Tavhid

Gönderen Konu: DARU'L İSLAM VE DARU'L KÜFÜR DİYARLARINDA YAŞAYAN HALKLARIN HÜKMÜ  (Okunma sayısı 8154 defa)

0 Üye ve 4 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Ziyaretci 58

  • Ziyaretçi
1. Sorum; Darul kufurde zahiri halini bilmediğimiz insanlara ne hüküm verilir? İnsanlara hüküm verilirken insanalrın yaşadıkları dar'ın önceden islam diyarı olması ile sonradan küfür diyarı olması veya küfür olan yönetim sistemi ile o ülkenin yönetiliyor olmasi arasında fark varmıdır ? Yada  herkes kendi durumuna göre mi hüküm alır bu hususlar  göz önüne  alınır mı?

 2. Sorum; geçmiş zamanlarda islam alametlerinde değişiklik olmuşmudur zamanımızda islam alametleri nelerdir?

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1767
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
DARU'L İSLAM VE DARU'L KÜFÜR DİYARLARINDA YAŞAYAN HALKLARIN HÜKMÜ

İslam'ın Hakikati ve Mahiyeti

Şirkten Tevbenin Mahiyeti ve Kabul Şartları

Kelime-i Şehadetin Bazı Durumlarda İslam Alameti Sayılmayacağına Dair Nakiller

Alimlerin Namazı ve Sair İbadetleri İslam Alameti Görmelerinin Sebebi Nedir?

Son Söz Yerine İki Alimin Mevzuyla Alakalı Görüşleri:

Abdurrahman bin Hasen'in Görüşü


Hamd bin Atik'in Görüşü

İçinde Müslümanların Bulunduğu Küfür Diyarlarının Durumu


بسم الله الرحمن الرحيم
الحَمْدُ للهِ وَحْدَهُ، وَالصَّلاة وَالسَّلامُ على مَنْ لا نبيَّ بَعْدَهُ، وَبَعْدُ

Bu sormuş olduğunuz meseleler gayet önemli mevzular olmakla beraber maalesef günümüzde bu konularda isabetli konuşan pek kimse yoktur. Çünkü çoğu kimse bu kritik öneme sahip ülkelerin ve halkların hükmü meselesine kendi dar pencerelerinden bakarak mevcut çıkarlarını zedelemeyecek fetvalar üretmek gayesiyle yaklaşmaktadırlar zira dar’ların yani ülkelerin ahkamını şeriatta olduğu şekliyle birebir tatbik etmek gerek bu ülkelerin yönetimini elinde bulunduran tağutlar gerekse de bu tağutların tebası olan halklar ile ilişkiler açısından bir çok zorluk ve meşakkat ihtiva etmektedir. İnsanların çoğu da sıkıntı çekmeden kısa yoldan cennet hayalleri kurduklarından dolayı İslam fıkhındaki konuyla alakalı hükümleri tahrif ederek dinde aslı olmayan ruhsatlar icad etmeyi daha kolay addetmektedirler. Halbuki aşağıda Kitap, sünnet ve alimlerin fetvalarından yapacağımız nakiller bu hususta insanların çoğunun hakka isabet edemediğini Allahın izniyle ortaya koyacaktır.

Küfür diyarında insanlara hangi esasa binaen hüküm verileceği hususunu izah etmeden önce Dar’ul harp ve Dar’ul İslam nedir ve de bu taksimat hangi esasa göre yapılmaktadır bu hususta kısaca bilgi vermek istiyoruz. Bunun için de dört mezhep ulemasından konuyla alakalı nakiller sunacağız inşaallah.

HANBELÎLER

İbn Muflih (V: h. 763) -el-Adab'u'ş-Şer'iyye- adlı eserinde, "Daru'l-İslam'ın ve Daru'l-Küfr'ün tahkiki hakkında bir fasıl" başlığı altında şöyle demektedir:


فَكُلّ دَار غَلَبَ عَلَيْهَا أَحْكَام الْمُسْلِمِينَ فَدَارُ الْإِسْلَام وَإِنْ غَلَبَ عَلَيْهَا أَحْكَام الْكُفَّار فَدَارُ الْكُفْر وَلَا دَارَ لِغَيْرِهِمَا

“Müslümanların ahkamının galip olduğu her dar; Daru'l İslam'dır. Şayet Kafirlerin ahkamı galip ise orası Daru'l-küfür'dür. Bu iki dar’ın dışında dar yoktur.”
(Kitabu’l Adab’i’ş-Şer'iyye, c:1,sh:190 -el-Mektebetu'ş-Şamile-)

Şeyh İbn Kudame (V: h. 620) -El-Muğni- adlı eserinde: "Bir belde ahalisinin irtidat edip, o beldede onların hükümlerinin icra edilmesi hakkında bir fasıl" başlığı altında  şöyle demektedir:

وَمَتَى ارْتَدَّ أَهْلُ بَلَدٍ، وَجَرَتْ فِيهِ أَحْكَامُهُمْ، صَارُوا دَارَ حَرْبٍ

“Ne zaman bir belde ahalisi irtidat edip, o beldede onların hükümleri icra edilirse, o belde dar’ul harb olur.”

(el Muğni, c:9,sh:17 -el-Mektebetu'ş-Şamile-)

MALİKİLER

Maliki mezhebinin imamı İmam Malik (rh.a) bir başka mevzudan bahsederken Dar’ul Harb’i şöyle tarif etmektedir:


أَلَا تَرَى أَنَّ بِلَالًا أَسْلَمَ قَبْلَ مَوْلَاهُ فَاشْتَرَاهُ أَبُو بَكْرٍ فَأَعْتَقَهُ، وَكَانَتْ الدَّارُ يَوْمئِذٍ دَارَ الْحَرْبِ لِأَنَّ أَحْكَامَ الْجَاهِلِيَّةِ كَانَتْ ظَاهِرَةً يَوْمئِذٍ


“Görmez misin ki Bilal, efendisinden önce müslüman olmuş ve Ebubekr (ra) onu satın alarak azad etmişti. O belde (yani Mekke) ise o zamanlar dar’ul harb idi zira orada o gün cahiliye hükümleri galip idi.” (el-Mudevvene, 1/511)

Böylece cahiliye hükümlerin bir bölgede hakim olmasını oranın Dar’ul harp sayılması için yeterli addetmiştir. Hanbeli ve Malikiler böylece herhangi bir tafsilata girmeden küfür hükümlerinin yürürlükte olduğu her bir bölgeyi Dar’ul Harp saymaktadırlar.

ŞAFİİLER

El- Buceyremi (v. 1221) şöyle diyor:


الْمُرَادُ بِدَارِ الْكُفْرِ مَا اسْتَوْلَى عَلَيْهِ الْكُفَّارُ مِنْ غَيْرِ صُلْحٍ وَلَا جِزْيَةٍ وَلَمْ تَكُنْ لِلْمُسْلِمِينَ قَبْلَ ذَلِكَ وَمَا عَدَا دَارِ الْإِسْلَامِ


“Dar’ul küfür’den murat; küffarın sulh ve cizye olmaksızın ve daha önce dar’ul İslam olmadan istilaları altında bulunan ülkedir. Bunun dışında kalan yerler ise dar’ul İslam dır."

(Haşiyetül Buceyremi ale’l-Hatib c:3, sh:290 -el-Mektebetu'ş-Şamile-)

Görüldüğü üzere Şafiiler de Dar’ul Harb’i kafirlerin egemenliği altında olan ülke olarak tarif etmişlerdir. Ancak Şafiiler’de daha önce Dar’ul İslam olan bölgenin kafirlerin eline geçse bile Dar’ul Harp sayılmayacağı şeklinde bir tafsilat sözkonusudur. Şafiilerin bu görüşünün manası ve yorumu ile alakalı çokça şey söylenmiştir. Bu kavlin zayıflığı ve cumhurun görüşüne muhalif olması bir yana eğer sahih olduğu bile farzedilse buradan Dar’ul Harbi ele geçiren kafirlerin yönetiminin meşruluğu ve oradaki halkın ve yöneticilerin de müslüman addedilmeye devam edeceği gibi –günümüzdeki bazı kimselerin tasavvur ettiği- saçma neticeler çıkmaz. Çünkü böyle bir zihniyet Endülüs toprakları üzerine kurulan bugünkü İspanya devletinin hatta Filistin ülkesi üzerine kurulan Siyonist İsrail rejiminin İslam devleti addedilmesini gerektirmektedir ki bunun batıllığı izahtan varestedir. Bu tamamen –yönetimden bağımsız olarak- toprağın statüsü ile alakalı bir fetvadır. Şafiilerin böyle bir görüşe sahip olmalarının sebebini İbn Hacer Heytemi şöyle açıklamaktadır:

لَوْ اسْتَوْلَوْا عَلَى دَارِ إسْلَامٍ فِي مِلْكِ أَهْلِهِ، ثُمَّ فَتَحْنَاهَا عَنْوَةً مَلَكْنَاهَا عَلَى مُلَّاكِهَا

Eğer düşman Daru’l-İslam’ı kendi ahalisinin mülkü de dahil olmak üzere istila eder sonra da biz onu yeniden fethedersek daha önceki asıl sahiplerinin mülküne malik olunmuş olur (bu da Şafiilerin bu hususta benimsedikleri hükme aykırıdır.)

(Heytemi, Tuhfetu’l-Muhtac, 9/269)

Heytemi aynı yerde kafirlerin istilası altındaki bölgelerin hükmen olmasa da sureten Dar’ul Harp olduğunu da ifade etmektedir. Şu halde Şafiiler ile cumhur arasındaki ihtilafın bir nevi lafzi bir ihtilaf olduğu söylenebilir yani zahiri hüküm olarak küfrün tasallutu altındaki bütün bölgelerin küfür diyarı olduğunda bir ihtilaf sözkonusu değildir, ancak Şafiiler bu toprakların asıl itibariyle bizim olduğu cihetinden hareketle hakikatte buraların Dar’ul İslam olduğunu ifade etmişlerdir.

HANEFİLER

İmam Serahsi "El-Mebsut" adlı eserinde Ebu Hanife'nin şu görüşünü nakleder:


وَالْحَاصِلُ أَنَّ عِنْدَ أَبِي حَنِيفَةَ - رَحِمَهُ اللَّهُ تَعَالَى - إنَّمَا تَصِيرُ دَارُهُمْ دَارَ الْحَرْبِ بِثَلَاثِ شَرَائِطَ: أَحَدُهَا: أَنْ تَكُونَ مُتَاخِمَةً أَرْضَ التُّرْكِ لَيْسَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ أَرْضِ الْحَرْبِ دَارٌ لِلْمُسْلِمِينَ، وَالثَّانِي: أَنْ لَا يَبْقَى فِيهَا مُسْلِمٌ آمِنٌ بِإِيمَانِهِ، وَلَا ذِمِّيٌّ آمِنٌ بِأَمَانِهِ، وَالثَّالِثُ: أَنْ يُظْهِرُوا أَحْكَامَ الشِّرْكِ فِيهَا

“Ve'l-Hasıl; Ebu Hanife -Allah ona rahmet etsin- nezdinde Darulislam üç şartla Darulharb'e dönüşür; Birincisi; Türk ülkesinin (yani şirk diyarının) sınırının kendisi ile Darulharb arasında müslümanların diyarı bulunmayacak şekilde olması. İkincisi; orada (İslam devleti tarafından verilmiş) imanından dolayı güvende olan bir Müslüman veya emanından dolayı güvende olan bir zimmînin kalmaması. Üçüncüsü; orada şirk ahkamının izhar edilmesi."

(El-Mebsut c:10,sh:114 -el-Mektebetu'ş-Şamile-)

Aynı naklin devamında İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed'in şu görüşlerini nakleder:


وَعَنْ أَبِي يُوسُفَ وَمُحَمَّدٍ رَحِمَهُمَا اللَّهُ تَعَالَى إذَا أَظْهَرُوا أَحْكَامَ الشِّرْكِ فِيهَا فَقَدْ صَارَتْ دَارُهُمْ دَارَ حَرْبٍ؛ لِأَنَّ الْبُقْعَةَ إنَّمَا تُنْسَبُ إلَيْنَا أَوْ إلَيْهِمْ بِاعْتِبَارِ الْقُوَّةِ وَالْغَلَبَةِ، فَكُلُّ مَوْضِعٍ ظَهَرَ فِيهِ حُكْمُ الشِّرْكِ فَالْقُوَّةُ فِي ذَلِكَ الْمَوْضِعِ لِلْمُشْرِكِينَ فَكَانَتْ دَارَ حَرْبٍ، وَكُلُّ مَوْضِعٍ كَانَ الظَّاهِرُ فِيهِ حُكْمُ الْإِسْلَامِ فَالْقُوَّةُ فِيهِ لِلْمُسْلِمِينَ

“İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed'den -Allah onlara rahmet etsin- -nakledilir ki:- (Darulislam) içerisinde (kafirlerin) şirk ahkamını izhar etmeleriyle beraber darulharb’e dönüşür. Ülkenin bize (Müslümanlara) veya onlara (kâfirlere) nispeti kuvvet ve hâkimiyet itibariyledir. Şirk ahkamının izhar olunduğu her yerde kuvvet müşriklere ait olduğundan, o yer darulharp’tir. İslam hükmünün zahir olduğu her yerde de kuvvet Müslümanlarındır.”

(El-Mebsut c:10,sh:114 -el-Mektebetu'ş-Şamile-)

Ebu Hanife’nin getirdiği üç şarta muhalefet eden öğrencileri İmam Muhammed ve imam Ebu Yusuf şöyle diyor:


وَقَالَ أَبُو يُوسُفَ وَمُحَمَّدٌ - رَحِمَهُمَا اللَّهُ تَعَالَى - بِشَرْطٍ وَاحِدٍ لَا غَيْرَ، وَهُوَ إظْهَارُ أَحْكَامِ الْكُفْرِ، وَهُوَ الْقِيَاسُ

“İmam Muhammed ve imam Ebu Yusuf derler ki: (Darulislam) yalnız bir şartla (darulharb) olur: O da küfür ahkâmını izhar etmektir. Kıyas da budur (bunu gerektirir).”

(Feteva-i Hindiye c:2,sh:232 -el-Mektebetu'ş-Şamile-)

Bedreddin Ayni "El-Mebsut ve Es-Siyeru'l-Kebir" adlı eserlerden naklen şöyle diyor:


دار الحرب الأرض التي يخاف فيها المسلمون من أرض العدو، ودار الإسلام ما غلب عليها المسلمون وكانوا فيه آمنين 
 
“Darulharb müslümanların düşmanlarından korku içinde yaşadıkları yerdir. Darulislam ise Müslümanların içerisinde galip oldukları ve emin bir şekilde yaşadıkları beldenin adıdır."

(El-Binaye fi şerh'il hidaye (Bedruddin el-Ayni) c:7,sh: 139-140 -el-Mektebetu'ş-Şamile-)

Açıkça görülmektedir ki Ebu Hanife’nin Dar’ul Harp için küfür ahkamının zahir olması dışında başka şartlar getirmesi cumhura muhalif şazz ve zayıf bir kavildir ve öğrencileri dahi buna muhalefet etmiştir. Ancak bununla beraber bu şartlara göre dahi günümüzde bir İslam ülkesi yani Dar’ul İslam bulunmamaktadır zira günümüzde ne etrafı İslam ülkeleri tarafından kuşatılmış bir bölge vardır ne de İslam devletinin emanı üzere yaşayan müslüman ve zımmilerin bulunduğu bir diyar mevcuttur. Ayrıca Ebu Hanife’nin bu şartları getirmesindeki maksadın kafirler bir ülkede tam anlamıyla hakimiyetlerini tesis edip İslam hakimiyetine dair hiçbir iz bırakmadıkça orası Dar’ul Harp olmaz manasında olduğu da söylenmiştir. Yani sırf kafirlerin bir bölgeyi istila etmesiyle o bölge Dar’ul Harp olmaz. Bundan dolayıdır ki geçmişte Tatarların, Haçlıların vesairenin askeri yönden istilası altındaki bölgeler İslam şeriatına göre yaşamaya devam edip kendi müslüman valilerinin idaresi altında bulunduklarından dolayı alimler bu bölgelere Dar’ul Harp dememişlerdir. Ancak Ayni ve diğerlerinin de işaret ettiği üzere kafirlerin tam bir egemenlik tesis edip dinin şiarlarına müsaade etmedikleri yerler ise Dar’ul Harp’tir. Günümüzdeki bazı kimselerin bir bölgenin Dar’ul Harp sayılması için dinin bütün şiarlarının ortadan kaldırılması gerektiğini ileri sürerek beşeri kanunların hakim olduğu lakin ezan, Cuma, bayram gibi şeairin güya devam ettiği günümüzdeki İslam ülkesi ünvanlı diyarların Dar’ul İslam olduğunu iddia etmeleri ise hiçbir alimin söylemediği asılsız ve batıl bir fetvadır. Zira geçmişte ve günümüzde Hristiyan aleminde dahi bu şiarların serbestçe uygulandığı bölgelere raslamak mümkündür ki aklı başında hiç kimse buraların İslam diyarı olduğunu iddia etmez. (Lakin aklını yitirmiş ahmaklardan din özgürlüğünün olduğu her ülkenin Dar’ul İslam statüsünde olduğunu iddia edenler de çıkmıştır!) Alimlerin sözlerini iyi inceleyen bir kimse Dar’ul İslam Dar’ul Harp ayrımındaki esas kriterin egemenlik ve otorite olduğunu görür. Esasen işin sırf lugavi yönü üzerinde bile düşünülse bu tesbit edilir: Dar’ul İslam yani İslam’ın ülkesi ve Dar’ul Harp yani Savaş ülkesi veya kendileriyle harb edilen kafirlerin ülkesi… Şu halde küfrün egemenliğini ilan ettiği ve tevhid ehlinin asla herhangi bir söz hakkına sahip olmadığı ülkeler –velev ki görünüşte şeriatla yönetilse dahi- Dar’ul Küfür’dür ve tevhid ehlinin hakim olduğu bölgeler ise Dar’ul İslam’dır ki böyle bir ülke maalesef günümüzde mevcut değildir. Bu husus konuyu İslam fıkhı çerçevesinde inceleyenler açısından açıktır lakin geçmişte bu ülkeye Dar’ul Harp diyen niceleri vardır ki laik sisteme entegre olarak bu küfür sistemine sahip çıkmışlar ve eskiden küfür diyarı dedikleri ülkelerin ve de devletlerin savunucusu ve muhafızı haline gelmişlerdir. Allah’tan ayaklarımızı sabit kılmasını dileriz.

Şimdi günümüzdeki diyarların küfür diyarı oluşunu fıkhi çerçevede bu şekilde tesbit ettikten sonra asıl mesele olan bu diyarlarda yaşayan kimselere ne hüküm verilir konusuna geçebiliriz. Bu konu da üzerinde hayli demagoji yapılan, sulandırılmaya çalışılan bir mevzudur. Özetlemek gerekirse; günümüzde kafirlerin egemenliği altında bulunan ve de ahalisinin çoğunluğunu da tevhidden habersiz halkların teşkil ettiği diyarlarda –ki günümüzdeki bütün diyarlar böyledir- tanınmayan, hali meçhul olan kimseler hakkında aslolan zahiren kafir olduklarıdır. Tevakkuf veya tebeyyün adı verilen böyle bir kimsenin akidesi tesbit edilinceye kadar hakkında hüküm verilmez şeklindeki görüşler de tevhidden şüphe eden kimselerin ortaya attığı batıl düşüncelerdir. Keza hali meçhul olan kimselerden namaz, kelime-i şehadet gibi şiarları izhar edenler zahiren müslümandır, eğer küfür izhar ederlerse mürted olurlar gibi düşünceler de aynı şekilde küfür ve batıldır. Bu tip şiarlar günümüzde artık İslam alameti teşkil etmemektedir. Günümüzde bir kişi ancak müslümanlara has olan akideyi izhar ettiği zaman bu, onun için İslam alametidir hesabı da Allaha kalmıştır. Sorduğunuz meseleler hakkındaki hak akideyi bu şekilde beyan ettikten sonra bunun izahına geçebiliriz.

Dar’ul küfür’de veya daha genel bir tabirle kafirlerin kahir ekseriyetini teşkil ettikleri bölgelerde tanınmayan, başka bir tabirle mechul’ul hal (durumu mechul) bir kimseye kafir muamelesi yapılır. Aynı şekilde Dar’ul İslam’da da durumu bilinmeyen kişiye müslüman muamelesi yapılır. Bu tip hükümlerin dayanağı fıkıh usulünde istishab olarak bilinen kaidedir. İstishab veya istishab’ul hal denilen bu delillendirme yöntemini Şafii usulcülerden İsnevi (v. 772) şöyle tarif etmiştir:

استصحاب الحال, وهو عبارة عن الحكم بثبوت أمر في الزمان الثاني بناء على ثبوته في الزمان الأول

“İstishab’ul hal; bir şeyin önceki bir zamanda sabit olmasına binaen ikinci (veya sonraki) bir zamanda da sabit olduğuna hükmetmek demektir.” (Nihayet’us Sul, sf 361)
 
İstishabı bir şeyin aksi isbatlanmadıkça asli hükmü üzere kalması olarak da tarif edebiliriz. Mesela abdestli olduğu kesin olan bir kişi abdestinin bozulduğuna dair aynı kesinlikte bir bilgi ortaya çıkmadıkça abdestli sayılmaya devam eder. Tersi de böyledir yani abdestini bozduğu kesin olarak bilen bir kişi abdest aldığını kesin olarak bilmiyorsa abdestsiz sayılır. Bu esası İslam alimleri “Şekk ile yakin zail olmaz” yani “kesin bilgi şüphe ile ortadan kalkmaz” şeklinde ifade etmişlerdir. Nitekim Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem) Ebu Hureyre'den nakledildiğine göre şöyle buyurmuştur: "Sizden biriniz karnında bir şey hissedip, makadından çıkıp çıkmadığını tespit edemezse, ses işitip, koku duymadıkça, mescidden çıkmamalıdır." (Yani namaza devam etmelidir.) (Hadisi Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, rivayet etmiştir.)

İman küfür hükümlerinden misal verecek olursak; müslüman olduğu bilinen bir kimse aksi kesin bilgiyle isbat edilinceye kadar şüpheyle, zanla tekfir edilemez; keza kafir olduğu bilinen bir kimse de ihtimalle, varsayımla müslüman ilan edilemez. Bu hususta misalleri daha da çoğaltmak mümkündür. İstishab’ın tafsilatında çeşitli ihtilaflar olmakla beraber genel anlamda bütün alimler tarafından kabul edilen ve uygulanan bir usuldür. Bununla beraber istishab, bir mesele hakkında başka bir delil olmadığı takdirde uygulanacak en son çaredir.

İstishab usulü, bizim ele aldığımız mesele olan meçhul kişiye hüküm verme konusunda da alimler tarafından tatbik edilmiştir. Kişiye bulunduğu dar'a yani ülkeye göre müslüman veya kafir hükmü verilmesi hususunda Hanefilerden Kasani (rh.a) şöyle diyor:


 الطُّرُقُ الَّتِي يُحْكَمُ بِهَا بِكَوْنِ الشَّخْصِ مُؤْمِنًا ثَلَاثَةٌ: نَصٌّ، وَدَلَالَةٌ، وَتَبَعِيَّةٌ.


"Bir kimseye mümin hükmü verilmesi üç yolla mümkündür: Nass, delalet ve tebeiyyet"

Kasani nass yoluyla hükmetmeyi şöyle açıklamaktadır:


أَمَّا النَّصُّ فَهُوَ أَنْ يَأْتِيَ بِالشَّهَادَةِ، أَوْ بِالشَّهَادَتَيْنِ، أَوْ يَأْتِيَ بِهِمَا مَعَ التَّبَرُّؤِ مِمَّا هُوَ عَلَيْهِ صَرِيحًا.

“Nassa gelince bu; kişinin (tevhide) şehadet etmesi ya da iki şehadeti (yani tevhide ve risalete) getirmesi veya bu iki şehadeti yapmakla beraber daha önce üzerinde bulunduğu yoldan açık bir şekilde teberri etmesi, uzaklaşması ile olur.”

Kasani, ardından kafirleri çeşitli sınıflara ayırmakta ve bu kafirlerden müşrik ve ateist olanların La ilahe illallah diyerek tevhidi kabul etmelerinin yeterli olacağını, tevhidi ikrar etmekle beraber risaleti kabul etmeyen Yahudi ve Hristiyanlar gibilerinin şehadetin diğer kısmı olan Muhammedun Rasulullah’ı da kabul etmelerinin gerektiğini, Allah’tan başka ilah olmadığını ve Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Onun Rasulü olduğunu kabul ettiği halde Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sadece Araplara gönderildiğini iddia eden birisinin ise bu akidesinden teberri etmedikçe kelime-i şehadet getirse bile müslüman sayılmayacağını ifade ederek yukardaki sözlerine açıklık getirmektedir. Görüldüğü üzere alimler nezdinde kişinin İslama nasıl gireceğini ifade eden nasslarla hüküm vermek tek bir şekilde cereyan etmemekte bilakis hakkında hüküm verilecek kişinin durumuna ve akidesine göre değişkenlik arzetmektedir. İlerde bu konu hakkında detaylı bilgi verileceği için şimdilik işaret etmekle yetiniyoruz.

Kasani delalet yoluyla kişinin İslam’ına hükmetmeyi ise şöyle açıklamaktadır:

(وَأَمَّا) بَيَانُ مَا يُحْكَمُ بِهِ بِكَوْنِهِ مُؤْمِنًا مِنْ طَرِيقِ الدَّلَالَةِ، فَنَحْوُ أَنْ يُصَلِّيَ كِتَابِيٌّ، أَوْ وَاحِدٌ مِنْ أَهْلِ الشِّرْكِ فِي جَمَاعَةٍ، وَيُحْكَمَ بِإِسْلَامِهِ عِنْدَنَا وَعِنْدَ الشَّافِعِيِّ - رَحِمَهُ اللَّهُ - لَا يُحْكَمُ بِإِسْلَامِهِ

“Delalet yoluyla mü’min olduğuna hükmedilenlerin izahına gelince; bu kitap ehlinden veya şirk ehlinden birinin cemaatle namaz kılması gibidir ki bizim (yani Hanefilerin) nezdimizde böyle birinin İslamına hükmedilirken Şafii (rh.a) nezdinde İslamına hükmedilmemektedir.”

Delalet yoluyla hüküm vermek demek akidesine dair herhangi bir beyanı duyulmamış olan bir kimsenin İslamına delalet eden bir fiilinden veya taşıdığı bir alametten dolayı müslüman olduğuna hükmetmek manasına gelir. Namaz vs fiillerin İslam alameti sayılmasının anlamı üzerinde daha önce açıklama yapılmıştı oraya müracaat ediniz. http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=570.0 Bu konuya ilerde de temas edilecektir inşaallah.

Ardından tebeiyyeti şöyle açıklamaktadır:


وَأَمَّا الْحُكْمُ بِالْإِسْلَامِ مِنْ طَرِيقِ التَّبَعِيَّةِ فَإِنَّ الصَّبِيَّ يُحْكَمُ بِإِسْلَامِهِ تَبَعًا لِأَبَوَيْهِ عَقَلَ أَوْ لَمْ يَعْقِلْ مَا لَمْ يُسْلِمْ بِنَفْسِهِ إذَا عَقَلَ، وَيُحْكَمُ بِإِسْلَامِهِ تَبَعًا لِلدَّارِ أَيْضًا

"Tebeiyyet yoluyla bir kişinin İslamına hükmetmeye gelince; bir çocuk ister akıllı olsun ister olmasın-aklı başında olduğu halde kendi isteğiyle müslüman olmadığı müddetçe- anne babasına tabi olarak İslamına hükmedilir. Aynı şekilde bulunduğu diyara göre de İslamına hükmedilir" (Bedai'us Senai, 7/102 ve devamı)

Böylece anlaşılmaktadır ki bir kimse hakkında mutlaka bu üç yoldan birisiyle hüküm vermek zaruridir. Bazı kimselerin iddia ettiği gibi akidesi bilinmeyen kişi hakkında tevakkuf edilip duraksanamaz. Zira bir kişiye ya müslüman ya da kafir muamelesi yapılması zorunludur. Bundan dolayı akidesi tesbit edilme imkanı olmayan meçhul kimseler hakkında alimler birtakım alametlere dayanarak, o da olmazsa yaşadığı ülkeye göre müslüman veya kafir hükmü verme yoluna gitmişlerdir.

Hanbeli fukahasından İbn Kudame (rh.a) bu hususta şöyle demiştir:


وَإِنْ وُجِدَ مَيِّتٌ، فَلَمْ يُعْلَمْ أَمُسْلِمٌ هُوَ أَمْ كَافِرٌ، نُظِرَ إلَى الْعَلَامَاتِ، مِنْ الْخِتَانِ، وَالثِّيَابِ، وَالْخِضَابِ، فَإِنْ لَمْ يَكُنْ عَلَيْهِ عَلَامَةٌ، وَكَانَ فِي دَارِ الْإِسْلَامِ، غُسِّلَ، وَصُلِّيَ عَلَيْهِ، وَإِنْ كَانَ فِي دَارِ الْكُفْرِ، لَمْ يُغَسَّلْ، وَلَمْ يُصَلَّ عَلَيْهِ. نَصَّ عَلَيْهِ أَحْمَدُ؛ لِأَنَّ الْأَصْلَ أَنَّ مَنْ كَانَ فِي دَارٍ، فَهُوَ مِنْ أَهْلِهَا، يَثْبُتُ لَهُ حُكْمُهُمْ مَا لَمْ يَقُمْ عَلَى خِلَافِهِ دَلِيلٌ.

“Eğer bir meyyit (ölü) bulunursa, ve müslüman mı yoksa kafir mi olduğu bilinmezse; hitan (sünnet), elbise, hidab (boya) gibi alametlere bakılır. Eğer alamet bulunmazsa o zaman, meyyit Daru’l-İslam’da ise cenazesi yıkanır ve namazı kılınır. Meyyit Daru’l-Küfürde ise cenazesi yıkanmaz ve namazı da kılınmaz. Bununla alakalı İmam Ahmed der ki: Bu böyledir, çünkü kişinin bir dar içinde bulunması durumunda asıl olan bu kişinin o dar’ın ehlinden olmasıdır. Ondan dolayı o kişiye dar ehlinin hükmü uygulanır, ta ki bunun aksine bir delil bulununcaya kadar.” (Muğni, 2/404, 1638)

Bu sadece Hanbelilerin değil, diğer alimlerin de kabul ettiği bir kaidedir. Malikilerin bu husustaki görüşü “et-Tac ve’il İklil” adlı kitaplarında şöyle nakledilmektedir:


إنْ وُجِدَ مَيِّتٌ بِفَلَاةٍ لَا يُدْرَى أَمُسْلِمٌ هُوَ أَمْ كَافِرٌ فَلَا يُغَسَّلُ وَلَا يُصَلَّى عَلَيْهِ قَالَهُ ابْنُ الْقَاسِمِ. قَالَ: وَأَرَى أَنْ يُوَارَى. قَالَ: وَكَذَلِكَ لَوْ وُجِدَ فِي مَدِينَةٍ مِنْ الْمَدَائِنِ فِي زُقَاقٍ وَلَا يُدْرَى أَمُسْلِمٌ هُوَ أَمْ كَافِرٌ قَالَ ابْنُ رُشْدٍ: وَإِنْ كَانَ مَخْتُونًا فَكَذَلِكَ لِأَنَّ الْيَهُودَ يَخْتَتِنُونَ. قَالَ ابْنُ حَبِيبٍ: وَمِنْ النَّصَارَى أَيْضًا مَنْ يَخْتَتِنُ

“İbn’ul Kasım demiştir ki: Issız bir yerde, müslüman mı kafir mi olduğu bilinmeyen bir ölü bulunsa yıkanmaz ve namazı da kılınmaz. Fakat gömülmesini uygun görürüm. Aynı şekilde şehirlerde bir sokakta böyle müslüman mı kafir mi olduğu bilinmeyen bir ölü bulunsa onun da hükmü aynıdır. İbn Rüşd dedi ki: Sünnetli olsa bile böyledir. Zira Yahudiler de sünnet olmaktadır. İbn Habib dedi ki: Hristiyanlardan da sünnet olan vardır.” (Abderi, et-Tac ve’il İklil, 3/71)

Batı’nın Maliki olarak tanınan İbn Zeyd el Kayravani’nin en Nevadir vez Ziyadat adlı eserinde yine aynı manada olmak üzere şunlar söylenmektedir:


ومن المجموعة، قال أشهب، في رجل مات فلا يدرى أمسلم هو أم كافر: فلا يغسل ولا يصلى عليه، إلا أن يكون عليه زي الإسلام، من حصاب أو غيره، فيصلى عليه وينوى بذلك إن كان مسلما.
قال ابن القاسم، في ميت بفلاة، لا يدرى أمسلم هو أم كافر: فلا يوارى ولا يُصَلَّى عليه. قال سحنون: هذا بفلاة من فلوات الشرك، فأما بفلاة من فلوات المسلمين، فإنه يغسل ويُصَلَّى عليه.

“Mecmua’da Eşheb, müslüman mı kafir mi olduğu bilinmeyen birisi hakkında şöyle demiştir: Yıkanmaz ve namazı kılınmaz. Ancak üzerinde boyadan vs anlaşılan bir İslam kıyafeti varsa o müstesna; o zaman namazı kılınır ve eğer müslümansa diye niyet edilir.

İbnul Kasım ıssız bir yerde bulunan ve müslüman mı kafir mi olduğu bilinmeyen ölü hakkında şöyle demiştir: Gömülmez ve namazı kılınmaz. Sahnun ise şöyle demiştir: Bu ıssız yerden kasıd şirk ehline ait ıssız mekanlardır. Müslümanlara ait ıssız mekanlara gelince; (orada bulunan ölü) yıkanır ve namazı kılınır.” (Kayravani, en Nevadir ve’z Ziyadat, 1/610)

Görüldüğü gibi İmam Malik’in öğrencileri olan ve hepsi selefin güzide imamlarından olan Eşheb, İbnul Kasım ve Sahnun bilhassa küfür diyarında bulunan ve üzerinde herhangi bir İslam alameti olmayan cesede müslüman muamelesi yapılmayacağını açıkça ifade etmektedir. Bunu nakleden Kayravani (rh.a) 386 tarihinde vefat etmiş olup İmam Malik’in ve ashabına çok uzak bir tarihte yaşamamıştır ve zikrettiğimiz gibi onların kavillerine en iyi vakıf olan alimlerden birisidir.

Böylece gerek selef ve gerek halef nezdinde mechul kişiye yaşadığı ülkeye göre hüküm verileceği ortaya çıkmaktadır. İmam Ahmed “kişinin bir dar içinde bulunması durumunda asıl olan bu kişinin o dar’ın ehlinden olmasıdır. Ondan dolayı o kişiye dar ehlinin hükmü uygulanır, ta ki bunun aksine bir delil bulununcaya kadar.” Sözleriyle bunu ifade etmiştir. Bu ise yukarda işaret ettiğimiz istishab kaidesinden dolayıdır. Zira kafirlerin çoğunlukta olduğu küfür diyarında asıl olan bir kimsenin kafir olması olduğu için bu asla göre hareket edilir ve sözkonusu kişinin müslüman olduğuna dair yakin (kesin) bir bilgi gelinceye kadar da – şüpheyle, ihtimalle- bu asıl bozulmaz. Dar’ul İslam’da da bunun tam tersi geçerlidir. Bunu reddedenler şeriatın dışına çıktıkları gibi aklın da dışına çıkarak saçmalamaktadırlar. Japonya gibi putperest bir ülkede yaşayan meçhul bir kimseye müslüman muamelesi yapmak veya kafir mi müslüman mı diye duraksamak ne kadar batılsa, kendilerini İslama nisbet eden lakin halkın kahir ekseriyeti tevhidden habersiz yaşayan ülke ahalisinden birisi hakkında müslüman hükmü vermek veya hüküm vermeden tevakkuf etmek de aynı derecede batıldır.

