Tavhid

Gönderen Konu: HADDADİYYE FIRKASININ GÖRÜŞLERİNE REDDİYE  (Okunma sayısı 2978 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1772
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
الحمد لله والصلاة والسلام على رسول الله وآله وصحبه وأتباعه وبعد

Bu bölümde inşallah bir süredir Arap dünyasında faaliyet gösteren ancak son zamanlarda Türkçe bazı yayınlarda da etkilerini müşahede etmeye başladığımız “Haddadiyye” isimli muasır fırka hakkında bilgi verilecek, ardından bu fırkanın yaydığı bazı görüşlere karşı daha önce yapmış olduğumuz bazı reddiyeleri ve münazaraları neşredeceğiz inşallah. Burada Haddadilerle alakalı vereceğimiz bilgiler bu fırka hakkında neşredilen çeşitli kitap, kaset ve makalelerden derlenmiştir. Sözkonusu fırka, kurucusu olan Mısırlı Mahmud el Haddad’a nisbetle bu ismi alır. Denildiğine göre taraftarları bu şahsı büyük bir alim olarak lanse etmektedirler. Ayrıca Abdullah Suvan el Gamidi ve Abdulhamid el Cuheni gibi bazı ilim talebesi geçinen kimselerin de bu fırkayla irtibatlı olduğu görülmektedir. Ancak ben, bu ve benzeri fırkaların içinde ilimde mesafe kat etmiş kimsenin yer almadığını ve daha önce bir şekilde irtibatı olmuş olsa bile ilimde derinleştikten sonra böyle fırkalardan uzaklaşacağını düşünüyorum. Çünkü, aşağıda bazı görüşlerini sayacağımız bu ve benzeri fırkalar tamamen usuli meseleleri ve incelikleri anlayamayan, düz mantıklı avam tabiatlı kimselere yönelik tesis edilmiştir. Mesela Haddadiyye’nin savunduğu; bidata düşmüş olan herkesin hiçbir şart ve engele bakılmaksızın bidatçi olarak addedilip hecr yani terk edileceği, keza Kur’an’ın mahluk olduğunu söyleyenler veya Allah’ın Arşın üzerinde olduğunu inkar edenler gibi mükeffer bidatlere düşen herkesin muayyen olarak tekfir edileceği gibi görüşler, avam olan veya ilmin başlangıcında olan birtakım kimselere cazip gelmektedir, öbür türlü mutlak tekfir ve tadlilin hafi/kapalı meselelerde muayyen tekfiri gerektirmeyeceği gibi hususlar cahillere karışık gelmektedir. Keza namazı terk etmenin hükmü ve genel olarak birçok fıkhi meselede hadisler varid olmasına rağmen ihtilaf edilmiş olması ayak takımına anlaşılmaz gelmektedir, o yüzden bu tür cehele takımından çoğu kişi namaz meselesi başta olmak üzere çoğu ihtilaflı meselede icma iddia etmeye ve bunun üzerinde mutabık kalınacak yegane görüş olduğunu ileri sürmeye heveslidirler. Halbuki bütün bu meselelerde icma iddia etmek ve her bidat veya dalalete düşen herkesin tekfir edileceğini ileri sürmek selefin menhecini bilen hiç kimsenin kabul edemeyeceği şeylerdir. Haddadiler ve benzerleri ise tam cahillere göre bir mezhep oluşturmuşlar ve böylece görüşleri son yıllarda Türkiye, Azerbeycan vs cehaletin yaygın olduğu ülkelerde hiçbir okuma yazması olmayan kitlelerde yayılmaya başlamıştır. O yüzden bu fırkayı ve yaydığı görüşleri deşifre etmek bir vazife haline gelmiştir.

Haddadiye fırkasının temayüz ettiği görüşleri özetlemeden önce şunu belirtmemiz gerekir ki bu fırka selefi olma iddiasındaki bir fırkadır. Fakat selef menheciyle alakası olmayan birtakım görüşler ihdas etmişler ve bunu da selefe nisbet ederek Ehli sünnetin menhecinin bu olduğunu ileri sürmüşlerdir. Biz bugüne kadar bu kimselerin ileri sürdüğü bazı iddiaları çürüttük, bazılarını da inşallah ilerde ele alacağız; bu konulardaki yazılarımız takip edilirse bu görüşlerin batıllığı daha iyi anlaşılacaktır.

Haddadiyye fırkasının temel itikadi görüşleri:

1-   Yukarda da değindiğimiz gibi bu fırkanın en bariz özelliklerinden bir tanesi selefin kavillerinde geçen “şunu yapan bidatçidir” veya “şöyle diyen kafirdir” gibi lafızları genelleştirip her muayyen şahsa tatbik etmeleridir. Böylece bazı bidatlere düşen her şahsı mutlak olarak tekfir etme ve sapık olarak görme cihetine gitmişlerdir. Bundan dolayı da alimlerden bidat birtakım görüşlere sahip olan herkese terahhumu (rahmet dilemeyi) terk etmişler, onlara dil uzatmışlar ve kamil bir bidatçiye yapılacak muamele ne ise onu yapmışlardır. Bu konudaki görüşlerinin uzantısı olarak;

-   İman vb konulardaki görüşlerinden dolayı Ebu Hanife (rha.)’ı ve ashabını tekfir ederler veya bidatçi olarak nitelerler ve Ebu Hanife’ye dil uzatma hususunda ileri giderler, Ebu Cife vs lakaplar takarlar ilh…

-   Sıfatları tevil etmeleri vb konularda Eşari akidesine tabi olmaları hasebiyle Nevevi, İbn Hacer vb müteahhir alimlere hatta Beyheki gibi muhaddislere ta’n ederler; bunların kitaplarını okumayı nehy ederler, bu alimleri nerdeyse alim olarak dahi görmezler…

2-   İcma olmayan birtakım konularda icma iddia ederler. Bilhassa da namazın terki meselesi üzerinde dururlar ve bunun icmai bir mesele olduğunu ileri sürerler, namazın terkini küfür saymayanları ise Mürcie olarak görürler.

3-   Bu kimseler bu zikri geçen görüşlere sahip olmayanları da bidatçi olarak görürler yani bir kimse Ebu Hanife’nin bidatçi olduğu veya İbn Hacer’in sapık hatta kafir olduğu iddiasında onlara muvafakat etmezse veyahut da diğer usuller hususunda onlara muhalefet ederse o kimse de bidatçidir ve terk edilmeyi hak etmiştir. Bundan dolayı bu hususlarda kendileri gibi düşünmeyen, bidat ehline karşı mutedil bir çizgi izleyen İbn Teymiye ve ashabına veya Muhammed bin Abdilvehhab gibi Necdi alimlere dahi yer yer dil uzatırlar. Bu kimselerin çoğu dinin aslında cehaletin özür olmadığı hususunda hakka uygun sözler sarfederler, lakin bunun içini batılla doldururlar; bilhassa alimlerin eserlerinde cehaleti özür görme manasına geldiği iddia edilen sözleri anlamaya çalışmadan hemen reddetme cihetine giderler. Yukarda da işaret ettiğimiz gibi bu adamların mezhebi her konuda zahirci düz mantık üzerine kurulmuştur. Kitap ve sünneti bu şekilde anladıkları gibi selefin kavillerini ve alimlerin sözlerini de ihtimalli sözler de olsalar aynı şekilde hiçbir araştırmaya gitmeksizin mücerred zahir anlamıyla alırlar. Böylece selefilik adı altında selef mealcisi bir mezhep tesis etmişlerdir.

Haddadiyye fırkasının görüşleri özet olarak böyledir. Bu görüşleri kısaca değerlendirecek olursak; mutlak tekfir muayyen tekfir ayrımı konusunda daha önce bilgi vermiştik ve dinin aslını teşkil eden tevhid ve benzeri konular haricinde birtakım hafi meselelerde hüccet ikamesi gerektiğini ifade etmiştik. Şu halde bu kimselerin bu türden meselelerde küfür olan bidatlere düşen herkesi muayyen olarak tekfir etmeleri Ehli sünnetin cumhurunun bulunduğu yola muhaliftir. Bu konuyu daha önce yeterince açıkladığımız için bunu geçiyoruz. Burada kısaca değinmek istediğimiz mesele, bidata düşen herkesin bidatçi olarak vasfedilmesi konusudur. Şüphesiz ki bu da tekfir meselesi gibidir. Zira bir kimseyi bidatçi, kafir veya fasık görmek; bunların hepsi vaid/tehdid nassları konumundadır. Ehli sünnetin ittifakla kabul ettiği esasa göre vaid nassları her şahsa mutlak olarak uygulanmaz. Şeyhulislam İbn Teymiyye (rha.) bu hususta şöyle demektedir:

“Seleften nakledildiği üzere belli bir kişiyi kasdetmeksizin kim şöyle şöyle derse kâfir olur şeklindeki mutlak ifâdeleri de aynı şekilde haktır. Ancak mutlak ifâde (ıtlak) ile, ta'yin etmeyi (belirlemeyi) birbirinden ayırmak gerekir. Bu mes'ele, yâni "vaîd" mes'elesi, ümmetin ihtilâf ettiği büyük mes'elelerin ilkidir. Çünkü Kur'an'ın vaîd (tehdit) konusundaki âyetleri geneldir. Meselâ buyrulur ki:

"Zulm ile öksüzlerin mallarını yiyenler, karınlarına sadece ateş doldurmaktadırlar ve çılgın bir ateşe gireceklerdir" (Nisa 10)   

Şöyle şöyle yapana, şu şu vardır şeklindeki âyetler de aynı şekilde mutlak ve geneldir. Bu âyetler selefin "Kim şöyle derse o şudur" şeklindeki genelleyici sözleri mesabesindedir. Şu da var ki, muayyen (belirli) bir kimseden, tevbesi, yok edici iyilikleri, keffâret olucu musibetler veya makbul bir şefaat gibi şeylerle hakkındaki vaîd'in hükmü kalkar.

Tekfir de, vaîd kabilindendir. Çünkü her ne kadar bir sözü Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in söylediğini yalanlama anlamı taşıyorsa da, kişi daha yeni müslüman olmuş veya uzak bir çölde yetişmiş olabilir. Aleyhine delil ve gerekçe bulunmadıkça böylelerinin bir şeyi inkâr etmesi tekfirlerini gerektirmez. Kişi bu nâsları (âyet ve hadîsleri) işitmemiş veya işitip de onca sabit olmamış, veya elinde başka bir delil var da bunu te'vil durumunda kalmış - hata da etse bu durumda kalmış - olabilir.”

Görüldüğü gibi Allah’ın ve Rasülünün nasslarında geçen bütün vaid/tehdid nassları hakkında Ehli sünnetin kaidesi, bunları muayyen şahıslara ancak şartları oluşup engeller kalktıktan sonra tatbik etmektir. Bidatçilere yönelik tehdidler de böyledir. Nasslarda ve selefin asarında geçen bidatçilere yönelik kınama, azap tehdidi, hecr yani bidatçilerin terk edilmesine dair tehdidlerin hepsi, ancak kendisine hüccet ikame edilmiş kimselerle alakalı geçerlidir. Sünnete ve selefin menhecine tabi olmayı hedeflediği ve selefi bir menhece sahip olduğu halde bazı konularda sünnete veya selefin asarına ulaşamamak yahut da bu delilleri tevil etmek gibi sebeblerden dolayı bidat bir görüşe sahip olan bir kimseye bidatçi muamelesi yapmak doğru olmaz. İbn Teymiyye aynı yerin bir öncesinde şu örneği vermektedir:

“Nitekim Süreyh "Bel Acibtü ve Yesharûn", yâni "Ben (azîmüşşân) hayret ettim, onlar alay ediyorlar" 31 şeklindeki kıraati reddetmiş ve, "çünkü", demiş, "Allah hayret etmez". Bu, İbrahim en-Nehaî'ye ulaşmış, İbrahim en-Nehaî, Şüreyh sadece kendi ilmini beğenen bir şâirden ibarettir. Abdullah (İbn Mes'ûd r.a.) ise "ondan daha âlimdir ve o böyle okuyordu!" demiş.

(37 Saffât 12. Elimizdeki mushaflarda âyet "Bel Acibte..." yâni "Hayır sen (ey Muhammed), bu muhteşem kudrete hayran kaldın..." seklindedir.)” (Mecmu'ul Fetava, 3/227-231)

Görüldüğü üzere selefin büyük imamlarından olmasına rağmen Kadı Şüreyh Allah Teala’nın hayret sıfatını reddetmiştir, lakin bundan dolayı bidatçilikle suçlanması sözkonusu olmamıştır. Mutezile, Rafıziler, Hariciler ve de Eşarilerin bazı aşırı gidenleri gibi selefe buğzedip onların yoluna bilinçli olarak muhalefet etmedikçe Ehli sünnete müntesip hiç kimse bidatçi olarak isimlendirilmez ve bidatçilere uygulanan muamele onlara uygulanmaz. İşte bundan dolayı bidatçilerle alakalı nassları bidat alametleri görülen herkese ve bilhassa alimlere tatbik etmek doğru bir yöntem değildir. Bu hususta gerekirse ilerde ayrıntılı bilgi verilir.

Namazın terki konusunda icma olduğunu ve buna muhalefet edenin Mürcie olduğunu ileri sürmeleri de aynı şekilde  Haddadiye’nin icad ettiği bidatlardandır. Bu hususta yakında ayrıntılı bir çalışma neşredilecektir inşallah.

Haddadiyye’nin sapıklıkları ve bunlara verilen muhtasar cevaplar bu şekildedir. Bu fırka hakkında bahsedenler bunların bir özelliğinden daha bahsetmektedirler ki o da gizli hareket etmeleridir. Yani kimliklerini açığa vurmazlar, internet sitelerinde ebu… vs künyelerle, müstear isimlerle yazılar yayınlarlar vs. Öyle zannediyoruz ki bugün Türkiye’de bilhassa ehli hadis, muhaddis vb kimliklerle ve müstear isimlerle çeşitli sitelerde yazılar neşreden birtakım meçhul kimseler ya doğrudan ya da dolaylı olarak Haddadiye’nin etkisi altındadırlar ve bunlar avamdan olup hiçbir ilmi alt yapıya sahip olmayan bazı kimseleri de yanlarına çekmişlerdir. O yüzden son yıllarda bilhassa sosyal medyada namazın terki, bidatçilerin tekfiri, Ebu Hanife’nin tekfiri vb konulardaki Haddadi fikirleri cahillerin eliyle bir virüs gibi yayılmaktadır. Bizler yıllardır bu muhdes görüşlerden herkesi sakındırmaktayız. Bu görüşleri yayanlar da bu davete kulak verenler de tevhidi ve de iman küfür sınırlarını bilmeyen kimselerdir, bu görüşler de o yüzden taraftar bulmaktadır. İmanın ve küfrün ne olduğunu bilen birisi asla böyle ifrat ve tefrit tarzı görüşlere itibar etmez. Bu girişten sonra Haddadiye’den etkilendiğini düşündüğümüz, onların görüşlerini dillendiren birtakım kimselerle yaptığımız münazaraları nakletmek istiyoruz.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1772
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: HADDADİYYE FIRKASININ GÖRÜŞLERİNE REDDİYE
« Yanıtla #1 : 15.10.2017, 16:45 »
Alıntı
Bu gun Fudayl bin Iyyadin post ettigi bir yaziyi sizlere aktariyorum bakin gorun bu grupun ibn Teymiyyeye karsi olan gorusleri Net olarak meydana cikiyor Iste o yazi:

الفضيل بن عياض
11 hrs  Edited 16.12.2014

Seyhulislam Herevi'den naklettigimiz Esarilerin kafir olduguna dair rivayetler:

1- Seyhulislam Herevi dedi ki:

وسمعت بلال بن أبي منصور المؤذن يقول: سمعت عمر بن إبراهيم يقول: لا تحل ذبائح الأشعرية؛ لأنهم ليسوا بمسلمين، ولا بأهل كتاب، ولا يثبتون في الأرض كتاب الله

Bilal bin Ebi Mansur el Muezzin'den isittim dedi ki: Omer ibn Ibrahim'den isitim dedi ki:

"Esarilerin kestikleri yenmez. Onlar Musluman degildirler. Ehli Kitap ta degildirdirler. Onlar yeryuzunde Allah'in kitabini tasdik etmeyen kimselerdir."Imam Ebu Ismail el Herevi; Zemmu'l Kelam ve Ehlihi; 4/413. Sayfa 1318 Nolu Rivayet
...
2- Seyhulislam (Dogum H.396) (Allah'in rahmeti onun ve ailesinin uzerine olsun) dedi ki:

ورأيت يحيى بن عمار ما لا أحصي من مرة على منبره يكفرهم ويلعنهم، ويشهد على أبي الحسن الأشعري بالزندقة، وكذلك رأيت عمر بن إبراهيم ومشائخنا

"Yahya bin Omeri minberde iken sayisiz defa, onlari/esarileri tekfir ederken, onlara lanet okurken ve Ebul Hasen el-Esari'nin zindik olduguna sahitlik ederken gordum.Ve gordum ki; Omer bin Ibrahim ve diger Seyhlerimiz de boyle yapiyorlardi."-Yani Esarileri ve Ebu Hasan el-Esari'yi tekfir ediyorlardi.
Imam Ebu Ismail el Herevi; Zemmu'l Kelam ve Ehlihi; 4/411 Sy.
...
3- Seyhulislam Herevi dedi ki:

سمعت أحمد بن حمزة ، وأبا علي الحداد ، يقولان : وجدنا أبا العباس النهاوندي على الإنكار على أهل الكلام ، وتكفير الأشعرية

Ahmed bin Hamza ve Ebu Ali el Haddadi'den isittim dediler ki:

"Bizler Ebu Abbas en Nehavendi'yi gordugumuzde kelam ehlini inkar ediyordu ve Esarileri de tekfir ediyordu."Imam Ebu Ismail el Herevi; Zemmu'l Kelam ve Ehlihi; 4/408. Sayfa 1295 Nolu Rivayet.
...
4- Seyhulislam Herevi dedi ki:.

سمعت أحمد بن حمزة ، يقول : لما اشتد الهجران بين النهاوندي وأبي الفوارس ، سألوا أبا عبد الله الدينوري ، فقال : لقيت ألف شيخ على ما عليه النهاوندي

"Ahmed bin Hamza'dan isittim dedi ki: en Nehavendi ile Ebu'l Fevaris arasindaki ihtilaf siddetlenince Ebu Abdullah ed Dineveri'ye sordular dedi ki:"Bin tane Seyh ile gorustum hepside en Nehavendi'nin gorusu uzereydiler."-Yani 1000 tane seyhte en Nehavendi gibi Esarileri tekfir ediyordu.Imam Ebu Ismail el Herevi; Zemmu'l Kelam ve Ehlihi; 4/408 Sy.

   
الفضيل بن عياض

Bazilari utanmadan arlanmadan kendi doneminin en buyuk muhaddislerinden olan Herevi hakkinda Ibn Teymiyye isimli kisinin sozlerine dayanarak "Tekfirde asiri" oldugunu soyluyorlar. Ilmin cahili bu adamlar bilmiyorlarki Ibn Teymiyye hatta butun ogrencileri bir araya gelse Herevi'nin tirnagi etmezler.

Bu Allah'in dusmanlari bilmiyorlarki hicri 4. asrin butun alimleri, halifemiz Imam Kadirbillah ve butun sunnetin savunucusu olan alimlerimiz o donemde Esarileri ve Maturidileri tekfir ediyor, onlari kilictan geciriyorlardi.

Herevi'ye asiri diyen Ibn Teymiyye veya kim olursa olsun butun sunnet alimlerine asiri demistir. Kim bunu soyluyorsa Allah'in gazabi, laneti onun uzerine olsun.

Ayrica Ibn Teymiyye Herevi hakkinda "Asiriydi" dese ne olur demese ne olur? Herevi'nin ilim adina biraktiklari ortada, Ibn Teymiyye'nin de uydurma rivayetler, senedsiz batil sozlerde dolu eserleri ortada. Herevi ile Ibn Teymiyye'nin kiyaslamasini yapan biri ancak kor bir cahidlir. Yada sunnet dusmani bir cehmidir.

   
الفضيل بن عياض
Ibn Teymiyye'nin hangi eserini acsak icinde kufur sozleri, batil gorusler ve uydurmalar oldugunu gordugumuz zamanlarda, misalen Aise annemizin kufre girdigini soylemesi vs. sozlerini bir seyhimize bunu soyledigimizde "bu kitaplari yakin bunlarin hepsi kufurdur" demisti.

Ibn Teymiyye'nin ilmi konusundada abartidan baska birsey olmadigini, ibn Teymiyye doneminde yasayan "Tehzibul kemal" adli eseri kastederek "Ibn Teymiyye yuz yil ugrassa bu kitabi yazmaya ilmi yetmezdi" demisti.

Fakat cahiller o kadar abartirlarki, ne hadis bilirler ne birsey ama alimlerin dereceleri hakkinda hepsi alim olmus. Oyle bir Ibn Teymiyye anlatirlar zannedersen Abdullah ibn Omer'den bahsediyor. Ya da sahabe ogrencilerinden.

Sonuc olarak bizim itikadimiz ne Ibn Teymiyyedir ne Muhammed bin Abdulvehhab ne de baskasi. Bu kisilerin eserleri Allah'a ve Rasulune iftiralarla doludur. Velev ki eserleri tahrif olsa bile.


Bir Rafizi "Aise kufre girdi" deyince ne kadar kafirse, Ibn Teymiyye yada bir baskasi "Aile Allah'in ilminden cahildi kufre girdi" sozunu soylerse oda o kadar kafirdir.


Bizlere dusen once Kur'an ve Sunnete gore itikadimizi belirlemek, sonra kim alim kim zindik ona karar vermektir.

Once alimleri ortaya koyup Islam'i ona gore sekillendirenler, Allah'a degil o adamlara ibadet eden kimselerdir.



