Tavhid

Gönderen Konu: ER-RADDU ALA'L CEHMİYYE VE'Z ZENÂDİKA -İMÂM AHMED  (Okunma sayısı 4722 defa)

0 Üye ve 9 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1070
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Kur’an’dan Şüpheye Düştükleri Hususlarda Cehmiyye’ye ve Zındıklar'a Reddiye

Müellif: İmam Ahmed ibni Hanbel (164-241H)


بسم الله الرحمن الرحيم

Mukaddime

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla,

Bize Ebu Tahir el-Mübarek ibn el-Mübarek bin el-Ma’tuş kitabında haber verdi ki Eb'ul Ganaim Muhammed ibni Ahmed bin Muhammed el-Muhtedi Billah onlara icazet1 yoluyla, Eb'ul Kasım Abd'ul Aziz ibni Ali el-Ezci de onlara “Gulam'ul Hallal” ünvanıyla tanınan Ebu Bekir Abd'ul Aziz’den  icazet yoluyla bildirdi ve dedi ki bana Hızır bin el-Musenna Sinan dedi ki bize Abdullah ibni Ahmed bin Hanbel rahimehullah haber verdi ve dedi ki: Bu (Kitab), babamın –Allah ona rahmet etsin- Zındıklara2 ve Cehmiye’ye, Kur’an’ın Müteşabihler'i ve Te'viller'i hakkında şüpheye düştükleri hususlara cevap olarak serdettiklerinden ibarettir.

Ahmed ibni Hanbel -Allah ona rahmet etsin ve ondan razı olsun- dedi ki:

Peygamberlerin gelmediği her dönemde bir kısım ilim ehlini bırakan Allah'a hamdolsun. Bunlar, yoldan sapanı doğru yola davet eder, onların eziyetlerini sabırla karşılar ve Allah'ın nuruyla kör olanların görmelerini sağlarlar. Nice şeytanın öldürdüğü kimseler vardır ki, bunlar hayata dönmelerini sağladılar ve nice sapıtmış cahil vardır ki, bunlar hidayete erdirdiler. Onların insanlar üzerindeki etkileri ne kadar da güzeldir ve insanların onlar hakkındaki davranışları ne kadar da çirkindir! Onlar Allah'ın kitabından, cahillerin tevillerini, aşırıya gidenlerin tahriflerini ve batıl ehlinin iddialarını uzaklaştırırlar. O cahiller ki Bid'at sancaklarını açmışlar, fitnenin dizginlerini serbest bırakmışlardır. Öyle ki onlar Kitab'da (Kur’an) ihtilafa düşmüşler, Kitab ile ihtilafa düşmüşler ama Kitab'dan ayrılma konusunda ittifak etmişlerdir. Onlar Allah’a karşı, Allah hakkında ve Allah'ın Kitabı hakkında bilgisizce sözler sarfederler; Allah’ın Kelamı'ndan müteşabih olanlar hakkında konuşup şüpheye düşürerek cahil insanları aldatırlar. Saptırıcıların fitnesinden Allah’a sığınırız.


Dipnotlar


1- Hadis öğrenim ve öğretim yollarından olan İcazet, hocanın talebesine rivayet hakkına sahip olduğu Hadisler'in veya kitapların tamamını yahut bir kısmını rivayet etmesi için, yazılı veya sözlü olarak müsaade etmesidir.

2- Zındık (çoğulu zenadıka:zındıklar) kelimesi Mecusiler'in kutsal kitabı Zend-Avesta’yla bağlantılı bir kelime olup Zend-ik yani Zend’e bağlı, o kitapla amel eden demektir. İran’ın Fethi'nden sonra Mecusilerin bir kısmı İslam’ı içten yıkmak amacıyla İslamı kabul etmiş gibi görünüp eski inançlarını devam ettirdiler. Örneğin Zındıklar'ın en büyük Alamet'i biri Hayır diğeri Şer İlah'ı olmak üzere iki İlah'ın kainatı yönettiğine dair inanıştır ki buna Seneviyye (Dualizm, ikicilik) ismi verilir. Bu inanç tamamen Mecusiler'e aittir. Kısacası Zındık terimi Kur’an’daki Münafık kavramıyla eş anlamlı olarak kullanılır. Fıkıh Kitabları'nda içindeki Küfrü ortaya çıkan Münafıklar'a uygulanacak Ahkam, Zındık'ın Hükmü başlığı altında incelenmiştir. Ayrıca İslam toplumu içinde ve İslami kisveyle ortaya çıkmalarına rağmen Küfür olan düşünceleri savunan Batıniler, filozoflar ve Vahdet-i Vücudcular da Zındık olarak adlandırılmıştır. Bu eserde olduğu gibi bazı İslami kaynaklarda ise her türlü dinsiz, inkarcı akım Zındıklık/Zındıka olarak nitelenmiştir. Günümüzdeki Komunizm ve Masonluk gibi fikir akımları da Zındıklık olarak değerlendirilebilir. Zaten kitabın ilerleyen sayfalarında Zındıkları'n Kur’an’a yönelttikleri ithamları gördüğümüzde bunların benzerlerinin hatta bazen tıpatıp aynılarının günümüzdeki din düşmanları tarafından da dile getirildiğini ibretle müşahede edeceğiz.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1070
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ER-RADDU ALA'L CEHMİYYE VE'Z ZENÂDİKA -İMÂM AHMED
« Yanıtla #1 : 11.06.2015, 09:36 »
ZINDIKLAR'A REDDİYE

Kur’an Ayetleri'nin birbiriyle çeliştiğini iddia eden Zındıklar'a cevap

Birinci Mesele

Ahmed (rahimehullah); Allah azze ve celle’nin:


إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ بِآيَاتِنَا سَوْفَ نُصْلِيهِمْ نَاراً كُلَّمَا نَضِجَتْ جُلُودُهُمْ بَدَّلْنَاهُمْ جُلُوداً غَيْرَهَا لِيَذُوقُواْ الْعَذَابَ إِنَّ اللّهَ كَانَ عَزِيزاً حَكِيماً

“Şüphesiz ki Ayetlerimiz'i inkar edenleri yakında ateşe atacağız. Derileri piştikçe azabı duysunlar diye, derilerini değiştirip yenileyeceğiz. Allah; Aziz, Hakim olandır.” (en-Nisa 4/56) kavli hakkında dedi ki:

Zındıklar derler ki: ‘Niçin onların isyankar derileri yanıyor da yerine başka bir deri veriliyor? Allahu Te'ala'nın “derilerini değiştirip yenileyeceğiz” kavlinden ancak şunu anlıyoruz ki Allah günahsız bir deriye azab edecektir.’ Böylece Kur’an hakkında şüpheye düştüler ve onda çelişkiler olduğunu iddia ettiler.

Derim ki: Şüphesiz Allah-u Te'ala'nın “derilerini başkasıyla değiştirip yenileyeceğiz” sözü “onların derileri” manasında değildir, bu bilakis şu manaya gelir: “onların derilerini başkasıyla değiştireceğiz, değişmiş ve yenilenmiş haliyle”; zira onların derileri piştikçe Allah onları yenileyecektir.3 İşte bu, Kur’an’da ancak Alimler'in bilebileceği türden Amm ve Hass hususlar, farklı Vecihler ve bahisler olmasından ileri gelir.

İkinci Mesele

Azze ve celle’nin şu kavline gelince:


هَذَا يَوْمُ لَا يَنطِقُونَ

“Bu, (Kafirler'in) konuşamayacağı bir gündür. Onlara izin de verilmez ki özür beyan etsinler.” (Murselat 77/35) Ve şu kavli:

ثُمَّ إِنَّكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عِندَ رَبِّكُمْ تَخْتَصِمُونَ

“Sonra siz muhakkak Kıyamet Günü'nde Rabbiniz'in huzurunda birbirinizden davacı olacaksınız.” (ez-Zumer 39/31)

Bu Zındıklar derler ki: “Muhkem Kelam'da nasıl olur da bir yerde onlar konuşamaz diyor başka bir yerde ise “Sonra siz muhakkak Kıyamet Günü'nde Rabbiniz'in huzurunda birbirinizden davacı olacaksınız.” diyor. Böylece Kelam'ın bir kısmının bir kısmıyla çeliştiğini iddia ettiler ve Kur’an’da şüpheye düşmüş oldular.

Bunun Tefsiri'ne gelince: “Bu, (Kafirler'in) konuşamayacağı bir gündür.” kavli, mahlukatın ilk diriltildiği zamandan itibaren altmış yıllık bir süreyi kapsar. Bu süre zarfında ne konuşabilirler ne de özür beyan edebilirler, zira özür beyan etmelerine izin verilmemiştir. Daha sonra ise konuşmalarına izin verilir, onlar da konuşmaya başlarlar. Azze ve celle’nin şu kavli de bunun gibidir:


وَلَوْ تَرَى إِذِ الْمُجْرِمُونَ نَاكِسُو رُؤُوسِهِمْ عِندَ رَبِّهِمْ رَبَّنَا أَبْصَرْنَا وَسَمِعْنَا فَارْجِعْنَا نَعْمَلْ صَالِحاً إِنَّا مُوقِنُونَ

“Günahkarları, Rableri'nin huzurunda başları öne eğilmiş olarak: Ey Rabbimiz! Gördük ve dinledik, şimdi bizi geri çevir de Salih bir Amel işleyelim, çünkü biz artık kesin bir şekilde inanıyoruz, derlerken bir görsen!” (es-Secde 32/12)

İşte böylece onlara konuşma hususunda izin verildiği zaman konuşurlar ve davalaşırlar. “Sonra siz muhakkak Kıyamet Günü'nde Rabbiniz'in huzurunda birbirinizden davacı olacaksınız.” kavli de işte böyledir. Sonra hesab ve zulmedenlere haklarının verilmesi vardır. Sonra, bütün bunların akabinde onlara şöyle denir:


قَالَ لَا تَخْتَصِمُوا لَدَيَّ وَقَدْ قَدَّمْتُ إِلَيْكُم بِالْوَعِيدِ

“Huzurumda çekişmeyin! Ben size daha önce uyarı göndermiştim!” (Kaf 50/28) Ve bu sözle artık Azab başlar.4 Azze ve celle’nin şu kavline gelince:

وَمَن يَهْدِ اللّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِ وَمَن يُضْلِلْ فَلَن تَجِدَ لَهُمْ أَوْلِيَاء مِن دُونِهِ وَنَحْشُرُهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَلَى وُجُوهِهِمْ عُمْياً وَبُكْماً وَصُمّاً مَّأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ كُلَّمَا خَبَتْ زِدْنَاهُمْ سَعِيراً

“Allah kime Hidayet verirse, o doğru yoldadır. Kimi de Hidayet'ten uzak tutarsa, artık bunlar için Allah'tan başka hiçbir yardımcı bulamazsın. Ve biz, o Kafirler'i Kıyamet Günü kör, dilsiz ve sağır oldukları halde, yüzleri üstü sürünerek haşredeceğiz. Varacakları yer Cehennem'dir; ateşi dindikçe onun ateşini artırırız.” (el-İsra 17/97) Başka bir Ayet'te ise şöyle buyuruyor:

وَنَادَى أَصْحَابُ النَّارِ أَصْحَابَ الْجَنَّةِ أَنْ أَفِيضُواْ عَلَيْنَا مِنَ الْمَاء أَوْ مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّهُ قَالُواْ إِنَّ اللّهَ حَرَّمَهُمَا عَلَى الْكَافِرِينَ

“Cehennem'dekiler, Cennet'tekilere: Bize biraz su akıtın veya Allah'ın size verdiği Rızık'tan bize de verin, diye seslenirler. Cennet'tekiler de: Allah, bunların ikisini de Kafirler'e Haram kıldı, derler.” (el-A’raf 7/50)

(Zındıklar) derler ki: ‘Allah'ın Muhkem Kelamı'nda bu nasıl olur ki bir yerde “biz, o Kafirler'i Kıyamet Günü kör, dilsiz ve sağır oldukları halde, yüzleri üstü sürünerek Haşredeceğiz.” derken başka bir yerde ise onlardan bazılarının diğer bazı kimselere seslendiklerinden bahsetmektedir.’ İşte bundan dolayı Kur’an hakkında şüpheye düştüler.

Cennet Ehli'nin Cehennem'liklere (bkz: el-A’raf 7/44) ve Cehennem Ehli'nin de Cennetlikler'e seslenmesinin izahına gelince; gerçek şu ki onlar ateşe ilk girdiklerinde birbirleriyle konuşacaklar ve ez-Zuhruf 43/77. Ayet'te anlatıldığı üzere:


وَنَادَوْا يَا مَالِكُ لِيَقْضِ عَلَيْنَا رَبُّكَ قَالَ إِنَّكُم مَّاكِثُونَ

Ey Malik! Rabbin bizim işimizi bitirsin! diye seslenirler. Malik de: Siz böyle kalacaksınız! der. (ez-Zuhruf 43/77) Ayrıca:

رَبَّنَا أَخِّرْنَا إِلَى أَجَلٍ قَرِيبٍ نُّجِبْ دَعْوَتَكَ وَنَتَّبِعِ الرُّسُلَ

Ey Rabbimiz! Bizi yakın bir zamana kadar ertele de senin davetine uyalım ve peygamberlere tabi olalım.» diyeceklerdir.” (İbrahim 14/44) Bir de:

قَالُوا رَبَّنَا غَلَبَتْ عَلَيْنَا شِقْوَتُنَا وَكُنَّا قَوْماً ضَالِّينَ

Ey Rabb'imiz, kötü arzularımıza yenik düşerek sapık bir topluluk olduk, diyeceklerdir.” (Mu’minun 23/106) Yani onlar kendilerine:

قَالَ اخْسَؤُوا فِيهَا وَلَا تُكَلِّمُونِ

“Alçaldıkça alçalın orada! Bana konuşmayın artık.” (Mu’minun 23/108) denilene kadar konuşmaya devam edeceklerdir. Bundan sonra oracıkta kör, sağır ve dilsiz kesilirler, konuşma faslı biter ve sadece iç geçirmeler ve hırıltılar kalır. İşte Zındıklar'ın Allah'ın sözünde şüpheye düştükleri şeyin açıklaması budur.

Azze ve celle’nin şu kavline gelince:


فَإِذَا نُفِخَ فِي الصُّورِ فَلَا أَنسَابَ بَيْنَهُمْ يَوْمَئِذٍ وَلَا يَتَسَاءلُونَ

“Sûra üflendiği zaman artık aralarında akrabalık bağları kalmamıştır; birbirlerini de arayıp sormazlar.” (Mu’minun 23/101) ve ayrıca şu Ayet:

فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءلُونَ

“Onların (o Ehl-i Cennet'in) bazıları bazılarına karşı Teveccüh ederek soruşturmaya başlarlar. Onlardan birisi der ki: Benim (dünyada iken) muhakkak bir arkadaşım var idi.” (es-Saffat 37/50)

Şimdi bu Zındıklar Kelam-ı Muhkem'de böyle bir -güya- çelişki nasıl olur diyerek bundan dolayı Kur’andan şüpheye düştüler. İmdi, Allahu Te'ala’nın “Sûra üflendiği zaman artık aralarında akrabalık bağları kalmamıştır; birbirlerini de arayıp sormazlar.” (Mu’minun 23/101) kavli ikinci sura üflenip insanlar kabirlerinden kalktıkları zaman hakkındadır. İşte o zaman bulundukları yerde ne konuşurlar ne de birbirlerini soruştururlar. Ancak ne zaman ki hesaba çekilip de kimi Cennet kimi de ateşe girer; işte o zaman dikkatlerini birbirlerine çevirip birbirlerini soruştururlar. İşte Zındıka'nın şüpheye düştüğü şeyin açıklaması budur.

Üçüncü Mesele

Allah-u Te'ala'nın şu kavline gelince:


مَا سَلَكَكُمْ فِي سَقَرَ قَالُوا لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلِّينَ

Sizi şu Cehennem'e sürükleyip-iten nedir? (Cehennemlikler) derler ki; Biz namaz kılanlardan değildik. (Muddessir 74/42-43) Başka bir Ayet'te ise:

فَوَيْلٌ لِّلْمُصَلِّينَ

“Vay o namaz kılanların haline!” (el-Maun 107/4) buyrulmaktadır.

Zındıklar derler ki; Allah bir yerde namaz kılan bazı kimseleri kınayarak: “Vay o namaz kılanların haline!” buyururken bir kavmin ise namaz kılmadıkları için ateşe girdiklerini söylemektedir. İşte bundan dolayı Kur’an’dan şüpheye düştüler ve onda -haşa- çelişki olduğunu iddia ettiler.

Halbuki Azze ve Celle’nin: “Vay o namaz kılanların haline!” kavliyle münafıklar kasdedilmektedir ki onlar gösteriş yapacakları vakte kadar namazlarından Gafil'dirler. (bkz; Maun 107/6) Yani diyor ki onlar gösteriş yapma fırsatı olduğu zaman namaz kılarlar, olmadığı zaman kılmazlar.

Sizi şu Cehennem'e sürükleyip-iten nedir? (Cehennemlikler) derler ki; Biz namaz kılanlardan değildik. kavli ise Mü'min ve Muvahhidler (yani böyle olduğu halde namaz kılmayanlar [müt.notu]) hakkındadır. Zındıklar'ın şüpheye düştükleri şey (in açıklaması [müt.notu]) işte budur.

Dördüncü Mesele:

Allah-u Te'ala’nın şu kavli;


وَاللَّهُ خَلَقَكُم مِّن تُرَابٍ

“Allah, sizi topraktan yaratmıştır.” (Fatır 35/11) sonra şöyle demiştir:

إِنَّا خَلَقْنَاهُم مِّن طِينٍ لَّازِبٍ

“Şüphe yok ki, Biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.” (es-Saffat 37/11) başka bir yerdeyse:

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ مِن سُلَالَةٍ مِّن طِينٍ

“Andolsun ki, Biz insanı süzülmüş bir çamurdan yarattık.” (Mü’minun 23/12) başka bir Ayet'te:

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الإِنسَانَ مِن صَلْصَالٍ مِّنْ حَمَإٍ مَّسْنُونٍ

“Andolsun ki Biz; insanı, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık.” (Hicr 15/26) ve nihayet:

خَلَقَ الْإِنسَانَ مِن صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ

“O insanı pişmiş çamuru andıran kuru balçıktan yarattı.” (er-Rahman 55/14) buyurmuştur. Kur’an’dan şüpheye düşerek dediler ki bunlar, birbiriyle çelişiyor.

Biz ise deriz ki bu, Adem'in yaratılışının başlangıcıyla alakalıdır. Allah onu ilk başta topraktan yaratmış; daha sonra -duruma göre- kırmızı, siyah ve beyaz çamurdan veya iyi ve kötü çamurdan/malzemeden yaratmıştır.5 İşte bunun gibi  onun soyundan gelenler de iyi-kötü, siyah-kırmızı ve beyaz olurlar. Daha sonra ise bu toprak çamur haline dönüşmüştür ki Azze ve celle’nin “çamurdan/
من طين ” kavli buna işaret eder. Çamur birbirine yapışınca da yapışık (lasik/ لاصق ) manasında yapışkan (lazib/ لازب ) bir çamur haline gelmiş, daha sonra da “süzülmüş bir çamurdan” buyurmuştur. Yani sıkıldığı zaman parmakların arasından dökülen bir çamur demek istemiştir. Sonra şekillenmiş balçık haline dönüşmüş, ardından o balçık kuruyunca da ondan pişmiş çamuru andıran kuru balçığı varetmiştir. Yani diyor ki o, pişmiş çamuru andıran kuru balçık gibi ve o pişmiş çamurun vızıldaması gibi ses çıkartan bir balçığa dönüştü. İşte bu, Adem (aleyhi selam)'ın yaratılışının açıklamasıdır. Azze ve Celle’nin şu kavline gelince:

الَّذِي أَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ وَبَدَأَ خَلْقَ الْإِنسَانِ مِن طِينٍ ثُمَّ جَعَلَ نَسْلَهُ مِن سُلَالَةٍ مِّن مَّاء مَّهِينٍ

“O ki, yarattığı herşeyi güzel kıldı ve insanın yaradılışına çamurdan başladı. Sonra onun zürriyetini bir Nutfe'den, Hakir (zayıf) bir sudan yarattı.” (es-Secde 32/7-8)

İşte bu, onun zürriyetinin “sülale”den yani erkeklerden dökülen Nutfe'den (spermden) yaratılmasının başlangıcıdır. “Su”dan yani değersiz, zayıf bir Nutfe'den yaratıldığını ifade eden kavli de bu şekildedir. İşte Zındıklar'ın şüpheye düştükleri şey (in izahı [müt.notu]) budur.