Gördüğümüz kadarıyla bazı kimselerin bu konularda bocalamasının iki temel sebebi vardır:

1- Akide hakkındaki şüpheler:
Bu tip kimselerin çoğu misal verdiğimiz Japonya vb kendisini İslama nisbet etmeyen küfür diyarları hakkında bu şüpheleri dile getirmezler lakin mevzu kendisini İslama nisbet eden ülkelere gelince şeriatın hatta aklın kabul ettiği en temel kaideleri dahi yerle bir etme pahasına acaip teoriler ihdas ederler. Çünkü bu tiplerin çoğu esasında müslümanım diyen bu halkların tekfirinde hatta tekfire konu olan amellerin küfür olup olmadığında şek şüphe içindedirler. Tevhidi gerçek anlamda öğrenmedikleri için tevhid akidesi bu kimselerde yer etmemiştir, topluma asırlardır kök salmış olan irca akidesinin de tesiriyle la ilahe illallah diyen kimselerin kafir olmasını bir türlü idrak edemezler, ayrıca tekfir etmek gündelik yaşamda da birçok zorluk ve sıkıntı doğuracağı için çeşitli teorilerle bu tekfiri ortadan kaldırmaya çalışırlar. Mesela soruda geçen “geçmişte İslam diyarı olan bölgelerin ahalisi, asli kafir olan ülkelerden farklı hüküm alır” diyenler böyledir. Bunlara sorulsa ki geçmişte İslam diyarı olan ancak halkının tamamı irtidat etmiş olan bir ülke ile geçmişte İslam diyarı olmayan ve yine halkının tamamı kafir olan bir ülke arasında şer’i açıdan ne gibi bir fark vardır? Buna verecekleri doğru dürüst hiçbir cevap yoktur. Biraz irdelendiğinde görülür ki bu kimseler ya dediğimiz gibi aslında bu toplumların İslam’dan irtidad ettiğini kabul etmiyor, irtidad sebebi olan amellere küfür demiyorlar yahut da cehaleti özür görmek gibi bazı sapıklıklardan ötürü tekfire yanaşmıyor. Bir kısmı da –ilerde temas edeceğimiz gibi- La ilahe illallah diyen herkes zahiren müslümandır diyerek bu halklarda asıl olanın İslam olduğunu ileri sürüyor ve böylece günümüzde İslama nisbet edilen halklarda aslolanın küfür oluşunu inkar ediyorlar.

2. Sebeb
ise insanlar hakkında zahire göre verilen hüküm ile insanların Allah katındaki hükmünü birbirine karıştırmaktan ileri gelmektedir. Öyle ki şeriattan habersiz ve aklını da çalıştırmayan çoğu kimse sokakta geçen meçhul bir kimseye kafir denilmesini veya kafirin çocuğuna kafir muamelesi yapılmasını şiddetle inkar etmekte ve de bunu savunanlara adeta deli ve sapık gözüyle bakmaktadırlar. Bu kimseler küfür işlediği açıkça sabit olmuş kimselerin tekfirine bir şey diyememekte lakin zahirde herhangi bir küfrü gözükmeyen, İslamına dair de bir bilgi olmayan kimselere kafir ismi ve hükmü verilmesini saçma bulmaktadırlar. Aslında bunlar da bu yola tevhidi bilmemelerinden ötürü sapmış olsalar da dediğimiz gibi zahiri İslam/hakiki İslam ve zahiri küfür/hakiki küfür arasını ayırd edememelerinin de bunda etkisi vardır.

Halbuki Dar’a göre yapılan tekfir; içerisinde yaşanılan dar’a, kişinin zahirine ve alametlerine göre verilen bir hükümdür ve insanlara bu şekilde verilen hükümler insanlar arası münasebetlerin hukuki dayanaklarını belirler ve Allah katındaki kati hüküm değildir. Müslüman hükmü verilmiş bir insan Allah katında; mürted, müşrik, münafık ve zındık olabileceği gibi aynı şekilde müslümanlarca kafir hükmü verilmiş bir kimse de Allah katında müslümanlardan ve cennet ehlinden olabilir. Dolayısıyla, bizler kişilere vermiş olduğumuz zahiri hükmün, bu kimselerin Allah katındaki hükmü olduğunu iddia etmemekteyiz.

Dar’ul harpte İslamına dair bir bilgi olmadığından dolayı Kafir dediğimiz bir kimsenin kati biçimde cehenneme yahut müslüman dediğimiz bir kimsenin de kati biçimde cennete gireceğini de ddia etmemekteyiz. Ancak zahire göre insanlar arası hukuku belirleyen bir hüküm vermekteyiz. Kişilere verilen hükme göre de münasebetler şekillenmektedir.

İbni Teymiyye kafirlerin çocuklarının hükmü hakkında alimlerin ihtilafından sözederken şöyle der:


ومنشأ الاشتباه في هذه المسألة اشتباه أحكام الكفر في الدنيا بأحكام الكفر في الآخرة، فإن أولاد الكفار لما كانوا يجري عليهم أحكام الكفر في أمور الدنيا، مثل ثبوت الولاية عليهم لآبائهم، وحضانة آبائهم لهم، وتمكين آبائهم من تعليمهم وتأديبهم، والموارثة بينهم وبين آبائهم، واسترقاقهم إذا كان آبائهم محاربين، وغير ذلك - صار يظن من يظن أنهم كفار في نفس الأمر، كالذي تكلم بالكفر وعمل به ومن هنا قال من قال: إن هذا الحديث - هو قوله: «كل مولود يولد على الفطرة» كان قبل أن تنزل الأحكام، كما ذكره أبوعبيد، عن محمد بن الحسن، فأما إذا عرف أن كونهم ولدوا عى الفطرة لا ينافي أن يكونوا تبعاً، لآبائهم في أحكام الدنيا زالت الشبهة.
وقد يكون في بلاد الكفر من هو مؤمن في الباطن يكتم إيمانه من لا يعلم المسلمون حاله، إذا قاتلوا الكفار، فيقتلونه ولا يغسل ولا يصلى عليه ويدفن مع المشركين، وهو في الآخرة من المؤمنين أهل الجنة، كما أن المنافقين تجري عليهم في الدنيا أحكام المسلمين وهم في الآخرة في الدرك الأسفل من النار، فحكم الدار الآخرة غير حكام الدار الدنيا.

“Bu meseledeki anlaşmazlığın sebebi; dünyadaki küfür ahkamının, ahiretteki küfür ahkamı ile karıştırılmasıdır. Babalarının bu çocuklar üzerinde bulunan velayetleri, onları yetiştirmeleri ve eğitimini vermeleri, birbirlerine varis olmaları, babalarının muharip olması halinde bu çocukların esir alınıp köleleştirilmesi gibi dünyevi işler bazında kafirlerin çocukları ile ilgili olarak küfür hükümlerinin uygulanmasında, bu çocukların babalarının hükümlerine tabi olduklarına bakarak bunların da aynen küfür sözü söyleyen veya küfür ameli işleyenler gibi kafir olduklarını zannettiler. Fıtrat üzere doğmuş olmalarının dünya ahkamında babalarına tabi olmalarına engel olmadığı bilinirse, bu karışıklık ortadan kalkar. Küfür diyarında imanını gizleyen mü’min olabilir ve Müslümanlar da kafirler ile savaştıkları esnada, durumunu bilmemeleri sebebi ile onu öldürmüş olabilirler. Bu şekilde ölen bir kişi, durumu bilinmediğinden dolayı yıkanmaz, namazı kılanmaz ve müşrikler ile beraber gömülür. Halbuki ahirette cennet ehlinden olan mü’minler arasındadır. Nitekim münafıklar için de durum budur. Dünyada kendilerine İslam ahkamı uygulanmasına rağmen, ahirette cehennemin en alt tabakasındadırlar. Dolayısıyla ahiret yurdunun hükmü, dünya yurdunun hükmü ile aynı değildir.” (Der'u Tearuz'il Akli ve'n Nakl, 8/432-433)

Şu halde Dar’ul Harpte tanınmayan bir kimseye veya babasına tabi olarak kafirin çocuğuna kafir muamelesi yapmakta herhangi bir anlaşılmayacak durum yoktur, tıpkı Dar’ul İslam ahalisinden olan meçhul birisine ya da müslümanın çocuğuna müslüman muamelesi yapmakta bir müşkilat olmadığı gibi. Ancak irca akidesine müptela olmuş kimseler tebeiyyete göre müslüman muamelesi yapmakta bir sıkıntı görmezken aynı tebeiyyet esasına göre kafir muamelesine sıra gelince hemen sapıvermektedirler. Bu da bu şahısların akidesizliğinden kaynaklanmaktadır.

Bütün bu anlattıklarımızdan anlaşılmaktadır ki günümüzde gerek yönetim gerekse halk bazında tevhidi terk etmiş olan hatta kahir ekseriyeti tevhidin hakikatinden habersiz olarak yaşayan ve de beşeri kanunlarla hükmetmek, kabirlere ve ölülere ibadet etmek, iman küfür sınırları hakkında cehalet gibi açık küfürlere de müptela olmuş olan halklar kafir ve müşrik oldukları gibi bu halkların yaşadığı diyarlar da küfür diyarlarıdır yani dar’ul harptir. Günümüzdeki İslam’a nisbet edilen bütün ülkelerin durumları da maalesef böyledir. Bu diyarlarda yaşayan ve akidesi bilinmeyen herkes de aksi ispat edilinceye kadar zahiri hüküm itibariyle halkın çoğunluğunun durumu göz önünde bulundurularak kafir muamelesi görürler. Ancak bu zahire göre verilmiş bir hüküm olup böyle birisinin iç aleminde mümin olması mümkündür. Bu küfür diyarında yaşayanlardan bizzat zahirde de küfür amelleri izhar edenler ise hem Allah katında hem de insanlar katında gerçek anlamda kafirdirler.

Yukarda da işaret edildiği gibi zahire göre verilen hüküm açısından insanların geneli hakkında hüküm vermeyip her ferdin tek tek değerlendirileceğini ileri sürmek batıldır. Dar’ul harpte yaşayan her fert zahirde kafir muamelesi görür. Lakin hakiki hüküm anlamında bu söyleniyorsa doğrudur yani zahiri hüküm olarak her ferde kafir muamelesi yapıldıktan sonra her ferdin hakiki hükmü -isteniliyorsa- ayrı ayrı tesbit edilir. Şunu da belirtelim ki bizler böyle bir şeyle de mükellef değiliz. Zira Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) zamanından beri Müslümanlar birçok kafir devlet ve halkla savaşlar yapmışlar ve İslam orduları hiçbir zaman fethettikleri veya saldırdıkları bölgelerde yaşayan Müslümanlar var mı yok mu diye bir araştırmayla mükellef tutulmamışlardır. Bilakis Müslümanlar girdikleri küfür diyarlarındaki herkese herhangi bir tevakkuf (duraklama) ya da tebeyyün (araştırma) yapmaksızın kafir muamelesi yaparak oranın ahalisini öldürmüşler ya da esir almışlar ne zaman ki sözkonusu yerlerde imanını izhar eden birisine raslarlarsa onu serbest bırakmışlar ya da kafir zannederek öldürdülerse -kısas gerekmeksizin- sadece keffaretini (veya bir kavle göre diyetini) ödemişlerdir. İslam ümmetinin icması budur ve bu icmadan saparak küfür diyarında akidesini tesbit edene kadar kimseye kafir muamelesi yapılamayacağını ileri sürmek dalalet ve sapıklıktır.

[Şevkani bu hususta şöyle der: “Küfür diyarında olup Müslüman olduktan sonra hicret etmeyen ve iki taraf arasında meydana gelen savaşta Müslümanlar tarafından, Müslüman olduğu bilinmeden öldürülen kişi için öldüren kişi diyet ödemez. Sadece Müslüman bir köle azad eder. Diyet ödemesinin gerekmediği konusunda ihtilaf vardır. Kimilerine göre öldürülen kişinin velisi kafirdir ve diyet alma hakkı yoktur. Kimilerine göre ise, öldürülen Müslüman kişinin dokunulmazlığı derece olarak daha düşüktür. Çünkü Allahu Teala şöyle buyurur: “İman edip de hicret etmeyenler ise, onlar hicret edinceye kadar size onların mirasından hiçbir şey yoktur (siz onlara varis olamazsınız). (Bununla beraber) eğer onlar din hususunda sizden yardım isterlerse, sizinle aralarında sözleşme bulunan bir kavim aleyhine olmaksızın (o Müslümanlara) yardım etmek üzerinize borçtur. Allah yapacaklarınızı hakkıyla görmektedir.” (el-Enfal 8/72)” (Fethu’l-Kadir, 1/575) " Şevkani bunu "Eğer öldürülen mümin olduğu halde, size düşman olan bir toplumdan ise mümin bir köle azat etmek lâzımdır." (Nisa: 92) mealindeki ayetin tefsirinde zikretmiştir.]

Yeri gelmişken şunu da belirtelim ki meseleyi olduğundan farklı göstermeye çalışan bazı demagogların iddia ettiği gibi bundan kasıd, bir ülkenin yöneticisi kafir olduğu zaman halk da kafir olur demek değildir. Bizler bugüne kadar ne Türkiye’de ne de diğer ülkelerde böyle bir iddiada bulunan bir fırkaya rasgelmiş değiliz. Halk ancak yönetimden razı olduğu zaman kafir olur ki bugünkü insanların çoğu böyledir. Ancak küfür sistemine razı olmadığı halde sözkonusu ülkede yaşamaya devam eden birisi sırf bundan dolayı tekfir edilemez. Lakin akidesi bilinmediği takdirde zahirde kafir muamelesi görür. Bu ikisini birbirine karıştırmamak gerekir. Günümüzde çok büyük araştırmacı ve alim olarak takdim edilen bazı kimselerin tekfirci adını verdikleri fırkaların küfür idaresi altında yaşayan herkese bizzat hakiki anlamda kafir dediklerini ileri sürmeleri iftiradır, zulumdür ve de bu kimselerin cehaletlerini isbat etmekten başka da bir faydası bulunmamaktadır.

İşte buraya kadar anlatılanlar göstermektedir ki küfür diyarında yaşayan meçhul kimselere müslüman hükmü verilebilmesi için akidelerinin ortaya çıkarılması şarttır. Çünkü dar’ul harp ahalisinde asıl olan küfürdür, İslam değildir. Günümüzde bazı dalalet fırkaları hatta tevhid ehli haricinde hemen hepsi günümüz insanlarında aslolanın İslam olduğunu, aksini iddia edenlerin Harici ve bidatçi olduğunu iddia etmekte ve haliyle insanların akidesini araştırmanın da bidat ve sapıklık olacağını ileri sürmektedir. Halbuki akide imtihanı ancak Müslümanların hakim olduğu bir diyarda garip karşılanabilir hatta ihtiyaç olduğu durumlarda İslam devletinde dahi imtihan sözkonusu olmuştur. Küfür diyarında müslüman hükmü vermeden önce akide araştırmak ise bidat olmak bir yana bizzat vaciptir hatta bir kafire araştırmadan müslüman hükmü veren kişi kafirdir. Çünkü yukarda zikri geçen nass, delalet ve tebeiyyet gibi hüküm verme yollarından hiç birisi olmaksızın İslam hükmü vermiştir. Bu da hiç bir delil olmaksızın kafire müslüman demektir ki bunun da küfür olduğu bellidir. Yukarda da işaret ettiğimiz gibi bu tarz ameller ancak günümüz toplumlarını aslında müslüman görmeye devam eden ve bu toplumun kafir olduğuna itikad etmeyen kimselerden sadır olur. Zira bunlar asli kafir dedikleri Hristiyan, Putperest ve sair ülkelerde tanımadıkları kimseye müslüman demezler ve bidat dedikleri akide araştırmasını oralarda yaparlar. Onlar ancak bu toplumu müslüman gördükleri için akide araştırmaya bidat demektedirler. Maalesef çoğu kimse bu şekilde kendisinin ve başkalarının akidesinin sorgulanmasından rahatsızdırlar çünkü onlar İslam’ın hakikatini bilmedikleri için kişilere nasıl müslüman hükmü verileceğini de bilmemektedirler. İşte biz de bundan dolayı yazımızın bundan sonraki kısmına İslam’ın hakikatine ve mahiyetine dair birtakım hususları hatırlatarak devam edeceğiz inşaallah.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1767
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
İslam'ın Hakikati ve Mahiyeti:

Burada kişilere neye göre müslüman veya kafir hükmü verileceğini tesbit etmeden önce İslam’ın ve küfrün ne olduğunun tesbit edilmesi gerekmektedir. Günümüzde bu konularda konuşan birçok kimse kendileri İslam’ın hakikatinden habersiz oldukları için haliyle kişilere nasıl müslüman hükmü verileceğini de tesbit edememektedirler. İslam, günümüzdeki çoğu kimsenin zannettiği gibi sadece Yahudi ve Hristiyan olmamak yahut kelime-i şehadet, namaz vb şiarları mücerred olarak yerine getirmek değildir. Bilakis İslam, öncelikle şirkten ve şirk ehlinden beri olmayı ihtiva etmektedir. Müslüman da ancak bu şekilde Allah’a tevhid yoluyla teslim olanlara verilen bir isimdir. Tevhidsiz bir İslam mümkün değildir. İşte bu nokta anlaşılmadığı için insanlara müslüman hükmü verme konusunda kargaşa hüküm sürmektedir. Şimdi işin bu noktasında İslam’ın ancak şirkten uzaklaşarak gerçekleşeceği hususundaki delilleri kısaca arzetmek istiyorum:

Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:

قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا إِلَى كَلَمَةٍ سَوَاء بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ أَلاَّ نَعْبُدَ إِلاَّ اللّهَ وَلاَ نُشْرِكَ بِهِ شَيْئًا وَلاَ يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضاً أَرْبَابًا مِّن دُونِ اللّهِ  فَإِن تَوَلَّوْاْ فَقُولُوا اشْهَدُوا بِأَنَّا مُسْلِمُونَ
         
"De ki: 'Ey kitap ehli, bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin (şöyle ki:) Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şey ortak koşmayalım ve birbirimizi Allah'tan başka rabler edinmeyelim!' Eğer yüz çevirirlerse: 'Bizim, Müslümanlar olduğumuza şahit olun’ deyin." (Âl-i İmran, 64)

Vahidi, “Tefsir’ul Veciz”de ayette geçen 'Bizim, Müslümanlar olduğumuza şahit olun’ kavlini şöyle tefsir etmektedir:


أي: مقرون بالتوحيد

“Yani bizim tevhidi ikrar edenler olduğumuza şahitlik edin”

Kurtubi ise tefsirinde şöyle demektedir:


(فَقُولُوا اشْهَدُوا بِأَنَّا مُسْلِمُونَ) أَيْ مُتَّصِفُونَ بِدِينِ الْإِسْلَامِ مُنْقَادُونَ لِأَحْكَامِهِ معترفون بما لله عليه عَلَيْنَا فِي ذَلِكَ مِنَ الْمِنَنِ وَالْإِنْعَامِ، غَيْرُ مُتَّخِذِينَ أَحَدًا رَبًّا لَا عِيسَى وَلَا عُزَيْرًا ولا الملائكة، لأنهم بشر مثلنا محدث كحدثنا، وَلَا نَقْبَلُ مِنَ الرُّهْبَانِ شَيْئًا بِتَحْرِيمِهِمْ عَلَيْنَا مَا لَمْ يُحَرِّمْهُ اللَّهُ عَلَيْنَا، فَنَكُونُ قَدِ اتَّخَذْنَاهُمْ أَرْبَابًا.

"Şahit olunuz ki biz müslümanlarız, deyin," Yani İslâm dinine bağlı kalmak, bizim ayrılmaz vasfımızdır. Biz bu dinin hükümlerine uyan kimseleriz. Bu hususta Allah'ın üzerimizdeki lütuf ve nimetlerini itiraf eden kimseleriz. İsa olsun Üzeyr olsun melekleri olsun hiçbir kimseyi rab edinmeyiz. Çünkü İsa ve Üzeyr de bizim gibi birer insandır. Ve hepsi de bizim gibi sonradan yaratılmışlardır. Bizler Allah'ın bize haram kılmadığı bir-şeyi, rahipler haram kıldı diye haram kabul edemeyiz. O takdirde onları rab edinmiş oluruz”

Böylece ayette geçen Müslümanlar olmaktan kasıd mücerred Yahudi ve Hristiyanlara muhalif olanlar değil, bilakis tevhid ehli olmak ve şirk amellerini terk etmek olduğu ortaya çıkar. Ehli kitabın yaptığı şirk amellerin aynısını yapanların ise İslam iddiası muteber değildir.

أَمْ كُنْتُمْ شُهَدَاءَ إِذْ حَضَرَ يَعْقُوبَ الْمَوْتُ إِذْ قَالَ لِبَنِيهِ مَا تَعْبُدُونَ مِنْ بَعْدِي قَالُوا نَعْبُدُ إِلَهَكَ وَإِلَهَ آبَائِكَ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَاقَ إِلَهًا وَاحِدًا وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ

“Yoksa Ya'kub'a ölüm geldiği zaman siz orada mı idiniz? O zaman (Ya'kub) oğullarına: Benden sonra kime kulluk edeceksiniz? demişti. Onlar: Senin ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilâhı olan tek Allah'a kulluk edeceğiz; biz ancak O'na teslim olmuşuzdur, dediler.” (Bakara: 133)

İbn Abbas’a nisbet edilen “Tenvir’ul Mikbas” adlı tefsirde son kısımda geçen “biz ancak O'na teslim olmuşuzdur” ifadesi şöyle tefsir edilmiştir:

مقرون لله بِالْعبَادَة والتوحيد

 “Allah’ı ibadet ve tevhid yoluyla ikrar edenleriz”

Semerkandi ise şöyle yorumlamıştır:

أي مخلصون له بالتوحيد

 “Yani Ona karşı tevhid ile ihlaslı olanlarız”

إنّ الدّين عند الله الإسلام “Allah katında din İslam’dır” (Al-i İmran: 19) ayetini Katade şöyle tefsir etmiştir:


والإسلام: شهادة أنّ لا إله إلا الله، والإقرار بما جاء به من عند الله

“İslam; Allah’tan başka ilah olmadığına şahitlik etmek ve onun (Yani Nebi sav’in) Allah katından getirdiklerini kabul etmektir.”

Muhammed bin Cafer ez Zubeyr ise İslam tanımıyla alakalı şöyle demiştir:

ما أنت عليه يا محمد من التوحيد للربّ، والتصديق للرسل

“Ey Muhammed, senin üzerinde bulunduğun yol yani Rabbi birlemek ve Rasulleri tasdik etmektir.”

Bunları Taberi nakletmiştir.

Bu hususta Kur’an’dan daha birçok delil getirilebilir. İçinde İslam ve Müslüman kelimesi geçen ayetleri ve bu ayetlere selefin ve halefin yaptığı yorumları okuyan herkesin İslam’ın tamamen tevhidle beraber ele alındığını görür.

Sünnette de buna delalet eden hususlar çok olmakla beraber sadece bir tanesini zikretmekle yetiniyoruz ki o da Cibril hadisi diye meşhur olan hadistir. Burada Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) İslam’ı bizzat kendisi ta’rif etmiş ve şöyle demiştir:


الْإِسْلَامُ أَنْ تَشْهَدَ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، وَتُقِيمَ الصَّلَاةَ، وَتُؤْتِيَ الزَّكَاةَ، وَتَصُومَ رَمَضَانَ، وَتَحُجَّ الْبَيْتَ إِنِ اسْتَطَعْتَ إِلَيْهِ سَبِيلًا

“İslam, Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Onun Rasulü olduğuna şehadet etmen, namazı kılman, zekatı vermen, orucu tutman ve ona yol bulabilirsen Beyt’i haccetmendir.”

Buradaki şehadetten maksadın amel olmaksızın mücerred bir lafız olmadığının delili ise aynı hadise ait Müslim’in naklettiği diğer bir lafızdır:

الْإِسْلَامُ أَنْ تَعْبُدَ اللهَ، وَلَا تُشْرِكَ بِهِ شَيْئًا “İslam, Allah’a ibadet etmen ve Ona hiçbir şeyi ortak koşmamandır” (Muslim, İman: 1)

İşte bu İslam’ın hakikatini ortaya koymaktadır. Maalesef nassları işine geldiği gibi yorumlamayı adet edinmiş olan bir kısım insanlar hadisi sırf dille şehadet getirmek olarak yorumlamış, bunun Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından yapılan açıklamasına yani şirk koşmamak olarak tefsir edilmesine itibar etmemiş ve ardından şehadet kelimesini mücerred telaffuzu ve de namaz vb diğer İslam rükunlarını şirki terk etmenin önüne geçirerek bu hususları yerine getiren birisinin şirkten tevbe edip etmediğine bakmaksızın İslam’ına hükmetmişlerdir. Onlar bunu yaparken yine şu tarz hadisleri delil almışlardır:


أُمِرْتُ أَنْ أُقَاتِلَ النَّاسَ حَتَّى يَقُولُوا: لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ، فَمَنْ قَالَ: لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ، فَقَدْ عَصَمَ مِنِّي مَالَهُ، وَنَفْسَهُ، إِلَّا بِحَقِّهِ وَحِسَابُهُ عَلَى اللهِ


“Ben insanlarla La ilahe illallah deyinceye kadar savaşmakla emrolundum. Her kim La ilahe illallah derse (İslam’ın) hakkı hariç malını ve canını benden korumuş olur. Hesabı ise Allah’a kalmıştır.”

Hadisin diğer bir lafzında ise şöyle demektedir:

حَتَّى يَشْهَدُوا أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ، وَيُؤْمِنُوا بِي، وَبِمَا جِئْتُ بِهِ “Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet edinceye ve bana ve de benim getirdiklerime iman edinceye kadar…”

Bütün bunları Muslim rivayet etmiştir. Müslim’in bu rivayetlerin hemen akabinde zikrettiği başka bir lafız daha vardır ki bundan kasdın ne olduğunu izah etmektedir:


مَنْ قَالَ: لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ، وَكَفَرَ بِمَا يُعْبَدُ مَنْ دُونِ اللهِ، حَرُمَ مَالُهُ، وَدَمُهُ، وَحِسَابُهُ عَلَى اللهِ

“Her kim La ilahe illallah der ve Allah’tan başka ibadet edilenleri reddederse malı ve kanı haram olur, hesabı ise Allah’a kalır.” Aynı hadisin başka lafzı ise مَنْ وَحَّدَ اللهَ “Allahı tevhid eder, birlerse” şeklindedir. (Hadisler için bkz Muslim, İman: 8)

İşte bu hadis La ilahe illallah demekten kasdın kuru bir söz değil, bilakis tağutları ve sahte ilahları reddetmek ve de şirki terk ederek Allahı tevhid etmek olduğunu ve ancak bu şekilde söylendiğinde mal ve can emniyetini sağlayacağını ortaya koymaktadır. İnsanlardan, şirki terketmeleri talep edilmeksizin sırf dille şehadet getirmelerinin talep edildiğini ileri sürenler Allah ve Rasulü'nden gelen bu açık delilleri yalanlamış oldukları gibi Allaha ve Rasulüne iftira da atmış olmakta ve haşa Allahın insanlardan hiç bir manası olmayan bir nevi parola talep ettiğini ileri sürmüş olmaktadırlar. Halbuki kelam yani söz ancak manasıyla beraber değer ifade eder. En düşük derecede insanın en önemsiz sözlerinde bile mana talep edildiği ve manasız söz söylemek sefihlik, ahmaklık alameti sayıldığı halde Alemlerin Rabbinden sadır olan en faziletli kelam olan La ilahe illallah sözünün manasının değil ancak lafzının önemli olduğunu iddia ederek bu en değerli sözü manasından soyutlamaya çalışanlar Allah'ın kelamına karşı en büyük hakareti yapmaktadırlar.

Şeyh Muhammed b. Abdulvehhab Rahimehullah Hureymila ahalisi ile yaptığı bir müzakerede şunları söylemiştir:


لا إله إلا الله قد سألنا عنها كل من جاءنا منكم من مطوع وغيره، ولا لقينا عندهم إلا أنها لفظة ما لها معنى، ومعناها: لفظها، ومن قالها فهو مسلم، وقد يقولون لها معنى لكن معناها لا شريك له في ملكه.
ونحن نقول: لا إله إلا الله ليست باللسان فقط؛ لا بد للمسلم إذا لفظ بها أن يعرف معناها بقلبه، وهي التي جاءت لها الرسل وإلا الملك ما جاءت الرسل له


“Hocalardan ve başkalarından olsun sizden bize gelenlerin hepsi “La İlahe İllallah” kelimesinden sordular. Onların nezdinde, bunun ma’nası olmayan bir lafızdan başka bir şey olduğuna rastlamadık. Onlara göre bunun ma’nası sadece lafzıdır. Ve bu lafzı kim söylerse o müslümandır. Onlar bazen bunun ma’nasının olduğunu da söylüyorlar. Lakin ma’nasını mülkünde ortağı yoktur şeklinde açıklıyorlar.

Biz de onlara şunu diyoruz: “La İlahe İllallah” sadece dil ile (söylenecek bir şey) değildir. Müslüman bir kimsenin onu telaffuz ettiği zaman, kalbinde onun ma’nasını kavraması şarttır. Rasuller işte bununla gelmiştir. Rasuller (sadece) Mülk(ün Allah’a ait olması) ile gelmemişlerdir.” (el-Cevahir’ul Mudiyye, sf 36)
Şeyh (rh.a) aynı eserin başka bir yerinde ise şöyle demektedir:

والمراد من هذه الكلمة: معناها لا مجرد لفظها، والكفار الجهال يعلمون أن مراد النبي صلى الله عليه وسلم بهذه الكلمة هو: إفراد الله بالتعلق، والكفر بما يُعْبَد من دونه والبراءة منه، فإنه لما قال لهم قولوا: لا إله إلا الله، قالوا: {أَجَعَلَ الآلِهَةَ إِلَهاً وَاحِداً إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ}.
فإذا عرفت أن جهال الكفار يعرفون ذلك؛ فالعجب ممن يدعي الإسلام، وهو لا يعرف من معنى هذه الكلمة ما عرفه جهال الكفار، بل يظن أن ذلك هو التلفظ بحروفها من غير اعتقاد القلب بشيء من المعاني، والحاذق منهم يظن أن معناها: لا يخلق ولا يرزق، ولا يحيي ولا يميت، ولا يدبر الأمر إلا الله. فلا خير في رجل، جهال الكفار أعلم منه بمعنى لا إله إلا الله.


“Bu kelimeden murad sadece lafzını telaffuz etmek değil bilakis (lafzıyla beraber) ma’nasıdır. Cahil kâfirler Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in bu kelime ile ne kast ettiğini çok iyi biliyorlardı. Bu kelimenin taallukta (kendisine bağlanma hususunda) Allah’ı birleyip, O’ndan başka ibadet edilen her şeyi reddedip onlardan teberri etme (uzaklaşma) ma’nasına geldiğini biliyorlardı. Nitekim Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlara “La İlahe İllallah” deyiniz, dediği vakit onlar şöyle dediler:

أَجَعَلَ الآلِهَةَ إِلَهاً وَاحِداً إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ


«Bütün ilahları tek bir ilah mı yaptı? Gerçekten bu şaşılacak bir şeydir!» (Sad: 5)

Sen bu cahil kâfirlerin bu kelimenin ma’nasını bildiklerini öğrendiğin zaman, bundan daha çok şaşılacak olan şeyin İslam iddiasında bulunup da, cahil kâfirlerin bile bildiği bu ke-limenin ma’nasını bilemeyenlerin durumu olduğunu anlamış olursun. Bilakis onlar ma’nasına kalben itikat etmeksizin, sadece harfleri ile telaffuz etmenin yeterli olacağını zannediyorlar. Ve onlardan daha mahir olanlar bu kelimenin ma’na¬sının -Allah’tan başka yaratan, rızık veren, öldüren, dirilten ve işleri tedbir edenin olmaması- olarak zannederler. Cahil kâfirlerin bile “La İlahe İllallah” kelimesinin ma’nasını kendisinden daha iyi bildikleri bir adamda hayır yoktur.” (el-Cevahir’ul Mudiyye, sf 6)

Günümüzdeki durum da Şeyh’in zamanındakinden farklı değildir, hatta daha kötüdür. Davetçi geçinenler dahil birçok kimse insanlardan kelime-i tevhidin sadece dille söylenmesini talep etmekte, manasını talep eden daha derin (!) hocalar ise bunu söyleyen kimsenin Allah’tan başka yaratıcı olmadığını ikrar eden ve kendisini müslüman olarak tanımlayan birisi olduğunu öğrendiklerinde ferahlayıp artık bundan ötesini sorgulamanın dinde aşırılık olacağını zannetmektedirler. Kendisini tevhide ve selef menhecine nisbet edenlerin de çoğu böyle düşünür. Onlar, bu kavmin “La ilahe illallah”ın manasını Arap müşrikleri kadar dahi bilmediklerinin farkında olmalarına ve bu sözün hakiki manasını kasdetmeden söylediklerini bilmelerine rağmen bunu İslam alameti olarak saymaya devam ederler hatta şehadet getiren birinden tafsilat talep etmeyi onlar da bidat ve sapıklık olarak değerlendirir. La havle vela kuvvete illa billah!

Halbuki bunlar çok iyi bilmektedir ki müşrikler bu sözü ancak şirki terk ettikten sonra söylemekteydiler, eğer ki onlar arasında bu sözü söylemelerine rağmen Lata Uzzaya ibadet etmeye devam eden bir topluluk olsaydı hiç şüphe yok ki Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabı ta ki putları terk ettiklerini tesbit edinceye kadar bunu onlardan kabul etmeyecekti. Nitekim Hristiyanlar da La ilahe illallah demelerine rağmen Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’i tasdik edip İsa (as)’ı ilahlaştırmayı terkedene kadar bu söz onlardan kabul edilmemişti. Buna dair nakiller ilerde inşaallah gelecektir.

