Tavhid

Gönderen Konu: CUMHURİYETİN TARİHİ ARKA PLANI!  (Okunma sayısı 5754 defa)

0 Üye ve 3 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1767
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
CUMHURİYETİN TARİHİ ARKA PLANI!
« : 30.10.2017, 16:18 »
CUMHURİYETİN TARİHİ ARKA PLANI!
Mukaddime
Kemalizm = Halka Rağmen, Halk Adına, Halk İçin!
Kemalizm; Gericiliğin Tarihi ve Devrim/İnkılâp Karmaşası
Saltanatın Kaldırılması (1.11.1922)
Ankara’nın Başkent Yapılması (13.10.1923)
Cumhuriyet’in İlanı (29.10.1923)
Cumhuriyetin İlk Yıllarında Dine, Dini Kurumlara, Dini Sayılan Unsurlara Karşı Uygulamalar
Mustafa Kemal ve Türk Dini
"Türk İnkılabı Karşısında Müslümanlık" Anketi
1928 Dini Islah Proje ve Beyannamesi
1932 İslam’ın Türkleştirilmesi Projesi
Cumhuriyetin İlk Döneminde Dinin Türkçeleştirilmesi’ne Dair Uygulamalar
Hilafetin ilgası, Şer’iye ve Evkaf Vekaletlerinin Kaldırılması, Tevhid-i Tedrisat Uygulamasına Geçilmesi (3.3.1924)
Tekke ve Zaviyelerin, Türbelerin Kapatılması (30.11.1925)
Ezanın Türkçeleştirilmesi (18.7.1932)
"Türban Devrimi"
Latin Harflerinin Kabulü (1.1.1928)
Teknik Değişiklikler
‘Kemalizm’i İdeolojileştirme ve Dinleştirme Uygulamaları
Dini Türk(çe)leştirme Tarihi
Ziya Gökalp ve Dini Türkçülük
Mustafa Kemal ve Türk Dini
"Türk İnkılabı Karşısında Müslümanlık" Anketi
1928 Dini Islah Proje ve Beyannamesi
1932 İslam’ın Türkleştirilmesi Projesi
Cumhuriyetin İlk Döneminde Dinin Türkçeleştirilmesi’ne Dair Uygulamalar
İdeal Türkiye İçinde Dinde Reform
İslam Dini Aydın Gençler İçin
Devrim Dönemi Türk Aydını ve Yabancılaşmanın Boyutları
Ulus Devlet Olma Yolunda, Batılılaş(tır)ma Çalışmaları ve Türk Aydını
Ortak Tarih-Ortak Coğrafya
Ulusta Birlik -Kürt Örneği
Ortak Dil; Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi
Ortak Kültür
Ortak Global-Bütünsel Ekonomi
TC’de Toprak ve Tarım Reformu Tarihi


Bismillahirrahmanirrahim. Malum olduğu üzere dün yani miladi 29 Ekim günü Türkiye çapında Cumhuriyet'in ilanının 94. yılı kutlandı/kutsandı! Cumhuriyet, halk çoğunluğunun idaresi  demektir ve benzer anlama gelen demokrasiyle süt kardeşi sayılır, bu iki sistemin vazgeçilmez unsuru ise dini devletten ve toplum hayatından tecrid etme anlamına gelen laiklik ve sekülerizmdir. Cumhuriyet yönetimi dünyada da Türkiye'de ancak bu şekilde uygulanmıştır. Türkiye’de cumhuriyetin ilanını Batılılaşma adı verilen dinden kopuş sürecinden bağımsız değerlendirmek mümkün değildir. Bilakis cumhuriyet, Osmanlı’nın son dönemlerindeki Tanzimat, Meşrutiyet gibi laikliğe ve demokrasiye geçiş aşamalarının bir neticesidir ve aynı Batıcı zihniyetin ürünüdür.  Kurtuluş savaşı adı verilen mücadelede kendisiyle savaşılan yedi düvel (!) her ne hikmetse kendileriyle savaşmayan Osmanlı saltanatının kaldırılmasına ses çıkarmamış ve kendileriyle savaşan (!) Kemalist hükümeti muhatap alarak Lozan anlaşmasını imzalamışlardır. Lozanın hemen ardından Cumhuriyetin ilan edilmesi de enteresandır ve belki de Lozan sürecinin bir gereğidir. Cumhuriyet ilan edildikten sadece 6 ay sonra –içi boşaltılmış olsa da ismen devam eden- Hilafet kurumu bütünüyle lağvedilmiş, 2 sene sonra da Şapka kanunu getirilerek kafir şapkası giymek mecbur hale getirilmiş, az bir zaman sonra da Şer’i hukuk tamamıyla lağvedilerek laik Medeni kanun getirilmiştir. Sonraki aşamalarda devletin dini İslamdır maddesi anayasadan kaldırılmış, harf inkilabı yapılarak İslam alfabesinden Latin alfabesine geçilmiş, nihayet ezanın Türkçe’ye çevrilmesi ile beraber İslamı toplum hayatından silme ve yozlaştırma faaliyetlerinde zirve noktaya ulaşılmıştır. İslama karşı girişilen bu faaliyetlere karşı tepki gösterenler ise İstiklal mahkemeleri adı verilen düzmece mahkemelerde yargılanarak (!) en ağır cezalara çarptırılmışlardır. İşte cumhuriyet, bu küfri inkilapların işaret fişeği ve meşrulaştırıcısı mesabesindedir. Cumhuriyet vasıtasıyla zaten daha öncesinde şirk ve bidatlara meftun olmuş olan Türk toplumunda dinden geriye kalan bütün alametler ve eserler silinmek istenmiştir. Hal böyleyken günümüzde artık İslamcı olduğu iddia edilen bazı çevreler dahi hararetle cumhuriyet bayramını kutlamakta ve de cumhuriyete ve kurucusuna övgüler dizmektedir. Hatta bilhassa 15 Temmuz'dan sonra yoğunlaşan bir şekilde hükümet çevrelerinde bir tür İslamcı (!) Kemalizm olarak adlandırılan tuhaf bir sentezden oluşan bir ideolojiye dayalı söylemler ön plana çıkmaktadır. Halbuki cumhuriyetten sonra yapılan yukarda işaret ettiğimiz inkilaplar çerçevesinde bunların ataları şapka giymiyor diye ipe çekilmiş, Kuran okumaları yasaklanmış, birçok cami kapatılmış, hatta insanlar Kuranı ahırlarda, bodrumlarda gizli gizli öğrenmek zorunda bırakılmıştır. Yani bir nevi günümüz dindar-muhafazakar geçinen çevrelerinin cumhuriyet aşkı "babasının katiline aşık olan" kişinin misaline benzemektedir. Aslında laik cumhuriyetin hiç bir icraatı olmasa sırf şer'i hükümleri tamamen ortadan kaldırıp yerine uydurma beşeri kanunları getirmesi bile İslam açısından mahkum edilmesi için yeter ancak gerek o dönemde gerekse günümüzde birkısım akide yetimi sözde dindarlar için bu, uyandırmaya yetmemiş lakin kanun değişikliğinin ötesinde bizzat dinin açık şiarlarına yapılan saldırılar daha çok tepki çekmiştir, fakat iş işten geçmiştir tabi. Bizler inşaallah arada bir hatırlatma kabilinden cumhuriyet dönemi yapılan din aleyhtarı bu faaliyetlerden belgeler ışığında bahsedeceğiz. Bir kardeşimizin neşrettiği "Dini Türk(çe)leştirme Tarihi" başlıklı yazıda anlatılanlar dahi aslında aklı olanlar için yeterlidir. http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=675.0 İnşaallah buna benzer yazılar neşredilmeye devam edecektir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1115
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: CUMHURİYETİN TARİHİ ARKA PLANI!
« Yanıtla #1 : 31.10.2017, 06:27 »
Kemalizm = Halka Rağmen, Halk Adına, Halk İçin!

