Tavhid

Gönderen Konu: HÜSEYİN (RADİYALLAHU ANH)'IN ŞEHADETİ VE MATEM  (Okunma sayısı 3867 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 711
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Şeyhu’l-İslam İbn Teymiyye Külliyatı 4.CİLT

Esir edilmelerini söz konusu edenler en çok Hz. Hüseyin'in öldürülmesini ve yakınlarının Yezîd'e götürülmelerini diline dolamaktadırlar. Oysa bunlar olup-bitenden habersizdirler.
Öyle ki aralarından bâzıları, Hz. Hüseyin'in yakınlarının Mısır'a götürülüp orada öldürüldüklerini, sayılarının çok olduğunu ve üzerinde öldürülme izleri bulunan nerede ölü görseler, bunların esir edilen ve öldürülen Hz. Hüseyin'in yakınları olduğunu söylerler.

Hakikatte bunların hepsi yalan ve uydurmadır. Hz. Hüseyin (radiyallahu anh) hicretin altmışbirinci yılı Aşure günü öldürülmüştür. Allah, onu öldüren ve öldürülmesine razı olana lanet etsin.

Öldürülmesini teşvik eden Şimr İbn Zi'l-Cevşen'dir. Bu konuda Irak valisi Ubeydullah b. Ziyâd'a bir mektup yazdı. Ubeydullah da, emri altındaki Amr b. Sa'd b. Ebî Vakkas'a, Hz. Hüseyin'le savaşmasını emretti. Bu sırada Hz. Hüseyin onlardan, daha önce bâzı müslümanların talepte bulunduğu şeyleri talep etti. Beraberinde savaşçı getirmemişti. Onlardan şunları istedi:

Ya kendisini Medine'ye geri götürsünler, ya amcası oğlu Yezîd'e, ya da sınırda kâfirlerle savaşmak üzere sınır bölgesine götürsünler. Ancak onlar bu isteklerini reddettiler veya onu esir alacaklarını ya da öldüreceklerini söylediler. Sonunda kendisiyle savaşıp onu ve akrabalarından bir grub ile başkalarını öldürdüler.

Sonra eşyalarıyla yakınlarını Dımaşk'taki Yezîd b. Muâviye'ye götürdüler. Aslında Yezîd, onlara ne onu öldürmelerini emretmişti, ne de yapılanlara gönlü razı idi. Olayı duyunca sevinmemiş, aksine bu yaptıklarından dolayı onları kınamış ve:

"Hüseyin'i öldürmeseydiler Iraklıların itâatından razıydım"
demiştir.

Ayrıca şöyle demiştir:

"Allah İbn Mercâne'ye -Ubeydullah b. Ziyâd'a - lanet etsin, kendisiyle Hüseyin arasında bir akrabalık bağı olsaydı onu öldürmezdi"
.

O, bu sözleriyle Ubeydullah'a hakaret ederek nesebini söylemek istiyordu. Çünkü babası Ziyâd'ın soyu belli olmayıp Ebû Süfyân'a nisbet ediliyordu. Emevî ailesi ile Hâşim ailesi, ikisi de Abdimenâfoğulları'dır.

Rivayet edilir ki, Hz. Hüseyin'in eşyalarıyla yakınları Yezîd'e getirildiklerinde Yezîd'in evinde ağlama ve feryad sesleri yükselmiştir. Yezîd, Hz. Hüseyin'in yakınlarına iyi davranmış ve onlara değer vermiştir. Oğlu Ali'yi de, kendisinin yanında veya Medine'ye gitmek arasında muhayyer bırakmış ancak o, Medine'ye gitmeyi tercih etmiştir. Dımaşk camisinde "Ali b. Hz. Hüseyin'in Zindanı" ismi verilen yerin aslı yoktur.

Bununla birlikte Yezîd, Hz. Hüseyin'i öldürenlere had uygulamamış; onları cezalandırmamıştır. Aksine saltanatını koruma endişesiyle Hz. Hüseyin'in taraftarlarını öldürtmüştür. Ayrıca Hz. Hüseyin'in öldürülmesi üzerine bâzı beyitler söylediği de nakledilir ki bunlar, sarih küfrü gerektiren sözlerdir. Şu beyitlerde olduğu gibi:

O yüklü develer göründüğünde ve o başlar Cirûn tepelerinde yükseldiğinde,

Karga öttü. İster öt ister ötme dedim, ben Peygamber'den alacağımı aldım.

Bu şiir tamamen küfürdür.


Kuşkusuz Yezîd hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür.

- Bir gruba göre o kâfirdir. Hattâ bunlar yalnız onu değil, babasını da, hattâ onunla beraber Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Muhacirlerle Ensâr'ın büyük çoğunluğunu tekfir ederler ki, bunlar Allah'ın en cahil ve sapık kullarından Râfızîlerdir. İnsanlar arasında Allah'a, Resûlü'ne, sahabe ve yakınlarına en çok iftira edenler onlardır. Yezîd hakkındaki yalanları, Ebû Bekir, Ömer ve Osman'a yalanları gibidir. Hattâ Yezîd hakkındaki yalanları daha ehvendir.