Bismillahirrahmanirrahim,

Bir cehennem davetçisinin daha gerçek yüzünü ortaya çıkartan Allaha hamdolsun. Sosyal medya denilen fitne ortamlarında fesadını yayan bu sapık nihayet bu şekilde gerçek zihniyetini açığa çıkarmış ve Rabbani alimlere olan kinini kusmuştur. Bu sapığın İbn Teymiyye ile alakalı hezeyanlarına inşallah  cevap verilecektir. Bu kişi ayrıca görüldüğü üzere sırf Herevi (rh.a)'ın Zemm'ul Kelam isimli eserinden yaptığı nakillere dayanarak Eşarilerin kafir olduğu kanaatini delillendirmeye çalışmaktadır. Halbuki bunu yapmadan önce Eşarilerin tekfiri hususunda başka alimler ne demiştir, bu hususta tek görüş bu mudur, bu tekfir görüşü racih (tercih edilen) bir kavil midir, yoksa şazz mıdır; hatta bu alimler bu sözlerle bizzat her Eşari'nin muayyen olarak kafir olduğunu mu kasdetmişlerdir ve sair hususları iyice tahkik ettikten sonra bu hususta konuşsaydı daha iyi olmaz mıydı? Ama o bunu yapmak yerine Herevi'nin sözlerini adeta tartışılmaz bir nass gibi takdim etmiş ve başkalarını suçladığı taassub tuzağına kendisi düşmüştür. Halbuki Herevi ve nakil yaptığı alimler de neticede birer beşerdir ve her beşer gibi sözleri nassa ve icmaya muvafıksa alınır, yok muhalifse veya zayıf bir görüşü dile getiriyorsa terk edilir. Bu şahsın Herevi ve eseri hakkında yeterli bilgi sahibi olduğu noktasında da şüphelerimiz mevcuttur ve hatta kitabından nakil yaparken de tek taraflı olarak nakil yapmıştır. Herevi hakkında cerh tadil uleması ne demiştir, Herevi her konuda isabet eden muhakkik bir alim midir yoksa bazı konularda tenkid edilen hatta bidata ve dalalete nisbet edilen görüşleri var mıdır; bütün bu konuları usulunce tahkik etseydi o zaman Herevi ile İbn Teymiyye'yi kıyas etmek mümkün müdür değil midir anlardı Allahın izniyle. Allah iki imama da rahmet etsin, bizim birilerinin yaptığı gibi alimlerin zehirli etlerine saldırma gibi hevesimiz yoktur ancak madem ki bu konu açıldı o halde gerek İmam Herevi hakkında gerekse Zemmul Kelam adlı kitabında Eşarilerle alakalı söylemiş olduğu sözler hakkında gerekli araştırmayı yapıp meseleyi neticeye bağladıktan sonra burada yayınlayacağız inşaallah.


İbn Teymiye hakkında söylediklerine gelince; Şeyhulislam İbn Teymiye'nin cenaze merasimiyle alakalı nakledilenler dahi yukarda bahsedilen hezeyanlara cevap olarak yeter de artar bile. "Hicri 728'de Zilkade ayının yirmisinde (26 Eylül 1328) pazartesi gecesi 67 yaşındayken, Dımaşk Kalesi'nde tutuklu bulunduğu salonda vefat etti. Cenazesine iştirak eden erkeklerin sayısı tahminen 60.000 ile 100.000 civarındaydı. 200.000 kişinin katıldığına dair rivayetler de vardır." Gerçekten İmam Ahmed (rh.a) ne kadar güzel söylemiş: ""Bid'atçilere deyin ki, bizimle sizin aranızda ayırıcı özellik, cenazelerdir." Zira hadiste de beyan edildiği gibi İslam ümmeti Allah'ın yeryüzündeki şahitleridir ve ümmetin ekseriyetinin bir kimsenin salah ve hayır üzerine olduğuna şehadet etmesi o kimsenin faziletine bir işarettir. Allah bütün imamlarımıza rahmet etsin. Yukarda bahsi geçen Fudayl bin İyyad ismini taşıyan fakat taşıdığı isme layık olmayan ahmak diyor ki:

Alıntı
Ibn Teymiyye'nin hangi eserini acsak icinde kufur sozleri, batil gorusler ve uydurmalar oldugunu gordugumuz zamanlarda, misalen Aise annemizin kufre girdigini soylemesi vs. sozlerini bir seyhimize bunu soyledigimizde "bu kitaplari yakin bunlarin hepsi kufurdur" demisti. Ibn Teymiyye'nin ilmi konusundada abartidan baska birsey olmadigini, ibn Teymiyye doneminde yasayan "Tehzibul kemal" adli eseri kastederek "Ibn Teymiyye yuz yil ugrassa bu kitabi yazmaya ilmi yetmezdi" demisti.

Öncelikle bu şahsa diyoruz ki: Sende ve senin gibi "muhaddis, ehli hadis" gibi kılıklarda gezen kişilerde zerre kadar ilim edebi ve ahlakı olsaydı şeyhlerinizin isimlerini saklayıp kendinizi ön plana çıkartmazdınız! Kimmiş bu mechul şeyhleriniz, nerden ilim almışlar, akideleri nedir; tasavvufçu mu mürcii mi sizin gibi sapık tekfircilerden mi açıklayın da herkes tanısın onları da sizi de! Madem böyle ilim sahibi kimseler var, neden onların risalelerini tercüme edip faziletlerini (!) yaymak yerine aynı Şii batini daileri gibi gizlilik politikası yürütüp Şeyhlerinizin isimlerini ketmediyor ve kendiniz yazıp çiziyorsunuz; tarihte bunun örneği var mı? Alimler ismi meçhul kişilerden yapılan rivayetleri itibara almazlar, hadisçisin ya güya bilirsin bunları!

Şimdi bu meçhul şeyh Hafız Mizzi'nin Tehzib'ul Kemal isimli eserini ortaya atarak "Ibn Teymiyye yuz yil ugrassa bu kitabi yazmaya ilmi yetmezdi" demiş iddiana göre! Peki Mizzi kim, İbn Teymiye'nin hem hocası hem öğrencisi değil mi? İbn Teymiye de ondan istifade etmedi mi? Kaldı ki Mizzi İbn Teymiye'nin uğradığı mihnet ve sıkıntılarda onun yanında yer almış ve cenazesinde de onu yalnız bırakmamıştır. Ayrıca İbn Teymiyye hakkında şöyle demiştir: "Onun benzerini görmedim, kendisi de kendi benzerini görmüş değildir. Allah’ın kitabı ve Rasûlünün sünneti hakkında ondan daha bilgilisini, her ikisine ondan daha çok tabi olanı görmüş değilim." Yine şöyle diyor: "Dörtyüz yıldan bu yana onun benzeri görülmemiştir." Yani kısacası Hafız Mizzi (rh.a) senin ve meçhul şeyhinin yaptığı gibi Şeyhulislam İbn Teymiye'yi tekfir ve tadlil etmek şöyle dursun, ona talebelik ve hocalık yapmış, onu tezkiye etmiş ve cenazesinde hazır bulunmuştur. Tehzib'ul Kemal adlı muhteşem eserini telif ederken de elbette diğer hocalarının yanı sıra İbn Teymiyye'den öğrendikleri de bu eserin oluşumunda Allahın izniyle katkı sağlamıştır. Herkes şunu bilsin ki Tarih boyunca alimlerin etlerini yiyip onlara hased edenler asla iflah olmazken, onlara karşı adaletli davranıp haklarını veren kişiler ise dünya ve ahirette bahtiyar olmuşlardır. Şu halde dileyen helaki seçsin, dileyen kurtuluşu! Vallahu a'lem. Velhamdulillahi Rabbil Alemin.



Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1772
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: HADDADİYYE FIRKASININ GÖRÜŞLERİNE REDDİYE
« Yanıtla #2 : 16.10.2017, 18:15 »
Herevi’den gelen Eş’arilerin tekfiri hakkındaki nakillere gelince; burada İmam Herevi, açık bir biçimde Eş’arilerin İslam milletinden hariç olduğuna dair alimlerden nakillerde bulunmuştur. Şimdi burada usulen şunu düşünmek gerekir; akidevi meselelerde ve bilhassa iman küfür hükümlerinde müracaat edilecek merci’ Kitap, sünnet ve icma’mıdır; yoksa alimlerin verdiği birtakım fetvalar mıdır? Eğer dinde tartışılmaz olan yegane delilin nass ve icma olduğunu kabul ediyorsak –ki öyle olması gerekir- şu halde Herevi’nin Eş’arilerin kafir olduğuna dair fetva nakletmesi meseleyi çözmemektedir. Bu fetvanın da selefin Fehmi ışığında Kitap ve Sünnete arzedilmesi gerekmektedir. Arzettiğimizde şunu açıkça görürüz ki Şirkten ve şirk ehlinden beri olarak İslam’a girmiş olan her müslümanın kanı ve malı koruma altındadır ve bu durum ancak güneş gibi açık bir delille yani hadiste geçen ifadesiyle “Allah’ın kitabından bir delile dayanan açık bir küfürle” bozulabilir. Eş’arilere nisbet edilen küfür daha ziyade esma ve sıfat bahsiyle alakalı meseleler hakkındadır ve onların Allah’ın birtakım sıfatlarını tevil yahut tatil etmesinden kaynaklanmaktadır. İsim ve sıfat bahsi ise insanların birçoğunun yanılabildiği ve cahil kalabildiği bir sahadır, o yüzden Ehl-i Sünnet Allah’ın sıfatlar hakkındaki cehaleti zatı hakkındaki cehalet gibi değerlendirmemiş ve de tevil yahut cehalet sebebiyle sıfatlarda hata eden herkesi muayyen olarak tekfir etmemiş, ancak hüccet ikamesinden sonra tekfir etmiştir. Ehli sünnet uleması bu hususta kudret hadisi gibi birtakım hadislerle de istidlal etmiştir, bu husus aşağıda İbn Teymiye’den nakledeceğimiz şeylerin arasında gelecektir. İkinci husus ise Eş’arilerin yanıldığı konular –gerek isim sıfat bahsinde gerekse iman ve kader gibi bahislerde olsun- İslam dininden zaruri olarak bilinen zahir meselelerden ziyade, delilleri insanlardan bir kısmına kapalı kalmış olan hafi meseleler hakkındadır. Bu tür meselelerde ise muhalifinin kafir olacağı tarzda bir hüccet ikamesi sözkonusu olmaksızın tekfir mevzu bahis olmaz. Bundan dolayı bu tip fırkaların sözleri birtakım nassların inkarını gerektirecek yani neticesi küfre varacak sözler olsa bile bu sözlerin sahipleri bu küfrü bizatihi mezhep edinmedikçe, açıkça nassları yalanlamadıkça tekfir edilmezler. Hüccet ikamesinden kasıd da budur, yani tekfir için şartların oluşması ve engellerin kalkmasıdır. Yoksa hüccet ikamesi derken mücerred ayet ve hadisin ulaşmasını kasdetmiyoruz, bu ancak açık zahir meselelerde sözkonusu olur. Hafi yani delilleri ve açıklaması birtakım insanlara kapalı kalmış olan meselelerde ise hüccet ikamesi bu kapalılığın kaldırılması suretiyle muhatabın naslarla baş başa bırakılmasıdır. Öyle ki muhatap ya nassı olması gereken şekilde kabul edip hakka dönecek, ya da nassı inkar edecektir. Kendisini kurtaracak başka bir tevil getirdiği takdirde yine ona küfür hükmü uygulanması sözkonusu olmaz. Bunlar, İslam dininin aslı olan tevhidi ve diğer iman esaslarını yerine getirmiş olan kıble ehli bütün fırkalar hakkında uygulanacak genel kaidelerdir ve Ehli sünnet –uygulamada alimlerin değişik görüşleri olsa da- genel anlamda bu tekfir kaideleri hakkında ittifak etmiştir. Bundan dolayıdır ki –aşağıda tafsilatıyla geleceği üzere- mezheplerinin lazımı küfrü gerektirdiği halde Rafiziler, Hariciler vb bidat fırkaları Müslüman sayılmaya devam etmiştir. Bu bakımdan diğer dalalet fırkaları gibi Eş’arileri de umum olarak tekfir etmek doğru değildir ve Herevi (rh.a) ve ashabı, bu hususta hakka isabet edememişlerdir. İcma ve hilafa vakıf muhakkik bir alim olan İbn Teymiyye;  Eşariler, Hanefiler vb’nin kafir olmadığı hususunda icma nakletmektedir. O, peygamberlerin küçük günahlar işleyebileceğini savunan Gazali’nin bundan dolayı tekfir edilip edilmeyeceğini soran kimselere verdiği cevapta şöyle demektedir:

فَإِنَّ تَسْلِيطَ الْجُهَّالِ عَلَى تَكْفِيرِ عُلَمَاءِ الْمُسْلِمِينَ مِنْ أَعْظَمِ الْمُنْكَرَاتِ؛ وَإِنَّمَا أَصْلُ هَذَا مِنْ الْخَوَارِجِ وَالرَّوَافِضِ الَّذِينَ يُكَفِّرُونَ أَئِمَّةَ الْمُسْلِمِينَ؛ لِمَا يَعْتَقِدُونَ أَنَّهُمْ أَخْطَئُوا فِيهِ مِنْ الدِّينِ. وَقَدْ اتَّفَقَ أَهْلُ السُّنَّةِ وَالْجَمَاعَةِ عَلَى أَنَّ عُلَمَاءَ الْمُسْلِمِينَ لَا يَجُوزُ تَكْفِيرُهُمْ بِمُجَرَّدِ الْخَطَأِ الْمَحْضِ؛ بَلْ كُلُّ أَحَدٍ يُؤْخَذُ مِنْ قَوْلِهِ وَيُتْرَكُ إلَّا رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَلَيْسَ كُلُّ مَنْ يُتْرَكُ بَعْضُ كَلَامِهِ لِخَطَأِ أَخَطَأَهُ يُكَفَّرُ ولا يُفَسَّقُ؛ بل ولا يَأْثَمُ؛ فإن الله تعالى قال في دُعَاءِ المؤمنين: {رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَا إنْ نَسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا} وفي الصَّحِيحِ عن النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ {أن اللَّهَ تَعَالَى قَالَ قَدْ فَعَلْت} وَاتَّفَقَ عُلَمَاءُ الْمُسْلِمِينَ عَلَى أَنَّهُ لَا يُكَفَّرُ أَحَدٌ مِنْ عُلَمَاءِ الْمُسْلِمِينَ الْمُنَازِعِينَ فِي عِصْمَةِ الْأَنْبِيَاءِ، وَاَلَّذِينَ قَالُوا: إنَّهُ يَجُوزُ عَلَيْهِمْ الصَّغَائِرُ وَالْخَطَأُ وَلَا يُقَرُّونَ عَلَى ذَلِكَ لَمْ يُكَفَّرْ أَحَدٌ مِنْهُمْ بِاتِّفَاقِ الْمُسْلِمِينَ؛ فَإِنَّ هَؤُلَاءِ يَقُولُونَ: إنَّهُمْ مَعْصُومُونَ مِنْ الْإِقْرَارِ عَلَى ذَلِكَ، وَلَوْ كَفَرَ هَؤُلَاءِ لَزِمَ تَكْفِيرُ كَثِيرٍ مِنْ الشَّافِعِيَّةِ، وَالْمَالِكِيَّةِ، وَالْحَنَفِيَّةِ، وَالْحَنْبَلِيَّةِ، وَالْأَشْعَرِيَّةِ، وَأَهْلِ الْحَدِيثِ، وَالتَّفْسِيرِ، وَالصُّوفِيَّةِ: الَّذِينَ لَيْسُوا كُفَّارًا بِاتِّفَاقِ الْمُسْلِمِينَ؛ بَلْ أَئِمَّةُ هَؤُلَاءِ يَقُولُونَ بِذَلِك.


“Cahillerin, Müslümanların alimlerini tekfire yeltenmeleri en büyük münkerlerdendir. Bu işin kökeni Müslümanların imamlarını din konusunda hata ettikleri gerekçesiyle tekfir eden Hariciler ve Rafızilere dayanır. Ehli sünnet ve’l cemaat Müslümanların alimlerinin mücerred hata sebebiyle tekfir edilemeyeceği hususunda ittifak ettiler. Bilakis Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) haricinde her bir kimsenin sözü alınır da atılır da… Fakat hata etmesinden ötürü sözü terk edilen herkes küfür ve fıskla itham edilecek değildir. Hatta böyle bir kimse günahkar dahi olmaz. Zira Allah Teala (Bakara’nın son ayetinde) müminlerin duası hakkında şöyle demiştir: “Rabbimiz, unutur veya hata edersek bizi bundan dolayı sorguya çekme!” Sahih’te Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in “Allahu Teala bu duaya karşılık ‘Evet ben de böyle yaptım’ demiştir” (yani bu duayı kabul etmiştir) buyurduğu nakledilmiştir. Ve Müslümanların alimleri de müslüman alimlerden peygamberlerin masumiyeti ile alakalı tartışan ve “Onların küçük günah ve hataları işlemeleri mümkündür, bununla beraber onlar bu hatada ısrar etmezler” diyen kimselerin tekfir edilmeyeceği hususunda ittifak etmişlerdir. Böyle diyenler Müslümanların ittifakıyla tekfir edilmezler. Zira bunlar peygamberlerin hata üzerinde ısrar etmekten masum olduklarını kabul etmektedirler. Eğer böyle diyenler kafir olsaydı şu halde Şafiilerden, Malikilerden, Hanefilerden, Hanbelilerden ve de Eşariler, Hadis ehli, tefsir ehli ve sufilerden bir çoğunun tekfir edilmesi gerekirdi. Halbuki bunların kafir olmadığı Müslümanların ittifakıyla sabittir. Bilakis bu sayılan taifelerin imamlarından bir çoğu (masumiyet konusunda) böyle düşünmektedir.” ( Fetava, 35/100)

Şeyhulislam’ın bu sözleri gerçekten bir çok ibret ve faideler içermektedir. Bu nakilde de işaret edildiği gibi Müslümanların alimlerini tekfir etme hastalığı Ehli sünnete nisbet edilen çevrelere Harici, Rafızi vb dalalet fırkalarından sirayet etmiş bir hastalıktır. Esasında genel olarak alimlere dil uzatmak münafıkların ve zındıkların vasfıdır. Tevbe: 65-66. Ayetlerde kıssası zikredilen münafıkların tekfir edilme sebeblerinden bir tanesi de Kuran okuyucularına dil uzatmalarıydı ve onlar hakkında “Özür beyan etmeyin, imanınızdan sonra kafir oldunuz” buyrulmuştur. Çünkü bir insan alimlere buğz ediyorsa ya ismi geçen bidat fırkaları gibi kendi sapık görüşlerini onaylamadığı için buğzeder veyahut da alimlerin sözleriyle ilzam edilmekten ve alimlerden gelen fetvalarla yaşam tarzına müdahele edilmesinden hoşlanmaz ki bu ikisi de kişinin kalbinde yer alan nifak ve zındıklığın alametidir. O yüzden birçok sapmış kimsenin alimlerin tenkidinden ve tekfirinden özel bir zevk aldıklarını, bununla ferahladıklarını görürüz. Bu, geniş bir meseledir şimdilik işaret etmekle yetiniyoruz.

İbn Teymiyye’nin sözünün bizim konumuzla alakalı kısmı ise Eşarilerin kafir olmadığı hususundaki ittifakı –tıpkı diğer mezhep müntesiblerinin kafir olmadığı hakkındaki ittifak gibi- nakletmesidir. İbn Teymiyye şüphesiz ki bu ittifakı kendisi hiçbir asla dayanmadan ortaya atmış değildir. Bilakis yaşanmış vakıa buna delalet etmektedir. Zira daha önce de defalarca işaret ettiğimiz gibi İslam tarihinde sıfatlar konusunda Eşariler gibi düşünen bir çok alim gelip geçtiği halde bunları tekfir eden hiçbir muteber alim ortaya çıkmamıştır. Mesela İbn Hazm, Nevevi, Kadı İyaz, Ebubekr ibnul Arabi ve benzerlerinin tekfirine dair hiçbir alimden nakil yapamazsınız. Bilakis İbn Kesir, İmam Zehebi gibi selef itikadına mensup İslam tarihçileri bu alimleri tekfir etmek şöyle dursun, onlardan çoğu zaman övgüyle bahsetmişlerdir. Dileyenler bu alimlerin eserlerinden ilgili zatların biyografilerine müracaat edebilir. Aşağıda geleceği üzere Abdurrahman bin Hasen ve diğer Necdi alimlerin kitapları bu ismi geçen alimlerin eserlerinden ve bunlardan sonraki dönemde yaşayan İbn Hacer Askalani, Suyuti, Molla Aliyy’ul Kari gibi Eşari ve Maturidi alimlerinden nakillerle doludur. Muhammed bin Abdilvehhab’ın oğlu Abdullah Mekke’nin fethi günü yaptığı konuşmada Eşarilerin hatta Kuburiye’nin imamlarından sayılmasına rağmen İbn Hacer el Heytemi ve emsalini tekfir etmediklerini açıkça beyan etmiştir. Bunun haricinde şu hakikati de hatırlamak gerekir ki selef asrından sonraki dönemlerde halkın ve yöneticilerinin çoğunluğunu Eşari ve Maturidiler teşkil etmiştir. Bu fırkaların tesiri altında Selçuklular, Eyyubiler, Memlukler, Osmanlılar gibi nice devletler kurulmuştur. Hatta Necd bölgesinde tevhid davetinin ortaya çıkışına kadar –istisnalar hariç- baştan sona kadar selef akidesine sahip olan bir devlet kurulmamıştır dense yeridir. Abbasiler vb devletlerde selef akidesine meyleden yöneticiler olsa da bu istikrarlı bir süreç olmamıştır. Şimdi hepsi çeşitli bidat akidelerine sahip bu devletlerin hakimiyeti altında Hanbelilerden ve asar ehlinden bir çok alim gelip geçmiştir. Hiç birisinden bu yöneticileri ve tebasını tekfir ettiklerine, bu yönetimlere karşı huruc ettiklerine, ayaklandıklarına dair bir tek harf nakledilemez. Bilakis bu devletlerin himayesindeki kurumlarda imamlık, müftülük, kadılık vs görevleri icra eden bir çok alim vardır. Biyografileri incelendiğinde bu husus görülecektir. Mesela İbn Kudame (rh.a) bunlardan birisidir, döneminde Hanbeli mihrabının imamlığını yapmıştır hatta mutaassıb bir Eşari olmasına rağmen Selahaddin Eyyubi’nin ordusuna katılarak Kudüs’ün fethine iştirak ettiği söylenmiştir. Keza dönemindeki Hanbelilerin imamı olan ve selef akidesini müdafaa amaçlı “Ekavil’us Sikat” vb birçok eser kaleme alan Mer’i bin Yusuf el Kermi, Osmanlı Hanedanının faziletine dair bir eser telif etmiş ve bu kitap geçtiğimiz yıllarda Türkçe’de neşredilmiştir. Osmanlı devletinin ise sufi temayüllü ve Maturidi akidesine bağlı bir devlet olduğu malumdur.