”Kemalizm/Atatürkçülük” çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin başat ve resmi ideolojisi olmuştur. Tek-Parti döneminde, ardından Milli Şef dönemlerinde temel esas ve program olarak karşımıza çıkmaktadır. 1935 yılında yayınlanan Cumhuriyet Halk Partisi Programı'nda en güçlü ifadesini bulan Kemalizm bu dönemde “öztürkçecilik” politikasının etkisiyle “Kamalizm” şeklinde belirmiştir. 1982 Anayasasında yer alan bir çok kanun gereği devlet ve siyaset ideolojisi olmuştur.

Kemalizm veya Atatürkçülük her dönemde ayrı bir kimliğe, ayrı bir kılığa büründürülmüştür. M. Kemal sağlığında farklı, öldükten sonra farklı, hatta hayatının çeşitli bölümlerinde bile farklı algılanan bir kimlik olarak karşımızda durmaktadır. Günümüzde herkes kendi Atatürk'ünü ortaya çıkardı. Kimisi "sosyalist" bir Atatürk ortaya çıkardı, kimisi "milliyetçi" bir Atatürk... kimisi Atatürk'ü dindarlaştırırken, kimisi ateistleştirdi, kimi de Alevileştirdi. Kimisi militarist ve jakoben, tepeden inmeci bir diktatör, bonapartist bir Atatürk ortaya çıkarırken, bir diğeri liberalleştirdi, demokratlaştırdı. Bazısı toplumcu yaptı, bazısı bireyci yaptı...

Geçmişte Şevket Süreyya, Ağaoğlu, Rıza Nur, İsmet Paşa, Fethi Okyar, Hamdi Başar, Alaettin Cemil, Recep Peker, Yakup Kadri, Peyami Safa, Vâlâ Nurettin, Yunus Nadi, Sadri Etem yakın zamanda Demirel, Erbakan, Altan Öymen, Doğu Perinçek, Devlet Bahçeli, Ecevit, Şükrü Karatepe, Naim Hoca, Adnan Hoca, İlhan Selçuk, Nadir Nadi, Matild Manukyan, bilumum sanatçılar, şarkıcılar, futbolcular, masonlar herkes kendini Atatürkçü olarak tanımlamaktadır. Türkiye'de yıllardan beri Atatürkçülük, adı altında bir oyun, bir komik dram oynanmaktadır. Bu fikir kargaşasının en başta gelen sebebi  Atatürk devrim ve reformlarının ideolojisinin bizzat Mustafa Kemal tarafından dahi  izah edilmemiş ve ideolojisi kurulmamış olmasındandır.

Şimdi hep birlikte bakalım Mustafa Kemal (Atatürk) nasıl biridir, sistemi yöntemi nasıldır. Örnek almış olduğu müferreh toplumlara, batıya ne kadar benzemiştir, sistemini ne kadar ileri milletlere benzetmiştir. Hep ileri sürüldüğü gibi demokrasinin hüküm sürdüğü, çağdaş demokrat laik bir ülke midir Kemalistlerin ülkesi...

“Aydını olmayan, filozofu; gazetecisi olan, asker zihniyeti ile yürütülen bir hareket”1 olan “Kemalizm, pozitivist bir dünya görüşünü Müslüman2 bir topluma cebir yoluyla benimsetme ideolojisidir. İdeolojilerin birer dünya görüşünden çok, birer siyasi strateji olduğunu kabul edersek, Kemalizm ‘modernlik’ denen temel dünya görüşü ile başa çıkmada devletin topluma mutlak hakim kılınmasıdır. Bu teşebbüse ‘Cumhuriyet’ adının takılmış olması Türk Tarihi’nin büyük paradokslarından biridir. Cumhuru sindirmeye azmeden cumhuriyet!”3 Cumhuru sindirmeye azmeden yönetim biçimlerine genel olarak “diktatörlük” denilmektedir. Zira, “Modern diktatörlüklerle geçmişin bütün tiranları arasındaki temel farklılık, terörün artık öncelikle muhalifleri korkutmanın ve yok etmenin bir aracı değil, tamamen boyun eğmiş halk kitlelerini yönetmenin daimi aygıtı olarak kullanılmasında yatmaktadır.”4

Kemalist yönetimin bir diktatörlük olup-olmadığı da bu topraklarda –devlet ve toplum baskısından fırsat bulundukça- zaman zaman tartışılmıştır. Bu tartışma ortamını oluşturanlar genelde bu ideolojiyi tamamen reddeden ve yerini bir başka ideolojiyle doldurmaya muvaffak olamayan ya da alternatif devrimci-inkarcı tavır içerisinde olan, Türkiye’de şeriatçı yahut anarşist-komünist olarak nitelenen kimselerdir. Şüphesiz bu hususta özelde Mustafa Kemal’in genelde tüm Kemalistlerin sözleri ya da yaptıkları açıklayıcı ve bağlayıcıdır. Kurduğu sistemi anlatırken, M. Kemal Paşa, 1 Aralık 1921’de “bu hükümet kitaplarda adı geçenlerden hangisidir?” yollu bir soruya: “Efendiler bizim hükümetimiz demokratik bir hükümet değildir, sosyalist bir hükümet değildir... Fakat ne yapalım ki demokrasiye benzemiyormuş, sosyalizme benzemiyormuş, hiçbir şeye benzemiyormuş! Efendiler biz benzememekle ve benzetmemekle iftihar etmeliyiz!”5 diyerek bir anlamda “Alaturka Düzen” anlayışını ve daha sonra Orhan Erkanlı tarafından “Askeri Demokrasi(!)” adını alan bu Türk’e has yönetim biçimini ortaya koyuyordu.

"Bir Fransız gazeteci, Türkiye’nin “bir sarhoş, bir sağır ve üç yüz sağır-dilsiz” tarafından yönetildiğini yazmıştı. Mustafa Kemal, ‘Yanlış’ diye cevap verdi, “Türkiye’yi yalnız bir tek sarhoş idare eder.”6 1930 yılının ortalarında M. Kemal: “Bugünkü manzara aşağı-yukarı bir dictature (diktatörlük) manzarasıdır... (ve) Ben öldükten sonra arkamda kalacak müessese, bir istibdat (despotluk) müessesesidir.”7 demektedir...

Cumhuriyet devrimlerinin “tepeden inmeci” ve “halka rağmen” karakterini bizzat Mustafa Kemal Atatürk’ten dinlemek daha açıklayıcı olacaktır: “Biz büyük bir inkılap yaptık. Memleketi bu çağdan alıp yeni bir çağa götürdük. Birçok eski müesseseleri yıktık. Bunların binlerce taraftarı vardır. Fırsat beklediklerini unutmamak lazım. En ileri demokrasilerde bile rejimi korumak için, sert tedbirlere müracaat edilmiştir. Bize gelince, inkılabı koruyacak tedbirlere daha çok muhtacız... Kan ile yapılan inkılaplar daha sağlam olur, kansız inkılap ebedileştirilemez. Fakat biz inkılaba erişmek için lüzumu kadar kan döktük. Bu kanlarımız, yalnız muharebe meydanlarında değil, aynı zamanda memleketin dahilinde de döküldü. Temenniye değer ki, bu dökülen kanlar kafi gelsin ve bundan sonra kanlar dökülmesin.”8

Mustafa Kemal’i böyle konuşmaya iten sebepleri anlamamıza katkıda bulunacak bir pasaj da şunlar aktarılmaktadır, Türkiye’de tamamıyla yayınlanmasına izin verilmeyen bir kitabın Türkiye’de yayınlanabilir izni olan bölümünde:

“...Onu (M. Kemal), askeri tehlikeyi savuşturmak için geçici olarak “diktatör” yapmışlardı. Muzaffer kumandanın sürekli diktatöre dönüşmesine izin vermemekte kararlıydılar.

