Tavhid

Gönderen Konu: SELEFİN SIFATLAR KONUSUNDAKİ MEZHEBİNİN TEFVİD OLDUĞUNU İDDİA EDENLERE REDDİYE  (Okunma sayısı 1617 defa)

Es-Sarimul-Meslul ve 6 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
الحمد لله والصلاة والسلام على رسول الله وآله وصحبه وأتباعه وبعد

Biz inşallah, bu risalede Selefin Allah’ın sıfatları konusundaki mezhebinin tefvid olduğuna yönelik iddiaları ele alacağız ve bu doğrultuda iddiada bulunan gerek hataya düşmüş bazı alimlerin gerekse de muasır bazı kimselerin sözlerinin batıllığını muhtasaran da olsa ortaya koymaya çalışacağız. Tefvid konusunda bizler daha önce çeşitli açıklamalarda bulunmuştuk. Ancak mevzunun ehemmiyetinden dolayı dağınık olarak yaptığımız bu izahları birtakım ilavelerle birlikte müstakil bir başlık altında ve daha derli toplu bir şekilde bir araya  getirmeyi uygun gördük. Konunun tafsilatına girmeden önce şunu belirtmemiz gerekir ki bu tefvid konusu çok detaylı bir çalışmayı gerektiren bir mevzudur. Bunun tafsilatına şu an için girmemiz mümkün değildir. O yüzden burada ancak konuyu en kısa şekilde özetlemeye gayret edeceğiz.

Tefviz kelimesi “havale etmek” manasına gelir ve akidevi istilah olarak da Kur’an ve sünnetteki bazı nassların ve bilhassa da sıfat naslarının manasını Allaha havale etmek anlamında kullanılır. “Cevheret’ut Tevhid” (!) isimli Eşari akidesine dair nazımda –mealen- “Teşbih vehmi uyandıran her nassı ya tevil et, ya da tefvid et” denilerek bu ikisinin de Eşarilerin metodu olduğu ifade edilmektedir. Bu risaleye şerh yazan “İbrahim el Beycuri” (v. 1277) selefin mezhebinin tefvid olduğunu, halefin mezhebinin ise tevil olduğunu iddia ediyor ve ondan sonra da –insanın okurken bile midesini bulandıran kelamlar sarfederek- halefin görüşünün daha tercihe şayan olduğunu, çünkü daha çok açıklama içerdiğini iddia ediyor ve kelam ehlinin “selefin yolu daha selametli, halefin yolu daha alimce ve akıllıcadır” şeklindeki klasik nakaratını tekrar ediyor. (Rabb’ul aleminden bu bidatı ortaya atanlara layık olduğu şekliyle muamele etmesini diliyoruz.) Beycuri, ardından selef ve halefin mezheplerinin bu tarz nassları zahiri üzere almamak noktasında ittifak ettiklerini, –ki buna icmali (genel) tevil adını veriyor-  ardından selefin bu naslardan kasdedilen muradı Allaha havale ettiğini, halefin ise açıklama cihetine gittiğini ve saire iddia ediyor. (Tuhfet’ul Murid Şerhu Cevheret’it Tevhid, Beycuri, sf 104) Şu halde anlaşılıyor ki tefvid ehli öncelikle sözkonusu sıfat naslarının –mesela el, ayak, istiva vb gibi- zahiri manaları üzere olmadığını kabul ediyor ve ardından gerçek manalarını Allaha havale ediyorlar. Tevil ehli ise nassın zahirini almama noktasında tefvid ehli yani mufavvida ile ittifak edip ardından manayı Allaha havale etme yerine açıklama yapıyorlar.

Eşarilerin kendi kitaplarından yaptığımız bu nakille anlaşılıyor ki sıfat nasslarını zahiri, hakiki anlamları üzere alan ve onların bir manası olduğunu kabul eden hiç kimse tefvid ehli sayılmaz. İşte bu anlamda selefin mezhebini tahkik eden herkes, selefin tefvid akidesinden beri olduğunu idrak eder. Ümmetin icma ve ihtilaf ettiği konuları en iyi bilen alimlerden birisi olan İbn Abdilberr (v. 463) Bu hususta şöyle demektedir:

أهل السنة مجموعون عَلَى الْإِقْرَارِ بِالصِّفَاتِ الْوَارِدَةِ كُلِّهَا فِي الْقُرْآنِ وَالسُّنَّةِ وَالْإِيمَانِ بِهَا وَحَمْلِهَا عَلَى الْحَقِيقَةِ لَا عَلَى الْمَجَازِ إِلَّا أَنَّهُمْ لَا يُكَيِّفُونَ شَيْئًا مِنْ ذَلِكَ وَلَا يَحُدُّونَ فِيهِ صِفَةً مَحْصُورَةً وَأَمَّا أَهْلُ الْبِدَعِ وَالْجَهْمِيَّةُ وَالْمُعْتَزِلَةُ كُلُّهَا وَالْخَوَارِجُ فَكُلُّهُمْ يُنْكِرُهَا وَلَا يَحْمِلُ شَيْئًا مِنْهَا عَلَى الْحَقِيقَةِ وَيَزْعُمُونَ أَنَّ مَنْ أَقَرَّ بِهَا مُشَبِّهٌ وَهُمْ عِنْدَ مَنْ أَثْبَتَهَا نَافُونَ لِلْمَعْبُودِ وَالْحَقُّ فِيمَا قَالَهُ الْقَائِلُونَ بِمَا نَطَقَ بِهِ كِتَابُ اللَّهِ وَسُنَّةُ رَسُولِهِ وَهُمْ أَئِمَّةُ الْجَمَاعَةِ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ

“Ehli sünnet, Kuran ve Sünnette geçen bütün sıfatları kabul etmek ve bunlara iman etmek ve de bu sıfatları mecazi manada değil hakiki manaları üzere almak hususunda icma etmiştir. Ancak şurası var ki onlar bu sıfatlardan hiç birisine keyfiyet vermezler ve o sıfatlardan herhangi birisini bir sınırla sınırlandırmazlar. Cehmiye ve Mutezile’nin tamamı ve de Haricilerin tamamı gibi bidat ehli olanlar ise bu sıfatları inkar eder ve onlardan herhangi birisini hakiki manasına hamletmezler ve de bu sıfatları kabul edenlerin (Allahı kullara benzeten) Müşebbihe olduğunu iddia ederler. Sıfatları kabul edenlerin nezdinde ise onlar Mabud’u (Allahı) inkar edenlerdir. Hakk olan ise Allahın kitabı ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sünnetinin beyan ettiği şeyleri söyleyenlerdir ki bunlar Cemaat’in imamlarıdır, Allaha hamdolsun”  (İbn Abdilberr, et-Temhid, 7/145)

Ebu Ya’la (v. 458) ise sıfatları zahiri manaları üzere almanın gerektiği hakkındaki selefin icmasını şu şekilde nakletmektedir:


دليل آخر عَلَى إبطال التأويل: أن الصحابة ومن بعدهم من التابعين حملوها عَلَى ظاهرها ولم يتعرضوا لتأويلها، ولا صرفها عن ظاهرها

“Te’vilin batıl olduğuna diğer bir delil de Sahabe ve ondan sonraki tabiin’in bunları (yani sıfat nasslarını) zahirleri üzerine hamletmesi ve teviline girişmemeleri ve de bunları zahiri manalarından başka bir yöne çekmemeleridir.” (İbtal’ut Te’vilat li Ahbar’is Sifat, 1/71)

Yani Ehli sünnet nasslarda Allaha nisbet edilen bütün sıfatları hakiki ve zahiri anlamlarıyla kabul eder. Zahiri anlamda kabul etmek, tevilin zıddınadır. Hakiki anlamda kabul etmek ise mecazın zıddınadır. Bunların hepsi benzer manaları ifade eder. Sıfatları hakiki ve zahiri manalarıyla kabul etmek mecazı ve tevili ortadan kaldırdığı gibi tefvidi de ortadan kaldırmaktadır. Böylece Mufavvidanın Ehli sünnetten olmadığı ortaya çıkmaktadır. Ehli sünnet sıfatları hakiki anlamlarıyla kabul etmiş ve bunu bütün sıfatlara tatbik etmiştir. Hafız Zehebi (rh.a) bu husustaki Ehli sünnetin icma ettiği görüşü Endülüs bölgesi imamlarından Ebu Ömer et-Talemenki’den şöyle nakletmektedir:


أجمع المسلمون من أهل السنة على أن معنى قوله: {وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ} ونحو ذلك من القرآن أنه علمه، وأن الله تعالى فوق السموات بذاته، مستو على عرشه كيف شاء.
وقال أهل السنة في قَوْلِهِ: {الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى} : أن الاستواء من الله على عرشه على الحقيقة لا على المجاز، فقد قال قوم من المعتزلة والجهمية: لا يجوز أن يسمى الله عز وجل بهذه الأسماء على الحقيقة، ويسمى بها المخلوق. فنفوا عن الله الحقائق من أسمائه وأثبتوها لخلقه.