İşte verdiğimiz bütün bu misaller Eşarilerin hepsinin muayyen olarak tekfir edildiği iddiasının ümmet nezdinde kabul görmeyen bir görüş olduğunu göstermek için yeterlidir. Ancak bu iddiacılar İslam ümmetinin dalalet üzere ittifak ettiğini iddia ederek açık hadisleri yalanlayacaklarsa onlara Allah hidayet etsin demekten başka bir şey elimizden gelmez. Dalalet ehlinin Şeyhulislam’a buğzetme sebebleri de işte bu tarz kavillerinden dolayıdır fakat bizler onlar gibi taassub içinde olmayan mutedil kimselere yönelik olarak bu fetvayı naklediyoruz.  Eşariler vb’nin tekfir edilmemesinde ittifak hasıl olunca haliyle bu hususta farklı görüşler ileri sürenlerin görüşleri itibar edilmeyen şazz kaviller olmaktadır. Allah en doğrusunu bilendir. Şeyhulislam İbn Teymiyye (rh.a) Eş’ariler hakkında başka bir yerde şöyle demektedir:


وَالنَّاسُ يَعْلَمُونَ أَنَّهُ كَانَ بَيْنَ الْحَنْبَلِيَّةِ وَالْأَشْعَرِيَّةِ وَحْشَةٌ وَمُنَافَرَةٌ. وَأَنَا كُنْت مِنْ أَعْظَمِ النَّاسِ تَأْلِيفًا لِقُلُوبِ الْمُسْلِمِينَ وَطَلَبًا لِاتِّفَاقِ كَلِمَتِهِمْ وَاتِّبَاعًا لِمَا أُمِرْنَا بِهِ مِنْ الِاعْتِصَامِ بِحَبْلِ اللَّهِ وَأَزَلْت عَامَّةَ مَا كَانَ فِي النُّفُوسِ مِنْ الْوَحْشَةِ وَبَيَّنْت لَهُمْ أَنَّ الْأَشْعَرِيَّ كَانَ مِنْ أَجَلِّ الْمُتَكَلِّمِينَ الْمُنْتَسِبِينَإلَى الْإِمَامِ أَحْمَدَ رَحِمَهُ اللَّهُ وَنَحْوِهِ الْمُنْتَصِرِينَ لِطَرِيقِهِ كَمَا يَذْكُرُ الْأَشْعَرِيُّ ذَلِكَ فِي كُتُبِهِ. وَكَمَا قَالَ أَبُو إسْحَاقَ الشِّيرَازِيُّ: إنَّمَا نَفَقَتْ الْأَشْعَرِيَّةُ عِنْدَ النَّاسِ بِانْتِسَابِهِمْ إلَى الْحَنَابِلَةِ وَكَانَ أَئِمَّةُ الْحَنَابِلَةِ الْمُتَقَدِّمِينَ كَأَبِي بَكْرٍ عَبْدِ الْعَزِيزِ وَأَبِي الْحَسَنِ التَّمِيمِيِّ وَنَحْوِهِمَا يَذْكُرُونَ كَلَامَهُ فِي كُتُبِهِمْ بَلْ كَانَ عِنْدَ مُتَقَدِّمِيهِمْ كَابْنِ عَقِيلٍ عِنْدَ الْمُتَأَخِّرِينَ، لَكِنَّ ابْنَ عَقِيلٍ لَهُ اخْتِصَاصٌ بِمَعْرِفَةِ الْفِقْهِ وَأُصُولِهِ وَأَمَّا الْأَشْعَرِيُّ فَهُوَ أَقْرَبُ إلَى أُصُولِ أَحْمَدَ مِنْ ابْنِ عَقِيلٍ وَأَتْبَعُ لَهَا فَإِنَّهُ كُلَّمَا كَانَ عَهْدُ الْإِنْسَانِ بِالسَّلَفِ أَقْرَبَ كَانَ أَعْلَمَ بِالْمَعْقُولِ وَالْمَنْقُولِ. وَكُنْت أُقَرِّرُ هَذَا لِلْحَنْبَلِيَّةِ - وَأُبَيِّنُ أَنَّ الْأَشْعَرِيَّ، وَإِنْ كَانَ مِنْ تَلَامِذَةِ الْمُعْتَزِلَةِ ثُمَّ تَابَ، فَإِنَّهُ كَانَ تِلْمِيذَ الجبائي وَمَالَ إلَى طَرِيقَةِ ابْنِ كُلَّابٍ وَأَخَذَ عَنْ زَكَرِيَّا الساجي أُصُولَ الْحَدِيثِ بِالْبَصْرَةِ، ثُمَّ لَمَّا قَدِمَ بَغْدَادَ أَخَذَ عَنْ حَنْبَلِيَّةِ بَغْدَادَ أُمُورًا أُخْرَى، وَذَلِكَ آخِرُ أَمْرِهِ كَمَا ذَكَرَهُ هُوَ وَأَصْحَابُهُ فِي كُتُبِهِمْ. وَكَذَلِكَ ابْنُ عَقِيلٍ كَانَ تِلْمِيذَ ابْنِ الْوَلِيدِ وَابْنِ التَّبَّانِ الْمُعْتَزِلِيَّيْن ثُمَّ تَابَ مِنْ ذَلِكَ، وَتَوْبَتُهُ مَشْهُورَةٌ بِحَضْرَةِ الشَّرِيفِ أَبِي جَعْفَرٍ. وَكَمَا أَنَّ فِي أَصْحَابِ أَحْمَدَ مَنْ يُبْغِضُ ابْنَ عَقِيلٍ وَيَذُمُّهُ: فَاَلَّذِينَ يَذُمُّونَ الْأَشْعَرِيَّ لَيْسُوا مُخْتَصِّينَ بِأَصْحَابِ أَحْمَدَ بَلْ فِي جَمْعِ الطَّوَائِفِ مَنْ هُوَ كَذَلِكَ. وَلَمَّا أَظْهَرْت كَلَامَ الْأَشْعَرِيِّ - وَرَآهُ الْحَنْبَلِيَّةُ - قَالُوا: هَذَا خَيْرٌ مِنْكَلَامِ الشَّيْخِ الْمُوَفَّقِ وَفَرِحَ الْمُسْلِمُونَ بِاتِّفَاقِ الْكَلِمَةِ. وَأَظْهَرْت مَا ذَكَرَهُ ابْنُ عَسَاكِرَ فِي مَنَاقِبِهِ أَنَّهُ لَمْ تَزَلْ الْحَنَابِلَةُ وَالْأَشَاعِرَةُ مُتَّفِقِينَ إلَى زَمَنِ القشيري فَإِنَّهُ لَمَّا جَرَتْ تِلْكَ الْفِتْنَةُ بِبَغْدَادَ تَفَرَّقَتْ الْكَلِمَةُ وَمَعْلُومٌ أَنَّ فِي جَمِيعِ الطَّوَائِفِ مَنْ هُوَ زَائِغٌ وَمُسْتَقِيمٌ. مَعَ أَنِّي فِي عُمْرِي إلَى سَاعَتِي هَذِهِ لَمْ أَدْعُ أَحَدًا قَطُّ فِي أُصُولِ الدِّينِ إلَى مَذْهَبٍ حَنْبَلِيٍّ وَغَيْرِ حَنْبَلِيٍّ، وَلَا انْتَصَرْت لِذَلِكَ، وَلَا أَذْكُرُهُ فِي كَلَامِي، وَلَا أَذْكُرُ إلَّا مَا اتَّفَقَ عَلَيْهِ سَلَفُ الْأُمَّةِ وَأَئِمَّتُهَا. وَقَدْ قُلْت لَهُمْ غَيْرَ مَرَّةٍ: أَنَا أُمْهِلُ مَنْ يُخَالِفُنِي ثَلَاثَ سِنِينَ إنْ جَاءَ بِحَرْفِ وَاحِدٍ عَنْ أَحَدٍ مِنْ أَئِمَّةِ الْقُرُونِ الثَّلَاثَةِ يُخَالِفُ مَا قُلْته فَأَنَا أُقِرُّ بِذَلِكَ. وَأَمَّا مَا أَذْكُرُهُ فَأَذْكُرُهُ عَنْ أَئِمَّةِ الْقُرُونِ الثَّلَاثَةِ بِأَلْفَاظِهِمْ وَبِأَلْفَاظِ مِنْ نَقْلِ إجْمَاعِهِمْ مِنْ عَامَّةِ الطَّوَائِفِ. هَذَا مَعَ أَنِّي دَائِمًا وَمَنْ جَالَسَنِي يَعْلَمُ ذَلِكَ مِنِّي: أَنِّي مِنْ أَعْظَمِ النَّاسِ نَهْيًا عَنْ أَنْ يُنْسَبَ مُعَيَّنٌ إلَى تَكْفِيرٍ وَتَفْسِيقٍ وَمَعْصِيَةٍ، إلَّا إذَا عُلِمَ أَنَّهُ قَدْ قَامَتْ عَلَيْهِ الْحُجَّةُ الرسالية الَّتِي مَنْ خَالَفَهَا كَانَ كَافِرًا تَارَةً وَفَاسِقًا أُخْرَى وَعَاصِيًا أُخْرَى وَإِنِّي أُقَرِّرُ أَنَّ اللَّهَ قَدْ غَفَرَ لِهَذِهِ الْأُمَّةِ خَطَأَهَا: وَذَلِكَ يَعُمُّ الْخَطَأَ فِي الْمَسَائِلِ الْخَبَرِيَّةِ الْقَوْلِيَّةِ وَالْمَسَائِلِ الْعَمَلِيَّةِ. وَمَا زَالَ السَّلَفُ يَتَنَازَعُونَ فِي كَثِيرٍ مِنْ هَذِهِ الْمَسَائِلِ وَلَمْ يَشْهَدْ أَحَدٌ مِنْهُمْ عَلَى أَحَدٍ لَا بِكُفْرِ وَلَا بِفِسْقِ وَلَا مَعْصِيَةٍ كَمَا أَنْكَرَ شريح قِرَاءَةَ مَنْ قَرَأَ {بَلْ عَجِبْتَ وَيَسْخَرُونَ} وَقَالَ: إنَّ اللَّهَ لَا يَعْجَبُ، فَبَلَغَ ذَلِكَ إبْرَاهِيمَ النَّخَعِيفَقَالَ إنَّمَا شريح شَاعِرٌ يُعْجِبُهُ عِلْمُهُ. كَانَ عَبْدُ اللَّهِ أَعْلَمَ مِنْهُ وَكَانَ يَقْرَأُ {بَلْ عَجِبْتَ} . وَكَمَا نَازَعَتْ عَائِشَةُ وَغَيْرُهَا مِنْ الصَّحَابَةِ فِي رُؤْيَةِ مُحَمَّدٍ رَبَّهُ وَقَالَتْ: مَنْ زَعَمَ أَنَّ مُحَمَّدًا رَأَى رَبَّهُ فَقَدْ أَعْظَمَ عَلَى اللَّهِ الْفِرْيَةَ وَمَعَ هَذَا لَا نَقُولُ لِابْنِ عَبَّاسٍ وَنَحْوِهِ مِنْ الْمُنَازِعِينَ لَهَا: إنَّهُ مُفْتَرٍ عَلَى اللَّهِ. وَكَمَا نَازَعَتْ فِي سَمَاعِ الْمَيِّتِ كَلَامَ الْحَيِّ وَفِي تَعْذِيبِ الْمَيِّتِ بِبُكَاءِ أَهْلِهِ وَغَيْرِ ذَلِكَ. وَقَدْ آلَ الشَّرُّ بَيْنَ السَّلَفِ إلَى الِاقْتِتَالِ. مَعَ اتِّفَاقِ أَهْلِ السُّنَّة عَلَى أَنَّ الطَّائِفَتَيْنِ جَمِيعًا مُؤْمِنَتَانِ، وَأَنَّ الِاقْتِتَالَ لَا يَمْنَعُ الْعَدَالَةَ الثَّابِتَةَ لَهُمْ، لِأَنَّ الْمُقَاتِلَ وَإِنْ كَانَ بَاغِيًا فَهُوَ مُتَأَوِّلٌ وَالتَّأْوِيلُ يَمْنَعُ الْفُسُوقَ.

"Herkes bilir ki Hanbelîler ve Eş'arîler arasında bir uzlaşmazlık, bir uzaklaşma var.

Ben mü'minlerin gönüllerinin ülfet etmesini, kelimelerinin birleşmesini en fazla isteyenlerden biriydim. Allah'ın ipine sımsıkı sarılıyor, emrine en fazla ittibâ ediyordum. Fiilen de gönüllerdeki uzlaşmazlığı giderdim ve onlara Eş'arî'nin, imam Ahmed ve benzerlerine müntesip kelâmcıların ve onun mezhebine destek olanların en büyüklerinden olduğunu açıkladım. Nitekim bunu Eş'arî'nin bizzat kendisi de kitablarında söylüyordu.

Ebû İshâk eş-Şîrâzî de böyle söylüyor ve diyordu ki:

Eş'arîler, Hanbelîlere bağlı olmaları sebebiyledir ki, insanlar yanında revaç bulmuşlardır. Ebû Bekir Abdülazîz, Ebû'l-Hasen et-Temîmî ve benzeri mütekaddim Hanbelî imamlar kitablarında onun (Eş'arî'nin) sözlerini zikretmişlerdir. Hatta Eş'arî, mütekaddim Hanbelîler yanında, İbn Akil'in müteahhir Hanbelîler yanındaki yerine sahipti. Ancak İbn Akil'in fıkhı ve usulünü bilmesi özelliği vardır. Eş'arî ise İmam Ahmed'in usulüne İbn Akil'den daha yakın ve daha çok tabidir.

Şu sebeble ki, insan zaman açısından selefe ne kadar çok yakın ise, ma'külü ve menkûlü (onların dirayete ve nakle dayalı söz ve görüşlerini) o kadar iyi bilir.

Bunları Hanbelîlere takrir ediyor ve Eş'arî'nin her ne kadar önce Mu'tezilîlerin talebesi ise de, sonradan tevbe ettiğini açıklıyordum. Şöyle ki:

Eş'arî, Cübbâî'nin öğrencisiydi. İbn Küllâb'ın yoluna eğilim gösterdi. Basra'da Zekeriyyâ es-Sâcî'den hadîs usûlü öğrendi. Sonra Bağdad'a geldi ve Bağdad'taki Hanbelîlerden başka şeyler aldı. Onun ve ashabının kendi kitablarında zikrettiğine göre, bu, ömrünün sonunda olmuştur.

Aynı şekilde İbn Akîl de Mu'tezilî olan İbnü'l-Velîd ve İbn Tebban adındaki iki kişinin öğrencisiydi. Sonra bundan (Mu'tezilî fikirlerden) tevbe etmiştir. Bu tevbesi meşhurdur ve olay Şerîf Ebû Ca'fer'in huzurunda cereyan etmiştir. Gerçi İmâm Ahmed in ashabı içinde İbn Akîl'e buğzeden ve onu yerenler vardır, ama Eş'arî'yi yerenler sadece İmâm Ahmed'in ashabı içinden değildir. Bilâkis bütün taifelerde böyle kimseler vardır.

Eş'arî'nin sözlerini açığa çıkardığımı gören Hanbelîler "bu Şeyh Muvaffak'ın sözlerinden daha hayırlıdır", dediler.

Kelimenin bir olması (ihtilâfın kalkması) sebebiyle müslümanlar ferahladılar.

İbn Asâkir'in menâkıbında zikrettiği üzere, Hanbelîlerin ve Eş'arîlerin Kuşeyrî'nin zamanına kadar ittifak halinde olduklarını, Bağdad'da o fitnenin çıkması ile tefrikanın başgösterdiğini ve bütün grublarda dâima sapanların da, dosdoğru gidenlerin de bulunacağının ma'lûm olduğunu ortaya koydum.

Bu arada şu âna kadar ömrüm boyunca hiç kimseyi dinin esasları konusunda ne Hanbelî, ne de başka bir mezhebe ne davet ettim, ne bunun için çabaladım, ne de böyle bir söz söyledim. Ben ancak ümmetin selefinin ve imamlarının üzerinde birleştikleri şeyleri zikrediyorum, zikrederim.

Kendilerine defalarca şunu söylemişimdir:

Ben, bana muhalefet edene üç yıl mühlet veriyorum. İlk üç asrın imamlarının herhangi birinden, söylediklerime muhalif tek harf getiren olursa ben bunu ikrar ederim. Benim zikrettiklerim, ilk üç asır imamlarından kelimesi kelimesine ve bütün taifelerden onların icmâlarını nakledenlerin ifadeleriyle zikrettiğim şeylerdir.

Bütün bunlarla birlikte ben dâima - benimle beraberliği olanlar da bilir ki- herhangi bir kişiyi tekfir etmekten, fâsık ve isyankâr saymaktan (kâfir, fâsık ve âsî damgası vurmaktan) en çok sakındıran biri olmuşumdur. Ancak karşı çıkanın ya kâfir, ya fâsık veya âsî olacağı peygamberi bir delilin aleyhine sabit olduğu bilinirse o başka. Ben Allah'ın bu ümmetin hatasını bağışlamış olduğunu ikrar ediyorum. Bu af hem haberi, kavlî mes'elelerde, hem de amelî mes'elelerde sözkonusudur.

Selef bu mes'elelerden birçoğunda hep ihtilâf etmiş, ancak hiçbiri bir başkasının kâfir, fâsık veya âsî olduğuna şehâdet etmemiştir.

Nitekim Süreyh "Bel Acibtü ve Yesharûn", yâni "Ben (azîmüşşân) hayret ettim, onlar alay ediyorlar" 31 şeklindeki kıraati reddetmiş ve, "çünkü", demiş, "Allah hayret etmez". Bu, İbrahim en-Nehaî'ye ulaşmış, İbrahim en-Nehaî, Şüreyh sadece kendi ilmini beğenen bir şâirden ibarettir. Abdullah (İbn Mes'ûd r.a.) ise "ondan daha âlimdir ve o böyle okuyordu!" demiş.

(37 Saffât 12. Elimizdeki mushaflarda âyet "Bel Acibte..." yâni "Hayır sen (ey Muhammed), bu muhteşem kudrete hayran kaldın..." seklindedir.)

Yine meselâ Âişe (radiyallahu anh) ve başka sahâbîler Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Rabbini görüp görmediği konusunda ihtilâf etmişler.

Âişe (radiyallahu anh), "Kim Muhammed'in Rabbini gördüğünü iddia ederse Allah'a pek büyük iftira etmiş olur" demiştir. Bununla birlikte biz Âişe (radiyallahu anh)'ye muhalefet eden İbn Abbas (radiyallahu anh)'a ve benzeri sahâbîlere, Allah'a iftira etmişlerdir, demeyiz. Nitekim ölünün dirinin konuşmasını işittiği, ölünün ailesinin ağıtı sebebiyle azâb çekmesi ve başka konulardaki Âişe (radiyallahu anh)'ye âit münazaalar da bu kabildendir.

Şer, selef arasında savaşmaya kadar varmıştı, ama Ehl-i Sünnet her iki tarafın da mü'min olduğunda ittifak halindedir.

Şunda da ittifak etmişlerdir ki, bu savaşlar onların adaletine (iman ve ittikâlarına) mâni değildir. Çünkü savaşan, her ne kadar haddi aşmış ise de, kendine göre bir te'vili vardır, müteevvildir. Te'vil ise fıska mânidir. (İçtihadın sürüklediği hata itaatsizlik sayılmaz.)"

Bu sözlerin ardından şöyle devam etmektedir:


وَكُنْت أُبَيِّنُ لَهُمْ أَنَّمَا نُقِلَ لَهُمْ عَنْ السَّلَفِ وَالْأَئِمَّةِ مِنْ إطْلَاقِ الْقَوْلِ بِتَكْفِيرِ مَنْ يَقُولُ كَذَا وَكَذَا فَهُوَ أَيْضًا حَقٌّ، لَكِنْ يَجِبُ التَّفْرِيقُ بَيْنَ الْإِطْلَاقِ وَالتَّعْيِينِ. وَهَذِهِ أَوَّلُ مَسْأَلَةٍ تَنَازَعَتْ فِيهَا الْأُمَّةُ مِنْ مَسَائِلِ الْأُصُولِ الْكِبَارِ وَهِيَ مَسْأَلَةُ " الْوَعِيدِ " فَإِنَّ نُصُوصَ الْقُرْآنِ فِي الْوَعِيدِ مُطْلَقَةٌ كَقَوْلِهِ {إنَّ الَّذِينَ يَأْكُلُونَ أَمْوَالَ الْيَتَامَى ظُلْمًا} الْآيَةَ وَكَذَلِكَ سَائِرُ مَا وَرَدَ: مَنْ فَعَلَ كَذَا فَلَهُ كَذَا. فَإِنَّ هَذِهِ مُطْلَقَةٌ عَامَّةٌ. وَهِيَ بِمَنْزِلَةِ قَوْلِ مَنْ قَالَ مِنْ السَّلَفِ مَنْ قَالَ كَذَا: فَهُوَ كَذَا. ثُمَّ الشَّخْصُ الْمُعَيَّنُ يلتغي حُكْمُ الْوَعِيدِ فِيهِ: بِتَوْبَةِ أَوْ حَسَنَاتٍ مَاحِيَةٍ أَوْ مَصَائِبَ مُكَفِّرَةٍ أَوْ شَفَاعَةٍ مَقْبُولَةٍوَالتَّكْفِيرُ هُوَ مِنْ الْوَعِيدِ. فَإِنَّهُ وَإِنْ كَانَ الْقَوْلُ تَكْذِيبًا لِمَا قَالَهُ الرَّسُولُ، لَكِنْ قَدْ يَكُونُ الرَّجُلُ حَدِيثَ عَهْدٍ بِإِسْلَامِ أَوْ نَشَأَ بِبَادِيَةِ بَعِيدَةٍ. وَمِثْلُ هَذَا لَا يَكْفُرُ بِجَحْدِ مَا يَجْحَدُهُ حَتَّى تَقُومَ عَلَيْهِ الْحُجَّةُ. وَقَدْ يَكُونُ الرَّجُلُ لَا يَسْمَعُ تِلْكَ النُّصُوصَ أَوْ سَمِعَهَا وَلَمْ تَثْبُتْ عِنْدَهُ أَوْ عَارَضَهَا عِنْدَهُ مُعَارِضٌ آخَرُ أَوْجَبَ تَأْوِيلَهَا، وَإِنْ كَانَ مُخْطِئًا، وَكُنْت دَائِمًا أَذْكُرُ الْحَدِيثَ الَّذِي فِي الصَّحِيحَيْنِ فِي الرَّجُلِ الَّذِي قَالَ: " {إذَا أَنَا مُتُّ فَأَحْرِقُونِي ثُمَّ اسْحَقُونِي، ثُمَّ ذروني فِي الْيَمِّ فَوَاَللَّهِ لَئِنْ قَدَرَ اللَّهُ عَلَيَّ لَيُعَذِّبَنِي عَذَابًا مَا عَذَّبَهُ أَحَدًا مِنْ الْعَالَمِينَ، فَفَعَلُوا بِهِ ذَلِكَ فَقَالَ اللَّهُ لَهُ: مَا حَمَلَك عَلَى مَا فَعَلْت. قَالَ خَشْيَتُك: فَغَفَرَ لَهُ} ". فَهَذَا رَجُلٌ شَكَّ فِي قُدْرَةِ اللَّهِ وَفِي إعَادَتِهِ إذَا ذُرِّيَ، بَلْ اعْتَقَدَ أَنَّهُ لَا يُعَادُ، وَهَذَا كُفْرٌ بِاتِّفَاقِ الْمُسْلِمِينَ، لَكِنْ كَانَ جَاهِلًا لَا يَعْلَمُ ذَلِكَ وَكَانَ مُؤْمِنًا يَخَافُ اللَّهَ أَنْ يُعَاقِبَهُ فَغَفَرَ لَهُ بِذَلِكَ. وَالْمُتَأَوِّلُ مِنْ أَهْلِ الِاجْتِهَادِ الْحَرِيصُ عَلَى مُتَابَعَةِ الرَّسُولِ أَوْلَى بِالْمَغْفِرَةِ مِنْ مِثْلِ هَذَا.