- Bir gruba göre o, hidâyet imamlarından, âdil halifelerden ve sâlih mü'minlerdendir. Hattâ bâzıları onun sahâbî olduğunu söylerken bâzıları da Peygamber olduğunu iddia etmektedir. Bu da cehalet ve sapıklığın bir eseridir.

- Aksine o, müslümanların sultanlarından biridir; iyilikleri de vardır kötülükleri de. Onun hakkında söylenecek söz, diğer sultanlar hakkında söylenenlerin aynısıdır. Nitekim bu konuyu başka yerde etraflıca anlattık.


Hz. Hüseyin (radiyallahu anh)'in öldürülüşüne, Kerbelâ'da Fırat nehrine yakın bir yerde öldürülmüştür. Cesedi öldürüldüğü yerde gömülmüş ve başı Kûfe'deki Ubeydullah b. Ziyâd'a götürülmüştür. Buhârî'nin Sahîh'inde ve başka imamların rivayet ettikleri budur.

Şam'daki Yezîd'e götürüldüğü mes'elesi, munkatı' senedlerle rivayet edilmiş olup böyle bir şey sabit değildir. Hattâ bu rivayetlerin uydurma olduğuna işaret eden hususlar vardır. Çünkü söz konusu rivayetlerde Yezîd'in, (Hz. Hüseyin'in) dişlerini bir çubukla dürttüğü, orada hazır bulunan Enes b. Mâlik ve Ebû Berze gibi sahabenin bu davranışa karşı çıktıkları kaydedilmektedir ki bu, bir iltibas (karıştırma)dır. Zira bu davranışta bulunan, Ubeydullah b. Ziyâd'dır. Sahîh'lerle Müsned'lerde nakledilen budur. Yâni bu rivayetlerde Yezîd, Ubeydullah b. Ziyâd'in yerine konulmuştur. Kuşkusuz öldürmesini emreden de Ubeydullah b. Ziyâd idi ve başı da bu şahsa götürülmüştü. Nitekim bu sebeble İbn Ziyâd daha sonra öldürülmüştür. Bu işin İbn Ziyâd tarafından yapıldığını belirten diğer bir husus rivayetlerde söz konusu edilen Enes ve Ebû Berze gibi sahâbîlerin Şam'da değil, Irak'ta bulunmalarıdır. Bu yalanları uyduranlar, câhil kimseler olup görüşlerine neyi delil getireceklerini de bilmemektedirler.

Başının Mısır'a götürüldüğü mes'elesine gelince, bu âlimlerin ittifakıyla yanlıştır. Âlimler, Kahire'de "Meşhedu'l-Hüseyn" denilen yerde Hz. Hüseyin'in başının bulunmadığını ittifakla söylemektedirler.

Aslında bu mes'ele, ikiyüz yıl hüküm süren ve Nuruddin Mahmud döneminde hâkimiyetleri son bulan Ubeydullah b. el-Kaddâhoğulları'nın hâkimiyetlerinin son dönemlerinde uydurulmuştur. Bunlar kendilerinin, Hz. Fâtıma'nın soyundan geldiklerini ve Seyyîd olduklarını söylerler. Neseb ilmi bilginleri ise, sahih bir neseblerinin bulunmadığını ifâde ederler. Dedelerinin, eş -Şerif el-Huseynî'nin beslemesi olduğu ve bu sebeble Seyyîdlik iddiasında bulundukları da söylenir.

Mezheb ve akidelerine gelince, İslâm dinini bilen âlimlerin ittifakıyla merdûddur. Şia'dan görünürlerdi. Ancak ileri gelenlerinden ve tâbîlerinden birçoğu hakikatte Bâtınî Karmâtîlerden idiler ve bunu gizlerlerdi. Bâtınî Karmâtîlik ise, yeryüzü mezheblerinin en kötülerindendir. Yahûdî ve Hıristiyanlıktan da daha bozuk bir mezhebtir. Bu sebebledir ki onlara iltihâk edenler hep zındık, münafık ve bid'atçılar; mütefelsife, İbâhiyye, Râfıze ve benzerleri olmuştur. İlim ve imân ehlinin, imansızlıklarından şüphe etmemeleri de bu sebebledir.


Bu ziyâretgâh, hicrî beşinci asırda Askalân'dan nakledilerek ihdas edildi. Bundan kısa bir müddet sonra son sultanları Azid'in ölümüyle Fâtımîlerin hâkimiyeti de son buldu.

Hz. Ali'nin oğlu Hüseyin'in - Allah ikisinden de razı olsun -başının nerede olduğu konusunda ilim ehlinin tercihi, Zübeyr b. Bekkâr'ın "Ensâbu Kureyş" kitabında zikrettiğidir. Ki Zübeyr b. Bekkâr bu konularda oldukça geniş bilgi sahibi ve en güvenilir tarihçidir. Ona göre, Hz. Hüseyin'in başı Medine'ye götürülmüş ve burada defnedilmiştir. Zübeyr'in bu söylediği gayet uygundur, çünkü kardeşi Hasan, amcasının babası Hz. Abbâs, oğlu Ali vs. gibi yakınları burada gömülüdür.