Şu halde müşrik bir toplumun içinde yaşayan bir fert ancak şirkten beri olduğu ortaya çıktığı zaman müslüman hükmü alabilir. Kaldı ki iyi düşünenler için şehadet etmek ve kavl (söylemek) de aslında aynı manayı ifade etmektedir. Zira şahitlik ancak bilgiye dayalı olduğu zaman değer ifade eder. Allah’tan başka ilah olmadığı hususunu bilmediği halde şahitlik yapan kimse ancak yalancı şahit mesabesindedir, tıpkı bilmediği bir olay hakkında şahitlik yapan gibi. Aynı şekilde bir şeyi kavl etmek, söylemek de aslında ona inanmak, itikad etmek demektir. Bundan dolayı mezhepleri ve görüşleri ifade etmek için bu hususta Ehli sünnetin veya Mutezile’nin kavli şudur deriz veya İmam Şafii’den bu hususta iki kavil rivayet edilmiştir deriz. Veya İmam Ahmed şu fıkhi meselede şöyle demiştir, deriz. Bütün bunlar zikri geçen kişi veya grupların konuyla alakalı sahip olduğu inancını ifade eder. Kim La ilahe illallah derse ifadesi de aynı şekilde her kim Allah’tan başka ilah olmadığını söylerse, buna inanırsa manasındadır. Günümüzdeki insanlar buna inanıyorlar denilirse buna karşılık şöyle deriz: Bunların inancı ancak Ehli kitab’ın tevhide inanması gibidir. Nitekim Yahudi ve Hristiyanlar “Allah’tan başka ilah yoktur” dedikleri halde bunun içini boşaltmışlar ve Uzeyr ve İsa’ya Allah’ın oğlu demelerini veya haham ve rahiplere haram helal belirleme yetkisi vermelerini bu tevhide zıt görmemişlerdir. Öyle ki meşhur kıssada Adiyy bin Hatem onları Rabb edinmediklerini söyleyerek Allah Rasulüne itiraz etmiştir. İşte bundan dolayı kitap ehlinin “La ilahe illallah” sözüne itibar edilmemiş, itibar edilse bile ancak eski şirklerini terk ettiklerine delalet eden ek bir karineyle itibara alınmıştır. Nitekim Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Muaz (ra)’ı kitap ehline davet için gönderdiği meşhur hadiste şöyle demektedir:


فَادْعُهُمْ إِلَى شَهَادَةِ أَنَّ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ وَأَنِّي رَسُولُ اللهِ، فَإِنْ هُمْ أَطَاعُوا لِذَلِكَ فَأَعْلِمْهُمْ أَنَّ اللهَ افْتَرَضَ عَلَيْهِمْ خَمْسَ صَلَوَاتٍ فِي كُلِّ يَوْمٍ وَلَيْلَةٍ، فَإِنْ هُمْ أَطَاعُوا لِذَلِكَ، فَأَعْلِمْهُمْ أَنَّ اللهَ افْتَرَضَ عَلَيْهِمْ صَدَقَةً تُؤْخَذُ مِنْ أَغْنِيَائِهِمْ فَتُرَدُّ فِي فُقَرَائِهِمْ

“Onları Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim de Onun Rasulü olduğuma şehadet etmeye çağır, eğer bu hususta sana itaat ederlerse Allah’ın onlara her gece ve gündüzde beş vakit namazı farz kıldığını bildir, bu hususta da sana itaat ederlerse Allah’ın onlara fakirlerinden alınıp zenginlerine verilmek üzere sadaka vermeyi farz kıldığını bildir ilh.…”

Hadisin başka bir lafzı ise şöyledir:


فَلْيَكُنْ أَوَّلَ مَا تَدْعُوهُمْ إِلَيْهِ عِبَادَةُ اللهِ عَزَّ وَجَلَّ، فَإِذَا عَرَفُوا اللهَ

“Onları ilk çağırdığın şey Allaha ibadet olsun, eğer Allah’ı bilirlerse…” (Bu hadisler için bkz. Muslim, İman: 7)

İbn Mende’nin “İman” kitabındaki lafız ise şöyledir:


فَلْيَكُنْ أَوَّلُ مَا تَدْعُوهُمْ إِلَى أَنْ يُوَحِّدُوا اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ، فَإِذَا عَرَفُوا ذَلِكَ

“Onları ilk çağırdığın şey Allah’ı tevhid etmek (birlemek) olsun, eğer bunu bilirlerse…” (Kitab’ul İman, no: 213 ayrıca Beyheki de Medhal adlı eserinde no: 314’te benzer lafızla kaydetmiştir.)

İbn Zenceveyh ise el-Emval adlı eserinde hadisin baş tarafını şu şekilde kaydetmiştir:


إِنَّكَ سَتَقْدُمُ عَلَى قَوْمٍ أَهْلِ كِتَابٍ، فَادْعُهُمْ إِلَى التَّوْحِيدِ، فَإِنْ أَقَرُّوا لَكَ بِذَلِكَ فَقُلْ لَهُمْ: إِنَّ اللَّهَ قَدْ فَرَضَ عَلَيْكُمْ خَمْسَ صَلَوَاتٍ بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ

“Şüphesiz sen kitap ehli bir kavmin yanına gideceksin. Şu halde onları tevhide davet et. Seni bu hususta tasdik ederlerse onlara de ki: Şüphesiz Allah size gece ve gündüzde beş vakit namazı farz kılmıştır.” (Kitab’ul Emval, no: 2238)

Ayni, Umdet'ul Kari'de ilgili hadisin açıklamasında şunları söylüyor:

قَوْله: (فَإِذا عرفُوا الله) أَي: بِالتَّوْحِيدِ، وَنفي الألوهية عَن غَيره.

"Allahı tanıdıkları zaman" Bu, tevhidle ve Ondan başkasının ilahlığını reddederek olur.” (Umdetul Kari, 9/25)

Görüldüğü gibi Muaz hadisinde geçen Allah’tan başka ilah olmadığına şehadetten kasdın dille mücerred olarak kelime-i şehadet getirmek değil bilakis tevhidi –Kitap ehli’nin yaptığı gibi içini boşaltarak değil- gerçek manada tasdik etmek ve de Allah’a da yine onların yaptığı şekilde şirk karıştırarak değil dini yalnız Ona has kılarak ortaksız bir şekilde ibadet etmek olduğu ve de kitap ehlinden ancak bunun talep edildiği, onlara müslüman muamelesi yapmanın ve de İslam’ın namaz, zekat vs diğer mükellefiyetlerini emretmenin ancak tevhidi bu şekilde tasdik ettikleri zaman sözkonusu olacağı açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Bütün bu deliller, insanlara müslüman hükmü vermede şirkten tevbe edip etmelerinin değil mücerred şehadet getirmelerinin esas olduğunu iddia edenlerin bu davasını açıkça iptal etmektedir. Ayrıca Kitap ehli’nin daha önce de kendilerinin tevhid ehli olduğunu, Allahı tanıdıkları ve Ona ibadet ettikleri iddiasında olmalarına rağmen bu iddianın onlardan kabul edilmemesi ve Allah hakkında cahil olmakla vasıflanıp ancak tevhidi gerçek manada kabul ettikleri zaman marifetullaha ulaşmakla vasfedilmeleri de üzerinde düşünülmesi gereken ayrı bir husustur. Bu konuda Nevevi’nin ilgili hadisin şerhinde yaptığı birtakım açıklamalar vardır ki isteyenler oraya müracaat edebilir, sözü uzatmamak için nakletmiyoruz. Lakin bizim konumuzla alakalı olarak dikkat edilmesi gereken nokta davet yapılan muhataplardan Allahı tanımalarının istenmesi ve ancak bu gerçekleştikten sonra onlara müslüman hukukunun uygulanmasıdır. Zaten davetin amacı da Allahı tanıtmaktan başka nedir ki? Fakat günümüzde iş tersine dönmüş ve davetten maksad Allahı tanıtmak, Onun ortağı, eşi ve benzeri olmadığı hususu başta olmak üzere en güzel isimlerini ve de en kemal sıfatlarını anlatmak değil de bilakis insanlara belli maddeleri ezberletmek, -okul, askerlik, mahkeme vs- birkaç güncel meseleye küfür demelerini sağlamak olmuştur. Bunun da asıl gayesi insanları Allah’ın dinine değil kendi mezhep ve hiziplerine davettir. Çünkü maksad dine davet olsa insanlara din öğretilir, anlatılırdı ama maksad din olmayınca, tıpkı batıl tarikatlara giriş seremonilerini andıran bir şekilde bir takım maddeler ezberletilerek henüz tevhidi bilmeyen ve Rabbini tanımayan kişilere müslüman hükmü verilmekte ve bu usule itiraz ederek öncelikle Rasullerin ortak daveti olan tevhidin, tevhide dair temel kavramların anlatılması ve kişi ancak tevhidi gerçek anlamıyla öğrenip akide edindikten sonra ona müslüman hükmü verilmesi gerektiğini söyleyenler ise –bu oyunu bozdukları için- dinde bidat ihdas etmekle suçlanmaktadır. Halbuki bizler ancak müslümana müslüman hükmü vermekle mükellefiz başkasına değil! Müslüman ise yukarda izah edildiği üzere ancak şirkten bilinçli olarak tevbe eden kimsedir nitekim Muaz hadisinde marifetullaha, Allahı tanımaya işaret edilmesi de buna işaret eder ve bir kimsenin şirkin ve tevhidin ne olduğunu bilerek tevbe etmesi haricinde müslüman hükmü almayacağını ortaya koyar.



İşte bu deliller ve de selef ve haleften nakledilen bütün bu kaviller alimlerin yaptığı şu İslam tariflerinin ne kadar isabetli olduğunu ortaya koymaktadır:

İbn Teymiyye (rh.a)’ın tarifi:


دِينُ الْإِسْلَامِ " الَّذِي ارْتَضَاهُ اللَّهُ وَبَعَثَ بِهِ رُسُلَهُ هُوَ الِاسْتِسْلَامُ لِلَّهِ وَحْدَهُ؛ فَأَصْلُهُ فِي الْقَلْبِ هُوَ الْخُضُوعُ لِلَّهِ وَحْدَهُ بِعِبَادَتِهِ وَحْدَهُ دُونَ مَا سِوَاهُ. فَمَنْ عَبَدَهُ وَعَبَدَ مَعَهُ إلَهًا آخَرَ لَمْ يَكُنْ مُسْلِمًا وَمَنْ لَمْ يَعْبُدْهُ بَلْ اسْتَكْبَرَ عَنْ عِبَادَتِهِ لَمْ يَكُنْ مُسْلِمًا وَالْإِسْلَامُ هُوَ الِاسْتِسْلَامُ لِلَّهِ وَهُوَ الْخُضُوعُ لَهُ وَالْعُبُودِيَّةُ لَهُ

"Allah'ın razı olduğu ve elçileriyle göndermiş olduğu İslâm dini, sadece Allah'a teslim olmaktır. Bunun aslı kalptedir. O da sırf Allah için sadece O'na ibadet ederek boyun eğmektir. Kim de O'na ve O'nunla beraber başka bir ilaha da ibadet etmekteyse o Müslüman sayılmaz.

Keza O'na ibadet etmeyen, dahası O'na ibadet etmekten kaçınan kişi ise hiç Müslüman sayılamaz. Çünkü İslâm sırf Allah'a teslim olmaktır. Bu da O'na boyun eğmek ve O'nun için ibadet etmektir. " (Feteva, 7/263; *Külliyat, 7/217)

İbn Kayyım ise şöyle demektedir:


والإسلام هو توحيد الله وعبادته وحده لا شريك له، والإيمان بالله وبرسوله واتباعه فيما جاءَ به، فما لم يأْت العبد بهذا فليس بمسلم وإن لم يكن كافراً معانداً فهو كافر جاهل. فغاية هذه الطبقة أنهم كفار جهال غير معاندين، وعدم عنادهم لا يخرجهم عن كونهم كفاراً فإن الكافر من جحد توحيد الله وكذب رسوله إما عناداً وإما جهلاً وتقليداً لأهل العناد.

İslam: Allah’ı birlemek, bir olan ve ortağı bulunmayan Allah'a ibadet etmek, Rasûlü'ne iman etmek, Rasûl’ün getirdiklerinde ona tâbi olmaktır. Kul bunu yapmadığı sürece Müslüman olamaz. Eğer mu’annid (inatçı, bilerek inkâr eden) bir kâfir değilse de, cahil bir kâfirdir. Bu tabaka ehli, en iyi ihtimalle inatçı olmayan cahil kâfirlerdir. Şüphesiz ki bunların inatçı olmamaları, kâfir olmaktan onları kurtarmaz. Çünkü kâfir, Allah’u Te’âlâ’nın birliğini (tevhidini) inkâr eden ve Rasûlü’nü yalanlayan kimselerdir. Bu bazen inatçı olmaktan kaynaklanır, bazen de cehaletten ve inat ehlini taklit etmekten kaynaklanır. [Tarikul Hicreteyn (İki Hicret yolu)17. tabaka) sf 411 vd]

Şeyhulislam Muhammed bin Abdilvehhab “Üç Esas” adlı risalesinde ikinci esas olan İslam’ı şöyle tarif etmektedir:

وَهُوَ: الاسْتِسْلامُ للهِ بِالتَّوْحِيدِ، وَالانْقِيَادُ لَهُ بِالطَّاعَةِ، وَالْبَرَاءَةُ مِنَ الشِّرْكِ وَأَهْلِهِ

“İslam: Kulun Allah'ı  birleyerek ona teslim olması, itaat ederek Ona boyun eğmesi, şirkten ve onun ehlinden beri olması (uzaklaşması) demektir.”

Şeyh, İslam Dininin Aslı adlı risalesinde ise şöyle demektedir:


أصْلُ دِينِ الْإِسْلَامِ ، وَقاعِدَتُهُ: أمْرانِ؛ اَلْأوَّلُ: اَلْأمْرُ بِعِبادِةِ اللهِ وَحْدَهُ لا شَرِيكَ لَهُ؛ وَالتَّحْرِيضُ عَلَى ذَلِكَ، وَالْمُوَالَاةُ فِيهِ، وَتَكْفِيرُ مَنْ تَرَكَهُ  الثَّانِي: اَلْإنْذارُ عَنْ الشِّرْكِ في عِبادِةِ اللهِ، وَالتَّغْلِيظُ في ذَلِكَ ، وَالْمُعَادَاةُ فِيهِ، وَتَكْفِيرُ مَنْ فَعَلَهُ


“İslam dininin aslı ve kaidesi iki önemli hususu ihtiva etmektedir.

Birincisi:

Tek olan, ortağı olmayan Allah'a (celle celaluhu) ibadet etmeyi emretmek, dostluğu bundan dolayı yaparak, bunu terk edenleri tekfir etmektir.

İkincisi:

Allah'a ibadet hususunda şirkten sakındırmak ve bu hususta sert davranmak;  düşmanlığı bundan dolayı yapıp, onu (yani şirki) işleyenleri tekfir etmektir.”

İşte bizler ancak bu vasıfları taşıyan birisine müslüman deriz. Dar'ul harp ahalisinden olup bu vasıfları taşıdığını isbat edemeyen birisine ise müslüman hükmü verilmesi sözkonusu değildir.



Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1767
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Şirkten tevbenin mahiyeti ve kabul şartları:

Allahu Teala şöyle buyuruyor:


فَإِذَا انْسَلَخَ الْأَشْهُرُ الْحُرُمُ فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ وَخُذُوهُمْ وَاحْصُرُوهُمْ وَاقْعُدُوا لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍ فَإِنْ تَابُوا وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ فَخَلُّوا سَبِيلَهُمْ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ

“Haram aylar çıktığında müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayın, onları hapsedin ve onları her gözetleme yerinde oturup bekleyin. Eğer tevbe eder, namazı dosdoğru kılar, zekâtı da verirlerse artık yollarını serbest bırakın. Şüphesiz Allah Gafur’dur, Rahim’dir.” (Tevbe 9/5)

Taberi (rh.a) ayetteki “tevbe ederse” ifadesini şöyle tefsir etmektedir:

(فإن تابوا) ، يقول: فإن رجعوا عما نهاهم عليه من الشرك بالله وجحود نبوة نبيه محمد صلى الله عليه وسلم، إلى توحيد الله وإخلاص العبادة له دون الآلهة والأنداد، والإقرار بنبوة محمد صلى الله عليه وسلم

“Eğer Allah’ın onları nehyettiği Ona ortak koşmak ve Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in peygamberliğini inkar etmekten Allah’ı tevhid etmeye, ibadeti ilahlardan ve ortaklardan alıp sadece Allah’a has kılmaya ve de Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in peygamberliğini kabul etmeye dönerlerse (yollarını serbest bırakın)”

Ardından Enes (ra)’ın buna delalet eden şu sözünü isnadıyla beraber nakletmektedir:


قال: توبتهم، خلع الأوثان، وعبادة ربهم، وإقام الصلاة، وإيتاء الزكاة

“Dedi ki: Onların tevbesi putları bırakıp Rabblerine ibadet etmeleri, namazı kılmaları ve zekatı vermeleridir.”

Taberi tefsirinin muhakkiki bu rivayetin ricalinin güvenilir olduğunu ifade etmektedir. Vallahu a’lem.

Tevbe suresi 11. Ayette ise şöyle buyrulmaktadır:

فَإِنْ تَابُوا وَأَقَامُوا الصَّلاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ فَإِخْوَانُكُمْ فِي الدِّينِ

“Eğer tevbe eder, namazı dosdoğru kılar, zekâtı da verirlerse artık dinde kardeşlerinizdirler.”

Taberi bu ayeti şöyle açıklamaktadır:

يقول جل ثناؤه: فإن رجع هؤلاء المشركون الذين أمرتكم، أيها المؤمنون، بقتلهم عن كفرهم وشركهم بالله، إلى الإيمان به وبرسوله، وأنابوا إلى طاعته

“Allah Celle Senauhu şöyle demektedir: Ey müminler, size öldürülmelerini emrettiğim bu müşrikler Allah’ı inkar edip Ona ortak koşmalarından Ona ve Rasulüne iman etmeye rücu eder ve de Onun itaatine yönelirlerse …(dinde kardeşleriniz olurlar)”

Ardından buna delil olacak nitelikte Katade’nin şu kavlini nakletmektedir:

إن تركوا اللات والعزّى، وشهدوا أن لا إله إلا الله، وأن محمدًا رسول الله

“Lat’ı ve Uzza’yı terk eder ve de Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in de Onun Rasulü olduğuna şahitlik ederlerse (dinde kardeşiniz olurlar)”

Sözkonusu ayetle alakalı diğer müfessirlerin de kanaati de aynıdır ve hepsi burada bahsedilen tevbenin daha önce üzerinde oldukları küfür ve şirkten tevbe olduğuna dikkat çekmişlerdir. Hatta Katade ve Enes’in sözlerinde kelime-i şehadet getirmenin yanı sıra bizzat putları terk etmeye işaret edilmektedir. Esasında bu ayet selef ve halef nezdinde yukarda nakletmiş olduğumuz “İnsanlarla la ilahe illallah deyinceye kadar savaşmakla emrolundum” hadisiyle aynı manada değerlendirilmiş, hatta muhaddislerin imamı Buhari (rh.a) Sahih’inde İman kitabında şöyle bir bab açmıştır:


بَابٌ: {فَإِنْ تَابُوا وَأَقَامُوا الصَّلاَةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ فَخَلُّوا سَبِيلَهُمْ} [التوبة: 5]

“Tevbe edip namaz kılıp zekât verince yollarını serbest bırakın” Sonra da kendi senediyle İbni Ömer’den o da Resulullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) şu hadisi nakletmiştir:
 
«أُمِرْتُ أَنْ أُقَاتِلَ النَّاسَ حَتَّى يَشْهَدُوا أَنْ لاَ إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ، وَأَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللَّهِ، وَيُقِيمُوا الصَّلاَةَ، وَيُؤْتُوا الزَّكَاةَ، فَإِذَا فَعَلُوا ذَلِكَ عَصَمُوا مِنِّي دِمَاءَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ إِلَّا بِحَقِّ الإِسْلاَمِ، وَحِسَابُهُمْ عَلَى اللَّهِ»


“İnsanlarla La ilahe illallah, Muhammed Resulullah’a şehadet ederek namaz kılıp zekât verinceye kadar savaşmakla emr olundum. Bunu yaptıklarında benden can ve mallarını masum kılmış olurlar. İslâm'ın hakkı başkadır. Hesapları ise Allah’a kalmıştır.” (Buhari, no: 25)

Hafız İbn Hacer bu babın şerhinde şöyle demektedir:


وَإِنَّمَا جُعِلَ الْحَدِيثُ تَفْسِيرًا لِلْآيَةِ لِأَنَّ الْمُرَادَ بِالتَّوْبَةِ فِي الْآيَةِ الرُّجُوعُ عَنِ الْكُفْرِ إِلَى التَّوْحِيدِ

“Şüphesiz hadis ayet için bir tefsir (yorum) kılınmıştır. Çünkü ayetteki tevbeden murad, küfürden tevhide dönüştür.” (Feth’ul-Bari, 1/75)

Yeri gelmişken şunu da belirtelim ki İslama giriş için ön şart olan şirkten tevbenin gerçekleşebilmesi için kişinin mutlaka şirkin şirk olduğunu bilmesi ve de şirke buğzetmesi gerekmektedir. Sözgelimi içkiden tevbe ettiğini iddia eden birisinin bu iddiasında samimi sayılabilmesi için içkinin haram olduğunu itiraf etmesi ve içkiye buğzetmesi, onun kötü bir iş olduğunu kabul etmesi gerekir. İçkinin hükmünü bilmeyen veya kabul etmeyen, içki içerek günahkar olduğunu itiraf etmeyen, onu hala iyi bir şey olarak görmeye devam eden kişinin tevbesi nasıl kabul edilmezse aynı şekilde şirkin mahiyetini bilmeyen, şirkin hükmünü keza bilmeyen, şirk işlediği dönemi müşrik olarak kabul etmeyen, şirke ve müşriklere buğzetmeyen birisinin de şirkten tevbe ettiği iddiası kabul görmeyecektir. İbn Kayyım (rh.a) "Medaric'us Salikin" de Tevbe makamıyla alakalı açıklama yaptığı yerde şöyle demektedir:


وَلَمَّا كَانَتِ التَّوْبَةُ هِيَ رُجُوعُ الْعَبْدِ إِلَى اللَّهِ، وَمُفَارَقَتُهُ لِصِرَاطِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَالضَّالِّينَ، وَذَلِكَ لَا يَحْصُلُ إِلَّا بِهِدَايَةِ اللَّهِ إِلَى الصِّرَاطِ الْمُسْتَقِيمِ، وَلَا تَحْصُلُ هِدَايَتُهُ إِلَّا بِإِعَانَتِهِ وَتَوْحِيدِهِ، فَقَدِ انْتَظَمَتْهَا سُورَةُ الْفَاتِحَةِ أَحْسَنَ انْتِظَامٍ، وَتَضَمَّنَتْهَا أَبْلَغَ تَضَمُّنٍ، فَمَنْ أَعْطَى الْفَاتِحَةَ حَقَّهَا - عِلْمًا وَشُهُودًا وَحَالًا مَعْرِفَةً - عَلِمَ أَنَّهُ لَا تَصِحُّ لَهُ قِرَاءَتُهَا عَلَى الْعُبُودِيَّةِ إِلَّا بِالتَّوْبَةِ النَّصُوحِ، فَإِنَّ الْهِدَايَةَ التَّامَّةَ إِلَى الصِّرَاطِ الْمُسْتَقِيمِ لَا تَكُونُ مَعَ الْجَهْلِ بِالذُّنُوبِ، وَلَا مَعَ الْإِصْرَارِ عَلَيْهَا، فَإِنَّ الْأَوَّلَ جَهْلٌ يُنَافِي مَعْرِفَةَ الْهُدَى، وَالثَّانِيَ غَيٌّ يُنَافِي قَصْدَهُ وَإِرَادَتَهُ، فَلِذَلِكَ لَا تَصِحُّ التَّوْبَةُ إِلَّا بَعْدَ مَعْرِفَةِ الذَّنْبِ، وَالِاعْتِرَافِ بِهِ، وَطَلَبِ التَّخَلُّصِ مِنْ سُوءِ عَوَاقِبِهِ أَوَّلًا وَآخِرًا.

قَالَ فِي الْمَنَازِلِ: وَهِيَ أَنْ تَنْظُرَ فِي الذَّنْبِ إِلَى ثَلَاثَةِ أَشْيَاءَ: إِلَى انْخِلَاعِكَ مِنَ الْعِصْمَةِ حِينَ إِتْيَانِهِ، وَفَرَحِكَ عِنْدَ الظَّفَرِ بِهِ، وَقُعُودِكَ عَلَى الْإِصْرَارِ عَنْ تَدَارُكِهِ، مَعَ تَيَقُّنِكَ نَظَرَ الْحَقِّ إِلَيْكَ.


""Tevbe"; kulun Allah'a yönelmesi ve ilahi gazaba uğrayan kimseler ile sapıkların yolunu terketmesidir. Bu ise ancak Allah'ın o kulu doğru yola (sırat-ı müstakim) hidayet etmesiyle gerçekleşir. O'nun hidayeti ise, ancak ve ancak yine O'nun yardımı ve Onu tevhid etmesi ile mümkün olur. Fatiha Suresi bunu en güzel şekilde sıralamakta ve en mükemmel bir biçimde ihtiva etmektedir. İlim, müşahede, hal ve marifet açısından Fatiha Suresi'nin hakkını veren ve gereği gibi kavrayan kimse, Allah'a kulluk konusunda bu surenin ancak samimi bir tevbe ile okunduğu zaman fayda vereceğini anlar. Kulun, işlediği günahlardan habersiz ve günahlar üzerinde ısrar ederken sırat-ı müstakime tam bir hidayetle iletilmesi gerçekleşmez.

Birincisi; (günahları tanımaması), hidayeti tanımasına mani bir cehalet;

İkincisi ise (günahlar üzerinde ısrar etmesi), o kimsenin maksada ve iradesine aykırı bir sapıklıktır. Bundan dolayı tevbe ancak şu hallerden sonra geçerli olur:

1- Günahı bilip, tanımak,

2- Günahını itiraf etmek,

3- Dünya ve ahirette o günahın kötü neticelerinden kurtulmayı arzulamak."

Devamında ise şöyle demektedir:


قَالَ: وَشَرَائِطُ التَّوْبَةِ ثَلَاثَةٌ: النَّدَمُ، وَالْإِقْلَاعُ، وَالِاعْتِذَارُ.
فَحَقِيقَةُ التَّوْبَةِ: هِيَ النَّدَمُ عَلَى مَا سَلَفَ مِنْهُ فِي الْمَاضِي، وَالْإِقْلَاعُ عَنْهُ فِي الْحَالِ، وَالْعَزْمُ عَلَى أَنْ لَا يُعَاوِدَهُ فِي الْمُسْتَقْبَلِ.
وَالثَّلَاثَةُ تَجْتَمِعُ فِي الْوَقْتِ الَّذِي تَقَعُ فِيهِ التَّوْبَةُ، فَإِنَّهُ فِي ذَلِكَ الْوَقْتِ يَنْدَمُ، وَيُقْلِعُ، وَيَعْزِمُ. فَحِينَئِذٍ يَرْجِعُ إِلَى الْعُبُودِيَّةِ الَّتِي خُلِقَ لَهَا، وَهَذَا الرُّجُوعُ هُوَ حَقِيقَةُ التَّوْبَةِ.
وَلَمَّا كَانَ مُتَوَقِّفًا عَلَى تِلْكَ الثَّلَاثَةِ جُعِلَتْ شَرَائِطَ لَهُ.

"Menazil müellifi şöyle demektedir: "Tevbenin şartları üçtür:

1 - Pişmanlık duymak;

2 - Günahtan vazgeçmek

3 - Günahından dolayı Allah'a özür beyan etmek."

Tevbenin hakikati şudur:

Geçmişte işlediği günahlardan dolayı pişmanlık duymak; derhal günahından vazgeçmek ve gelecekte o günahı tekrar islemeyeceğine dair kesin karar vermektir. Sahih bir tevbenin tahakkuku anında bu üç hal bir araya gelir. Kul tevbe esnasında pişmanlık duyar; günah işlemekten vazgeçer ve bir daha işlememeye karar verir. Böylece yaratılış gayesi olan kulluk (ubudiyet)'a döner. Bu dönüş, tevbenin hakikatidir. Bu üç hal ile birlikte tevbe ederse tevbenin şartlarını gerçekleştirmiş olur." (Medaric’us Salikin, 1/197-200)

Bütün bunlar alimlerin tevbenin kabul edilmesinin şartlarıyla alakalı zikretmiş oldukları umum sözlerdir ve büyük küçük bütün günahların tevbesi bu şekilde olur ki büyük günahların en büyüğü olan şirkten tevbe için bu şartlar hayli hayli geçerlidir. Şu halde şirkten tevbe ettiğini ileri süren bir kimse bu tevbesini bilinçli bir şekilde ortaya koymalıdır ve neyden tevbe ettiğini açıkça beyan etmelidir. Aksi takdirde şuursuzca yapılan bir tevbe bir işe yaramayacağı gibi böyle bir kimseye şirkten tevbe etmiştir diye müslüman hükmü de verilemez. Bilhassa da şirkin ve tevhidin mahiyeti hakkındaki cehaletin yaygın olduğu bir coğrafyada bir kişinin ben şirkten tevbe ettim sözüne, şirkin ne olduğunu gerçekten anladığı ortaya çıkmadıkça asla itibar edilmez. Bu tıpkı Yahudi ve Hristiyanların biz şirkten uzağız sözlerine dayanarak onlara müslüman hükmü vermek gibidir. Çünkü ehli kitap zaten kendilerini şirkten tenzih etmekte, şirki kötülemekte, şirk ehli putperestlere buğzetmekte ve kendi yaptıkları amellerin ise şirk olmadığını ileri sürmektedirler. Günümüz İslam’a intisap eden toplumlarının durumu da aynıdır. Şu halde nasıl ki kitap ehli şirklerinden açıkça vazgeçmediği müddetçe onlara müslüman diyemiyorsak bunlara da diyemeyiz. İşte bütün bunlar küfür itikadlarından, söz ve fiillerinden aleni bir şekilde tevbe ettiği ortaya çıkmadığı halde sırf ağzından çıkan kelime-i şehadete veya tağutu reddetmeye vs dair genel içerikli sözlere dayanarak asli kafir olan insanlar hakkında müslüman hükmü verenlerin İslamdan hiç bir şey anlamadıklarını göstermektedir. Bunlar bir kimsenin zinadan, hırsızlıktan veya livatadan yaptığı tevbeye itibar ederken bu kadar esnek davranıyorlar mı; o şahsın tevbe amaçlı sarfetmediği genel sözlerine mi bakıyorlar yoksa bizzat bu fiilleri açıkça reddedip bir daha dönmeme garantisini vermesini mi bekliyorlar? Tevbenin şartları meselesi üzerinde iyi düşünenler kişinin şirkten tevbe ederek İslama nasıl geçeceği hususunda da Allahın izniyle aydınlanacaklardır.

Kişinin şirkten tevbe etmesi için öncelikle şirkin ne olduğunu bilmesi gerekir. Günümüzde çoğu kişi şirki reddettiğini söyler ancak şirk deyince sadece putlara tapmayı veya Allahtan başka ikinci bir yaratıcı kabul etmeyi kasdeder. Şirkin Allahtan başka kendisine dua edilen, sığınılan, hükmüne teslim olunan ve diğer ibadet çeşitlerinin arzedildiği ikinci bir ilah edinmek olduğunu ise çoğu kişi bilmez. Şirkten tevbe ancak böyle bilinçli bir şekilde yapıldığı zaman ve La ilahe illallah’ın diğer şartları yerine getirildiğinde, İslam dininin aslı sağlandığında, müminlerle müşrikler arasını ayırd eden kaideler uygulandığında ancak geçerli olur. Fakat böyle bir kasdı olmayan, hatta yaptığı amelleri şirk olarak görmeyen ve bilakis gerçek tevhid akidesi kendisine anlatılsa, işlediği şirklerin ve reddetmesi gereken tağutların mahiyeti açıklansa ve “sen bunlardan beri olduğunu mu söylüyorsun” dense bunu şiddetle reddedecek olan birisinin şehadet getirmesi ise hiçbir hükmü olmayan bir sözden ibarettir. Ki günümüzdeki şehadet getiren ve namaz kılan kimselerin çoğunun bu durumda olduğu malumdur.

Yapılan bu iktibaslar aslen kafir olan veya durumu meçhul olan bir kimsenin müslüman sayılıp mal ve can emniyetine kavuşabilmesi için mutlaka şirkten tevbe ettiğinin açık bir şekilde ortaya çıkmasının şart olduğunu göstermektedir. Zira müşrikleri bulduğumuz yerde öldürmeyi emreden Tevbe: 5. Ayetin devamında geçen “tevbe eder, namazı kılar, zekatı verirlerse yollarını serbest bırakın” kavlinin alimler tarafından ittifakla şirk ve küfürden tevbe ederlerse manasında tefsir edilmesi, kişinin şirkten tevbe ettiği ortaya çıkmadığı müddetçe onunla savaşın devam edeceğini ve dolayısıyla bu kişiye kafir muamelesi yapılacağını açıkça göstermektedir. Birilerinin zannettiği gibi şirkten tevbe etmek sadece Allah katındaki hükmüyle alakalı batıni bir şart değildir. Bilakis zahiri hukuk olarak kişiye müslüman muamelesi yapıp onunla savaşı sona erdirmek için şirkten tevbe etmesi şart koşulmaktadır. Şu halde zahiren tevhidi din edindiği ortaya çıkana kadar bir kişiye müslüman muamelesi yapılamaz, onun üzerinden kılıç da kalkmaz!

Keza kelime-i şehadeti mutlak bir İslam alameti olarak görenlerin sık sık delil getirdikleri “Ben insanlarla Allahtan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in onun Rasulu olduğuna şehadet edinceye kadar savaşmakla emrolundum” hadisini rivayet eden İmam Buhari’nin bu hadisi Tevbe: 5. Ayetle alakalı başlığın altında zikretmesi ve bu surette İbn Hacer’in de işaret ettiği gibi bu hadisi, ayetin tefsiri ve açıklaması olarak görmesi hadiste kasdedilen şeyin şirkten tevbe etmek olduğunu açıkça göstermektedir. Hadisin başka bir lafzında “Allahtan başka ibadet edilenleri reddederse” demesi de aynı manaya işaret eder. Şu halde şehadet getiren herkesin malının canının haram olmasından murad bunu bilinçli olarak şirkten tevbe etmek kasdıyla getirenler manasındadır. Kişinin şirkten tevbe etmesi için de öncelikle şirkin ne olduğunu bilmesi gerekir. Günümüzde çoğu kişi şirki reddettiğini söyler ancak şirk deyince sadece putlara tapmayı veya Allahtan başka ikinci bir yaratıcı kabul etmeyi kasdeder. Şirkin Allahtan başka kendisine dua edilen, sığınılan, hükmüne teslim olunan ve diğer ibadet çeşitlerinin arzedildiği ikinci bir ilah edinmek olduğunu ise çoğu kişi bilmez. Şirkten tevbe ancak böyle bilinçli bir şekilde yapıldığı zaman ve La ilahe illallah’ın diğer şartları yerine getirildiğinde, İslam dininin aslı sağlandığında, müminlerle müşrikler arasını ayırd eden kaideler uygulandığında ancak geçerli olur. Fakat böyle bir kasdı olmayan, hatta yaptığı amelleri şirk olarak görmeyen ve bilakis gerçek tevhid akidesi kendisine anlatılsa, işlediği şirklerin ve reddetmesi gereken tağutların mahiyeti açıklansa ve “sen bunlardan beri olduğunu mu söylüyorsun” dense bunu şiddetle reddedecek olan birisinin şehadet getirmesi ise hiçbir hükmü olmayan bir sözden ibarettir. Ki günümüzdeki şehadet getiren ve namaz kılan kimselerin çoğunun bu durumda olduğu malumdur.

