Tavhid

Gönderen Konu: SELEFİN SIFATLAR KONUSUNDAKİ MEZHEBİNİN TEFVİD OLDUĞUNU İDDİA EDENLERE REDDİYE  (Okunma sayısı 2702 defa)

Tevhid Ehli ve 3 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1637
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
الحمد لله والصلاة والسلام على رسول الله وآله وصحبه وأتباعه وبعد

Biz inşallah, bu risalede Selefin Allah’ın sıfatları konusundaki mezhebinin tefvid olduğuna yönelik iddiaları ele alacağız ve bu doğrultuda iddiada bulunan gerek hataya düşmüş bazı alimlerin gerekse de muasır bazı kimselerin sözlerinin batıllığını muhtasaran da olsa ortaya koymaya çalışacağız. Tefvid konusunda bizler daha önce çeşitli açıklamalarda bulunmuştuk. Ancak mevzunun ehemmiyetinden dolayı dağınık olarak yaptığımız bu izahları birtakım ilavelerle birlikte müstakil bir başlık altında ve daha derli toplu bir şekilde bir araya  getirmeyi uygun gördük. Konunun tafsilatına girmeden önce şunu belirtmemiz gerekir ki bu tefvid konusu çok detaylı bir çalışmayı gerektiren bir mevzudur. Bunun tafsilatına şu an için girmemiz mümkün değildir. O yüzden burada ancak konuyu en kısa şekilde özetlemeye gayret edeceğiz.

Tefviz kelimesi “havale etmek” manasına gelir ve akidevi istilah olarak da Kur’an ve sünnetteki bazı nassların ve bilhassa da sıfat naslarının manasını Allaha havale etmek anlamında kullanılır. “Cevheret’ut Tevhid” (!) isimli Eşari akidesine dair nazımda –mealen- “Teşbih vehmi uyandıran her nassı ya tevil et, ya da tefvid et” denilerek bu ikisinin de Eşarilerin metodu olduğu ifade edilmektedir. Bu risaleye şerh yazan “İbrahim el Beycuri” (v. 1277) selefin mezhebinin tefvid olduğunu, halefin mezhebinin ise tevil olduğunu iddia ediyor ve ondan sonra da –insanın okurken bile midesini bulandıran kelamlar sarfederek- halefin görüşünün daha tercihe şayan olduğunu, çünkü daha çok açıklama içerdiğini iddia ediyor ve kelam ehlinin “selefin yolu daha selametli, halefin yolu daha alimce ve akıllıcadır” şeklindeki klasik nakaratını tekrar ediyor. (Rabb’ul aleminden bu bidatı ortaya atanlara layık olduğu şekliyle muamele etmesini diliyoruz.) Beycuri, ardından selef ve halefin mezheplerinin bu tarz nassları zahiri üzere almamak noktasında ittifak ettiklerini, –ki buna icmali (genel) tevil adını veriyor-  ardından selefin bu naslardan kasdedilen muradı Allaha havale ettiğini, halefin ise açıklama cihetine gittiğini ve saire iddia ediyor. (Tuhfet’ul Murid Şerhu Cevheret’it Tevhid, Beycuri, sf 104) Şu halde anlaşılıyor ki tefvid ehli öncelikle sözkonusu sıfat naslarının –mesela el, ayak, istiva vb gibi- zahiri manaları üzere olmadığını kabul ediyor ve ardından gerçek manalarını Allaha havale ediyorlar. Tevil ehli ise nassın zahirini almama noktasında tefvid ehli yani mufavvida ile ittifak edip ardından manayı Allaha havale etme yerine açıklama yapıyorlar.

Eşarilerin kendi kitaplarından yaptığımız bu nakille anlaşılıyor ki sıfat nasslarını zahiri, hakiki anlamları üzere alan ve onların bir manası olduğunu kabul eden hiç kimse tefvid ehli sayılmaz. İşte bu anlamda selefin mezhebini tahkik eden herkes, selefin tefvid akidesinden beri olduğunu idrak eder. Ümmetin icma ve ihtilaf ettiği konuları en iyi bilen alimlerden birisi olan İbn Abdilberr (v. 463) Bu hususta şöyle demektedir:

أهل السنة مجموعون عَلَى الْإِقْرَارِ بِالصِّفَاتِ الْوَارِدَةِ كُلِّهَا فِي الْقُرْآنِ وَالسُّنَّةِ وَالْإِيمَانِ بِهَا وَحَمْلِهَا عَلَى الْحَقِيقَةِ لَا عَلَى الْمَجَازِ إِلَّا أَنَّهُمْ لَا يُكَيِّفُونَ شَيْئًا مِنْ ذَلِكَ وَلَا يَحُدُّونَ فِيهِ صِفَةً مَحْصُورَةً وَأَمَّا أَهْلُ الْبِدَعِ وَالْجَهْمِيَّةُ وَالْمُعْتَزِلَةُ كُلُّهَا وَالْخَوَارِجُ فَكُلُّهُمْ يُنْكِرُهَا وَلَا يَحْمِلُ شَيْئًا مِنْهَا عَلَى الْحَقِيقَةِ وَيَزْعُمُونَ أَنَّ مَنْ أَقَرَّ بِهَا مُشَبِّهٌ وَهُمْ عِنْدَ مَنْ أَثْبَتَهَا نَافُونَ لِلْمَعْبُودِ وَالْحَقُّ فِيمَا قَالَهُ الْقَائِلُونَ بِمَا نَطَقَ بِهِ كِتَابُ اللَّهِ وَسُنَّةُ رَسُولِهِ وَهُمْ أَئِمَّةُ الْجَمَاعَةِ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ

“Ehli sünnet, Kuran ve Sünnette geçen bütün sıfatları kabul etmek ve bunlara iman etmek ve de bu sıfatları mecazi manada değil hakiki manaları üzere almak hususunda icma etmiştir. Ancak şurası var ki onlar bu sıfatlardan hiç birisine keyfiyet vermezler ve o sıfatlardan herhangi birisini bir sınırla sınırlandırmazlar. Cehmiye ve Mutezile’nin tamamı ve de Haricilerin tamamı gibi bidat ehli olanlar ise bu sıfatları inkar eder ve onlardan herhangi birisini hakiki manasına hamletmezler ve de bu sıfatları kabul edenlerin (Allahı kullara benzeten) Müşebbihe olduğunu iddia ederler. Sıfatları kabul edenlerin nezdinde ise onlar Mabud’u (Allahı) inkar edenlerdir. Hakk olan ise Allahın kitabı ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sünnetinin beyan ettiği şeyleri söyleyenlerdir ki bunlar Cemaat’in imamlarıdır, Allaha hamdolsun”  (İbn Abdilberr, et-Temhid, 7/145)

Ebu Ya’la (v. 458) ise sıfatları zahiri manaları üzere almanın gerektiği hakkındaki selefin icmasını şu şekilde nakletmektedir:


دليل آخر عَلَى إبطال التأويل: أن الصحابة ومن بعدهم من التابعين حملوها عَلَى ظاهرها ولم يتعرضوا لتأويلها، ولا صرفها عن ظاهرها

“Te’vilin batıl olduğuna diğer bir delil de Sahabe ve ondan sonraki tabiin’in bunları (yani sıfat nasslarını) zahirleri üzerine hamletmesi ve teviline girişmemeleri ve de bunları zahiri manalarından başka bir yöne çekmemeleridir.” (İbtal’ut Te’vilat li Ahbar’is Sifat, 1/71)

Yani Ehli sünnet nasslarda Allaha nisbet edilen bütün sıfatları hakiki ve zahiri anlamlarıyla kabul eder. Zahiri anlamda kabul etmek, tevilin zıddınadır. Hakiki anlamda kabul etmek ise mecazın zıddınadır. Bunların hepsi benzer manaları ifade eder. Sıfatları hakiki ve zahiri manalarıyla kabul etmek mecazı ve tevili ortadan kaldırdığı gibi tefvidi de ortadan kaldırmaktadır. Böylece Mufavvidanın Ehli sünnetten olmadığı ortaya çıkmaktadır. Ehli sünnet sıfatları hakiki anlamlarıyla kabul etmiş ve bunu bütün sıfatlara tatbik etmiştir. Hafız Zehebi (rh.a) bu husustaki Ehli sünnetin icma ettiği görüşü Endülüs bölgesi imamlarından Ebu Ömer et-Talemenki’den şöyle nakletmektedir:


أجمع المسلمون من أهل السنة على أن معنى قوله: {وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ} ونحو ذلك من القرآن أنه علمه، وأن الله تعالى فوق السموات بذاته، مستو على عرشه كيف شاء.
وقال أهل السنة في قَوْلِهِ: {الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى} : أن الاستواء من الله على عرشه على الحقيقة لا على المجاز، فقد قال قوم من المعتزلة والجهمية: لا يجوز أن يسمى الله عز وجل بهذه الأسماء على الحقيقة، ويسمى بها المخلوق. فنفوا عن الله الحقائق من أسمائه وأثبتوها لخلقه.


“Ehli sünnetten olan Müslümanların icma ettiklerine göre Yüce Allahın “Nerede olursanız o sizinle beraberdir” buyruğu ile Kuran’dan buna benzer buyruklarda kasdedilen onun ilmidir  ve de Allahu Teala zatıyla semavatın üstündedir, dilediği şekilde Arşına istiva etmiştir. Ehli sünnet “Rahman Arşa istiva etti” kavli hakkında şöyle derler: Allahın arşına istiva etmesi, mecazi anlamda değil hakiki anlamdadır. Mutezile ve Cehmiye’den bir topluluk ise Allah Azze ve Celle’nin bu isimlerle hakiki manada isimlendirilmesi caiz olmaz dediler…” (Zehebi, Muhtasar’ul Uluvv, sf 264 Türkçesinde sf 292)

Görüldüğü gibi Ehli sünnet Arşa istivanın hakiki anlamda olduğunu icma ile kabul etmektedir. Artık birisi çıkar da bunun hakiki ve zahiri manasıyla olmadığını iddia ederse ister bunun üzerine istila vb tevilleri ilave etsin, isterse de tevil etmeksizin biz bunların manasını bilmeyiz desin farketmez her durumda selefe muhaliftir ve sıfat inkarcısı yani muattıldır. Sıfatların zahiri ve hakiki anlamda olması ise kulların sıfatları gibi olmasını gerektirmez. Biz bu sıfatları Allahın şanına layık olduğu şekilde isbat ederiz, bu ayrı bir bahistir.

İsmaili “İtikadu Eimmetil Hadis/Hadis İmamlarının İtikadı” adlı risalesinin istiva hakkındaki bölümünde şöyle demektedir:


وأنه عز وجل استوى على العرش ، بلا كيف ، فإن الله تعالى انتهى من ذلك إلى أنه استوى على العرش ولم يذكر كيف كان استواؤه

“Bize keyfiyeti meçhul olarak, Aziz ve Celil olan (Allah) arşa istiva etmiştir. Çünkü Allah Te'ala arşa istiva ettiğini bildirmiş, istivasının keyfiyetini (nasıl olduğunu) ise zikretmemiştir.”

İsmaili (rh.a)’nın söyledikleri hadis imamlarının icma ettiği akideyi ifade etmektedir. İbarenin Arapçasını inceleyenler burada istiva bilinemez gibi bir şey söylenmediğini açıkça görürler. İstivanın bilinmeyen yönü keyfiyetidir, nasıllığıdır. Manası ise bilinmektedir. Şimdi İmam İsmaili (rh.a) burada “bila keyf” ifadesini kullanmaktadır ki bu ifade sünnet imamlarının birçoğu tarafından kullanılmaktadır. Bu ifadenin iki türlü tercümesi yapılmaktadır:

-   Sıfatların manasının idrak edilemeyeceğini söyleyen, hatta istiva gibi şeyleri aslında sıfat olarak da kabul etmeyen Mufavvida/Tefviz ehli ki aslında bunlar sıfat inkarcısı Muattıladır; bu tür ibareleri zahirine bakarak “keyfiyetsiz” diye tercüme ederler ve de böylece istivanın keyfiyeti olmadığını ileri sürerler. Keyfiyeti olmayan şey ise yok hükmündedir. Bu ibare, "keyfiyetsiz" diye tercüme edilse bile bunun manası keyfiyeti olmayan değil, keyfiyeti bilinmeyen şeklinde anlaşılmalıdır, aksi takdirde sıfatın tatili gündeme gelir. Onlar da zaten bununla istiva vb sıfatları bütünüyle tatil yani inkar etmek istemişlerdir.
-   Sıfatları kabul edenler nezdinde ise bunun manası keyfiyeti bilinmeksizin şeklindedir. Zaten aşağıda nakledeceğimiz seleften gelen sözler de bundan kasdın bu olduğunu gösterir. İsmaili’nin sözünün devamında ولم يذكر كيف كان استواؤه yani “istivasının keyfiyetini (nasıl olduğunu) ise zikretmemiştir.” İfadesi de “bila keyf” sözünden kasdın keyfiyetin bilinmeyeceği olduğunu göstermektedir. İmamın maksadı keyfiyeti nefyetmek ve dolayısıyla sıfatı nefyetmek olsaydı bunu açıkça söylerdi. Eğer sıfatın keyfiyeti yoksa zaten keyfiyetin Kuranda zikredilmediğini söylemenin de bir anlamı olmaz. Seleften gelen meşhur kavillerde bu açıkça dile getirilmiştir.  Mesela Lalekai’nin naklettiğine göre Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in zevcelerinden yani müminlerin annelerinden olan Ümmü Seleme (ra) “Rahman Arşa istiva etmiştir” ayeti hakkında şöyle demiştir:


الْكَيْفُ غَيْرُ مَعْقُولٍ وَالِاسْتِوَاءُ غَيْرُ مَجْهُوَلٍ وَالْإِقْرَارُ بِهِ إِيمَانٌ وِالْجُحُودُ بِهِ كُفْرٌ

“(İstivadaki) keyfiyet akledilemez, istiva ise bilinmeyen bir şey değildir, onu kabul etmek imandır, onu inkar etmek ise küfürdür.” (Lalekai, es-Sunne, no: 663)

İmam Malik ise aynı ayet hakkında şöyle demiştir:


الْكَيْفُ غَيْرُ مَعْقُولٍ وَالِاسْتِوَاءُ مِنْهُ غَيْرُ مَجْهُوَلٍ وَالْإِيمَانُ بِهِ وَاجِبٌ وَالسُّؤَالُ عَنْهُ بِدْعَةٌ


(İstivadaki) keyfiyet akledilemez, Onun istivası ise bilinmeyen bir şey değildir, ona iman etmek vacibtir, onun hakkında sormak bid’attir.” (Lalekai, es-Sunne, no: 664)

Malik’in hocası Rebia (rh.a) da şöyle demiştir:


الِاسْتِوَاءُ غَيْرُ مَجْهُوَلٍ وَالْكَيْفُ غَيْرُ مَعْقُولٍ

“İstiva bilinmeyen bir şey değildir, keyfiyeti ise akledilemez!” (Lalekai, es-Sunne, no: 665)

Lalekai aynı sözü başka bir yerde şöyle nakletmektedir:


الِاسْتِوَاءُ مَعْقُولٌ , وَالْكَيْفُ مَجْهُوَلٌ


“İstiva akledilebilen bir şeydir, keyfiyeti ise bilinemez!” (Lalekai, es-Sunne, no: 928)

İmam Malik ve başkalarından nakledilen meşhur sözde (nakleden, Lalekai, 3/397) “İstiva malumdur” veya “meçhul değildir” denilmesi tefvid mezhebinin batıllığına delalet etmektedir. Çünkü bu surette istivanın bilinen bir manası olduğu açıkça ifade edilmiştir. Eğer bu sözün kendisinden nakledildiği Ümmü Seleme validemiz, Malik veya Rebia gibi selef imamları –iddia edildiği gibi- sıfat naslarının manası bilinemez deselerdi istiva malumdur, bilinmektedir demezlerdi. Bu sözün ardından söyledikleri “Keyfiyet (yani nasıl olduğu) ise meçhuldür” ifadesi selefin asıl akidesini ortaya koymaktadır. Yani selefe göre sıfat naslarının manası bellidir, bizim için meçhul olan ise sözkonusu sıfatların keyfiyetidir. Bunlar haricinde selef imamlarından nakledilen Allah’ın yedi kat göğün üstünde, arşının üzerinde ve mahlukatından ayrı olduğunu ifade eden bütün kaviller ve diğer nüzul, yed, vech vb sıfatlarla alakalı sözleri onların hiç birinin tefvid ehlinin mezhebinde olmadığını göstermektedir. Çünkü tefvid ehlinden hiç biri bunları söylemez, hatta istiva, uluvv gibi kavramları birer sıfat olarak değil, nasslarda geçen ve anlamı bilinmeyen (is-te-va) gibi birtakım harfler olarak görürler. Esasında mufavvida, seleften yukarda tarifini gördüğümüz şekliyle bir tefvid inancını asla nakledemezler, onlar ancak selefin keyfiyetin bilinmeyeceğine dair sözlerini mananın bilinmeyeceği şeklinde tahrif ederler, onun ötesinde selefin bu inançta olduğuna dair bir hüccetleri yoktur. Böylelikle anlaşılıyor ki tefvid inancı bidattir, değil selef aklı başında hiç kimse böyle bir inanca sahip olmaz çünkü bu resmen Kuran ve sünnette manasız birtakım kelamlar olduğunu ileri sürmek demektir. Şeyhulislam İbn Teymiyye’nin de işaret ettiği gibi tefvid inancı bidat ve ilhad ehlinin ileri sürdüğü fikirler arasında en şerrlisidir, zira bu inanç Kuran’ın hidayet kaynağı olmadığını ileri süren ve asıl doğru yolun filozofların sözlerinde olduğunu iddia eden zındıklara zemin hazırlamaktadır, çünkü tefvid ehli Kuran’ın anlaşılmaz ifadeler içeren bir kitap olduğunu ileri sürerek Kuran vasıtasıyla hidayete ulaşmaya engel olmaktadırlar. (Der’u Tearuzi’l Akli ve’n Nakl, 1/205)

Tefvid meselesi hakkında daha çok şey söylenebilir ancak bu zikrettiklerimiz aklı başında birisi için şimdilik kafi gelir inancındayız. Selefin mezhebi tefviddir, sıfatların zahiri manasını ancak Hanbelilerden bir kısmı isbat etmiştir, bunlar da müşebbihe sınıfındandır tarzı iddiaların batıllığı böylece ortaya çıkmış olmaktadır. Selef asrından sonra hayrın azalmasıyla beraber selef akidesini savunanların azınlığa düştüğü hususu doğrudur, ancak bu çoğunluğun savunduğu şeyin hakk olmasını ve selefe muvafık olmasını gerektirmez. Çünkü bizi selefin üzerinde bulunduğu yol ilgilendirir, sonraki devirlerde insanların ihdas ettikleri bidatler ise çöpe atılır. Vallahu a’lem.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1637
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Tefvid akidesinin batıllığı ve selefin akidesine muhalif oluşu hakkındaki bu özet açıklamadan sonra bazı müteahhir alimlerin kitaplarında rasladığımız selefin mezhebinin tefvid yani sıfat nasslarının manasını Allaha havale etmek olduğu şeklindeki iddiaları ele almak istiyoruz. Bunu iddia edenler daha ziyade Eşari akidesine mensup birtakım alimlerdir. Bu alimler, her ne kadar geniş bir ilme sahip olsalar da kendi dönemlerinde Eşarilerin ve sair bidat ehlinin, sıfat nasslarını zahirleri üzere kabul etmenin teşbih ve temsil yani Allah’ı kullarına benzetmek olacağı, dolayısıyla küfür olduğu yönündeki yoğun propagandalarının tesiri altında kalmışlar ve de seleften gelen nakillere vakıf olsalar da selefi bu küfürden (!) tenzih etme adına selefin sözkonusu sıfatları zahiri manası üzere kabul etmediğini lakin manalarını Allaha havale ederek sustuklarını ileri sürmüşlerdir. Çünkü selefin sözkonusu sıfatlar hakkında konuşmadığı hususu açıktır, lakin bunun bizzat bu sıfatları hakiki manasıyla kabul etmek anlamında olduğu kabul edildiğinde sıfat inkarcısı Eşari mezhebinin selefe muhalif olduğunu kabul etmek zorunda kalacaklardı. O yüzden bazıları böyle bir formül (!) geliştirerek hak ile batılın, bidat ile sünnetin arasını telif etmeye çalışmışlardır, lakin yukarda zikrettiğimiz seleften gelen nakiller ve icma, bunun böyle olmadığını ortaya koymaktadır. Bu, sözkonusu alimlerin bir zellesidir. Şimdi, bazı müteahhirun ulemasının kitaplarında geçen bu batıl iddiaları nakledelim ki, selef sonrası dönemde kaleme alınan bazı İslami kitaplarda geçen bu tarz ibarelere dikkat edilsin ve bunlara aldanılmasın. Bunları zikredenler, ne kadar meşhur ve büyük alimler olurlarsa olsunlar, bu hususta yanıldıkları bilinsin. Zira dinde delil Kitap, Sünnet ve selef-i salihinin icma’sıdır. Onlardan sonrakilerin onlara muhalif olarak ortaya koydukları şeyler ise ancak birer bidattir; bu bidati ihdas eden ve selefe sahip olmadıkları görüşleri izafe eden kim olursa olsun bu, ondan reddedilir.

Şimdi, ilim ve fazilet erbabından olmasına rağmen Eşari akidesinin tesirinden kurtulamayan alimlerden birisi olan İmam Nevevi – Allah onu da bizleri de affetsin- “Allah cehenneme ayağını koyar” hadisi ile alakalı şöyle demektedir:


وَقَدْ سَبَقَ مَرَّاتٍ بَيَانُ اخْتِلَافِ الْعُلَمَاءِ فِيهَا عَلَى مَذْهَبَيْنِ أَحَدُهُمَا وَهُوَ قَوْلُ جُمْهُورِ السَّلَفِ وطائفة من المتكلمين أنه لايتكلم فِي تَأْوِيلِهَا بَلْ نُؤْمِنُ أَنَّهَا حَقٌّ عَلَى مَا أَرَادَ اللَّهُ وَلَهَا مَعْنَى يَلِيقُ بِهَا وَظَاهِرُهَا غَيْرُ مُرَادٍ وَالثَّانِي وَهُوَ قَوْلُ جُمْهُورِ الْمُتَكَلِّمِينَ أَنَّهَا تُتَأَوَّلُ بِحَسَبِ مَا يَلِيقُ بِهَا فَعَلَى هَذَا اخْتَلَفُوا فِي تَأْوِيلِ هَذَا الْحَدِيثِ

“Daha önce de defalarca açıklaması geçtiği gibi bu tarz sıfat hadisleri hakkında alimlerin iki görüşü vardır. Bunlardan birincisi selefin cumhurunun ve de kelamcılardan bir taifenin görüşüdür ki buna göre bunların tevili hakkında konuşulmaz bilakis biz bunların Allahın muradı doğrultusunda hak olduğuna ve Ona layık bir manası olduğuna ve de bu nassların zahirinin kasdedilmediğine iman ederiz. İkinci görüşe göre ki bu da kelamcıların cumhurunun görüşüdür; bunlar layık olduğu şekilde tevil edilirler. Bu anlayışa göre de sözkonusu hadisi değişik şekillerde tevil etmişlerdir.”  (Şerhu Muslim, 17/183)

Nevevi benzer açıklamaları meşhur cariye hadisinin şerhinde de yapmış ve orada açık bir şekilde bu tarz hadislerin manasının araştırılmayacağını ileri sürmüştür ki bu tefvid ehli yani Mufavvida’nın görüşüdür.  (bkz. Şerhu Muslim, 5/24)

İsim sıfatlar bahsinde selefin neye inandığını bizzat onların sözlerinden hareketle bilen herkesin tesbit edeceği gibi Nevevi’nin burada bariz iki tane hatası vardır:

Birincisi sıfatların tevilinin alimler arasında ihtilaflı bir konu olduğunu ileri sürmesi. Halbuki sıfatların zahirleri üzere alınacağı ve de tevil edilmeyeceği hususu selef nezdinde icma edilmiş bir konudur. Sonradan çıkan bazılarının ihdas ettikleri bidatların bu icmaya bir zararı olmaz.

İkincisi de selefin görüşünü yanlış bir şekilde aktarmıştır. Onun selefe nisbet ettiği şey aslında batıl tefvid görüşüdür. Tefvid ehli sıfat nasslarının zahirleri üzere olmadığını, onların ne manasını ne de keyfiyetini bilemeyeceğimizi iddia ederek sıfatların mutlak müteşabih kapsamında olduğunu ileri sürerler. Selef ise tıpkı İmam Malik’in istiva malumdur, keyfiyeti mechuldur sözünde olduğu gibi sıfatların manasının bilineceği ve manaların da lugatte yer aldığı şekliyle olduğunu, lakin keyfiyetin mechul olduğunu söylerler. Sıfatlar zahiri üzeredir, lakin sıfatların zahiri manasını almak bunların mahlukata ait vasıflar olmasını gerektirmez.

İşte bütün bunlar İmam Nevevi’nin bu sözlerinin isabetli olmadığını göstermektedir. İmam Nevevi’nin Müslim’e yaptığı şerh, birçok faydalı hususları içermekle beraber bazen bu tarz zararlı hususları da içerebilmektedir. O yüzden bilhassa selefin akidesine tam anlamıyla vakıf olmayan kimselere bu tarz eserleri okumaları tavsiye edilmez. İbn Hacer’in Feth’ul Barisinde de bu tarz itikadi ve menheci hatalar sözkonusudur. Lakin Türkçeye de tercüme edilen Feth’ul Bari muhtasarı Allaha hamdolsun büyük oranda bu tür akidevi muhalefetlerden arındırılmıştır, sözkonusu eserden bu anlamda daha rahat istifade edilebilir. Nevevi’nin Müslim şerhini ise ancak selefin menhecini iyice özümsemiş olanlardan başkasına tavsiye etmeyiz ki onlar da günümüzde pek azdır! Bu eseri Türkçe’ye çeviren yayınevi selefi olma iddiasında olmasına rağmen, ne dipnotlarda ne de başka bir şekilde bu tür merdud görüşlere işaret etmemişlerdir. Belki de sözkonusu yayıncı da selef akidesi diye tefvizi ve diğer batılları kabul ediyorsa bundan rahatsızlık duymamış olabilir! Doğrusunu bilen Allah’tır…

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1637
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillah. Bundan sonra bu başlık altında inşaallah selefin sıfatlar konusundaki akidesinin tefviz yani bu sıfatların manasının hiç bilinmeyeceği ve doğrudan Allaha havale edilmesi gerektiği şeklinde olduğu iddiasına dayanak yapılmaya çalışılan birtakım rivayetlerin tahkiki yapılmaya çalışılacaktır. Bu rivayetlerden birisi -yukarda da zikredilen- selefin sıfatlar hakkındaki "bila keyf/keyfiyetsiz olarak" veya "keyfiyeti akledilemez" tarzı sözleridir. Bunların tefvize delalet etmedikleri hususu daha önce izah edilmişti. Şu adreslere müracaat ediniz:

http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1627.0
http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1473.0

Konumuz tefvize delalet ettiği iddia edilen diğer haberlerin tahkikiyle devam edecektir inşaallah.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1637
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Seleften nakledilen sıfat naslarının tefsir edilemeyeceği yönündeki sözler hakkında:

Bismillahirrahmanirrahim,

Selef-i salihinin Allahu Teala’nın sıfatlarını haber veren naslardan bilhassa haberi sıfatlar hakkındaki mezhebinin –ki bunlara sıfat inkarcısı Muattıla ekseriya –haşa- “zahiri teşbih ifade eden veya teşbih vehmi veren” gibi isimler verirler- tefviz edilmesi yani herhangi bir mana verilmeyip manalarının Allaha havale edilmesi şeklinde olduğunu iddia eden kimseler, bu iddialarına selef imamlarından nakledilen birtakım haberleri dayanak yapmaya çalışırlar. Mesela sıfatlarla alakalı selef imamlarının “tefsir etmeyiz” “mana vermeyiz” “geldiği gibi kabul ederiz veya okur geçeriz” “bunların okunması, tefsiridir” hatta bazı alimlerin kullandığı “tefviz ederiz yani Allaha havale ederiz” gibi ifadelerinin onların kasdettiği tefvize delalet ettiğini iddia ederler. Böylece onlar, selef imamlarının sıfat nasslarını tevil etmediğini kabul ederler, lakin bu nassları Arapça’daki zahiri ve hakiki anlamları üzere de almadıklarını ve de manası hiçbir şekilde bilinmeyen, tamamen müteşabih ifadeler olarak kabul ettiklerini ileri sürerler. İlerde inşaallah bu tefviz fikrine dayanak yapılmaya çalışılan bazı selef imamlarına ait sözleri nakledip bu nakiller hakkında kısa değerlendirmelerde bulunacağız.

İşin ilginç tarafı, bunlardan bazıları selefin bazen çok istisnai durumlarda tevile müracaat ettiğini de ileri sürerler. Buna dair bazı iddiaları da bir yazımızda ele almıştık. http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1493.0 Hatta bu tefviz akidesini selefe nisbet edenlerin birçoğu, halefin mezhebi olan tevilin de aslında caiz olduğunu, halefin buna ihtiyaçtan dolayı başvurduğunu iddia ederler. Böylece birbirine zıt olan iki akideyi aynı anda savunmaktadırlar! Yani buna göre selef bir yandan sıfat naslarının asla tefsir edilmemesi, açıklanmaması, bunlara mana verilmemesi, bunların sadece okuyup geçilmesi gerektiğini söyleyip bu naslara mana verip bunları tevil etmeye çalışanlara şiddetle karşı çıkmış, fakat bir yandan da bazı ihtiyaç arzeden durumlarda bu nassları tevil ederek kendi nehyettikleri, batıl olarak nitelendirdikleri, şiddetle karşı çıktıkları şeyi yapmışlar!  Halef de aynı şekilde bir yandan selefin tevili nehyetmesini destekleyip bunun en sağlam yol olduğunu söylerken, kendileri ihtiyaç hasıl olmasından (!) ötürü tevile başvurmuş ve bunun da daha akıllı ve hikmetli olduğunu söylemiştir! Sırf bunun üzerinde düşünülmesi bile bu görüşün tutarsızlığını, saçmalığını, hatta samimiyetsizliğini anlamak için yeterlidir. Çünkü bu, zıtları cem etmektir. İki çelişik şeyin aynı anda doğru ve geçerli olabileceğini savunmaktır. Üstelik bu, Allahın sıfatları gibi akidenin en temel konusunda yapılmaktadır. Eğer burada böyle bir şey mümkünse, ahiret, melekler vesair diğer akidevi konularda da birbirine zıt şeylerin söylenmesi mümkün olur. Nitekim bu iman esaslarının hepsinin aslında avama birtakım meseleleri yakınlaştırmak için söylenmiş sembolik ifadeler olduğunu iddia eden inkarcı filozoflar, bu sıfatlar konusundaki tevillerden kendilerine destek almışlardır. Gazali, İlcam’ul Avam adlı eserinde selefin avama tefviz akidesini tavsiye ettiğini, havassın ise tevil yapmasının caiz olacağını ifade etmektedir. Bu ise İbn Teymiye (rh.a)’ın da ifade ettiği gibi avamın inanacağı şeylerle havassın inanacağı şeylerin birbirinden farklı olduğunu iddia eden Batinilerin ve mülhid filozofların yolunun aynısıdır.  Zira Batiniler, bu usulden yola çıkarak halkı aldatmak için yedi aşamalı bir sistem geliştirmişlerdir. Her aşamada muhataplarının karşısına farklı bir yüzle çıkarlar ve birbirinden farklı akideler anlatırlar. Masonlar, aynı sistemi onlardan devralmışlar ve 33 aşamalı bir sistem geliştirmişlerdir. Bu aşamaların başlangıcında din açıktan inkar edilmezken, en son aşamada din ve şeriat tamamen inkar edilmekte ve de bütün haramlar helal ilan edilmektedir. Bu çelişkilerin ise tarikata giren müridin fikren olgunlaşması için kasıtlı olarak anlatıldığını ileri sürerler. Tasavvufçuların bir kısmında da bu yöntem vardır. Onlar, tevhidi avamın tevhidi, havassın tevhidi hatta en seçkin sınıf olan havass’ul havas’ın tevhidi olarak tasnif etmişler ve avamın mükellef olduğu tevhid bildiğimiz La ilahe illallah iken, seçkin zümrelerin tevhidi ise La mevcude illallah (Allahtan başka varlık yoktur) şeklinde ifade edilen vahdeti vücud akidesidir, demişlerdir. Onlara göre avama vahdeti vücud akidesini anlatmaya gerek yoktur, bu akideyi ancak havass yani seçkin zümre, birtakım özel yöntemlerle elde edebilir. Halbuki varlığın birliğini ve hepsinin ilah olduğunu ifade eden vahdeti vücud ile tek ilah olduğunu ve bu tek ilahın da mahlukattan ayrı olduğunu ifade eden tevhid akidesi tamamen birbirine zıttır. Lakin vahdeti vücutçulara göre Kuran’ın bu iki zıt akideye birden delalet etmesinde bir sakınca yoktur. Çünkü onlara göre Kuranın zahiri ve batını vardır; zahir tevhide delalet ederken batın ise vahdete delalet eder!

İyi düşünüldüğünde –birbirlerine zıt oldukları halde- tevilin ve tefvizin ikisinin birden hak olduğunu ve bazen birine, bazen diğerine meyledilebileceğini ileri süren kelamcılar ve tabilerinin de sözlerinin bu zındık ve mülhid fırkalardan yöntem itibariyle çok farklı olmadığı görülür. Onlar nezdinde –tıpkı tasavvufçuların yaptığı tevhid tasnifi gibi- avamın veya selefin tevhidi sıfat nasslarını tevil etmeden olduğu gibi kabul etmek iken, havassın veya halefin tevhidi ise sıfatları tevil etmektir. Bunlar işte bu masonik batini ittihadi menheci selefe nisbet edebilmişlerdir. Yukarda Beycuri hatta Nevevi gibi Eşari ulemasından naklettiğimiz üzere tefviz, sıfat naslarının zahirleri üzere olmadığını kabul etmekle beraber manalarını Allaha havale etmek ve bunların manasının insanlar tarafından anlaşılmayacağını söylemektir. Tefvizciler bundan sonra kendi aralarında fırkalara ayrılmışlar; kimisi bunların manasını Rasul (sallallahu aleyhi ve sellem) ve Cebrail’in dahi bilemeyeceğini ileri sürerken; kimisi de peygamberlerin bunları bildiğini ancak insanlara açıklamadığını söylemiş, kimileri de ilimde derinleşenlerin de bunların manasını bilebileceğini lakin avama bunların anlatılmaması gerektiğini iddia etmiştir. Bu sonuncusu Gazali’nin İlcam’ul Avam kitabında benimsediği usuldür. Bütün bunlar, ne Kitaptan ne Sünnetten ne de icmadan bir delile dayanmayan tamamen şahsi mütalaa ve yorumlardan ibarettir. Bunlar büyük oranda; Batini, Karmati, İsmaili, Haşhaşi filozoflarının ihdas ettiği bir bidat olan “Kur’an’ın bir zahiri ve bir de batıni yani ezoterik/içrek manası vardır ve bu batıni manayı herkes bilemez, belli seçkin kimseler bilebilir” şeklinde özetlenebilecek mülhidane fikirden ilham alınarak icad edilmiş görüşlerdir. Çünkü tefvizcilerin iddiasına göre sıfat naslarının zahiri murad edilmemiştir, şu halde bu nassların herkesin vakıf olamayacağı batini manaları vardır! Onlar sadece bu batini manaya kimlerin vakıf olabileceği hususunda ihtilaf ederler. Kimisi sadece Allah bilir derken, kimisi de peygamberlerin veya bazı Salihlerin bunu bilebileceğini söylerler. Nitekim Gazali “İlcam’ul Avam” kitabının girişinde selefin avama tefvizi emrederek sıfat naslarının manaları üzerinde konuşmayı nehyettiğini iddia ettikten sonra avamın yedinci ve son vazifesi olarak da şunu zikretmiştir: “Bu işin ehline teslîm olmaktır. Kendisine âcizliği dolayısıyla gizli olan bu hususların, Resûlullaha “sallallahu aleyhi ve sellem”, Peygamberlere “aleyhimusselâm”, sıddîklara ve velîlere gizli kalmadığına i’tikâd etmektir.“ Bu ise Kuran’daki cennet, cehennem, namaz, oruç gibi açık nassların dahi seçkin insanlardan başkasının bilemeyeceği batini manaları olduğunu iddia eden Batini mülhidlerinin yolunun bir benzerinin sıfatlar konusunda tekrarlanmasından ibarettir. Allah’ın insanlara hidayet rehberi olarak indirilmiş olan apaçık kitabı bunlardan münezzeh olduğu gibi, bu gecesi gündüzü gibi aydınlık olan dini insanlara ulaştırma vazifesini bihakkın yerine getiren selef-i salihin de böyle batini, gizli ilimlerle uğraşmaktan beridir.


Kısacası, sıfatların manasının bilinemeyeceğini, bunların zahirleri üzere olmadığını, hakiki manalarının ise Allaha havale edilmesi gerektiğini ileri süren tefviz akidesinin batıllığı, kalbi körelmemiş herkesin gerek akıl gerekse nakil cihetinden tesbit edebileceği bir husustur. Tevfiz akidesinin manası üzerinde kafa yoran aklı selim sahibi herkes, selefin böyle bir batıldan münezzeh olduğunu idrak eder. Bütün bunlarla beraber bizler, yukarda bu tefviz mezhebini selefe nisbet etmenin asla caiz olmayacağını onlardan gelen nakillere dayanarak da isbat etmiştik. Zira selef imamları istiva malumdur, keyfiyeti akledilemez yani bilinemez demişlerdir. Bu ise istivanın manasının onlar nezdinde bilindiğini göstermektedir. Hatta İbn Abdilberr, Malik’e ulaşan isnadıyla  onun kavlini şu lafızla nakletmektedir:


أَخْبَرَنَا أَبُو مُحَمَّدٍ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ عَبْدِ الْمُؤْمِنِ قَالَ حَدَّثَنَا أَحْمَدُ ابن جَعْفَرِ بْنِ حَمْدَانَ بْنِ مَالِكٍ قَالَ حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أَحْمَدَ بْنِ حَنْبَلٍ قَالَ حَدَّثَنِي أَبِي قَالَ حَدَّثَنَا سُرَيْجُ بْنُ النُّعْمَانِ قَالَ حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ نَافِعٍ قَالَ قَالَ مَالِكُ بْنُ أَنَسٍ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ فِي السَّمَاءِ وَعِلْمُهُ فِي كُلِّ مَكَانٍ لَا يخلو منه مكان قال وقيل لملك الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى كَيْفَ اسْتَوَى فَقَالَ ملك رَحِمَهُ اللَّهُ اسْتِوَاؤُهُ مَعْقُولٌ وَكَيْفِيَّتُهُ مَجْهُولَةٌ وَسُؤَالُكَ عَنْ هَذَا بِدْعَةٌ وَأَرَاكَ رَجُلَ سُوءٍ

(İsnadı zikrettikten sonra) Abdullah bin Nafi’den dedi ki: Malik bin Enes şöyle demiştir: Allah Azze ve Celle göktedir, ilmi ise her yerdedir. Onun ilminin ulaşmadığı bir yer yoktur. Dedi ki: Malik’e ‘Rahman tahta istiva etti/yerleşti’ nasıl yerleşti? Denilince Malik (rh.a) şöyle dedi: Onun istivası akledilebilir bir şeydir, bunun keyfiyeti ise meçhuldür, bilinmez! Senin bunu sorman bidattir, senin kötü birisi olduğunu düşünüyorum.” (et-Temhid, 7/138)

Malik’ten gelen bu rivayet açıkça istivanın akılla anlaşılabilir, bilinebilir bir şey olduğunu; anlaşılmayacak şeyin ise keyfiyet yani sözkonusu sıfatın nasıllığı olduğunu göstermektedir. Zaten insanların, Allahu Teala’nın zatının ve sıfatlarının keyfiyetini bilmeye güç yetiremeyecekleri malum olan bir şeydir. Burada kelamcılardan Allah’ın zatının ve sıfatlarının bir keyfiyeti olmadığını iddia edenlerin aksine Malik’in açıkça istivanın keyfiyetinden bahsettiği de görülmektedir. Eğer sıfatın bir keyfiyeti olmasaydı onun meçhul oluşundan bahsetmenin bir anlamı olmazdı.

İşte seleften nakledilen ve muhalifi bilinmeyen bu kavil bize açıkça sıfatların manasının bilindiğini, bilinmeyen şeyin ise keyfiyet olduğunu göstermektedir. Onların bu kavlinin istiva gibi sıfatların manasının bilineceğini gösterdiğini biz veya başka bir selefi alimden öte bizzat selefin akidesine muhalif olan Eşari alimleri ve benzerleri dahi itiraf etmiştir. Bunlardan birisi olan Ebubekr ibn’ul Arabi el-Maliki (v. 543), Tirmizi’nin Sünen’ine yazdığı şerhte şu ifadeyi kullanmaktadır:


ومذهب مالك رحمه الله أن كل حديث منها معلوم المعنى ولذلك قال للذي سأله الاستواء معلوم والكيفية مجهولة وقال الأوزاعي وقد قيل ما معنى قوله ينزل ربنا الى السماء الدنيا فقال يفعل الله ما يشاء فجعله صفة فعل فمن عجز عن فهم هذه الأحاديث فليروها كما جاءت ويسلم لله فيها مع اعتقاده أنه موجود لا مثل له ولا كيفية ومن قدر على فهمها فامرها قريب بما نزل القرآن بلغة العرب ولو جاء رسولنا ورسولهم  بامر مشكل مع عدواتهم له وحرصهم على الطعن عليه لبادروا الى انكاره عليه ولأظهروا التبريح به ولكنه لما كان أمراً بينا ومعنى مفهوما بديعا أذعنوا وقد بينا ذلك على غاية التمام في كتاب العواصم والله الموفق


“Malik (rh.a)’ın mezhebi, bu tarz hadislerin hepsinin manasının bilinmekte olduğu şeklindedir. Bundan dolayıdır ki, kendisine soran kişiye ‘İstiva malumdur, bilinmektedir keyfiyet ise meçhuldür’ demiştir. Evzai ise ‘Rabbimiz dünya semasına iner’ kavlinin manası nedir diye sorulduğunda ‘Allah dilediğini yapar’ demiş ve bunu (yani nüzülü/inmeyi) fiili sıfatlardan kabul etmiştir. Her kim bu tür hadislerin manasını kavramaktan aciz kalırsa onları geldiği gibi rivayet etsin ve o hususta Allah’a teslim olsun. Bununla beraber Onun benzersiz ve keyfiyetsiz bir şekilde var olduğuna da inansın. Bunları kavramaya güç yetiren kimse ise Kur’an’ın Arap dilinde indiği şekle yakın bir şekilde onu okuyup geçsin. Eğer bizim peygamberimiz ve onların peygamberi müşkil, anlaşılmaz bir şeyle gelseydi; onlar, Ona olan düşmanlıkları ve Ona dil uzatmaya olan hırslarından ötürü bu hususta Onu inkara yeltenirler ve ona hücum ederlerdi. Lakin mesele açık ve de mana anlaşılır ve hayranlık uyandıran tarzda olduğu için boyun eğdiler. Biz bu hususu tam bir şekilde Avasım kitabında açıkladık. Başarıya ulaştıran Allah’tır.” (Aridat’ul Ahvezi, 3/166-167)

İşte bu, Malikilerin en büyük fakihlerinden olan İbn’ul Arabi’nin selefin mezhebini itirafıdır. Şeyh (rh.a) her ne kadar kendisi gerek Avasım adlı kitabında gerekse başka yerlerde Eşariliğini izhar etmiş olsa da burada Malik’in ve diğer selef imamlarının mezhebinin sıfatların manasının malum, keyfiyetlerinin ise meçhul olduğu şeklinde olduğunu kabul etmektedir. Hatta fiili sıfatları kabul etmenin Allah’ın zatıyla beraber birtakım hadis, sonradan olma şeylerin var olduğunu kabul etmek anlamına geldiğini ileri sürerek Onun dilemesine bağlı ihtiyari sıfatlarını, mesela nüzül, istiva vb’ni reddeden Eşari akidesine muhalif bir biçimde Evzai’nin nüzülü yani inmeyi fiili sıfat olarak kabul ettiğini de itiraf etmektedir. Bütün bunlar, sıfatların manasının bilinmediğini iddia eden tefviz mezhebinin zıttınadır. Keza İbn’ul Arabi devamında sıfat naslarının Kur’an’ın indiği Arap dilinde tefsir edilmesi gerektiğini beyan etmektedir. Eğer bununla tevil gibi batıl şeyleri kasdetmiyorsa buradaki açıklamaları da yine tefviz mezhebini çürütecek cinstendir. Zira söylediği gibi Kur’an’daki sıfat nassları eğer manası anlaşılmayan veyahut da zahiri akli esaslara, temiz fıtratlara zıt olan şeyler olsaydı İslam düşmanları bu sıfat naslarına da hücüm ederler, onları alay konusu yapmaya çalışırlardı. Halbuki sıfat naslarının birçoğunu ehli kitap ve müşriklerden olan kafirler de duymuşlar, hatta bazı rivayetlerde geldiği üzere onlar da bunları tasdik etmişlerdir. Vallahu a’lem.