"Zû'n-Nesebeyn beyne Dihye ve'l-Hüseyn"
lakabıyla bilinen Ebû'l-Hattâb b. Dihye, "el-İlmu'l Meşhur fî Fadli'l-Eyyâm ve'ş-Şuhûr" isimli eserinde, Zübeyr b. Bekkâr'ın, Muhammed b. Hasan hakkında söylediklerini söz konusu ederken şöyle demektedir:

"Hz. Hüseyin'in başı getirildiğinde Ümeyyeoğulları Amr b. Saîd'in yanındaydılar. O sırada bağırıp çağırmalar duydular. Ne oluyor? diye sorduklarında kendilerine: Bunlar Hâşimoğulları'nın kadınları Ali'nin oğlu Hüseyin'in başını gördüklerinde ağlamaya başladılar, denildi. Ali'nin oğlu Hüseyin'in başı getirildi ve Amr'ın yanına içeriye alındı. Bunun üzerine Amr: "Allah'a yemin ederim ki, Emîrü'l-Mü'minîn'in onu bana göndermesini arzu etmezdim".

Ebû Hattâb, bunları naklettikten sonra şöyle demektedir:

"Bu rivayet Hz. Hüseyin'in başının Medine'ye getirildiğine delildir. Zaten bu konuda sahîh olan da budur. Bu rivayeti bize nakleden Zübeyr neseb ilminin en bilginidir".


Ebû'l-Hattâb, daha sonra şöyle devam etmektedir:

"Başının Askalân'daki bir ziyâretgâhta olduğuna dâir iddialar, bâtıl olup azıcık aklı olan kimse buna inanmaz. Çünkü Ümeyyeoğulları'nın, - ortaya koydukları öldürme, düşmanlık ve kinleriyle birlikte - başın üzerinde bir ziyâretgâh inşâ etmeleri düşünülemez."


Ubeydoğulları'nın el-Kasım İsâ b. ez-Zâfir isimli sultanlarının hâkimiyeti döneminde son günlerini yaşarken giderayak yaptıkları tahribat çok büyük olmuştur. Söz konusu kişi, beş yaşını henüz doldurmuştu ki hilâfet makamına getirilmiştir. Bu zât, 544 hicrî yılı Muharrem ayının birinde Cuma günü dünyaya gelmiş, babası ez - Zâfir'in öldürülmesiyle de 549 yılı Muharrem ayının sonunda perşembe günü sabahı kendisine bîat edilerek hilâfet makamına getirilmiştir. Dolayısıyla ne yaptığı akidler, ne de anlaşmalar caizdir. Ölümü de 555 hicrî Receb'in bitimine 13 gün kalan Cuma gecesi olduğuna göre onbir yaşındayken ölmüştür.

İşte bu kişinin hilâfeti döneminde Kahire'deki ziyâretgâh ihdas edilmiş ve Askalân'dan getirilen kemiklerle beraber halkın gözü önünde o baş bu ziyâretgâha konulmuştur. Şüphesiz bu hareket tamamen kasıtlıydı ve halkın gözünü boyamayı hedef ediniyordu. Böylece câhil halkın kendilerine meyletmelerini sağlamağa çalışıyorlardı.

Hz. Hüseyin'in öldürülmesiyle ilgili eser verenlerin hepsi, mübarek başının batıya götürülmediği konusunda ittifak etmişlerdir.


Ebû'l-Hattâb b. Dihye'nin söz konusu ziyâretgâhla ilgili görüşü de budur. İbn Dihye, bu ziyâretgâhın uydurma mahsulü olduğunu ve ilim ehlinin bu konuda ittifak ettiklerini söylemektedir.

Bu ve benzeri konularda söylenecek çok şey vardır.

Hz. Osman, Hz. Hüseyin ve benzerlerinin öldürülmeleri, birçok fitnenin, yalan ve uydurmanın doğmasına sebeb olmuş, mütekaddimîn ve müteahhirînden birçok kişi bu konulara bulaşmış, Emîrü'l-Mü'minîn Hz. Osman ve Emîrü'l-Mü'minîn Hz. Ali hakkında birçok yalanlar uydurulmuştur. Sevenleri birtakım yalanlar uydururken sevmeyenleri de başka yalanlar uydurmuştur. Özellikle Hz. Osman'ın öldürülmesinden sonra yalan kapısı ardına kadar açılmıştır.

Emîrü'l-Mü'minîn Ali b. Ebî Tâlib hakkında her iki taraf da bir sürü yalan uydurulmuştur ki hz.Ali bunlardan beridir. Bid'at, uydurma ve yalan arttıkça artmıştır. O kadar şey uydurulmuştur ki bunların hepsini sıralamak uzun sürer. Meselâ müteahhirînden pek çoğu Aşure gününü uydurmuşlardır.

Bir grub bu günü yas günü ilân etmiş, bu günde mersiyeler okunmaya, ah-u figân naraları atmaya, insanlar kendi vücudlarına ve hayvanlara işkence yapmaya, Allah'ın velîlerine sövülüp Ehl-i Beyt hakkında yalanlar uydurmaya ve Allah'ın kitabıyla Resûlü'nün sünnetinde yasaklanmış daha nice münkerler işlemeye başlanılmıştır.

