Tavhid

Gönderen Konu: TAĞUTA ASKERLİĞİN KÜFÜR OLMASININ İLLETİ NEDİR?  (Okunma sayısı 2376 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1745
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Alıntı
selamun aleykum sizleri su sorulari bir ilmi cevap cercevesinde cevaplamanizi bekliyorum 

1.soru : Kurani kerimde “İman edenler Allah yolunda, Kafirler ise  Tagut yolunda  savasir.,“ (Nisa: 76.ayeti) gecmekte bu Ayete binaen herkes kim taguta askerlik yaparsa Kafir olur, diyor bunu dogru kabul edersek o zaman Islam devletinin müslümanları Askeri cagirdiginda mesru bir sebeb olmadan kacmasi Mürted olmayi gerektirmez mi ? Zira Imanin karsiligi Küfür ,Sirkin karsiligi Tevhid ,Haramin karsiligi Farz vs devam ediyor. Iste ben de diyorum ki madem kafirin ordusuna katilmak küfürse o zamanda müslüman orduya katilmamak mürted olmayi gerektirmezmi ?
Bu soruyu sormamin geregi fikih olsun siyer olsun en kiymetli kaynaklarda bile sebebsiz yere ordudan kacmak büyük günah yani haram sayiliyor mürted demiyor hatta bir hadiste 7 tane büyük günahtan biri olarak sayiyor.
Mesela Ömer Nasuhi Bilmen ; -Türkiye’de eserleri temel kaynaklardan sayilir- kitabinda söyle geciyor:
“267 - : îslâm ordusunda -görülecek bir menfaat ve maslahata mebni - gayri müslimlerin de bulunarak harbe iştirak etmeleri caizdir. Şu kadar var ki bunlar, islâm bayrakları  altında hareket etmelidirler. Tâ ki haklarında islâm kumandanlığının hükmü galib olsun.
 Müslümanlar da - kendileri için bir maslahat mevcut olduğu takdirde - gayri müslimlerin kendi  aralarında yaptıkları    muharebelerde iki tarafdan birine yardım edebilir. Fakat bir maslahat mevcud  olmadığı takdirde gayri müsiimlere aid bir ordunun kuvvetini, sevadını teksir etmeleri lâyik değildir. Siyeri Kebîr, Bedayî. “ (Bilmen’den yapılan alıntı sona erdi.)     
2.soru: Kafir orduyla islam ordusu sirf ama sirf dünya menfaati uğruna harb ediyor yani müslümanlarin  ne Allahin dinine yüceltme amaci ne de kafirlerin Tagut uğruna harb yapmasi  söz konusu ikisi de dünya menfaati uğruna  harb ediyor Müslüman da fazla dünya düskünü oldugundan kafirin safinda yer alsa bunun hükmü nedir?
 
Not: Bu sorulari sormamin sebebi, kisiye kafir yapan ilet yapilan harbin amac ve sebebine göre mi verilir? veya illet onlari velayet bagi ile baglanmak oldugu icin mi küfre sebeb oluyor. Kisacasi  illet velayet bagi mi? yoksa yapilan harbin amac, gaye ve sebebine göre mi?


 

Cevab: Rahman ve Rahim olan Allahın adıyla,

Suallerinizin cevabına geçmeden önce İslami meselelerin müzakeresinde takip edilecek usulle alakalı birkaç ikazda bulunmak istiyorum. Evvela İslami mevzuları, bilhassa da akidevi meseleleri ele alırken kesinlikle fasit kıyaslardan kaçınmak icab eder.
 
Darimi’nin naklettiğine göre İbnu Sirin (rh.a) şöyle demiştir:
“Kıyas yapanların ilki İblîs'dir. Güneş ve aya da, başka yolla değil, ancak kıyas aletleri ile (kıyaslamalar sebebiyle) tapılmıştır.”Hasen’ul Basri (rh.a) ise "Beni ateşden yarattın, onu ise çamurdan yaratdın" âyetini okudu, (sonra) şöyle dedi: “İblîs kıyas yaptı. O, kıyas yapanların ilkidir.”

Tabi ki burada yerilen alimlerin çoğunun kullandığı şer’i delillerin dördüncüsü olan kıyas değil, şer’i dayanağı olmayan sırf mantık yürütmeye dayalı olan kıyaslardır. Bu tarz kıyaslardan bilhassa iman küfür hükümleri hususunda daha şiddetli kaçınmak iktiza eder.

Tekfirin ölçüsünün akıl değil nakil olduğunu bir çok alim beyan etmiştir. Bunlardan birisi de Kadı İyaz (rh.a)'dır. O "Şifa"nın son bölümünde "Küfür Olan ve Olmayan, Küfür Olup Olmadıklarında Tereddüt Edilen Sözler" diye bir başlık atmış ve ardından şöyle demiştir: "Bilinmelidir ki, bu bölümü tam olarak incelemek ve ondaki karışıklık ve kapalılığı gidermek ancak kitap ve sünnet delilleri ile mümkündür. Aklın bu alanda hiçbir rolü yoktur." “Şifa”yı şerheden Aliyy'ul Kari bu ibareyi şöyle açıklıyor:

(ولا مجال أي لا مدخل (للعقل) والطبع (فيه) من الأدلة الكاسدة والأقيسة الفاسدة

Şarih altı çizili bölümde "aklın bu hususta bir dahli yoktur" ifadesini "zayıf deliller ve fasid kıyaslar" olarak izah etmiştir. Bunun mefhumu muhalifi şeriat nezdinde sahih olan akli delillerin ve geçerli kıyasların iman küfür meselelerinde kullanılacağına işaret eder. Yani nassların işaret ettiği iman ve tevhide dair esasların zorunlu olarak gerektirdiği şeylere muhalefet edenleri tekfir etmek bu esasa muhalif değildir. Zira bu muhalifler iddia ettikleri şeylerle tevhidin aslını yerine getiremez hale gelmişlerdir. Bu noktayı da gözden kaçırmamak gerekir. Ancak bu şekilde dinden zaruri olarak bilinen asıllara dayanılarak kıyas yapılabilir. Onun haricinde Mutezile, Mürcie vb bidat fırkalarının yaptığı gibi salt akli kıyaslara dayanılarak kimin kafir kimin mümin olduğu belirlenemez.

Askerlikle alakalı meselede bahsetmiş olduğunuz kıyas da bu şekilde fasit, geçersiz bir kıyastır. Zira Allah yolunda savaşmayan bazı müminler mevcut olduğu gibi, tağut yolunda savaşan kimseler arasında da mümin kimseler var olabilir şeklinde bir istidlalin Kitap ve Sünnetten dayandığı hiçbir geçerli delil yoktur. Bidat fırkalarının çoğu bu tarz akıl yürütmelerle sapmışlardır. Mesela Mürcie, kafirin yaptığı Salih ameller nasıl fayda vermiyorsa müminin işlediği günahlar da imanına zarar vermez dedi. Onlardan sapıklıkta daha da ileri gidenler ise kafirin küfre itikad etmekle beraber Allaha ibadet etmesi, namaz kılması İslama girdiği manasına gelmediği gibi müslümanın da kalbinde Allah inancı varsa zahiren küfür  amelleri işlemesi onu kafir yapmaz dediler. Askerlikle alakalı yapılan kıyas da buna benzemektedir.

