonucunda da aynı şekilde gerçekleşir. Nitekim Mesruk(rh.a.),  “Onun beni öldüreceğini bilseydim o heykelleri suya atardım; fakat onun bana eziyet etmesinden korkuyorum” demiştir. Açığa çıkıyor ki, kırbacın fitnesi kılıcın fitnesinden kötüdür. [Mebsut:24/47,Türkçesinde:24/68]


Serahsi’nin ilgili yerde naklettiği üzere İmam Muhammed ve Ebu Yusuf, bu hususta hocalarına muhalefet ederek put satışını haram saymışlardır. Zaten diğer alimler de put satışının caiz olmadığı noktasında icma etmişlerdir. Bu icmayı İbn Battal nakletmiştir. (Şerhu Sahih’il Buhari, 6/360) Esasında icma’dan öte bu husus bizzat nass ile sabittir. Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:


إِنَّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ حَرَّمَ بَيْعَ الْخَمْرِ، وَالْمَيْتَةِ، وَالْخِنْزِيرِ وَالْأَصْنَامِ


"Allah ve Rasûlü şarabın, leşin, domuzun ve putların satılmasını haram kılmıştır" (Buhari, no: 2236; Muslim no: 1581’den Cabir bin Abdillah’tan)

İbn Kayyım (rh.a) “Zad’ul Mead” adlı eserinin son cildinde Alışveriş ile alakalı bölümde bu hadisi ve put satışının haram olmasını uzun uzadıya izah etmiş, ancak put satmanın küfür olduğuna dair herhangi bir ibare kullanmamıştır. İbn Kayyım bu hadisin izahında şöyle demektedir:


وَأَمَّا تَحْرِيمُ بَيْعِ الْأَصْنَامِ، فَيُسْتَفَادُ مِنْهُ تَحْرِيمُ بَيْعِ كُلِّ آلَةٍ مُتَّخَذَةٍ لِلشِّرْكِ عَلَى أَيِّ وَجْهٍ كَانَتْ، وَمِنْ أَيِّ نَوْعٍ كَانَتْ صَنَمًا أَوْ وَثَنًا أَوْ صَلِيبًا، وَكَذَلِكَ الْكُتُبُ الْمُشْتَمِلَةُ عَلَى الشِّرْكِ، وَعِبَادَةِ غَيْرِ اللَّهِ، فَهَذِهِ كُلُّهَا يَجِبُ إِزَالَتُهَا وَإِعْدَامُهَا، وَبَيْعُهَا ذَرِيعَةٌ إِلَى اقْتِنَائِهَا وَاتِّخَاذِهَا، فَهُوَ أَوْلَى بِتَحْرِيمِ الْبَيْعِ مِنْ كُلِّ مَا عَدَاهَا فَإِنَّ مَفْسَدَةَ بَيْعِهَا بِحَسَبِ مَفْسَدَتِهَا فِي نَفْسِهَا

“Putların satışının haram kılınmasına gelince, bu hükümden, Allah'a şirk koşmak için edinilen put, haç, heykel gibi her türlü âlet ve eşyanın satışının haram kılındığı anlaşılır. Konusu şirk ve Allah'tan başkasına ibadet olan kitaplar hakkındaki hüküm de böyledir. Bütün bunların ortadan kaldırılması gerekir. Bu tür eşyaların satılması, başkalarının onları almasına ve edinmesine sebep olur. Bu yüzden onların satışının haram kılınması, başka şeylerin satışının haram kılınmasından evlâdır. Zira bunun satışından doğacak mefsedet bizzat kendisindeki mefsedetten kaynaklanmaktadır. ”  (  Bkz. İbn Kayyim el-Cevziyye, Zadu’l-Mead, İklim Yayınları: 6/319-320.)

İbn Kayyım’ın ibarelerinden açıkça anlaşıldığı üzere o, biblolardan veyahut da süs amaçlı heykellerden değil bizatihi Allah’tan başka ibadet edilen putlardan bahsetmektedir ve bunların satışıyla alakalı haram ifadesini kullanmaktadır, küfür olduğundan bahsetmemektedir. Diğer alimlerden de put satmanın dinden çıkartan bir küfür olduğuna dair tek bir harf nakledilemez. Zaten konuyla ilgili hadiste de açık bir biçimde put satmanın haram olduğunu beyan etmektedir, küfür olduğuna dair gerek bu hadiste gerekse başka nasslarda bir delil mevcut değildir. Nassın gittiği yere kadar gitmek, durduğu yerde durmak gerekir. Hatta görüldüğü üzere Muaviye ve Ebu Hanife gibi kafirlere put satmaya –küfür hükmü vermek bir yana- bizzat cevaz verenler olmuşsa da bu görüş itibar edilmeyen şazz bir kavildir. Ancak alimlerden hiç kimse bu alimlerin put satışına cevaz verdiklerinden dolayı kafir olduğunu söylememiştir. Hele ki aklı başında hiçbir Sünni, Muaviye (ra)’ın kafirlere put sattığı için kafir olduğu gibi bir fikre sahip olamaz. Bu rivayetle alakalı araştırmalarımız esnasında dikkatimizi çeken bir husus vardır ki gördüğümüz kadarıyla Rafızi Şiiler bu rivayeti Muaviye (ra)’ı karalamak için kullanmışlar hatta bazı muasır Şii müellifler bu rivayetlerden yola çıkarak Muaviye’nin haşa müşrik ve putperest olduğunu isbatlamaya çalışmışlardır. Başka bazı muasırlar ise onların bu iddialarına cevap vermek için bu rivayetin uydurma olduğunu ispatlama gayretkeşliğine girmişlerdir. Halbuki bu hadise, Muaviye’nin haşa münafık olduğunu göstermez. Zira Muaviye (ra) hatalı bir içtihadda bulunarak –küfrü güzel gördüğü için değil- sırf İslam devletine gelir temin etmek için o putları satmıştı. Bu olaydan yola çıkarak onun putlara tapmayı güzel gördüğü ileri sürülemez. Çünkü daha önce de defalarca naklettiğimiz üzere kafirin küfrüne aracılık yapmak ancak küfrü hoş görmekten kaynaklandığı zaman küfür olur, aksi takdirde küfür olmaz. Aliyy’ul Kari, Fıkh’ul Ekber şerhinde bunu alimlerden nakletmiştir. Şu halde Rafızilerin, put satışı olayından yola çıkarak Muaviye’yi tekfir etmeleri nasıl batıl ise, muasır bazı ifrat ehlinin de kafirin küfür işlemesine bir şekilde aracılık yapan herkesi tekfir etmeleri de öyle batıldır. Şu da anlaşılıyor ki günümüzdeki usulsuz tekfircilerde Harici ve Mutezile kalıntılarının yanı sıra Rafızi zihniyeti de mevcuttur. Çünkü bu şekilde düz mantık yürüterek yöneticilerden ve diğerlerinden muhalif oldukları kimselerin kafir olduğunu isbatlamaya çalışmak ancak kindar Rafızilerin hasletidir; Ehli sünnet ise hiçbir zaman böyle uyduruk yöntemlerle muhaliflerini tekfir etmeye yeltenmemiş ve hiçbir zaman adaletten sapmamıştır.

Bu rivayetler hakkında alimlerin olumlu veya olumsuz bir değerlendirmesine raslayamadım. Ancak yukarda da raviler hakkında bilgi verirken işaret ettiğimiz gibi bu rivayeti nakledenler sika ravilerdir. Bazıları İmam Ahmed’in şu sözüne dayanarak bu hadisin uydurma olduğunu isbatlamaya çalışmışlardır:


قال مُهنّا: سألتُ أحمد [يعني ابن حنبل] عن حديث الأعمش، عن أبي وائل، أن معاوية لعب بالأصنام! فقال: ما أغلَطَ أهلَ الكوفة على أصحاب رسول الله [صلى الله عليه وسلم]. ولم يُصَحِّح الحديث، وقال: تَكَلَّمَ به رجلٌ من الشيعة

“Mühenna şöyle demiştir: Ahmed’e A’meş’in Ebu Vail’den naklettiği Muaviye’nin putlarla oynadığı şeklindeki hadis sorulduğunda şu cevabı verdi: Kufe ehli, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ashabına karşı ne büyük bir yanlışa cüret ettiler! Böylece hadisi sahih addetmedi ve de şöyle dedi: Bunu, Şia’dan birisi söylemiştir.” (El-Muntehab min İlel’il Hallal, no: 134)

İmam Ahmed’in bahsettiği hadisin bizim naklettiğimiz hadisle aynı olduğu açık değildir. Dikkat edilirse İmam Ahmed’in reddettiği hadis Muaviye’nin putlarla oynamasını ihtiva etmektedir. Yukardaki hadis ise putları satmakla alakalıdır. Ayrıca yukarda belirttiğimiz gibi A’meş ve Ebu Vail Buhari ve Muslim’in ricalinden olup sikadırlar, hadis uydurmakla itham edilmeleri zor ihtimaldir. Put satışı ile alakalı hadisin sahih olmadığı dahi farzedilse bunun bizim üzerinde bulunduğumuz meseleye çok fazla bir etkisi olmaz. Çünkü muhaliflerimiz kafirin küfür işlemesine yapılan her türlü aracılığın küfür olacağını ve hatta buna küfür demeyenlerin de kafir olacağını ileri sürmektedirler. Bu usule göre bu rivayette selefe küfür nisbet edilmektedir. Çünkü Muaviye (ra) puta tapanlara put satarak küfre aracılık yapmış, Mesruk ise bu olayı görüp tenkid ettiği halde Muaviye’yi tekfir etmemiştir. Taberi ve İbn Ebi Şeybe gibi muhaddisler ise sahabe ve tabiine küfür nisbet eden (!) bu rivayeti onaylayarak hatta fıkhi bazı hükümlere delil getirmek maksadıyla nakletmişlerdir. Halbuki günümüzde bu “kafiri yönlendirme” denilen meseleyi dillerine dolayan cahillerin anlayışına göre bu rivayetle istidlal etmek bir yana; kitaplarına dahi almamaları veya alıyorlarsa bile selefi böyle büyük bir küfürden (!) tenzih ederek bu rivayetin uydurma olduğunu belirtmeleri gerekirdi. Bunu yapmadıklarına göre sözkonusu usulsuz tekfircilerin nezdinde bu iki büyük sünnet imamı da bu küfre (!) sessiz kalarak küfre girmiş olmaktadırlar!! Böyle bir batıl iddiadan selefi salihini tenzih ederiz ve bu cahillere hidayet etmesini Rabbimizden dileriz. Görüldüğü gibi bu dalalet ehlinin mezheblerinin lazımı sahabe, tabiin ve diğer selef imamlarını tekfir etmeye kadar uzanmaktadır. Ancak usulsuzce fetva dağıtan bu ahmaklar konuştukları lafın nereye gittiğinin farkında bile değildirler. Bu konuyu iyice açıyoruz ki olur da söyledikleri sözün vahametinin farkına varıp tevbe ederler!

Hasılı kelam açıkça görüldüğü üzere Allaha şirk koşma aracı olan putları satmak haramdır; kişi bununla küfrü hoş görmeyi ve onu sevmeyi amaçlamadıkça kafir olmaz. Ancak bu tür şeylerde kişinin yaptığı amel küfrü benimsemekten başka bir anlama gelmezse işte o zaman tekfir edilir. Aliyyul Kari, Fıkhul ekber şerhinde Tetimme adlı kitaptan şu fetvayı nakletmiştir: “Bir müslüman put yapsa kâfir olur. Çünkü o bununla puta razı olmuştur ve onu teşvik etmiştir.” Görüldüğü gibi bu fetvayı veren alim yine küfürden hoşnut olmayı esas almıştır. O yüzden bu iki fetva birbiriyle çelişmez. Zira put satışında dünyevi menfaat ağır basarken put imal etme işinde putperestlikten razı olma yönü ağır basmaktadır. İşte put satışı ve imaliyle alakalı naklettiğimiz bu hususlar kafirlerin küfür işlemesine aracılık konusunda tafsilata gidilmesi gerektiğini bir kez daha ortaya koymaktadır. Kafirin küfrüne destek olan kişinin amelinin küfrü sevmekten başka bir anlama gelme ihtimali varsa bu husus açığa çıkana kadar kişi tekfir edilemez, zira ihtimalli bir fiile dayanarak  kimse hakkında hüküm verilemez. Puta tapanlara put satmak meselesinde dahi selef tafsilata giderken, günümüzdeki bazı cahillerin mahkeme konusunda kafirlere aracılık edenleri hiçbir tafsile gitmeden tekfir edip hatta tekfir etmeyenleri de tekfir etmeleri tamamen asılsızdır ve bu işin ucu selefi tekfir etmeye kadar uzanmaktadır. Böyle bir koyu cehaletten Allaha sığınırız. Bu rivayetleri gündeme getirmemizin sebebi usulsuz tekfirci zihniyetin çürüklüğünü ortaya koymaktır, yoksa insanları put satmak gibi batıl amellere teşvik etmek değildir. Zira görüldüğü gibi bu haramdır. Dinden nasibi olmayan cahillerin zannettiği gibi bir amelin küfür olmaması o işin yapılabileceği anlamına gelmez! Bunu da bu vesileyle hatırlatmış olalım. Vallahu a’lem. Velhamdulillahi rabbil alemin.



Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1637
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: BAŞKASININ KÜFRÜNE RIZA GÖSTERMENİN HÜKMÜ
« Yanıtla #7 : 07 Kasım 2016, 14:13 »
Kafirin küfrüne yardım etmek ne zaman küfür olur?

Alıntı
Kafire put satmak meselesini ele almişsiniz. bildiyimiz uzere selef kafirin küfrüne yârdim etmeyi veya ona vesile olmagi nisa suresi 85 cı ayete dayanarak kufr gormusdur.simdi bu kafirlere put satmak meselesini nasil cem edeceyiz?acaba bu putlar ibadet için deyilde sus için satilan putlar olmasin?bu meseleni aciklayiniz İNŞEALLAH,yani bunlari naslil cem edeceyiz?

Bismillahirrahmanirrahim,

Hadislerde ve alimlerin sözlerinde put satışı haramdır denilirken kasdedilen şey ister ibadet edilen putlar olsun, isterse de süs amaçlı timsaller olsun bütün heykellerdir. Müfessirlerin İmamı İbn Cerir et-Taberi (v.310) “Tehzib’ul Asar” adlı eserinde put satışıyla alakalı kıssayı senediyle beraber şöyle nakletmektedir:


وَحَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ بَشَّارٍ، قَالَ: حَدَّثَنَا عَبْدُ الرَّحْمَنِ، قَالَ: حَدَّثَنَا سُفْيَانُ , عَنِ الْأَعْمَشِ , عَنْ أَبِي وَائِلٍ، قَالَ: كُنْتُ مَعَ مَسْرُوقٍ بِالسِّلْسِلَةِ، فَمَرَّتْ عَلَيْهِ سَفِينَةٌ فِيهَا أَصْنَامُ ذَهَبٍ وَفِضَّةٍ، بَعَثَ بِهَا مُعَاوِيَةُ إِلَى الْهِنْدِ تُبَاعُ، فَقَالَ مَسْرُوقٌ: «لَوْ أَعْلَمُ أَنَّهُمْ يَقْتُلُونِي لَغَرَّقْتُهَا، وَلَكِنِّي أَخْشَى الْفِتْنَةَ»

“Bize Muhammed bin Beşşar haber verdi ve dedi ki: Bize Abdurrahman haber verdi ve dedi ki: Bize Süfyan, A’meş’ten o da Ebu Vail’den şöyle dediğini haber vermiştir: Ben, Mesruk’la beraber Silsile adı verilen yerde bulunuyordum. Derken onun yanından içinde altın ve gümüşten yapılmış putlar bulunan bir gemi geçti. Bunları Muaviye, Hindistan’a satılması için göndermişti. Mesruk bunun üzerine şöyle dedi: Beni öldüreceklerini bilseydim onları mutlaka suya atardım, ancak ben fitneden (işkenceden) korkuyorum.” (İbn Cerir et-Taberi, Tehzib’ul Asar, Müsnedu Ali, s. 241 haber no: 382)

Bu kıssada bahsedilen putun bizzat ibadet edilen putlar olduğuna delalet eden hususlar şunlardır:

1- Serahsi’nin sözkonusu rivayeti naklettikten sonra kullandığı şu ifadeler:


فَيَكُونُ دَلِيلًا لِأَبِي حَنِيفَةَ - رَحِمَهُ اللَّهُ - فِي جَوَازِ بَيْعِ الصَّنَمِ، وَالصَّلِيبِ مِمَّنْ يَعْبُدُهُ كَمَا هُوَ طَرِيقَةُ الْقِيَاسِ


“Olay bu yorumuyla Ebu Hanife(rh.a)’ye putun ve haçın bunlara tapanlara satılabileceği konusunda delil olmuştur. Kıyasın gereği budur.” (  Serahsi, el-Mebsut, 24/47,Türkçesinde:24/68)

Dikkat edilirse Ebu Hanife bu hadisten putun yanı sıra haçın satışının caiz olduğunu da istidlal etmiştir ve bu cevazı putlara ibadet edenlere hasretmiştir. Zaten müslümanlara bunları satmak ittifakla caiz değildir.

2- Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:


إِنَّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ حَرَّمَ بَيْعَ الْخَمْرِ، وَالْمَيْتَةِ، وَالْخِنْزِيرِ وَالْأَصْنَامِ

"Allah ve Rasûlü şarabın, leşin, domuzun ve putların satılmasını haram kılmıştır"

(Buhari, no: 2236; Muslim no: 1581’den Cabir bin Abdillah’tan)

İbn Kayyım (rh.a) “Zad’ul Mead” adlı eserinin son cildinde Alışveriş ile alakalı bölümde bu hadisi ve put satışının haram olmasını uzun uzadıya izah etmiş, ancak put satmanın eğer ibadet edilen bir put olursa küfür olduğuna dair herhangi bir ibare kullanmamıştır. Bilakis İbn Kayyım bu hadisin izahında şöyle demektedir:


وَأَمَّا تَحْرِيمُ بَيْعِ الْأَصْنَامِ، فَيُسْتَفَادُ مِنْهُ تَحْرِيمُ بَيْعِ كُلِّ آلَةٍ مُتَّخَذَةٍ لِلشِّرْكِ عَلَى أَيِّ وَجْهٍ كَانَتْ، وَمِنْ أَيِّ نَوْعٍ كَانَتْ صَنَمًا أَوْ وَثَنًا أَوْ صَلِيبًا، وَكَذَلِكَ الْكُتُبُ الْمُشْتَمِلَةُ عَلَى الشِّرْكِ، وَعِبَادَةِ غَيْرِ اللَّهِ، فَهَذِهِ كُلُّهَا يَجِبُ إِزَالَتُهَا وَإِعْدَامُهَا، وَبَيْعُهَا ذَرِيعَةٌ إِلَى اقْتِنَائِهَا وَاتِّخَاذِهَا، فَهُوَ أَوْلَى بِتَحْرِيمِ الْبَيْعِ مِنْ كُلِّ مَا عَدَاهَا

“Putların satışının haram kılınmasına gelince, bu hükümden, Allah'a şirk koşmak için edinilen put, haç, heykel gibi her türlü âlet ve eşyanın satışının haram kılındığı anlaşılır. Konusu şirk ve Allah'tan başkasına ibadet olan kitaplar hakkındaki hüküm de böyledir. Bütün bunların ortadan kaldırılması gerekir. Bu tür eşyaların satılması, başkalarının onları almasına ve dolayısıyla fitneye duçar kalmalarına sebep olur. Bu yüzden onların satışının haram kılınması, başka şeylerin satışının haram kılınmasından evlâdır.”  (Bkz. İbn Kayyim el-Cevziyye, Za’du’l-Mead, İklim Yayınları: 6/319-320.)

İbn Kayyım’ın ibarelerinden açıkça anlaşıldığı üzere o, biblolardan veyahut da süs amaçlı heykellerden değil bizatihi Allah’tan başka ibadet edilen putlardan bahsetmektedir ve bunların satışıyla alakalı haram ifadesini kullanmaktadır, küfür olduğundan bahsetmemektedir. Diğer alimlerden de ibadet edilen putları satmanın dinden çıkartan bir küfür olduğuna dair tek bir harf nakledilemez. Zaten konuyla ilgili hadiste de açık bir biçimde put satmanın haram olduğunu beyan etmektedir, küfür olduğuna dair gerek bu hadiste gerekse başka nasslarda bir delil mevcut değildir. Nassın gittiği yere kadar gitmek, durduğu yerde durmak gerekir. Ne ilgili hadiste ne de hadise yapılan yorumlarda ibadet amaçlı edinilen putlarla süs amaçlı edinilen putların ayrı hükümlere tabi olacağına dair delil yoktur. Zaten bu nakillerde geçen “sanem” tabiri bildiğimiz Allahtan başka ibadet edilen putlarla alakalı kullanılır. Satışının haram olduğundan bahsedilen şey bu şirk aletleri değil de sıradan heykeller olsa “timsal” veya çoğulu olan “temasil” kelimesi kullanılırdı.