Beşinci Mesele

Azze ve celle’nin şu kavli:


رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَا إِن كُنتُمْ تَعْقِلُونَ

O, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların Rabbidir. (eş-Şuara 26/28) ve şu kavli:

رَبُّ الْمَشْرِقَيْنِ وَرَبُّ الْمَغْرِبَيْنِ

“(O,) iki doğunun ve iki batının Rabbidir.” (er-Rahman 55/17) ve bir de şu kavli:

بِرَبِّ الْمَشَارِقِ وَالْمَغَارِبِ إِنَّا لَقَادِرُونَ

“Doğuların ve Batıların Rabbi (...)” (el-Mearic 70/40) hakkındadır.

Zındıklar Kur’andan şüpheye düşerek dediler ki: Muhkem Kelam'da böyle bir şey nasıl olur? (Yani bunlardan hangisi doğrudur, kaç doğu, kaç batı vardır diyerek itiraz ediyorlar. [müt.notu])

“Doğunun ve batının Rabbi” ifadesi gecenin ve gündüzün eşit olduğu gün hakkındadır6. Allah-u Te'ala işte o günün doğusuna ve batısına yemin etmektedir. “iki doğunun ve iki batının Rabbi” ifadesine gelince bu, yılın en kısa gününe7 ve yılın en uzun gününe8 delalet eder. Allah-u Te'ala işte o günün iki doğusuna ve iki batısına yemin etmektedir. “Doğuların ve Batıların Rabbi (...)” ifadesi ise senenin diğer günlerindeki doğulara ve batılara işaret etmektedir. İşte Zındıklar'ın şüpheye düştükleri şey(in açıklaması) budur.

Altıncı Mesele

Allah-u Te'ala’nın şu kavli:


وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِ وَلَن يُخْلِفَ اللَّهُ وَعْدَهُ وَإِنَّ يَوْماً عِندَ رَبِّكَ كَأَلْفِ سَنَةٍ مِّمَّا تَعُدُّونَ

“Onlar senden Azabım'ın bir an önce gerçekleşmesini istiyorlar. Oysa Allah sözünden caymaz ve Rabb'inin katındaki bir gün, sizin saydıklarınızdan bin yıl gibidir.” (el-Hacc 22/47 ) ve şu kavli:

يُدَبِّرُ الْأَمْرَ مِنَ السَّمَاءِ إِلَى الْأَرْضِ ثُمَّ يَعْرُجُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ أَلْفَ سَنَةٍ مِّمَّا تَعُدُّونَ

“Gökten yere kadar her işi O, düzenler. Sonra sizin hesabınıza göre bin yıl kadar tutan bir günde yine O'na yükselir.” (es-Secde 32/5) ve şu kavli:

تَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ

“Birisi, yüksek derecelere sahip olan Allah katından, inkarcılara gelecek ve savunulması imkansız olacak Azabı soruyor. Ki Melekler ve Ruh, miktarı elli bin yıl süren bir gün içinde O'na yükselir.” (el-Mearic 70/4) hakkında Zındıklar dediler ki: Böyle, bir kısmı bir kısmını nakzeden bir şey nasıl Allah'ın Muhkem Kelamı olabilir?

İmam Ahmed dedi ki: “Rabb'inin katındaki bir gün, sizin saydıklarınızdan bin yıl gibidir.” kavli Allah-u Te'ala’nın gökleri ve yeri yarattığı günlerle alakalıdır. O günlerin her biri bin sene uzunluğundadır. “Gökten yere kadar her işi O, düzenler. Sonra sizin hesabınıza göre bin yıl kadar tutan bir günde yine O'na yükselir.” kavli ise Cebrail (aleyhi selam)’ın Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’e indiği ve ardından bin yıl kadar tutan bir günde tekrar semaya yükseldiği zaman hakkındadır. Bu, gökten yere beşyüz senelik bir seyahattir. Yani beşyüz yıllık bir iniş ve de beşyüz yıllık bir yükseliş ki bu da bin yıl eder. “Melekler ve Ruh, miktarı elli bin yıl süren bir gün içinde O'na yükselir.” kavlinde ise demek istiyor ki eğer Allah’ın Azabı yaklaşmış olsa mikdarı elli bin sene olan bir günde onu tamamlardı. Ki Allahu Te'ala mahlukata Azab'ı -yani Kıyamet'i- başlattıktan sonra dünya günlerine göre yarım günlük bir sürede tamamlayacaktır.


وَنَضَعُ الْمَوَازِينَ الْقِسْطَ لِيَوْمِ الْقِيَامَةِ فَلَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْئاً وَإِن كَانَ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِّنْ خَرْدَلٍ أَتَيْنَا بِهَا وَكَفَى بِنَا حَاسِبِينَ

“Biz Kıyamet Günü için doğru teraziler kurarız; hiçbir kimse hiçbir haksızlığa uğratılmaz. Yapılan Amel, bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirir (tartıya koyarız). Hesap görenler olarak da biz kafiyiz.” (el-Enbiya 21/47) kavli de böyledir. Yani hesabın ne kadar hızlı olduğunu anlatmaktadır.

Yedinci Mesele

Allah-u Te'ala’nın şu kavli:


وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَمِيعاً ثُمَّ نَقُولُ لِلَّذِينَ أَشْرَكُواْ أَيْنَ شُرَكَآؤُكُمُ الَّذِينَ كُنتُمْ تَزْعُمُونَ

"Onların tümünü toplayacağımız gün; sonra da Allah’a ortak koşanlara: Nerede boş yere davasını güttüğünüz ortaklarınız diyeceğiz." (el-Enam 6/22) Onlar sanki Müşrik değillermiş gibi davrandılar ve bir başka Ayet'te Allah’ın kavli:

وَلاَ يَكْتُمُونَ اللّهَ حَدِيثاً

"Allah’tan hiçbir haberi gizleyemezler." (en-Nisa 4/42)

Bunun üzerine onlar Kur’an’dan şüphe ettiler ve Kur’an’da çelişki olduğunu iddia ettiler. Allahı’n şu kavli:


قَالُواْ وَاللّهِ رَبِّنَا مَا كُنَّا مُشْرِكِينَ

"Vallahi Rabbimiz biz Müşrikler'den değiliz." (el-Enam 6/23) dediler ve o zaman orda ortak koştuklarını gördüler.

Ehli Tevhid gibi, Allah’a itibar etmeyenler derlerki onları diğerlerinden ayırdık. Sorduğumuzda denilirki biz Müşrik değiliz derler ve Allah onları ve putlarını topladığında der ki:


كُنتُمْ تَزْعُمُونَ

"Nerede boş yere davasını güttüğünüz ortaklarınız diyeceğiz." (el-Enam 6/22) sonra Allah dediki onlardan uzaklaşmadılar. Bunun üzerine dedilerki:

قَالُواْ وَاللّهِ رَبِّنَا مَا كُنَّا مُشْرِكِينَ

"Vallahi rabbimiz biz ortak koşmadık." Onlar Şirkleri'ni gizlilikle gizlediler ve onların organlarına anlatmalarını emretti. Allah’ın kavli:

الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا أَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ أَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ

"O gün onların ağızlarını mühürleriz: Yaptıklarını bize elleri anlatır, ayakları da şahitlik eder." (Ya-Sin 36/65)

Allah Azze ve Celle'nin kavliyle onların organları Şahidlik edip onların işledikleri Şirk'i ortaya çıkarır. Allah Azze ve Celle’nin kavli:


وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يُقْسِمُ الْمُجْرِمُونَ مَا لَبِثُوا غَيْرَ سَاعَةٍ

"Kıyamet koptuğu gün günahkarlar kısa kaldıklarına yemin ederler." (er-Rum 31/55) ve Allah’ın kavli:

يَتَخَافَتُونَ بَيْنَهُمْ إِن لَّبِثْتُمْ إِلَّا عَشْراً

"Dünyada sadece 10 gün kaldınız." (Ta-Ha 20/103) ve Allah’ın şu kavli:

إِن لَّبِثْتُمْ إِلَّا يَوْماً

"Bir günden fazla kalmadınız." (Ta-Ha 20/104) ve şöyle buyurdu:

وَتَظُنُّونَ إِن لَّبِثْتُمْ إِلاَّ قَلِيلاً

"Çok az kaldığınızı sanırsınız." (el-İsra 17/52) Zındıklar bu yüzden o vakit şüpheye düştüler.

Allah’ın kavli: "10 gün kaldığınızı sanırsınız." ve bu yüzden kabirlerinden çıktıklarında yalanladıkları diriliş emrinin gerçek olduğunu gördüler. Bazıları bazılarına kabirde "On gece" kaldığınızı sanırsınız dedi sonra on geceyi çok buldular bunun üzerine dedilerki kabirde herhalde "bir gün kadar" kaldık sonra bir günü çok buldular ve dedilerki herhalde bir günden de daha "az bir süre" kaldık ve sonra bu süreyi de çok bulduar ve dedilerki herhalde bir saat kadar kaldık. Bu Zındıklar'ın bunda şüpheye düştüğü şeyi açıklar.

Ve Allah’ın kavli:


يَوْمَ يَجْمَعُ اللّهُ الرُّسُلَ فَيَقُولُ مَاذَا أُجِبْتُمْ

"Allah’ın peygamberlerini toplayıp: size ne cevap verildi dediği gün." (el-Ma'ide 5/109) dediler:

لاَ عِلْمَ

"bizim hiçbir bilgimiz yok." (el-Ma'ide 5/109) ve başka bir yerde Allah’ın kavli:

وَيَقُولُ الأَشْهَادُ هَـؤُلاء الَّذِينَ كَذَبُواْ عَلَى رَبِّهِمْ

"Şahitler de: İşte bunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir, diyecekler." (Hud 11/18) ve bunun üzerine dediler ki:

Muhkem Kelam'da nasıl olur da bir yerde "bizim hiçbir bilgimiz yok" denilirken başka bir yerde size bunlardan haber verilip onlara deniliyor ki "İşte bunlar Rablerini yalanladılar." Kur’anın birkısmının diğer kısmını nakzettiğini iddia ettiler.

Allah’ın kavli: "Allah peygamberleri toplayıp size ne cevap verildi dediği gün" onlara sorulur ve sonra Cehennem kükrer ve denilirki neden Tevhid'den kaçınır ve aklınıza uyarsınız. Sonra Cehennem kükrer ve bunun üzerine derlerki "bizim hiçbir bilgimiz yok." Sonra akılları onlara döner daha sonra derlerki "işte bunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir" ve bu Zındıklar'ın şüpheye düştüğü şeyi açıklar.

Sekizinci Mesele

Allah’ın kavli:


وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَّاضِرَةٌ إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ

"Yüzler vardırki o gün ışıl ışıl parlayacak Rablerine bakacaklardır."(Kıyamet 75/22-23) ve Allah’ın bir başka Ayet'teki kavli:

لاَّ تُدْرِكُهُ الأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الأَبْصَارَ

"Gözler onu göremez halbuki o gözleri görür." (el-Enam 6/103)

Zındıklar dediki: Nasıl olur bu önce ‘onların Rableri'ne bakacaklarını’ haber verir ve başka bir Ayet'te ‘Gözler onu göremez halbuki O gözleri görür.’ demektedir. Bunun üzerine Zındıklar Kur’anda şüpheye düştüler ve Kur’an’ın bir kısmının bir kısmını nakzettiğini açıkladılar.

Allah’ın şu kavli ‘yüzler vardır ki o gün ışıl ışıl parlayacak ve Rableri'ne bakacaklar’ yani Rableri'ni Cennet'te görecekler demektir. Yine Allah’ın kavli ‘Onu görmek devamlı olmayacak’ yani burada da dünyada görülemeyeceği anlaşılır Ahiret'te değil.

Bu konuda Yahudiler Musa (aleyhi selam)’a dediki:


فَقَالُواْ أَرِنَا اللّهِ جَهْرَةً فَأَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ بِظُلْمِهِمْ

"Bize Allah’ı apaçık göster, hemen onları yıldırım çarptı." (en-Nisa 4/153) Onlar ‘bize Allah’ı apaçık göster’ demelerinden dolayı öldüler ve böylelikle cezalandırıldılar.

Ve Müşrik Kureyş, Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’e dedilerki onu bize getir. Allah’ın kavli:


تَأْتِيَ بِاللّهِ وَالْمَلآئِكَةِ قَبِيلاً

"Allah’ı ve Melekler'i önümüze getirin." (el-İsra 17/92) Bunun üzerine Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’e sordular bu mesele hakkında Allahu Teala’nın kavli:

أَمْ تُرِيدُونَ أَن تَسْأَلُواْ رَسُولَكُمْ كَمَا سُئِلَ مُوسَى مِن قَبْلُ

"Yoksa siz daha önce Musaya sorulduğu gibi peygamberinize sorular mı sormak istiyorsunuz." (el-Bakara 2/108) şeklinde oldu.

‘Bunun üzerine dedilerki bize Allah’ı apaçık göster ve hemen onları yıldırım çarptı’ ve Allah Subhanehu onlara şu haberi verdi ‘yüzler vardırki o gün’ yani dünyada devamlı olmaksızın Ahiret'te onlar ‘onu görecekler.’ İşte Zındıklar'ın şüpheye düştüğü şeyin açıklaması budur.

Dokuzuncu Mesele

Musa (aleyhi selam) dedi ki:


تُبْتُ إِلَيْكَ وَأَنَاْ أَوَّلُ الْمُؤْمِنِينَ

"Sana Tevbe ettim. Ben inananların ilkiyim." (el-Araf 7/143) ve sihirbazlar derki:

إِنَّا نَطْمَعُ أَن يَغْفِرَ لَنَا رَبُّنَا خَطَايَانَا أَن كُنَّا أَوَّلَ الْمُؤْمِنِينَ 

"Biz ilk İman edenler olduğumuz için Rabbimizin hatalarımızı bağışlayacağını umarız." (eş-Şuara 26/51) ve Rasul (sallallahu aleyhi ve sellem) dediki:

قُلْ إِنَّ صَلاَتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَايَ وَمَمَاتِي لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ لاَ شَرِيكَ لَهُ وَبِذَلِكَ أُمِرْتُ وَأَنَاْ أَوَّلُ الْمُسْلِمِينَ 

"Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi alemlerin Rabbi olan Allah içindir...ve ben Müslümanlar'ın ilkiyim." (el-Enam 6/162-163)

Zındıklar dediler ki; nasıl olurda Musa (aleyhi selam) derki ben Müslümanlar'ın ilkiyim ve ondan önce İbrahim (aleyhi selam) Mü'minlerden olmuş ve Yakub (aleyhi selam) ve İshak (aleyhi selam) da. Ve nasıl olurda Musa (aleyhi selam) Mü'minlerin ilkiyim der. Ve sihirbaz dedi ki ‘Mü'minlerin ilkiyim’ ve o zaman nasıl olur da Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) ‘ben Mü'minlerin ilkiyim’ der. Ondan önce birçok Müslüman olmuşken mesela İsa (aleyhi selam). Ve bunun üzerine Kur’anda şüpheye düştüler ve dedilerki Kur’an’da –haşa- çelişki vardır.

Musa (aleyhi selam)'ın kavli "Ve ben Mü'minlerin ilkiyim":


وَلَمَّا جَاءَ مُوسَىٰ لِمِيقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُ قَالَ رَبِّ أَرِنِي أَنظُرْ إِلَيْكَ ۚ قَالَ لَن تَرَانِي

"ve bunun üzerine o vakit Rabbi onunla konuşunca Rabbim bana Kendini göster Seni göreyim dedi. Sen Beni asla göremezsin dedi." (el-Araf 7/143) ve dünyada  onu ölüden başka gören yok bunun üzerine:

إِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرَانِي ۚ فَلَمَّا تَجَلَّىٰ رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا وَخَرَّ مُوسَىٰ صَعِقًا ۚ فَلَمَّا أَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ إِلَيْكَ وَأَنَا أَوَّلُ الْمُؤْمِنِينَ

"Rabbi dağa Tecelli edince onu yerle bir etti ve Musa baygın düştü. Ayılınca dediki Seni noksan Sıfatlar'dan Tenzih ederim, Sana Tevbe ettim ve ben Mü'minlerin ilkiyim." (el-Araf 7/143) yani doğrulayanların ilki. O ölülerden başka onu dünyada gören herhangi biri değildi. Sihirbaz dediki ‘Mü'minlerin ilki’ yani doğrulayanların ilkiyim. Musa (aleyhi selam) Mısırlı Koptiler'dendi. Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) der ki ‘Ben Müslümanların ilkiyim’ yani Mekkeli. İşte Zındıklar'ın şüpheye düştüğü şeyin açıklaması budur.

Onuncu Mesele

Allah'ın kavli:


أَدْخِلُوا آلَ فِرْعَوْنَ أَشَدَّ الْعَذَابِ

"Firavun’un ailesini Azab'ın en şiddetlisine sokun." (Gafir 40/46) Ve bir başka Ayet'teki kavli:

فَإِنِّي أُعَذِّبُهُ عَذَابًا لَّا أُعَذِّبُهُ أَحَدًا مِّنَ الْعَالَمِينَ

"Kainatta hiç kimseye etmediğim Azabı ona edeceğim." (el-Ma'ide 5/115) Ve yine bir başka Ayet'te derki:

إِنَّ الْمُنَافِقِينَ فِي الدَّرْكِ الْأَسْفَلِ مِنَ النَّارِ

"Şüphe yokki Münafıklar Cehennem'in en alt katındadırlar." (en-Nisa 4/145) Bunun üzerine Kur’anda şüpheye düştüler ve dediler ki; Kur’an’ın bir kısmı diğer bir kısmını nakzetmektedir.
 
Allah’ın kavli ‘Firavunun ailesini azabın en şiddetisine sokun’ yani Azab orda kısım kısımdır ve onlarda en şiddetlisindeler. Ve bir başka yerde ‘kainatta hiçbir kimseye etmediğim Azab'ı ona edeceğim.’ Ve orda Allah onları domuza çeviriyor ve onları insandan dönüştürerek azaplandırıyor. Onları azaplandırmıyor, onları insandan çevirerek cezalandırıyor.9 Ve sonra diyorki ‘Münafıklar Cehennem'in en alt katındadırlar.’ Cehennemin yedi kapısı vardır: Haviye, Sakar, Sa’ir, Cahim, Leza, Hutame ve Cehennem.10 Onlar ise onun en alt katındalar.

Allah-u Te'ala'nın bir başka kavli de:


لَّيْسَ لَهُمْ طَعَامٌ إِلَّا مِن ضَرِيعٍ

"Onlar için kuru dikenden başka yemek yok." (el-Gaşiye 88/6) Sonra (yine başka bir yerde) der ki: 

طَعَامُ الْأَثِيمِ إِنَّ شَجَرَتَ الزَّقُّومِ

"Şüphesiz Zakkum ağacı, günahkarların yemeğidir." (Duhan 44/43-44)

Zındıklar dediler ki: Fakat onlar için kuru diken olduğu bildirilmiştir. İşte onlar Kur’anda şüpheye düştüler ve dediler ki Kur’an’da –haşa- çelişki vardır.

Allah’ın kavli ‘onlar için kuru dikenden başka yemek yok.’ Yine Allah'ın kavli ‘onların yemeği zakkumdur.’ Bu kısım da onlara dikenden başka Zakkum yediriliyor ve diyor ki Allah-u Te'ala ‘Zakkum ağacı günahkarların yemeğidir.’ İşte Zındıklar'ın şüpheye düştüğü şeyin açıklaması budur.

Onbirinci Mesele

Allahın kavli:


ذَ‌ٰلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ مَوْلَى الَّذِينَ آمَنُوا وَأَنَّ الْكَافِرِينَ لَا مَوْلَىٰ لَهُمْ

"Bu Allah’ın inananların yardımcısı olmasından dolayıdır. Kafirler'e gelince onların yardımcıları yoktur." (Muhammed 47/11) Sonra bir başka Ayet'teki kavli:

ثُمَّ رُدُّوا إِلَى اللَّهِ مَوْلَاهُمُ الْحَقِّ

"Sonra insanlar gerçek sahipleri olan Allah’a döndürülürler." (el-Enam 6/62)

Bunun üzerine dediler ki: Muhkem Kelam'da nasıl olur da bir yerden ‘Sonra insanlar gerçek sahipleri olan Allah’a döndürülürler.’ demekteyken ve başka bir Ayet'te Allah'ın kavli ‘Kafirler'e gelince onların yardımcıları yoktur.’ demektedir. Bunun üzerine onlar Kur’anda şüpheye düştüler.

Bunun üzerine Ahmed ibni Hanbel (şöyle dedi): Allah İman edenlerin Mevlası'dır ve onlara yardım eder. Oysa Kafirler'in Mevlalar'ı yoktur ve onlara yardım da edilmez. Allah’ın kavli ‘sonra insanlar gerçek sahipleri olan Allah'a döndürürlürler’ peki bu dünyada Batıl sahipleri ne olacak! İşte Zındıklar'ın şüpheye düştükleri şey(in açıklaması) budur.