“Ehli sünnetten olan Müslümanların icma ettiklerine göre Yüce Allahın “Nerede olursanız o sizinle beraberdir” buyruğu ile Kuran’dan buna benzer buyruklarda kasdedilen onun ilmidir  ve de Allahu Teala zatıyla semavatın üstündedir, dilediği şekilde Arşına istiva etmiştir. Ehli sünnet “Rahman Arşa istiva etti” kavli hakkında şöyle derler: Allahın arşına istiva etmesi, mecazi anlamda değil hakiki anlamdadır. Mutezile ve Cehmiye’den bir topluluk ise Allah Azze ve Celle’nin bu isimlerle hakiki manada isimlendirilmesi caiz olmaz dediler…” (Zehebi, Muhtasar’ul Uluvv, sf 264 Türkçesinde sf 292)

Görüldüğü gibi Ehli sünnet Arşa istivanın hakiki anlamda olduğunu icma ile kabul etmektedir. Artık birisi çıkar da bunun hakiki ve zahiri manasıyla olmadığını iddia ederse ister bunun üzerine istila vb tevilleri ilave etsin, isterse de tevil etmeksizin biz bunların manasını bilmeyiz desin farketmez her durumda selefe muhaliftir ve sıfat inkarcısı yani muattıldır. Sıfatların zahiri ve hakiki anlamda olması ise kulların sıfatları gibi olmasını gerektirmez. Biz bu sıfatları Allahın şanına layık olduğu şekilde isbat ederiz, bu ayrı bir bahistir.

İsmaili “İtikadu Eimmetil Hadis/Hadis İmamlarının İtikadı” adlı risalesinin istiva hakkındaki bölümünde şöyle demektedir:


وأنه عز وجل استوى على العرش ، بلا كيف ، فإن الله تعالى انتهى من ذلك إلى أنه استوى على العرش ولم يذكر كيف كان استواؤه

“Bize keyfiyeti meçhul olarak, Aziz ve Celil olan (Allah) arşa istiva etmiştir. Çünkü Allah Te'ala arşa istiva ettiğini bildirmiş, istivasının keyfiyetini (nasıl olduğunu) ise zikretmemiştir.”

İsmaili (rh.a)’nın söyledikleri hadis imamlarının icma ettiği akideyi ifade etmektedir. İbarenin Arapçasını inceleyenler burada istiva bilinemez gibi bir şey söylenmediğini açıkça görürler. İstivanın bilinmeyen yönü keyfiyetidir, nasıllığıdır. Manası ise bilinmektedir. Şimdi İmam İsmaili (rh.a) burada “bila keyf” ifadesini kullanmaktadır ki bu ifade sünnet imamlarının birçoğu tarafından kullanılmaktadır. Bu ifadenin iki türlü tercümesi yapılmaktadır:

-   Sıfatların manasının idrak edilemeyeceğini söyleyen, hatta istiva gibi şeyleri aslında sıfat olarak da kabul etmeyen Mufavvida/Tefviz ehli ki aslında bunlar sıfat inkarcısı Muattıladır; bu tür ibareleri zahirine bakarak “keyfiyetsiz” diye tercüme ederler ve de böylece istivanın keyfiyeti olmadığını ileri sürerler. Keyfiyeti olmayan şey ise yok hükmündedir. Bu ibare, "keyfiyetsiz" diye tercüme edilse bile bunun manası keyfiyeti olmayan değil, keyfiyeti bilinmeyen şeklinde anlaşılmalıdır, aksi takdirde sıfatın tatili gündeme gelir. Onlar da zaten bununla istiva vb sıfatları bütünüyle tatil yani inkar etmek istemişlerdir.
-   Sıfatları kabul edenler nezdinde ise bunun manası keyfiyeti bilinmeksizin şeklindedir. Zaten aşağıda nakledeceğimiz seleften gelen sözler de bundan kasdın bu olduğunu gösterir. İsmaili’nin sözünün devamında ولم يذكر كيف كان استواؤه yani “istivasının keyfiyetini (nasıl olduğunu) ise zikretmemiştir.” İfadesi de “bila keyf” sözünden kasdın keyfiyetin bilinmeyeceği olduğunu göstermektedir. İmamın maksadı keyfiyeti nefyetmek ve dolayısıyla sıfatı nefyetmek olsaydı bunu açıkça söylerdi. Eğer sıfatın keyfiyeti yoksa zaten keyfiyetin Kuranda zikredilmediğini söylemenin de bir anlamı olmaz. Seleften gelen meşhur kavillerde bu açıkça dile getirilmiştir.  Mesela Lalekai’nin naklettiğine göre Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in zevcelerinden yani müminlerin annelerinden olan Ümmü Seleme (ra) “Rahman Arşa istiva etmiştir” ayeti hakkında şöyle demiştir:


الْكَيْفُ غَيْرُ مَعْقُولٍ وَالِاسْتِوَاءُ غَيْرُ مَجْهُوَلٍ وَالْإِقْرَارُ بِهِ إِيمَانٌ وِالْجُحُودُ بِهِ كُفْرٌ

“(İstivadaki) keyfiyet akledilemez, istiva ise bilinmeyen bir şey değildir, onu kabul etmek imandır, onu inkar etmek ise küfürdür.” (Lalekai, es-Sunne, no: 663)

İmam Malik ise aynı ayet hakkında şöyle demiştir:


الْكَيْفُ غَيْرُ مَعْقُولٍ وَالِاسْتِوَاءُ مِنْهُ غَيْرُ مَجْهُوَلٍ وَالْإِيمَانُ بِهِ وَاجِبٌ وَالسُّؤَالُ عَنْهُ بِدْعَةٌ


(İstivadaki) keyfiyet akledilemez, Onun istivası ise bilinmeyen bir şey değildir, ona iman etmek vacibtir, onun hakkında sormak bid’attir.” (Lalekai, es-Sunne, no: 664)

Malik’in hocası Rebia (rh.a) da şöyle demiştir:


الِاسْتِوَاءُ غَيْرُ مَجْهُوَلٍ وَالْكَيْفُ غَيْرُ مَعْقُولٍ

“İstiva bilinmeyen bir şey değildir, keyfiyeti ise akledilemez!” (Lalekai, es-Sunne, no: 665)

Lalekai aynı sözü başka bir yerde şöyle nakletmektedir:


الِاسْتِوَاءُ مَعْقُولٌ , وَالْكَيْفُ مَجْهُوَلٌ


“İstiva akledilebilen bir şeydir, keyfiyeti ise bilinemez!” (Lalekai, es-Sunne, no: 928)

İmam Malik ve başkalarından nakledilen meşhur sözde (nakleden, Lalekai, 3/397) “İstiva malumdur” veya “meçhul değildir” denilmesi tefvid mezhebinin batıllığına delalet etmektedir. Çünkü bu surette istivanın bilinen bir manası olduğu açıkça ifade edilmiştir. Eğer bu sözün kendisinden nakledildiği Ümmü Seleme validemiz, Malik veya Rebia gibi selef imamları –iddia edildiği gibi- sıfat naslarının manası bilinemez deselerdi istiva malumdur, bilinmektedir demezlerdi. Bu sözün ardından söyledikleri “Keyfiyet (yani nasıl olduğu) ise meçhuldür” ifadesi selefin asıl akidesini ortaya koymaktadır. Yani selefe göre sıfat naslarının manası bellidir, bizim için meçhul olan ise sözkonusu sıfatların keyfiyetidir. Bunlar haricinde selef imamlarından nakledilen Allah’ın yedi kat göğün üstünde, arşının üzerinde ve mahlukatından ayrı olduğunu ifade eden bütün kaviller ve diğer nüzul, yed, vech vb sıfatlarla alakalı sözleri onların hiç birinin tefvid ehlinin mezhebinde olmadığını göstermektedir. Çünkü tefvid ehlinden hiç biri bunları söylemez, hatta istiva, uluvv gibi kavramları birer sıfat olarak değil, nasslarda geçen ve anlamı bilinmeyen (is-te-va) gibi birtakım harfler olarak görürler. Esasında mufavvida, seleften yukarda tarifini gördüğümüz şekliyle bir tefvid inancını asla nakledemezler, onlar ancak selefin keyfiyetin bilinmeyeceğine dair sözlerini mananın bilinmeyeceği şeklinde tahrif ederler, onun ötesinde selefin bu inançta olduğuna dair bir hüccetleri yoktur. Böylelikle anlaşılıyor ki tefvid inancı bidattir, değil selef aklı başında hiç kimse böyle bir inanca sahip olmaz çünkü bu resmen Kuran ve sünnette manasız birtakım kelamlar olduğunu ileri sürmek demektir. Şeyhulislam İbn Teymiyye’nin de işaret ettiği gibi tefvid inancı bidat ve ilhad ehlinin ileri sürdüğü fikirler arasında en şerrlisidir, zira bu inanç Kuran’ın hidayet kaynağı olmadığını ileri süren ve asıl doğru yolun filozofların sözlerinde olduğunu iddia eden zındıklara zemin hazırlamaktadır, çünkü tefvid ehli Kuran’ın anlaşılmaz ifadeler içeren bir kitap olduğunu ileri sürerek Kuran vasıtasıyla hidayete ulaşmaya engel olmaktadırlar. (Der’u Tearuzi’l Akli ve’n Nakl, 1/205)