Diğer bir Eşari alimi olan Kurtubi de yine Malik (ra)’ın kavlinden yola çıkarak selefin mezhebinin sıfatları Arap dilinde zahir olan şekliyle hakiki anlamda isbat etmek olduğunu –kendisi o görüşte olmasa da- itiraf etmektedir. Ebu Abdillah el Kurtubi el Maliki el Endelusi (v.671) –Allah onu affetsin ve kötülüklerini iyiliklere tebdil etsin- Araf: 54. Ayetin istiva hakkındaki bölümüyle alakalı şunları söylemektedir:

قَوْلُهُ تَعَالَى: (ثُمَّ اسْتَوى عَلَى الْعَرْشِ) هَذِهِ مَسْأَلَةُ الِاسْتِوَاءِ، وَلِلْعُلَمَاءِ فِيهَا كَلَامٌ وَإِجْرَاءٌ. وَقَدْ بَيَّنَّا أَقْوَالَ الْعُلَمَاءِ فِيهَا فِي الْكِتَابِ (الْأَسْنَى فِي شَرْحِ أَسْمَاءِ اللَّهِ الْحُسْنَى وَصِفَاتِهِ الْعُلَى) وَذَكَرْنَا فِيهَا هُنَاكَ أَرْبَعَةَ عَشَرَ قَوْلًا. وَالْأَكْثَرُ مِنَ الْمُتَقَدِّمِينَ وَالْمُتَأَخِّرِينَ أَنَّهُ إِذَا وَجَبَ تَنْزِيهُ الْبَارِي سُبْحَانَهُ عَنِ الْجِهَةِ وَالتَّحَيُّزِ فَمِنْ ضَرُورَةِ ذَلِكَ وَلَوَاحِقِهِ اللَّازِمَةِ عَلَيْهِ عِنْدَ عَامَّةِ الْعُلَمَاءِ الْمُتَقَدِّمِينَ وَقَادَتِهِمْ مِنَ الْمُتَأَخِّرِينَ تَنْزِيهُهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى عَنِ الْجِهَةِ، فَلَيْسَ بِجِهَةِ فَوْقٍ عِنْدَهُمْ، لِأَنَّهُ يَلْزَمُ مِنْ ذَلِكَ عِنْدَهُمْ مَتَى اخْتَصَّ بِجِهَةٍ أَنْ يَكُونَ فِي مَكَانٍ أَوْ حَيِّزٍ، وَيَلْزَمُ عَلَى الْمَكَانِ وَالْحَيِّزِ الْحَرَكَةُ وَالسُّكُونُ لِلْمُتَحَيِّزِ، وَالتَّغَيُّرُ وَالْحُدُوثُ. هَذَا قَوْلُ الْمُتَكَلِّمِينَ. وَقَدْ كَانَ السَّلَفُ الْأَوَّلُ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ لَا يَقُولُونَ بِنَفْيِ الْجِهَةِ وَلَا يَنْطِقُونَ بِذَلِكَ، بَلْ نَطَقُوا هُمْ وَالْكَافَّةُ بِإِثْبَاتِهَا لِلَّهِ تَعَالَى كَمَا نَطَقَ كِتَابُهُ وَأَخْبَرَتْ رُسُلُهُ. وَلَمْ يُنْكِرْ أَحَدٌ مِنَ السَّلَفِ الصَّالِحِ أَنَّهُ اسْتَوَى عَلَى عَرْشِهِ حَقِيقَةً. وَخُصَّ الْعَرْشُ بِذَلِكَ لِأَنَّهُ أَعْظَمُ مَخْلُوقَاتِهِ، وَإِنَّمَا جَهِلُوا كَيْفِيَّةَ الِاسْتِوَاءِ فَإِنَّهُ لَا تُعْلَمُ حَقِيقَتُهُ. قَالَ مَالِكٌ رَحِمَهُ اللَّهُ: الِاسْتِوَاءُ مَعْلُومٌ- يَعْنِي في اللغة- والكيف مَجْهُولٌ، وَالسُّؤَالُ عَنْ هَذَا بِدْعَةٌ. وَكَذَا قَالَتْ أُمُّ سَلَمَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا. وَهَذَا الْقَدْرُ كَافٍ، وَمَنْ أَرَادَ زِيَادَةً عَلَيْهِ فَلْيَقِفْ عَلَيْهِ فِي مَوْضِعِهِ مِنْ كُتُبِ الْعُلَمَاءِ. وَالِاسْتِوَاءُ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ هُوَ الْعُلُوُّ وَالِاسْتِقْرَارُ.

“Yüce Allah'ın: "Sonra Arş'a İstiva etti" buyruğuna gelince, burada "istiva meselesi" söz konusudur, İlim adamlarının bu hususta uzun açıklamaları ve ifadeleri vardır. Bu husustaki ilim adamlarının görüşlerini de biz, " Kitabu'l-Esnâ fi Şerhi Esmâillahi'l-Hüsnâ ve Sıfatihi el-Ulâ" adlı eserimizde açıklamış ve orada bu hususta on dört ayrı görüş olduğunu zikretmiştik. Mütekaddimîn ile müteahhirînin çoğunluğuna göre, şanı yüce Allah'ın, cihet ve mekan tutmaktan münezzeh olduğunu kabul etmek zorunlu olduğundan dolayı, yine buna bağlı olarak -mütekaddimîn bütün ilim adamlarına göre ve müteahhirînin önderlerine göre- O'nun, cihetten de tenzih edilmesi bir zorunluluktur. Onlara göre, yüce Allah "yukarı" cihetinde değildir. Zira, O'nun için özel bir cihetin varlığı kabul edilecek olursa, bu O'nun bir mekanda bulunması anlamına gelir. Mekân ve yer tutmak dolayısıyla yer tutan için hareket, değişmek ve hadis olmak sözkonusu olur. Bu, kelamcıların görüşüdür. Selef-i Salihin'in ilk dönemleri ise, Allah'ın bir cihette bulunuşunu nefyetmiyorlar ve bunu nefyettiklerini de ifade etmiyorlardı. Aksine, onlar da genel olarak herkes de yüce Allah'ın Kitab'ında bildirdiği, peygamberlerinin de haber verdiği şekilde O'na cihet isbat ediyorlardı; Selef-i Salihten her hangi bir kimse, Allah'ın Arş'ı üzerinde hakikaten istiva etmiş olduğunu inkâr etmiyordu. İstivâ'nın Arş'a tahsis ediliş sebebi İse, O'nun Allah'ın mahlukatının en büyüğü olmasından ötürüdür. Şu kadar var ki, istivâ'nın keyfiyeti bilinmemektedir. Çünkü, bunun hakikatinin ne olduğu bilinmemiştir. Malik -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- şöyle demiştir: İstivâ'nın ne demek olduğu -sözlükte-bilinmektedir. Keyfiyet ise meçhuldür, buna dair soru sormak ise bid'attir. Ummu Seleme (r.anha) da böyle demiştir. Ve bu kadarı kâfidir. Kim bundan daha fazla bilgi edinmek istiyor ise, bu hususta ilim adamlarının eserlerinde açıklamanın yer aldığı bölümlere bakabilir. İstiva, Arap dilinde yüksek olmak, yükseklik ve istikrar bulmak demektir.”

Şimdi, burada Kurtubi’nin sözlerine iyice dikkat edilsin. Önce cihetle alakalı selefin ilk nesli dışındaki alimlerin görüşlerini ele almakta ve ilk selef neslinin görüşünü ise en son zikretmektedir. Bu da Kurtubi nezdinde selefin görüşünün; mütekaddim ve müteahhir alimlerin, keza kelamcıların üzerinde bulunduğu görüşten farklı olduğunu göstermektedir. Söze dikkat edin: “mütekaddimîn bütün ilim adamlarına göre ve müteahhirînin önderlerine göre- O'nun, cihetten de tenzih edilmesi bir zorunluluktur.” Buradaki mütekaddimden kasıd, seleften hemen sonraki Küllabi, Eşari ve Maturidi alimleri olsa gerektir. Çünkü burada selefin öncülerinin kasdedilmediği aşikardır.Zira bu mütekaddimler, ciheti nefyederken selef ise ciheti kabul etmektedir. Böylelikle, Kurtubi açık bir şekilde sonraki dönemlerde yaygın olan cihetin nefyi görüşünün selefe muhalif bir görüş olduğunu itiraf etmektedir. Eğer öyle olmasa selefin görüşünü ayrıca zikretmesine gerek kalmazdı. Yani, Kurtubi açıkça müteahhir dönemdeki cihet tartışmasına atıf yapmıştır ve selefin görüşünün kendi döneminde yaygın olan görüşün aksine tıpkı hadis ashabı ve Hanbeliler gibi ciheti kabul noktasında olduğunu beyan etmiştir. Allahu Teala’nın uluvv yani yücelik cihetinde, yönünde olduğunu kabul etmek ise açıkça Allah’ın Arşın üzerinde müstevi oluşunu mahlukatın yukarısında olmak ile tefsir etmektir. Böylece Kurtubi, selef-i salihinin istiva vb sıfat nasslarını yücelik cihetinde bulunmak olarak tefsir ettiklerini, istivaya böyle bir mana verdiklerini kabul etmiş olmaktadır. Bu ise tefviz akidesinin tam zıttıdır. Ayrıca selefin Allahu Teala’nın hakiki anlamda Arşın üzerinde olduğu inancında olduğunu ifade etmesi de yine sıfat naslarının hakiki ve zahiri manaları üzere olmadığını iddia eden Mufavvida’nın inancına terstir. Kurtubi, ardından Malik’in sözünü nakletmekte ve onun sözünün manasının ‘İstivâ'nın ne demek olduğu -sözlükte-bilinmektedir. Keyfiyet ise meçhuldür’ şeklinde olduğunu bildirmektedir. Devamında da istivanın lügatta yükseklik ve istikrar yani yerleşme demek olduğunu söylemektedir. Sözün öncesiyle beraber düşünüldüğünde Kurtubi’nin, Malik ve diğer selef imamlarının istivaya Arap lügatindeki bu manaları verdiğini kabul ettiği açıkça görülür. Bununla beraber, Kurtubi kendisi bu akidede değildir. Nitekim bundan sonra istivanın teviline dair kelamcıların metoduna uygun birçok kelam sarfetmiştir. Esma’ul Husna şerhinde ise selefin ciheti kabul ettiğini, ancak kendisinin bu görüşte olmadığını ifade etmektedir. Biz, daha önce Kurtubi’nin bu konulardaki sözlerinin ayrıntılı bir değerlendirmesini yapmıştık oraya müracaat edilsin: http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1169.msg4709#msg4709 Lakin, burada bizi ilgilendiren şey, Kurtubi’nin Eşari olmasına rağmen açıkça selefin sıfatları zahirleri üzere kabul ettiğini ve Arap diline göre tefsir ettiğini itiraf etmiş olmasıdır.

Esas itibariyle Maturidi uleması arasında yer aldığı halde selefe meyliyle bilinen Molla Aliyy’ul Kari (v. 1014) ise İbn Teymiye ve İbn Kayyım’a yapılan teşbih suçlamasını reddettiği bir yerde şöyle demiştir:

إِنَّ حِفْظَهُ حُرْمَةُ نُصُوصِ الْأَسْمَاءِ وَالصِّفَاتِ بِإِجْرَاءِ أَخْبَارِهَا عَلَى ظَوَاهِرِهَا، وَهُوَ اعْتَقِادُ مَفْهُومِهَا الْمُتَبَادِرِ إِلَى أَفْهَامِ الْعَامَّةِ، وَلَا نَعْنِي بِالْعَامَّةِ الْجُهَّالَ، بَلْ عَامَّةَ الْأُمَّةِ، كَمَا قَالَ مَالِكٌ رَحِمَهُ اللَّهُ، وَقَدْ سُئِلَ عَنْ قَوْلِهِ تَعَالَى: {الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى} [طه: 5] كَيْفَ اسْتَوَى؟ ، فَأَطْرَقَ مَالِكٌ رَأْسَهُ حَتَّى عَلَاهُ الرَّحَضَاءُ، ثُمَّ قَالَ: الِاسْتِوَاءُ مَعْلُومٌ، وَالْكَيْفُ غَيْرُ مَعْقُولٍ، وَالْإِيمَانُ بِهِ وَاجِبٌ، وَالسُّؤَالُ عَنْهُ بِدْعَةٌ.فَرْقٌ بَيْنَ الْمَعْنَى الْمَعْلُومِ مِنْ هَذِهِ اللَّفْظَةِ، وَبَيْنَ الْكَيْفِ الَّذِي لَا يَعْقِلُهُ الْبَشَرُ، وَهَذَا الْجَوَابُ مِنْ مَالِكٍ - رَحِمَهُ اللَّهُ - شَافٍ عَامٍّ فِي جَمِيعِ مَسَائِلِ الصِّفَاتِ مِنَ السَّمْعِ وَالْبَصَرِ وَالْعِلْمِ وَالْحَيَاةِ وَالْقُدْرَةِ وَالْإِرَادَةِ وَالنُّزُولِ وَالْغَضَبِ وَالرَّحْمَةِ وَالضَّحِكِ، فَمَعَانِيهَا كُلُّهَا مَعْلُومَةٌ، وَأَمَّا كَيْفِيَّتُهَا فَغَيْرُ مَعْقُولَةٍ

“Onun (yani İbn’ul Kayyim’in) koruduğu şey, onların verdiği haberleri zahirleri üzere icra etmek suretiyle esma ve sıfat naslarının hürmetidir. Bu ise avamın aklına ilk gelen şekliyle anlaşılacak tarzda itikad etmektir. Burada avam derken cahil avamı kasdetmiyoruz, ümmetin avamını kasdediyoruz. Nitekim Malik (rh.a) kendisine Allahu Teala’nın ‘Rahman tahta istiva etti/yerleşti’ (Taha: 5) kavli hakkında ‘Nasıl istiva etti/yerleşti?’ şeklinde sorulunca başını öne eğdi, nihayet titreyerek başını kaldırdı ve sonra şöyle dedi: İstiva malumdur, bilinmektedir. Keyfiyet ise akledilemez. Ona iman etmek vaciptir, o hususta soru sormak bidattir. Bu lafızdan (istivadan) malum olan mana ile beşerin akledemeyeceği keyfiyet arasındaki fark açıktır. İşte Malik’in bu cevabı işitme, görme, ilim, hayat, kudret, irade, nüzul, gazab, rahmet, gülmek gibi sıfatlara dair bütün meseleler hakkında geçerli, şifa verici nitelikte bir cevaptır. Bütün bunların manası bilinmektedir. Ancak keyfiyetleri ise akledilemez…” (Mirkat’ul Mefatih, sf 2779)

Aliyy’ul Kari (rh.a) sıfat naslarının zahiri manalarının kabul edilmesi gerektiğini söylemiş, İmam Malik’in sözünden yola çıkarak selefe göre sıfatların manasının bilinebileceğini, meçhul olanın ise ancak keyfiyet olduğunu çok açık bir şekilde ifade etmiştir. Böylece mananın da meçhul olduğunu iddia eden Mufavvida’yı reddetmiş ve selefin bu mezhepten beri olduğunu itiraf etmiş olmaktadır. Her ne kadar kendisi tam anlamıyla selef yolu üzere olmasa da bu en azından bir alimin selefin mezhebinin ne olduğunu gösteren önemli bir tesbitidir.

Bunlar, İmam Malik’in kavlinden yola çıkarak selefin mezhebinin tefviz olmadığını itiraf eden bazı halef ulemasının sözleridir. Haleften olup, bazı konularda selefe muhalif oldukları halde bunu itiraf eden başka alimler de mevcuttur. Bunlardan birisi olan Hattabi (v. 388) bu hususta şöyle demektedir:


مذهب السلف في أحاديث الصفات:الإيمان، وإجراؤها على ظاهرها، ونفي الكيفية عنها.ومن قال: الظاهر منها غير مراد، قيل له: الظاهر ظاهران: ظاهر يليق ببالمخلوقين ويختص بهم، فهو غير مراد، وظاهر يليق بذي الجلال والإكرام، فهو مراد، ونفيه تعطيل.

“Selefin sıfatlar konusundaki mezhebi; iman etmek, onları zahirleri üzere kabul etmek ve keyfiyeti onlardan nefyetmektir. Bunların zahiri murad edilmemiştir diyene ise şöyle denilir: Zahir, iki türlüdür. Mahlukata yakışan ve onlara has olan zahirdir ki elbette ki murad edilen bu değildir. Celal ve ikram sahibi olan Allaha layık olan zahire gelince; murad edilen budur. Bunun inkarı ise tatil (sıfatı iptal) demektir.”

Hattabi’nin (rh.a) bu sözünü İbn Receb el Hanbeli, Feth’ul Bari isimli Buhari şerhinde (7/233) nakletmiştir. İbn Receb (rh.a) bu sözün Hattabi’nin Buhari şerhi olan İ’lam’ul Hadis’te geçtiğini söylemektedir. Lakin, İ’lam’da (1/637) bu sözün ancak baş tarafı olan “onları zahirleri üzere kabul etmek ve keyfiyeti onlardan nefyetmektir” ilh… kısmı bulabildim. Burada Hattabi, sıfatların zahiri manası murad edilmemiştir diyen Mufavvida’yı açıkça reddetmektedir. Onlar zahiri mana deyince; mahlukattaki sıfatları anlarlar. Halbuki bu kısır bir anlayıştır. Allah’ın elinin, ayağının, gözünün vb sıfatlarının mahlukatın sıfatları gibi olmadığı hususu aklı ve dini olan herkesin zaruri olarak bildiği bir şeydir. O yüzden bunların zahiri yani ilk akla gelen manası mahlukatın eli, ayağı vb değil, bilakis Allahu teala’nın şanına layık olan bir el, ayak ve benzeridir. Böylece Hattabi, her ne kadar kendisi de bazı konularda muhalif olsa da selefin mezhebinin manayı tefviz etmek değil, bilakis sıfatları zahiri manaları üzere kabul etmek olduğunu beyan etmiş olmaktadır.

Osmanlı devletinin son dönemlerinde yetişmiş Maturidi-Sofi çizgisindeki bir müfessir olan Alusi (v. 1270); sıfat nassları hakkındaki çeşitli görüşleri izah ederken şöyle demektedir:

وقيل: إن السلف بعد نفي ما يتوهم من التشبيه يقولون: لا ندري ما معنى ذلك والله تعالى أعلم بمراده.واعترض بأن الآيات والأخبار المشتملة على نحو ذلك كثيرة جدا ويبعد غاية البعد أن يخاطب الله تعالى ورسوله صلّى الله عليه وسلّم العباد فيما يرجع إلى الاعتقاد بما لا يدري معناه، وأيضا قد ورد في الأخبار ما يدل على فهم المخاطب المعنى من مثل ذلك،فقد أخرج أبو نعيم عن الطبراني قال: حدثنا عياش بن تميم حدثنا يحيى بن أيوب المقابري حدثنا سلم بن سالم حدثنا خارجة بن مصعب عن زيد بن أسلم عن عطاء بن يسار عن عائشة رضي الله تعالى عنها قالت: «سمعت رسول الله صلّى الله عليه وسلّم يقول: إن الله تعالى يضحك من يأس عباده وقنوطهم وقرب الرحمة منهم» فقلت: بأبي أنت وأمي يا رسول الله أو يضحك ربنا؟ قال: نعم والذي نفسي بيده إنه ليضحك قلت: فلا يعدمنا خيرا إذا ضحك فإنها رضي الله تعالى عنها لو لم تفهم من ضحكه تعالى معنى لم تقل ما قالت.وقد صح عن بعض السلف أنهم فسروا، ففي صحيح البخاري قال مجاهد: استوى على العرش علا على العرش وقال أبو العالية: استوى على العرش ارتفع

“Denilmiştir ki: Selef, teşbih vehmi uyandıran şeyleri nefyettikten sonra şöyle demektedir: Bunların manasını bilmeyiz, bununla neyi murad ettiğini ancak Allahu Teala bilir. Buna şöyle itiraz edilmiştir: Bu hususları içeren ayet ve haberler gerçekten çok fazladır ve Allahu Teala’nın ve Rasülünün (sallallahu aleyhi ve sellem) kullara itikada yönelik bir meselede manasını bilmedikleri bir şekilde hitap etmesi son derece uzak bir ihtimaldir. Ayrıca haberlerde muhatapların bu tarz şeylerin manasını anladıklarına delalet eden hususlar varid olmuştur. Nitekim Ebu Nuaym’ın Taberani kanalıyla tahric ettiğine göre (isnadı zikrediyor) Aişe (radiyallahu anh) şöyle demiştir: ‘Ben Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’i şöyle derken işittim: Allahu Teala, rahmet kendilerine yakın olmasına rağmen kullarının ümitsizliğe düşmesine güler. Bunun üzerine dedim ki: Anam babam sana feda olsun ey Allah’ın Rasülü! Rabbimiz gerçekten güler mi? Dedi ki: Evet, nefsim elinde olana yemin ederim ki muhakkak O, güler. Ben de dedim ki: Şu halde güldüğü zaman bizi hayırdan mahrum etmeyecektir.’ Aişe (ra) eğer ki Allahu Teala’nın gülmesinden herhangi bir mana anlamamış olsaydı bu dediklerini demezdi. Yine seleften bazılarının (sıfat nasslarını) tefsir ettikleri de sahih yoldan gelmiştir. Nitekim Sahih-i Buhari’de geçtiğine göre Mücahid şöyle demiştir: Arş/tahta istiva etti: Tahta yükseldi demektir. Ebul Aliye de Tahta istiva etti çıktı, demiştir.” (Ruh’ul Meani, 8/475)

İşte bunlar, Hatem’ul Müfessirin (Son müfessir) lakaplı Maturidi aliminin selefe tefviz görüşünü nisbet etmenin çürüklüğü hakkında yaptığı açıklamalardır. Alusi, her ne kadar açık bir tercih zikretmese de söyleyiş uslubundan bu itiraza iştirak ettiği anlaşılmaktadır. O, gerçekten tefviz anlayışını güzel bir şekilde çürütmüştür. Bunun, Kuran ve sünnetin büyük bir kısmının anlaşılmaz bir şey oluşunu gerektirdiğini ifade etmiş ve selefin gerek yaşantısından, gerek sözlerinden bunun imkansız olduğunu ortaya koymuştur. Üstelik, selef alimlerinin istiva gibi bazı sıfat nasslarını tefsir ettiğine de işaret etmiştir. Selefin sıfat nasslarına mana verip tefsir ettiklerine dair nakiller ilerde tafsilatıyla gelecektir inşallah. Alusi’nin de işaret ettiği gibi bu tefviz inancı öyle bir şeydir ki buna göre Kuran, büyük çoğunluğu- haşa- örneğine tarihteki birtakım mistik öğretilerde ve bunlara ait kitaplarda raslandığı şekilde çoğu gizemli sözlerden oluşan esrarengiz bir kitap olmaktadır! Allahın kitabını ve Rasülünün sünnetini böyle iddialardan tenzih ederiz.

Eşari-Maturidi-Kullabi çizgisindeki alimlerin selefin mezhebinin tefviz olmadığı yönündeki bu açıklamalarını naklettik ki bizzat muhaliflerin dahi bu hakikati teslim ettikleri ortaya çıkmış olsun. Bundan sonraki bölümde selef alimlerinin ve akidede onlara tabi olan hayırlı halef alimlerinin tefvizi reddeden ve selefi bu batıl görüşten tenzih eden açık sözlerini nakledeceğiz inşallah.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1637
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Seleften ve selefe tabi olan hayrul haleften, ilahi sıfatların manasının bilindiğine, bunları Arap dilindeki zahiri ve hakiki manaları üzere anlamak gerektiğine, Tefviz edilecek (Allaha havale edilecek) şeyin mana değil keyfiyet olduğuna delalet eden ve bu surette mevcut tefviz akidesini reddeden, selefin bu husustaki icmasını ifade eden çok sayıda kavil gelmiştir. Bunların bir kısmı bu meselede izlenecek genel kaideyi anlatan sözler iken bir kısmı ise bizzat bu kaidenin nasıl tatbik edildiğini gösteren kavillerdir ki o da selefin sıfat naslarına yaptıkları tefsirlerdir. Şimdi ilk önce sıfatların ne şekilde kabul edilmesi gerektiğine dair usuli izahları içeren kavilleri nakletmek istiyorum. Yukarda İbn Abdilberr, Ebu Ömer et-Talemenki ve Ebu Ya’la’dan naklettiğimiz; selefin sıfatları zahiri ve hakiki manada kabul etme hususunda icma ettiklerine dair sözler aslında düşünenler için tefviz akidesinin batıllığını anlamak için yeterlidir. Zira bunlarda sıfatların zahiri manaları üzere alınmayacağını, bilakis sıfatların bütün manalardan soyutlanarak kabul edilmesi gerektiğini iddia eden Mufavvida’ya reddiye vardır. Akıl sahipleri için bu icma yeterli olsa da biz buna dair daha başka nakiller sunarak meselenin Allahın izniyle iyice vuzuha kavuşmasını istiyoruz.

Selef ve haleften tefviz akidesini iptal eden bazı kaviller:

1- İshak bin Rahuye (v. 237):
Selefin meşhur imamlarından olan bu zat, sıfatlar hakkındaki uzun bir sözünde bir yerde şöyle demektedir:


 فَمَنْ جَهِلَ مَعْرِفَةَ ذَلِكَ حَتَّى يَقُولَ إنَّمَا أَصِفُ مَا قَالَ اللَّهُ وَلَا أَدْرِي مَا مَعَانِي ذَلِكَ حَتَّى يُفْضِيَ إلَى أَنْ يَقُولَ بِمَعْنَى قَوْلِ الْجَهْمِيَّةِ يَدٌ نِعْمَةٌ وَيَحْتَجْ بِقَوْلِهِ أَيْدِينَا أَنْعَامًا وَنَحْوَ ذَلِكَ فَقَدْ ضَلَّ عَنْ سَوَاءِ السَّبِيلِ. هَذَا مَحْضُ كَلَامِ الْجَهْمِيَّةِ حَيْثُ يُؤْمِنُونَ بِجَمِيعِ مَا وَصَفْنَا مِنْ صِفَاتِ اللَّهِ، ثُمَّ يُحَرِّفُونَ مَعْنَى الصِّفَاتِ عَنْ جِهَتِهَا الَّتِي وَصَفَ اللَّهُ بِهَا نَفْسَهُ

“Her kim bunların bilgisi hususunda cahil kalır ve nihayet ‘ben Allah’ın söylediği şeyleri sıfat olarak veririm fakat bunların manasını bilmem’ derse, öyle ki Cehmiye’nin elden kasıd kudrettir deyip de ‘ellerimizin yarattığı hayvanlar’ (Yasin: 71) ayetiyle ve benzerleriyle delil getirmeye kalkışan sözleriyle aynı manaya gelen sözler sarfeder ise  o kimse doğru yoldan sapmış olur. Bizim vasfettiğimiz Allah’ın sıfatlarının hepsine iman edip sonra sıfatların manalarını Allah’ın vasfetmiş olduğu cihetten farklı bir yöne tahrif etmeleri, kaydırmaları hasebiyle bu, tamamen Cehmiye’nin kelamından ibarettir.”

İbn Teymiye’nin zikrettiğine göre İshak’ın bu kavlini Ebu’ş Şeyh Asbahani, “Kitab’us Sunne” adlı eserinde nakletmektedir. (el-Fetava’l Kubra, 6/420-421)

Böylece İshak (ra) sıfatların manasının bilinmeyeceğini iddia edenlerin yoldan sapmış olacağını söyleyerek bunun aslında Cehmiye’nin yaptığı tevillerle aynı kapıya çıkacağını ifade etmektedir. Zira ister sıfatların manası bilinmez desin, isterse de doğrudan sıfatları tahrif etmeye kalkışsın neticede her ikisinde de Allahu teala’nın sözkonusu sıfata yüklemiş olduğu manayı iptal etmiş olmaktadır. Zaten ehli nezdinde malum olduğu üzere tevil ve tefviz birbirinin ikiz kardeşidir ve tevili savunanlar yeri gelir tefvizi savunurlar, tefvizciler de yeri gelir tevili savunurlar; bu ikisi arasında çok ciddi bir fark yoktur. İshak (ra) bu kimseleri sapmış olarak nitelemekle selefin akidesinin de bunun zıddı olduğunu ortaya çıkarmış olmaktadır. Çünkü sıfatların manasının bilinmeyeceğini iddia edenlerin sapıklıkla nitelenme sebebi, onların nassa ve selefin icmasına aykırı hareket etmelerinden başka bir şey değildir.

2- İmam Ahmed bin Hanbel (v.241): “Usul’us Sunne” adlı eserinde şöyle demektedir:

وَمن لم يعرف تَفْسِير الحَدِيث ويبلغه عقله فقد كفي ذَلِك وَأحكم لَهُ فَعَلَيهِ الْإِيمَان بِهِ وَالتَّسْلِيم مثل حَدِيث الصَّادِق المصدوق وَمثل مَا كَانَ مثله فِي الْقدر وَمثل أَحَادِيث الرُّؤْيَة كلهَا وَإِن نبت عَن الأسماع واستوحش مِنْهَا المستمع وَإِنَّمَا عَلَيْهِ الْإِيمَان بهَا

“Her kim hadisin tefsirini, açıklamasını bilmez ve aklı ona erişemez ise şu onun için yeterli olur ve sağlam bir yol olur: Ona düşen şey buna iman etmek ve teslim olmaktır.  Mesela (kaderle alakalı İbn Mesud’dan rivayet edilen) Sadık’ul Masduk hadisi gibi ve ona benzer kaderle alakalı hadisler gibi, yine rüyet (Allahın görülmesi) hakkındaki tüm hadisler gibi. Kulağı tırmalasa ve bunları işitene ürperti verse bile ona düşen şey bütün bunlara iman etmektir.”

İmam’ın bu kavli sıfatların tefsirinin mümkün olduğuna delalet etmektedir. Çünkü hadislerin tefsirini ve izahını bilmeyen kimselerin bunlara iman edip teslim olmakla yetinmesi gerektiğini bildirmiştir. Bu ise bu hadislerin bir açıklaması olduğunu gösterir. Aksi takdirde söz konusu hadislerin bir açıklaması yoktur demesi gerekirdi, böyle dememiş bilakis insanlardan belli bir kesimin bu hadislerin açıklamasına ulaşamayabileceğine işaret etmiştir. Buna verdiği misaller arasında kader hadislerinin yanı sıra doğrudan sıfatlarla alakalı olan Allahu teala’nın ahirette görülmesine dair hadisler de vardır. Bütün bu hadislerin ehli nezdinde açıklaması vardır, bu açıklamalara vakıf olmayan kimseler ise açıklamasını bilmedikleri gerekçesiyle bu hadisleri reddedemezler, bunların izahına vakıf olana kadar bunlara teslim olmaları gerektiği gibi izahını öğrendikten sonra da teslimiyete devam etmeleri gerekir. Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur ki; İmam Ahmed sıfat hadislerini, kader vb konulardaki hadislerle beraber zikretmiştir. Nasıl ki kader hadislerinin tefsiri bilinmez denilemezse sıfat hadislerinin tefsiri de bilinmez denilemez. Bu neyse diğeri de odur. Seleften halefe kadar ümmet bu rivayetlerin Arap dil kaideleri ve şeri nasslar ışığında tefsiri ve şerhiyle meşgul olmuştur. Burada nehyedilen şey bu değil, bu tarz rivayetleri zahirlerinden uzaklaştırarak tevil ve tahrif etmeye çalışmaktır. Böylece İmam Ahmed’in tefviz akidesine muhalif olarak sıfat nasslarının ve diğer bazı kimselere müşkil gelen nassların tefsirine ulaşmanın mümkün olduğu görüşünü savunduğu anlaşılmaktadır. Hatta bunu Ehli sünnetin kavli olarak görmektedir, çünkü o, bu ifadeleri sarfettiği “Usul’us Sunne/Sünnetin Esasları” risalesini kendi şahsi görüşlerini değil, Ehli sünnetin itikadını anlatmak için kaleme almıştır. Şuna da işaret etmek gerekir ki tefviz ve tevil yöntemleri, sıfatlar bahsinde batıl olduğu gibi dinin diğer bütün konularında da batıl ve geçersizdir. O yüzden hiçbir ayet ve hadis hakkında –ne kadar müşkil gelirse gelsin- bunun manası bilinemez deyip rafa kaldırılmayacağı gibi, zahirine muhalif teviller de yapılamaz. Bütün bunlar tıpkı Yahudilerin yaptığı Allahın kitabını arkalarına atma, şeriatı iptal etme amaçlı tahrif amelleridir.


İmam Ahmed, devamında da şöyle demiştir:

ولكن نؤمن به كما جاء على ظاهره، ولا نناظر فيه أحداً

“Lakin bunlara geldikleri gibi zahirleri üzere iman ederiz ve bu hususta hiç kimseyle tartışmayız.” (Lalekai, es-Sunne, 1/178)

Böylece onun ve bütün selefin nezdinde kabul edilen şeyin, sıfat nasslarını zahiri manaları üzere kabul etmek olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır ki bu da selefin bu nassları zahiri manalarından tenzih ederek kabul ettiğini iddia eden tevil ve tefviz ehlinin yalanını ortaya çıkarmaktadır.

3- İbn Kuteybe (v. 276): Ehli sünnetin müdafilerinden meşhur imam şöyle demektedir:

الواجب علينا أن ننتهي في صفات الله حيث انتهى في صفته أو حيث انتهى رسوله صلى الله عليه وسلم ولا نزيل اللفظ عما تعرفه العرب وتضعه عليه ونمسك عما سوى ذلك.

“Bize vacib olan şey, Allahu Teala’nın sıfatları hakkında Onun durduğu yerde ya da Rasülünün durduğu yerde durmaktır. Bizler, lafzı Arapların bildiği ve vaz ettiği mananın dışına çıkartmayız ve bundan başkasından sakınırız.” (el-İhtilaf fi’l Lafz, sf 44)

O böylece sıfatların Arap dilindeki zahiri ve hakiki manalarının dışında açıklanamayacağını ifade etmektedir. “Arapların bildiği ve vaz ettiği mana” ibaresi buna işaret etmektedir. Zira usulde maruf olduğu üzere bir kelimenin dilde asıl vaz edildiği mana hakiki manasıdır. İbn Kuteybe’nin konuyla alakalı görüşü, ilerde el sıfatına yapılan tefsirler hakkındaki bahiste selefe dayandırdığı daha açık kavillerle gelecektir inşallah.

4- İbn Ebi Asım (v. 287):
“es-Sünne” adlı meşhur eserin sahibi olan bu imam, Zehebi’nin naklettiğine göre şöyle demiştir:


جَمِيع مَا فِي كتَابنَا كتاب السّنة الْكَبِير الَّذِي فِيهِ الْأَبْوَاب من الْأَخْبَار الَّتِي ذكرنَا أَنَّهَا توجب الْعلم فَنحْن نؤمن بهَا لصحتها وعدالة نَاقِلِيهَا وَيجب التَّسْلِيم لَهَا على ظَاهرهَا وَترك تكلّف الْكَلَام فِي
كيفيتها فَذكر من ذَلِك النُّزُول إِلَى السَّمَاء الدُّنْيَا والاستواء على الْعَرْش


‘İlmi gerektirdiğini ifade ettiğimiz haberlere dair bablar ihtiva eden Kitabımız “Kitab’us Sunne el Kebir” de yer alan şeylerin hepsine, bunların sahih olduklarına, nakledenlerin adil olduklarına ve de bunlara zahirleri üzere teslim olmanın vacip olduğuna, keyfiyetleri hakkında gereksiz konuşmaları terk etmenin gerekliliğine iman etmekteyiz.’

Daha sonra bunlardan dünya semasına inmek ve Arş/taht üzerine istiva/yerleşmeyi zikretti.”

Zehebi, İmam’ın kitabında geçmeyen bu sözü Atike binti Ebibekr isimli alime ve fakihe bir hanımın babasından naklettiğini söylemiştir. (el-Uluvv, sf 197)

Görüldüğü üzere imam (rh.a) açıkça -Mufavvidanın söylediğinin aksine- sıfatların zahiri manalarını reddetmek bir yana, bilakis sıfatları zahiri manaları üzere kabul etmenin vacip olduğunu, konuşulması nehyedilen şeyin ise mana değil keyfiyet olduğunu ifade etmektedir.

5- İbn Cerir et-Taberi (v. 310): Müfessirlerin imamı, sıfatlarla alakalı akidesini açıkladığı yerde şöyle demektedir:

فإن قال لنا منهم قائل: فما أنت قائل في معنى ذلك؟
قيل له: معنى ذلك ما دل عليه ظاهر الخبر، وليس عندنا للخبر إلا التسليم والإيمان به، فنقول: يجيء ربنا جل جلاله يوم القيامة والملك صفاً صفاً، ويهبط إلى السماء الدنيا وينزل إليها في كل ليلة، ولا نقول: معنى ذلك ينزل أمره


“Onlardan birisi bize derse ki: Bunların manası hakkında sen ne diyorsun? Ona şöyle denilir: Bunların manası haberin zahirinin delalet ettiği şeydir ve bizim katımızda bu haberlere teslim olup iman etmekten başka bir yol yoktur. Buna binaen şöyle deriz: Rabbimiz ve melekler kıyamet günü saf saf gelirler. Rabbimiz her gece dünya semasına iner ve nüzul eder. Biz, bunun manası emrinin inmesidir, demeyiz.” (et-Tebsir fi’d Din, sf 146)

Açıkça görüldüğü üzere İmam Taberi (rh.a) kendisine sıfatların manası sorulduğunda bunların manasını bilmeyiz, dememiş bilakis sıfatların manasının zahirleri üzere olduğunu söylemiştir. Bu ise tefviz ehlinin savunduğu şeyin tamamen zıttınadır.

6- İbn Mendeh (v. 395): Hadis imamlarından olan bu zat, “Tevhid” adlı eserinde Kitap, sünnet ve selef nezdinde sıfatların nasıl ele alındığına dair açıklamalarda bulunduğu yerde şöyle demiştir:

الله تَعَالَى امْتَدَحَ نَفْسَهُ بِصِفَاتِهِ تَعَالَى، وَدَعَا عِبَادِهِ إِلَى مَدْحِهِ بِذَلِكَ، وَصَدَّقَ بِهِ المُصْطَفَى صلى الله عليه وسلم, وَبَيَّنَ مُرَادَ الله عز وجل فِيمَا أَظْهَرَ لِعِبَادِهِ مِنْ ذِكْرِ نَفْسِهِ وَأَسْمَائِهِ وَصِفَاتِهِ، وَكَانَ ذَلِكَ مَفْهُومًا عِنْدَ العَرَبِ غَيْرَ مُحَتَاجٍ إِلَى تَأْوِيَلَهَا

“Yüce Allah kendisini yüce sıfatlarla methetmiş, kullarını da kendisini bu sıfatlarla methetmeye davet etmiş, Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) de Onu bu hususta tasdik etmiş, Allah Azze ve Celle’nin kullarına izhar etmiş olduğu kendisine, isimlerine ve sıfatlarına dair hususlardaki muradını beyan etmiştir. Zaten bunlar Araplar nezdinde anlaşılan hususlardı ve tevil edilmesine de ihtiyaç yoktu.” (Kitab’ut Tevhid, 3/7)

İbn Mendeh’in bilhassa son cümlesi gayet açıktır, zira sıfatların Araplar nezdinde manalarının anlaşılır olduğunu ifade etmektedir ki bu da sıfatların manasının insanlar tarafından bilinemeyeceğini iddia eden Mufavvida’nın kanaatine terstir. İlerde İbn Mendeh’in el sıfatı hakkındaki açıklamaları nakledilirken bu konudaki akidesi daha net olarak ortaya çıkacaktır inşallah.

7- Halife el-Kadir billah (v. 422):
Abbasi halifelerinden olan bu zat tarafından hazırlattırılıp insanlara duyurulan ve devrindeki Ehli sünnet alimlerinin –bildiğimiz- tamamının onaylamış olduğu akide metninde şöyle denilmektedir:

وكل صفة وصف بها نفسه أو وصفه بها رسوله فهي صفة حقيقة لا صفة مجاز

“Onun kendisini vasfettiği veya Rasülünün vasfettiği bütün sıfatlar hakiki sıfatlardır, mecazi sıfatlar değildir…”

Bu da Mufavvida’nın sıfatlar hakiki ve zahiri anlamları üzere değildir kavlini reddetmektedir. Yine aynı akide metninde şöyle denilmektedir:


وخلق العرش لا لحاجة إليه، فاستوى عليه استواء استقرار كيف شاء وأراد، لا استقرار راحة كما يستريح الخلق

“Arşı da ona ihtiyaç duymadan yarattı. İstikrar (Yerleşme) manasındaki bir istiva ile istediği ve dilediği gibi ona istiva etti. Bu, mahlukatın istirahat etmesi gibi bir istikrar, yerleşme değildir.”