Bu konularla alakalı nasslar netice itibariyle İslamın genel hükümlerinden bağımsız değildir. İslam nezdinde insanlar ya Allaha iman eden mümin, ya da ona iman etmeyen kafirlerdir. İman ve küfrün asıl mahalli kalbtir. İnsanların yaptığı bazı ameller de kalblerindeki imana veya küfre delalet eder. Bir kimse iman iddiasında da bulunsa mesela tağuta muhakeme olması (Nisa: 60), küfür meclislerinde oturması (Nisa: 140), Allah ve Rasuluyle alay etmesi (Tevbe: 65-66), kafirleri dost edinmesi (Maide: 81), müminlere karşı onlarla ittifak kurması, yardımlaşması (Maide:51) gibi fiiller o kimsenin –iddiasının aksine- kalbinde iman olmadığını gösterir. Zira hardal tanesi kadar da olsa kalbinde iman olan bir kimse bu fiilleri yapmaz. İşte bir kimsenin tağut yolunda savaşması, onu malıyla canıyla yüceltmeye çalışması da tıpkı bu saydıklarımız gibi kişinin kalbindeki küfre delalet eden fiillerdendir. (Nisa: 76) Ancak bir kimsenin cihaddan kaçmasına gelince; bu çoğu zaman nifaktan kaynaklansa da bu her zaman böyle olmayabilir. Zira Uhud savaşında cepheyi terk eden sahabeler asla münafık olarak addedilmediler.  (Ali İmran: 155) Keza Tebük seferinden geri kalan üç kişi bunu küfür ve nifaktan dolayı yapmamışlardı. (Tevbe: 118) Bu sebeble de bu saydığımız kimseler Allahın affına mazhar oldu.

Ömer Nasuhi’den yaptığınız iktibasa gelince; bu şahıs tağuti sistem bünyesinde Diyanet işleri başkanı olarak görev yapmış ve zaten tevhid akidesiyle alakası olmayan birisidir. Ancak alıntı yaptığınız “Hukuku İslamiyye kamusu” adlı eseri kendi görüşlerinden ziyade büyük oranda klasik fıkıh kitaplarından derlemedir. Zaten bahsettiğiniz alıntıda İmam Muhammed’in Siyer’ul Kebir ve de Kasani’nin Bedayi’us Senai adlı eserlerini sözkonusu fetvanın kaynağı olarak zikretmiştir. Esasında kafirlerin kendi aralarındaki muharebelerinde Müslümanların onlara yardım etmesinin caiz olup olmadığı hususu meşhur bir mesele olup bu hususta alimler arasında birçok farklı görüş dile getirilmiştir. Bunun “tağut yolunda savaşmak” ile bir alakası yoktur. Alimlerden küfrü yüceltmek için savaşmaya cevaz veren bir kimse de yoktur,olamaz da…

İmam İbni Teymiye diyor ki:

"Malumdur ki şayet, farzı muhal, kavmin birinin Nebi'ye (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle dediği varsayılsa:
Biz senin bize getirdiğin şeylere şüphe duymadan kalben inanıyoruz. Kelime-i şehadet'i dilimizle ikrar ediyoruz. Fakat biz senin bize emr yahut nehyedeceğin hiçbir hususta sana itaat etmeyeceğiz. Buna göre; namaz kılmayacağız, oruç tutmayacağız, haccetmeyeceğiz. Doğru konuşmayıp, emaneti iade etmeyeceğiz. Sözümüzde durmayacağız. Sılai rahim yapmayacağız. Emrettiğin hiçbir hayrı işlemeyerek, içki içip açık zina olan yakın akraba ile evleneceğiz. Ashabın ve ümmetinden gücümüzün yettiklerini öldürüp mallarına el koyacağız. Dahası seni öldürecek ve düşmanlarınla beraber sana karşı savaşacağız. Şimdi böyle bir durumda hiçbir akıllı insan Nebi'nin onlara şöyle diyeceğini zanneder mi:

Siz imanı, kâmil müminlersiniz! Ve siz kıyamet günü şefaatıma nail olacaklardansınız! Sizden kimsenin cehenneme girmeyeceği ümit edilir! Tam tersine her Müslüman zaruri olarak bilir ki Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara şöyle der:

Siz benim getirdiklerime küfreden insanların en azılılarısınız. Siz böylesi bir durumdan tevbe etmezseniz boynunuz vurulur."
(Feteva, 7/287; *Külliyat, 7/235-236)

Şeyhulislam bunları, imanı sadece marifet (bilgi) olarak tanımlayan Cehmiye ve Mürcie’ye reddiye olarak söylemiştir. Aynı kitabın başka bir yerinde ise şöyle demektedir:

“Onlar imanın, kalbin yalnızca tasdikinden ve bilgisinden ibaret olduğunu sandılar ve kalbin amellerini imanın içinde değerlendirmediler.
Ayrıca insanı kalbiyle kâmil bir imana sahip mü'min olmakla birlikte:
- Allah'a ve Rasûlüne küfür edebileceğini,
- Allah'a ve Rasûlüne, Allah'ın dostlarına düşmanlık edebileceğini,
- Buna karşılık Allah'ın düşmanlarına dostluk ederek peygamberleri öldürüp mescidleri yıkabileceğini,
- Mushafları tahkir edebileceğini,
- Buna karşılık kâfirlere alabildiğine saygı ve ikramda bulunurken mü'minleri de alabildiğine küçük düşürebileceğini zannetmişlerdir ve şöyle demişlerdir:
 
“Bütün bunlar onun kalbinde bulunan imana aykırı düşmeyen günahlardır. Hatta o Allah katında mü'min olmakla birlikte, bütün bunları yapabilir.” Onlar şöyle derler:
“Dünyada onun için kâfirlere uygulanan hükümler uygulanır. Çünkü bütün bu sözler ikrar ve şahitlerle hüküm verildiği gibi zahir ile hüküm verebilmek için küfre dair emarelerdir. İsterse bâtında onun yaptığı ikrarın ve şahitlerin tanıklık ettiği durum bunun hilâfına olsun.“
O bakımdan bunlara karşı, böyle bir kimsenin gerçekte kâfir olduğuna ve ahirette azab göreceğine ilişkin olarak kitap, sünnet ve icmadan deliller getirecek olurlarsa şöyle denir:
Bu, kalbinde tasdik ve bilginin bulunmadığının delilidir. Onlara göre ise küfür, tek bir şeydir ve o da bilgisizliktir. Aynı şekilde iman da tek bir şey olup, bilgiden ibarettir. Ya da kalbin yalanlayıp tasdik etmesidir. Diğer taraftan onlar acaba kalbin tasdiki ilimden başka bir şey midir, yoksa bizzat kendisi midir konusunda da anlaşmazlık içerisindedirler.
Bu söz, iman konusunda söylenmiş en tutarsız bir söz olmakla birlikte, Mürcie'ye mensup birçok kelâmcı bu görüşü kabul etmiştir.
Cerrah, Ahmed b. Hanbel ve Ebû Ubeyd gibi seleften birçok kimse de: bu görüşü kabul edenlerin kâfir olduklarını söylemişlerdir.” İbn Teymiye’den alıntı burada sona erdi. Bu konuda daha geniş bilgi için Feteva’nın İman konulu 7.cildine bakılabilir.