Bu meselenin temeli küfre rıza kaidesinin iyi anlaşılmasında yatmaktadır. Çünkü daha önce de defalarca naklettiğimiz üzere kafirin küfrüne aracılık yapmak ancak küfrü hoş görmekten kaynaklandığı zaman küfür olur, aksi takdirde küfür olmaz. Aliyy’ul Kari, Fıkh’ul Ekber şerhinde bunu alimlerden nakletmiştir. Muaviye (ra) hatalı bir içtihadda bulunarak –küfrü güzel gördüğü için değil- sırf İslam devletine gelir temin etmek için o putları satmıştı. Bu olaydan yola çıkarak onun putlara tapmayı güzel gördüğü ileri sürülemez. "Rıza" kelimesi İbn Manzur'un "Lisan'ul Arab" adlı eserinde belirttiği gibi kızgınlık ve memnuniyetsizlik anlamına gelen "sehat" kavramının zıddıdır ve basit bir Arapça lugatinden bile rıza kelimesinin bir şeyden memnun olmak, hoşnut olmak gibi anlamlara geleceği öğrenilebilir. Küfür ise malumdur, imanın zıddı olup hakkı inkar ve yalanlama anlamına gelir. Öyleyse küfre rıza dediğimiz hadise küfürden hoşnut olmak, küfrü beğenmek ve tasvib etmekten ibarettir. Sözkonusu lugat manasının da ışığında bir amelin küfre rıza kapsamına girip girmediğinin ölçüsü şudur:  Eğer ki bir amel veya söz, sahibinin küfürden hoşnut olduğu veya en azından rahatsız olmadığı ve de o kimsenin göğsünü küfre açtığından başka bir manaya gelmiyorsa o kişi küfürden razı demektir ki bu da iman sahibi bir insanda bulunmaz ve de o kimsenin kalbinde imanın olmadığı anlamına gelir. Bu söz veya amel az da olsa küfürden hoşnut olma haricinde bir manaya gelme ihtimali varsa o kimse tekfir edilmez.

Nisa 85 ayetine gelince; bu ayeti kerimede mealen şöyle buyurulmaktadır:

“Kim iyi bir işte aracılıkta bulunursa ona ondan bir pay vardır, kim de kötü bir aracılıkta bulunursa ona da ondan bir sorumlululuk vardır”

Şimdi selef Nisa 85’ten hangi hükmü nasıl istidlal etmiştir? Bunun nakillerle ortaya konması gerekir. Zira ayette kim iyi veya bir kötü bir işe aracılık ederse o işin günahından ve de sevabından bir pay alacağı haber verilmektedir. Bunun küfür olacağından bahsetmemektedir. Kötü bir işe aracılık edenin alacağı kifl yani hisse nedir? Küfür mü haram mı mekruh mu? Ayette bu hususta bir açıklama yoktur. Esasen hiçbir nassta kafirin küfrüne aracılık eden kişi kafirdir şeklinde bir ibare geçmez şu halde bu konu hakkında kati bir delil olmadığından dolayı bu hususta ancak genel kaidelere dayanarak hüküm verilebilir. Genel kaide ise Aliyyul Kari’nin naklettiği şekildedir. Kafirin veya müslümanın küfrüne aracılıktan kasıd yukarda bahsettiğimiz gibi küfürden hoşnut ve razı olacak bir şekilde yapılan yardım ise bunun küfür olacağı zaten bellidir. Yine Fıkh’ul Ekber şerhinden nakletmeye devam ediyoruz:

“EI-Muhît”den: “Bir kimse başkasına konuşması için küfür kelimesini telkin ederse kâfir olur. Hatta bu sözü eğlence için de söylese hüküm böyledir. Rivayete göre Maliki ve Şafiî Mezhebine mensup iki kimse kendi mezheplerinde tahsil gördükten sonra ülkelerine dönmüşler ve kendilerine sorulan her meselede “Bu konuda Maliki'nin, yahut Şafiî'nin iki sözü vardır” cevabını vermişler. Biri onlara şöyle bir soru sormuş: “Allah'ın varlığında şüphe var mıdır?” Bu soruya karşılık: “Bu konuda da iki görüş vardır cevabını vermiş. Bunun üzerine onu tekfir ettiler. Bu soruyu soranın da kâfir olduğuna hükmedilir.

Yine bir kimse bir kadına, dininden dönmesini emretse yahut (hile amaçlı) bir kadının dinden çıktığına bir müftü fetva verse, emreden de, fetvayı veren de kâfir olur. Ben derim ki; belki bu kadının dinden dönmesine razı olan kâfir olur. Devlet adamlarının hademesi durumunda olan bazı kötü âlimlerin durumu ne çirkindir? Devlet adamlarına bazı konularda hile öğretiyorlar. Onlar güzel bir evli kadın gördükleri zaman ve kocası bu kadını boşamazsa, boşanıp kendileri ile evlenebilmesi için dinden dönmesini emrediyorlar ve kendilerine esir ve köle yapıyorlar. Bu şekilde evlendikleri dört kadın üzerine böyle kadınları topluyorlar.

“El-Muhit” adlı kitapta şöyle deniliyor. “Bir kimse başka birine kâfir olmasını emretse, emredilen kişi ister kâfir olsun, ister olmasın, emreden kâfir olur. Yine bir kimse başka birine dinden dönmenin yolunu öğretse, öğretilen kişi ister dinden dönsün, ister dönmesin, öğreten kişi kâfir olur. Bu durum ve hüküm o kişinin dinden döneceğini bildiği zamandır. Fakat bu öğretmeden maksat eğer bundan sakınmak olursa o takdirde kâfir olmaz.”

Aynı kitabın başka bir yerinde ise şöyle deniyor:

“Hulâsat'ül-Fetâvâ”da yine şöyle yazılmaktadır: “Yüz sene sonra kâfir olmaya niyetlenen kimse şimdiki durumda da kâfirdir.”

Yine aynı kitabta kaydedildiğine göre, küfür kelimesini konuşan kimsenin bu sözüne razı olarak gülen kimse kâfirdir. “Bunun manası şudur: Bu sözü söyleyenin durumuna razı olmamakla beraber sadece sözünden hoşlandığı için, tuhafına gittiği için gülerse kâfir olmaz. Esas meselenin ağırlık noktası rızadır. Bu meseleyi gülmek ifadesi ile kaydetmesinin sebebi ise, gülmenin ekseriya razı olarak vuku bulmasına binaendir. Bu sebeple “Mecmaul-Fetâvâ”da bu meseleyi mutlak olarak zikrederek şöyle deniliyor: “Kim bir küfür kelimesini konuşup bu söz sebebiyle başkası gülerse bu kimse kâfir olur. Vaaz veren bir âlim vaazı icabı küfür kelimesini söyler de cemaat bunu kabul ederse hepsi kâfir olurlar. Yani bir vaiz, bir müderris, yahut bir yazar bu kelimeyi söyler de okuyan ve dinleyenler de kabul ederse ve edindikleri bu bilgiye inanırlarsa kâfir olurlar. Kendileri için bir mazeret yoktur. Yani sözkonusu mecliste oturan topluluk vaiz küfür kelimesini konuştuğu halde orada oturmaya devam ederlerse onlar da kafir olurlar”


(Küfür sözleriyle alakalı bu meseleler için bkz. Fıkh'ul Ekber Şerhi, "Açık ve Kapalı Küfür Sözleri" başlığı sf 291, Dar’ul kutub’il İlmiye, Beyrut 2007 Türkçesi için bkz. A.g.e sf 459 vd, Çağrı yay. İst 1979)

Kısacası başkasının küfrüne rıza hususunda tafsilat vardır. Bu, yukarda misal verilen fiillerde olduğu gibi küfürden hoşnut olarak yapılırsa veya sahibi aksini iddia etse de küfre rızadan başka hiçbir anlama gelmiyorsa küfürdür, yok böyle değilse küfür olmaz yani bu noktada kişinin ameline bakılır yoksa sırf zahirde küfre aracılık olarak görülen bir fiilden dolayı tekfir sözkonusu olmaz. Vallahu a’lem.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1637
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: BAŞKASININ KÜFRÜNE RIZA GÖSTERMENİN HÜKMÜ
« Yanıtla #8 : 07 Kasım 2016, 14:25 »
Nasslarda geçen "haram" lafzı hangi durumlarda küfür anlamında kullanılır?

Bismillahirrahmanirrahim,

Bu yazımızda inşaallah nasslarda geçen “haram” lafzının hangi durumlarda dinden çıkartan küfür ve şirk manasında yorumlanabileceği, hangi durumda yorumlanamayacağı hususuna değinmek istiyoruz. Çünkü bazı konularda sapık bir tekfir usulune sahip olan birtakım kimseler küfür olarak vasfettikleri bir amelin nasslarda veya alimlerin sözlerinde haram olarak nitelenmesi karşısında hemen tevil silahına sarılarak bundan kasdın küfür olan haram olduğunu çünkü bazen dinden çıkartan amellerle alakalı da haram ifadesinin kullanıldığını gerekçe göstermektedirler. Mesela şu ayette olduğu gibi:

“De ki: Rabbim ancak açık ve gizli kötülükleri, günahı ve haksız yere sınırı aşmayı, hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi, Allah'a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.”
(A’raf: 33)

Veya şu hadislerde olduğu gibi:

“Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem):
“Üç büyük günahı size haber vereyim mi?” Biz de: “Evet ya Resulullah.”dedik. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem):
“Allah’a ortak koşmak, anne-babaya karşı gelmek, yalan söylemek, yalan yere şahitlik etmektir.”dedi. Bunu o kadar çok tekrarladı ki biz:
“Keşke artık söylemese de (kendisini yormasa) diye temennide bulunduk.”
(Buhârî, Müslim, Tirmizî)

“Kıyamet günü Allah katında günahların en büyüğü Allah’a şirk koşmak, haksız yere bir mümini öldürmek, Allah yolunda düşmanla savaşırken savaş meydanından kaçmak, anne-babaya karşı gelmek, iffetli ve namuslu kadına iftira etmek, sihir öğrenmek, faiz ve yetim malı yemektir.”
(İbn-i Hibban)

Şimdi bu nasslarda şirk koşmak günah ve haram olarak nitelendirilmiştir halbuki şirk dinden çıkartan bir fiildir. İşte bu noktadan hareketle iddiacılar demektedir ki:

إِنَّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ حَرَّمَ بَيْعَ الْخَمْرِ، وَالْمَيْتَةِ، وَالْخِنْزِيرِ وَالْأَصْنَامِ

"Allah ve Rasûlü şarabın, leşin, domuzun ve putların satılmasını HARAM  kılmıştır"


(Buhari, no: 2236; Muslim no: 1581)

Bu hadiste geçen haram ifadesi put satmanın dinden çıkartmayan haram olduğunu göstermez. Haram kelimesi bazen yukardaki nasslarda olduğu gibi küfür manasında kullanılabilir. Buradaki hadiste de küfür manasına kullanılmasına bir engel yoktur!

Şimdi Allahın izni ve keremiyle diyoruz ki:

Sizin bu zikrettiğiniz nasslar en fazla haram ve günah lafzının bazen küfür olan fiillerle alakalı da kullanılabileceğini, yani bunun mümkün ve muhtemel olduğunu gösterir. Aşağıdaki zikredeceğimiz bütün kaideleri bir an için göz ardı ettiğimizde sizin put satışıyla alakalı hadiste geçen haram lafzıyla alakalı diyebileceğiniz şey en fazla şudur: Bu hadiste geçen put satışı dinden çıkartan bir haram olabileceği gibi, dinden çıkartmayan bir haram da olabilir! Yani sırf bu hadisten yola çıktığımızda sizler en fazla bu haramın küfür olan haram olmasının ihtimal dahilinde olduğunu ileri sürebilirsiniz. Hadiste konuyla alakalı başka bir açıklama olmadığı için bu hadisten yola çıkarak put satmanın küfür olduğunu ileri süremezsiniz. Çünkü ihtimalin olduğu yerde istidlal batıl olur. Şu halde sizin put satmanın küfür olduğunu söyleyebilmeniz için ek bir delile ihtiyacınız vardır. Şimdi soruyoruz nerede o delil? Put satışının küfür olduğuna

-Hangi ayetten
- Hangi hadisten
- Hangi icmadan delil getiriyorsunuz? Hadi buna dair hiçbir delil getiremediniz, put satmak küfürdür şeklinde seleften; hadi onlardan bulamadınız haleften herhangi bir alimin bir tane sözünü getirebilir misiniz? Eğer put satışının küfür olduğuna dair bir tane delil getiremiyorsanız şu halde sizi bu hadiste geçen haram kelimesini küfür olan haram şeklinde anlamaya iten sebeb nedir? Sizler bizim getirdiğimiz delillere fasit birtakım teviller getirip bir kısmı hakkında da susarken adeta put satışının küfür olduğu sanki İslam dininde zaruri olarak bilinen, herkesin bildiği çok açık bir meseleymiş gibi bunu kendinize esas edinip bu esasa (!) aykırı olan her şeyi de tevil ediyorsunuz. Fakat biri size o tartışılmaz bir hakikatmiş gibi lanse ettiğiniz put satışı küfürdür kaidenizin dayandığı delil nedir diye sorsa verebileceğiniz bir kelimelik kayda değer cevap var mıdır? Yani size düşen bizim getirdiğimiz delillerin açıklamasını yapmadan önce bizzat kendi fasit iddianızı delillendirmektir. Çünkü iman küfür hükümleri Allah ve Rasulunden alınır ve de bu hususta fasit kıyaslara, akli çıkarımlara yer yoktur. Şu halde önce putlara ibadet edenlere put satmanın küfür olduğunu delillendireceksin, ondan sonra karşı tarafın delillerini çürüteceksin. Siz ise tartışmaya baştan değil sondan başlıyorsunuz. Farzet ki bizim bütün delillerimiz çürüdü; peki senin delilin nedir bu konuda?


Yukarda bahsedilen nasslarda şirk günah ve haram olarak vasfedilmiş ve de dinden çıkartmayan bazı günahlarla beraber aynı cümlede zikredilmiştir. Fakat biz biliyoruz ki şirk faiz, yetim malı yemek vb günahların aksine dinden çıkartan bir günahtır. Peki bunu nerden biliyoruz? Sözkonusu nasslarda buna işaret eden bir şey yani dahili bir karine mevcut değildir. Şu halde harici karinelere müracaat etmemiz gerekir. Harici karinelere ve delillere müracaat ettiğimizde şirkin dinden çıkartan bir günah olduğunu açıkça görüyoruz. Zira Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:

“Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz, bunun aşağısındakileri dilediğine bağışlar” (Nisa: 48)
“Her kim Allaha ortak koşarsa Allah ona cenneti haram kılmıştır, onun barınağı ateştir” (Maide: 72)

İşte bu harici karinelerden anlıyoruz ki Araf 33. Ayette ve diğer hadislerde bahsedilen şirkin haramlığından murad, dinden çıkartan haram manasındadır. Şimdi bu noktada tekrar soruyoruz:

إِنَّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ حَرَّمَ بَيْعَ الْخَمْرِ، وَالْمَيْتَةِ، وَالْخِنْزِيرِ وَالْأَصْنَامِ

"Allah ve Rasûlü şarabın, leşin, domuzun ve putların satılmasını HARAM  kılmıştır"


(Buhari, no: 2236; Muslim no: 1581)

Bu hadiste geçen haram lafzının dinden çıkartan haram olduğuna işaret eden harici deliliniz ve karineniz nedir? Nedir o delil  ki hadiste geçen üç nesnenin (şarap, domuz ve leş) satışı dinden çıkartmayan haram olduğu halde aynı siyakta zikredilen put satışı dinden çıkartan haram olarak değerlendirildi? Kitap, Sünnet ve İcma ‘dan putlara ibadet edenlere put satmanın küfür olacağına dair deliliniz nedir? Nedir o delil ki lafzı zahiri manasından çıkarttınız, farklı bir mana yüklediniz? Halbuki Kitap ve Sünnet nassları zahirleri üzere anlaşılır ta ki ifadeyi zahir yani ilk akla gelen anlamından farklı yorumlamayı gerektiren ek bir delil gelene kadar.  Bundan dolayıdır ki Varakat adlı fıkıh usulu eserinde şöyle denmiştir:

ويؤول الظَّاهِر بِالدَّلِيلِ

Zahir ancak bir delile dayanarak tevil edilir (ilk akla gelen manasından çıkartılıp ikinci bir manaya hamledilir.)


Şeyhulislam İbn Teymiyye, namazı terk edenin kafir olacağına dair nassları dinden çıkartmayan küçük küfür manasında tefsir edenlere verdiği reddiyede şöyle demektedir:


أن الكفر المطلق هو الكفر الأعظم المخرج عن الملة فينصرف الإطلاق إليه وإنما صرف في تلك المواضع إلى غير ذلك لقرائن انضمت إلى الكلام ومن تأمل سياق كل حديث وجده معه وليس هنا شيء يوجب صرفه عن ظاهره بل هنا ما تقرره على الظاهر.

“(Kayıt konulmadan) Mutlak manada kullanılan küfür, dinden çıkartan büyük küfürdür ve bu manada yorumlanır. Bu tip yerlerde (geçen küfür kelimesinin) bundan başka bir manaya hamledilmesi ancak söze bitişik olarak gelen karinelerden dolayı sözkonusu olur. Bu hadislerin siyakı üzerinde düşünen bir kimse bu hadislerin beraberinde zahiri anlamından başka bir manaya yorumlanmasını gerektirecek hiçbir şey bulunmadığını bilakis burada tamamen zahiri manasının kabul edildiğini görür.” (Şerhul Umde, 2/82)

Yani “kim namazı terk ederse kafir olur” şeklindeki hadisler zahirleri üzeredir ve dinden çıkartan küfür manasındadır çünkü ifadeyi zahiri manasından çıkartmayı gerektiren hiçbir karine gelmemiştir. Yeri gelmişken belirtelim ki bu husus birilerinin zannettiği gibi sadece elif-lam takısıyla gelen küfür kelimesine has değildir. Şeyhulislamın işaret ettiği gibi herhangi bir amel hakkında küfür, şirk vb bir lafız geldiğinde ister elif-lam takısı alsın ister almasın bunun küçük küfür manasında olduğuna dair dahili veya harici bir karine gelmediği müddetçe lafız zahiri üzere yani büyük küfür manasındadır. Aynı şey haram lafzı hakkında hatta yukarda naklettiğimiz usul kaidesi gereği bütün lafızlar hakkında geçerlidir. Şeriattaki bütün lafızlar aksini gerektiren bir delil olmadığı müddetçe zahiri üzeredir. Bu böyle anlaşılmadığı takdirde tıpkı geçmişte ayetlere fasit teviller getiren Batıniler ve bir kısım kelamcıların yaptığı gibi din fesada uğratılmış olur.

Şu halde tekrar anlaşılmıştır ki hadiste Allah …put satışını haram kılmıştır ifadesi zahiri üzeredir ve put satışının küfür olmadığını, haram olduğunu ifade etmektedir. Put satışıyla beraber zikredilen leş, domuz ve içkinin satışının küfür olmaması bu manayı güçlendirmektedir. Hadiste de ifadeyi zahirinden çıkartmayı gerektiren hiçbir dahili karine yoktur. Hariçteki delillere de göz attığımızda put satışının küfür olmasını gerektiren hiçbir harici karine mevcut değildir. Buna göre hadiste geçen put satışını küfür olarak nitelemenin dayandığı hiçbir asıl yoktur.

Eğer “küfre rıza küfürdür” kaidesini ileri sürerek bunun küfür olmasını delillendirmeye çalışan olursa bilsin ki biz daha önce bu kaidenin mutlak anlamda olmadığını, bilhassa bir başkasının küfrüne aracılıkla alakalı konularda bu kaidenin ancak küfrü hoş görmeyle kayıtlandığını zikretmiştik. Bu kaide mutlak olarak ele alınıp küfre aracılık manasına gelen her fiil bu kapsamda değerlendirilirse daha önce misal olarak verdiğimiz zımmileri kendi tağuti mahkemelerine yönlendirmek vb fiillerin de küfür olması gerekir ki bu iddiacılar bizzat bunu kabul etmekte hatta bundan hareketle kafirlere kendi mahkemelerini hakem kabul etmeleri manasına gelen sözleşmeleri imzalatmada bir beis olmadığını savunmaktadırlar. Halbuki düz mantıkla gidildiğinde küfre rıza küfürdür kaidesinden dolayı puta ibadet edecek olan bir kafire put satmak küfürse, aynı şekilde tağuta ibadet eden, onu hakem tayin eden bir kafire de “ihtilaf halinde filan mahkeme yetkilidir” yazılı bir kağıt imzalatmak da küfür olması gerekir. Put satmak küfre aracılık, ona teşvikten dolayı küfür ise kafirin tağuta muhakemesine aracı olmak neden küfür olmamaktadır? Bu küfre rıza küfürdür kaidesi öyle bir şeydir ki bu, alimlerin anlattığı şekilde kabul edilmeyip mutlak manada anlaşılırsa çok tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Nitekim Mutezile’nin Allah küfrü ve şerri yaratmaz diyerek kaderi inkar etmesine bu kaideyi yanlış anlamaları sebebiyet vermiştir. Halbuki Aliyyul Kari’nin Fıkhul ekber şerhinde söylediği gibi kendi küfrüne rıza mutlak olarak küfürdür. Lakin başkasının küfrüne rıza ancak küfrü hoş görüp benimsediği takdirde küfür olur. Bu konuyu daha önce misalleriyle beraber zikretmiştik.
Burada yine usul açısından bir mesele daha vardır ki o da yine alimlerin zikretmiş olduğu şu kaidedir:


لا يجوز تأخير البيان عن وقت الحاجة

“İhtiyaç anında açıklamanın geciktirilmesi caiz değildir”(Ravdatun Nazır, 1/534)

İbn Kudame (rh.a) bu kaideyle alakalı “Ravda” kitabında özel bir bölüm açmış ve bu hususta alimler arasında bir ihtilaf olmadığını beyan etmiştir.  Buna göre bir nassta bir fiilin haramlığı beyan edildikten sonra –eğer ki o fiil küfürse- o haramlığın küfür manasında olduğunun açıklanmaması caiz değildir. Böyle bir şeyi Allah ve Rasulune isnad etmek caiz olmaz. Yani nassta açık bir şekilde put satışının haram olduğu ifade edildikten sonra bunun dinden çıkartan bir haram olduğunun hiçbir şekilde ifade edilmemesi bunun tıpkı diğer üç madde gibi dinden çıkartmayan bir haram olduğunu göstermektedir. Bunun aksini iddia etmek, şeriat sahibinin gerekli açıklamayı yapmadan insanları müşkilat içerisinde bıraktığını ileri sürmek olur ki böyle bir şey Şari ile alakalı asla düşünülmesi caiz olmayan hususlardandır.