Görüldüğü üzere Arşa istivayı, istikrar yani Arşın üzerine yerleşme olarak tefsir etmiş ve bunun mahlukatın yerleşmesi gibi olmadığını da ifade etmiştir. Bu ise istiva sıfatının tefsir edilmesidir ve manasının açıklanmasıdır ki burada istivanın dildeki hakiki manası esas alınmıştır. Bütün bunlar ise tefviz akidesine muhaliftir. Bu akide metni Ehli sünnetin görüşünü beyan etme maksadıyla hazırlanmış ve o devirdeki Sünni alimler tarafından da kabul görmüştür. Şu halde bütün bunlar icmayı yansıtan bir ifadelerdir. Hatta İbn’ul Cevzi’nin naklettiğine göre “Bütün bunların (i'tikad metninin ve imzaların) altında şöyle yazılıydı: Bu Müslümanların i'tikadıdır. Her kim buna muhalefet ederse (hakka ve Müslümanların i'tikadına karşı) fıska ve küfre düşmüştür.” (el-Muntazam fi Tevarih'il Muluk ve'l Umem, Hicri 433 yılı olayları)

8- Ebu Nasr es-Siczi (v. 444):
Sünnetin ve selefin savunucularından olan bu imam ise şöyle demektedir:

الواجب أن يعلم أن الله تعالى إذا وصف نفسه بصفة هي معقولة عند العرب، والخطاب ورد بها عليهم بما يتعارفون بينهم، ولم يبين سبحانه أنها بخلاف ما يعقلونه، ولا فسرها النبي - صلى الله عليه وسلم - لما أداها بتفسير يخالف الظاهر فهي على ما يعقلونه ويتعارفونه

“Bilmek gerekir ki Allahu teala kendisini bir sıfatla vasfettiyse o, Araplar nezdinde akledilebilen, bilinebilen bir şeydir. Hitap onların kendi aralarında bildikleri şekilde gelmiştir. Allah Subhanehu, bunların aklettikleri şeklin hilafına olduğunu da açıklamamıştır. Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) de onları –iddia ettikleri türden- zahire muhalif bir tarzda tefsir etmemiştir. Şu halde sıfatlar, Arapların aklettikleri ve bildikleri şekildedir.” (Risaletun ila Ehli Zübeyd, sf 227-228)

Böylece, sıfatların Arapça’da anlaşıldığı şekilde olduğunu söyleyerek Mufavvida’nın sıfatların manasının bilinmediği yönündeki iddialarını reddetmiş olmaktadır. Zaten bunun aksini iddia etmek de imamın belirttiği gibi Allah ve Rasülünün insanlara anlamadıkları bir şeyle hitap ettiğini iddia etmek olur.

9- Ebu’l Kasım et-Teymi el Asbahani (v. 535): Kıvam’us Sunne lakaplı bu alim, sıfatları tevil etmenin batıl olduğunu izah ettiği yerde şöyle demektedir:

وَدَلِيل آخر: أَن من حمل اللَّفْظ عَلَى ظَاهره، وعَلى مُقْتَضى اللُّغَة حمله على حَقِيقَته، ومن تأوله عدل به عن الحقيقة إلى المجاز ، ولا يجوز إضافة المجاز إلى صفات الله وتعالى.

“(Tevilin batıllığına) Diğer bir delil ise şudur: Her kim lafzı zahirine ve de lugatin gerektirdiği şeye hamlederse onu hakiki manasına hamletmiş olur. Onu tevil eden ise hakiki manasından mecazi manasına kaydırmış olur. Allahın sıfatlarına mecaz izafe etmek ise caiz değildir.” (el-Hucce fi Beyan’il Mehicce, 1/482)

Böylece sıfatları zahiri manaları üzere almak gerektiğine işaret ederek, sıfat naslarının zahiri manalarından tenzih edilmesi gerektiğini ileri süren Mufavvida’nın kanaatini reddetmiş olmaktadır. Başka bir yerde de İbn Mendeh’in yukarda nakletmiş olduğumuz kavlini onaylayarak zikretmektedir. (Age 1/183) El-Asbahani (rh.a)’ın bu minvalde sözleri çoktur. O, seleften nakledilen, sıfatları tefsir etmeden kabul etmek gerektiği yönündeki sözleri de zahirleri üzere almak manasında olduğunu ifade etmektedir. Buna dair tafsilat ilgili bahiste gelecektir inşallah.

Bunlar, seleften ve daha sonraki hadis imamlarından nakledilen, tefviz akidesinin batıllığına delalet eden sözlerden sadece bir kısmı ve en açık olanlarından bir bölümüdür. Bu sözlerin bir kısmı doğrudan, bir kısmı dolaylı olarak selefin bu husustaki icmasına işaret etmektedir. Selef imamlarından bunların aksine tek bir harf dahi nakledilmemiştir. Sadece bazı kimseler, selef imamlarından nakledilen bazı sözleri, asıl mecrasından saptırarak selef imamlarının tefvize hatta tevile cevaz verdiğini ileri sürmüşler; bazıları da selefin bu hususta iki veya üç görüş etrafında ihtilaf ettiğini ileri sürmüşlerdir. Bütün bunlar selefin kavillerini topluca değerlendirmeyen, kavilleri birbirlerinden kopuk olarak ele alan kimselerin yahut da seleften nakledilen sözlere kendi fasit mezheplerine göre mana yüklemeye çalışan art niyetli kişilerin hezeyanlarından ibarettir. Bu kimseler selefin sıfatları zahiri manaları üzere almadığına ve de tevil ya da tefviz ettiklerine dair açık hiçbir kavil getiremezler, ancak bazı kavilleri diledikleri şekilde çarpıtırlar. İlerde inşallah selef imamlarının konuyla alakalı sözlerinin değerlendirmesi yapılırken bu konu daha da aydınlığa kavuşacaktır. Bundan sonraki bölümde selefin sıfat naslarına yaptıkları tefsirlere ve sıfatları hakiki, zahiri manaları üzere kabul ettiklerine dair misaller verilecek ve böylece bu bölümde zikredilen sıfatlarla alakalı genel kaidenin ümmet nezdinde nasıl tatbik edildiği ortaya çıkacaktır inşallah.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1637
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bu bölümde inşallah, selef imamlarının tıpkı diğer ayetleri tefsir ettikleri gibi, sıfat nasslarını da zahiri manalarına göre tefsir ettikleri ve keyfiyetlerine dalmamakla beraber bunların manasını bildikleri hususu, bizzat selef imamlarından nakledilen rivayetler ışığında ortaya konulacaktır. Tefsir kitaplarını ve bilhassa da selef imamlarının ayetlere yaptığı tefsirleri ihtiva eden rivayet tefsirlerini –mesela Taberi, İbn Ebi Hatim, Begavi, İbn Kesir ve emsalini- inceleyen herkes, Kur’an’ın hemen her ayeti hakkında sahabe, tabiin ve tebe-i tabiinden olan selef imamlarının konuştuklarını ve ne sıfat nassları ne de başka bir nass hakkında “biz buna mana veremeyiz, bunu tefsir edemeyiz” diyerekten tefsirinden imtina etmediklerini görür. Öyle ki tabiin tefsir imamlarından Mücahid (ra)’ın Kur’an’ın bütün ayetlerinin tefsirini İbn Abbas (ra)’dan sorup öğrendiği hususu meşhurdur. Taberi, bunu şu şekilde nakletmektedir:

حدثنا أبو كريب قال: حدثنا طَلق بن غنام، عن عثمان المكي، عن ابن أبي مُليكة قال: رأيت مجاهدًا يسأل ابن عباس عن تفسير القرآن، ومعه ألواحُه، فيقول له ابن عباس: "اكتب"، قال: حتى سأله عن التفسير كلِّه

“(İsnadı zikrettikten sonra) İbn Ebi Müleyke’den şöyle demiştir: Ben, Mücahid’i İbn Abbas’a –yanında levhalar olduğu halde- Kur’an’ın tefsiri hakkında sorarken gördüm. İbn Abbas, ona yaz diyordu. İbn Ebi Müleyke dedi ki: Nihayet, ona tefsirin tamamını sordu.”

Taberi, ardından Mücahid’in şöyle dediğini rivayet etmektedir:


حدثنا أبو كريب، قال: حدثنا المحَاربي، ويونس بن بُكير قالا حدثنا محمد بن إسحاق، عن أبان بن صالح، عن مجاهد، قال: عرضتُ المصحفَ على ابن عباس ثلاث عَرْضات، من فاتحته إلى خاتمته، أوقِفه عند كل آية منه وأسألُه عنها.


“(İsnadı zikrettikten sonra) Ben İbn Abbas’a üç kez mushafı arzettim. Fatihasından (girişinden) hatimesine (bitişine) kadar her ayetinde onu durdurdum ve ayet hakkında ona sordum.” (Taberi Tefsiri, 1/90)

Görüldüğü üzere selef imamları Kuran’ın tamamının tefsiri hakkında konuşmuşlardır. Sıfat naslarının veya başka herhangi bir nassın bundan istisna olduğuna dair herhangi bir nakil gelmemiştir. Bilakis işaret ettiğimiz gibi seleften nakledilen tefsir rivayetleri bunun zıddını göstermektedir. Kur’an’da müteşabih denilince ilk akla gelen ayetlerden birisi olan sure başlarındaki huruf-u mukattalar hakkında dahi seleften birçok açıklama nakledilmiştir. Buna dair misaller için Suyuti’nin ed-Durr’ul Mensur’undan veya İbn Kesir ve başka herhangi bir rivayet tefsirinden bu ayetlerin tefsirlerine bakılması yeterlidir. Misal olarak Bakara suresinin başındaki Elif-lam-mim’le alakalı Suyuti’nin seleften naklettiklerini zikretmek istiyorum.

İbn Abbas’a göre, bunların manası 
 “Ben Allah’ım (her şeyi) bilirim” demektir. أَنا الله أعلم
İbn Mesud’a göre bunlar Allah’ın isimleri olup alfabenin harflerinden türetilmiştir. Yine İbn Mesud’dan bunun Allah’ın ism-i a’zam’ı yani en büyük ismi olduğu rivayet edilmiştir. Aynısı İbn Abbas’tan da mervidir.

İkrime bunun yemin olduğunu söyler. İbn Abbas’tan da benzeri nakledilmiştir.

Rebi bin Enes elif’in Allah ismine, Lam’ın Latif ismine, Mim’in Mecid ismine delalet ettiğini söyler.

Zeyd bin Eslem, surelerin isimleri olduğunu söyler. İlh…Bu rivayetlerin benzerleri ve geçtiği kaynaklar hakkında ed-Durr’ul Mensur’un ilgili yerine müracaat edilebilir. Görüldüğü üzere Kur’an surelerinin başındaki müteşabih harfler hakkında dahi selef açıklama yapmıştır. Şu halde Kur’an’da ne sıfatlar bahsinde ne de başka bir konuda tefsiri ve manası hiçbir şekilde bilinmeyen bir müteşabihten bahsedilemez. Bu hususa şu ayet-i kerime ile itiraz edilemez:

هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ فَأَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاءَ تَأْوِيلِهِ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلَّا اللَّهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا وَمَا يَذَّكَّرُ إِلَّا أُولُو الْأَلْبَابِ

“Sana Kitab'ı indiren O'dur. Onun (Kur'an'ın) bazı âyetleri muhkemdir ki, bunlar Kitab'ın esasıdır. Diğerleri de müteşâbihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu tevil etmek için ondaki müteşâbih âyetlerin peşine düşerler. Halbuki Onun tevilini ancak Allah bilir. İlimde yüksek pâyeye erişenler ise: Ona inandık; hepsi Rabbimiz tarafındandır, derler. (Bu inceliği) ancak aklıselim sahipleri düşünüp anlar.” (Ali İmran: 7)

Bu ayette yer alan konular hakkında rasladığım en güzel açıklamalardan birisi İbn Ebi’l İzz (rh.)’a aittir. O, Tahavi şerhinde bu konuda şöyle demektedir:

“Allah’ın Kitabı ve Rasûlünün sünnetinde te’vil, sözün sonuçta ulaştığı hakikat demektir. Buna göre haberin te’vili, haber olarak verilen şeyin kendisi demektir. İşin te’vili de emrolunan fiilin kendisi demektir. Nitekim Âişe -Radıyallahu anh- şöyle demiştir: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- rukûunda şöyle derdi: “Allah’ım, Rabbimiz Seni tesbih eder ve Sana hamdederiz. Allah’ım bana mağfiret buyur." O bu sözleriyle Kur’ân’ı te’vil ediyordu.
 
Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: "Onlar zamanı gelince bildirdiklerinin gerçekleşmesinden (te’vilinden) başkasını mı bekliyorlar? Onun bildirdiklerinin çıkacağı (te’vilinin gerçekleşeceği) günde evvelce onu unutanlar: Gerçekten de Rabbimizin peygamberleri bize hakkı getirmişlerdi... derler." (el-A’raf, 7/53)

Rüyanın te’vil edilmesi (yorumlanması), amelin te’vil edilmesi de buradan gelmektedir. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: "Babacığım, işte bu önceleri gördüğüm rüyanın te’vilidir (gerçekleşmesidir.)" (Yusuf, 12/100); "Bu hem daha hayırlı, hem de te’vil (sonuç) itibariyle daha güzeldir." (en-Nisa, 4/59); "Dayanamadığın şeylerin te’vilini sana haber vereyim" buyruğundan itibaren: "İşte senin dayanamadığın şeylerin te’vili (iç yüzü) budur." (el-Kehf, 18/78, 82)

Böyle bir te’vilin söz konusu olduğunu ve bunun ile alakalı emir ve nehiylerin bilindiğini kim inkar edebilir?

Allah ve ahiret günü hakkında haber vermek gibi haber türünden olan hususlara gelince; bunun hakikati demek olan te’vili bilinemeyebilir. Çünkü bunlar mücerred haber vermekle bilinmeyen şeylerdir. Zira haber veren kimse eğer haber verilen hususu tasavvur edememişse yahut bundan önce bunu bilmiyor ise hakikati demek olan te’vilini mücerred haber vermekle bilemez. İşte Yüce Allah’tan başka kimsenin bilmediği te’vil budur. Ancak böyle bir te’vilin söz konusu olamayacağını söylemek muhataba kavratma kastı güdülen mananın da bilinemeyeceğini söylemeyi gerektirmez.

Kur’ân-ı Kerîm’de üzerinde iyiden iyiye düşünülmesini Allah’ın emretmemiş olduğu hiçbir âyet yoktur. Kendisiyle neyin kastedildiğini bilinmesini sevmediği hiçbir âyet indirmemiştir. Her ne kadar onun te’vilinin bir bölümü ancak Yüce Allah tarafından bilinebiliyor ise de bu böyledir. İşte Kitap, sünnet ve selef’in sözlerinde te’vilin anlamı budur. Bu te’vil ister zahire uygun olsun, ister olmasın farketmez.

İbn Cerir ve benzeri bir çok müfessire göre te’vil’den kasıt, sözün açıklanması ve beyan edilmesi demektir. Bu ister ifadenin zahirine uygun olsun, ister olmasın farketmez. Bu da bilinen bir terimdir. Bu te’vil de tefsir gibidir. Doğru olanı övülmeye değer, batıl olanı da reddedilmelidir.

Yüce Allah’ın: "Halbuki onun te’vilini Allah’tan başkası bilmez. İlimde derinleşmiş olanlar ise..." (Al-i İmran, 3/7) âyetinde iki kıraat şekli vardır. Bir kıraate göre;: “Allah’tan başka" lafzı üzerinde vakıf (durak) yapılır. Bir diğer kıraate göre ise burada vakıf yapılmaz. Her iki kıraat de doğrudur.

Birinci kıraat şekline göre Yüce Allah’ın te’vilinin ilmini yalnız kendisine tahsis ettiği ve özü itibariyle müteşâbih olanlar kastedilir. İkincisi ise ilimde derinleşmiş olanların tefsirini bildikleri izafî (göreceli) müteşabih kastedilir. Buradaki tefsir’den kasıt da te’vil ile aynı şeydir.

"Allah" lafzı üzerinde durak yapanların maksadı te’vilin, manayı açıklamak şeklindeki tefsir anlamını kastetmezler. Çünkü bu takdirde Yüce Allah’ın, Rasûlü üzerine bütün ümmetin de, rasûlün de manasını bilemediği bir söz indirmiş olması anlamına gelir. O takdirde ilimde derinleşmiş olanların da; "Biz ona inandık, hepsi Rabbimiz nezdindendir" (Al-i İmran, 3/7) demenin ötesinde anlamı ile ilgili herhangi bir pay sahibi olmaları söz konusu olmaz. Bu kadarcık bir sözü ise ilimde derinleşmiş olmayan mü’minler de söyler. İlimde derinleşmiş olanların bu hususta diğer mü’minlerin avamından ayrıcalıklarının olması gerekir.

Nitekim İbn Abbas -Radıyallahu anh- şöyle demiştir: Ben te’vilini bilen ilimde derinleşmiş olanlardan birisiyim. Gerçekten de doğru söylemiştir. Çünkü Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- onun için şöyle dua etmiştir: "Allah’ım, onu dinde fakih kıl ve ona te’vili öğret." Bunu Buharî ve başkaları rivayet etmişlerdir. Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in duası ise asla reddolunmaz.

Mücahid dedi ki: Mushaf’ı başından sonuna kadar İbn Abbas’a arzettim. Her âyette onu durduruyor ve onun hakkında ona soru soruyordum.

Kur’ân-ı Kerîm’in tamamının manaları ile ilgili açıklamalarda bulunup, söz söylediğine dair ondan gelen nakiller mütevatir derecesine ulaşmıştır. O herhangi bir âyet hakkında: Bu, Yüce Allah’tan başka hiçbir kimsenin te’vilini bilemediği müteşabih türündendir, dememiştir.

Usul’de mezhep alimlerimizin: Müteşabih surelerin baş taraflarında bulunan mukatta’ harflerdir, şeklindeki sözlerine gelince -bu görüş İbn Abbas’tan da rivayet edilmektedir- bu harflerin anlamı hakkında çoğu kimseler söz söylemiş bulunmaktadır. Eğer bunların manaları biliniyor ise o takdirde müteşabih’in manası bilinmiş demektir. Eğer bilinmiyor ise işte müteşabih denilen buyruklar bunlardır, bunların dışında kalanlar ise manası bilinen buyruklardır, anlatılmak istenen işte budur.

Aynı şekilde Yüce Allah’ın: "Ondan bir kısım âyetler muhkem’dir. Bunlar Kitabın anasıdır. Diğer bir kısmı da müteşabihtir." (Al-i İmran, 3/7) diye buyurmaktadır.

Buradaki harfler ise mushaf’ın âyetlerini sayanların çoğunluğuna göre (bağımsız birer) âyet değildirler.

Fukahâ ve mütekellim’in müteahhir olanlarının açıklamalarına göre te’vil ise gerektirici herhangi bir delâlet dolayısı ile tercihe değer olan bir ihtimali bırakıp, ikinci derecede tercih edilebilecek bir ihtimale göre lafzı yorumlamak demektir.

İşte gerek haber kipi ile gerek talep uslubu ile varid olmuş bir çok ifade hakkında insanların anlaşmazlığa düştükleri te’vil şekli budur. Bu tür te’villerin sahih olanları ise Kitap ve sünnetin nass’larının delalet ettiğidir. Bunlara aykırı olan te’vil fasit te’vildir.

Bu tür açıklamalar, ilgili yerlerinde genişçe yapılmıştır. et-Tabsira adlı eserde belirtildiğine göre Nusayr b. Yahya el-Belhî, Ömer b. İsmail b. Hammad b. Ebi Hanife’den, o Muhammed b. el-Hasen’den -Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- rivayet ettiğine göre; kendisine Yüce Allah’ın sıfatlarını söz konusu edip de zahiri itibariyle teşbihe götüren (öyle olduğu iddia edilen) âyet ve haberler hakkında soru sorulmuş, o da şöyle cevap vermiştir: Biz bunları geldiği şekilde alırız, onlara iman ederiz ve bu nasıl, bu da nasıl olur demeyiz.

Ayrıca şunun da bilinmesi gerekir: Küfrü gerektiren fasit mana ne nass’ın zahirinden anlaşılandır, ne de nass’ın muktezasıdır. Nass’tan bunu anlayan kimsenin bu anlayışına sebeb ise kavrayışındaki bir kusur ve bilgisinin eksikliğidir.

İnsanların bazılarının söyledikleri sözlerin anlaşılıp, aktarılmasıyla ilgili olarak: "Nice doğru sözü ayıplayan kimse vardır ki bunun asıl sebebi hastalıklı anlayıp kavramadır" denildiğine göre; sözlerin en doğrusu ve en güzeli olan Yüce Allah’ın buyruklarının (yanlış anlaşılması) hakkında ne denilebilir? Çünkü O’nun bu Kitabı: "Bu, âyetleri sağlamlaştırılmış, sonra da Hakim ve Habir olan Allah tarafından geniş geniş açıklanmış bir kitaptır." (Hud, 11/1) Bu gibi yanlış te’villerde bulunanların sözlerinin gerçek manası şudur: “Kur’an ve hadisin zahirî ifadeleri küfür ve sapıklıktır. Onda inanılmaya elverişli yeterli bir açıklama yoktur. Tevhid ve tenzih onlarda gereği kadar açıklanmamıştır.” İşte yanlış te’villerde bulunanların ifadelerinin gerçek anlamı budur.

Hakikat şu ki: Kur’ân’ın delalet ettiği herbir şey, hakkın kendisidir. Batıl olan bir şeye Kur’ân’ın delalet etmesi mümkün değildir. Bu hususta tartışanlar ise mutlaka başka türlü yorumlanması gereken batıl’a delalet ettiğini iddia etmektedirler.

Bunlara şöyle denilir: Sizin açtığınız bu kapı ile ve bu yolla eğer size gerçek anlamıyla ve pek az alanlarda mü’min kardeşlerinize karşı zafer kazanacağınız iddiasında iseniz şunu biliniz ki; çeşitli müşrik ve bid’atçiler önünde de asla kapatamayacağınız ve aleyhinize sonuç verecek bir kapı açmış oluyorsunuz.

Çünkü sizler şer’î herhangi bir delil olmaksızın Kur’ân-ı Kerîm’in ifadelerinden anlaşılan delâleti başka cihetine yönlendirmeyi ve başka türlü anlamayı uygun bir yol olarak seçerseniz, peki hangi nass’ın te’vil edilmesinin uygun olacağı, hangisinin uygun olmayacağı hususunu tesbitte kullanılacak ölçü ne olacaktır?

Şâyet: Aklî delilin kat’î bir şekilde imkansız olduğuna delalet ettiği şeyi te’vil ederiz. Aksi takdirde kabul ederiz; diyecek olursanız size şöyle denilir: Aklî bakımdan kat’î olanı hangi akıl ile tartacağız? Şüphesiz ki Karmatî ve Batınî olan bir kimse kat’î delillerin şeriatın zahirinden anlaşılan hükümlerin batıl olduğuna delalet ettiğini iddia eder.

Filozof kendisine göre kat’î delillerin, cesetlerin öldükten sonra diriltilmesinin batıl olduğuna delalet ettiğini iddia etmektedir.

Mutezile’ye mensup bir kimse kat’î delillerin Yüce Allah’ın görülmesinin imkansız olduğunu ortaya koyduğunu iddia ederken aynı zamanda Yüce Allah’ın zatı ile ilim, kelam ya da rahmetin kaim olmasının imkansız olduğunu da ileri sürmektedir...

Kısacası sahipleri tarafından aklî delillerin gerektirdiği te’viller olarak ileri sürdükleri te’vil çeşitleri burada sayılamayacak kadar pek çoktur.

O vakit iki büyük sakınca da kaçınılmaz olur:

1- Böyle bir şeyin aklen mümkün olup olmadığı hususunda enine boyuna oldukça uzun ve etraflı araştırmalar yapmadan önce Kitap ve Sünnetin anlamlarından hiçbir şeyi kabul etmeyeceğiz. Kitap hakkında anlaşmazlığa düşmüş herbir kesim de aklın kabul ettiği kanaatlere delâlet ettiğini iddia etmekte ve sonunda iş şaşkınlığa varmaktadır.

2- Artık kalpler Rasûlün verdiği haberlerinde hiçbir şeyi katiyetle kabul etmez bir hal alır. Çünkü maksadın zahir’den anlaşılan olduğuna güvenilmez. Te’viller ise birbiriyle çatışıp durmaktadır. O bakımdan Kitap ve Sünnetin Allah’ın kullarına haber verdiği hususlara delalet ve irşad etme özelliğinden uzaklaştırılması gerekir. Halbuki peygamberin özelliği ise haber vermektir. Kur’ân ise en büyük haberdir (en-Nebeu’l-Aziym’dir.) Bundan dolayı te’vilcilerin Kitap ve Sünnetin nass’larını dayanak almak için değil, görüşlerini desteklemek için zikrettiklerini görüyoruz. Şâyet aklın kendisine delâlet ettiğini iddia ettikleri hususa uygun düşerse bu nassları kabul ederler, eğer muhalif olursa ona göre te’vil ederler. Bu ise zındıklık ve ahkamdan sıyrılıp kurtulmanın kapısını açmaktır. Yüce Allah’tan esenlik dileriz.” (Şerh’ul Akidet’it Tahaviyye, 1/251-258)

Tahavi şarihinin sözleri başka bir açıklamaya çok hacet bırakmasa da bu uzun ve faydalı alıntıyı şöyle özetlemek mümkündür:

Tevil kelimesi, Arap lügatinde bir işin hakikati anlamında kullanılır. Bazen tefsir ve açıklama manasında da kullanılabilir. Şu anki yaygın olan “sözü zahiri manasından farklı şekilde yorumlamak” şeklindeki manası ise sonradan ihdas edilmiştir ve Kuran’da tevilin bu manada kullanılması mümkün değildir. Dolayısıyla bu ayeti müteşabihlerin tevilini yani zahir manalarına aykırı olan hakiki manalarını Allahtan başka kimse bilmez şeklinde yorumlamak mümkün değildir. Keza tevili tefsir manasında aldığımızda müteşabihlerin, tefsirini ve manasını Allahtan başka kimse bilmez şeklinde yorumlamak da mümkün değildir. Çünkü İbn Abbas gibi sahabelerin tevili bildikleri ve Kuranı baştan sona tefsir ettikleri nakledilmiştir. Zaten Kuran’da bu şekilde manası hiç bilinmeyen ayetlerin yer alması ilahi hikmete ve Kuran’ın apaçık bir kitap olmasına da muhaliftir. Şu halde yalnızca Allah’ın bildiği tevil, bu müteşabih nassların hakikatleri, künhü ve mahiyetidir. Yani sıfatlar konusuna tatbik ettiğimizde sıfatların keyfiyeti sadece Allah’ın bilebileceği müteşabihler kapsamındadır. Sıfatların manası ise malumdur. Bu sıfatların zahir manalarının küfür ve dalalet olduğunu ileri sürmek, kendisi küfür ve dalalet olan bir sözdür. Ayrıca bunda insanların Kuran’a olan güvenini sarsma söz konusudur. Öyle ki bundan dolayı insanlar kendilerine en açık nasslar okunduğunda dahi bunun bilmediğimiz bir tevili olabilir gerekçesiyle naslardan yüz çevirecek hale gelebilirler ki zaten günümüzde insanlar bu hale gelmiştir. Vallahu a’lem.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1637
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bu bölümde inşallah selef imamlarının sıfat naslarına yaptıkları açıklamalar ve tefsirler, verdikleri manalar tafsilatlı olarak nakledilecektir. Buna dair nakil yapmaya ilk olarak istiva sıfatından başlayacağız. Selef alimlerinin istivayı Arap diline göre tefsir ettikleri açık bir şekilde nakledilmiştir. İbn’ul Kayyim (rh.a) Nuniye’sinde selefin Arşa yani tahta istivaya yaptığı dört açıklama şekli nakletmiştir ki onlar da şunlardır:

1-   استقر yani karar kıldı, yerleşti
2-   علا üstüne çıktı
3-   ارتفع yükseldi
4-   صعد üzerine çıktı.

Bir de bu manaların, bilhassa da istikrar manasının delalet ettiği kuud veya cülus yani oturma şeklinde bir tefsir de bazı selef imamlarından nakledilmiştir. Biz Allaha hamdolsun istiva hakkındaki çalışmamızda selefin istiva hakkında yaptıkları tefsirlerin kaynaklarını bulup naklettik. Sözkonusu yazıya müracaat edilebilir: http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1474.0

Selef, istivayı Arap dilindeki bu zahiri manaları üzere tefsir ettiği gibi bunu manası bilinmeyen bir lafız veya sıfat olarak değil, bizzat hakiki anlamda bir sıfat olarak kabul etmişler ve bunu bu şekilde kabul etmeyen Cehmiye ve Mutezile gibi fırkalara reddiyede bulunmuşlardır. Buna dair misaller Zehebi’nin el-Uluvv kitabında, Lalekai’nin es-Sunne’sinde ve selefin asarını ihtiva eden diğer kitaplarda bulunabilir. Selef imamları ile bu bidat fırkaları arasındaki tartışmayı sadece bu istiva lafzı ve benzerleri–içi boşaltılmış ve manadan arındırılmış bir şekilde- Allah’a nisbet edilecek mi edilmeyecek mi şeklinde lafzi bir tartışma olarak değerlendirmek meselenin hakikatinden uzaklaşmak demektir. Tıpkı Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile müşrikler arasındaki ihtilafın mücerred kelime-i şehadetin lafzını kabul edip etmemek üzerinde olduğunu zannedenlerin bu zannı nasıl bir asla dayanmıyorsa selef imamları ile sıfat inkarcısı fırkaların arasındaki ihtilafın da mücerred lafzı isbat edip etmeme üzerinde geliştiğini varsaymak da doğru değildir. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) eğer kelime-i tevhidle müşriklerin dinini inkar etmeyi, şirkin aslını ortadan kaldırmayı hedeflemeseydi bu savaşlar cereyan etmezdi. Keza selef de bu sıfatların hakiki manalarını isbat etmiş olmasalardı sırf Kuranda ve sünnette geçtiği gerekçesiyle Allahu teala’ya istiva, nüzul, el, göz gibi lafızları isbat etmelerinden dolayı bidat ehliyle yeri geldiğinde savaş, hapis, işkence gibi şeylere sebebiyet veren şiddetli münazaralara girmezler ve onlardan “Müşebbihe” damgası yemezlerdi. Nitekim seleften gelen birtakım haberler onların istiva ve uluvvu bizzat hakiki anlamda kabul ettiklerini göstermektedir.
Mesela onlar Arşa istivayı anlatırken “Mahlukatından ayrıdır” tabirini kullanmışlardı. Halbuki Kuran ve sünnette böyle bir ifade geçmez. Lakin Allah’ın mahlukatın üstünde oluşunu anlatan nasslar bu manaya işaret ettiği için bunu kullanmışlar ve bununla Kuran’da geçtiği için Arşa istivayı kabul eden, lakin bunun içini boşaltıp hakiki manasından uzaklaştıran Cehmileri engellemek istemişlerdir. Zehebi’nin bu babta naklettiği bir haber bu hususta selefin yaklaşımını açıkça göstermektedir:

قَالَ ابْن أبي حَاتِم حَدثنَا عَليّ بن الْحسن بن يزِيد السّلمِيّ سَمِعت أبي يَقُول سَمِعت هِشَام بن عبيد الله الرَّازِيّ وَحبس رجلا فِي التجهم فجيء بِهِ إِلَيْهِ ليمتحنه فَقَالَ لَهُ أَتَشهد أَن الله على عَرْشه بَائِن من خلقه فَقَالَ لَا أَدْرِي مَا بَائِن من خلقه فَقَالَ ردُّوهُ فَإِنَّهُ لم يتب بعد // كَانَ هِشَام بن عبيد الله من أَئِمَّة الْفِقْه على مَذْهَب أبي حنيفَة تفقه على مُحَمَّد بن الْحسن كَانَ ذَا جلالة عَجِيبَة وَحُرْمَة عَظِيمَة بِبَلَدِهِ توفّي سنة إِحْدَى وَعشْرين وَمِائَتَيْنِ

“İbn Ebi Hatim der ki: Bize Ali bin Hasen bin Yezid es-Sulemi anlattı ve dedi ki: Ben babamı şöyle derken işittim: Ben Hişam bin Ubeydillah er-Razi’yi işittim ki o, cehmilik suçlamasıyla bir adamı hapsetmiş, nihayet imtihan için adam ona getirilince ona demişti ki: ‘Sen Allah’ın arşının üzerinde yarattıklarından ayrı olarak bulunduğuna şehadet ediyor musun?’ Adam bunun üzerine ben, yarattıklarından ayrıdır ne demek bilmiyorum, deyince şöyle dedi: Bunu geri götürün, bu daha tevbe etmemiş!

Hişam bin Ubeydillah, Ebu Hanife mezhebi üzere olan fıkıh imamlarından birisi idi. (Ebu Hanife’nin öğrencisi) Muhammed bin Hasen’den fıkıh öğrendi. Acaib bir celalet (şan, şeref) ve büyük bir hürmet sahibi idi. 221 yılında vefat etmiştir.” (el-Uluvv, sf 169)

Görüldüğü üzere sözkonusu şahıs aynı Mufavvida mantığıyla ayette geçen ‘Arşın üzerinde’ lafzına itiraz etmemiş, lakin ayette geçmeyen  ‘yarattıklarından ayrı olarak’ lafzına itiraz etmiş, bunun üzerine onun Cehmilikten tevbe etmediğine hükmedilmiştir ki doğrusu da budur. Zira istiva sıfatını bu şekilde hakiki anlamda kabul etmeyen herkeste Cehmilikten bir pay vardır. Lalekai (es-Sunne, 3/445) ve İbn Batta (el-İbane, 7/158), Ahmed bin Hanbel’in bu husustaki görüşünü şu şekilde nakletmektedir:


وَقَالَ يُوسُفُ بْنُ مُوسَى الْقَطَّانُ: قِيلَ لِأَبِي عَبْدِ اللَّهِ: وَاللَّهُ تَعَالَى فَوْقَ السَّمَاءِ السَّابِعَةِ عَلَى عَرْشِهِ بَائِنٌ مِنْ خَلْقِهِ، وَقُدْرَتُهُ، وَعِلْمُهُ بِكُلِّ مَكَانٍ؟ قَالَ: نَعَمْ عَلَى عَرْشِهِ لَا يَخْلُو شَيْءٌ مِنْ عِلْمِهِ

“Yusuf bin Musa el Kattan, dedi ki: Ebu Abdillah’a denildi ki: Allahu Teala, yedi kat göğün üstünde, Arşının üzerinde, yarattıklarından ayrı olarak bulunur. Kudreti ve ilmi ise her yerdedir. Dedi ki: Evet, O Arşının üzerindedir ve hiçbir şey Onun ilminin dışında olamaz.”

Rey şehrinin imamlarından Ebu Zur’a ve Ebu Hatim (Lalekai, 1/197 ve 202) ve selefin önde gelen imamlarından olan Abdullah ibn’ul Mübarek ve İshak bin Rahuye de (el-Uluvv, sf 177) Allahu Teala’nın Arşı üzerinde olup mahlukatından bain yani ayrı olduğunu söyleyenler arasındadır. Bu, arşa istiva sıfatına verilen bir mana ve tefsir olduğu gibi, sonraki bazı Eşarilerin “mahlukatından ne ayrıdır, ne de onlarla bitişiktir” tarzı içi boş kelamlarına bir reddiyedir.

Yine buna benzer bir şekilde selefin son dönemlerinden itibaren bazı alimler, Allahu Teala’nın “bizatihi” yani zatıyla Arşın üzerinde olduğunu ifade etmişler ve bununla da Allahu teala’nın Arşın üzerinde olmadığını, zatıyla değil de istilasıyla, hükümranlığıyla Arşın üzerinde galip olduğunu kasdeden Cehmiye’yi reddetmek istemişlerdir. İmam Şafii’nin talebesi el-Müzeni (v. 264) bunlardan birisidir. O, Şerh’us Sunne adıyla telif ettiği akide metninin girişinde (sf 75) şöyle demektedir:


عَال على عَرْشه فِي مجده بِذَاتِهِ “O, bütün azametiyle Arşının üzerine zatıyla yükselmiştir.”

Sözkonusu kitapta buna benzer akidevi mevzulardan bahsettikten sonra şöyle demiştir:


هَذِه مقالات وأفعال اجْتمع عَلَيْهَا الماضون الْأَولونَ من أَئِمَّة الْهدى وبتوفيق الله اعْتصمَ بهَا التابعون

“Bu sözler ve fiiller hakkında daha önceki hidayet imamları icma etmiş, yine Allah’ın inayetiyle tabiun da bunlara sarılmıştır.”

Böylece Müzeni (ra); Allahu Teala’nın zatıyla Arşın üzerinde olduğu meselesi ve diğer zikrettiği meselelerin ihtilaflı konular değil bizzat icmai meseleler olduğunu beyan etmektedir.

Yine Osman b. Said ed-Darimi (v. 280), Osman bin Ebi Şeybe (v. 297), İbn Zeyd el Kayravani (v. 386), Abdulkadir el Geylani (v. 561) gibi bir çok alim Allahu Teala’nın zatıyla Arşın üzerinde olduğunu ifade etmişler, onlardan bazıları da yine bu hususta icma nakletmişlerdir. Bu mesele daha önce tafsilatıyla ele alınmıştır. http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1070.0

Keza “hadd” meselesi de böyledir. Abdullah bin Mübarek, Ahmed bin Hanbel ve İshak bin Rahuye gibi selef imamları ve de onların yolundan giden halef alimleri Allahu Teala’nın Arşın üzerinde olduğunu ve bunun onunla mahlukatı arasında bir hadd yani sınır olduğunu açıkça ifade etmişlerdir. Bu ise açıkça Arşa istiva sıfatına yapılan bir açıklamadır. Bu konu daha önce şu adreste geçmişti. http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1467.0

İşte bütün bunlar açıkça istiva sıfatına yapılan tefsirler ve verilen manalardır, istivanın mecazi manada veya manadan arındırılmış bir şekilde değil bizzat hakiki manada kabul edildiğini gösteren ibarelerdir.

Daha önce de seleften naklettiğimiz istiva hakkındaki tefsir ve açıklamalar, onların sıfat ayetlerinin manasını tefviz etmedikleri, bilakis açıklamaya çalıştıkları hususunda yeterlidir. Onlar, sıfatların manasını açıklamışlar, sadece keyfiyetini Allaha havale etmişlerdir.Selef imamlarının tefsir ettiği sıfat nassları bunlarla sınırlı değildir. Biz şimdi inşallah onların diğer sıfat naslarına yaptığı tefsirlerden de bazı numuneler zikretmek istiyoruz.

Allahu Teala; “gelme” sıfatı hakkında şöyle buyurmaktadır:

هَلْ يَنْظُرُونَ إِلَّا أَنْ يَأْتِيَهُمُ اللَّهُ فِي ظُلَلٍ مِنَ الْغَمَامِ وَالْمَلَائِكَةُ وَقُضِيَ الْأَمْرُ وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الْأُمُورُ

“Onlar, ancak Allah’ın ve meleklerin buluttan gölgeler içinde gelmesinden ve işin bitirilmesinden başka bir şeyi mi bekliyorlar? Bütün işler ancak Allah’a döner.” (Bakara: 210)

Taberi, bu ayetin tefsirinde Ebu Hureyre kanalıyla Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kıyamet gününü tasvir ederken şöyle buyurduğunu nakletmektedir:

حتى نزل الجبار في ظُلل من الغمام والملائكة

“Nihayet Cebbar olan Allah ve melekler buluttan gölgelikler içerisinde iner.”

İbn Kesir (rh.a) ilgili ayetin tefsirinde bu hadisi zikretmeden önce bu hadisin, müsned sahipleri ve başkalarının rivayet etmiş olduğu meşhur bir hadis olduğunu söylemiştir. Ardından  Abdullah bin Amr’ın bu ayetle alakalı şu açıklamasını nakletmektedir:

يَهْبِطُ حِينَ يَهْبِطُ وَبَيْنَهُ وَبَيْنَ خَلْقه سَبْعُونَ أَلْفَ حِجَاب

“İndikçe iner, onunla mahlukatı arasında yetmiş bin perde vardır”

Bunu İbn Ebi Hatim isnadıyla nakletmiştir. Ayrıca Ebu’ş Şeyh, el-Azme, 2/676’da bunu tahric etmiştir. Abdullah bin Amr (ra)’ın Allah’ın gelmesini, “inmesi” olarak tefsir ettiği açıkça görülmektedir. Zaten konuyla ilgili merfu hadis de buna işaret etmektedir.

Selef alimlerinden birisi olan Muhammed bin Ka’b el Kurazi ise Ömer bin Abdulaziz’in huzurunda şunları anlatmıştır:

إِذَا فَرَغَ اللَّهُ مِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ وَأَهْلِ النَّارِ أَقْبَلَ تَبَارَكَ وَتَعَالَى فِي ظُلَلٍ مِنَ الْغَمَامِ وَمَعَهُ الْمَلَائِكَةُ , فَيَقِفُ عَلَى أَهْلِ أَوَّلِ دَرَجَةٍ مِنَ الْجَنَّةِ

“Allahu Teala cennetlikler ve cehennemliklerle işini bitirdikten sonra –Tebareke ve Teala- buluttan gölgelikler içinde, beraberinde melekler de olduğu halde ilerler, cennetin ilk derecesinin üstünde durur.” Lalekai bunu isnadıyla beraber rivayet etmiştir. (es-Sunne, 3/500)

Burada imam (ra) hem ayette geçen gelme sıfatını öne doğru çıkmak, ilerlemek, yönelmek gibi manalara gelen “ikbal” kelimesiyle tefsir etmiş, hem de bu gelmenin hakiki bir geliş olduğunu açıkça ortaya koyacak şekilde olayı tasvir etmiştir. Bütün bunlar gelmekten kasıd, Allahın emri gelmesidir diyen tevilcilerin veyahut da bundan ne kasdedildiğini bilmeyiz diyen tefvizcilerin aleyhinedir.

Allahu Teala’nın nüzul yani inme sıfatına gelince; Onun her gecenin son üçte birinde dünya semasına ineceği hususu sahih hadislerde varid olmuştur. Selef, gerek nüzülü gerekse gelmek gibi benzeri sıfatları zahiri manası üzere kabul etmiş ve bunların ortak manası olan “hareket”i Allahu Teala’ya nisbet etmişlerdir. Ahmed bin Hanbel’in öğrencisi olan Harb el Kirmani ise “Mesail” adlı eserinde “el-Kavlu bi’l Mezheb” adı altında akideyle alakalı müstakil bir bölüm açmış ve sözkonusu risaleye şu ifadelerle başlamıştır:

هذا مذهب أئمة العلم وأصحاب الأثر وأهل السنة المعروفين بها المقتدى بهم فيها، وأدركت من أدركت من علماء أهل العراق والحجاز والشام وغيرهم عليها فمن خالف شيئًا من هذه المذاهب، أو طعن فيها، أوعاب قائلها فهو مبتدع خارج من الجماعة زائل عن منهج السنة وسبيل الحق، وهو مذهب أحمد وإسحاق بن إبراهيم بن مخلد، وعبد الله بن الزبير الحميدي وسعيد بن منصور، وغيرهم ممن جالسنا وأخذنا عنهم العلم

“Bu, bu hususta meşhur olan ve kendilerine uyulan ilim imamlarının ve eser ashabının ve de ehli sünnetin mezhebidir. Benim yetiştiğim Irak, Hicaz, Şam ve diğer beldelerin ahalisinden alimler bu akide üzeredir. Dolayısıyla her kim bu mezhepten, görüşten herhangi bir şeye muhalefet eder veya ona dil uzatır veyahut da bunu savunanı ayıplarsa o kimse bidatçıdır, cemaatten ayrılmıştır, sünnet menhecinden ve hak yolundan uzaklaşmıştır. Yine o, Ahmed, İshak bin İbrahim bin Mahled, Abdullah bin ez-Zubeyr el-Humeydi, Said bin Mansur ve diğerlerinden meclislerinde bulunduğumuz ve kendilerinden ilim aldığımız kimselerin de mezhebidir.”