Onikinci Mesele

Allah’ın kavli:


إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ

"Allah, adil olanları sever." (el-Ma'ide 5/42) ve bir başka Ayet'te Allah’ın kavli:

وَأَمَّا الْقَاسِطُونَ فَكَانُوا لِجَهَنَّمَ حَطَبًا

"Hak yolundan sapanlara gelince, onlar Cehennem'e odun olmuşladır." (Cin 72/15) ve bunun üzerine dediler ki; nasıl olurda Muhkem Kelam'da böyle Hükümler'e yer verilir?

Dediğine göre ‘sapanlara gelince onlar Cehennem'e odun olmuşlardır’ yani yaratılıştan O’na sundukları kulluğa kadar Allah onlara Adalet'i uyguladı, onlara Adaletli olanı yaptı. Sonra da dediki ‘aralarında Adalet ile Hükmet. Allah Adil olanı sever’. Ve dedi ki onlar kendi aralarında ve insanlar arasında Adil oldular. ‘Allah adil olanı sever’ ve Allah'ın başka bir Ayet'teki kavli:


بَلْ هُمْ قَوْمٌ يَعْدِلُونَ 

"Doğrusu onlar sapıklıklarına devam eden bir güruhtur." (en-Neml 27/60) yani Şirk koşandırlar. İşte Zındıklar'ın şüpheye düştükleri şeyin açıklaması budur.

Onüçüncü Mesele

Allah’ın kavli:


وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ 

"Mü'min erkeklerle Mü'min kadınlar birbirlerine Veli'dirler." (et-Tevbe 9/71) ve bir başka ayetteki kavli:

وَالَّذِينَ آمَنُوا وَلَمْ يُهَاجِرُوا مَا لَكُم مِّن وَلَايَتِهِم مِّن شَيْءٍ حَتَّىٰ يُهَاجِرُوا 

"İman edipte Hicret etmeyenlere gelince: Onlar Hicret edinceye kadar size onların mirasından hiçbir pay yoktur." (el-Enfal 8/72)

Zındıklar manasını anlamadılar ve Kuran'ın bir kısmının diğer bir kısmını nakzettiğini söylediler.

Bunun üzerine (Allah'ın) kavli ‘İman edip Hicret etmeyenlere gelince onlar Hicret edinceye kadar size onların mirasından hiçbir pay yoktur’ yani miraslarından bu konuda Allah Mü'minlerin üzerinde Hüküm vermiştir. Medine'ye Hicret etmeyenlerle Hicret edenler birbirlerine mirasçı olamaz. Bir adam Medine'de öldüğü zaman Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birlikte Mekke'deki Hicret etmemiş olanlar, mirasçı olmadılar. Hakeza bir adam Mekke'de öldüğünde Veli'si olan Muhacir, Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birlikte onun mirasını almadı. Muhacir bunun üzerine der ki ‘İman edip Hicret etmeyenlere gelince onlar Hicret edinceye kadar size onların mirasından hiçbir pay yoktur.’

Hicret edenler çogaldığında bu miras, Hicret eden veya Hicret etmeyen Velileri'ne geri döndü. Ve bunun üzerine yine Allah’ın kavli:


فِي كِتَابِ اللَّهِ ۗ إِنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (...) وَالَّذِينَ آمَنُوا مِن بَعْدُ وَهَاجَرُوا

"İman edip Hicret edenler... Allah’ın Kitabı'na göre, yakın akrabalar birbirine (varis olmaya) daha uygundur." (el-Enfal 8/75) Ve yine (Allah'ın) kavli:

وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ 

"Mü'min erkekler ve Mü'min kadınlar da birbirine varistirler." (et-Tevbe 9/71) yani Din'de Mü'min Mü'minin Veli'si olur. İşte Zındıklar'ın şüpheye düştükleri şeyin açıklaması budur.

Ondördüncü Mesele

Allah’ın İblis'e kavli:


إِنَّ عِبَادِي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ

"Şüphesiz kullarım üzerinde senin bir Sulta'n (Hakimiyet'in) yoktur." (el-Hicr 15/42) ve:

فَوَكَزَهُ مُوسَىٰ فَقَضَىٰ عَلَيْهِ ۖ قَالَ هَـٰذَا مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ

"Musa öldürdüğü zatın yanında bu Şeytan'ın işidir dedi." (el-Kasas 28/15) ve Kur’anda şüpheye düştüler ve dedilerki Kur’an’da –haşa- çelişki vardır.

Ancak Allah’ın kavli ‘kullarımın üzerinde senin Sulta'n (Hakimiyet'in) yoktur’ derken Allah’a Din'de Halis olan kullarımın üzerinde İblis'in Sulta'sı (Hakimiyet'i) yoktur demektir. Din'inde yada Rabbi'ne İbadet'inde doğru yoldan sapan ve daha sonra önceki günahını ve Şirk'ini düzeltene İblis'in gücü yetmez. Din'inde doğru yolda olduğunda Allah Subhanehu onu Din'inde kurtarır. Ve Musa’nın kavli ‘bu Şeytan'ın işidir’ yani Şeytan onu güzelleştirdi aynı şekilde Yusuf (aleyhi selam)'a Adem (aleyhi selam)’a ve Havva’ya da güzelleştirdi ki onlar Allah’ın Muhlis kullarındandırlar. İşte Zındıklar'ın şüpheye düştüğü şeyin açıklaması budur.

Onbeşinci Mesele

Allah’ın kavli:


الْيَوْمَ نَنسَاكُمْ كَمَا نَسِيتُمْ لِقَاءَ يَوْمِكُمْ هَـٰذَا

"Bugüne kavuşacağınızı unuttuğunuz gibi Biz de bugün sizi unuturuz." (el-Casiye 45/34) ve yine bir başka Ayet'teki kavli:

فِي كِتَابٍ ۖ لَّا يَضِلُّ رَبِّي وَلَا يَنسَى

"Kitab'da bulunur. Rabbim ne yanılır ne de unutur." (Ta-Ha 20/52) ve Zındıklar Kur’anda şüpheye düştüler.

Allah’ın kavli ‘bu güne kavuşacağınızı unutuğunuz gibi Biz de bugün sizi unuturuz’ der ki onları ateşte terkederiz. ‘Unuttuğunuz gibi’ Amelleriniz'i terkettiğiniz gibi ‘Biz de bugün sizi’ terkederiz. Ve yine kavli Kitabı'nda ‘Rabbim ne yanılır ne de unutur.’ der ki hafızasından gitmez ve onu unutmaz.

Onaltıncı Mesele

Allah-u Te'ala'nın kavli:
 

قَالَ رَبِّ لِمَ حَشَرْتَنِي أَعْمَىٰ وَقَدْ كُنتُ بَصِيرًا

"A'ma'yı Kıyamet Günü Haşrettiğimizde Allah’a der ki: Ey Rabbim Beni niçin kör olarak Haşrettin. Oysa ben hakikaten görür idim." (Ta-Ha 20/125) ve bir başka Ayet'teki kavli:

فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ 

"Bugün artık gözün keskindir." (Kaf 50/22) ve dediler ki:

Muhkem Kelam'da nasıl olur da bir yerde ‘o A'ma'dır’ denir ve yine Kitab'da denilirki ‘bugün artık gözüm keskindir’ bunun üzerine Kur’anda şüpheye düştüler.

Allah’ın kavlinde: "Onu Kıyamet Günü'nde Haşrettiğimizde A'ma kendini savunur ve derki Rabbim beni niçin kör olarak Haşrettin" ve sanki görürmüş gibi savunur kendini ve ona karşı taraftan şöyle söylenir.


فَعَمِيَتْ عَلَيْهِمُ الْأَنبَاءُ يَوْمَئِذٍ فَهُمْ   

"İşte o gün onlara tüm haberler körleşmiştir." (el-Kasas 28/66) ve yine Allah’ın kavli:

لَا يَتَسَاءَلُونَ 

"Onlar birbirlerine de soracaklar." (el-Kasas 28/66)

‘bugün artık gözün keskindir’ denildiğinde burada Kafir kabrinden çıkıp yükseldiğinde gözleri görür ve gözlerini kırpıştırmadan görür, hatta iki gözü de görür ve diriliş emrini yalanlayamaz. Ve denir ki:


لَّقَدْ كُنتَ فِي غَفْلَةٍ مِّنْ هَـٰذَا فَكَشَفْنَا عَنكَ غِطَاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ

"Sen bundan gafletteydin derhal biz senin perdeni kaldırdık. Bugün artık gözün keskindir." (Kaf 50/22)

Ve denilir ki ‘perdeni kaldırdık’ Ahiret'te gözün keskindir, keskin bakarsın, kıpıştırmazsın gözünü hatta iki gözünü, yalanlayamaz diriliş emrini. İşte Zındıklar'ın şüpheye düştüğü şeyin açıklaması budur.

Onyedinci Mesele

Allah (Te'ala’nın) Musa (aleyhi selam)’a kavli:


إِنَّنِي مَعَكُمَا أَسْمَعُ وَأَرَىٰ

"Çünkü Ben sizinle beraber işitir ve görürüm." (Ta-Ha 20/46) ve yine bu konudaki bir başka kavli:

إِنَّا مَعَكُم مُّسْتَمِعُونَ

"Biz sizinle beraberiz işitmekteyiz." (eş-Şuara 26/15)

Zındıklar dediler ki nasıl ‘Ben sizinleyim.’ der ve bir başka Ayet'teki kavli: ‘Biz sizinle beraberiz ve işitmekteyiz.’ iken? İşte bu yüzden Kur’anda şüpheye düştüler.

‘Ben sizinle beraberim’ kavlinde sözlük anlamı Mecazi'dir denilirki bir adama bir adam için seni yontarım üzerine bu yaptığımla Rızıklan'ırsın ve Allah’ın diğer kavli ‘çünkü Ben sizinle beraberim işitir ve görürüm.’ bu Caiz'dir. Lugat'te denirki bir adam tektir bir başka adamı ödüllendiririm bu yapacağım hayırla.



Dipnotlar


3- İmam Beğavi ilgili Ayet’in Tefsir’inde bu meseleyi şöyle izah etmektedir: “Şayet: Dünyada olmayan ve Allah’a isyan etmemiş bir deriye nasıl Azab edilir? denilirse:

Cevaben şöyle denir: Her defasında o ilk deri yenilenir..

“Başka derilerle” denilmesi ise, niteliğinin değişmesi nedeniyledir. Örneğin: “Bu yüzüğümden, başka bir yüzük yaptım” denilir. İkinci yüzük birinci yüzüktendir. Ancak sadece yapım ve nitelik değişmiştir.

Yine örneğin: Bir kimse arkadaşını sıhhatli bir halde terkedip sonra döndüğünde onu hasta ve bitkin bir halde gördüğünde arkadaşı ona: Ben, beni bıraktığından farklıyım, der. Aslında bu ilk kişidir. Ancak niteliği değişmiştir.

Süddi der ki: Deri, Kafir’in etinden bir deriyle değişir. Sonra deri, eti getirir. Sonra etten başka bir deri çıkarır. Denildi ki: Derinin kendisi Azab edilmez, onun sahibi derisine Azab edilir. Çünkü Allah daha sonra: “Ta ki Azab’ı tatsınlar” buyurmuştur, “litezüka; o deri tatsın” diye buyurmamıştır. Abd’ul Aziz İbni Yahya der ki: Allah (celle celaluhu) Cehennem’liklere acı çekmeyen deriler giydirir. Bu onlar için daha büyük bir Azab olur: Derinin her yanışında, bu başka bir deriyle değiştirilir. Örneğin Allah: “Elbiseleri Katran’dandır.” (İbrahim 14/50) buyurur. Elbiseler Azab görmez, onlara Azab verir. (Ta ki Azab’ı tatsınlar. Şüphesiz Allah Aziz’dir, Hakim’dir.)” (Beğavi, Mealim’ut Tenzil)

4- İbni Abbas (radiyallahu anhum ecmain) “O gün durumlar çeşitlidir. Bazan konuşacaklar, bazan da ağızlarına mühür vurulacaktır.” demiştir. (bkz: Taberi, Tefsir, el-Murselat 77/35. Ayet’in açıklaması)

5- İmam Ahmed (rahimehullah) şu Hadis’e işaret etmektedir: Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: Allah (celle celaluhu) yeryüzünün her tarafından alınan birer avuç topraktan Adem (aleyhi selam)'ı yarattı. İşte insanlar bu yüzden toprak gibi değişik değişiktir. Bazıları siyah, bazıları kırmızı, bazıları da beyazdır. Bazıları yumuşak, bazıları çirkef, bazıları da temizdir. (Ebu Davud; Tirmizi; Ahmed, Müsned; İbni Hibban; Beyhaki rivayet etti. Tirmizi bu Hadis için Hasen-Sahih dedi. Hakim bu Hadis için Buhari ve Müslim'in şartlarına göre Sahih’tir, dedi.)

6- Ekinoks adı verilen bu durum 21 Mart ve 21 Eylül günlerinde meydana gelir.

7- 21 Aralık

8- 21 Haziran

9- Buradaki ifadede çelişki gibi görülen Azab ve Ceza ile kasdedilen husus şu şekilde açıklanabilir. Bu dünyada verilen karşılık Ceza olarak adlandırılmaktayken Ahiret’te verilen karşılık ise Azab olarak adlandırılmaktadır. Yani Allah onları domuza çevirerek bu dünyada cezalandırmıştır oysa Firavun ve ailesine Ahiret’te çok büyük bir Azab vardır.

10- Cehennem’in yedi kapısı bazı Müfessirler’ce Cehennem’deki yedi tabaka olarak adlandırılmıştır. Bazı rivayetlere göre ilk tabaka olan Haviye günahkar Mü’minler için, Sakar Yahudiler için, Sa’ir Hıristiyanlar için, Cahim Sabiler için, Leza ateşperest Mecusiler için, Hutame putperestler için ve pekçok farklı isimle adlandırılan yedincikapı (tabaka) Cehennem ise Münafıklar içindir.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1070
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ER-RADDU ALA'L CEHMİYYE VE'Z ZENÂDİKA -İMÂM AHMED
« Yanıtla #2 : 12.06.2015, 06:22 »
CEHMİYE’YE REDDİYE

Kur’an Ayetleri'nin birbiriyle çeliştiğini iddia eden Cehmiye'ye cevap

I- Cehmiye'nin Allah İnancı

İmam Ahmed (rahimehullah) diyor ki: İşte Cehm ve taraftarları da11 bu şekilde insanları Kur’an’ın ve Hadisler'in Müteşabihleri'ne da’vet ettiler. Böylece hem kendileri saptılar, hem de sözleriyle bir çok insanı saptırdılar. Allah’ın düşmanı Cehm hakkında bize ulaşan bilgiler şunlardır: Horasan’ın Tirmiz kentindendir. Alimler'le girdiği polemikleri ve bazı Kelami görüşleri vardır. Genellikle Allah hakkında düşünceler ileri sürerdi. Bir gün “Semeni”12 adı verilen Müşrik bir toplulukla karşılaştı. Bunlar Cehm’i tanıdılar ve ona dediler ki:

Seninle tartışalım. Eğer bizim kanıtlarımız karşısında yenilirsen bizim Dinimiz'e girersin. Biz senin kanıtlarına cevap veremezsek, senin Din'ine gireriz. Cehm’e söyledikleri şuydu:

Sen bir tanrının olduğunu söylemiyor musun? Evet, dedi, söylüyorum. Dediler ki:

Peki, bu tanrını gördün mü? Hayır, dedi. Ya sözlerini duydun mu? dediler. Hayır, dedi. Kokusunu aldın mı? dediler. Hayır, dedi. Hissettin mi? dediler. Hayır, dedi. Ona hiç dokundun mu? dediler. Hayır, dedi. Dediler ki:

Onun İlah olduğunu nereden biliyorsun? Bu soru karşısında Cehm şaşırdı ve kırk gün boyunca nasıl bir kanıtla cevap vereceğini düşündü13. Sonra, Hıristiyan Zındıklar'ın kanıtlarına benzer bir kanıt bulabildi. Şöyle ki, Hıristiyan Zındıklar, Meryem oğlu İsa’nın içindeki Ruh'un, Allah’ın zatından olan Ruh'u olduğunu ileri sürüyorlar. Allah, bir şey meydana getirmek istediği zaman, bir Mahluk'un içine girer, o Mahluk'un diliyle konuşur ve onun dilinden dilediğini emreder, dilediğini yasaklar. O gözlerin göremediği bir Ruh'tur...

Cehm bu kanıtı alır ve Semeni olan kişiye şöyle der:

Sen, içinde bir Ruh olduğunu söylemiyor musun? adam: Evet, der. Peki, sen Ruh'unu gördün mü? diye sorar. Hayır, görmedim, der. Sözlerini duydun mu? diye sorar. Hayır, der. Onu hissettin mi veya ona dokundun mu? diye sorar. Hayır, cevabını verir. Bunun üzerine şöyle der:

İşte Allah da böyledir. Yüzünü göremezsin, sesini işitemezsin, kokusunu alamazsın. O gözler tarafından görülemez. Bir mekanda olup da başka bir mekanda olmaması söz konusu değildir.

O, bu iddiasına dayanarak olarak Muteşabihat'tan olan üç tane Ayet buldu:


لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ

“O'nun benzeri olan hiçbir şey yoktur.” (eş-Şura 42/11);

وَهُوَ اللَّهُ فِي السَّمَاوَاتِ وَفِي الْأَرْضِ ۖ يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ

“Göklerde ve yerde Allah O'dur. Gizlinizi ve açığınızı bilir; kazanmakta olduklarınızı da bilir.” (el-En'am 6/3);

لَّا تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ ۖ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ

“Gözler O'nu idrak edemez; O gözleri idrak eder; O Latif'tir, Habir (herşeyden haberdar)'dir.” (el-Enam 6/103)

İşte Mezhebi'nin esasını bu üç Ayet üzerine bina etmek suretiyle Kur’anı kendi kafasına göre Te’vil etti ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)‘in Hadisleri'ni de yalanladı. Ve bir kimse Allah (Te'ala)'nın Kur’an’da kendisini Tavsif ettiği yahut (sallallahu aleyhi ve sellem)‘in söylediği şekilde vasfederse Kafir olup Muşebbihe’ye14 dahil olur, dedi ve bu sözüyle bir çok kimseyi insanı saptırdı. Basra’da kendisine Ebu Hanife’nin ve Amr ibni Ubeyd’in15 Ashabı'ndan bir çok kimse tabi oldu. Bu suretle Cehm “Cehmiyye” Din'ini kurmuş oldu.

Halk, onlardan Allah-u Te'ala’nın
“ليس كمثله شيء" yani; “O'nun benzeri olan hiçbir şey yoktur.” eş-Şura 42/11 kavli hakkında sorduğu zaman onlar bunu “eşyadan O'nun benzeri hiçbir şey yoktur, nasıl Arş üzerinde bulunuyorsa yedi kat yer altında dahi öylece bulunmaktadır. Hiçbir mekan ondan hali değildir; zaten O, şu veya bu mekanda değildir. Konuşmamıştır ve konuşmayacaktır. Ne dünyada ne de Ahiret'te O'nu kimse göremez. Herhangi bir sıfatla ve de herhangi bir fiil ile ne tavsif olunur, ne de bilinir! O'nun gaye ve Munteha'sı (yani ucu bucağı, belli bir sınırı) yoktur. Akıl ile İdrak olunamaz, O bütünüyle “Vech (yüz, zat)”dir, bütünüyle İlim'dir, bütünüyle “Sem’ (işitme)”dir, bütünüyle “Basar (görme)”dir, bütünüyle Nur'dur, bütünüyle Kudret'tir. O’nda iki şey birarada bulunamayacağı gibi birbiriyle çelişkili iki Sıfat da bulunamaz. O'nun aşağısı yukarısı, etrafı yönü olmadığı gibi sağı solu da yoktur. Ağır olmadığı gibi hafif de değildir. O'nun rengi de Cism'i de yoktur. Ma’mul (yani kendisine bir iş veya Te’sir İcra edilmiş) ve Ma’kul (yani akılla İdrak edilebilir) değildir. Ve O, kalbine gelip de bilmiş olduğun herşeyin Hilafı'nadır.” şeklinde açıklıyorlar.

Ahmed (rahimehullah) dedi ki: Biz O (celle celaluhu) bir şeydir diyoruz onlar ise “O bir şeydir, fakat diğer şeyler gibi değildir. Akıl sahipleri ise bunun “O, bir şey değildir” demek olduğunu anlarlar. Bu suretle onların hiçbir şeye İman etmedikleri fakat Zahiren söyledikleri  şeylerle kendilerinden Bela'yı (yani Mürtedler'e ve Zındıklar'a uygulanan ölüm Cezası'nı) defetmeye çalıştıkları insanlar nezdinde açıklık kazanmış oldu. Kendilerine: “Kime İbadet ediyorsunuz?” diye sorulduğu zaman, “Bu Mahlukat'ın işlerini düzenliyene İbadet ediyoruz” cevabını verirler. “Peki bu Mahlukat'ın işlerini düzenliyen Zat hiçbir Sıfat'la bilinemeyen, Meçhul bir varlık mıdır?” dediğimiz zaman onlar “evet” diyorlar. Şu halde Müslümanlar, sizin hiçbir şeye İbadet etmediğinizi ve ancak Zahiren gösterdiğiniz şeylerle kendinizden Bela'yı defetmeye çalıştığınızı iyi bilmişlerdir, deriz. Sonra bunlara, “O, işleri düzenliyen yüce varlık Musa (aleyhi selam)’la konuştu” dediğimiz zaman “Hayır O, konuşmadı ve konuşmaz, çünkü Kelam ancak bir organ, uzuv vasıtasıyla olur, Allah’da ise organ olmaz” cevabını verirler. Cahil bir adam bunların sözlerini işittiği zaman, Allah'ı en çok Tazim edenlerin bunlar olduğunu Zanneder. O bilmez ki bunların sözleri Dalalet'e ve Küfr'e döner ve yine anlamaz ki onlar Allah hakkında ancak iftira içeren sözler sarfederler.