Onlara karşı hazırlıklıydı. Bir akşam her zamanki sakin tavrı içinde Halide Edip ona dedi ki:

Barıştan sonra dinleneceksiniz Paşam; çok zor bir mücadeleden çıktınız.
Dinlenmek mi, ne dinlenmesi? dedi M. Kemal yırtıcı bir tavırla. Yunanlılar’dan sonra birbirimizle dövüşeceğiz; birbirimizi yiyeceğiz.

(Halide Edip) Bu, gerçekten gerekiyor mu?

Muhaliflerime ne buyurulur? diye bağırdı Mustafa Kemal. Gözlerini kızgın olduğu zamanlardaki gibi kısmış, bakışlarına meşum bir parıltı yerleşmişti. Onları halka linç ettireceğim. Hayır! Dinlenmeyeceğiz. Birbirimizi öldüreceğiz diye sesine devam etti, sesi hafiflemişti. Dahası, bu mücadele sona erdiği zaman, her şey çok sıkıcı olacak. Yeni bir heyecan bulmamız gerekecek.”9

Bu alıntıyı doğrulayacak bir pasaj da bizzat Halide Edip "1922 Ağustos'unun son günlerinde cephe karargahında, Mustafa Kemal Paşa ile görüştüğünü ve bu görüşmede İsmet (İnönü) ve Fevzi (Çakmak) Paşaların da hazır bulunduğunu anlatır. Adıvar'ın anlattığına göre, Mustafa Kemal, bu görüşmede Meclis'teki muhalefetten hoşnutsuzluğunu dile getirmiş, İkinci Grup'tan birkaç mebusun adını vererek 'onların halk tarafından linç edilmeye layık olduklarını' söylemiş ve 'savaş bitince durumun çok sıkıntılı olacağını' belirtmiştir."10

Bir başka ecnebi yazar Lewis Thomas da aynı konuyu şu sözlerle işlemiştir: “Mustafa Kemal iş başına geldiğinde, bırakınız geniş köylü kitlesini, kentlerde oturan halkın büyük kesiminin bile siyasal yaşama katılma konusunda pek geleneği yoktu. Atatürk, partisinin örgütlenmesi konusunda ön saftaydı, partisinin tartışılmaz Başkanıydı; Meclise girecek milletvekilleri konusunda söz ve yetki sahibiydi. Bütün bunlar ona bir bakıma ‘diktatör’ dedirtecek özelliklerdi. Ancak 20. yüzyılın ilk yarısında diktatörler ve diktatörler vardı. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının inkılaplar ve kurdukları tek parti sistemi aracılığıyla gelecekte her bakımdan sağlıklı bir şekilde işleyen bir cumhuriyet rejimi amaçladıkları, bu idealizmi taşıdıkları hiç yadsınabilir mi? 1930 yılında bir muhalefet partisi kurmayı başaran Mustafa Kemal kendisinin ‘diktatörlüğünü’ sona erdirme girişiminde bulundu.”11

Bir başka örnekte ise şu şekilde geçmektedir: “Amerikalı bir kadın gazeteci, Dolmabahçe Sarayı’nda Mustafa Kemal Atatürk’le bir görüşmede bulunmakta ve sürekli olarak ‘diktatör’ kelimesi üzerinde durmaktadır. Atatürk, bir aralık şu yanıtı verir: ‘Evet, diktatör, diktatör ama kalplere girerek hükmeden bir diktatör!..”12
 
Takrir-i Sükun Kanunu'nun çıkmasının ertesinde ‘Mustafa Kemal başka bir çıkış yolu görmediği için tiranlaştı' diyen yabancı bir tarihçi, acıklı bir güldürü niteliğinde saydığı bu dava hakkında şu yargıya varıyor: “Türkiye'nin doğru yola girmek için bir süre bir diktatöre ihtiyacı olduğu iddia edilebilirdi. Fakat, tarihinin bir dönemini kirleten bu gibi kişisel öç alma eylemlerine gereksinimi yoktu. Mustafa Kemal burada en kötü sultanlardan bazılarının yöntemlerine dönmüştü.”13

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulma aşamasında iken, Mustafa Kemal'in monarşisine bir tepki olarak içerisinde 'cumhuriyet' kelimesinin de yer aldığı bir muhalefet partisinin kurulması düşünülmüştür. Amaç hem monarşiyi eleştirmek hem de daha demokratik bir yapıya geçerek halkın desteğini alabilmekti.

Halk Fırkasının köktenci kanadı tarafından bu girişim, tahammül edilemez bir durum olarak yorumlanmış ve bundan dolayı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (17.11.1924) kurulmadan bir hafta önce Recep Peker tarafından yapılan bir öneriyle Halk Fırkası adına cumhuriyet eklendi. (10.11.1924)14 Yaklaşık bir ay sonra Mustafa Kemal'in “The Times” muhabiri Mc Cartney ile yapmış olduğu mülakatta (11.12.1924); The Times muhabirinin, M. Kemal'e muhalefetin Mustafa Kemal yönetimini 'istibdat (despotluk)' olarak yorumladığını sorması üzerine Mustafa Kemal şöyle cevap verir:

"Bir başka nokta daha var. Muhalefet kişisel istibdada karşı olduğunu söylüyor. Böyle bir ifade, böyle bir istibdadın var olduğunu ima etmekte. Fakat programları, böyle bir istibdadı nasıl ortadan kaldıracaklarını gösterecek hiçbir hususu içermemektedir. Kişisel olarak ben, böyle bir istibdadın var olduğuna inanmıyorum. Ancak, bu istibdat var olsa bile, bu yalnızca “hakimiyet-i milliye” ile Halk Fırkası'nın temel ilkelerini korumak için vardır."15

Mustafa Kemal’in yakın arkadaşı Falih Rıfkı Atay gördüklerini-yaşadıklarını değerlendirmesinde bu meseleyi irdeliyor. “Atatürk diktatör müydü? Rejimine bakarsanız evet!”16  Ardından da Mustafa Kemal'in aslında devrinin diktatörlerini pek takdir etmediğinden onlara pek iltifat etmediğinden bahseder.

Kemalist yönetim biçimini değerlendiren Ş. Süreyya, Kemalist yönetim biçiminin neden demokratik olmadığını ve Mustafa Kemal'in nasıl diktatör olmadığını (!)  izah eder: "Demokrasi, bir inkılap nizamı değildir. İnkılap nizamı, azınlığın iradesinin, çoğunluğun iradesine, inkılabın zaruretleri yönünde, cebir ve zor yoluyla hakim oluşudur. Eğer inkılap, henüz son sözünü söylememişse, onun fırtınalar içinde girişilecek, XIX. yüzyıl tipinde bir demokrasi çabası, hiçbir başarı vadetmez."17

"Atatürk, bir diktatör değildi. Ama otoritesi mutlaktı. Onun kayıtsız şartsız otoritesi altında çok partili bir rejim, acaba yürüyebilir miydi? Elbette ki hayır...