Görüldüğü üzere Harb el Kirmani’nin (v. 280) risalesinde zikrettiği görüşler, Ehli sünnetin ve selef imamlarının icma ettiği meselelerdir ve onların arasında şu da yer almaktadır:

يتكلم ويتحرك “O konuşur ve hareket eder” (Mesail’u Harb, 3/974)

Böylece o, Allah hakkında hareketin isbatını bütün selefin görüşü olarak nakletmektedir. Yine yukarda Ebubekr ibn’ul Arabi’nin kitabından “Evzai ise ‘Rabbimiz dünya semasına iner’ kavlinin manası nedir diye sorulduğunda ‘Allah dilediğini yapar’ demiş ve bunu (yani nüzülü/inmeyi) fiili sıfatlardan kabul etmiştir.” Sözünü aktarmıştık. Bütün bunlar inme manasındaki nüzul ve hubut, gelme manasındaki ityan ve meci gibi sıfatlara yapılan tefsirlerdir ve de bu sıfatların selef nezdinde hakiki manaları üzere kabul edildiğini gösteren karinelerdir.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1637
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Kelam yani konuşma sıfatına gelince; Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:

وَكَلَّمَ اللَّهُ مُوسَى تَكْلِيمًا  “Allah Musa ile gerçekten konuştu” (Nisa: 164)

Bu ayetin tefsirinde Taberi, Nuh bin ebi Meryem’den şöyle nakletmektedir:


حدثنا ابن حميد قال، حدثنا يحيى بن واضح قال، حدثنا نوح بن أبي مريم، وسئل: كيف كلم الله موسى تكليمًا؟ فقال: مشافهة.

(İsnadı zikrettikten sonra) “Nuh bin ebi Meryem’e ‘Allah Musa ile gerçek manada nasıl konuştu’ diye sorulduğunda şöyle cevap verdi: Karşılıklı sözlü olarak…”

Abdullah bin Ahmed de Nuh’tan aynısını nakletmiş, Vail bin Davud’dan da şöyle nakletmiştir:

مُشَافَهَةً مِرَارًا “Defalarca karşılıklı konuştular” (es-Sunne, no: 546)

Bu rivayetin benzeri Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den merfu olarak nakledilmiş, ne var ki bu hadiste karşılıklı konuşma Musa (as)’dan ziyade Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e verilen bir ikram olarak vasfedilmiştir. Darakutni, Ruyetullah adlı eserinde (no: 168) bu hadisi şöyle nakletmektedir:


حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ مَخْلَدٍ، حَدَّثَنَا جَعْفَرُ بْنُ أَبِي عُثْمَانَ الطَّيَالِسِيُّ، حَدَّثَنَا يَحْيَى بْنُ مَعِينٍ، حَدَّثَنَا أَبُو عُبَيْدَةَ الْحَدَّادُ، حَدَّثَنَا سُلَيْمَانُ بْنُ عُبَيْدٍ أَبُو الْحَسَنِ، حَدَّثَنَا الضَّحَّاكُ بْنُ مُزَاحِمٍ، أَسْنَدَهُ إِلَى عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، يَرْوِيهِ عَنْ رَبِّهِ عَزَّ وَجَلَّ قَالَ: «نَحَلْتُ إِبْرَاهِيمَ خُلَّتِي، وَكَلَّمْتُ مُوسَى تَكْلِيمًا، وَأَعْطَيْتُ مُحَمَّدًا كِفَاحًا» ، قَالَ رَجُلٌ مِنَ الْقَوْمِ: مَا الْكِفَاحُ؟ قَالَ: " يَا سُبْحَانَ اللَّهِ، يَخْفَى الْكِفَاحُ عَلَى رَجُلٍ عَرَبِيٍّ، الْكِفَاحُ: الْمُشَافَهَةُ "

(İsnadı zikrettikten sonra) Dahhak bin Müzahim, İbn Mesud’a isnad ederek şöyle dediğini nakletti: Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Rabbi Azze ve Celle’den rivayet ederek şöyle buyurduğunu nakletti: İbrahim’i halilliğimi (yakın dostluğumu) verdim, Musa’yla gerçek manada konuştum. Muhammed’e de ‘kifah’ı bahşettim. O topluluktaki bir adam dedi ki: Kifah nedir? (Dahhak) şöyle dedi: Ya Subhanallah! Araplardan birisine kifah kelimesi gizli kalıyor! Kifah, müşafehe yani karşılıklı konuşmadır.”

Bu hadisin sıhhat durumunu Allah bilir, lakin bu tarz rivayetlerin kitaplarda yer alması, selefin bunları nakletmesi dahi sıfatların manasını dil kaidelerine göre açıklamanın ve eş anlamlı kelimelerini zikretmenin selef nezdinde meşru sayıldığını göstermektedir. Bütün bu haberlerde kelam sıfatının Arap diline göre tefsiri sözkonusudur. Bunlar haricinde başta İmam Buhari ve Ahmed olmak üzere selef imamları Allahu Teala’nın kendine mahsus bir ses ile konuştuğunu açıkça ifade etmişler ve de Allah’ın kelamının harf ve ses ile olduğu sünnet imamları tarafından açıkça beyan edilmiştir. Bütün bunlar kelam sıfatının açıklamasıdır, kelamın insanlar tarafından bilinen bir konuşma olup hakiki manada olduğunu gösterir ve de Eşarilerin kelamı ezeldeki bir konuşma olarak nitelendirmesine reddiye teşkil eder. Bunların izahı daha önce geçmişti. http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=886.0

Allahu Teala’nın el sıfatına gelince; O, İblis aleyhilla’ne’ye hitaben şöyle buyurmuştur:

مَا مَنَعَكَ أَنْ تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّ “İki elimle yarattığıma seni secde etmekten alıkoyan şey nedir?” (Sad: 75)

Hadis imamlarının önde gelenlerinden İbn Mendeh v.395) “Er-Reddu ale’l Cehmiyye” adlı eserinde (sf 34) bu ayetle alakalı bir bab açmış ve bab başlığında şöyle demiştir:

ذِكْرُ مَا يُسْتَدَلُّ بِهِ مِنْ كَلَامِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَى أَنَّ اللَّهَ جَلَّ وَعَزَّ خَلَقَ آدَمَ عَلَيْهِ السَّلَامُ بِيَدَيْنِ حَقِيقَةً

“Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sözlerinden Allah Azze ve Celle’nin Adem as’ı hakiki manada iki elle yarattığına dair istidlal edilen hususlara dair”

Böylece nasslarda zikredilen el’in hakiki bir el olduğunu beyan etmektedir.

Allahu Teala yine şöyle buyurmaktadır
:

وَقَالَتِ الْيَهُودُ يَدُ اللهِ مَغْلُولَةٌ غُلَّتْ أَيْدِيهِمْ وَلُعِنُوا بِمَا قَالُوا بَلْ يَدَاهُ مَبْسُوطَتَانِ يُنفِقُ كَيْفَ يَشَاءُ

“Yahudiler, Allah’ın eli bağlıdır dediler. Bu dediklerinden ötürü elleri bağlansın ve lanete uğrasınlar! Bilakis Onun iki eli de açıktır, istediği gibi infak eder.” (Maide: 64)

İbn Kuteybe (v. 276) bu ayetle alakalı şöyle demektedir:


فإن قال لنا: ما اليدان ههنا قلنا هما اليدان اللتان تعرف الناس كذلك قال ابن عباس في هذه الآية: (اليدان اليدان)

“Eğer bize derse ki: Buradaki iki el nedir? Deriz ki: Bu, insanların bildiği iki eldir. Nitekim İbn Abbas da bu ayet hakkında şöyle demiştir: İki el, iki eldir.” (el-İhtilaf fi’l Lafz, sf 41)

Görüldüğü gibi açıkça ayette geçen iki elden kasdın bildiğimiz el olduğunu söylemekte ve eli bu şekilde hakiki, zahiri manasıyla tefsir etmektedir. Buradaki elden kasıd nimet, kudret veya manası bilinmeyen bir şey değildir. Lakin ne var ki bu el, Allah’ın şanına layık olan, mahlukatın ellerine benzemeyen bir eldir. İbn Kuteybe’nin naklettiğine göre İbn Abbas (ra) da eli bu şekilde hakiki manasıyla tefsir etmiştir. Bu rivayeti başka bir yerde bulamadım. Lakin İbn Abbas’ın öğrencisi İkrime (ra)’ın bu ayetle alakalı kavlini İbn Ebi Hatim şu şekilde isnadıyla nakletmektedir:

ذُكِرَ عَنِ الْفَضْلِ بْنِ مُوسَقٍ , ثنا الْحُسَيْنُ بْنُ فَايِدٍ , عَنْ يَزِيدَ النَّحْوِيِّ , عَنْ عِكْرِمَةَ , فِي قَوْلِهِ: {بَلْ يَدَاهُ مَبْسُوطَتَانِ} [المائدة: 64] قَالَ: يَعْنِي الْيَدَيْنِ

(İsnadı zikrettikten sonra) “Onun iki eli açıktır” bununla iki eli kasdetmiştir.” ( Tefsiru İbn Ebi Hatim, no: 6580)

Yani bildiğimiz iki eli demiştir. Bunun yanı sıra seleften bazılarının Allahu Teala’nın bazı mahlukata bizzat elleriyle dokunduğunu, temas ettiğini, elleriyle yarattığını ifade etmeleri de aynı şekilde eli hakiki anlamda bir sıfat olarak tefsir ettiklerini gösterir. Bu husus daha önce izah edilmişti. http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1474.msg4828#msg4828

Vech yani yüz sıfatı hakkında ise Allahu Teala şöyle buyurmuştur:

 كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلاَّ وَجْهَهُ “Onun yüzü dışında her şey yok olmaya mahkumdur” (Kasas: 88)

كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ (26) وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ “Onda bulunan her şey fanidir. Ancak Rabbinin yüzü baki kalacaktır.”

Hafız İbn Mendeh (rh.a) bu iki ayet hakkında müstakil bab açmış ve şöyle demiştir:


وَذكر مَا ثَبت عَن النَّبِي صلى الله عَلَيْهِ وَسلم مِمَّا يدل على حَقِيقَة ذَلِك.

“Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’den sabit olan ve bunun hakiki manada olduğuna delalet eden hususlara dair” (er-Reddu ale’l Cehmiyye, sf 50)

Bunun ardından konuyla alakalı delilleri sıralamaktadır ki bunlar arasında Allah’ın yüzünün nurundan bahseden hadisler ve kıyamet günü müminlerin Rabblerinin yüzüne bakmalarından haber veren deliller yer almaktadır. Bunlardan en bilineni şu ayeti kerimedir:

وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌ إلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ “O gün yüzler vardır, ışıl ışıldır Rabblerine bakarlar.” (Kıyame: 22)

İbn Mendeh’in ilgili yerin devamında zikrettiği gibi selef bu ayeti Rabb Teala’nın yüzüne bakmak olarak tefsir etmiştir. İşte bütün bunlar, yüzün de hakiki anlamda bir sıfat olduğunu göstermektedir. Hakikat üzere olması ise lügatte bilinen mana üzere olması demektir.

Göz sıfatı hakkında ise Allahu teala şöyle buyurmaktadır:

تَجْرِي بِأَعْيُنِنَا “Gözlerimizin önünde akıp gitsin” (Kamer: 14)

Lalekai, (es-Sunne, no: 691) senediyle İbn Abbas’tan şu haberi nakletmektedir:

أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ مُحَمَّدٍ الْفَقِيهُ، قَالَ: أَخْبَرَنَا عُمَرُ بْنُ أَحْمَدَ الْوَاعِظُ، قَالَ: ثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ سُلَيْمَانَ، قَالَ: ثَنَا عَلِيُّ بْنُ صَدَقَةَ، قَالَ: ثَنَا حَجَّاجٌ، عَنِ ابْنِ جُرَيْجٍ، عَنْ عَطَاءٍ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، فِي قَوْلِهِ عَزَّ وَجَلَّ {تَجْرِي بِأَعْيُنِنَا} [القمر: 14] قَالَ: أَشَارَ بِيَدِهِ إِلَى عَيْنَيْهِ

“(İsnadı zikrettikten sonra) İbn Abbas, “Gözlerimizin önünde akıp gitsin” (Kamer: 14) kavli hakkında gözlerine işaret etti.”

İbn Abbas’ın bu tavrı ayetteki göz ifadesini hakiki bir göz olarak tefsir ettiğini açıkça göstermektedir. Kuşkusuz bu göz mahlukatın gözleri gibi olmayan Allahın şanına layık bir gözdür. İbn Abbas'ın göze işaret etmesi, Allah'ın gözünün mahlukatın gözü gibi olmasını gerektirmez lakin dilde göz deyince akla gelen mananın Allaha layık olan bir şekilde izafe edileceğini gösterir. Selef nezdinde Rahman’ın iki gözü vardır ve O, bunlarla görür. İbn Huzeyme (rh.a) bu hususta şöyle demektedir:

نَحْنُ نَقُولُ: لِرَبِّنَا الْخَالِقِ عَيْنَانِ يُبْصِرُ بِهِمَا مَا تَحْتَ الثَّرَى , وَتَحْتَ الْأَرْضِ السَّابِعَةِ السُّفْلَى، وَمَا فِي السَّمَاوَاتِ الْعُلَى، وَمَا بَيْنَهُمَا مِنْ صَغِيرٍ وَكَبِيرٍ

Biz deriz ki: Yaratan Rabbimizin iki gözü vardır. Öyle ki onlar vasıtasıyla toprağın altındakileri, en alttaki yedinci kat yerin altındakileri ve en üstteki göklerde bulunanları ve aralarındaki büyük küçük ne varsa hepsini görür. (Kitab’ut Tevhid, 1/114)

Bütün bunlar –göze işaret edilmesi, iki gözden bahsedilmesi, o göz vasıtasıyla Allahın gördüğünden bahsedilmesi vb- selefin göz sıfatına yaptığı tefsirlerdir ve gözü hakiki manada kabul ettiklerini göstermektedir.

Ayak sıfatına gelince; bu husustaki hadis meşhurdur.

يَضَعُ اللَّهُ رِجْلَهُ فِي النَّارِ فَتَقُولُ: قَطْ قَطْ “Allah ayağını cehenneme koyar, o da yeter, yeter der.”

Bu hadis –İbn Mendeh’in de işaret ettiği gibi ittifakla sabit bit hadistir ve meşhur hadis kaynaklarında yer almaktadır. Esasen bu hadis de ayak sıfatının hakiki bir sıfat olduğuna yeterli bir delildir. Çünkü Rabb Teala ayağını koymakta ve cehennem büzüşerek yeter, demektedir. İbn Abbas (ra)’dan gelen rivayette ise “Onun kürsüsü gökleri ve yeri kuşatmıştır” (Bakara: 255) ayetindeki kürsü hakkında şöyle demiştir:

كُرْسِيُّهُ مَوْضِعُ قَدَمِهِ “Onun kürsüsü ayağını koyduğu yerdir.” (İbn Mendeh, er-Reddu ale’l Cehmiyye, sf 21)

Bu haber, açıkça ayağın hakiki ve zahiri manası üzere bir sıfat olduğunu göstermektedir.

Parmak sıfatı hakkında ise İbn Mendeh (rh.a) şöyle bir hadis rivayet etmiştir:


أَخْبَرَنَا الْحَسَنُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ النَّضْرِ، ثنا إِسْمَاعِيلُ بْنُ يَزِيدَ، ثنا خَلَّادُ بْنُ يَحْيَى، ثنا سُفْيَانُ، عَنْ الْأَعْمَشِ، عَنْ أَبِي سُفْيَانَ، عَنْ جَابِرٍ قَالَ: كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يُكْثِرُ أَنْ يَقُولَ: «يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دِينِكَ» . فَقِيلَ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَتَخَافُ عَلَيْنَا وَقَدْ آمَنَّا بِكَ وَبِمَا جِئْتَ بِهِ. فَقَالَ: «إِنَّ الْقُلُوبَ بَيْنَ أَصْبَعَيْنِ مِنْ أَصَابِعِ الرَّحْمَنِ جَلَّ وَعَزَّ يُقَلِّبُهَا كَيْفَ يَشَاءُ» هَكَذَا. وَوَصَفَ سُفْيَانُ الثَّوْرِيُّ بِالسَّبَّابِةِ وَالْوُسْطَى فَحَرَّكَهُمَا، وَهَذَا حَدِيثٌ ثَابِتٌ بِاتِّفَاقٍ.

(İsnadı zikrettikten sonra) Cabir (ra)’dan şöyle demiştir: Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şu sözü çokça söylerdi: Ey kalpleri evirip çeviren, kalbimi dinin üzere sabit kıl! Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e denildi ki: Biz, sana ve getirdiklerine iman ettiğimiz halde bizim hakkımızda korkuyor musun? O, şöyle cevap verdi: Kalpler, Rahman’ın parmaklarından iki parmağın arasındadır, onları dilediği gibi çevirir.”

(İbn Mendeh diyor ki) Hadis böyledir. Sufyan es-Sevri işaret parmağı ve orta parmağını hareket ettirerek (hadiste anlatılan durumu) vasfetti. Bu, ittifakla sabit bir hadistir. (İbn Mendeh, er-Reddu ale’l Cehmiyye, sf 47)

Sufyan’ın hadisi naklederken parmağını hareket ettirmesi, onun parmak sıfatını zahiri manası üzere anladığını göstermektedir.

İşte bütün bu haberler, selefin sıfat nasslarını zahiri ve hakiki anlamları üzere anladıklarını, bu şekilde Arap dili kaidelerine göre tefsir edip mana verdiklerini ve tefvizciler gibi sıfatların manasını Allaha havale etmediklerini, yalnızca keyfiyetini Allaha tefviz yani havale ettiklerini göstermektedir. Ayrıca burada –Allah affetsin- Gazali’nin, İlcam’ul Avam’da söylediği ve selefe nisbet ettiği bazı hususların asılsız olduğu görülmektedir. Zira o, selefin sıfatlar konusunda takip ettiğini ileri sürdüğü yedi usulden birisi olan “imsak” bahsinde şöyle demektedir:

“İmsak: Varid olan bu lafızlarda tasarruf yapmaktan, müdâhele etmekten kendini alıkoymaktır. Halkın bu haberlerde geçen lafızlarda sessiz kalması, bu kelimeleri olduğu gibi bırakması vâcibtir. Bu lafızlarda tasarruf etmekten kendini tutmak, altı yönden lâzımdır. Bu altı şey şunlardır: Tefsîr, te’vîl, tasrîf, tefrî’, cem’, tefrîk.

I– Tefsîr yolu ile tasarrufta bulunmak: Bu lafzı, Arapça’da onun yerini tutan bir başka kelime ile değiştirmek veyâ ma’nâsını Farsça veyâ Türkçe olarak söylemektir. Müteşâbih lafızları vârid olduğu şekilde aynen söylemelidir. Çünkü Arapça’da bulunan lafızlara mutâbık olan bir lafız Farsça’da bulunmaz.”


Yukarda naklettiğimiz seleften gelen haberler, Gazali’nin bahsettiği şekilde sıfatları Arapça’daki diğer eş anlamlı veya yakın anlamlı karşılıklarını zikrederek tefsir etmenin caiz olmadığı iddiasını açıkça çürütmektedir. Çünkü açıkça görüldüğü üzere selef istiva’ya yükselmek, üzerinde olmak, çıkmak ve yerleşmek, oturmak manalarını vermiştir. Keza kelamı müşafehe (karşılıklı konuşma) olarak tefsir etmişlerdir ilh..

Gazali’nin sıfat nasslarını Farsça veya Türkçe’ye çevirmenin caiz olmadığı iddiası da yine seleften hiç kimsenin söylemediği batıl bir sözdür. Zaten bu söz, sıfat naslarının manasının bilinmeyeceği şeklindeki batıl tefviz akidesinden kaynaklanan bir sözdür ve Kuran’ın anlaşılmasının önüne geçmektir. Bilakis Ebu Hanife’ye nisbet edilen Fıkh’ul Ekber adlı eserde şöyle denilmektedir:

“Alimlerin Farsça olarak zikrettiği Şanı yüce Allahın sıfatlarına ait her şeyi o şekilde söylemek caizdir. Ancak “yed”i Farsça söylemek bundan müstesnadır. Onun dışında –mesela- (Allah’ın yüzü manasında Farsça olarak) –benzetme ve keyfiyet vermeden- Ruy-i Huda demek caizdir.”

Görüldüğü üzere sıfatları Farsça veya başka dilde telaffuz etmeye cevaz vermektedir. Ancak –bu söz ona aitse- Ebu Hanife (rh.a) kendince bildiği bir sebepten sadece “yed”i bundan istisna etmiştir. O da yed kelimesinin Farsça karşılığının Arapça’daki kelimeyi tam karşılamaması vs sebeplerden olabilir. Bununla beraber gördüğüm kadarıyla bu, İmam’ın kendi şahsi içtihadıdır, ondan başka bir alimin bunu nehyettiğini bilmiyorum.

Gazali devamla tevil maddesini izah etmiş, orada ancak Batini usulle söylenebilecek sözler sarfedip tevilin avama haram, havassa caiz olduğunu ileri sürerek tafsilatlandırmış, ardından üçüncü madde olan “tasrif”i şöyle açıklamıştır:

“III. (Tasrif). Kelimenin yapısını bozarak tasarrufta bulunmak: Müteşâbih kelimenin yapısını ve ma’nâsını değiştirmekten imsâk etmek, kaçınmak lâzımdır. Kur’ân-ı kerîmde, (İstevâ alel arş) âyet-i celîlesindeki istevâ kelimesini (müstevin/istiva etmiş) veyâ (yestevî/istiva ediyor) gibi değiştirerek okumamak lâzımdır. Çünkü ma’nâ değişebilir. (Müstevin alel arş) ifâdesi, Ra’d sûresi, 2. âyet-i kerîmesindeki (Allah, görmekte olduğunuz gökleri direksiz olarak yükseltti, sonra Arş üzerine istivâ etti) buyurulan, (İstevâ alel Arş) ifâdesinden, istikrâr (yerleşme manasını ifade etme) yönünden dahâ açıktır.”

Gazali’nin bu sözleri de yine batıl tefviz akidesine uygun olarak söylenmiş olan ve selefin icmasına muhalif olan sözlerdir. Zehebi, el-Uluvv kitabında muhaddis Ebu Nuaym (v. 430), Ebu Ömer et-Talemenki (v. 429), Nasr el Makdisi (v. 490) gibi alimlerden bizzat Gazali’nin reddettiği مستو على العرش “Arşa müstevi yani istiva etmiş” lafzı üzerinde Ehli sünnetin icma ettiğini nakletmiştir. Mesela Hilye sahibi Ebu Nuaym’ın şu sözü gibi:

وهو مستو على عرشه في سمائه من دون أرضه O, (kendi yarattığı) yerinde değil göğünde Arşı üzerinde müstevidir (istiva etmiş, yerleşmiştir.)

Ebu Nuaym bunu icmaya nisbet etmiştir. Şafiilerin önde gelenlerinden muhaddis İmam İbn Huzeyme (v. 311) “Kitab’ut Tevhid” adlı eserinin birçok yerinde bu ifadeyi kullanmıştır.

Bu hadis ve sünnet imamlarından öte bizzat Gazali’nin akide hususunda kendisini nisbet ettiği Ebul Hasen el Eşari dahi “el-İbane” adlı eserinde müteaddid yerlerde bu ifadeyi kullanmıştır.  (Bilhassa sf 106 vd) Zehebinin naklettiğine göre Bakillani gibi Eşarilerin önde gelen alimleri de bu ifadeyi kullanmış, hatta bizzat Gazali, İhya’sında –mekan, yerleşme vs olmaksızın gibi batıl şeyler ilave etmekle beraber- bu ifadeyi kullanmıştır! (Akaid bölümüne bkz.) وَأَنَّهُ مُسْتَوٍ عَلَى الْعَرْشِ عَلَى الْوَجْهِ الَّذِي قاله “O, söylediği tarzda Arşı üzerine müstevidir…” (İhya, 1/90)

Böylece anlaşılıyor ki istiva ve benzeri sıfatlar, -kelamcıların reddettiği yerleşme, mekan edinme gibi manalara delalet edeceği gerekçesiyle- Arap dil kurallarına göre çekim yapılamaz şeklindeki kaide, Gazali’nin selef imamlarına, kendi imamı Eşari’ye ve önde gelen ashabına hatta bizzat kendisine muhalif olarak ihdas ettiği tamamen uydurma bir kaidedir, Vallahu’l Mustean…

Gazali’nin İlcam’ul Avam kitabında daha çok batıllar vardır ancak biz burada konumuzla yakından münasebeti olan bazı hususlara temas etmek istedik.

Konuyu toparlayacak olursak; Kuran ve sünnette Allahu Teala’ya nisbet edilen bütün sıfatlar Arap dilinde akla ilk gelen zahiri ve hakiki manaları üzeredir. Bunların lafızları, bizatihi tefsirlerini oluşturmaktadır. Selef, bu sıfat naslarından dilde muhtelif anlamlara gelebilecek olanlara muhtelif anlamlar vermişler; tek bir manaya gelenlere ise dildeki sözkonusu manayı vermişlerdir.

Mesela; istiva’nın manası yükseklik, yükselmek ve istikrar yani yerleşmektir.

İnmek, gelmek gibi sıfatlar da dilde bilinen manaları üzeredir ve de bunlar ve benzerleri “hareket” ifade eden sıfatlardır.

Kelam, konuşmaktır ve dilde konuşma deyince akla gelen harf, ses gibi unsurları ihtiva etmektedir.

El, bildiğimiz hakiki eldir.

Yüz, aynı şekilde hakiki yüzdür.

Parmaklar da bilinen parmaklardır.

Ayak, ayak denince akla gelen şeydir.

Selef, bütün bunları zahiri manalarına göre tefsir etmiştir. Şurası var ki sözkonusu olan Alemlerin Rabbi olunca, onun hakkında akla gelen ilk mana yani zahiri mananın, diğer mahlukat sözkonusu olunca akla ilk gelen zahiri mana ile aynı olmayacağı ortadadır. –La teşbih- insanın ayağı denilince akla gelen mana ile masanın ayağı denilince akla gelen mananın aynı olmaması gibi…Ama sonuçta ikisi de ayaktır. İkisi arasında isim benzerliği olsa da her varlığın kendisine has bir ayağı vardır. Böylece, selefin sıfat nasslarını tefsir etmedikleri, bunlara mana vermedikleri ve zahiri manalarından tenzih ettikleri iddialarının asılsız olduğu ortaya çıkmaktadır. Geriye sadece seleften nakledilen sıfatları tefsir etmeyi, açıklamayı nehyettiklerine dair rivayetlerin ne manaya geldiği hususu kalmaktadır. Bunlardan kasdın zahiri manasına muhalif batıl tevil ve tefsirler olduğu açıktır. Bunun izahı, bir sonraki bölümde ayrıntılı olarak gelecektir inşallah.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1637
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Mufavvida, batıl tefviz fikrini selefe nisbet etmek amacıyla seleften nakledilen ve sıfat nasslarını tefsir etmeyi, yorumlamayı nehyeden bazı kavillere sarılmaktadır. Bu bölümde bu rivayetleri tek tek nakledip değerlendirmelerini yapacağız inşallah. Bundan önce “tefsir” kavramı üzerinde durmak istiyorum. Arap lügatinde ve dolayısıyla alimlerin ıstılahında “tefsir” kelimesi iki manada kullanılmaktadır.

Birinci ve en meşhur mana, açıklamak ve izah etmektir. Mesela lügat ehlinin imamlarından sayılan Halil bin Ahmed (v. 170) şöyle demiştir:


الفَسْرُ: التفسير وهو بيان وتفصيل للكِتاب

“El-Fesr, Tefsir demektir. O da kitabı açıklamak ve tafsilatını izah etmektir.” (el-Ayn, 7/247)

İbn Manzur (v. 711) ise tefsirin bu beyan yani açıklama manasını zikrettikten sonra ikinci manasını şöyle izah etmektedir:


الفَسْرُ: كَشْفُ المُغَطّى، والتَّفْسير كَشف المُراد عَنِ اللَّفْظِ المُشْكل


“El-fesr, kapalı olan şeyi açmaktır. Tefsir de müşkil (anlaşılması güç, problemli) lafızdan kasdedilen şeyi keşfetmek, açmaktır.”

Sonra İbn Manzur  buna misal olarak doktorun suya, hatta idrara bakarak hüküm vermesini yani hastalığı tesbit etmesini misal olarak vermektedir. (Lisan’ul Arab, 5/55)

Böylece anlaşılıyor ki tefsir kelimesinin manalarından birisi bir sözü açıklamak iken, diğeri ise bir şeyin zahirinden anlaşılmayan esrarını çözmektir. Sudan veya idrardan –zahirde bir alakası gözükmediği halde- hastalığı tesbit etmek böyledir. Veya tefsir’ul ahlam denilen rüya tabiri de buna misal olarak verilebilir. Aşağıda vereceğimiz nakiller incelendiğinde selefin nehyettiği tefsirin daha ziyade bu ikinci manada yani sıfat naslarının zahirinde yer almayan esrarını, başka bir deyişle keyfiyetini ve hakikatini çözmeye çalışmak olduğu görülür. Lafzı zahirinden çıkartma manasındaki tevil de bu meyanda nehyedilmiştir. Şunu da belirtelim ki selef zamanında tevil kelimesi, bugünkü bildiğimiz anlamda yani lafzı zahiri ve hakiki anlamından alıp batini ve mecazi manasına hamletmek manasında pek kullanılmamıştır. Selef bu anlamda sıfatları tevil edenleri yermek için de tefsir kelimesini kullanmıştır. Bu husus inşallah nakiller okunduğunda daha iyi anlaşılacaktır.

Selef imamlarından nakledilen ve sıfat naslarını tefsir etmeyi nehyeden kavillerden ilk olarak Süfyan bin Uyeyne (v.198)’in sözleri üzerinde duracağız. Süfyan (rh.a)’dan bu doğrultuda bir çok kavil nakledilmiştir. İbn Batta, onun konuyla alakalı bir sözünü şu şekilde nakletmektedir:

حَدَّثَنَا أَبُو الْعَبَّاسِ أَحْمَدُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ مَسْعَدَةَ الْأَصْبَهَانِيُّ قَالَ: سَمِعْتُ مُحَمَّدَ بْنَ أَيُّوبَ الرَّازِيَّ، يَقُولُ: أَخْبَرَنَا إِسْحَاقُ بْنُ مُوسَى، قَالَ: قَالَ سُفْيَانُ بْنُ عُيَيْنَةَ: مَا وَصَفَ اللَّهُ نَفْسَهُ فَقِرَاءَتُهُ تَفْسِيرُهُ، لَيْسَ لِأَحَدٍ أَنْ يُفَسِّرَهُ إِلَّا اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ

“(İsnadı zikrettikten sonra) Allah’ın kendisini vasfettiği her şeyin okunuşu, aynı zamanda onun tefsiridir. Allah Azze ve Celle’den başka hiç kimseye bunları tefsir edemez.” (El-İbane, 7/166; ayrıca Ebu Zur’a er-Razi, ed-Duafa, 1/231’de Süfyan’dan isnadıyla nakletmektedir.)

Zehebi’nin el-Uluvv kitabında kendisi ile alakalı bölümde naklettiğine göre Kıvam’us Sunne lakaplı Ebu’l Kasım el Asbahani (v. 535) Süfyan’ın bu kavlini şu şekilde izah etmektedir:


قَالَ الإِمَام الْحَافِظ أَبُو الْقَاسِم إِسْمَاعِيل بن مُحَمَّد بن الْفضل التَّيْمِيّ الطلحي الْأَصْبَهَانِيّ مُصَنف التَّرْغِيب والترهيب وَقد سُئِلَ عَن صِفَات الرب فَقَالَ مَذْهَب مَالك وَالثَّوْري وَالْأَوْزَاعِيّ وَالشَّافِعِيّ وَحَمَّاد ابْن سَلمَة وَحَمَّاد بن زيد وَأحمد وَيحيى بن سعيد الْقطَّان وَعبد الرَّحْمَن بن مهْدي وَإِسْحَاق بن رَاهَوَيْه أَن صِفَات الله الَّتِي وصف بهَا نَفسه وَوَصفه بهَا رَسُوله من السّمع وَالْبَصَر وَالْوَجْه وَالْيَدَيْنِ وَسَائِر أَوْصَافه إِنَّمَا هِيَ على ظَاهرهَا الْمَعْرُوف الْمَشْهُور من غير كَيفَ يتَوَهَّم فِيهَا وَلَا تَشْبِيه وَلَا تَأْوِيل قَالَ ابْن عُيَيْنَة كل شَيْء وصف الله بِهِ نَفسه فقراءته تَفْسِيره
ثمَّ قَالَ أَي هُوَ على ظَاهره لَا يجوز صرفه إِلَى الْمجَاز بِنَوْع من التَّأْوِيل

İmam, Hafız, Ebu’l Kasım İsmail bin Muhammed bin Fadl et-Teymi et-Talhi el Asbahani –ki Tergib ve Terhib adlı eserin yazarıdır- kendisine Rabbin sıfatları sorulduğunda şöyle demiştir:

“Malik, Sevri, Evzai, Şafii, Hammad bin Seleme, Hammad bin Zeyd, Ahmed, Yahya bin Said el Kattan, Abdurrahman bin Mehdi ve İshak bin Rahuye’nin görüşü şöyleydi: Allah’ın kendisini vasfettiği ve Rasulünün de vasfettiği işitme, görme, yüz, iki el ve sair sıfatları keyfiyet vermeksizin, teşbih ve tevile gitmeksizin, bilinen ve meşhur olan zahirleri üzeredir. Süfyan bin Uyeyne, Allah’ın kendisini  vasfettiği her şeyin okunuşu, tefsiridir, demiştir.”

El-Asbahani sonra şöyle demiştir:

“Yani zahiri üzeredir. Herhangi bir tevil yoluyla mecaz anlamına yorumlanması caiz değildir.” (el-Uluvv, sf 263)

Açıkça görüldüğü üzere Süfyan’ın “okunuşu onun tefsiridir” sözünü bu sıfatların zahiri manaları üzere olduğu şeklinde açıklamaktadır ki zaten sözün siyakı da bunu gerektirmektedir. Çünkü sıfatların tefsiri, onun okunuşudur demek okunduğu gibi yani okunduğu zaman ilk akla gelen mana ile tefsir edilir demektir. Ayrıca Süfyan, Allah’ın kendisini  vasfettiği her şeyin okunuşu, tefsiridir, demiştir. Yani bu kaideyi bütün sıfatlar için zikretmiştir. Sadece batıl ehlinin “zahiri teşbih vehmi uyandıran” ismini verdiği haberi sıfatlar için zikretmemiştir. Nitekim İmam Asbahani bu sözü naklettiği yerde de el ve yüzün yanı sıra işitme ve görme sıfatlarını da zikretmiştir. Bu sıfatların manasının Allaha havale edilmesi, manasının bilinmeyeceğinin iddia edilmesi ise bütün kendilerini Ehli sünnete nisbet eden fırkaların icmasıyla batıldır. Selefi olsun Eşari olsun bütün ümmet, işitme ve görme sıfatlarının zahirleri üzere olduğunu ve manasının tefviz edilmeyeceği hususunda ittifak halindedir. Şu halde Süfyan’ın sözünü tefviz manasında anlamak ve onun sıfat naslarının hepsinin, herhangi bir tefsir ve mana vermeden, sadece teberrüken okunup geçileceğini söylediğini iddia etmek vahim bir hatadır. Eğer Süfyan’ın bunu sadece el yüz gibi haberi sıfatlar hakkında söylediği iddia edilecekse, onun sözünde böyle bir ayrıma gitmemizi gerektirecek hiçbir karine ve işaret yoktur, bilakis “Allah’ın kendisini  vasfettiği her şey” demesi böyle bir ayrımı ortadan kaldırmaktadır. Böylece anlaşılmaktadır ki Allahu Teala’nın işitme, görme, bilme gibi sıfatları selef nezdinde nasıl anlaşılıyorsa istiva, nüzül, göz, ayak gibi sıfatları da aynı şekilde anlaşılır yani zahiri manalarına göre alınırlar, keyfiyetleri ise Allaha havale edilir. Bu sıfatların zahiri anlamlarının teşbih içerdiği gerekçesiyle farklı muameleye tabi tutulacağı iddiası ise hem batıldır, hem de böyle bir anlayışın sabit bir kriteri yoktur. Zira Mutezile ve Cehmiye, Eşarilerin de kısmen kabul ettiği kelam yani konuşma sıfatını bütünüyle mahluk sıfatı olarak görmüş ve kökünden inkar etmiştir. Yine Allahın ahirette görülmesini aynı şekilde cismiyeti gerektireceği iddiasıyla reddetmişlerdir. Daha aşırı gidenleri Allah’a sıfat isnad etmenin, hatta isim isnad etmenin mahlukata benzetmek olacağını ileri sürmüştür. Eşari ve Maturidi kelamcıları bu bidat fırkalarına nasıl bunların teşbih gerektirmeyeceği şeklinde cevap verdiyse, biz de aynı şekilde haberi sıfatları kabul etmenin teşbihi gerektirmeyeceği şeklinde cevap veririz.

Beyheki ise sözü şu şekilde nakletmektedir:

أَخْبَرَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ الْحَارِثِ، أنا أَبُو مُحَمَّدِ بْنُ حَيَّانَ، ثنا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ يَعْقُوبَ، ثنا أَبُو حَاتِمٍ، ثنا إِسْحَاقُ بْنُ مُوسَى، قَالَ: سَمِعْتُ ابْنَ عُيَيْنَةَ، يَقُولُ: مَا  وَصَفَ اللَّهُ تَعَالَى بِهِ نَفْسَهُ فَتَفْسِيرُهُ قِرَاءَتُهُ، لَيْسَ لِأَحَدٍ أَنْ يُفَسِّرَهُ إِلَّا اللَّهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى، أَوْ رُسُلُهُ صَلَوَاتُ اللَّهِ عَلَيْهِمْ

“(İsnadı zikrettikten sonra) Allah’ın kendisini vasfettiği her şeyin tefsiri onun okunuşudur. Allah Tebareke ve Teala’dan ve –Allah’ın salatı onların üzerine olsun- Rasullerinden başka hiç kimse bunları tefsir edemez.” (el-Esma ve’s Sifat, 2/338-339)

Görüldüğü üzere Süfyan (ra)’ın kavlinin bazı lafızlarında “Allahtan başka hiç kimse bunları tefsir edemez.” denilirken bazılarında “Rasullerinden başka” ilavesi de mevcuttur. Bu, öncelikle Mufavvida’dan bazılarının ileri sürdüğü “sıfat naslarının manasını peygamberler dahi bilmez” iddiasının batıllığını ortaya koymaktadır. Zira bu kimseler, yukarda bahsi geçen Ali İmran: 7. Ayetteki “O müteşabihlerin tevilini Allahtan başka hiç kimse bilmez” kavlini, sıfatların tefsirini ve manasını Allahtan başka kimse bilmez şeklinde anlamışlardır. Halbuki bundan kasıd manası değil, hakikati yani keyfiyetidir. Süfyan’ın Allah ve Rasullerinden başka bunları kimse tefsir edemez sözü bunu reddetmektedir. Süfyan’ın bundan kasdı ise sıfatlara Allah ve Rasülünün vermediği manaları veren, bu ikisinin yapmadığı şekilde sıfatları tefsir eden kimseleri reddetmektir. Esma ve sıfat bahsi tevkifidir, yani nassa bağlı bir konudur; bu hususta Kitap ve sünnetten bir asla dayanmayan kıyas ve içtihadların bir yeri yoktur. Süfyan bin Uyeyne ve sıfatların tefsirini reddeden diğer imamların gayesi, kendi dönemlerinde Cehmiye ve emsalinin yaptığı şekilde “istiva’dan kasıd istila’dır, elden kasıd kudrettir” tarzı nassın zahirine muhalif tefsirlerdir. Yoksa onların kasdı bu sıfatların Arap dilindeki meşhur ve zahir olan manalarına göre tefsir edilmesini nehyetmek değildir.

Beyheki, ayrıca şu lafzı ondan rivayet etmiştir:

أَخْبَرَنَا أَبُو عَبْدِ اللَّهِ الْحَافِظُ، أَخْبَرَنِي مُحَمَّدُ بْنُ يَزِيدَ، سَمِعْتُ أَبَا يَحْيَى الْبَزَّازُ، يَقُولُ: سَمِعْتُ الْعَبَّاسَ بْنَ حَمْزَةَ، يَقُولُ: سَمِعْتُ أَحْمَدَ بْنَ أَبِي الْحَوَارِيِّ، يَقُولُ: سَمِعْتُ سُفْيَانَ بْنَ عُيَيْنَةَ، يَقُولُ: كُلُّ مَا وَصَفَ اللَّهُ تَعَالَى مِنْ نَفْسِهِ فِي كِتَابِهِ فَتَفْسِيرُهُ تِلَاوَتُهُ، وَالسُّكُوتُ عَلَيْهِ.

“(İsnadı zikrettikten sonra) Allah’ın kendisini kitabında vasfettiği her şeyin tefsiri onları okumak ve onlar hakkında sükut etmek, susmaktır.” (el-Esma ve’s Sifat, 2/308. İbn Hacer bu rivayetin senedinin sahih olduğunu bildirmiştir. Feth’ul Bari, 13/407)

Beyheki, aynı sözü el-İtikad adlı eserinde de (sf 118) rivayet etmiş ve ardından şu açıklamayı yapmıştır:


وَإِنَّمَا أَرَادَ بِهِ وَاللَّهُ أَعْلَمُ فِيمَا تَفْسِيرُهُ يُؤَدِّي إِلَى تَكْيِيفٍ، وَتَكْيِيفُهُ يَقْتَضِي تَشْبِيهًا لَهُ بِخَلْقِهِ فِي
أَوْصَافِ الْحَدَثِ


“Bununla –Allah en doğrusunu bilir- tefsirinde tekyife yani keyfiyete dalmaya yol açan şeyleri kasdetmiştir. Bu sıfatların keyfiyetine dalmak ise teşbihe yani sonradan olma varlıkların sıfatları noktasında mahlukatına benzetmeyi gerektirir.”

Görüldüğü üzere Süfyan’ın nehyettiği tefsirin, keyfiyet vermeye ve mahlukata benzetmeye yol açan tefsir olduğunu ifade etmektedir. Yani burada bir şeyin esrarını, perde arkasını çözmeye çalışmak manasındaki tefsir kasdedilmiş ve böylece sıfatların gerisinde yatan hakiki mana demek olan keyfiyeti araştıranlar kınanmıştır.

Darakutni ise isnadıyla aynı manada bir rivayet Süfyan’dan şöyle nakletmektedir:

حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ مَخْلَدٍ، ثنا عِيسَى بْنُ إِسْحَاقَ بْنِ مُوسَى الْأَنْصَارِيُّ أَبُو الْعَبَّاسِ، قَالَ: سَمِعْتُ أَبِي يَقُولُ: سَمِعْتُ سُفْيَانَ بْنَ عُيَيْنَةَ، يَقُولُ: «كُلُّ شَيْءٍ وَصَفَ اللَّهُ بِهِ نَفْسَهُ فِي الْقُرْآنِ فَقِرَاءَتُهُ تَفْسِيرُهُ لَا كَيْفَ وَلَا مِثْلَ»

“(İsnadı zikrettikten sonra) Allah’ın kendisini Kur’an’da vasfettiği her şeyin okunuşu aynı zamanda tefsiridir. Nasıl demeden (keyfiyete dalmadan), benzetmeye (temsile) gitmeden…” (es-Sifat, no: 61; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 736)

Bu rivayette de, sıfat naslarının okunduğu şekliyle yani zahirleri üzere tefsir edilmesini kabul etmekte, tekyif (keyfiyetini araştırmak) ve temsil (mahlukata benzetmek) ihtiva eden bir tefsiri ise nehyetmektedir. Böylece sıfatlar hakkında nehyedilen tefsirin, sıfat inkarcısı tevilcilerin yaptığı zahire muhalif tefsirler ve de aşırı isbat ehli Müşebbihe’nin yaptığı keyfiyete dalarak ve mahlukatın sıfatlarına benzeterek yapılan tefsirler olduğu ortaya çıkmaktadır. Kur’an’ın okunuşuna yani zahirine uygun tefsirler ise men edilmemiştir.