Tefvid meselesi hakkında daha çok şey söylenebilir ancak bu zikrettiklerimiz aklı başında birisi için şimdilik kafi gelir inancındayız. Selefin mezhebi tefviddir, sıfatların zahiri manasını ancak Hanbelilerden bir kısmı isbat etmiştir, bunlar da müşebbihe sınıfındandır tarzı iddiaların batıllığı böylece ortaya çıkmış olmaktadır. Selef asrından sonra hayrın azalmasıyla beraber selef akidesini savunanların azınlığa düştüğü hususu doğrudur, ancak bu çoğunluğun savunduğu şeyin hakk olmasını ve selefe muvafık olmasını gerektirmez. Çünkü bizi selefin üzerinde bulunduğu yol ilgilendirir, sonraki devirlerde insanların ihdas ettikleri bidatler ise çöpe atılır. Vallahu a’lem.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Tefvid akidesinin batıllığı ve selefin akidesine muhalif oluşu hakkındaki bu özet açıklamadan sonra bazı müteahhir alimlerin kitaplarında rasladığımız selefin mezhebinin tefvid yani sıfat nasslarının manasını Allaha havale etmek olduğu şeklindeki iddiaları ele almak istiyoruz. Bunu iddia edenler daha ziyade Eşari akidesine mensup birtakım alimlerdir. Bu alimler, her ne kadar geniş bir ilme sahip olsalar da kendi dönemlerinde Eşarilerin ve sair bidat ehlinin, sıfat nasslarını zahirleri üzere kabul etmenin teşbih ve temsil yani Allah’ı kullarına benzetmek olacağı, dolayısıyla küfür olduğu yönündeki yoğun propagandalarının tesiri altında kalmışlar ve de seleften gelen nakillere vakıf olsalar da selefi bu küfürden (!) tenzih etme adına selefin sözkonusu sıfatları zahiri manası üzere kabul etmediğini lakin manalarını Allaha havale ederek sustuklarını ileri sürmüşlerdir. Çünkü selefin sözkonusu sıfatlar hakkında konuşmadığı hususu açıktır, lakin bunun bizzat bu sıfatları hakiki manasıyla kabul etmek anlamında olduğu kabul edildiğinde sıfat inkarcısı Eşari mezhebinin selefe muhalif olduğunu kabul etmek zorunda kalacaklardı. O yüzden bazıları böyle bir formül (!) geliştirerek hak ile batılın, bidat ile sünnetin arasını telif etmeye çalışmışlardır, lakin yukarda zikrettiğimiz seleften gelen nakiller ve icma, bunun böyle olmadığını ortaya koymaktadır. Bu, sözkonusu alimlerin bir zellesidir. Şimdi, bazı müteahhirun ulemasının kitaplarında geçen bu batıl iddiaları nakledelim ki, selef sonrası dönemde kaleme alınan bazı İslami kitaplarda geçen bu tarz ibarelere dikkat edilsin ve bunlara aldanılmasın. Bunları zikredenler, ne kadar meşhur ve büyük alimler olurlarsa olsunlar, bu hususta yanıldıkları bilinsin. Zira dinde delil Kitap, Sünnet ve selef-i salihinin icma’sıdır. Onlardan sonrakilerin onlara muhalif olarak ortaya koydukları şeyler ise ancak birer bidattir; bu bidati ihdas eden ve selefe sahip olmadıkları görüşleri izafe eden kim olursa olsun bu, ondan reddedilir.

Şimdi, ilim ve fazilet erbabından olmasına rağmen Eşari akidesinin tesirinden kurtulamayan alimlerden birisi olan İmam Nevevi – Allah onu da bizleri de affetsin- “Allah cehenneme ayağını koyar” hadisi ile alakalı şöyle demektedir:


وَقَدْ سَبَقَ مَرَّاتٍ بَيَانُ اخْتِلَافِ الْعُلَمَاءِ فِيهَا عَلَى مَذْهَبَيْنِ أَحَدُهُمَا وَهُوَ قَوْلُ جُمْهُورِ السَّلَفِ وطائفة من المتكلمين أنه لايتكلم فِي تَأْوِيلِهَا بَلْ نُؤْمِنُ أَنَّهَا حَقٌّ عَلَى مَا أَرَادَ اللَّهُ وَلَهَا مَعْنَى يَلِيقُ بِهَا وَظَاهِرُهَا غَيْرُ مُرَادٍ وَالثَّانِي وَهُوَ قَوْلُ جُمْهُورِ الْمُتَكَلِّمِينَ أَنَّهَا تُتَأَوَّلُ بِحَسَبِ مَا يَلِيقُ بِهَا فَعَلَى هَذَا اخْتَلَفُوا فِي تَأْوِيلِ هَذَا الْحَدِيثِ

“Daha önce de defalarca açıklaması geçtiği gibi bu tarz sıfat hadisleri hakkında alimlerin iki görüşü vardır. Bunlardan birincisi selefin cumhurunun ve de kelamcılardan bir taifenin görüşüdür ki buna göre bunların tevili hakkında konuşulmaz bilakis biz bunların Allahın muradı doğrultusunda hak olduğuna ve Ona layık bir manası olduğuna ve de bu nassların zahirinin kasdedilmediğine iman ederiz. İkinci görüşe göre ki bu da kelamcıların cumhurunun görüşüdür; bunlar layık olduğu şekilde tevil edilirler. Bu anlayışa göre de sözkonusu hadisi değişik şekillerde tevil etmişlerdir.”  (Şerhu Muslim, 17/183)

Nevevi benzer açıklamaları meşhur cariye hadisinin şerhinde de yapmış ve orada açık bir şekilde bu tarz hadislerin manasının araştırılmayacağını ileri sürmüştür ki bu tefvid ehli yani Mufavvida’nın görüşüdür.  (bkz. Şerhu Muslim, 5/24)

İsim sıfatlar bahsinde selefin neye inandığını bizzat onların sözlerinden hareketle bilen herkesin tesbit edeceği gibi Nevevi’nin burada bariz iki tane hatası vardır:

Birincisi sıfatların tevilinin alimler arasında ihtilaflı bir konu olduğunu ileri sürmesi. Halbuki sıfatların zahirleri üzere alınacağı ve de tevil edilmeyeceği hususu selef nezdinde icma edilmiş bir konudur. Sonradan çıkan bazılarının ihdas ettikleri bidatların bu icmaya bir zararı olmaz.

İkincisi de selefin görüşünü yanlış bir şekilde aktarmıştır. Onun selefe nisbet ettiği şey aslında batıl tefvid görüşüdür. Tefvid ehli sıfat nasslarının zahirleri üzere olmadığını, onların ne manasını ne de keyfiyetini bilemeyeceğimizi iddia ederek sıfatların mutlak müteşabih kapsamında olduğunu ileri sürerler. Selef ise tıpkı İmam Malik’in istiva malumdur, keyfiyeti mechuldur sözünde olduğu gibi sıfatların manasının bilineceği ve manaların da lugatte yer aldığı şekliyle olduğunu, lakin keyfiyetin mechul olduğunu söylerler. Sıfatlar zahiri üzeredir, lakin sıfatların zahiri manasını almak bunların mahlukata ait vasıflar olmasını gerektirmez.