Tağuta askerliğin küfür oluşundaki illetler kısaca şunlardır:

1- Bu ordular tağutu ayakta tutmak, küfür ahkamını ve şirk kanunlarını tatbik etmek için görev yapan kuruluşlardır. Kanunları uygulama bakımından yasama, yürütme ve yargı organlarından bir farkı yoktur hatta daha şiddetlidir. O bakımdan bu kurumlarda görev alanlar tağutun askeri olmak bir yana bizzat bu kanunları silah zoruyla halka dayatan tağutlar konumundadır. Yani askerlik bu açıdan teşri ve hakimiyet konusunda Allah’a ortak koşmaktır. Bu yönüyle bu kurumlarda askerlik yapmak doğrudan tağutu red kavramına aykırıdır ve uluhiyet tevhidini bozar. Kafirleri ve küfrü desteklemek, veli edinmek bakımından vela-bera mefhumunu da bozar, vela-bera tağutu red kavramının içersinde yer aldığı için küfrün askerliğini yapmak “la ilahe illallah” kelimesine aykırıdır.

2- Bu orduların bir çoğu doğrudan İslamı yok etmeyi hedef almış kuruluşlardır. Müslümanlarla veyahut da Müslümanlara yakın gördükleri herkesle ve de İslam’ın şiarlarıyla (ezan, hicab, namaz, sakal vb) fiili savaş halindedirler. Dolayısıyla bu ordulara intisap eden herkes İslam’a ve Müslümanlara karşı kafirlere yardım etmiş olur ki bu da yine kafirleri veli edinme statüsündedir ve de küfür olan vela kapsamındadır.

3- “Küfre rıza küfürdür” kaidesinden yola çıkıldığı zaman da aynı şekilde küfrü, şirki ve tağutu yüceltmek ve bu uğurda savaşmak küfürden hoşnut olma, ona rıza gösterme anlamına gelir. Bir de bunun haricinde zaten ordunun içinde bir çok küfür sözüne ve fiiline, İslamla alay içerikli kelamlara rıza göstermek sözkonusudur.

Bütün bu hususlar dikkatle incelendiğinde bu amellerin bir müminden asla sadır olmayacağı görülür. Ancak bu illetler ortadan kalkarsa küfür de ortadan kalkar. Nitekim kafirlerin kendi aralarındaki savaşlarına yardım etmenin küfür addedilmemesi bundan dolayıdır. Keza Müslümanlara karşı da olsa kafirlere bir tevile dayanarak dünyevi endişelerle yardım eden kişi de aynı şekilde tekfir edilmez. Hatıb (ra) kıssasında olduğu gibi. (Bedir savaşında yaşandığı gibi bizzat kafirlerin safında yer alanların durumu ise farklıdır. Bunlar tekfir edilirler.) Veyahut da Müslümanları tekfir ettiği için ya da zalim olarak gördüğünden dolayı İslam devletine karşı ayaklanıp kafirlerden yardım alan kimselerin tekfir edilmemesi gibi. Nitekim İmam Serahsi bu hususta “Şerh’us Siyer’il Kebir” adlı eserinde “Haricilerden Eman Alarak Veya Eman Almayarak Onların Safında Diğer Müslümanlara Karşı Savaşan Düşmanın Mallarından Ganimet Tahsisi” başlığı altında Haricilerin safında Müslümanlara karşı savaşan kafirlere nasıl muamele edileceğine dair ahkamı anlatmıştır. Burada Haricileri “Müslümanlara karşı kafirlere yardım etmekten” dolayı tekfir etmediği aşikardır. Zira burada Haricilerin ne zahirdeki ne de (Allahu a’lem) batındaki gayeleri İslamı yıkmak değil, bilakis kendilerince İslama hizmet etmektir.
 
Günümüzdeki laik-demokratik sistemlerde yukarda saydığımız küfür illetleri tamamen tahakkuk ettiğinden dolayı bu ordulara iştirak eden herkes muayyen olarak tekfir edilir. Bunları ancak Cehmiye gibi kişinin Allahı kalben tasdik etmesini yeterli sayanlar veya ona yakın düşünenler tekfir etmez. Ancak günümüzdeki gibi doğrudan tağuti bir amaca hizmet etmeyen savaşlarda kafirlerle beraber savaşa çıkmanın veya onlara yardım etmenin genel hükmüne gelince bunda tafsil vardır. Kişi yaptığı amele göre hüküm alır. Nasslardan ve ulemanın anlattıklarından bizim anladığımız budur. Allah en doğrusunu bilendir.

Not: Sadedinde olduğumuz bu “tağuta askerlik” konusu geniş ve hassas bir mesele olup burada özet halinde yazdığımız her meselenin tafsili delilleri mevcuttur. Gerektiğinde bu delilleri ibraz edebiliriz. Biz şu an için meseleyi sadece muhtasar olarak zikrettik.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1745
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: Tağuta askerliğin küfür oluş illeti nedir?
« Yanıtla #1 : 26.02.2019, 03:36 »
(Önceki yıllarda bize özelden yazarak Hak yayınlarının askerlikle alakalı teorilerini tekrarlayan birisine yazdığımız cevabı ehemmiyetine binaen burada neşretmeyi uygun gördük. Muvaffakiyet Allah’tandır.)

Bismillahirrahmanirrahim.

El-hamdulillah. Es-salatu ves-selamu ala Rasulillah.

İnanın sizlere cevap verip vermeme konusunda git geller yaşıyorum ve içine düştüğünüz hale üzülüyorum. Kendinizi İslam’a nisbet ediyorsunuz ama küfürde Yahudiler ile yarışıyorsunuz farkında değilsiniz. Güneş kadar açık meseleyi olmadık tevillerle karartıyor ve tekfir etmediğiniz o kişinin tağutun askeri olduğu belli olmasın diye kelime oyunları yapıyorsunuz. Aynı Firavun sihirbazları gibi !. Bu hale ya koyu bir cehaletten ya da kasten düştünüz. Allah halinizi en iyi bilendir. Kendinizi cehennem ateşine ne kadar da dayanıklı sanıyor ve  cehennemi mesken edinmek ve yataklarınızı oraya sermek istiyorsunuz !.

“Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözleri üzerinde de bir perde vardır. Onlar için büyük bir azap vardır. “(Bakara suresi 7. ayet)

“Ona “Allah’tan kork” denildiği zaman, gururu onu daha da günaha sürükler. Artık böylesinin hakkından cehennem gelir. O ne kötü yataktır! “(Bakara suresi 206. ayet)

Tartıştığımız şeye bakar mısın Şeytan’ın, Kahin’in, Put’un, Sihirbaz’ın, Kafir idarecilerin, Gayb’ı bildiğini iddia eden kimselerin, Türbedarların askeri olmak küfür müdür değil midir? Ve siz üç kafadar hangi ilimle ölçüp biçip tartınızda Tağutlara asker olmanın küfür olmadığını Allah’tan korkmadan karar verdiniz.! Ne çirkin bir hüküm verdiniz! Vermiş olduğunuz bu hükümle yaratan ile yaratılanı eşit tuttuğunuzun farkında mısınız! Hani iki varlığın arasını ayıracaktınız! Subhanallah. Bu ne büyük bir iftira! Tağuta asker olduğu halde kişinin Müslüman kalabilmesi!

Çünkü o, düşündü taşındı,ölçtü biçti. Kahrolası nasıl da ölçtü biçti! Yine kahrolası, nasıl ölçtü biçti! (Müddessir suresi 20. ayet)

Ne kötü hükmediyorlar! (En'am suresi 136. ayet)

“Bunların bir de ümmî takımı vardır; Kitab’ı (Tevrat’ı) bilmezler. Onların bütün bildikleri bir sürü kuruntulardır. Onlar sadece zanda bulunurlar” (Bakara suresi 78. ayet)

Nedir sizin kalplerinizi karartan sebeb? Tağutun tarifinde mi hataya düştünüz ya da Deccal davetçilerin uyduruk hikayeleri mi sizi aldattı! Kendinize gelin! Tüm Rasullerin gönderiliş gayesinin tağutlardan beri olmak olduğundan gafil mi oldunuz! Tağut’a asker olmak, Tağut’a muhakeme olmak, Tağut’a gayb’ta olanı öğrenmek için başvurmak, Tağut’un eğitim yurdunda tağutlaşma eğitimi almak vermek, Tağut’un kanunlarını tazim etmek, Tağut putlarınının önünde ibadet etmek, Tağuta sihir için başvurmak, Kabir putundan fayda ya da zarar beklemek vs gibi amellerin tümü isim olarak farklı olsa da hüküm olarak aynıdır ve büyük şirktir. Yani bu amellerin hepsi dinin aslını bozar. Hepsinin ortak noktası Allah subhanehu tealanın hakkı olan ibadetin başka bir varlığa yöneltilmesidir. Bu sayılan şeylerin hiç birisinin delili birilerinin zan ettiği gibi şu ayet ya da şu hadis değildir. İlgili ayet ya da hadisler sadece delil üstüne delildir fayda üstüne faydadır ya da başka bir tabirle önceden bilinmesi gerekenin unutma sıfatı olan insan varlığına Allah’ın rahmeti gereği tekrar hatırlatılmasıdır. Örneğin tağuta asker olmanın tek delili Nisa 76 ayeti kerimesi değildir. Keza tağuta muhakemenin tek delili de Nisa: 60 ayeti kerimesi değildir. Böyle düşünen ve iman eden büyük bir sapıklık içerisindedir. Çünkü böyle bir usul bu ayet inmeden önce tağuta asker olmanın veya muhakeme olmanın küfür olmadığı iddiasını gerektirir. Böyle bir iddia ve akide ise küfürdür, sahibi Müslüman olarak isimlendirilemez. Tağut’a asker olan kimse hakkında ortaya attığınız safsata sizin için nasıl geçerli oluyorsa başkalarının diğer ameller için ortaya attığı safsata da geçerli olması ve sizin de o safsatayı koymuş olduğunuz usulün gereği olarak kabul etmeniz gerekir. Yani Nisa: 76’da “Tağut yolunda savaşırlar” ifadesi kullanılması birilerinin iddia ettiği gibi küfür olanın sadece sıcak savaş olmasını gerektiriyorsa aynı şekilde Nisa: 60’da tağuta muhakemenin “yuridune” denerek hür irade şartına bağlanması da istemeyerek (!) tağuta muhakeme olanın kafir olmamasını gerektirir. Halbuki bu ikisi de batıldır. İşin hakikatinde ayetlerin mücerred lafzından dahi bu batıl neticeler çıkmaz ama ben Nisa: 76’da yürüttüğünüz veya birilerinin yürüttüğü düz mantığı neden Nisa: 60 ayeti hakkında yürütmüyorsunuz diye sizi ilzam etmek maksadıyla söylüyorum. Yok eğer bizim dediğimiz gibi bu ayetler inşai yani yeni bir hüküm ortaya koymak için değil ihbari yani mevcut bir hükümden haber vermek amaçlıdır diyorsanız yani zaten küfür olan bu amellerin küfür olduğunu tekrar hatırlatmak için nazil olmuştur diyorsanız ve de gerek tağuta askerliğin gerekse muhakemenin küfür olduğunun temel delilinin ayetlerden önce bizzat La ilahe illallah kelime-i tevhidi olduğunu kabul ediyorsanız şu halde bu fiillerin La ilahe illallah kelimesiyle çelişen temel illetlerini tesbit etmek gerekir, bunu tesbit etmeden ayetlerin ve hadislerin mücerred lafızları üzerinde tartışmanın bir anlamı yoktur. Bizim sadedinde olduğumuz tağuta askerlik meselesinin küfür olma illetini usul yönünden tesbit ettikten sonra ilgili ayet ve hadislerin de delalet ettiği hususlar aydınlanacaktır biiznillah.

Şirk ordularına intisap etmenin başlı başına bir küfür ameli oluşunun dayandığı temel illetleri şu şekilde özetleyebiliriz:
Bu ordular tağutu ayakta tutmak, küfür ahkamını ve şirk kanunlarını tatbik etmek için görev yapan kuruluşlardır. Kanunları uygulama bakımından yasama, yürütme ve yargı organlarından bir farkı yoktur hatta daha şiddetlidir. O bakımdan bu kurumlarda görev alanlar tağutun askeri olmak bir yana bizzat bu kanunları silah zoruyla halka dayatan tağutlar konumundadır. Yani askerlik bu açıdan teşri ve hakimiyet konusunda Allah’a ortak koşmaktır. Bu yönüyle bu kurumlarda askerlik yapmak doğrudan tağutu red kavramına aykırıdır ve uluhiyet tevhidini bozar.

Kafirleri ve küfrü desteklemek, veli edinmek bakımından vela-bera akidesini de bozar, vela-bera tağutu red kavramının içersinde yer aldığı için küfrün askerliğini yapmak “la ilahe illallah” kelimesine aykırıdır. Bu orduların bir çoğu doğrudan İslamı yok etmeyi hedef almış kuruluşlardır. Müslümanlarla veyahut da Müslümanlara yakın gördükleri herkesle ve de İslam’ın şiarlarıyla fiili savaş halindedirler. Dolayısıyla bu ordulara intisap eden herkes İslam’a ve Müslümanlara karşı kafirlere yardım etmiş olur ki bu da yine kafirleri veli edinme statüsündedir ve de küfür olan vela kapsamındadır.