Bütün bu zikrettiklerimiz nasslarda haram ve günah olarak vasıflanan bütün her şeyle alakalıdır. Bu kaideler küfür olduğu iddia edilen bütün meseleler hakkında tatbik edilebilir. Mesela kafirlere istiğfar dilemenin küfür olduğunu iddia eden birisi istiğfarla alakalı nasslar sadece bunun caiz olmadığını beyan etmekle yetindiği halde bundan kasdın küfür olduğunu ileri süremez. Keza müşriklerle evlenmenin küfür olduğunu ileri süren bir kimse ilgili nasslarda sadece “nikahlamayın” şeklinde nehiyden başka bunun küfür olduğuna delalet eden hiçbir şey olmadığı halde bu nehyin küfür manasında olduğunu iddia edemez. Sapık tekfircilerin ileri sürdüğü bu tarz bütün meselelerle alakalı aynı usul geçerlidir. Zira bütün bunlarda dine ilave yapmak, Allah ve Rasulunun yaptığı açıklamayla yetinmeyip nassın durduğu yerde durmamak hatta Allah ve Rasulunu ihtiyaç olan bir meselede açıklama yapmayıp meseleyi kapalı bırakmakla itham etme sözkonusudur. Bütün bunlardan Allaha sığınırız. Bu tarz kelamların sahipleri din hakkında çok büyük ve tehlikeli sözler sarfetmektedirler lakin farkında değildirler. Allah Rasulu put satmanın haram olduğunu beyan ederken bunlar adeta Onun (sallallahu aleyhi ve sellem) sözünü yeterli bulmayıp buna küfür olan haram şeklinde ilavede bulunmaktadırlar. Bunların zihniyet itibariyle arşa istivadan kasıt istiladır diyen tahrifçilerden bir farkları yoktur, zaten de o tahrifçileri de savunmaktadırlar. Çünkü bunlar da tarihteki bütün sapık fırkalar gibi Kitap ve Sünnetin zahirini iptal ederek şeriatı hevalarına göre diledikleri gibi yorumlamanın peşindedirler. Bütün sapık fırkalar gibi bunlar da Kuranın ve Sünnetin insanların hidayet bulmasında yeterli olmadığını, insanların doğru yolu bulabilmesi için mutlaka bunların yaptığı fasit tevillere muhtaç olduklarını ileri sürmektedirler, en azından mezheplerinin lazımı oraya varmaktadır. Bütün bunlar batıldır ve aslolan hidayet ve şifa kaynağı olan nasslara tam anlamıyla bağlanmak, onların gittiği yere kadar gidip, durdukları yerde durmaktır.

Ahiru da’vana en’il hamdu lillahi Rabbil alemin.



Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1637
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: BAŞKASININ KÜFRÜNE RIZA GÖSTERMENİN HÜKMÜ
« Yanıtla #9 : 08 Kasım 2016, 13:50 »
BİR KİMSENİN KÜFÜR ÜZERE ÖLMESİNİ TEMENNİ ETMENİN HÜKMÜ

Zahirde bir başkasının küfrüne rıza göstermek gibi algılanabilecek şeylerden birisi de sözkonusu kimsenin küfür üzere ölmesini istemektir. Böylelikle kişi, aleyhinde beddua ettiği kimsenin hayatı boyu Allah’a şirk koşmasını ve o hal üzere ölüp ebedi cehenneme gitmesini temenni eder. Bu her ne kadar zahirde şirkin devamını istemek gibi görünse de kişi, küfrü sevip hoş gördüğünden değil de zalimden intikam almak gayesiyle böyle bir şey yaparsa kafir olmaz. Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:


وَقَالَ مُوسَى رَبَّنَا إِنَّكَ آتَيْتَ فِرْعَوْنَ وَمَلَأَهُ زِينَةً وَأَمْوَالًا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا رَبَّنَا لِيُضِلُّوا عَنْ سَبِيلِكَ رَبَّنَا اطْمِسْ عَلَى أَمْوَالِهِمْ وَاشْدُدْ عَلَى قُلُوبِهِمْ فَلَا يُؤْمِنُوا حَتَّى يَرَوُا الْعَذَابَ الْأَلِيمَ

“Musa şöyle dua etti: Ey rabbimiz! Sen Fir'avn'a ve etrafındakilere dünya hayatında giyecek bir süs eşyası ve mallar verdin. Ey rabbimiz! Mallarını mahvet ve kalblerini şiddetle sık ki, o acıklı azab görmedikçe iman etmesinler.” (Yunus: 10/88)

İmam Taberi ayette geçen “kalblerini şiddetle sık” ibaresi hakkında şöyle demektedir:


فإنه يعني: واطبع عليها حتى لا تلين ولا تنشرح بالإيمان


“Şunu kasdetmektedir: Onların kalplerine mühür vur ki artık o kalpler imana karşı yumuşamasın ve imanla ferahlanmasın”

İbn Cerir, ardından selef müfessirlerinin bu doğrultudaki görüşlerini nakletmektedir. Naklettiğine göre İbn Abbas bunu “kalplerini mühürle” diye açıklamıştır. Mücahid ise “kalplerini dalalet üzere sımsıkı bağla” diye açıklamıştır. Dahhak ise şöyle demiştir:


أهلكهم كفارًا “Onları kafirler olarak helak et”

Görüldüğü üzere Musa (as) Firavun ve ashabının küfür üzere ölmesi için Allaha dua etmiştir. İbn Hazm (rh.a) “Allah küfrü dilemez, çünkü küfrü dilemiş olsa küfür bizim için mübah olurdu” diyen kader inkarcısı Mutezile’ye verdiği cevabında şöyle demektedir:


ثمَّ نقُول لَهُم وَبِاللَّهِ تَعَالَى التَّوْفِيق لسنا ننكر فِي حَال مَا يُبَاح لنا فِيهِ إِرَادَة الْكفْر من بعض النَّاس فقد أثنى الله عز وَجل على ابْن آدم فِي قَوْله لِأَخِيهِ {إِنِّي أُرِيد أَن تبوء بإثمي وإثمك فَتكون من أَصْحَاب النَّار وَذَلِكَ جَزَاء الظَّالِمين} فَهَذَا ابْن آدم الْفَاضِل قد أَرَادَ أَن يكون أَخُوهُ من أَصْحَاب النَّار وَأَن يبوء بإثمه مَعَ إِثْم نَفسه وَقد صوب الله عز وَجل قَول مُوسَى وَهَارُون عَلَيْهِمَا السَّلَام {رَبنَا اطْمِسْ على أَمْوَالهم وَاشْدُدْ على قُلُوبهم فَلَا يُؤمنُوا حَتَّى يرَوا الْعَذَاب الْأَلِيم قَالَ قد أجيبت دعوتكما} فَهَذَا مُوسَى وَهَارُون عَلَيْهِمَا السَّلَام قد أَرَادَا وأحبا أَن لَا يُؤمن فِرْعَوْن وَأَن يَمُوت كَافِرًا إِلَى النَّار وَقد جَاءَ عَن رَسُول الله صلى الله عَلَيْهِ وَسلم إِنَّه دَعَا على عتبَة بن أبي وَقاص أَن يَمُوت كَافِرًا إِلَى النَّار فَكَانَ كَذَلِك

“Sonra biz onlara Allah’ın tevfikiyle deriz ki: Biz, bazı insanlar hakkında küfrü istemenin bize mübah olduğu hallerin olacağını inkar etmiyoruz. Zira Allahu Teala Adem (as)’ın oğlunun kardeşi hakkında şöyle dediğini överek nakletmektedir:

“Ben isterim ki sen, benim günahımı da kendi günahını da yüklenesin ve böylece ateş ashabından olasın. İşte zalimlerin cezası böyledir” (Maide: 29)
Aynı şekilde Allahu Teala Musa ve Harun (aleyhimasselam)’ın şu sözlerini tasvib etmiştir:

“Ey rabbimiz! Mallarını mahvet ve kalblerini şiddetle sık ki, o acıklı azab görmedikçe iman etmesinler.” (Yunus: 10/88)

İşte böylece Musa ve Harun (aleyhimasselam) Firavun’un iman etmemesini ve kafir olarak ölmesini (o halde) ateşe girmesini istemiş ve arzu etmişlerdi. Keza Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den de Utbe bin Ebi Vakkas’ın kafir olarak ölüp ateşe girmesi için dua ettiği nakledilmiştir. Nitekim böyle de olmuştur.”


İbn Hazm nihayet sözlerini şu şekilde tamamlamaktadır:


أَي فرق بَين لعن الْكَافِر والظالم وَالدُّعَاء عَلَيْهِ بِالْعَذَابِ فِي النَّار وَبَين الدُّعَاء عَلَيْهِ بِأَن يَمُوت غير متوب عَلَيْهِ والمسرة بكلا الْأَمريْنِ وحسبنا الله وَنعم الْوَكِيل


"Kafir ve zalime lanet okumak ve ateşte azab görmesi için dua etmek ile onun tevbe etmeden ölmesi için dua etmek veya bu iki durumda sevinç duymak arasındaki fark nedir ki?"

(  El-Fisal, 3/90)

Aliyy’ul Kari ise bu hususta Hanefi alimlerinden şunları nakletmiştir:

“EI-Hulâsa” adlı kitapta şöyle deniliyor: “Bir kimse başkası için dua edip Allah onu küfür inancı ile alsın, derse kâfir olur. Çünkü bu söz, küfrün kendisine rıza göstermektir. Şeyh Muhammed b. Fadl demiştir ki: Kâfir için bu şekilde dua etmek küfür değildir. Birinci fetva umumîdir. İkincisi yani bu fetva hususi bir fetvadır. Ki müslümanın küfrüne dua etmenin küfür olduğunu ifade eder. Gerçek şudur ki, bu sözü söyleyen eğer intikam kasdı ile söylerse kafir olmaz. Dua karinesi ise bu maksada şahiddir. Bu konuda çok söz gelecektir.

“El-Cevahir” adlı kitapta şöyle yazılmıştır. “Bir kimse bir müslümana: “Allah senden müslümanlığı alsın” der de biri buna âmin derse kâfir olur. Yahut bu sözden falancanın kâfir olması murad edilsin edilmesin, kâfir olur. Yahut: “Allah onu dünyadan imansız olarak, yahut kâfir olarak çıkarsın; yahut imansız ve kâfir olarak Allah onu öldürsün; yahut Allah onu Cehennemde ebedi olarak bıraksın, Cehennem'den hiç çıkarmasın” derse kâfir olur. Yani küfrü eğer güzel görür de gönülden ona razı olursa hüküm böyledir. Ancak bir zalimden intikam almak için bu sözleri sarfederse o zaman kâfir olmaz.

“El-Muhît” adlı kitapta şöyle kaydedilmiştir: “Kendi küfrüne razı olan kişi kâfir olur.” Bunda ittifak vardır. Başkasının küfrüne razı olma hususunda ise ihtilâf vardır. İslâm âlimlerinin zikrettiklerine göre başkasının küfrüne razı olmak, ancak ona cevaz verdiği ve güzel gördüğü zaman küfür olur. Fakat buna cevaz vermez ve güzel görmez de: bana eziyet veren şerir kişinin küfür üzerinde ölmesini istiyorum, ki Allah Teâlâ ondan böylece intikamımı alsın, derse o zaman bu söz küfür olmaz.

Eğer bir kimse: Allah Teâlâ'nın:

“Musa şöyle dua etti: Ey rabbimiz! Sen Fir'avn'a ve etrafındakilere dünya hayatında giyecek bir süs eşyası ve mallar verdin. Ey rabbimiz! Mallarını mahvet ve kalblerini şiddetle sık ki, o acıklı azab görmedikçe iman etmesinler.” (Yunus: 10/88.)

ayetini düşünerek o duayı yaparsa bizim iddiamızın doğruluğu ortaya çıkar. Buna göre bir kimse bir zalime: “Allah seni küfür üzerinde öldürsün, yahut Allah senin imanını alsın, Allah sana en küçük bir şekilde merhamet etmesin” derse kâfir olmaz. Biz Ebû Hanîfe'den rivayet edilen şu söze muttali olduk: “Başkasının küfrüne razı olmak küfürdür.” Bu söz açıklanmamıştır. Bu cümlenin, Muhit, yahut “El Câmi” sahibinin bu meselelerdeki sözlerinden olma ihtimali de vardır. Her iki takdire göre cevap şöyledir:Ebû Hanîfe'nin rivayeti kısa, yahut mutlak olunca Hanefîlerin kaidesine göre biz onu açıklarız. (Aliyy’ul Kari, Şerhu Fiqh’il Ekber, sf 75, Dar’ul kutub’il İlmiye, Beyrut 2007 sf 296)


Maliki usulculerden Karafi “el-Furuk” adlı eserinde 241. fark olan “küfür olan ve de olmayan masiyet türleri arasındaki fark” meselesini izah ederken şunları söylemektedir:

وَأَصْلُ الْكُفْرِ إنَّمَا هُوَ انْتِهَاكٌ خَاصٌّ لِحُرْمَةِ الرُّبُوبِيَّةِ إمَّا بِالْجَهْلِ بِوُجُودِ الصَّانِعِ أَوْ صِفَاتِهِ الْعُلَى وَيَكُونُ الْكُفْرُ بِفِعْلٍ كَرَمْيِ الْمُصْحَفِ فِي الْقَاذُورَاتِ أَوْ السُّجُودِ لِلصَّنَمِ أَوْ التَّرَدُّدِ لِلْكَنَائِسِ فِي أَعْيَادِهِمْ بِزِيِّ النَّصَارَى، وَمُبَاشَرَةِ أَحْوَالِهِمْ أَوْ جَحْدِ مَا عُلِمَ مِنْ الدِّينِ بِالضَّرُورَةِ

“Küfrün aslı rububiyetin hürmetini hususi bir şekilde çiğnemektir. Bu ister Yaradanın varlığını cehalet yoluyla inkar etmek şeklinde olsun isterse de yüce sıfatlarını inkar şeklinde olsun (fark etmez) Küfür (itikadın yanı sıra) fiil yoluyla da gerçekleşir. Mushafı pisliğe atmak, putlara secde etmek, kafirlerin bayramlarında Hristiyanların elbiselerini giyerek kiliselere gitmek ve de onlara has olan işleri yapmak veyahut da dinden zaruri olarak bilinen bir hükmü inkar etmek gibi…”

Ardından devamla şöyle demektedir:

وَأَلْحَقَ الْأَشْعَرِيُّ بِالْكُفْرِ إرَادَةَ الْكُفْرِ كَبِنَاءِ الْكَنَائِسِ لِيَكْفُرَ فِيهَا أَوْ قَتْلِ نَبِيٍّ مَعَ اعْتِقَادِهِ صِحَّةَ رِسَالَتِهِ لِيُمِيتَ شَرِيعَتَهُ، وَمِنْهُ تَأْخِيرُ إسْلَامِ مَنْ أَتَى لِيُسْلِمَ عَلَى يَدَيْك فَتُشِيرُ عَلَيْهِ بِتَأْخِيرِ الْإِسْلَامِ؛ لِأَنَّهُ إرَادَةٌ لِبَقَاءِ الْكُفْرِ.وَلَا يَنْدَرِجُ فِي إرَادَةِ الْكُفْرِ الدُّعَاءُ بِسُوءِ الْخَاتِمَةِ عَلَى مَنْ تُعَادِيهِ وَإِنْ كَانَ فِيهِ إرَادَةُ الْكُفْرِ؛ لِأَنَّهُ لَيْسَ مَقْصُودًا فِيهِ انْتِهَاكُ حُرْمَةِ اللَّهِ تَعَالَى بَلْ إذَايَةُ الْمَدْعُوِّ عَلَيْهِ، وَلَيْسَ مِنْهُ أَيْضًا اخْتِيَارُ الْإِمَامِ عَقْدَ الْجِزْيَةِ عَلَى الْأُسَارَى عَلَى الْقَتْلِ الْمُوجِبِ لِمَحْوِ الْكُفْرِ مِنْ قُلُوبِهِمْ وَفِي عَقْدِ الْجِزْيَةِ إرَادَةُ اسْتِمْرَارِ الْكُفْرِ فِي قُلُوبِهِمْ فَهُوَ فِيهِ إرَادَةُ الْكُفْرِ؛ لِأَنَّ مَقْصُودَهُ تَوَقُّعُ الْإِسْلَامِ مِنْهُمْ أَوْ مِنْ ذَرَارِيِّهِمْ إذَا بَقُوا أَحْيَاءَ وَفِي تَعْجِيلِ الْقَتْلِ عَلَيْهِمْ سَدُّ بَابِ الْإِيمَانِ مِنْهُمْ وَمِنْ ذُرِّيَّتِهِمْ فَالْمَقْصُودُ تَوَقُّعُ الْإِيمَانِ وَحُصُولُ الْكُفْرِ وَقَعَ بِالْعَرَضِ فَهُوَ مَشْرُوعٌ مَأْمُورٌ بِهِ وَاجِبٌ عِنْدَ تَعْيِينِ مُقْتَضِيهِ وَيُثَابُ عَلَيْهِ الْإِمَامُ وَالْفَاعِلُ لَهُ بِخِلَافِ الدُّعَاءِ بِسُوءِ الْخَاتِمَةِ فَهُوَ مَنْهِيٌّ عَنْهُ وَيَأْثَمُ قَائِلُهُ، وَإِنْ لَمْ يَكْفُرْ بِذَلِكَ.

“Ebu’l Hasen el-Eşari küfrü istemeyi de küfür kapsamına dahil etmiştir. Buna göre içinde küfür işlenmesi amacıyla kilise inşa etmek, kalben o rasulun doğruluğuna itikad etse dahi şeriatını yok etmek gayesiyle bir peygamberi öldürmek, keza Müslüman olmaya gelen bir kimsenin –eliyle işaret ederek vs- Müslüman oluşunu ertelemek küfürdür. Zira bütün bunlarda küfrün ayakta kalmasını, devam etmesini istemek sözkonusudur. Kişinin bir kimseye olan düşmanlığından ötürü kötü bir sonla ölmesini istemesi bu kapsama girmez. Burada her ne kadar küfrü istemek sözkonusuymuş gibi görünse de bu kişinin bununla amacı Allahu teala’nın hürmetini çiğnemek değil bilakis aleyhine beddua ettiği şahsın eziyet görmesini istemektir. Aynı şekilde Müslümanların imamının kafir esirlerden cizye talep etmesi ve bu surette onların küfür üzere hayatlarını devam ettirmesi de bu kapsama girmez. Halbuki onların kalbindeki küfrü mahvedebilmek için onları öldürmek gerekir. Cizye akdinde onların kalbindeki küfrün devamını istemek sözkonusudur ki bu da küfrün devamını istemek anlamına gelir. Onların hayatta bırakılmalarından  gaye onların veya soylarından gelecek olan kimselerin İslam'a girmesini sağlamaktır.  Kafirleri öldürme hususunda acele etmek ise onların veya soylarından gelecek kimselerin imana girmelerine engel olur. Maksat imana girdirmektir, küfür de arızi bir durum olarak meydana gelmiştir. Dolayısıyla bu, bir kimsenin küfür üzere ölmesini talep etmekten farklı olarak şeriat nezdinde istenen ve emredilen bir şeydir. Bunu yapan devlet başkanı vb bir kimse bundan dolayı sevab bile alır. Kişinin küfür üzere ölmesini isteyen ise her ne kadar tekfir edilmese de bu davranışı men edilmiştir. İla ahir…”(Karafi’nin sözlerinin tamamı için bkz: “Envar’ul Buruk fi Enva’il Furuk, c:4 sf 1279, Dar’us selam Kahire 1421 (2001) baskısı )
 
İşte alimlerden yapılan bu nakiller küfre rıza küfürdür, kaidesindeki tafsilatları ortaya koymaktadır. Bu hususta düz mantık yürütülerek başkasının küfrüne aracılık eden herkesin küfrüne hükmedilmez. Aksi takdirde nass ve icma ile sabit olan kafirlerden cizye alarak serbest bırakmayı hatta kiliselerinde ibadet etmelerine müsaade etmeyi dahi küfre rıza kapsamına sokmak gerekir. Veyahut da bizzat peygamberlerden nakledilen kafirlerin küfür üzere ölmesini temenni etmeyi dahi küfre rıza olarak değerlendirmek sözkonusu olur ki bütün bunlar batıldır. Şu halde başkasının küfrüne rıza hususunda tafsilata gitmek gerektiği ve bunun küfür olmasını, ancak küfrü sevmek ve hoş görmekle kayıtlamanın gerektiği bir kez daha ortaya çıkmıştır. Karafi’nin, intikam amaçlı olarak bir kimsenin küfür üzere ölmesini temenni eden kişi hakkında kullandığı “bununla amacı Allahu teala’nın hürmetini çiğnemek değil bilakis aleyhine beddua ettiği şahsın eziyet görmesini istemektir.” İfadesi de bu hususa işaret etmektedir. Vallahu a’lem.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1637
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: BAŞKASININ KÜFRÜNE RIZA GÖSTERMENİN HÜKMÜ
« Yanıtla #10 : 08 Kasım 2016, 13:53 »
KAFİRLERİN DİNİN ASLI VE FURUSUYLA MÜKELLEF OLMALARI NE ANLAMA GELİR?