"Onlara şunu da açıklıyordum:

Yine seleften nakledildiği üzere belli bir kişiyi kasdetmeksizin kim şöyle şöyle derse kâfir olur şeklindeki mutlak ifâdeleri de aynı şekilde haktır. Ancak mutlak ifâde (ıtlak) ile, ta'yin etmeyi (belirlemeyi) birbirinden ayırmak gerekir.

Bu mes'ele, yâni "vaîd" mes'elesi, ümmetin ihtilâf ettiği büyük mes'elelerin ilkidir. Çünkü Kur'an'ın vaîd (tehdit) konusundaki âyetleri geneldir. Meselâ buyrulur ki:

"Zulm ile öksüzlerin mallarını yiyenler, karınlarına sadece ateş doldurmaktadırlar ve çılgın bir ateşe gireceklerdir" (4 Nisa 10)   

Şöyle şöyle yapana, şu şu vardır şeklindeki âyetler de aynı şekilde mutlak ve geneldir.

Bu âyetler selefin "Kim şöyle derse o şudur" şeklindeki genelleyici sözleri mesabesindedir. Şu da var ki, muayyen (belirli) bir kimseden, tevbesi, yok edici iyilikleri, keffâret olucu musibetler veya makbul bir şefaat gibi şeylerle hakkındaki vaîd'in hükmü kalkar.

Tekfir de, vaîd kabilindendir. Çünkü her ne kadar bir sözü Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in söylediğini yalanlama anlamı taşıyorsa da, kişi daha yeni müslüman olmuş veya uzak bir çölde yetişmiş olabilir. Aleyhine delil ve gerekçe bulunmadıkça böylelerinin bir şeyi inkâr etmesi tekfirlerini gerektirmez. Kişi bu nâsları (âyet ve hadîsleri) işitmemiş veya işitip de onca sabit olmamış, veya elinde başka bir delil var da bunu te'vil durumunda kalmış - hata da etse bu durumda kalmış - olabilir.

(Bu konuda) dâima "Sahîhayn" (Buhârî ve Müslim)'de geçen şu hadîsi zikrederdim:

"(Eski ümmetlerden bir zât oğullarına demiş ki:)

Ben öldüğüm zaman beni yakın, sonra kül ufak edin, sonra çöle savurun. Artık vallahi Allah'ın (beni toplamaya) gücü yeterse, âlemlerde hiç kimseye yapmadığı azabı bana gösterecektir, varsın etsin.

Adamın dediğini yaptılar. Sonra Allah ona dedi ki:

"Seni böyle yapmaya iten nedir?"

Adam: "Haşyetin (korkun)", dedi.

Bunun üzerine Allah onu bağışladı" (Buhârî, Tevhid, 35, Enbiyâ, 54; Müslim, Tevbe, 25, 27)

İşte bu zât, Allah'ın kudretinden, kül ufak edilip savrulursa bir araya getirebileceğinden şüphe ediyor. Hatta şüphe etmiyor, tekrar toplayamayacağına inanıyor. Böyle bir inanç ise müslümanların ittifakıyla küfürdür. Ancak o adam cahildi ve bunu bilmiyordu. Mü'mindi, Allah'ın kendisini cezalandıracağından korkuyordu. Bu sebeble Allah onu bağışladı.

("Bu olayın en doğru açıklaması şöyledir: Bu adam Allah’ın sıfatlarının hepsini hakkıyla ve Allah’ın kudretini tafsilatıyla bilen birisi değildir. Mü’minlerin çoğu da böyledir. Ancak Böyle konularda cahil olan kimse kafir olmaz." (Mecmua el Fetava c: 11 s: 410-411)

Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e azamî ittibâ için çırpınan ictihâd ehli kimselerden bir te'vili bulunan (müteevvil) ler ise bağışlanmaya bu adamdan daha lâyıktırlar."(Mecmu'ul Fetava, 3/227-231)

Görüldüğü üzere Şeyhulislam, Eşarilerin tekfir edilmesi şöyle dursun onlarla husumet ve münakaşada ileri gidilmesine dahi karşı çıkmış ve bu hususta meşhur kudret hadisiyle istidlal etmiştir. Zira ilgili hadis sıfatlar başta olmak üzere çeşitli meselelerde hataya düşen kimselerin –tevhid üzere oldukları müddetçe- affedilebileceğine delil teşkil etmektedir. O, başka bir yerde de şöyle demiştir:

وَبِهَذَا ذَمَّ السَّلَفُ وَالْأَئِمَّةُ أَهْلَ الْكَلَامِ وَالْمُتَكَلِّمِين الصفاتية كَابْنِ كَرَّامٍ؛ وَابْنِ كُلَّابٍ وَالْأَشْعَرِيِّ. وَمَا تَكَلَّمَ فِيهِ مَنْ تَكَلَّمَ مِنْ أَعْيَانِ الْأُمَّةِ وَأَئِمَّتِهَا الْمَقْبُولِينَ فِيهَا مِنْ جَمِيعِ طَوَائِفِ الْفُقَهَاءِ؛ وَأَهْلِ الْحَدِيثِ وَالصُّوفِيَّةِ إلَّا بِمَا يَقُولُونَ إنَّهُمْ خَالَفُوا فِيهِ السُّنَّةَ وَالْحَدِيثَ لِخَفَائِهِ عَلَيْهِمْ أَوْ إعْرَاضِهِمْ عَنْهُ أَوْ لِاقْتِضَاءِ أَصْلِ قِيَاسٍ - مَهَّدُوهُ - رُدَّ ذَلِكَ كَمَا يَقَعُ نَحْوُ ذَلِكَ فِي الْمَسَائِلِ [الْعِلْمِيَّةِ] فَإِنَّ مُخَالَفَةَ الْمُسْلِمِ الصَّحِيحِ الْإِيمَانِ النَّصَّ إنَّمَا يَكُونُ لِعَدَمِ عِلْمِهِ بِهِ أَوْ لِاعْتِقَادِهِ صِحَّةَ مَا عَارَضَهُ لَكِنْ هُوَ فِيمَا ظَهَرَ مِنْ السُّنَّةِ وَعَظُمَ أَمْرُهُ يَقَعُ بِتَفْرِيطِ مِنْ الْمُخَالِفِ وَعُدْوَانٍ فَيَسْتَحِقُّ مِنْ الذَّمِّ مَا لَا يَسْتَحِقُّهُ فِي النَّصِّ الْخَفِيِّ وَكَذَلِكَ فِيمَا يُوقِعُ الْفُرْقَةَ وَالِاخْتِلَافَ؛ يَعْظُمُ فِيهِ أَمْرُ الْمُخَالَفَةِ لِلسُّنَّةِ.

Aynı sebeble selefimiz ve imamlarımız, İbn Kerrâm, İbn Küllâb ve Eş'arî gibi kelâmcılarla Sıfatiyye'ye mensup kelâmcıları kötülemişlerdir. Yine aynı şekilde fukahâ, ehl-i hadîs ve sûfiyye gibi bütün grublar içindeki bu ümmetin ileri gelen şahsiyetleri ve ümmet arasında makbul bir yere sahip bulunan imamları hakkında bir şeyler söylenmişse, bu ancak ve ancak, sünnet ve hadîse aykırı düşen sözleri dolayısıyla söylenmiştir.

Aslında bu imamlar hadîs ve Sünnet'e;
- ya kendilerine ulaşmayıp gizli kaldığı,
- ya o hadîsi bırakıp başka bir nassı tercih ettikleri, ya da önceden kurup hazırladıkları kıyasın esası bu hadîsi reddetmeyi gerekli kıldığı için aykırı görüş ortaya koymuşlardır.

Nitekim zaman zaman ilmî mes'elelerde de buna benzer durumlar ortaya çıkmaktadır.
İşte böylesi durumlarda sahih imana sahip bir müslümanın bir nassa muhalefeti, belirtmek lâzım ki, ancak;
- ya o nassı bilmemesi,
- ya da o nassın zıddı olan delilin daha sıhhatli olduğuna inanması sebebiyle olabilir.

Ama bu mü'min, gayet açık ve önemli olan bir Sünnet konusunda muhalif bir kişinin tefritine düşer ve düşmanlık yönüne giderse, kapalı bir nass dolayısıyla yapılmayacak kötülenmeye hak kazanmış olur.

Bölünmeye ve ihtilâfa düşülen hususlarda da durum aynı olup böyle hallerde Sünnet'e aykırılık büyük bir vebaldir.”

Yani, kapalı bir meselede sünnete muhalefet eden bir kişi kınanmayı hak etmekle beraber bunu tefrika ve düşmanlık konusu yapan kimse sünnete daha açık bir muhalefette bulunmuştur.
Şeyhulislam, ardından fakihlerden birisinin –ki bunun İzz bin Abdisselam olduğu söylenmektedir- bir fetvasını nakletmiştir ve bu fetvada güzel meseleler olduğunu söylemiştir. O fetvanın içinde şunlar da vardır:

وَأَمَّا لَعْنُ الْعُلَمَاءِ لِأَئِمَّةِ الْأَشْعَرِيَّةِ فَمَنْ لَعَنَهُمْ عُزِّرَ. وَعَادَتْ اللَّعْنَةُ عَلَيْهِ فَمَنْ لَعَنَ مَنْ لَيْسَ أَهْلًا لِلَّعْنَةِ وَقَعَتْ اللَّعْنَةُ عَلَيْهِ. وَالْعُلَمَاءُ أَنْصَارُ فُرُوعِ الدِّينِ وَالْأَشْعَرِيَّةُ أَنْصَارُ أُصُولِ الدِّينِ.

Bâzı âlimlerin, Eş'arî imamlarını lanetlemeleri mes'elesine gelince; kim onları lanetlerse ta'zîr olunur; üstelik lanetleri de kendilerine döner. Çünkü kim laneti haketmeyen birine lanet okursa, bu lanet kendisine döner. Bu âlimler, dinin talî mes'elelerinin (fürûunun) yardımcılarıdırlar; Eş'arîler ise dinin temel mes'elelerinin (usûlünün) savunucuları..."

فَالْفَقِيهُ أَبُو مُحَمَّدٍ أَيْضًا إنَّمَا مَنَعَ اللَّعْنَ وَأَمَرَ بِتَعْزِيرِ اللَّاعِنِ لِأَجْلِ مَا نَصَرُوهُ مِنْ " أُصُولِ الدِّينِ " وَهُوَ مَا ذَكَرْنَاهُ مِنْ مُوَافَقَةِ الْقُرْآنِ وَالسُّنَّةِ وَالْحَدِيثِ وَالرَّدِّ عَلَى مَنْ خَالَفَ الْقُرْآنَ وَالسُّنَّةَ وَالْحَدِيثَ.

 
“Fakîh Ebû Muhammed de lanet okumayı engellemiş, dinin esaslarına yardımcı oldukları içindir ki bu âlimlere lanet okuyanların ta'zîr cezasına çarptırılmalarını emretmiştir. Bu âlimlerin dinin esaslarına yardım etmeleri yukarıda sözünü ettiğimiz Kur'ân'a, Sünnet'e ve hadîse muvafakat etmeleri, Kur'ân'a, Sünnet'e ve hadîse muhalefet edenleri de reddetmeleridir.” (Fetava, 4/14-17)

İşte bütün bu delil ve kaidelerden dolayı Şeyhulislam el-Herevi gibi Eş’arileri tekfir ve tel’in eden bir kısım alimleri de tenkid etmiş ve de aşırı gitmekle itham etmiştir. Bu hususta diyor ki:

وَشَاعَ هَذَا الْقَوْلُ فِي كَثِيرٍ مِنْ الصُّوفِيَّةِ فَوَافَقُوا جَهْمًا فِي مَسَائِلِ الْأَفْعَالِ وَالْقَدَرِ؛ وَخَالَفُوهُ فِي الصِّفَاتِ كَأَبِي إسْمَاعِيلَ الْأَنْصَارِيِّ صَاحِبِ ذَمِّ الْكَلَامِ، فَإِنَّهُ مِنْ الْمُبَالِغِينَ فِي ذَمِّ الْجَهْمِيَّة فِي نَفْيِ الصِّفَاتِ؛ وَلَهُ كِتَابٌ فِي تَكْفِيرِ الْجَهْمِيَّة؛ وَيُبَالِغُ فِي ذَمِّ الْأَشْعَرِيَّةِ مَعَ أَنَّهُمْ مِنْ أَقْرَبِ هَذِهِ الطَّوَائِفِ إلَى السُّنَّةِ؛ وَرُبَّمَا كَانَ يَلْعَنُهُمْ؛ وَقَالَ بَعْضُ النَّاسِ بِحَضْرَةِ نِظَامِ الْمَلِكِ: أَتَلْعَنُ الْأَشْعَرِيَّةَ؟ فَقَالَ أَلْعَنُ مَنْ يَقُولُ لَيْسَ فِي السَّمَوَاتِ إلَهٌ؛ وَلَا فِي الْمُصْحَفِ قُرْآنٌ، وَلَا فِي الْقَبْرِ نَبِيٌّ؛ وَقَامَ مِنْ عِنْدِهِ مُغْضَبًا. وَهُوَ مَعَ هَذَا فِي مَسْأَلَةِ إرَادَةِ الْكَائِنَاتِ وَخَلْقِ الْأَفْعَالِ أَبْلَغُ مِنْ الْأَشْعَرِيَّةِ؛ لَا يُثْبِتُ سَبَبًا وَلَا حِكْمَةً،

“Bu söylem, sufilerin ekseriyeti arasında yayıldı. Sufiler fiiller ve kaderle ilgili meselelerde Cehmiye’nin düşüncelerini benimserken, “Zemmu’l Kelâm” kitabının yazarı Ebu İsmail el-Ensari gibi bazı sufiler sıfatlar konusunda Cehmiye ile ters düştüler. Ebu İsmail el-Ensari, Cehmiye’yi sıfatları nefyetmeleri hususunda kınamakta mübalağa etmiştir. Cehmiye’yi tekfir hususunda da bir kitap yazmıştır. Yine söz konusu gruplar içinde ehl-i sünnet’e en yakın olmalarına karşın Eş’arileri kınama hususunda da mübalağa etmiştir. Yer yer onları lanetlemiştir. Bir adam Nizamü’l Mülk’ün huzurunda ona:
Eş’arilere lanet okur musun? diye sorunca. O, şu cevabı vermiştir:

“Göklerde bir ilah yoktur. Mushafın iki kapağının arasında Kur’an yoktur. Kabirde de peygamber yoktur, diyen kimseye lanet okurum.”

Bunu dedikten sonra öfkelenerek onun yanından ayrıldı. Oysa o, oluşları irad etme ve fiillerin yaratılması hususunda Eş’arilerden daha katı bir tutum sergiler ve bunlarla ilgili bir sebebin veya bir hikmetin olmasını kabul etmez.” (Fetava, 8/230)

Görüldüğü üzere Herevi’nin ve başka birtakım alimlerin Eşarilere lanet etmesini mübalağa yani haddi aşmak olarak nitelemiştir. Nitekim bu, Ehli sünnetin bidat fırkalarına karşı genel tavrına da muhaliftir. Burada dikkat çeken başka bir husus ise Herevi’nin –Allah onu da bizi de affetsin- sıfatlar hususunda Cehmiye’ye muhalif olmasına rağmen kader konusunda onların görüşlerine yaklaşmış olmasıdır. Öyle ki Cehmiye ve Eşariler gibi cebir düşüncesine yaklaşmış ve de Allah’ın fiillerinde herhangi bir hikmet ve sebeb olması gerekmediğini ileri sürmüştür. Herevi’nin tek tenkid edilen görüşü bu değildir. Onun Menazil’us Sairin adlı eserindeki bazı ifadeleri de tenkid edilmiş, hatta vahdet-i vücud fikrine yaklaştığı söylenmiştir. Her ne kadar İbn’ul Kayyim (rh.a) Medaric’us Salikin’de onun sözlerini şerh ederken hakkında hüsn-ü zanda bulunsa da Herevi’nin gerçekten hulul ve ittihadı andıracak sözleri mevcuttur. Nitekim İbn Teymiyye (rh.a) da bu hususa işaret etmiştir. (Fetava, 5/485)  kuşkusuz Herevi’nin bunlarla hakiki anlamda küfür olan vahdeti vücud düşüncesini yani Allah’ın mahlukatın içinde olmasını kasdetmesi bu imam için düşünülmeyecek bir şey olsa da bazı kullandığı lafız ve ıstılahlar böyle yanlış anlaşılmaya müsait tehlikeler içermektedir. İmam Zehebi, onun hakkında çeşitli övgülerde bulunduktan sonra şöyle demektedir:


وَفِي مَنَازِله  إِشَارَاتٌ إِلَى الْمَحْو وَالفنَاء، وَإِنَّمَا مُرَادُه بِذَلِكَ الفَنَاءِ هُوَ الغَيْبَةُ عَنْ شُهُوْد السِّوَى، وَلَمْ يُرِدْ مَحْوَ السِّوَى فِي الخَارِج، وَيَا ليتَه لاَ صَنَّف ذَلِكَ، فَمَا أَحلَى تَصُوفَ الصَّحَابَة وَالتَّابِعِيْنَ! مَا خَاضُوا فِي هَذِهِ الخَطَرَاتِ وَالوسَاوِسِ

Onun Menazil adlı eserinde “mahv” ve “fena” hakkında işaretler vardır. Onun fena’dan (yokluktan) kasdı masiva’yı (Allah’tan başkasını) görmekten imtina etmektir, o, dışarıdaki  masivayı bütünüyle yok saymayı kasdetmemiştir. Keşke o, bu eseri yazmasaydı! Halbuki Sahabe ve tabiinin tasavvufu ne kadar güzeldir! Onlar bu tarz düşüncelere ve vesveselere dalmamışlardı…ilh” (Siyeru A’lam’in Nubela, 18/510)

Bizim burada maksadımız Herevi’yi yermek, İbn Teymiyye’yi de övmek değildir. Lakin bazı hakikatlerin de teslim edilmesi gerekir. İbn Teymiyye (rh.a) -bazı cahillerin küfür ve bidat zannettiği birtakım şeyler haricinde- asla Herevi (rh.a)’ın düştüğü türden dalalet olabilecek bir görüşe sahip olmamıştır. Bir hakkı teslim etmek gerekirse İbn Teymiyye (rh.a) Herevi’ye nazaran daha tahkik ehli bir alimdir, görüşlerindeki isabetliliği daha fazladır. Bu gerçek, birilerinin hoşuna gitmese de böyledir. Eşarilerin tekfiri ve lanetlenmesi tıpkı diğer meseleler gibi Herevi’nin isabet kaydetmediği meselelerden bir tanesidir. Daha önce zikrettiğimiz gibi sünnet imamları, her ne kadar Cehmiye’nin bazı görüşlerini küfür olarak vasfetseler de iş muayyen tekfire geldiği zaman tevakkuf etmişlerdir. Bunun en bariz örneği, İmam Ahmed’in “Kur’an mahluktur” diyen zamanının halifesine karşı ayaklanmayı reddetmesi ve onu mü’minlerin emiri olarak vasfetmesidir. Bu husus, daha önce geçmişti. Açıkça Kur’an’ın yaratılmış olduğunu söyleyen bu Cehmiye/Mutezile fırkası ittifakla Eşarilerden daha şerli olmasına rağmen imamlar bunların her ferdini muayyen olarak tekfir etmemiştir. Şeyhulislam Herevi’nin dahi günümüzdeki bu Haddadiye zihniyetindekilerin yaptığı gibi Eş’ari akidesini tıpkı kabirlere tapmak, Allah’ın mahlukatına hulul ettiğini savunmak gibi bizzat dinin aslını ihlal eden zahir bir küfür olarak değerlendirdiği isbat edilemez. Keza Herevi’nin Eşarilerin tekfirini hakkında icma edilmiş bir görüş olarak gördüğü de ileri sürülemez. Bilakis o, sözkonusu kitabında buna muhalif görüşleri de nakletmiştir. Mesela “Zemm’ul Kelam” adlı eserinin bir yerinde (no: 1327) şöyle bir rivayet nakletmiştir:


وسمعت أبا نصر بن أبي سعيد الزراد يقول: سمعت إبراهيم بن إسماعيل الخلالي: يقول أبي: "ذهب بكتاب ابن خزيمة في الصبغي والثقفي إلى أمير المؤمنين، فكتب بصلبهما؛ فقال ابن خزيمة_رحمه الله_ : لا! قد علم رسول الله  النفاق من أقوام فلم يصلبهم"

“(…) İsmail el Hilali isimli bir zat, İbn Huzeyme’nin Sabgi ve Sekafi hakkındaki yazısını Mü’minlerin Emirine götürdü. Bunun üzerine emir, onların asılmasına dair yazı yazdı. Bunun üzerine İbn Huzeyme (rh.a) şöyle dedi: Hayır! Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bazı kavimlerde nifak olduğunu bilmesine rağmen onları asmadı!”