Hüseyin (radiyallahu anh) bu günde şehid edilmekle Allah tarafından yüceltilmiş, onu öldüren, öldürülmesine yardımcı olan ve bu işe rıza gösterenleri de alçaltmıştır. Kendisinden önce şehid edilenler, onun için güzel bir numunedir. O da, kardeşi de Cennet ehli gençlerin efendileridir. Onlar İslâm'ın hâkimiyeti döneminde yaşamış hicret, cihâd ve Allah yolunda eziyyet gibi diğer Ehl-i Beyt'in nail oldukları meziyetlere nail olmamışlardı. Allah, şereflerini tamamlamak ve derecelerini yükseltmek için onlara şehid olmayı nasib etmiştir.


Hiç şüphesiz Hz. Hüseyin'in öldürülmesi büyük bir musibettir ve musibetler gelip çattığında Yüce Allah:

"İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn" dememizi şu sözleriyle emretmektedir:

"Sabredenleri müjdele. Onlara bir musibet eriştiği zaman: 'Biz Allah içiniz ve biz O'na dönücüyüz' derler. İşte Rab'lerinden bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır ve doğru yolu bulanlar da onlardır" (2 Bakara 155-157)

Buhârî ve Müslim'in naklettikleri bir hadîste Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır:

"Başına bir musibet geldiğinde: 'Biz Allah içiniz ve biz O'na dönücüyüz. Allah'ım, bu musibet sebebiyle beni mükâfatlandır, onun yerine bana daha hayırlısını ver' diyen hiçbir müslüman yoktur ki Allah onu mükâfatlandırmasın ve musibetini hayırlı bir şeye döndürmesin"
(Buhârî, Marda, 1; Müslim, Cenâiz, 3-4)

Bu konudaki rivayetlerin en güzeli İmam Ahmed ve İbn Mâce'nin, Hz. Hüseyin'in kızı Fâtıma'nın babasından naklettiği şu hadîstir:

Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

"Başına bir musibet gelmiş bir müslümanın musibeti söz konusu edildiğinde -velevki o musibet çok önce vukûbulmuş olsun - 'Biz Allah içiniz ve biz O'na dönücüyüz' diyen hiçbir müslüman yoktur ki Allah ona, o musibet vukûbulduğu günkü mükâfatı vermesin"
(İbn Hanbel, III/321; İbn Mâce, Cenâiz, 55)

Bu hadîsi, babasının şehid edilişine şâhid olan Fâtıma babasından naklen rivayet etmektedir.

Bilindiği gibi, üzerinden bunca yıl geçmesine rağmen Hz. Hüseyin'in başına gelen musibet hâlâ söz konusu edilmektedir.

İslâmın güzel taraflarından biri de, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bu hadîsinin Hz. Hüseyin tarafından rivayet edilmiş olmasıdır. İşte Hz. Hüseyin'in başına gelen musibet tekrar edildiğinde:

"Biz Allah içiniz ve O'na dönücüyüz" diyen müslüman, bu musibetin vukûbulduğu günkü müslümanların hakettiği mükâfatı hakeder.

Ama aradan bunca yıl geçmesine rağmen bu musibet söz konusu edildiğinde Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yasakladığı tavırları takınmanın, meselâ yüzünü gözünü tırmalayıp elbiselerini parçalayanın da cezası şiddetlenmektedir.

Buhârî ve Müslim'in İbn Mes'ûd'dan naklettikleri bir hadîste Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır:

"Üstünü başını yolan ve câhiliyet çağrısıyla çağıran bizden değildir"
(Buhârî, Cenâiz, 35, 38, 39; Müslim, İmân, 165; Tirmizî, Cenâiz, 22; Nesâî, Cenâiz, 17, 19, 21; İbn Mâce, Cenâiz, 52)

Yine ikisinin rivayetine göre Ebû Musa el-Eş'arî (radiyallahu anh) şöyle demiştir:

"Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in beri olduğundan ben de beriyim; Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem musibet esnasında başını yolan (veya traş eden) kadından, bağırıp çağıran ve üstünü başını yolan kadından beri idi"
(Müslim, İmân, 167; Ebû Dâvud, Cenâiz, 25; İbn Hanbel, IV/397)

Müslim'in, Ebû Mâlik el-Eş'arî'den bir rivayeti de şöyledir:

Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

"Ümmetimde câhiliyetten dört husus olacak ki kadınlar bunu pek terketmeyecekler:

- Soyuyla övünme,

- soyundan dolayı başkasını kınama,

- yıldızların hareketlerinden yağmurun yağacağını bekleme ve

- ölü üzerine feryat edip câhiliyet hasletlerini sıralama"
(Müslim, Cenâiz, 29; Ebû Dâvud, Edeb, 111)

Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem yine şöyle buyurmuştur:

"Biri öldüğünde bağırıp çağıran ve câhili davranışları döküp sıralayan kadın, ölümünden önce tevbe etmediği takdirde kıyamet günü üzerinde katrandan bir elbise ve uyuzluktan oluşmuş bir zırh giymiş olarak haşrolunur"
(Müslim, Cenâiz, 29; İbn Mâce, Cenâiz, 51)

Bu husustaki rivayetler pek çoktur.