Bismillahirrahmanirrahim,

Bize ulaştığına göre bazı kimseler kafirleri küfür içerikli sözleşme vb şeylere yönlendirmenin küfür olduğu iddiasına delil olarak kafirlerin dinin aslı olan tevhidle mükellef olmalarını getirmektedirler. Bu mesele, bazı usulculer tarafından “kafirler şeriatın emirleriyle mükellef midir” başlığı altında tartışılmaktadır. Kafirlerin iman ve tevhidle mükellef oldukları hususunda bir ihtilaf yoktur. Hanbeli fakihlerinden Necmuddin et-Tufi’nin naklettiğine göre Karafi el-Maliki, bu hususta alimlerin icma etmiş olduğunu bildirmiştir. (Tufi, Şerhu Muhtasar’ir Ravda, 1/205-206) İman esasları haricindeki furu ahkamla mükellef olup olmadıkları ise ihtilaflıdır. Cumhurun nezdinde kabul edilen, kafirin şeriatla mükellef olduğudur. Bunun ne anlama geldiği hususunda Şafiilerden İmam Nevevi, Muaz bin Cebel’in Yemene davetçi olarak gitmesiyle alakalı hadisin şerhinde bazı izahlar yapmaktadır.

İbni Abbas'tan (radiyallahu anh) şöyle rivayet edilmiştir: Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Muaz (radiyallahu anh)'ı Yemen'e vali olarak gönderirken ona şöyle dedi:

"Sen ehli kitaptan olan bir topluluğa gidiyorsun. Yapacağın ilk iş onları La ilahe illallah'a davet etmek olsun. Eğer bunu kabul ederlerse, onlara Allah (celle celaluhu)'ın kendilerine bir gün ve gecede beş vakit namazı farz kıldığını bildir. Bunu da kabul ettikleri taktirde onlara, Allah (celle celaluhu)'ın kendilerine zenginlerden alınıp fakirlere verilmek üzere zekatı farz kıldığını bildir.”(Buhari Zekat: 1, Müslim İman: 29)
 
Nevevi (rh.a) şöyle demektedir:


وَاسْتَدَلَّ بِهِ بَعْضُهُمْ عَلَى أَنَّ الْكُفَّارَ لَيْسُوا بِمُخَاطَبِينَ بِفُرُوعِ الشَّرِيعَةِ مِنَ الصَّلَاةِ وَالصَّوْمِ والزكاة وتحريم الزنى وَنَحْوِهَا لِكَوْنِهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ فَإِنْ هُمْ أَطَاعُوا لِذَلِكَ فَأَعْلِمْهُمْ أَنَّ عَلَيْهِمْ فَدَلَّ عَلَى أَنَّهُمْ إِذَا لَمْ يُطِيعُوا لَا يَجِبُ عَلَيْهِمْ وَهَذَا الِاسْتِدْلَالُ ضَعِيفٌ فَإِنَّ الْمُرَادَ أَعْلِمْهُمْ أَنَّهُمْ مُطَالَبُونَ بِالصَّلَوَاتِ وَغَيْرِهَا فِي الدُّنْيَا وَالْمُطَالَبَةُ فِي الدُّنْيَا لَا تَكُونُ إِلَّا بَعْدَ الْإِسْلَامِ وَلَيْسَ يَلْزَمُ مِنْ ذَلِكَ أَنْ لَا يَكُونُوا مُخَاطَبِينَ بِهَا يُزَادُ فِي عَذَابِهِمْ بِسَبَبِهَا فِي الْآخِرَةِ وَلِأَنَّهُ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ رَتَّبَ ذَلِكَ فِي الدُّعَاءِ إِلَى الْإِسْلَامِ وَبَدَأَ بِالْأَهَمِّ فَالْأَهَمِّ أَلَا تَرَاهُ بَدَأَ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِالصَّلَاةِ قَبْلَ الزَّكَاةِ وَلَمْ يَقُلْ أَحَدٌ إِنَّهُ يَصِيرُ مُكَلَّفًا بِالصَّلَاةِ دُونَ الزَّكَاةِ وَاللَّهُ أَعْلَمُ ثُمَّ اعْلَمْ أَنَّ الْمُخْتَارَ أَنَّ الْكُفَّارَ مُخَاطَبُونَ بِفُرُوعِ الشَّرِيعَةِ الْمَأْمُورِ بِهِ وَالْمَنْهِيِّ عَنْهُ هَذَا قَوْلُ الْمُحَقِّقِينَ وَالْأَكْثَرِينَ وَقِيلَ لَيْسُوا مُخَاطَبِينَ بِهَا وَقِيلَ مُخَاطَبُونَ بِالْمَنْهِيِّ دُونَ الْمَأْمُورِ وَاللَّهُ أَعْلَمُ

“Bu hadisten, bazıları kafirlerin namaz, oruç ve zekatın farziyeti veyahut da zinanın haramlığı gibi şeriatın furuuna dair hükümlerden mesul olmadıkları neticesi çıkarmaktadır. Çünkü Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Onlar sana tevhid hususunda itaat ederlerse onlara üzerlerine farz olan hususları bildir” demiştir. Bundan, eğer bunu kabul etmezlerse onlardan başka bir şey taleb edilmeyeceği hükmü çıkar.

Bu istidlal zayıftır. Zira onlara dünyada namaz ve diğer emirlerin kendilerinden talep edildiği bildirilmektedir. Bir kimseden dünya hayatında farzları yerine getirmesi ise ancak İslamı kabul ettikten sonra istenir. Ancak bu, kafirlerin şeriatımızın emir ve yasaklar ile alakalı ayrıntılarına hiç muhatap olmamaları anlamına gelmez. Bunlar sebebiyle ahirette azaplarının artması sözkonusudur. Bundan dolayıdır ki Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) İslama davet hususunda mertebeler koymuş ve en önemli olan meseleden (yani tevhidden) başlamıştır. Görmez misin ki zekattan önce namazı emretmiştir. Buna rağmen hiç kimse zekat olmaksızın sadece namazla mükellef olunacağını ileri sürmemiştir. Vallahu a’lem. Tercih edilen görüş gerek emredilen, gerekse nehyedilen hususlarda kafirlerin şeriatın furuundan mesul oldukları yönündedir. Muhakkik alimlerin ve çoğunluğun görüşü de budur. Kafirlerin furu ahkamdan mesul olmadıkları da söylenmiştir. Keza emredilen hususlardan değil, yasaklanan hususlardan mesul oldukları şeklinde de bir görüş vardır. Allah en doğrusunu bilendir.”
(Nevevi, Şerhu Muslim, 1/198)

Hanefilerden Bedruddin el-Ayni ise, Buhari şerhinde Nevevi’nin bu sözlerini iktibas ettikten sonra şöyle demiştir:


قلت: قال شمس الأئمة في " كتابه " في "فصل بيان موجب الأمر في حق الكفار": لا خلاف أنهم مخاطبون بالإيمان، لأن النبي- عليه السلام- بُعثَ علىِ الناس كافة ليدعوهم إلى الإيمان، قال تعالى: {قُل نا أيُّها النَّاسُ إِنِّي رسُولُ الله إليكُمْ جَميعا} ولا خلاف أنهم يخاطبون بالمشروع من العقوبات، فَلاَ خلاف أن الخطاب بالمعاملات يتناولهم أيضاً ولا خلاف أن الخطاب بالشرائع يتناولهم في حكم المؤاخذة في الآخرة

“Derim ki: Şemsul Eimme (es-Serahsi), kitabının “Kafirler hakkında gerekli olan işlerin beyanı” başlıklı bölümünde şöyle demiştir: “Onların imanla muhatab oldukları hususunda ihtilaf yoktur. Zira Nebi (as) bütün insanları imana davet etmek üzere gönderilmiştir. Allahu Teala: “Ey insanlar, ben hepinize birden gönderilmiş Rasuluyum” (Araf: 158) Keza onların ukubat yani şer’i cezalarla muhatap oldukları hususunda da ihtilaf yoktur. Aynı şekilde muamelatla alakalı meselelerde de hitap onları kapsar. Şeri hükümler konusundaki mükellefiyetin ise ahirette bundan hesaba çekilmeleri manasında olduğu hususunda ihtilaf yoktur.” (Şerhu Ebi Davud lil Ayni, 6/279)

Görüldüğü gibi kafirlerin şeriatın emir ve yasaklarıyla mükellef olması, dünyadan ziyade ahiret ahkamıyla alakalıdır. Zira dünyada kafirden namaz kılması, oruç tutması istenmez. Kafirin imanla mükellef olmasına gelince; bunun dünyaya da ahirete de taalluk eden yönleri vardır. Mesela kafirin tevhide davet edilmesi, Kabul etmediği zaman savaşılması ve cizye alınması gibi. Ancak kafirin gerek dinin aslıyla gerekse furusuyla mükellef olması, müslümanların mükellef olmasıyla aynı değildir. Mesela, bir müslümanın dini terketmesine ve küfür fiiller işlemesine asla müsaade edilmez. Fakat kafir İslam devletine cizye ödediği zaman küfür üzerinde yaşamasına müsaade edilir. Keza zimmet hukuku çerçevesinde kendi kiliselerinde ibadet etmelerine, davalarını kendi mahkemelerinde batıl şeriatlarına göre çözmelerine müsaade edilmiştir. Bütün bunlar, müslümanın yapmasına asla izin verilmeyecek hatta yaptığı takdirde mürted hukukuna göre ölümle cezalandırılacak fiillerdir. Bu hususlar üzerinde düşünüldüğü zaman kafirin dinin aslıyla mükellef olmasından yola çıkarak kafirin küfür fiili işlemesine aracılık yapmanın veya izin vermenin her zaman küfür olacağı iddiasının batıl olacağı neticesi çıkmaktadır. Kafirin küfrüne rıza göstermek ancak küfrü hoş görmek, tasvip etmek manasına geldiği zaman küfür olur. Buna daha önce alimlerden naklen değinmiştik. Kaldı ki hiç bir alim kafirin tevhidle mükellef olmasından hareketle, kafirleri kendi mahkemelerine yönlendirmenin küfür olacağını ileri sürmemiştir. Bunlar, günümüzde ilmi olmayan birtakım kimselerin yaptığı şahsi yorumlardan ve keyfi delillendirmelerden ibarettir. Biz daha önce, İslam devletinde kafirlerin kendi mahkemelerine gönderilmelerinin caiz olduğunu söyleyen bazı alimlerden nakillerde bulunmuştuk:

Orada da anlattığımız üzere Şer’i mahkemeye başvuran bir kafirin davasına bakılır mı yoksa kendi mahkemelerine geri mi gönderilir hususu alimler arasında ihtilaflıdır. Ancak buna cevaz vermeyenler de dahil olmak üzere hiç bir alim bunun küfür olduğunu söylememiştir. Yani buradaki ihtilaf bu amelin küfür olup olmadığı hakkında değil, caiz olup olmadığı hakkındadır. Zımmilerle alakalı bu meselenin konumuza ışık tutan yönü ise kafirleri kendi hakimlerine göndererek onların tağuta muhakeme olmasına aracılık edildiği halde buna hiç bir alimin küfür hükmü vermemesidir. Bu da küfre rıza küfürdür kaidesini diline dolayarak kafirleri kendi mahkemelerine yönlendirmenin küfür olduğunu söyleyenlerin İslam ümmetinde daha önce görülmemiş bir bidat ihdas ettiklerini ortaya koymaktadır. Dolayısıyla günümüzde bu görüşü ortaya atanlar muteber bir içtihada tutunmuş sayılmazlar, bilakis bunlar en iyi ihtimalle bidatçi sapıktır. Eğer bu kimseler mezheplerinin lazımının Rasulullah ve ashabı başta olmak üzere bütün ümmeti tekfir etmeye vardığı kendilerine hatırlatıldığı halde bilerek bunda ısrar ediyorlarsa kafirdirler.  Keza zimmilerin kendi mahkemelerine gönderilmelerinin İslam devletine has bir uygulama olduğunu, bunun aslında küfür olduğu halde darul İslamda buna ruhsat tanındığını ve dolayısıyla darul harpte böyle birşey yapmanın küfür olacağını iddia edenler de iman küfür hükümlerinin ülkeden ülkeye değişeceğini, küfrün ikrah haricinde bazı durumlarda işlenebileceğini ve Allahu tealanın insanlara  küfrü emredebileceğini ve küfre ruhsat vereceğini ileri sürdükleri için kafirdirler. Allahu teala şöyle buyurmaktadır:

“…Allah siz müslüman olduktan sonra size küfrü emreder mi hiç?” (Ali İmran: 80)
“İkraha tabi tutulanlar müstesna her kim imanından sonra Allahı inkar ederse…” (Nahl: 106)

Herkese düşen, Allahın dini hakkında böyle ilimsizce konuşmayı bırakıp, selefi salihin bu meseleleri nasıl anlayıp amel ettiyse bunu öğrenip olduğu gibi Kabul etmektir. İfrat ve tefrite düşmekten kurtulmanın yolu budur. Vallahu a’lem. Velhamdulillahi rabbil alemin.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1637
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: BAŞKASININ KÜFRÜNE RIZA GÖSTERMENİN HÜKMÜ
« Yanıtla #11 : 22 Kasım 2016, 02:09 »
Put satışı meselesi ile alakalı bazı itirazlar ve cevapları

Bismillahirrahmanirrahim,

Gördüğümüz kadarıyla Hak yayınları sitesinde bizim yukarda yayınlamış olduğumuz put satışıyla alakalı yazımızda geçen hususlara karşılık bir sözde reddiye yayınlamıştır. Bu reddiyeyi biz ciddiye almasak da bazı kimselerde soru işaretleri uyandırması hasebiyle burada yazılan bazı hususlara değinmek istiyoruz. Esasında bu yazı kendi batıllarını kamufle etmeye yönelik duygu sömürüsü ve ajitasyon babından birtakım ifadelerle ve alimlerin kavillerine yönelik bazı çarpıtmalarla doludur. Mesela giriş kısmındaki şu sözler gibi:

"Put satma ile ilgili meseleye gelince; Her aklı selim kişinin cevaplaması için şu soruları soruyoruz?

•   “İslam yeryüzünde putları yok etmek, dini Allah (celle celaluhu) has kılmak için gelmemiş midir?
•    “İslam dini insanları putları ve putperestleri ortadan kaldırmak için gelmişken insanlara bazı maddi menfaat için tekrar puta tapılması için satılabileceğine cevaz verirmi?

Bu sorulara, tevhid akidesine sahip olan her selim akıl sahibi olan kişi doğru bir şekilde mutlaka cevap verecektir.  Asla aksini düşünmez.”


Öncelikle şunu belirtmemiz gerekiyor; birbirine yakın gibi görünen bazı meselelerin arasını karıştırmamak gerekir ki birçok meselede insanların sapma sebebi budur. Bir müslümanın putlara ibadet edilmesini toplumda yaymak için, putlara ibadet edilsin, insanlar Allah’ı bırakıp bunlara tapsın diye, bu şekilde küfrü hoş görerek, put yapması veya satması düşünülemez ve bu ittifakla küfür olan bir şeydir, buna cevaz veren hiç kimse de yoktur. Bu ayrı bir şeydir, bir de zaten bu putlara ibadet etmekte olan birisine, küfrü hoş görme beğenme sözkonusu olmaksızın ticari gayeyle put satmak ayrı bir şeydir. Bu ise alimlerin çoğunluğuna göre haram olan bir şeydir ve racih olan kavil de budur. Muaviye, Ebu Hanife ve Serahsi (r. Aleyhim ecmain) gibi bazı alimler ise buna cevaz vermiştir. Biz bunu daha önce açık nakillerle isbat ettik. Muhalifin yaptığı birtakım fasid tevilleri ise daha önce çürüttüğümüz gibi şimdi tekrar çürüteceğiz inşaallah. Ama herhalükarda yukardaki soruların muhatabı biz değiliz, put satmaya cevaz veren alimlerdir, biz bunun küfür olmamakla beraber haram olduğuna inanıyoruz hatta bu soruların altına biz de imzamızı atarız ve put satmaya cevaz veren kim varsa ona karşı bunlarla istidlal ederiz. Yok put satmaya cevaz verme fikri bize isnad ediliyorsa bu bir iftiradır ve de bir şeye küfür dememenin ona cevaz vermekle eş anlamlı olduğunu zanneden ve de küfür ile mübah arasında orta bir yol kabul etmeyen Harici mantığından neşet etmiş bir sözdür. Put satmak küfür değildir demek put satmak caizdir anlamına gelmemektedir. Her kim bunu böyle anlıyorsa anlayışını gözden geçirsin.

İddiacı ardından şöyle diyor:

“Şimdi Put nedir? Onu açıklayalım.

Put; İnsanların kendisine ibadet ettiği, saygı gösterdiği, kutsadığı, bereket umduğu, heykel, resim, taş, hayvan, insan gibi maddi ve manevi, canlı yâda cansız olan şeylerdir.,

Kısaca Allah c.c. dışında kendisine ibadet edilen her varlık birer puttur. İnsanlar bazen bunu heykel haline getirerek taparlar, bazen resmederek taparlar, bazen ise canlı olan kişiye taparlar, bazen ise hayvanlara veya cansız nesnelere de taparlar, neticede bunların hepsi birer put olarak adlandırılır.

Bu putlara tapan İnsanlar bu putlara değer verdikleri için,  heykellerini resimlerini değerli şeylerden yaparlar, örneğin bazıları altından, bazıları bakırdan, bazıları tunçtan, bazıları ise topraktan, taştan, hatta helvadan bile yaparlar.

Geçmiş tarihten günümüze kadar, insanlar taptıkları putları çeşitli değerli maddelerden yapmışlardır. Ve elleriyle yaptıkları bu putlara tapmışlardır.
Bu türden olan putlar değerli maddelerden yapıldığı için, ibadet edilmenin dışında bir takım maddi değerleri de vardır. İslam dini putu ve putçuluğu ortadan  kaldırdıktan sonra, İslam alimleri ganimet olarak elde edilen yada fethedilen ülkelerde bulunan bu putları, putu parçalayacak ve maddesinde istifade edecek kişiye put suretinde satılması konusunda aralarında farklı görüşler ortaya çıkmıştır..”


İddiacının yaptığı bu açıklamalar bizzat kendi aleyhinedir. Türkçede put olarak ifade edilen şey ki Arapçada sanem-çoğulu esnam veya vesen-çoğulu evsan olarak ifade edilmektedir. Bizzat hadiste haram olduğu beyan edilen şey de budur yani Allahtan başkasına ibadet edilmek için imal edilmiş nesnelerdir. Alimler de bu hadisle istidlal ederek biblo, sıradan heykel vs’den öte bizzat tapınılan putun satılmasına haram hükmü vermişlerdir. Hadise yapılan o kadar açıklamanın hiç birisinde de bu şahısların yaptığı tafsilata yer veren bir alim yoktur yani ibadet edilmesi için satılırsa küfürdür, putun içindeki kıymetli maddeler için satılırsa haramdır şeklinde bir tafsilata günümüzdeki sapıklar haricinde hiçbir alimin eserinde raslamak mümkün değildir. Puttan razı olarak, onun yayılmasından memnun olarak satmaya gelinceye zaten bu, satışla değil kişinin itikadıyla alakalı bir durumdur ve kişi satsa da satmasa da küfrün yayılmasından rahatsız olmuyorsa kafirdir, bunun konumuzla da doğrudan bir alakası yoktur. Böyle bir gayesi olmadan satan kişi ise velev ki sattığı kişiler bu putu alıp ona ibadet veya tazim etse bile kafir olmaz. Yukarda tafsilatlı olarak anlatıldığı gibi alimler kişinin kendi küfrüne rızasını ittifakla küfür olarak değerlendirirken başkasının küfrüne aracılık yapmanın ise ancak küfrü hoş görerek yapıldığı zaman küfür olacağını beyan etmişlerdir, bunun açıklaması geçtiği için bir daha tekrar etmeyeceğiz lakin her konuda bir yorum, felsefe yapmayı maharet zanneden bazı kimseler her nedense işin esasını teşkil eden bu temel usul hakkında herhangi bir yorum yapmamaktadırlar. Biz de bu kimseleri çeşitli demagojilerle insanların gözünü boyamayı bırakıp küfre rızayla alakalı alimlerin zikrettiği bu temel kaide üzerinde durmaya ve putları küfrü ve şirki, Allah’tan başkasına ibadeti yaymak için değil sırf para amaçlı sattığı belli olan birisini neye göre tekfir ettiklerini usul açısından izaha çağırıyoruz.

İddiacı devamla şöyle diyor:

“İşte bu meseleleri bilmeyen kişiler; puta ibadet edilmesi için satmak, putlardan bulunan maddelerden faydalanması için kıracak olan kişiye satma meselesini birbirine karıştırmıştır ve İslam’ın temel prensibi olan putları yok etmek, yalnız Allaha kulluk etme esasına dayalı dinin asıllarını, göz ardı ederek, yok edilmesi gereken putların tekrar ibadet edilmesi için satışını caiz görmüş ve sapmışlardır. Bu küfür olan düşüncelerine Mübarek ehlisünnet âlimlerini de alet etmişlerdir. Elbette ehlisünnet âlimleri onların bu sapık düşüncelerinden sapıklıklarından beridir.

Putları satma ile ilgili hükümleri açıklamadan önce, bu konu ile ilgili bazı kapalı noktaların açılması, yolunu şaşıranlar yolunu düzeltsin diye soruları netleştirerek soralım?

1: İbadet edilen bir putu, bu puta tapan kişiye ibadet etsin diye satmanın hükmü nedir?

2: İbadet edilen ve altın, gümüş gibi değerli madenden yapılmış olan putu, kırsın ve kıymetli maddesinden istifade edecek kişiye put suretinde satmanın hükmü nedir?

3: İbadet edilen ve altın gümüş gibi değerli maddelerden yapılan putu parçaladıktan sonra satmanın hükmü nedir?

4: İbadet edilmeyen tunç, bakır, altın ve gümüşten yapılan küçük heykel resim türlerinin üzerinde bulunduğu şeyleri bulundurmanın satmanın hükmü nedir?