Görüldüğü üzere İbn Huzeyme (rh.a) sözkonusu bidatçıların asılmasına razı olmamıştır. Eğer onları muayyen olarak tekfir etseydi öldürülmelerinden başka bir yol kalmazdı. Bilakis onlar, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) devrindeki münafıklar gibi zahirlerine göre Müslüman muamelesi görmüşlerdir. Bununla beraber bu tip bidatlara dalmış olan kimseler, nifaktan bir şube üzere bulundukları için tazir edilirler. Nitekim Herevi, bundan hemen sonraki rivayette bu iki kişinin İbn Huzeyme’nin kabri başında tevbeye davet edildiğini nakletmektedir. Bizim anladığımız kadarıyla Herevi’nin bu tür rivayetleri nakletmesinin sebebi Eş’arilerin ve benzeri bidatçilerin kafir olduğunu isbatlamaktan ziyade onların yerilmesini ihtiva eden bütün fetvaları bir araya getirmektir. İbn Huzeyme’nin onları nifakla itham etmesini de bu meyanda zikretmektedir ve onları mürted görmemesine karşı da herhangi bir itirazda bulunmamaktadır. Çünkü makam, bu fırkanın fıkhi durumunu inceleme makamı değildir, bilakis bu fırkanın zemmedildiğini ortaya koyma makamıdır. Hatta Herevi’nin bu rivayetlerin hepsini yorumsuz olarak nakletmesinden hareketle kendisinin Eşarileri tekfir ettiği hususu bile tartışmaya açılabilir. Onun nakilde bulunduğu alimlerin Eş’arileri tekfir etmesine gelince; bunun bir çok sebebleri olabilir. Bu alimler eğer ki Eşari fırkasına mensup herkesi şartları ve engelleri gözetmeksizin muayyen olarak tekfir ettilerse bu bir hatadır. Ancak böyle yaptıkları hususu müsellem değildir. Bu alimlerin yaşadığı devirde ve bölgedeki bidatçıların aleyhine hüccet ikamesi gerçekleşmiş olabilir. Durum böyleyse hakkı bilerek inkar eden Eşarilerin ve başka zümrelerin tekfir edilmesi caiz olur. Nitekim Necd bölgesinde Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab (rh.a)’ın daveti ortaya çıkıp Arap yarımadasında yayıldıktan sonra daha önce tekfir edilmeyen bazı fırkaların tekfiri gündeme gelmiştir. Şeyh Abdullatif’in iki oğlu İbrahim ve Abdullah ve de Süleyman bin Sehman’ın Cehmiyye’nin tekfiri hakkında verdikleri ortak bir fetvada ise şöyle denilmektedir:


فأما إذا قامت الحجة، فلا مانع من تكفيرهم وإن لم يفهموها.
وفي هذه الأزمان، خصوصا في جهتكم، قد قامت الحجة على من هناك، واتضحت لهم المحجة، ولم يزل في تلك البلاد من يدعو إلى توحيد الله، ويقرره، ويناضل عنه، ويقرر مذهب السلف، وما دلت عليه النصوص من الصفات العلية، والأسماء القدسية، ويرد ما يشبه به بعض أتباع الجهمية، ومن على طريقتهم


“(Tekfir için hüccet ikamesinin gerektiği vesair hususlardan bahsettikten sonra) Hüccet ikame olduğu zaman ise onları tekfir etmeye bir mani yoktur. Hücceti anlamamış olsalar bile bu böyledir.  Bu zamanlarda ve bilhassa sizin taraflarda orada yaşayan kimselere hüccet ulaşmış ve gidilecek yol onlar için belirginleşmiştir. Bu beldelerde Allahı tevhid etmeye çağıran, bunu anlatan, bu hususta mücadele eden, selefin mezhebini ve yüce sıfatlara, mukaddes isimlere delalet eden nassları anlatan, Cehmiye’ye tabi olanlar ve onların yolundan gidenlerden bazılarının ortaya attığı şüpheleri reddeden kimseler eksik olmamıştır. İlh…” (ed-Durar’us Seniyye, 10/434-435)

Buradaki Cehmiye’den kasıd, kuşkusuz Eşariler ve benzerleridir. Necd bölgesi tevhid daveti zuhur ettikten sonra belki tarihin hiçbir döneminde olmadığı şekilde ilim yayılmış ve isim sıfat tevhidi gibi meselelerde dahi hüccetler alabildiğine yayılmıştır. Zira selef asrından sonra belki ilk defa Ehli sünnet akidesinin devlet desteğiyle yayılması sözkonusu olmuştur. Bundan sonra iman eden bilerek inanmış, inkar eden de bilerek inkar etmiştir. Bundan dolayı Necdi alimler, kendi dönemlerindeki Cehmiye’nin tekfirinden bahsetmişlerdir. Eğer böyle bir durum Herevi’nin döneminde veya en azından yaşadığı bölgede sözkonusu olduysa bahsettiği alimler de bundan dolayı akide muhaliflerini tekfir etmiş olabilirler. Az veya çok da olsa bu da bir ihtimaldir. Dinin aslına muvafık olan bidatçilerin bu tür meselelerde hüccet ikame edilmeksizin tekfiri ise Ehli sünnetin kaidelerine aykırıdır, alimden de sadır olsa böyle bir görüş şazdır ve reddedilir. Vallahu a’lem.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1772
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: HADDADİYYE FIRKASININ GÖRÜŞLERİNE REDDİYE
« Yanıtla #3 : 25.10.2017, 22:38 »
NECDİ ALİMLERİN EŞARİLERİ TEKFİR ETTİĞİ İDDİASI HAKKINDA

Eşarilerin külliyyen tekfir edilmesi gerektiğine dair iddiaları bu şekilde çürüttükten sonra bazı kimselerin ortaya attığı Necdi davet alimlerinin Eşarileri tekfir ettiği iddiasını ele almak istiyoruz. Geçtiğimiz yıllarda bize yazan bir iddiacı yukardaki tartışmanın devamı babından bu hususta şöyle demişti:


Alıntı
adam zaten hereviden naklettiğim rivayetler yazmış eşarileri tekfir eden bir sürü alimden nakiller yapıyor. bu yazıyı alan sadece hereviden getirdiklerini almış. şuna ne diceksiniz?

Abdurrahman b. Hasan  Eşâriler hakkında şöyle demektedir:

"فالأئمة من أهل السنة ، وأتباعهم ، لهم المصنفات المعروفة ، في الرد على هذه الطائفة ، الكافرة المعاندة ، كشفوا فيها كل شبهة لهم ، وبينوا فيها الحق الذي دل عليه كتاب الله ، وسنة رسوله وما عليه سلف الأمة ، وأئمتها من كل إمام رواية ودراية"

“Ehlisünnet âlimlerinin ve onların tâbilerinin, bu kâfir ve inatçı fırkaya karşı reddiye olarak yazılmış meşhur eserleri vardır. Onlar bu eserlerinde onların/Eşârilerin bütün şüphelerine açılık getirmişler, ayrıca Allah'ın Kitabının, Resulünün sünnetinin ve bu ümmetin selefi ile âlimlerinin yolunun ifade ettiği hakikati her bir imamdan rivayet ve dirayet yoluyla (nakli ve akli olarak) açıklamışlardır.”
(el-Metlebu’l-Hamîd fî Beyâni Makâsidi’t-Tevhîd, S: 164 )

bunuda ebu zerka koymuş eşarilerin tekfiri aşırılık diye. ebu zerkada sizin gibi düşünüyor bu konuda. gerçi birçok konuda hemfikirsiniz herhalde. bence eşariler kafir birçok ayeti inkar ediyorlar. cehmiyyelerden ne farkları var? Allah diyor elim var bunlar yok el değil kudret bilmem ne. o zaman cehmiyyeleride tekfir etmeyin?? gerçi tekfir etmiyorsunuzdur belkide. siz sadece oy askerliği tekfir edin zaten başka mesele yokmuş gibi.

bence sizde bilgi eksikliği var. bütün alimlerin kitaplarını okudunuzmuda konuşuyorsunuz? sadece ibn teymiyye ve muhammed bin abdulvehhab deyip duruyorsunuz. herevi bunlardan çok daha eski bir alim yani o dönemdeki bu alimlerri siz tanıyormusunuz? 1000 tane alim yazıyor yukarda bu alimler kim ehli sünnet değilmi? çok fanatikçe yazıyorsunuz yani ibn teymiyye eşariler tekfir edilmicek dediyse doğrudur gibi saçma anlayış olmaz. oda bir insandır doğruysa alınır yanlışsa alınmaz kim olursa olsun.

neyse siz o alimler kimmiş neymiş çok biliyorsanız açıklayında görelim. bende eşariler kafir olmaz diyordum bidatçı diyordum ama adamların küfrü bir değil iki değil. sıfatları tevil ediyorlar kuran meslesinde saçma sapan görüşleri var. ebu musa el medenide eski bazı alimlerden eşarileri tekfir ettiklerini koymuştu sitesine. sizde ama hiç cevap yok bunlara sadece konuşuyorsunuz yani. madem öyle ya bu alimlerin hepsi sapık sadece ibn teymiyye haklı yada artık neyse.

zaten birilerinin kafir olup olmaması bu sözlerlemi belirleniyor? ibn teymiyye evet eşariler kafir dese yüzdeyüz eminimki sizde kafir dersiniz. ama tekfir edilmez dediği için eşarileri müslüman sayıyorsunuz. bence birinin kafir olması ayetler hadisle olur. yoksa kim ne derse desin bir önemi yok.


Şimdi bu şahsa verdiğimiz cevabı -birtakım düzenlemelerle beraber- naklediyoruz:

Bismillahirrahmanirrahim,

Evvela iman küfür meseleleri ve bilhassa tekfir ahkamına dair meseleler bence, bana göre gibi şeylerle olmaz. Tekfir hükümleri tamamen Allah ve Rasulunden alınır. Bizler bu hususta Kitap, Sünnetin yanı sıra icma’ya da müracaat ederiz ve bütün bunları yaparken müçtehid edasıyla bence böyle olmalı şeklinde değil, bilakis selef alimlerinin beyan ettiği doğrultuda bunu yaparız. Zira taharetle veya alışverişle alakalı basit bir meselede dahi alimlere müracaat etmeden bir görüş beyan edemezken, tekfir gibi hayati bir meselede hiçbir ilme dayanmadan ayet ve hadisleri kafamıza göre yorumlayacak değiliz. Bunun alimleri rabb edinmekle vs ile bir alakası yoktur ve kanaatimce siz ne bizim usulumuzu ne de başkalarının usulunu anlayabilmiş değilsiniz. Bizler ne İbn Teymiyye’ye ne de başka bir alime Kitap ve Sünnetin haricinde muhakeme olunacak tağutlar olarak değil (haşa) bilakis Kitap ve Sünnetin ahkamını bize beyan edecek tebliğciler olarak görürüz. Bu da bizzat “Bilmiyorsanız zikir ehline sorun” diyen Rabbimizin emridir. Ama yok, birileri alim ve müçtehid olduklarını iddia ediyorlarsa bunu isbatla yükümlüdürler. Öyle bile olsa hiçbir alimin kendisinden önce söylenmemiş bir görüş ihdas etmesi caiz değildir. Kısacası İbn Teymiyye tekfir ederse edersiniz, etmezse etmezsiniz şeklindeki sözünüz bize yönelik bir ithamdır ve zandır. Zann ise yalanın bir başka şeklidir. Hiçbir şeri ölçü gözetmeden bir insanın iman dediğine iman demek, küfür dediğine küfür demek onu rabb edinmektir ki böyle bir şeyden Allaha sığınırız.

İbn Teymiyye bizim için bilhassa hakkında açık bir şeri nass olmayan ihtilaflı ve kapalı meselelerde müracaat edilecek bir kaynaktır, çünkü o zayıf kavillerle sahih kavillerin arasını ayırd etmekte çoğu zaman isabet ettiğini gördüğümüz, birbirine karıştırılan meseleleri aydınlatan, icma edilen ve ihtilaf edilen meselelere vakıf olan muhakkik bir alimdir. Tıpkı İmam Şafii, Ahmed, Taberi, İbn Munzir, Mervezi, İbn Abdilberr ve başkaları gibi. Bunun böyle olduğunu Şeyhulislam’ın eserlerine vakıf olan aklı başında herkes teslim eder. Tarihte bir çok alim gelip geçmiştir ama tahkik ehli bunların arasında daha az olan bir zümredir. Ama bu alimlerin tahkik ehli olması, onların bütün görüşlerinin isabetli olduğu anlamına gelmez. Zira her insan gibi onlar da hata yapabilir. Ancak alimlerin hatasını cahiller değil ancak alimler tesbit edebilir. Şu halde sizin gibi veya bizim gibi avamdan olan kişilerin bence şunlar kafirdir veya değildir tarzında sözleri boş birer kelamdan ibarettir. Siz kaç tane kitap okudunuz ki böyle en hassas meselelerde fetva dağıtabiliyorsunuz? İşte bu şekilde kendi reyine göre ilimsiz fetva verenlerin zuhur etmesi kıyametin alametlerindendir. Bundan dolayı Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

"Şüphesiz Allah Teâlâ ilmi siz insanlara ihsan buyurduktan sonra (hafızalarınızdan) zorla söküp almaz. Lâkin ilmi, alimleri ilimleriyle beraber onların içinden çekip almak suretiyle kaldırır. Artık geride çok câhil birtakım insanlar kalır. O sırada halk tarafından bunlara fetva sorulur, onlar da şahsî re'y ve görüşleriyle fetva verirler de hem halkı sapıtırlar, hem de kendileri sapar giderler" (Buhari, İtisam: 7)

Ben fetva vermiyorum diyorsanız şunlar kafirdir, diye hüküm vermekten daha büyük bir fetva var mıdır? Yani siz diyorsunuz ki Allah ve Rasulu Eşarilerin kafir olduğuna hükmetmiştir. Böyle ağır bir sorumluluğun altına gerçekten bir ilimle giriyorsanız ayrı mesele, ancak hiçbir ilme dayanmadan sırf zahircilik yaparak sıfatlarla alakalı bu kadar ayet varken sıfatları tevil edenler niye kafir olmasın gibi bir düz mantıkla bu işe girişirseniz bunun hesabını veremezsiniz. Siz bu hususta böylece rahatça hüküm verirken gerçekten tekfirin usul ve şartlarına vakıf mısınız? Hatta kafir ne demektir bunu gerçekten biliyor musunuz? Dinde zaruri olarak bilinen meselelerle kapalı meseleler arasındaki farktan haberiniz var mı? Biz ilmi cahillerle münazara etmek için öğrenmedik, kimsenin önüne müşkil meseleler atıp Allah ve Rasulunu inkar etmelerini de istemeyiz ama istesek sizin önünüze öyle meseleler getiririz ki cevap veremez ve belki mevcut akidenizden dahi şüpheye düşersiniz. Böyle bir duruma düşmemek için her meseleyi ilim ehline arz edip onların ittifak ettiği hususları tasdik etmek ve ihtilaf ettikleri konularda da görüşlerden birine taassub göstermeksizin racih kavli araştırmakla mükellefsiniz. Bizler bu sitede hangi meselelerde tekfir olur, hangi meselelerde olmaz gibi konularda bir çok araştırma yayınladık, o yüzden burada fazla tafsilata girmeyip sadece sizin sorduğunuz sorulara cevap vermekle yetineceğiz.

Abdurrahman bin Hasen (rh.a)’dan naklettiğiniz ibareye gelince; Şeyh sözkonusu yerde kendi dönemindeki Eşarilerden bahsetmektedir ki tıpkı günümüzdeki Eşariler gibi o dönemkiler de artık mevcut bidatlerle beraber açık şirklere bulaşmışlardır. Esasında Şeyh, bu mektubunu müslümanlardan birisine göndermiş ve mektubun girişinde şöyle demiştir:


وتذكر أنه في جهتكم أناس من الجهمية والرافضة والمعتزلة فلا ريب أن هذه الفرق الثلاث هي أصل ضلال من ضل من الأمة

“Mektubunuzda sizin o taraflarda Cehmiyye, Rafıza ve Mutezile’den birtakım kimseler olduğunu zikrediyorsunuz ki bu üç fırkanın bu ümmetten dalalete düşen sapıkların aslını teşkil ettiğinde bir şüphe yoktur”

Şu halde açıkça anlaşılıyor ki Şeyh Abdurrahman bu mektubunu bu Cehmiyye zihniyetindekilerin yoğun olarak yaşadığı bir bölgede bulunan müslümanlara göndermiştir ve sözkonusu risaledeki ifadeler daha çok Şeyhin zamanındaki durumla alakalıdır. Şeyh devamla şöyle demektedir:


وهذه الطائفة التي تنتسب إلى أبي الحسن الأشعري وصفوا رب العالمين بصفات المعدوم والجماه فلقد أعظموا الفرية على الله وخالفوا أهل الحق من السلف والأئمة وأتباعهم وخالفوا من ينتسبون إليه فإن أبا الحسن الأشعري صرح في كتابيه الإبانة والمقالات بإثبات الصفات الطائفة المنحرفة عن الحق قد تجردت شياطينهم لصد الناس عن سيبل فجحدوا توحيد الله في الإلهية وأجازوا الشرك الذي لا يغفره فجوزوا أن يعبد غيره من دونه وجحدوا توحيد صفاته بالتعطيل فالأئمة من أهل السنة وأتباعهم لهم المصنفات المعروفة في الرد على هذه الطائفة الكافرة المعاندة كشفوا فيها كل شبهة لهم ، وبينوا فيها الحق الذي دل عليه كتاب الله ، وسنة رسوله وما عليه سلف الأمة ، وأئمتها من كل إمام رواية ودراية

“Bu taife Ebul Hasen el Eşari’ye intisab ederler ve Alemlerin Rabbini yokluk ve cansızlığı gerektiren sıfatlarla nitelerler. Onlar Allaha karşı ifirayı çoğaltmışlar ve de seleften olsun imamlardan ve tabilerinden olsun hak ehline muhalefet etmişler, hatta kendilerini nisbet ettikleri Ebul Hasen el Eşariye dahi muhalefet etmişlerdir. Ki o İbane ve Makalat adlı kitaplarında sıfatları kabul ettiğini açıkça beyan etmiştir. Haktan sapan bu taifenin şeytanları ise insanları yoldan saptırmak için ortaya çıkmış ve Allah’ın ilahlığı hususunda birlenmesini reddetmiş ve de Allahın asla bağışlamayacağı şirke cevaz vermiş ve de Ondan başkasına ibadet etmeye de cevaz vermişlerdir. Ayrıca onlar Onu sıfatları hususunda tevhid etmeyi de ta’til (sıfatları iptal) yoluyla inkar etmişlerdir. Ehli sünnet imamları ve tabilerinin ise bu kafir ve inatçı taifeyi reddetmek ve de onların ortaya attığı bütün şüpheleri izale ettikleri, Allah'ın Kitabının, Resulünün sünnetinin ve bu ümmetin selefi ile âlimlerinin yolunun ifade ettiği hakikati her bir imamdan rivayet ve dirayet yoluyla (nakli ve akli olarak) açıkladıkları eserler ise bilinmektedir.” (Bkz. Abdurrahman bin Hasen, el Metleb’ul Hamid, sf 162-165)

Görüldüğü gibi Şeyh Abdurrahman bin Hasen kafirlikle vasfettiği taifenin özelliklerini de zikretmiştir ki bunun başında Allaha şirk koşmaya cevaz vermek gibi ittifakla küfür olan ve asla hiçbir mazeretin kabul edilmediği bir sapıklık gelmektedir. Abdurrahman bin Hasen’in sözünde gelmiş geçmiş bütün Eşarilerin bu vasıfta olduğuna delalet eden bir şey yoktur. Esasen bu tarihi verilere de aykırıdır. Çünkü sıfatlar hususunda ileri geri konuşmak Eşariler arasında Ebul Hasen’den sonra ortaya çıkmış bir fitnedir, ancak şirk ve kabircilik fitnesi ise Eşarilerin meşhur imamlarından çok sonraki dönemlerde, bilhassa İbn Teymiye’den az önceki dönemlerde yayılmıştır. Mesela Bakıllani, Cuveyni, İbn Furek gibi Eşari imamların arasında günümüzdeki şekliyle sıfat inkarcılığı yoktu. Şu halde Şeyh’in sözlerinin bütün Eşarileri kapsadığı nasıl iddia edilebilir ki? O, bu sözlerini müteahhirun Eşarilerine yönelik sarfetmiştir ki bunlar sıfat inkarcılığı ve şirki birleştirmişler, öncekiler Allahın uluvv sıfatını reddederken Onu hulul ve ittihaddan tenzih ettikleri halde bunlar bizzat Allahın her mekanda, her insanın içinde olduğunu savunan vahdeti vücuda meyletmişlerdir ki bu icma ile küfürdür. Şeyh’in bütün Eşarileri tekfir etmesi ise imkansızdır zira Şeyh’in “Feth’ul Mecid” adlı eserini inceleyenler sözkonusu kitabın Kurtubi, Nevevi, İbn Hacer, İbn Hazm gibi sıfatlar konusunda Eşariler gibi düşünen alimlerden nakillerle dolup taştığını görür. Üstelik Şeyh kitabının herhangi bir yerinde bu nakil yaptığı imamların kafir, sapık vs olduğundan bahsetmek şöyle dursun onları övgüyle anmış hatta kitabının başında “Hafız” ünvanını İbn Hacer el Askalani için kullandığını belirtmiştir. Eğer Şeyh (rh.a) ve diğer Necdi ulema kendi dönemlerindeki Eşarileri tekfir ettilerse bu ancak onların açık şirklere bulaşmaları veya yukarda izah ettiğimiz gibi o dönemki bidatçılara hüccetin kaim olması, tekfirlerine engel olan şeylerin ortadan kalkması vs sebeblerden kaynaklanmış olabilir. Allah en doğrusunu bilendir.

Ebu Musa’nın sitesinde Eşarilerin tekfiriyle alakalı bazı alimlerden nakil yaptığını söylemişsiniz. Biz bu nakillerden haberdarız. Ebu Musa sözkonusu nakli İmam Abdulvahid eş-Şirazi’ye nisbet edilen “Cuz’un fihi İmtihan’us Sunni min’el Bid’i” (Sünnî ile bid'atçının denenmesi hakkında bir cüz) adlı eserden nakletmiştir. Biz daha önce bu kitaba bazı dalalet ehli tarafından sokuşturmalar yapıldığını Şeyhulislam İbn Teymiyye’den nakletmiştik.Şeyhulislam ilgili yerde sözkonusu eserle alakalı şöyle demektedir:

“Hattâ aşırı isbâtçılardan biri işi daha da azıtarak Şeyh Ebû'l-Ferec el-Makdisî'nin, Sünnî ile bid'atçının denenmesine dâir yazdığı kitabına el atmış, bu kitabın Allah'ın, peygamberine Mi'râc gecesi vahyettiklerinden meydana geldiğini söylemiş, Allah'ın, peygamberine, insanları o kitaba göre imtihan etmesini emrettiğini, iddia etmiştir. O kitabı bu imtihanda ikrar edenler Sünnî, etmeyenler bid'atçı imişler. Ayrıca kitabta Şeyh Ebû'l - Ferec'e öyle sözler yamamışlar ki, onları ne o, ne başka bir akıl sahibi söyler!  Evet meşhur şahsiyetler gerçekten veya muhtemelen hak olan mes'ele ve mevzulara temas etmişlerdir. Ama gel gör ki câhiller onların bu tür sözlerini alıp bozmuşlar, o zaman o sözler, en büyük iftiralara, akıl almaz dalâletlere dönüşmüştür.” (Mecmu’ul Fetava, 4/145)

Bu kitap geçtiğimiz yıllarda basılmıştır. Ebu Musa ise İmam eş-Şirazi’nin sözkonusu eserinden şu ifadeyi nakletmektedir:

“Bidatçılar hakkında sorulur: Onlar kafirler mi? Yoksa fasıklar mı?
Eğer derse: Onlar kafirlerdir. O zaman bu kişi sünnîdir. (Sünnet üzere olan bir müslümandır)
Eğer derse: Fasıklardır. O zaman bu kişi Eşarîdir. Bidatçıdır.
Aynı zamanda bunların küfründe şüphe eden kişinin kendisi de kafirdir.”