 “Küfre rıza küfürdür” kaidesinden yola çıkıldığı zaman da aynı şekilde küfrü, şirki ve tağutu yüceltmek ve bu uğurda savaşmak, savaşan bir topluluğa dahil olmak küfürden hoşnut olma, ona rıza gösterme anlamına gelir.

Bunlar askerliğe intisap eden hiç kimsenin kaçamayacağı küfürlerdir. Bir de bir ilave bazı küfürler var ki (törenler gibi) orduya intisap etme küfrüne bir de bunları ilave eden kimse küfürde artış yapmış olur. Ancak bunlar olmasa bile sırf bu ordulara katılmak hatta katılmasa bile –bedelli askerlikte olduğu gibi- asker ünvanını almak dahi bu kapsamda küfür olmaktadır. Kısacası günümüz sisteminde askerlik yapmak “bizatihi küfür” olan bir ameldir. Bu kavramın ulemanın ıstılahında yeri olmasa da sizin anlayacağınız dilden konuşmak amacıyla bu ifadeyi kullandık. Yani tağutun ordusunda askerlik yapmak başka ilave hiçbir amele gerek kalmaksızın tek başına küfür olan bir fiildir. Eğer yukarda sayılan illetlerin küfür oluşuna itirazınız varsa onu konuşalım, yok günümüz askerliğinde bu illetlerin tahakkuk edip etmediği noktasında itirazınız varsa onu ele alalım yalnız baştan şunu söyleyelim ki bu sayılan hususların küfür olduğunda ancak tevhidden tamamen uzak biri şüphe eder; bu illetlerin günümüz vakıasında gerçekleştiği noktasında ise ancak hakla batılı birbirine karıştıran saptırıcılar demagoji yaparlar.

Eğer bunlara bir itirazınız yoksa iyi düşündüğünüzde göreceksiniz ki geriye sizi şüpheye sevkeden sadece şu husus kalacaktır: Tağutu reddettiğini bildiğiniz –daha doğrusu öyle zannettiğiniz- ve de askere gittiği zaman da kendince bazı şeylerden (yemin töreninden vs) kaçınan birisi sırf resmiyette orduya katıldığı, onlardan gözüktüğü için nasıl kafir olacaktır? Şunu bilin ki bu noktada meselelere yaklaşım usulünüz diğer batıl fırkalarla aynıdır. Yani tağuta muhakemeye cevaz verenler de örneğin aynı tür şüphelerden hareket etmektedir. Onlar da kalbin itikat’ını esas alıp zahiri görmemezlikten geliyor siz de. Zaten piyasada var olan tüm kafir fırkaların kafir olma sebebi ehli sünnetin iman tarifini bilmemelerinden kaynaklanmaktadır. İman tarifini bilmeyince her fırka dinin aslı gibi önemli bir meselede hakkı itiraf etse de bir bakmışsın diğerinde kalbin itikatını esas alıp zahiri amelin kalpte olana yani imana muhalif olmasını göz ardı ediverir.

Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:

“Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmedin mi? Onlar cibte ve taguta inanıyorlar ve diğer inkar edenler için: “Bunlar, iman edenlerden daha doğru bir yoldadır” diyorlar.”  (Nisa: 51)
     
Şeyhulislam Muhammed bin Abdilvehhab (rh.a) “Kitab’ut Tevhid” adlı eserinin “Bu Ümmetten Bazıları Putlara Tapacaktır” başlıklı bölümünde  bu ayet hakkında şöyle demektedir: “Bu meselelerin en önemlisi burada cibte ve tağuta iman etmenin manasının ne olduğudur. Bu kalbî bir itikat mıdır? Yoksa batıl olduklarını bile bile ve onlara buğz ederek tağut ve cibt ehline muvafakat etmek midir?” Şeyh burada soru yoluyla meseleye işaret ederek kalben buğzetse dahi zahirde cibt ve tağut ehline rıza göstermenin küfür olduğunu beyan etmektedir. Zaten Yahudilerin kınanma sebebleri de bu idi.
Ehli sünnetin iman meselesindeki en büyük kaidelerinden bir tanesi zahir-batın uyumudur. Bu hususta Şeyhulislam İbn Teymiye (rh.a) şöyle demektedir: İmam İbni Teymiyye şöyle diyor:

“İslami temellerden öyleleri vardır ki bunlar hakkında ihtilaf edilmiştir. Bunlardan bazıları şöyledir: Korku olmaksızın kalbin içinde var olan doğrulama ve yalanlamanın etkisinin uzuvlara zahir olmaması mümkün olabilir mi? Bu konuda selefin ve alimlerin cumhurunun görüşleri şöyledir: “İkrah olmaksızın kalpte bulunan tasdik ve yalanlama, dil ve uzuvlarla yapılan amellerle muhakkak zahirde gözükür. Bu sebeble her kim rasulü doğruladığını, onu sevdiğini ve kalbiyle yücelttiğini söyler, fakat bununla beraber müslüman olduğunu ilan etmez veya korku olmaksızın İslam’ın farzlarının hiçbirisini yerine getirmezse işte böyle bir kimse elbetteki mü’min değil, ancak bir kafirdir.”

Cehm ve onun görüşünü kabul eden kimseler ise böyle bir kimsenin batında mü’min olduğunu, zira kalbin bilmesinin ve doğrulamasının iman olduğunu ve böyle bir imanın, şayet bu imana uygun bir söz ve amel yapılmazsa bile, kıyamet gününde sevabı gerektirdiğini söylediler.

Bu söz hem şeran hem de aklen batıl bir sözdür. Bu görüş sahiplerini Veki, Ahmed ve bunlar gibi başka selefissalih alimleri tekfir etmişlerdir.
Rasulullah (s.a.s) şöyle dedi:

“Cesedde öyle bir et parçası vardır ki o iyi olursa bütün ceset iyi olur, o bozulursa bütün vücut bozulur, işte o et parçası kalptir.” (Buhari)
Bu hadis gösteriyor ki; kalbin iyi olması, cesedin iyi olmasını gerektirir. Eğer cesed salih değilse, kalb de salih değil demektir. Mü’minin kalbi ise salihtir. O halde iman ettiğini söylemesine rağmen onunla amel etmeyen kimsenin kalbi kesinlikle mü’min değildir. Çünkü cesed, kalbe tabidir ve kalbe yerleşen birşey muhakkak cesedde kendisini ortaya kor.” (Fetvalar c: 14 s: 120-121)

İbni Teymiyye bir başka yerde şöyle diyor:

“İman veya nifağın aslı kalptedir. Sözde ve amellerde zahir olan ise onun alameti, delili ve göstergesidir. Bu sebeble bir kimsede iman ve nifak zahiren gözükürse hüküm buna göre sabit olur. Allah (celle celaluhu), Rasulullah (s.a.s)’a laf atan, ona eziyet eden kimselerin münafıklar olduğunu bildirmiştir. Bu  ise; Rasulullah (s.a.s)’la alay etmenin, ona eziyet etmenin, nifağın göstergesi olduğunu gösterir. Bilindiği üzere bir şeyin alameti, göstergesi belli olunca onun sebebi olan şey asıl olmuş olur. Buna göre her kim Allah (celle celaluhu)’ın rasulüyle alay eder ve ona eziyet ederse o kimse kalben münafık olmuş bir kimsedir. İster bu sözden ve amelden önce, isterse bu söz ve amelle münafık olsun, farketmez. Bu söz ve bu amel onun münafık olduğunu gösterir.” (Essarimul Meslul s: 34)

İmam İbni Teymiye diyor ki:

"Malumdur ki şayet, farzı muhal, kavmin birinin Nebi'ye (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle dediği varsayılsa: Biz senin bize getirdiğin şeylere şüphe duymadan kalben inanıyoruz. Kelime-i şehadet'i dilimizle ikrar ediyoruz. Fakat biz senin bize emr yahut nehyedeceğin hiçbir hususta sana itaat etmeyeceğiz. Buna göre; namaz kılmayacağız, oruç tutmayacağız, haccetmeyeceğiz. Doğru konuşmayıp, emaneti iade etmeyeceğiz. Sözümüzde durmayacağız. Sılai rahim yapmayacağız. Emrettiğin hiçbir hayrı işlemeyerek, içki içip açık zina olan yakın akraba ile evleneceğiz. Ashabın ve ümmetinden gücümüzün yettiklerini öldürüp mallarına el koyacağız. Dahası seni öldürecek ve düşmanlarınla beraber sana karşı savaşacağız. Şimdi böyle bir durumda hiçbir akıllı insan Nebi'nin onlara şöyle diyeceğini zanneder mi: Siz imanı, kâmil müminlersiniz! Ve siz kıyamet günü şefaatıma nail olacaklardansınız! Sizden kimsenin cehenneme girmeyeceği ümit edilir! Tam tersine her Müslüman zaruri olarak bilir ki Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara şöyle der: Siz benim getirdiklerime küfreden insanların en azılılarısınız. Siz böylesi bir durumdan tevbe etmezseniz boynunuz vurulur." (Feteva, 7/287; *Külliyat, 7/235-236)

Şeyhulislam bunları, imanı sadece marifet (bilgi) olarak tanımlayan Cehmiye ve Mürcie’ye reddiye olarak söylemiştir. Aynı kitabın başka bir yerinde ise şöyle demektedir:

“Onlar imanın, kalbin yalnızca tasdikinden ve bilgisinden ibaret olduğunu sandılar ve kalbin amellerini imanın içinde değerlendirmediler.
Ayrıca insanı kalbiyle kâmil bir imana sahip mü'min olmakla birlikte:
- Allah'a ve Rasûlüne küfür edebileceğini,
- Allah'a ve Rasûlüne, Allah'ın dostlarına düşmanlık edebileceğini,
- Buna karşılık Allah'ın düşmanlarına dostluk ederek peygamberleri öldürüp mescidleri yıkabileceğini,
- Mushafları tahkir edebileceğini,
- Buna karşılık kâfirlere alabildiğine saygı ve ikramda bulunurken mü'minleri de alabildiğine küçük düşürebileceğini zannetmişlerdir ve şöyle demişlerdir:
 “Bütün bunlar onun kalbinde bulunan imana aykırı düşmeyen günahlardır. Hatta o Allah katında mü'min olmakla birlikte, bütün bunları yapabilir.” Onlar şöyle derler:
“Dünyada onun için kâfirlere uygulanan hükümler uygulanır. Çünkü bütün bu sözler ikrar ve şahitlerle hüküm verildiği gibi zahir ile hüküm verebilmek için küfre dair emarelerdir. İsterse bâtında onun yaptığı ikrarın ve şahitlerin tanıklık ettiği durum bunun hilâfına olsun.“
O bakımdan bunlara karşı, böyle bir kimsenin gerçekte kâfir olduğuna ve ahirette azab göreceğine ilişkin olarak kitap, sünnet ve icmadan deliller getirecek olurlarsa şöyle denir:
Bu, kalbinde tasdik ve bilginin bulunmadığının delilidir. Onlara göre ise küfür, tek bir şeydir ve o da bilgisizliktir. Aynı şekilde iman da tek bir şey olup, bilgiden ibarettir. Ya da kalbin yalanlayıp tasdik etmesidir. Diğer taraftan onlar acaba kalbin tasdiki ilimden başka bir şey midir, yoksa bizzat kendisi midir konusunda da anlaşmazlık içerisindedirler.
Bu söz, iman konusunda söylenmiş en tutarsız bir söz olmakla birlikte, Mürcie'ye mensup birçok kelâmcı bu görüşü kabul etmiştir. Veki bin Cerrah, Ahmed b. Hanbel ve Ebû Ubeyd gibi seleften birçok kimse de: bu görüşü kabul edenlerin kâfir olduklarını söylemişlerdir.” İbn Teymiye’den alıntı burada sona erdi. Bu konuda daha geniş bilgi için Feteva’nın İman konulu 7.cildine bakılabilir.

Şeyhulislam İbn Teymiye (rh.a) böyle düşünen kimseler hakkında başka bir yerde şöyle demiştir:

“Her kim -ikrah vb- şer’i bir zaruret olmadan kasden bilerek küfür kelimesi konuşursa zahiren de batınen de kafirdir. Bizler şöyle denilmesini asla caiz görmeyiz: ‘Bu kişi aslında batınen mümin olabilir’ Her kim böyle derse işte o İslam’dan sıyrılıp çıkmıştır.” (Sarim’ul Meslul sf 437)