Kısacası kelime-i şehadetin, namazın ve ezanın İslamla küfrün arasını ayırd eden bir alamet-i farika olmaktan çıktığı günümüzde hala bu alametlere göre hüküm vererek açık küfür ve şirklere bulaşmış ve bunun da ötesinde rasullerin ortak daveti olan tevhidin ne olduğundan dahi habersiz olan kişilere ve hatta topyekün halklara müslüman hükmü vermek ancak nasslarla bile bile oynayan kişilerden sadır olacak bir iştir ve ilme ihanettir. Böyle kimselerin hatalı olmakla beraber tevilinden dolayı mazur olduğunu iddia edenler de keza aynı bunlar gibi şek şüphe içinde olan ve imanla küfrün farkını bilmeyen kimselerdir. Zira bunlar İslamın hakikatini ve kişinin nasıl müslüman olacağını bilen ve bunu akide edinmiş olan kişiler olsalardı şirkten tevbe etmemiş olan kafirlere müslüman hükmü veren bu kimselerin sözlerinden asla şüpheye düşmezlerdi ve bunun dinin aslındaki bir cehalet olduğunu bilirlerdi.

Böylece açıkça anlaşılmaktadır ki günümüzde batıl ehlinin dillerine doladıkları bu hadis ancak küfür ve şirkten tevbeyi ifade etmek için varid olmuştur yani kelime-i şehadet getirmek buna delalet ettiği için zikredilmiştir. Kişinin küfür ve şirkten uzaklaşmasını ifade etmeyen bir şehadet ise asla İslam alameti değildir. Bu hadisten şirkten tevbe edilmesinin değil sadece ve sadece kelime-i şehadetin dille telaffuzunun murad edildiğini ve de bunu yapan bir kimsenin şirkten tevbe etmeyi kasdetmediği belli dahi olsa sırf şehadet getirmesiyle müslüman hükmü alacağını iddia eden birisi Kitap, sünnet ve icma’ya muhalefet etmiş ve de müminlerin yolundan ayrılmış olur. Zira ne nasslarda böyle bir anlayışa işaret eden en ufak bir delil olmadığı gibi selef ve haleften hiçbir alimden de insanlara hüküm verirken şirkten tevbe edip etmediğine bakılmaksızın mücerred şehadet getirmesinin esas alınacağına dair bir harf dahi nakledilemez. Bilakis şehadet kelimesi şirkten tevbe etmeye delalet ettiği zaman itibara alınır, buna delalet etmediği zaman itibara alınmaz. Bu hususa yukarda Kasani’den naklen değinmiştik. Ama burada meseleyi pekiştirmek amacıyla alimlerin bu noktaya işaret eden daha açık kavillerini zikretmek istiyoruz.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1767
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Kelime-i şehadetin bazı durumlarda İslam alameti sayılmayacağına dair nakiller:

Yukarda zikrettiğimiz hadisin çoğu lafzında insanlarla sadece La ilahe illallah deyinceye kadar savaşmakla emrolundum şeklinde geçmesine rağmen alimler bunun ancak tevhidi hiç kabul etmeyen putperestlere has olduğunu, kitap ehlinin ise ancak Muhammedun Rasulullah şehadetini getirdikleri takdirde müslüman sayılacaklarını beyan etmişlerdir. İmam Muhammed bin Hasen (rh.a) bu hususta şöyle demektedir:


ذَكَرَ عَنْ الْحَسَنِ - رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ - قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ -: «أُمِرْت أَنْ أُقَاتِلَ النَّاسَ حَتَّى يَقُولُوا: لَا إلَهَ إلَّا اللَّهُ. فَإِذَا قَالُوهَا فَقَدْ عَصَمُوا مِنَى دِمَاءَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ إلَّا بِحَقِّهَا، وَحِسَابُهُمْ عَلَى اللَّهِ» .
قَالَ: فَكَانَ رَسُولُ اللَّهِ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - يُقَاتِلُ عَبَدَةَ الْأَوْثَانِ، وَهُمْ قَوْمٌ لَا يُوَحِّدُونَ اللَّهَ. فَمَنْ قَالَ مِنْهُمْ: لَا إلَهَ إلَّا اللَّهُ، كَانَ ذَلِكَ دَلِيلًا عَلَى إسْلَامِهِ.
وَالْحَاصِلُ أَنَّهُ يُحْكَمُ بِإِسْلَامِهِ إذَا أَقَرَّ بِخِلَافِ مَا كَانَ مَعْلُومًا مِنْ اعْتِقَادِهِ، لِأَنَّهُ لَا طَرِيقَ إلَى الْوُقُوفِ عَلَى حَقِيقَةِ الِاعْتِقَادِ لَنَا، فَنَسْتَدِلُّ بِمَا نَسْمَعُ مِنْ إقْرَارِهِ عَلَى اعْتِقَادِهِ. فَإِذَا أَقَرَّ بِخِلَافِ مَا هُوَ مَعْلُومٌ مِنْ اعْتِقَادِهِ اسْتَدْلَلْنَا بِهِ عَلَى أَنَّهُ بَدَّلَ اعْتِقَادَهُ. وَعَبَدَةُ الْأَوْثَانِ كَانُوا يُقِرُّونَ بِاَللَّهِ تَعَالَى. قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: {وَلَئِنْ سَأَلْتهمْ مَنْ خَلَقَهُمْ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ} [الزخرف: 87] ، وَلَكِنْ كَانُوا لَا يُقِرُّونَ بِالْوَحْدَانِيَّةِ قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: {َإِذَا قِيلَ لَهُمْ لَا إلَهَ إلَّا اللَّهُ يَسْتَكْبِرُونَ} [الصافات: 35] . وَقَالَ فِيمَا أَخْبَرَ عَنْهُمْ: {أَجَعَلَ الْآلِهَةَ إلَهًا وَاحِدًا إنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ} [ص: 5] .
فَمَنْ قَالَ مِنْهُمْ: لَا إلَهَ إلَّا اللَّهُ، فَقَدْ أَقَرَّ بِمَا هُوَ مُخَالِفٌ لِاعْتِقَادِهِ (45 آ) فَلِهَذَا جُعِلَ ذَلِكَ دَلِيلَ إيمَانِهِ فَقَالَ: «أُمِرْت أَنْ أُقَاتِلَ النَّاسَ حَتَّى يَقُولُوا: لَا إلَهَ إلَّا اللَّهُ»
154 - وَعَلَى هَذَا الْمَانَوِيَّةُ وَكُلُّ مَنْ يَدَّعِي إلَهَيْنِ، إذَا قَالَ وَاحِدٌ مِنْهُمْ: لَا إلَهَ إلَّا اللَّهُ، فَذَلِكَ دَلِيلُ إسْلَامِهِ.
فَأَمَّا الْيَهُودُ وَالنَّصَارَى هُمْ يَقُولُونَ: لَا إلَهَ إلَّا اللَّهُ، فَلَا تَكُونُ هَذِهِ الْكَلِمَةُ دَلِيلَ إسْلَامِهِمْ. وَهُمْ فِي عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - كَانُوا لَا يُقِرُّونَ بِرِسَالَتِهِ. فَكَانَ دَلِيلُ الْإِسْلَامِ فِي حَقِّهِمْ الْإِقْرَارَ بِأَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللَّهِ. عَلَى مَا رُوِيَ [عَنْهُ] «أَنَّهُ دَخَلَ عَلَى جَارِهِ الْيَهُودِيِّ يَعُودُهُ فَقَالَ: اشْهَدْ أَنْ لَا إلَهَ إلَّا اللَّهُ، وَأَنِّي رَسُولُ اللَّهِ، فَنَظَرَ الرَّجُلُ إلَى أَبِيهِ فَقَالَ لَهُ: أَجِبْ أَبَا الْقَاسِمِ. فَشَهِدَ بِذَلِكَ وَمَاتَ، فَقَالَ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ -: الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَعْتَقَ بِي نَسَمَةً مِنْ النَّارِ: ثُمَّ قَالَ لِأَصْحَابِهِ: لُوا أَخَاكُمْ» .


#153 (1): Hasan-ı Basri (radiyallahu anh) dan Rasulullah (sallalahu aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Müşrikler, ‘La İlahe illallah’ deyinceye değin onlarla savaşmakla emrolundum. Bu sözü söyledikleri zaman şeri’ata göre hak ettikleri cezalar dışında can ve mallarını benden korumuş olurlar. Hesaplarını da Allaha vereceklerdir.”

Kitabın müellifi İmam Muhammed der ki: Rasulullah (sallalahu aleyhi ve sellem) Allah'ı birlemeyen putperestlerle savaşıyordu. Onlardan kim ‘La İlahe İllallah’ dediyse, bu sözünü İslam’ı kabul ettiğine delil sayardı.

Netice olarak bir kimse malum olan şirk inancının zıddı olan tevhidi ikrar ettiği zaman İslama girdiği kabul edilir. Çünkü gerçek inancını tesbit etme imkanımız yoktur. Neyi ikrar ettiğini duyarsak, o inançta olduğuna hükmederiz. Şayet daha önce belirttiği inancından farklı bir söz söylerse bunu, inancını değiştirdiğine delil sayarız. Aslında putperestler Allah'ın varlığını kabul ediyorlardı. Allahu Teala şöyle buyurur: "And olsun ki, onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan: Allah! derler. Öyleyken nasıl da aldatılıp döndürülüyorlar?" (ez-Zuhruf 43/87) Fakat Allah'ın birliğini kabul etmiyorlardı. Yüce Allah onların bu durumu ile ilgili olarak da şöyle buyuruyor: "Onlara: ‘Allah’dan başka ilah yoktur’ denildiği zaman, şüphesiz büyüklenirler." (es-Saffat 37/35) Yine onların bu konuyla ilgili sözlerini şöyle haber veriyor: "İnkarcılar; tanrıları tek bir ilah mı yaptı? Doğrusu bu tuhaf bir şeydir, demişlerdi." (Sa’d 38/5) Onlardan her kim, ‘La İlahe İllallah (Allah'tan başka ilah yoktur)’ derse, daha önce üzerinde bulunduğu inancın tersini ikrar etmiş olur. Onun için de bu, imanına delil sayılmış ve Rasulullah (sallalahu aleyhi ve sellem): "La İlahe İllallah deyinceye değin müşriklerle savaşmakla emrolundum." buyurmuştur.

#154 (2): Mani dinine mensup olanlarla iki ilah olduğunu iddia edenler (Seneviyye) de bu durumdadır. Bunlardan biri ‘La İlahe İllallah’ derse, bu, onun İslamı kabul ettiğine delildir. Ama Yahudiler’le Hıristiyanlar’ın durumu böyle değildir. Onların ‘La İlahe İllallah’ demeleri, İslam’a girmiş olmalarına delil sayılamaz. Onlar Rasulullah (sallalahu aleyhi ve sellem) döneminde onun peygamberliğine inanmıyorlardı. Bundan dolayı ‘Muhammedun Rasulullah’ demeleri de gerekiyor. Nitekim, rivayete göre Rasulullah (sallalahu aleyhi ve sellem) hasta olan Yahudi komşusunu ziyarete gitti ve o Yahudi’ye telkin sadedinde: ‘Şehadet ederim ki, Allah'tan başka ilah yoktur ve ben Allah'ın rasuluyum!’ buyurdu. Hasta Yahudi, babasına baktı (şehadeti getirmek için müsaade istiyordu). Babası da ona: ‘Ebu'l-Kasım'a cevap ver! dedi. Hasta, şehadeti getirdi ve sonra da ruhunu teslim etti. Bunun üzerine Rasulullah (sallalahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: Sayemde bir kişiyi cehennem ateşinden kurtaran Allah'a şükürler olsun. Daha sonra ashabına dönerek: Din kardeşinizin cenaze işlemlerini yapın! diye emretti." (Nakleden Serahsi, Şerh’us Siyer’il Kebir no: 153-154)

Beyheki’nin senediyle naklettiğine göre İmam Şafii (rh.a) da “La ilahe illallah deyinceye kadar savaşmakla emrolundum” hadisinin puta tapanlarla alakalı olduğunu ifade ederek ehli kitabın kasdedilmediğini beyan etmiştir. (es-Sunen’ul Kubra, 9/308 no: 18627)

Nitekim Begavi (rh.a) da bu hadisle alakalı şöyle demiştir:


أَرَادَ بِهِ عَبَدَةَ الأَوْثَانِ دُونَ أَهْلِ الْكِتَابِ، لأَنَّهُمْ يَقُولُونَ: لَا إِلَهَ إِلا اللَّهُ، ثُمَّ لَا يُرْفَعُ عَنْهُمُ السَّيْفُ حَتَّى يُقِرُّوا بِنُبُوَّةِ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، أَوْ يُعْطُوا الْجِزْيَةَ.

“Bununla ehli kitabın dışında kalan putperestleri kasdetmiştir. Zira onlar (yani ehli kitap) La ilahe illallah diyorlardı. Dolayısıyla onlar Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in peygamberliğini kabul edene kadar kılıç onlardan kalkmaz.” (Şerh’us Sunne, 1/66)

Tahavi (rh.a) da aynı görüşü dile getirmiş ve buna delil olarak Hayber Yahudileri ile savaşa giden Ali (ra)’a Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in verdiği şu emri zikretmiştir:

قَاتِلْهُمْ حَتَّى يَشْهَدُوا أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللهِ , فَإِذَا فَعَلُوا ذَلِكَ فَقَدْ مَنَعُوا مِنْكَ دِمَاءَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ إِلَّا بِحَقِّهَا وَحِسَابُهُمْ عَلَى اللهِ

“Onlarla, Allah’tan başka hiçbir (gerçek) ilah olmadığına ve Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Allah’ın rasulü olduğuna şahidlik etmelerine kadar harb et. Bunu yaparlarsa, şübhesiz ki senden kanlarını (akıtmanı) ve mallarını (ganimet almanı) engellemiş olurlar. Hakkıyla olan haric. Onları hesaba çekmek de Allah’adır.” (Şerhu Meani’l Asar, Hadis no: 5123)

Tahavi, hadisi naklettikten sonra şöyle demektedir:

فَفِي هَذَا الْحَدِيثِ أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَدْ كَانَ أَبَاحَ لَهُ قِتَالَهُمْ وَإِنْ شَهِدُوا أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ حَتَّى يَشْهَدُوا مَعَ ذَلِكَ أَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللهِ , لِأَنَّهُمْ قَوْمٌ كَانُوا يُوَحِّدُونَ اللهَ وَلَا يُقِرُّونَ بِرَسُولِ اللهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَأَمَرَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلِيًّا بِقِتَالِهِمْ حَتَّى يَعْلَمَ خُرُوجَهُمْ مِمَّا أَمَرَ بِقِتَالِهِمْ عَلَيْهِ مِنَ الْيَهُودِيَّةِ , كَمَا أَمَرَ بِقِتَالِ عَبَدَةِ الْأَوْثَانِ حَتَّى يَعْلَمَ خُرُوجَهُمْ مِمَّا قُوتِلُوا عَلَيْهِ

“Bu hadiste Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Ali (radıyallahu anhu)’ya, Allah’dan başka hiçbir ilah olmadığına şahidlik etmelerine rağmen bununla beraber Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Allah’ın Resulü olduğuna da şahidlik etmelerine kadar onlarla harb etmeyi mübah kıldı. Çünkü onlar Allah’ın bir olduğunu kabul eden ama Rasulullah(’ın rasullüğün)ü ikrar etmeyen bir kavim idi. Bu sebeble Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Ali (radıyallahu anhu)’ya, harbedilme emrinin sebebi olan Yahudilik’den çıktıkları bilinene kadar onlarla harb etmeyi emretti. Nitekim putperestlerle harb edilme sebebinden (yani şirkten) çıktıkları bilinene kadar harbetmeyi emretmişti.” (Şerhu Meani’l Asar, 3/214)

Bu nakillerden açıkça görülüyor ki alimler “La ilahe illallah deyinceye kadar savaşmakla emrolundum” hadisini mutlak olarak almamışlar ve sözkonusu hadisi müşriklere tahsis etmişler, diğer bazı nasslara dayanarak kitap ehline bunu tatbik etmemişlerdir. Hatta bazı alimler hadiste zikredilmesine rağmen “La ilahe illallah” sözünün müşrikler için dahi İslam alameti olmayacağını ve bunun ancak sözkonusu kafire eman ve mühlet vermek için olduğunu ileri sürmüşlerdir. Hafız İbn Hacer “İnsanlarla ‘La ilahe illallah’ deyinceye kadar savaşmakla emrolundum. Bu kelimeyi söyleyince, İslam hakkı müstesna kanları ve malları benden enmiyette olur. Sonra onların hesabı Allah’a aitdir.” hadisini zikrettikten sonra şöyle diyor:


وَفِيهِ مَنْعُ قَتْلِ مَنْ قَالَ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَلَوْ لَمْ يَزِدْ عَلَيْهَا وَهُوَ كَذَلِكَ لَكِنْ هَلْ يَصِيرُ بِمُجَرَّدِ ذَلِكَ مُسْلِمًا الرَّاجِحُ لَا بَلْ يَجِبُ الْكَفُّ عَنْ قَتْلِهِ حَتَّى يُخْتَبَرَ فَإِنْ شَهِدَ بِالرِّسَالَةِ وَالْتَزَمَ أَحْكَامَ الْإِسْلَامِ حُكِمَ بِإِسْلَامِهِ وَإِلَى ذَلِك الْإِشَارَة بِالِاسْتِثْنَاءِ بِقَوْلِهِ إِلَّا بِحَقِّ الْإِسْلَامِ

“Bu hadis ‘La ilahe illallah’ı söyleyenin başka birşey eklemese bile öldürülmesinin yasak olduğunu gösterir. Bu haktır ama yalnız bu sözü söylemekle müslüman olur mu? Tercih edilen görüş, “Hayır, müslüman olmaz!” şeklindedir. Yalnız bu durumda öldürülmez ta ki imtihan edilinceye kadar. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in risaletini kabul edip İslami hükümlere bağlanırsa müslümanlığına hükmedilir. Bu hadisin devamındaki “İslam hakkı müstesna” sözünde buna işaret vardır.” (Feth’ul Bari, 12/279)

Tahavi de İbn Hacer’in zikrettiğinin benzeri bir görüşe meyletmiştir. Bizim maksadımız burada bu görüşlerden hangisinin racih olduğunu tesbit etmek değildir. La ilahe illallah sözü müslüman hükmü vermeye değil ancak kılıç kaldırmaya yarar sözü elbette ki tenkid edilebilir. Ama böyle bir görüşün alimler tarafından dile getirilmesi bu tarz hadislerin alimler tarafından hiçbir illet gözetilmeden alınmadığını göstermektedir. Ayrıca İbn Hacer’in sözünde La ilahe illallah diyenlere ancak imtihan edildikten sonra müslüman hükmü verilmesi hususu da vardır ki bu, günümüzde bazı kimselerin bidat, sapıklık, haricilik vs lakaplar taktıkları bir uygulamadır!

Alimler bundan da öte bizzat nasslarda daha açık bir şekilde geçen iki şehadetin ikrarını dahi bazı durumlarda kişinin İslam’a girmesi için yeterli addetmemişlerdir. Bu hususta Ebu Hanife’nin öğrencisi İmam Muhammed şöyle demektedir:


قَالَ: فَأَمَّا الْيَوْمَ بِبِلَادِ الْعِرَاقِ فَإِنَّهُمْ يَشْهَدُونَ أَنْ لَا إلَهَ إلَّا اللَّهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللَّهِ، وَلَكِنَّهُمْ يَزْعُمُونَ أَنَّهُ رَسُولٌ إلَى الْعَرَبِ، لَا إلَى بَنِي إسْرَائِيل. وَيَتَمَسَّكُونَ بِظَاهِرِ قَوْله تَعَالَى: {هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولًا مِنْهُمْ} [الجمعة: 2] .
فَمَنْ يُقِرُّ مِنْهُمْ بِأَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللَّهِ لَا يَكُونُ مُسْلِمًا حَتَّى يَتَبَرَّأَ مِنْ دِينِهِ مَعَ ذَلِكَ، أَوْ يُقِرَّ بِأَنَّهُ دَخَلَ فِي الْإِسْلَامِ. حَتَّى إذَا قَالَ الْيَهُودِيُّ أَوْ النَّصْرَانِيُّ: أَنَا مُسْلِمٌ أَوْ أَسْلَمْت لَا يُحْكَمُ بِإِسْلَامِهِ. لِأَنَّهُمْ لَا يَدَّعُونَ ذَلِكَ. فَإِنَّ الْمُسْلِمَ هُوَ الْمُسْتَسْلِمُ لِلْحَقِّ الْمُنْقَادُ لَهُ، وَهُمْ يَزْعُمُونَ أَنَّ الْحَقَّ مَا هُمْ عَلَيْهِ. فَلَا يَكُونُ مُطْلَقُ هَذَا اللَّفْظِ فِي حَقِّهِمْ دَلِيلَ الْإِسْلَامِ حَتَّى يَتَبَرَّأَ مِنْ دِينِهِ مَعَ ذَلِكَ.

كَذَلِكَ لَوْ قَالَ: بَرِئْت مِنْ الْيَهُودِيَّةِ وَلَمْ يَقُلْ مَعَ ذَلِكَ: دَخَلْت فِي الْإِسْلَامِ، فَإِنَّهُ لَا يُحْكَمُ بِإِسْلَامِهِ، لِأَنَّهُ يُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَ تَبْرَأَ مِنْ الْيَهُودِيَّةِ وَدَخَلَ فِي النَّصْرَانِيَّةِ. فَإِنْ قَالَ مَعَ ذَلِكَ: وَدَخَلْت فِي الْإِسْلَامِ فَحِينَئِذٍ يَزُولُ هَذَا الِاحْتِمَالُ. وَقَالَ بَعْضُ مَشَايِخِنَا: إذَا قَالَ: دَخَلْت فِي الْإِسْلَامِ، يُحْكَمُ بِإِسْلَامِهِ وَإِنْ لَمْ يَتَبَرَّأْ مِمَّا كَانَ عَلَيْهِ. لِأَنَّ فِي لَفْظِهِ مَا يَدُلُّ عَلَى دُخُولٍ حَادِثٍ مِنْهُ فِي السَّلَامِ، وَذَلِكَ غَيْرُ مَا كَانَ عَلَيْهِ. فَتَضَمُّنُ هَذَا اللَّفْظُ التَّبَرِّي مِمَّا كَانَ عَلَيْهِ.
وَلَوْ قَالَ الْمَجُوسِيُّ: أَسْلَمْت، أَوْ أَنَا مُسْلِمٌ، يُحْكَمُ بِإِسْلَامِهِ. لِأَنَّهُمْ لَا يَدَّعُونَ هَذَا الْوَصْفَ لِأَنْفُسِهِمْ وَيَعُدُّونَهُ شَتِيمَةً بَيْنَهُمْ يَشْتُمُ الْوَاحِدُ مِنْهُمْ بِهِ وَلَدُهُ فَيَكُونُ ذَلِكَ دَلِيلَ الْإِسْلَامِ فِي حَقِّهِ.

“Bugün ise Irak topraklarında yaşayan Ehl-i Kitab’dan bazıları var ki, ‘La İlahe İllallah, Muhammedun Rasulullah’ derler ama onun, Arapların peygamberi olduğunu, İsrail oğullarına gönderilmediğini ileri sürerler. Bu konuda Yüce Allah'ın: "Ümmiler arasından, kendilerine ayetlerini okuyan, onları arıtan, onlara Kitabı ve hikmeti öğreten bir Peygamber gönderen de O'dur..." (el-Cuma 62/2) sözünün zahirini de kendilerine delil gösterirler. Onlardan her kim, bu inançla Muhammed'in Peygamberliğini kabul ederse yine İslam’ı kabul etmemiş sayılır. İslama girebilmesi için kendi dininden tamamen uzaklaşması gerekiyor. Hatta Yahudi yahut Hıristiyan olan bir kimse: "Ben müslümanım yahut müslüman oldum" derse yine İslamı kabul ettiğine hükmolunmaz. Çünkü batıl dinlerine İslam ismini verirler. Müslüman, Hakka teslim olan kimsedir. Biz de Hakka teslim olmuş kimseleriz, derler. Bu nedenle sadece bu sözü söylemeleri, onları müslüman kabul etmemizi gerektirmez. Mutlaka, tabi oldukları dini de terketmeleri gerekiyor. Yine onlardan biri: "Ben Yahudilik’den beriyim" der, ama bununla birlikte "İslam’a girdim" demezse, İslam’ına hükmolunmaz. Olabilir ki Yahudilik’den çıkıp Hıristiyanlığa girmiştir. Ama "Yahudilik’den çıktım" dedikten sonra "İslam’a girdim" derse, o zaman Hıristiyanlığa girmiş olması ihtimali ortadan kalkar. Alimlerimizden bazısı der ki: Şayet "İslama girdim" derse, daha önce inanmakta bulunduğu dinden beri olduğunu söylemese de, İslam’ı kabul ettiğine hükmolunur. Çünkü söylediği sözde, İslam’a yeni girdiği anlaşılmaktadır ki bu, daha önce inanmakta olduğu dinin dışındadır ve bu söz eski dininden teberriyi de içine alır. Şayet Mecusi ‘Müslüman oldum yahut ben müslümanım’ derse, İslam’ına hükmolunur. Çünkü onlar kendileri için İslam vasfını kabul etmezler, hatta İslam lafzını sövmek için kullanırlar. Onlardan birinin çocuğu huysuzluk yaptığında ona "Müslüman!" kelimesini söyliyerek azarlarlar. Bu nedenle yukarıdaki sözleri söyleyen Mecusi’nin İslam’ına hükmolunur.” (Nakleden Serahsi, Şerh’us Siyer’il Kebir no: 155)

İmam Muhammed’in sözlerinden açıkça anlaşılmaktadır ki Irak Yahudileri “la ilahe illallah Muhammedun Rasulullah” dedikleri halde Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sadece Araplara gönderildiğini iddia etmeleri hasebiyle onlardan kelime-i şehadet kabul edilmemektedir. Bu, cahillerin zannettiği gibi nassı terk etmek değil bilakis nassın illetini gözeterek hareket etmektir. Tahavi de yukardaki sözünün devamında kitap ehli arasında Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in risaletini tasdik ettikleri halde onun peygamberliğinin İsrailoğulları hakkında geçerli olmadığını ileri sürenlerin varlığından yola çıkarak bu iki şehadeti de getirseler ta ki bunu müslüman olmak kasdıyla söyledikleri ortaya çıkana kadar onlara İslam hükmü verilmeyeceğini ileri sürmektedir. Şeybani (rh.a) ise aynı şekilde “Müslümanım” sözünün de ehli kitap hakkında İslam alameti olmadığını çünkü onların küfür üzereyken de bu iddiada bulunduklarını dile getirmektedir ki bu da günümüzde kendisini İslama nisbet ettikleri halde şirk üzere olan insanların durumuyla aynıdır. Böylece önemli olanın dille şehadet getirmekten ziyade kişinin daha önceki batıl itikadının tersini ortaya koyması olduğu bir kez daha açığa çıkmaktadır ki bu hususa İmam Muhammed (rh.a) daha önce naklettiğimiz kavlinde değinmişti.

Begavi (rh.a) ise şöyle demektedir:


الْكَافِرُ إذَا كَانَ وَثَنِيًّا أَوْ ثَنَوِيًّا لَا يُقِرُّ بِالْوَحْدَانِيَّةِ، فَإِذَا قَالَ: لَا إلَهَ إلَّا اللَّهُ حُكِمَ بِإِسْلَامِهِ ثُمَّ يُجْبَرُ عَلَى قَبُولِ جَمِيعِ الْأَحْكَامِ وَيَبْرَأُ مِنْ كُلِّ دِينٍ خَالَفَ الْإِسْلَامَ.
وَأَمَّا مَنْ كَانَ مُقِرًّا بِالْوَحْدَانِيَّةِ مُنْكِرًا لِلنُّبُوَّةِ فَإِنَّهُ لَا يُحْكَمُ بِإِسْلَامِهِ حَتَّى يَقُولَ: مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ، فَإِنْ كَانَ يَعْتَقِدُ أَنَّ الرِّسَالَةَ الْمُحَمَّدِيَّةَ إلَى الْعَرَبِ خَاصَّةً فَلَا بُدَّ أَنْ يَقُولَ إلَى جَمِيعِ الْخَلْقِ، فَإِنْ كَانَ كُفْرُهُ بِجُحُودِ وَاجِبٍ أَوْ اسْتِبَاحَةِ مُحَرَّمٍ فَيَحْتَاجُ إلَى أَنْ يَرْجِعَ عَنْ اعْتِقَادِهِ
.

“Allah’ın birliğine inanmayıp çok ilaha veya iki ilaha inanan kafirler ise ‘La ilahe illallah’ deseler müslüman olduklarına hükmedilir. Sonra bütün İslami hükümleri ve İslam dininden başka bütün dinlerden beri olduğunu kabul etmeye zorlanır. Fakat eğer Allah’ın birliğini kabul edip Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in risaletini inkar edenlerden ise ‘La ilahe illallah’ demesi müslüman olması için yeterli olmayıp ancak ona Muhammedun Rasulullah kelimesini eklerse müslüman olduğuna hükmedilir. Eğer Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Araplara özel olarak  gönderilmiş bir rasul olduğuna inananlardan ise ‘La ilahe İllallah Muhammedun Rasulullah’ demesi müslüman olması için yeterli değildir, ancak bunlara Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bütün insanlar için gönderildiğini de ekleyerek söylerse müslüman olduğuna hükmedilir. Eğer kafir olmasının sebebi farz olan bir şeyi inkar ettiği için veya haram olan bir şeye helal dediği için ise inandığı bozuk şeylerden vazgeçmesi gerekir.” (Nakleden eş-Şevkani, Neylu’l-Evtar, 7/234)   

Bunları zikrediyoruz ki günümüzde kelime-i tevhidin telaffuzunu İslam alameti olarak kabul etmediğimiz için bizi sapıklıkla ve nasslara muhalefetle suçlayanların bu ithamlarının aslında İslam ümmetine döneceği ortaya çıksın. Alimlerin sözlerinden açıkça ortaya çıkmaktadır ki bir kişinin veya topluluğun akidevi hastalığı ne ise o kimse veya sözkonusu topluluğun ferdi daha önce sahip olduğu itikadın tersini ortaya koyduğu zaman ancak müslüman hükmü alır. Geçmişte ve günümüzde İslam alameti esas olarak budur zira biz ancak şirkten tevbe ettiğine emin olduğumuz birisine müslüman hükmü veririz. Bu bakımdan putperestler için La ilahe illallah sözü, kitap ehli için Muhammedun Rasulullah sözü şirk ve küfürden tevbenin alameti sayılmış, Irak Yahudileri için ise bunların hiç biri alamet sayılmayıp Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bütün insanlığa gönderilmiş olduğunu kabul etmeleri istenmiştir. Begavi’nin de işaret ettiği üzere kişi İslam’a bağlılık iddia ettiği halde İslam’ın bir hükmünü inkardan dolayı küfre girdiyse ancak o küfrü izale ettiği takdirde İslam’a geri döner. Aksi takdirde kelime-i şehadet getirse bile müslüman sayılmaz. Hanefi fıkıh kitaplarından “en-Nehr’ul Faik” adlı eserde mürtedin nasıl tevbe edeceği anlatılırken şöyle denilmektedir:


ولو أتى بالشهادتين على وجه العادة لم ينفعه ما لم يرجع عما قال إذ لا يرتفع بها كفره كذا في (البزازية)

“Eğer mürted olan kişi (tevbe kasdıyla değil de) adet olduğu üzere şehadet kelimelerini söylerse ta ki söylediği (küfür olan) şeyden dönünceye kadar bu ona fayda vermez. Zira bu yaptığı şey onun küfrünü ortadan kaldırmamaktadır. Bezzaziye’de de böyle denilmiştir.” (en-Nehr’ul Faik, 3/255)

Böylece anlaşılıyor ki küfür üzere olan bir kişi veya topluluğun sözkonusu küfürlerinden tevbe ettiklerine dair kesin bir bilgi ortaya çıkmadıkça şehadet getirmeleri bir işe yaramamakta ve tevbe olarak sayılmamaktadır. Bu hususlarda –yukarda izah edildiği üzere- eğer kişinin itikadı bilinmiyorsa yaşadığı ülkeye ve mensup olduğu halka bakılır. Yani yukarda alimlerin verdiği fetvalar müşriklerin, ehli kitabın veya İslama nisbet edilen mürted ve zındıkların içinde yaşayan durumu meçhul kimselerle alakalı da uygulanır. Kişi ne türden bir toplum içinde yaşıyorsa ona göre muamele görür ve İslama girişi de buna göre yapılır. Kendi toplumunda hangi küfürler yaygınsa ondan teberri etmesi istenir. Bunun delili girişte zikrettiğimiz dar’ul harpte ve dar’ul islam’da tanınmayan kişilere nasıl hüküm verileceği hakkındaki istishab gibi genel kaidelerdir. Yeri gelmişken şunu da belirtelim ki bu açık nakiller karşısında çaresiz kalan birtakım kimselerin "Bizi alimlerin kavilleri ilgilendirmez, bizi nasslar bağlar nasslarda ise kişinin İslam'a gimesi şehadet getirmesine bağlanmıştır" gibi sözler sarfetmeleri ise bu kimselerin cehaletini gösterir. Bu aynı zamanda alimleri delilsiz hüküm vermekle ithamdır. Alimler şehadet kelimesini belli durumlarda alamet kabul etmezken en başta bizzat İslamın aslına yani kişinin ancak şirkten tevbe ettiği takdirde müslüman olabileceği esasına istinad etmişlerdir. Muhalifler ise bu asıldan mahrum kaldıkları için şehadet kelimesini mücerred telaffuzu esas almışlardır. Onlar bunu reddeden onlarca alime karşı kendileri gibi düşünen bir tane alimin varlığını da ispat edememişlerdir. Böylece hem nasslara hem de icmaya muhalefet ettikleri ortaya çıkmıştır elhamdulillah.

Hamd bin Atik en-Necdi (rh.a) “Sebil’un Necat” adlı risalesinde küfür diyarlarında yaşayan kimselerin kendi kavimlerinin küfürlerinden teberri etmesi gerektiğini şöyle izah etmektedir:


فاعلم أن الكفر له أنواع وأقسام تتعدد بتعدد المكفرات، وقد تقدم بعض ذلك، وكل طائفة من طوائف الكفر فلا بد أن يشتهر عندها نوع منه، ولا يكون المسلم مظهرا لدينه، حتى يخالف كل طائفة بما اشتهر عندها، ويصرح لها بعداوته، والبراءة منه، فمن كان كفره بالشرك، فإظهار الدين عنده التصريح بالتوحيد، أو النهي عن الشرك والتحذير منه، ومن كان كفره بجحد الرسالة، فإظهار الدين عنده التصريح بأن محمدا رسول الله صلى الله عليه وسلم، والدعوة إلى اتباعه. ومن كان كفره بترك الصلاة، فإظهار الدين عنده فعل الصلاة، والأمر بها، ومن كان كفره بموالاة المشركين والدخول في طاعتهم، فإظهار الدين عنده التصريح بعداوته، والبراءة منه ومن المشركين.
وبالجملة فلا يكون مظهرا لدينه، إلا من صرح لمن ساكنه من كل كافر ببراءته منه، وأظهر له عداوته لهذا الشيء الذي صار به كافرا وبراءته منه، ولهذا قال المشركون للنبي صلى الله عليه وسلم: عاب ديننا وسفّه أحلامنا، وشتم آلهتنا
.

“Bilindiği gibi küfrün çeşitleri ve kısımları vardır. O kadar ki kafirlerin sayısı kadar küfür çeşidi vardır. Bunların bir kısmı daha önceki sayfalarda ele alınmıştı. Her kafir taifenin, kendi aralarında yaygın olan bir küfür çeşidi vardır. Müslüman olan bir kimse kendi döneminde her taifenin yanında yaygın olan hususlara muhalefet edip onlara karşı düşmanlığını gösterip onlardan beri olmadıkça dinini izhar etmiş sayılmaz.