Bu sözün eş-Şirazi’ye nisbeti kabul edilse bile burada kasdedilen bidatçiler kimlerdir? Eğer ki burada bütün bidat fırkalarının kim olursa olsunlar tekfirinden bahsediliyorsa bu şüphesiz ki şazz bir görüştür. Bidat fırkalarını tekfir etmeyen herkes kafirdir, sözüne gelince, bundan bidata düşen herkesin muayyen olarak tekfiri kasdediliyorsa bunun da batıl olduğu açıktır. Eğer ki mükeffer yani ucu küfre varan bidatlardan ve bu bidatların -mutlak manada- küfür olduğundan, nassları inkar manasına geldiğinden bahsediyorsa, -muayyen şahıslara şartlar oluşup engeller kaldırılmadan tekfir hükmü verilemeyeceği kabul edildiği takdirde- bu, doğru bir söz olur. Bu bidatlara küfür demeyen kişi de aynı şekilde mutlak tekfir anlamında küfür olan bir söz söylemiştir. Ancak bunun da muayyen şahıslara indirgenmesi hüccetin ikamesine bağlıdır. Tıpkı seleften nakledilen "Kuran mahluktur diyen kafirdir, onun küfründe şüphe eden de kafirdir" tarzı sözler gibi. Bunların açıklaması ilerde gelecektir inşaallah. Aksi takdirde alimlerin ekseriyeti 72 bidat fırkasının İslam ümmeti içinde mütalaa edildiğini kabul etmiştir. Hatta Abdullah bin Mübarek (ra) Harici, Rafızi, Kaderi ve Mürcii’lerin müslüman olduğunu açıkça tasrih etmiştir. İbn Batta “el-İbane” adlı eserinde şöyle demektedir:


278 - حَدَّثَنَا أَبُو الْقَاسِمِ حَفْصُ بْنُ عُمَرَ، قَالَ: حَدَّثَنَا أَبُو حَاتِمٍ الرَّازِيُّ، قَالَ: حَدَّثَنَا يَحْيَى بْنُ زَكَرِيَّا بْنِ عِيسَى، قَالَ: قَالَ حَفْصُ بْنُ حُمَيْدٍ: قُلْتُ لِعَبْدِ اللَّهِ بْنِ الْمُبَارَكِ: عَلَى كَمِ افْتَرَقَتْ هَذِهِ الْأُمَّةُ؟، فَقَالَ: " الْأَصْلُ أَرْبَعُ فِرَقٍ: هُمُ الشِّيعَةُ، وَالْحَرُورِيَّةُ وَالْقَدَرِيَّةُ وَالْمُرْجِئَةُ فَافْتَرَقَتِ الشِّيعَةُ عَلَى ثِنْتَيْنِ وَعِشْرِينَ فِرْقَةً، وَافْتَرَقَتِ الْحَرُورِيَّةُ عَلَى إِحْدَى وَعِشْرِينَ فِرْقَةً، وَافْتَرَقَتِ الْقَدَرِيَّةُ عَلَى سِتَّ عَشْرَةَ فِرْقَةً، وَافْتَرَقَتِ الْمُرْجِئَةُ عَلَى ثَلَاثَ عَشْرَةَ فِرْقَةً " قَالَ: قُلْتُ: يَا عَبْدَ الرَّحْمَنِ: لَمْ أَسْمَعْكَ تَذْكُرُ الْجَهْمِيَّةَ قَالَ: «إِنَّمَا سَأَلْتَنِي عَنْ فِرَقِ الْمُسْلِمِينَ»

“Bize Ebu’l Kasım Hafs bin Ömer haber verdi ve dedi ki: Bize Ebu Hatim er-Razi haber verdi ve dedi ki: Bize Yahya bin Zekeriyya bin İsa haber verdi ve dedi ki: Hafs bin Yahya şöyle demiştir: Abdullah bin Mübarek’e “Bu ümmet kaç fırkaya ayrılmıştır” diye sordum. O şöyle cevap verdi: “Esasta dört fırkadır. Bunlar Şia, Haruriyye (Hariciler), Kaderiyye ve Mürcie. Şia, 22 fırkadır. Haruriyye 21 fırkadır. Kaderiyye 16 fırkadır. Mürcie ise 13 fırkadır.” Bunun üzerine soruyu soran şöyle dedi: “Ey Ebu Abdirrahman, Cehmiyye’den bahsettiğini duymadım!” İbn Mübarek şöyle cevap verdi: “Sen bana Müslümanların fırkaları hakkında sordun!” (İbn Batta, el-İbane, 1/380 no: 278)

Görüldüğü gibi İbn Mübarek bidat fırkalarının çoğunu İslam ehlinden saymıştır. Şu halde bidat ehlini tekfir etmeyen herkes ayni kafirdir sözünün batıllığı aşikardır zira bu selef ve haleften çoğunun tekfirini gerektirmektedir. Şirazi gibi bir imamın böyle bir hataya düşmesi uzak ihtimaldir. Allah en doğrusunu bilendir.

Sözkonusu şahıs, bu yazılanlara cevap (!) olarak şunları yazdı:


Alıntı
yok artık yani iddialarını savuncaksın diye ettiğin şu laflara bak. kaderileri rafizileri bile müslüman gördü diyorsun. adam zaten müslümanların içinden çıkan fırkaları sayıyor. rasulullah ümmetimden demiyormu? o ümmetten çıktı tabiki. cehmiyyeyi ise hiç dahil etmemesi latifedir. yani bunlar yahudi ve hristiyanların frıkası demek gibi. said bin cubeyrin mürcie bu ümmetin yahudileridir demesi gibi.

size göre kaderi Allahın ilmini inkar edenlerde kafir değil he? alimler tekfir etmemiş he? vah şu ettiğiniz laflara. bu nasıl din böyle

(...) sen ibn teymiyyenin kitaplarını tahkik edip el yazması nüshalarına baktınmı? yoksa müşriklerin tahkikleriylşe onların şahitliklerine dayanan kitaplardanmı okuyorsun?

bunu çok merak ediyorum ibn teymiyyenin hangi kitabını tahkik ettinde el yazmalarına baktın?

Bismillahirrahmanirrahim,

Sen gördüğüm kadarıyla cedelcilik, ukalalık, kendi görüşünü beğenme vb bir çok olumsuz hasletleri üzerinde barındıran bir kişiliğe benziyorsun. Aslında bu yazını belki yayınlamamak gerekirdi ama biz yine de yayınlayalım ki ondan sonra sanki çok önemli şeyler yazmışsın gibi niye yayınlamadın vs demeyesin. Ne olursa olsun biz uslubumuzu mümkün mertebe bozmamaya gayret göstereceğiz inşaallah ancak şunu da bilmiş ol ki birtakım kelime oyunlarıyla, laf cambazlıklarıyla, telbisat ve tedlisatla burada galip geleceğini zannediyorsan gerçekten yanlış yere geldin. Çünkü seleften nakledilecek sahih ilmin karşısında bütün hokkabaz deccallar tuzun suda erimesi gibi eriyecektir, bunda bizim bir dahlimiz de yoktur bu ilmin şerefidir. Ama sana bir uyarı yaşın genç heralde lakin nefsini ıslah edip bu kötü hasletleri terbiye etmezsen senden tam bir cehennem davetçisi olur ve yukarda naklettiğim hadiste vasfedilen cahil saptırıcılardan birisi olacak potansiyel mevcut sende belki de çoktan olmuşsundur aklını başına al! Zekanı kelamcılıkta değil ilim tahsilinde kullansan iyi edersin, ilim tahsil etmeden önce de ilmin edebini öğrenmek gerekir tabi!

Şimdi sen evvela akiden nedir, bunu açıkça ortaya koy! Yani sen neyi savunuyorsun, tam olarak neye itiraz ediyorsun? Birtakım nakilleri ortaya attın, biz de kendi ilmimiz nisbetinde izahını yaptık. Sen ise bu açıklamalardan tatmin oldun mu olmadın mı, olmadıysan ne açıdan mutmain olmadın; bu konularda hiç bir şey söylemeden hemen başka konulara geçtin. Sen önce kaldığımız yerden devam et, Abdurrahman bin Hasen'den getirdiğin naklin izahını anladın mı ve bu konuda bir itirazın var mı? Ayrıca kader inkarcılarından bizzat Allahın ilmini inkar edenleri dahi tekfir etmediğimizi iddia ediyorsun, bunu nereden çıkardın, insanların söylemedikleri sözleri onlara yamama merakın ve ahlakın (!) nereden kaynaklanıyor? Neden böyle üst perdeden sivri örnekler vererek cahillerin gözünü boyamaya çalışıyorsun? Halbuki Kaderiyye’nin Allah kulunun ne yapacağını bilmez diyen fırkası icma ile tekfir edilmiştir, hakkında ihtilaf edilen kısım ise bunlar dışında kalan birtakım görüş sahipleridir. Bunlar haricindeki Kaderiyye mensuplarının ve diğer ismi geçen bidat fırkalarının tekfir edilmediğine dair bizzat sünnet imamlarından nakledeceğimiz kavilleri okuduğunda bilmiyorum bu söylediklerinden pişman olacak mısın?

(...) Biz de bir çokları gibi matbu kitapları okuyoruz. Türk kökenli ilim talebelerinden bütün kitapları orijinal el yazma nüshalarından takip eden kim vardır onu da bilmiyorum. Sen de başkaları da bizim gibi ancak kafirlerin neşrettiği kitaplardan nakil yapıyorsunuz, fakat bunda bir sıkıntı yoktur. Şimdi biz bu siteye birilerinin yaptığı gibi–internette arayanların kolayca ulaşabileceği- birkaç tane yazma nüshanın fotoğrafını yerleştirsek, mahtut kitaplarla, yazmalarla alakalı birkaç yazı yayınlasak bu bizim mahtutat hakkında, yazma nüshalar hakkında uzman olduğumuz anlamına mı gelir? Yoksa bu, cehaletin zirve noktasında olduğu Türkiye’de yazma nüshalardan bahsedip bir de insanların duymadığı kitapların, alimlerin isimlerini zikrederek piyasa yapma gayretkeşliğini mi gösterir? Bizim ilmimizin sınırı bellidir ve asla kendimizi bu sınırın ötesinde gösterme gibi bir çabanın içinde de değiliz Allahın izniyle. Kitapların kafirler tarafından tahkik edildiği sözüne gelince; bu elbette ihtiyatı gerektiren bir şey olmakla beraber sözkonusu kitapların bütünüyle zan altında olduğunu göstermez. Çünkü tahrifat yapmak cahillerin zannettiği gibi kolay bir iş değildir. Bir muhakkik yazma nüshalardan kontrol ederek tahkikini yaptığı bir kitapta kasıtlı bir tahrifat yapsa adamı rezil ederler. Zira bugün Allaha hamdolsun çoğu kaynak eserlerin yazma nüshaları tesbit edilmiştir, bunların hangi ülkenin hangi kütüphanesinde hangi numarayla kayıtlı olduğu dahi bellidir. İsteyen gidip o yazma nüshanın aslını bularak çok rahat mukayese yapabilir. Hal böyleyken güya yazma eserler hususunda çok uzman olduğu iddia edilen birileri nasıl olur da alimlerin kitaplarında tahrif yapıldığı iddiasını çok rahat bir şekilde –hadi Allahtan korkmadılar- kullardan da utanmadan, rezil olmaktan da korkmadan savunabiliyorlar; bu gerçekten hayret edilesi bir durumdur. Kaldı ki alimlerin kitapları bir yana bizzat hadis kitaplarını, hatta Allahın kitabını orijinal nüshalarından mı yoksa kafirlerin bastığı matbu nüshalardan mı okuyoruz, bir düşün ki bu sözlerinin ucu neredeyse Kitap ve Sünneti dahi haşa bir kenara atmayı gerektirecek! Fakat biz biliyoruz ki Allah dininin koruyucusudur ve velev ki kafir ve facirler eliyle de olsa Allahın kitabı ve Rasulun sünneti herhangi bir tahrifata uğramadan, yapılan en ufak bir müdahale de anında deşifre edilerek günümüze kadar gelmiştir. Ve şunu yine herkes bilsin ki Allahu Teala mutlaka dinini koruyacaktır ve dinin korunmasının kapsamı içine ümmetin diğer ilmi birikimi de dahildir, çünkü kitap ve sünneti bize alimlerin eserleri izah etmektedir. Allah hiçbir zaman  insanların hüccetten mahrum olmasına müsaade edecek değildir. Alimlerin eserlerinde elbetteki tahrif olabilir. Ancak bu tahrif bazı sapıkların iddia ettiği gibi nerdeyse dinin tamamen ortadan kalkıp insanların dini öğrenme adına el attıkları bütün kitapların değiştirilmesi ve insanların İslam adına küfürden başka bir şey öğrenememesi raddesine ulaşmaz. Bunların ortaya attığı bu komplo teorisi, akla da nakle de yaşanan vakıaya da ters bir iddiadır, ahmakça bir sözdür.

Bu ikaz mahiyetindeki girişten sonra bazı iddialarına değinmek istiyorum. Öncelikle Abdullah bin Mübarek'in sözüne yaptığın bu tevilin kaynağı nedir? Yani senden önce hangi alim demiş ki bu sözden kasıd müslümanların içinden ayrılan manasındadır. Yok hiç bir alim böyle bir açıklamaya girişmediği halde sen kendi görüşünle bu izahı yapıyorsan şu halde Allahın dini hakkında ilimsizce konuşuyorsun demektir. Cehmiyye de müslümanların içinden ayrılan bir fırka değil mi? Eğer selefin nezdinde Cehmiye de Rafıza da Havaric de aynı şekilde kafirse şu halde Cehmiyye'yi istisna etmenin ne anlamı kaldı? Latife vs bunları nereden naklediyorsan ortaya koyarsın, kendi fasit reyin ise bundan tevbe edersin. Şimdi bundan sonra bu konuyla alakalı alimlerin görüşlerini arzedeceğiz, inşallah bu nakilleri okuduktan sonra tevbe eder imamların yoluna tabi olursunuz ve bir daha da bilmediğiniz konularda konuşmazsınız.


Şunu herkes bilsin ki Hariciler, Şiiler, Mürcie, Kaderiyye gibi fırkalardan  tevhidin aslını sağlamış olan bazı toplulukların tekfiri hakkında ümmetin ihtilafı selef zamanından beri mevcuttur, bunu ancak cahiller veya inatçılar inkar eder. Bu hususta Ehli sünnetin en önde gelen imamlarından Osman bin Said ed-Darimi (rh.a) Cehmiyenin dalalet önderlerinden Bişr el-Merisi’ye yazdığı reddiyede bazı açıklamalarda yapmıştır. Darimi Cehmiyye ile Ehli sünnet arasındaki ihtilafın tıpkı Kaderiye, Şia, Rafıza, Mürcie vb fırkalarla olan ihtilaf gibi olduğunu söyleyerek onların durumunu yumuşatmaya kalkışan bazı kimselere reddiyede bulunmuştur. Bu kişilerin iddialarını Darimi şöyle özetlemektedir:

أَنَّ مَذَاهِبَ جَهْمٍ وَالْمَرِيسِيِّ فِي التَّوْحِيدِ كَبَعْضِ اخْتِلَافِ النَّاسِ فِي الْإِيمَانِ فِي الْقَوْلِ وَالْعَمَلِ، وَالزِّيَادَةِ وَالنُّقْصَانِ وَكَاخْتِلَافِهِمْ فِي التَّشَيُّعِ وَالْقَدَرِ، وَنَحْوِهَا كَيْ لَا تنفرُوا مِنْ مَذَاهِبِ جَهْمٍ وَالْمَرِيسِيِّ أَكْثَرَ مِنْ نُفُورِهِمْ مِنْ كَلَامِ الشِّيعَةِ والمرجئة والقدرية.

“Buna göre Cehm’in ve Merisi’nin tevhid hakkındaki görüşleri tıpkı bazı insanların iman söz müdür amel midir, artar mı eksilir mi konusundaki ihtilafı gibi; keza Şiilik ve kader ve benzeri konulardaki ihtilafları gibidir.  Böylece o Cehm’in ve Merisi’nin görüşlerinden Şia, Mürcie ve Kaderiyye’nin görüşlerine nazaran daha fazla nefret edilmemesini sağlamaya çalışmaktadır.”

Darimi ise bu iddiaya cevaben şöyle demektedir:

وَقَدْ أَخْطَأَ الْمُعَارِضُ مَحَجَّةَ السَّبِيلِ وَغلط كَثِيرًا فِي التَّأْوِيلِ لَمَّا أَنَّ هَذِهِ الْفِرَقَ لَمْ يُكَفِّرْهُمُ الْعُلَمَاءُ بِشَيْءٍ مِنَ اخْتِلَافِهِمْ، وَالْمَرِيسِيُّ وَجَهْمٌ وأصحابهم لَمْ يَشُكَّ أَحَدٌ مِنْهُمْ فِي إِكْفَارِهِمْ.

“Muarız gidilecek yol ve yöntemde hata etmiş ve de tevil hususunda çokça yanılmıştır. Zira alimler bu ismi geçen fırkaları ihtilaf ettikleri hususlarda tekfir etmedikleri halde Merisi, Cehm ve ashabının tekfiri hususunda hiç birisi şüphe etmemiştir.”(Nakdul İmam Ebi Said Osman bin Said ale’l Merisi el Cehmi el Anid, 1/146 vd)

Ardından da imamların Cehmiyye’nin tekfirine dair sözlerini nakletmektedir.  Sünnet ve hadis ehlinin önde gelen imamlarından olan Darimi'nin sözlerinden açıkça anlaşıldığı gibi Harici, Rafızi, Kaderi vb’lerinin tekfir edilmedikleri hususu imamlar nezdinde maruf ve meşhur bir meseledir. Cehmiyye ise bu tekfir edilmeyen fırkalardan ayrı tutulmuştur. İşte böylece Abdullah bin Mübarek’in sözlerini Darimi’nin kavli izah etmektedir.

Hatta Cehmiye konusunda bile her ne kadar çoğunluk onların İslam milletinden çıktığını kabul etse de Ehli sünnetten az da olsa onların kafir olmadığını söyleyenler de mevcuttur. Bunu da söyleyen ben değilim. Bu ihtilafı nakleden meşhur sünnet imamlarından Ebu Nasr es-Siczi'dir (v. 444) O, Allahın harf ve sesle konuşmadığını iddia eden Eşariler vb’ne yazdığı reddiyesinde şöyle demektedir:


واتفق المنتمون إلى السّنة بأجمعهم على أنه غير مخلوق، وأنّ القائل بخلقه كافر، فأكثرهم قال: إنه كافر كفراً ينقل عن الملة، ومنهم من قال: هو كافر بقول غير الحق في هذه المسألة.
والصحيح الأوّل، لأن من قال: إنه مخلوق صار منكراً لصفة من صفات ذات الله عز وجل، ومنكر الصفة كمنكر الذات، فكفره كفر جحود لا غير


“Sünnete bağlı olanların hepsi Kuran’ın yaratılmış olmadığında ve onun mahluk (yaratılmış) olduğunu söyleyenlerin kafir olduğunda ittifak etmişlerdir. Onların çoğu böyle söyleyenlerin İslam milletinden çıkaran küfürle kafir olacağını söylemiştir. Onlardan bir kısmı ise böyle diyenlerin bu meselede (Halk’ul Kur’an meselesinde) hak olmayan bir söz söyledikleri manasında kafir olacağını söylemiştir. Sahih olan birincisidir (yani Kuran mahluktur demenin büyük küfür olacağı görüşüdür) Çünkü Kuran mahluktur diyen kişi Allahın sıfatlarından bir sıfatı inkar etmiştir. Sıfatı inkar eden ise zatı inkar eden gibidir. Böyle birisinin küfrü inkar küfrüdür başka bir şey değildir. (Nimet küfrü vs değildir.)” (Risalet’us Siczi ala men enkera’l harfe ve’s savt, 153)

Açıkça görüldüğü üzere Kur’an mahluktur sözü büyük küfür müdür, yoksa dinden çıkartmayan küçük küfür müdür konusu Ehli sünnet arasında tartışılmıştır. Ekseriyet bunun milletten çıkartan küfür olduğunu söylemiştir. Cehmiye ve emsalinden Kuran’ın mahluk olduğu gibi en galiz bidatlere dalanlar hakkında dahi az veya çok ihtilaf edilmişken durumu bundan hafif olan Havaric, Rafavız vb hakkında ihtilaf edilmesi daha evladır. Nitekim Hariciler hakkında alimlerin ihtilaf ettiğini bu sitede daha önce nakletmiştik. Fakat bugüne kadar senin gibi iddiacıların hiç birisinden tek harflik bir açıklamaya şahit olmadık. Eğer senin selefin kavillerine yaptığın yukardaki izahlar (!) gibi bir izahın varsa Hariciler konusuna da yorumunu bekliyoruz.



Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1772
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: HADDADİYYE FIRKASININ GÖRÜŞLERİNE REDDİYE
« Yanıtla #4 : 26.10.2017, 00:42 »
Şeyhulislam Abdullah bin Mubarek (rh.a) yukardaki kavlinde meşhur 73 fırka hadisine istinad etmektedir. Bu hadisi Ebu Davud (rh.a) şu şekilde rivayet etmektedir:

4596 - حدَّثنا وهبُ بنُ بقيَّة، عن خالدٍ، عن محمَّد بن عمرو، عن أبي سلمة عن أبي هريرة، قال: قال رسولُ الله - صلَّى الله عليه وسلم -: "افترقَتِ اليهودُ على إحدى أو اثنتين وسبعين فرقةً، وتفرَّقت النَّصارى على إحدى أو اثنتين وسبعين فرقةً، وتَفتَرِقُ أمَّتي على ثلاث وسبعين فرقةً"


“Bize Vehb bin Bakiyye, Halid’den o da Muhammed bin Amr’dan, o da Ebu Amr’dan, Ebu Hureyre (ra)’ın şöyle dediğini haber verdiler:
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Yahudiler 71 yahut 72 fırkaya ayrıldılar, Hristiyanlar ise 72 yahut 73 fırkaya ayrıldılar. Benim ümmetim ise 73 fırkaya ayrılacaktır.”
(Ebu Davud no: 4596, Sünnet: 1)

Tirmizi ise hadisi şu ziyadeyle rivayet etmiştir:


كُلُّهُمْ فِي النَّارِ إِلَّا مِلَّةً وَاحِدَةً»، قَالُوا: وَمَنْ هِيَ يَا رَسُولَ اللَّهِ؟ قَالَ: مَا أَنَا عَلَيْهِ وَأَصْحَابِي»

“Bunların hepsi ateştedir, ancak bir topluluk hariç. “Bunlar kimdir ey Allahın Rasulu” diye sordular O da şöyle cevap verdi: “Benim ve ashabımın yolu üzere olanlardır” (Tirmizi no: 2641’de rivayet etmiş ve “Bu müfesser (açıklayıcı) bir hadistir ve de garibtir, biz bunu sadece bu yoldan bilmekteyiz “ demiştir.)

Görüldüğü üzere hadiste Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) ihtilafa düşen fırkaları “Benim ümmetim” olarak vasfetmektedir. Bundan dolayıdır ki alimlerin kahir ekseriyeti bidat fırkalarının kafir olmayacağını bu hadisten istidlal etmişlerdir. Abdullah ibn Mübarek (ra)’ın Harici, Rafızi gibi fırkaları müslümanlardan sayması ve Cehmiyye’yi de -müslüman olmadıkları için- bu 72 fırka arasında saymaması da aynı manaya işaret etmektedir. Vallahu a’lem.