Beyheki, başka bir yerde aynı haberi şu lafızla aktarmaktadır:

وَأَخْبَرَنَا أَبُو عَبْدِ الرَّحْمَنِ مُحَمَّدِ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ مَحْبُورٍ الدَّهَّانُ، ثنا أَبُو الْعَبَّاسِ أَحْمَدُ بْنُ هَارُونَ الْفَقِيهُ، ثنا أَبُو يَحْيَى زَكَرِيَّا بْنُ يَحْيَى الْبَزَّازُ، ثنا أَبُو عَبْدِ اللَّهِ مُحَمَّدُ بْنُ الْمُوَفَّقِ، ثنا إِسْحَاقُ بْنُ مُوسَى الْأَنْصَارِيُّ، قَالَ: سَمِعْتُ سُفْيَانَ بْنَ عُيَيْنَةَ، يَقُولُ: مَا وَصَفَ اللَّهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى بِهِ نَفْسَهُ فِي كِتَابِهِ فَقِرَاءَتُهُ تَفْسِيرُهُ، لَيْسَ لِأَحَدٍ أَنْ يُفَسِّرَهُ بِالْعَرَبِيَّةِ وَلَا بِالْفَارِسِيَّةِ

“(İsnadı zikrettikten sonra) Allah Tebareke ve Teala’nın kitabında kendisini vasfettiği şeylerin okunuşu aynı zamanda tefsiri demektir. Hiç kimse bunları Arapça veya Farsça olarak tefsir edemez.” (el Esma ves Sifat, 2/117)

Bu lafzı Beyheki’den başka rivayet eden görmedim. Eğer bu rivayet sahihse, rivayetin diğer lafızlarıyla beraber değerlendirildiğinde manası, sıfatlara yapılan Arapça, Farsça veyahut da başka dillerde yapılan zahirine muhalif teviller olması gerekir. Süfyan (rh.a)’ın Arapça ve diğer dillerde sıfat nasslarını zahirlerine yani Arap dilindeki malum ve meşhur olan manalarına uygun olarak tefsir etmeyi dahi nehyettiği ileri sürüldüğü takdirde sözün başı ve sonu çelişmiş olur. Çünkü bir yanda sıfat ayetlerinin okunuşu onların tefsirini teşkil eder diyor ki bu ayetlerin okunuşunun Arapça olduğu bellidir, diğer yanda da eğer bu ayetleri Arapça dil kaidelerine göre tefsir etmek caiz değildir diyorsa bu çelişki olur. Eğer bu söz umum olarak Arapça yapılan bütün tefsirleri nehyediyorsa şu halde yed (el), yed yani eldir veya ayn (göz) ayn yani gözdür demek dahi caiz olmaması gerekir ki, bunun batıllığı ortadadır. Eğer söz umumu üzere değilse şu halde bu sözden hangi hass yani özel mananın kasdedildiğini bulmak için karinelere müracaat etmek gerekir. Sözün dahili karineleri ayetin okunuşuna yani lafzın zahirine uygun tefsirlerin nehyedilmediğini göstermektedir.  Sıfatların Arapça’dan başka dilde tercüme veya tefsir yapılmasına gelince; bunun caiz olduğu hususu daha önce Ebu Hanife (ra)’dan naklen geçmişti. Yukarda geçtiği üzere Gazali, selefe muhalif şazz bir görüş ortaya atarak sıfatların Arapça’daki eş anlamlı kelimelerinin ve de diğer dillerdeki karşılıklarının zikredilmesinin yani başka dile tercüme edilmesinin caiz olmadığını iddia etmiş, Ebu Hanife ise kendisinden nakledilen bir kavilde, sıfatların başka dile tercümesinin caiz olduğunu söylemiştir ki bu, başka dilde tefsirin de caiz olduğunu göstermektedir. Çünkü esas itibariyle Kuranın tercümesi tefsiri demektir. Zira Kuran’ın başka bir dile birebir aktarılması mümkün değildir. Başka dile aktarılan şey onun açıklaması ve tefsiridir. Bundan dolayıdır ki Kuran tercümesiyle namaz kılmak caiz değildir, zira okunan şey Kuran değil, Kuran tefsiridir. Böylece Süfyan (ra)’ın kasdının sıfatları Farsça olarak açıklamayı nehyetmek olmadığı ortaya çıkmaktadır zira Farsça’ya tercümesinin caiz olması Farsça açıklamasının caiz olmasıyla eş anlamlıdır. Sıfatları Farsça açıklamak caiz olduğuna göre Kuranın dili olan Arapça olarak açıklamanın caiz olduğu evla cihette ortaya çıkar. Şu halde burada Süfyan’ın nehyettiği şeyin sıfat naslarının zahiri manasına uygun olarak Arapça ya da Farsça olarak tefsir edilmesi, açıklanması olmadığı ortaya çıkmaktadır. Onun nehyettiği şey, bunları zahirlerine muhalif olarak bu dillerde tefsir etmek; mesela Cehmiye’nin istivayı istila olarak veya eli kudret olarak tefsir etmesi ve bunu yaparken Arap dil kaidelerinden istifade etmesi gibi  şeylerdir. Böylece Mufavvida’nın sıfatları tefsir etmenin ve başka dile tercüme etmenin caiz olmadığı iddiasına dayanak yapmaya çalıştıkları bu kavlin onlara delil olmayacağı, bilakis kendi aleyhlerine delil olduğu ortaya çıkmaktadır.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1637
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ebu Davud, Süfyan’ın aynı manaya gelen başka bir sözünü şu şekilde nakletmektedir:

حَدَّثَنَا أَحْمَدُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ، حَدَّثَنَا أَحْمَدُ بْنُ نَصْرٍ، قَالَ: سَأَلْتُ سُفْيَانَ بْنَ عُيَيْنَةَ قُلْتُ: يَا أَبَا مُحَمَّدٍ أُرِيدُ أَسْأَلُكَ، قَالَ: لَا تَسْأَلْ، قُلْتُ: إِذَا لَمْ أَسْأَلُكَ فَمَنْ أَسْأَلُ، قَالَ: سَلْ قُلْتُ مَا تَقُولُ فِي هَذِهِ الْأَحَادِيثِ الَّتِي رُوِيَتْ نَحْوَ: الْقُلُوبُ بَيْنَ أُصْبُعَيْنِ، وَأَنَّ اللَّهَ يَضْحَكُ أَوَ يَعْجَبُ مِمَّنْ يَذْكُرُهُ فِي الْأَسْوَاقِ، فَقَالَ: «أَمِرُّوهَا كَمَا جَاءَتْ بِلَا كَيْفٍ»

“Bize Ahmed bin İbrahim tahdis etti ve dedi ki: Bize Ahmed bin Nasr tahdis etti ve dedi ki: Süfyan bin Uyeyne’ye sordum ve dedim ki: Ey Ebu Muhammed! Ben sana bir şey sormak istiyorum! O, sorma dedi. Dedim ki: Sana sormayacaksam kime soracağım? Bunun üzerine sor, dedi. Dedim ki: Rivayet edilen şu tarz hadisler hakkında ne diyorsun? ‘Kalpler, iki parmak arasındadır.’ ‘Allah, çarşıda pazarda kendisini zikredenlere güler yahut hayret eder.’ Şöyle dedi: Bunları, nasıl demeden (keyfiyetine dalmadan) geldiği gibi kabul edip geçin!” (el-Merasil, no: 75)

Aynısı, diğer selef imamlarından da nakledilmiştir. Mesela Lalekai şu haberi nakletmiştir:

أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عُبَيْدٍ، قَالَ: أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ الْحُسَيْنِ، قَالَ: ثَنَا أَحْمَدُ بْنُ أَبِي خَيْثَمَةَ، قَالَ: ثَنَا الْهَيْثَمُ بْنُ خَارِجَةَ، قَالَ: ثَنَا الْوَلِيدُ بْنُ مُسْلِمٍ، يَقُولُ: سَأَلْتُ الْأَوْزَاعِيَّ وَسُفْيَانَ الثَّوْرِيَّ، وَمَالِكَ بْنَ أَنَسٍ عَنْ هَذِهِ الْأَحَادِيثِ الَّتِي فِيهَا ذِكْرُ الرُّؤْيَةِ , فَقَالُوا: «أَمِرُّوهَا كَمَا جَاءَتْ بِلَا كَيْفَ»

(İsnadı zikrettikten sonra) Velid bin Müslim diyor ki: Ben, Evzai, Süfyan es-Sevri ve Malik bin Enes’e bu rüyet (Allah’ın görülmesi) hakkındaki hadisleri sorduğum zaman hepsi şöyle dediler: ‘Onları nasıl demeden (keyfiyetine dalmadan), geldikleri gibi kabul edip geçin!’ (es-Sunne, no: 930, İbn Ebi Hayseme, et-Tarih’ul Kebir, no: 4688)

Acurri ise aynı rivayeti şu şekilde nakletmiştir:


حَدَّثَنَا أَبُو سَعِيدٍ أَحْمَدُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ زِيَادٍ قَالَ: نا أَبُو حَفْصٍ عُمَرُ بْنُ مُدْرِكٍ الْقَاصُّ قَالَ: حَدَّثَنَا الْهَيْثَمُ بْنُ خَارِجَةَ قَالَ: نا الْوَلِيدُ بْنُ مُسْلِمٍ قَالَ: سَأَلْتُ الْأَوْزَاعِيَّ , وَالثَّوْرِيَّ , وَمَالِكَ بْنَ أَنَسٍ , وَاللَّيْثَ بْنَ سَعْدٍ: عَنِ الْأَحَادِيثِ الَّتِي فِيهَا الصِّفَاتُ؟ فَكُلُّهُمْ قَالَ: «أَمِرُّوهَا كَمَا جَاءَتْ بِلَا تَفْسِيرٍ»

(İsnadı zikrettikten sonra) Velid bin Müslim diyor ki: Ben, Evzai, Süfyan es-Sevri, Malik bin Enes ve Leys bin Sa’d’a bu sıfatlar hakkındaki hadisleri sorduğum zaman hepsi şöyle dediler: ‘Onları tefsir etmeden, geldikleri gibi kabul edip geçin!’ (eş-Şeria, 3/1146 no: 720; ayrıca İbn Batta, el-İbane, 7/241, İbn Abdilberr, el-İstizkar, 2/513)

İbn Receb el Hanbeli ise el-Hasen’in şöyle dediğini hakletmiştir:

قال أبو هلال: سأل رجل الحسن عن شيء من صفة الرب عز وجل، فقال: أمروها بلا مثال

“Ebu Hilal dedi ki: Adamın biri el-Hasen’e Rabb Azze ve Celle’nin sıfatları hakkında bir şey sorunca o şöyle cevap verdi: Onu misal vermeksizin (benzetme yapmaksızın) kabul edip geçin!” (Feth’ul Bari, 7/234)

Aynı rivayetin bazı lafızlarında “keyfiyetini, nasıllığını araştırmadan” denilirken, bazılarında ise “tefsir etmeden” denilmesi, keza bazılarında da misal vermeksizin (benzetme yapmaksızın) denilmesi bunların hepsinin aynı manada kullanıldığını ve burada nehyedilen tefsirin keyfiyet verme ve Allahı mahlukatına benzetme manasındaki bir tefsir olduğunu göstermektedir. Keza, selef imamlarından benzer lafızda nakledilen bazı haberler, bununla bazen zahirine muhalif tevilleri reddetmenin kasdedildiğini de göstermektedir. Abdullah bin Ahmed bin Hanbel’in babasından naklettiği şu haberde olduğu gibi:

سَأَلْتُ أَبِي رَحِمَهُ اللَّهُ عَنْ قَوْمٍ، يَقُولُونَ: لَمَّا كَلَّمَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ مُوسَى لَمْ يَتَكَلَّمْ بِصَوْتٍ فَقَالَ أَبِي:
«بَلَى إِنَّ رَبَّكَ عَزَّ وَجَلَّ تَكَلَّمَ بِصَوْتٍ هَذِهِ الْأَحَادِيثُ نَرْوِيهَا كَمَا جَاءَتْ

“Allah rahmet etsin, babama Allah Azze ve Celle, Musa ile konuştuğunda sesle konuşmadı diyen bir topluluk hakkında sordum da bana şöyle cevap verdi: Bilakis Aziz ve Celil olan Rabbin sesle konuşmuştur. Biz bu hadisleri geldiği gibi rivayet ederiz.” (es-Sunne, no: 533)

Bu, Abdullah’ın babasından arada herhangi bir vasıta olmaksızın naklettiği, inkarına mecal olmayan bir haberdir. Burada öncelikle İmam Ahmed, hiçbir tefvizcinin kabul etmeyeceği “ses” sıfatını kabul etmekte ve böylece kelam sıfatının manasını da açıklamış olmaktadır. Bizim konumuzla alakalı yönü ise sözün sonunda sarfettiği “geldiği gibi rivayet ederiz” ifadesidir ki bu “geldikleri gibi kabul edip geçin” ifadesiyle aynı manaya gelmektedir ve bundan kasdın hadisleri zahirleri üzere kabul etmek olduğunu göstermektedir. Eğer maksat bu olmasaydı sözün öncesinde ses meselesinin sözkonusu edilmesinin bir anlamı olmazdı. Kelam hakkındaki ayet ve hadislerin zahiri ses sıfatını isbat etmekte ve İmam Ahmed de bu nassların zahirleri üzere kabul edilmesi gerektiğini ifade etmektedir ki bundan dolayı da ses sıfatını kabul etmektedir. İşte bu, hadisleri geldiği gibi kabul etmenin ne anlama geldiğini tefsir eden bir haberdir. Bundan Mufavvida’nın anladığı şekilde, herhangi bir mana vermeden okuyup geçin diye bir şey kasdedilmediği bu rivayet nezdinde aşikardır. Buna delalet eden başka bir haberi ise Hallal, şu şekilde nakletmektedir:

وَقَدْ حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرٍ الْمَرُّوذِيُّ، رَحِمَهُ اللَّهُ قَالَ: سَأَلْتُ أَبَا عَبْدِ اللَّهِ عَنِ الْأَحَادِيثِ الَّتِي تَرُدُّهَا الْجَهْمِيَّةُ فِي الصِّفَاتِ، وَالرُّؤْيَةِ، وَالْإِسْرَاءِ، وَقِصَّةِ الْعَرْشِ، فَصَحَّحَهَا أَبُو عَبْدِ اللَّهِ، وَقَالَ: " قَدْ تَلَقَّتْهَا الْعُلَمَاءُ بِالْقَبُولِ، نُسَلِّمُ الْأَخْبَارَ كَمَا جَاءَتْ، قَالَ: فَقُلْتُ لَهُ: إِنَّ رَجُلًا اعْتَرَضَ فِي بَعْضِ هَذِهِ الْأَخْبَارِ كَمَا جَاءَتْ فَقَالَ: يُجْفَى، وَقَالَ: مَا اعْتِرَاضُهُ فِي هَذَا الْمَوْضِعِ، يُسَلِّمُ الْأَخْبَارَ كَمَا جَاءَتْ؟ "

“Bize Ebubekr el Mervezi (rh.a) tahdis etti ve dedi ki: Ben Ebu Abdillah’a (yani Ahmed bin Hanbel’e) Cehmiye’nin reddettiği sıfatlar hakkındaki, rüyet, İsra ve Arş kıssası gibi hadisler hakkında sordum. Ebu Abdillah bu hadislerin sahih olduğunu söyledi ve şöyle dedi: Alimler bunları kabulle karşılamışlardır. Biz de bu haberlere geldikleri gibi teslim oluruz. (Mervezi) dedi ki: Ben ona şöyle dedim: Adamın birisi bu haberlerin bazılarının geldikleri şekline itiraz etti! Bunun üzerine şöyle dedi: Boşver! Ve dedi ki: Bu konuda itirazı ne ola ki? Haberlere geldiği şekliyle teslim olacak!” (es-Sunne, 1/246)

Bu da aynı şekilde sika imamlardan nakledilen ve inkarına mecal olmayan bir rivayettir. Dikkatle bakıldığında Cehmiye’nin itiraz ettiği şeyin, bu hadislerin naklinden ziyade manası olduğu görülmektedir. Yani onlar hadislerin zahirleri üzere kabul edilmesine karşı çıkmışlardır. Mesela Mutezilenin hepsi rüyet hadislerinin aslını inkar etmez, lakin onlar Allahın ahirette görülmesinden kasdın baş gözüyle görmek değil, Rabb teala’nın rahmetini müşahede etmek vesair manalarda olduğunu söylerler. Ehli sünnet ise Allahu teala’nın baş gözüyle görüleceğini ifade ederek hadislerin zahirini kabul eder. Eşari ve Maturidiler de bu hususta –tafsilatta bazı ayrılıklar olsa da- Ehli sünnete muvafıktırlar. İşte İmam Ahmed, bu hadislerin geldikleri gibi kabul edilmesini söyleyerek zahiri manaları üzere alınması gerektiğini ifade etmiştir. Bundan kasıd, hadislerin sadece lafzen rivayet edilip manalarının Allaha havale edilmesi olsaydı bidat ehlinin bu hususta çok kayda değer bir itirazı olmayacaktı. Zaten o, Usul’us Sunne adlı risalesinde sıfatların zahiri manaları üzere kabul edilmeleri gerektiğini ifade ederek şöyle demiştir:

ولكن نؤمن به كما جاء على ظاهره، ولا نناظر فيه أحداً

“Lakin bunlara geldikleri gibi zahirleri üzere iman ederiz ve bu hususta hiç kimseyle tartışmayız.” (Lalekai, es-Sunne, 1/178)


İbn Batta’nın naklettiği başka bir rivayette ise şöyle gelmiştir:


وَأَخْبَرَنِي أَبُو صَالِحٍ، قَالَ: حَدَّثَنِي أَبُو الْحَسَنِ عَلِيُّ بْنُ عِيسَى بْنِ الْوَلِيدِ قَالَ: ثنا أَبُو عَلِيٍّ حَنْبَلُ بْنُ إِسْحَاقَ قَالَ: قُلْتُ لِأَبِي عَبْدِ اللَّهِ: يَنْزِلُ اللَّهُ تَعَالَى إِلَى سَمَاءِ الدُّنْيَا؟ قَالَ: «نَعَمْ» قُلْتُ: نُزُولُهُ بِعِلْمِهِ أَمْ بِمَاذَا؟  قَالَ: فَقَالَ لِي: «اسْكُتْ عَنْ هَذَا» وَغَضِبَ غَضَبًا شَدِيدًا، وَقَالَ: «مَا لَكَ وَلِهَذَا؟ أَمْضِ الْحَدِيثَ كَمَا رُوِيَ بِلَا كَيْفٍ»

“(İsnadı zikrettikten sonra) Hanbel bin İshak dedi ki: Ben Ebu Abdillah’a Allah dünya semasına iner mi diye sordum. Evet, dedi. Dedim ki: İnmesi ilmi ile midir ne iledir? Şiddetli şekilde öfkelenerek bana, bu konuda sus, dedi ve dedi ki: Bundan sana ne, hadisi rivayet edildiği gibi keyfiyet vermeden oku geç!” (el-İbane, 7/242)

Görüldüğü üzere Hanbel, sıfatın teviline dalmak isteyince İmam Ahmed, hadisi olduğu gibi kabul etmesini ona emretmiş ve bunu sıfatın keyfiyetine dalmak olarak vasfetmiştir.

İşte bütün bunlardan dolayı “Geldikleri gibi kabul etmek” ifadesinden kasdın zahirleri üzere kabul etmek olduğu açıktır.

İmam Tirmizi’nin Sünen’inde (no: 3045) “Rahman’ın sağ eli doludur” hadisini rivayet ettikten sonra söylediği şu sözler de bu kabildendir:


وَهَذَا حَدِيثٌ قَدْ رَوَتْهُ الأَئِمَّةُ، نُؤْمِنُ بِهِ كَمَا جَاءَ مِنْ غَيْرِ أَنْ يُفَسَّرَ أَوْ يُتَوَهَّمَ، هَكَذَا قَالَ غَيْرُ وَاحِدٍ مِنَ الأَئِمَّةِ: الثَّوْرِيُّ، وَمَالِكُ بْنُ أَنَسٍ، وَابْنُ عُيَيْنَةَ، وَابْنُ الْمُبَارَكِ أَنَّهُ تُرْوَى هَذِهِ الأَشْيَاءُ وَيُؤْمَنُ بِهَا وَلاَ يُقَالُ كَيْفَ.

“Bu hadisi imamlar rivayet etmiştir. Buna, tefsir etmeden ya da  vehme düşmeden geldiği gibi iman ederiz. Sevri, Malik bin Enes, İbnu Uyeyne, İbn’ul Mubarek gibi birçok imam da böyle demiş ve bu tip şeylerin rivayet edileceğini, bunlara iman edileceğini ve ‘nasıl’ denilmeyeceğini ifade etmişlerdir.”

Allahu Teala’nın ayağını cehennemin üzerine koymasıyla alakalı hadisi naklettikten sonra da (no: 2557) benzeri açıklamaları yaparak şöyle demektedir:


وَهَذَا الَّذِي اخْتَارَهُ أَهْلُ الحَدِيثِ أَنْ يَرْوُوا هَذِهِ الأَشْيَاءُ كَمَا جَاءَتْ وَيُؤْمَنُ بِهَا وَلاَ تُفَسَّرُ وَلاَ تُتَوَهَّمُ وَلاَ يُقَالُ: كَيْفَ

“İşte bu, hadis ehlinin tercih ettiği yoldur ki o da bu tip şeyleri geldiği gibi rivayet etmek ve bunlara iman edilmesi, bunların tefsir edilmemesi ve vehme kapılarak nasıl, denilmemesidir.”

Tirmizi’nin sıfatları tefsir etmeyi nehyettikten sonra aynı siyakta keyfiyeti, nasıllığı araştırmayı nehyetmesi burada nehyedilen tefsirin, keyfiyet araştırması manasındaki bir tefsir olduğunu göstermektedir. Yoksa sıfatları zahiri manalarına göre kabul etmek ve o şekilde tefsir ederek mana vermek nehyedilmemiştir. ‘Geldiği gibi kabul etmek’ ifadesi buna delalet eder. Geldiği gibi yani lafız nasıl geldiyse, ifadeden ne anlaşılıyorsa o şekilde kabul etmek demektir. Tirmizi, Rahman’ın sağ eliyle alakalı rivayet ettiği başka bir hadisin akabinde ise (no: 662) şöyle demektedir:

وَقَدْ قَالَ غَيْرُ وَاحِدٍ مِنْ أَهْلِ العِلْمِ فِي هَذَا الحَدِيثِ وَمَا يُشْبِهُ هَذَا مِنَ الرِّوَايَاتِ مِنَ الصِّفَاتِ: وَنُزُولِ الرَّبِّ تَبَارَكَ وَتَعَالَى كُلَّ لَيْلَةٍ إِلَى السَّمَاءِ الدُّنْيَا، قَالُوا: قَدْ تَثْبُتُ الرِّوَايَاتُ فِي هَذَا وَيُؤْمَنُ بِهَا وَلاَ يُتَوَهَّمُ وَلاَ يُقَالُ: كَيْفَ؟ هَكَذَا رُوِيَ عَنْ مَالِكٍ، وَسُفْيَانَ بْنِ عُيَيْنَةَ، وَعَبْدِ اللهِ بْنِ الْمُبَارَكِ أَنَّهُمْ قَالُوا فِي هَذِهِ الأَحَادِيثِ: أَمِرُّوهَا بِلاَ كَيْفٍ، وَهَكَذَا قَوْلُ أَهْلِ العِلْمِ مِنْ أَهْلِ السُّنَّةِ وَالجَمَاعَةِ، وَأَمَّا الجَهْمِيَّةُ فَأَنْكَرَتْ هَذِهِ الرِّوَايَاتِ وَقَالُوا: هَذَا تَشْبِيهٌ وَقَدْ ذَكَرَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ فِي غَيْرِ مَوْضِعٍ مِنْ كِتَابهِ اليَدَ وَالسَّمْعَ وَالبَصَرَ، فَتَأَوَّلَتِ الجَهْمِيَّةُ هَذِهِ الآيَاتِ فَفَسَّرُوهَا عَلَى غَيْرِ مَا فَسَّرَ أَهْلُ العِلْمِ، وَقَالُوا: إِنَّ اللَّهَ لَمْ يَخْلُقْ آدَمَ بِيَدِهِ، وَقَالُوا: إِنَّ مَعْنَى اليَدِ هَاهُنَا القُوَّةُ وقَالَ إِسْحَاقُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ: إِنَّمَا يَكُونُ التَّشْبِيهُ إِذَا قَالَ: يَدٌ كَيَدٍ، أَوْ مِثْلُ يَدٍ، أَوْ سَمْعٌ كَسَمْعٍ، أَوْ مِثْلُ سَمْعٍ، فَإِذَا قَالَ: سَمْعٌ كَسَمْعٍ، أَوْ مِثْلُ سَمْعٍ، فَهَذَا التَّشْبِيهُ وَأَمَّا إِذَا قَالَ كَمَا قَالَ اللَّهُ تَعَالَى يَدٌ، وَسَمْعٌ، وَبَصَرٌ، وَلاَ يَقُولُ كَيْفَ، وَلاَ يَقُولُ مِثْلُ سَمْعٍ، وَلاَ كَسَمْعٍ، فَهَذَا لاَ يَكُونُ تَشْبِيهًا، وَهُوَ كَمَا قَالَ اللَّهُ تَعَالَى فِي كِتَابهِ: {لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ}.

“İlim ehlinden birçoğu, bu hadis ve benzeri sıfatlar hakkındaki rivâyetlerle alakalı ve de Allah’ın her gece dünya semasına inişi hakkında şöyle demektedirler: “Bu tür rivâyetler sabittir, bunlara iman edilmeli, vehme düşülmemeli, nasıl denmemelidir.” Aynı şekilde Mâlik, Sûfyân b. Uyeyne, Abdullah b. Mübarek’ten bu türden hadisler hakkında şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: ‘Bunları nasıl demeden geldikleri gibi kabul edip geçin’. Ehli Sünnet vel cemaat ilim adamlarının görüşü böyledir. Cehmiyye ise bu tür rivâyetleri reddederek bu bir teşbih yani benzetme olur demektedir. Allah, Kitabı’nın pek çok yerinde el, işitme ve görme tabirlerini zikrediyor. Cehmiyye ise bu ayetleri tevil etti ve ilim ehlinin tefsir ettiği şekle aykırı olarak tefsir ederek dediler ki: “Allah, Adem’i eliyle yaratmamıştır. Burada “el” kelimesi güç ve kuvvet anlamındadır.” İshâk b. İbrahim şöyle diyor: ‘Eğer şöyle söylenirse Teşbih (benzetme) olur: (Mahlukattaki) El gibi el, ele benzeyen el; işitme gibi işitme, işitmeye benzeyen işitme.’ Amma, Allahu Teala’nın buyurduğu gibi el, işitme ve görme denir de nasıl demezse, (keyfiyetini araştırmaz ise) ve işitme gibi ve işitmeye benzer denilmezse bu teşbih olmaz ve Allah’ın kitabındaki şu ayetteki gibi olur: “Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, bilendir.” (Şûrâ 11)

Ebubekr ibn’ul Arabi’nin Tirmizi’nin bu sözlerine yaptığı açıklamalar yukarda geçmişti. Onun da işaret ettiği gibi Tirmizi’nin burada sıfatlara mana verilmesini değil, keyfiyet verilmesini reddettiği ve de Cehmiye gibi sıfat inkarcısı zümrelerin yaptığı zahire muhalif fasit tevilleri reddettiği ortadadır. Nitekim Tirmizi, onlar hakkında şöyle demektedir: ‘Cehmiyye ise bu ayetleri tevil etti ve ilim ehlinin tefsir ettiği şekle aykırı olarak tefsir ederek dediler ki: “Allah, Adem’i eliyle yaratmamıştır. Burada “el” kelimesi güç ve kuvvet anlamındadır.’ Dikkat edilirse Cehmiye’nin sıfatları tefsir etmesini değil, ilim ehlinin tefsir etmediği şekilde tefsir edip yorumlamasını eleştirmektedir. Buradan ilim ehlinin sıfatları tefsir ettiği de açıkça anlaşılmaktadır. Selefin yaptığı tefsir ile Cehmiye’nin yaptığı tefsir arasındaki fark; selefin tefsiri Arap dil kaidelerine göre ve diğer nasslar ışığında yapması; Cehmiye’nin ise bunların hiç birine riayet etmeden veyahut da dildeki şazz bir takım manaları esas alarak tefsir etmesidir.

İbn Kudame (rh.a)’ın isnadıyla naklettiğine göre Ebu Hanife’nin öğrencisi Muhammed bin Hasen eş-Şeybani (v. 189) şöyle demiştir:

أخبرنَا الشَّيْخ أَبُو بكر عبد الله بن مُحَمَّد بن أَحْمد النقور أَنبأَنَا أَبُو بكر أَحْمد بن عَليّ بن الْحسن الطريثيثي إِذْنا قَالَ أخبرنَا أَبُو الْقَاسِم هبة الله بن الْحسن الطَّبَرِيّ قَالَ أَنبأَنَا أَحْمد بن مُحَمَّد بن حَفْص أَنبأَنَا أَحْمد بن مُحَمَّد بن الْمسلمَة حَدثنَا سهل بن عُثْمَان بن سهل قَالَ سَمِعت إِبْرَاهِيم بن الْمُهْتَدي يَقُول سَمِعت دَاوُد بن طَلْحَة يَقُول سَمِعت عبد الله بن أبي حنيفَة الدوسي يَقُول سَمِعت مُحَمَّد بن الْحسن يَقُول اتّفق الْفُقَهَاء كلهم من الشرق إِلَى الغرب على الْإِيمَان بِالْقُرْآنِ وَالْأَحَادِيث الَّتِي جَاءَ بهَا الثِّقَات عَن رَسُول الله صلى الله عَلَيْهِ وَسلم فِي صفة الرب عز وَجل من غير تَفْسِير وَلَا وصف وَلَا تَشْبِيه فَمن فسر شَيْئا من ذَلِك فقد خرج مِمَّا كَانَ عَلَيْهِ النَّبِي صلى الله عَلَيْهِ وَسلم وَفَارق الْجَمَاعَة فَإِنَّهُم لم يصفوا وَلم يفسروا وَلَكِن آمنُوا بِمَا فِي الْكتاب وَالسّنة ثمَّ سكتوا فَمن قَالَ بقول جهم فقد فَارق الْجَمَاعَة لِأَنَّهُ وَصفه بِصفة لَا شَيْء

“(İsnadı zikrettikten sonra) Doğudan batıya kadar bütün fakihler Kur’an’a ve güvenilir kimselerin Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den naklettiği Rabb Azze ve Celle’nin sıfatları hakkındaki hadislere tefsir etmeksizin, vasfetmeksizin, teşbih yani benzetme yapmaksızın iman etmek hususunda ittifak etmişlerdir. Her kim bunlardan herhangi bir şeyi tefsir eder, yorumlarsa Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in üzerinde bulunduğu yoldan dışarı çıkıp cemaatten ayrılmış olur. Zira onlar (yani selef cemaati) bu sıfatları vasfetmemiş ve tefsir de etmemişlerdir. Lakin Kitap ve Sünnette geçen hususlara iman edip susmuşlardı. Şu halde her kim Cehm’in görüşünü savunursa o kimse cemaatten ayrılmıştır. Zira o kimse Allah’ı hiçbir şey olmamakla vasfetmiştir.” (Zemm’ut Tevil, sf 14)

İmam Muhammed (ra)’ın tefsir etmeksizin ve vasfetmeksizin sözlerinden kasdın tevilcileri ve teşbih ehlini reddetmek olduğu açıktır. Nitekim kavlin sonunda Cehmiye’yi tenkid etmesi bunu göstermektedir. Malum olduğu üzere Cehmiye sıfatları tevil etme işini ihdas eden zümredir. Şeybani (rh.a) ise onların yaptığı batıl tefsirleri reddetme gayesiyle bu sözü zikretmiştir. Şeybani burada vasfetmeksizin demektedir ki bundan kasdın keyfiyet vermeksizin olduğu açıktır. Yoksa bunları sıfat olarak kabul etmeksizin manasında olmadığı aşikardır. Böyle kabul edildiğinde sözün başında bunlara sıfat ismini vermesiyle çelişir. İşte tefsir etmeksizin ifadesi de böyledir yani keyfiyet verme ve tevil etme manasındadır ki bu ikisi aslında aynı kapıya çıkmaktadır. Bununla alakalı açıklama aşağıda gelecektir inşallah.

Darakutni, bu hususta selef imamlarının görüşünü şu şekilde nakletmektedir:

حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ مَخْلَدٍ، ثنا الْعَبَّاسُ بْنُ مُحَمَّدٍ الدُّورِيُّ، قَالَ: سَمِعْتُ يَحْيَى بْنَ مَعِينٍ، يَقُولُ: شَهِدْتُ زَكَرِيَّا بْنَ عَدِيٍّ يَسْأَلُ وَكِيعًا فَقَالَ: يَا أَبَا سُفْيَانَ إِنَّ هَذِهِ الْأَحَادِيثُ يَعْنِي مِثْلَ الْكُرْسِيِّ مَوْضِعِ الْقَدَمَيْنِ وَنَحْوَ هَذَا، فَقَالَ وَكِيعٌ: «أَدْرَكْنَا إِسْمَاعِيلَ بْنَ أَبِي خَالِدٍ، وَسُفْيَانَ، وَمَسْعُودًا يُحَدِّثُونَ بَهَذِهِ الْأَحَادِيثِ وَلَا يُفَسِّرُونَ شَيْئًا»

“Bize Muhammed bin Mahled tahdis etti ve dedi ki: Bize Abbas bin Muhammed ed-Duri tahdis etti ve dedi ki: Ben Yahya bin Main’i şöyle derken işittim: Zekeriya bin Adiyy’i Veki’ye sorarken işittim, şöyle demişti: Ey Ebu Süfyan! Bu hadisler yani Kürsi’nin iki ayağın konulduğu yer olması ve benzerleri gibi… Veki, bunun üzerine şöyle dedi: Biz İsmail bin Ebi Halid, Süfyan ve Mesud’a ulaştık. Onlar bu haberleri naklediyorlar ve hiç birini tefsir etmiyorlardı.” (es-Sifat, no: 58)

Selefin bu tarz sözlerden muradı da aynı şekilde Cehmiye ve emsalinin yaptığı batıl tevillerdir. Bunu gösteren bir karine İmam Ahmed’le alakalı nakledilen şu haberdir.


وَحَدَّثَنَا أَبُو حَفْصٍ عُمَرُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ رَجَاءٍ، ثنا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ شِهَابٍ، ثنا الْأَثْرَمُ قَالَ: قُلْتُ لِأَبِي عَبْدِ اللَّهِ: حَرْبٌ مُحَدِّثٌ، وأنا عِنْدَهُ بِحَدِيثٍ: «يَضَعُ الرَّحْمَنُ فِيهَا قَدَمَهُ»، وَعِنْدَهُ غُلَامٌ، فَأَقْبَلَ عَلَى الْغُلَامِ فَقَالَ: إِنَّ لِهَذَا تَفْسِيرًا؟ فَقَالَ أَبُو عَبْدِ اللَّهِ: انْظُرْ كَمَا تَقُولُ الْجَهْمِيَّةُ سَوَاءً

“(İsnadı zikrettikten sonra) Esrem dedi ki: Ben Ebu Abdillah’a (İmam Ahmed’e) dedim ki: Harb, hadisçidir. Onun yanında biz “Rahman oraya (cehenneme) ayağını koyar” hadisini naklettik. Onun yanında bir genç vardı. O gence doğru yönelerek dedi ki: Bu hadisin tefsiri, açıklaması var (veya var mı). Bunun üzerine Ebu Abdillah şöyle dedi: Şuna bak, aynı Cehmiye’nin dediği gibi diyor!” (İbn Batta, el İbane, 7/330)

Görüldüğü üzere sözkonusu muhaddisin “bu hadisin tefsiri var” sözünü İmam Ahmed, Cehmiye’nin fasit tevilleriyle bir tutmuştur. Bu, selef nezdinde nehyedilen tefsirin, Cehmiye’nin yaptığı zahire muhalif tefsirler olduğunu göstermektedir. Müteahhir ulemanın yazdığı hadis şerhlerinden bu ayak hadisi ve benzerlerinin açıklamasına bakan birisi bu Cehmi tefsirlere rahatlıkla ulaşabilir! Keza sıfat ayetlerine halef ulemasının yaptığı tefsirleri okuyan birisi de bunları görebilir…

Yine Buhari’nin hocası el-Humeydi’nin (v. 219) “Usul’us Sunne” adlı eserindeki şu sözleri de bunun gibidir:

وما نطق به القرآن والحديث مثل : } وقالت اليهود يد الله مغلولة غلت أيديهم { [ المائدة 64] ومثل } والسموات مطويات بيمينه { [الزمر :67] وما أشبه هذا من القرآن والحديث لا نزيد فيه ولا نفسره ، نقف على ما وقف عليه القرآن والسنة ونقول }الرحمن على العرش استوى { [طه :5] ومن زعم غير هذا فهو معطل جهمي .

Kur’an ve Hadisde bahsedilen şu ayetler gibi:

"Yahudiler, Allah'ın eli bağlıdır (sıkıdır), dediler." (el-Ma’ide 5/64)

Ve şu ayette de olduğu gibi:

"Yeryüzü Kıyamet Günü'nde bütünüyle O’nun avucundadır." (ez-Zümer 39/67)

Ve de Kur’an ve Sünnet’de bulunan buna benzer diğer nasslar. Biz, bunlara ne ekleme yaparız ne de tefsir ederiz, ancak Kur’an ve Sünnet’in durduğu yerde dururuz ve şöyle deriz:

"Rahman (olan Allah) arşa istiva etmiştir." (Ta-Ha 20/5)

“(Bu konuda) bundan başka bir şeyi ileri süren Mu’attıl Cehmi’dir

Görüldüğü üzere Humeydi (ra) bu bahsettiği şekilde yapmayanların yani nassın durduğu yerde durmayıp nassı tefsir etmeye kalkışanların sıfat inkarcısı Cehmi olduğunu söylemektedir. Böylece anlaşılıyor ki imamın tefsirden kasdı, Cehmiye’nin yaptığı tarzdan batıl tefsirlerdir yoksa Arap dilindeki zahiri manaya göre yapılan tefsir değildir. Çünkü Cehmiye, hadis ehlinin yaptığı gibi zahire göre bir tefsir yapmamış, bilakis zahiri manaya muhalif tefsir yapmıştı. O yüzden bu imamın ve diğer imamların sözlerinde sıfatları zahirlerine göre tefsir edenlerin kınanması sözkonusu değildir.

Yeri gelmişken belirtelim ki selef imamları bu tarz ifadeleri sıfat nassları haricindeki itikadi konularda da kullanmışlardır. Mesela İmam Ahmed’in Usul’us Sunne’deki şu sözleri gibi:

وَالنِّفَاقُ هُوَ الْكُفْرُ , أَنْ يَكْفُرَ بِاللَّهِ وَيَعْبُدَ غَيْرَهُ , وَيُظْهِرَ الْإِسْلَامَ فِي الْعَلَانِيَةِ مِثْلَ الْمُنَافِقِينَ الَّذِينَ كَانُوا عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ. وَهَذِهِ الْأَحَادِيثُ الَّتِي جَاءَتْ: «ثَلَاثٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ فَهُوَ مُنَافِقٌ» هَذَا عَلَى التَّغْلِيظِ , نَرْوِيهَا كَمَا جَاءَتْ وَلَا نُفَسِّرُهَا. وَقَوْلُهُ: «لَا تَرْجِعُوا بَعْدِي كُفَّارًا ضُلَّالًا يَضْرِبُ بَعْضُكُمْ رِقَابَ بَعْضٍ» , وَمِثْلُ: «إِذَا الْتَقَى الْمُسْلِمَانِ بِسَيْفَيْهِمَا فَالْقَاتِلُ وَالْمَقْتُولُ فِي النَّارِ» , وَمِثْلُ: «سِبَابُ الْمُسْلِمِ فُسُوقٌ وَقِتَالُهُ كُفْرٌ» , وَمِثْلُ: " مَنْ قَالَ لِأَخِيهِ: يَا كَافِرُ فَقَدْ بَاءَ بِهَا أَحَدُهُمَا " , وَمِثْلُ: «كُفْرٌ بِاللَّهِ تَبَرُّؤٌ مِنْ نَسَبٍ , وَإِنْ دَقَّ» . وَنَحْوُهُ مِنَ الْأَحَادِيثِ مِمَّا قَدْ صَحَّ وَحُفِظَ فَإِنَّا نُسَلِّمُ لَهُ وَإِنْ لَمْ يُعْلَمْ تَفْسِيرُهَا , وَلَا يُتَكَلَّمُ فِيهِ وَلَا يُجَادَلُ فِيهِ
وَلَا تُفَسَّرُ هَذِهِ الْأَحَادِيثُ إِلَّا بٍمِثْلِ مَا جَاءَتْ , وَلَا نَرُدُّهَا إِلَّا بِأَحَقِّ مِنْهَا
.

“Nifak'a gelince; Bir kimsenin Allah’ı İnkar etmesi ve (gizliden) Allah’tan başkalarına İbadet'te bulunması bununla beraber, tıpkı Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) zamanındaki Münafıklar gibi, zahirde İslam’ını Beyan etmesidir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in; “Şu üç şey kimde bulunursa o Münafık'tır” Hadis'ine gelince, tagliz yani bu vebalin ağırlığını anlatmak içindir. Bunları öylece rivayet ederiz, tefsir etmeyiz (yorum yapmayız). (Tıpkı) Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in; “Benden sonra birbirinizin boyunlarını vurarak tekrar Küfr'e dönmeyin” Hadis'i, “iki Müslüman kılıçlarıyla çarpışırsa öldüren de, öldürülen de ateştedir” Hadis'i ve “Müslüman'a sövmek Fısk, onu öldürmek Küfür'dür” Hadis'i, “Kim kardeşine ey Kafir derse bu Küfür ithamı ikisinden birini bulur” Hadis'i ve “Zayıf bir ihtimal ile dahi olsa Neseb'den uzak olduğunu belirtmek, Allah’ı İnkar'dır” Hadis'i ve buna benzer başka Hadisler Sahih'dir ve korunmuştur. Ona tefsirini, yorumunu bilmesek de teslim oluruz. Bunlar hakkında konuşup mücadeleye girmeyiz. Bu hadisleri ancak böyle rivayet edilen hadislerle açıklarız. Bunları en uygun olan anlamına hamlederiz.”