II- Cehmiyenin Ca’l kelimesine verdiği anlam ve Kur’an hakkındaki inancının Reddedilmesi

HALK’UL KUR’AN MESELESİ

Yaratma (Halk) ve kılma (Ca’l) arasındaki fark


Cehmi’ye sorulacak şeylerden olmak üzere ona şöyle denilir: Kur’an’ın Mahluk olduğuna dair Cenabı Allah'ın Kur’an’da herhangi bir haberini buluyor musunuz? Elbette bulamaz. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in Hadisleri'nde Kur’an Mahluk'tur dediğini buluyor musunuz? Şüphesiz bulamaz. Şu halde bu sözü nerden çıkartıyorsunuz, denildiği zaman derhal Yüce Allah’ın:
إِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْآناً عَرَبِيّاً لَّعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ “Düşünüp anlayasınız diye gerçekten Biz, onu Arabça bir Kur'an kılmışızdır.” (ez-Zuhruf 43/3) kavlinden, diyecek. Zannediyor ki bu ayette geçen “ca’l”, “halk” manasındadır. Bu suretle Müteşabih sözlerden bir söz ortaya atıyor ki bununla Müteşabih'in Tenzili'nde İlhad kasdedenler ve Te’vilinde Fitne'ye yol açmak isteyenler Delil getirirler.

Şunu izah edelim: Kur’an-ı Kerim’de yaratma (halk)’nın fiil ve kavillerinden hikaye yoluyla zikr olunan “ca’l” iki manada kullanılmıştır:
“الَّذِينَ جَعَلُوا الْقُرْآنَ عِضِينَ” “Onlar Kur'anı parça-parça kıldılar.” (el-Hicr 15/91) Kavlindeki “ca’l” tesmiye yani isimlendirme manasındadır. Çünkü müşrikler, Kur’an hakkında şiirdir, evvelkilerin haberleridir ve sayıklamadır,karma karışık rüyalardır diyorlardı.“ وَجَعَلُوا الْمَلَائِكَة الَّذِينَ هُمْ عِبَادُ الرَّحْمَنِ إِنَاثاً “Onlar, Rahman'ın kulları olan Melekleri de dişi saydılar.” (ez-Zuhruf 43/19) Ayet-i kerimesi “Bunlar, Melekleri dişi olarak isimlendirdiler” manasına gelir.

Bununla beraber Kur’an’da (Ca’l) tesmiye manasından başka manalarda da zikredilmiştir. Örneğin şu Ayet'te olduğu gibi:
يَجْعَلُونَ أَصْابِعَهُمْ فِي آذَانِ “parmaklarını kulaklarına tıkıyorlar.” (el-Bakara 2/19) Bu Ayet'te geçen “Ceale” fiili kulların fiilerinden bir fiili ifade etmek için kullanılmıştır. “إِذَا جَعَلَهُ نَاراً” (...) “Demiri bir ateş haline getirince...” (el-Kehf 17/96) kavlinde de bir fiil, iş manasındadır. İşte bunlar Mahlukat'ın kıldığı (ca’l ettiği) şeylerdir.

Sonra Allah-u Te'ala’nın kendi emrinde yaratıcılığa/Halikiyyet'e Tealluk eden (Ca’l) ancak Halk (yaratma) manasında olur ve ancak “halk” makamına kaimdir ve ondan ayrılmaz. Halk manasına “ca’l” kullanılan yerlerden olmak üzere şu Ayetler'i zikredebiliriz:


الْحَمْدُ لِلّهِ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَات ِوَالنُّورَ

“Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah'a mahsustur.” (el-En’am 6/1) buyuruyor ki karanlıkları ve aydınlığı halkeden manasındadır. Keza;

وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ

“Sizin için kulaklar, gözler varetti.” (en-Nahl 16/78);

وَجَعَل َلَكُمُ الْسَّمْعَ وَالأَبْصَارَ وَجَعَلْنَا اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ آيَتَيْنِ

“Biz, geceyi ve gündüzü iki ayet kıldık.” (el-İsra 17/12);

وَجَعَل َلَكُمُ الْسَّمْعَ وَالأَبْصَارَ وَجَعَلْنَا اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ آيَتَيْنِ

“Ay'ı içlerinde bir ışık, güneşi de bir lamba yapmıştır.” (Nuh 71/16);

هُوَ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ إِلَيْهَا

“Sizi bir tek nefisten yaratan, onunla Sükunet bulsun diye eşini de ondan yaratan Allah'tır.” (el-A’raf 7/189) Yani Adem (aleyhi selam)’den eşi Havva’yı Halkeden diyor. Yine başka bir yerde:

وَجَعَلَ لَهَا رَوَاسِيَ

“yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi.” (en-Neml 27/61) buyurmaktadır.

Bunların emsali Kur’an’da çoktur. Allahu Te'ala hakkında bu minval üzere zikrolunan “Ceale” ancak “Halk” manasındadır. Diğer manada olmak üzere:


مَا جَعَلَ اللّهُ مِن بَحِيرَةٍ وَلاَ سَآئِبَةٍ

“Allah, ne Bahire'yi, ne Saibe'yi Meşru kılmıştır.” (el-Ma'ide 5/103) veya İbrahim (aleyhi selam)’a hitaben söylediği:

إِنِّي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ إِمَاماً “Rabbi: Ben seni bütün insanlara İmam (önder) yapacağım, buyurdu.” (el-Bakara 2/124)

Bu Ayetler'de “Ca’l”, “Halk” manasında değildir. Zira konu, “Bahire” ve “Saibe” namıyla develerin yaratılması değildir. İbrahim (aleyhi selam)'ın yaratılması ise şüphesiz İmam kılınmasından öncedir. Keza İbrahim (aleyhi selam)’ın:


رَبِّ اجْعَلْ هَـذَا الْبَلَدَ آمِناً

“Rabbim, bu şehri güvenli kıl!” (İbrahim 14/35) ve:

رَبِّ اجْعَلْنِي مُقِيمَ الصَّلاَةِ

“Rabbim, beni namazı devamlı kılanlardan eyle.” (İbrahim 14/40) dediğini nakleden Ayetler'de “Ceale” Halk manasında değildir, zira “beni namazı İkame eden birisi olarak yarat” manasını kasdetmediği aşikardır. Keza:

يُرِيدُ اللّهُ أَلاَّ يَجْعَلَ لَهُمْ حَظّاً فِي الآخِرَةِ

“Allah onlara, Ahiret'ten yana bir Nasib vermemek istiyor.” (Al-i İmran 3/176) ve Musa (aleyhi selam)’ın annesine hitaben söylediği:

إِنَّا رَادُّوهُ إِلَيْكِ وَجَاعِلُوهُ مِنَ الْمُرْسَلِينَ “Biz, muhakkak onu sana iade edeceğiz ve kendisini peygamberlerden biri yapacağız.” (el-Kasas 28/7) Ayeti'nde “biz onu peygamber olarak yaratacağız” manasını kasdetmiyor.

Zira Allah-u Te'ala Musa (aleyhi selam)’ın annesine evvela Musa (aleyhi selam)’ı kendisine iade edeceğini, sonra da onu Rasul yapacağını Va’d ediyor. Yine:


وَيَجْعَلَ الْخَبِيثَ بَعْضَهُ عَلَىَ بَعْضٍ فَيَرْكُمَهُ جَمِيعاً فَيَجْعَلَه  فِي جَهَنَّمَ

“Bütün Murdarlar'ın bir kısmını diğer bir kısmının üstüne koyup hepsini yığarak Cehennem'e atması içindir.” (el-Enfal 8/37) ve ayrıca:

وَنُرِيدُ أَن نَّمُنَّ عَلَى الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوافِي الْأَرْضِ وَنَجْعَلَهُمْأَئِمَّةً وَنَجْعَلَهُمُ الْوَارِثِينَ

“Biz istiyorduk ki o yerdeki Mustazaflar'a Lutfedelim, onları önderler yapalım, onları diğerlerinin yerine mirasçı kılalım.” (el-Kasas 28/5)

Bunun manası dahi “biz onları imamlar olarak halkederiz ve varislerden kılarız” demek değildir. Aynı şekilde:


فَلَمَّا تَجَلَّى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكّاً

“Rabbi o dağa Tecelli edince onu paramparça etti.” (el-A’raf 7/143) buyurmaktadır.16

Bunun Kur’an’da örneği çoktur. Bu ve bu gibi Ayetler'de geçen
“جَعَلَ” hiç bir vechiyle “ خَلَقَ” manasında değildir. Şu halde Allah-u Te'ala “Ceale”yi iki Vecih'le; bir tanesinde “Halk” yani “yaratmak” manasında, diğerindeyse yaratma manasının dışında kullanırken Cehmi, hangi delile istinaden “Ceale”yi “Haleka” manasına tahsis etmiştir?

Eğer Cehmi, Kur’an’ın Mahluk olduğu iddiasına delil gösterdiği:


إِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا

“Biz, onu Arabça bir Kur'an kılmışızdır.” (ez-Zuhruf 43/3) kavlindeki “Ceale”yi Allah’ın vasfettiği manaya hamlederse ne ala! Yoksa Allah’ın Kelamı'nı işitip aklettikten sonra kasden Tahrif edenler sınıfına dahil olur.

Biz, Allah-u Te'ala “Biz, onu Arabça bir Kur'an kılmışızdır” kavlindeki “Ceale”yi “Halk” manasında değil, Allah'ın fiillerinden bir fiil manasında kullanıyor, diyoruz. Nitekim: “Düşünüp anlayasınız diye gerçekten Biz, onu Arabça bir Kur'an kılmışızdır.” (ez-Zuhruf 43/3) buyurmaktadır. Ayrıca:


عَلَى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنذِرِينَ  بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُّبِينٍ

“Apaçık arab diliyle onu senin kalbine (indirdi) ki uyarıcılardan olasın.” (eş-Şuara 26/194-195) ve:

فَإِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ بِلِسَانِ

“Biz Kur'an'ı senin dilin üzere kolaylaştırdık.” (Meryem 19/97) buyurmuştur.

Cenabı Hakk Kur’an’ı Arapça kılıp Nebisi'nin lisanı üzere kolaylaştırdığı vakit bu “Ceale” Allah-u Te'ala’nın kendisiyle Kur’an’ı Arapça kıldığı bir fiil oluyor. İşte bu açıklama Allahu Te'ala’ nın kendisi için Hidayet irade ettiği kimse için kafidir.

III- Kur’an’ın Allah’tan ayrı olduğuna bağlac ‘ve’ nin Delil oluşu

KUR’AN’IN ALLAH’IN KENDİSİ MİDİR, DEĞİL MİDİR DİYEREK DELİL GETİRENLERE CEVAP


Sonra Cehm, yine Muhal olan başka bir iddia ortaya atarak şöyle demiştir: Kur’an Allah mıdır, yoksa Allah'tan başka bir şey midir, bize haber verin. Böylece Kur’an hakkında insanları Vehm'e sevkeden bir iddia ortaya atmış oldu. Cahil'e Kur’an Allah mıdır, Allah’tan gayrı mıdır diye sorulduğunda muhakkak iki cevaptan birini verecektir: Eğer Allah’tır derse Cehmi ona: Kafir oldun, der. Yok eğer Allah’tan başkasıdır, derse doğru söyledin, der. Allah’tan gayrısı da Mahluk olduğundan dolayı Cahil'in nefsinde Cehmi’nin düşüncesine doğru bir meyil oluşur. Halbuki bu mesele de Cehmiye’ nin yaptığı muğalatalardan (spekülasyonlardan) birisidir. Bunun cevabı ise şudur: Allah celle senauhu Kur’an-ı Kerim’de “Kur’an benim aynımdır, yahut gayrımdır” diye bir şey söylemedi. Kur’an benim Kelamım'dır, dedi. Biz de Kur’an’ı Allah’ın verdiği isimle isimlendirerek onun “Kelamullah” olduğunu söyleriz. Kim ki Kur’an’ı Allah’ın isimlendirdiği şekilde isimlendirirse Hidayet bulmuş olur. Kim de ona başka bir isim verirse Dalalet'te kalanlardan olur.

Şüphesiz Allah-u Te'ala, kavli ile yaratmasını ayırmıştır ve Halk/yaratma yerine Kavl/söyleme dememiştir. Mesela bir Ayet-i Kerime'de:


أَلاَ لَهُ الْخَلْقُ وَ الأَمْرُ

“Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O'na mahsustur.” (el-A’raf 7/54) buyurmaktadır.

“Halk O’nun’dur” dendiğinde Mahlukat sınıfından olan herşey bu kapsama dahil olur. Bundan sonra yaratılmış olmayan şeyi zikrederek
وَ الأَمْرُ buyurdu. Emir ise ancak sözle olur. Cenabı Hakk sözünün Mahluk olmasından Münezzeh'tir. Allah-u Te'ala Duhan Suresi'nin baş tarafında şöyle buyurmaktadır:

حم وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ إِنَّا أَنزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةٍ مُّبَارَكَةٍ إِنَّا كُنَّا مُنذِرِينَ فِيهَا يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ أَمْراً مِّنْ عِندِنَا إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ

"Ha-Mim. O apaçık Kitab'a andolsun ki biz onu gerçekten Mübarek bir gecede indirdik. Çünkü biz onunla insanları uyarmaktayız. Katımızdan bir emirle, her Hikmet'li işe o gecede Hükmedilir. Doğrusu Biz öteden beri peygamberler göndermekteyiz. (Duhan 44/1-5)

Burdaki
  أَمْراً مِّنْ عِندِنَا “Katımızdan bir emir” ifadesinde kasdedilen, Kur’an’dır.17 Ayrıca:

لِلَّهِ الْأَمْرُ مِن قَبْلُ وَمِن بَعْدُ

“Önünde de sonunda da emir Allah'ındır.” (er-Rum 30/4) buyurmaktadır.

Yaratmadan önce de, yaratmadan sonra da emir O’nundur, diyor. Demek ki Allah-u Te'ala hem Halkediyor, hem Emrediyor. Söylemesi de yaratmasından ayrıdır. Aynı şekilde:


ذَ‌ٰلِكَ أَمْرُ اللَّهِ أَنزَلَهُ إِلَيْكُمْ

“İşte bu (anlatılan Hükümler), Allah'ın size indirdiği Emr'idir.” (Talak 65/5) buyurmaktadır. Ayrıca şöyle buyurmuştur:

حَتَّىٰ إِذَا جَاءَ أَمْرُنَا وَفَارَ التَّنُّورُ 

“Nihayet emrimiz gelip tandır kaynamaya (her taraftan sular fışkırmaya) başlayınca... (Huud 11/40)
 
CENAB-I HAKK'IN KELAM'I İLE YARATMASINI AYRI TUTTUĞUNUN BEYANI

Cenabı Allah bir şeyi iki yahud üç isimle adlandırdığı zaman “Mürsel” yani yek diğerine atıfsız olarak bırakır. Eğer birbirine zıt iki şeyi isimlendirecek olursa onları Mürsel bırakmaz, aralarını ayırır. (Yani başka başka şeyler olduklarından dolayı “vav” atıf harfi ile aralarını fasleder). Allah-u Te'ala’nın şu kavlinde olduğu gibi:


قَالُواْ يَا أَيُّهَا الْعَزِيزُ إِنَّ لَهُ أَباً شَيْخاً كَبِيراً

"Dediler ki: Ey aziz! Gerçekten onun büyük, yaşlı bir babası var." (Yusuf 12/78)

Bu Ayet-i Kerime'de bir şeyi/kişiyi-yani Yakub (aleyhi selam)’ı- üç isimle adlandırmıştır. (Yani büyük, yaşlı, baba) Fakat bu isimleri ayırmamış, Mürsel bırakmıştır. Yani
إن له أبا وشيخا وكبيرا “Gerçekten onun büyük ve yaşlı ve bir babası var.” dememiştir.

خَيْراً مِّنكُنَّ مُسْلِمَاتٍ مُّؤْمِنَاتٍ قَانِتَاتٍ تَائِبَاتٍ عَابِدَاتٍ  أَزْوَاجاً عَسَى رَبُّهُ إِن طَلَّقَكُنَّ أَن يُبْدِلَهًُ

Eğer o sizi boşarsa belki de Rabbi ona, sizden daha hayırlı, kendisini Allah'a teslim eden, inanan, gönülden İtaat eden, Tevbe eden, oruç tutan… eşler verir. Dedikten sonra: ثَيِّبَاتٍ وَأَبْكَاراً “dul ve bakire” buyurmaktadır. Yani dul ve bakire birbirinden ayrı şeyler olduğu için aralarını atıf harfi ile ayırıyor, Mürsel bırakmıyor. Yine başka bir yerde:

وَمَا يَسْتَوِي الْأَعْمَى وَالْبَصِيرُ

“Kör ile gören eşit olmaz.” buyurmaktadır. (Fatır 35/19) Kör ile gören ayrı şeyler olduklarından dolayı aralarını “vav” ile ayırmıştır. Sonra da:

وَلَا الظُّلُمَاتُ وَلَا النُّورُ وَلَا الظِّلُّ وَلَا الْحَرُورُ

Karanlıklarla aydınlık, gölge ile sıcaklık da bir olmaz. (Fatır 35/20-21) buyurmuştur.

Bunların hepsi birbirinden ayrı şeyler oldukları için aralarını fasletmiştir. Başka bir yerde ise şöyle buyurmuştur:


الْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلَامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَزِيزُالْجَبَّارُالْمُتَكَبِّرُ

O, Mülk'ün sahibidir, eksiklikten Münezzeh'tir, sSelamet verendir, Emniyet'e kavuşturandır, gözetip koruyandır, üstündür, istediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır. (el-Haşr 59/22)

Bu sıfatların hepsi aynı şeyin ismi olduğu için mursel bırakılmıştır, fasledilmemiştir. İşte bundan dolayıdır ki Cenabı Allah:


أَلاَ لَهُ الْخَلْقُ وَ الأَمْرُ

“Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O'na mahsustur.” (el-A’raf 7/54) buyurduğu vakit yaratmak ve emretmek birbirinden ayrı kavramlar olduğu için aralarını harf-i atıf olan “و” (vav) ile ayırmıştır.

IV- Kur’an Vahyedilmiştir, yaratılmamıştır

KUR’AN’IN VAHİY MAHSULÜ OLUP MAHLUK OLMADIĞININ İSBATI


Bu hususta Allah-u Te'ala’ın şu kavlini zikredebiliriz:


وَالنَّجْمِ إِذَا هَوَى مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوَى وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى عَلَّمَهُ شَدِيدُ الْقُوَى

“Battığı zaman yıldıza andolsun ki, arkadaşınız (Muhammed) sapmadı ve Batıl'a inanmadı; o, arzusuna göre de konuşmaz. Onun konuşması ancak, bildirilen bir Vahiy iledir. Ona (bu Kur'an'ı) üstün (oldukça çetin) bir güç sahibi (Cebrail) öğretmiştir.” (en-Necm 53/1-5)

Kureyş Kafirler'i Kur’an hakkında “şiirdir, eskilerin masallarıdır, karmakarışık rüyalardır, Muhammed onu kendisi uyduruyor veya başkasından öğreniyor” gibi sözler sarfettiler; bunun üzerine Allah-u Te'ala Kur’an’ın iniş vaktini kasdederek batmak üzere olan yıldıza yemin etti ve ardından Kur’an’ın Vahiy'den başka bir şey olduğuna dair düşünceleri iptal etti. Zira “Onun konuşması ancak, bildirilen bir Vahiy iledir.” kavli Kur’an ancak Vahyolunan bir Vahiy'dir, demektir. Sonra “Ona (yani Muhammed’e) üstün  bir güç sahibi (Cebrail) öğretmiştir.” buyurmuştur.


فَأَوْحَى إِلَى عَبْدِهِ مَا أَوْحَى 

“Allah o anda kuluna Vahyedeceğini Vahyetti.” (en-Necm 53/10) kavline kadar bunlardan bahsetti ve Kur’an’ı Vahy olarak isimlendirdi, yaratılmış olarak vasfetmedi.