Çünkü mutlak otorite, bölünmez bir bütündür. Bu tek ve mutlak otorite altında yöneltilebileceği sanılan iki parti, bu Tek Adam'ın, iradesini, iki zıt istikamette işletebilmesi demekti. Bu, hem otorite bütünlüğünün, hem insan tabiatının dışında kalan bir hal olurdu."18

Ardından Kemalist yönetim biçimini elinden geldiğince açıklamaya çalışır: "...bu Meclis, bu Parti, bu seçim, öyle bir Tek Parti idaresiydi ki, bu idarede yalnız o Tek Partinin değil, hatta Meclisin de, Devletin de işleyişine, onların kuruluşuna Önder olan Tek Adam'ın iradesi, ister istemez damgasını vuruyordu. Hatta denilebilir ki bu Tek Adam, yalnız Devleti kurmakla kalmamış, kendi iktidarını da, gene kendisi yaratmıştı."19

Fahrettin Altay’ın “Görüp Geçirdikleri”nden: “... 1937 yılında Ocak ayında İstanbul'a gelen Atatürk, beni Park Otel'e çağırttı, gittiğimde kendisini sıkıntılı bir halde buldum, biraz da terli idi. İç salona geçtikten sonra, balkona çıktı; sert rüzgârın karşısına, göğsünü vermişti. Saçları rüzgârdan uçuşuyor ve o dalgın dalgın, Marmara'yı seyrediyordu. Mutlaka kafasını kurcalayan bir şey vardı. Üşütmesinden korktuğum için,
 
”- ... hava çok sert, soğuk alırsınız, içeri buyurun!” dediğim vakit; gene o dalgın hali ile döndü ve bir masaya oturduk. Bir şeyler söyleyeceğini bekliyordum ki dudaklarından şu cümleler döküldü:

”- ... paşa biliyor musun, ben cumhurbaşkanlığını bırakıp, hatay'a çete reisi olacağım!..” bunları söylerken, sıkıntılı hali devam ediyordu; benim gülümsediğimi görünce:
 
”- ... ne gülüyorsun?”.
 
”- ... efendim, siz Türkiye'nin çete reisisiniz; Hatay'ın çete reisi bir teğmen olur..”

”- ... varsa öyle bir teğmen, ver bana!”

”- ... emredersiniz! bütün teğmenler emrinize hazırdır; yalnız bir dakika müsaade ediniz, Hatay'a komşu olan II. ordu komutanı arkadaşım İzzettin Çalışlar'dan izin alayım...” birdenbire durdu, yeni aklına gelmiş gibi:

”- ... ha doğru, onu unuttuk!” dedi. hemen arkasından yâveri Celâl'i çağırttı, İzzettin Çalışlar'ın telefonla bulunarak, Eskişehir'e hemen gelmesini emrediyordu. O sırada açılan kapıdan Yunus Nadi merhum20 içeri girince, ona da ilk sözü:
 
”- ... sen ne dersin bu Hatay işine?” oldu ve Yunus Nadi merhum da şu cevabı verdi:
 
”- ... paşam, senin bu işte blöf yapmadığına büyük devletler kaani olunca, Hatay senindir!”

”- ... aferin be! işte seni bunun için severim, iç bir kadeh!”
 
Atatürk'ün sıkıntılı hali geçmiş, neşeli bir hal almıştı. Bu sırada trenin hazır olduğu bildirildi ve kalktı (...) sonradan öğreniyordum ki o gün Ankara ile birçok telefon muhâberesi olmuş, onları Eskişehir'e davet etmiş, sıkıntısı bundanmış!..”21

İkinci İnönü Savaşları sırasında Bursa'dan geriye doğru göçen ve içinde subay ve ailelerinin bulunduğu bir kafileye rastlanır. Milli Şef İsmet İnönü şöyle diyor hatıratında (Ulus, 17 Mayıs 1968):

“Kafileyi durdurdum. Subayları bir kenara topladım. İçinde bulunduğumuz vaziyeti bilesiniz. Bundan başka, subay olarak da yerinizi bilmelisiniz. Padişah düşmanınızdır. Yedi düvel düşmanınızdır. Bana bakın, dedim. Kimse işitmesin millet düşmanınızdır!"22

Millete düşman oluşu Ş. Süreyya şöyle yorumlamaktadır: “Atatürk devri; Tek Şef, Tek Parti ve Otoriter Hükümet nizamıydı...’Halka rağmen fakat halk için bir idare’ idi. ‘İnkılap’ ise, ‘azınlığın iradesinin, çoğunluğa hakim olması’ demekti. “Azlık, fakat öncü bir inkılapçı kadro, halkın istemediği, yahut düşünmediği, fakat halkın yararına olan icraatı, cebir ve zor yolu ile, yani halka rağmen, fakat halk için kabul ettirir. Mesela cumhuriyetin kabulü veya hilafetin kaldırılması, halkın şapka giymesi vesaire gibi...”23

Türkiye Cumhuriyeti’nin millete yani halka bakışında onun yanlışı ve doğruyu ayırt edemeyeceği endişesi de öne çıkan bir özellik olarak belirmektedir. Bu nedenle inkılapların yapılmasında kararlar Meclis’ten ‘halka rağmen halk için’ anlayışı çerçevesinde çıkacaktır. “Millet, memleket, siyaset ve ordu idareleriyle hiçbir alaka ve münasebetleri ve bu hususta liyakatleri görülmemiş ve tecrübe edilmemiş gelişi güzel zevat”a görevin bırakılması düşünülemez. Görev devlet işlerini bilen şahıslar tarafından ifa edilmek zorundadır.24

Bazı yazarlar İstiklal Mahkemeleri’nde idam edilenlerin Kurtuluş Savaşı’nda ölenlerden daha fazla olduğunu ileri sürmektedir. Bu açıdan İstiklal Mahkemeleri’nde idam edilen insanların sayısını bilmek epey faydalı olurdu. “Şark İstiklal Mahkemesi’nde Savcı Süreyya Bey ile tartışırken, üyelerden Lütfi Müfit Bey’in  ‘Bizim belli, milli amacımız vardır. Ona varmak için ara sıra kanunun üstüne de çıkarız’ demesi egemen anlayışı yansıtmaktadır.”25

Kimin neyi, ne kadar, ne zaman öğreneceğine yapacağına, karar verme tekeline sahip olma çabası içerisinde olan bu kesim dayatmalarını aralıksız sürdürmektedir. Ankara’nın tek parti dönemi valisi Nevzat Tandoğan’ın komünizm propagandası yaptıkları iddiasıyla yakalanan gençlere, “Size ne oluyor, bu memlekete komünizmi getirmek lazımsa onu da biz yaparız” demesi meşhurdur.

“Dönemin ünlü gazetecilerinden olan ve bir süre Matbuat ve Neşriyat  Umum Müdürlüğü yapan Zekeriya (Sertel)’in ‘neden mebuslar tayinle işbaşına getiriliyor?’ sorusuna M. Kemal Paşa’nın yakın arkadaşı Mazhar Müfid (Kansu) şu cevabı veriyor: ‘Siz ne zannediyorsunuz? Bu halka seçim hakkı tanırsak, Meclise kimler girer biliyor musunuz? Hacılar, hocalar, şeyhler...’ 1930larda dönemin ünlü gazeteci ve yazarı Falih Rıfkı Atay da Cumhuriyetin neden demokratik olamayacağını şöyle ifade etmektedir: “Türkiye’de demokrasi, hoca ve mürteci saltanatı demektir!.”
26 “Kadro Hareketi” içinde yer almış Şevket Süreyya Aydemir, ‘halka rağmen halk için’ felsefesinin çarpıcı bir tanımını yapar:

“Kadro hareketi, hakikaten halka rağmen halk için bir harekettir...Biz daima klasik demokrasiye karşı mücadele verdik...Niçin halka rağmen halk içiniz? Çünkü inkılap, bir azınlığın iradesinin, bir çoğunluğun iradesine tahakkümüdür. Bu, aynen Türk kurtuluş hareketinin prensiplerinde bir madde teşkil eder. Demokratik ülkelerde bütünleşme olmaz, ancak tezatlar belirir. Çünkü sosyal gruplar genişler. Bugün Türkiye’de olan budur.”27

Bir dönem başbakanlık da yapmış olan Recep Peker halk istese de istemese de halkı uygarlaştırmanın gerekliliğine inanmaktadır. Recep Peker’e göre yeni yasal egemenlik halka rağmen halka iyilik etmenin yasal yoludur. Ta başta egemenliklerine yasal bir temel kazandıran seçkinler, böylelikle kitleleri, onlara rağmen de olsa onlar adına konuşma ve onlar için hareket etme olanağını (ya da yasallığını) keşfederler.