İslam’ın asıllarını bilen ve tevhid akidesine sahip olan kişi  bu temel kaidelere dayanarak 1.nci sorunun cevabını tereddüt etmeden verecektir. Ve hiçbir zaman kâfirlere tapması için put satmak küfür değildir haramdır demez. Ve bunun aksini hiçbir Muvahhid, ilim ehli de iddia etmemiştir.

Bütün muvahhidler bilirler ki  kâfire tapması için put satmak küfürdür. Bu hüküm  ’’Küfre rıza küfürdür’’ kaidesine dayanır. Nasıl put yapmak küfür ise, kâfirlerin tapması için onlara put satmakta küfürdür.

İslam dini putu ve putperestliği yok etmek için gelmişken, nasıl olur da: İslam âlimleri kâfirler tapsınlar diye put satılabilir diyecek!
Bu ancak İslam’ı bilmeyen, ve âlimlerin sözünü anlamayan anlayışı kıt olan zır cahillerin düşüneceği, söyleyeceği sözüdür..
Bunun aksini hiçbir İslam âlimi iddia etmemiştir. Çünkü onlar bilirler ki kâfirlere ibadet edilmesi için put satmak küfürdür.
Rasulullah (s.a.s) hadiste haram dediği, İslam âlimleri  arasında ihtilaf edildiği put satma meselesi cahillerin zannettiği gibi kâfirlere ibadet etmesi için put satılır mı satılmaz mı meselesi değildir!
Âlimlerin arasındaki olan  ihtilaf; putun kırılarak ihtiva ettiği değerli maddeden ve maddi değerinden faydalanması için put şeklindeki satmanın hükmüyle alakalıdır..
Cumhura göre, putu kıracak kişiye put şeklinde ise satılmaz. Çünkü hadis, put satmak haramdır diyor. Cumhur ulema Hadisin zahirine göre hüküm verdiler.
Bazı âlimlere (Ebu Hanife ve Bazı Şafii âlimleri) göre ise maddesinden istifade edecekse putu kıracak kişiye put şeklinde satılması caiz dediler. Ve hadiste, maddesinden istifade edilmeyen putların kastedildiğini söylemişlerdir.
Maddesinden istifade edilen putu kıracak ve maddesinden istifade edecek kişiye put şeklinde satılır demişlerdir.
İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed buna mekruhtur dediler.
Putu parçalayarak, parçalarını satmak ise; bütün âlimlere göre caizdir. Çünkü artık bu put değildir. Hadisin kapsamına girmez demişlerdir.
Yani puta tapmak için değil kıymetli maddesinden dolayı istifade edecek olan kişiye put suretinde satmak ihtilaflı bir meseledir.”


Şimdi bu iddiacıya yukarda da zikretmiş olduğumuz İbn Kayyım’ın sözlerini tekrar hatırlatmak istiyoruz ki her nedense konuyla alakalı Türkçe’de rahat ulaşılabilecek ve referans gösterilecek bir kaynak olduğu halde Zad’ul Mead’da geçen sözlere hiç değinmemiştir. İbn Kayyım bu eserinde şöyle demektedir:

وَأَمَّا تَحْرِيمُ بَيْعِ الْأَصْنَامِ، فَيُسْتَفَادُ مِنْهُ تَحْرِيمُ بَيْعِ كُلِّ آلَةٍ مُتَّخَذَةٍ لِلشِّرْكِ عَلَى أَيِّ وَجْهٍ كَانَتْ، وَمِنْ أَيِّ نَوْعٍ كَانَتْ صَنَمًا أَوْ وَثَنًا أَوْ صَلِيبًا، وَكَذَلِكَ الْكُتُبُ الْمُشْتَمِلَةُ عَلَى الشِّرْكِ، وَعِبَادَةِ غَيْرِ اللَّهِ، فَهَذِهِ كُلُّهَا يَجِبُ إِزَالَتُهَا وَإِعْدَامُهَا، وَبَيْعُهَا ذَرِيعَةٌ إِلَى اقْتِنَائِهَا وَاتِّخَاذِهَا، فَهُوَ أَوْلَى بِتَحْرِيمِ الْبَيْعِ مِنْ كُلِّ مَا عَدَاهَا فَإِنَّ مَفْسَدَةَ بَيْعِهَا بِحَسَبِ مَفْسَدَتِهَا فِي نَفْسِهَا

“Putların satışının haram kılınmasına gelince, bu hükümden, Allah'a şirk koşmak için edinilen put, haç, heykel gibi her türlü âlet ve eşyanın satışının haram kılındığı anlaşılır. Konusu şirk ve Allah'tan başkasına ibadet olan kitaplar hakkındaki hüküm de böyledir. Bütün bunların ortadan kaldırılması gerekir. Bu tür eşyaların satılması, başkalarının onları almasına ve edinmesine sebep olur. Bu yüzden onların satışının haram kılınması, başka şeylerin satışının haram kılınmasından evlâdır. Zira bunun satışından doğacak mefsedet bizzat kendisindeki mefsedetten kaynaklanmaktadır. ”  (  Bkz. İbn Kayyim el-Cevziyye, Zadu’l-Mead, İklim Yayınları: 6/319-320.)

Dikkat edilirse İbn Kayyım (rh.a) put satmanın haram olma illeti olarak insanların şirke düşmesini gerekçe göstermiş ve hatta aynı gerekçeden hareketle küfür içerikli kitapların satışının da haram olduğunu dile getirmiştir. (Gerçi bildiğimiz kadarıyla sözkonusu Hak yayınları camiası küfür kitapları satmaya da haramın ötesinde küfür hükmü vermektedirler, böyle düşünmüyorlarsa bunu ilan ederler yok küfür diyorlarsa buna küfür diyen hangi alimse ondan nakil getirirler.) Neticede İbn Kayyım’ın illet olarak şirkin yayılmasının önüne geçmeyi zikretmesi bu iddiacının şu iddiasını ortadan kaldırmaktadır: “Âlimlerin arasındaki olan  ihtilaf; putun kırılarak ihtiva ettiği değerli maddeden ve maddi değerinden faydalanması için put şeklindeki satmanın hükmüyle alakalıdır..Cumhura göre, putu kıracak kişiye put şeklinde ise satılmaz.” Eğer bu iddiacının ileri sürdüğü gibi put satılacak olan kimse, puta tapmayacağını lakin putu kırıp puttaki maddi kıymeti olan (altın, tahta vs) şeylerden istifade edeceğini garanti ettiği takdirde put satışı haram oluyorsa, böyle bir garanti olmadığı zaman küfür oluyorsa şu halde İbn Kayyımın illet olarak şirki zikretmesi, hatta bundan dolayı put satışının hadiste sayılan diğer maddelerden (domuz eti, şarap ve leş) daha şiddetli olduğunu söylemesi ve aynı illetten dolayı şirk kitaplarının satışını da bu kapsama dahil etmesinin anlamı nedir ki o zaman? Bilakis bu mantığa göre bu sayılan şeyler arasında en hafifinin put satışı olması gerekir. Çünkü şarap, domuz ve leş satışında doğrudan harama aracılık vardır. Eğer put satışında küfre aracılık değil de sadece putun içindeki değerli eşyaların satışına aracılık sözkonusu ise bu hepsinden hafiftir hatta bunun neden haram olduğu bile tartışma konusu olur. Kaldı ki bu iddiacı cumhur ile Ebu Hanife arasındaki ihtilafın sadece putun içindeki değerli eşyalarla alakalı olduğu iddiasına hiçbir alimden kaynak getiremez, bu tamamen kendi şahsi yorumudur ve bu şahıs bu şahsi görüşünü alimlere izafe ederek iftira etmiştir. Aşağıda alimlerden naklettiği hususları incelerken bu daha da açık bir şekilde ortaya çıkacaktır inşaallah.

İddiacı devamen diyor ki:

“Put satmak ile alakalı Âlimlerin görüşleri şöyledir.

Cumhuru ulemaya göre, Putu parçalamadan put şeklinde parçalayacak olan kişiye satmak haramdır.

Delil ise  ‘’ Cabir b. Abdullah’tan rivayet edildiğine göre Rasulullah (a.s)’ı Mekke’nin fethedildiği sene o Mekke’de iken şöyle buyururken dinlemiştir: “Şüphesiz ki Allah ve Rasulu içkinin, meytenin, domuzun ve putlarını satışını haram kılmıştır.” (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai, İbn Mace)’’

. وأما علة تحريم بيع الأصنام فقيل لأنها لا منفعة فيها مباحة وقيل إن كانت بحيث إذا كسرت انتفع بأكسارها جاز بيعها والأولى أن يقال لا يجوز بيعها وهي أصنام للنهي ويجوز بيع كسرها إذ هي ليست بأصنام ولا وجه لمنع بيع الأكسار أصلا ، ....  ) (سبل السلام شرح بلوغ المرام - كتاب البيوع ج5 ص4

İmam San'ani şöyle diyor;

Putların satılmasının tahrim (haram) olmasının illeti ise; (Şöyle) denilir; Çünkü onlarda (putlarda) mubah olan, faydalı şeyler yoktur. (Ama) Denildi ki: Eğer kırılacak olursa ve parçalarından istifade edilecekse, o zaman putların satılması caiz olur.

Doğru olan ise şöyle denilmesi gerekir; Put şeklinde satılması caiz değildir. Çünkü hadiste; put şeklinde satılması yasaklanmıştır. Parçalarını satmak ise, caizdir. Çünkü o parçalar put değildir. Aslen bu parçaları satmanın yasak olduğuna dair herhangi bir delil (vech/sebep) yoktur.

(Subulu-s-Salam, Şerhul Buluğ’ul-Meram, Alış Veriş Kitabı: cilt:5 sayfa:4)

:  قال الإمام النووي في شرح صحيح مسلم  : " وَالْعِلَّةُ فِي الْأَصْنَامِ كَوْنُهَا لَيْسَ فِيهَا مَنْفَعَةٌ مُبَاحَةٌ ، فَإِنْ كَانَتْ بِحَيْثُ إِذَا كُسِرَتْ يُنْتَفَعُ بِرُضَاضِهَا فَفِي صِحَّةِ بَيْعِهَا خِلَافٌ مَشْهُورٌ لِأَصْحَابِنَا ، مِنْهُمْ مَنْ مَنَعَهُ لِظَاهِرِ النَّهْيِ وَإِطْلَاقِهِ ، وَمِنْهُمْ مَنْ جَوَّزَهُ اعْتِمَادًا عَلَى الِانْتِفَاعِ ، وَتَأَوَّلَ الْحَدِيثَ عَلَى مَا لَمْ يُنْتَفَعْ بِرُضَاضِهِ ، أَوْ عَلَى كَرَاهَةِ التَّنْزِيهِ فِي الْأَصْنَامِ خَاصَّةً ".(شرح  صحيح مسلم » كتاب المساقاة » باب تحريم بيع الخمر والميتة والخنزير والأصنام )

İmam Nevevi dedi ki: Putların satılmasının haramlığının illeti: Onda mübah olan bir fayda yoktur. Eğer bu putlar kırıldığında, parçalarından istifade edilebilecekse, âlimlerin arasında böyle putların satılması konusunda ihtilaf vardır.

Bazı âlimler bu konuyla ilgili hadisi şerife göre genel hükmü almış hadiste satılmasının mutlak şekilde haram olduğu bildirildiğinden dolayı ve satışının caiz olmadığını  söyleyerek haram demişlerdir.

Bazı âlimler ise; Parçalandığından dolayı put vasfını yitiren ve değerli maddesinden istifade edilebileceği  için caiz görmüşlerdir.

Putların satılmasının haram olma hadisi ise, faydası görülmeyen yani parçalarından istifade edilmeyecek olan putlar olarak tevil etmişlerdir.
(İmam Nevevi: Müslim şerhi el-Minhac, c. 7, s. 337)
Dikkat ederseniz; İmam Sanâni putların satılması hakkında şöyle diyor: Denildi ki: ''Eğer bu putlar kırılsın ve parçalarından istifade edilsin diye put suretinde satılırsa caizdir, (dediler)'' işte bu Ebu Hanife ve Bazı Şafii'lerin görüşüdür’’

Fakat İmam Sanâni'nin görüşü böyle değildir. Ona göre; Putu alacak kişi putu parçalarsa dahi ona put suretinde parçalanmadan satmak caiz değildir haramdır. Çünkü put suretinde parçalamadan satmanın caiz olmaması konusunda nas vardır.

Putu satmadan önce parçalandıktan sonra satmak, daha evladır, çünkü put parçalandıktan sonra parçaları put değildir, hadisin kapsamına girmez. Onun için put parçalandıktan sonra, satılması konusunda herhangi bir mahzur yoktur. Put parçalandığı zaman artık put değildir ve bu sebepten hadisin kapsamına girmez.

Buradaki âlimler arasındaki ihtilaf, kâfirlere ibadet etmeleri için satılması konusunda değildir. Çünkü bu konuda -Ebu Hanife dâhil- hiçbir alim caiz görmez küfür görür .

Âlimler arasındaki olan ihtilaf; put şeklinde putu parçalayacak olan kişiye put satmanın hükmüdür. Ebu Hanife ve Bazı Şafiiler, putu parçalayacak olan kişiye, put suretinde parçalamadan satmayı caiz görmüşlerdir, çünkü satın alan kişi nasıl olsa putu parçalayacaktır.

Ama cumhura göre; caiz değildir. Çünkü bu konuda nas vardır. Putu parçalayacak kişiye put şeklinde satmak haramdır, diyerek hadisin zahiri manasına göre hüküm vermişlerdir.”


İyi düşünenler için iddiacının alimlerden yaptığı nakilleri çarpıttığı aşikardır. Çünkü putu parçalayacak kişiye satmak, put satma bahsinin altındaki tali bir meseledir. Peki asıl mesele olan put satmanın genel hükmü hakkında alimler ne demiştir? Bu nakiller açıkça gösteriyor ki haram demişlerdir, küfür olduğundan bahseden yoktur. Bunun illeti olarak putta kendisiyle faydalanılacak mübah bir unsur olmamasını getirmişlerdir. Sonra tafsilata gitmişler ve eğer put satılan kişi bunu parçalayıp içindeki değerli eşyadan istifade edecek olursa bunun cevazında ihtilaf olduğunu dile getirmişlerdir. San’ani’nin sözlerine dikkat edilsin:

وأما علة تحريم بيع الأصنام فقيل لأنها لا منفعة فيها مباحة

“Putların satılmasının tahrim (haram) olmasının illeti ise; (Şöyle) denilir; Çünkü onlarda (putlarda) mubah bir menfaat yoktur.”

Nevevi de aynı şeyi ifade etmiştir. Yani putların kullanımı ancak mübah olmayan yollarla olacağı için satışı haram kılınmıştır. Peki putların mübah olmayan kullanımı nedir diye sorulsa buna verilecek cevap putun kendi asli suretinde ancak şirk amaçlı olarak kullanılacağı yönünde olacaktır. Yani burada mübah olmayan,şirk amaçlı olan puttan bahsedilmekte ve bu putların satışının haram olacağı ifade edilmektedir. İddiacıya göre ise bu tarz putların satışı küfür olması gerekir fakat alimlerden bunu söyleyen hiç kimse yoktur.

Dikkat edilirse burada iki mesele vardır:

1- Putu, bunu şirk amaçlı kullanmadan kıracağı ve içindeki kıymetli şeyleri kullanacağı bilinen birisine satmak.
2- Putu kıracağı bilinmeyen –ve dolayısıyla şirk amaçlı kullanacağı tahmin edilen- birisine satmak.

Birincisinin haramlığında ihtilaf edilmiştir. İkincisi ise haramdır. Ama iddiacının görüşüne göre bu konuyu ele alan alimler ikincisine yani put satmanın genel hükmüne küfür demeleri icab ediyordu ve bunu açıkça belirttikten sonra diğer konuyu zikretmeleri gerekiyordu. Fakat hiçbir alim böyle bir şeyden bahsetmemiştir. Ayrıca birazdan tafsilatlı olarak gelecek olan İmam Serahsi’nin sözü de bunların aleyhine delildir zira Muaviye (ra)’ın sattığı putlar kırılmamıştı ve bunlar Hindistan’a yani putperestlerin diyarına satılıyordu ki Hintlilerin bu putları kırmaktan ziyade kullanması hatta onlara ibadet etmeleri daha büyük ihtimaldir. Nitekim Serahsi de bundan dolayı Ebu Hanife’nin bunu delil alarak haç ve putun buna tapanlara satılabileceği görüşüne sahip olduğunu zikretmiştir. Serahsi Ebu Hanife’nin put satışına cevaz vermesini puta tapanlara tahsis etmiştir. Onun sözünün mefhumundan bunu müslümanlara satmanın haram olduğu kanaatinde olduğu anlaşılmaktadır. Serahsi bunun putun parçalandıktan sonrasına has olduğunu da zikretmemiştir. Gerçi iddiacı Serahsi’nin bu sözünü de tahrif ederek nakletmiştir, buna az ilerde değineceğiz inşaallah.

“İmam Serahsi’nin sözüne gelince; İmam Serahisi'nin sözünü, eğer maddesinde istifade edilecekse satılır, şekilde anlaşılması gerekir. Ve kesinlikle puta tapan kâfirler tapsın diye put satılır şeklinde anlaşılmaması gerekir.

İmam Serahsi'nin bu mevzuyla alakalı sözünün daha iyi anlaşılması için İmam Serahsi’in sözü siyak ve sibakıyla birlikte bir bütün olarak değerlendirmesi gerekir..

O zaman İmam Serahsi'nin sözünün ne demek olduğu daha iyi anlamış olacaksınız.

İmam Serahsi şöyle diyor:
( فَيَكُونُ دَلِيلًا لِأَبِي حَنِيفَةَ - رَحِمَهُ اللَّهُ - فِي جَوَازِ بَيْعِ الصَّنَمِ، وَالصَّلِيبِ مِمَّنْ يَعْبُدُهُ كَمَا هُوَ طَرِيقَةُ الْقِيَاسِ )

‘’ Bu olay Ebu Hanife (rh.a)’ye putun ve haçın  tapanlardan satın almak caiz olduğuna dair delildir  Kıyasın gereği budur’’ (İmam Serahsi: Mebsut, c. 24 s. 68)

Dikkat ederseniz; Burada İmam Serahsi'nin kastı, Ebu Hanife (rahmetullahi aleyh)e görüşüne Muaviye’nin hadisesi ona bir delildir. Muaviye (radiyallahu anh) hadisesi, putu bu puta tapana tapsın diye satmak için delil değildir ki. Muaviye (radiyallahu anh) değerli maddelerden imal  edilen timsaller satmıştır, değerli maddelerinden istifade edilsin diye ibadet etsinler diye değil, zatan Muaviye (ra ) sattığı timsaller bu timsalleri tapanlara satmamıştır  bulunduğu yerden uzak bir yere satılsın diye yollamıştır. Yanı değerli madde bulunan bir esere itibar eden kavme yollamıştır. Ayrıca Bu heykeller (timsaller) çok küçük idi. Ve uzaktan bakıldığında heykel oldukları gözükmüyordu.


İmam Serahsi (rahmetullahi aleyh) bu sözü yazmadan önce bir takım sözler zikrediyor. Akabinde ise "Bu Ebu hanife'nin delilidir" diyor.

İmam Serahsi'nin kendi sözünde bunun ispatı:

“Mesruk (rh.a)’tan de şöyle  bir olay aktarılır: Muaviye (radiyallahu anh) savaş ganimeti olarak aldığı  (تماثيل)  Heykelleri Hindistan'da satılsın diye göndermiştir. Bu (timsaller) gemiye yüklenmişti,  Heykellerin bulunduğu gemi, Mesrûk'un yanından geçti.( Mesrûk tabiindendir.)

Mesruk (radiyallahu anh) dedi ki: VAllahi Muaviye'nin işkence yapmayıp ta beni öldüreceğini bilseydim bu  Heykelleri denize batırırdım. Lâkin bakıyorum ki o beni işkenceye tabii tutacak ve beni fitneye düşürecektir. Muaviye'nin bu adamlardan hangisi olduğunu bilmiyorum. Kötü amelini güzel göstermiş bir adam mı yoksa ahiretten umudunu kesmiş bir adam mı, çünkü o dünya metaını elde etmek için çalışıyor’’
Buraya kadar İmam Mesruk’un sözüdür.

Denildi ki: Bu timsaller ganimet olarak elde edildi. Muaviye (radiyallahu anh) ise bunların Hindistan'da satılmasını emretti, parasıyla at, silah, teçhizat alınsın diye.

Akabinde İmam Serahsi diyor ki: İşte bu hadise (Muaviye'nin hadisesi) putun ve haçın tapanlardan satın almak caiz olduğuna dair delildir .
Neye delildir? Putun ve haçın maddi değerinden dolayı satılmasına satın alınmasına bir delildir.

Yani; Muaviye'nin hadisesi, Ebu Hanife'ye bir delildir. Çünkü Muaviye timsalleri sattı, demek ki timsalleri tapanlardan satın almakta caizdir.”