V- Kur’an şeydir

Bab: RAHMAN’IN KAVLİ OLAN VE OLMAYAN ARASINDAKİ FARK


Sonra Cehm başka bir şey iddia etmiş ve şöyle demiştir: Bize Kur’an hakkında haber veriniz, Kur’an “şey” midir? Biz de tabii ki “şey” dir, dedik. Bunun üzerine “Allah her şeyin yaratıcısıdır, şu halde Kur’an niçin yaratılmış şeyler sınıfından sayılmıyor, halbuki siz onun “şey” olduğunu itiraf ediyorsunuz.” dediler. Bütün mevcudiyetimle söylüyorum ki iddiasından kimseye deva olacak bir şey çıkmadığı halde iddiası mümkün olan her şeyi iddia olarak ortaya atmaktadır. Ortaya attığı bu iddialarla da halkın kafasını karıştırmıştır. Biz kendisine şu cevabı veririz: Allah Azze ve Celle kitabında Kur’an’ı “şey” olarak isimlendirmedi. Ancak kendisine hitap ettiği nesneye “şey” ismini verdi. Şanı yüce Allah’ın şu kavlini görmüyor musun?


إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَن نَّقُولَ لَهُ كُن فَيَكُونُ

“Biz bir şeyi dilediğimiz zaman, ona sözümüz sadece; ol! dememizdir. O da hemen oluverir.” (en-Nahl 16/40) buyurmuştur. Burada zikrolunan “şey”den kasıt Azze ve Celle’nin sözü değildir, bilakis kendisine söz söylenendir. Başka bir Ayet'te:

إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئاً أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

“O'nun emri, birşeyi dileyince ona sadece: Ol! demektir. O da oluverir.” (Ya-Sin 36/82) denilmektedir. Şu halde buradaki “şey” Allah’ın emri değildir. Bu “şey” ancak Allah’ın emriyle mevcud olan nesnedir.

Cenabı Hakk'ın kendi Kelamı'nı yaratılmış şeyler kapsamına dahil etmediğine işaret eden Delil ve Alametler'den birisi de Ad Kavmi üzerine gönderdiği rüzgar hakkındaki şu Ayet'tir:


تُدَمِّرُ كُلَّ شَيْءٍ بِأَمْرِ رَبِّهَا

“O rüzgar, Rabbi'nin emri ile HERŞEYİ yıkar mahveder.” (el-Ahkaf 46/25)

Rüzgar bir çok şeye rastladığı halde Helak etmedi; kendilerini kuşatan evleri ve barınakları olan dağlara rastladığı halde onları Helak etmemiştir. Halbuki Ayet'te “herseyi yıkar mahveder.” buyrulmuştur. İşte aynı şekilde Yüce Allah’ın:


اللّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ

"Allah herşeyi yaratandır." (er-Rad 13/16) buyruğunda da –haşa- kendi Zatı'nı, İlmi'ni ve Kelamı'nın yaratılmış şeylerden olduğunu kasdetmemektedir. Keza Sebe Melikesi Belkıs hakkında:

أُوتِيَتْ مِن كُلِّ شَيْءٍ

“Kendisine herşey verilmiş” (en-Neml 27/23) buyurmaktadır. Halbuki Süleyman (aleyhi selam)’ın Mülk'ü de bir “şey” olduğu halde Belkıs buna Malik değildi. Aynı bunun gibi de Allah-u Te'ala "Allah herşeyi yaratandır." buyururken Kelamı'nı bu yaratılmış şeyler kapsamına dahil etmemiştir.

Cenabı Allah Musa (aleyhi selam)'a:


وَاصْطَنَعْتُكَ لِنَفْسِي

“Ben, seni kendim (nefsim) için yetiştirdim.” (Ta-Ha 20/41) demiştir. Aynı şekilde: 

وَيُحَذِّرُكُمُ اللّهُ نَفْسَهُ

“Allah sizi Kendisiyle (nefsiyle) korkutur.” (Al-i İmran 3/28) buyurmaktadır. Ayrıca: 

كَتَبَ رَبُّكُمْ عَلَى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ

“Rabbiniz rahmeti kendi (nefsi) üzerine yazdı.” (el-Enam 6/54) buyurmuştur. Keza İsa (aleyhi selam) Kıyamet Günü şöyle diyecektir:

إِن كُنتُ قُلْتُهُ فَقَدْ عَلِمْتَهُ تَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِي وَلاَ أَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِكَ إِنَّكَ أَنتَ عَلاَّمُ الْغُيُوبِ

“Sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben ise Sen'in nefsinde olanı bilmem, çünkü gaybları bilen yalnız Sen'sin, Sen!” (el-Ma'ide 5/116) Halbuki başka bir Ayet-i Kerime’de:

كُلُّ نَفْسٍ ذَآئِقَةُ الْمَوْتِ

“Her nefis, ölümü tadacaktır.” (Al-i İmran 3/185) buyurmaktadır.

Allah Azze ve Celle hakkında salim fikre sahip olan herkes bu Ayet'te “her Nefis” buyurmakla beraber Cenabı Hakk'ın Kendi Nefsi'ni ölümü tadacaklar meyanında kasdetmediğini kolaylıkla anlar. İşte bunun gibi de "Allah herşeyi yaratandır." dediği zaman yaratılmış olan diğer şeylerle birlikte Kendi Nefsi'ni, İlmi'ni ve Kelamı'nı kasdetmiyor. Bu açıklamalar Allah hakkında salim bir fikre sahip olanlar için kafidir. Allah,  düşünüp de Kitab ve Sünnet'e Muhalif görüşlerden Rücu eden ve Allah hakkında ancak Hak olanı söyleyen kimseye Rahmet etsin.

Zira Allah-u Te'ala yarattıklarından Misak aldı ve şöyle buyurdu:


أَلَمْ يُؤْخَذْ عَلَيْهِم مِّيثَاقُ الْكِتَابِ أَن لَّا يَقُولُوا عَلَى اللَّهِ إِلَّا الْحَقَّ

“Allah'a karşı yalnız Hakk'ı söyleyeceklerine dair kendilerinden Kitab'da söz alınmamış mıydı?” (el-A’raf 7/169) Başka bir yerde de şöyle buyurmuştur:

قُلْ إِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّيَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ وَالْإِثْمَ وَالْبَغْيَ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَأَن تُشْرِكُوا بِاللَّهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِ سُلْطَانًا وَأَن تَقُولُوا عَلَى اللَّهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ

“De ki: Rabbim ancak açık ve gizli kötülükleri, günahı ve haksız yere sınırı aşmayı, hakkında hiçbir Delil indirmediği bir şeyi, Allah'a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi Haram kılmıştır.” (el-A’raf 7/33)

Böylece Allah-u Te'ala Kendi'si hakkında yalan söylemeyi Haram kılmış ve şöyle demiştir:


وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ تَرَى الَّذِينَ كَذَبُوا عَلَى اللَّهِ وُجُوهُهُم مُّسْوَدَّةٌ ۚ أَلَيْسَ فِي جَهَنَّمَ مَثْوًى لِّلْمُتَكَبِّرِينَ

“Kıyamet Günü'nde Allah hakkında yalan söyleyenlerin yüzlerinin kapkara olduğunu görürsün. Kibirlenenlerin kalacağı yer Cehennem'de değil midir?” (ez-Zümer 39/60) Cenab-ı Allah bizi ve sizi saptırıcıların Fitnesi'nden muhafaza buyursun.

Cenab-ı Hakk Kelamı'nı bir çok yerde zikretmiş, fakat hiç birinde yaratılmış olarak isimlendirmemiştir. Bilakis hep Kelam olarak isimlendirmiştir. Şu Ayetler'de olduğu gibi:


فَتَلَقَّىٰ آدَمُ مِن رَّبِّهِ كَلِمَاتٍ

“Adem, Rabbinden (birtakım) kelimeler aldı.” (el-Bakara 2/37)

أَفَتَطْمَعُونَ أَن يُؤْمِنُوا لَكُمْ وَقَدْ كَانَ فَرِيقٌ مِّنْهُمْ يَسْمَعُونَ كَلَامَ اللَّهِ ثُمَّ يُحَرِّفُونَهُ

“Onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa ki, onlardan bir zümre, Allah'ın Kelamı'nı işitirler de iyice anladıktan sonra, bile bile onu Tahrif ederlerdi.” (el-Bakara 2/75)

وَلَمَّا جَاءَ مُوسَىٰ لِمِيقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُ...

“Musa tayin ettiğimiz özel vakitte gelip Rabbi O'na Kelamı ile iltifatta bulununca…” (el-A’raf 7/143)

قَالَ يَا مُوسَىٰ إِنِّي اصْطَفَيْتُكَ عَلَى النَّاسِ بِرِسَالَاتِي وَبِكَلَامِي فَخُذْ مَا آتَيْتُكَ وَكُن مِّنَ الشَّاكِرِينَ

“Buyurdu ki: Ey Musa; Risaletim ve Kelamım'la seni insanlar arasından seçtim. Sana verdiğimi al ve Şükredenler'den ol!.” (el-A’raf 7/144)

وَكَلَّمَ اللَّهُ مُوسَىٰ تَكْلِيمًا

“Ve Allah Musa ile gerçekten konuştu.” (en-Nisa 4/164)

فَآمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الْأُمِّيِّ الَّذِي يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَكَلِمَاتِهِ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ

“Allah'a ve Allah'ın bütün Kelamları'na İman etmiş bulunan o Ümmî Peygamber'e, evet ona uyun ki, Hidayet'e erebilesiniz.” (el-A’raf 7/158)

Ve işte bununla Allah-u Te'ala Allah Rasulü'nün Allah’a ve Kelamı'na İman ettiğini haber vermektedir. Yine şöyle buyurmaktadır:


يُرِيدُونَ أَن يُبَدِّلُوا كَلَامَ اللَّهِ

“Onlar Allah'ın Kelamı'nı değiştirmek isterler.” (el-Fetih 48/15)

قُل لَّوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِّكَلِمَاتِ رَبِّي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَن تَنفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَدًا

“De ki: Eğer Rabbim'in kelimeleri için deniz mürekkep olsa, elbette Rabbim'in kelimeleri tükenmeden deniz tükenir biter. Velev ki denizin bir mislini de yardımcı getirecek olsak.” (el-Kehf 18/109)

وَإِنْ أَحَدٌ مِّنَ الْمُشْرِكِينَ اسْتَجَارَكَ فَأَجِرْهُ حَتَّىٰ يَسْمَعَ كَلَامَ اللَّهِ

“Ve eğer Müşrikler'den bir kimse senden Eman dilerse artık ona Eman ver. Ta ki, Allah’ın Kelamı'nı dinlesin.” (et-Tevbe 9/6) buyuruyor.

Dikkat edilirse burada Allah’ın yarattığını dinlesinler vb., bir şey söylememiştir. İşte bu, apaçık Arapça lisanıyla belirlenmiş, izaha muhtaç olmayan gayet açık bir husustur. Allah’a Hamdolsun.

VI- Allah bize Kur’an’ın kendi Kelamı olduğunu söylememizi yasaklamamıştır

Şimdi Cehmiye’ye sorarım; Allahu Te'ala şu ifadeleri buyurmamış mıdır?


قُولُوا آمَنَّا بِاللَّهِ

“Deyiniz ki, Biz, Allah'a İman ettik.” (el-Bakara 2/136)

وَقُولُوا لِلنَّاسِ حُسْنًا

“İnsanlara güzel söz söyleyin.” (el-Bakara 2/83)

وَقُولُوا آمَنَّا بِالَّذِي أُنزِلَ إِلَيْنَا وَأُنزِلَ إِلَيْكُمْ

“Deyin ki: Biz, hem bize indirilene İman ettik, hem size indirilene.” (el-Ankebut 29/46)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَقُولُوا قَوْلًا سَدِيدًا

“Ey İman edenler, Allah'tan korkun ve sağlam söz söyleyin.” (el-Ahzab 33/70)

فَقُولُوا اشْهَدُوا بِأَنَّا مُسْلِمُونَ

“Şahit olun ki biz Müslümanlar'ız! deyiniz.” (Al-i İmran 3/64)

وَقُلِ الْحَقُّ مِن رَّبِّكُمْ

“De ki: O Hak Rabbiniz'dendir.” (el-Kehf 18/29)

فَقُلْ سَلَامٌ عَلَيْكُمْ

“De ki: Selam sizlere.” (el-En’am 6/54) Buna karşın Allah-u Te'ala’nın “Benim Kelamım'ın Mahluk olduğunu söyleyin” dediğini hiç işitmedik. Ayrıca şu ifadeleri buyurmuştur:

وَلاَ تَقُولُواْ ثَلاَثَةٌ انتَهُواْ

“Allah, üçtür! demeyiniz. Bundan vazgeçiniz.” (en-Nisa 4/171)

وَلاَ تَقُولُواْ لِمَنْ أَلْقَى إِلَيْكُمُ السَّلاَمَ لَسْتَ مُؤْمِناً

“Size Selam veren kimseye, Sen Mü'min değilsin, demeyin.” (en-Nisa 4/94)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَقُولُواْ رَاعِنَا

“Ey iman edenler! Raina, demeyin.” (el-Bakara 2/104)

وَلاَ تَقُولُواْ لِمَنْ يُقْتَلُ فِي سَبيلِ اللّهِ أَمْوَاتٌ

“Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin.” (el-Bakara 2/154)

وَلَا تَقُولَنَّ لِشَيْءٍ إِنِّي فَاعِلٌ ذَلِكَ غَداً

“Hiç bir şey hakkında: Ben bunu yarın mutlaka yapacağım, deme.” (el-Kehf 18/23)

فَلاَ تَقُل لَّهُمَا أُفٍّ

“Sakın onlara: Öf! bile deme.” (el-İsra 17/23)

وَلَا تَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَهاً

“Allah ile beraber başka bir İlah'a yalvarma.” (el-Kasas 28/88)

وَلاَ تَقْتُلُواْ أَوْلاَدَكُم مِّنْ إمْلاَقٍ

“Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin.” (el-En’am 6/151)

وَلاَ تَجْعَلْ يَدَكَ

“Elini boynuna asıp bağlama (cimri olma).” (el-İsra 17/29)

وَلاَ تَقْتُلُواْ النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللّهُ إِلاَّ بِالْحَقِّ

“Allah'ın Haram kıldığı cana haksız yere kıymayın.” (el-En’am 6/151)

وَلاَ تَقْرَبُواْ مَالَ الْيَتِيمِ إِلاَّ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ

”Yetim malına, en iyi şeklin dışında yaklaşmayın.” (el-En’am 6/152)

وَلَا تَمْشِ فِي الْأَرْضِ مَرَحاً

“Yeryüzünde çalımla yürüme!” (Lukman 31/18)

Kur’an’da buna benzer misaller çoktur. İşte bunlar Allah’ın Nehyettiği şeylerdir. Ve Allah-u Te'ala hiçbir zaman “Kur’an’ın benim Kelam'ım olduğunu söylemeyin” diye bir şey buyurmamıştır. Melekler dahi Allah’ın Kelamı'nı “Kelam” olarak isimlendirmiştir. Bu konuda Azze ve celle şöyle buyurmaktadır:


إِذَا فُزِّعَ عَن قُلُوبِهِمْ قَالُوا مَاذَا قَالَ رَبُّكُمْ

“Nihayet kalblerinden dehşet giderildiği zaman: Rabbi'niz ne buyurdu? derler.” (es-Sebe 34/23)

Bunun izahı şudur: Melekler18 İsa (aleyhi selam) ile Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) arasındaki dönemde –aradan uzun süre geçmiş olmasına rağmen- Vahiy sesini hiç işitmemişlerdi. Allah-u Te'ala Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e Vahy edince Melekler, katı taşa demirin vurulması gibi olan Vahy sesini işittiler ve Kıyamet hallerinden bir hal zannettiler, korktular ve yüzleri üzerine Secde'ye kapandılar. İşte “Nihayet kalblerinden dehşet giderildiği zaman” kavlinin anlamı budur. Yani kalplerinden korku ve dehşet gidince başlarını Secde'den kaldırdılar ve “Rabbiniz ne buyurdu?” diye birbirlerine sordular. Rabbi'niz ne yarattı demediler. İşte bu, Allah’ın kendisine Hidayet etmek istediği kimse için yeterli bir izahdır.

VII- Kur’an’ın ışığında Muhdas’ın anlamı

Sonra Cehm başka bir şey daha iddia etmiş ve şöyle demiştir: Ben Allah Tebareke ve Te'ala’nın Kitabın'da bir Ayet buldum ki Kur’an’ın Mahluk olduğuna Delalet etmektedir. Hangi Ayet'tir, dedik. Şu Ayet'i zikretti:


مَا يَأْتِيهِم مِّن ذِكْرٍ مَّن رَّبِّهِم مُّحْدَثٍ إِلَّا اسْتَمَعُوهُ

“Rableri'nden kendilerine gelen her yeni uyarıyı ancak alaya alarak dinliyorlar.” (el-Enbiya 21/2)

[Bu Ayet'te Allah’ın zikri (uyarısı) için –sonradan olma şeyler için de kullanılan-“Muhdes” tabirinin kullanılmasından yola çıkarak] Allah’ın Kur’an’a Muhdes dediğini ve her Muhdes'in de Mahluk olduğunu söyledi.

Hayatımla te’min ederim ki bu, Müteşabihat'tan bir husus olduğu halde bununla insanları şüpheye düşürdü. Allah’tan yardım dileyerek biz de bu hususta Allah’ın Kitabı'nı gözönünde bulundurarak şunları söyledik:

Herhangi iki şey bir isim altında birleşir ve bunlardan biri diğerinden üstün olursa ve de sonra bunlar hakkında övgü söz konusu olursa üstün olan, diğerinden daha çok övgüye layık olur. Eğer bunlar hakkında kınama sözkonusu olursa, daha aşağıda olan diğerine göre kınanmaya daha çok layık olur. Şu Ayetler buna birer örnektir:


إِنَّ اللَّهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُوفٌ رَّحِيمٌ

“Şüphesiz Allah, insanlara karşı Rauf (şefkatli) ve Rahim (çok merhametli)'dir.” (el-Hacc 22/65);

(...) عَيْناً يَشْرَبُ بِهَا عِبَادُ اللَّهِ

“Allah'ın kullarının içtiği bir çeşme...” (İnsan 76/6)

Bu kullar günahkar olanlar değil iyi olanlardır. Burada insanlar ve kullar tabirleri birleşmişlerdir. Ondan dolayı kullar ile Facir olanlar değil, iyilerden olanlar kasdedilmiştir. Zira bunlar tek tek kalınca şöyle buyurulmuştur:


إِنَّ الْأَبْرَارَ لَفِي نَعِيمٍ وَإِنَّ الْفُجَّارَ لَفِي جَحِيمٍ

“Şüphesiz ki, iyiler Naim (Cenneti) içindedirler. Kötüler de Cehennem'dedirler.” (el-İnfitar 82/13-14)

“Şüphesiz Allah, insanlara karşı Rauf ve Rahim'dir.” Ayeti'nde ise her ne kadar Mü’min ile Kafir “insanlar/nas” ismi altında birleşiyorsa da Mü’minler Rahmet ve Re’fete daha layıktır. Zira tek kaldıkları zaman:


إِنَّ اللّهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُوفٌ رَّحِيمٌ

“Şüphesiz ki Allah, insanlara Rauf ve Rahim'dir.” (el-Bakara 2/143) ve:

وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيماً

“O, Mü'minler'e karşı çok Merhametli'dir.” (el-Ahzab 33/43) kavilleri gereğince Medh edilmişlerdir. Kafirler tek olarak zikredilince:

أَلاَ لَعْنَةُ اللّهِ عَلَى الظَّالِمِينَ

“İyi bilin ki: Allah'ın laneti Zalimler'in üzerinedir.” (Huud 11/18) ve:

أَن سَخِطَ اللّهُ عَلَيْهِمْ وَفِي الْعَذَابِ هُمْ خَالِدُونَ

“Allah onlara Gazab etmiştir ve sonsuza kadar Azab'da kalacaklardır.” (el-Ma'ide 5/80) Ayetler'i gereğince kınama/Zemm vuku bulmuştur. Bundan dolayı bunlar Rahmet'e yani Rahmet Ayeti'ne dahil olmazlar. Aynı şekilde:
 
وَلَوْ بَسَطَ اللَّهُ الرِّزْقَ لِعِبَادِهِ لَبَغَوْا فِي الْأَرْضِ

“Eğer Allah Rızk'ı kullarına bol bol verseydi, mutlaka yeryüzünde azgınlık ederlerdi.” (eş-Şura 42/27) kavlinde de kullar/İbad lafzı Mü’min ve Kafir herkes için geçerlidir fakat azgınlık/Bağy ile vasıflandırılmaya Kafir Mü’min'den daha layıktır. Zira Mü’minler yalnız başına zikredildikleri zaman Allah'ın kendilerine bahşetmiş olduğu Ni'meti güzelce idare ettikleri hususunda şöyle buyurmaktadır:

وَالَّذِينَ إِذَا أَنفَقُوا لَمْ يُسْرِفُوا وَلَمْ يَقْتُرُوا وَكَانَ بَيْنَ ذَلِكَ قَوَاماً

“Ve onlar ki, harcadıklarında ne İsraf ne de cimrilik ederler; ikisi arasında orta bir yol tutarlar.” (el-Furkan 25/67);

الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ

“Onlar, Gayb'a inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine Rızık olarak verdiklerimizden İnfak ederler.” (el-Bakara 2/3) ve böylece bunlar Medhedilmektedir.