Bir de buna mü'minlere haksızlığın, onları lanetleme ve onlara sövmenin, ayrılık ve ilhâd ehlinin dine saldırma hedeflerine yardımcı olma ve benzeri daha sayısız kötülüklere sebeb olmanın ilâve edildiğini düşünecek olursak, vebalin ne kadar büyüdüğünü varın siz hesaplayın.

“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1113
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Hüseyin (radiyallahu anh)'ın Şehadeti ve Matem
« Yanıtla #1 : 05.08.2015, 03:54 »
Hüseyin (radiyallahu anh)'ın Şehadeti ve Matem
Hafız İbni Kesir, el-Bidaye ve'n Nihaye, 8/221

بسم الله الرحمن الرحيم

Hafız İbni Kesir (rahimehullah), Hüseyin (radiyallahu anh)'ın Şehadeti ve Matem ile alakalı olarak şöyle demektedir:

فكل مسلم ينبغي له أن يحزنه قتله – أي الحسين- رضي الله عنه ، فإنه من سادات المسلمين، وعلماء الصحابة وابن بنت رسول الله صلى الله عليه وسلم التي هي أفضل بناته ، وقد كان عابدا وشجاعا وسخيا ، ولكن لا يحسن ما يفعله الشيعة من إظهار الجزع والحزن الذي لعل أكثره تصنعٌ ورياءٌ ، وقد كان أبوه أفضل منه ، فقتل وهم لا يتخذون مقتله مأتما كيوم مقتل الحسين ، فإن أباه قتل يوم الجمعة وهو خارج إلى صلاة الفجر في السابع عشر من رمضان سنة أربعين ، وكذلك عثمان كان أفضل من علي عند أهل السنة والجماعة ، وقد قتل وهو محصورٌ في داره في أيام التشريق من شهر ذي الحجة سنة ست وثلاثين ، وقد ذبح من الوريد إلى الوريد ، ولم يتخذ الناس يوم قتله مأتماً ، وكذلك عمر بن الخطاب وهو أفضل من عثمان وعلي ، قتل وهو قائم يصلي في المحراب صلاة الفجر ويقرأ القرآن ولم يتخذ الناس يوم قتله مأتماً ، وكذلك الصديق كان أفضل منه ولم يتخذ الناس يوم وفاته مأتما ، ورسول الله صلى الله عليه وسلم سيد ولد آدم في الدنيا والآخرة ، وقد قبضه الله إليه كما مات الأنبياء قبله ، ولم يتخذ أحد يوم موتهم مأتما يفعلون فيه ما يفعله هؤلاء الجهلة من الرافضة يوم مصرع الحسين ... وأحسن ما يقال عند ذكر هذه المصائب وأمثالها ما رواه علي بن الحسين عن جده رسول الله صلى الله عليه وسلمأنه قال: ( ما من مسلم يصاب بمصيبة فيتذكرها وإن تقادم عهدها فيحدث لها استرجاعا إلا أعطاه الله من الأجر مثل يوم أصيب بها ) رواه الإمام أحمد وابن ماجه.

Her Müslümanın, Hüseyin radiyallahu anh'ın öldürülmesi sebebiyle üzülmesi gerekir. Çünkü o, Müslümanların efendilerinden, sahabelerin alimle­rinden olup Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin en faziletli kızı (Fatıma radiyallahu anha)'nın oğluydu. İba­det eden yürekli ve cömert bir kimseydi.

Ama belki de çoğu riyakarlık ve yapmacık hareketlerden ibaret olan -Şiilerin yaptığı gibi- aşırı derecede vücuda işkence etmek ve matem tutmak, güzel bir davranış değildir.

Hüseyin (radiyallahu anh)'ın babası Ali (radiyallahu anh), daha faziletli bir kimse olup şehid edildiği halde Şiiler, onun öldürülüş gününü Hüseyin (radiyallahu anh)'ın öldürülüş günü gibi matemle geçirmemektedirler. Babası Ali (radiyallahu anh), sabah namazına gitmek­te iken hicri kırkıncı senenin Ramazan ayının on yedisinde, Cuma günü öldürülmüştü.

Osman (radiyallahu anh) da aynı şekilde öldürülmüş ve o, Ali (radiyallahu anh)'dan daha faziletli bir kimse idi. Ehl-i Sünnet ve'l Cema'at bu görüştedir. Osman (radiyallahu anh), hicri otuzaltıncı senenin Zilhicce ayında teşrik günle­rinde evinde mahsur halde iken öldürülmüştü. Boğazının damarlarına kadar koparılmıştı, ama insanlar onun öldürülüş gününü matemle ge­çirmemektedirler.

Aynı şekilde Ömer ibn'ul Hattab (radiyallahu anh) da hem Osman (radiyallahu anh)'dan, hem Ali (radiyallahu anh)'dan daha faziletli idi. Mihrapta sabah namazını kılarken ve Kur'an okurken öldürülmüştü. Ama insanlar, onun öldürülüş gününü matemle geçirmemektedirler.