Burada iddiacı Serahsi’nin sözünün zahirine bakarak orada geçen بَيْعِ الصَّنَمِ ifadesini put satın almak olarak tercüme etmiş. Halbuki bunun doğrusu put satmak şeklindedir. Çünkü metnin akışı burada geçen bey’den kasdın satın almak değil, satmak olduğuna delil teşkil etmektedir. Zira Serahsi bu sözü Muaviye (ra)’ın put satmak istemesini naklettikten sonra zikretmiş ve Ebu Hanife’nin bunu delil aldığını söylemiştir. Put satmayla alakalı bir hadiseden yola çıkarak put satın almayı delillendirmesi uzak bir ihtimaldir. Şunu da belirtelim İmam Ebu Ubeyd Kasım Bin Sellam (rh.a)’ın da belirttiği gibi bey’ kelimesi ezdad yani kendisiyle birbirine zıt anlamlar kasdedilen kelimelerdendir. Yani bununla bazen satmak, bazen de satın almak kasdedilir. (Nakleden İbn’ul Cevzi, Garib’ul Hadis, 1/98) Nitekim hadiste البيعان بِالْخِيَارِ denilmiştir. Bu hadisi satın alan iki kişi de (ayrılmadıkça) muhayyerdir şeklinde anlamak mümkün değildir. Buradan kasıd alıcı ve satıcı’dır. Zaten bey ifadesi mutlak olarak kullanıldığında “alışveriş” şeklinde karşılıklı yapılan bir işlemin adı olarak zikredilir. Bu tür ezdad adı verilen kelimelerin hangi manada kullanıldığı ise cümlenin akışına göre ve sair karineler gözetilerek tayin edilir. O yüzden iddiacının sırf taassubla, herhangi bir karineyi gözetmeden bey’ kelimesini görür görmez satın alma manası vermesi hoş olmamıştır. Zaten kendi yaptığına kendisi de ikna olmamış görünüyor ki “Neye delildir? Putun ve haçın maddi değerinden dolayı satılmasına satın alınmasına bir delildir.” Diyerek iki manada da kullanmıştır. Lakin bundan önce “satın almak” şeklinde mana verip bunu okuyucunun nazarına vermiş ve okuyucu nezdinde sanki Ebu Hanife putları satmaya değil de satın almaya cevaz veriyor gibi bir izlenim meydana getirmiştir ki bu dediğimiz gibi taassubla yapılan gayrı ilmi bir harekettir.
Ayrıca yine indi yorumlarla bir çok kelam sarfetmiştir mesela şu sözü gibi: “Muaviye (radiyallahu anh) hadisesi, putu bu puta tapana tapsın diye satmak için delil değildir ki. Muaviye (radiyallahu anh) değerli maddelerden imal  edilen timsaller satmıştır, değerli maddelerinden istifade edilsin diye ibadet etsinler diye değil, zatan Muaviye (ra ) sattığı timsaller bu timsalleri tapanlara satmamıştır  bulunduğu yerden uzak bir yere satılsın diye yollamıştır. Yanı değerli madde bulunan bir esere itibar eden kavme yollamıştır. Ayrıca Bu heykeller (timsaller) çok küçük idi. Ve uzaktan bakıldığında heykel oldukları gözükmüyordu.” Serahsi, bu hadisi puta tapanlara put satılacağına delil olarak zikrettiği halde iddiacı tam aksine bunları tapanlara satmamıştır diyebilmektedir. Ayrıca Serahsi’nin birçok ihtimal arasında zikrettiği bu timsallerin küçük boyutta olmasını sanki kesin bir vakıaymış gibi lanse etmektedir. Halbuki aşağıda geleceği üzere bu, hadisle alakalı ihtimallerden sadece bir tanesidir hatta belki en zayıfıdır. Çünkü mesele put satma değil de göze bile gözükmeyecek tarzda küçük biblolar satılması konusundan ibaret olsa Mesruk (ra)’ın bu kadar sert tepki göstermesine gerek kalmazdı Allahu a’lem.

“İmam Serahsi şöyle devam ediyor:

وَقَدْ قِيلَ : فِي تَأْوِيلِ الْحَدِيثِ أَيْضًا أَنَّ تِلْكَ التَّمَاثِيلَ كَانَتْ صِغَارًا لَا تَبْدُو لِلنَّاظِرِ مِنْ بُعْدٍ ، وَلَا بَأْسَ بِاِتِّخَاذِ مِثْلِ ذَلِكَ عَلَى مَا رُوِيَ أَنَّهُ وُجِدَ خَاتَمُ دَانْيَالَ عَلَيْهِ السَّلَامُ فِي زَمَنِ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ كَانَ عَلَيْهِ نَقْشُ رَجُلٍ بَيْنَ أَسَدَيْنِ يَلْحَسَانِهِ ، وَكَانَ عَلَى خَاتَمِ أَبِي هُرَيْرَةَ ذُبَابَتَانِ ، فَعَرَفْنَا أَنَّهُ لَا بَأْسَ بِاِتِّخَاذِ مَا صَغُرَ مِنْ ذَلِكَ ، وَلَكِنَّ مَسْرُوقًا رَحِمَهُ اللَّهُ كَانَ يُبَالِغُ فِي الِاحْتِيَاطِ ، فَلَا يَجُوزُ اتِّخَاذُ شَيْءٍ مِنْ ذَلِكَ ، وَلَا بَيْعُهُ ، ثُمَّ كَانَ تَغْرِيقُ ذَلِكَ مِنْ الْأَمْرِ بِالْمَعْرُوفِ عِنْدَهُ ، وَقَدْ تَرَكَ ذَلِكَ مَخَافَةً عَلَى نَفْسِهِ ، وَفِيهِ تَبْيِينُ أَنَّهُ لَا بَأْسَ بِاسْتِعْمَالِ التَّقِيَّةِ ، وَأَنَّهُ يُرَخَّصُ لَهُ فِي تَرْكِ بَعْضِ مَا هُوَ فَرْضٌ عِنْدَ خَوْفِ التَّلَفِ عَلَى نَفْسِهِ ، وَمَقْصُودُهُ مِنْ إيرَادِ الْحَدِيثِ أَنْ يُبَيِّنَ أَنَّ التَّعْذِيبَ بِالسَّوْطِ يَتَحَقَّقُ فِيهِ الْإِكْرَاهُ كَمَا يَتَحَقَّقُ فِي الْقَتْلِ ; لِأَنَّهُ قَالَ لَوْ عَلِمْتُ أَنَّهُ يَقْتُلُنِي لَغَرَّقْتهَا ، وَلَكِنْ أَخَافُ أَنْ يُعَذِّبَنِي ، فَيَفْتِنَنِي ، فَتَبَيَّنَ بِهَذَا أَنَّ فِتْنَةَ السَّوْطِ أَشَدُّ مِنْ فِتْنَةِ السَّيْفِ . ( المبسوط الجزء الرابع والعشرون 47 )


Bu heykeller (timsaller) çok küçük idi. Ve uzaktan bakıldığında heykel oldukları gözükmüyordu.
İşte bu gibi timsalleri süs olarak koymakta bir sakınca yoktur.Çünkü bir rivayete göre; Danyel (a.s)'ın yüzüğü Ömer zamanında bulundu.Ve bu Danyel (a.s)'in yüzüğü üzerinde iki aslan ve bir adam resmi vardı. Ve iki aslan bu adamı yalıyorlar şeklinde resmedilmişti.Danyel (a.s) bunu kullanıyordu, demek ki bunu kullanmak caizdir. Ebu Hureyre'nin yüzüğü üzerinde de buna benzer küçük sinek resimleri vardı. Buna dayanarak; bu gibi küçük timsaller yani gözükmeyen timsaller bulundurmada bir beis yoktur, caizdir.Fakat Mesrûk (r.aleyh) ihtiyatlı davranma konusunda mübalağa yapardı.İşte bu gibi şeylerin edinilmesi ve satılması ona göre caiz değildir.Kendisi de caiz görmediği için bu gibi şeylerin denizde batırılmasını emri bil maruf ve nehyi anil münkerden kapsamında saydığı için caiz görmüyordu. Fakat Mesrûk (r.aleyh) emri bil maruf ve nehyi anil münkeri Muaviye'nin ona işkence yaparak fitneye düşüreceğinden korktuğu için terk etmiştir’’ (İmam Serahsi: Mebsut, c. 24 s. 68 arapça sayfa 47)”


Burada tercümede –kasıtlı mı kasıtsız mı olduğunu bilemediğimiz- bir eksiklik yapılmıştır. İmam Serahsi sözünün başında وَقَدْ قِيلَ : فِي تَأْوِيلِ الْحَدِيثِ أَيْضًا yani hadisin tevili hakkında şöyle de denilmiştir, şeklinde bir ibare kullanmaktadır. Lakin her nedense iddiacı sözün bu kısmını almamıştır. Yani Muaviye (ra)’ın put satması hadisesine yapılan açıklama ve tevillerden bir tanesi de budur, demektir. Yoksa olayın yegane izah tarzı olarak zikretmemiştir. Bunu da belirtmiş olalım.

“Dikkat ederseniz, Muaviye'nin sattıkları timsal olarakta geçmektedir. Yani tapılan putlar değil. Bakır, tunç altın ve gümüş gibi madenlerden yapılmış olan heykellerdir şeklinde de rivayet edilmiştir. Ancak biz tapılan putlar olduğunu farz etsek bile Muaviye (radiyallahu anh) kesinlikle putlara tapılsın diye satmamıştır.”
Timsal kelimesi heykel demektir ve bu, putlar için kullanılabildiği gibi put olmayan heykeller için de kullanılabilmektedir. Yukarda naklettiğimiz gibi hadisin Taberi’nin kaydettiği lafzında açık bir biçimde putlar kelimesi geçmektedir, İbn Ebi Şeybe’nin kaydettiği lafızda ise timsaller denilmektedir ancak İbn Ebi Şeybe (rh.a) bu hadisi put satmanın hükmüyle alakalı babta zikrederek timsallerden kasdın putlar olduğunu ortaya koymuştur. Serahsi de aynı şekilde hadisten put ve haçın bunlara tapanlara satılabileceği hükmünü istidlal etmiştir. Bu karineler hadisteki timsalin sıradan heykeller olması ihtimalini zayıflatmaktadır, Allahu a’lem.

“İmam Serahsi ise bunu İmam Ebu Hanife'nin görüşün delili olarak söylüyor. Hiçbir zaman Muaviye (radiyallahu anh) ibadet edilsin diye heykelleri satmamıştır. Bu yüzden Ebu Hanife için, put perestlere ibadet edilsin diye putu satmaya cevaz vermiştir, Muaviye (radiyallahu anh)’ın hadisi de onun delilidir denmez.

Çünkü Ebu hanife dâhil hiçbir İslam alimi putun ibadet edilmesi için satılmasını asla caiz görmemiştir.

İmam Serahsi’inde kıyasen söylediği söz bu manadadır. Yani kırılsın ve maddesinden istifade edilsin diye cevaz vermiştir. Fakat İmam Muhammed ve İmam Ebu Yusuf bunu caiz görmemiş ve mekruh demişlerdir.”


Yukarda da söylediğimiz gibi bunlar tamamen bu imamlara söylettirilmiş, iftira edilmiş ifadelerdir. İddiacı bir senaryo yazarak bu senaryoya alimleri de alet etmiştir. Hiçbir alimin söylemediği bir şeyi söyleyerek put satışıyla alakalı ihtilaf, kırılmak amacıyla put satılabilir mi noktasındadır diyebilmiş velakin bunu hiçbir alime izafe edememiş, ancak alimlerin kavillerinden cımbızla çektiği ifadelerden böyle bir senaryo yazmaya teşebbüs etmiştir.

“Ebu Hanife’nin Başka bir delil ise şudur;

:  وقد روي أن علي رضي الله تعالى عنه لما وصل مهاجراً ونزل في قباء ، كان يرى رجلاً يطرق الباب ليلاً على امرأة مغيبة، ويعطيها شيئاً ، فجاءها علي في النهار وقال : يا أمة الله ! من هذا الرجل الذي أرى منه كذا وكذا ! لقد رابني أمرك ! قالت: إنه سهل بن حنيف ، علم أني امرأة ، وليس عندي أحد ، فيغدو على أصنام القوم فيأتيني بها ويقول: احتطبي بهذا . ‘’
Ali (radiyallahu anh) rivayet ediyor: Ali (radiyallahu anh) hicret ederken, geceleyin hiç gözükmeyen bir kadının evine giren adam gördü. Kapıyı çalıyor ve sonra ona bir şey veriyor. Ne kadını görüyor ne de ne verdiğini görüyor. Ali (radiyallahu anh) ona gündüzleyin geldi.

"Ey Allah'ın kulu!Sana gelen o adamın böyle yaptığını görüyorum, sana bir şey verdi. Nedir? Senden şüphelendim sana ne veriyor? Kadın dedi ki: Bu Selh b. Hanif'dir. Benim kadın olduğumu bildi. Ve benim yanımda kimse yok. Müşriklerin putlarını alıyor, bana getiriyor. O zaman onların putları tahtadan yapılıyor. Kâfirlerin bu putlarını getiriyor "bunları odun olarak kullan" diyor’’ (El Bidaye Ven-nihaye)4/489


Ebu Hanife bunu delil alarak: Demek ki putlardan istifade edilebilir. maddesinden İstifade etmek için satın alınır de satılabilir de . Tahta ise tahtasından, gümüş ise gümüşünden, altın ise altınından istifade etmek için satın alınır de satılabilir de .

Ebu Hanife'nin fetvasında; putu parçalayarak maddesinden istifade edene put şeklinde satılmasını caiz görüyor. Yoksa tapılsın diye put satılmasını asla caiz görmemiştir.
İşte yukarda naklettiğimiz, Âlimlerin sözleri dikkatlice incelendiği zaman âlimlerin arasındaki olan ihtilaf, Kâfirlerin putun değerli maddesinden faydalanmaları için kâfirlere put şeklinde satılır mı satılmaz mı meselesidir.

Yukarda verdiğimiz âlimlerin görüşleri bu niteliktedir. Hiçbir âlim kâfirlere tapması için put satılır mı satılmaz mı diye ihtilaf etmemiştir. Çünkü bu dinin aslını ilgilendiren  bir meseledir bu konu hakkında tartışma olmaz, bu konuda ihtilaf olmaz..

Son olarak: Kâfirleri putlara tapmaktan uzaklaştırmak için gelen bir resul onlara tekrar tapması için put satılmasına izin vermesi düşünülemez, bu imkânsız olan bir şeydir. Bu ne şer’an, nede aklen caizdir.
Bunu aksini iddia edenler hangi şeriate ve hangi akla hizmet ettiklerine iyi bakmaları gerekir.

Hamd âlemlerin rabbi olan Allah cc’ya mahsustur."”


İddiacıya öncelikle şunları soruyoruz: Ebu Hanife’nin bu kıssayı put satışı veya başka herhangi bir şeye delil olarak kullandığını nerden biliyorsunuz? Buna dair getirebileceğiniz herhangi bir kaynak var mı? Madem bir alime bir şey izafe ediyorsunuz o zaman o alim bu sözü nerde nasıl demiş bunu ispat etmek de size düşer. Değil alime, sıradan bir kişiye dahi bir görüş nisbet edildiğinde bunun isbatlanması gerekir. Biz bunu sadece ilmi usullere riayet edilmesi açısından soruyoruz. Yoksa bu rivayette herhangi bir müşkilat gördüğümüzden değil. Biz yaptığımız araştırmada bu rivayeti delil olarak kullanan herhangi bir alime raslamadık. Sadece muasırlardan Muhammed Atiyye Salim, Buluğ’ul Meram şerhinde bu rivayeti nakletmekte ve o da put satışıyla alakalı değil, icma ile caiz olan hususta yani putu satmadan önce kırıp içindeki parçalardan istifade etme konusunda delil olarak zikretmektedir. Zaten kıssayı inceleyenler bunun konumuzla bir ilgisi olmadığını görürler. Çünkü kıssada ne satışla alakalı bir şey vardır, ne de putun kendi orijinal şekliyle birisine satılması ya da verilmesi sözkonusudur. Bu kıssa sahabeden bir zatın müslüman bir kadına yardımcı olma gayesiyle putları parçalayıp odun haline getirmesinden ibarettir. Bu ise sizin alimler arasındaki yegane ihtilaf konusu olarak lanse ettiğiniz putu kendi asli suretinde parçalayıp içindeki işe yarar kısımları alacak birisine satma işinden başka bir şeydir. Görüldüğü kadarıyla sizin de yaptığınız şamile veya benzeri kaynaklardan meseleyi araştırmaktan daha doğrusu aratmaktan ibarettir. Ama madem bunu yapıyorsunuz önünüze delil olarak çıkan her şeye sarılma yerine en azından biraz meseleyi tahkik edin ve kendi tezinizi ispatlamaktan ziyade Allah katındaki hakkı bulmayı hedefleyin. Bugüne kadar bunu yapmadığınız ve bilakis başkalarını suçladığınız şeyi yaptığınız yani önce konuyla alakalı kendi reyinizle bir akide edinip delilini sonradan araştırdığınız için –ki bu da ekseriya hakkı bulmak için değil gelen tepkileri yatıştırmak için oluyor- işte her meselede böyle çuvallıyorsunuz artık kendi hayrınıza olmak üzere bundan vazgeçin. Bizim bu konuyla alakalı söyleyeceklerimiz şimdilik bu kadardır. Ahiru da’vana en’il hamdu lillahi Rabbil alemin.



Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1637
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: BAŞKASININ KÜFRÜNE RIZA GÖSTERMENİN HÜKMÜ
« Yanıtla #12 : 28 Kasım 2016, 03:00 »
İbrahim (aleyhi selam)'ın Put Satmasıyla Alakalı Bir Rivayet

Bismillahirrahmanirrahim,

Şimdi inşaallah, put satmanın hükmü meselesine ışık tutacak, bir nakilde bulunmak istiyorum. İbrahim (as)’la alakalı bu nakil belki birçoğumuzun çocukluk yıllarından beri duyduğu bir kıssadır. Lakin şeytanlar insanlara bildikleri bazı hakikatleri dahi unutturup din hakkında olmadık kelamlar ettirebiliyorlar.

İbn İshak’ın anlattığı bu rivayette İbrahim (as)’ın doğumu, yetişmesi, bir mağarada kalması, ardından o mağarada En’am suresinde bahsedilen şekilde gök cisimlerine bakarak ardından Allah’ı bulması, böylece kavminin dininden beri olması fakat bunu gizli tutması gibi olaylar uzun uzadıya anlatıldıktan sonra şöyle denilmektedir:


وَكَانَ آزَرُ يَصْنَعُ أَصْنَامَ قَوْمِهِ الَّتِي يَعْبُدُونَهَا، ثُمَّ يُعْطِيهَا إِبْرَاهِيمَ يَبِيعُهَا، فَيَذْهَبُ بِهَا إِبْرَاهِيمُ، فِيمَا يَذْكُرُونَ، فَيَقُولُ: مَنْ يَشْتَرِي مَا يَضُرُّهُ وَلَا يَنْفَعُهُ؟ فَلَا يَشْتَرِيهَا مِنْهُ أَحَدٌ، وَإِذَا بَارَتْ عَلَيْهِ، ذَهَبَ بِهَا إِلَى نَهَرٍ فَضَرَبَ فِيهِ رُءُوسَهَا، وَقَالَ: اشْرَبِي، اسْتِهْزَاءً بِقَوْمِهِ وَمَا هُمْ عَلَيْهِ مِنَ الضَّلَالَةِ

“(İbrahim Aleyhisselâmın babası) Âzer, kavminin taptıkları putları yapar, götürüp satması için, İbrahim Aleyhisselâm'a da, verirdi. Anlattıklarına göre İbrahim Aleyhisselâm da, onları, babasından alıp gider ve: "Ne zarar, ne de, yarar veremeyen bu putları alan var mı?" diyerek seslenir, hiç bir kimse, kendisinden put satın almazdı. İbrahim Aleyhisselâm, putları satamayınca, bir ırmağın kıyısına götürüp başlarını, suya sokar -kavminin üzerinde bulunduğu sapıklıkla alay etmek için alay etmek için- "İçiniz!" derdi.”

İmam Taberi, İbrahim (as)’ın güneş, ay vesair gök cisimlerine bakarak bunların Rabb olmayacağını isbatladığı kıssayı tefsir ederken İbrahim (as)’ın yetişkinlik çağlarından bahseden bu rivayeti İbn İshak’a kadar uzanan senediyle nakletmektedir. (11/438 no: 13464) Bu rivayeti Taberi, Tarih’inde de aynı senedle zikretmiştir. (1/235) İbn Ebi Hatim ise aynı rivayeti yine İbn İshak’a uzanan senediyle Şuara: 72. Ayetin tefsirinde nakletmektedir. (8/2779 no: 15695.) Bu haberi ayrıca İbn’ul Esir, el-Kamil fi’t Tarih (1/87)’de zikretmektedir. İbn’ul Esir ve Taberi tarihleri Türkçe’de de mevcut olup dileyenler buralardan kendileri de tetkik edebilir. Ayrıca Derc’ud Durar adlı tefsirde Enbiya: 52. Ayetin izahında ve el-Hidaye ile Bulug’un Nihaye adlı tefsirde ise En’am 76. Ayetle alakalı bölümde ve de Tartuşi’nin Sirac’ul Muluk adlı eserinde sf 162’de bu kıssaya işaret edilmiştir. (Bu kitap da Türkçe’de mevcuttur.)