Ayrıca Davud (aleyhi selam)’a, oğlu Süleyman (aleyhi selam)’a, Zülkarneyn, Ebubekr, Osman (radiyallahu anhum ecmain) ve bunlar gibi olanlara Rızık genişçe verildi ve bu Zatlar'dan hiç birisi azgınlık yapmamıştır. Kafirler ise Münferid olarak zikredildikleri zaman Bağy/azgınlıkla nitelenirler. Mesela Karun hakkında şöyle buyrulur:


إِنَّ قَارُونَ كَانَ مِن قَوْمِ مُوسَى فَبَغَىعَلَيْهِمْ

“Doğrusu Karun, Musa'nın kavmindendi ve onlara karşı azıtmıştı.” (el-Kasas 28/76)

Nemrud ibni Kenan da Allah-u Te'ala kendisine Mülk İhsan ettiği zaman Rabbi hakkında tartışmaya kalkmıştı. Firavun ise Musa (aleyhi selam):


وَقَالَ مُوسَى رَبَّنَا إِنَّكَ آتَيْتَ فِرْعَوْنَ وَمَلأهُ زِينَةً وَأَمْوَالاً فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا

Ey Rabbimiz! Sen Firavun'a ve adamlarına şu dünya hayatında göz kamaştırıcı zenginlik ve bol bol servet verdin.” (Yunus 10/88) dediği zaman azgınlık içersindeydi.

Şu halde ne zamanki Mü’min ile Kafir bir isim altında birleşir de üzerlerine “Bağy” ismi cereyan ederse, Mü’min övgüye daha layık olduğu gibi Bağy ile vasıflandırılmaya Kafir daha layıktır. İşte Allah-u Te'ala:


مَا يَأْتِيهِم مِّن ذِكْرٍ مَّن رَّبِّهِم مُّحْدَثٍ إِلَّا اسْتَمَعُوهُ

“Rablerin'den kendilerine gelen her yeni uyarıyı ancak alaya alarak dinliyorlar.” (el-Enbiya 21/2) buyruğundaki مِّن ذِكْر (Zikir/uyarı) tabiri altında hem kendi zikrini hem de Nebisi (sallallahu aleyhi ve sellem)'in zikrini/uyarısını cem’ etmiştir (birleştirmiştir). Allah’ın zikri yalnız olarak ifade edildiği zaman ona “Hadis/yeni, sonradan olma” ismi verilmez. Şu Ayetler'i işitmiyor musunuz?

وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ

“Ve elbette ki, Allah'ın zikri en büyüktür.” (el-Ankebut 29/45)

وَهَذَا ذِكْرٌ مُّبَارَكٌ

“Ve işte bu (Kur'an) bir Mübarek Zikir'dir.” (el-Enbiya 21/50)

Münferiden Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in zikri/hatırlatması kasdedildiği zaman ona “Hadis” ismi verilir. Allah-u Te'ala’nın şu sözlerini işitmediniz mi?


وَاللَّهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ

“Halbuki sizi de, yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır.” (es-Saffat 37/96)

Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)'in Zikri/hatırlatması ise onun kendi Ameli'dir, onun Amelleri'ni ise Allah yaratmıştır. İki Zikri bir arada Cem’ ettiğine Delil ise “Rablerinden kendilerine gelen her yeni uyarıyı/Zikri ancak alaya alarak dinliyorlar.” kavlidir. Peygamberimiz'in bize onu haber verdiği zamanki Zikri ”Hadis” olarak nitelendirmiştir. Ve biliyorsunuz ki Zikir bize ancak peygamberler yani uyarıcı/Müzekkirler ve Tebliğciler vasıtasıyla geliyor. Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:


وَذَكِّرْ فَإِنَّ الذِّكْرَى تَنفَعُ الْمُؤْمِنِينَ

“Sen hatırlat. Çünkü, hatırlatmak Mü'minlere fayda verir.” (ez-Zariyat 51/55)

فَذَكِّرْ إِن نَّفَعَتِ الذِّكْرَى

“O halde öğüt fayda verecekse, öğüt ver.” (el-A’la 87/9)

فَذَكِّرْ إِنَّمَا أَنتَ مُذَكِّرٌ

“Öğüt ver, çünkü sen; ancak bir öğütçüsün.” (el-Gaşiye 88/21)

İşte bu suretle Zikr lafzı altında Allah’ın Zikri ile Peygamber'in Zikri (hatırlatması) birleşmiştir. Bunlar hakkında “Hadis” yani sonradan icad edilmiş olduklarına dair bir ifade sözkonusu olursa, tek başına zikredildiği zaman kendisine yaratılmış ismi verilen Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Zikri, yine tek olarak anıldığında yaratılmış ve sonradan İhdas olmuş manasında bir isimlendirme vaki olmayan ise Allah’ın Zikri olmaya daha layıktır.

Zikr'in Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’a Hadis olduğuna -yani  sonradan geldiğine- “kendilerine gelen her yeni uyarı...” diye başlayan yukardaki Ayet'te bir Delil bulmaktayız. Zira Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) daha önceden Zikr'i bilmiyordu, Allah-u Te'ala ona öğretti. Allah ona öğretince Zikir de Rasulullah nezdinde Muhdes oldu.

Dipnotlar


11- Cehmiye, Cehm bin Safvan et-Tirmizi’ye Müntesib olanlardır. Sıfatları Nefyetmeyi ve Ta’til'i açıkça dile getiren odur. O ise bu kanaatleri Abdullah ibni Halid el-Kasri’nin, Vasıt’ta kurban niyetine kestiği el-Cad ibni Dirhem’den almıştır. el-Ca’d ise Harran’lı Sabii filozoflarla ilişkiye geçmişti. O aynı şekilde Dinleri'ni Tahrif eden ve Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'e büyü yapan, büyücü Lebid ibni el-A’sam ile bağlantıları bulunan ve Dinleri'niTtahrif eden bir takım Yahudiler'den bazı şeyler de öğrenmişti. (Geniş bilgi için bkz: el-Akidet’ut Tahaviyye ve şerhi sf 539 ve krş için Türkçe terc. Sf 456)

12- “Sumeniyye” de denilen bu topluluk Hind filozoflarından (İndo-Budist felsefeciler olarak bilinmekle beraber aynı zamanda Harranlı Müşrik felsefeciler de aynı isimle adlandırılmıştır. (Mesudi el-Tenbih ve'l-İşraf 138-139) bir gruptur. Bunlar maddi olarak hissedilenler dışındaki şeylerin bilgisini inkar ederler. Böyle materyalist bir topluluk olmalarına karşın el-Fark Beyn'el Firak Müuellif'i Abd'ul Kahir Bağdadi’nin verdiği bilgiye göre Tenasuh'u yani reeenkarnasyonu kabul etmektedirler. (bkz, a.g.e 12. bölüm: Ashab'ut Tenasuh) Kısacası bu grubun Batini/Ezoterik görüşlere sahip bir tür gizli cemiyet olduğu söylenebilir. Yukardaki dipnotta kaydettiğimiz hususlar da gözönünde bulundurulursa Cehmiyye’nin de diğer Bid’at Fırkaları'nda olduğu gibi Yahudiler ve de Masonluk'a benzer bir takım çevrelerin İslam toplumuna soktuğu bir Fitne unsuru olduğu rahatlıkla görülür.

13- Bu süre zarfında namazı terkettiği ve hiçbir iİah'a İbadet etmeden durduğu söylenir.

14- Allah'ı yaratıklarına benzeten Fırka'ya verilen isim. Cehm ibni Safvan (öl. 128/746) Allah'ın Sıfatları'nı İnkar edip Ta'til'e saptıktan sonra buna bir tepki olarak Allah'ı insanlara benzetme hareketi başlamıştır. Allah’ı Cisim olarak Tasavvur eden Mücessime Fırkası da bu akımın içinden doğmuştur. Gerçek Müşebbihe’nin en önemli temsilcisi Hişam ibni Hakem adındaki bir Şii’dir. –Haşa- Allah’ın boyunun kendi karışıyla yedi karış olduğunu iddia etmiştir. Ayrıca Kerramiye Mezhebi de Müşebbihe sınıfından sayılabilir. Bir de Cehmiyye, Mu'tezile gibi bazı Dalalet Fırkaları Allah’ın Sıfatları'nı İsbat ettikleri için Ehli Sünnet'i Müşebbihe olmakla itham ederler.

15- Mu’tezile’nin kurucularından olup, Hasan el-Basri’nin öğrencisiyken büyük günah işleyenin Hükmü konusunda ondan ayrılan Vasıl ibni Ata’nın arkadaşıdır.

16- Ragıb el-İsfahani diyor ki:
“جعل” beş Vecih üzere kullanılır: Birinci Vecih “صارَ” yani “yapmaya başlamak, meydana gelmek” manasınadır. “جعل زيد يقول” yani “Zeyd söylemeye başladı” gibi. İkinci Vecih, icad manasınadır. “وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ” (el-En’am 6/1) yani “karanlıkları ve aydınlığı varetti” kavlinde olduğu gibi. Üçüncüsü; bir şeyden bir şeyi çıkarmak manasına وَجَعَلَ لَكُم مِّنْ أَزْوَاجِكُم بَنِينَ “eşlerinizden de sizin için oğullar varetti.” (en-Nahl 16/72) kavlinde olduğu gibi. Dördüncüsü bir şeyi bir halden diğer bir hale çevirmek manasına: الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الأَرْضَ فِرَاشاً “yeri sizin için bir döşek kıldı.” (el-Bakara 2/22) kavlinde olduğu gibi. Beşinci olarak da bir şey ile diğer bir şeye hükmetme manasında kullanılır.إِنَّا رَادُّوهُ إِلَيْكِ وَجَاعِلُوهُ مِنَ الْمُرْسَلِينَ “Biz, muhakkak onu sana iade edeceğiz ve kendisini peygamberlerden biri yapacağız.” (el-Kasas 28/7) Ayeti'nde olduğu gibi. (Geniş bilgi için bkz. Ragıb el-İsfahani, el-Mufredat, جعل maddesi)

17- Buradaki “Emir” kavramı hakkında başka açıklamalar da yapılmıştır. Nitekim Kurtubi’nin naklettiğine göre İbni İsa şöyle demiştir: Emir, yüce Allah'ın Mübarek gecede kullarının halleri ile ilgili olarak Hükme bağladığı şeylerdir. (el-Camiu li Ahkam’il Kur’an)

18- Bu Hadis'in Kitabu Sünne’de birçok rivayeti vardır. Kitab el-Sünne 62-32 “Salsala” kelimesi “gürleme” sesi anlamındadır. Tirmizi’de yer alan rivayette ise “silsile” yer almaktadır ki bu kelime “demir bir zincirin bir kayaya sürtülmesiyle oluşan ses”i ifade eder.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1070
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ER-RADDU ALA'L CEHMİYYE VE'Z ZENÂDİKA -İMÂM AHMED
« Yanıtla #3 : 12.06.2015, 19:45 »
VIII- Kur’an, İsa (aleyhi selam) gibi yaratılmış değil aksine yaratılmamıştır

İSA (ALEYHİ SELAM)’LA ALAKALI NASSLARDAN DELİL GETİREN KİMSEYE CEVAP


Cehm başka bir şey de iddia etmiş ve şöyle demiştir: Kur’an’da bir Ayet gördük ki, bu Ayet, Kur’an’ın Mahluk olduğunu göstermektedir. Biz de sorduk: Bu hangi Ayet'tir? Dedi ki:


إِنَّمَا الْمَسِيحُ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ رَسُولُ اللّهِ وَكَلِمَتُهُ

“Meryem oğlu İsa Mesih ancak Allah’ın Rasulü ve O’nun Kelimesi'dir.” (en-Nisa 4/171) Ayeti'dir. Ki İsa (aleyhi selam) da Mahluk'tur. Biz buna şu karşılığı verdik:

Allah senin Kur’an’ı anlamanı engellemiştir. Kur’an’da İsa (aleyhi selam) ile ilgili ifadeler var ki, Kur’an’la ilgili olarak bu ifadelere yer verilmez. Kur’an, İsa (aleyhi selam)'ı, doğmuş, çocuk ve sabi olarak nitelendirir. Yiyen ve içen bir delikanlı olarak vasfeder. O emir ve yasaklara muhataptır. İlahi Vaad ve tehditler onun için de geçerlidir. Sonra o, Nuh (aleyhi selam)’ın, ardından İbrahim (aleyhi selam)’ın zürriyetinden gelir. Bu bakımdan İsa (aleyhi selam) hakkında söylediklerimizi Kur’an hakkında söylememiz Caiz değildir. Siz Allah’ın İsa (aleyhi selam) hakkında söylediklerini Kur’an hakkında da söylediğini duydunuz mu?

“Meryem oğlu İsa Mesih ancak Allah’ın Rasulü'dür ve Meryem’e İlka ettiği kelimesidir.” (en-Nisa 4/171) Ayeti'nin anlamına gelince, Allah’ın Meryem’e İlka ettiği kelimesinden maksat, “ol” demesi ve bu sözden sonra İsa (aleyhi selam)’ın olmasıdır. İsa (aleyhi selam) “ol” sözüyle olmuştur, ama İsa (aleyhi selam) “ol” sözünün kendisi değildir. “Ol” Allah’tan sadır olan bir sözdür. Allah’tan sadır olan “ol” sözü Mahluk değildir.

Gerek Hıristiyanlar ve gerekse Cehmiyeciler İsa (aleyhi selam) hakkında Allah’a karşı yalan söylüyorlar. Cehmiyeciler diyorlar ki: İsa (aleyhi selam) Allah’ın Ruhu'dur, Kelimesi'dir. Fakat Kelime Mahluk'tur. Hıristiyanlar da diyorlar ki:

İsa (aleyhi selam) Allah’ın Zatı'ndan olmak üzere O’nun Ruhu'dur ve Allah’ın Zatı'ndan olan Kelimesi'dir. Tıpkı, şu yama şu giysidendir, denildiği gibi. Biz ise şöyle diyoruz:

İsa (aleyhi selam) “ol” kelimesiyle olmuştur, ama İsa (aleyhi selam) bu sözün kendisi değildir. Yüce Allah’ın: “Ondan bir ruh...” sözüne gelince, burada yüce Allah, içinde Ruh olan ve kendisinden bir Emir, demek istiyor. Buna şu Ayet'i de örnek verebiliriz:


وَسَخَّرَ لَكُم مَّا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعاً

“O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini, kendi katından size boyun eğdirmiştir.” (el-Casiye 45/13) Yani, emir vererek size boyun eğdirmiştir. Allah’ın Ruhu ifadesinin açıklaması, Allah’ın Kelimesi'nden olan ve Allah tarafından yaratılan Ruh, şeklindedir. Tıpkı, Allah’ın kulu ve Allah’ın seması denildiği gibi.

IX- Allah’ın Kelamı Cennetler'in üzerindedir

“GÖKLERİ, YERİ VE İKİSİNİN ARASINDAKİLERİ YARATTI” KAVLİYLE DELİL GETİREN KİŞİYE CEVAP


Sonra Cehm başka bir iddiada bulunmuş ve şunları söylemiştir: Allah-u Te'ala şöyle buyuruyor:


اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ

“Allah; gökleri, yeri ve ikisi arasında olanları altı günde yarattı.” (es-Secde 32/4) Kur’an’ın göklerde, yerde veya ikisinin arasında bir yerde bulunması akıldan uzak bir şey değildir.

Bu suretle insanların zihinlerine şüphe attı fakat bu şüpheden onlara bir zarar yoktur (o kadar Zayıf'tır). Ona -yani Cehmi’ye- diyoruz ki: Allah-u Te'ala bu Ayet'e göre yaratılmış şeyleri ve yaratma işini sadece gökler, yer ve arasında bulunan şeylerle alakalı olarak gerçekleştiriyor, değil mi? Evet diyeceklerdir.19 Göklerin üstünde Mahluk olan bir şey yok mudur, diye sorulduğunda da kuşkusuz evet, diyeceklerdir. Bütün bunlardan Cenab-ı Allah’ın göklerin üstünde olan şeyleri Mahlukat kapsamına dahil etmediği anlaşılmaktadır. Halbuki İlim sahipleri yedi kat göğün üzerinde Kürsi, Arş, Levh-i Mahfuz ve buna benzer bir çok şeyler bulunduğunu bilirler ki yukardaki Ayet-i Kerime'de Allah-u Te'ala  bunları zikretmediği gibi yaratılmış şeyler kapsamına dahil etmemiştir. Haber sadece gökler, yer ve ikisi arasında olanlar hakkında vaki olmuştur.

“Kur’an’ın göklerde, yerde veya ikisinin arasında bir yerde bulunması akıldan uzak bir şey değildir.” iddiasına gelince; bir Ayet-i Kerime'de şöyle buyrulmaktadır:


خَلَقَ اللَّهُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلَّا بِالْحَقِّ وَأَجَلٍ مُّسَمًّى

“Allah gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları ancak Hak ile ve belirli bir süre için yaratmıştır.” (er-Rum 30/8) O, gökleri ve yeri ne ile yarattıysa bu şey -yani Hak- şüphesiz göklerden de yerden de önce mevcuttu. Kendisiyle gökleri ve yeri yaratmış olduğu “Hakk” Allah-u Te'ala’ın kavlidir (sözüdür). Bu konuda Allah-u Te'ala şöyle buyurmaktadır:

قَالَ فَالْحَقُّ وَالْحَقَّ أَقُولُ
 
“(Allah) işte bu Hak'tır ve ben Hakk'ı söylerim, dedi.” (Sad 38/84)  O gün “ol” der o da hemen oluverir.20 kavli ise kendisiyle gökleri ve yeri yarattığı hakk olan sözüdür ve O’nun kavli de Mahluk değildir, deriz.

X- Ru'yetullah

KIYAMET GÜNÜ MܒMİNLERİN ŞANI YÜCE ALLAH’I GÖRECEKLERİNİ İNKAR EDEN KİMSEYE CEVAP (RU’YETULLAH MESELESİ)


Biz onlara –yani Cehmiye’ye- dedik ki: Sizler Cennet Ehli'nin Rabbleri'ne bakacağını niçin İnkar ettiniz? Dediler ki: Kimsenin Allah-u Te'ala’yı görmesi sözkonusu değildir. Zira kendisine bakılan bir şeyin bilinebilen ve nitelenebilen bir şey olması gerekir.21 Bir şey ancak yansıma yoluyla görülebilir.

Biz de diyoruz ki: Allah-u Te'ala şöyle buyurmuyor mu?


وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَّاضِرَةٌ إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ

“O gün bir takım yüzler Rableri'ne bakıp parlayacaktır.” (Kıyamet 75/22-23)

Onlar diyorlar ki bunun manası Rabbleri'nin vereceği Sevab'a bakacaklardır, şeklindedir. Zira insanlar ancak Allah’ın Fiilleri'ne ve Kudreti'ne bakabilirler, deyip şu Ayet'i okudular:


أَلَمْ تَرَ إِلَى رَبِّكَ كَيْفَ مَدَّ الظِّلَّ

“Bakmaz mısın Rabbi'ne? Gölgeyi nasıl uzatmakta?” (Furkan 25/45) ve dediler ki; İşte Allah-u Te'ala “Görmedin mi Rabbini” buyurduğu halde onlar Rabbleri'ni görmemektedir. O halde bu Ayet'in manası “Rabbleri'nin Fiili'ni görmediniz mi” şeklinde olur.

Biz ise diyoruz ki: İnsanlar Allah’ın fiillerini her zaman Müşahede etmektedirler. Halbuki Allah-u Te'ala Kıyamet Günü'nde Rabbleri'ne bakacaklarını bildirmektedir. Bir de diyorlar ki “Bu Ayet'in manası Rabbleri'nden Sevab bekleyeceklerdir, şeklindedir (böylece Ayet'te geçen “Nazar”ı İntizar manasına hamlettiler). Biz ise hem Sevab'ı İntizar ederler/beklerler, hem de Rabbleri'ne Nazar ederler/bakarlar, diyoruz.