(Ebu Bekir) es-Sıddık (radiyallahu anh) da Ömer (radiyallahu anh)'dan da­ha faziletli bir kimse olduğu halde onun vefat gününü hiç kimse matemle geçirmemektedir.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, dünya ve ahirette ademoğlunun efendisidir. Allah, onun ruhunu kendisinden önceki peygamberler gibi teslim aldı, vefat ettirdi. Ama hiç kimse, ne onun ne de diğer peygamberlerin vefat günlerini şu bilgisiz Rafizilerin Hüseyin (radiyallahu anh)'ın ölüm gününü matemle geçirişleri gibi matemle geçirmemektedir.

Hiç kim­se bütün bu yüksek şahsiyetlerin vefat günlerinde Hüseyin (radiyallahu anh)'ın öldü­rüldüğü günde güneşin tutulması ve semada kızarıklığın belirmesi gibi harika hallerden birinin zuhur ettiğini iddia etmemiştir. Bu gibi durumlarda ve musibetlerde söylenecek en güzel söz, Hüseyin (radiyallahu anh)'ın oğlu Ali'nin, dedesi Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemden rivayet ettiği şu sözdür:


ما من مسلم يصاب بمصيبة فيتذكرها وإن تقادم عهدها فيحدث لها استرجاعا إلا أعطاه الله من الأجر مثل يوم أصيب بها

"Bir Müslüman, başına gelen bir musibeti -aradan ne kadar zaman geçse de- andığı zaman istirca eder (inna lillahi ve inna ileyhi raciun; Doğrusu biz Allah'a aidiz ve biz O'na dönücüleriz!) derse, Allah ona o musibete uğradığı gündeki kadar sevap verir." (Bu Hadisi,) İmam Ahmed ibni Hanbel ile İbni Mace rivayet etmişlerdir.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimdışı Izhâr'ud Dîn

  • Özel Üye
  • Full Member
  • *
  • İleti: 204
  • Değerlendirme Puanı: +5/-0
  • فَفِرُّوا إِلَى اللَّهِ
Ynt: HÜSEYİN (RADİYALLAHU ANH)'IN ŞEHADETİ VE MATEM
« Yanıtla #2 : 02.09.2019, 01:56 »
بسم الله الرحمن الرحيم

Daha önce "BİDATLER KONUSUNDA TAKİP ETMEMİZ GEREKEN USUL NE OLMALIDIR?" başlıklı yazıda da belirtildiği üzere Şeyh'ul İslâm İbnu Teymiyye Rahimehullâh Matem Günleri Hakkında "Sırâtı Mustakîm" isimli eserinde şöyle demektedir:

"Bazı saplantı zebunu aşırıların, Aşura (Muharrem ayının onuncu) günü susuz kalma, yas tutma ve biraraya toplanıp dövünme gibi ne Allah'ın (celle celaluhu) ne Peygamber Efendimizin ortaya koyduğu (salât ve selâm üzerine olsun) ve nede gerek ehl-i beyt olanı ve gerekse olmayanı ile ilk örnek kuşaktan olan her hangi bir müslümanın yaptığı hareketler gibi.

Fakat o gün (Aşure günü) Peygamberimizin torunu ve cennet gençliğinin “iki efendisinden biri” olan Hz. Hüseyin ile bir gurup yakını bizzat Allah tarafından kınanmış bazı “facir”ler eli ile öldürüldükleri için müslümanlar için bir musibet günüdür.

Bu acı günü benzeri olan diğer musibet günleri gibi şeriata uygun bir keder ve Allah'a sığınma ifadeleri ile (inna lillâhi ve inna ileyhi raciun diyerek) karşılamalıdır.

Ama bir kısım bidatçılar, bu gün için Allah'ın musibetler karşısında takınılmasını emrettiği tutuma ters düşen, uydurma bir yas tutma gösterisi ortaya atmışlar ve bununla da yetinmeyerek ortaya attıkları bu uydurma matem gösterisine, Hz. Hüseyin'e dönük komplo ile hiç bir ilgisi olmayan sahabilere dil uzatma, onları karalama ve bunlara benzer Allah'ın ve Peygamberimizin nahoş gördükleri çirkinlikler eklemişlerdir.

Oysa Ahmed İbn Hanbel ile İbn-i Mace'de bizzat Hz. Hüseyn'in babası Hz. Alî'den (Allah her ikisinden de razı olsun) rivayet ederek yer verildiğine göre Peygamber Efendimiz (salât ve selâm üzerine olsun) böyle durumlarla ilgili bir hadisinde şöyle buyuruyor:

“Kimin başından bir musibet geçerde bu musibeti hatırlayınca “inna lillâhi ve inna ileyhi raciun (Biz Allah içiniz ve tekrar O'na döneceğiz)” derse, uğradığı musibet ne kadar eski tarihli olursa olsun Allah ona musibet günü bağışladığı sevap kadar sevap bağışlar.” (Ahmed, El-Müsned, c. 1, s. 201; İbn Mace, Sünen, Cenazeler kitabı, Musibetlere sabır babı, c. 1, s. 510, H. No: 1600.)

Dikkat edilecek olursa bu hadisi Peygamberimizden Hz. Ali, Hz. Ali'den oğlu Hz. Hüseyin ve ondan da Kerbelâ faciasına şahit olanlardan biri olan kızı Fatıma  rivayet etmektedir.