Bu kıssanın sıhhat durumu ve sair hususlar şu an için bizi ilgilendirmemektedir. Çünkü muarızlarımız putlara tapanlara put satmayı küfür olarak görmekte ve bunu akidevi bir mesele olarak değerlendirmektedirler. Onların anlayışına göre bir peygambere küfür isnad eden! Bu kıssanın hiçbir şekilde İslam kaynaklarında yer bulmaması ve zikredilse bile ancak reddetmek gayesiyle zikredilmesi gerekiyordu. Bu kıssada İbrahim (as)’ın velev ki fiilen put satmamış olsa bile, zahirde put satışına rıza göstermesi, satmak üzere babasından alması ve çarşıda da put satıyor gibi görünmesi sözkonusudur. Bir peygamber hakkında küfür fiilini bizzat işlemesi düşünülemeyeceği gibi küfre rıza göstermesi, inanmadan dahi olsa zahiren küfür işliyor gibi görünmesi gibi şeyler de düşünülemez. Çünkü bunlar da neticede küfür kapsamındadır. İşte böylece alimler –iddialarına göre- icmaen küfür olan bir fiile yani put satmaya teşebbüs ettiğine dair bir kıssayı İbrahim (as)’a izafe etmiş olmaktadır. Şimdi bu iddiacılara –bu kıssayı zikretmeksizin- denilse ki; bir kişi putperestlerle dolu bir mekanda put satmak üzere çarşıya çıksa lakin satacağı nesnenin tanıtımını yaparken aynı İbrahim (as) gibi sattığı şeylerin hiçbir fayda ve zarar sağlamayacağını da beyan etse bunun hükmü ne olur? Bu kimselerin kendi mezheplerine göre vermesi gereken cevap, küfür olur şeklindedir. Çünkü bu kimseler küfür illeti olarak küfrü hoş görmeyi veya başka bir şeyi değil bizzat satmayı görmekteler. Buna göre nasıl ki içki satıcısının satış esnasında içkinin zararlarını anlatması hatta satıyormuş gibi yapıp sonra satmaktan vazgeçmesi yaptığı işi haramlıktan çıkarmıyorsa, put satanın da putun zararlarını anlatması fiili küfür olmaktan çıkarmaması gerekir. Put satmak veya satmaya rıza göstermek bizim şeriatımızda haram kılınmıştır. Lakin İbrahim (as)’ın kıssası da bir müminin küfürden hoşnut olmadan nasıl bu işi yapacağını gösteren bir misaldir. Alimlerin tekfir etmedikleri mesele de budur. Bu mesele tamamen, Putlara yönelik hiçbir saygısı ve tazimi olmadığı halde para için bu işi yapan kimseyle alakalıdır. İşin bu yönünü daha iyi anlatabilmek için bu kıssayı da böylece zikretmiş olduk. Bu münasebetle tekrar ifade ediyoruz ki insanlar bu tür kısır tartışmalardan çıkıp küfre rıza küfürdür kaidesini yukarda alimlerden naklettiğimiz şekilde fıkhedip akide edinmedikten sonra buna benzer binlerce meselenin içinden çıkamayacaklardır. Halbuki alimler meselenin çözümünü vermişler ve başkasının küfrüne aracılık etmenin ancak küfrü beğenmek, küfürden hoşnut olmak şartıyla küfür olacağını söyleyerek çok basit bir kaideyle meseleyi izah etmişlerdir. Ama şeytan bu basit kaideyi unutturup binlerce vesvese vererek insanlara dinlerini karma karışık hale getirmeye devam etmektedir. Vallah’ul Mustean.

Çevrimdışı Ahmet ufuk

  • Newbie
  • *
  • İleti: 5
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: BAŞKASININ KÜFRÜNE RIZA GÖSTERMENİN HÜKMÜ
« Yanıtla #13 : 30 Kasım 2018, 20:49 »
merhaba bunu izah edermisiniz?

أَخْبَرَنَا أبو بكر المروذي، أن أبا عبد الله سئل عن رجل باع داره من ذمي وفيها محاريب؟ فقال: نصراني؟ واستعظم ذلك، وقال: لا تباع، يضرب فيها بالناقوس، وتنصب فيها الصلبان، وقال: لا تباع من الكفار. قَالَ: وشدد في ذلك

أَخْبَرَنِي محمد بن أبي هارون، ومحمد بن جعفر، قَالَ: حَدَّثَنَا أبو الحارث، أن أبا عبد الله سئل عن الرجل يبيع داره، وقد جاءه نصراني فأرغبه، وزاده في ثمن الدار، أترى له أن يبيع داره منه، وهو نصراني، أو يهودي، أو مجوسي؟ قَالَ: لا أرى له ذلك، يبيع داره من كافر يكفر بالله فيها؟ يبيعها من مسلم أحب إلي

قَالَ أبو بكر الخلال: كل من حكى عن أبي عبد الله في الرجل يكري داره من ذمي، فإن إجابة أبي عبد الله عن فعل ابن عون، ولم ينقل لأبي عبد الله فيه قول.
وقد حكى عنه إبراهيم أنه رآه معجبا بقول ابن عون.
والذي روي عن أبي عبد الله في المسلم يبيع داره من الذمي: أن كره ذلك كراهية شديدة.
فلو نقل لأبي عبد الله قول في السكنى كان السكنى والبيع عندي واحد.
والأمر في ظاهر قول أبي عبد الله: أن لا تباع منه، لأنه يكفر فيها، وينصب الصلبان، وغير ذلك.
والأمر عندي أن لا تباع منه، ولا تكرى؛ لأنه معنى واحد.

Çevrimdışı Ahmet ufuk

  • Newbie
  • *
  • İleti: 5
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: BAŞKASININ KÜFRÜNE RIZA GÖSTERMENİN HÜKMÜ
« Yanıtla #14 : 01 Aralık 2018, 03:04 »
bu tarz rivayetlere dayanarak icınde kufur olan evi vs satmak kufurdur denıyor? birde hac satmak haram veya kufur lafzında selef alımlerının kavıllerı varmı ? mumkunse kendı kıtaolarından ya da taelebelerının ogullarının vb seklınde

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1637
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: BAŞKASININ KÜFRÜNE RIZA GÖSTERMENİN HÜKMÜ
« Yanıtla #15 : 01 Aralık 2018, 04:50 »
Bismillah. Size tavsiyemiz bir soru sormadan önce siteyi iyice incelemeniz, sorunuza cevap olabilecek şeyler olup olmadığını araştırmanız; ayrıca site kullanıcılarına yönelik uyarıları da takip etmeniz olacaktır. Şu adresteki uyarıyı okumadıysanız okuyun. http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=2023.msg5881#msg5881 Orada yazmışız ki Arapça nakilleri tercümesi olmadan asmayın diye. Ya bu nakillerin Türkçe tercümesini gönderin veyahut da konuyu kaldıralım. Allahın izniyle onları biz de tercüme ederiz ama bu nakli tesbit edecek kadar Arapçası olan varsa biraz zahmet etsin tercümesini de gönderiversin, her şeyi bize yıkmasın! Ayrıca haç satmayla alakalı nakil sormuşsunuz. Biz haçtan daha kötü olan put satmayla alakalı seleften gelen nakilleri daha önce yayınlamıştık. Hatta o nakillerin içinde haç satmakla alakalı şeyler de vardı. Put satmak bile küfür sayılmıyorsa haç satmanın küfür olmayacağı zaten evla tarikinden belli olur. Aynı illeti taşıyan binlerce meseleyi isim isim tartışmaya gerek yoktur. Çünkü haç da put da Allahtan başka ibadet ve tazim edilen şeylerdir.

Bu gönderdiğiniz nakillere gelince; dediğimiz gibi eğer tercümesini gönderirseniz nakiller üzerinde ayrıntılı konuşuruz. Bu nakillerden kafirlere ev satmak küfürdür neticesini çıkartanlar ise kendi ahmaklıklarına ve cehaletlerine yansınlar. O nakillerde mekruh tabiri geçiyor, bunlarda küfür diye bir ifade geçiyor mu? Yok birileri mekruhtan küfrü anlıyorsa gitsinler dini sıfırdan öğrensinler, onların meselesi kafire ev satmak vs değil dini bilmemektir. Biz burada kafirin küfrüne aracılık etmek mutlak caizdir mi diyoruz, yoksa bunun küfür olduğu iddiasını mı tartışıyoruz? Yoksa birileri Harici kafasıyla meselelere bakıp küfür olmayan herşeyin caiz olduğunu mu zannediyorlar, ikisi arasında haram veya mekruh denen şeyler yok mu? Birileri illa birşeylere itiraz edeceklerse veya bir iddiada bulunacaklarsa önce üzerinde konuşulan mevzuyu bir anlasınlar ondan sonra neye itiraz edeceklerse etsinler. Ayrıca Hallal’ın kitabından bu nakli yapan kişiler, bu nakillerin bir yukarısını görmemişler mi ki orada İmam Ahmed’den kafirlere ev kiralamayı caiz gören bir alimin kavlini beğendiği naklediliyor? Halbuki orda da kafirin evin içinde küfür ve haram işlemesi illeti devam etmektedir. Dileyenler İbn Teymiye’nin Sıratı Mustakim kitabından meselenin tafsilatına bakabilir. Şimdi bu kimseler ne düşünüyorlar acaba, İmam Ahmed’den aynı konu hakkında küfür dediği ve caiz dediği şeklinde iki rivayet mi naklediliyor? İlimde böyle bir şey var mı? Bir alimden bir amele küfür dediği ve mübah dediği aynı anda nakledilebilir mi? İnsanlar ne zaman bu kısır tartışmaları bırakıp imanın küfrün kendisinin ne olduğunu öğrenecekler? Kafire ev satmak, kiralamak küfürse (buna araba, dükkan vesair aynı illeti taşıyan şeyleri de kıyas edin) hatta küfrüne aracılık manasına gelecek herhangi bir şey yapmak küfürse bu meseleleri dillerine dolayanlar bunları hayatlarında tatbik ediyorlar mı, yoksa itikad etmedikleri şeyleri samimiyetsiz bir şekilde sırf cedel olsun diye mi gündeme getiriyorlar? Biz bugüne kadar kafirin küfrüne her aracılık küfürdür deyip de bu dediği şeyle amel eden, kendi akidesine göre Müslüman kalan birisine rasgelmedik! Bu konulardaki cahillikler, kaypaklıklar, tutarsızlıklar babında söylenecek çok şey vardır da aklı olanlara bu kadarı da yeter. Rabbim dini böyle tartışmalara alet edenlere hidayet etsin, etmeyecekse de şerlerinden Müslümanları muhafaza buyursun amin.

Çevrimdışı Ahmet ufuk

  • Newbie
  • *
  • İleti: 5
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: BAŞKASININ KÜFRÜNE RIZA GÖSTERMENİN HÜKMÜ
« Yanıtla #16 : 01 Aralık 2018, 20:18 »
Oncelıkle Rabbım ilmınızı artırsın Arapçam çok az tercüme yapamam bunu o yüzden sızı guvenılır bulduğum için yolladım bunu ve oncesınde bahsettınız yeri  tercüme edın lütfen ve hac satmak haram dıyen seleften varsa yazın bunu bize ımam Ahmet icınde hac olan evi o Şekilde satmak kufur dıye tercüme Etiler ((

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1637
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: BAŞKASININ KÜFRÜNE RIZA GÖSTERMENİN HÜKMÜ
« Yanıtla #17 : 02 Aralık 2018, 02:02 »
Bismillah. Tamam Allahın izniyle durumunuzu anladık. İnşallah bu konuda size yardımcı olacağız ve Hallal'ın konuyla alakalı İmam Ahmed'den naklettiği fetvaların tercümesini yayınlayacağız inşaallah. Bu fetvalar okunduğunda cehaletten ya da hakkı bile bile gizlemekten kaynaklanan batıllar da Allahın izniyle ortaya çıkacaktır vesselam.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1637
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: BAŞKASININ KÜFRÜNE RIZA GÖSTERMENİN HÜKMÜ
« Yanıtla #18 : 02 Aralık 2018, 04:12 »
Hallal’ın konuyla alakalı İmam Ahmed’den naklettikleri şu şekildedir:

باب الرجل يؤجر داره للذمي أو يبيعها منه

Evini zimmilere kiralayan ve satan kimse hakkında bab.


336 - أَخْبَرَنِي الحسين بن الحسن، قَالَ: حَدَّثَنَا إبراهيم بن الحارث، قَالَ: قيل لأبي عبد الله: الرجل يكري منزله من الذمي ينزله فيه، وهو يعلم أنه يشرب فيه الخمر، ويشرك فيه؟
قَالَ: ابن عون كان لا يكري إلا من أهل الذمة، يقول: نرعبهم.
قيل له: كأنه أراد إذلال أهل الذمة بهذا؟ قَالَ: لا، ولكنه أراد به أنه كره أن يرعب المسلم، قَالَ: إذا جئت أطلب الكرى من المسلم أرعبته، فإذا كان ذميا كان أهون عندي.
وجعل أبو عبد الله يعجب لهذا من ابن عون فيما رأيت


336- Bana Hüseyn bin Hasen haber verdi ve dedi ki:  Bize İbrahim b. Haris tahdis etti ve dedi ki: Ebu Abdillah'a şöyle bir soru soruldu:
“Bir kimse evini oturmak üzere bir zimmiye kiralıyor. Bu kimse kiracısının evinde içki içeceğini ve şirk koşacağını da biliyor. İmam Ahmed dedi ki:
“İbn-i Avn, evini zimmilerden başkasına kiralamazdı ve böylece onları sıkıntı ve baskı altına aldığını söylerdi.” Ona denildi ki: “İbn Avn bununla zimmileri aşağılamak mı istiyordu?” Ahmed şöyle cevap verdi: Hayır, lakin söylemek istediği şey, bir müslümanı (kiracı edinerek) sıkmak, baskı altına almak istemediği idi. Bu düşüncesini açıklarken de: “Müslüman bir kiracımdan gidip kira isterken onu sıkıntıya sokmuş, baskı altına almış olurum. Fakat eğer kiracım zimmi olursa bu iş bana daha kolay geliyor” diyordu.

(Hallal diyor ki) Gördüğüm kadarıyla; Ebu Abdillah, İbn-i Avn'ın bu sözlerini beğenmektedir.


337 - أَخْبَرَنِي محمد بن الحسين، أن الفضل بن زياد حدثهم، قَالَ: سمعت أبا عبد الله في هذه المسألة، قَالَ: يقول، يعني: ابن عون: أكره إرعاب المسلم إذا تقاضيته الكرى يرعب، فإذا كان ذميا فأرعبته لم أبال

337- “Bana Muhammed bin Huseyn haber verdiğine göre Fadl bin Ziyad ona tahdis etmiş ve şöyle demiştir: Bu hususta Ebu Abdillah’ı işittiğime göre şöyle dedi: O yani İbn Avn diyordu ki: Ben Müslümana sıkıntı vermeyi hoş karşılamıyorum, zira ondan kira istediğimde sıkıntıya girecektir. Zimmiyi ise sıkıntıya soksam bile bunu umursamam.”

338 - أَخْبَرَنِي محمد بن علي، قَالَ: حَدَّثَنَا مهنا، قَالَ: سألت أحمد عن رجل يكري المجوس داره، أو دكانه، وهو يعلم أنهم يزنون؟ فقال: كان ابن عون لا يرى أن يكرى المسلم.
يقول: أرعبهم في أخذ الغلة، وكان يرى أن يكرى غير المسلمين


338- Bana Muhammed bin Ali haber verdi ve dedi ki: Bize Muhenna tahdis etti ve dedi ki:  “Ahmed'e, içinde zina işleyeceklerini bile bile evini veya dükkanını bir mecusî'ye (ateşe tapana) kiralayan kimse hakkında sordum. Şöyle dedi: İbn-i Avn müslümanlara ev kiralamayı doğru bulmuyor ve şöyle diyordu: Kira istemek suretiyle onları sıkıntıya sokmuş olurum. Bu yüzden gayri müslimlere ev kiralamayı daha doğru buluyordu.”

339 - أَخْبَرَنَا أبو بكر المروذي، أن أبا عبد الله سئل عن رجل باع داره من ذمي وفيها محاريب؟ فقال: نصراني؟ واستعظم ذلك، وقال: لا تباع، يضرب فيها بالناقوس، وتنصب فيها الصلبان، وقال: لا تباع من الكفار.
قَالَ: وشدد في ذلك


339- Bana Ebubekr el Merruzi şunu haber verdi ki:  Ebu Abdillah'a evini, orada mihraplar (kendi dinine göre ibadethaneler) yapacak olan bir zimmiye satan kimse hakkında soruldu. Ebu Abdillah bu soruya şu karşılığı verdi: “Hristiyan mı?” O bu meseleyi büyüttü ve şöyle dedi: “Satılamaz. Orada çan çalınacak, haç asılacak! Kâfirlere ev satılamaz.” (Merruzi dedi ki) “Ahmed bu meselede çok şiddetli davrandı.”

340 - أَخْبَرَنِي محمد بن أبي هارون، ومحمد بن جعفر، قَالَ: حَدَّثَنَا أبو الحارث، أن أبا عبد الله سئل عن الرجل يبيع داره، وقد جاءه نصراني فأرغبه، وزاده في ثمن الدار، أترى له أن يبيع داره منه، وهو نصراني، أو يهودي، أو مجوسي؟ قَالَ: لا أرى له ذلك، يبيع داره من كافر يكفر بالله فيها؟ يبيعها من مسلم أحب إلي
قَالَ أبو بكر الخلال: كل من حكى عن أبي عبد الله في الرجل يكري داره من ذمي، فإن إجابة أبي عبد الله عن فعل ابن عون، ولم ينقل لأبي عبد الله فيه قول.
وقد حكى عنه إبراهيم أنه رآه معجبا بقول ابن عون.
والذي روي عن أبي عبد الله في المسلم يبيع داره من الذمي: أن كره ذلك كراهية شديدة.
فلو نقل لأبي عبد الله قول في السكنى كان السكنى والبيع عندي واحد.
والأمر في ظاهر قول أبي عبد الله: أن لا تباع منه، لأنه يكفر فيها، وينصب الصلبان، وغير ذلك.
والأمر عندي أن لا تباع منه، ولا تكرى؛ لأنه معنى واحد.


340- Bana Muhammed bin Ebi Harun ve Muhammed bin Cafer haber verdi ve dediler ki: Bize Ebu Haris tahdis etti ve dedi ki:  Ebu Abdillah'a şöyle soruldu:
“Adamın birisi evini satılığa çıkardı, bunu duyan bir hristiyan fazla fiyat teklif ederek kendisine cazip bir müşteri niteliği kazandırdı. Hristiyan ya da yahudî veyahut da mecusî olan böyle bir müşteriye evini satabilir mi?”
İmam şöyle cevap verdi:
“Hayır, müslümanın evini içinde Allaha karşı küfür işleyecek bir kâfire satmasını onaylamıyorum. Bu kimsenin evini bir müslümana satması bana daha sevimlidir.”

Ebu Bekir el-Hallâl diyor ki:

“Zimmiye evini kiralayan kişinin durumu hakkında Ebu Abdillah (Ahmed İbn Hanbel)den nakledilenlerin hepsinde Ebu Abdillah’ın cevabı İbn Avn'ın ne yaptığını anlatmaktan ibarettir. Bu hususta Ebu Abdillah’ın kendi görüşü nakledilmemiştir. Sadece İbrahim ondan İbn Avn’ın görüşünü beğendiğini nakletmiştir. Onun, müslüman bir kimsenin evini bir zimmiye satmasını şiddetle mekruh saydığı nakledilmiştir. Şu halde eğer ev kiralama konusunda onun kendi görüşü nakledilmiş olsa, kanaatimce kiralama ile satış aynı şeydir.

Ahmed'in sözünün zahirine göre gayri müslime ev satılamaz. Çünkü bu evde küfür işlenecek, haç asılacak ve başka şeyler yapılacaktır. Bana göre gayri müslimlere ne ev satılabilir ve ne de kiralanabilir. Çünkü ikisi de aynı kapıya çıkar.”
(Ahkamu Ehlil Milel ve’r Ridde, sf 119-121)

Bu nakillerden açıkça görülmektedir ki burada tartışılan şeyin kesinlikle küfürle bir alakası yoktur. Kafire ev satmanın veya kiralamanın caiz olup olmadığı tartışılmaktadır. İmam Ahmed’in görüşü –içinde küfür ve haram işlenmesine aracılık sözkonusu olduğundan dolayı- bunların caiz olmadığıdır, fakat ondan yapılan bir nakilde selef alimlerinden İbn Avn isimli zatın kafirlere yer kiralamayı caiz gördüğü ve İmam Ahmed’in de bunu tasvip ettiği rivayet edilmiştir. Bu nakilde de “Bu kimse kiracısının evinde içki içeceğini ve şirk koşacağını da biliyor” denilerek aynı illetin devam ettiği açıkça beyan edilmiş, İmam Ahmed ona rağmen İbn Avn’ın buna cevaz verdiğini belirtmiştir. Yani birilerinin anlayışına göre İbn Avn bizzat küfre cevaz vermiş ve İmam Ahmed de bunu tasvip etmiştir! İbn Teymiye’nin naklettiğine göre Hanbeliler de içinde küfür ve haram işleyeceği bilinen kafire yer kiralama hususunda haram, mekruh, mübah gibi görüşler etrafında ihtilaf etmişler lakin –meyhane, kilise vb- gibi kira akdi doğrudan bu haram ve küfür fiillerle alakalı olursa bunun haram olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Bu durumda da yine küfür dememişlerdir! İmam Ahmed’in kiralamayı caiz görmediği sabitse bunun da küfür manasında olmadığı açıktır. Keza satış da böyledir. İbn Teymiye’nin ilgili yerde naklettiğine göre Hanbeli fakihlerinden İbn Ebi Musa ve başkaları kafirlere yer satmanın haram değil mekruh olduğunu belirtmişlerdir. (Bkz. İktiza’us Siratil Mustakim, 2/26-29) Yani günümüz cahillerine göre açık küfür olan bir meselede sadece mekruh demekle yetinmiş ve küfre küfür ismini vermemişlerdir. Çünkü bu cahillere göre küfre yapılan her aracılık küfür hükmündedir, böylece bu kimseler farkına varmadan –belki de vararak- ümmeti tekfir etmektedirler! Bu ümmetin selefini bundan tenzih ederiz. Bu küfür sıfatına bu konularda cahilce konuşan sefihler daha çok layıktır. Böylece Allahın dini hakkında ilimsizce konuşan kimselerin cehaletleri bir kez daha gün yüzüne çıkmıştır elhamdülillah. 