Bunun üzerine şöyle dediler: “Allah-u Te'ala, ne dünyada ne de Ahiret'te görülemez” ve Müteşabihat'tan olan şu Ayet'i okudular:


لاَّ تُدْرِكُهُ الأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ

“Gözler O'nu İdrak edemez; O gözleri İdrak eder; O Latif'tir, Habir'dir.” (el-En’am 6/103)

Halbuki  bu Ayet'in manasını Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem) şüphesiz ki herkesden daha iyi biliyordu. Böyle olduğu halde “Siz Kıyamet Günü Rabbinizi göreceksiniz.”22 buyurmuştur. Aynı şekilde Musa (aleyhi selam)’a hitaben: “Beni asla göremezsin.” buyurmuştur. Ben görülmem, dememiştir. Şimdi hangisine tabi olmamız gerekir? “Siz Kıyamet Günü Rabbiniz'i göreceksiniz.”23 diyen Allah Rasulü'ne mi, yoksa Rabbiniz'i görmeyeceksiniz, diyen Cehm’in kavline mi? Cennet Ehli'nin Rabbleri'ni göreceklerine dair Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’den rivayet edilen Hadisler İlim Erbabı'nın malumudur. Ehl-i İlim bu Hadisler'in sıhhatinde İhtilaf etmemiştir.

Azze ve Celle’nin:


لِّلَّذِينَ أَحْسَنُواْ الْحُسْنَى وَزِيَادَةٌ

“Güzel davrananlara daha güzeli ve fazlası var.” (Yunus 10/26) kavli hakkında Süfyan’ın Ebu İshak’dan, onun da Amir bin Sa’d’den rivayet ettiği Hadis'de, Ayet'te geçen “ziyade” kavramı “Allah’ın Vechi'ne (yüzüne) bakmak” olarak açıklanmıştır.24 Sabit el-Bunani’nin Abd'ur Rahman ibnin Ebi Leyla vasıtasıyla rivayet ettiği Hadis'de ise şöyle denilmektedir:

“Cennet Ehli Cennet'te karar kıldığı zaman bir Münadi: Ey Cennet Ehli! Allah azze ve celle kendisini ziyaret etmenize müsaade etti” diye seslenecek. Bunun üzerine perde kalkacak ve kendisinden başka İlah olmayan Allah’a bakacaklar.”25

Biz, Cehm ve Şiası'nın (taraftarlarının) Allah’a bakamayanlar ve O’ndan perdelenecekler arasında bulunacağını ümit ediyoruz. Tıpkı Kafirler hakkındaki şu Ayet'te olduğu gibi:


كَلَّا إِنَّهُمْ عَن رَّبِّهِمْ يَوْمَئِذٍ لَّمَحْجُوبُونَ

“Hayır; gerçekten onlar, o gün Rableri'nden perdelenecekler.” (Mutaffifin 83/15)

Kafir Rabbini görmekden Men’edildiği gibi Mü’min de Men’edilirse Mü’min'in Kafir'e karşı ne üstünlüğü kalır? Bizi Cehm ve Şiası'ndan kılmayan, bizleri Bid’at Ehli'nden yapmayıp Kitab ve Sünnet'e tabi olanlardan eyleyen Allah’a Hamdolsun.

XI- Allah’ın Kelam'ı: Allah’ın Sıfatları Allah’ın Birliğini Neyfetmez

ALLAH-U TE'ALA’NIN MUSA (ALEYHİ SELAM)'LA KONUŞTUĞUNUN İSBATI


Cehmiyecilerin, yüce Allah’ın Musa (aleyhi selam) ile konuşmasını İnkar etmeleri ile ilgili düşüncelerimize gelince, biz onlara şunu soruyoruz:

Niçin bunu İnkar ediyorsunuz? Diyorlar ki:

Allah konuşmaz ve Allah ile konuşulmaz. Olan sadece şudur:

Bir şey oluşmuş ve Allah adına ifadede bulunmuştur. Allah bir ses yaratmış ve bu ses duyulmuş... Onların iddialarına göre, konuşma, ancak ağız boşluğunun, lisanın ve iki dudağın olmasıyla mümkündür. Biz de onlara şunu soruyoruz:

Allah’ın dışında, yaratılmış herhangi bir şeyin Musa (aleyhi selam)’a: “Ben senin Rabbin'im, demesi veya:


إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا

“Muhakkak ki Ben, yalnızca Ben Allah’ım. Benden başka İlah yoktur.” (Ta-Ha 20/14) demesi Caiz midir? Kim bunu söyleyenin Allah’tan başkası olduğunu iddia ederse, kuşkusuz Allah’tan başkası için Rablık iddiasında bulunmuş olur. Cehmilerin iddia ettikleri gibi, Allah bir şey yaratmış olması ve bu şeyin:

“Ey Musa! Allah Alemlerin Rabbi'dir, demiş olması, izah edilebilir olsa da, bu şeyin:


إِنِّي أَنَا اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ

“Şüphesiz Ben, Alemler'in Rabbiyim.” (el-Kasas 28/30) demesi Caiz değildir. Oysa yüce Allah şöyle buyurmuştur:

وَكَلَّمَ اللّهُ مُوسَى تَكْلِيماً

“Allah Musa ile konuştu.” (en-Nisa 4/164)

رَبُّهُ وَلَمَّا جَاء مُوسَى لِمِيقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ

“Musa tayin ettiğimiz vakitte gelip, Rabbi onunla konuşunca.” (el-Araf 7/143)

إِنِّي اصْطَفَيْتُكَ عَلَى النَّاسِ بِرِسَالاَتِي وَبِكَلاَمِي

“Ben Risaletim'le ve sözlerimle seni insanların başına seçtim.” (el-Araf 7/144)

Bunlar, konuyla ilgili Kur’an’ın açık nasslarıdır.

Allah konuşmaz ve Allah’la konuşulmaz, diyenler, A’meş'in Hayseme'den, onun da Adiyy ibni Hatem et-Tai (radiyallahu anh)'dan rivayet ettiği şu söze ne diyecekler:

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Sizden, arada bir tercüman olmadan Rabbi'yle konuşmayacak hiç kimse kalmayacaktır.” (Buhari; Müslim; Tirmizi)26

Onların: Konuşma ancak bir karın boşluğundan, bir ağızla iki dudak ve bir dil ile olabilir, sözleri konusunda da şu soruyu sorarız: Yüce Allah:


ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاء وَهِيَ دُخَانٌ فَقَالَ لَهَا وَلِلْأَرْضِ اِئْتِيَا طَوْعاً أَوْ كَرْهاً قَالَتَا أَتَيْنَا طَائِعِينَ

“Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye: İsteyerek veya istemeyerek, gelin! dedi. İkisi de, isteyerek geldik, dediler.” (Fussilet 41/11) buyurmamış mıdır? Ne dersiniz, acaba gökler ve yer bu sözleri bir karın boşluğu, bir ağız, iki dudak ve dil ile mi söyleyebildi?

Yine Yüce Allah şöyle buyurmuştur:


وَعِلْماً وَسَخَّرْنَا مَعَ دَاوُودَ الْجِبَالَ يُسَبِّحْنَ وَالطَّيْرَ وَكُنَّا فَاعِلِينَ

“Kuşları ve Tesbih eden dağları da Davud'a boyun eğdirdik. (Bunları) biz yapmaktayız.” (el-Enbiya 21/79) Görüşünüze göre dağlar bir karın boşluğu, ağız, dil ve dudaklar ile Tesbih ediyor, öyle mi? Hayır, yüce Allah bunları dilediği gibi konuşturdu ve aynı şekilde kendisi de nasıl dilediyse öylece konuştu. Bunun için bir karın boşluğu, ağız, dudak ve dilin varlığını öngörmeyiz.

Cehmiyye’ye mensub olan kişi bu Deliller karşısında boğulma noktasına gelince şunları söyledi: Evet, Allah (Te'ala) Musa (aleyhi selam) ile konuştu. Fakat onun Kelam'ı kendisinden başka bir şeydir. Bunun üzerine biz: Ondan başka bir şey olan bu Kelam Mahluk mudur? diye sorunca, evet demesi üzerine biz de şöyle dedik: Bu da sizin önceki sözünüzün benzeridir. Şu kadar var ki siz Zahiren gösterdiğiniz şeylerle Bela'yı kendinizden uzak tutmaya çalışıyorsunuz.

Zühri’nin rivayetinde şöyle denilmiştir: “Musa (aleyhi selam) Rabbi'nin Kelamı'nı işitince: Rabbim, şu işittiğim Sen'in sözün müdür? dedi. (Allah); Evet ey Musa, o Benim sözümdür ve Ben seninle onbin dilin gücüyle konuştum. Bütün dillerin gücüne sahibim. Hatta benim gücüm ondan da fazladır. Ben seninle bedeninin kaldırabileceği kadar konuştum. Bundan daha fazlasıyla konuşmuş olsaydım, hiç şüphesiz ölüvermiştin. (Zühri devamla) dedi ki: Musa (aleyhi selam) kavmine geri dönünce; Rabbi'nin Kelamı'nı bize vasfet, dediler: Allah Allah! Ben onu size vasfedemem ki (dedi). Bu sefer: Hiç olmazsa O'nun neye benzediğini söyle, dediler. Musa (aleyhi selam) şu cevabı verdi: En tatlı haliyle gelen yıldırımların sesini hiç işittiniz mi? Sanki ona benziyordu.”27

Cehmiye’ye mensub kimselere dedik ki: Kıyamet Günü; “Ey meryem oğlu İsa; sen mi insanlara: Beni ve annemi Allah'tan başka iki İlah edinin, dedin?” diyecek olan kimdir? Allah değil mi? Bize şu cevabı verdiler: Allah bir şey varedecek ve bu, Allah adına bunu ifade edecek. Tıpkı böyle bir şeyi varedip Musa (aleyhi selam)’a ifade ettiği gibi.

Yine sorduk:


الْمُرْسَلِينَ فَلَنَقُصَّنَّ عَلَيْهِم بِعِلْمٍ وَمَا كُنَّا غَآئِبِينَ فَلَنَسْأَلَنَّ الَّذِينَ أُرْسِلَ إِلَيْهِمْ وَلَنَسْأَلَنَّ

“Andolsun ki; kendilerine peygamber gönderilmiş olanlara da soracağız, peygamber olarak gönderilenlere de. Ve elbette onlara, olan- biten herşeyi bir bilgi ile anlatacağız; çünkü Biz onlardan uzak değiliz.” (el-A’raf 7/6-7) diye buyuran kimdir? Soru soracak olan Allah değil midir? Dediler ki: Yüce Allah bütün bunlar için ayrı bir şey yaratacak ve bu şey Allah adına bu ifadeleri kullanacaktır.

Dedik ki: Allah konuşmaz, demekle O’na büyük bir iftira atmış oldunuz. Böyle söylemekle, onu, Allah’tan başka tapılan putlara benzetmiş oldunuz. Çünkü putlar konuşmazlar, hareket etmezler, bir yerden bir yere gitmezler....

Cehmiyeciler karşılarında çürütülmez bir kanıt olduğunu görünce, bu sefer:

Allah konuşur, ama Kelam'ı Mahluk'tur, demeye başladılar. Biz de diyoruz ki:

Adem oğlunun sözleri de Mahluk'tur. Siz, Allah’ın Kelamı Mahluk'tur, demekle O’nu yarattıklarına benzetmiş oluyorsunuz. Nitekim sizin Mezhebiniz'e göre, Allah Kelamı yaratıncaya kadar, konuşmadığı bazı vakitler de vardır. Böylece siz Küfür ve Teşbih'i birlikte işlemiş oluyorsunuz. Allah bu nitelikten Münezzeh'tir. Biz ise şunu söylüyoruz:

Allah, dilediği zaman daima Kelam sahibidir. “Allah vardı ama Kelamı yaratıncaya kadar, konuşmazdı” demediğimiz gibi, “O varolmakla birlikte İlmi yaratıncaya kadar bir şey bilmiyordu” da demeyiz. O önceden vardı, ama Kendi Nefsi için bir Kudret yaratıncaya kadar Kudreti yoktu; O vardı ama Kendi Nefsi için bir Nur'u yaratıncaya kadar Nur'u yoktu; O vardı ama Kendi Nefsi için bir Azamet yaratıncaya kadar Azamet'i de yoktu gibi şeyler de söylemeyiz. Dediler ki: “Allah vardı ve başka birşey yoktu.” demeden asla Muvahhid olamazsınız. Buna cevaben dedik ki: “Biz Allah vardı ve başka birşey yoktu diyerek Allah’ın tüm niteliklerinde hep var olduğunu söyleyerek aslında tek olan İlah'ı tüm nitelikleriyle tarif etmiş olmuyor muyuz

Onlara şu örneği verdik: Bize hurma ağacından haber verin dedik ki: Bir kütük, gövde, lif, yaprak tüm bu niteliklere rağmen tek bir ismi yok mudur? Bunun gibi Allah, O'dur ki, en yüce olana kıyaslanır, tek İlah'tır tüm nitelikleriyle. Biz, o Kendinde gücünü varedene değin güçsüzdü, demeyiz, güçsüz olmak iktidarsız olmaktır; ne de hiçbirşey bilmediği bi zaman vardı deriz, ki; bilmeyen Cahil'dir. Ancak biz; zamanını ve nasılını söylemeden Allah hep bilir güçlü ve Malik'tir deriz.

Ve yine Allah Kafir olan el-Vahid ibni el-Velid ibnin el-Muğire el-Mahzumi’ye nispet ederek:


ذَرْنِي وَمَنْ خَلَقْتُ وَحِيداً

“Kendisini tek olarak yarattığımı bana bırak.” (el-Müddesir 74/11) buyurmaktadır. Burada ismi geçen kımsenin gözleri, kulakları, dili, dudakları, elleri, ayakları ve birçok organı vardı buna rağmen bu nitelikleriyle değil de Vahid olarak adlandırılmıştır. Bunun gibi Allah en yücesiyle kıyaslanmalı tüm nitelikleriyle tek İlah'tır.

XII- Allah nerededir ve nerede değildir

Allah-u Te'ala’nın “Rahman, Arş'a istiva etti” kavli ve Şanı yüce Allah’ın yaratıklarından ayrı oluşunun isbatı


Yüce Allah:


الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى

“Rahman (olan Allah), Arş'a istiva etti.” (Ta-Ha 20/5) buyurmaktadır. Yine şöyle buyurmaktadır:

إِنَّ رَبَّكُمُ اللّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ

“Rabbiniz o Allah'dır ki, gökleri ve yeri ve ikisinin arasındakilerini altı günde yaratan ve sonra da Arş'a İstiva edendir.” (Yunus 10/3) Ama Cehmiyye, “Allah Arş'ın üzerinde olduğu gibi aynı zamanda yerin yedinci tabakasındadır. Allah Arş'ın üzerindedir, göktedir, yerdedir, kısacası her yerdedir; O’nun bulunmadığı hiçbir mekan yoktur; bir yerde olup başka bir yerde olmaması diye bir şey sözkonusu değildir” derler ve:

وَهُوَ اللّهُ فِي السَّمَاوَاتِ وَفِي الأَرْضِ

“O göklerde de, yerde de Allah'dır.” (el-Enam 6/3) gibi Ayetler'i kendilerine Delil alırlar.

Onlara cevab olarak dedik ki: Müslümanlar, Rableri'nden hiçbir şeyin bulunmadığı çok yer biliyorlar. Ne gibi yerler, dediler. Onlara şöyle dedik: Sizin iç organlarınız, bağırsaklarınız, domuzların bağırsakları, işkembeler, pislik yerleri, evet bütün bu gibi yerlerde Rab Te'ala’dan hiçbir şey yoktur. Rabbimiz, gökte olduğunu haber vererek şöyle buyurmuştur:


أَأَمِنتُم مَّن فِي السَّمَاء أَن يَخْسِفَ بِكُمُ الأَرْضَ فَإِذَا هِيَ تَمُورُ أَمْ أَمِنتُم مَّن فِي السَّمَاء أَن يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِباً فَسَتَعْلَمُونَ كَيْفَ نَذِيرِ

“Gökte olanın sizi yere geçirmeyeceğinden emin misiniz? Bir bakmışsınız ki, o (yeryüzü) sallanıp-çalkalanmaktadır. Gökte olanın başınıza tas yağdırmasından güvende mısınız? Benim uyarmamın nasıl olduğunu yakında bileceksiniz.” (el-Mülk 67/16-17) Yine şöyle buyurmuştur:

مَن كَانَ يُرِيدُ الْعِزَّةَ فَلِلَّهِ الْعِزَّةُ جَمِيعاً إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ

“Kim, İzzet istiyorsa; İzzet bütünüyle Allah'ındır. Güzel sözler O'na yükselir. Onu da Salih Amel yükseltir.” (Fatır 35/10);

إِذْ قَالَ اللّهُ يَا عِيسَى إِنِّي مُتَوَفِّيكَ وَرَافِعُكَ

“O vakit ki, Allah Teala buyurdu: Ya İsa! Muhakkak seni Vefat ettirecek olan Ben'im ve seni Bana yükselteceğim.” (Al-i İmran 3/55) ve;

بَل رَّفَعَهُ اللّهُ إِلَيْهِ وَكَانَ اللّهُ عَزِيزاً حَكِيماً

“Bilakis Allah onu (İsa'yı) kendi nezdine kaldırmıştır. Allah İzzet ve Hikmet sahibidir.” (en-Nisa 4/158);

وَلَهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَنْ عِندَهُ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِهِ وَلَا يَسْتَحْسِرُونَ

“Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. Katında olanlar O'na kulluk etmekten çekinmezler ve usanmazlar.” (el-Enbiya 21/19);

وَلِلّهِ يَسْجُدُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مِن دَآبَّةٍ وَالْمَلآئِكَةُ وَهُمْ لاَ يَسْتَكْبِرُونَ يَخَافُونَ رَبَّهُم مِّن فَوْقِهِمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ

“Göklerde ve yer yüzünde bulunan canlılar ve bütün Melekler, kibirlenmeden Allah'a Secde ederler. Onlar, üstlerindeki Rableri'nden korkarlar ve kendilerine ne emrolunursa onu yaparlar.” (en-Nahl 16/49-50);

تَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ

“Melekler ve Ruh, miktarı elli bin yıl süren bir gün içinde O'na yükselir.” (el-Mearic 70/4);

وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهِ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْخَبِيرُ

“O, kulları üzerinde Kahredici olandır. O, Hakim'dir, Habir'dir.” (el-Enam 6/18);

وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ

“O, Aliyy'ul Azim'dir (yücedir, büyüktür).” (el-Bakara 2/255)

Yüce Allah, Kendisi'nin gökte olduğunu haber veriyor. Ayrıca Kur’an’da aşağıda olanların kınandığını görüyoruz. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:


إِنَّ الْمُنَافِقِينَ فِي الدَّرْكِ الأَسْفَلِ مِنَ النَّارِ وَلَن تَجِدَ لَهُمْ نَصِيراً

“Şüphe yok ki, Münafıklar ateşin en aşağı tabakasındadırlar. Ve elbette onlar için yardımcı da bulamazsın.” (en-Nisa 4/145);

وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا رَبَّنَا أَرِنَا الَّذَيْنِ أَضَلَّانَا مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنسِ نَجْعَلْهُمَا تَحْتَ أَقْدَامِنَا لِيَكُونَا مِنَ الْأَسْفَلِينَ

“Ve Küfredenler derler ki: Rabbimiz; Cinnlerden ve insanlardan bizi saptırmış olanları göster, onları ayaklarımızın altına alalım da alçaklar olsunlar.” (Fussilet 41/29)

Ayrıca onlara dedik ki: İblis’ in de şeytanların da varlıkta bir yer işgal ettiklerini bilmiyor musunuz? Allah ve İblis kesinlikle aynı mekanda bir araya gelmemiştir. Yüce Allah’ın:


وَهُوَ اللّهُ فِي السَّمَاوَاتِ وَفِي الأَرْضِ

“O göklerde de, yerde de Allah'dır.” (el-En'am 6/3) kavli ise şu anlamdadır: Allah, göktekilerin de yerdekilerin de İlahı'dır. O, Arş’ın üzerindedir, ama İlmi, Arş’ın aşağısını da kuşatmıştır; İlmi'nin ulaşmadığı hiçbir yer yoktur; İlmi'nin bir yere ulaşıp diğerine ulaşmama diye bir durum sözkonusu değildir. Yüce Allah şu sözünde bunu dile getirmektedir:

اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ وَمِنَ الْأَرْضِ مِثْلَهُنَّ يَتَنَزَّلُ الْأَمْرُ بَيْنَهُنَّ لِتَعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْماً

“Allah, yedi kat göğü ve yerden bir o kadarını yaratandır. Ferman bunlar arasından inip durmaktadır ki, böylece Allah'ın her şeye Kadir olduğunu ve her şeyi İlmi'yle kuşattığını bilesiniz.” (Talak 65/12)

Şeffaf camdan yapılmış bir maddeyle dolu bir bardak düşünün, insan bu bardağa baktığında her tarafını görür. Ama insan o bardağın içinde değildir. Allah da -en yüce mesel Allah'ındır- yaratıklarından içinde olmadığı halde, onların hepsini İhata eder.

Yine bir adam düşünün, kendisine bir ev inşa ediyor. Sonra kapısını kapatıp çıkıyor. Bu adam evinde kaç oda bulunduğunu, her odanın genişlini bilir. Allah Azze ve Celle de –ki en yüce mesel Allah’ındır- yaratıkların hiçbir şeyin içinde olmadığı halde yaratıklarının hepsini İhata eder; ne durumda olduklarını ve ne olduklarını bilir.