Eğer içinde bulunduğu toplumun küfrü şirk koşmak ise; o müslümanın dinini izhar etmesi demek tevhidi açıkça ilan etmek veya onları şirkten menetmek, ondan sakındırmaktır.

Eğer içinde bulunduğu toplumun küfrü, peygamberliği inkar etmek ise; bu durumdaki birinin dinini izhar etmesi için yapılacak şey, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in Allah'ın Rasulü olduğunu açıkça söylemek ve de ona tabi olmaya davet etmektir.

Eğer onların küfrü namaz kılmamaları ise; dinini izhar etmesi namaz kılarak ve onlara da namaz kılmalarını emrederek olur. 

Eğer, müşriklere dostluk göstermeleri ve onların itaati altına girmeleri sebebiyle küfürde bulunuyorlarsa; onlara karşı düşmanlığını belirtmeli, onlardan ve diğer müşriklerden beri olduğunu ortaya koymalıdır.

Kısaca; bir kimse, birlikte yaşamakta olduğu her bir kafirden beri olup  onların küfre düştüğü hususlarda onlara karşı düşmanlığını ve beraetini ilan etmedikçe dinini izhar etmiş, açığa vurmuş sayılmaz. Bu sebeple müşrikler, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem için şöyle diyorlardı: "Dinimizi ayıplıyor, akıllarımızla alay ediyor, ilahlarımıza dil uzatıyor."

Şeyh (rh.a) ardından şu kıssayı nakletmektedir:


وفي السيرة: أن خالد بن الوليد، لما وصل إلى العرض في مسيره إلى أهل اليمامة، لما ارتدوا قدم مائتي فارس، وقال: من أصبتم من الناس فخذوه. فأخذوا مجاعة، في ثلاثة وعشرين رجلا من قومه، فلما وصل إلى خالد، قال له: يا خالد، لقد علمت أني قدمت إلى رسول الله صلى الله عليه وسلم، فبايعته على الإسلام، وأنا اليوم على ما كنت عليه أمس. فإن يك كذابا قد خرج فينا فإن الله يقول: {ولا تزو وازرة وزر أخرى} فقال: يا مجاعة، تركت اليوم ما كنت عليه أمس، وكان رضاك بأمر هذا الكذاب وسكوتك عنه وأنت أعز أهل اليمامة، وقد بلغك مسيري إقرارا له ورضاء بما جاء به، فهلا أبديت عذرا، وتكلمت فيمن تكلم!، فقد تكلم ثمامة فرد وأنكر، وتكلم اليشكري، فإن قلت: أخاف قومي، فهلا عمدت إليّ، أو بعثت إلي رسولا، فقال: إن رأيت يا ابن المغيرة أن تعفو عن هذا كله!!، فقال: قد عفوت عن دمك، ولكن في نفسي حرج من تركك

Siyer kaynaklarında belirtildiği gibi;Yemame halkı mürted olduğu zaman Halid b. Velid onlara düzenlediği seferinde sözkonusu yere ulaştığı zaman, onlara iki yüz atlıyı öncü olarak gönderdi ve "Halktan kime rastlarsanız, yakalayın" dedi. Giden atlılar da, Mecaa ile birlikte 23 kişi yakaladılar. Mecaa, Halid'e ulaştığında dedi ki: "Ey Halid! Sen de biliyorsun ki, ben Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e geldim ve İslam üzere ona biatta bulundum ve ben bugün de dün üzerinde bulunduğum şey üzereyim. Yalancı (yani Müseyleme) bizim aramızdan  çıkmıştır ancak Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor: "...Hiçbir nefis, başkasının günahını yüklenmez..." (En'am 6/164)

Bunun üzerine Halid kendisine şöyle dedi:

"Ey Mecaa! Sen bugün, dün üzerinde bulunduğun şeyi terkettin. Sen Yemame halkının en saygıdeğer kişisi olduğun halde, sessiz kalarak bu yalancının işine rıza gösterdin. Sen sessiz kalmak suretiyle Müseyleme'yi ve getirdiklerini kabul etmişken benim geldiğimi öğrendin. Neden gelip özür beyan etmedin ve diğer konuşanlar gibi konuşmadın? Sümame ve Yeşkuri de konuştular ve de red ve inkar ettiler. Eğer "Ben kavmim adına korktum" diyorsan, bu durumda bana gelemez veya bir elçi gönderemez miydin?"

Bunun üzerine Mecaa:"Ey İbni Muğire! Bütün bunları bağışlayamaz mısın?' dedi. Halid de:

"Canını bağışlasam da, seni (tümüyle) serbest bırakma konusunda halen içimde sıkıntı var" dedi.”

(Bu rivayeti el-Kilai (v. 634) “el-İktifa” adlı eserinde (2/120) ve de Şeyh Muhammed bin Abdulvehhab “Siyer”inde (sf 281) Vakidi’ye nisbet ederek nakletmişlerdir.)

Şeyh Abdurrahman bin Hasen (rh.a) “el-Mevrid’ul Azeb’uz Zulal” adlı eserinde bu hadiseyi naklettikten sonra şöyle demektedir:

فتأمل كيف جعل خالدٌ سكوتَ مجَّاعة رِضًى بما جاء به مسيلمة وإقرارًا

“Düşün ki Halid, Mecaa’nın susmasını nasıl da Müseyleme’nin getirdiği şeye razı olup onu kabullenmesi olarak değerlendirmiştir?”

Bu imamlar bu sözleri her ne kadar daha ziyade dinin açığa vurulması konusunda zikretmiş olsalar da bilhassa Mecaa kıssasını zikretmeleri bizim konumuza da ışık tutmaktadır. Zira görüldüğü üzere Halid, gerek Mecaa’ya gerekse bütün Beni Hanife kabilesine mürted muamelesi yapmış ve içlerinden ancak Mecaa gibi dinini izhar edip üstelik kavminin içinde bulunduğu küfürden beraatini ortaya koyanları serbest bırakmıştır. Hamd bin Atik de bu amaçla bu kıssayı zikretmiştir. Dar’ul küfür’de yaşayan herkes –yukarda anlatıldığı üzere- zahiren kafir muamelesi görür. Kafir muamelesi görmek istemeyen kimsenin yapacağı şey akidesini izhar etmek ve kavminin üzerinde bulunduğu küfürler ne ise onlardan beri olduğunu açıkça ortaya koymaktır. Bugünkü İslama nisbet edilen diyarlarda en yaygın küfür ise ne demokrasi, ne kabirperestlik ne tağuta muhakeme ne de benzerleridir; zira bu sayılanlar kimi ülkelerde vardır kimisinde yoktur. Ancak öyle bir küfür vardır ki bunda günümüzde Arap, acem, avam, havas herkes ortaktır. Günümüzde en yaygın hastalık –dinden yüz çevirmenin neticesi olarak- imanla küfür arasındaki farkı, İslamın ve şirkin hakikatini, ibadetin ve ilahın ne manaya geldiğini bilmemektir. Bundan dolayı da insanlar neyi reddettiklerini neyi kabul ettiklerini bilmeden dilleriyle kelime-i şehadet getirmekte ve bununla müslüman olacaklarını zannetmektedirler. Avamdan öte alim geçinenler dahi bu durumdadırlar. Akidenin temel kavramlarından gafil olma hastalığı asrımıza has bir hastalık değildir, bilakis uzun bir dönemdir müslümanım diyen insanlar bu hastalığa müptela olmuşlardır. Şeyh Muhammed bin Abdulvehhab Uyeyne’de bulunduğu sıralarda Riyad ve Menfuhe ahalisine gönderdiği mektubunda konuyla ilgili şöyle demektedir:


قاموا يجادلون ويلبسون على الناس، ويقولون: كيف تكفّرون المسلمين؟ كيف تسبون الأموات؟ آل فلان أهل ضيف، آل فلان أهل كذا وكذا؛ ومرادهم بهذا: لئلا يتبين معنى "لا إله إلا الله"، ويتبين أن الاعتقاد في الصالحين النفع والضر ودعاءهم كفر ينقل عن الملة؛ فيقولون الناس لهم: إنكم قبل ذلك جهال لأي شيء لم تأمرونا بهذا.وأنا أخبركم عن نفسي، والله الذي لا إله إلا هو،لقد طلبت العلم، واعتقدَ من عرفني أن لي معرفة، وأنا ذلك الوقت لا أعرف معنى "لا إله إلا الله"، ولا أعرف دين الإسلام قبل هذا الخير الذي مَنَّ الله به، وكذلك مشايخي، ما منهم رجل عرف ذلك. فمن زعم من علماء العارض أنه عرف معنى "لا اله إلا الله"، أو عرف معنى الإسلام قبل هذا الوقت، أو زعم عن مشايخه أن أحداً عرف ذلك ، فقد كذب وافترى، ولبس على الناس، ومدح نفسه بما ليس فيه.


"(…) Kalktılar, tartışmaya ve insanları aldatmaya çalıştılar ve dediler ki: Müslümanları nasıl tekfir edersiniz, ölülere nasıl söversiniz, halbuki şu aile şu kadar misafirperverdir, bu aile böyledir, şöyledir… Bununla “La ilahe illallah”ın gerçek manasının ortaya çıkmamasını ve de Salihlerden fayda ve zarar geleceğine itikad ederek onlara dua etmenin İslam milletinden çıkartan bir küfür olduğunun ortaya çıkmamasını amaçlamaktadırlar.  Ta ki insanlar onlara “Siz bundan önce cahilmişsiniz, öyle değilse bize bunları daha önce neden emretmediniz” demesinler! Şimdi ben bizzat kendi nefsimden haber vererek diyorum ki –kendisinden  başka ilah olmayan Allaha yemin olsun ki- ben ilim talebinde bulunmuşum ve öyle ki beni tanıyan herkes bende bilgi olduğuna inanır, fakat buna rağmen ben o vakitlerde, yani Allah’ın ihsan ettiği bu hayırdan önce “La ilahe illallah”ın manasını bilmezdim, bundan önce İslam dinini de bilmezdim! Hocalarım da böyleydi; onlardan da bunu bilen hiç kimse yoktu. (Şeyhin memleketi olan) “Arıd” bölgesi alimlerinden her kim bu vakitten önce “La ilahe illallah”ın manasını veya İslamın manasını bildiğini iddia ederse veyahut da hocalarından herhangi birisinin bunu bildiğini ileri sürerse o kimse yalan söylemiş ve iftira etmiştir; insanları kandırmış ve de kendisinde olmayan bir özellikle kendisini methetmiştir.” (Ed-Durar’us Seniyye, 10/51 ve ayrıca er-Rasail’uş Şahsiyye 28. Mektup, Mecmuu Muellafat’iş Şeyh, 7/187)

Görüldüğü gibi tevhid davetinin yakın geçmişte imamlığını yürütmüş olan Şeyh (rh.a) dahi ilk zamanlar tevhidi ve İslam’ın manasını bilmediğini, kendi bölgesindeki alimlerin de aynı durumda olduğunu ifade etmektedir. Yine Necdi davet alimlerinden Şeyh Eba Butayn (rh.a) şöyle demektedir:


ففرض على المكلف: معرفة حد العبادة وحقيقتها التي خلقنا الله لأجلها  ، ومعرفة حد الشرك وحقيقته الذي هو أكبر الكبائر. وتجد كثيرا ممن يشتغل بالعلم لا يعرف حقيقة الشرك الأكبر

“Mükellef üzerine, Allah’u Te’ala’nın bizleri kendisi için yarattığı ibadetin sınırını ve onun hakikatini bilmesi ve aynı şekilde büyük günahların en büyüğü olan şirkin sınırını ve hakikatini bilmesi farzdır. Sen ilimle iştigal eden kimselerin çoğunlunun, büyük şirkin hakikatini bilmediğini görürsün.” (el-İntisar, sf 49)

Bu sözler birkaç asır önce, Osmanlı devletinin son zamanlarında söylenmiştir. Zahirde şeriatın tatbik edildiği, her yerin alimler, kadılar ve müftülerle dolup taştığı bir dönemde sıradan avamın ötesinde alimlerin durumu bu ise; her yeri cehaletin ve dinsizliğin kapladığı şu laik demokratik sistemlerin gölgesi altındaki halkların durumu nasıl olur acaba? Şu halde günümüzdeki en yaygın küfür, dinin asılları ve iman küfür sınırları hakkındaki cehalettir ve müslüman hükmü verilmeden önce araştırılması gereken esas mesele de kişinin en azından kendisini müslüman kılacak kadar rasullerin daveti olan tevhidi bilip bilmediği hususudur. Dar’ul harpte yaşayan bir kimse ancak kendi halkına muhalif olarak tevhid ilmine sahip olduğunu isbat ederse müslüman hükmü alır. Bu kimse İslam’ı bildiğini ve şirkten beri olduğunu ortaya koymalıdır. Bunu yapması için de öncelikli olarak şirkin ve küfrün ne olduğunu bilmesi gerekir. Bundan sonra da en yaygın hastalık akidesizlik yani insanların dini bilseler bile akide edinmemeleri ve bildikleri esaslara aykırı şeyleri çok rahat savunabilmeleridir. Günümüzde bazı kimselerin ön plana çıkardığı –tağuta muhakeme, askerlik, teşri şirkine dair birtakım meseleler, küfre rızayla alakalı okul, sözleşme vs- birtakım konular ancak kişinin tevhide dair ilmi olduğu ortaya çıktıktan sonra bu tevhidi ne derece akide edindiğini anlamak bakımından konuşulması gerekir. Bunlar da sadece şuna küfür diyor musun, şunu tekfir ediyor musun gibi ezber şeklinde değil bilakis dinin aslıyla bağlantılı bir şekilde, kişinin dinin aslını ne oranda kavrayıp akide edindiğini ortaya çıkarmak bakımından konuşulur. Bu şekilde kişinin tevhidi idrak ettiği, akide edindiği ortaya çıkar buna muhalif bir söz veya fiili de zahirde görülmezse kişiye müslüman hükmü verilir. Bu kimsenin sözünde samimi olup olmadığını araştırmaya gerek yoktur, keza amellerinde bunlara muhalif bir şey olduğunu da araştırmak gerekmez bilakis bu Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sünnetine aykırı bir tutum olur. Zira O (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabı İslam’ı kılıç korkusuyla kabul eden birçok kimse etraflarında olduğu halde bunu araştırmamışlar ve zahirlerine bakmakla yetinmişlerdir. Bu hususta ilerde gerekirse ayrıntılı bilgi verilir.

Böylece kişilere İslam hükmü vermede esas olan şeyin sözkonusu şahsın şirkten tevbe edip tevhid akidesine girip girmediğinin tesbiti olduğu ve de bunu gözetmeksizin kişinin ve toplumun durumu ne olursa olsun kelime-i şehadet, namaz, ezan gibi alametlere dayanarak hüküm verileceğini iddia eden kimselerin İslamı bilmeyen, şirkten tevbe etmenin ne demek olduğunu ve kişinin bunu yapmadıkça müslüman olamayacağını anlamayan cahiller olduğu ortaya çıkmaktadır.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1767
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Alıntı
Salamun aleykum

Sorum namazi gunumuzde islam alameti gorenlerin ve yahud gormeseler bile gorenleri tekfir etmeyenlerle alakali. Getirdikleri şubhe şoyle:  Eger siz gunumuzde namazi muslumanlara has olan bir alamet gormuyorsaniz ve gorenleri tekfir ediyorsunuzsa o zaman imam Ehmedin de kafir olmasi gerekir size gore. Eger şoyle itiraz etseniz ki,imamin zamaninda namaz kiwinin kufrden islama gecişinin alametidir ve namazi yalniz muslumanlar kiliyorlar cevap olarak soyleriz ki imam Ehmedin doneminde hatta imam Ehmedden sonraki donemlerde zindiklar ortaya cikmişdi. Ya' ni namazi yalniz muslumanlar deyil kafirlerde kiliyorlardi. (Cehmiler,hululiler ve s.). Yalniş hatirlamiyorumsa ibn muflihden de nakiller getiriyorlar ki,bakınız,ibn muflih kendi zamaninda wirkin ve kufrun yaygin oldugu bir zamanda namazi islam alameti goruyor.  Bunlara verilecek olan cevap nedir? Umulur ki,verdiginiz cevap sayesinde bu konuda hidayeti bulurlar. Salamun aleykum.

Alimlerin namazı ve sair ibadetleri İslam alameti görmelerinin sebebi nedir?

Bismillahirrahmanirrahim,

Sizin sorduğunuz mesele esas itibariyle bir kişiye nasıl müslüman hükmü verileceği konusu ile alakalıdır. Bu ise iyi düşünüldüğünde “İslam nedir, İslamın hakikati ve mahiyeti nedir” sorusuyla irtibatlıdır. İslamın şirkten ve müşriklerden beri olmak manasına geldiğini bilmeyen, idrak etmeyen ve de İslamı “Hristiyan veya Yahudi olmamak, Ahmet Mehmet ismi taşımak vb” şekillerde algılayan birtakım kişiler yukarda zikretmiş olduğunuz şüpheleri atmaktadır. Bu kimselerden nakletmiş olduğunuz sözler bile bunların tevhidden zerre kadar nasipleri olmadığını ortaya koymaktadır. Çünkü bu kimseler namazın velev ki küfürden İslama geçiş alameti olmasa bile bir kişiye müslüman hükmü verilmesi için yeterli sayılacağını iddia etmektedirler. Öyle ki bu insanlara göre sanki İslam, küfür ve şirkten beri olmak değildir hatta bu kimseler İslamı nasıl tarif etmektedirler bilmiyoruz desek yeridir. Çünkü bu insanlara göre kişinin namazı neye delalet ederse etsin mutlak bir İslam alameti olmaktadır. Yani bu kimselere göre ortada İslam diye bir şey var haşa bunun sınırları ve mahiyeti belli değil sadece Şari birtakım sembol ve sloganları İslam alameti olarak belirlemiş, o şiarları yapan ve söyleyen herkes adeta bir parola zikreder gibi İslama girmiş sayılmaktadır. Bunların nezdinde kelime-i şehadet, namaz gibi şeyler hiçbir şeye delalet etmese de kendi başlarına birer İslam alameti telakki edilmektedir. Bu kimseler böylece bütün nassları illetlerinden soyutlayarak her şeyden kopuk birer bağımsız hüküm haline getirmişler ve bir de üstüne bu son derece sığ ve dinin özünden kopuk anlayışı alimlere iftira yoluyla izafe etmişlerdir.

Bizler yukarda İslamın mahiyeti ve kişilere nasıl müslüman hükmü verileceği konuları hakkında açıklamalarda bulunmuştuk. Orada da zikredildiği üzere gerek günümüzde namaz vb fiilleri İslam alameti görenler, gerekse de bunların tekfir edilmeyeceğini iddia ederek bu meseleyi ihtilaflı konular arasında değerlendirenlerin hiç birisi İslamın ne olduğunu anlamamış olan kimselerdir. Çünkü İslam’ın ancak şirkten bilinçli şekilde beri olarak gerçekleşeceğini anlamış olsalardı günümüzde şirki terk etmeye alamet olmadığı belli olan birtakım ibadetleri yerine getirenlere müslüman hükmü vermezlerdi. Şimdi bu zikrettiğiniz kimseler Hanbelilerin namazı (ister darul harpte ister darul islam’da ister ferdi ister cemaatle kılınsın) mutlak bir İslam alameti olarak görmelerini de sanki bu alimler bütün illetlerden soyutlanmış olarak sırf namaz fiilinin kendisini alamet görüyorlar gibi lanse etmektedirler. Halbuki bu Hanbelilere ve hatta genel olarak İslam dinine atılmış bir iftiradır. Şimdi bizler Allahın izniyle Hanbeli fukahasının konuyla alakalı görüşlerini aktararak namazı İslam alameti sayma sebeblerini ortaya çıkartacağız. Bunun için de muteber Hanbeli kitaplarından birkaç nakil yapmak istiyoruz. Mesela İbn Kudame el-Muğni’de Hanbelilerin namazı kelime-i şehadet gibi İslam alameti saymalarının sebebi olarak şunu zikretmektedir:


وَلِأَنَّ الصَّلَاةَ رُكْنٌ يَخْتَصُّ بِهِ الْإِسْلَامُ، فَحُكِمَ بِإِسْلَامِهِ بِهِ كَالشَّهَادَتَيْنِ.

“Çünkü namaz sadece İslama has olan bir rükündür. O yüzden tıpkı şehadeteyn’de olduğu gibi namaz kılanın İslamına hükmedilir.”

Şeyh Muvaffak (rh.a) aynı yerin devamında zekat, hacc vesair rükünların İslam alameti olmamasını ise şöyle izah etmektedir:

وَأَمَّا سَائِرُ الْأَرْكَانِ، مِنْ الزَّكَاةِ وَالصِّيَامِ وَالْحَجِّ، فَلَا يُحْكَمُ بِإِسْلَامِهِ بِهِ، فَإِنَّ الْمُشْرِكِينَ كَانُوا يَحُجُّونَ فِي عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - حَتَّى مَنَعَهُمْ النَّبِيُّ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - فَقَالَ: «لَا يَحُجُّ بَعْدَ الْعَامِ مُشْرِكٌ.» وَالزَّكَاةُ صَدَقَةٌ، وَهُمْ يَتَصَدَّقُونَ.

“Zekat, oruç ve hacc gibi diğer rükünlere gelince; bunları yapanın İslamına hükmedilmez. Çünkü müşrikler de Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) zamanında ta ki Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) “Bundan sonra hiçbir müşrik haccedemeyecek” deyip onları men edene kadar haccediyorlardı. Zekat da bir sadakadır, onlar (kafirler) sadaka vermektedirler. İlh…”
(El-Muğni,9/22, no: 7114)

Açık bir şekilde görüldüğü üzere namazın İslam alameti olma gerekçesi bunun müslümanlara has bir fiil oluşudur. Diğer ibadetlerde bu özellik olmadığı için onlar İslam alameti olarak görülmemiştir. Hanbelilerden bazıları ise namaz haricindeki diğer ibadetlerden de müslümanlara has olanları İslam alameti olarak görmüşlerdir. Merdavi, el-İnsaf adlı eserinde konuyla alakalı görüşleri şöyle nakletmektedir:

وَاخْتَارَ الْقَاضِي: يُحْكَمُ بِإِسْلَامِهِ بِالْحَجِّ فَقَطْ. وَالْتَزَمَهُ الْمَجْدُ، وَابْنُ عُبَيْدَانَ. وَقِيلَ: يُحْكَمُ بِإِسْلَامِهِ بِبَقِيَّةِ الشَّرَائِعِ وَالْأَقْوَالِ الْمُخْتَصَّةِ بِنَا، كَجِنَازَةٍ وَسَجْدَةِ تِلَاوَةٍ.

“Kadi sırf hacc ile kişinin İslamına hükmedileceği görüşünü tercih etmiştir. Mecd ve İbn Ubeydan da bu görüşe katılmışlardır. Bize has olan diğer bütün hükümler ve sözler ile kişinin İslamına hükmedileceği de söylenmiştir: Cenaze ve tilavet secdesi gibi.” (El-İnsaf, 1/395)

Görüldüğü gibi buradaki tartışma hangi ibadetler müslümanlara hastır, bunun tesbiti üzerinde dönmektedir. Çünkü birtakım fiillere İslam alameti denilmesinin asıl illeti budur,  alimler arasındaki ihtilaf da bu illetin hangi fiillerde tahakkuk ettiğini tayin etmede yaşanmaktadır. Burada şunun anlaşılması gerekir ki burada alimler hükmün illetini esas almaktadır ki o da Müslümanlarla kafirler arasında alamet-i farika yani ayırd edici özellik olmasıdır. Ancak bu illet ortadan kalktığı zaman hüküm de ortadan kalkar. İşte devrimizde de namazın alamet olmaktan çıkması müslümanlara has bir fiil olmaktan çıkmasından kaynaklanmaktadır. Şimdi bu şüphecilerin dillerine doladıkları İbn Müflih’ten de konuyla alakalı bir nakil yaparak bu faslı bitireceğiz inşaallah.
O da namazın İslam alameti oluşunu aynı şekilde açıklamaktadır:


قَالَ رَسُولَ اللَّهِ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ -: «نُهِيتُ عَنْ قَتْلِ الْمُصَلِّينَ» وَظَاهِرُهُ أَنَّ الْعِصْمَةَ تَثْبُتُ بِالصَّلَاةِ، وَهِيَ لَا تَكُونُ بِدُونِ الْإِسْلَامِ، وَلِأَنَّهَا عِبَادَةٌ تَخْتَصُّ شَرْعَنَا

“Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Ben namaz kılanları öldürmekten nehyolundum” buyurmaktadır” Bunun zahiri dokunulmazlığın namazla sabit olacağı yönündedir. Çünkü İslam’ın haricinde namaz kılınması sözkonusu değildir. Zira namaz sadece bizim şeriatımıza has bir ibadettir.”
(El-Mubdi, 1/267)

Görüldüğü gibi İbn Müflih de aynı şekilde namazın İslam şeriatına ve müslümanlara has olduğundan dolayı, diğer dinlerde –bizdeki şekliyle- bulunmadığından dolayı İslam alameti olduğunu söylemektedir. Bu zat, İbn Teymiye (rh.a)’ın talebesi olup çeşitli şirk ve bidatların zuhur ettiği bir dönemde yaşamıştır. Muhaliflerin bilhassa onu örnek vermelerinin sebebi de budur. Onlar bundan hareketle “Bu alimlerin döneminde de namaz müslümanlara has bir fiil olmaktan çıkmıştı, alimler buna rağmen bunu İslam alameti olarak görmeye devam etmiştir” şeklindeki şüpheyi ortaya atmışlardır. Bu şüpheye cevap vermeden önce şunu belirtelim ki bu şüphede alimleri tan etme, onları töhmet altına sokma sözkonusudur. Zira alimlerin namazı müslümanlara has bir fiil olmasından dolayı alamet saydıkları sabit olduğuna göre eğer onlar bu müslümanlara has bir şiar olmaktan çıktığı halde hala bunu savunmaya devam ediyorlarsa şu halde kendi sözleriyle çelişiyorlar ve inandıkları şeyi uygulamıyorlar manasına gelir ki alimleri böyle bir şeyden tenzih ederiz. Zaten bu tarz şüphecilerin sözlerini inceleyen basiret sahibi birisi bu kimselerin sözlerinde kah alimleri itham etme, kah dinin bizzat kendisini itham etme gibi şeylere sıkça raslar ve şunu anlar ki bu adamlar her konuda şek şüphe içerisindeler ve insanlara da din diye kendi müptela oldukları şüpheleri aktarmaktadırlar!

Şüphenin cevabına gelince; öncelikle bu alimlerin yaşadığı dönemin şartları ile günümüz vakıasını kıyaslayarak ikisini aynı görmek bu şüphecilerin art niyetini ya da en iyi ihtimalle fıkıhsızlığını göstermektedir. Zira öncelikle bu alimlerin yaşadığı dönemde her ne kadar birtakım dalalet ve küfür fırkaları zuhur etmiş olsa bile bunlar çoğunluğu teşkil ediyor değildi. Çoğunluğu müslüman olan bir beldede kendini İslama nisbet eden birtakım azınlık grupların çıkarak dinden irtidad etmeleri namazın İslam alameti oluşuna zarar vermez. Zira mesela bir Hristiyan o dönemde müslüman olmaya azmettiği zaman gidip vahdeti vücutçuların, batinilerin, Nusayrilerin dinine değil ekseriyeti teşkil eden muvahhid kıble ehlinin dinine girmeye azmediyordu ve namaz, şehadet gibi şiarları da bu amaçla izhar ediyordu. Günümüzde ise gerek İslama intisap edenlerden gerekse diğer din mensuplarından ben müslümanım deyip şehadet getiren, namaz kılan fertlerin hemen hiç birisi bununla gerçek tevhid akidesini kasdetmez. Bilakis İslamı şu an mevcut müşrik toplulukların yaşadığı din olarak algılar ve İslamı kabul ederken de bunu kasdeder. Bu kimselerin birçoğuna gerçek İslam arzedilse belki de arslandan kaçan yaban eşekleri gibi ürküp kaçacaklardır.

Burada ikinci bir vecih de vardır ki o da şudur: Bu alimler neticede İslam diyarında yaşamaktaydılar ve uygulamada birtakım aksaklıklar olsa da İslam şeriatı yürürlükteydi. Şeriat ise müslüman olmadıkları halde İslama nisbet edilen toplulukların Darul İslamda yaşamasına izin vermemektedir. Bu kimseler ya mürted ya da zındık statüsünde değerlendirilir ve tevbe etmedikleri takdirde öldürülürler. Günümüzdeki gibi kafir toplulukların serbest bir şekilde aleni faaliyet göstermeleri sözkonusu değildi. Zındıklardan hayatta kalanlar oldu ise de bu ya küfürlerini gizlemeleri, yakalandıkları zaman tevbe etmeleri gibi şeylerden ya da idarecilerin ihmalinden veya başka sebeblerden kaynaklanmaktadır. Bu tür istisnalar da genel kaideyi bozmaz. Kısacası alimlerin bu fetvaları verdikleri çağda İslam diyarında hatta diğer ülkelerde namaz kılan herkes zahiren toplum çoğunluğunu teşkil eden kıble ehli Müslümanların dininden addediliyordu ve küfür izhar etmelerine müsaade edilmiyordu. Küfür izhar edenler dahi çeşitli tevillerle hayatta kalıyorlardı. Böyle bir ortamda bir kimsenin namaz,şehadet gibi fiillerinin İslam alameti kabul edilmesi normaldir. Hal böyleyken alimlerin yaşadığı dönemin şartlarıyla bugünü mukayese etmenin bir anlamı yoktur. Günümüzde namaz vs fiillerin hakiki anlamda İslam dinine girme ve şirkten beri olma anlamı taşımadığı muhakkaktır. Bu şüphecilerin bunu bilmelerine rağmen namazın İslam alameti olduğu hususunda ısrar etmeleri ve şirkten tevbe ettiği sabit olmamış olan kişilere müslüman hükmü vermeye devam etmeleri bu kimselerin İslamın hakikatini bilmediklerini ortaya koymaktadırlar. Çünkü bunlar İslama giriş için şirkten tevbenin şart olduğunu bilmemektedirler bu ise dinin aslındaki bir cehalettir ve bunu söyleyenler henüz kendileri İslamı bilmedikleri için kişilere nasıl müslüman hükmü verileceğini de bilmemektedirler. Vallahu a’lem.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1767
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Son söz yerine iki alimin mevzuyla alakalı görüşleri:

Abdurrahman bin Hasen'in görüşü:


Öyle zannediyoruz ki bütün bu açıklamalardan sonra artık İslam’ın hakikati iyice orta çıkmış ve de insanların şirki bilinçli bir şekilde reddettiği ortaya çıkmadan kelime-i şehadet getirseler ve sair İslam şiarlarını uygulasalar bile onlara müslüman hükmü verilemeyeceği hususu hakkı arayan zihinlerde iyice aydınlanmıştır. Şimdi bu risalemizi tevhid davetinin imamlarından iki değerli alimin iki kıymetli risalesiyle sonlandırmak istiyoruz. Bunlardan birincisi, Şeyh Abdurrahman bin Hasen (rh.a)’ın La ilahe illallah’ın şartlarını açıkladığı risalesidir. Abdurrahman bin Hasen Al’uş Şeyh (rh.a)  “Feth’ul Mecid” adlı eserinde şöyle demektedir:

“Şehadetin geçerli olabilmesi için mutlaka şu yedi şartın birarada yerine getirilmesi gerekir. Bu yedi şartı gereği gibi yerine getirmeyenler, "La ilahe illallah" kelimesini dilleriyle söyleseler de, kendilerine hiçbir yarar getirmez. Bu yedi şart şunlardır:

1. Cehaleti ortadan kaldıran İlim
2. Şüpheyi ortadan kaldıran yakin
3. Reddi ortadan kaldıran kabul
4. İnkiyad yani isyanı, terki ortadan kaldıran itaat, bağlılık
5. Şirki ortadan kaldıran ihlas
6. Yalanı ortadan kaldıran sıdk (doğruluk)
7. Muhabbet yani bunun zıddını (buğzu) ortadan kaldıran sevgi” (Abdurrahman bin Hasen Al’uş Şeyh, Feth’ul Mecid, sf 83, “La ilahe illallah’a davet etmek” babı, Matbaat’us Sunnet’il Muhammediyye, Kahire 1957)

İşte bunlar, şehadet kelimesinin dünyada ve ahirette fayda verebilmesi için gerekli olan şartlardır. İşin bu noktasında bazı kimseler itiraz ederek bu şartların kalbi şartlar olduğunu yani kişinin Allah katında mümin olabilmesi için gerekli olduğunu fakat dünyevi ahkam açısından sırf dilleriyle şehadet getirmelerinin yeterli olacağını ileri sürmüşler ve buna delil olarak da yukarda işaret ettiğimiz şekilde münafıkların bu şartları –mesela Şüpheyi ortadan kaldıran yakin veya Yalanı ortadan kaldıran sıdk (doğruluk) gibi- yerine getirmedikleri halde kelime-i şehadet getirdikleri için zahirde müslüman hukuku görmeye devam etmelerini veya Usame bin Zeyd (rh.a)’ın savaşta ölüm korkusundan dolayı şehadet getirdiğini zannettiği kimseleri öldürdüğü için kınanması gibi hususları getirmişlerdir. Şeyh Abdurrahman bin Hasen başka bir yerde bu şartları daha tafsilatlı olarak açıklamış ve aslında işkali de ortadan kaldırmıştır.

Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

مَنْ قَالَ: لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ، وَكَفَرَ بِمَا يُعْبَدُ مَنْ دُونِ اللهِ، حَرُمَ مَالُهُ، وَدَمُهُ، وَحِسَابُهُ عَلَى اللهِ

«Her kim Allah'tan başka ilâh yoktur der de Allah'tan başka tapılan şeyleri inkar ederse onun malı ve canı haramdır, hesabı ise Allah'a kalmıştır.» (  Muslim, İman: 8, No:37)

Şeyh Abdurrahman bin Hasen bin Muhammed bin Abdilvehhab (rahmetullahi aleyhim ecmain) bu hadisin izahı sadedinde “La ilahe illallah”ın şartlarını şöyle açıklamıştır:

“İşte bu, (Allah'dan başka tapılan şeyleri, tağutları inkar etmek) büyük bir şarttır. Bu olmadan “La ilahe illallah” sözü geçerli olmaz. Bu şart yerine gelmediği takdirde “la ilahe illallah” diyen kişinin malı ve kanı haram olmaz. Zira bu, “La ilahe illallah” yani “Allah’tan başka ilah yoktur” sözünün manasıdır. Bunun delalet ettiği manayı yani şirki terk etmek, şirkten ve şirk işleyenlerden teberri etmek, uzaklaşmak gibi hususları yerine getirmeyen kimseye mücerred olarak bu kelimeyi söylemek fayda vermez. Kişi ancak Allah’tan başka ibadet edilenleri reddedip, onlardan beri olduğu zaman ve de bu şirki işleyenlere düşman olduğu takdirde Müslüman olur, malı ve canı haram olur. İşte Allahu teala’nın:

فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللَّهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى لَا انْفِصَامَ لَهَا وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ

"... O halde kim tağutu inkar edip Allah'a inanırsa, kopmayan, sağlam bir kulpa yapışmıştır..." (Bakara: 2/256) kavlinin manası budur.