İşte bütün bunlar İmam Nevevi’nin bu sözlerinin isabetli olmadığını göstermektedir. İmam Nevevi’nin Müslim’e yaptığı şerh, birçok faydalı hususları içermekle beraber bazen bu tarz zararlı hususları da içerebilmektedir. O yüzden bilhassa selefin akidesine tam anlamıyla vakıf olmayan kimselere bu tarz eserleri okumaları tavsiye edilmez. İbn Hacer’in Feth’ul Barisinde de bu tarz itikadi ve menheci hatalar sözkonusudur. Lakin Türkçeye de tercüme edilen Feth’ul Bari muhtasarı Allaha hamdolsun büyük oranda bu tür akidevi muhalefetlerden arındırılmıştır, sözkonusu eserden bu anlamda daha rahat istifade edilebilir. Nevevi’nin Müslim şerhini ise ancak selefin menhecini iyice özümsemiş olanlardan başkasına tavsiye etmeyiz ki onlar da günümüzde pek azdır! Bu eseri Türkçe’ye çeviren yayınevi selefi olma iddiasında olmasına rağmen, ne dipnotlarda ne de başka bir şekilde bu tür merdud görüşlere işaret etmemişlerdir. Belki de sözkonusu yayıncı da selef akidesi diye tefvizi ve diğer batılları kabul ediyorsa bundan rahatsızlık duymamış olabilir! Doğrusunu bilen Allah’tır…

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillah. Bundan sonra bu başlık altında inşaallah selefin sıfatlar konusundaki akidesinin tefviz yani bu sıfatların manasının hiç bilinmeyeceği ve doğrudan Allaha havale edilmesi gerektiği şeklinde olduğu iddiasına dayanak yapılmaya çalışılan birtakım rivayetlerin tahkiki yapılmaya çalışılacaktır. Bu rivayetlerden birisi -yukarda da zikredilen- selefin sıfatlar hakkındaki "bila keyf/keyfiyetsiz olarak" veya "keyfiyeti akledilemez" tarzı sözleridir. Bunların tefvize delalet etmedikleri hususu daha önce izah edilmişti. Şu adreslere müracaat ediniz:

http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1627.0
http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1473.0

Konumuz tefvize delalet ettiği iddia edilen diğer haberlerin tahkikiyle devam edecektir inşaallah.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Seleften nakledilen sıfat naslarının tefsir edilemeyeceği yönündeki sözler hakkında:

Bismillahirrahmanirrahim,

Selef-i salihinin Allahu Teala’nın sıfatlarını haber veren naslardan bilhassa haberi sıfatlar hakkındaki mezhebinin –ki bunlara sıfat inkarcısı Muattıla ekseriya –haşa- “zahiri teşbih ifade eden veya teşbih vehmi veren” gibi isimler verirler- tefviz edilmesi yani herhangi bir mana verilmeyip manalarının Allaha havale edilmesi şeklinde olduğunu iddia eden kimseler, bu iddialarına selef imamlarından nakledilen birtakım haberleri dayanak yapmaya çalışırlar. Mesela sıfatlarla alakalı selef imamlarının “tefsir etmeyiz” “mana vermeyiz” “geldiği gibi kabul ederiz veya okur geçeriz” “bunların okunması, tefsiridir” hatta bazı alimlerin kullandığı “tefviz ederiz yani Allaha havale ederiz” gibi ifadelerinin onların kasdettiği tefvize delalet ettiğini iddia ederler. Böylece onlar, selef imamlarının sıfat nasslarını tevil etmediğini kabul ederler, lakin bu nassları Arapça’daki zahiri ve hakiki anlamları üzere de almadıklarını ve de manası hiçbir şekilde bilinmeyen, tamamen müteşabih ifadeler olarak kabul ettiklerini ileri sürerler. İlerde inşaallah bu tefviz fikrine dayanak yapılmaya çalışılan bazı selef imamlarına ait sözleri nakledip bu nakiller hakkında kısa değerlendirmelerde bulunacağız.

İşin ilginç tarafı, bunlardan bazıları selefin bazen çok istisnai durumlarda tevile müracaat ettiğini de ileri sürerler. Buna dair bazı iddiaları da bir yazımızda ele almıştık. http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1493.0 Hatta bu tefviz akidesini selefe nisbet edenlerin birçoğu, halefin mezhebi olan tevilin de aslında caiz olduğunu, halefin buna ihtiyaçtan dolayı başvurduğunu iddia ederler. Böylece birbirine zıt olan iki akideyi aynı anda savunmaktadırlar! Yani buna göre selef bir yandan sıfat naslarının asla tefsir edilmemesi, açıklanmaması, bunlara mana verilmemesi, bunların sadece okuyup geçilmesi gerektiğini söyleyip bu naslara mana verip bunları tevil etmeye çalışanlara şiddetle karşı çıkmış, fakat bir yandan da bazı ihtiyaç arzeden durumlarda bu nassları tevil ederek kendi nehyettikleri, batıl olarak nitelendirdikleri, şiddetle karşı çıktıkları şeyi yapmışlar!  Halef de aynı şekilde bir yandan selefin tevili nehyetmesini destekleyip bunun en sağlam yol olduğunu söylerken, kendileri ihtiyaç hasıl olmasından (!) ötürü tevile başvurmuş ve bunun da daha akıllı ve hikmetli olduğunu söylemiştir! Sırf bunun üzerinde düşünülmesi bile bu görüşün tutarsızlığını, saçmalığını, hatta samimiyetsizliğini anlamak için yeterlidir. Çünkü bu, zıtları cem etmektir. İki çelişik şeyin aynı anda doğru ve geçerli olabileceğini savunmaktır. Üstelik bu, Allahın sıfatları gibi akidenin en temel konusunda yapılmaktadır. Eğer burada böyle bir şey mümkünse, ahiret, melekler vesair diğer akidevi konularda da birbirine zıt şeylerin söylenmesi mümkün olur. Nitekim bu iman esaslarının hepsinin aslında avama birtakım meseleleri yakınlaştırmak için söylenmiş sembolik ifadeler olduğunu iddia eden inkarcı filozoflar, bu sıfatlar konusundaki tevillerden kendilerine destek almışlardır. Gazali, İlcam’ul Avam adlı eserinde selefin avama tefviz akidesini tavsiye ettiğini, havassın ise tevil yapmasının caiz olacağını ifade etmektedir. Bu ise İbn Teymiye (rh.a)’ın da ifade ettiği gibi avamın inanacağı şeylerle havassın inanacağı şeylerin birbirinden farklı olduğunu iddia eden Batinilerin ve mülhid filozofların yolunun aynısıdır.  Zira Batiniler, bu usulden yola çıkarak halkı aldatmak için yedi aşamalı bir sistem geliştirmişlerdir. Her aşamada muhataplarının karşısına farklı bir yüzle çıkarlar ve birbirinden farklı akideler anlatırlar. Masonlar, aynı sistemi onlardan devralmışlar ve 33 aşamalı bir sistem geliştirmişlerdir. Bu aşamaların başlangıcında din açıktan inkar edilmezken, en son aşamada din ve şeriat tamamen inkar edilmekte ve de bütün haramlar helal ilan edilmektedir. Bu çelişkilerin ise tarikata giren müridin fikren olgunlaşması için kasıtlı olarak anlatıldığını ileri sürerler. Tasavvufçuların bir kısmında da bu yöntem vardır. Onlar, tevhidi avamın tevhidi, havassın tevhidi hatta en seçkin sınıf olan havass’ul havas’ın tevhidi olarak tasnif etmişler ve avamın mükellef olduğu tevhid bildiğimiz La ilahe illallah iken, seçkin zümrelerin tevhidi ise La mevcude illallah (Allahtan başka varlık yoktur) şeklinde ifade edilen vahdeti vücud akidesidir, demişlerdir. Onlara göre avama vahdeti vücud akidesini anlatmaya gerek yoktur, bu akideyi ancak havass yani seçkin zümre, birtakım özel yöntemlerle elde edebilir. Halbuki varlığın birliğini ve hepsinin ilah olduğunu ifade eden vahdeti vücud ile tek ilah olduğunu ve bu tek ilahın da mahlukattan ayrı olduğunu ifade eden tevhid akidesi tamamen birbirine zıttır. Lakin vahdeti vücutçulara göre Kuran’ın bu iki zıt akideye birden delalet etmesinde bir sakınca yoktur. Çünkü onlara göre Kuranın zahiri ve batını vardır; zahir tevhide delalet ederken batın ise vahdete delalet eder!