Yanlış anlamalara sebebiyet vermemek için şu hususu tekrar beyan etmek istiyoruz ki burada bahsedilen fırkaların tekfirinde ihtilaf olması, bu fırkaların saptığı meselelerin hafi, kapalı meseleler olmasından dolayıdır. Yoksa daha önce de izah edildiği gibi dinin aslı olan tevhidi ihlal eden, dinin zaruri olarak bilinen açık hükümlerini inkar eden fırkaların tekfirinde herhangi bir ihtilaf mevzu bahis değildir.    Ayrıca insanlara verilen hükümler sırf taşıdıkları (Kaderi, Mürcii, Rafızi vb) isimlerden kaynaklanmaz, bilakis sahip oldukları itikaddan kaynaklanır. Eğer kişi Allah ve Rasulunu yalanlayan bir itikada sahipse velev ki kendisine Ehli sünnet de dese kafirdir. Yok kişi Allah ve Rasulunu yalanlamıyorsa ve kendisini mazur kılacak bir teville sapmışsa bu kişi bu bidat fırkalarına da mensup olsa tekfir edilmez. Ayrıca günümüzde bu ismi geçen fırkalarla aynı ismi taşıdıkları halde açık küfür ve şirklere saplanmış toplulukların örneğin günümüzdeki Şiilerin bu konuyla bir alakası yoktur.

İşte çoğu kişi bu noktayı anlamadıkları için ifrat ve tefrit cihetinde sapmaktadırlar. Kimisi tarihteki bazı bidat fırkalarının tekfir edilmemesinden hareketle kendisini İslama nisbet eden hiç kimsenin tekfir edilemeyeceği zannına kapılmış, kimisi de aslında aynı şüpheden hareketle bidat fırkalarının da tekfirinde icma olduğunu ileri sürüp bu fırkaların tekfir edilmediğine dair seleften gelen nakillere de olmadık teviller getirmişlerdir. Halbuki bunların hiç birisine gerek yoktur. Zira çoğu zaman sözlerinin manası bile anlaşılmayan kelamcıların görüşleri ile gayet açık bir şekilde Allaha şirk koşmayı ifade eden batıl ehlinin söz ve fiilleri asla birbirine mukayese edilemez. Mesela "Kuran mahluktur" sözü ne anlama gelir? Muhalifler bunu neden ortaya atmıştır? Bunu günümüzde çoğu ilim talebesi bile düzgün izah edemez. Hatta bu fitne ilk çıktığı dönemlerde dahi çoğuna kapalı gelmişti. O yüzdendir ki Ebu Hatim er-Razi (radiyallahu anh) şöyle demiştir:


وَمَنْ زَعَمَ أَنَّهُ مَخْلُوقٌ مَجْعُولٌ فَهُوَ كَافِرٌ بِاللَّهِ كُفْرًا يَنْقُلُ عَنِ الْمِلَّةِ , وَمَنْ شَكَّ فِي كُفْرِهِ مِمَّنْ يَفْهَمُ وَلَا يَجْهَلُ فَهُوَ كَافِرٌ

“Kuran’ın yaratılmış ve var edilmiş olduğunu iddia eden kişi İslam dininden çıkaran küfürle Allah’ı inkar etmiştir. Cahil olmadığı ve de anladığı halde onun küfründen şüphe eden kişi de kafirdir.” (Lalekai, Şerhu Usuli İtikadi Ehl’is Sunne, 1/202 no: 323)

Görüldüğü gibi Kuran mahluktur sözüne hüküm vermekte tereddüd eden kişinin ancak bu sözün manasını anladıktan sonra tekfir edileceğini söylemektedir. Çünkü bir kişiye bu söz arzedildiğinde manasını idrak edemeyebilir.

Lalekai, bu sözü naklettiği başka bir yerde sözün devamını şu ziyadeyle rivayet etmektedir:


وَمَنْ شَكَّ فِي كَلَامِ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ فَوَقَفَ شَاكًّا فِيهِ يَقُولُ: لَا أَدْرِي مَخْلُوقٌ أَوْ غَيْرُ مَخْلُوقٍ فَهُوَ جَهْمِيٌّ. وَمَنْ وَقَفَ فِي الْقُرْآنِ جَاهِلًا عُلِّمَ وَبُدِّعَ وَلَمْ يُكَفَّرْ.

“Allah Azze ve Celle’nin kelamı(nın yaratılmış olup olmadığı) hususunda şüphe edip “O, mahluk mudur değil midir bilmiyorum” diyen kişi Cehmi’dir. Her kim cahil olduğu halde Kuran(ın yaratılmışlığı) meselesinde vakfeder, duraksarsa bidatçi sayılır fakat tekfir edilmez.” (Lalekai, Şerhu Usuli İtikadi Ehl’is Sunne, 1/197 no: 321)

Görüldüğü gibi Kuran’ın yaratılmış olup olmadığı konusunda tevakkuf eden kişi de Cehmiye’nin bir çeşidi olduğu halde tekfir edilmemektedir. Çünkü bu husus zahir, açık bir mesele olmadığından dolayı bu konuda duraksayan kişi dinin açık bir meselesinde duraksayan kişi gibi değerlendirilip şüphe küfrüne düşmekle itham edilemez. Hatta İmam Ahmed’den bizzat Kur’an mahluktur diyenler hakkında dahi eğer ki konuştuğu sözün varacağı yeri idrak edemeyen cahil birisi ise ona tarifte bulunulması, öğretilmesi gerektiği nakledilmiştir. Lalekai, onun bu husustaki sözlerini şöyle nakletmektedir:


الْقُرْآنُ مِنْ عِلْمِ اللَّهِ , وَعِلْمُ اللَّهِ غَيْرُ مَخْلُوقٍ , فَمَنْ قَالَ: مَخْلُوقٌ , فَهُوَ كَافِرٌ , فَالْوَاقِفُ الَّذِي يُبْصِرُ الْكَلَامَ وَيَعْرِفُ هُوَ جَهْمِيٌّ , وَالَّذِي لَا يُبْصِرُ وَلَا يَعْرِفُ يُبَصَّرُ

“Kur’an Allah’ın ilmindendir, Allahın ilmi ise yaratılmış değildir. Her kim yaratılmış derse o kişi kafirdir. Bu sözü gördüğü ve bildiği halde hala duraksayan kişi ise Cehmi’dir. Görmeyen ve bilmeyen kişiye ise görmesi sağlanır (anlatılır).” (Lalekai, Şerhu Usuli İtikadi Ehl’is Sunne, 2/391)

Yani Kuran’ın mahluk olduğu sözünün bizzat Allah’ın ilminin sonradan yaratılmış olduğu manasına geldiğini ve bunun da Allah’ın ilmini sonradan elde ettiği sonucunu doğuracağını göremeyen kişiye bunun izahı gereklidir. Zira Cehmiyye çoğu zaman avamı “Kuran Allah mıdır, yoksa Allahtan başka bir şey midir” diyerek imtihan etmekteydi. Hiç bir müslüman Kuranın Allah’ın bizzat kendisi olduğunu söylemeyeceği için de şu halde Kuran Allah olmadığına göre ve de Allahtan başka her şey de mahluk olduğuna göre Kuran da mahluklardan bir mahluktur, diyerek cahilleri ilzam ediyorlardı. Halbuki ilim sahibi olanlar bunun boş bir mugalata olduğunu zira Kuran’ın Allah’ın zatının kendisi olmamakla beraber onun kelam sıfatına dahil olduğunu ve Allahın kelamının da ilminin de yaratılmış olmayacağını söyleyerek buna cevab vermişlerdir. (Tafsilatı için bkz. Nakdul İmam Ebi Said Osman bin Said alel Bişr el Merisi el Anid, 1/547-548)

İşte böyle karmaşık ve çok yönlü bir mesele olan ve bir çoklarının bilmeden ve mezheplerinin lazımının nereye varacağını görmeden düşebilecekleri Kuranın mahluk olduğu inancı ile; bizzat imanın aslını ihlal eden Allahtan başkasına yalvarmak, kurban kesmek, Ondan başkasının hakimiyetini kabul etmek, Onun şeriatından başka şeriatlara muhakeme olmak gibi açık şirk fiilleri nasıl bir tutulabilir? Bir yanda çoğu kimsenin hakiki mahiyetini idrak edemediği birtakım sözler, diğer yanda ise Allahtan başka ilah edinmekten başka hiçbir manaya gelmeyen küfür ve şirk fiilleri… Bu ikisini aynı görenler, imanın küfrün mahiyetini bilmedikleri için bu yola saplanmaktadırlar ve manasından soyutlanmış mücerred isim ve lafızlar üzerinde tartışmaktadırlar. Dinin en açık meseleleri ile kapalı birtakım konuları aynı kefeye koyma hususunda ititifak eden bu sapıklar daha sonra iki kola ayrılmakta ve bir kısmı bu ikisinde de cehalet ve tevilin özür olacağını söylerken; diğerleri de bu ikisinde de mazeret olmayacağını ileri sürmektedir. Bunlar esasta aynı mezhebin farklı kollarıdır ve tekfirci görünenleri de esasta diğer Mürcii zihniyete tabidir, oradan beslenmektedir ve onların inancı hususunda şek şüphe içersindedirler. Bu hususları da böylece zikretmek istedik ki bu bahsettiğimiz meseleler farklı taraflara çekilmesin ve batıl manalar çıkarılmasına yol açmasın…


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1772
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: HADDADİYYE FIRKASININ GÖRÜŞLERİNE REDDİYE
« Yanıtla #6 : 11.09.2018, 16:42 »
Namazı terkedenlerin tekfirinde Ehli sünnetin icma ettiği, buna muhalif olanların sapık olduğu iddiasının reddi:

NAMAZIN VE DİĞER İBADETLERİN TERKİNİN HÜKMÜNDE SİLSİLE TEKFİR OLUR MU?

Ebu Hanife'nin sapık ve kafir olduğu iddiasının reddi:  SELEF İMAMLARININ EBU HANİFE’YE BAKIŞI

Devam edecek inşallah...

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1772
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: HADDADİYYE FIRKASININ GÖRÜŞLERİNE REDDİYE
« Yanıtla #7 : 12.03.2019, 18:06 »
Alıntı
Slm
Tevil adı altında Allah subhanehu ve tealanın isim ve sıfatlarını tahrif edenleri tekfir ediyor musunuz? Mesela elden kasıt kudrettir, nüzuldan kasıt emrinin inmesidir, İstivadan kasıt hükümran olmasıdır şeklinde tevil edenleri muayyen olarak tekfir ediyor musunuz?

Aşağıda zikrettiğim nakilleri nasıl yorumluyorsunuz?


Muhammed bin Yusuf el-Firyabi (rahimehullah) dedi ki "Her kim "Allah arşının üzerinde degildir" derse kafir olur" Halku Efali el-Ibad 51.

İmam ebu hanife rh: "Her kim Allâh Azze ve Cellenin semâda olduğunu inkâr ederse muhakkak kâfir olmuştur. [Bak:el-Usûlul-Munîfe lil-İmâm Ebî Hanîfe: 100-101. İbn Kudâme, el-Uluvv: 170; İbn Teymiyye, el-Fetvâ el-Hameviyye el-Kübrâ: 86-87; Mecmûul-Fetâvâ 5/48; İbn Kayyim, İctimâul-Cuyûşil-İslâmîyye: İbn Ebîl-İzz,Şerhul-Akîdetit-Tahâvîyye: 2/387; el-Alûsî,Rûhul-Meânî: 4/109.]

İmâm İbn Huzeyme rahîmehullâh, şöyledemiştir: Allâhın yedi semâsının üzerinde mahlûkatından ayrı olarak Arşa istivâ ettiğini kabul etmeyen bir
kimse, tevbe etmesi istenecek bir kâfirdir. Tevbe ederse mesele yok,aksi takdirde boynu vurulur ve kokuşarak kıble ehline ve zimmet
ehline eziyet vermemesi için de bir çöplüğe atılır. [Zehebî, el-Uluv lil-Alîyyil-Gaffâr: 207.]


الحمد لله رب العالمين، والصلاة والسلام على أشرف الأنبياء والمرسلين، نبينا محمد، وعلى آله وصحبه أجمعين.وبعد

İsim ve sıfatları tevil edenlerin vesair bidatçıların hükmü konusunda yukarıdaki yazıda verilen linkler ve açıklamalar kanaatimce yeterlidir.  Ama biz yine de konuyla alakalı kapalı bir nokta kalmaması için bazı ilave açıklamalarda bulunmak istiyoruz.

Şimdi, yukarda alimlerden naklettiğiniz sözlerin hepsi haktır ve selefin akidesini yansıtmaktadır. Ancak bu sözlerin doğru anlaşılması icab etmektedir. Çünkü Allah’ın göklerin üzerinde olduğunu kabul etmeyen veya tevil edenler, keza diğer sıfatları tevil ya da tatil (iptal) edenler kısım kısımdır. Bunlardan her kim;

- Sıfatlarla alakalı nassları inkar ederse, Cehm bin Safvan’a atfedilen bazı sözlerde olduğu gibi “Elimde imkan olsa bunları mushaftan kazırım” gibi ifadelerle inkarını ortaya koyarsa bu kimseler icma ile kafirdir.

- Uluvv (yücelik) sıfatıyla alakalı olarak; Allahın kemal sıfatlara sahip olması ve makamı bakımından bütün kullarından yüce ve üstün oluşunu inkar eden kişi de aynı şekilde bütün kıble ehlinin ittifakıyla kafirdir.

- Keza Allah’ın mahlukatının içine hulul ettiğini, karıştığını; bizzat zatı ile her mekanda hulul etmiş veya birleşmiş şekilde mevcut olduğunu iddia eden kişiler de bütün Müslümanların hatta kitap ehlinin ittifakıyla kafirdir. Nitekim bundan dolayı tasavvufçuların aşırılarından ve başkalarından vahdeti vücutçular ve benzerlerinin küfründe duraksayanlar dahi tekfir edilmiştir.

Şu halde bu nakledilen fetvalar; Allahın uluvv (yücelik) sıfatıyla alakalı nassları inkar eden veya inkar etmese bile uluvv sıfatını iptal edip bunun yerine Allah’ın her mekanın içinde yerleşmiş olduğunu inancını ikame eden kimseler ile alakalı değerlendirildiğinde genel hükmü ifade eder ve Allahın arşı üzerinde oluşunu bu şekilde inkar eden herkes muayyen olarak tekfir edilir ve de bu kimselerden hiçbir cehalet veya tevil kabul edilmez. Çünkü bu sayılan hususlar dinin aslını ve Allaha imanın temelini teşkil eder. Allahın her yerde olduğunu ve dolayısıyla haşa  insanların, hayvanların ve sair mahlukatın içinde yer aldığını iddia eden birisi asla Allahı tanımamıştır ve de tevhid etmemiştir. Bu, Sünni olsun bidatçi olsun kıble ehli vasfını taşımayı hak etmiş olan herkesin teslim edeceği bir husustur.

İhtilaf konusu işte buradan sonra başlamaktadır. Konuyla alakalı bütün nassları tasdik ettiği ve de Allah’ın mahlukatı ile iç içe bulunmadığını kabul ettiği halde sırf kendince Allahı tenzih etmek gayesi ile ve nassları zahiri üzere kabul etmenin Allahı cisimleştirmek ve de mahlukatına benzetmek manasına geleceği vehmiyle arşa istiva ve benzeri nassları tevil eden kişilerin durumunda tafsilat vardır. Bunlar İslamın aslını tasdik ettikleri için ve dalalete düştükleri konuda kapalılık sözkonusu olduğundan dolayı ta ki kendilerine inkar edenin kafir olacağı risalet hücceti ikame edilinceye kadar tekfir edilmeleri sözkonusu olmaz. Bu hususta birtakım demagogların “İsim ve sıfatlarda nasıl bir kapalılık olabilir ki, Allahın arşa istivası vb konularda yüzlerce ayet ve hadis sözkonusudur” gibi parlak sözlerine iltifat edilmez. Bu demagojileri ortaya atanlardan bir kısmı bilerek ilme ihanet etmektedirler, bunlara “Allah hidayet etsin” demekten başka bir sözümüz olmaz ancak bilhassa bunların sözlerine körü körüne tabi olan avamdan kimselere bir kaç sözümüz olacaktır: İsim ve sıfatlar konusuyla alakalı kaç tane kitap okudunuz ve gerçekten Ehli sünnetin isim ve sıfatlarla alakalı akidesini biliyor musunuz? İsim ve sıfatları tevil ve tatil eden bidatçilerin görüşlerine ve kendilerini nasıl savunduklarına vakıf mısınız? Ben öyle zannediyorum ki o bidatçilerin imamlarından birisi günümüzde gelip görüşlerini delillendirse en selefi geçinen kişiler dahi onların karşısında selefin akidesini savunamaz hatta farkına varmadan karşı tarafa geçer. Nitekim Hüseyin Avni gibi geçmişteki kelamcıların mukallidi olmaktan öte bir vasfı olmayan birisinin karşısında bile selefi geçinen bir güruhun nasıl kem küm ettiğini ilgili ses kayıtlarını dinleyenler şahit olmuştur.

Sıfat inkarcılarının tekfiri gibi konularda ilimsizce konuşanların kaç tanesi ayetlerde geçen “Allah unuttu” “Tuzak kurdu” “Sizinle beraberdir” gibi nassları selef itikadı çerçevesinde açıklayabilir? Bu yazıyı okuyan herkes kendisine sorsun, Eşari ve Maturidilerden birisi “bu ayetler size göre zahiri üzere midir” diye sorsa vereceğiniz cevap var mı? Yok bunlar zahiri üzere değildir, bunlardan kasıd şudur dediğinizde karşı tarafın “işte siz bu ayetleri nasıl ki Allahı tenzih etmek için tevil ediyorsanız, biz de arşa istiva, nüzul, el vb nassları da aynı amaçla tevil ediyoruz” sözüne karşılık vereceğiniz bir cevab sizde mevcut mu? Elhamdulillah bu nassların hepsi zahirleri üzeredir ve bunların hepsinin açıklaması İsim ve sıfat tevhidini doğru kaynaklardan örneğin Şeyhulislam’ın Vasıtiyye, Hameviyye, Tedmuriyye gibi eserlerinden öğrenenler için mevcuttur. Ancak bu ilim sizde yoksa –ki maalesef selefi geçinenlerin çoğunda bu ilim yoktur- başkalarını Cehmilikle suçlayıp tekfir etmeden önce dönün aynaya bakın derim. Şu isim ve sıfatlar bahsinde geçmişte nice alimlerin dahi ayağı kaymışken, selef davetçisi geçinen kimselerden dahi Cehmiye’nin kelamlarına benzer kelamlar sadır olurken hiç kimse kendinden emin bir şekilde ahkam kesip “sıfatlar konusu açık bir meseledir, kim buna muhalefet ederse kafirdir” gibi içi boş kelamlar sarfetmesin. Bu kimseler Allahın gökte oluşunu Allahın göğün bizzat içinde olması şeklinde, Allahın dünya semasına inmesini bizzat bulutların arasına inerek mahlukatın içine girmesi şeklinde anlayıp o meselede küfre girmiyorlarsa hallerine şükretsinler ve daha fazla ilim için Allaha dua etsinler. Kısacası başta bu soruyu soran okuyucu olmak üzere bütün okuyuculara tavsiyemiz isim ve sıfatları tevil edenlerin tekfiri gibi boylarından büyük meselelerle uğraşacakları yerde oturup önce uluhiyet ve rububiyet tevhidini ve ardından da isim ve sıfat tevhidini sahih kaynaklardan öğrensinler ve bu öğrendiklerini akide edinsinler. Bunu yaptıkları zaman bu tarz müşkilatların çoğu Allahın izniyle hallolacaktır. Ama kendileri isim ve sıfatlar babında Cehmiye, Hululiyye, Mücessime, Müşebbihe, Mufavvida gibi inançlara bilmeden sahip oldukları halde kalkıp bu fırkaların tekfiriyle uğraşanlar ise gerçekten acınacak haldedirler. Vallahu’l Mustean.



Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1772
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: HADDADİYYE FIRKASININ GÖRÜŞLERİNE REDDİYE
« Yanıtla #8 : 12.03.2019, 18:10 »
Şimdi bu girizgahtan sonra asıl meseleye geçmek istiyoruz. Yukarda işaret ettiğimiz gibi bu konunun kamilen anlaşılması kişinin imanın ve küfrün ne olduğunu bilmesine ve ondan sonra da isim ve sıfatlarla alakalı Ehli sünnetin akidesine hakkıyla vakıf olmasına bağlı olsa da biz yine de günümüzde bu tarz konularda şüphe eken batıl ehline kısa da olsa bir cevap teşkil etmesi açısından bazı hususlara işaret edeceğiz inşallah. Sıfatları tevil ve tatil edenlerin bir çoğu –en azından geçmişte İslamın hakim olduğu dönemlerde yaşayanlar ve günümüzdekilerin de bir kısmı- Allahın mahlukatıyla iç içe olduğunu savunan hulul ve ittihad ehlinden olan kimseler değildir. Dolayısıyla bu kimselerin her bir ferdinin sıfatlarla alakalı görüşlerinden dolayı muayyen olarak tekfir edilmeleri sözkonusu olmaz. Bu tarz hafi (kapalı) meselelerde mutlak tekfir-muayyen tekfir ayrımı yapılacağı hususu daha önce geçmişti. Orada da işaret edildiği gibi imamlardan nakledilen “Her kim şöyle derse kafirdir” gibi sözler bazen muayyen şahıslara tatbik edilemeyebilir. Tevhidin haricindeki birtakım meselelerde bu şekilde bir mutlak-muayyen ayrımı ile alakalı Şeyhulislam İbn Teymiyye (rh.a) şöyle demektedir:

وَحَقِيقَةُ الْأَمْرِ فِي ذَلِكَ: أَنَّ الْقَوْلَ قَدْ يَكُونُ كُفْرًا فَيُطْلَقُ الْقَوْلُ بِتَكْفِيرِ صَاحِبِهِ وَيُقَالُ مَنْ قَالَ كَذَا فَهُوَ كَافِرٌ لَكِنَّ الشَّخْصَ الْمُعَيَّنَ الَّذِي قَالَهُ لَا يُحْكَمُ بِكُفْرِهِ حَتَّى تَقُومَ عَلَيْهِ الْحُجَّةُ الَّتِي يَكْفُرُ تَارِكُهَا.