XIII- Allah her Zaman ve her Mekan'da İlmi'yle her yanı kuşatandır

Cehmiyye, Yüce Allah’ın:


مَا يَكُونُ مِن نَّجْوَى ثَلَاثَةٍ إِلَّا هُوَ رَابِعُهُمْ

“Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O'dur.” (el-Mücadele 58/7) kavlini Te’vil ederek:

Allah Azze ve Celle bizimle beraberdir ve bizim içimizdedir, derler. Onlara deriz ki: Ayet'in tamamını zikretmeden, niçin bir kısmını diğerinden kopuk olarak naklediyorsunuz? Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:


أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ مَا يَكُونُ مِن نَّجْوَى ثَلَاثَةٍ إِلَّا هُوَ رَابِعُهُمْ وَلَا خَمْسَةٍ إِلَّا هُوَ سَادِسُهُمْ وَلَا أَدْنَى مِن ذَلِكَ وَلَا أَكْثَرَ إِلَّا هُوَ مَعَهُمْ أَيْنَ مَا كَانُوا ثُمَّ يُنَبِّئُهُم بِمَا عَمِلُوا يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

“Göklerde ve yerde olanları Allah'ın bildiğini görmüyor musun? Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O'dur. Beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncısı mutlaka O'dur. Bunlardan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar mutlaka O, onlarla beraberdir. Sonra Kıyamet Günü onlara yaptıklarını haber verecektir. Doğrusu Allah, her şeyi bilendir.” (el-Mücadele 58/7)

Görüldüğü gibi Ayet Allah’ın İlmi'nden bahisle başlamakta ve onunla son bulmaktadır.

XIV- Allah’ın her yerde olduğu iddiasının Reddi

Cehmilere ayrıca şöyle denilir: Allah, Azameti'yle bizzat bizimle birlikte ise, Kendisi'yle yaratıkları arasında olup bitenler hususunda size Mağfiret eder mi? Şayet evet diyecek olurlarsa Allah’ın yaratıklarının dışında olduğunu ve yaratıkların O’nun Dunu'nda (haricinde) olduğunu kabul etmiş olur. “Bağışlamaz” diyecek olursa o zaman da Küfre girmiş olur.

Eğer bir Cehmiyecinin:

Allah her yerdedir, bir yerde olurken başka bir yerde olmaması söz konusu değildir, dediğinde, aslında yalan söylediğini anlamak istersen, ona şu soruyu sor:

Hiçbir şey yok iken Allah var değil miydi? Evet, diyecektir. O zaman şunu söyle:

Allah Mahlukat'ı yaratırken, onları Kendi içinde mi yarattı, yoksa Kendi dışında mı?

Bu sorunun cevabı bağlamında üç görüş belirginleşecektir.

Bu görüşlerden biri:

Allah Mahlukat'ı Kendi içinde yarattı, demektir. Bu cevabı verecek olsa, Küfre sapmış olur. Çünkü İnsanlar'ın, Cinler'in ve Şeytanları'n Allah’ın içinde olduklarını iddia etmiş olur. Şayet:

Onları Kendi dışında yarattı, sonra Kendi'si onların içine girdi, dese, bu sefer de Küfre sapmış olur. Çünkü Allah’ın, kirli, pis bir Mekan'a girdiğini iddia etmiş olur. Eğer:

Allah Mahlukat'ı kendisinin dışında yarattı, ama onların içine girmedi, şeklinde bir cevap verse, diğer bütün yanlış görüşlerinden dönmüş olur. Ki, Ehl-i Sünnet'in görüşü de budur.

XV- Cehmiye'nin Allah’ın İlmi hakkındaki görüşlerine Reddiye

Cehmiye'nin Allah’ın bilgisini itiraf etmediğini bilmek istersen ona de ki: Allah der ki:


وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِّنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاء

“O'nun bildirdikleri dışında insanlar O'nun İlmi'nden hiçbirseyi tümüyle bilmezler. ” (el-Bakara 2/255) ve yine:

لَّـكِنِ اللّهُ يَشْهَدُ بِمَا أَنزَلَ إِلَيْكَ أَنزَلَهُ بِعِلْمِهِ

“Fakat Allah sana indirdiğine Şahidlik eder, onu Kendi İlmi'yle indirdi.” (en-Nisa 4/166) de ve yine:

فَإِن لَّمْ يَسْتَجِيبُواْ لَكُمْ فَاعْلَمُواْ أَنَّمَا أُنزِلِ بِعِلْمِ

“Eğer onlar size cevap veremiyorlarsa bilinki o ancak Allah’ın İlmi'yle indirilmiştir.” (Huud 11/14) ve yine:

وَمَا تَخْرُجُ مِن ثَمَرَاتٍ مِّنْ أَكْمَامِهَا وَمَا تَحْمِلُ مِنْ أُنثَى وَلَا تَضَعُ إِلَّا بِعِلْمِهِ

“O'nun bilgisi dışında hiçbir meyve kabuğunu yarıp çıkamaz hiçbir dişi gebe kalamaz ve doğurmaz.” (Fussilet 41/47) de.

Cehmiye'ye sor itiraf eder mi yoksa etmez mi Allah’ın İlmi'ni ki bize Ayetler'le bildirilmiştir. Eğer İnkar ederse, İman'ı İnkar etmiş olur. Eğer Allah’ın İlmi yeni oluşmuştur derse Allah’ın bilmediği bir zaman olduğunu söyleyerek ve Allah’ın İlmi yaratana değin bilmediğini ve sonra bildiğini (İlim sahibi olduğunu) iddia ederek İman'ı İnkar etmiş olur. Ve eğer Allah’ın İlmi yaratılmamıştır, başlatılmamıştır derse Ehl-i Sünnet'teki yerini terketmiştir.

XVI- Allah’ın yarattıklarının içinde olduğu iddiasına Reddiye

Allah (Te'ala) Musa (aleyhi selam)'a (kardeşi Harun’la birlikte ikisini kasdederek):


إِنَّنِي مَعَكُمَا

“Ben sizinle beraberim.” (Ta-Ha 20/46) dediğinde bunun anlamı Ben ikinizide korurum  manasındadır ve yine:

يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللّهَ مَعَنَا إِذْ هُمَا فِي الْغَارِ إِذْ

“Hani onlar mağaradaydı o arkadaşına üzülme çünkü Allah bizimle beraberdir diyordu.” (et-Tevbe 9/40) buda bizi savunmak için anlamı taşır. Ve yine:

قَالُواْ لاَ طَاقَةَ لَنَا الْيَوْمَ بِجَالُوتَ وَجُنودِهِ قَالَ الَّذِينَ يَظُنُّونَ أَنَّهُم مُّلاَقُو اللّهِ كَم مِّن فِئَةٍ قَلِيلَةٍ

“Nice az sayıda birlik Allah’ın izniyle çok sayıdaki birliği yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.” (el-Bakara 2/249) burada onlara düşmanlarına karşı verilen zafer kastedilir ve yine:

فَلَا تَهِنُوا وَتَدْعُوا إِلَى السَّلْمِ وَأَنتُمُ الْأَعْلَوْنَ وَاللَّهُ مَعَكُمْ

“Üstün durumdayken gevşeyip barışa çağırmayın Allah sizinle beraberdir.” (Muhammed 47/15) burda onlara düşman üzerine verilen zafer kastedilir ve yine:

وَهُوَ مَعَهُمْ إِذْ يُبَيِّتُونَ مَا لاَ يَرْضَى مِنَ الْقَوْلِ

“O'nun razı olmadığı sözü düzüp kurarken O onlarla berberdi.” (en-Nisa 4/108) burda Allah’ın onlardan haberdar olması kastedilir ve yine:

فَلَمَّا تَرَاءى الْجَمْعَانِ قَالَ أَصْحَابُ مُوسَى إِنَّا لَمُدْرَكُونَ قَالَ كَلَّا إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهْدِينِ

“İki topluluk birbirini görünce Musa'nın adamları işte yakalandık dediler. Musa asla dedi. Rabbim şüphesiz benimledir bana yol gösterecektir.” (eş-Şuara 26/61-62) burada Firavun'a karşı yardım edeceği kastedilir.

Dedik ki ona Cennet, Cehennem, Arş ve gök ve dirilme olmayacak mı evet dedi o zaman Rabbimiz nerede olacak diye sorduk şöyle cevap verdi: Dünyada herşeyde olduğu gibi orada da herşeyde olacak. Ona dedik ki: O halde sen Allah’ın Arşı, bahçesi, ateşi ve havası arasında bölüneceğine inanıyorsun. Böylece Allah’a karşı yalanları apaçık ortaya çıktı.

XVII- Allah İsmi'nin yaratılmış oluşuna Reddiye

Cehmi, Allah’ın her şeyde yaratıklarıyla beraber olduğunu, fakat bir şeyle ne bitişik ve ne de onun dışında olduğunu iddia ederken aleyhindeki Hüccet ortaya çıkmaktadır. Bu durumda ona: Allah yaratığının dışında olmadığına göre ona bitişik değil midir? dedik. Hayır, dedi. Peki bir şeye ne bitişik ne de onun dışında olmaması nasıl olur? dedik. Geveleyip: Keyfiyetsiz olarak, dedi. Ama yine de sözüyle bazı Cahilleri aldatıp gözlerini boyadı.

Cehmi Allah İsmi'nin Kur'an'da yaratıldığına iddia ediyor. Sorduk O adını yaratmadan önce adı neydi? Şöyle cevap verdiler: O'nun adı yoktu. Dedik ki bunu şunlar takip eder o halde kendine İlmi yaratana değin Cahil'di ve Nur'u ile gücü de yoktu kendi için yaratana değin. O Şeytani adam Allah’ın onu utandırdığını ve çıplaklığını ortaya serdiğini Allah’ın adının Kur'an'da yaratılmış olduğu iddiasında bulunduğu için olduğunu anladı.

Cehmiye'ye dedik ki Bir insan yalan yere Allaha yemin etse, ki ondan başka İlah yoktur, bu yalancının yemini gibi olmaz çünkü yaratılmış olanın adıyla yemin etmiştir yaratanın değil. Allah onu yine utandırdı

Ona dedik ki Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), Ebu Bekir (radiyallahu anh), Ömer (radiyallahu anh), Osman (radiyallahu anh), Ali (radiyallahu anh) onları takip eden Halifeler, yöneticiler, Kadılar Allah’ın, ondan başka İlah yoktur, adıyla yemin verdirmezler mi ondan başka İlah yoktur. Ama size göre onlar yanılmışlar peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ve onu takip edenler Allah İsmi'ni yaradana yemin ettirmeliydiler, Allah adını yaratandan başka İlah yoktur sözünü İ'tikad edinmeliydiler aksi takdirde Allah’ın birliğini beyanları geçersiz olurdu. Allah onu yalanlar söylediği için utandırdı. Ama biz deriz ki Allah, Allah'tır. Allah İsim değildir herşey isimdir; Allah'tan başka.

Eğer Allah konuşmadıysa herşeyi nasıl yarattı. Bir başkası daha mı var? O herşeyi ol demekle Kelamı'yla yarattı. O'nun Kur'an'da:


إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَن نَّقُولَ لَهُ كُن فَيَكُونُ

Biz birşeyin olmasını istediğimiz zaman ona sözümüz ol dememizdir hemen oluverir. (en-Nahl 16/40) dediğini görerek dediler ki bizim ona sözümüzden kasıt isteğimiz onun olmasını sağlar. Biz de dedik ki o halde ilave neden ‘ona sözümüz ol dememizdir’ dediler ki: Kur'an'daki herşeyin bir anlamı var. Allah Arapça tabirle konuşur duvar konuştu, avuç konuştu ve düştü lakin birşey deme.28 Ona dedik ki sen bunun üzerine mi Hüküm kurarsın? Onlar da evet dediler. Bunun üzerine sizin inandığınız üzere Allah konuşmasaydı, o halde Allah herşeyi ne sebeple yarattı dedik onlara. Onlar da şöyle cevap verdiler gücüyle. Biz de O, 'şey' midir dedik ve onlar itiraf ettiler. Onlara sorduk O'nun gücü yaratılmışlardan mıdır ve kabul ettiler. Onlara dedik ki öyle görünüyorki O yaratılmış olan için yaratmış. Böylece Kur’an’ı Reddettiniz ve Muhalefet'te bulunduzu ki Allah şöyle buyurmaktadır: ‘Allah herşeyin yaratıcısıdır.’ diyerek kendisinin yaratıcı olduğunu bize bildirmektedir. Yine:

هَلْ مِنْ خَالِقٍ غَيْرُ اللَّهِ

‘Allah'tan başka yaratan var mıdır?’ (Fatır 35/3) yani Allah’tan başka yaratan yok anlamında, oysa siz Allah’ın yaratmasından gayrı birşey iddia ettiniz. Bu Cehmiye öğretisi yüce Allah’tan uzak olsun.

XVIII- Allah’ın Kur’an’da Rab olarak nitelendirilmesi ile alakalı Hadis

BAB: Cehmiyye’nin rivayet olunan bazı Hadisler'den29 yola çıkarak Kur’an’ın Mahluk olduğunu iddia etmesine dair


Cehmiye, Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'den rivayet edilen: “Kur’an açık renkli bir genç suretinde gelir. Kendisini okuyan kişiye gelir ve der ki:

- Beni tanıdın mı? Kişi der ki:

- Kimsin sen? Der ki:

- Ben, gündüzleri uğrunda susuz kaldığın, geceleri sabahlara kadar uyanık kaldığın Kur’an’ım. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) devamla şöyle buyurdu:

Bunun üzerine kişi onunla Allah’a gider ve der ki: - Ya Rabbi!..” (İbni Mace; Darimi; Ahmed) Hadis'i dayanak alarak Kur’an’ın Mahluk olduğunu savunmuştur.

Biz de onların bu iddialarına şöyle cevap veriyoruz:

“Kul Huvellahu Ehad” (İhlas) Suresi'ni okuyana şu, şu vardır....” (Tirmizi; Ahmed; Nesai) Hadis'indeki anlamda Kur’an gelmez.

Siz “Kul Huvellah...” (İhlas) Suresi'ni okuyana bu Sure'nin gelmediğini görmüyor musunuz?

Bilakis, onu okumanın Sevab'ı gelir. Çünkü biz Kur’an’ı okuyoruz ve o gelmez, diyoruz, bir halden başka bir hale değişim geçirmez.

Allah'ın rahmeti Allah'ın Din'inde Alim olanın Muhacir'in ve Ensar'ın öğretilerinden başka Kur'an ve Sünnet'e aykırı olanı Reddeden ve Cehmiye ve kollarından uzak duranın üzerine olsun, Selam Peygamber'e ailesine ve Ashabı'na olsun.

Muhammed ibni Muhammed ibni Ali ibni Ahmed el-Mukaddesi el-Hanbeli

Z'il Hicce 3 821

Dipnotlar


19- Kitab'da Ahmed ibni Hanbel kimi zaman tek bir şahısı kasdederek cevap vermekte kimi zamansa çoğul hitaplar kullanmaktadır.

20- Ahmed ibni Hanbel burada her iki Ayet'i ayırmadan tek Ayet'miş gibi birlikte vermektedir.

21- Cehm ibni Safvan, Allah’ın hiçbir Sıfat'la nitelenemeyeceğini ve kulların O'nu hiçbir şekilde bilemeyeceklerini, bundan Aciz olduklarını ileri sürer. Bu düşüncesini Sabiiler'den aynen iktibas etmiştir. Zanlarınca tamamen Meçhul bir varlık olan Allah’ın görülmesini ise haliyle mümkün görmemektedirler.

22- Kitab el-Sünne, 42

23- Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'den gelen ve Ru’yetullah’a Delalet eden Hadis-i Şerifler ile Ashabı'nın bu husustaki sözleri Mütevatir'dir. Bu Hadisler'i Sahih, Müsned ve Sünen Te’lif eden Hadis Alimler'i eserlerinde rivayet etmişlerdir. Bu Hadisler'den birisi şudur:

Ebu Hureyre (radiyallahu anh) dedi ki: "Bazıları: Ya Rasulullah (Ey Allah’ın Rasulü)! Kıyamet Günü'nde Rabbimiz'i görecek miyiz? diye sordular. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: Ondördünde Ay’ı görmekte herhangi bir zorluk, bir sıkıntı çeker misiniz? Hayır, ey Allah’ın Rasulü dediler. Bu sefer: Önünde herhangi bir bulut yokken güneşi görmekte bir sıkıntı çeker misiniz? Onlar yine: Hayır, dediler. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: İşte siz O’nu böylece göreceksiniz." Hadis'i uzun uzadıya Buhari ve Müslim rivayet etmişlerdir. Daha fazla bilgi için Tahavi Akidesi’nin İbnu Ebi’l İzz tarafından yapılan Şerhi'nin Ru'yetullah'la alakalı bölümüne ve ayrıca İbn’ul Kayyim’in Türkçeye “Cennetteki Hayat” adıyla çevrilen “Had’il Ervah” isimli eserinin ilgili bölümüne müracaat edilebilir. İmam Ahmed’in Muhtasar olarak değindiği bu konuya Mezkur eserlerde hem geniş olarak yer verilmiş, hem de Cehmiye’nin getirdiği şüphelere doyurucu cevaplar verilmiştir.

24- Kitab el-Sünne'de yer alan rivayette, rivayet zincirinde Süfyan atlanmış ve Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'den Hadis'i duyan kişi olarak Ebu Bekir (radiyallahu anh) verilmiştir (Kitab el-Sünne, 51)

25- Kitab el-Sünne’de birçok farklı şekilde rivayetlerine yer verilmiştir. Hadis'in uzunca anlatıldığı bir rivayetinde bazı farklılıklara yer verilmiştir. (Kitab el-Sünne 1/44-45)

26- Kitab el-Sünne, 1/44

27- Bu rivayetin kaynağı tespit edilememiştir. (Kitab el-Sünne 1/64 ve 2/153)

28- Buradaki ifade bozukluğu transkripte yer alan bir hatadan oluşmuş olmalı, bu haliyle bir anlam ifade etmemektedir. Biz çeviri yaptığımız Metin'de yer aldığı için Metin içerisinde olduğu gibi yer verdik.

29- Kenz el-Ummal’da bu Hadis'in; Ebu Davud, Tirmizi, Nesai, İbni Hibban, İbni Ebi Şeybe ve Taberani’den birçok değişik rivayeti vardır. (Kenz el-Ummal 463; 480; 481;491)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1070
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: ER-RADDU ALA'L CEHMİYYE VE'Z ZENÂDİKA -İMÂM AHMED
« Yanıtla #4 : 08.02.2019, 01:04 »
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
Rahmân ve Rahîm olan Allâh'ın Adıyla,

Ahmed ibni Hanbel -Allah ona rahmet etsin ve ondan razı olsun- dedi ki:

Peygamberlerin gelmediği her dönemde bir kısım ilim ehlini bırakan Allah'a hamdolsun. Bunlar, yoldan sapanı doğru yola davet eder, onların eziyetlerini sabırla karşılar ve Allah'ın nuruyla kör olanların görmelerini sağlarlar. Nice şeytanın öldürdüğü kimseler vardır ki, bunlar hayata dönmelerini sağladılar ve nice sapıtmış cahil vardır ki, bunlar hidayete erdirdiler. Onların insanlar üzerindeki etkileri ne kadar da güzeldir ve insanların onlar hakkındaki davranışları ne kadar da çirkindir! Onlar Allah'ın kitabından, cahillerin tevillerini, aşırıya gidenlerin tahriflerini ve batıl ehlinin iddialarını uzaklaştırırlar. O cahiller ki Bid'at sancaklarını açmışlar, fitnenin dizginlerini serbest bırakmışlardır. Öyle ki onlar Kitab'da (Kur’an) ihtilafa düşmüşler, Kitab ile ihtilafa düşmüşler ama Kitab'dan ayrılma konusunda ittifak etmişlerdir. Onlar Allah’a karşı, Allah hakkında ve Allah'ın Kitabı hakkında bilgisizce sözler sarfederler; Allah’ın Kelamı'ndan müteşabih olanlar hakkında konuşup şüpheye düşürerek cahil insanları aldatırlar. Saptırıcıların fitnesinden Allah’a sığınırız.

İmâm Ahmed bin Hanbel (Rahimehullâh)'ın er-Raddu ala'l Cehmiyye ve'z Zenâdika isimli değerli risâlesini indirmek için aşağıdaki linke tıklayınız:



Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
5 Yanıt
4030 Gösterim
Son İleti 13.06.2015, 21:06
Gönderen: Uhey
16 Yanıt
4202 Gösterim
Son İleti 20.06.2015, 03:29
Gönderen: Uhey
0 Yanıt
1671 Gösterim
Son İleti 01.09.2015, 14:49
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
2476 Gösterim
Son İleti 18.02.2016, 00:29
Gönderen: İbn Teymiyye
0 Yanıt
2366 Gösterim
Son İleti 02.11.2016, 22:44
Gönderen: Tevhid Ehli