“İnkılapları yapmak için çok kere zor kullanmak lazımdır. Saydığım anlamda bir değişiklik yapılırken mukavemet ve irtica unsurları, yerine göre elinde silahla veya cebinde kitapla, kafasında eskiye alınmış somurtkanlık, dilinde iğfal ve tehevvürle gelip karşımıza dikilir. Bunları vurup devirmedikçe inkılabı yapmanın ve hatta uzun devirler korumanın imkanı yoktur (...) Türk inkılabı en ziyade zor kullanmayı gerektiren bir hususiyet gösterir.”28

Günümüzde aydın diye ortalıkta dolaşan, gazete köşelerini işgal edenler de bu kanaate sahiptirler. Halka rağmen, halk adına, halka iyilik! Şevket Süreyya "İnkılapçılar için söz konusu olan halkın temayülleri istikametinde kanunlar çıkarmaktan çok halkın hayrına olanları halka rağmen, halk için halka getirmek" şeklinde tespit etmiştir bu hakikati(!).

Eskiden hızlı Marksist, bugün kokuşmuş bir kapitalizmin savunucusu durumunda olan sosyal demokrat bir baş yazar açık yüreklilikle, değil sosyalist ve sosyal demokratların, rejimin kendisinin bile halkçılıktan anladığı ile çağdaş demokratlık arasında ortak bağlar olmadığını açıkça yazıyor, adeta itiraf ediyor:

“Atatürk bir halkçıydı. Ama bir demokrat değildi. Adına ‘çağdaş uygarlık düzeyi’ dediği hedefe ulaşmak için yaptığı devrimler ve özünde ‘laisizm’in bulunduğu düzen, çoğunluğa danışılarak yaratılmamıştı. Demokrasi Türkiye için yeni bir olgudur. Çok partili demokrasiye girdiğimiz günden beridir pek çok kriz yaşadıysak, bunun özünde, çoğunluğun iradesi ile Atatürkçü toplum modeli arasındaki çelişkilerin varlığı daima rol oynamıştır. Örneğin bugün eğer çoğunluk istese ve bu da anayasal kurallar çerçevesinde yapılmış bir seçim ya da referandum sonucu ile ortaya çıkarsa, Türkiye’de İslami Cumhuriyet kurmak mümkün olabilir mi?”29

Bugün eğer toplumda aydınlar olarak tanımlanan kimseler arasında bir anket yapılsaydı ve onlara Türkiye’nin demokrasiye mi yoksa laikliğe mi ihtiyacı vardır diye sorulsaydı öyle sanıyorum ki laiklik demokrasiye galebe çalardı. Bu aydınlar, bu soruya hep bir ağızdan şu cevabı verecektirler. Laiklik korunmalıdır. Bunun için şeriatçilere, gericilere demokrasi olmaz! Türkiye’nin en büyük sorunu irticadır! İslam’la olan bu kavga (irtica ile mücadele tarihi) 1870’lerde başlamıştı. Bugün İslamlıktan utanan ve Türkiye’nin A.B.’ne girememesini İslamlığa bağlayan aydınlar, bürokrat-Cumhuriyet aydını geleneğini devam ettirmişlerdir.

Kazım Karabekir anlatıyor: “...Mevcut azadan Tevfik Rüştü Bey; ‘Ben kanaatımı Meclis kürsüsünden de haykırırım, kimseden korkmam’ dedi. Ben ne konuştuklarını bilmediğim için sordum:

 -‘Nedir o kanaat?’

Tevfik Rüştü Bey’in solunda ve benim hemen karşımda oturan Mahmut Esat Bey (Bozkurt) sert bir cevap verdi:

-‘İslamlığın terakkiye mani olduğu kanaati!..İslam kaldıkça yüzümüze kimsenin bakmayacağı kanaati.’(...)Ben şu mütalâa da bulundum:

-‘Eskiden beri dinler, aşağı-yukarı, bazı terakki adamlarına engel olmuştur. Fakat, İslamlığın terakkiye mani olduğu Avrupa diplomatlarının uydurmasıdır.(...) Bence İslam kalırsak mahvolmayız; tersine, yaşarız; hem de yakın tarihlerdeki misalleri gibi, itibar görerek yaşarız; icabında müttefikler bularak yaşarız! (...)

Bu sefer de Fethi Bey (Okyar) söze karışarak gayet mütehakkim bir eda ile dedi ki:

-‘Evet Karabekir, Türkler İslamlığı kabul ettiklerinden böyle geri kaldılar ve İslam kaldıkça da, bu halde kalmaya mahkumdurlar!’...”
30

Türkiye’deki bu bürokrat Kemalist kesimin teşkil ettiği “bu sınıf, kendi çıkarlarına karşıt bütün fikirleri reddediyor. Şayet böylesine fikirler mevcutsa, sahiplerini yaşatmamak için her türlü vasıtayı mübah sayıyor. Bundan böyle rahat yaşayabilmek ancak sömürü düzeninin bir vidası olmakla mümkün.”31

Tektürdenleştirici, ve Tek ve Aynı ol(dur)ma isteğinin dışa vurumları bunlar. Halkçılık, ‘halk için halka rağmen’ formülüyle ifade edilmiş; halkın siyasal hayata katılması açısından Türkiye Büyük Millet Meclisi (Cumhuriyet Halk Partisi)32 yeterli görülmüştür. Siyasal düzlemde, daha 1935’te ulus tümüyle tek partinin doğal üyesi, kabul edilir. Memurların siyasi dernek ve kulüplere girmelerini yasaklayan hükmün Memurin Kanunu’na konulması sırasında, tereddüte düşenlere M. Kemal şöyle karşılık verir: “...Memurların politik derneklere girmesindeki amaç onların benim partimden başka bir partiye girmesi demektir. Bu bakımdan bu madde hatta yararlıdır ve kesinlikle değiştirilmemelidir.”33

Partinin 1938’deki olağanüstü kurultayında dönemin ideologlarından M. E. Bozkurt şunları söyler: “Modern demokrasilerin babası sayılan J. J. Russo bile partilerin taaddüdünü demokrasi için hayırlı bulmaz. Muhtelif partileri halkın samimi kanaatlarının ve millet iradesinin tezahüründe tamamiyle bir engel telakki eder.”34

Mehmet Altan bu girişimleri şöyle yorumlamaktadır: “Yetiştirilmesi amaçlanan bu insan tipi ömrünü çoktan tamamlamış  olan, ansiklopedilerin ‘Altı Ok’ ya da ‘Kemalizm’ diye tanımladıkları ‘Atatürkçülük’ karşısında pençe divan duracak, hatta Atatürkçülüğü hayat tarzı olarak benimseyecekti...Bu nedenle ‘öğrenmeyi öğrenen’ yeni öğrenciler bile ‘demokrasiye’ değil 1923 şartlarının rejimine ‘kilitli’ hale geliyordu.”35


Alıntı yapılan: dipnotlar
1- Şerafettin Dönmez, Atatürk’ün Çağdaş Toplum ve Din Anlayışı, 181.