Yukarda da açıklandığı üzere zahirde kötü olan birisinin batınen iyi olması Ehli sünnete göre mümkün değildir. Günümüzde çoğu kimse ise bu kaideyi kabul etmemekte ve gerek  bu meselede gerekse askerlik gibi meselelerde zahirde küfür işleyen kimsenin batınen mümin olabileceğini iddia etmektedirler ve böylece küfürlerini iyice pekiştirmektedirler. Görüldüğü gibi Ehli sünnet “İman kalple tasdik, dille ikrar, azalarla ameldir” sözünün bir gereği olarak zahirle batının birbirine uyumlu olması gerektiğini kabul etmiş ve zahirde tağutun ordusunda askerlik yapmak gibi küfür ameller işleyen birisinin iç aleminde mümin olabileceği tarzı iddiaları reddetmişlerdir. Bütün bunlar Cehmiye’nin en kafir fırkalarının ortaya attığı fasit usullerdir. Her kim imana zıt olan bir fiil işlemişse o kimse Allah katında da insanlar katında da, zahiren de batınen de kafirdir. Yukarda saydığımız amellerin hepsi Allah’a imana zıt olan amellerdir ve rasullerin ortak dini olan tevhide de zıttır. Tağuta asker olan kimse ile tağuta muhakeme olan kimsenin kalbinde iman yoktur. Velev ki bu kimseler tağuta asker oldukları ve muhakeme oldukları halde ben tağutun askeri değilim, ben tağuta muhakeme olmadım deseler de, bizim niyetimiz asla asker olmak ya da muhakeme olmak değildir, istemeye istemeye muhakeme olduk asker olduk demiş olsalar da bu iddiacılar kendi rızalarıyla tağuta asker olmayı ve muhakeme olmayı kabul ettikleri için kafirdirler. Bu kimseler şayet sahih bir niyet taşımış olsaydılar tağuta asker ve tağuta muhakeme olmazlardı. Hakiki anlamda tağuta asker olmayı ya da muhakeme olmayı istememiş olsaydılar kendi ayakları ile tağuta asker olmaya ve tağuta muhakeme olmaya gitmezlerdi. Sizinle bizim aramızdaki ihtilaf tağutun askerinin hükmünde değil bilakis kime tağutun askeri denilip denilmeyeceği noktasındadır. Örneğin sen askere gittiğin halde kalbinin itikatını esas alıp bulunduğun halin tağuta asker olma anlamına gelmediğini esas alıyorsun biz ise senin getirdiğin teorileri kabul etmeyerek senin bizzat tağutun askeri olduğuna hükmediyoruz ve hükmünü de ona göre veriyoruz. Yok ben tağutun askeri değilim diye iddia etmeye devam ediyorsan sana deriz ki sen kendi rızanla asker olmayı kabul etmedin mi ve kendi rızanla buraya gelmedin mi o halde sen tağuta asker olmayı kabul etmiş kişi sayılırsın. İman sahibi olmuş olsaydın buraya gelmezdin ve asker olmaya da rıza göstermezdin. İlla iddianı sürdüreceksen o halde tağutun askeri olmadığını hangi delillerle ispat edeceksen et bakalım edebiliyor musun? Nisa 97 ayeti, kerimesinde bahsedilen kimseler savaşmadıkları halde neden kafir oldular sizce? Size göre Allah Rasulüne savaş açan orduda savaşmadan sırf asker olarak bulunmak küfür değilse onlar neden kafir oldular açıklar mısınız? Sakın sizde Nisa 97 ihtilaflı demeyin!. İhtilaf edilen şey nedir yoksa Allah Rasulüne savaş açan orduda bulunmak mı ihtilaflı haşa!? Bilakis yukarda da söylediğimiz gibi tağutun ordusunda asker olan kişi kafir olması bir yana bir açıdan bizzat tağutun kendisi olmaktadır. İşin bu noktasında Necd alimlerinin Tağutun tarifi ile alakalı seleften naklettikleri rivayetlere bir göz atalım. Ebu Batin (rh.a) “el-İntisar” adlı kitabında şöyle demektedir:

Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

{وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَّسُولاً أَنِ اعْبُدُواْ اللهَ وَاجْتَنِبُواْ الطَّاغُوتَ}

“Biz her ümmete Allah’a ibadet etsinler, Tagut’tan ictinab etsinler (uzaklaşsınlar) diye bir rasul gönderdik.” (Nahl 36)

Malik ve başka birçok müfessir şöyle demiştir: “Allah’tan başka ibadet edilen her şey Tağut’tur.” (  İmam Malik’in öğrencisi İbn Vehb el-Cami fi Tefsir’il Kur’an adlı eserinde 2/136, no: 268’de ondan rivayet etmiştir. Ed-Durrul Mensur 2/22’de Bakara: 256. Ayetin tefsirinde belirtildiği üzere bunu İbn Ebi Hatim de rivayet etmiştir.)

Ömer İbn’ul Hattab ve İbn Abbas ise şöyle demişlerdir: “Tağut, Şeytandır.” (Sahih-i Buhari Tefsir kitabı Nisa: 43. Ayetle alakalı bölümde bunu ta’lik yoluyla (senedi hazfederek) nakletmiştir. Hafız İbn Hacer şöyle demiştir: “Bu rivayetin isnadı kuvvetlidir.” (Feth’ul Bari 8/252) Bu eseri ayrıca Taberi tefsirinde no: 5834, 5835’de Bakara: 256. Ayetle alakalı bölümde tahric etmiş ve de İbn Kesir Tefsiri 1/553’de bahsedildiği üzere Ebu’l Kasım el Begavi, Ed-Durrul Mensur 2/22’de belirtildiği üzere Firyabi ve Said bin Mansur da bu eseri rivayet etmişlerdir.)

İbn Kesir (r.h) “Bu gerçekten kuvvetli bir görüştür. Çünkü bu görüş, cahiliye ehlinin putlara ibadet etme, onlara muhakeme olma ve onlardan yardım isteme gibi bütün hususlarda üzerinde oldukları yolun mahiyetini kapsar.” İbn Kesir bu sözlerini Yüce Allah’ın “Her kim Tağutu inkar eder, Allah’a iman ederse…” (Bakara 256) ayetinin açıklamasında zikretmiştir. (İbn Kesir Tefsiri 1/553)

Nevevi şöyle demiştir: “Leys, Ebu Ubeyde, El-Kisai ve lugat alimlerinin cumhuru şöyle demişlerdir: “Tağut, Allah’tan başka kendisine ibadet edilen her şeydir.”(  Sahih-i Müslim Şerhi 3/18)

Cevheri ise şöyle demiştir: “Tağut şeytandır ve dalalette (sapıklıkta) başı çeken her şeydir. (Cevheri’den yapılan) alıntı burada sona erdi. (Cevheri, es-Sihah, 6/2413)

Bu ayetlerin ve Kur’an’da buna benzer olan –Bir olan ve ortağı bulunmayan Allah’a ibadeti emretme, O’ndan başkasına ibadet etmeyi yasaklama hususundaki- ayetlerin ihtiva ettiği husus bizzat La İlahe İllallah’ın manasıdır.”

Ebu Batin başka bir yerde ise şöyle demektedir:

“Bu kelime “taga” yani azmak, taşmak kökünden türemiştir.
(…)
Vahidi “Onlar Cibt’e ve Tağut’a inanıyorlar” (Nisa: 51) ayeti hakkında şöyle diyor: Allah'tan (celle celaluhu) başka ibadet edilen tüm mabudlar cibt ve tağuttur.
Atiyye’nin rivayet ettiğine göre İbni Abbas (r.anhuma) şöyle demiştir:

Cibt putlar, tağut ise onların hizmetinde bulunan tercümanlardır. Çünkü bunlar putlar adına birtakım yalan şeyler uydurarak halkı saptırırlar. (Bunu Taberi Tefsirinde no: 9765’de tahric etmiştir. Ayrıca Sa’lebi, Maverdi, Vahidi gibi müfessirlerin Nisa: 51. Ayetle alakalı açıklamalarına müracaat edilebilir.)
İbni Abbas'ın başka bir görüşüne göre: Cibt kahin; tağut ise sihirbaz demektir.