İyi düşünüldüğünde –birbirlerine zıt oldukları halde- tevilin ve tefvizin ikisinin birden hak olduğunu ve bazen birine, bazen diğerine meyledilebileceğini ileri süren kelamcılar ve tabilerinin de sözlerinin bu zındık ve mülhid fırkalardan yöntem itibariyle çok farklı olmadığı görülür. Onlar nezdinde –tıpkı tasavvufçuların yaptığı tevhid tasnifi gibi- avamın veya selefin tevhidi sıfat nasslarını tevil etmeden olduğu gibi kabul etmek iken, havassın veya halefin tevhidi ise sıfatları tevil etmektir. Bunlar işte bu masonik batini ittihadi menheci selefe nisbet edebilmişlerdir. Yukarda Beycuri hatta Nevevi gibi Eşari ulemasından naklettiğimiz üzere tefviz, sıfat naslarının zahirleri üzere olmadığını kabul etmekle beraber manalarını Allaha havale etmek ve bunların manasının insanlar tarafından anlaşılmayacağını söylemektir. Tefvizciler bundan sonra kendi aralarında fırkalara ayrılmışlar; kimisi bunların manasını Rasul (sallallahu aleyhi ve sellem) ve Cebrail’in dahi bilemeyeceğini ileri sürerken; kimisi de peygamberlerin bunları bildiğini ancak insanlara açıklamadığını söylemiş, kimileri de ilimde derinleşenlerin de bunların manasını bilebileceğini lakin avama bunların anlatılmaması gerektiğini iddia etmiştir. Bu sonuncusu Gazali’nin İlcam’ul Avam kitabında benimsediği usuldür. Bütün bunlar, ne Kitaptan ne Sünnetten ne de icmadan bir delile dayanmayan tamamen şahsi mütalaa ve yorumlardan ibarettir. Bunlar büyük oranda; Batini, Karmati, İsmaili, Haşhaşi filozoflarının ihdas ettiği bir bidat olan “Kur’an’ın bir zahiri ve bir de batıni yani ezoterik/içrek manası vardır ve bu batıni manayı herkes bilemez, belli seçkin kimseler bilebilir” şeklinde özetlenebilecek mülhidane fikirden ilham alınarak icad edilmiş görüşlerdir. Çünkü tefvizcilerin iddiasına göre sıfat naslarının zahiri murad edilmemiştir, şu halde bu nassların herkesin vakıf olamayacağı batini manaları vardır! Onlar sadece bu batini manaya kimlerin vakıf olabileceği hususunda ihtilaf ederler. Kimisi sadece Allah bilir derken, kimisi de peygamberlerin veya bazı Salihlerin bunu bilebileceğini söylerler. Nitekim Gazali “İlcam’ul Avam” kitabının girişinde selefin avama tefvizi emrederek sıfat naslarının manaları üzerinde konuşmayı nehyettiğini iddia ettikten sonra avamın yedinci ve son vazifesi olarak da şunu zikretmiştir: “Bu işin ehline teslîm olmaktır. Kendisine âcizliği dolayısıyla gizli olan bu hususların, Resûlullaha “sallallahu aleyhi ve sellem”, Peygamberlere “aleyhimusselâm”, sıddîklara ve velîlere gizli kalmadığına i’tikâd etmektir.“ Bu ise Kuran’daki cennet, cehennem, namaz, oruç gibi açık nassların dahi seçkin insanlardan başkasının bilemeyeceği batini manaları olduğunu iddia eden Batini mülhidlerinin yolunun bir benzerinin sıfatlar konusunda tekrarlanmasından ibarettir. Allah’ın insanlara hidayet rehberi olarak indirilmiş olan apaçık kitabı bunlardan münezzeh olduğu gibi, bu gecesi gündüzü gibi aydınlık olan dini insanlara ulaştırma vazifesini bihakkın yerine getiren selef-i salihin de böyle batini, gizli ilimlerle uğraşmaktan beridir.


Kısacası, sıfatların manasının bilinemeyeceğini, bunların zahirleri üzere olmadığını, hakiki manalarının ise Allaha havale edilmesi gerektiğini ileri süren tefviz akidesinin batıllığı, kalbi körelmemiş herkesin gerek akıl gerekse nakil cihetinden tesbit edebileceği bir husustur. Tevfiz akidesinin manası üzerinde kafa yoran aklı selim sahibi herkes, selefin böyle bir batıldan münezzeh olduğunu idrak eder. Bütün bunlarla beraber bizler, yukarda bu tefviz mezhebini selefe nisbet etmenin asla caiz olmayacağını onlardan gelen nakillere dayanarak da isbat etmiştik. Zira selef imamları istiva malumdur, keyfiyeti akledilemez yani bilinemez demişlerdir. Bu ise istivanın manasının onlar nezdinde bilindiğini göstermektedir. Hatta İbn Abdilberr, Malik’e ulaşan isnadıyla  onun kavlini şu lafızla nakletmektedir:


أَخْبَرَنَا أَبُو مُحَمَّدٍ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ عَبْدِ الْمُؤْمِنِ قَالَ حَدَّثَنَا أَحْمَدُ ابن جَعْفَرِ بْنِ حَمْدَانَ بْنِ مَالِكٍ قَالَ حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أَحْمَدَ بْنِ حَنْبَلٍ قَالَ حَدَّثَنِي أَبِي قَالَ حَدَّثَنَا سُرَيْجُ بْنُ النُّعْمَانِ قَالَ حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ نَافِعٍ قَالَ قَالَ مَالِكُ بْنُ أَنَسٍ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ فِي السَّمَاءِ وَعِلْمُهُ فِي كُلِّ مَكَانٍ لَا يخلو منه مكان قال وقيل لملك الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى كَيْفَ اسْتَوَى فَقَالَ ملك رَحِمَهُ اللَّهُ اسْتِوَاؤُهُ مَعْقُولٌ وَكَيْفِيَّتُهُ مَجْهُولَةٌ وَسُؤَالُكَ عَنْ هَذَا بِدْعَةٌ وَأَرَاكَ رَجُلَ سُوءٍ

(İsnadı zikrettikten sonra) Abdullah bin Nafi’den dedi ki: Malik bin Enes şöyle demiştir: Allah Azze ve Celle göktedir, ilmi ise her yerdedir. Onun ilminin ulaşmadığı bir yer yoktur. Dedi ki: Malik’e ‘Rahman tahta istiva etti/yerleşti’ nasıl yerleşti? Denilince Malik (rh.a) şöyle dedi: Onun istivası akledilebilir bir şeydir, bunun keyfiyeti ise meçhuldür, bilinmez! Senin bunu sorman bidattir, senin kötü birisi olduğunu düşünüyorum.” (et-Temhid, 7/138)

Malik’ten gelen bu rivayet açıkça istivanın akılla anlaşılabilir, bilinebilir bir şey olduğunu; anlaşılmayacak şeyin ise keyfiyet yani sözkonusu sıfatın nasıllığı olduğunu göstermektedir. Zaten insanların, Allahu Teala’nın zatının ve sıfatlarının keyfiyetini bilmeye güç yetiremeyecekleri malum olan bir şeydir. Burada kelamcılardan Allah’ın zatının ve sıfatlarının bir keyfiyeti olmadığını iddia edenlerin aksine Malik’in açıkça istivanın keyfiyetinden bahsettiği de görülmektedir. Eğer sıfatın bir keyfiyeti olmasaydı onun meçhul oluşundan bahsetmenin bir anlamı olmazdı.

İşte seleften nakledilen ve muhalifi bilinmeyen bu kavil bize açıkça sıfatların manasının bilindiğini, bilinmeyen şeyin ise keyfiyet olduğunu göstermektedir. Onların bu kavlinin istiva gibi sıfatların manasının bilineceğini gösterdiğini biz veya başka bir selefi alimden öte bizzat selefin akidesine muhalif olan Eşari alimleri ve benzerleri dahi itiraf etmiştir. Bunlardan birisi olan Ebubekr ibn’ul Arabi el-Maliki (v. 543), Tirmizi’nin Sünen’ine yazdığı şerhte şu ifadeyi kullanmaktadır:


ومذهب مالك رحمه الله أن كل حديث منها معلوم المعنى ولذلك قال للذي سأله الاستواء معلوم والكيفية مجهولة وقال الأوزاعي وقد قيل ما معنى قوله ينزل ربنا الى السماء الدنيا فقال يفعل الله ما يشاء فجعله صفة فعل فمن عجز عن فهم هذه الأحاديث فليروها كما جاءت ويسلم لله فيها مع اعتقاده أنه موجود لا مثل له ولا كيفية ومن قدر على فهمها فامرها قريب بما نزل القرآن بلغة العرب ولو جاء رسولنا ورسولهم  بامر مشكل مع عدواتهم له وحرصهم على الطعن عليه لبادروا الى انكاره عليه ولأظهروا التبريح به ولكنه لما كان أمراً بينا ومعنى مفهوما بديعا أذعنوا وقد بينا ذلك على غاية التمام في كتاب العواصم والله الموفق


“Malik (rh.a)’ın mezhebi, bu tarz hadislerin hepsinin manasının bilinmekte olduğu şeklindedir. Bundan dolayıdır ki, kendisine soran kişiye ‘İstiva malumdur, bilinmektedir keyfiyet ise meçhuldür’ demiştir. Evzai ise ‘Rabbimiz dünya semasına iner’ kavlinin manası nedir diye sorulduğunda ‘Allah dilediğini yapar’ demiş ve bunu (yani nüzülü/inmeyi) fiili sıfatlardan kabul etmiştir. Her kim bu tür hadislerin manasını kavramaktan aciz kalırsa onları geldiği gibi rivayet etsin ve o hususta Allah’a teslim olsun. Bununla beraber Onun benzersiz ve keyfiyetsiz bir şekilde var olduğuna da inansın. Bunları kavramaya güç yetiren kimse ise Kur’an’ın Arap dilinde indiği şekle yakın bir şekilde onu okuyup geçsin. Eğer bizim peygamberimiz ve onların peygamberi müşkil, anlaşılmaz bir şeyle gelseydi; onlar, Ona olan düşmanlıkları ve Ona dil uzatmaya olan hırslarından ötürü bu hususta Onu inkara yeltenirler ve ona hücum ederlerdi. Lakin mesele açık ve de mana anlaşılır ve hayranlık uyandıran tarzda olduğu için boyun eğdiler. Biz bu hususu tam bir şekilde Avasım kitabında açıkladık. Başarıya ulaştıran Allah’tır.” (Aridat’ul Ahvezi, 3/166-167)