Açıkça görüldüğü üzere İmam Ahmed, bir yandan bazı günahlara küfür ismini veren bu hadislerin tagliz ve sakındırma babından olduğunu, gerçek nifakın ancak küfre itikad etmek suretiyle meydana geleceğini, böyle olmayan birisinin yalan söyleyip hainlik etse bile hakiki münafık olmayacağını beyan ederken, bir yandan da bu tarz hadislerin tefsir edilmeyeceğini ifade etmektedir. Halbuki kendisi de aynı hadisleri tefsir etmektedir. Burada nehyettiği tefsir ise Haricilerin yaptığı gibi günahların imandan çıkarmayacağını beyan eden diğer naslara müracaat etmeksizin bu hadislerden yola çıkarak günahkarları tekfir etmek veyahut da Mürcie’nin yaptığı gibi bu hadislere zahirine muhalif birbirinden fasit açıklamalar getirerek bu günahlara küfür veya nifak ismi verilemeyeceğini iddia etmektir. Zira Ehli sünnet hadislerde küfür, şirk ya da nifak ismi verilen günahlara bu isimleri verir ve böylece hadislerin zahiriyle amel etmiş olur. Bununla beraber buradan kasdın küçük küfür veya ameli nifak olduğunu söylerler. İyi düşünüldüğünde sıfatlar konusunun da bu şekilde olduğu anlaşılır. Ehli sünnet aslında sıfatları zahirlerine göre ve diğer nasslar ışığında tefsir etmektedir ancak bidat fırkalarının bu usule riayet etmeden yaptıkları tefsirleri ise reddetmektedir. Kısacası selef imamlarının söyledikleri “Nasları tefsir etmeksizin geldiği gibi kabul etmek” kaidesi hem sıfatlarda hem de dinin bütün meselelerinde uygulanan bir kaidedir. Zaten Ehli sünnetle diğer dalalet fırkaları arasındaki en büyük fark budur. Yani Ehli sünnet her konuda Kuran ve sünnetin zahir manasını esas kabul ederken, bidat fırkaları Kuranın ve sünnetin zahirini hüccet olarak kabul etmemiş ve kendi usullerine muhalif ayetlere ve de hadislere birbirinden fasit batini teviller getirmişlerdir. İşte selef imamlarının bütün dini mevzularda kınadıkları tefsir, bu tefsirdir yoksa tefsirin bizatihi kendisi değildir. 

Lugat alimi Ezheri (v. 370)’in naklettiğine göre Ebu Ubeyd Kasım bin Sellam (v. 224) şöyle demektedir:

وَأَخْبرنِي مُحَمَّد بن إِسْحَاق السعديّ عَن الْعَبَّاس الدُّورِيّ أَنه سَأَلَ أَبَا عبيدٍ عَن تَفْسِيره وَتَفْسِير غَيره من حَدِيث النُّزُول والرؤية فَقَالَ: هَذِه أحاديثُ رَوَاهَا لنا الثِّقاتُ عَن الثّقات حَتَّى رفعوها إِلَى النَّبِي عَلَيْهِ السَّلَام؛ وَمَا رَأينَا أحدا يفسِّرها، فَنحْن نؤمن بهَا على مَا جَاءَت وَلَا نفسِّرها.

“Bana Muhammed bin İshak es-Sa’di’nin, Abbas ed-Duri’den haber verdiğine göre o, Ebu Ubeyd’e nüzul ve rüyet hadisleri hakkında kendisinin ve de başkalarının yaptığı tefsirleri ve açıklamaları sormuş, bunun üzerine Ebu Ubeyd şöyle demiştir: Bu hadisleri güvenilir kimseler, yine güvenilir kimselerden rivayet etmişler nihayet Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’e kadar ref etmişler, çıkarmışlardır. Biz hiç kimsenin bunları tefsir ettiğini görmedik. Biz onlara bize geldiği şekilde iman ederiz ve onları tefsir etmeyiz.”

Ezheri, bunu rivayet ettikten sonra İmam’ın kavlini şöyle yorumlamaktadır:

أَرَادَ أَنَّهَا تُترك على ظَاهرهَا كَمَا جَاءَت.

“Sıfatların geldikleri gibi zahirleri üzere bırakılacaklarını kasdetmiştir.” (Tehzib’ul Luga, 9/56)

Böylece sıfatları tefsir etmemekten kasdın onları zahirlerine muhalif bir şekilde tevil etmeye ve açıklamaya kalkışmamak olduğu anlaşılmaktadır. Böylece zahiri üzere mana vermenin bu nehyedilen tefsir kapsamına girmeyeceği anlaşılmaktadır.

Darakutni ise Ebu Ubeyd’in kavlini şu şekilde nakletmektedir:

حدَّثنا مُحَمَّدُ بْنُ مَخْلَدٍ، ثنا الْعَبَّاسُ بْنُ مُحَمَّدٍ الدُّورِيُّ قَالَ: سَمِعْتُ أَبَا عُبَيْدٍ الْقَاسِمَ بْنَ سَلَّامٍ، وَذَكَرَ الْبَابَ الَّذِي يروى في الرُّؤْيَةَ وَالْكُرْسِيَّ وَمَوْضِعَ الْقَدَمَيْنِ، وَضَحِكِ رَبِّنَا مِنْ قُنُوطِ عِبَادِهِ، وَقُرْبِ غِيَرِهِ، وَأَيْنَ كَانَ رَبُّنَا قَبْلَ أَنْ يَخْلُقَ السَّمَاءَ وَأَنَّ جَهَنَّمَ لَا تَمْتَلِئُ حَتَّى يَضَعَ رَبُّكَ عَزَّ وَجَلَّ قَدَمَهُ فِيهَا فَتَقُولُ: قَطْ قَطْ، وَأَشْبَاهَ هَذِهِ الْأَحَادِيثِ. فَقَالَ: هَذِهِ الْأَحَادِيثُ صِحَاحٌ حَمَلَهَا أَصْحَابُ الْحَدِيثِ والفقهاء بعضهم على بَعْضٍ، وهِيَ عِنْدَنَا حَقٌّ لَا نَشُكُّ فِيهَا، وَلَكِنْ إِذَا قِيلَ: كَيْفَ وَضَعَ قَدَمَهُ؟ وَكَيْفَ ضَحِكَ؟ قُلْنَا: لَا يُفَسَّر هَذَا وَلَا سَمِعْنَا أَحَدًا يُفَسِّرُهُ

“Bize Muhammed bin Mahled tahdis etti ve dedi ki: Bize Abbas bin Muhammed ed Duri dedi ki: Ben Ebu Ubeyd Kasım bin Sellam’ı rüyet, Kürsi’nin iki ayağın konulduğu yer olması, Rabbimizin kullarının ümitsizliğine gülmesi, başkalarına yakınlaşması, göğü yaratmadan önce Rabbimizin nerede olduğu, cehennemin dolması ta ki Rabbin Azze ve Celle onun üzerine ayağını koyup cehennemin yeter, yeter demesi ve benzeri hadisleri zikrederken işittim. O, şöyle dedi: Bu hadisler sahihtir. Bunları hadis ashabı ve fakihler birbirlerinden nakledegelmişlerdir. Bunlar bizim nezdimizde haktır, o hususta şüphemiz yoktur. Lakin ayağını nasıl koydu, nasıl güldü denildiği zaman şöyle deriz: Bu, tefsir edilemez ve bunu hiç kimsenin tefsir ettiğini duymadık.” (es-Sifat, no: 57)

Bu rivayet açık bir şekilde Ebu Ubeyd’in inkar ettiği tefsirin ayağını nasıl koydu, nasıl güldü tarzında keyfiyete yönelik tefsir ve açıklamalar olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü o, tefsirin inkarını bu konuyla alakalı zikretmektedir. Ezheri’nin dediği gibi bununla tevili de reddetmiş olabilir. Zira esasında tevil de keyfiyet vermenin bir türüdür. Çünkü tevilciler –kabul etseler de etmeseler de işin hakikatinde Allah dünya semasına nasıl iner, sorusunu sormuşlar ve buna cevap olarak rahmetiyle ineceğini söylemişlerdir. Keza nasıl istiva eder sorusuna cevap olacak şekilde kudretiyle, hükümranlığıyla demişlerdir. Bu bakımdan tekyif tevilin bir türüdür, tevil de tekyifin bir türüdür. Hepsinin de ortak noktası nassın zahirine muhalif olmasıdır. Çünkü nassın zahiri ne tatile ne de teşbihe delalet eder. Nassın zahirine muhalif tefsirlerin reddedilmesi şeran uygun olmayan bütün tefsirlerin reddedilmesi demektir ve sıfatlarla alakalı bütün batıl düşüncelerin reddini içerir.

Muhy’is Sunne yani sünneti dirilten lakaplı İmam Begavi (v. 516) bütün bu nakillerin izahı sadedinde şöyle demektedir:

وَفِي حَدِيثِ أَنَسٍ، وَغَيْرِهِ: «اللَّهُ أَفْرَحُ بِتَوْبَةِ عَبْدٍ مِنْ أَحَدِكُمْ يَسْقُطُ عَلَى بَعِيرِهِ وَقَدْ أَضَلَّهُ فِي أَرْضِ فَلاةٍ».
فَهَذِهِ وَنَظَائِرُهَا صِفَاتٌ لِلَّهِ عَزَّ وَجَلَّ، وَرَدَ بِهَا السَّمْعُ، يَجِبُ الإِيمَانُ بِهَا، وَإِمْرَارُهَا عَلَى ظَاهِرِهَا مُعْرِضًا فِيهَا عَنِ التَّأْوِيلِ، مُجْتَنِبًا عَنِ التَّشْبِيهِ، مُعْتَقِدًا أَنَّ الْبَارِي سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى لَا يُشْبِهُ شَيْءٌ مِنْ صِفَاتِهِ صِفَاتِ الْخَلْقِ، كَمَا لَا تُشْبِهُ ذَاتُهُ ذَوَاتِ الْخَلْقِ، قَالَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى: {لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ} [الشورى: 11].
وَعَلَى هَذَا مَضَى سَلَفُ الأُمَّةِ وَعُلَمَاءُ السُّنَّةِ، تَلَقَّوْهَا جَمِيعًا بِالإِيمَانِ وَالْقَبُولِ، وَتَجَنَّبُوا فِيهَا عَنِ التَّمْثِيلِ وَالتَّأْوِيلِ، وَوَكَلُوا الْعِلْمَ فِيهَا إِلَى اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ، كَمَا أَخْبَرَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَنِ الرَّاسِخِينَ فِي الْعِلْمِ، فَقَالَ عَزَّ وَجَلَّ: {وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا} [آل عمرَان: 7].
قَالَ سُفْيَانُ بْنُ عُيَيْنَةَ: كُلُّ مَا وَصَفَ اللَّهُ تَعَالَى بِهِ نَفْسَهُ فِي كِتَابِهِ، فَتَفْسِيرُهُ قِرَاءَتُهُ، وَالسُّكُوتَ عَلَيْهِ، لَيْسَ لأَحَدٍ أَنْ يُفَسِّرَهُ إِلا اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ وَرُسُلُهُ.
وَسَأَلَ رَجُلٌ مَالِكَ بْنَ أَنَسٍ عَنْ قَوْلِهِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى: {الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى} [طه: 5] كَيْفَ اسْتَوَى؟ فَقَالَ: الاسْتِوَاءُ غَيْرُ مَجْهُولٍ، وَالْكَيْفُ غَيْرُ مَعْقُولٍ، وَالإِيمَانُ بِهِ وَاجِبٌ، وَالسُّؤَالُ عَنْهُ بِدْعَةٌ، وَمَا أَرَاكَ إِلا ضَالًّا، وَأَمَرَ بِهِ أَنْ يُخْرَجَ مِنَ الْمَجْلِسِ.
وقَالَ الْوَلِيدُ بْنُ مُسْلِمٍ: سَأَلْتُ الأَوْزَاعِيَّ، وَسُفْيَانَ بْنَ عُيَيْنَةَ، وَمَالِكَ بْنَ أَنَسٍ عَنْ هَذِهِ الأَحَادِيثِ فِي الصِّفَاتِ وَالرُّؤْيَةِ، فَقَالَ: أَمِرُّوهَا كَمَا جَاءَتْ بِلا كَيْفٍ.
وَقَالَ الزُّهْرِيُّ: عَلَى اللَّهِ الْبَيَانُ، وَعَلَى الرَّسُولِ الْبَلاغُ، وَعَلَيْنَا التَّسْلِيمُ.
وَقَالَ بَعْضُ السَّلَفِ: قَدَمُ الإِسْلامِ لَا تَثْبُتُ إِلا عَلَى قَنْطَرَةِ التَّسْلِيمِ.
قَالَ أَبُو الْعَالِيَةِ: {ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاءِ} [الْبَقَرَة: 29] ارْتَفَعَ فَسَوَّى خَلْقَهُنَّ.
وَقَالَ مُجَاهِدٌ: {اسْتَوَى} [الْبَقَرَة: 29]: عَلا عَلَى الْعَرْشِ.


“Enes hadisi ve başkalarında şöyle gelmiştir: Allah, içinizden bir kulun tevbesine, çölde devesini kaybedip de tekrar bulan kişinin sevincinden daha çok sevinir. İşte bu ve benzerleri Allah Azze ve Celle’nin sıfatlarıdır. Bu hususta sem’i yani nakle dayalı şeri deliller gelmiştir. Bunlara iman etmek ve de tevilden yüz çevirmek, teşbihten de kaçınmak suretiyle bunları zahirleri üzere kabul etmek gerekir. Her şeyi yoktan var eden Allah Subhanehu ve Teala’nın zatının mahlukatın zatlarına benzemediği gibi, sıfatlarından hiçbir şeyin de mahlukatın sıfatlarına benzemediğine inanmak gerekir. Allah Subhanehu şöyle buyurmaktadır:

‘Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir ve bilendir.’ (Şura: 11)

İşte bu ümmetin selefi ve sünnet alimleri bu akide üzere yaşamışlardır. Onlar, bu sıfatların hepsini kabul ve iman ile karşılamışlardır. Bu hususta tevil ve temsilden, benzetmeden kaçınmışlardır. Bunların ilmini Allah Azze ve Celle’ye havale etmişlerdir. Tıpkı, Allah Subhanehu ve Teala’nın ilimde derinleşenler hakkında buyurduğu gibi:

‘İlimde derinleşenler ise biz ona iman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır, derler.’ (Ali İmran: 7)

Süfyan bin Uyeyne (ra) şöyle demiştir: ‘Allah’ın kendisini kitabında vasfettiği her şeyin tefsiri onları okumak ve onlar hakkında sükut etmek, susmaktır. Allah Azze ve Celle ve de Rasullerinden başka hiç kimseye bunun tefsirini yapmak düşmez.’

Bir adam Malik’e Allah Subhanehu ve Teala’nın ‘Rahman Arşa istiva etti (tahta çıktı)’ (Taha: 5) ayeti hakkında ‘nasıl istiva etti’ diye sorunca o, şöyle dedi: ‘İstiva bilinen bir şeydir, bunun nasıl olduğu ise akledilemez. Ona iman etmek vaciptir, bu hususta soru sormak ise bidattir. Ben seni ancak sapmış birisi olarak görüyorum!’ Sonra adamın meclisten çıkarılmasını emretti.

Velid bin Müslim de dedi ki: Ben, Evzai, Süfyan bin Uyeyne ve Malik bin Enes’e bu rüyet (Allah’ın görülmesi) ve sıfatlar hakkındaki hadisleri sorduğum zaman şöyle dediler: ‘Onları nasıl demeden, geldikleri gibi kabul edip geç!’

Zühri ise şöyle dedi: Beyan etmek Allah’a, tebliğ edip duyurmak Rasul’e, teslim olmak ise bize aittir.

Ebu’l Aliye ‘Sonra göğe istiva etti (yükseldi)’ (Bakara: 29) kavli hakkında şöyle dedi: Yükseldi ve onların yaratılışını düzenledi.

Mücahid ise ‘İstiva etti’ kavlini ‘Arşın (tahtın) üzerine yükseldi’ olarak açıklamıştır.” (Begavi, Şerh’us Sunne, 1/170-171)

Açıkça görüldüğü üzere Begavi (rh.a) selefin sıfatlar konusundaki mezhebinin, onları zahiri manaları üzere kabul etmek olduğunu söylemiş ve sonra Süfyan’ın, Malik’in ve diğerlerinin sözlerini bu hususu desteklemek amacıyla nakletmiştir. Yani Begavi’nin sözleri de aynı şekilde Süfyan (ra)’ın sıfatların tefsiri, onların okunuşudur sözünün, sıfatları dildeki zahiri manalarına göre tefsir etmek manasında olduğunu göstermektedir. Nitekim selefin bu yöndeki kavillerini zikrettikten sonra Mücahid ve Ebul Aliye’nin istivayı yükselmek olarak tefsir eden kavillerini nakletmektedir. Bu, açıkça Begavi’nin muradının sıfat naslarının Arap dilindeki zahiri manalarına göre tefsir edilmesi ve bu zahire muhalif istila vb tefsirlere gidilmemesi olduğunu göstermektedir. Eğer Begavi’nin amacı sıfat naslarının lügatteki zahiri manalarına göre dahi olsa tefsirini tümden nehyetmek olsaydı, sözün sonunda istivanın tefsirine dair selefin kavillerini zikretmesinin bir anlamı olmazdı. Hal böyleyken birileri sadece Begavi’nin ‘Bunların ilmini Allah Azze ve Celle’ye havale etmişlerdir.’ Sözünü alıp, sözün öncesini ve sonrasını görmezden gelerek Begavi’ye tefviz akidesini nisbet etmeye cüret edebilmişlerdir. Halbuki Begavi’nin bundan kasdı keyfiyeti Allaha havale etmektir. Mufavvida’nın dediği gibi manayı da Allaha havale etseydi, sıfatların zahiri manalarına göre alınması gerektiğini söylemez ve selefin yaptığı bu tarz tefsirleri nakletmezdi. Zira Mufavvida sıfatların manasını Allaha havale etmeden önce kesinlikle zahiri manalarını reddetmektedir. Bu surette hem Süfyan bin Uyeyne ve emsalinin sıfatları tefsirden nehyetmesinin zahirine muhalif tefsirleri reddetmek amaçlı olduğu bir kez ortaya çıkmış ve Begavi’nin tefviz ehli olduğunu iddia edenlerin de yalancılığı ve tahrifçiliği aşikar olmuştur. Velhamdulillah.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1637
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Seleften nakledilen sıfat naslarına mana verilmeyeceği yönündeki haberler hakkında:

Mufavvida’nın selef-i salihin imamlarının sıfatları tefviz ettiği yani keyfiyetlerinin yanı sıra bizzat manalarını da Allaha havale ettikleri yönündeki iddialarına delil getirdikleri bazı nakiller de “biz bu sıfatlara mana vermeyiz, manalarını araştırmayız” tarzı ibarelerdir. Bunlardan birisi İmam Ahmed bin Hanbel (v. 241)’in bir sözüdür. İbn Kudame, Hallal’ın es-Sunne’sinden bu rivayeti şu şekilde nakletmektedir:


قَالَ وَأَخْبرنِي عَليّ بن عِيسَى أَن حنبلا حَدثهمْ قَالَ سَأَلت أَبَا عبد الله عَن الْأَحَادِيث الَّتِي تروى إِن الله تبَارك وَتَعَالَى ينزل كل لَيْلَة إِلَى السمآء الدُّنْيَا وَأَن الله يرى وَإِن الله يضع قدمه وَمَا أشبهه فَقَالَ أَبُو عبد الله نؤمن بهَا ونصدق بهَا وَلَا كَيفَ وَلَا معنى وَلَا نرد مِنْهَا شَيْئا ونعلم أَن مَا جَاءَ بِهِ الرَّسُول حق إِذا كَانَت بأسانيد صِحَاح وَلَا نرد على رَسُول الله صلى الله عَلَيْهِ وَسلم قَوْله وَلَا يُوصف الله تَعَالَى بِأَكْثَرَ مِمَّا وصف بِهِ نَفسه أَو وَصفه بِهِ رَسُوله بِلَا حد وَلَا غَايَة {لَيْسَ كمثله شَيْء وَهُوَ السَّمِيع الْبَصِير} [الشورى 11] وَلَا يبلغ الواصفون صفته وَصِفَاته مِنْهُ وَلَا نتعدى الْقُرْآن والْحَدِيث فَنَقُول كَمَا قَالَ وَنصفه كَمَا وصف نَفسه وَلَا نتعدى ذَلِك نؤمن بِالْقُرْآنِ كُله محكمه ومتشابهه وَلَا نزيل عَنهُ صفة من صِفَاته لشناعة شنعث

“Hallal dedi ki: Bana Ali bin İsa, Hanbel’in kendilerine şöyle naklettiğini haber verdi: Ben, Ebu Abdillah’a, rivayet edilen şu hadisler hakkında sordum: ‘Allah Tebareke ve Teala her gece dünya semasına iner’ ‘Allah (ahirette) görülecektir.’ ‘Allah ayağını koyar’ ve benzerleri. Ebu Abdillah şöyle cevap verdi: Biz keyfiyet ve mana vermeden bunlara iman eder, bunları tasdik ederiz. Onlardan hiçbir şeyi reddetmeyiz ve sahih senedlerle geldiği takdirde Rasul (sallallahu aleyhi ve sellem)’in getirdiği her şeyin hak olduğunu biliriz. Biz Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sözünü reddetmeyiz. Allahu Teala da kendisini vasfettiğinden ya da Rasülünün vasfettiğinden daha fazlası ile vasfedilemez. Sınır ve miktar tayin etmeksizin! ‘Onun benzeri hiçbir şey yoktur, O işitendir, bilendir.’ (Şura: 11) Vasfedenler onun sıfatlarına erişemezler. Sıfatları Ondandır. Bu hususta Kuran ve hadisin çizdiği sınırı aşmayız. O ne demişse biz de onu deriz. O kendisini nasıl vasfettiyse biz de öyle vasfederiz. Bu çizgiyi aşmayız, Kuran’ın muhkemine de müteşabihine de iman ederiz. Birilerinin yaptığı şenaatlerden, kötü işlerden dolayı Onun herhangi bir sıfatını iptal etmeyiz.” (İbn Kudame, Zemm’ut Tevil, sf 21; ayrıca Ebu Ya’la, İbtal’ut Tevilat, 1/45; İbn Teymiye, Der’ut Tearuz, 2/30; İbn’ul Kayyim, Muhtasar’us Savaik, sf 469)

Tefvizciler bilhassa bu rivayette geçen ‘mana vermeden’ ifadesine sarılarak bunun tefviz akidesinin tam kendisi olduğunu ileri sürerler ve İmam Ahmed’in sıfat naslarına –zahir manaları dahil- mana vermeyi nehyettiğini ileri sürerler. Bunun ise İmam Ahmed’in konuyla alakalı diğer sözlerine muhalif olduğu ortadadır. Zira daha önce naklettiğimiz üzere İmam Ahmed, sıfat naslarının zahirleri üzere icra edilmesini savunmuş ve bu doğrultuda sıfat naslarına mana vermiş; mesela kelam sıfatını ses olarak yorumlamış, uluvv sıfatının manasını Allah’ın mahlukatından bain yani ayrı olması olarak açıklamış, Onun arşın üzerinde olmasının mahlukatı ile kendisi arasında bir hadd yani sınır manasında olduğunu ifade etmiştir. Bütün bunlar bu imamın sıfatlara mana vermeyi nehyetmesinin tefvizcilerin anladığı şekilde olmadığını gösteren harici karinelerdir. Sözün içindeki dahili karinelere gelirsek; dikkat edilirse İmam bu konuda Kuran ve sünnetin çizdiği sınırın dışına taşmamaya vurgu yapmaktadır. Nitekim İbn Batta’nın rivayetinde şöyle demektedir:

قَالَ أَبُو عَبْدِ اللَّهِ وَنَحْنُ نُؤْمِنُ بِالْأَحَادِيثِ فِي هَذَا وَنُقِرُّهَا، وَنُمِرُّهَا كَمَا جَاءَتْ بِلَا كَيْفٍ، وَلَا مَعْنًى إِلَّا عَلَى مَا وَصَفَ بِهِ نَفْسَهُ تَعَالَى

“Ebu Abdillah dedi ki: Biz bu husustaki hadislere iman eder ve onları ikrar ederiz. Nasıl demeden geldikleri gibi kabul edip geçeriz. Allahu Teala’nın kendisini vasfettiğinin dışında bir mana da vermeyiz.” (el-İbane, 7/58)

İbn Batta, herhangi bir isnad zikretmeksizin doğrudan İmam Ahmed’e bu kavli atfetmektedir. Eğer bu rivayet sahihse, açıkça İmam’ın kasdını ortaya koymaktadır. Çünkü burada İmam, mana vermenin kendisini değil, Allahu Teala’nın kendisi hakkında zikretmediği yani nasslarda geçmeyen bir manayı vermeyi reddetmektedir.

Ayrıca söz dikkatli incelendiğinde görülecektir ki İmam burada bilhassa keyfiyet vermeyi reddetmektedir ki zaten mana vermemekle keyfiyet vermemeyi bir arada zikretmiştir. Bu da tıpkı yukarda diğer imamlardan nakledilen sözlere benzemektedir ki onlar da keyfiyet vermeyi ve tevil yapmayı reddetmek amacıyla “tefsir etmeyiz” ifadesini kullanmışlardır. İmam’ın mihne olayları esnasında yaptığı münazaraların birinde sarfettiği bir söz de buna ışık tutmaktadır. Sıfatlar meselesinin konuşulduğu bir esnada orada bulunanlardan birisi İmam Ahmed’e itiraz etmiş ve onun Allahu Teala hakkında ‘kulakla duyuyor, gözle görüyor’ dediğini iddia etmiştir. Bunun üzerine (Halife Memun’un naibi) İshak ona ‘Semi’ (İşiten) ve Basir (Gören) sıfatlarının manası nedir diye sordu. O şöyle cevap verdi:

لا أدري، هو كما وصف نفسه “Bilmiyorum, O kendisini vasfettiği gibidir.” (Tarih’ut Taberi, 8/639)

Malum olduğu üzere Mufavvida dahil bütün fırkalar, işitme ve görme sıfatlarının manasının bilindiğini kabul ederler. İmam Ahmed’in burada işitme ve görme sıfatlarından mana itibariyle hiçbir şey anlamadığını söylemesi mümkün değildir. Şu halde burada İmam Ahmed’in bilmediği şeyin keyfiyet olduğu aşikardır. Karşısındaki kişi onu işitme ve görme sıfatlarının keyfiyetine dalmaya zorlamış ve bunların kulak ve gözle mi gerçekleştiğini sormuştur. Ahmed ise işitme ve görme sıfatlarının manasını yani tevilini ve keyfiyetini bilmediğini ifade etmiştir. İşte bu sözündeki gaye de bununla aynıdır.

Kısacası İmam Ahmed’in buradaki amacı tefvizcilerin iddia ettiğinin aksine sıfatların zahiri manasını reddetmek değil, bilakis sıfatların geldikleri şekliyle zahiri manaları üzere kabul edilmesi gerektiğini ifade etmek ve Cehmiye gibi sıfat inkarcılarının yaptığı şekilde “burada kasdedilen mana aslında şudur” şeklinde yorumlara gitmemektir. Konuyla alakalı diğer sözleriyle ve bu sözün siyakıyla beraber değerlendirildiğinden bundan başka bir mana çıkmaz. Ama kalbinde eğrilik olan bazı kimseler sadece ‘mana vermeden’ ifadesine sarılmaya devam edip dahili harici bütün karineleri görmezden geleceklerse Allah hidayet etsin demekten başka bir sözümüz olmaz.

Bu sözü zikreden imamlar da bu bahsettiğimiz şekilde açıklamışlardır. Mesela Kadı Ebu Yala bu ve buna benzer sözleri zikrettikten sonra şöyle demiştir:
فَقَدْ نَصَّ أَحْمَدُ عَلَى الْقَوْلِ بِظَاهِرِ الأَخْبَارِ مِنْ غَيْرِ تَشْبِيهٍ وَلا تَأْوِيلٍ

“Böylece Ahmed teşbihe ve tevile gitmeden haberlerin zahirini kabul etmek gerektiğini açıkça ifade etmiştir.”

İbn Teymiye ise Der’ut Tearuz’da bu kavli zikrettikten sonra şöyle demiştir:


أي لا نكيفها ولا نحرفها بالتأويل، فنقول: معناها كذا

“Yani biz ona keyfiyet vermeyiz ve tevil yoluyla onu tahrif ederek, bunun manası şudur demeyiz.”

Başka bir yerde ise bu kaville alakalı şöyle demiştir:


ظَنُّوا أَنَّ مُرَادَهُ. أَنَّا لَا نَعْرِفُ مَعْنَاهَا. وَكَلَامُ أَحْمَد صَرِيحٌ بِخِلَافِ هَذَا فِي غَيْرِ مَوْضِعٍ وَقَدْ بَيَّنَ أَنَّهُ إنَّمَا يُنْكِرُ تَأْوِيلَاتِ الْجَهْمِيَّة وَنَحْوِهِمْ الَّذِينَ يَتَأَوَّلُونَ الْقُرْآنَ عَلَى غَيْرِ تَأْوِيلِهِ

“Zannettiler ki onun kasdı ‘biz manayı bilmeyiz’ demektir. Halbuki Ahmed’in birçok yerdeki buna muhalif sözleri gayet açıktır. O, kendisinin ancak Kuranı tevil edilmemesi gereken şekilde tevil eden, yorumlayan Cehmiye ve benzerlerinin tevillerini inkar ettiğini açıkça beyan etmiştir.” (Fetava, 17/363)

Bunlar, meşhur Hanbeli alimlerinden bazılarının Ahmed’in sözüne yaptığı açıklamalardır. Bunlar da aynı şekilde Ahmed’in maksadının sıfatlara yapılan fasit tevilleri ve keyfiyetlendirmeleri reddetmek olduğunu göstermektedir. Bununla beraber bütün bunlar bu sözün sıhhati teslim edildiği takdirdedir. Bu söz, Ahmed’in yeğeni Hanbel tarikiyle gelmektedir. Bazı alimler, Hanbel bin İshak’ın Ahmed’den naklettiği haberlere bilhassa bu türden tek kaldığı yerlerde ihtiyatla yaklaşarak Hanbel’in garib ve ferd haberlerini kabul etmeye yanaşmamışlardır. İbn Receb bu hususta şöyle demektedir:

وهو ثقة إلا أنه يهم أحيانًا، وقد اختلف متقدِّمو الأصحاب فيما تفرَّد به حنبل عن أحمد: هل تثبت به رواية عنه أم لا؟

“O, sikadır ancak bazen vehimde bulunur. Ashabın yani Hanbelilerin öncüleri Hanbel’in Ahmed’den rivayet etme hususunda tek kaldığı şeylerin sabit olup olmadığı hususunda ihtilaf etmişlerdir.” (Feth’ul Bari, 2/368)

Allah en doğrusunu bilendir.



Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1637
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Tefviz akidesini savunanlar selef imamlarının yanı sıra bazı hadis imamlarının ve Hanbeli fakihlerinin de kendileri gibi düşündüğünü iddia ederek hem kendi karaltılarını çoğalmak hem de kendilerince bizi yani Ehli sünneti, yine bizim itibar ettiğimiz imamlardan gelen bazı nakillerle köşeye sıkıştırmaya çalışmaktadırlar. Bu babta getirdikleri nakillerden bir tanesi Hanbeli fakihlerinden muhaddis İbn Batta (v.387)’nin “el-İbane” adlı eserinde geçen bir ifadedir. İbn Batta (rh.a) Allahu Teala’nın “suret” sıfatı hakkında açmış olduğu babın girişinde şunları zikretmiştir:

بَابُ الْإِيمَانِ بِأَنَّ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَتِهِ بِلَا كَيْفٍ قَالَ الشَّيْخُ: وَكُلُّ مَا جَاءَ مِنْ هَذِهِ الْأَحَادِيثِ، وَصَحَّتْ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَفَرْضٌ عَلَى الْمُسْلِمِينَ قَبُولُهَا، وَالتَّصْدِيقُ بِهَا، وَالتَّسْلِيمُ لَهَا، وَتَرْكُ الِاعْتِرَاضِ عَلَيْهَا، وَوَاجِبٌ عَلَى مَنْ قَبِلَهَا، وَصَدَّقَ بِهَا أَنْ لَا يَضْرِبَ لَهَا الْمَقَايِيسَ، وَلَا يَتَحَمَّلَ لَهَا الْمَعَانِيَ وَالتَّفَاسِيرَ لَكِنْ تَمُرُّ عَلَى مَا جَاءَتْ وَلَا يُقَالُ فِيهَا: لِمَ؟ وَلَا كَيْفَ؟ إِيمَانًا بِهَا وَتَصْدِيقًا، وَنَقِفُ مِنْ لَفْظِهَا وَرِوَايَتِهَا حَيْثُ وَقَفَ أَئِمَّتُنَا وَشُيُوخُنَا

“Allah Azze ve Celle’nin Ademi kendi suretinde yarattığına –keyfiyetine girmeden- iman etme babı. Şeyh şöyle dedi: Rasulullah (s.a.s)’tan sahih yolla gelen bu gibi hadisler hususunda Müslümanlara farz olan; bu hadisleri kabul etmek, tasdik etmek, onlara teslim olmak ve onlara itirazı terk etmektir. Bu hadisleri kabul edip tasdik edenlerin, bunlara kıyaslamalar yapmaması ve bu hadislere manalar ve tefsirler yüklememesi vaciptir. Lakin bu hadisler geldiği gibi kabul edilerek geçilir. Onlara iman ve onları tasdik etmekten dolayı onlar hakkında ‘Neden ve nasıl’ denilmez. O hadislerin lafız ve rivayetlerinde, imamlarımız ve şeyhlerimizin durduğu yerde dururuz.” (el-İbanetu’l-Kubra, 7/244)

Allahın izni ve yardımıyla diyoruz ki: İşte bu nakil de tıpkı daha önce bahsi geçen benzerleri gibi, Allah’tan korkmayan kullardan da utanmayan, rezil olma endişesini dahi kaybetmiş, haya perdesini yırtmış, ilmi sahada istikbali düşünmeden gündelik olarak yaşayan, o an için zevahiri kurtaracak bir nakil ortaya atıp bu naklin önünün sonunun ne olduğunu hesap etmekten ve olur da birisi çıkar bu nakli izah edecek başka bir nakil getirir diye düşünmekten dahi aciz birtakım tiplerin, gerekli tahkik ve araştırmayı yapmadan, bir alimin sözleri arasından cımbızla çektiği bir kavildir. Sırf muhaliflere cevap yetiştirmek için hareket eden bu kişilerin hırsları gözlerini kör etmiş ve kendilerine muhalif olduğu her halinden belli olan bir alimin açık, müfesser sözlerini bırakıp daha mücmel birtakım sözlerine yapışmışlardır. Zira geçtiğimiz asırda tatil ehlinin sancaktarlığını yapmış olan Zahid el Kevseri onun hakkında şöyle demektedir:

“İbane adlı eserin sahibi, Haşeviye’nin en koyularından olup, onlar nezdinde makam sahibidir. Yoksa beş para etmez!” (Tenib’ul Hatib, sf 289)

Rabbimizden Kevseri’ye layık olduğu şekilde muamele etmesini diliyoruz. Ancak Kevseri en azından batıl akidesinin gereğini yapmış ve onunla aynı akideye mensup ayak takımının yaptığı gibi İbn Batta’yı kendi mezheplerine dahil etmeye çalışmamıştır. Çünkü o, muhaliflerinin görüşlerine vakıftı ve şimdikiler gibi rasgele sallamıyordu.

Şimdi bu kimselerin iddiasına göre İbn Batta, sıfat naslarına manalar ve tefsirler yüklenmemesi gerektiğini söyleyerek tefviz akidesini savunmaktadır! Bizler inşallah bunun, tamamen bu alime yapılmış bir iftiradan ibaret olduğunu yine harici ve dahili karinelere dayanarak izah edeceğiz.

İbn Batta’nın el-İbanet’ul Kubra adlı hacimli eseri dışında bir de el-İbanet’us Sugra adı verilen daha muhtasar bir eseri vardır. “eş-Şerhu ve’l İbane” ismiyle de bilinen bu kitabında Şeyh (rha) buradaki kavlinin bir benzerini zikretmektedir ki bu, yukardaki kavilden maksadının ne olduğunu da izah etmektedir:

بَعْضُ اَلصِّفَاتِ اَلْخَبَرِيَّةِ  :
ثُمَّ اَلْإِيمَانُ وَالْقَبُولُ وَالتَّصْدِيقُ بِكُلِّ مَا رَوَتْهُ اَلْعُلَمَاءُ وَنَقَلَهُ اَلثِّقَاتُ أَهْلُ اَلْآثَارِ عَنْ رَسُولِ اَللَّهِ - صلى الله عليه وسلم - وَيَلْقَاهَا بِالْقَبُولِ وَلَا تُرَدُّ بِالْمَعَارِيضِ وَلَا يُقَالُ لِمَ وَكَيْفَ وَلَا تُحْمَلُ عَلَى اَلْمَعْقُولِ وَلَا تُضْرَبُ لَهَا اَلْمَقَايِيسُ وَلَا يُعْمَلُ لَهَا اَلتَّفَاسِيرُ إِلَّا مَا فَسَّرَهُ رَسُولُ اَللَّهِ - صلى الله عليه وسلم - أَوْ رَجُلٌ مِنْ عُلَمَاءِ اَلْأُمَّةِ مِمَّنْ قَوْلُهُ شِفَاءٌ وَحُجَّةٌ مِثْلُ أَحَادِيثِ الصفات وَالرُّؤْيَةِ.
وَمِثْلُ مَا رُوِيَ أَنَّ اَللَّهَ - عز وجل - يَضَعُ اَلسَّمَوَاتِ عَلَى إِصْبُعٍ وَالْأَرَضِينَ عَلَى إِصْبُعٍ .
وَأَنَّ اَللَّهَ - عز وجل - يَضَعُ قَدَمَهُ فِي اَلنَّارِ فَتَقُولُ. قَطْ قَطْ


“Bazı haberi sıfatlar:

Sonra, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den alimlerin rivayet edip, eser yani rivayet ehli olan sika ravilerin naklettikleri ve de kabulle karşıladıkları herşeye iman etmek, hepsini kabul ve tasdik etmek gerekir. Bunlara itiraz ederek karşılık verilmez, neden ve nasıl denilmez, akledilebilen şeylere yorumlanmaz, başka şeylerle mukayese edilemezler ve de onlara Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ya da ümmetin alimlerinden olup sözü şifa ve hüccet olan bir kimsenin yaptığı tefsirler, yorumlar haricinde bir tefsir yapılamaz. Mesela sıfatlarla ve rüyet (Allahı görmek) hakkındaki hadisler gibi. Yine Allah Azze ve Celle’nin gökleri bir parmağına, yerleri bir parmağına koyduğuna dair ve Allah Azze ve Celle’nin ayağını cehenneme koyması ve cehennemin  ‘yeter, yeter’ demesi hakkında rivayet edilenler gibi…” (eş-Şerhu ve’l İbane, sf 235)

Açıkça görüldüğü üzere İbn Batta (rh.a) sıfatların tefsirini eğer “Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ya da ümmetin alimlerinden olup sözü şifa ve hüccet olan bir kimsenin yaptığı tefsirler”den olursa kabul etmekte; hadislere ve seleften gelen eserlere dayanmayan tefsirleri ise reddetmektedir. Burada İbn Batta’nın sıfatlara tefsir ve mana yüklemeyi esas itibariyle kabul ettiği çok açıktır. Onun reddettiği tefsirler ise Cehmiye’nin ve benzerlerinin yaptığı türden sünnete ve seleften bir asla dayanmayan, bilakis şahsi reylere dayalı olan ve de zahiri manaya muhalif olan tefsir ve açıklamalardır. Böylece Şeyh’in diğer eserinde kullandığı “manalar ve tefsirler yüklenemez” ifadesinin tefviz yani sıfatların manasının hiçbir şekilde bilinemeyeceği manasında olmadığı açık bir biçimde ortaya çıkmaktadır.

İbn Batta’nın el-İbanet’ul Kübra’da geçen kavlinin tefviz manasında olmadığını gösteren en yakın harici karine ise, bu sözün hemen ardından şu hadisi nakletmiş olmasıdır:


حَدَّثَنَا أَبُو عَبْدِ اللَّهِ نَصْرُ بْنُ أَحْمَدَ بْنِ عَلِيٍّ الْجُوزَجَانِيُّ قَالَ: ثنا يُوسُفُ بْنُ مُوسَى، قَالَ: ثنا جَرِيرٌ، عَنِ الْأَعْمَشِ، عَنْ حَبِيبِ بْنِ أَبِي ثَابِتٍ، عَنْ عَطَاءِ بْنِ أَبِي رَبَاحٍ، عَنِ ابْنِ عُمَرَ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:  «لَا تُقَبِّحُوا الْوَجْهَ فَإِنَّ اللَّهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَةِ الرَّحْمَنِ»

(İsnadı zikrettikten sonra) İbn Ömer (ra)’dan Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu demiştir: Yüzleri kötülemeyin. Zira Allah Ademi Rahman’ın suretinde yaratmıştır.”

Bu hadis, Allah Adem’i kendi suretinde yarattı şeklinde rivayet edilen meşhur hadisin müfesser yani daha açık izah edilmiş bir şeklidir. Cehmiye, hadisin daha meşhur olan ilk şeklini “Adem’i Adem suretinde yarattı” vb tarzında fasit tevillerle tevil ederken, bu lafzı ise tevil etmeye fazla mecal bulamadıklarından dolayı bu hadisin sıhhatine dil uzatırlar. Zira hadisin bu lafzı adeta Cehmilerin başına inen bir balyoz mesabesindedir. İşte İbn Batta (rh.a) suret sıfatıyla alakalı açtığı babta ilk olarak bu hadise yer vermiş ve böylece suretle alakalı yapılan bütün izahların geçersiz olduğunu göstermiştir. Bu, Şeyh (rh.a)’ın suret hadisi gibi hadisler hakkında söylediği “manalar ve tefsirler yüklemeyiz” sözünün de ne amaçla söylendiğini ortaya koymaktadır. Yani İbn Batta (rh.a) suretten kasıd Adem’in suretidir vs tarzında zahirine muhalif tevilleri reddetmek amacıyla bu sözü sarfetmiştir. Onun mana ve tefsirden kasdı tevil ve keyfiyettir. Bu da tıpkı diğer selef imamlarının sıfatlara tefsir ve mana vermeyi reddedip bununla tevil ve tekyifi reddetmeleri gibidir. Zaten sözün başında keyfiyet vermeden demesi, keza devamında da nasıl denilemez, demesi gibi sözün kendi içindeki karineler onun maksadının suret sıfatı ve diğer sıfatların keyfiyetine ve teviline dalanları reddetmek olduğunu göstermektedir. Yoksa onun amacı sıfat naslarına zahirine göre mana verenleri reddetmek değildir. Zira bizzat kendisi aynı eserinde sıfatları zahirlerine göre tefsir etmiştir. Misal olarak istiva ve uluvv sıfatları hakkında şöyle demektedir:

نَقُولُ: إِنَّ رَبَّنَا تَعَالَى فِي أَرْفَعِ الْأَمَاكِنِ، وَأَعْلَى عِلِّيِّينَ، قَدِ اسْتَوَى عَلَى عَرْشِهِ فَوْقَ سَمَاوَاتِهِ، وَعِلْمُهُ مُحِيطٌ بِجَمِيعِ خَلْقِهِ

“Biz deriz ki: Yüce Rabbimiz en yüksek mekanda, yüceler yücesindedir. Göklerinin üzerindeki Arşına (tahtına) istiva etmiş, yerleşmiştir. İlmi ise bütün yarattıklarını kuşatmıştır.” (el-İbane, 7/141)

İbn Batta’nın, hiçbir Mufavvida’nın kabul etmeyeceği şekilde Allahu Teala’nın uluvv yani yücelik mekanında olduğunu söylediği görülmektedir. Allaha –velev ki mahlukatın dışında bulunan yücelik mekanını nisbet etme manasında da olsa- mekan isnad etmek tefvizcisiyle, tevilcisiyle bütün Eşari ve Maturidiler nezdinde en büyük sapıklıktır, hatta ayak takımları nezdinde bu, dinden çıkmayı gerektiren bir küfürdür!