Seleften bazıları, "...tağuta muhakeme olmak istiyorlar..." (Nisa: 4/60) ayetiyle ilgili olarak: "Bu, Kab b. Eşreftir." Birisi de: "Bu Huyey b. Ahtab'tır" demiştir. Bu iki Yahudi, sapıklığın liderliğini yaptıkları için bu adı almayı hak etmişlerdi. Çünkü bunlar azgınlıkta çok aşırı gitmiş, halkı aldatmış ve Allah'a (celle celaluhu) isyan etmede Yahudilerin kendilerine itaat etmelerini sağlamışlardı. İşte kim bu nitelikleri üzerinde bulundurursa tağuttur.

İbni Kesir: "...tağuta muhakeme olmak istiyorlar..." (Nisa: 4/60) ayetiyle ilgili olarak: "Bu ayet Ka'b b. Eşrefi hakem kabul etmek ya da cahiliye hakemlerine gitmek isteyenler hakkında nazil olmuştur." der. Benzeri şeyleri açıklarken de der ki: "Ayet, hüküm bakımından geneldir. Bütün bunları kapsar. Çünkü Kitap ve Sünnetten yan çizen ve de onun haricindeki batıl hükümlere muhakeme olan herkesi yermektedir. İşte bunun için bu ayetteki tağuttan maksat budur. (Yani Kitap ve Sünnet dışındaki batıl mahkemelerdir.)"

Alimlerin bu sözlerinden çıkan sonuca göre; tağut ismi, Allah'tan (celle celaluhu) başka mabud olarak tanınan bütün varlıkları içine alır. Batıla çağıran ve bu batılları güzel gösteren tüm dalalet başkanlarını, aralarında Allah (celle celaluhu) ve Rasulü'nün (sallallahu aleyhi ve sellem) hükmüne aykırı olan cahiliye hükümleriyle hükmedilmesini teşvik edenleri, kahinleri, sihirbazları, put ve puthaneleri bekleyenleri, buralarda nöbet tutanları, türbelere türbedarlık edenleri, başkalarına "Bu türbede veya kabirde yatan kimse kendisine gelenlerin ihtiyaçlarını karşılar, şöyle şöyle yapar" diyerek yalan hikayeler uyduran ve bu surette cahilleri saptıranları, veyahut da kabirde yatan kimsenin hakikaten insanların yardımına koşup ihtiyaçlarını giderdiği vehmini insanlarda uyandırabilmek için bazı hileler yapan cin ve ins şeytanlarını, kısaca insanları saptıran ve onları büyük şirke yönlendiren her şeyi  içine alır. Bütün bunların aslı ve en büyüğü de şeytandır. İşte bu en büyük tağuttur. Allahu A’lem. (Bkz.  Ed-Durar’us Seniyye, 2/299-302)

Şimdi Şeyh Ebu Batin’in sözlerine dikkat edelim: o, puthane konumundaki türbelerde türbedarlık ve bekçilik yapanları dahi insanların sapmasına vesile oldukları için tağut olarak vasıflandırmaktadır. Keza cahiliye hükümleriyle hükmetmesi amacıyla görevli tayin edilen herkesin tağut olduğunu beyan etmektedir. Aynı şekilde yukarda İbn Abbas’tan yapılan nakilde “cibt”in put anlamına geldiği, “tağut”un ise putlarla insanlar arasında tercümanlık, aracılık yapan kişiler olduğu söylenmişti. Bütün bunların ortak yönü ise insanları Allah’a kulluktan uzaklaştırıp şirke zorlamaları, ona teşvik ve davet etmeleri, Allah ve rasulune muhalif cahiliye hükümlerinin ayakta kalması için mücadele vermeleridir. Hal böyleyken soruyoruz; türbede yatıp kalkarak insanlardan para dilenen bir miskin dahi sırf yaptığı iş vasıtasıyla insanların şirke girmesine vesile olduğu için tağut sayılıyorsa; cahiliye hükümlerini ve şirk kanunlarını uygulamak ve de buna muhalif olanları ezmek amacıyla bizzat silah taşıyarak ve de canını tehlikeye atarak mücadele eden bir ordu ve de bu orduyu ayakta tutan askerler tağut olmaz mı?

Halbuki kendisini tevhide nisbet eden herkesin kabul ettiği gibi Allah (celle celaluhu)’ın hükümlerini tatbik etmeyen, Allah’ın şeriatini bir kenara atıp beşeri kanunlarla insanlara hükmeden yöneticilerin askerlerinin, emniyet ve istihbarat güçlerinin hepsi onlar gibi kafirdir. Bunların kafir olma sebebi ise açıkça belirtildiği gibi Allah'ın şeriatini tatbik etmemeleridir yani mesele doğrudan Allahın hakimiyetiyle kısacası tevhidle alakalıdır. Zaten yasama, yürütme, yargı organlarının mensupları tekfir edilirken bu üç organın hepsinin sacayağını oluşturan kolluk kuvvetlerinden bir grubun istisna edilmesinin hiçbir dayanağı yoktur. Sana son olarak şu ayetleri hatırlatmak istiyoruz:

“Firavn, Haman ve askerleri günahkardılar”(28el-Kasas/8).
 “Onu ve askerlerini tutuverip suya attık. Böylelikle zulmedenlerin nasıl bir sona uğradıklarına bir bak” (28el-Kasas/40).

Şuara suresinde ise şöyle buyrulmaktadır:
94. Onlar ve azgınlar oraya tepetaklak (cehenneme) atılırlar.
95. İblisin bütün orduları da.

Eğer  bu ayetlerde bahsedilen Firavun ve şeytan gibi tağutların ordularında Müslümanlar olabileceğini iddia ediyorsan seninle konuşacak bir şeyimiz yoktur, yok günümüz tağutlarının ordularının Firavun, İblis, Deccal ve emsali tağutların ordularından farklı olduğunu ileri sürüyorsan sana tavsiyemiz otur tevhidi baştan öğren ve bizimle askerlik konusunda değil bizzat rasullerin ortak daveti olan tevhidin en temel kavramları hakkında yazış ki aslında senin yapacağın ve sana asıl tavsiye edeceğimiz şey de budur. Eğer bu askerlik tartışması vesilesiyle asıl ihtiyacının bu güncel meseleler hakkında aydınlanmaktan öte bizzat tevhidin aslını öğrenmek olduğunu anlayabilirsen ne mutlu sana! Yok buradan husumet çıkartıp cedel ve inatlaşma yapacaksan Allah sana hidayet etsin demekten başka bir sözümüz olmaz. Vesselamu ala men’ittebea’l huda…

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
2963 Gösterim
Son İleti 10.06.2015, 22:35
Gönderen: İbn Teymiyye
13 Yanıt
7688 Gösterim
Son İleti 30.01.2019, 21:11
Gönderen: İbn Umer
0 Yanıt
2441 Gösterim
Son İleti 27.05.2016, 17:43
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
1903 Gösterim
Son İleti 13.01.2017, 22:44
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
388 Gösterim
Son İleti 01.09.2018, 12:54
Gönderen: abdullah