İşte bu, Malikilerin en büyük fakihlerinden olan İbn’ul Arabi’nin selefin mezhebini itirafıdır. Şeyh (rh.a) her ne kadar kendisi gerek Avasım adlı kitabında gerekse başka yerlerde Eşariliğini izhar etmiş olsa da burada Malik’in ve diğer selef imamlarının mezhebinin sıfatların manasının malum, keyfiyetlerinin ise meçhul olduğu şeklinde olduğunu kabul etmektedir. Hatta fiili sıfatları kabul etmenin Allah’ın zatıyla beraber birtakım hadis, sonradan olma şeylerin var olduğunu kabul etmek anlamına geldiğini ileri sürerek Onun dilemesine bağlı ihtiyari sıfatlarını, mesela nüzül, istiva vb’ni reddeden Eşari akidesine muhalif bir biçimde Evzai’nin nüzülü yani inmeyi fiili sıfat olarak kabul ettiğini de itiraf etmektedir. Bütün bunlar, sıfatların manasının bilinmediğini iddia eden tefviz mezhebinin zıttınadır. Keza İbn’ul Arabi devamında sıfat naslarının Kur’an’ın indiği Arap dilinde tefsir edilmesi gerektiğini beyan etmektedir. Eğer bununla tevil gibi batıl şeyleri kasdetmiyorsa buradaki açıklamaları da yine tefviz mezhebini çürütecek cinstendir. Zira söylediği gibi Kur’an’daki sıfat nassları eğer manası anlaşılmayan veyahut da zahiri akli esaslara, temiz fıtratlara zıt olan şeyler olsaydı İslam düşmanları bu sıfat naslarına da hücüm ederler, onları alay konusu yapmaya çalışırlardı. Halbuki sıfat naslarının birçoğunu ehli kitap ve müşriklerden olan kafirler de duymuşlar, hatta bazı rivayetlerde geldiği üzere onlar da bunları tasdik etmişlerdir. Vallahu a’lem.

Diğer bir Eşari alimi olan Kurtubi de yine Malik (ra)’ın kavlinden yola çıkarak selefin mezhebinin sıfatları Arap dilinde zahir olan şekliyle hakiki anlamda isbat etmek olduğunu –kendisi o görüşte olmasa da- itiraf etmektedir. Ebu Abdillah el Kurtubi el Maliki el Endelusi (v.671) –Allah onu affetsin ve kötülüklerini iyiliklere tebdil etsin- Araf: 54. Ayetin istiva hakkındaki bölümüyle alakalı şunları söylemektedir:

قَوْلُهُ تَعَالَى: (ثُمَّ اسْتَوى عَلَى الْعَرْشِ) هَذِهِ مَسْأَلَةُ الِاسْتِوَاءِ، وَلِلْعُلَمَاءِ فِيهَا كَلَامٌ وَإِجْرَاءٌ. وَقَدْ بَيَّنَّا أَقْوَالَ الْعُلَمَاءِ فِيهَا فِي الْكِتَابِ (الْأَسْنَى فِي شَرْحِ أَسْمَاءِ اللَّهِ الْحُسْنَى وَصِفَاتِهِ الْعُلَى) وَذَكَرْنَا فِيهَا هُنَاكَ أَرْبَعَةَ عَشَرَ قَوْلًا. وَالْأَكْثَرُ مِنَ الْمُتَقَدِّمِينَ وَالْمُتَأَخِّرِينَ أَنَّهُ إِذَا وَجَبَ تَنْزِيهُ الْبَارِي سُبْحَانَهُ عَنِ الْجِهَةِ وَالتَّحَيُّزِ فَمِنْ ضَرُورَةِ ذَلِكَ وَلَوَاحِقِهِ اللَّازِمَةِ عَلَيْهِ عِنْدَ عَامَّةِ الْعُلَمَاءِ الْمُتَقَدِّمِينَ وَقَادَتِهِمْ مِنَ الْمُتَأَخِّرِينَ تَنْزِيهُهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى عَنِ الْجِهَةِ، فَلَيْسَ بِجِهَةِ فَوْقٍ عِنْدَهُمْ، لِأَنَّهُ يَلْزَمُ مِنْ ذَلِكَ عِنْدَهُمْ مَتَى اخْتَصَّ بِجِهَةٍ أَنْ يَكُونَ فِي مَكَانٍ أَوْ حَيِّزٍ، وَيَلْزَمُ عَلَى الْمَكَانِ وَالْحَيِّزِ الْحَرَكَةُ وَالسُّكُونُ لِلْمُتَحَيِّزِ، وَالتَّغَيُّرُ وَالْحُدُوثُ. هَذَا قَوْلُ الْمُتَكَلِّمِينَ. وَقَدْ كَانَ السَّلَفُ الْأَوَّلُ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ لَا يَقُولُونَ بِنَفْيِ الْجِهَةِ وَلَا يَنْطِقُونَ بِذَلِكَ، بَلْ نَطَقُوا هُمْ وَالْكَافَّةُ بِإِثْبَاتِهَا لِلَّهِ تَعَالَى كَمَا نَطَقَ كِتَابُهُ وَأَخْبَرَتْ رُسُلُهُ. وَلَمْ يُنْكِرْ أَحَدٌ مِنَ السَّلَفِ الصَّالِحِ أَنَّهُ اسْتَوَى عَلَى عَرْشِهِ حَقِيقَةً. وَخُصَّ الْعَرْشُ بِذَلِكَ لِأَنَّهُ أَعْظَمُ مَخْلُوقَاتِهِ، وَإِنَّمَا جَهِلُوا كَيْفِيَّةَ الِاسْتِوَاءِ فَإِنَّهُ لَا تُعْلَمُ حَقِيقَتُهُ. قَالَ مَالِكٌ رَحِمَهُ اللَّهُ: الِاسْتِوَاءُ مَعْلُومٌ- يَعْنِي في اللغة- والكيف مَجْهُولٌ، وَالسُّؤَالُ عَنْ هَذَا بِدْعَةٌ. وَكَذَا قَالَتْ أُمُّ سَلَمَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا. وَهَذَا الْقَدْرُ كَافٍ، وَمَنْ أَرَادَ زِيَادَةً عَلَيْهِ فَلْيَقِفْ عَلَيْهِ فِي مَوْضِعِهِ مِنْ كُتُبِ الْعُلَمَاءِ. وَالِاسْتِوَاءُ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ هُوَ الْعُلُوُّ وَالِاسْتِقْرَارُ.

“Yüce Allah'ın: "Sonra Arş'a İstiva etti" buyruğuna gelince, burada "istiva meselesi" söz konusudur, İlim adamlarının bu hususta uzun açıklamaları ve ifadeleri vardır. Bu husustaki ilim adamlarının görüşlerini de biz, " Kitabu'l-Esnâ fi Şerhi Esmâillahi'l-Hüsnâ ve Sıfatihi el-Ulâ" adlı eserimizde açıklamış ve orada bu hususta on dört ayrı görüş olduğunu zikretmiştik. Mütekaddimîn ile müteahhirînin çoğunluğuna göre, şanı yüce Allah'ın, cihet ve mekan tutmaktan münezzeh olduğunu kabul etmek zorunlu olduğundan dolayı, yine buna bağlı olarak -mütekaddimîn bütün ilim adamlarına göre ve müteahhirînin önderlerine göre- O'nun, cihetten de tenzih edilmesi bir zorunluluktur. Onlara göre, yüce Allah "yukarı" cihetinde değildir. Zira, O'nun için özel bir cihetin varlığı kabul edilecek olursa, bu O'nun bir mekanda bulunması anlamına gelir. Mekân ve yer tutmak dolayısıyla yer tutan için hareket, değişmek ve hadis olmak sözkonusu olur. Bu, kelamcıların görüşüdür. Selef-i Salihin'in ilk dönemleri ise, Allah'ın bir cihette bulunuşunu nefyetmiyorlar ve bunu nefyettiklerini de ifade etmiyorlardı. Aksine, onlar da genel olarak herkes de yüce Allah'ın Kitab'ında bildirdiği, peygamberlerinin de haber verdiği şekilde O'na cihet isbat ediyorlardı; Selef-i Salihten her hangi bir kimse, Allah'ın Arş'ı üzerinde hakikaten istiva etmiş olduğunu inkâr etmiyordu. İstivâ'nın Arş'a tahsis ediliş sebebi İse, O'nun Allah'ın mahlukatının en büyüğü olmasından ötürüdür. Şu kadar var ki, istivâ'nın keyfiyeti bilinmemektedir. Çünkü, bunun hakikatinin ne olduğu bilinmemiştir. Malik -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- şöyle demiştir: İstivâ'nın ne demek olduğu -sözlükte-bilinmektedir. Keyfiyet ise meçhuldür, buna dair soru sormak ise bid'attir. Ummu Seleme (r.anha) da böyle demiştir. Ve bu kadarı kâfidir. Kim bundan daha fazla bilgi edinmek istiyor ise, bu hususta ilim adamlarının eserlerinde açıklamanın yer aldığı bölümlere bakabilir. İstiva, Arap dilinde yüksek olmak, yükseklik ve istikrar bulmak demektir.”