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1637
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: BAŞKASININ KÜFRÜNE RIZA GÖSTERMENİN HÜKMÜ
« Yanıtla #19 : 02 Aralık 2018, 04:22 »
Haç satmakla alakalı daha önce yayınladığımız şu nakilleri tekrar hatırlatıyoruz:

Serahsi, Muaviye (ra)'ın müşriklere put satması kıssasını naklettikten sonra şöyle demiştir:

"...Olay bu yorumuyla Ebu Hanife(rh.a)’ye putun ve haçın bunlara tapanlara satılabileceği konusunda delil olmuştur. Kıyasın gereği budur." [Mebsut:24/47,Türkçesinde:24/68]

Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

إِنَّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ حَرَّمَ بَيْعَ الْخَمْرِ، وَالْمَيْتَةِ، وَالْخِنْزِيرِ وَالْأَصْنَامِ

"Allah ve Rasûlü şarabın, leşin, domuzun ve putların satılmasını haram kılmıştır" (Buhari, no: 2236; Muslim no: 1581’den Cabir bin Abdillah’tan)

İbn Kayyım (rh.a) “Zad’ul Mead” adlı eserinin son cildinde Alışveriş ile alakalı bölümde bu hadisi ve put satışının haram olmasını uzun uzadıya izah etmiş, ancak put satmanın küfür olduğuna dair herhangi bir ibare kullanmamıştır. İbn Kayyım bu hadisin izahında şöyle demektedir:

وَأَمَّا تَحْرِيمُ بَيْعِ الْأَصْنَامِ، فَيُسْتَفَادُ مِنْهُ تَحْرِيمُ بَيْعِ كُلِّ آلَةٍ مُتَّخَذَةٍ لِلشِّرْكِ عَلَى أَيِّ وَجْهٍ كَانَتْ، وَمِنْ أَيِّ نَوْعٍ كَانَتْ صَنَمًا أَوْ وَثَنًا أَوْ صَلِيبًا، وَكَذَلِكَ الْكُتُبُ الْمُشْتَمِلَةُ عَلَى الشِّرْكِ، وَعِبَادَةِ غَيْرِ اللَّهِ، فَهَذِهِ كُلُّهَا يَجِبُ إِزَالَتُهَا وَإِعْدَامُهَا، وَبَيْعُهَا ذَرِيعَةٌ إِلَى اقْتِنَائِهَا وَاتِّخَاذِهَا، فَهُوَ أَوْلَى بِتَحْرِيمِ الْبَيْعِ مِنْ كُلِّ مَا عَدَاهَا فَإِنَّ مَفْسَدَةَ بَيْعِهَا بِحَسَبِ مَفْسَدَتِهَا فِي نَفْسِهَا

“Putların satışının haram kılınmasına gelince, bu hükümden, Allah'a şirk koşmak için edinilen put, haç, heykel gibi her türlü âlet ve eşyanın satışının haram kılındığı anlaşılır. Konusu şirk ve Allah'tan başkasına ibadet olan kitaplar hakkındaki hüküm de böyledir. Bütün bunların ortadan kaldırılması gerekir. Bu tür eşyaların satılması, başkalarının onları almasına ve edinmesine sebep olur. Bu yüzden onların satışının haram kılınması, başka şeylerin satışının haram kılınmasından evlâdır. Zira bunun satışından doğacak mefsedet bizzat kendisindeki mefsedetten kaynaklanmaktadır. ” (  Bkz. İbn Kayyim el-Cevziyye, Zadu’l-Mead, İklim Yayınları: 6/319-320.)

Bu nakillerde Ebu Hanife'nin kafirlere haç satmaya cevaz verdiği ve İbn'ul Kayyim'in ise -cumhura tabi olarak- bunu haram gördüğü hususu açıkça bellidir...

Çevrimdışı Ahmet ufuk

  • Newbie
  • *
  • İleti: 5
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: BAŞKASININ KÜFRÜNE RIZA GÖSTERMENİN HÜKMÜ
« Yanıtla #20 : 04 Aralık 2018, 18:00 »
Allah tekrar ilmininzi Artırsın diyorum..

peki put.hac satmak Haram diyen seleften baska biri varmı? cunku bu mesleyı gundem edenler seleften kımse put hac satmaya haram dememiş diyorlar Ebu hanıfe serahsı nakledıyor uydurma zayıf dıyorlar


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1637
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: BAŞKASININ KÜFRÜNE RIZA GÖSTERMENİN HÜKMÜ
« Yanıtla #21 : 05 Aralık 2018, 02:52 »
Bismillah. Öncelikle bu tartışmanın baştan yanlış bir tartışma olduğunu beyan etmek istiyorum. Zira birileri ortaya put satmak küfürdür diye mücerred bir iddia atmışlar ve de bu iddialarına ne Kitaptan ne sünnetten ne icmadan bir delil getirmedikleri gibi seleften hatta haleften bir tane nakil getirememişler, hal böyleyken bu kimselerin kafadan salladığı bu hükmün aksine birçok delil ve nakil getirdiğimiz halde hala delil getiremeyen taraf biz oluyoruz!  Halbuki bunun küfür olduğunu iddia edenler kendileridir, yani aslında onlar delil getirmesi gerekirken biz bundan da vazgeçmişiz; sünnetten put satışının haram olduğuna dair yukarda zikrettiğimiz hadisi getiriyoruz, hadise birbirinden fasit teviller getiriliyor; Muaviye (ra)’ın bizzat bu işi yaptığına dair rivayet getiriyoruz rivayet zayıf, uydurma vs denilerek devre dışı bırakılıyor; Ebu Hanife’yi getiriyoruz o zaten şöyle böyle deniliyor… Şimdi böyle saçma sapan bir tartışma olabilir mi? Sen küfür hükmü gibi büyük bir iddiaya işaret eden en ufak bir delil getirmemişsin, biz en azından sana göre zayıf da olsa birtakım deliller getirmişiz. Sen de önce zayıf da olsa bir tane olsun delil getir eşit hale gelelim de ondan sonra bakarız hangimizin delilinin zayıf olduğuna! Muaviye (ra)’ın kıssasının zayıf olması neyi değiştiriyor ki, birilerine göre küfür olan bu amelin İslam divanlarında sahabeye nisbet edilmesi ve kimsenin buna ses çıkarmaması dahi bu küfür iddiasının temelsizliğini göstermiyor mu? Şimdi bu kimselere göre sahabeye küfür (!) nisbet eden İbn Ebi Şeybe, Taberi, Serahsi gibi alimlerin hükmü nedir? Madem seleften put satmaya haram diyen olmamış, herkes küfür demiş o zaman o nakilleri getirsin önümüze koysunlar da herkes görsün selefin put satmaya küfür dediğini! Seleften ek nakil getirelim de getirsek ne olacak ki, bu tevil hastası olmuş tiplerin nazarında bir şey değişecek mi? Ona da ya bir tevil getirecekler ya kafalarına göre uydurma, zayıf vesaire bir şeyler diyecekler! Çünkü ortada Allah rızası yok ki. Birileri bizi tekfir etmeyi kafaya koymuş, burası da cahilleri kandıracak iyi bir malzeme olduğu için işlemeye devam ediyorlar, mevzu bundan ibarettir. Kendileri mücerred şahsi görüşlerinden başka hiçbir yere dayandırmadan birtakım amellere küfür demeye devam edecek, hatta dedikleri şeyin gereğiyle de amel etmeyecek, sonra da bu din sanki sadece bize hitap ediyormuş gibi yalnız biz delil getireceğiz, getirdiğimiz delilleri de beğenmeyip kenara atacaklar, nasıl oluyor bu? Şu hadisten daha açık bir delil olabilir mi?

إِنَّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ حَرَّمَ بَيْعَ الْخَمْرِ، وَالْمَيْتَةِ، وَالْخِنْزِيرِ وَالْأَصْنَامِ

"Allah ve Rasûlü şarabın, leşin, domuzun ve putların satılmasını haram kılmıştır" (Buhari, no: 2236; Muslim no: 1581’den Cabir bin Abdillah’tan)

Nasıl oluyor ki hadiste sayılan dört maddeden üçünün satışının küfür değil haram olduğu belliyken dördüncüsü küfür oluveriyor? Üstelik buradaki haramlığın küfür manasında olduğuna delalet eden yani bu haram ifadesini küfür olarak tefsir eden, kayıtlayan hiçbir delil olmadığı halde? Selef veya halef farketmez, bir tane alimin bu hadisi bu kişiler gibi yorumladığı vaki midir? Yani hiçbir alim demiş mi ki hadiste sayılan ilk üç maddenin satışı haramdır, putun satışı ise küfürdür? Veyahut da putlara ibadet edenlere satılırsa küfür olur, ancak başka amaçla –mesela- maddesini eritip satmak için alanlara satılırsa haram olur veya caiz olur, aksi takdirde küfür olur diyen olmuş mu? Bu hadis seleften gelecek ek bir delile ve nakile ihtiyaç bırakmamaktadır. Hadisin istediğiniz şerhine bakın, netice değişmez. Keza hadisi rivayet eden alimlerin bab başlıklarına bakın konuyla alakalı hüküm belirtenlerin hepsi hadise tabi olarak bütün bu maddelerin satışının haramlığını ifade etmişlerdir. Mesela Ebu Avane’nin “Müstahrec”inde (3/370) bu hadisin geçtiği bab başlığı şöyledir:

بَابُ تَحْرِيمِ بَيْعِ الْمَيْتَةِ، وَالْخِنْزِيرِ، وَالْأَصْنَامِ، وَالِانْتِفَاعِ بِهَا وَبِأَثْمَانِهَا

Leş, domuz ve putların satışının, onlarla ve gelirleriyle faydalanmanın haram oluşu

Beyheki’nin es-Sünen’ül Kübra’sında da (6/20) benzeri başlık vardır. Hatta İbn Hibban’ın Sahih’indeki (11/311) ilgili bab başlığı şu şekildedir:

ذِكْرُ الزَّجْرِ عَنْ بَيْعِ الْخَنَازِيرِ وَالْأَصْنَامِ ضِدَّ قَوْلِ مَنْ أَبَاحَ بَيْعَهُمَا

Domuzlar ve putların satışının –bu ikisini satmayı mübah görenlerin kavlinin zıddına olarak- yasaklanmasına dair bab.

İbn Hibban’ın kitabındaki bu ifadeden bunları mübah gören şazz bir kavil olduğu anlaşılmaktadır ki bu muhtemelen Ebu Hanife ve emsalinin kavline işaret etmektedir.

Yukarda bütün alimlerin put satışının haramlığında ittifak ettiklerini İbn Battal’dan nakletmiştik. Bu icma öncelikli olarak selefin icmasını içermektedir. İhtiyaç halinde açıklamayı ertelemek caiz olmadığı halde ne Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), ne ashabı, ne selef imamlarından herhangi birisi ve ne de sonraki hadis şarihleri ve fakihlerden herhangi bir tanesi bu hadisi zikrettikleri vakit yanlış anlamaya mahal vermemek adına put satışı bu zikredilen üç maddeden ayrı olarak küfürdür veyahut da şöyle olursa küfür olur, böyle olursa haram olur diye bir kayıt düşmemişken bu adamlara ne oluyor ki 1400 senedir kimsenin düşmediği bir kaydı düşüyorlar, Allahın dinine ilavede bulunuyorlar?  “Delinin biri kuyuya taş atmış kırk akıllı çıkaramamış” diye bir tabir vardır. Şimdi biz her aklını yitirmiş sapığın uydurduğu kelamlara birebir cevap teşkil eden delil aramaya kalkışsak bunu bulamayacağımız aşikardır. Hadislerde put satışının haramlığı belirtilmiş, selefiyle halefiyle bütün ümmet de bununla bu şekilde amel etmeye devam edegelmiştir. Delil olarak bu dahi yeter. Bizim bu konuda söyleyeceklerimiz bu kadardır. Aklı olana bir tane delil kafi gelir. Aklını çalıştırmayana ise ne delil getirirsen getir fayda etmez. O yüzden bu konuda daha fazla yazmayı abesle iştigal görüyoruz, şimdiye kadar yeterli açıklama yapılmıştır vesselam.

Çevrimdışı Ahmet ufuk

  • Newbie
  • *
  • İleti: 5
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: BAŞKASININ KÜFRÜNE RIZA GÖSTERMENİN HÜKMÜ
« Yanıtla #22 : 07 Aralık 2018, 06:58 »
yazılarınızı okudum yeterince malumat var Arayana

Sizden iki talebim daha var Ebu avaneden naklettıgınız bab ı ebu avane kendımı acmıs? yoksa kıtabını serh eden bırılerı varda o mu acmıs ?mesla muslım sadece put satma hadısını zıkretmıs nevevı serhde put satma haram olusu dıye bab koymus yanı bab muslıme aıt degıl..Ebu avanede bole bı durum varmı?

ıkıncısı ıse nısa 85 ayetını tefsır etmenız daha dogrusu selefın bu ayete yaptıgı tefsırı aktarmanız varsa hadıss kıtaplarında bu ayetın tefsırı ornegın buharı tefsırde varsa onlarda yoksa taberı tefsırı ıbn ebu hatım tefsırı gıbı selefın tefsırlerınden yazmanız yanı alımler bu ayetın tefsırınde ne dıyor sahabe bu ayetı nasıl anlamıs tabıın ve selef nasıl yasamıs bu ayete dayanarak hersey kufre rızaya sokuluyor...

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1637
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: BAŞKASININ KÜFRÜNE RIZA GÖSTERMENİN HÜKMÜ
« Yanıtla #23 : 10 Aralık 2018, 02:22 »
Bismillahirrahmanirrahim. Ahmet ufuk! Sanırım yukarda verdiğimiz mesajlar tam yerine gitmemiş, o yüzden son kez olmak üzere sorularına cevap verip bu mevzuyla alakalı mesajlarımızı tekrar vereceğiz ve de konuyu kapatacağız inşallah. Ebu Avane’nin kitabındaki bab başlıkları görüldüğü kadarıyla bu imam tarafından verilmiştir. Müstahrec’in Camiatul İslamiye tarafından yapılan baskısının girişinde yayıncılar Şeyh (rh.a)’ın eserini kitaplara ve bablara ayırdığından bahsetmekteler ve kendilerinin eklediği başlıkları parantez içine aldıklarını söylüyorlar ki yukarda bahsettiğimiz başlık sözkonusu eserin 12. Cilt 370. Sahifesinde parantezsiz olarak geçmektedir. Yani başlığı alim kendisi atmıştır. Ancak velev ki öyle olmadığı bile farzedilse bir şey değişmez. Çünkü başlığı atan ister Ebu Avane olsun, ister başkası olsun hadisin ifadesini birebir tekrar etmekten öte ne yapmıştır? Hadis şöyle:

إِنَّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ حَرَّمَ بَيْعَ الْخَمْرِ، وَالْمَيْتَةِ، وَالْخِنْزِيرِ وَالْأَصْنَامِ

"Allah ve Rasûlü şarabın, leşin, domuzun ve putların satılmasını haram kılmıştır"

Bab başlığı da şöyle:

بَابُ تَحْرِيمِ بَيْعِ الْمَيْتَةِ، وَالْخِنْزِيرِ، وَالْأَصْنَامِ، وَالِانْتِفَاعِ بِهَا وَبِأَثْمَانِهَا

Leş, domuz ve putların satışının, onlarla ve gelirleriyle faydalanmanın haram oluşu

Dikkat edin alim hadiste geçen ifadeyi olduğu gibi tekrar etmiştir. Şu halde yapılacak iş alimin attığı bab başlığından ziyade hadis üzerine yoğunlaşmaktır. Hadi diyelim bütün başlıkları başkaları eklemiş, peki hadisin kendisi ne olacak? Put satmak küfürdür diyenlerin bu hadise eveleyip gevelemekten başka getirdikleri sadra şifa bir açıklama var mı? Kendilerinden başka hadiste sayılan dört maddeden birini ayırıp bu aslında küfürdür diyen herhangi bir alim getirebilirler mi? Araştırmacı olmanız güzel bir şey de asıl buraları araştırın siz, bize sorduğunuz kadar gidin onlara sorun bunları. Zaten cevap alamıyorsanız bize bunları sormanıza gerek kalmaz, çünkü delil getirilemeyen ve karşı delilleri de izah edilemeyen görüşün batıllığı ortadadır.

Nisa: 85 ayetine gelince; biz yukarda bu ayetle alakalı şunları yazmıştık:

Nisa 85 ayetine gelince; bu ayeti kerimede mealen şöyle buyurulmaktadır:”

“Kim iyi bir işte aracılıkta bulunursa ona ondan bir pay vardır, kim de kötü bir aracılıkta bulunursa ona da ondan bir sorumluluk vardır”

Şimdi selef Nisa 85’ten hangi hükmü nasıl istidlal etmiştir? Bunun nakillerle ortaya konması gerekir. Zira ayette kim iyi veya bir kötü bir işe aracılık ederse o işin günahından ve de sevabından bir pay alacağı haber verilmektedir. Bunun küfür olacağından bahsetmemektedir. Kötü bir işe aracılık edenin alacağı kifl yani hisse nedir? Küfür mü haram mı mekruh mu? Ayette bu hususta bir açıklama yoktur.”

Bu ayette küfür diye bir şeyden bahsetmediğine göre küfre yapılan her aracılığın küfür olduğu hükmü ayetten nasıl çıkıyor? Ayetten caiz olmadığı çıkıyor ki onda zaten bir müşkilat yok. Ayet niza mahalline yani asıl ihtilaf konusu olan meseleye, küfre aracılık etmenin küfür mü yoksa küfrün altında bir günah mı olduğuna nasıl delil teşkil ediyor? Bu ayetten bu hükmü bu cahiller dışında kim, hangi alim çıkartmış? Önce bunlara bir cevap verilsin ki ayet hakkındaki konuşmanın bir anlamı olsun. Yukarda da yazdık sürekli biz mi delil getireceğiz, tamam asalım selefin bu ayete yaptığı tefsirleri de onlar da assınlar selefin tefsirlerini karşılaştıralım selef ne diyor? Selefin yaptığı tefsirler için illa İbn Ebi Hatime veya Taberiye gitmeye gerek yok. Elbette ki bu asli kaynaklardan bakılsa daha iyi olur ama Arapçası olmayanlar da selefin tefsirlerine Suyuti’nin ed-Durr’ul Mensur adlı eserinin Türkçe tercümesinden ulaşabilirler. Selef-i salihinin ayetlere yaptığı açıklamaları öğrenmek isteyenler biraz paraya kıysınlar bu tefsire müracaat etsinler, Allah taksiratını affetsin Suyuti burada tefsirle alakalı hemen hemen bütün asarı toplamış, bunun için illa Arapça bilen birilerine sormaya gerek yoktur. Ben bu defaya mahsus olarak buradan bazı nakilleri zikrederek bu konuyu noktalıyorum. Görüleceği üzere seleften küfre aracılığın küfür olup olmadığı hakkında doğrudan ışık tutacak bir nakil yoktur. Ahiru davana enil hamdu lillahi Rabbil alemin.

أخرج عبد بن حميد وَابْن جرير وَابْن الْمُنْذر وَابْن أبي حَاتِم عَن مُجَاهِد فِي قَوْله {من يشفع شَفَاعَة حَسَنَة} الْآيَة
قاشَفَاعَة بعض النَّاس لبَعض

Abd bin Humeyd, İbn Cerir, İbn’ul Munzir ve İbn Ebi Hatim, Mücahid’den “Kim güzel bir aracılıkta bulunursa” kavli hakkında “Buradaki aracılık, insanlar arasındaki aracılıktır” dediğini nakletmişlerdir.

وَأخرج ابْن جرير وَابْن الْمُنْذر وَابْن أبي حَاتِم عَن الْحسن قَالَ: من يشفع شَفَاعَة حَسَنَة كَانَ لَهُ أجرهَا وَإِن لم يشفع لِأَن الله يَقُول {من يشفع شَفَاعَة حَسَنَة يكن لَهُ نصيب مِنْهَا} وَلم يقل يشفع

İbn Cerir, İbn’ul Munzir ve İbn Ebi Hatim, Hasen’den “Kim güzel bir aracılıkta bulunursa” kavli hakkında “Şefaati kabul edilmese de ona sevap vardır” dediğini nakletmişlerdir. Zira Allah buyuruyor ki: “Kim iyi bir işte aracılıkta bulunursa ona ondan bir pay vardır” Kim bizzat şefaat ederse dememiştir.

وَأخرج ابْن جرير عَن الْحسن قَالَ: من يشفع شَفَاعَة حَسَنَة كتب لَهُ أجره مَا جرت مَنْفَعَتهَا

İbn Cerir Hasen’den şöyle dediğini nakletmiştir: Kim güzel bir aracılıkta bulunursa onun faydası devam ettiği müddetçe ona sevap yazılır.


وَأخرج عبد بن حميد وَابْن جرير وَابْن الْمُنْذر وَابْن أبي حَاتِم عَن قَتَادَة فِي قَوْله
{يكن لَهُ نصيب مِنْهَا} قَالَ: حظاً مِنْهَا
وَفِي قَوْله {كفل مِنْهَا} قَالَ: الكفل هُوَ الْإِثْم

Abd bin Humeyd, İbn Cerir, İbn’ul Munzir ve İbn Ebi Hatim Katade’den “Ondan onun nasibi vardır” kavli hakkında “ondan bir pay vardır” dediğini, “ondan bir kifl/sorumluluk vardır” kavli hakkında ise kifl/günah demektir dediğini nakletmişlerdir.

İla ahir…

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
3 Yanıt
4394 Gösterim
Son İleti 16 Eylül 2015, 00:14
Gönderen: Tevhid Ehli
1 Yanıt
1523 Gösterim
Son İleti 30 Kasım 2015, 23:22
Gönderen: Tavhid.org
0 Yanıt
2143 Gösterim
Son İleti 04 Aralık 2015, 22:34
Gönderen: Tevhid Ehli
4 Yanıt
4037 Gösterim
Son İleti 15 Eylül 2018, 17:27
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
2122 Gösterim
Son İleti 16 Mart 2016, 17:51
Gönderen: Tevhid Ehli