Başka bir yerde de aynı meseleyle alakalı olarak şöyle demektedir:


فَقِيلَ لِلْحُلُولِيَّةِ: لِمَ أَنْكَرْتُمْ أَنْ يَكُونَ اللَّهُ تَعَالَى عَلَى الْعَرْشِ؟ وَقَالَ اللَّهُ تَعَالَى: {الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى} [طه: 5] وَقَالَ: {ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ الرَّحْمَنُ فَاسْأَلْ بِهِ خَبِيرًا} [الفرقان: 59] فَهَذَا خَبَرُ اللَّهِ أَخْبَرَ بِهِ عَنْ نَفْسِهِ وَأَنَّهُ عَلَى الْعَرْشِ

“(Allah’ın her yerde olduğunu iddia eden) Hululcülere denilir ki: Siz, Allahu Teala’nın Arşı (tahtı) üzerinde olduğunu neden inkar ettiniz? Halbuki Allahu teala şöyle buyurmuştur:

‘Rahman Arşa istiva etti/tahta çıktı’ (Taha: 5)
‘Sonra Arşa istiva etti/tahta çıktı.’ (Furkan: 59)
İşte bu, Allah’ın kendi nefsi hakkında, Arşın (tahtın) üzerinde olduğuna dair verdiği haberidir.” (el-İbane, 7/136)

İbn Batta’nın Arşa istiva sıfatını hakiki manası üzere anladığı ve buradan Onun binefsihi yani zatıyla Arşa istiva etmiş olduğu neticesini çıkarttığı açıkça görülmektedir.

İşte bütün bu dahili ve harici karineler, İbn Batta (rh.a)’ın sıfat naslarına mana ve tefsir vermeyi reddetmesinin Mufavvida’nın anladığı manada olmadığını, bilakis zahiri ve hakiki manalarına muhalif tevilleri reddetmek amacıyla bu sözü sarfettiğini açıkça göstermektedir. Bu aynı zamanda acziyet içerisindeki muhaliflerin batıl davalarını isbat etmek gayesiyle nasıl da birbirinden çürük yerlere istinad ettiklerini göstermektedir. Velhamdulillah.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1637
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bazı alimlerin kullandığı “tefviz” tabirinin manası hakkında:

Mufavvida, bazı mütekaddim ve müteahhir alimlerin eserlerinde sıfatlar bahsiyle alakalı zikredilen “tefviz” ibaresine dayanarak bu alimlerin kendileri gibi tefvizci yani sıfatların manalarını Allaha havale eden kimseler olduklarını iddia etmişlerdir. Bunlardan birisi kendi zamanında Hanbeliler’in şeyhi olan İmam el Berbehari (v. 329)’dur. Zira o, Şerh’us Sunne adlı eserinin bir yerinde (sf 65) şöyle demektedir:


وكل ما سمعت من الآثار شيئا مما لم يبلغه عقلك، نحو قول رسول الله صلى الله عليه وسلم: «قلوب العباد بين إصبعين من أصابع الرحمن» .
وقوله: «إن الله تبارك وتعالى ينزل إلى سماء الدنيا» .
وينزل يوم عرفة
ويوم القيامة.
وأن جهنم لا تزال يُطرح فيها حتى يضع عليها قدمه جل ثناؤه.
وقول الله تعالى للعبد: «إن مشيت إليّ هرولت إليك» .
وقوله: «إن الله تبارك وتعالى ينزل يوم القيامة» .
وقوله: «إن الله خلق آدم على صورته» .
وقول النبي صلى الله عليه وسلم: «إني رأيت ربي في أحسن صورة» . وأشباه
هذه الأحاديث، فعليك بالتسليم والتصديق والتفويض والرضى، ولا تفسر شيئا [من هذه] بهواك، فإن الإيمان بهذا واجب، فمن فسر شيئا من هذا بهواه أو رده فهو جهمي.

“Nakillerde geçen, duyduğun herşeye –hakikatına vakıf olmasan da- teslim olman, onları tasdik etmen, tefviz (yani Allaha havale) etmen ve onlardan razı olman gerekir. (Tıpkı:) Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in:

“Kulların kalpleri Rahman’ın parmaklarından iki parmağı arasındadır.“; Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in: “Şüphesiz Allah –Tebareke ve Teala-, dünya semasına iner.“ ve:“(Allah), Arafe Günü’nde iner.“ ve: “Allah, Kıyamet Günü’nde iner.“ ve:“Allah –azze ve celle- ayağını Cehennem’e koymadıkça Cehennem dolmaz.“ ve Allah –azze ve celle-‘nin kuluna buyurduğu: “Bana yürüyerek gelirsen sana koşar adım gelirim.“ ve (Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in) sözü: “Allah, Adem (aleyhi selam)’ı kendi suretinde yarattı.“ ve Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in: “Muhakkak ki, ben Rabbimi en güzel suretde gördüm.“ sözünde ve bunun gibi diğer hadislerde olduğu gibi. Bunlardan hiçbirini hevanla tefsir etme zira bunlara iman etmek vacibdir. Bunlardan herhangi birini hevasıyla tefsir eden yahut inkar eden Cehmi’dir.”

Mufavvida’dan bazı kimseler Berbehari’nin buradaki tefviz sözüne tutunarak onun tefvizci olduğunu ileri sürmektedir. Bununla beraber tatil ehli Berbehari’nin kendilerinden olduğu hususunda ittifak halinde değildir! Zira tatil ehlinin imamı Zahid el Kevseri melun dilini İmam Berbehari’ye de uzatmakta ve onun Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e verilecek olan Makam-ı Mahmud’un kıyamet günü Arşın üzerine Rabb Teala’nın yanına oturtulması olduğu görüşünü müdafaa ederek fitne çıkarttığını ileri sürmektedir. Zaten bunun da bir Mücessime görüşü olduğunu iddia etmektedir.(Tenib’ul Hatib, sf 275) Makamı Mahmud meselesinin tafsilatı için şu adrese bkz. http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1474.msg4358#msg4358 Zahid el Kevseri, kendi batıl akidesine göre Berbehari’den teberri etmekte haklıdır. Çünkü Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Rabbi ile beraber Arşın üzerine oturacağını savunan biri ne tefviz ne de tevil ehlidir ve Muattılanın hiçbir sınıfına dahil olamaz. Kevseri ekolünün günümüzdeki temsilcilerinden olan Ebubekir Sifil de aynı şekilde Berbehari’yi tecsim ve teşbihle suçlamaktadır. Lakin muhakkikleri olan Kevseri’nin ve takipçilerinin tesbit ettiği bu hakikati tesbit edemeyen Muattılanın ayak takımı, Berbehari’yi kendilerinden saymaya devam etmektedirler.

Bu hususta tutundukları söz ise Berbehari’nin Mufavvida olduğunu isbat etmeye yetmez. Onların sadece ibaredeki tefviz kelimesine tutunmaktan başka bir delilleri yoktur. Sıfatlarla alakalı geçen her tefviz kelimesinin ise bildiğimiz tefviz manasında kullanılması gerekmez. Bilakis Berbehari’nin sözünde bunun onların anladığı manada kullanılmadığına delalet eden şeyler vardır. Zira sözün sonunda “Bunlardan hiçbirini aklınla/hevanla tefsir etme zira bunlara iman etmek vacibdir. Bunlardan herhangi birini hevasıyla tefsir eden yahut inkar eden Cehmi’dir.” demektedir. Burada Berbehari’nin hedefinin sıfatları tevil eden, bazen de inkar eden Cehmiye olduğu bellidir. Cehmiye ise sıfatları zahiri manalarına göre değil, bilakis o zahiri manadan uzaklaştırarak tefsir ederdi. Zaten dikkat edilirse Şeyh (rh.a) sıfatları hevana göre tefsir etme, demektedir. Bu ifade onun nezdinde sıfatların tefsirinin bütünüyle merdud olmadığını gösterir. O sadece hevaya göre yapılan tefsirleri kınamıştır. Şu halde Berbehari’nin tefviz sözünden maksadın manayı değil keyfiyeti Allaha havale etmek olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır.

Sözün içindeki bu dahili karinelerin yanı sıra Berbehari’nin kitabının başka yerlerindeki bazı sözleri de onun Mufavvida olduğunu ileri sürmeye imkan vermemektedir. Zira o kitabının ilerleyen sayfalarında şöyle demektedir:


والإيمان بأن الله تبارك وتعالى هو الذي كلم موسى بن عمران يوم الطور، وموسى يسمع من الله الكلام بصوت وقع في مسامعه منه لا من غيره، فمن قال غير هذا، فقد كفر بالله العظيم

"Tur Günü, Musa ibni İmran (aleyhi selam) ile konuşanın Allah Tebareke ve Teala olduğuna, Musa’nın Allah’tan sadır olan kelamı, işitebileceği bir mesafede –başkasından değil Ondan gelen- bir ses olarak işittiğine, iman (etmek gerekir). Her kim bundan gayrısını söylerse Azim olan Allah'ı inkar etmiştir." (Şerh’us Sunne, sf 90)

Böylece Allah’ın kelamının yani konuşmasının manasını açıklayarak bunun ses yoluyla olduğunu söylemektedir. Bu ise Mufavvida’dan hiç kimsenin kabul etmeyeceği bir şeydir. Esasında Berbehari’nin sıfatlar hususunda selefi isbat mezhebinden olduğu hususu aklı başında hiç kimsenin inkar etmeyeceği bir hakikattir. Böyle bir imamın tefviz akidesinden beri olduğu aşikardır. Buna rağmen tefviz ifadesini kullanması, Mufavvida’dan olmayan bazı alimlerin de bu ifadeyi keyfiyeti Allaha havale etme manasında kullanabileceğini göstermektedir. Bundan sonra ele alacağımız tefviz lafzını kullanan bazı alimler hakkında konuşurken bunun da göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Vallahu a’lem.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1637
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillah. Kadı Ebu Ya'la, oğlu İbn Ebi Ya'la ve İbn'uz Zaguni gibi Hanbeli alimlerinin Mufavvida olduğu iddiası hakkında şu adrese müracaat ediniz. http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1958.0

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1637
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Müteahhir Hanbeli alimlerinden olup kendisine en çok tefviz fikrinin nisbet edildiği imamlardan birisi Muvaffakuddin İbn Kudame el Makdisi (v. 620)’dir. Aşağıda nakledeceğimiz bazı ifadelerinden dolayı Şeyh Muvaffak’ın Mufavvida mezhebini savunduğu iddia edilmektedir. Öyle ki bilhassa selefi Hanbeli alimlerini kendilerine nisbet etmeye çok hevesli olan Eşarilerin yanı sıra birtakım selefi olma iddiasındaki ilim talebeleri hatta alim kabul edilen bazı kimseler dahi İbn Kudame’nin Mufavvid olduğunu iddia edebilmiştir. Mesela selefe intisab eden muasırlardan Abdurrezzak el Afifi İbn Kudame’nin Mufavvida’dan olduğunu söylemiş ve Hanbelilerin taassubtan dolayı kendi imamlarından tefviz akidesini nefyettiklerini ileri sürmüştür. Bununla beraber muasırlardan birçoğu da onun tefviz akidesinde olmadığını söyleyip delillendirmişlerdir. Bunlardan birisi olan Süleyman bin Salih el Hiraşi “İttihamatun la Tesbut (İsbat edilmemiş ithamlar)” adlı eserinde İbn Kudame’nin tefviz akidesinden beri olduğunu uzunca açıklamıştır. (sf 101- 116) Allah cümlesine hidayet etsin amin.

Bu meselenin tafsilatına geçmeden önce bazı hususları hatırlatmak istiyorum. Evvela bizler için akide konularında delil Kitap, sünnet ve selefin icmasıdır. Bunun dışında, insanlara ait görüşler tevhid konusunda delil teşkil etmemektedir. Bu babta bilhassa haleften olan bir alimin görüşü bizler için delile götüren bir vasıta, karine olsa da neticede delilin kendisi değildir. Falanca alim şu hususta şöyle dedi diye nass ve icmayla kayıt altına alınmış olan bir hüküm değişecek değildir. Amma sözkonusu alim, nass ve icmayla beyan edilmiş bir hükmü destekleyici bir söz söylüyorsa bu elbette ki güzel bir şeydir ve de müminlerin gönlünü daha da ferahlatan, kalpleri mutmain eden bir şeydir. Biz sıfatların manasının bilinmeyeceğini iddia eden tefviz ehlinin akidesinin batıllığını yukarda uzunca izah ettik. Bunun batıllığı delilleriyle ortaya çıktıktan sonra İbn Kudame veyahut da başka bir alimin bu batılı savunduğu ortaya çıksa bile bu bir şeyi değiştirmez. Sözkonusu alimin hatasıdır der geçeriz. Bununla beraber, daha önce de izah ettiğimiz gibi dini nassların neredeyse yarısına yakının anlaşılmaz şifreli ifadelerden oluştuğunu iddia eden ve de Allahın kitabını adeta –Allaha sığınırız-  doğudaki ve batıdaki bazı batıl dini ve felsefi akımların tabi olduğu esrarengiz mistik kitaplara benzeten tefviz mezhebi yeryüzündeki en şerli ve en batıl mezheplerden birisi, belki en önde gelenidir.  Böyle fasit bir mezhebi, ümmetin gözbebeği olmuş imamlara nisbet ederken temkinli olmak ve hüsnü zannı esas almak gerekir. Eğer nisbet edilen şey doğru değilse, hem kul hakkına girilmiş olur hem de bu alimler gözden düşürülmek suretiyle onların bize aktardığı ilim de töhmet altına alınmış olur. Şu halde bu tür konularda rasgele konuşmamak ve kesin delillere istinad edilmediği müddetçe hiçbir alime bu batıl akideyi izafe etmemek gerekir.

İbn Kudame (rh.a)’ın tefviz akidesine nisbet edilmesine sebeb olan ibareleri üzerinde duracağız inşallah ancak ondan önce bu alimin akidesi ve menheci hakkında biraz bilgi vermek istiyorum. Şeyh (rh.a) fıkıhta Hanbeli olduğu gibi akide hususunda da Hanbelilerin ekserisi gibi selef mezhebine bağlılığıyla şöhret bulmuş ve zamanındaki Eşarilere karşı oldukça sert hücumlarda bulunmuştur. Öyle ki Şeyh Muvaffak bir yerde Eşarilerle yaptıkları bir münazarayı anlatırken şöyle demektedir:


وَقَالَ لَهُ بعض أَصْحَابنَا أَنْتُم وُلَاة الْأَمر وأرباب الدولة فَمَا الَّذِي يمنعكم من إِظْهَار مَقَالَتَكُمْ لعامة النَّاس وَدُعَاء النَّاس إِلَى القَوْل بهَا بَينهم فبهت وَلم يجب إِلَيّ وَلَا نَعْرِف فِي أهل الْبدع طَائِفَة يكتمون مقالتهم وَلَا يتجاسرون على إظهارها الا الزَّنَادِقَة والأشعرية وَقد امْر الله تَعَالَى رَسُوله صلى الله عَلَيْهِ وَسلم بِإِظْهَار الدّين وَالدُّعَاء اليه

"(Eşarilerden olan muhalifimize) ashabımızdan bazıları dedi ki: Siz yöneticiler ve devletin sahiplerisiniz. Şu halde sizi görüşlerinizi insanların geneline karşı açıkça izhar etmekten ve insanların arasında onları bu görüşe davet etmekten men eden şey nedir ki? Bunun üzerine sustu ve bana cevap veremedi. Bizler bidat ehli arasında zındıklar ve de Eşarilerden başka inançlarını gizleyen ve de onu izhar etmeye cesaret edemeyen başka bir taife bilmiyoruz. Halbuki Allahu Teala, Rasulüne dini izhar etmeyi ve de ona davet etmeyi emretmiştir." (el-Munazaratu fi'l Kur'an sf 35)

Görüldüğü üzere İbn Kudame’nin Eşarilere ve diğer sıfat inkarcılarına karşı tutumu nettir. Bundan dolayıdır ki öğrencisi olan Eşari alimi Ebu Şame el Makdisi onun hakkında şöyle demektedir:

كان إماما من أئمة المسلمين علما من اعلام الدين في العلم و العمل صنف كتبا كثيرة حسانا في الفقه و غيره و لكن كلامه فيما يتعلق بالعقائد في مسائل الصفات و الكلام هو على الطريقة المشهورة عن اهل مذهبه فسبحان من لم يوضح الامر له فيها على جلالته في العلم و معرفته بمعاني الاخبار و الاثار و سمعت عليه مسند الشافعي

“O, Müslümanların imamlarından bir imamdı, ilim ve amel hususunda dinin sancaklarından bir sancaktı.Fıkıh ve diğer sahalarda çokça güzel kitaplar tasnif etti. Lakin onun sıfatlar ve kelam konularındaki akaide taalluk eden sözleri mezheptaşları (Hanbeliler) arasında meşhur olan yol üzeredir. İlimde ve de haberlerin ve rivayetlerin manalarını bilme hususundaki üstünlüğüne rağmen ona bu husustaki (takip edilecek) yolu göstermeyen Allah, her tür noksanlıktan münezzehtir! Ben Şafii’nin Müsned’ini ondan dinlemişimdir…” (Teracimu Rical’il Karneyn’is Sadisi ve’s Sabi, sf 139)

İşte bu, Eşarilerden olmasına rağmen onun yakınında bulunmuş ve talebeliğini yapmış olan birisinden İbn Kudame’nin akide konularındaki tutumunun beyanıdır. Ebu Şame, onun akide konularında diğer Hanbelilerle aynı yolda yani –Eşarilerin teşbih ve tecsim yolu olarak gördükleri- selef menheci üzere olduğunu –tabi esefle ve hayretle!- beyan etmektedir. Allah affetsin Ebu Şame, İbn Kudame gibi selefin asarına son derece vakıf olan birisinin Eşarilere muhalefeti üzerinde düşünüp kendi batıl akidesini sorgulayacağı yerde onun gibi asara vakıf olan birisinin nasıl olup da kendilerine muhalif olduğuna hayret etmektedir ki burada asıl hayret edilecek şey Ebu Şame’nin İbn Kudame’nin öğrencisi olmasına rağmen Eşarilik üzerinde sebat etmesidir. Kalpler Rahman’ın iki parmağı arasındadır, onları dilediği gibi evirip çevirir. Eğer İbn Kudame sıfatlar konusunda selefin mezhebi üzere değil de tefviz akidesi üzere olsaydı hiç şüphe yok ki onunla Eşariler arasında bir husumet meydana gelmeyecekti. Çünkü daha önce de izah ettiğimiz gibi Eşariler selefin sıfatlar konusundaki mezhebinin tefviz olduğunu iddia ederler ve kendileri her ne kadar çoğunlukla maslahat gereği! tevile başvursalar da aslolanın sıfatları tevil etmemek olduğunu kabul ederler ve içlerinde bilhassa hadis ilmiyle meşgul olanlar selefin mezhebi olarak gördükleri tefvizi halefin mezhebi olan tevile tercih eder. Hatta şunu diyebiliriz ki tefviz mezhebi asla Eşarilik ve Maturidilikten ayrı düşünülemez. Bilakis tefviz, bu iki mezhebin içinde gelişmiş bir anlayıştır. Eşari ve Maturidi olmayan birisi asla halis Mufavvida olamaz. Zira yukarda, Eşari kelamcısı İbrahim el Beycuri’den de naklettiğimiz üzere tefviz ehli de tevil ehliyle sıfat naslarının zahiri manaları üzere olmadığı hususunda hemfikirdir. Mufavvida da Müevvile de önce sıfat nasslarını zahiri manalarından tenzih ederler ki buna icmali tevil adı verilmektedir, sonrasında Müevvile tafsili tevile gider, Mufavvida ise tafsili tevili kabul etmeyip manayı Allaha havale etmeyi tercih eder. Sonuçta her ikisi de nassı tevil etmekte yani zahiri manasından çıkartmaktadır. Nassları zahiri manaları üzere kabul eden hiç kimse bu haliyle halis Mufavvida’dan sayılmaz.

İbn Kudame (rh.a) ise sıfat naslarının zahiri manaları üzere olduğunu kabul etmektedir. Mufavvida’nın yaptığı gibi bunların zahiri manalarını Allahtan tenzih etmemektedir. O, bu hususta Zemm’ut Tevil adlı eserinin girişinde (sf 11) şöyle demektedir:

وَمذهب السّلف رَحْمَة الله عَلَيْهِم الْإِيمَان بِصِفَات الله تَعَالَى وأسمائه الَّتِي وصف بهَا نَفسه فِي آيَاته وتنزيله أَو على لِسَان رَسُوله من غير زِيَادَة عَلَيْهَا وَلَا نقص مِنْهَا وَلَا تجَاوز لَهَا وَلَا تَفْسِير وَلَا تَأْوِيل لَهَا بِمَا يُخَالف ظَاهرهَا وَلَا تَشْبِيه بِصِفَات المخلوقين وَلَا سمات الْمُحدثين بل أمروها كَمَا جَاءَت وردوا علمهَا إِلَى قَائِلهَا وَمَعْنَاهَا إِلَى الْمُتَكَلّم بهَا
 وَقَالَ بَعضهم ويروى ذَلِك عَن الشَّافِعِي رَحْمَة الله عَلَيْهِ آمَنت بِمَا جَاءَ عَن الله على مُرَاد الله وَبِمَا جَاءَ عَن رَسُول الله على مُرَاد رَسُول الله صلى الله عَلَيْهِ وَسلم
وَعَلمُوا أَن الْمُتَكَلّم بهَا صَادِق لَا شكّ فِي صدقه فصدقوه وَلم يعلمُوا حَقِيقَة مَعْنَاهَا فَسَكَتُوا عَمَّا لم يعلموه وَأخذ ذَلِك الآخر وَالْأول ووصى بَعضهم بَعْضًا بِحسن الإتباع وَالْوُقُوف حَيْثُ وقف أَوَّلهمْ وحذروا من التجاوز لَهُم والعدول عَن طريقهم وبينوا لَهُم سبيلهم ومذهبهم ونرجوا أَن يجعلنا الله تَعَالَى مِمَّن اقْتدى بهم فِي بَيَان مَا بَينُوهُ وسلوك الطَّرِيق الَّذِي سلكوه

“-Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- selefin mezhebi; Allah’ın ayetlerinde veya rasulünün dili üzere kendisini vasfettiği sıfatlarına ve isimlerine; onları arttırmadan, eksiltmeden, haddi aşmadan (veya mecaza hamletmeden), zahirlerine muhalif olarak tefsir ve tevil etmeden, mahlukların sıfatlarına benzetmeden, muhdeslerin alametlerini vermeden iman etmektir. Bilakis onlar (bu nassları) geldiği gibi kabul edip geçmiş, onların ilmini onları söyleyene, manalarını da onları konuşana havale etmişlerdir.

Seleften bazıları şöyle demiştir -bu, Şafii’den de rivayet olunmuştur-: “Allah’tan ve rasulünden gelenlere Allah’ın ve rasulünün muradı üzere iman ettim.”

Onlar, bunları söyleyenin doğru sözlü olduğunu, doğruluğunda şüphe bulunmadığını bilip onu tasdik ettiler, bunların manasının hakikatını bilmediler ve bilmedikleri konuda sustular. Onlardan sonra gelenler kendilerinden öncekilerden bunu aldılar. Onlar birbirlerine kendilerinden daha öncekilere güzellikle uymayı, onların durduğu yerde durmayı tavsiye ettiler. Onların söylediklerini aşmaktan, onların yolundan ayrılmaktan birbirlerini sakındırdılar. Bize de onların yolunu ve mezhebini açıkladılar. Allah’tan bizi, onların açıkladıklarını açıklama konusunda onları kendine örnek alanlardan ve onların uymuş olduğu yola uyanlardan kılmasını diliyorum.”

Açıkça görülüyor ki İbn Kudame (rh.a) sıfat naslarının zahirine muhalif olarak yapılan her tür tevil ve tefsiri reddetmektedir. Bu tevil ister zahiri manadan Allahı tenzih etmekle yetinme manasında icmali tevil olsun, isterse de bunun üstüne zahiri manaya muhalif başka açıklamalar ilave etmek manasında tafsili tevil olsun farketmez. Onun nezdinde sıfatlar, zahiri manaları üzeredir ve bunu kabul etmeyen her akide de ister tefviz olsun isterse de tevil olsun onun nezdinde merduddur.

İbarede geçen “bunların manasının hakikatını bilmediler.” Sözüne gelince; burada bilinmeyen şey “hakiki manası” değil, manasının hakikatidir yani tam detayıdır, künhüdür, keyfiyetidir. Yoksa Ehli sünnet, yukarda İbn Abdilberr ve başkalarının ifade ettiği gibi sıfat nasslarının hakiki ve zahiri manaları üzere olduğunda, mecaz olmadığında icma etmişlerdir.

“Onların ilmini onları söyleyene, manalarını da onları konuşana havale etmektir.” İfadesine gelince; burada mananın bilinmediğine delalet eden bir şey yoktur. Elbette ki sıfat nasslarının ilmi Allaha havale edilir, manalarını da en iyi Allah bilir. Burada başka ne denebilir ki? Kuran ve sünnette geçen sıfatlarla alakalı ve diğer konularla alakalı nassların manasını Allah’tan daha iyi bilen bir kimse olabilir mi? Nitekim devamında zikrettiği şu ifadeler de bunu desteklemektedir: Seleften bazıları şöyle demiştir -bu, Şafii’den de rivayet olunmuştur-: “Allah’tan ve rasulünden gelenlere Allah’ın ve rasulünün muradı üzere iman ettim.” Bu söylenen şey, sıfatlar ve diğer bütün konularda Ehli sünnetin usulünü özetlemektedir. Alim de zaten buraya işaret ediyor ve kelamcıların bu nassları Allah’ın hakkında delil indirmediği şekilde yorumlamasına itiraz ediyor ki zaten kitabının konusu da budur. İbn Kudame eğer bununla Mufavvida akidesini kasdetmiş olsaydı sıfat nasslarının zahiri üzere olduğunu isbatlamak için Zemm’ut Tevil adlı eserini yazmazdı, keza uluvv ve istiva nasslarının zahiri üzere olduğunu isbatlamak için Uluvv kitabını yazmazdı, aynı şekilde Allahu Teala’nın harf ve sesle konuştuğunu isbat etmek amacıyla çeşitli risaleler kaleme almazdı. Nitekim İbn Teymiye (rh.a) da tefviz akidesine en çok muhalefet edenlerden birisi olmasına rağmen İbn Kudame’nin bu sözlerini tasdik ederek zikretmiştir. (Fetava, 4/2) Meselenin tafsilatı için bkz. http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1473.msg4851#msg4851

Şeyh (rh.a) bunun akabinde no: 15’te Hatib el Bağdadi’nin ve no: 40’ta Hafız Ebul Kasım el-Asbahani’nin sıfatların zahirleri üzere kabul edilmesi gerektiğine dair sözlerini tasdik ederek nakletmektedir. Sonra bahsin devamında (sf 45) şöyle demektedir:

فَإِن قيل فقد تأولتم آيَات وأخبارا فقلتم فِي قَوْله تَعَالَى {وَهُوَ مَعكُمْ أَيْن مَا كُنْتُم} [الْحَدِيد 4] أَي بِالْعلمِ وَنَحْو هَذَا من الْآيَات وَالْأَخْبَار فيلزمكم مَا لزمنا
قُلْنَا نَحن لم نتأول شَيْئا وَحمل هَذِه اللفظات على هَذِه الْمعَانِي لَيْسَ بِتَأْوِيل لِأَن التَّأْوِيل صرف اللَّفْظ عَن ظَاهره وَهَذِه الْمعَانِي هِيَ الظَّاهِر من هَذِه الْأَلْفَاظ بِدَلِيل أَنه الْمُتَبَادر إِلَى الأفهام مِنْهَا
وَظَاهر اللَّفْظ هُوَ مَا يسْبق إِلَى الْفَهم مِنْهُ حَقِيقَة كَانَ أَو مجَازًا وَلذَلِك كَانَ ظَاهر الْأَسْمَاء الْعُرْفِيَّة الْمجَاز دون الْحَقِيقَة كاسم الراوية والظعينة وَغَيرهمَا من الْأَسْمَاء الْعُرْفِيَّة فَإِن ظَاهر هَذَا الْمجَاز دون الْحَقِيقَة وصرفها إِلَى الْحَقِيقَة يكون تَأْوِيلا يحْتَاج إِلَى دَلِيل وَكَذَلِكَ الْأَلْفَاظ الَّتِي لَهَا عرف شَرْعِي وَحَقِيقَة لغوية كَالْوضُوءِ وَالطَّهَارَة وَالصَّلَاة وَالصَّوْم وَالزَّكَاة وَالْحج إِنَّمَا ظَاهرهَا الْعرف الشَّرْعِيّ دون الْحَقِيقَة اللُّغَوِيَّة


“Eğer denilirse ki: Siz de bazı ayetleri ve haberleri tevil etmiş bulunuyorsunuz. Zira “Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir” (Hadid: 4) ayetinde kasdedilenin ilimle (beraber oluşu) olduğunu söylediniz. Veya bunun gibi ayet ve haberleri tevil ettiniz. Şu halde bize ne lazım gelirse size de o lazım gelir!

Biz buna cevaben deriz ki: Biz herhangi bir şeyi tevil etmiş değiliz ve de bu tür lafızları bu  manalara hamletmek de tevil değildir. Zira tevil, lafzı zahirinden çıkartmak demektir. Bu (bizim hamlettiğimiz) manalar ise ilk akla gelen manalar olmaları hasebiyle bizzat zahiri mananın kendisidir.”
Böylece hiçbir durumda sıfat naslarının zahiri manalarından dışarı çıkartılmadığını ifade etmektedir. Meselenin tafsilatı için bkz. http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1404.0

Şeyh (rh.a) benzeri bir ifadeyi Lum’a’tul İtikad adlı eserinde de tekrarlamış; inmek, hayret etmek, gülmek gibi sıfatlara dair haberleri zikrettikten sonra (sf 12) şöyle demiştir:

فهذا وما أشبهه مما صح سنده وعدلت رواته، نؤمن به، ولا نرده ولا نجحده ولا نتأوله بتأويل يخالف ظاهره

“Bu ve benzeri senedi sahih olan, ravileri de adil olan haberlere iman ederiz. Onları red ve inkar etmeyiz. Zahirlerine muhalif şekilde tevil de etmeyiz.”

Bunlar, sıfatlara imanın usulüyle alakalı sözleri olup bunlarda sıfatların zahiri manalarına göre kabul edilmesi gerektiğine inandığını açıkça ifade etmektedir. Bu usulü de sıfat nasslarında aynen böyle tatbik etmiştir. Mesela Uluvv isminde bir kitap telif etmiş ve Allahu teala’nın zati uluvvunu yani Arşın üzerinde olduğunu reddeden Eşariler ve benzerlerine cevap olarak bunu isbat etmeye çalışmıştır. Mufavvida akidesine sahip olan hiç kimse Allahu teala’nın göklerin üstünde olduğunu kabul edemez. Çünkü bu, uluvvla alakalı nassları zahirleri üzere icra etmek ve manalandırmak demektir ki tefviz akidesine taban tabana zıttır. Mufavvida uluvva dair nassların sadece okunup geçileceğini iddia ederken, Müevvile ise bundan kasdın mekan anlamındaki yücelik değil, Allahın sıfatları bakımından yüce oluşu olduğunu iddia etmektedir. İbn Kudame’nin ise bu eserini sırf uluvv lafzını isbat etmek veya herkesin kabul ettiği sıfatları bakımından yüceliğini anlatmak amacıyla kaleme almadığı kitabı mütalaa eden herkesin tasdik edeceği bir husustur. Aynı şekilde o, okuduğumuz Kuran’ın lafzının ve de Allahın kelamına ait harf ve sesin mahluk olduğunu ileri süren Eşarilere reddiye olarak birçok eser telif etmiştir. Yukarda alıntı yaptığımız el-Munazaratu fi'l Kur'an, Risaletun fi’l Kurani Kelamullah gibi eserleri bununla alakalıdır. O, açıkça Allahın kelamının harf ve sesten müteşekkil olduğunu söylemektedir ki bu, tefviz akidesine sahip olan hiç kimsenin söyleyeceği bir şey değildir. Çünkü bu, kelam sıfatını zahiri üzere icra etmek ve ona zahirine göre mana vermektir.

İşte bütün bunlar, Şeyh İbn Kudame (rh.a)’ın tefviz akidesine muhalif olan birtakım sözleri ve fiilleridir. Onun tefviz akidesi üzere olduğuna delil getirilen bazı sözlerine gelince; Misal olarak Ravdat’un Nazır adlı usule dair eserinde Muhkem ve Müteşabih hakkındaki bölümde şu ifadeleri kullanmaktadır:


والصحيح: أن المتشابه: ما ورد في صفات الله -سبحانه- مما يجب الإيمان به، ويحرم التعرض لتأويله، كقوله -تعالى-: {الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى} ، {بَلْ يَدَاهُ مَبْسُوطَتَان} ، {لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَي} ، {وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّك} {تَجْرِي بِأَعْيُنِنَا} ، ونحوه.
فهذا اتفق السلف -رحمهم الله- على الإقرار به، وإمراره على وجهه وترك تأويله.


(Muhkem ve müteşabihten neyin kasdedildiğine dair çeşitli görüşleri naklettikten sonra diyor ki)

 “Doğrusu şudur: Müteşabih; Allah (subhanehu ve teala)’ın sıfatları hakkında varit olan, kendisine iman edilmesi vacip olup tevili hakkında konuşmanın haram olduğu ayetlerdir. “Rahmân, arşa istiva etti.” “Bilakis, O’nun iki eli de açıktır.” “İki elimle yarattığım…” “Rabbinin yüzü baki kalacaktır.” “Gözlerimizin önünde akıp gitmekteydi.” ve benzeri ayetlerde olduğu gibi. Selefi salihin (Allah onlara rahmet etsin) bunları ikrar edip geldiği gibi kabul edip geçme ve tevilini terk etme konusunda ittifak etmiştir.”

Ardından müteşabihle alakalı diğer görüşlerin neden geçerli olmayacağını kısaca izah ettikten sonra şöyle demektedir:


ولأن في الآية قرائن تدل على أن الله -سبحانه- منفرد بعلم تأويل المتشابه، وأن الوقف الصحيح عند قوله تعالى: {وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلَّا الله}  له لفظًا ومعنى.


“Ayetteki karineler, müteşabih ayetlerin tevilinin yalnız Allah Subhanehu’ya ait olduğunu ve sahih olan duraklamanın hem lafız hem de mana olarak “Müteşabih ayetlerin tevilini yalnız Allah bilir.” (Âli İmran: 7) sözünde durmak olduğuna delalet eder.”

Onun sıfatları müteşabihlerden sayması ve tevilini yalnızca Allahın bileceğini söylemesi mutlaka tefvizi savunduğunu göstermez. Çünkü yukarda da geçtiği üzere tevil lafzı bazen tefsir manasında, bazen de bir şeyin hakikati manasında kullanılır. İkinci manada sıfatları mutlak müteşabih olarak saymak ve bunun hakikatini yani keyfiyetini sadece Allahın bileceğini ifade etmek yanlış değildir. Şeyh (rh.a) Allahu a’lem bunu kasdetmiştir. Yanlış olan ise tevili tefsir manasında anlayıp Kuranda tefsirini Allahtan başka kimsenin bilemeyeceği ayetler olduğunu iddia etmektir ki Şeyhin bunu söylediği hususu açık değildir ve sıfatları zahir manalarına göre tefsir ettiği diğer sözlerine muhaliftir.

Ardından neden bu kavlin üzerinde vakfetmek yani durmak gerektiğini izah ettikten sonra şöyle bir ifade kullanmaktadır:

ولأن قولهم {آمَنَّا بِهِ} يدل على نوع تفويض وتسليم لشيء لم يقفوا على معناه.

“Zira Onların “İman ettik.” sözü, manasına vakıf olmadıkları bir şeye teslim olup onu Allah’a tefviz yani havale etmenin bir nevine delalet eder.”

İbn Kudame’nin Mufavvida olduğunu söyleyenlerin dayandıkları asıl bölüm burasıdır. Çünkü burada hem müteşabihin manasının bilinmeyeceğini söylemekte, hem de bunların Allaha tefviz yani havale edileceğini ifade etmektedir. Bu ise iddialarına göre ancak bir Mufavvid’den sadır olabilecek bir ifadedir. Biz, yukarda aynı tefviz lafzını kullanan Şeyh Berbehari’den misal vermiştik ki onun tefviz akidesi üzere olmadığı ehli nezdinde malum olan bir şeydir ve dost düşman –aklı başında- herkes bunu kabul etmektedir. Berbehari’nin tefvizi, manayı değil keyfiyeti tefviz yani Allaha havale etme manasında kullandığı açıktır. Şu halde bir alimin “tefviz” ifadesini kullanması tek başına onun bildiğimiz anlamda Mufavvida olduğunu iddia etmek için yeterli bir sebeb değildir. “Manasına vakıf olmadıkları” ifadesi de aynı şekilde ihtimalli bir ifadedir. Zira biz yukarda tefviz akidesine sahip olmadıkları belli olan İmam Ahmed gibi alimlerin de buna benzer ifadeler kullandıklarını ve bununla yine keyfiyeti kasdettiklerini ortaya koyduk. Şu halde bundan yola çıkarak tefvizi kesin olarak bu alime atfetmek de doğru bir iş olmaz.

İbn Kudame (rh.a) devamla şöyle demektedir:

فإن قيل: فكيف يخاطب الله الخلق بما لا يعقلونه، أم كيف ينزل على رسوله ما لا يطلع على تأويله؟قلنا:يجوز أن يكلفهم الإيمان بما لا يطلعون على تأويله؛ ليختبر طاعتهم، كما قال -تعالي-: {وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِين} {وَمَا جَعَلْنَا الْقِبْلَةَ الَّتِي كُنْتَ عَلَيْهَا إِلَّا لِنَعْلَم ... } الآية، {وَمَا جَعَلْنَا الرُّؤْيا الَّتِي أَرَيْنَاكَ إِلَّا فِتْنَةً لِلنَّاس}وكما اختبرهم بالإيمان بالحروف المقطعة مع أنه لا يعلم معناها.والله أعلم.

“Eğer ‘Allah (celle celaluhu) halka akletmedikleri bir şeyle nasıl hitap edebilir? Veya rasulüne tevilini bilmediği bir şeyi nasıl indirebilir?’ denirse, buna şöyle cevap veririz:

Allah’ın, kulları itaatleri konusunda imtihan etmek için onları tevilini bilmediği bir şeye iman etmekle mükellef kılması mümkündür. Allah’ın şu ayetinde buyurduğu gibi: “Ta ki içinizden cihad edenlerle sabredenleri belli edinceye kadar size imtihan edeceğiz.” “Seni daha önceki kıbleden, yönelmekte olduğun kıbleye çevirmemizin sebebi; … bilinmesi içindir.” “Sana gösterdiğimiz rüyayı insanlar için bir imtihan kıldık.”

Aynı şekilde Allah (celle celaluhu) surelerin başındaki Hurûfu’l-Mukatta’ya, manasını bilmedikleri halde kullarının iman etmesini isteyerek onları imtihan etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.” (Ravdat’un Nazır, 1/215-217)

İbn Kudame’nin Mufavvida olduğunu iddia edenler bu sözleri de dayanak edinerek Şeyh (rh.a)’a göre tıpkı hurufu mukatta’nın manasının bilinmediği gibi sıfat naslarının manasının da bilinemeyeceği görüşünde olduğunu söylemektedirler. Burada öncelikle şunu belirtmemiz gerekir ki; yukarda açıkladığımız üzere –her ne kadar müteahhirun alimlerinin birçoğu bu harfleri mutlak müteşabih kabul etmeye meyilli ise de- selef alimleri hurufu mukatta hakkında bu görüşte değildir, bilakis bu harfleri açıklamaya çalışmışlardır. Şa’bi (ra)’dan bu harflere Kuran’ın sırrı dediği naklolunmuşsa da diğer selef alimlerinden gelen haberler bunun aksini göstermektedir. Şa’bi (ra)’ın bu sözüyle bu harflerin –günümüzde yaygın olarak kabul edildiği gibi- manası hiçbir şekilde bilinmeyecek mutlak müteşabihler kapsamında olduğunu kasdettiği de müsellem değildir. Bunlara kesin bir mana verilemez gibi bir şeyi kasdetmiş olması da muhtemeldir. Elbette ki bu, sözkonusu kavlin ondan sahih olarak nakledildiği kabul edildiği takdirdedir.  Bu sözü sadece Suyuti’nin ed-Durr’ul Mensur’da ve ondan nakleden bazı yerlerde gördüm. Suyuti bu rivayeti İbn Münzir, Ebu’ş Şeyh gibi alimlere nisbet etse de ben bu kavli ne bu zikrettiği alimlerden ne de başkalarından müsned olarak bulamadım. Bilakis İbn Ebi Hatim, Şabiden bu harflerin Allahın isimleri olduğunu nakletmektedir. Şu halde –Allah affetsin- İbn Kudame bu sözleriyle eğer mukatta harflerinin mutlak müteşabih kapsamında olduğunu kasdediyorsa bu doğru değildir. Lakin bunu bile kasdetse sıfatlarla mukatta harflerini kıyas etmesi sıfatların manasının hiç bilinmediği inancında olduğuna kesin delil teşkil etmez. Nitekim o, sıfatların tevilinin bilinmeyeceğini söylerken mukatta harflerinin manasının bilinmeyeceğini ifade etmiştir ki tevil ve mana aynı şeyler değildir. Bununla sıfatlarının keyfiyetinin ve mahiyetinin bilinmeyeceğini, tıpkı mukatta harflerinin gerçek manasının kesin tarzda bilinmemesinin bir zarar vermediği gibi sıfatların hakikatini tam olarak bilmemenin de bir zarar vermeyeceğini ifade etmek istemiş olması da muhtemeldir.