Sahih hadislerde “La ilahe illallah” sözü ağır şartlara bağlanmıştır. Bütün bu sayılan şartların hepsini kavlen, itikaden ve amelen (yani söz,  inanç ve amel olarak) yerine getirmek gerekir.

Mesela İtban bin Malik (rh.a)’dan gelen sahih hadiste şöyle buyrulmuştur:

فَإِنَّ اللهَ قَدْ حَرَّمَ عَلَى النَّارِ مَنْ قَالَ: لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ يَبْتَغِي بِذَلِكَ وَجْهَ اللهِ

« Allah (Lâ ilahe illallah) diyerek bununla Allah'ın rızâsını dileyen bir kimseyi cehenneme haram kılmıştır.»

Başka hadislerde صِدْقًا مِنْ قَلْبِهِ “kalbinden tasdik ederek” خَالِصًا مِنْ قَلْبِهِ “kalbinden ihlaslı olarak” (derse) şeklinde gelmiştir. Bunun manası “kalbiyle  şeksiz şüphesiz, yakinen inanarak” demektir. İşte bu şartlar yerine gelmeden “Lâ ilahe illallah” demek bir fayda vermez. İşte bu şartlarla beraber, kişi bu kelimenin manasını ve muhtevasını, içeriğini bilirse fayda verir.

“La ilahe illallah” sözünün fayda verebilmesi için gerekli şartlar:

1-    Cehaleti ortadan kaldıran İlim: Bu hususta Allahu Teala şöyle buyuruyor:

وَلَا يَمْلِكُ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ الشَّفَاعَةَ إِلَّا مَنْ شَهِدَ بِالْحَقِّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ

Allah'ı bırakıp da taptıkları putlar, şefâat edemezler. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler bunun dışındadır. (Zuhruf: 86)

فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ

Bil ki Allah'tan başka ibadete layık ilah yoktur. (Muhammed: 19)

Bu kelimenin manası kişinin sahip olduğu ilmin kuvvetine ve yaptığı amellerin salahına, düzgünlüğüne göre artar. (Derinlik kazanır.) Bu kelimeyi manasını bilmeden söyleyen kimselerin aksine mutlaka bu kelimenin hakikatini cehaleti ortadan kaldıran bir ilimle bilmek gerekir.

2-   Şüpheyi ortadan kaldıran yakin: Yani bu kelimenin delalet ettiği tevhide kesin bir şekilde inanmak gerekir.
3-   Şirki ortadan kaldıran ihlas: İnsanların birçoğu bu kelimeyi söyledikleri halde ibadette Allaha ortak koşarlar ve bu kelimenin manasını inkar ederler. Hatta tevhide inanıp onunla amel edenlere düşmanlık gösterirler.
4-   Yalanı ortadan kaldıran sıdk (doğruluk): Bu, kelime-i tevhidi kalben tasdik etmeden söyleyen münafığın halinin zıddır. Bu hususta Allahu Teala şöyle buyuruyor:
يَقُولُونَ بِأَلْسِنَتِهِمْ مَا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ

"...Kalplerinde olmayan şeyi dilleriyle söylüyorlar.” (Fetih: 48/11)
5-   Reddi ortadan kaldıran kabul: Bu, kelime-i tevhidi diliyle söyleyip de onunla amel etmeyen kimselerin hilafınadır.
6-   Muhabbet (Buğzu ortadan kaldıran sevgi): Bu kelimenin delalet ettiği tevhid, ihlas (ibadeti Allaha has kılmak) vb hususları sevmek ve bunlarla sevinç duymaktır. Bu, tevhidi sevmeyen ve onunla kalbi ferahlamayan kimselerin hilafınadır. (Zıddınadır.)
7-   İnkiyad (İsyanı, terki ortadan kaldıran itaat, bağlılık): Yani bu kelimeyle ve de bu kelimenin bizzat gösterdiği, ya da ihtiva ettiği veyahut da gerektirdiği her şeyle amel etmektir.

İşte bütün bu sayılanlar, Allahın kendisinden başkasını kabul etmeyeceği İslam dininin bizzat kendisidir.”

Şimdi, Şeyh (rh.a)’ın Kitap ve sünnetten açık delillere dayanan bütün bu şartları kişinin İslam’ının sahih olabilmesi için umum bir şart olarak zikretmesini ve de bizzat «Her kim Allah'tan başka ilâh yoktur der de Allah'dan başka tapılan şeyleri inkar ederse onun malı ve canı haramdır, hesabı ise Allah'a kalmıştır.” Hadisinin açıklaması sadedinde bunları anlatmasını ve bu şartları yerine getirmeyenin malının ve canının haram olmayacağını ifade etmesini düşünün! Yani Şeyh (rh.a) bu şartların kişinin hem Allah katında, hem de insanlar nezdinde yani zahiri hüküm olarak da müslüman sayılabilmesi için gerektiğini ifade etmiştir ki mal ve can emniyetinden bahsetmesi buna işaret eder. Bu şartlardan bir kısmının zahiri halde tesbiti zordur örneğin nifakın zıddı olan sıdk şartı gibi. Bir kısmının ise tesbiti kolaydır ki ilim şartı böyledir, kişinin tevhid ilmine sahip olup olmadığı çok kolay tesbit edilebilir. Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabı şehadet getiren birisinde bu şartların tahakkuk edip etmediğini araştırmamıştır, şeklindeki bir itiraz ise yersizdir, bilakis ihtiyaç duydukları takdirde bu araştırmayı yapmışlardır. Zira yukarda zikrettiğimiz nakiller bilhassa kitap ehli gibi tevhidi ilimsiz olarak ikrar eden toplumlarda ilim şartının veya şirkin terk edilmesi şartının tahakkuk edip etmediğinin araştırıldığını göstermektedir. Diğer şartlardan herhangi birisinin hatta tamamen kalbi bir şart olan sıdk şartının dahi bir toplumda gerçekleşmediği yakin ilimle tesbit edildiyse artık onlardan şehadet kelimesi kabul edilmez. Bundan dolayıdır ki alimler münafıklardan kalplerindeki küfrü açığa vuranların öldürüleceğinde icma etmişler ve hatta çoğu onların yani zındıkların tevbesinin samimi bir şekilde tevbe ettikleri ortaya çıkana kadar kabul edilmeyeceğini söylemişlerdir. Usame (ra)’ın ve emsalinin kınanması ise yakin ilme sahip olmadan zanla hareket etmelerinden dolayıdır. Ama karşısındaki kişi “evet ben korkudan dolayı inanmadan şehadet getirdim” deseydi şehadet getirmeye devam bile etse onu öldürmekten dolayı kınanmayacağı muhakkaktır. Tarihte de mesela “zahirleri Rafızilik, batınları halis küfür” olarak nitelendirilen Fatimi devletinin mensupları bu husus ortaya çıktıktan sonra küfürlerinden vazgeçip Nasuh tevbe edene kadar şehadet getirmeleri onlardan kabul edilmemiş ve ta ki Selahaddin Eyyubi Mısır’ı fethedip onların devletini yıkana kadar onların ülkelerine darul harp ahkamı uygulanmıştır. Keza Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) zamanında Ebu Talib gibi, Yahudi ve Hristiyan alimlerinden birçokları gibi İslam’ın hak din olduğunu dilleriyle itiraf eden bir çok kimse olduğu halde kavimlerinden korktukları veya utandıkları için İslam dinine girmemiş ve şeriata bağlanmamışlar, böylece La ilahe illallah’ın şartlarından olan inkiyad (bağlılık) şartını yerine getirmedikleri için müslüman muamelesi görmemişlerdir. Şu halde asrı saadette La ilahe illallah’ın şartlarının kişide gerçekleşip gerçekleşmediğinin hiçbir zaman araştırılmadığı iddiası batıldır. Kısacası yukarda da tafsilatlı izah edildiği gibi bir kavimde La ilahe illallah’ın şartlarından hangisi açıkça ve yaygın bir şekilde ihlal ediliyorsa bu ülke ahalisinden bir kimse bu ihlal edilen şartı yerine getirdiğini ispat edinceye kadar müslüman muamelesi görmez. Bunun aksini iddia etmek nasslarla oynamak ve de Rasul (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sünnetine ve de ümmetin icma’ına karşı gelmektir.



Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1767
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Hamd bin Atik'in görüşü:

Konuyla alakalı zikredeceğimiz ikinci risale ise yine Necd ulemasından olan Hamd bin Atik (rh.a)’a aittir. Şeyh Hamd bin Atik (rh.a) kardeşlerinden birisine hitaben şöyle demiştir:

"Bahsettiğin şekilde kardeşlerin kaybı (vefatı), din ve iman için bir zaafiyet sebebidir ve Sadik (doğru sözlü) ve Masduk (sözü doğrulanan yani Nebi sav’in) haber verdiği şeyin gerçekleştiğine delalet eder. Zira Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki Allah ilmi insanlardan çekip almak suretiyle kaldırmaz. Bilakis O, ilmi alimleri vefat ettirmek suretiyle kaldırır. O kadar ki alim kalmayınca insanlar, cahilleri lider edinip onlara sorarlar onlar da ilimsizce fetva vererek hem sapar hem saptırırlar.” (Buhari, İlm: 100, Muslim, İlm: 2673) Ve yine şöyle buyurmuştur: “İlim kaldırılıp cehalet yayılıncaya kadar kıyamet kopmaz.” (Buhari, ilm: 80; Muslim, İlm: 2671) Birçok hadiste bu mana mevcuttur. Sadık’ul Masduk (sallallahu aleyhi ve sellem)’in haber verdiği gibi de olmuştur.

Bundan sonra; beni üzen ve yalan olması muhtemel olan bir husus bana ulaşmıştır ki buna göre sen Ahsa ehlinin mallarından ki bunlar onlardan zorla alınmıştır; bir şey satın alan kimseleri inkar ediyormuşsun (yani ganimet mallarından bir şey almayı hoş karşılamıyormuşsun). Eğer bu doğruysa sana ne oldu (ki böyle bir düşünceye kapıldın) bilmiyorum! Zira bizim nezdimizde bu tip şeyleri ancak “La ilahe illallah” diyen kafir olmaz ve de insanların çoğunun üzerinde olduğu şirk ve ona bağlı amelleri işlemek, bunlara rıza göstermek, bunları reddetmemek gibi şeyler İslam’dan çıkarmaz, diyen dalalet ehlinin itikadına uygun olarak itikad eden kimseler inkar ederler. (Çünkü kendisinden ganimet alınan kimseleri müslüman gördükleri için bunların malının alınmasını da hoş karşılamazlar.)

İşte bu sebeble bu davetin başlangıcında Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab (rh.a) ve beraberindekilere muhakkik alimlerin karar kıldığı bir meseleden dolayı karşı çıkmışlardır ki onlar şunu bildirmişlerdir: Eğer bir beldede şirk zuhur eder, orada haramlar açıktan işlenmeye başlar, dinin alametleri iptal edilirse orası küfür diyarı olur. Oranın ahalisinin malları ganimet alınır, kanları helal olur! Kaldı ki bu beldelerin ahalisi bunların üstüne Allah’a ve dinine dil uzatmayı ilave etmişler, vatandaşlar arasında uygulayacakları Allah’ın kitabına ve Peygamberinin sünnetine muhalif kanunlar icad etmişlerdir. Sen de bilirsin ki bunlardan bir tanesi bile bunları yapan kimsenin İslam’dan çıkması için yeterli olur.

İşte bu ve biz şunu da diyoruz: O diyarda mustaz’af (güçsüz durumda) olanlardan ve başkalarından Batıni (iç) aleminde küfrüne hükmedilmemiş olan kimseler bulunabilir. Fakat zahiri hükme gelince –Allah’a hamd olsun- durum açıktır. Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in içinde (hicrete güç yetiremeyen müslüman) mustaz’aflar da olduğu halde Mekke ahalisine yaptıkları, keza ashabının İslam’dan irtidad eden birçoklarına kanlarını, mallarını ve ırzlarını helal saymak suretiyle yaptıkları senin için yeterlidir.
Ve yine her aklı başında alim kişi bilir ki bunların işlediği küfür ve riddet, onların (sahabe zamanındaki mürtedlerin vb’nin) yaptıklarından daha çirkin ve daha kötüdür! Bakışlarını Kitap ve Sünnet nasslarına ve de Rasul (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabının yaşantısına çevirdiğinde onu tertemiz ve apaydınlık bulacaksın; öyle ki helak olandan başkası ondan sapmaz. Sonra alimlerin zikrettiği şeylere bak ve de kalbe hidayet edip şüpheyi izale etmesi hususunda Allah’a yönel! Ben senin gibi birisinden böyle bir şey sudur edeceğine ve de cahillerin üzerinde olduğu ve şüphe ehlinin söylediği şeylerle aldanacağına ihtimal vermezdim.

Yine bana ulaştığına göre bazı insanlar şöyle diyormuş: “Ahsa’da dinini izhar eden (açıktan yaşayan) kişiler var, öyle ki bunlar mescidlerden ve namaz kılmaktan men edilmiyorlar!” İşte bu, onların nezdinde dini izhar etmek olarak sayılıyor! Bu çok fahiş bir sürçmedir ve bunun varacağı nokta şudur: Bağdad halkı, Menbic halkı ve Mısır halkı; bunların arasında yaşayan kimseler dinini izhar etmekte (dinini yaşamaktadır), zira onlar namaz kılanları bundan men etmedikleri gibi mescidlere gitmeyi de yasaklamamaktadırlar! Ey Allah’ın kulları, sizin akıllarınız nerededir? Zira bizimle bunlar arasındaki çekişme namaz hakkında değildir ki! Bu çekişme, kavga tevhidin kabulü, onu emretmek ve de şirkin kötülenmesi ve onu nehyetmek ve de bunu açıkça ilan etmek hakkındadır. Nitekim Necd davetinin imamı (Muhammed bin Abdilvehhab) şöyle demiştir:

“İslam dininin aslı ve kaidesi iki önemli hususu ihtiva etmektedir.

Birincisi: Tek olan, ortağı olmayan Allah'a (celle celaluhu) ibadet etmeyi emretmek, buna teşvik etmek, dostluğu bundan dolayı yaparak, bunu terk edenleri tekfir etmektir.

İkincisi: Allah'a ibadet hususunda şirkten sakındırmak ve bu hususta sert davranmak;  düşmanlığı bundan dolayı yapıp, onu (yani şirki) işleyenleri tekfir etmektir.”

İşte dini izhar etmek budur, ey Abdullah bin Huseyn!


Allah seni doğruya yöneltsin, Mekki surede geçen Allahu Teala’nın şu kavli “De ki ey kafirler! Ben sizin ibadet ettiklerinize ibadet etmem” (Kafirun: 1-2) ve surenin sonuna kadar… Şimdi Allah’ın onlara kafirler olarak hitap etmeyi emrettiği ve onların ibadet ettiklerine ibadet etmeyeceğini yani onların dininden beri olduğunu haber verdiği ve yine onların da Onun (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ibadet ettiğine ibadet etmeyeceğini yani onların da tevhidden beri olduğunu haber vermesi kalbine ulaştı mı! Bundan dolayı sureyi “Sizin dininiz size, benim dinim bana” kavliyle bitirmiş ve böylece burada Onun (sallallahu aleyhi ve sellem) onların dininden beri olduğunu, onların da Onun (sallallahu aleyhi ve sellem) dininden beri olduğunu ortaya koymuştur.

Ve yine Allahu Teala’nın şu kavlini düşün:

"De ki: 'Ey insanlar! Benim dinimden şüphe ediyorsanız, bilin ki ben, Allah'ı bırakıp da sizin ibadet ettiklerinize ibadet etmem, fakat ancak sizi öldürecek olan Allah'a ibadet ederim. Ve bana mü'minlerden olmam emrolundu. Ve yine  bana, "Hanif (Allah'ın birliğini tanıyan) olarak yüzünü dine çevir; sakın müşriklerden olma" diye de emrolundu. " (Yunus: 104-105)

Allah’ın Nebisine (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara (müşriklere) “Ben onların (sizin) dininizden beriyim” demesini emrettiğini ve de onların düşmanı olan mü’minlerden olmasını emrettiğini ve yine onların dostları ve taraftarları olan müşriklerden olmayı nehyettiğini işittin mi?

Kur’an’da böyle ayetler çoktur. Mesela Allahu Teala’nın Halili (İbrahim as) ve beraberinde bulunanlar hakkında zikrettiği gibi: “Onlar kavimlerine demişlerdi ki: Biz sizden ve sizin Allah’tan başka ibadet ettiklerinizden beriyiz, uzağız.” (Mumtahine: 4) Allah onları hem kavlen hem fiilen örnek almayı emretmiştir. Benim amacım din konusunda fayda vermeyen bir kardeşlikten korktuğumdan dolayı seni ikaz etmektir. Allah seni ve beni saptırıcı fitnelerden muhafaza eylesin, (amin!) (ed-Durar’us seniyye, 9/256-259)

Şeyh (rh.a) bu ibret dolu sözleriyle bizim bu risalede başından sonuna kadar anlatmaya çalıştığımız mevzuyu özetlemektedir. Öncelikle dar’ul küfrün tanımını yapmakta ve bir ülkede eğer şirk hakim olmuş, haramlar açığa çıkmış ve bundan öte de bizzat Allah’ın dininden yüz çevirip beşeri kanunlarla hükmetme gibi batıllar zuhur etmişse artık bu ülkenin dar’ul harp olacağını beyan etmektedir ki Şeyh (rh.a) hicri 1301 senesinde vefat etmiş olup bu sözleri Osmanlı devletinin son dönemlerinde söylemiştir. Günümüzdeki İslam ülkesi adı verilen diyarların durumunun bundan daha kötü olduğu ise akıl sahibi herkes nezdinde aşikardır. Ardından bu dar’ul harp ahalisinin mallarının ve canlarının helal olduğunu ve de bu hükümden ancak dinini izhar ederek sözkonusu kavmin küfründen beri olduğunu beyan eden kimselerin müstesna olduğunu açıkça ifade etmiştir. Böylece Şeyh’in bu küfür diyarlarında yaşayan herkese zahiren kafir muamelesi yaptığı hatta bunu bizzat şer’i delillere ve ümmetin tatbikatına dayandırdığı görülmektedir. Hatta Şafii fukahasından el-Maverdi, bu hususta şöyle bir hadisten –kaynağını ve senedini belirtmeksizin- bahsetmektedir:

مَنَعَتْ دَارُ الْإِسْلَامِ مَا فِيهَا، وَأَبَاحَتْ دَارُ الشِّرْكِ مَا فِيهَا

“Dar’ul İslam içindekileri men eder, Dar’uş Şirk ise içindekileri mübah kılar”

Maverdi, bunu el-Ahkam’us Sultaniyye, sf 102’de ve el-Havi’l Kebir adlı eserinin muhtelif yerlerinde nakletmiştir. el-Ahkam’us Sultaniyye muhakkikinin beyan ettiği gibi hadisin kaynağı tesbit edilememiştir. Ancak Maverdi, birçok yerde bu hadisten bahsetmiş ve kendisi bununla ihticac ettiği gibi Ebu Hanife gibi alimlerin de bunu çeşitli konularda delil aldığını söylemiştir. (Misal olarak el-Havi’l Kebir, 13/65, 157 vd) Bu söz hadis olarak sabit olmasa da ihtiva ettiği mana doğrudur ve  Dar’ul İslam’da mallar ve canlar hususunda aslolanın haramlık, Dar’ul Harp’te ise helallik olduğuna işaret eder. İşte Şeyh Hamd bin Atik de bundan dolayı Dar’ul Harp ahalisine zahiri hüküm olarak kafir muamelesi yapılacağını ve orada imanı bilinmeyen Müslümanların bulunmasının buna engel teşkil etmeyeceğini beyan etmektedir. Üstelik Şeyh’in sözkonusu ettiği ülkeler eskiden İslam diyarı olan ve namaz vb şiarların devam ettiği beldelerdir. Şeyhin burada ve başka yerlerde ifade ettiği gibi bir kişi ancak imanını açığa vurduğu takdirde bu genel hükümden kurtulabilir. İmanını açığa vurması ise Şeyhin de beyan ettiği gibi namaz kılması, mescidlere devam etmesi değildir! Çünkü buraları dar’ul harp yapan sebeb namazın engellenmesi, mescidlerin harap edilmesi değildir; bilakis buralar tevhidin terk edilmesi sebebi ile küfür diyarı olmuştur, bizimle onlar arasındaki niza mahalli, anlaşmazlık noktası budur. Her kim namazın, kelime-i şehadetin ötesinde bu niza mahalli olan meselede görüşünü beyan eder, safını ortaya koyarsa işte o kimse dinini izhar etmiş ve Dar’ul harp ahalisi hakkındaki genel küfür hükmünden dışarı çıkmış olur. Dinini müşriklerin dininden ayırd edecek bir şekilde net olarak ortaya koymayan birisi ise Allah katında mümin olsa bile insanlar nezdinde kafir hukuku görmeye devam eder. Hele ki günümüzde bazılarının yaptığı gibi bunu kasıtlı olarak yapmıyorsa yani akidesini ortaya koymuyorsa, kendisine veya başkalarına akide sorulmasından rahatsız oluyor ve buna rağmen müslüman muamelesi görmeyi istiyorsa bu kimse İslam’ın hiçbir şeyini anlamamış olan, İslam’ın hakikati ve kişilere nasıl İslam hükmü verileceği konusunda akidesi olmayan birisidir. Allah Şeyhe rahmet etsin, meseleyi gayet vazıh bir biçimde ortaya koymuştur. Biz de bundan dolayı sözü çok fazla uzatmak istemiyoruz, anlayanlar için bu kadarının kafi geleceğini zannediyoruz. Velhamdulillahi Rabbil alemin.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1767
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
MUHTELİF MESELELER-SORU VE CEVAPLAR

İçinde Müslümanların Bulunduğu Küfür Diyarlarının Durumu

Bismillahirrahmanirrahim,

Geçtiğimiz günlerde mail adresimize bir iddiacının iddiaları gönderilmiştir. Buna göre sözkonusu kişi aşağıda tam metnini yayınlayacağımız İbn Kudame (rh.a)’a ait bir fetvanın baş tarafını paylaşarak şöyle demiştir:

“Dar’a nisbetle umumi tekfir yapanların dikkatine! İbn Kudame (rh.a) içinde Müslümanların yaşadığı beldede bu hüküm uygulanmaz diyor. Okuyun. (Not: Bu hükümlerin sadece buluntu mallar veya cenazeler hakkında verildiğini de unutmayalım. Yani diriler hakkında olumlu veya olumsuz hüküm verme zorunluluğu yoktur.)

Ardından İbn Kudame (rh.a)’ın sözünü şu şekilde nakletmektedir:

“İkinci tür dar’a gelince; bunlar tıpkı Şam beldeleri gibi Müslümanların fethettikleri beldelerdir. Eğer bu beldelerde sadece bir tane müslüman olsa bile buluntunun (eşya, çocuk veya cenaze) İslam’ına hükmedilir. Çünkü İslam’ın galip olması sebebiyle bunun müslümanın olduğuna hükmedilir. Eğer orada müslüman hiç yoksa, bilakis tüm halkı zimmet ehlinden olan bir belde olursa küfrüne hükmedilir. Çünkü İslam’ın galip olması meselesi, az da olsa bir ihtimale binaen verilir. (Oysa bu beldelerde ihtimale dayanmayı gerektirecek bir tane bile müslüman yaşamamaktadır.)”
 
Ardından şöyle bir açıklama yapmaktadır:

“Açıklama: Şayet dar’a tabiyetle verilen hükümler sadece dar’ın kendisi sebebiyle olsaydı Müslümanların fethettiği beldeler dar’ul İslam olmasına rağmen içinde müslüman yaşamadığında bile İslam’ına hükmedilmesi gerekirdi. Bu da gösteriyor ki dar’a nisbetle verilen hükümlerde etkili olan dar’ın bizzat kendisi değil, aksine ehlidir.”

Bu kişinin iddiaları bu şekilde. Şimdi İbn Kudame’nin kavlinin tam metnini ve bununla ne kasdedildiğini ilmimiz ve fehmimiz oranında aktarmaya çalışacağız inşaallah. İbn Kudame (rh.a) “Lakit” yani bir yerde bulunmuş sahipsiz çocukla alakalı bahiste bu kayıp çocuğa hangi esasa göre müslüman veya kafir muamelesi yapılacağını incelediği yerde şöyle demektedir:


الثَّانِي دَارٌ فَتَحَهَا الْمُسْلِمُونَ، كَمَدَائِنِ الشَّامِ، فَهَذِهِ إنْ كَانَ فِيهَا مُسْلِمٌ وَاحِدٌ حُكِمَ بِإِسْلَامِ لَقِيطِهَا؛ لِأَنَّهُ يُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَ لِذَلِكَ الْمُسْلِمِ، تَغْلِيبًا لِلْإِسْلَامِ.
وَإِنْ لَمْ يَكُنْ فِيهَا مُسْلِمٌ، بَلْ كُلُّ أَهْلِهَا ذِمَّةٌ حُكِمَ بِكُفْرِهِ؛ لِأَنَّ تَغْلِيبَ حُكْمِ الْإِسْلَامِ إنَّمَا يَكُونُ مَعَ الِاحْتِمَالِ. وَأَمَّا بَلَدُ الْكُفَّارِ فَضَرْبَانِ أَيْضًا أَحَدُهُمَا بَلَدٌ كَانَ لِلْمُسْلِمِينَ، فَغَلَبَ الْكُفَّارُ عَلَيْهِ، كَالسَّاحِلِ، فَهَذَا كَالْقِسْمِ الَّذِي قَبْلَهُ، إنْ كَانَ فِيهِ مُسْلِمٌ وَاحِدٌ حُكِمَ بِإِسْلَامِ لَقِيطِهِ، وَإِنْ لَمْ يَكُنْ فِيهِ مُسْلِمٌ فَهُوَ كَافِرٌ. وَقَالَ الْقَاضِي: يُحْكَمُ بِإِسْلَامِهِ أَيْضًا؛ لِأَنَّهُ يُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَ فِيهِ مُؤْمِنٌ يَكْتُمُ إيمَانَهُ، بِخِلَافِ الَّذِي قَبْلَهُ، فَإِنَّهُ لَا حَاجَةَ بِهِ إلَى كَتْمِ إيمَانِهِ فِي دَارِ الْإِسْلَامِ
وَإِنْ كَانَ فِي بَلَدٍ كَانَ لِلْمُسْلِمِينَ، ثُمَّ غَلَبَ عَلَيْهِ الْمُشْرِكُونَ، ثُمَّ ظَهَرَ عَلَيْهِ الْمُسْلِمُونَ، وَأَقَرُّوا فِيهِ أَهْلَهُ بِالْجِزْيَةِ، فَهَذَا كَالْقِسْمِ الثَّانِي مِنْ دَارِ الْإِسْلَامِ.
الثَّانِي دَارٌ لَمْ تَكُنْ لِلْمُسْلِمِينَ أَصْلًا. كَبِلَادِ الْهِنْدِ وَالرُّومِ، فَإِنْ لَمْ يَكُنْ فِيهَا مُسْلِمٌ، فَلَقِيطُهَا كَافِرٌ؛ لِأَنَّ الدَّارَ لَهُمْ وَأَهْلُهَا مِنْهُمْ، وَإِنْ كَانَ فِيهَا مُسْلِمُونَ كَالتُّجَّارِ وَغَيْرِهِمْ، احْتَمَلَ أَنْ يُحْكَمَ بِإِسْلَامِهِ، تَغْلِيبًا لِلْإِسْلَامِ، وَاحْتَمَلَ أَنْ يُحْكَمَ بِكُفْرِهِ، تَغْلِيبًا لِلدَّارِ وَالْأَكْثَرِ
وَهَذَا التَّفْصِيلُ كُلُّهُ مَذْهَبُ الشَّافِعِيِّ. قَالَ ابْنُ الْمُنْذِرِ: أَجْمَعَ عَوَامُّ أَهْلِ الْعِلْمِ، عَلَى أَنَّ الطِّفْلَ إذَا وُجِدَ فِي بِلَادِ الْمُسْلِمِينَ، مَيِّتًا فِي أَيِّ مَكَان وُجِدَ، أَنَّ غُسْلَهُ وَدَفْنَهُ فِي مَقَابِرِ الْمُسْلِمِينَ يَجِبُ، وَقَدْ مَنَعُوا أَنْ يُدْفَنَ أَطْفَالُ الْمُشْرِكِينَ فِي مَقَابِرِ الْمُسْلِمِينَ. قَالَ: وَإِذَا وُجِدَ لَقِيطٌ فِي قَرْيَةٍ لَيْسَ فِيهَا إلَّا مُشْرِكٌ، فَهُوَ عَلَى ظَاهِرِ مَا حَكَمُوا بِهِ أَنَّهُ كَافِرٌ. هَذَا قَوْلُ الشَّافِعِيِّ وَأَصْحَابِ الرَّأْيِ.

“İkincisi: Müslümanların fethettikleri –Şam şehirleri gibi- bölgelerdir. Eğer burada bir tane dahi müslüman olsa burada bulunan çocuğa İslam hükmü verilir. Çünkü bunun müslümana ait olması ihtimali hasebiyle İslam hükmü galip gelir. Eğer orada müslüman yoksa, bilakis bütün ahalisi zimmi ise çocuğun küfrüne hükmedilir. Zira İslam hükmünün galip gelmesi, ancak ihtimale binaen söz konusu olur. (Burada ise böyle bir ihtimal yoktur.)

Kafirlere ait beldelere gelince; bu da iki kısımdır: Birincisi daha önce müslümanlara ait olup sonradan kafirlerin galip geldiği yerler. Sahil adı verilen bölge gibi. Bu da bir önceki kısım gibidir. Eğer orada bir tane dahi müslüman varsa orada bulunan çocuğa İslam hükmü verilir. Eğer orada müslüman yoksa o zaman çocuk (hükmen) kafirdir. El-Kadi, bunun da İslam’ına hükmedilir demiştir. Zira orada imanını gizleyen bir mümin olabilir. Bu bir önceki durumun hilafınadır. Zira Dar’ul İslam’da imanını gizlemeye ihtiyaç yoktur.

Eğer bu buluntu çocuk daha önce müslümanlara ait olup sonradan müşriklerin eline geçen, ardından tekrar Müslümanların ele geçirdiği bir bölge ise ve oranın ahalisi cizye vermeyi kabul ettiyse, bu da ikinci kısımda zikredilen Dar’ul İslam kapsamında değerlendirilir.

İkinci kısım ise Müslümanların eline hiç geçmemiş olan bölgelerdir. Hint ve Rum ülkeleri gibi.  Eğer buralarda müslüman yoksa, buralardaki buluntu çocuklar kafir sayılırlar. Çünkü ülke onlarındır ve ahalisi de onlardandır. Eğer oralarda tüccar ve benzeri Müslümanlar bulunuyorsa bu çocuğun İslam’ına hükmedilme ihtimali vardır. Keza ülkenin veya çoğunluğun hükmünün galip gelmesi hasebiyle küfrüne hükmedilmesi ihtimali de vardır.

Bu tafsilatın hepsi, Şafii’nin mezhebini teşkil etmektedir. İbn’ul Munzir şöyle demiştir: İlim ehli, Müslümanların ülkesinde ölmüş halde bulunan çocuğun, nerede bulunmuş olursa olsun yıkanmasının ve Müslümanların mezarlığında gömülmesinin vacib olduğu hususunda icma etmişlerdir. Müşriklerin çocuklarının ise müslüman mezarlığına gömülmelerini men etmişlerdir. Yine şöyle demiştir: İçinde müşriklerden başka hiç kimse bulunmayan bir bölgede çocuk bulunursa hükmün zahirine göre o kafirdir. Bu, Şafii’nin ve rey ashabının (yani Hanefilerin) görüşüdür.”
(el-Muğni, 6/113 no: 4557)

İbn Kudame, görüldüğü üzere müslümanlara ait olma ihtimali olan bir kayıp çocuğa –kafirlerin çoğunlukta olduğu bir yerde de olsa- müslüman hükmü verilmesi gerektiğini ifade etmektedir. Bu husus Şafiilerde de böyledir. (Bkz, Şirbini, Muğni’l Muhtac, 3/605) Keza Malikiler de bunu kabul etmiştir. (Hiraşi, Şerhu Muhtasar’il Halil, 7/132) Hanefiler ise lakit (buluntu çocuk) bahsinde dar yani ülkeden ziyade bulan kişinin durumuna yani müslüman veya kafir oluşuna bakmaktadırlar. Buna göre çocuğu bulan kişi müslüman ise çocuk müslüman addedilir, kafirse kafir addedilir. Hanefilerden bazıları bu hususlarda elbise ve alametlere bakılacağını da zikretmiştir. Bu usul farklılığından veya başka sebeblerden olsa gerek, diğer mezheplerde yer alan bu tafsilat Hanefi kaynaklarında yer almamaktadır. (Bkz. Es-Serahsi, el-Mebsut, 10/214 vd) Kısacası alimlerin çoğu, Müslümanların yaşadığı bir yerde çoğunluk kafir bile olsa buluntu çocuğun ve benzeri şeylerin müslümanlara ait addedileceği kanaatindedirler. Bu iddiacı cenazede de aynı hükmün uygulanacağından parantez içinde bahsetmiş, zira bazı alimler cenazeyi de buna dahil etmişler. Ancak cenaze meselesi bunun kadar açık değildir. Bu yüzden Şafiilerden en-Necm’ul Vehhac adlı eserin müellifi şöyle demektedir:


لو وجد ميت أو بعضه ولم يعلم أنه مسلم أو كافر .. فهو كاللقيط، إن وجد في دار الإسلام .. عومل معاملة المسلم، أو في دار الشرك ولا مسلم فيها .. فكالكافر، وإن كان فيها مسلم .. فعلى الخلاف.

“Bir ölü ya da parçası bulunur ve de müslüman mı kafir mi olduğu bilinemezse bu, lakit (buluntu çocuk) gibi değerlendirilir. Eğer dar’ul İslam’da bulunursa müslüman muamelesi görür; içinde müslüman bulunmayan şirk diyarında bulunursa kafir gibi değerlendirilir. Eğer orada Müslümanlar da bulunuyorsa bu konu ihtilaflıdır.” (en-Necm’ul Vehhac, 3/66)

Buceyrami ise Şafiilerde sahih olan kavlin Müslümanların yaşadığı bir küfür diyarında bulunan bir ölüye müslüman muamelesi yapılması yönünde olduğunu ifade etmektedir. (Haşiyet’ul Buceyrami, 1/485)

Ancak burada şu hususu belirtmemiz gerekir ki bu, Dar’ul harp ahalisinde aslolan küfürdür, kaidesiyle çelişmez. Bilakis o kaidenin istisnasıdır. İstisnanın sebebi de sözkonusu bölgede Müslümanların da yaşamasıdır. O bölgede Müslümanların yaşaması ihtimali kalktığı zaman bu hüküm de kalkar ve hüküm aslına döner. İbn Kudame’nin İbn’ul Munzir’den naklettiği şu söz buna delalet eder:” İçinde müşriklerden başka hiç kimse bulunmayan bir bölgede çocuk bulunursa hükmün zahirine göre o kafirdir.” Yoksa alimler birbiriyle çelişkili kelamlar edecek değildir. Zira dar’ul küfür ahalisinde aslolanın küfür olduğunu söyleyenler de yine onlardır. Hatta biz bizzat İbn Kudame (rh.a)’ın konuyla alakalı İmam Ahmed’den naklettiği görüşü zikretmiştik. Orada şöyle diyordu:


وَإِنْ وُجِدَ مَيِّتٌ، فَلَمْ يُعْلَمْ أَمُسْلِمٌ هُوَ أَمْ كَافِرٌ، نُظِرَ إلَى الْعَلَامَاتِ، مِنْ الْخِتَانِ، وَالثِّيَابِ، وَالْخِضَابِ، فَإِنْ لَمْ يَكُنْ عَلَيْهِ عَلَامَةٌ، وَكَانَ فِي دَارِ الْإِسْلَامِ، غُسِّلَ، وَصُلِّيَ عَلَيْهِ، وَإِنْ كَانَ فِي دَارِ الْكُفْرِ، لَمْ يُغَسَّلْ، وَلَمْ يُصَلَّ عَلَيْهِ. نَصَّ عَلَيْهِ أَحْمَدُ؛ لِأَنَّ الْأَصْلَ أَنَّ مَنْ كَانَ فِي دَارٍ، فَهُوَ مِنْ أَهْلِهَا، يَثْبُتُ لَهُ حُكْمُهُمْ مَا لَمْ يَقُمْ عَلَى خِلَافِهِ دَلِيلٌ.