2- Sözün sahibinin “Müslüman” tanımlaması kendi i’tikadıncadır. “Müslümanlık iddiasında bulunan İslam’ın hakikatinden bihaber kimseler” şeklinde düzeltmek realiteye daha uygun olacaktır.
 
3- Fikriyat Dergisi, Mustafa Özel, C.1, S.11.

4- Hannah Arendt, Totalitarizmin Kaynakları, C.1, Sh.25.

5- Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, 1/196-197.

6- L. Kinross, Atatürk, 309.

7- Osman Okyar, Mehmet Seyitdanlıoğlu, Fethi Okyar'ın Anıları –Atatürk, Okyar ve Çok Partili Hayat-, 98.

8- Erdem Atatürk Kültür Merkezi Dergisi, Atatürk Özel Sayısı, C.1, Sayı 12, Eylül 98, sh. 911; Mustafa Kemal Atatürk, Bursa Konuşması, 22 Ocak 1923; Avni Doğan, Kurtuluş, Kuruluş ve Sonrası, 165.

9- Armstrong, Bozkurt, 153-154.

10- Halide Edip Adıvar, Türk'ün Ateşle İmtihanı, 227.

11- Atatürkçülük, II. Kitap, 181.

12- F. Perrone Di San Martino, Ön Asya Diktatörü Mustafa Kemal ve Zaferleri, X.

13- M. Philips Price, A History Of Turkey, 134'ten naklen M. Tunçay, Türkiye Cumhuriyetinde Tek-Parti Yönetimi'nin Kurulması, 171, dipnot 63.

14- M. Tunçay, Türkiye Cumhuriyetinde Tek-Parti Yönetimi'nin Kurulması, 103; E. Jan Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, 78; Falih Rıfkı Atay, Çankaya, 395.

15- E. Jan Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, 183.

16- Falih Rıfkı Atay, Çankaya, 521.

17- Ş. Süreyya Aydemir, İkinci Adam, I, 287.

18- Ş. Süreyya Aydemir, İkinci Adam, I/379.

19- Ş. Süreyya Aydemir, İkinci Adam, I/274.

20- Fahrettin Altay, Yunus Nadi'den bahsederken "merhum" ifadesini kullanmaktadır. Oysa Yunus Nadi'nin müslüman olarak ölmediği malumdur. Biz buna mukabil "Allah geride kalanlara daha hayırlı bir ölüm nasip etsin" demeyi uygun buluyoruz.

21- Fahrettin Altay, '10 yıl Savaş ve Sonrası / Görüp Geçirdiklerim'. s. 493/494.

22- İdris Küçükömer, Düzenin Yabancılaşması, 86-87.

23- Ş. Süreyya Aydemir, İkinci Adam, C.2, Sh. 51, 52, 57.

24- Taha Parla, Türkiye’de Siyasal Kültürün Resmi Kaynakları, C1, 54-55.

25- Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyetinde Tek-Parti Yönetiminin Kurulması, 174;
Ergun Aybars, İstiklal Mahkemeleri, I, 95.

TC’nin dokuzuncu Cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel bu davranışı deyimleştirdi: “Devlet rutinin dışına çıkabilir.”

26- Ali Osman Eğilmez, Türkiye Cumhuriyeti Tarihine Giriş, 175-176.

27- Şevket Süreyya Aydemir, İktisat Dergisi, Sayı 274, Eylül 87, sayfa 29.

28- Recep Peker, İnkılap Dersleri Notları 7-8; Cengiz Aktar, Türkiye’nin Batılılaştırılması,  91-92; Baskın Oran, Türk Milliyetçiliği, 210, dipnot: 455.

29- Mehmet Barlas, Güneş, 14 Mayıs,1987’den naklen Ali Bulaç, Gündemdeki Konular-Modernizm, İrtica, Sivilleşme-, 70-71.

30- Kazım Karabekir, Paşaların Kavgası, 145-146.

31- Hasan Cemal, Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım, 141.

Bu satırların yazarı Hasan Cemal de kaderin gereği olarak, düzenden son derece memnundur, bunda paşa torunu olması, kendi deyimiyle belki dönek ama “kaldı ki değişmeyen yok! sh.64” ve “düzenin vidası olması” gibi etkenler aktif rol oynuyor.

32- C.H.P.’nin 1935 yılı Parti Tüzüğü’nün 7. maddesinde şöyle denilmektedir: “Parti henüz siyasa ile uğraşmak çağına girmemiş bütün Türk gençlerini Partinin tabii adayı sayar.” (Büşra Ersanlı Behar, İktidar ve Tarih, 166)

33- M. Goloğlu, Tek Partili Cumhuriyet, 191-192.

34- Cengiz Aktar, Türkiye’nin Batılılaştırılması, 93.

35- Mehmet Altan, Sabah Gazetesi, 13.1.1998.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1115
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: CUMHURİYETİN TARİHİ ARKA PLANI!
« Yanıtla #2 : 03.11.2017, 06:16 »
Kemalizm; Gericiliğin Tarihi ve Devrim/İnkılâp Karmaşası

Bazı yazarlar, bir tek “Atatürk inkılabı/devrimi”nden söz ederek, bütün cumhuriyet sonrası “batılılaşma” çabalarını sistemli bir bütünün parçaları olarak kabul ederken, yurtta yerleşmiş deyim “Atatürk inkılâpları/devrimleri” şeklindedir.1 Mustafa Bülent Ecevit ise ‘Kurtuluş Devrimi’ deyimini kullanmaktadır.2 Cumhuriyet dönemi devrim/devrimlerini üç safhada ele alabiliriz.

1924’ten 1934’e kadar süren ilk dönem ki bu, Mustafa Kemal tarafından yapılan devrimi/inkılapları ifade eder; 1934-1945 arası ikinci dönem3 ve 1945’ten günümüze  kadar süren üçüncü ve son dönem (bu dönem zarfında gerçekleştirilen üç askeri darbe/devrim/inkılap, 28 Şubat örtülülü darbesi/devrimi/inkılabı, türban devrimi/inkılabı ve gerçekleştirilmeye çalışılan resmi din devrimi/inkılabı). Son dönem içerisinde bulunan bir dönemecin –Çok partili hayata geçiş ve 1960 müdahale ve darbesinin- ardından Türkiye’de Kemalist yönetim biçimine son verildiğinden bahsedenler de olmuştur.4

İlk bakışta ve sübjektif olarak “devrim” ya da “inkılap” yeni bir düşünce veya yeni bir kurumlaştırma olarak, olumlu ve ileri bir hareket sayılabilir. Objektif olarak bakıldığında “devrim” ya da “inkılap” şeklinde nitelenen hareketlerin mutlaka olumlu ve ileri hareketler olarak kabulü çok güçtür. Bu yüzden objektif manasıyla “inkılap” veya “devrim”, mevcut bir gidişi zorla değiştirip yeni bir akış sağlamaya çalışmak, süren kurumun yerine değişik nitelikte bir kurum monte etmektir. Türkiye'deki siyasi gidiş bunu zorunlu kılmış ve devrimcileri halka rağmen! halka iyilik! onuruna eriştirmiştir.