Yine onun tefvizi savunduğunu iddia edenler, tevili ve kelam ilmini savunan İbn Akil’e reddiye olarak yazdığı “Tahrimun Nazar fi Kutubil Kelam” adlı eserinde tevilin batıllığını dokuz vecihten izah etmesinin akabinde söylediği şu ibarelere sarılırlar:

وَإِذا انسد بَاب التَّأْوِيل من هَذِه الطّرق كلهَا مَعَ أَن فِي وَاحِد مِنْهَا كِفَايَة لم يبْق إِلَّا الطَّرِيق الْوَاضِح وَالْقَوْل السديد وسلوك سَبِيل الله تَعَالَى الَّتِي دلّت على استقامتها الْآثَار وسلكها الصَّحَابَة الْأَبْرَار وَالْأَئِمَّة الأخيار وَمضى عَلَيْهَا الصالحون واقتفاها المتقون وَأوصى بلزمها الْأَئِمَّة الناصحون الصادقون وَهِي الْإِيمَان بالألفاظ والآيات وَالْأَخْبَار بِالْمَعْنَى الَّذِي أَرَادَهُ الله تَعَالَى وَالسُّكُوت عَمَّا لَا نعلمهُ من مَعْنَاهَا وَترك الْبَحْث عَمَّا لم يكلفنا الله الْبَحْث عَنهُ من تَأْوِيلهَا وَلم يطلعنا على علمه وَاتِّبَاع طَرِيق الراسخين الَّذين أثنى الله عَلَيْهِم فِي كِتَابه الْمُبين حِين قَالُوا {آمنا بِهِ كل من عِنْد رَبنَا}

“Tevil kapısı, bir tanesi yeterli olmasına rağmen bütün bu yollarla kapandığına göre geriye ancak açık olan bir yol, doğru bir söz, eserlerin doğruluğuna delalet ettiği Allahın doğru yolu, dosdoğru olan sahabelerin, hayırlı imamların ve salihlerin uyduğu yol, muttakilerin takip ettiği ve doğru bir şekilde nasihat eden imamların ona tabi olunmasını tavsiye ettiği yol kalmaktadır ki o da şudur: Lafızlara, ayetlere ve haberlere Allah’ın irade ettiği mana ile iman etmek, bilmediğimiz manası hakkında susmak ve Allah’ın bizi araştırmakla mükellef kılmadığının tevilini araştırmayı ve Allah’ın bizi ilmine muttali kılmadığını terk etmektir. Böylece Allah’ın kitabında övdüğü ilimde derinleşenlerin yoluna uyup, “Biz onlara iman ettik, hepsi Rabbimizin katındadır.” demektir.” (Tahrimun Nazar fi Kutubil Kelam, sf 53-54)

Burada Şeyh (rh.a)’ın sıfat naslarıyla alakalı genel bir kaide olarak tefvizi savunduğu belirgin değildir. Çünkü “bilmediğimiz manası hakkında susmak” ifadesini kullanmaktadır. Bu ifade sıfat naslarının manalarından bir  kısmını bilmenin mümkün olduğuna da işaret etmektedir. Bu, avamdan hatta bazen alimlerden bir kısım sıfat nassları hakkında o an için müşkilata düşen bir kimsenin yapması gereken şeyi anlatmak için olabilir. Zira biz bilmekteyiz ki bazen en muhakkik alimler dahi Kurandaki bazı lafızların bizzat kelime manasında tereddüde düşebilmiştir. İbn Abbas (ra)’dan “fatır/yaran, yaratan, yoktan var eden” kelimesinin manasını bedeviler kendi aralarında konuşurken öğrendiği nakledilmektedir. Keza Ömer (ra)’ın Abese suresindeki “ebben/çayırlar” kelimesinin manasını sonradan öğrendiği rivayet olunmaktadır. Aynı şekilde Kuran ve sünnette geçen bazı sıfatlarla alakalı haberlerin manasını duyan bir kişi bizzat lafzı anlamayabilir veya lafzı anlasa bile bununla ne murad edildiğini bilmeyebilir. Burada kişinin yapması gereken şey, alelacele şahsi reyleriyle bu müşkil lafzı tefsir etmeye kalkmak değil, bilakis onun hakkında ilme sahip oluncaya kadar susmaktır. Bu hususta yukarda İmam Ahmed bin Hanbel’in bir kavli hakkında yaptığımız açıklamayı nakletmekle yetiniyoruz:

“İmam Ahmed bin Hanbel (v.241) “Usul’us Sunne” adlı eserinde şöyle demektedir:

وَمن لم يعرف تَفْسِير الحَدِيث ويبلغه عقله فقد كفي ذَلِك وَأحكم لَهُ فَعَلَيهِ الْإِيمَان بِهِ وَالتَّسْلِيم مثل حَدِيث الصَّادِق المصدوق وَمثل مَا كَانَ مثله فِي الْقدر وَمثل أَحَادِيث الرُّؤْيَة كلهَا وَإِن نبت عَن الأسماع واستوحش مِنْهَا المستمع وَإِنَّمَا عَلَيْهِ الْإِيمَان بهَا

“Her kim hadisin tefsirini, açıklamasını bilmez ve aklı ona erişemez ise şu onun için yeterli olur ve sağlam bir yol olur: Ona düşen şey buna iman etmek ve teslim olmaktır.  Mesela (kaderle alakalı İbn Mesud’dan rivayet edilen) Sadık’ul Masduk hadisi gibi ve ona benzer kaderle alakalı hadisler gibi, yine rüyet (Allahın görülmesi) hakkındaki tüm hadisler gibi. Kulağı tırmalasa ve bunları işitene ürperti verse bile ona düşen şey bütün bunlara iman etmektir.”

İmam’ın bu kavli sıfatların tefsirinin mümkün olduğuna delalet etmektedir. Çünkü hadislerin tefsirini ve izahını bilmeyen kimselerin bunlara iman edip teslim olmakla yetinmesi gerektiğini bildirmiştir. Bu ise bu hadislerin bir açıklaması olduğunu gösterir. Aksi takdirde söz konusu hadislerin bir açıklaması yoktur demesi gerekirdi, böyle dememiş bilakis insanlardan belli bir kesimin bu hadislerin açıklamasına ulaşamayabileceğine işaret etmiştir. Buna verdiği misaller arasında kader hadislerinin yanı sıra doğrudan sıfatlarla alakalı olan Allahu teala’nın ahirette görülmesine dair hadisler de vardır. Bütün bu hadislerin ehli nezdinde açıklaması vardır, bu açıklamalara vakıf olmayan kimseler ise açıklamasını bilmedikleri gerekçesiyle bu hadisleri reddedemezler, bunların izahına vakıf olana kadar bunlara teslim olmaları gerektiği gibi izahını öğrendikten sonra da teslimiyete devam etmeleri gerekir. Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur ki; İmam Ahmed sıfat hadislerini, kader vb konulardaki hadislerle beraber zikretmiştir. Nasıl ki kader hadislerinin tefsiri bilinmez denilemezse sıfat hadislerinin tefsiri de bilinmez denilemez. Bu neyse diğeri de odur. Seleften halefe kadar ümmet bu rivayetlerin Arap dil kaideleri ve şeri nasslar ışığında tefsiri ve şerhiyle meşgul olmuştur. Burada nehyedilen şey bu değil, bu tarz rivayetleri zahirlerinden uzaklaştırarak tevil ve tahrif etmeye çalışmaktır. Böylece İmam Ahmed’in tefviz akidesine muhalif olarak sıfat nasslarının ve diğer bazı kimselere müşkil gelen nassların tefsirine ulaşmanın mümkün olduğu görüşünü savunduğu anlaşılmaktadır. Hatta bunu Ehli sünnetin kavli olarak görmektedir, çünkü o, bu ifadeleri sarfettiği “Usul’us Sunne/Sünnetin Esasları” risalesini kendi şahsi görüşlerini değil, Ehli sünnetin itikadını anlatmak için kaleme almıştır. Şuna da işaret etmek gerekir ki tefviz ve tevil yöntemleri, sıfatlar bahsinde batıl olduğu gibi dinin diğer bütün konularında da batıl ve geçersizdir. O yüzden hiçbir ayet ve hadis hakkında –ne kadar müşkil gelirse gelsin- bunun manası bilinemez deyip rafa kaldırılmayacağı gibi, zahirine muhalif teviller de yapılamaz. Bütün bunlar tıpkı Yahudilerin yaptığı Allahın kitabını arkalarına atma, şeriatı iptal etme amaçlı tahrif amelleridir.”

Yine İbn Kudame’nin aynı eserde geçen (sf 52) şu tarz ifadeleri de tefviz akidesinde olduğuna delil gösterilmektedir:

الْوَجْه السَّادِس أَن التَّأْوِيل تكلّف وحمق وتنطع وَكَلَام بِالْجَهْلِ وَتعرض للخطر فِيمَا لَا تَدْعُو إِلَيْهِ حَاجَة فَإِنَّهُ لَا حَاجَة لنا إِلَى علم معنى مَا أَرَادَ الله تَعَالَى من صِفَاته جلّ وَعز فَإِنَّهُ لَا يُرَاد مِنْهَا عمل وَلَا يتَعَلَّق بهَا كْلِيف سوى الْإِيمَان بهَا وَيُمكن الْإِيمَان بهَا من غير علم مَعْنَاهَا فَإِن الْإِيمَان بِالْجَهْلِ صَحِيح فَإِن الله تَعَالَى أَمر بِالْإِيمَان بملائكته وَكتبه وَرُسُله وَمَا أنزل إِلَيْهِم وَإِن كُنَّا لَا نَعْرِف من ذَلِك إِلَّا التَّسْمِيَة وَقَالَ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى {قُولُوا آمنا بِاللَّه وَمَا أنزل إِلَيْنَا وَمَا أنزل إِلَى إِبْرَاهِيم} الْآيَة

Altıncı vecih: Tevil, tekellüf (gereksiz uğraşı) ve ahmaklıktır ve de derine dalmaktır. Bilmeden konuşmaktır ve ihtiyaç olmayan şeyi akla getirmektir. Zira bizim Allahu Teala’nın yüce sıfatlarıyla murad ettiği manayı bilmeye ihtiyacımız yoktur. Çünkü burada amele dönük bir şey yoktur ve onlara iman etmek haricinde yükümlülük gerektiren bir şey de yoktur. Bunların manasını bilmeden iman etmek mümkündür. Zira bilinmeyen bir şeye iman etmek sahihtir. Allahu Teala meleklere, kitaplara, rasullere ve onlara indirilenlere iman etmeyi –bunlardan mücerred isim dışında hiçbir şey bilmesek de- iman etmeyi emretmiştir. Allahu Teala şöyle buyurmuştur:

‘De ki: Allaha ve bize indirilene, İbrahim’e indirilene iman ettik’”

Bunlar da yine tefvize delaleti kesin olmayan muhtemil ifadelerdir. Zira daha önce izah edildiği üzere “mana” kelimesiyle bazen keyfiyet kasdedilebilmektedir. Şeyh (rh.a)’ın verdiği misallere dikkat edilirse hepsi de lafzi olarak manası bilinen şeylerdir. Mesela melekler denilince neticede akla belirli bir mana gelmektedir. Hiç kimse “melek” lafzını anlamadığını iddia edemez. Bununla beraber bize gayb olan şey, bilmeyeceğimiz şey meleklerin keyfiyetidir. İşte Allahu a’lem Şeyhin kasdı da bu olsa gerektir. Yani nasıl ki keyfiyetlerini bilmediğimiz meleklere ve hakkında isimlerinden başka tafsilatlı bilgiye vakıf olmadığımız kitaplara ve peygamberlere iman ediyorsak, isimlerinden başka keyfiyetlerine ve mahiyetlerine dair bir bilgiye sahip olmadığımız sıfatlara iman etmemiz de aynı şekilde mümkündür.


Lum’at’ul İtikad adlı eserinde geçen (sf 5-6) şu ifadeler de onun tefviz inancında olduğuna delil gösterilmektedir:

وكل ما جاء في القرآن أو صح عن المصطفى عليه السلام من صفات الرحمن وجب الإيمان به، وتلقيه بالتسليم والقبول، وترك التعرض له بالرد والتأويل والتشبيه والتمثيل.وما أشكل من ذلك وجب إثباته لفظا، وترك التعرض لمعناه ونرد علمه إلى قائله، ونجعل عهدته على ناقله اتباعا لطريق الراسخين في العلم

“Rahman (olan Allah)’ın sıfatlarından, Kur’an’da (bahsi) geçen yada Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem)’den sahih olarak rivayet edilen herşeye iman etmek, onu teslimiyet ve kabul ile karşılamak; red, te’vil, teşbih ve temsil ile ona tearruzu terk etmek vacibtir. Bunlardan müşkil olanı lafzen isbat etmek (kelimesi kelimesine doğrulayıp onaylamak) ve manasına dalmayı terk etmek vacibtir. Biz, ilimde râsih (derinleşmiş) kimselere ittiba ederek müşkil olanın ilmini onu söyleyene döndürür ve sorumluluğunu onu nakledene havale ederiz.”

Biz yukarda aynı eserden ve başka yerlerden sıfatların zahiri manaları üzere kabul edileceğine dair Şeyhin sözlerini nakletmiştik. Şeyhin birbiriyle çelişen kelamlar sarfetmesi sözkonusu değildir. Sıfatların manasına dalmak derken keyfiyetine dalmayı kasdetmiş olabilir. Veyahut da yukarda geçtiği üzere arizi ve geçici bir durumdan bahsediyor olabilir. Yani bir kimse sıfatlarla alakalı konularda müşkil bir lafızla karşılaştığında buna iman eder ve ilmini Allaha havale eder, kafasına göre yorumlamaya kalkışmaz. Şeyh burada tabiri caizse geçici bir tefvizden bahsediyor olabilir. O da anlamadığı müşkil bir ibareyle karşılaşan bir kimsenin o an için bunun manasını da keyfiyetini de Allaha havale etmesi, fakat sonra gerekli araştırmayı yaparak manasını öğrenmesi, keyfiyetini yine Allaha havale etmesi şeklinde özetlenebilir. Tıpkı Ebu Hanife’ye nisbet edilen Fıkh’ul Ekber adlı eserde geçen şu ifadelerde olduğu gibi:

“Bir kimse Tevhid ilminin ince noktalarında bir şüphe içine gi¬rerse, soracağı bir âlim buluncaya kadar o durumda, Allah katında en doğrusu hangisi ise ona inanıyorum, demesi gerekir. Kendisinden bilgi öğreneceği ilim adamını aramak işini tehir etmek caiz değildir. Böyle bir kişi, sorup araştırmadan beklediğinden ötürü mazur ka¬bul edilemez. Allah'ın sıfatlarından herhangi biri hakkında bilgi sa¬hibi olmadığı halde bir ilim adamını araştırmayıp beklerse, bir şüp¬he mânasına geleceği için böyle bir kimse kafir olur.”

Fıkh’ul ekber şarihi Aliyy’ul Kari’nin de ifade ettiği gibi Ebu Hanife (ra) burada bilhassa Allahın sıfatlarıyla alakalı bunu zikretmektedir. Sıfatlar ve benzeri konularda işkale düşen kişi Allah katında olana inanmalı, lakin bu tavrı mutlak bir tevakkuf /duraksama manasına gelmez veyahut da o an için Allaha havale ettiği meseleyi daha sonra araştırmayacağı manasına da gelmez. Ebu Hanife bunu her ne kadar akaidle alakalı bütün meselelerde genel bir kaide olarak zikretmiş olsa da sıfatlar konusunda da bu usul geçerlidir.

İşte İbn Kudame (rha.)’ın Mufavvida olduğuna delalet ettiği iddia edilen sözleri bunlardır. Görüldüğü üzere bu sözlerin hiç birinde buna tam manasıyla delalet eden bir şey yoktur. Şeyhin aksi yönde de daha açık sözleri mevcut olduğundan dolayı sırf bu sözlerin tefvize delalet etme ihtimalinden dolayı Şeyhin sıfat nasslarını zahiri manaları üzere kabul ettiğine dair yakin ilmi izale etmek doğru olmaz. Bizim anladığımız kadarıyla bu sözlerin birçoğunda keyfiyetin Allaha havale edilmesinden bahsedilmekte ve tevile dalmak nehyedilmektedir. Bir kısmında da en kötü ihtimalde bu sıfat nasslarını hiç anlamayan kimselerin bunların teviline ve keyfiyetine dalmak yerine manalarını Allaha havale etmesi gerektiği ifade edilmiş olması muhtemeldir. Bundan sözkonusu müşkil nassı Allahın ve Rasülünün kelamına arzetmek, Kitap ve sünnet ışığında izah etmek gerektiği de anlaşılabilir. Muasırlardan bazıları İbn Kudame’nin bu tarz ifadelerini, tıpkı Kadı Ebu Yala ve emsalinde olduğu gibi istisnai bazı durumlarda tefvize başvurduğuna hamletmektedirler. Yani onlara göre Şeyh (rh.a) genel akide olarak selefi isbat menheci üzere olmakla beraber bazı müşkil gördüğü hususlarda manayı Allaha havale ederek kısmi tefvize gitmiştir. Şeyh (rh.a) hakkında düşünebilecek en kötümser ihtimal de budur. Yoksa onun ve diğer tefviz ithamına maruz kalan Hanbelilerin halis Mufavvida olmadığı kesindir. Bununla beraber ben şahsım olarak buna da pek ihtimal vermemekteyim çünkü İbn Kudame –bildiğim kadarıyla- Kadı Ebu Yala ve emsalinin daldığı konulara dalmamış, onlar gibi kelami mevzulara ve tartışmalara girmemiş, akılcı yöntemlerden tamamen uzak durmuştur. Onun kısmi anlamda Mufavvid olduğu bir an için kabul edilse bile bunu muayyen meselelerde nasıl tatbik ettiğine dair bir misal bilinmemektedir. Ebu Yala’nın ve benzerlerinin kitaplarında ise bunlara dair misaller mevcuttur. Kısacası İbn Kudame’nin halis tefvizci olduğu iddiası merdud bir görüştür, kısmi tefvizci olduğu iddiası ise bazı karinelere dayanıyor gözükmekle beraber iyice tahkik edildiğinde zayıf bir görüş olduğu ortaya çıkar. O, sıfatlar konusunda genel olarak selef imamlarının izini takip etmiştir. Bununla beraber şüphesiz bazı hataları da vardır. Mesela el yüz gibi sıfatların organ manasında olmadığını söylemesi gibi. Halbuki selef uzuv, organ gibi tabirleri Allaha isnad etmemişler, lakin bunu nefiy de etmemişlerdir. Evla olan bu tip mücmel lafızlardan uzak durmaktır. Keza İbn Kudame (rh.a) Ravdat’un Nazır adlı eserinin baş tarafında Gazali’nin mantık hakkındaki mukaddimesini olduğu gibi iktibas etmiştir. Halbuki alimler mantık ilmiyle iştigal etmenin caiz olmadığını bildirmişlerdir. Şeyh’in eserlerinde bu tarz hatalar olsa da neticede o kısmi inhiraflar haricinde selefin yolundan sapmamış birisidir ve tefviz gibi batıllara dalması da sözkonusu değildir. Allah en doğrusunu bilendir.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1637
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Burada son olarak tefviz akidesine sahip olmakla itham edilen alimlerden birisi olan İmam Zehebi’den (v. 748) bahsetmek istiyorum. O, malum olduğu üzere İbn Teymiye (v. 728)’in öğrencisidir ve genel hatlarıyla hocasının ve dolayısıyla selef-i salihinin yolu üzeredir. Buna rağmen o da Mufavvida olmakla itham edilebilmiştir. Tefviz akidesini savunan ve bu akidenin Eşariler dışında seleften ve selefe tabi olanlardan çok fazla bir taraftarı olmadığının bilincinde olan bazı kimseler büyük bir telaş ve panik havasında kendilerine yakın ifadeler sarfettiğini zannettikleri her alimin kavline –tahkik etmeden- alelacele sarılarak sözkonusu alimi hemen Mufavvida ilan edivermektedirler. Öyle ki bizler, İbn Teymiye gibi ömrü tefviz akidesiyle mücadele etmekle geçmiş bir alimin dahi Mufavvida ilan edildiğine dünya gözüyle şahit olduk ki bu artık sözün bittiği yerdir ve buna şahit olduysak artık başka kime ne nisbet edilse şaşırmamamız gerekir. İbn Teymiye’nin tefvizi savunduğunu iddia eden bir ahmakın hezeyanlarına verdiğimiz cevabı şu adresten takip edebilirsiniz: http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1473.msg4851#msg4851 Tabi bu kişi veya kişiler, İbn teymiye (rh.a)’ın tefviz akidesini yerden yere vuran sözleri açığa çıktığında bu sefer İbn Teymiye’nin kitaplarında çelişkiler olduğunu, sözlerinin tahrif edilmiş olabileceğini ve saireyi gevelemeye başladılar.  Hakikati araştırma gibi bir hedefi olmayan bu tiplerin bu tarz manevralar yapmalarında da aynı şekilde şaşılacak bir şey yoktur. Bundan dolayı bu kimselerin tefviz akidesine nisbet ettikleri alimlerden olan İmam Zehebi’nin tefviz aleyhindeki sözleri ortaya çıktığında nasıl manevralar geliştirecekler artık merak bile etmiyoruz…

Zehebi (rh.a) “Uluvv” adlı eserinde Kadı Ebu Ya’la’nın sıfatların zahiri manaları üzere kabul edilmesi gerektiğine dair sözlerini naklettikten sonra şöyle demektedir:


قلت الْمُتَأَخّرُونَ من أهل النّظر قَالُوا مقَالَة مولدة مَا علمت أحدا سبقهمْ بهَا
قَالُوا هَذِه الصِّفَات تمر كَمَا جَاءَت وَلَا تَأَول مَعَ اعْتِقَاد أَن ظَاهرهَا غير مُرَاد فتفرع من هَذَا أَن الظَّاهِر يَعْنِي بِهِ أَمْرَانِ أَحدهمَا أَنه لَا تَأْوِيل لَهَا غير دلَالَة الْخطاب كَمَا قَالَ السّلف الاسْتوَاء مَعْلُوم
وكما قَالَ سُفْيَان وَغَيره قرَاءَتهَا تَفْسِيرهَا
يَعْنِي أَنَّهَا بَيِّنَة وَاضِحَة فِي اللُّغَة لَا يبتغى بهَا مضائق التَّأْوِيل والتحريف
وَهَذَا هُوَ مَذْهَب السّلف مَعَ اتِّفَاقهم أَيْضا أَنَّهَا لَا تشبه صِفَات الْبشر بِوَجْه إِذْ الْبَارِي لَا مثل لَهُ لَا فِي ذَاته وَلَا فِي صِفَاته
الثَّانِي أَن ظَاهرهَا هُوَ الَّذِي يتشكل فِي الخيال من الصّفة كَمَا يتشكل فِي الذِّهْن من وصف الْبشر فَهَذَا غير مُرَاد
فَإِن الله تَعَالَى فَرد صَمد لَيْسَ لَهُ نَظِير وَإِن تعدّدت صِفَاته فَإِنَّهَا حق وَلَكِن مَا لَهَا مثل وَلَا نَظِير فَمن ذَا الَّذِي عاينه ونعته لنا وَمن ذَا الَّذِي يَسْتَطِيع أَن ينعَت لنا كَيفَ يسمع كَلَامه


“Derim ki: Nazar (kelam) ehli olan müteahhirler sonradan ortaya çıkmış bir görüş ileri sürmüşlerdir. Bu görüşü onlardan önce kimsenin ileri sürmüş olduğunu bilmiyorum. Derler ki: Bu sıfatlar geldiği gibi kabul edilir, te’vil edilmez. Bununla birlikte zahirlerinin kastedilmediğine inanılır.
 
İşte buradan zahir ile iki hususun kastedildiği anlamı çıkmaktadır:

Birincisi, bunların selefin dediği şekilde hitabın delâleti dışında bir te’vili yoktur. Yani istivâ bilinen bir şeydir. Süfyân ve başkalarının dedikleri gibi onun okunması, onun tefsiridir yani bu buyruk dil açısından açık seçiktir. Bunlar için te’vil ve tahrifin dar boğazlarına girilemez. İşte selefin mezhebi budur. Bununla birlikte onlar ayrıca bunların hiçbir şekilde insanların sıfatlarına benzemediklerini de ittifakla kabul etmiştir. Çünkü yaratıcının ne zatı itibariyle, ne de sıfatlarında hiçbir benzeri yoktur.

İkincisi, hayalde bu sıfatlar ile ilgili olarak oluşan bunların zahirleridir. Tıpkı insan zihninde insanın vasıfları ile ilgili olarak oluşan tasavvur gibi. Bu ise kastedilmiş olamaz. Çünkü Allah-u Teâlâ bir ve tektir, sameddir, O’nun benzeri yoktur. Sıfatları çok olsa dahi hepsi haktır. Ama bu sıfatların eşi ve benzeri bulunmaz. Onu görüp de bize niteliklerini anlatabilen kimdir ki? O’nun kelâmının nasıl işitilmiş olduğunu kim bize anlatabilir ki?” (el-Uluvv, sf 251; Türkçesi için bkz. 298-299)

İşte bunlar, Zehebi (rh.a)’dan Mufavvidaya açık bir reddiyedir. Görüldüğü üzere selefin mezhebinin tevili reddetmekle beraber sıfat naslarının zahiri manalarını da reddetmek olduğunu iddia eden kimseleri inkar etmektedir. Eşarilerden Nevevi, Beycuri gibi alimlerin bu yöndeki kavillerini daha önce zikretmiştik. Bu, Zehebi’ye göre tamamen muhdes bir kavildir ve selefe ait olmayan bir iftiradır. Üstelik o “zahir” kavramını ikiye ayırmakta ve sıfat naslarından dini bilmeyen cahillerin anladığı teşbih ve temsil içerikli zahirin reddedileceğini, lugatta akla ilk gelen mana anlamındaki zahirin ise kabul edileceğini söylemektedir. Birinci manadaki zahirin reddedileceğini kendisi de kabul etmektedir. Şu halde müteahhirun kelamcılarının reddettiği zahir bu değildir, bilakis onlar lugavi manayı reddetmektedirler. Zehebi de buna itiraz etmekte ve onlar hakkında hüsnü zan etmemektedir, yani onların bizzat lugavi manayı inkar ettiklerini ve bu surette selefin mezhebine muhalefet ettiklerini söylemektedir.

Aynı eserinin başka bir yerinde ise Hatib el Bağdadi (rh.a)’ın sıfatların zahirleri üzere icra edileceği yönündeki sözünü naklettikten sonra şöyle demektedir:

وَهَذَا الَّذِي علمت من مَذْهَب السّلف وَالْمرَاد بظاهرها أَي لَا بَاطِن لألفاظ الْكتاب وَالسّنة غير مَا وضعت لَهُ كَمَا قَالَ مَالك وَغَيره الاسْتوَاء مَعْلُوم وَكَذَلِكَ القَوْل فِي السّمع وَالْبَصَر وَالْعلم وَالْكَلَام والإرادة وَالْوَجْه وَنَحْو ذَلِك هَذِه الْأَشْيَاء مَعْلُومَة فَلَا نحتاج إِلَى بَيَان وَتَفْسِير لَكِن الكيف فِي جَمِيعهَا مَجْهُول عندنَا وَالله أعلم

“Benim selefin mezhebinden bilip öğrendiğim budur. Bu sıfatların zahirleri ile kastedilen de budur. Yani kitap ve sünnetteki lafızların kullanıldıkları anlam dışında bâtınî bir anlamları yoktur. Nitekim Mâlik ve başkaları şöyle demiştir: İstivânın ne olduğu bilinmektedir. İşte semî’, basar, ilim, kelâm, irâde yüz ve benzeri sıfatlar hakkında söylenecekler de bunlardır. Bunlar bilinen şeylerdir. Dolayısıyla bunun ayrıca açıklamaya ve tefsire ihtiyaçları yoktur, fakat bunların hepsi hakkında geçerli olmak üzere keyfiyet, bizim için bilinmeyen bir şeydir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.” (el-Uluvv, sf 254, Türkçesinde sf 302)

Burada da açıkça sıfatların zahir manaları üzere olduğunu ve bu manaların bilinmekte olduğunu, lakin bilinmeyen şeyin ise keyfiyet olduğunu ifade ederek hadis ehlinin mezhebini onaylamaktadır. Burada Zehebi’nin işitme, görme gibi sıfatlar ile yüz gibi –zahiri teşbih ifade ettiği iddia edilen- haberi sıfatlara aynı hükmü vermesine dikkat edilmelidir. Halbuki Mufavvida birinci sınıf ile ikinci sınıfı birbirinden ayırır. İşitme görme gibi sıfatların manasının bilineceğini söylerlerken haberi sıfatların manasının bilinmeyeceğini söylerler. Zehebi ise hepsinin zahiri manası üzere olduğunu ve bu mananın malum olduğunu, ancak bunlardan hiç birinin keyfiyetinin bilinmeyeceğini ifade etmektedir. Yine –tıpkı Kuranın zahiri ve batini manaları olduğunu ve aslında Kuranın zahirinin kasdedilmediğini iddia eden Batini fırkasının söylediğine benzer şekilde- sıfat naslarının insanlar tarafından bilinmeyen batini bir manasının olduğu iddiasını da açıkça reddetmektedir.

İşte bu nakiller Zehebi’nin selefi isbat mezhebi üzere olduğunu ve tefviz akidesinden beri olduğunu açıkça göstermektedir. Esasında bu nakillerin ötesinde onun Uluvv, Arş ve sıfatlar hakkında 40 hadis kitapları gibi tefviz ve tevil ehline indirilmiş darbeler mesabesindeki kitapları telif etmiş olması bile onun Mufavvida olmadığını isbatlamaya yeter de artar. Zira o bu kitaplarda uluvv ve diğer sıfatların hakiki manaları üzere olduğunu seleften nakillerle ortaya koymuştur. Elbette ki herkes gibi Zehebi’nin de hataları olabilir. O, bilhassa istiva sıfatıyla alakalı bazı alimlerin söylediği zatıyla istiva etti veya istikrar etti, yerleşti gibi ifadeleri selefin ıstılahında olmadığı için inkar etmiştir. Lakin işin aslında bu kelimelerin içerdiği manaları ikrar ettiği görülür. Onun itirazı nasslarda geçmeyen bu lafızların kullanımınadır yoksa ihtiva ettikleri sahih manalara değildir. Bununla beraber bu hususta o, gerekenden fazla hassas davranmıştır. Çünkü selef imamları, nasslarda geçmese de sahih mana içeren bazı lafızları haber babından kullanmışlardır. Allah’ın mahlukatın üzerinde olmasının Hadd (sınır) ve bain (mahlukattan ayrı) olması manasına geldiğini söylemeleri gibi. Bu gibi ayrıntılar haricinde genel olarak Zehebi’nin çizgisi selef imamlarının takip ettiği yol üzeredir. Bundan dolayıdır ki Muattıla’nın imamı Kevseri o habis dilini Zehebi’ye de uzatmıştır. Dil uzattığı başka bir alim olan Osman bin Said ed Darimi’yi İbn’us Subki’nin tezkiye etmesini eleştirirken şöyle demiştir:

وثناء ابن السبكي على الدارمي المجسم ناشئ من تقليد الذهبي ونحوه من الحشوية.

“İbn’us Subki’nin Mücessim Darimi’yi övmesi Zehebi ve de Haşeviye’den olan benzerlerini taklid etmesinden kaynaklanmaktadır!”

Sonra devamında şöyle demektedir:


وقد نقلنا في أواخر تكملة الرد على نونية ابن القيم" مبلغ قسوة ابن السبكي على شيخه في باب التجسيم مع أن الذهبي يسعى جهده في الإبتعاد عن النطق بما لم يرد في الكتاب والسنة في باب الصفات وان كان غالطاً في فهم ما ورد وهو أهون بكثير من الدرامي صاحب النقض

“İbn’ul Kayyim’in Nuniyesine reddiyenin tekmilesinde İbn’us Subki’nin şeyhine (yani Zehebi’ye) tecsim meselesinde yaptığı tenkidleri nakletmiştik. Bununla beraber Zehebi, -her ne kadar nasslarda gelen şeylerin ne şekilde anlaşılacağı hususunda hata etmişse de- sıfatlar bahsinde Kitap ve Sünnette geçmeyen şeyleri konuşmama hususunda son derece gayret sarfetmiştir ve o çoğu meselede Nakd adlı eserin sahibi Darimi’den daha ehvendir.” (Makalat’ul Kevseri, sf 267)

Görüldüğü üzere gerek öğrencisi İbn’us Subki gerekse de Kevseri gibi Cehmiler Zehebi’yi mücessime ve Haşeviyye olmakla suçlamışlardır. Hiç şüphe yok ki Zehebi, Mufavvida olsaydı bu ithamlara maruz kalmayacaktı. Her ne kadar bazı nasslarda geçmeyen lafızları konuşmama hususundaki mübalağalı tavrı onu tefviz akidesine yaklaştırmış olsa da o akideye girmemiş ve haliyle Kevseri’yi razı edecek bir duruma düşmemiştir (Elhamdulillah) İşte Cehmiye’nin muhakkiki Kevseri onu kendisinden saymazken Zehebi’nin kitaplarını doğru dürüst tetkik etmemiş olan birtakım cahillerin onu tefvize yani tatil akidesine nisbet etmelerinin manasızlığı ortadadır…

Şimdi bu kimselerin, Zehebi (rh.a)’ın Mufavvida olduğuna dair getirdikleri nakillere gelince; bunlar onun Siyer adlı eserinde İbn Huzeyme (rh.a) hakkındaki bölümde kullandığı bazı ifadelerdir.

قَالَ الحَاكِمُ: سَمِعْتُ مُحَمَّدَ بنَ صَالِحِ بنِ هَانِئٍ، سَمِعْتُ ابْنَ خُزَيْمَةَ يَقُوْلُ:
مَنْ لَمْ يُقِرَّ بِأَنَّ اللهَ عَلَى عَرشِه قَدِ اسْتوَى فَوْقَ سَبعِ سَمَاوَاتِه، فَهُوَ كَافِرٌ حَلاَلُ الدَّمِ، وَكَانَ مَالُهُ فَيْئاً.
قُلْتُ: مَنْ أَقَرَّ بِذَلِكَ تَصْدِيْقاً لِكِتَابِ اللهِ، وَلأَحَادِيْثِ رَسُوْلِ اللهِ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - وَآمَنَ بِهِ مُفَوِّضاً مَعْنَاهُ إِلَى اللهِ وَرَسُوْلِهِ، وَلَمْ يَخُضْ فِي التَّأْوِيْلِ وَلاَ عَمَّقَ، فَهُوَ المُسْلِمُ المُتَّبِعُ، وَمَنْ أَنْكَرَ ذَلِكَ، فَلَمْ يَدْرِ بِثُبُوْتِ ذَلِكَ فِي الكِتَابِ وَالسُّنَّةِ، فَهُوَمُقَصِّرٌ وَاللهِ يَعْفُو عَنْهُ
“Hakim dedi ki: Ben Muhammed bin Salih bin Hani’yi (şöyle derken) işittim: Ben İbn Huzeyme’yi şöyle derken işittim: “Her kim Allah’ın arşının üzerinde olduğunu ve yedi kat göğün üstüne istiva etmiş, çıkmış olduğunu kabul etmezse o, kanı helal olan bir kafirdir ve malı da fey’dir.”

(Ben Zehebi) derim ki:Her kim Allah’ın kitabını ve Rasulullah (s.a.s)’ın hadislerini tasdik ederek bunu ikrar eder, manasını Allah’a ve rasulüne tefviz (havale) eder, tevile dalmaz ve derine inmezse o kimse (sünnete) tabi olan Müslümandır. Her kim de bunun Kitap ve sünnette sabit olduğunu bilmeden inkar ederse o kimse kusurludur, Allah onu affeder.”

Burada mevzu uluvv yani Allahu Teala’nın mahlukatının üstünde olması meselesidir. Allahu teala’nın sıfatları bakımından yüce olduğu zaten Müslüman ismi taşıyan herkesin kabul ettiği bir mevzudur. Cehmiye ve tabilerinin inkar ettiği mesele ise Onun zatı bakımından yücelerde oluşudur. İbn Huzeyme (rh.a) da tam bu meseleden bahsederek bunu kabul etmeyenlerin de kafir olduğunu beyan etmektedir. Zehebi, Allahın yedi kat semanın üstünde oluşuna itiraz etmemektedir -ki zaten zikri geçtiği üzere bunları isbat etmek için müstakil kitaplar telif etmiştir-, ancak Zehebi bu zikredilen tekfir hükmünün ancak hüccet ikamesinden sonra sözkonusu olacağını beyan etmektedir ki selef imamlarının üzerinde bulunduğu yol da budur. Şimdi İbn Huzeyme’nin fetvasını umum olarak ikrar eden ve Allahu teala’nın göklerin üzerinde olduğunu kabul eden birisinin Mufavvida olmadığı belli olan bir şeydir. Şu halde geriye tek bir şey kalmaktadır ki o da burada tefviz edilecek şeyin keyfiyet olduğudur. Yukarda geçtiği üzere bazen imamlar, mana kelimesiyle keyfiyeti kasdederler ki keyfiyet de neticede manadan sayılır. Yani bizler her ne kadar sıfatların lügat manasını idrak etsek dahi keyfiyetlerini idrak etmediğimiz için manayı da aslında kamil anlamda idrak etmiş sayılmayız. Mesela bizler lügatten Arşa istivanın tahta çıkmak, yerleşmek olduğunu bilmekteyiz ve bunu da Allaha nisbet etmekteyiz. Lakin Rabbul aleminin tahtına nasıl yerleştiğini bilmediğimiz için işin hakikatinde Arşa istiva/tahta çıkma sıfatının manasını da bu anlamda biliyor sayılmayız. O yüzden bu anlamda manayı da Allaha tefviz yani havale etmek caizdir. Ancak tefvizcilerin yaptığı şekilde sıfatın lügat manasını inkar etmek ve bunların tarafımızdan bilinmeyen batini manalarının olduğunu düşünerek o batini manayı Allaha havale etmek ise caiz değildir.

İmam Zehebi, İbn Huzeyme hakkındaki sözlerinin devamında şöyle demektedir:

وَكِتَابُه فِي (التَّوحيدِ) مُجَلَّدٌ كَبِيْرٌ، وَقَدْ تَأَوَّلَ فِي ذَلِكَ حَدِيْثَ الصُّورَةِ فَلْيَعْذُر مَنْ تَأَوَّلَ بَعْضَ الصِّفَاتِ، وَأَمَّا السَّلَفُ، فَمَا خَاضُوا فِي التَّأْوِيْلِ، بَلْ آمَنُوا وَكَفُّوا، وَفَوَّضُوا عِلمَ ذَلِكَ إِلَى اللهِ وَرَسُوْلِه، وَلَوْ أَنَّ كُلَّ مَنْ أَخْطَأَ فِي اجْتِهَادِهِ - مَعَ صِحَّةِ إِيْمَانِهِ، وَتَوَخِّيْهِ لاتِّبَاعِ الحَقِّ - أَهْدَرْنَاهُ، وَبَدَّعنَاهُ، لَقَلَّ مَنْ يَسلَمُ مِنَ الأَئِمَّةِ مَعَنَا، رَحِمَ اللهُ الجَمِيْعَ بِمَنِّهِ وَكَرَمِهِ.

"Onun Tevhid hakkındaki kitabı büyük bir cilt halindedir. Onda suret hadisini tevil etmiştir. Sıfatların bir kısmını tevil edenler mazurdurlar. Selefe gelince; onlar tevile dalmadılar bilakis iman ettiler, kendilerini tutup başka bir şey yapmadılar, bunların ilmini Allah’a ve Rasülüne tefviz (havale) ettiler. Eğer, geçerli bir imana sahip olup hakka tabi olmayı hedeflediği halde içtihadında hata eden herkesi heder edip bidatçı saysaydık imamlardan bizimle beraber sağ salim kurtulan çok az kişi kalırdı. Allah hepsine lütfuyla ve keremiyle rahmet buyursun (amin.) (Bkz. Siyeru A’lami’n-Nubela, 14/373-376)

Burada görüldüğü üzere İmam Zehebi, “Allah Ademi kendi suretinde yarattı” hadisini tevil eden İbn Huzeyme’yi tenkid etmektedir. Zira –Allah affetsin- İbn Huzeyme, bu hadislerde bahsedilen suretin Allaha ait olmadığını, yüzüne vurulan kimseye ait olduğunu iddia etmektedir. Yani ona göre hadisin manası “Yüze vurmayın, çünkü Allah Ademi yüzüne vurduğunuz kişinin suretinde yaratmıştır” şeklindedir. (Bkz. Tevhid, 1/81 ve devamı) Bu ise seleften bir aslı olmayan, bilakis Cehmiye’nin tesiri altında söylenmiş bir sözdür. Zehebi’nin naklettiğine göre Taberani, şöyle demiştir:

سمعت عبد الله ابن أحمد يقول قال رجل لأبي إن فلانا يقول في حديث رسول الله صلى الله عليه وآله وسلم أن الله خلق آدم على صورته فقال على صورة الرجل فقال أبي كذب هذا قول الجهمية وأي فائدة في هذا

“Abdullah bin Ahmed’i şöyle derken işittim: Birisi babama dedi ki: Falan kişi, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ‘Allah Ademi kendi suretinde yarattı’ hadisi hakkında ‘adam suretinde yarattı’ diyor. Bunun üzerine babam şöyle dedi: Bu, Cehmiye’nin kavlidir. Bunda ne gibi bir fayda vardır ki?” (Mizan’ul İtidal, 1/603)

Böylece İmam Ahmed, sureti Allahın sıfatı olmaktan çıkarıp hadiste bahsedilen suretin insanlarla alakalı olduğu açıklamasını yapanların Cehmiye olduğunu ifade etmektedir. Suret meselesinin tafsilatı için şu adrese bkz. http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=86.0

Kısacası burada Zehebi’nin ele aldığı asıl mesele İbn Huzeyme’nin suret hadisini tevil etmesidir. Zehebi, bunu reddederek bu tevillerin doğru olmadığını, bilakis sıfat hadislerinin manasını yani keyfiyetini ve tevilini yani hakikatini Allaha havale etmek gerektiğini ifade etmektedir. Onun ilmi havale etmekten kasdı budur. Yoksa burada manayı inkar edip Allaha havale etmekle alakalı bir şey yoktur, bilakis suret sıfatının tasdiki sözkonusudur. Bununla beraber –günümüzde bazı şaşkınların yaptığı gibi- İbn Huzeyme (rh.a)’ı bundan dolayı bidata hatta Cehmiliğe nisbet etmek doğru değildir. Çünkü o, bu hadisin sıfat nassı olmadığını vehmederek böyle bir açıklamaya gitmiştir ve bunu selefe muhalefet kasdıyla yapmamıştır. Bundan dolayı Zehebi onu bu hususta hatalı görmekle beraber mazur saymaktadır ki doğrusu da budur.

Böylece, Zehebi’nin Mufavvida olduğu iddiasına dayanak getirmeye çalıştıkları sözlerinin tefvizle alakası olmadığı, bilakis tevili yermek için söylenmiş olduğu ortaya çıkmaktadır. Zehebi’nin tıpkı tefviz ithamı yapılan diğer alimler gibi tefvizden uzak olduğu ortaya çıkmış bulunmaktadır. Elhamdulillah. Tefviz, manayı havale, tefsir etmeme gibi lafızları gördükleri her ibareye tabiri caizse “mal bulmuş magribi gibi” sarılan kimselerin de cehaleti bu vesileyle tekrar ortaya çıkmaktadır. Halbuki bu kimselere düşen bu mücmel ve ihtimalli lafızlardan yola çıkarak hüküm vermede acele etmemek ve bu sözleri sarfeden alimlerin hangi siyakta bunları söylediklerini tahkik etmekti. Fakat burada maksat hakkı bulmak değil de kendi batıl davalarını avam nezdinde isbat etmek, cahillerin gözünü boyamak olunca işte böyle alelacele kendi lehlerine zannettikleri her nakle sahip çıkmışlar ve böylece kendi akideleriyle alakası olmayan alimleri kendilerine nisbet etmişlerdir.  Bu da bu kimselerin samimiyetsizliğini göstermektedir. Yine, güya kendilerini selefe nisbet ettikleri halde, ne hikmetse muhaliflerin alimler hakkında söyledikleri her sözü tasdik eden, onların kendilerine nisbet ettikleri herkesi bidatçı ilan eden kimselerin de tahkik ve araştırmadan uzak olarak bu kanaate sahip oldukları da yine bu vesileyle ortaya çıkmıştır. İlim talebesine düşen şey, her duyduğu şeyin peşinden gitmek değil bilakis meseleyi tahkik edip hakka isabet etmeye çalışmaktır. Vallahu a’lem. Velhamdulillahi Rabbil alemin.

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
1974 Gösterim
Son İleti 13 Haziran 2015, 00:24
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
1750 Gösterim
Son İleti 05 Ağustos 2015, 17:08
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
1550 Gösterim
Son İleti 13 Ocak 2017, 22:44
Gönderen: Tevhid Ehli
12 Yanıt
2885 Gösterim
Son İleti 13 Ekim 2018, 06:30
Gönderen: İbn Teymiyye
0 Yanıt
239 Gösterim
Son İleti 13 Kasım 2018, 07:17
Gönderen: Sırât-ı Müstakîm