“Eğer bir meyyit (ölü) bulunursa, ve müslüman mı yoksa kafir mi olduğu bilinmezse; hitan (sünnet), elbise, hidab (boya) gibi alametlere bakılır. Eğer alamet bulunmazsa o zaman, meyyit Daru’l-İslam’da ise cenazesi yıkanır ve namazı kılınır. Meyyit Daru’l-Küfürde ise cenazesi yıkanmaz ve namazı da kılınmaz. Bununla alakalı İmam Ahmed der ki: Bu böyledir, çünkü kişinin bir dar içinde bulunması durumunda asli olan bu kişinin o dar’ın ehlinden olmasıdır. Ondan dolayı o kişiye dar ehlinin hükmü uygulanır, ta ki bunun aksine bir delil bulununcaya kadar.” (Muğni, 2/404, 1638)

Şu halde hakkında bilgi olmayan (mechul’ul hal) şeylerin ve kişilerin bulundukları ülkeye/dar’a nisbet edilmeleri genel kaide, Müslümanların az da olsa bulunduğu kafirlere ait bölgelerde bulunan bazı şeylerin –birazdan açıklayacağımız maslahatlar çerçevesinde- müslümanlara ait sayılarak sahiplenilmesi ise hususi, özel bir kaidedir. İbn Kudame’nin “aksine bir delil bulununcaya kadar” sözü de buna işaret eder. Sözkonusu küfür diyarında Müslümanların yaşadığının bilinmesi bu delili teşkil etmektedir ve böylece Müslümanların yaşadığı yerde farklı bir hüküm uygulanmaktadır.

Alimlerin neden böyle bir tafsilata gittiklerine gelince; ilgili kaynaklardan inceleyebildiğimiz kadarıyla bu görüşü savunan alimler daha ziyade şu hadisi kendilerine delil almaktadırlar:


الْإِسْلَامُ يَعْلُو وَلَا يُعْلَى عَلَيْهِ


“İslam üstündür, ona üstün gelinmez.” (Bu sözün benzerini Taberani, el-Mu’cem’us Sagir, no: 948’te merfu olarak, Tahavi ise Şerh’u Meani’l Asar, no: 5267’de İbn Abbas’ın sözü olarak rivayet etmişlerdir.)

Yani bu hükmü vererek Müslümanların hukukunun zayi olmasının önüne geçmeye çalışmışlardır. Zira, mesela Müslümanların da yaşadığı bir yerde, müslüman olma ihtimali olan bir çocuğun kafirlere teslim edilmesi bir belki de müslümanlara ait olan bir çocuğun kafirlerin dinine girmesine ve küfrün güç kazanmasına yol açacaktır. O yüzden böyle bir ihtimal belirdiğinde mümkün mertebe Müslümanların lehine olacak şekilde hareket edilmesi gerekir. Fakat sözkonusu yerde müslüman bulunmuyorsa böyle bir ihtimal ortadan kalkacağı için de tekrar eski hüküm yani darul harp’te bulunan her şeye kafirlere ait gözüyle bakılması hükmü geri döner. İbn Kudame’nin sözleri iyi incelendiğinde bu hususların hepsi görülecektir.

Bunun haricinde Müslümanların bulunduğu her yerde, her meselede aynı hükmün tatbik edilmesi diye bir şey sözkonusu olmaz. Buna dar’ul küfürde aslolanın küfür olmasıyla alakalı zikrettiğimiz deliller ve ümmetin tatbikatı manidir. Müslümanlar –mesela- kafirlere ait ülkelere saldırdıklarında asla burada Müslümanlar var veya olabilir diyerekten savaşmaktan ve de karşılarına çıkan muharipleri öldürüp kadın ve çocukları esir etmekten geri durmamışlardır. Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hayatında bunun birçok örnekleri vardır. Müslümanlar birçok kafirlere ait bölgelere saldırmışlar ve bazen içlerinden imanını gizleyen Müslümanlar çıkabilmiştir. Bu durum onların darul harp ahalisinin canını ve malını umumen mübah saymalarına engel teşkil etmemiştir. Şu kadar var ki kafir zannederek öldürdüğü kişinin müslüman olduğu ortaya çıkarsa o kimseye keffaret gerekir. Şevkani bu hususta şöyle der: “Küfür diyarında olup Müslüman olduktan sonra hicret etmeyen ve iki taraf arasında meydana gelen savaşta Müslümanlar tarafından, Müslüman olduğu bilinmeden öldürülen kişi için öldüren kişi diyet ödemez. Sadece Müslüman bir köle azad eder. Diyet ödemesinin gerekmediği konusunda ihtilaf vardır. Kimilerine göre öldürülen kişinin velisi kafirdir ve diyet alma hakkı yoktur. Kimilerine göre ise, öldürülen Müslüman kişinin dokunulmazlığı derece olarak daha düşüktür. Çünkü Allahu Teala şöyle buyurur: “İman edip de hicret etmeyenler ise, onlar hicret edinceye kadar size onların mirasından hiçbir şey yoktur (siz onlara varis olamazsınız). (Bununla beraber) eğer onlar din hususunda sizden yardım isterlerse, sizinle aralarında sözleşme bulunan bir kavim aleyhine olmaksızın (o Müslümanlara) yardım etmek üzerinize borçtur. Allah yapacaklarınızı hakkıyla görmektedir.” (el-Enfal 8/72)” (Fethu’l-Kadir, 1/575) " Şevkani bunu "Eğer öldürülen mümin olduğu halde, size düşman olan bir toplumdan ise mümin bir köle azat etmek lâzımdır." (Nisa: 92) mealindeki ayetin tefsirinde zikretmiştir.

Ancak kafirlerin arasında Müslümanlar olduğu kesin olarak ortaya çıktığında oraya saldırı yapılabilir mi? Bu hususta alimler ihtilaf etmiş ve bir kısmı kafirlerin elinde esir vb durumda olan Müslümanlar da olsa onları hedef almadan, kafirleri hedef alarak saldırı yapılabileceğini belirtmişlerdir. Şimdi bu tür istisnai meselelerden yola çıkarak icma ile sabit olan Dar’ul harp ahalisinde aslolanın küfür olduğu hükmünü iptal etmenin dayanağı nedir? Müslümanların yaşadığı bilinen bir küfür diyarında Müslümanların haklarının zayi olmaması için o yaşanan bölgede Müslümanların varlığı göz önünde bulundurulur. Şimdi bu nerde, küfür diyarında önüne gelen herkese hiçbir delile dayanmadan müslüman muamelesi yapmak veya tevakkuf etmek, hiçbir hüküm vermemek nerde? Zaten bu iddiacı, böyle bir şey de ortaya atmış. Hakkında nakil bulduğu lakit (buluntu) ve sair meselelerde müslüman hukuku uygulanacağını söylüyor, nakil bulamadığı diğer mevzularda ise tanınmayan kişilerle alakalı hüküm vermenin gerekmediğini ileri sürerek o yönden şeriatı delmeye çalışıyor. Böylece de ne seleften ne de haleften hiç kimsenin söylemediği bir şeyi yani birtakım insanlara ne müslüman ne de kafir hukuku uygulanmayacağını söyleyerek hem nasslara, hem ümmetin icmaına hem de sarih akla muhalefet ediyor, müslüman da kafir de olmayan üçüncü bir sınıf icad ediyor!! Bu son söylediği şeyin batıllığı açıktır ve daha önce üzerinde durulduğu için geçiyorum.

Bu tür meselelerde dar’ın/ülkenin İslam veya küfür diyarı olup olmamasına değil, oranın ahalisinin durumuna bakılacağı sözü doğrudur. Elbette ki bir bölge Müslümanların hakimiyetinde bile olsa tamamı kafirlerden oluşan bir yerse oranın ahalisine –aksi ortaya çıkmadıkça- müslüman hukuku uygulanmaz. Kafirlerin hakimiyetinde ve çoğunluğunda olan bir yerde de bu lakit meselesinde olduğu gibi orada yaşayan Müslümanlar olup olmaması göz önünde bulundurulur. Ancak bütün bunlar bu iddiacı açısından neyi değiştirmektedir ki? Müslümanların bulunduğu yerde bazı hükümler farklı olur ancak yukarda da işaret ettiğimiz gibi bunlar daha ziyade Müslümanların maslahatına olan birtakım meselelerle sınırlıdır yoksa hiç kimse buradan yola çıkarak herkesin arkasında namaz kılınacağını, kestiğinin yenileceğini, selam alıp verileceğini vs ileri süremez. Zaten bu takdirde İslam ülkesinden hiçbir farkı olmaz ve böylece şeriatın çizdiği bütün sınırlar çiğnenmiş olur. Ayrıca bir bölgede Müslümanların yaşıyor oluşu da açıklanmaya muhtaçtır. Günümüzde devleti kafir olarak, halkı müslüman olarak gören zihniyet mensuplarına göre zaten kelime-i şehadet getiren herkes müslümandır ve çoğunluk da böyle olduğu için bu kimseler herkese aslen müslüman hükmü uygulamakta beis görmezler. Bu iddiacılar müslüman derken böyle batıl bir usulü değil de tevhid ehli olan, tağutu reddeden kimseleri kasdettiklerini iddia ediyorlarsa bilsinler ki bu zikredilen hükümler ancak bu anlamda muvahhidlerin yaşadığı şehirler, semtler, köy ve kasabalarla alakalı geçerli olur. Falan ülkenin bir ucunda Müslümanlar yaşıyor diye Müslümanların varlığı bilinmeyen diğer ucuyla alakalı bu hükümlerin uygulanması sözkonusu olmaz. Burada kafirlerin çizdiği coğrafi sınırlar değil, Müslümanların yaşadığı şehrin neresi olduğuna itibar edilir. Lakin Müslümanların yaşadığı bölgelerde ise elbette ki bu türden hususlarda hassasiyet gösterilmeli ve ele geçen birtakım eşya ve sairenin müslümanlara ait olma ihtimali zayıf da olsa mevcutsa buna göre hareket edilmeli ve de Dar’ul harp olduğu gerekçesiyle bu konularda düz mantık yürütülmemelidir.
Özetle İbn Kudame’nin zikretmiş olduğu şey, Müslümanların din ve nesil emniyeti başta olmak üzere haklarını korumak için zikredilmiş istisnai bir hükümdür, buradan yola çıkarak darul harp ahalisinin umumen tekfiri reddedilemez. Zaten İbn Kudame’nin kavlinde de dar’ul küfür’de aslolanın küfür olduğu hususunun teyidi mevcuttur. Vallahu a’lem.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1767
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ümmet Kavramı Hakkında:

Alıntı
Ümmet kelimesi hakkında soru

Selam müminleredir,

(…)
Dünyayı ve bugünün sözde ümmetini görünce -bildiğim bilmediğim müslümanlar içinde yaşasa da- onların topluca müslüman olmadığını anlıyorum (genel tekfirle onları tekfir ediyorum).

Anladığım kadarıyla halk kütlelerindeki bu küfür ümmette bir süredir bulunmaktadır. Bu sözde ümmeti müslüman ümmeti olarak kabul etmiyorum. Eğer her ikimiz bu hususta anlaşıyorsak (ki websitenizden göründüğü kadarıyla siz de böyle kabul ediyorsunuz), o halde sorum aşağıda,

Ümmet kelimesini yahut da hadislerde –özellikle de ileride ümmetin ne olup ne olmayacağı bildirilen hadislerde- geçtiği şekliyle “benim ümmetim” ifadesini nasıl anlamamız gerektiğini bilmek istiyorum. Ümmet kelimesi ile sadece müslümanlar mı işaret ediliyor yoksa bundan daha fazlası mı işaret ediliyor?

Allah hepimize hidayet etsin.

Bismillahirrahmanirrahim,

Hadislerde ümmetim veya bu ümmet gibi kavramlarla muhtelif anlamlar kasdedilebilir. Bundan ümmet-i davet yani İslam davetine muhatap olan mümin kafir herkes kasdedilebileceği gibi ümmet-i icabet yani İslam davetine icabet etmiş Müslümanlar da kasdedilebilir, keza İslam ümmeti arasında ortaya çıkmış olan kafirler veyahut da kendisini İslama nisbet ettikleri halde aslında Müslüman olmayan münafık ve mülhidler de kasdedilebilir.
Mesela şu hadiste olduğu gibi:


وَإِنَّمَا أَخَافُ عَلَى أُمَّتِي الْأَئِمَّةَ الْمُضِلِّينَ، وَإِذَا وُضِعَ السَّيْفُ فِي أُمَّتِي لَمْ يُرْفَعْ عَنْهَا إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ، وَلَا تَقُومُ السَّاعَةُ حَتَّى تَلْحَقَ قَبَائِلُ مِنْ أُمَّتِي بِالْمُشْرِكِينَ، وَحَتَّى تَعْبُدَ قَبَائِلُ مِنْ أُمَّتِي الْأَوْثَانَ، وَإِنَّهُ سَيَكُونُ فِي أُمَّتِي كَذَّابُونَ ثَلَاثُونَ، كُلُّهُمْ يَزْعُمُ أَنَّهُ نَبِيٌّ، وَأَنَا خَاتَمُ النَّبِيِّينَ لَا نَبِيَّ بَعْدِي، وَلَا تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ أُمَّتِي عَلَى الْحَقِّ - قَالَ ابْنُ عِيسَى: «ظَاهِرِينَ» ثُمَّ اتَّفَقَا - لَا يَضُرُّهُمْ مَنْ خَالَفَهُمْ، حَتَّى يَأْتِيَ أَمْرُ اللَّهِ

«Ümmetim hakkında tek korktuğum şey, saptırıcı liderlerdir. Ümmetimin arasına kılıç düşünce, kıyamete dek bir daha kaldırılmaz. Ümmetimden bir kabile müşriklere katılmadıkça ve ümmetimden bazı topluluklar putlara ibadet etmedikçe kıyamet kopmaz. Ümmetim içerisinde otuz tane yalancı deccal olacak. Hepsi de kendisinin peygamber olduğunu iddia edecek. Halbuki ben peygamberlerin sonuncusuyum. Benden sonra hiçbir peygamber yoktur. Ümmetimden bir taife, desteklenmiş olarak hak üzere bulunacak. Onları terk edenler ve onlara muhalefet edenler Allah Tebareke ve Teala'nın emri gelene dek onlara hiçbir zarar veremeyecekler. » [Ebû Dâvûd (4252) İbn Mâce (3952)

Bu hadiste bahsedildiği şekliyle ümmetin içinden çıkacak olan yalancı peygamberler kafirdir, keza müşriklere iltihak edip putlara tapmaya başlayacak olanlar kesin olarak kafirlerdir. Ümmette hak üzere devam edecek olan taife kesin olarak Müslümanlardır. Ümmette ortaya çıkacak olan saptırıcı liderler ise kafir olabileceği gibi bidat ve fıska davet eden kıble ehlinden kimseler de olabilir; zira dalalet kelimesi her tür sapma için kullanılabilir. Bu misali verdik ki bu ümmette şu tür hadiseler olacak şeklindeki hadislerde geçen ümmet kavramından neyin kasdedildiği hadisin siyakına sibakına, selefin sözkonusu hadislere yaptığı açıklamalara göre tayin edileceği ortaya çıksın. Şu hadiste ise ümmet kavramı icabet ümmeti yani Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in davetine muhatap olan herkes manasında kullanılmaktadır:


وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ، لَا يَسْمَعُ بِي أَحَدٌ مِنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ يَهُودِيٌّ، وَلَا نَصْرَانِيٌّ، ثُمَّ يَمُوتُ وَلَمْ يُؤْمِنْ بِالَّذِي أُرْسِلْتُ بِهِ، إِلَّا كَانَ مِنْ أَصْحَابِ النَّارِ

“Muhammed’in nefsi elinde olana yemin ederim ki; bu ümmetten ister Yahudi ister Hristiyan olsun beni işitip de benim kendisiyle gönderildiğim şeye iman etmeden ölen herkes ateş ehlinden olacaktır.”  (Muslim, 153)

Zannedersem sizin daha çok sorduğunuz şey, ümmette birtakım fitnelerin, fısk ve bidatlerin zuhur edeceğini bildiren birtakım hadislerdir. Yukarda naklettiğimiz hadis, bunun bir misalidir. Aynı şekilde Tirmizi, Sünen’inde  Imrân b. Husayn (radiyallahu anh)’den rivâyet ettiğine göre, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:


فِي هَذِهِ الأُمَّةِ خَسْفٌ وَمَسْخٌ وَقَذْفٌ، فَقَالَ رَجُلٌ مِنَ الْمُسْلِمِينَ: يَا رَسُولَ اللهِ، وَمَتَى ذَاكَ؟ قَالَ: إِذَا ظَهَرَتِ القَيْنَاتُ وَالمَعَازِفُ وَشُرِبَتِ الخُمُورُ.
وَقَدْ رُوِيَ هَذَا الحَدِيثُ، عَنِ الأَعْمَشِ، عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ سَابِطٍ، عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مُرْسَلٌ.
وَهَذَا حَدِيثٌ غَرِيبٌ.

“Bu ümmette topluca yere batma, kılık değiştirme ve taşlanma olayları olacaktır.” Bunun üzerine Müslümanlardan bir adam şöyle dedi: Ey Allah’ın Rasûlü! Bu ne zaman olacak? Buyurdular ki: “Şarkıcı, sanatçı kadınlar ve dansözler çoğaldığı çalgı aletlerinin çoğaldığı ve her türlü içkinin çokça içildiği zaman.”
 Tirmizî: Bu hadis A’meş’den, Abdurrahman b. Sabit’den mürsel olarak rivâyet edilmiştir. Bu hadis garibtir.

Bu tür hadislerde bahsedilenler daha ziyade Müslümanlardır. Zira hadisin farklı bir lafzında Aişe (ra): وَهُمْ يَقُولُونَ: لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ “La ilahe illallah dedikleri halde mi (bu azaplar olacaktır” diye sormaktadır. (İbn Ebi’d Dunya, Zemm’ul Melahi, no: 4)

Keza, 73 fırka hadisi olarak meşhur olan rivayet de böyledir:


وَتَفْتَرِقُ أُمَّتِي عَلَى ثَلاَثٍ وَسَبْعِينَ مِلَّةً، كُلُّهُمْ فِي النَّارِ إِلاَّ مِلَّةً وَاحِدَةً، قَالُوا: وَمَنْ هِيَ يَا رَسُولَ اللهِ؟ قَالَ: مَا أَنَا عَلَيْهِ وَأَصْحَابِي

“Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan biri hariç, hepsi cehenneme girecektir." Dediler ki:
"Ey Allah Resulü! O (kurtulan fırka) hangisidir?"
"Benim ve ashabımın bulunduğu yol üzerinde olanlardır" buyurdu. |Tirmizî no: 2641]

Görüldüğü üzere hadiste Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) ihtilafa düşen fırkaları “Benim ümmetim” olarak vasfetmektedir. Bundan dolayıdır ki alimlerin kahir ekseriyeti bidat fırkalarının kafir olmayacağını bu hadisten istidlal etmişlerdir. İbn Batta’nın kendisinden naklettiği haberde Abdullah ibn Mübarek (ra)’ın Harici, Rafızi gibi fırkaları müslümanlardan sayması ve Cehmiyye’yi de -müslüman olmadıkları için- bu 72 fırka arasında saymaması da aynı manaya işaret etmektedir. (İbn Batta, el-İbane, 1/380 no: 278)

Kısacası hadislerde geçen “ümmetim” “bu ümmette” “bu ümmetten” gibi lafızların hangi manada kullanıldığının ilgili hadislerin şerhlerine müracaat edilerek, ehil olanlar tarafından hadislerin siyakı sibakı incelenerek tesbit edilmesi gerekmektedir. Bu hususta hadislerin hepsinde şu anlam kasdediliyor gibi bir şey söylemek doğru olmaz. Ümmetin ahvaliyle alakalı hadisleri sorma sebebinizi bilmemekle beraber günümüzde bazı kimselerin bu tarz hadisleri delil getirerek günümüz halklarının aslen Müslüman olduğunu isbatlamaya çalıştığını biliyoruz. Sizin de bahsettiğiniz günümüzde İslam ümmeti denilen toplumların tekfiri meselesi hakkında birtakım batıl ehli, günümüzdeki insanların çoğunun şirk üzere olduğu ve artık kendilerini İslam’a nisbet eden toplumlarda aslolanın İslam değil küfür olduğu hususu Kitap ve Sünnetten ve de yaşanan vakıadan açık delillerle isbat edildiğinde bunlara karşı hiçbir geçerli cevap verememekte ve sarıldıkları yegane hüccet yukardaki hadisler ve benzerleri olmaktadır. Onlar demektedir ki, madem siz ümmetin çoğunun küfre girdiğini söylüyorsunuz halbuki Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetin içinde çeşitli bidat ve fıskların ortaya çıkacağını haber vermektedir. Siz ise zaten çoğunluğu tekfir ediyorsunuz ve de Müslüman dediklerinizin arasında da bu hasletler pek bulunmamaktadır. Şu halde herkes kafirse sizin bidatçiniz kim veya sizin fasığınız kim, diyerek akılları sıra müşrikleri tekfir etmenin batıllığını isbat etmeye çalışmaktadırlar. Bu getirdikleri hüccetler ilim ve feraset ehli olan, aklını kullanan kimselerin nezdinde en çürük delillendirmeler iken kafasını fazla çalıştırmayan, zaten de sapmaya meyilli olan birçok ilimden nasipsiz cahil ahmağın nezdinde en kuvvetli delillerdir. Öyle ki bu kimseler -çoğunlukta da olsalar- müşrikleri tekfir etmenin vacip olduğuna dair açık nassları bildikleri halde karşılarına böyle müteşabih deliller çıkınca sapıvermektedirler, çünkü böylesi daha kolaylarına gelmektedir! Bunlara öncelikle bu halkların şirkini ortaya koyan açık delillere cevabını verin ve müteşabih, ihtimalli delilleri getirmeden önce konuyla alakalı muhkem nassları izah edin, demek gerekir.

Bu zikredilen hadislerde ise bunlara delil olacak herhangi bir şey yoktur. Çünkü bu tür hadislerde bahsedilen ahir zaman alametlerinin çoğu Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in vefatından hemen sonra gerçekleşmiştir. Bidatler, zulümler, her tür fısk ı fücur selef asrında dahi görülmeye başlanmış ve sonraki dönemlerde de- ekseriyet Müslüman olmasına rağmen- artarak devam etmiştir. Şu anda da tevhid ehli arasında bu tür hasletlerin gerçekleşmediği ve gerçekleşmeyeceği iddia edilemez. Kaldı ki İslam ümmeti arasında her daim bidatçiler ve fasıklar olacaktır, bunların var olmadığı bir zaman dilimi yoktur diye bir delil var mı ve bu sözün seleften bir dayanağı var mı? Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) döneminde bidatçiler kimdi? Hatta Osman (ra)’ın son günlerine kadar İslam ümmetinde bidat hadisesi yoktu ve Haricilik vb bidatlar ancak bundan sonraki dönemlerde zuhur etti. Aşağıda geleceği üzere kıyamete yakın da durum aynısına dönecek ve istikamet ehli Müslümanlar haricinde herkes Deccal’e tabi olacaktır. Hatta Hariciler, Kaderiyye vb fırkaların hepsinin Deccal’e tabi olacağına dair birtakım haberler de nakledilmiştir. Hiçbir aklı başında kimse etrafına bakıp Müslüman dediği kimselerin arasında bidatçi veya fasık göremeyince akidesinde şüpheye düşmez, böyle bir sorgulama ve düşünce tarzı hiçbir alimden nakledilemez; bu ancak devrimizdeki ayak takımlarının harcıdır. Kısacası bu hadislerde günümüz halklarının Müslüman olduğuna delalet eden hiçbir şey yoktur ve dediğimiz gibi böyle delillendirmeler ancak cahilleri kandırmak içindir. Bu tip hadislerden yola çıkarak “ahirzamanda ümmet içinde fitnelerin zuhur edeceği haber verildi, şu halde Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ümmeti eskisi gibi kalabalık olarak devam edecektir” tarzı bir neticeyi kim, hangi alim çıkarmıştır, ümmetin başından sonuna kadar tevhid üzere kalabalık bir kitle halinde devam edeceğini kim söylemiştir, bunun delili nedir?

Bilakis kendilerini İslama nisbet edenlerin çoğunluğunun kafir olmasına, hatta bu toplumlarda asıl olanın küfür, istisna olanın ise İslam olmasına mani olan hiçbir nass ne Kitap’ta ne de sünnette yer almadığı gibi, buna delalet eden hiçbir icma da yoktur. Durum böyle olmasına rağmen günümüzde bazı kimseler çıkıp mevcut halklarda asl olan küfürdür diyenleri Haricilikle ve bidatçılıkla suçlarlar ve de böyle söyleyenleri şiddetli şekilde inkar ederler. Bunlara şunu sormak gerekir ki La ilahe illallah diyenlerin ekseriyetinin şirk üzere olmasına engel teşkil eden delil nerededir? Hadislerde bildirilen yegane şey, bu ümmetten bir topluluğun sürekli hak üzere sebat etmeye devam edeceği ve Müslümanların –sayıları az da olsa çok da olsa- asla bütünüyle ortadan kalkmayacağıdır. Sahih’te rivayet edilen bir hadislerinde Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşlardır:


«لاَ يَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ أُمَّتِي ظَاهِرِينَ، حَتَّى يَأْتِيَهُمْ أَمْرُ اللَّهِ وَهُمْ ظَاهِرُونَ»

"Ümmetimden bir taife kendilerine Allah'ın emri gelinceye (yâni kıyamet kopuncaya) kadar hakk üzerinde birbirine yardım edici olmakta devam edecek ve bunlar (muhalefet edenlerine) dâima gâlib olacaklardır" (Buhari, İtisam: 10.)

Bir kimse ancak ümmetin tamamının kafir olduğunu, yeryüzünde hiçbir Müslüman kalmadığını iddia ederse nassa muhalefetle suçlanabilir. Yeryüzünde Müslümanların azınlıkta olduğunu söyleyen birisi ise bu ve benzeri nasslara muhalefetle suçlanamaz. Hatta, ahirzamanda İslama nisbet edilenlerin birçoğunun küfre gireceğine ve Müslümanların gitgide azalacağına inanmak, ahir zamanla alakalı birtakım hadislerin gereğidir. Eğer bu kimseler, ahirzamanla alakalı hadislerden yola çıkarak günümüz insanlarının Müslüman olduğunu isbatlamaya çalışıyorlarsa bilsinler ki aynı şekilde ahirzamanda İslama bağlılık iddia edenlerin çoğunun küfre sapacağını haber veren birtakım hadisler de nakledilmiştir. Ebu Hureyre (ra)’dan rivayet edildiğine göre Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır:


بَادِرُوا بِالْأَعْمَالِ فِتَنًا كَقِطَعِ اللَّيْلِ الْمُظْلِمِ، يُصْبِحُ الرَّجُلُ مُؤْمِنًا وَيُمْسِي كَافِرًا، أَوْ يُمْسِي مُؤْمِنًا وَيُصْبِحُ كَافِرًا، يَبِيعُ دِينَهُ بِعَرَضٍ مِنَ الدُّنْيَا

«Karanlık gecenin (zifiri) karanlıklarına benzeyen fitneler zuhur etmeden amellere koşun; (zira o fitneler zuhur ettiği vakit) kişi mü'mîn olarak sabahlayacak; kâfir olarak akşamlayacak yahud mü'min olarak akşamlayacak kâfir olarak sabahlayacak, dinini bir dünya metâı mukabilinde satacaktır.»(  Muslim, İman: 51, Tirmizi, Fiten no: 2195, Ebu Davud, Melahim: 1)
 
Enes bin Malik (ra)’ın rivayet ettiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:


يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ الصَّابِرُ فِيهِمْ عَلَى دِينِهِ كَالقَابِضِ عَلَى الجَمْرِ


İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecektir ki O gün dinine tutunan kimse, kor ateş tutmuş gibi olacaktır."  (Tirmizî, Fiten 73 no: 2260)

Hakim’in Müstedrek’inde Abdullah bin Amr (ra)’dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:


يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ يَجْتَمِعُونَ فِي الْمَسَاجِدِ لَيْسَ فِيهِمْ مُؤْمِنٌ

“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki mescidlerde toplanırlar da içlerinde bir tane mümin bulunmaz.”(Hakim, Müstedrek no: 8365’de rivayet etmiş ve sahih olduğunu beyan etmiştir, Zehebi de ona muvafakat etmiştir.)

İbn Ebi Şeybe ise bunun benzerini Abdullah bin Amr (ra)’dan nakletmiştir. (el-Musannef, no: 37586) Hallal da benzerini, baş tarafında “Bütün müminler Şam’a gitmiş olacaktır.” ilavesiyle nakletmektedir. (es-Sunne, no: 1308)

Huzeyfe (ra)’dan ise şöyle dediği rivayet edilmiştir:


يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ لَوِ اعْتَرَضَتْهُمْ فِي الْجُمُعَةِ نُبَيْلٌ مَا أَصَابَتْ إِلَّا كَافِرًا


“İnsanlar için öyle bir zaman gelecek ki onlara Cuma günü ok atsan ancak kafire isabet eder!” (el-Musannef, no: 37344; İbn Batta ise el-İbane no: 9’da “veya münafığa” ilavesiyle rivayet etmiştir.)

Ebu Nuaym, Hilye’de (6/77) Evzai kanalıyla Hassan bin Atiyye’den (ra) şöyle dediğini nakletmektedir:


لَا يَنْجُو مِنْ فِتْنَةِ الدَّجَّالِ إِلَّا اثْنَا عَشَرَ أَلْفِ رَجُلٍ وَسَبْعَةَ آلَافِ امْرَأَةٍ

“Deccal’in fitnesinden 12 bin erkek ve 7 bin kadından başkası kurtulamayacaktır!”

İbn Hacer, Feth’ul Bari’de (13/92) bu haberi naklettiği yerde Hassan bin Atiyye’nin  tabiinin sikalarından olduğunu ve bu haberin de senedinin sahih olduğunu ifade etmiş, ilgili haberi de naklettikten sonra şöyle demiştir: “Bu, şahsi reye dayalı olarak söylenebilecek bir şey değildir. Bunun merfu yani Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’e ait bir söz olup mürsel olarak nakletmiş olması muhtemel olduğu gibi Ehli kitap’tan almış olması da muhtemeldir.”

Görüldüğü üzere selef alimlerinden bu zat, Deccal fitnesinden ancak 19 bin kişinin imanını muhafaza edeceğini haber vermektedir. Günümüzde 2 milyarlık İslam ümmeti adı verilen kitle nerede, 19 bin kişi nerede? Ahirzamandaki Deccal vs ile alakalı fitneler yaşandığı dönemde müminlerin Şam’da toplanacağı haber verilmektedir –ki bu olaylar birilerinin zannettiğinin aksine henüz yaşanmamıştır!- Peki o zaman milyarlarca Müslüman (!) Şam’a nasıl sığacaktır? Fas’tan Endonezya’ya kadar uzanan İslam (!) alemi ne halde olacaktır? Hadisler ekseriyetin Deccal’e tabi olacağına işaret etmektedir. Nitekim İbn Teymiyye (rh.a) da meşhur “Guraba” hadisinin şerhinde şöyle demektedir:


وَقَوْلُهُ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ {ثُمَّ يَعُودُ غَرِيبًا كَمَا بَدَأَ} يَحْتَمِلُ شَيْئَيْنِ: أَحَدُهُمَا أَنَّهُ فِي أَمْكِنَةٍ وَأَزْمِنَةٍ يَعُودُ غَرِيبًا بَيْنَهُمْ ثُمَّ يَظْهَرُ كَمَا كَانَ فِي أَوَّلِ الْأَمْرِ غَرِيبًا ثُمَّ ظَهَرَ. وَلِهَذَا قَالَ {سَيَعُودُ غَرِيبًا كَمَا بَدَأَ} . وَهُوَ لَمَّا بَدَأَ كَانَ غَرِيبًا لَا يُعْرَفُ ثُمَّ ظَهَرَ وَعُرِفَ فَكَذَلِكَ يَعُودُ حَتَّى لَا يُعْرَفَ ثُمَّ يَظْهَرُ وَيُعْرَفُ. فَيَقِلُّ مَنْ يَعْرِفُهُ فِي أَثْنَاءِ الْأَمْرِ كَمَا كَانَ مَنْ يَعْرِفُهُ أَوَّلًا. وَيَحْتَمِلُ أَنَّهُ فِي آخِرِ الدُّنْيَا لَا يَبْقَى مُسْلِمًا إلَّا قَلِيلٌ. وَهَذَا إنَّمَا يَكُونُ بَعْدَ الدَّجَّالِ وَيَأْجُوجَ وَمَأْجُوجَ عِنْدَ قُرْبِ السَّاعَةِ

“(Rasulullah) sallallahu aleyhi ve sellem'in; ثم يعود غريبا كما بدأ "Sonra tekrar başladığı gibi garip haline dönecektir" sözününün muhtemel iki anlamı vardır:

Birincisi: İslam’ın ilk dönemlerinde garip olarak başlayıp sonra yayıldığı (hükümran olduğu) gibi; İslam, özel bir yer ve zaman da tekrar garip hale dönecek sonra yine yayılacak (hükümran olacak)tır. (Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem) bunun hakkında: سيعود غريبا كما بدأ "Başladığı gibi garip haline dönecek" buyurmuştur. Yani İslam’ın ilk devirlerinde İslam garipdi, insanların bilmediği birşeydi ve daha sonra insanlar tarafından bilinen birşey oldu, yayıldı tıpkı bunun gibi bir kez daha bilinmeyen birşey olacak ve daha sonra tekrar bilinecek ve yayılacaktır. İlk ortaya çıktığında tıpkı İslam’ın ilk zamanında olduğu gibi, çok az sayıda insanın İslam hakkında bilgisi olacaktır.