Bir başka gariplik ise; Kemalistlerin ülkesinde, dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş bir kavram kargaşası yaşanmasıdır. Dünyanın her yerinde “reform” olarak adlandırılan yenilikler Türk literatürüne “devrim” adıyla geçmiştir. İçine düşülen romantik coşkunluk, devrimin bütünlüğünü bile kavramaktan alıkoymuş, her parçal reformu ayrı bir devrim imiş gibi ilan ve reklam etmek gafletine düşürmüştür. Şapka devrimi, kılık kıyafet devrimi, harf devrimi... gibi yersiz deyimler ve parolalar dile işte o yüzden yerleşip kalmıştır. "Kof bir edebiyatla bunca şişirilen, dumana boğulup gerçek değerleri belirsiz edilen o reformlar (40 yıllık cumhuriyet tarihinin de kanıtladığı gibi) hiç olağan üstü şeyler değildi, hele devrim hiç değildi!"5

Bir aydın toplulukta “1789 Fransız Devrimleri”, ya da “1917 Rus Bolşevik Devrimleri” gibi deyimler kullansanız ne duruma düşersiniz acaba? Ama gerek Fransızların ve gerekse Rusların yalnızca bir-tek devrimi varken Kemalistlerin (Atatürk'ün) bir-çok devrimleri olmalıydı... Yahut kalkıp “Fransız Devrimi”ne “Danton” ve ya da “Robespier devrimi”, Rus Devrimi”ne de “Lenin” ya da “Stalin devrimi” deseniz haliniz nice olur? Ama bizzat siz kendiniz 'Atatürk Devrimleri' demektesiniz... Hem bir-çok devriminiz var ve hem de Atatürk'ün... Ancak Atatürk Devrimine de kalkıp 'Türk Devrimi' diyemezdiniz. Fransız ve Rus Devriminde olduğu üzere devrimde adı sayılan kimselerin rolü halka yön göstermek olmuştur. Oysa Türkiye’de öyle mi?

Türkiye’de devrimler, -saltanat ve hilafetin kaldırılmasından tutun, cumhuriyetin kurulmasından sonra gerçekleştirilen bütün reformlara değin- hep Atatürk'ün kafasında doğmuş, bütün direnmelere inat, devlet gücüyle ve yukardan aşağı halka zorlanmıştır, hiç biri alttan, halktan gelen bir baskı ve zorlama ile olmamıştır! Üstelik “Halka rağmen, halk adına, halk için!”

Demokrasilerde kişiye özel kanun olmaz/olamaz... Örneğin Fransa'da, Fransız devriminin öncüleri için koruma amaçlı özel bir kanun yoktur. Ne İtalya'da ve ne de Amerika'da... Türkiye'de Atatürk'ü koruyan özel bir kanun vardır.  5816 sayılı Atatürk'ü koruma kanunu ile Türkiye'de Atatürk'ün tasarruflarını eleştirmek neredeyse vatana ihanetle eşdeğerdedir. Fransa'da Danton'yu kurtarıcı, yalvaç, yarı-tanrı görenlere pek iyi gözle bakmazlar. Türkiye'de, belli bir kesim için Mustafa Kemal'in ilahlığı tartışılmaz bile... Fransız aydını Robespierre'i sever, saygı duyar, yeri geldiğinde de alır yerden yere vurur. Türkiye'de Mustafa Kemal'i sevmek vatandaşlık görevidir... Amerika'da Washington'un tasarruflarına muhalefetten hiç kimse içeri tıkılmamıştır. Türkiye'de 5816 ile çok sayıda insan içeri tıkılmıştır...

"Türkiye'de, uzun süre hemen hemen hiç kimse açık veya kapalı, birkaç yüz ellilik ya da, Mustafa Kemal'in yakın arkadaşı müstesna, Atatürk inkılaplarına karşı çıkmamıştır. Bunlar kesinlikle ciddiye alınmayacak akılsız zibidiler, yenik düşmeye mahkum alıklardır. Yalnız bunların alıklıkları asıl, tuhaf şey Atatürk korkunç gerçeklerini açıklayacak kadar ilerlememiştir. Buna karşılık Türk halkının ezici çoğunluğu Kemalist hiç değildir. Hiçbir zaman da olmamıştır. Kemalist ilkelerini halk yığınlarının kesinlikle ciddiye almamaları çok yaşamaz gördüklerindendir. Bunun bir başka nedeni de Atatürk ilkelerinin, memleketteki uygulamalarıyla halka karşı oluşlarında, bu ilkeler arkasına saklanıp, döndürülen namussuz dolaplarda, bu ilkeleri kendi hırsızlıklarını örtbas etmek ya da açık hırsızlıklarını saklamak için..."6

İstediğiniz kadar başınızı kuma gömün, istediğiniz kadar aksini iddia edin, istediğiniz kadar aksinin propagandasını yapın kimse –Kemalistlerin iddiasının aksine- demokrasinin, insan haklarının, hukuk devletinin Türkiye'de yerleştiğinin iddia edemez. Kabul etmeniz gerekir ki, –Kemalistlerin iddiasının aksine- Cumhuriyet, devlet yönetimini millete/bireylere teslim etmemiştir. Bu dönemde gerçekleştirilen gizli bir devrimle ‘Tevhid-i neşriyat’ (yayın birliği-tekeli)7 ile muhalefet susturulmuş ve birçok gazete ve dergi kapatılmıştır. Neşriyatın yasaklanması, dergi ve gazetelerin kapatılması Türkiye’de bir gelenek halini almıştır. Özellikle darbelerden sonra, birçok yayın kuruluşunun yayınına son verilmiştir.

Türkiye'de birçok insan farklı dünya görüşlerine sahip olmalarına rağmen “her ne olduysa Mustafa Kemal; Atatürk olduktan sonra oldu”8 demektedirler. Doğan Avcıoğlu, D. Mehmet Doğan gibi birçok muharrir Mustafa Kemal Atatürk'ün hayatını iki farklı devrede incelemektedirler: Mustafa Kemal devresi ve Atatürk devresi. Yön'cü, Devrim'ci yazarlardan Doğan Avcıoğlu Mustafa Kemal için Atatürk lafzını kullanmaktan hep çekinmiştir. Kemalizm'in literatürde yerini Atatürkçülük'e bıraktığı dönemlerde (1954 ve sonrası) bu sorun yaşanmıştır.

Tarihsel olayların akışına bakıldığında Mustafa Kemal, Tanzimat’la birlikte başlayan batılılaşma hareketlerinde zincirin son halkası, İttihat ve Terakki Fırkası politikasının icracısıdır. Jön Türkler’in zuhur etmesi ile Osmanlı toprakları üzerinde başlayan batılılaşma hareketlerinin son hamlesini yapmış ve iktidarı ele geçirmiştir. Her ne kadar resmi ideoloji Mustafa Kemal’in icraatlarını, Jön Türkler’in programında yer alıp da gerçekleştiremedikleri yahut kısmen gerçekleştirmeye başladıkları birçok devrimden ayrı ve bu geleneğin dışında tutsa da, bu tamamen bir kişi kültü için oluşturulan manevradır. Cumhuriyet dogmatizmin kaynağı ‘Önder’in her şeyi en ince teferruatına kadar düşünüp planladığı, bu çerçevede bir düzine devrimlerin yapılıp, bir kısmının da yarım kaldığı esasına dayanır. Kemalizm’in ideolojileştirilmesi ve daha sonra dinleştirilmesi ancak bu şekilde mümkün olacaktır.