Şimdi, burada Kurtubi’nin sözlerine iyice dikkat edilsin. Önce cihetle alakalı selefin ilk nesli dışındaki alimlerin görüşlerini ele almakta ve ilk selef neslinin görüşünü ise en son zikretmektedir. Bu da Kurtubi nezdinde selefin görüşünün; mütekaddim ve müteahhir alimlerin, keza kelamcıların üzerinde bulunduğu görüşten farklı olduğunu göstermektedir. Söze dikkat edin: “mütekaddimîn bütün ilim adamlarına göre ve müteahhirînin önderlerine göre- O'nun, cihetten de tenzih edilmesi bir zorunluluktur.” Buradaki mütekaddimden kasıd, seleften hemen sonraki Küllabi, Eşari ve Maturidi alimleri olsa gerektir. Çünkü burada selefin öncülerinin kasdedilmediği aşikardır.Zira bu mütekaddimler, ciheti nefyederken selef ise ciheti kabul etmektedir. Böylelikle, Kurtubi açık bir şekilde sonraki dönemlerde yaygın olan cihetin nefyi görüşünün selefe muhalif bir görüş olduğunu itiraf etmektedir. Eğer öyle olmasa selefin görüşünü ayrıca zikretmesine gerek kalmazdı. Yani, Kurtubi açıkça müteahhir dönemdeki cihet tartışmasına atıf yapmıştır ve selefin görüşünün kendi döneminde yaygın olan görüşün aksine tıpkı hadis ashabı ve Hanbeliler gibi ciheti kabul noktasında olduğunu beyan etmiştir. Allahu Teala’nın uluvv yani yücelik cihetinde, yönünde olduğunu kabul etmek ise açıkça Allah’ın Arşın üzerinde müstevi oluşunu mahlukatın yukarısında olmak ile tefsir etmektir. Böylece Kurtubi, selef-i salihinin istiva vb sıfat nasslarını yücelik cihetinde bulunmak olarak tefsir ettiklerini, istivaya böyle bir mana verdiklerini kabul etmiş olmaktadır. Bu ise tefviz akidesinin tam zıttıdır. Ayrıca selefin Allahu Teala’nın hakiki anlamda Arşın üzerinde olduğu inancında olduğunu ifade etmesi de yine sıfat naslarının hakiki ve zahiri manaları üzere olmadığını iddia eden Mufavvida’nın inancına terstir. Kurtubi, ardından Malik’in sözünü nakletmekte ve onun sözünün manasının ‘İstivâ'nın ne demek olduğu -sözlükte-bilinmektedir. Keyfiyet ise meçhuldür’ şeklinde olduğunu bildirmektedir. Devamında da istivanın lügatta yükseklik ve istikrar yani yerleşme demek olduğunu söylemektedir. Sözün öncesiyle beraber düşünüldüğünde Kurtubi’nin, Malik ve diğer selef imamlarının istivaya Arap lügatindeki bu manaları verdiğini kabul ettiği açıkça görülür. Bununla beraber, Kurtubi kendisi bu akidede değildir. Nitekim bundan sonra istivanın teviline dair kelamcıların metoduna uygun birçok kelam sarfetmiştir. Esma’ul Husna şerhinde ise selefin ciheti kabul ettiğini, ancak kendisinin bu görüşte olmadığını ifade etmektedir. Biz, daha önce Kurtubi’nin bu konulardaki sözlerinin ayrıntılı bir değerlendirmesini yapmıştık oraya müracaat edilsin: http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1169.msg4709#msg4709 Lakin, burada bizi ilgilendiren şey, Kurtubi’nin Eşari olmasına rağmen açıkça selefin sıfatları zahirleri üzere kabul ettiğini ve Arap diline göre tefsir ettiğini itiraf etmiş olmasıdır.

Esas itibariyle Maturidi uleması arasında yer aldığı halde selefe meyliyle bilinen Molla Aliyy’ul Kari (v. 1014) ise İbn Teymiye ve İbn Kayyım’a yapılan teşbih suçlamasını reddettiği bir yerde şöyle demiştir:

إِنَّ حِفْظَهُ حُرْمَةُ نُصُوصِ الْأَسْمَاءِ وَالصِّفَاتِ بِإِجْرَاءِ أَخْبَارِهَا عَلَى ظَوَاهِرِهَا، وَهُوَ اعْتَقِادُ مَفْهُومِهَا الْمُتَبَادِرِ إِلَى أَفْهَامِ الْعَامَّةِ، وَلَا نَعْنِي بِالْعَامَّةِ الْجُهَّالَ، بَلْ عَامَّةَ الْأُمَّةِ، كَمَا قَالَ مَالِكٌ رَحِمَهُ اللَّهُ، وَقَدْ سُئِلَ عَنْ قَوْلِهِ تَعَالَى: {الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى} [طه: 5] كَيْفَ اسْتَوَى؟ ، فَأَطْرَقَ مَالِكٌ رَأْسَهُ حَتَّى عَلَاهُ الرَّحَضَاءُ، ثُمَّ قَالَ: الِاسْتِوَاءُ مَعْلُومٌ، وَالْكَيْفُ غَيْرُ مَعْقُولٍ، وَالْإِيمَانُ بِهِ وَاجِبٌ، وَالسُّؤَالُ عَنْهُ بِدْعَةٌ.فَرْقٌ بَيْنَ الْمَعْنَى الْمَعْلُومِ مِنْ هَذِهِ اللَّفْظَةِ، وَبَيْنَ الْكَيْفِ الَّذِي لَا يَعْقِلُهُ الْبَشَرُ، وَهَذَا الْجَوَابُ مِنْ مَالِكٍ - رَحِمَهُ اللَّهُ - شَافٍ عَامٍّ فِي جَمِيعِ مَسَائِلِ الصِّفَاتِ مِنَ السَّمْعِ وَالْبَصَرِ وَالْعِلْمِ وَالْحَيَاةِ وَالْقُدْرَةِ وَالْإِرَادَةِ وَالنُّزُولِ وَالْغَضَبِ وَالرَّحْمَةِ وَالضَّحِكِ، فَمَعَانِيهَا كُلُّهَا مَعْلُومَةٌ، وَأَمَّا كَيْفِيَّتُهَا فَغَيْرُ مَعْقُولَةٍ

“Onun (yani İbn’ul Kayyim’in) koruduğu şey, onların verdiği haberleri zahirleri üzere icra etmek suretiyle esma ve sıfat naslarının hürmetidir. Bu ise avamın aklına ilk gelen şekliyle anlaşılacak tarzda itikad etmektir. Burada avam derken cahil avamı kasdetmiyoruz, ümmetin avamını kasdediyoruz. Nitekim Malik (rh.a) kendisine Allahu Teala’nın ‘Rahman tahta istiva etti/yerleşti’ (Taha: 5) kavli hakkında ‘Nasıl istiva etti/yerleşti?’ şeklinde sorulunca başını öne eğdi, nihayet titreyerek başını kaldırdı ve sonra şöyle dedi: İstiva malumdur, bilinmektedir. Keyfiyet ise akledilemez. Ona iman etmek vaciptir, o hususta soru sormak bidattir. Bu lafızdan (istivadan) malum olan mana ile beşerin akledemeyeceği keyfiyet arasındaki fark açıktır. İşte Malik’in bu cevabı işitme, görme, ilim, hayat, kudret, irade, nüzul, gazab, rahmet, gülmek gibi sıfatlara dair bütün meseleler hakkında geçerli, şifa verici nitelikte bir cevaptır. Bütün bunların manası bilinmektedir. Ancak keyfiyetleri ise akledilemez…” (Mirkat’ul Mefatih, sf 2779)

Aliyy’ul Kari (rh.a) sıfat naslarının zahiri manalarının kabul edilmesi gerektiğini söylemiş, İmam Malik’in sözünden yola çıkarak selefe göre sıfatların manasının bilinebileceğini, meçhul olanın ise ancak keyfiyet olduğunu çok açık bir şekilde ifade etmiştir. Böylece mananın da meçhul olduğunu iddia eden Mufavvida’yı reddetmiş ve selefin bu mezhepten beri olduğunu itiraf etmiş olmaktadır. Her ne kadar kendisi tam anlamıyla selef yolu üzere olmasa da bu en azından bir alimin selefin mezhebinin ne olduğunu gösteren önemli bir tesbitidir.