Yine muhtemeldir ki (ikincisi): ahir zamanda çok az sayıda Müslüman kalacaktır. Bu da ancak Deccal'den, Ye'cüc ve Me'cüc'den sonra kıyamet yaklaştığı zaman olacaktır. O zaman Allah (azze ve celle) her mü'min erkek ve kadının ruhunu alacak bir rüzgar gönderecek ve sonra kıyamet kopacaktır.”  (Fetava, 18/296)

İşte bunlar, ahirzamanda gerçek Müslümanların –namaz kılan, İslama bağlılık iddia edenlerin arasında dahi- azınlığa düşeceğine delalet eden birtakım haberlerdir. Bu hadis ve eserler, bunun vaki olacağı bir zamanın geleceğini ortaya koymaktadır. Zaten bunun vaki olması gerek aklen, gerek de naklen mümkündür ve buna engel teşkil edecek ne akli ne de nakli hiçbir delil bulunmamaktadır. Eğer ahirzaman hadislerinden iman küfür meseleleri hakkında hüküm çıkarılacaksa bu tarz hadislerin de göz önünde bulundurulması gerekir. Kaldı ki ilim ehlinin nezdinde fitnelerle alakalı hadisler bu babta müracaat edilecek en son kaynaklardır. Çünkü tekfir meselesiyle alakalı yeterince sarih deliller mevcuttur, fiten bablarındaki hadisler ise ancak ek delil olabilir. Lakin günümüzde iş tersine dönmüş ve bu konuyla alakalı muhkem deliller bir tarafa bırakılarak manasını en iyi Allahın bileceği türden müteşabih hadislerle iman küfür meseleleri izah edilir olmuştur. Bizler La ilahe illallah’ın açık delalet ettiği nefy ve isbat babından meseleleri ortaya koyduğumuzda ve bunları tahkik edip yerine getirmediği açık olarak bilinen kavimlere mensup kimselerin sırf kelime-i şehadeti dilleriyle telaffuz ettikleri için Müslüman hükmü alamayacağını isbat ettiğimizde insanlar bunlara cevap vermek yerine önümüze ya Haricilerle alakalı hadisleri getirirler, ya Muhammed bin Abdilvehhab’ın yaşadığı Necd bölgesini kötüleyen hadisleri naklederler ya da Şam bölgesini öven hadisleri zikrederler! Bir kısmı da sizin bahsettiğiniz türden ümmetin durumunu anlatan hadisleri getirirler! Halbuki bunların hiç birisi tekfir meselesinde delil olacak veya delilleri çürütecek nitelikte şeyler değildir. Vallahu a’lem.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1767
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Halkların Hükmü Konusunda Alimlerin Sözlerini Tahrif Edenlere Cevap!

Bismillahirrahmanirrahim. Ahmed bin Ömer el Hazmi'nin günümüz halklarının müslüman olduğu yönündeki iddialarına verdiğimiz cevabı önemine binaen bu başlık altında tekrar yayınlıyoruz.


(...) Şunu da belirtelim ki Hazmi, (...) günümüz insanlarında aslolanın küfür olduğu görüşünün batıl olduğunu söylemektedir ki bu, Hazmi’nin en açık küfürlerinden birisidir. Hazmi bu sözlerini –Allah’ın izniyle tercümesine muvaffak olduğumuz- Şeyh İshak’ın Muayyen Tekfir Risalesi’ni  şerh ettiği kaset serisinde söylemektedir. Diyor ki:

قال : وأما الكذب والبهتان فمثل قولهم : إنا نكفر بالعموم .
يعني ما نترك أحدًا إلا ماذا ؟ الأصل في الناس كما يقال اليوم الأصل في عموم المجتمعات الإسلامية أنها ماذا ؟ أنها كافرة الأصل فيها الكفر هذا الذي أراد نفيه رحمه الله تعالى .
قال : إنّا نكفر بالعموم ونوجب الهجرة إلينا على من قدر على إظهار دينه ، وإنا نكفر من لم يكفر .
مطلقًا يعني كفر بالعموم ثم بعد ذلك من لم يكفر فهو كافر كما يقول بعض الناس اليوم ، الأصل في المجتمعات في البلاد الإسلامية عمومًا أنهم كفار ومن لم يكفرهم فهو كافر ، هذا لا شك أنه باطل أن يقال في جميع الناس عمومًا كل من كان تحت طاغوتٍ فهو كافر ، هكذا عندهم التلازم بين كفر الحاكم وبين كفر الأفراد هذا باطل . إذا كفر الحاكم لا يلزم منه ماذا ؟ كُفر الأفراد قد يكون على الأصل إلا إذا أظهر كفرًا حينئذٍ يكون كافرًا ، إذا أظهر ناقضًا ظهر لك وأما إذا لم يظهر حينئذٍ يبقى على الأصل وهو ما أظهره من الشهادتين والصلاة ونحو ذلك ، وأما التكفير هكذا بالتلازم ونحو ذلك فهذا لا شك أنه باطل .


“(Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab) diyor ki: “Atılan yalan ve iftiraya gelince; mesela onların bizim umum tekfir yaptığımız (herkesi tekfir ettiğimiz) sözü gibi.”

(…Hazmi diyor ki) “İnsanlar hakkında aslolan, bugün söylendiği gibi, İslam toplumlarının geneli hakkında aslolan nedir? Aslolan bunların kafir olduğudur … İşte Şeyh (rh.a)’ın reddetmek istediği şey budur.

Yine Şeyh (rh.a) diyor ki: “Biz umum tekfir yapıyormuşuz, dinini izhar etmeye güç yetirenlere bile bize hicret etmeyi vacib sayıyormuşuz ve tekfir etmeyenleri tekfir ediyormuşuz.”

(Hazmi diyor ki) Mutlak manada yani önce umum küfür, ondan sonra da kim (bu şekilde) tekfir etmezse o kafirdir, tıpkı bugün bazı insanların söylediği gibi: ‘İslam ülkelerinde yaşayan toplumlarda aslolan umum olarak onların kafir olduğudur ve her kim onları yani bu halkları tekfir etmezse o da kafirdir.’ İşte bunun, yani tağutun idaresi altında olan bütün insanların genelinin kafir olduğunu söylemenin batıl olduğunda şüphe yoktur. Aynı şekilde bu kişilerin nezdinde yöneticinin küfrü ile fertlerin küfrü arasında bir telazum, birbirini gerektirme sözkonusudur ki bu da batıldır. Halbuki yöneticinin küfrü neyi gerektirmez, fertlerin küfrünü gerektirmez. Bu asıl itibariyle böyledir, ancak fert küfür izhar ederse kafir olur, dinden çıkartan bir şey izhar ettiği zaman sana (onun küfrü) zahir olur. İzhar etmediği zaman ise asıl üzere kalır ki o da şahsın izhar ettiği şehadeteyn, namaz ve benzeri şeylerdir. Bu şekilde (yöneticinin küfrü fertlerin küfrünü gerektirir vb) telazum yoluyla tekfirin ise batıl olduğunda şüphe yoktur.”

(Ahmed bin Ömer el Hazmi, Şerhu Risaleti Hükmi Tekfir’il Muayyen, 10. Kaset, 21.45-23.00 dakikaları arası)

Görüldüğü üzere Hazmi’nin “Halkların Hükmü” adı verilen meseleye bakış açısının İŞİD’çilerden, el-Kaide’cilerden ve ve diğer bütün fırkalardan bir farkı yoktur. O da günümüzde –şirkten beri olmaya delalet etmediği açık olduğu halde- kelime-i şehadet, namaz vb şiarları İslam alameti olarak görmekte, bunları mevcut halklar için asıl edinmekte ve dolayısıyla mevcut halkları Müslüman olarak kabul etmekte, bu halklardan herhangi bir ferdin küfrü açığa çıkmadığı müddetçe de ona Müslüman muamelesi yapılmaya devam edeceğini ifade etmektedir. Hatta aksi yöndeki düşüncenin yani günümüz halklarını aslen kafir görmenin de batıl olduğunu açıkça ifade etmektedir. Buna göre bugün Hazmi’ye alim diyen, ona itibar eden, kendilerini ona nisbet eden kimselerin birçoğu günümüz toplumlarını tekfir ettikleri için batıl ehli olmaktadır. Tıpkı İŞİD’çilerin –kendi sempatizanları arasında da böyle kimseler olmasına rağmen- toplumlarda aslolanın küfür olduğuna itikad edenleri Harici olarak vasfetmesi gibi! İşte böylece bu ahmakların bayraklaştırdığı, reklamlarını yaptıkları aslında onların şahsında kendi reklamlarını yaptıkları davetçiler ve cemaatler bizzat bu kişilerden beraetlerini ortaya koymaktadır ki bu da ibret alınacak bir durumdur!

Hazmi’nin bu görüşünü açıklarken sarfettiği sözler ise demagojiden ve meseleyi çarpıtmaktan ibarettir. Çünkü hiçbir aklı başında kimse yöneticilerin küfrü ile halkın küfrü arasında zorunlu bir telazum, birbirini gerektirme olduğunu söylemez. Yani yönetici kafir oldu diye onun tebasının da anında kafir hükmüne gireceğini hiç kimse söylemez. Hazmi’nin yaptığı, tıpkı başkalarının yaptığı gibi günümüz vakıasını görmezden gelerek hakkı batıl kılıfına sokarak takdim edip insanları haktan ürkütmeye çalışmaktan ibarettir. Günümüz vakıasında İslama nisbet edilen halklar bütünüyle küfrü benimsemişler, bunu din edinmişler, tevhid ilminden yüz çevirmişler ve öyle ki bu beldelerde tevhid ehli varsa bile ancak parmakla gösterilen istisnai vakalar haline gelmiş; hal böyleyken bu vakıayı görmezden gelip meseleyi sadece “yönetici kafir oldu diye halk kafir olmaz” seviyesine indirgemek, meseleyi karartmaktan başka ne olabilir? Birileri öyle düşünebilir ama günümüzdeki konu yöneticilerin küfrüne endeksli bir mesele değildir, insanlar genel olarak dinden yüz çevirmiş durumdadır, yöneticilerin küfürle hükmetmesi ise ancak “Nasılsanız öyle idare edilirsiniz” hadisine uygun olarak tezahür etmiş bir vakıadır.

Şeyh Muhammed’in “umum tekfir”i reddeden sözlerini kendisine mesned alması da aynı şekilde geçersizdir. Şeyh (rh.a) bir çok yerde umum tekfiri nefyetmiştir, ancak bu, kapalı bir ifadedir. Bundan Şeyh’in kendi dönemindeki halklarda aslolanın küfür olmadığını, bu halkların aslen Müslüman olduğunu söylediği hangi karineye göre çıkartılmaktadır? Kaldı ki Şeyh’in yaşadığı dönemle şimdiki dönemin koşulları bir midir? Şeyh’in döneminde şirk yaygın olsa bile bu, tıpkı günümüzdeki gibi insanlarda temel asıl haline gelmiş miydi gelmemiş miydi? Şeyh farzedelim ki kendi dönemindeki halkları tekfir etmediyse bu, günümüz halkları için nasıl hüccet olmaktadır? Ayrıca dinin aslıyla alakalı meselelerde bir alimin sözü hüccet midir? Şer’i nasslarda bu halkların sürekli İslam üzere kalacağına delalet eden herhangi bir şey var mıdır? İşte Hazmi ve emsali bu soruların hiç birisine cevap vermeden böyle genel lafızlar üzerinden demagoji yaparak meseleyi çözdüklerini zannetmektedirler.  Nasslarda nefyedilen şey, İslam ümmetinin tamamının küfre girmesidir, yani İslam ümmeti asla dalalet ve küfür üzere ittifak etmeyecek ve de dünyada tevhidi ve sünneti yaşayan az veya çok bir topluluk bulunacaktır. Bundan dolayıdır ki Şeyh Hamed bin Nasır ki Muhammed bin Abdilvehhab’ın öğrencilerindendir “Siz yeryüzü ahalisinin hepsini tekfir mi ediyorsunuz” sorusuna verdiği cevapta şöyle demektedir:

وأما تكفير أهل الأرض كلهم، فنحن نبرأ إلى الله من هذا، بل نعتقد أن أمة محمد صلى الله عليه وسلم لا تجتمع على ضلالة، بل قد أجارها الله عن ذلك، على لسان نبيه محمد صلى الله عليه وسلم، ولا تزال طائفة منها على الحق منصورين،

“Yeryüzü ahalisinin hepsinin tekfirine gelince; biz bundan Allaha sığınırız. Bilakis biz Ümmet-i Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in dalalet üzere birleşmeyeceğine inanırız. Hatta Allah Nebisi Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in diliyle bu ümmeti böyle bir durumdan muhafaza etmiştir. Bu ümmetten hak üzere yardım gören bir topluluk mutlaka var olacaktır…ilh” (ed-Durar'us Seniyye, 10/131)

Durer’us Seniyye’yi derleyen zat, Hamd bin Nasır’ın bu sözlerini “Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab’ın umum tekfir yapmayı reddetmesi” başlığında onun bu mealdeki sözlerini naklettikten sonra nakletmektedir. Sanırız bunu bu sözün açıklaması olarak gördüğünden dolayı böyle yapmış ve iki sözü aynı babta zikretmiştir.

Yine Necdi alimlerden Hamd bin Atik (rh.a) şöyle demektedir:

“Eğer bir beldede şirk zuhur eder, orada haramlar açıktan işlenmeye başlar, dinin alametleri iptal edilirse orası küfür diyarı olur. Oranın ahalisinin malları ganimet alınır, kanları helal olur! Kaldı ki bu beldelerin ahalisi bunların üstüne Allah’a ve dinine dil uzatmayı ilave etmişler, vatandaşlar arasında uygulayacakları Allah’ın kitabına ve Peygamberinin sünnetine muhalif kanunlar icad etmişlerdir. Sen de bilirsin ki bunlardan bir tanesi bile bunları yapan kimsenin İslam’dan çıkması için yeterli olur.

İşte bu ve biz şunu da diyoruz: O diyarda mustaz’af (güçsüz durumda) olanlardan ve başkalarından Batıni (iç) aleminde küfrüne hükmedilmemiş olan kimseler bulunabilir. Fakat zahiri hükme gelince –Allah’a hamd olsun- durum açıktır. Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in içinde (hicrete güç yetiremeyen müslüman) mustaz’aflar da olduğu halde Mekke ahalisine yaptıkları, keza ashabının İslam’dan irtidad eden birçoklarına kanlarını, mallarını ve ırzlarını helal saymak suretiyle yaptıkları senin için yeterlidir. İlh…”
(ed-Durar’us seniyye, 9/256-259)

Görüldüğü gibi Necdi ulema ki onlar İslam’ı da Muhammed bin Abdilvehhab’ın sözlerinin manasını da bizden de Hazmi gibilerden de daha iyi bilirler; bu sözleri bunlardan farklı tefsir etmişler ve hiç biri küfrün hakim olduğu diyarlardaki halklar kelime-I şehadet getiriyor gerekçesiyle bu diyarlara darul harp muamelesi yapılamayacağını, saldırılamayacağını, ahalinin zahiren tekfir edilemeyeceğini söylememişler, bilakis aksini söylemişlerdir. Bu hususta daha çok şey söylenebilir ancak şimdilik bu kadarıyla iktifa ediyoruz, zaten “halkların hükmü” başlıklı risalemizde bu hususlar yeterince anlatılmıştır.


Çevrimdışı Fransi

  • Newbie
  • *
  • İleti: 5
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Es selem aleykum cok faydalandiqim sitenizde aradiqim ama bulmadiqim bir mesele hakkinda sormak isdiyorum.
Bazi kimseler namazin sakalin isbalin pecenin kufr diyarinda islam elameti olduqunu ve bununla islam muamilesi yapilmasi gerektiyini soyluyorlar kufrunu izhar edinceye kadar. ve buna dair nakller getiriyorlar. Simdi namaz sakal ispal peçe aslen islam elametlerimi ve bir insanin darul kufrde durumu akidesi bilinmediyi halde bunlar asilsa bununla islam muamilesi yapiliyormu? Birde bu elametler islama aiddir diyorlar kufre deil. Onun icin biz asl olanla islama aid olduqu icin bu elametler islama muamilesi yapiyoruz kufr elametleri olsaydi bunlar kufr muamilesi yapardik diyorlar..In we Allah by hakda ayrintili wekilde aciklama vere bilirmisiniz.Allah razi olsun

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1767
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
İslami kılık kıyafete sahip olanlara Müslüman hükmü verilir mi?

Ve aleykum. Meseleye geçmeden önce şunu belirtmek isterim ki bu sorunuzun cevabı sitemizde vardır, yukardaki risalede yazılanlar bu soruya da cevap teşkil etmektedir. Önemli olan, meselelerin dayandığı illet ve kaideleri kavramaktır. Kişi herhangi bir hükmün illetini kavradığı zaman artık o hükmün kuşattığı bütün meseleleri de kavramış olacaktır. Yoksa hepsi aynı esasa dayanan binlerce meseleyi tek tek ararsanız bunları isim olarak bulamamanız normaldir. Şimdi biz yukardaki risalede uzun uzadıya İslam alameti denilen şeyin hakikatte ne olduğunu uzun uzadıya izah etmeye çalıştık. İslam alameti demek sadece Müslümanlara has olan, onlardan başkasından sadır olmayan söz, fiil veya zahiri alametler demektir. Alimlerin İslam alametleriyle alakalı sözlerini inceleyen birisi bütün alimlerin kişilere Müslüman hükmü vermek için alamet-i farika yani İslam ile küfür arasındaki ayırd edici nişaneleri, göstergeleri aradığını rahatlıkla görür. Hiçbir alim günümüzdeki bazı zındık ve cahillerin yaptığı gibi namaz, ezan, şehadet veyahut da sarık, sakal vesaire hakkında hadisler vardır yahut da nakiller vardır diyerek hiçbir illet gözetmeksizin bunları İslam alameti olarak sabitlemeye kalkışmamıştır. Bu, ancak bu asrın, ahir zamanın cehaletine yakışan bir tavırdır bunun ilimle bir alakası yoktur.

Yukardaki risalede namaz ve kelime-i şehadet gibi şeylerin ne zaman İslam alameti olduğundan bahsedilmişti. Bunlar ancak tevhid ehline has olan alametler olduğu zaman İslam alameti olarak değerlendirilir. Ne zaman ki –günümüzde olduğu gibi- bunlar tevhid ehli ile şirk ehli arasında ortak fiiller haline gelir artık bunlara bakarak Müslüman hükmü verme uygulaması terkedilir. Olur ki ilerki zamanlarda tıpkı eskisi gibi bu alametler muvahhidlere has hale gelir, o zaman yine İslam alameti olarak değerlendirilir. Bunun ümmet nezdinde böyle uygulandığının delili yukarda nakletmiş olduğumuz sayısız nakildir. Burada bunları tekrar edecek değiliz. Namaz, ezan, şehadet ve benzerleri hakkında söylenenler kılık kıyafetle alakalı alametler hakkında da geçerlidir. Alimler, bunların Müslümanlara has alametler olduğu dönemlerde bir kişide bulunan İslami kıyafet, sünnet, sakal boyası vb şeyleri de İslam alameti olarak değerlendirmiştir. Müslümanlara has oldukları zaman peçe, sarık vb şeylerin de böyle değerlendirilmesi mümkündür. Lakin günümüzde bunlar da diğerleri gibi tevhid ehlinin ayırd edici özelliği olmaktan çıkmıştır. Çünkü tevhid akidesiyle biraz olsun alakadar olmuş herkesin kabul edeceği üzere bugün sakal uzatıp, paçaları kısaltan erkeklerden veya peçe takan kadınlardan Ebu Leheb ve karısından daha azılı müşrik olanlar mevcuttur, hatta bu şiarları uygulayan tasavvufçular, sözde selefiler gibi grupların akideleri incelendiğinde bu söylediğimiz şeyin istisna değil bilakis çoğunluğun durumunu yansıttığı açıkça görülür ve bu hakikati de ya tevhidle hiç alakası olmayan cahillerden ya da kibirle inatlaşanlardan başkası inkar etmez. Sakalın, sarığın, isbalin, peçenin İslam alameti olduğunu iddia edenlere soruyoruz, bu hangi İslamın alametidir? Bunların İslam tanımı nedir? Bunlar İslam derken günümüzde Yahudilik ve Hristiyanlık dışında olan kimselere verilen ismi kasdediyorlarsa bu doğrudur ancak İslamın tanımı Kitap ve sünnete göre Yahudi ve Hristiyan olmayan demek değildir. İslam, şirki ve şirk ehlini reddetmek, tağutlardan beri olmak, onları ve tabilerini tekfir etmek demektir. Eğer bir kimse günümüzde uzun sakalın, kısa paçanın, nikabın sadece bu manada İslamı kabul edenlere has olduğunu iddia ediyorsa bu akıllarla ve dinlerle alay etmek manasına gelir. Eğer İslam deyince günümüz selefiliğini anlıyorlarsa Bugün Suudi belamlarına tabi olmuş milyonlarca telefi bu alametleri taşımaktadır. Keza akidesinde bir sürü batıllar olan cihadçı, tekfirci vesair isimler almış birtakım tipler de bu şiarları taşımaktadır. Hal böyleyken bunların İslam alameti olduğu neye göre iddia edilmektedir? Size tavsiyemiz bu makaleyi baştan sona okuyun ve bilhassa alimlerden yapılan nakiller üzerinde düşünün. Bunlardan birkaç tanesini hatırlatma babından tekrar buraya dercediyoruz.

إنْ وُجِدَ مَيِّتٌ بِفَلَاةٍ لَا يُدْرَى أَمُسْلِمٌ هُوَ أَمْ كَافِرٌ فَلَا يُغَسَّلُ وَلَا يُصَلَّى عَلَيْهِ قَالَهُ ابْنُ الْقَاسِمِ. قَالَ: وَأَرَى أَنْ يُوَارَى. قَالَ: وَكَذَلِكَ لَوْ وُجِدَ فِي مَدِينَةٍ مِنْ الْمَدَائِنِ فِي زُقَاقٍ وَلَا يُدْرَى أَمُسْلِمٌ هُوَ أَمْ كَافِرٌ قَالَ ابْنُ رُشْدٍ: وَإِنْ كَانَ مَخْتُونًا فَكَذَلِكَ لِأَنَّ الْيَهُودَ يَخْتَتِنُونَ. قَالَ ابْنُ حَبِيبٍ: وَمِنْ النَّصَارَى أَيْضًا مَنْ يَخْتَتِنُ

“İbn’ul Kasım demiştir ki: Issız bir yerde, müslüman mı kafir mi olduğu bilinmeyen bir ölü bulunsa yıkanmaz ve namazı da kılınmaz. Fakat gömülmesini uygun görürüm. Aynı şekilde şehirlerde bir sokakta böyle müslüman mı kafir mi olduğu bilinmeyen bir ölü bulunsa onun da hükmü aynıdır. İbn Rüşd dedi ki: Sünnetli olsa bile böyledir. Zira Yahudiler de sünnet olmaktadır. İbn Habib dedi ki: Hristiyanlardan da sünnet olan vardır.(Abderi, et-Tac ve’il İklil, 3/71)

Begavi (rh.a) ise şöyle demektedir:

الْكَافِرُ إذَا كَانَ وَثَنِيًّا أَوْ ثَنَوِيًّا لَا يُقِرُّ بِالْوَحْدَانِيَّةِ، فَإِذَا قَالَ: لَا إلَهَ إلَّا اللَّهُ حُكِمَ بِإِسْلَامِهِ ثُمَّ يُجْبَرُ عَلَى قَبُولِ جَمِيعِ الْأَحْكَامِ وَيَبْرَأُ مِنْ كُلِّ دِينٍ خَالَفَ الْإِسْلَامَ.
وَأَمَّا مَنْ كَانَ مُقِرًّا بِالْوَحْدَانِيَّةِ مُنْكِرًا لِلنُّبُوَّةِ فَإِنَّهُ لَا يُحْكَمُ بِإِسْلَامِهِ حَتَّى يَقُولَ: مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ، فَإِنْ كَانَ يَعْتَقِدُ أَنَّ الرِّسَالَةَ الْمُحَمَّدِيَّةَ إلَى الْعَرَبِ خَاصَّةً فَلَا بُدَّ أَنْ يَقُولَ إلَى جَمِيعِ الْخَلْقِ، فَإِنْ كَانَ كُفْرُهُ بِجُحُودِ وَاجِبٍ أَوْ اسْتِبَاحَةِ مُحَرَّمٍ فَيَحْتَاجُ إلَى أَنْ يَرْجِعَ عَنْ اعْتِقَادِهِ.

“Allah’ın birliğine inanmayıp çok ilaha veya iki ilaha inanan kafirler ise ‘La ilahe illallah’ deseler müslüman olduklarına hükmedilir. Sonra bütün İslami hükümleri ve İslam dininden başka bütün dinlerden beri olduğunu kabul etmeye zorlanır. Fakat eğer Allah’ın birliğini kabul edip Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in risaletini inkar edenlerden ise ‘La ilahe illallah’ demesi müslüman olması için yeterli olmayıp ancak ona Muhammedun Rasulullah kelimesini eklerse müslüman olduğuna hükmedilir. Eğer Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Araplara özel olarak  gönderilmiş bir rasul olduğuna inananlardan ise ‘La ilahe İllallah Muhammedun Rasulullah’ demesi müslüman olması için yeterli değildir, ancak bunlara Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bütün insanlar için gönderildiğini de ekleyerek söylerse müslüman olduğuna hükmedilir. Eğer kafir olmasının sebebi farz olan bir şeyi inkar ettiği için veya haram olan bir şeye helal dediği için ise inandığı bozuk şeylerden vazgeçmesi gerekir.” (Nakleden eş-Şevkani, Neylu’l-Evtar, 7/234)

Kelime-i şehadet getirenlerin Müslüman sayılacağına dair açık nasslar olduğu halde alimlerin Irak Yahudileri gibi topluluklardan –Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Arapların peygamberi olduğunu iddia etmeleri hasebiyle- bunu kabul etmemesi üzerinde düşünülmelidir. Bu,  başka küfür ehlinin de söylemesi durumunda –İslam alametleri arasında hakkında en güçlü delillerin olduğu alamet olmasına rağmen- kelime-i şehadetin dahi kabul edilmeyeceğini göstermektedir ki bu, aynı durum sözkonusu olduğunda şehadetin daha aşağısındaki fiillerin kabul edilmemesinin daha evla olduğunu açıkça göstermektedir.
   
İbn Kudame el-Muğni’de Hanbelilerin namazı kelime-i şehadet gibi İslam alameti saymalarının sebebi olarak şunu zikretmektedir:

وَلِأَنَّ الصَّلَاةَ رُكْنٌ يَخْتَصُّ بِهِ الْإِسْلَامُ، فَحُكِمَ بِإِسْلَامِهِ بِهِ كَالشَّهَادَتَيْنِ.

“Çünkü namaz sadece İslama has olan bir rükündür. O yüzden tıpkı şehadeteyn’de olduğu gibi namaz kılanın İslamına hükmedilir.”

Şeyh Muvaffak (rh.a) aynı yerin devamında zekat, hacc vesair rükünların İslam alameti olmamasını ise şöyle izah etmektedir:

وَأَمَّا سَائِرُ الْأَرْكَانِ، مِنْ الزَّكَاةِ وَالصِّيَامِ وَالْحَجِّ، فَلَا يُحْكَمُ بِإِسْلَامِهِ بِهِ، فَإِنَّ الْمُشْرِكِينَ كَانُوا يَحُجُّونَ فِي عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - حَتَّى مَنَعَهُمْ النَّبِيُّ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - فَقَالَ: «لَا يَحُجُّ بَعْدَ الْعَامِ مُشْرِكٌ.» وَالزَّكَاةُ صَدَقَةٌ، وَهُمْ يَتَصَدَّقُونَ.

“Zekat, oruç ve hacc gibi diğer rükünlere gelince; bunları yapanın İslamına hükmedilmez. Çünkü müşrikler de Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) zamanında ta ki Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) “Bundan sonra hiçbir müşrik haccedemeyecek” deyip onları men edene kadar haccediyorlardı. Zekat da bir sadakadır, onlar (kafirler) sadaka vermektedirler. İlh…” (El-Muğni,9/22, no: 7114)

Açık bir şekilde görüldüğü üzere namazın İslam alameti olma gerekçesi bunun müslümanlara has bir fiil oluşudur. Diğer ibadetlerde bu özellik olmadığı için onlar İslam alameti olarak görülmemiştir. Hanbelilerden bazıları ise namaz haricindeki diğer ibadetlerden de müslümanlara has olanları İslam alameti olarak görmüşlerdir. Merdavi, el-İnsaf adlı eserinde konuyla alakalı görüşleri şöyle nakletmektedir:

وَاخْتَارَ الْقَاضِي: يُحْكَمُ بِإِسْلَامِهِ بِالْحَجِّ فَقَطْ. وَالْتَزَمَهُ الْمَجْدُ، وَابْنُ عُبَيْدَانَ. وَقِيلَ: يُحْكَمُ بِإِسْلَامِهِ بِبَقِيَّةِ الشَّرَائِعِ وَالْأَقْوَالِ الْمُخْتَصَّةِ بِنَا، كَجِنَازَةٍ وَسَجْدَةِ تِلَاوَةٍ.

“Kadi sırf hacc ile kişinin İslamına hükmedileceği görüşünü tercih etmiştir. Mecd ve İbn Ubeydan da bu görüşe katılmışlardır. Bize has olan diğer bütün hükümler ve sözler ile kişinin İslamına hükmedileceği de söylenmiştir: Cenaze ve tilavet secdesi gibi.” (El-İnsaf, 1/395)

Görüldüğü gibi buradaki tartışma hangi ibadetler müslümanlara hastır, bunun tesbiti üzerinde dönmektedir. Çünkü birtakım fiillere İslam alameti denilmesinin asıl illeti budur,  alimler arasındaki ihtilaf da bu illetin hangi fiillerde tahakkuk ettiğini tayin etmede yaşanmaktadır. Burada şunun anlaşılması gerekir ki burada alimler hükmün illetini esas almaktadır ki o da Müslümanlarla kafirler arasında alamet-i farika yani ayırd edici özellik olmasıdır. Ancak bu illet ortadan kalktığı zaman hüküm de ortadan kalkar. İşte devrimizde de namazın alamet olmaktan çıkması müslümanlara has bir fiil olmaktan çıkmasından kaynaklanmaktadır. Şimdi bu şüphecilerin dillerine doladıkları İbn Müflih’ten de konuyla alakalı bir nakil yaparak bu faslı bitireceğiz inşaallah.

O da namazın İslam alameti oluşunu aynı şekilde açıklamaktadır:

قَالَ رَسُولَ اللَّهِ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ -: «نُهِيتُ عَنْ قَتْلِ الْمُصَلِّينَ» وَظَاهِرُهُ أَنَّ الْعِصْمَةَ تَثْبُتُ بِالصَّلَاةِ، وَهِيَ لَا تَكُونُ بِدُونِ الْإِسْلَامِ، وَلِأَنَّهَا عِبَادَةٌ تَخْتَصُّ شَرْعَنَا

“Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Ben namaz kılanları öldürmekten nehyolundum” buyurmaktadır” Bunun zahiri dokunulmazlığın namazla sabit olacağı yönündedir. Çünkü İslam’ın haricinde namaz kılınması sözkonusu değildir. Zira namaz sadece bizim şeriatımıza has bir ibadettir.”
(El-Mubdi, 1/267)”

Ahiru da’vana en’il hamdu lillahi Rabbil alemin…

Çevrimdışı Fransi

  • Newbie
  • *
  • İleti: 5
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Es selem aleykum.
Bunlardan bazilari 2 yolun arasinda orta yolu tutduklarini ve namazi diyer wiarlari elamet gorduklerini soyleyerek devrimizde kufr beldesi olsada elamet saydiklarini bildiriyorlar.
2yolun arasi soyledikleride ne bu elametleri iptal etmeyiz nede bu alemetlerle islam hukmu vermeyiz diyorlar. Sadece musluman muamilesi yapariz ve kufr islam hukmu vermeyiz. Taki kufrunu yada islamini gorunceye kadar.
Yani Boyle birwey varmidirki islam hukmu vermeyiz elametleri gorunduyu icin musluman muamilesi yapariz?

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1767
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ve aleykum. Bu tarif ettiğiniz kişiler hakkında inanın ne diyeceğimi bilmiyorum. Bu cehalet numunesi kelamlar artık sözün bittiği yerdir. Bunlar bu görüşü hiçbir muteber alimden nakledemeyecekleri gibi günümüzdeki müşriklerin belamlarından dahi nakledebileceklerini sanmıyorum. Bunlar ancak ilimden hiçbir nasibi olmayan cahillerin sözleridir. Bu nasıl bir şey ki namaz kılanlara Müslüman muamelesi yapıyorlar lakin Müslüman demiyorlar? Bu nasıl bir fıkıh? Bunun delili nedir, selef zamanında böyle bir uygulama var mıdır, İslam tarihinden buna dair bir tek harf getirebilirler mi? Bunların hepsi zırvadan ibarettir, zırva da tevil kaldırmaz ama biz yine sorduğunuz için kısaca izah etmeye çalışalım, bunların dedikleri türden bir şey asla sözkonusu olmaz. Çünkü Müslüman muamelesini ancak Müslüman birisi hak eder. Eğer namaz kılan, şehadet getiren vs şiarları uygulayan fertler Müslüman hükmü almıyorsa kafirdirler anlamına gelir. Kafirin ise kestiği yenmez, arkasında namaz kılınmaz ilh. Yani bunlar aslında kafir dedikleri kişilere Müslüman hukuku uygulayarak tarihte ve günümüzde hiçbir dalalet fırkasının yapmadığı bir şeyi yapıyorlar. Küfür hükmü de İslam hükmü de vermeyiz sözü ise saçmalıktan öteye geçmez. Tegabun suresinin baş tarafında buyrulduğu gibi insanlar ya mümindir ya da kafirdir, üçüncü bir sınıf yoktur. Allah katında da böyledir, zahiri hükümde de böyledir. Bu kişiler İslam alametlerini gösterdiğini iddia ettikleri kişilere Müslüman hukuku uyguluyorsa zaten Müslüman diyorlar manasına gelir. Bu sefer de İslam hükmü vermiyoruz sözüyle çelişmiş olurlar. Gördüğümüz kadarıyla bu kişiler aynı münafıklar gibi imanla küfür arasında orta bir yol tutmak için böyle bir teori uydurmuşlar. Böylece müşrik insanlara Müslüman muamelesi yaparak onların tepkilerini çekmiyorlar, akılları sıra nassları da iptal etmemiş oluyorlar, lakin sorana da biz onlara Müslüman demiyoruz diyerek tevhidi izhar etmeyenlere Müslüman dememiş oluyorlar! Rabbim bunlara hidayet etsin amin. Gerçekten şu an kendisini tevhide nisbet eden kitlelerde cehalet had safhaya ulaşmıştır, insanlar sloganların ötesinde imanla küfrün farkını dahi bilmekten acizdirler, bundan kurtuluşun yolu da ancak selef menhecine uygun şekilde ilim tahsil etmekten geçmektedir. Vallahu a’lem.

Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 147
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Bismillahirrahmanirrahim

DARU'L İSLAM VE DARU'L KÜFÜR DİYARLARINDA YAŞAYAN HALKLARIN HÜKMÜ


Bu değerli risaleyi PDF formatında aşağıdaki linkten indirebilirsiniz.




 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
3274 Gösterim
Son İleti 10.06.2015, 22:35
Gönderen: İbn Teymiyye
1 Yanıt
3188 Gösterim
Son İleti 31.01.2016, 23:08
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
2208 Gösterim
Son İleti 25.02.2016, 23:42
Gönderen: İbn Teymiyye
0 Yanıt
2685 Gösterim
Son İleti 24.03.2016, 01:51
Gönderen: Uhey
11 Yanıt
8198 Gösterim
Son İleti 19.06.2017, 04:52
Gönderen: Tevhid Ehli