(Hüseyin b. Ali b. Ebi Talib, El-Haşimi, El-Kuraşî, Cenab-ı Peygamberin torunu ve fesleğen kokulu çiçeğiydi. Cemel ve Sıffin savaşlarında babasıyla birlikte Haricilerle savaştı. Hicri 60 yılında Medine'den Kûfelilerden beyat almak üzere yola çıktı. Ne var, Kûfeliler ona ihanet ettiler. Ubeydullah b. Ziyad Bekir Bila'nın askerlerine onu öldürttüler. Şehadeti hicretin 60. yılı, Aşure gününe rastlamıştı. Bkz. El-İsabe, c. 1, s. 332-335.)

(Bu hanım Hüseyin b. Ali b. Ebi Talib El-Haşimi, El-Kuraşi El-Medini'nin kızıdır. Dördüncü kuşağın güvenilir alim ve hadis nakilcilerinden olan El-Hasen b. El-Hasen b. Ali b. El-Hasen'inde eşidir. Hicretin yüzüncü yılından sonra hayli yaşlı iken ölmüştür. Bkz. Takrib el-Tehzib, c. 12, s. 609, Biyografi, 5.)

Matem Günleri Hakkında

Gelelim yas tutma gösterilerine. Bazı acı olayların yıldönümlerini belirleyip yas günü olarak anmak İslâm'da yeri olmayan, hatta İslâm öncesi cahiliye araplarının geleneklerine yakın düşen bir tutumdur. Ayrıca o gün yas gösterisi yapanlar bu davranışları ile söz konusu günün orucundan kazanabilecekleri sevabı da peşinen yitirmektedirler.

Ayrıca bazı kimseler yine bu günle ilgili olarak yıkanma, gözlere sürme çekme ve toplu halde el sıkışma gibi özel adetler ortaya koymuş ve bu adetleri aslı olmayan bir takım sözde hadislere dayandırmaya kalkışmışlardır. Oysa gerek bu davranışlar ve gerekse benzerleri tümü ile bid'attır ve mekruhtur. O gün için müstahab olan şey oruç tutmaktır.

Bu arada Aşure gününün bir ziyafet günü olarak kutlanmasını öneren bazı yaygın belgelerde vardır. Bunların en çok bilineni, İbrahim b. Munteşir'in babasına dayandırarak naklettiği şu sözdür:

“Bize bildirildiğine göre kim Aşure günü ailesine bolluk tattırır, ziyafet çekerse, Allah ona yılın diğer günlerini de bolluk içinde yaşamayı nasib eder”. (El-Nişaburî, Mesail İmam Ahmed: Eser sahibi şöyle naklediyor: Ebu Abdullah'a (İmam Ahmed'e) sordum: Yukarıda nakledilen böyle bir hadis duydun mu? Evet, dedi. Süfyan, Cafer El-Ahmer İbrahim b. Muhammed El-Münteşir'den böyle bir şey nakletmişti. Bkz. A.g.e., c. 1, s. 136,137: Ayrıca Müellifin Mecmu El-Fetava, c. 25, s. 300. Orada İbn Teymiye bu hadis hakkında: Mevzu ve yalanlanmış olduğunu, söylüyor.)

(İbrahim b. Muhammed b. El-Münteşir El-Ecd'a, El-Hemedânî, El-Kûfî beşinci kuşak ravilerinden olup sıkadır. Altı ünlü hadis kaynağı sahibi de ondan hadis kaydetmişler. Bkz. Takrib el-Tehzib, c. 1, s. 42, iy. 268.)

Bu söz kimin tarafından söylendiği belli olmayan, rivayet kanalı kesintili bir sözdür ve her halde Rafızî'ler ile karşıtları arasındaki çatışmanın ortaya çıktığı dönemde uydurulmuştur. Çünkü berikiler (Rafizîler) Aşure gününü koyu bir matem gösterisine dönüştürünce ötekiler (karşıtları) da O günü ziyafet ve şenlik günü olarak kutlamayı öneren sözde belgeler uydurup ortaya atmışlardır. Her iki tutum da asılsız ve batıldır.

Nitekim Müslim'in bildirdiğine göre Peygamberimiz (salât ve selâm üzerine olsun):

“Sakîf de bir yalancı ve kan dökücü bulunacak”  buyurmuştur. (Müslim bu hadisi Sahih'inde Ebubekirin kızı Esma'dan nakletmiş (Allah ikisinden de razı olsun) Sahabinin faziletleri kitabı, Sakif in anlatıldığı bab, H. No: 2545, c. 4, s. 1971, 1972. Yalnız orada hadis müellifin zikrettiği gibi değil de şu sözlerle nakledilmiştir: “Sakifte de bir yalancı ve kan dökücü vardır.”)

Hadisin işaret ettiği “yalancı”, Muhtar b. Ebu Ubeyd'dir.