“İşin hakikati şudur: Bazen bir söz küfür olur ve bu sözün sahibine mutlak manada küfür isnad edilir ve “Her kim şöyle derse kafirdir” denilir fakat bunu söyleyen muayyen (belirli) şahsa gelince ta ki ona inkar edenin tekfir edileceği risalet hücceti ikame oluncaya kadar o kişi tekfir edilmez”(Fetava, 23/345)

İbn Teymiyye bu sözleri bidat ehlinin tekfiri hakkında imamların ihtilafını naklettikten sonra söylemiştir. Şeyhulislam Muhammed bin Abdulvehhab (rh.a) İbn Teymiyye’nin bu sözünden yol çıkarak dinin aslını bozan şirk ehlinin de  tekfir edilemeyeceğini iddia edenlere verdiği cevabında şöyle demiştir:

“Kaldı ki Şeyh’in (hüccet ikamesiyle alakalı) sözleri riddet ve şirkle değil bilakis ister usul isterse de furuyla alakalı olsun cüzi meselelerle alakalıdır. Ma’lumdur ki, onlar kitaplarında sıfatlarla alakalı meseleleri veya Kur’an(‘ın mahluk olduğu iddiası) veya İstiva veya bunlardan başka meseleler hakkında selefin mezhebini zikrederler.  Bunu Allah’ın ve Rasulunun emrettiğini söylerler ki bu mezheb üzerine Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) ve Ashabı adım adım ilerlemiştir. Sonra Eş’ari’nin ve başkalarının mezhebini anlatırlar. Sonra selefin mezhebini üstün tutar ve ona muhalefet edeni kınarlar. Eğer onların büyük çoğunluğuna hüccetin ikame olmadığını farzetsek dahi en azından iki mezhebi yani Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ve beraberindekilerin mezhebi ve Eş’ari ve yanındakilerin mezhebini nakleden muayyen kişiye hüccet kaim olmuştur. Şeyh bu tarz meseleler hakkındaki sözünde der ki: “Selef (söz ve fiilin) nev’ini, cinsini tekfir eder; Muayyene gelince, şayet hakkı öğrenir ve muhalefet ederse muayyen olarak kafir olur. Aksi takdirde tekfir edilmezler.”

Görüldüğü üzere Şeyh Muhammed de istiva vb sıfatlara dair konularda tekfirden önce hüccet ikamesi gerektiğini beyan etmiştir. İbn Teymiyye (rh.a) başka bir yerde ise daha açık bir şekilde sıfat inkarcısı olan muhataplarına kendilerini tekfir etmediğini beyan etmektedir:


وَلِهَذَا كنت أَقُول للجهمية من الحلولية والنفاة الَّذين ينفون أَن يكون الله تَعَالَى فَوق الْعَرْش أَنا لَو وافقتكم كنت كَافِرًا لِأَنِّي أعلم أَن قَوْلكُم كفر وَأَنْتُم عِنْدِي لَا تكفرون لأنكم جهال وكان هذا خطاباً لعلمائهم وقضاتهم وشيوخهم وأمرائهم

“Bundan dolayı ben Cehmiyyeden ve Hululiyeden Allah’ın arşın üzerinde olduğunu inkâr edenlere şöyle dedim; "Eğer ben size söylediklerinizde muvafakat etsem kafir olurum. Çünkü ben iyi biliyorum ki bu küfürdür. Siz benim nezdimde tekfir edilmezsiniz çünkü benim yanımda cahilsiniz. Bu onların alimlerine, kadılarına, şeyhlerine ve emirlerine yönelik bir hitaptı…" (Er-Redd ale’l Bekri sf 259. İbn Teymiye’nin bu sözünü şu alimler inkar etmeksizin nakletmişlerdir: Abdullah bin Muhammed bin Abdulvehhab, el-Kelimat’un Nafia (Akidet’ul Muvahhidin içersinde); Ahmed bin İbrahim bin İsa Şerh’un Nuniyye (Tavdih’ul Makasıd) 2/406; Alusi, Gayet’ul Emani, 1/47; Ebu Batin, Mecmuat’ur Rasail, 4/510. Ebu Batin de yanı şekilde bu tarz sözlerin umur-u hafiye yani kapalı meseleler ile alakalı olduğunu söylemiştir. Alimlerin Şeyhulislam’ın bu sözünü sahiplenmeleri ve usul çerçevesinde izah etmeye çalışmaları İbn Teymiye’nin bu sözünün hatta sözün geçtiği Er-Redd ale’l Bekri adlı eserin bütünüyle uydurma olduğunu iddia eden birtakım cahillerin cehaletini iyice açığa çıkarmaktadır. Zira bu kavlin alimler arasında meşhur olduğu açıkça görülmektedir. Vallahu a’lem.)

Görüldüğü gibi Şeyhulislam, bir çoğu Eşarilerden olan alimlerle yaptığı münazaralarda onların Arş’la alakalı fasit tevillerini gördüğü halde onları cehaletlerinden dolayı tekfir etmemiştir. Buradaki cehaletten kasıd yaptıkları tevillerdir, yoksa istiva ile alakalı nassları hepsi biliyordu ancak fasit bazı usullerden dolayı tevil ediyorlardı. Ancak İbn Teymiyye başka bir makamda ise karşıdaki kişilerin hakka karşı inatçılıklarını sezdiği zaman onları alenen tekfir etmiştir. Süleyman bin Sehman’ın naklettiğine göre yine hapiste bulunduğu sırada kendisine “şu şekilde itikad edeceksin” diye dayatanlara karşı sesini yükselterek “Ey kafirler, ey zındıklar, ey mürtedler” diye haykırmıştır.  (Süleyman bin Sehman, Keşf’uş Şubheteyn, sf 32) Halbuki ona dayatılan yine Eşari akidesi idi. Fakat o muhataplarının durumuna göre bazen tekfirden kaçınmış, bazen de tekfir etmiştir. Bu tarz meselelerde muhatabın hüccete karşı tutumuna göre hüküm değişir. Aynı akideye sahip birisi tekfir edilirken diğeri tekfir edilmeyebilir. Çünkü bu konular herkesin aynı ilme vakıf olduğu dinin aslıyla alakalı meseleler değildir. Bilhassa da sıfatlar konusu böyledir. Bundan dolayı alimler sıfatlar hakkındaki cehaletin mazeret olup olmayacağı hakkında ihtilaf etmiştir.

Misal olarak İmam Şafii şöyle demektedir: “Allah’ın isim ve sıfatları vardır. Onları kimse reddedemez. Ancak hüccetin ulaşmasından önce onlardan bir şeye muhalefet etse, cehaleti yüzünden ma’zur görülür. Çünkü isim ve sıfatların bilgisi akıl, görüş ve fikirle idrak edilemez…” (İbnu Ebi Hatim, Menakıbu Şafii’de Yunus bin Abd’ul A’la’dan rivayet etmiştir. Feth’ul Bari 13/407)

Günümüzde öyle azgınlar vardır ki bu sözünden dolayı neredeyse İmam Şafii’ye dil uzatacak konuma gelmişlerdir! Cehaletten ve haddi aşmaktan Allaha sığınırız… Halbuki bu mesele alimler arasında meşhur bir konudur. İstiva gibi konuların da sıfatlar bahsi içersinde yer aldığı muhakkaktır. Allahın sıfatları hakkındaki cehalet ise her zaman zatı hakkındaki cehaleti gerektirmez. Bu yüzden şirk gibi Allahın zatı hakkındaki cehaleti gerektiren şeylerde hiçbir mazeret kabul edilmezken, sıfatlarla alakalı cehalet ise Allah hakkındaki cehaleti gerektirecek bir seviyeye ulaşmadıkça mazeret kabul edilmiştir. Arş, nüzul, Allah’ın kelam sıfatı (dolayısıyla Kuran mahluktur diyenler), ruyetullah gibi konularda muhaliflerin tekfir edilmeden önce hüccet ikamesinin şart olması bundan kaynaklanır. Akıl sahipleri için bu kadar açıklamanın yeterli olacağı kanaatindeyiz. Vallahu a’lem. Velhamdulillahi rabbil alemin.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1772
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: HADDADİYYE FIRKASININ GÖRÜŞLERİNE REDDİYE
« Yanıtla #9 : 13.03.2019, 16:36 »
Alıntı
Slm ahi bu nakiller sahih mi?

1/ Ahmed bin Hanbel (rahimehullah) dedi ki "Muhammed eş-Şeybani Cehmin görüşü üzere idi" Tarihi-Bağdad 2/561.
Yezid bin Harun (rahimehullah) dedi ki "Cehmiiler kafirdirler" Hallal,es-Sunne 1697.

2/ Ahmed bin Hanbel (rahimehullah) dedi ki "Ebu Hanifenin
arkadaşları var ya ! Hiç birinden hiç bir şey rivayet edilmemelidir" Kitabul-İlel 3/300.

Kardeş bildiğim kadar imam hasan eşari tevbe etmiş, peki bu nakil
sahih mi?

3/ Omar bin Ibrahim (rahimehullah) dedi ki "Esarilerin kestikleri yenmez.Onlar Musluman degildirler.Ehli Kitap da degildirdirler.Onlar
yeryuzunde Allahin kitabini tasdik etmeyen kimselerdir" Zemmul-Kelam 1318.

Bismillahirrahmanirrahim,

Eşarilerin tekfiri meselesi ve de Ebu Hanife ve ashabının durumu konusu esasında müstakil çalışmalar gerektiren mevzulardır. Ancak biz burada bu tarz nakillere nasıl yaklaşılması gerektiği hususunda yardımcı olabilecek bazı hususlara muhtasar olarak işaret etmek istiyoruz. Alimlerden belli kişi ve grupların cerhi ve tenkidi, hatta tekfiri hususunda gelen rivayetlerle amel edilmeden önce öncelikle söz konusu rivayetin iyice tahkik edilmesi gerekir. Tahkikten kasdımız ise öncelikle alime nisbet edilen sözün sıhhatini araştırmaktır. Hatib el Bağdadi Ahmed bin Hanbel'in sözünü senediyle beraber kaydetmektedir, evvela bu ve benzeri rivayetlerin sened itibariyle sahih olup olmadığının ortaya çıkarılması gerekir. Bu hususta herhangi bir bilgiye ulaşamadığım için bir şey söylemem doğru olmaz. Daha sonra bu sözüyle alimin ne kasdettiğini iyi anlamak icab eder. İmam Muhammed hangi konuda Cehm'in görüşü üzere idi? Bu husus izaha muhtaçtır. Ardından en önemlisi ismi geçen zatın cerh edilmesi hususunda alimler müttefik midir? Ahmed bin Hanbel (rh.a)'ın sözünün geçtiği aynı yerde Hatib el Bağdadi Şeybani'yi öven sözleri de Şeybani'nin öğrencisi olan Şafii, Ebu Ubeyd gibi alimlerden nakletmiştir. Mesela Ebu Ubeyd "Allahın kitabını ondan daha iyi bilen kimse görmedim" demiştir. Keza İmam Şafii de "fıkıh konusunda en çok güvendiğim kişi Muhammed bin Hasen'dir “ demiştir. Hatta İmam Muhammed'le alakalı en sert tenkidleri yönelten İmam Ahmed dahi fıkhın ince meselelerinin çoğunu Şeybani'nin kitabından öğrendiğini ifade etmiştir. Hatib el Bağdadi bütün bu tezkiye edici nitelikteki sözleri Şeybani'yi cerh eden kavillerle beraber ona ayırdığı babta zikretmiştir. (Bkz. Tarihu Bagdad, 2/561-573, Thk: Beşşar)İmam Zehebi de Mizan'ul İtidal'de (6/107) ve de Siyer'inde (9/134) onu tezkiye etmektedir. Darakutni (rh.a) İmam Ahmed ve Yahya bin Main’den Ebu Hanife’nin öğrencisi İmam Muhammed’i cerh eden, kötüleyen sözleri naklettikten sonra “O benim nezdimde terk edilmeyi hak etmemiştir” demiştir. (Mevsutau Akvali İmam Ahmed, 3/254)

Görüldüğü gibi İmam Muhammed hakkında alimlerin görüşleri muhteliftir, onun cerh edilmesi hususunda ittifak edilmemiştir. Bazı insanlar neden birtakım alimlerle alakalı cerh ve kınama niteliğindeki sözleri ön plana çıkarıp tadil ve tezkiye edici nitelikteki sözleri görmezden gelirler, bununla neyi hedeflemektedirler anlamak mümkün değildir! Halbuki gerçek bir ilim talebesine düşen şey bir kimse hakkında lehte ve aleyhte söylenmiş bütün sözleri bir araya getirip meseleyi tahkik etmek ve sonra bu görüşlerden hangisi daha racih ise, daha çok ağırlık kazandıysa onunla amel etmektir. Böyle yapmayıp da taassub içerisinde tek taraflı olarak cerh ve tadil imamlarının sözlerini nakleden kimse ise güvenirliğini yitirir. Esasında hakkında cerh tadil yapılan bütün rical hakkında da izlenecek yöntem budur.

Ebu Hanife meselesine de böyle yaklaşmak gerekir. Ebu Hanife’yi (rh.a) şiddetli bir şekilde cerh edenlerin yanı sıra tezkiye edenler de mevcuttur. Hatta İmam Malik, Sufyân-ı Sevrî, Süfyan b.Uyeyne, Şu'be, Yahya b. Maîn ve daha birçok kimsenin onun hakkında her iki türden ifadeleri –yani hem kınayıcı hem de övücü nitelikte sözleri- de nakledilmiştir. Şu halde Ebu Hanife konusu da aynı şekilde tahkike muhtaçtır. Bizim görebildiğimiz kadarıyla hiç kimse Ebu Hanife ve ashabının fıkıhtaki üstünlüğünü inkar etmemiştir. Bunlar gibi fukaha mürciesinden olan zatların bilhassa rey ve kıyasa haddinden fazla yer vermeleri tenkid konusu olmuş ve bir de akide noktasında ameli imandan saymamaları gibi konularda tenkide uğramışlardır. Bizim bu hususta alacağımız ibret, Hanefilerin bilhassa cumhura muhalefet ettikleri konulardaki görüşlerine karşı ihtiyatlı olmaktır. Bunun ötesinde bu alimlerin tekfiri vs gibi sahalara dalmak fayda değil zarar getirir. Zira alimlerin etleri zehirlidir. Kaç tane alimden “Ebu Hanife veya ashabından şu kişi kafirdir, mürteddir ve o hal üzere ölmüştür” şeklinde bir şey nakledilmiştir ki? Ebu Hanife’nin “Kur’an mahluktur” demekten tevbe ettiği vb nakiller onun bu akide üzere öldüğünü göstermez ki, bilakis tevbe ettiğini gösterir! Acizane kanaatimiz odur ki alimler bütün bunları insanları rey ehlinin zayıf görüşlerinden sakındırarak insanları cumhur ulemanın yoluna yani hadis ve asara bağlanmaya teşvik etme babından zikretmişlerdir. Bunun ötesine geçerek bu alimler hakkında sözü çoğaltmanın bir anlamı yoktur, bu ancak birilerinin alimleri devre dışı bırakarak insanları kendi fasit fikirlerine mahkum etme gayretinin ürünü gibi gözükmektedir. Vallahu a'lem.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1772
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: HADDADİYYE FIRKASININ GÖRÜŞLERİNE REDDİYE
« Yanıtla #10 : 13.03.2019, 16:43 »
Eşariler meselesine gelince; Kişiler hakkında alimlerin görüşleri nasıl ki tek taraflı olarak alınamazsa aynı şekilde fırkalar hakkında da alimlerin bütün görüşlerinin toplanıp tahkik edilerek, ardından bu husustaki racih kavlin ortaya çıkarılması gerekir. Aksi takdirde bir fırka hakkında sadece o fırkayı tekfir eden alimin sözü veya tam tersi sadece tekfir etmeyen alimin sözü esas alınıp diğer görüşler de batıl ilan edilirse bu ilmi bir yaklaşım tarzı olmaz. Şimdi nakletmiş olduğunuz haber Ömer bin İbrahim isimli bir alimden rivayet edilmektedir ve sözkonusu bu alim Eşarileri tekfir etmektedir. Şimdi bunu nakleden kişiler bu hususta başka alimlerin de görüşlerini zikretmeleri gerekmez mi? Mesela biz Eşarilerle alakalı Şeyhulislam İbn Teymiyye’nin bazı sözlerini zikretmiştik. İbn Teymiyye (rh.a) sözkonusu yerde Eşarilerin tekfirini açıkça reddetmektedir ve her iki tarafı da mümin addettiği için Hanbelilerle Eşariler arasındaki çatışmanın ortadan kalkmasını istemektedir. Aynı yerin devamında naklettiğimiz başka bir sözünde ise Eşarileri lanetleyenlere karşı çıkmaktadır. İbn Teymiye’nin sözlerinden anlaşıldığı kadarıyla Hanbeliler ile Eşariler arasında bir husumet sözkonusu idi. Bu düşmanlık ve çekişme esnasında her iki tarafta da taassuba düşerek birbirlerini tekfir etme, lanetleme gibi hususlar cereyan etmiş olabilir. Alimlerden de bu tarz hatalara düşenler olabilir. Çünkü sonuçta onlar da birer beşerdir ve yanılma payları mevcuttur. Bu noktada bize düşen şey bu husustaki racih kavli yani tercih edilen görüşü ortaya çıkarmaktır. Yoksa en maruf ve meşhur meselelerde dahi muteber alimlerden mercuh (tercih edilmeyen) hatta şazz kaviller sözkonusu olabilir. Mesela İbn Abbas (ra)’ın muta nikahına cevaz vermesi gibi. Burada bize düşen şey bu tarz görüşlerle karşılaştığımızda hemen sözkonusu görüşün peşinden gitmek değil, meseleyi tahkik edip racih kavle tabi olmaktır.

Eşariler meselesini tahkik ettiğimizde ise şunu görüyoruz ki tarihte sıfatlar vb konularda Eşari akidesine sahip olmuş Kadı İyaz, Nevevi, Kurtubi, İbn Hacer ve benzeri nice alimler gelip geçmiştir. Hatta İbn Hazm gibi sıfatlar konusunda Eşarilerden bile daha vahim hatalara düşmüş olan alimler sözkonusudur. Eşarilerin tekfiri gibi konularda tahkik etmeden rasgele konuşmalar yapan birtakım kişiler bu ismi geçen alimler ve benzerlerinin tekfir edildiğine dair bir tek harf nakledebilirler mi? Bilakis bir çok selefi alimden bu imamları tezkiye eden ifadeler nakledilebilir. Şu halde bütün Eşarilerin muayyen olarak tekfir edileceği iddiası hiçbir dayanağı olmayan bir iddiadır. Bundan dolayıdır ki Eşarilerin tekfiri vb konularda çokça kelamları olan bir sapık, bu ismi geçen alimleri kendi usulune göre tekfir etmesi gerekirken bunu demeye cesaret edememiştir, çünkü böyle bir sapıklık yaptığı zaman cehaleti büsbütün ortaya çıkmış olacaktır.

Alimlerden –yukardaki gibi- Eşarilerin tekfiri yönünde nakledilen sözler eğer bu manada anlaşılır ise bunun hata olduğu aşikardır. Ancak bu sözlerin mutlak tekfir kapsamında söylenmiş sözler olması da muhtemeldir. Yani Eşarilerin ilahi sıfatları nefyetmeleri vb görüşleri asıl itibariyle küfürdür, ancak muayyen şahıslar sözkonusu olduğunda tekfirden önce inkar edenin kafir olacağı risalet hüccetinin sözkonusu şahıslara ikame olması gerekir. Zira bu kişilerin bidata düştüğü konular çoğunlukla hafi (kapalı) konulardır, yoksa biz onlarla dinin asıllarında müttefikiz. İmanın asılları haricindeki bu tarz hafi meselelerde mutlak tekfir muayyen tekfir ayrımı sözkonusudur. Bu hususta daha önce bilgi verilmişti, oraya müracaat ediniz. Eğer alimin bahsettiği kimseler Eşarilerden bir topluluk olup hüccete karşı direndikleri zahir olduysa bundan dolayı da bu sözü söylemiş olabilir.

Eşariler vb sıfatlarla alakalı nassları yalanlayarak gelmedikleri halde nasıl tekfir edileceklerdir ki? Örneğin onlar “Rahman arşa istiva etti” ayetini vb nassları tekzib etmemektedirler. Bilakis kendilerince diğer nasslardan ve de Arap dilinden bazı deliller getirmek suretiyle istiva’dan kasdın “istila” olduğunu ileri sürerler. Ancak getirdikleri deliller zayıftır ve selefin icmasına muhaliftir. Tekfire gelince; biz ancak Allah ve Rasulunu inkar eden birisini tekfir ederiz. Her meselede Allah ve Rasulunu tasdik etmekle beraber bu mevzuda Allah ve Rasulunun muradının kendi iddia ettiği şekilde olduğunu iddia eden birisini ise nasslara karşı açıkça inatlaşması durumu haricinde tekfir etmemiz doğru olmaz. Alimlerin söylemiş oldukları “Cehmiler kafirdir” hatta Eşariler kafirdir gibi ibareler ise şeri bir nass değildir. Bunlar şeri deliller ışığında, onlara bağlı olarak söylenmiş sözlerdir ve bir illete bağlı olan görüşlerdir. Bu illet ise sözkonusu fırkaların sözlerinin Şari’yi yalanlamayı gerektirmesidir. Ancak bu fırka mensupları sözlerini şeriatı yalanlamayacak şekilde bir teville izah ettikleri zaman tekfir illeti de ortadan kalkar. Şirk ve riddet gibi zahir meseleler haricindeki çoğu mevzuda muayyen şahısların tekfir edilmeme sebebi budur. Bunu ancak imanın küfrün ne olduğunu bilen birisi anlayabilir. Kendilerini müslüman kılacak kadar dahi iman küfür ayrımından haberi olmayan birtakım kimseler ise her sözün zahirine yapışırlar fakat işin tafsilatına inildiğinde hiçbir meseleyi usul dairesinde izah edemezler. Böyle bir duruma düşmekten Allaha sığınırız.

Kısacası Eşariler birçok bidatleri içinde barındıran bir fırka olmakla beraber kendilerine hüccet kaim olduğu halde açıkça hücceti yalanlayanlar haricinde Eşarilerin tekfir edilmeleri sözkonusu değildir. Elhamdulillah şu son asırlardaki azgınları hariç geçmiş asırlardaki Eşarilerin çoğu da Allah ve Rasulune karşı böyle bir inatçılık yapmaktan uzaktır. Eşarilerin hepsinin muayyen olarak kafir olduğunu iddia edenler ise Ehli sünnet nezdinde itibar edilmeyen bir iddia ile ortaya çıkmış olurlar. Vallahu a’lem.

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
1 Yanıt
2276 Gösterim
Son İleti 22.01.2018, 05:19
Gönderen: İbn Teymiyye
0 Yanıt
1719 Gösterim
Son İleti 21.04.2017, 20:48
Gönderen: Tevhid Ehli
15 Yanıt
3900 Gösterim
Son İleti 09.12.2018, 03:45
Gönderen: Tevhid Ehli
12 Yanıt
3888 Gösterim
Son İleti 13.10.2018, 06:30
Gönderen: İbn Teymiyye
0 Yanıt
1861 Gösterim
Son İleti 15.09.2018, 13:04
Gönderen: abdullah