Bunlar, İmam Malik’in kavlinden yola çıkarak selefin mezhebinin tefviz olmadığını itiraf eden bazı halef ulemasının sözleridir. Haleften olup, bazı konularda selefe muhalif oldukları halde bunu itiraf eden başka alimler de mevcuttur. Bunlardan birisi olan Hattabi (v. 388) bu hususta şöyle demektedir:


مذهب السلف في أحاديث الصفات:الإيمان، وإجراؤها على ظاهرها، ونفي الكيفية عنها.ومن قال: الظاهر منها غير مراد، قيل له: الظاهر ظاهران: ظاهر يليق ببالمخلوقين ويختص بهم، فهو غير مراد، وظاهر يليق بذي الجلال والإكرام، فهو مراد، ونفيه تعطيل.

“Selefin sıfatlar konusundaki mezhebi; iman etmek, onları zahirleri üzere kabul etmek ve keyfiyeti onlardan nefyetmektir. Bunların zahiri murad edilmemiştir diyene ise şöyle denilir: Zahir, iki türlüdür. Mahlukata yakışan ve onlara has olan zahirdir ki elbette ki murad edilen bu değildir. Celal ve ikram sahibi olan Allaha layık olan zahire gelince; murad edilen budur. Bunun inkarı ise tatil (sıfatı iptal) demektir.”

Hattabi’nin (rh.a) bu sözünü İbn Receb el Hanbeli, Feth’ul Bari isimli Buhari şerhinde (7/233) nakletmiştir. İbn Receb (rh.a) bu sözün Hattabi’nin Buhari şerhi olan İ’lam’ul Hadis’te geçtiğini söylemektedir. Lakin, İ’lam’da (1/637) bu sözün ancak baş tarafı olan “onları zahirleri üzere kabul etmek ve keyfiyeti onlardan nefyetmektir” ilh… kısmı bulabildim. Burada Hattabi, sıfatların zahiri manası murad edilmemiştir diyen Mufavvida’yı açıkça reddetmektedir. Onlar zahiri mana deyince; mahlukattaki sıfatları anlarlar. Halbuki bu kısır bir anlayıştır. Allah’ın elinin, ayağının, gözünün vb sıfatlarının mahlukatın sıfatları gibi olmadığı hususu aklı ve dini olan herkesin zaruri olarak bildiği bir şeydir. O yüzden bunların zahiri yani ilk akla gelen manası mahlukatın eli, ayağı vb değil, bilakis Allahu teala’nın şanına layık olan bir el, ayak ve benzeridir. Böylece Hattabi, her ne kadar kendisi de bazı konularda muhalif olsa da selefin mezhebinin manayı tefviz etmek değil, bilakis sıfatları zahiri manaları üzere kabul etmek olduğunu beyan etmiş olmaktadır.

Osmanlı devletinin son dönemlerinde yetişmiş Maturidi-Sofi çizgisindeki bir müfessir olan Alusi (v. 1270); sıfat nassları hakkındaki çeşitli görüşleri izah ederken şöyle demektedir:

وقيل: إن السلف بعد نفي ما يتوهم من التشبيه يقولون: لا ندري ما معنى ذلك والله تعالى أعلم بمراده.واعترض بأن الآيات والأخبار المشتملة على نحو ذلك كثيرة جدا ويبعد غاية البعد أن يخاطب الله تعالى ورسوله صلّى الله عليه وسلّم العباد فيما يرجع إلى الاعتقاد بما لا يدري معناه، وأيضا قد ورد في الأخبار ما يدل على فهم المخاطب المعنى من مثل ذلك،فقد أخرج أبو نعيم عن الطبراني قال: حدثنا عياش بن تميم حدثنا يحيى بن أيوب المقابري حدثنا سلم بن سالم حدثنا خارجة بن مصعب عن زيد بن أسلم عن عطاء بن يسار عن عائشة رضي الله تعالى عنها قالت: «سمعت رسول الله صلّى الله عليه وسلّم يقول: إن الله تعالى يضحك من يأس عباده وقنوطهم وقرب الرحمة منهم» فقلت: بأبي أنت وأمي يا رسول الله أو يضحك ربنا؟ قال: نعم والذي نفسي بيده إنه ليضحك قلت: فلا يعدمنا خيرا إذا ضحك فإنها رضي الله تعالى عنها لو لم تفهم من ضحكه تعالى معنى لم تقل ما قالت.وقد صح عن بعض السلف أنهم فسروا، ففي صحيح البخاري قال مجاهد: استوى على العرش علا على العرش وقال أبو العالية: استوى على العرش ارتفع

“Denilmiştir ki: Selef, teşbih vehmi uyandıran şeyleri nefyettikten sonra şöyle demektedir: Bunların manasını bilmeyiz, bununla neyi murad ettiğini ancak Allahu Teala bilir. Buna şöyle itiraz edilmiştir: Bu hususları içeren ayet ve haberler gerçekten çok fazladır ve Allahu Teala’nın ve Rasülünün (sallallahu aleyhi ve sellem) kullara itikada yönelik bir meselede manasını bilmedikleri bir şekilde hitap etmesi son derece uzak bir ihtimaldir. Ayrıca haberlerde muhatapların bu tarz şeylerin manasını anladıklarına delalet eden hususlar varid olmuştur. Nitekim Ebu Nuaym’ın Taberani kanalıyla tahric ettiğine göre (isnadı zikrediyor) Aişe (radiyallahu anh) şöyle demiştir: ‘Ben Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’i şöyle derken işittim: Allahu Teala, rahmet kendilerine yakın olmasına rağmen kullarının ümitsizliğe düşmesine güler. Bunun üzerine dedim ki: Anam babam sana feda olsun ey Allah’ın Rasülü! Rabbimiz gerçekten güler mi? Dedi ki: Evet, nefsim elinde olana yemin ederim ki muhakkak O, güler. Ben de dedim ki: Şu halde güldüğü zaman bizi hayırdan mahrum etmeyecektir.’ Aişe (ra) eğer ki Allahu Teala’nın gülmesinden herhangi bir mana anlamamış olsaydı bu dediklerini demezdi. Yine seleften bazılarının (sıfat nasslarını) tefsir ettikleri de sahih yoldan gelmiştir. Nitekim Sahih-i Buhari’de geçtiğine göre Mücahid şöyle demiştir: Arş/tahta istiva etti: Tahta yükseldi demektir. Ebul Aliye de Tahta istiva etti çıktı, demiştir.” (Ruh’ul Meani, 8/475)

İşte bunlar, Hatem’ul Müfessirin (Son müfessir) lakaplı Maturidi aliminin selefe tefviz görüşünü nisbet etmenin çürüklüğü hakkında yaptığı açıklamalardır. Alusi, her ne kadar açık bir tercih zikretmese de söyleyiş uslubundan bu itiraza iştirak ettiği anlaşılmaktadır. O, gerçekten tefviz anlayışını güzel bir şekilde çürütmüştür. Bunun, Kuran ve sünnetin büyük bir kısmının anlaşılmaz bir şey oluşunu gerektirdiğini ifade etmiş ve selefin gerek yaşantısından, gerek sözlerinden bunun imkansız olduğunu ortaya koymuştur. Üstelik, selef alimlerinin istiva gibi bazı sıfat nasslarını tefsir ettiğine de işaret etmiştir. Selefin sıfat nasslarına mana verip tefsir ettiklerine dair nakiller ilerde tafsilatıyla gelecektir inşallah. Alusi’nin de işaret ettiği gibi bu tefviz inancı öyle bir şeydir ki buna göre Kuran, büyük çoğunluğu- haşa- örneğine tarihteki birtakım mistik öğretilerde ve bunlara ait kitaplarda raslandığı şekilde çoğu gizemli sözlerden oluşan esrarengiz bir kitap olmaktadır! Allahın kitabını ve Rasülünün sünnetini böyle iddialardan tenzih ederiz.

Eşari-Maturidi-Kullabi çizgisindeki alimlerin selefin mezhebinin tefviz olmadığı yönündeki bu açıklamalarını naklettik ki bizzat muhaliflerin dahi bu hakikati teslim ettikleri ortaya çıkmış olsun. Bundan sonraki bölümde selef alimlerinin ve akidede onlara tabi olan hayırlı halef alimlerinin tefvizi reddeden ve selefi bu batıl görüşten tenzih eden açık sözlerini nakledeceğiz inşallah.

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
1842 Gösterim
Son İleti 13 Haziran 2015, 00:24
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
1617 Gösterim
Son İleti 05 Ağustos 2015, 17:08
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
1491 Gösterim
Son İleti 13 Ocak 2017, 22:44
Gönderen: Tevhid Ehli
12 Yanıt
2730 Gösterim
Son İleti 13 Ekim 2018, 06:30
Gönderen: İbn Teymiyye
0 Yanıt
155 Gösterim
Son İleti 13 Kasım 2018, 07:17
Gönderen: Sırât-ı Müstakîm