Bu zat önce, Hz. Hüseyinin dostu ve taraftarı olarak görünmüş, sonra da Allah'a karşı yalan ve iftira koşmuştur. Hadisin işaret ettiği iki kişinin öbürü olan Haccac b. Yusuf, Hz. Ali ile taraftarlarına karşı düşmanca bir tutum takınmış ve bu yolda “kan dökücü” olmuştur.

(Asıl adı El-Muhtar b. Ebi Ubeyd b. Mes'ud b. Amr El-Sakifî olan bu zat Ali'ye buğzedilmesini ilk emredendir. Sonradan Şiiliğe eğilim göstermiş. Sonunda Kûfe'yi işgal etmiş ve bir gurup şii orada ona katılmış. Onlarla birlikte olup Beni Ümeyye ordusuyla savaşmış. Emir tayin ettiği İbn El-Zübeyr'i destekliyordu. İbn Ziyad'ın ordusunu yenince tek başına emirliğini ilan edip şiilikten kaynaklanan bid'atlerini açığa vurdu, kehanette ve kendisine vahiy geldiği iddiasında bulundu. Bunun üzerine Mus'ab b. Zübeyr onu yenilgiye uğratıp öldürünceye dek onunla savaştı. Hicri 67'de 67 yaşında iken öldürüldü.)

(Haccac b. Yusuf b. El-Hakem El-Sakıfî, Abdulmelik b. Mervan ve oğlu El-Velid'in Irak'a tayin ettiği validir, zalim ve gaddarın biriydi. Hicri 95, yılında öldü. Bkz. İbn Hallikan, Vefeyat el-Ayan, c. 2, s. 129, 54.)

Beri tarafta da bid'atler ve sapıklıklar, öte tarafta da bid'atler ve sapıklıklar var. Gerçi şiiler daha yalancı ve daha kötü tutumludurlar.

Fakat öyle de olsa hiç kimsenin, her hangi başka bir kimseyi bahane ederek şeriatta değişiklik yapması caiz değildir.

Buna göre Aşure gününü bir sevinç ve eğlence gününe dönüştürerek, onu, bir ziyafet günü olarak anmak da Rafizîlere karşı olsun diye uydurulmuş bir bid'attan başka bir şey değildir. Gerçi bu gün yıkanmanın, gözlere sürme çekmenin ve benzeri adetlerin sevap kazandırıcı olduğu ile ilgili olarak sözde bazı hadisler nakledilmiştir ama hiç birinin aslı yoktur. Buna rağmen bu uydurma hadisleri, aralarında İbn-i Nasır'ın da bulunduğu bazı kimseler tarafından doğru sayılmıştır. Doğru olmadıkları halde bu sözde hadisleri bazı kimseler, doğru oldukları kanaati ile naklederek uygulamışlar ve onların asılsız olduklarını bilememişlerdir. Bu durum da az önce anlattığımız rafizîlerin durumu gibidir, ondan farkı yoktur.

Belki de rafizilere karşılık olsun diye bazı kimseler, bu güne aşırı bir şekilde saygı göstermişlerdir.

Zaten şeytanın biricik amacı müslüman yığınları doğru yoldan (sırat-ı müstakim'den) saptırmaktır. Bu sapma hangi tarafa doğru olursa olsun, onun için farketmez. Bunu göz önünde tutarak sonradan ortaya atılmış bu tip uydurma adetlerden kaçınılmalıdır.

(İbn-i Nasır; Asıl adı El-Fadl Muhammed b. Nasır b. Muhammed b. Ali b. Ömer El-Bağdadî'dir. Ama o El-Selami olarak tanınır. Altıncı asır alimlerinden olup hadis ve şafii görüşlerini içeren fıkhi meseleler dinlemiştir. Edebiyat, Dilbilgisi ve sözlükle ilgili çok değerli tesbitleri vardır. Yaşamının son yıllarında Asıl ve feri konularda İmam Ahmed'in görüşlerini benimsemiş, 551 yılında öldü. Doğumu 467 olarak bilinmektedir. Bkz. İbn Hallikan, Vefeyat El ayan, c. 4, s. 293, 294, Biy. 624. Ayrıca a.g.e., c. 7, s. 330, Kitab El-Zeyl Ala Tabakat El-Hanabile, c. 1, s. 225, 229, Biy. No: 113.)"
Şeyh'ul İslâm İbnu Teymiyye (Rahimehullâh) dedi ki:

والعالم يعرف الجاهل؛ لأنه كان جاهلا، والجاهل لا يعرف العالم لأنه لم يكن عالما

"Âlim câhili tanır çünkü o da (bir zamanlar) câhildi. Câhil ise âlimi tanıyamaz çünkü o hiçbir zaman âlim olmadı." (Şeyh'ul İslâm İbnu Teymiyye, Mecmû'ul Fetâvâ, 13/235)

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
2097 Gösterim
Son İleti 02.05.2016, 03:09
Gönderen: İbn Teymiyye
15 Yanıt
2008 Gösterim
Son İleti 14.11.2018, 01:27
Gönderen: Izhâr'ud Dîn
5 Yanıt
3177 Gösterim
Son İleti 17.09.2018, 02:09
Gönderen: İbn Teymiyye
0 Yanıt
1831 Gösterim
Son İleti 16.09.2018, 13:14
Gönderen: İbn Teymiyye