İşte Atatürk devrimlerinin tasnifi:

Osmanlı Devleti’nin sona erdirilmesi ile ilgili uygulamalar:


*Saltanatın kaldırılması (1.11.1922)

* Ankara’nın başkent yapılması (13.10.1923)

* Cumhuriyet’in ilanı (29.10.1923)

* Soyadı kanunu (21.6.1934)

* Efendi, bey, paşa gibi lakapların ve unvanların ilgası (26.11.1934)

* Ayasofya Camii’nin müze haline getirilmesi (1.2.1935)

Dine, dini kurumlara, dini sayılan unsurlara karşı uygulamalar:
 
* Hilafetin ilgası , Şer’iye ve Evkaf vekaletlerinin kaldırılması, tevhid-i tedrisat (eğitim tekel birliği- tekeli9  uygulamasına geçilmesi (3.3.1924)

* Şapka-kıyafet devrimi (25.11.1925)10

* Tekke ve zaviyelerin, türbelerin kapatılması (30.11.1925)

* İsviçre’den aktarma Medeni Kanunun kabulü (17.2.1926)11 

* Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’ndan (anayasadan) “Türkiye Devleti’nin dini din-i İslam’dır” ibaresinin çıkarılması (16.4.1928)12

* Latin harflerinin kabulü (1.1.1928)

* Okullarda Arapça-Farsça öğretiminin kaldırılması (1.9.1929)

* Ezanın Türkçeleştirilmesi (18.7.1932)

* Hafta tatilinin cumadan cumartesi-pazara alınması (1936)13

Teknik değişiklikler:

* Gregoryen takviminin kabulü (26.12.1925)

* Latin rakamlarının kabulü (24.4.1928)14

* Ölçü ve tartıların değiştirilmesi (1.4.1931)

Aktif statü hakları:

* Mahalli idarelerde kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesi (3.4.1930)

* Kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması (5.12.1934)15

‘Kemalizm’i ideolojileştirme ve dinleştirme uygulamaları:

* Üniversite’de inkılap tarihi kürsüsünün kurulması (22.11.1925)

* İlk M. Kemal heykelinin açılması (İstanbul Sarayburnu’nda) (4.10.1926)

* Türk Ocağı’nın C.H.F.’na iltihak etmesi (10.4.1931)16

* Türk Tarih Kurumu’nun kuruluşu (15.4.1931)

* Devletçilik ilkesinin C.H.P. programına dahil edilmesi (10.5.1931)

* Kadro Dergisi’nin çıkartılmaya başlanması (Ocak 1932)17

* Halkevleri’nin kurulması (19.2.1932)18

* Türk Dil Kurumu’nun kurulması (12.7.1932)19

* Altı Ok’un anayasaya sokulması (5.2.1937)

Türkiye Cumhuriyeti Tarihinde ‘devrim’ geleneği M. Kemal’in ardından devam etmektedir. Milli Şef İsmet İnönü’nün aynı zamanda damadı olan Metin Toker İsmet İnönü’nün iki devrim yaptığından bahseder.

Tarihi “Dün dündür, bugün bugündür” diye okuyan 8. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de 2000’li yıllara girerken Türkiye’de “resmi, modern bir din”e ihtiyacı karşılamak için, Resmi Türk Dini’ni kurma çalışmalarını yeniden başlatmıştır. Resmi ‘Türk Dini’ çalışmaları da devrim kapsamında değerlendirilmektedir. Bu teşebbüsün ilk olmaması da gayet göze çarpıcı.20

28 Şubat süreciyle başlayan dönem de bir örtülü ‘devrim’ özelliği taşımaktadır.

"Türban Devrimi" uygulamasına da -tüm tepkilere rağmen- uzun yıllar devam edilmiştir.

Türkiye’de Cumhuriyet ideolojisi ya da Atatürkçülük açısından sağcı partiler, D.P. iktidarı, C.H.P. iktidarından, A.P. iktidarı ise her iki iktidardan daha fazla devrimci ve reformcudur. Bürokrasinin 1950’den sonra devrimlerden geri dönüldüğü, Atatürkçülükten sapıldığı iddiaları temelsizdir. Aksine bu dönemlerde “Atatürk’ü Koruma Kanunu”21 ve laiklikle ilgili maddelerin ağırlaştırılması, banknotların üzerinde yeniden Atatürk portresinin yer alması (1952) D.P. döneminin eseridir. D.P. döneminde silahlı kuvvetler, sağlanan dış yardım sayesinde eskisinden çok daha güçlenmiştir. Zaten, D.P.'nin bir askeri darbeyle yıkılışında, subaylara bu maddi güçle orantılı bir yaşam düzeyi sağlanmamasının büyük etkisi olmuştur.

“1965’den sonra tek başına iktidar olan A.P. varisi olmak iddiasında olduğu D.P.’ye bu bakımdan gerçek bir halef olmuş sayılmalıdır. A.P.’nin Atatürkçülüğü birçok noktalarda, 1970’ler Türkiye’sinde bürokrat çıkışlı C.H.P.’ni bile geride bıraktığı, Meclis konuşmalarından ve diğer yayınlardan kolayca anlaşılabilmektedir. Bu itibarla, Türkiye’de gelişen sosyal güç olarak burjuvazinin ideal düzeni geniş ölçüde Kemalizmin belirlediği bir düzen olacaktır. Geniş bir lüks tüketim imkanına sahip burjuvazi, bunu, Batının tüketim ekonomisi kalıpları içerisinde gerçekleştirebilecektir... Bu bakımdan burjuvazi geçen yıllar içinde kendi düzenini rasyonel olarak kuracak bir yapıya ve ideolojiye doğru gitmektedir. Bu bakımdan burjuvazi Türkiye’de Batıyla entegrasyonunu tamamlayıncaya kadar Kemalist bir kesim olarak görünmeye devam edecektir.”22

27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleri Türkiye’yi geriye götürmüştür. Bu toplumda –beşeri ilimlere vakıf elit tabakada- genel bir kanıdır. Ancak bize öyle geliyor ki bu darbeleri devrim olarak algılayan ve devrim olarak değerlendirip dayatan Türk aydınları(!) bazı şeyleri birbirine karıştırıyorlar. Onlar Türkiye’nin geriye gittiğini ve devletin kalkın(dırıl)ması açısından zarar verdiğini düşündürmeye çalışıyorlar. Ancak asıl bu darbeler (onların deyimiyle devrimler) Türkiye’de devletin ideolojisinin toplumun tüm kesimlerine yayılmasına ve dayatılmasına yaramıştır. İşte bu sebeple Türkiye geriye gitmiştir. Hakkı bırakıp batıla sahip çıkmak, beşeri kanunlara bağlılık ancak zor kullanılarak elde edilmiştir.

Bu darbe ve müdahaleler “devrimler” bir anlamda, Kemalist tarihin sürekliliğini sağlamak için yapılmışlardır. Türkiye'deki darbeler bir anlamda toplum mühendisliği işlevi görmüştür. Özellikle “demokrasiye balans ayarı” yapılan “28 Şubat” süreci bunun en belirgin örneğidir.


Kemalist ideolojinin hışmına uğrayanlar sadece halk, Müslümanlar, bir dönemin solcuları ve Kürtler değildi. Ülkede önde gelen birçok fikir adamı da (Necip Fazıl, Peyami Safa, Kemal Tahir, D. Mehmet Doğan...) Kemalist ideoloji tarafından tecrid edilmiş ortaçağ enginizyon23  mahkemesi benzeri mahkemelerde (İstiklal Mahkemeleri, Takrir-i Sûkun Yasaları, Devlet Güvenlik Mahkemeleri, kamuoyu, medya) aforoz edilmişlerdir.


Alıntı yapılan: dipnotlar
1- Unesco Türkiye Milli Komisyonu'nun "devrim" tarihi okutan öğretim üyeleri arasında yaptığı bir ankete göre "Atatürk Devrimi" mi, yoksa "Atatürk Devrimleri" mi sorusuna %46'sı "Atatürk Devrimi", %50'si "Atatürk Devrimleri" şeklinde cevap vermiş, %4'ü cevapsız bırakmıştır. (D. Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum, 241, dipnot 48)

2- Cemil Meriç, Mağaradakiler, 140.
 
3- İsmet İnönü’nü yaptığı iki devrim çok partili hayat geçiş (12 Haziran 1945) ve köy enstitüleri devrimidir/inkılabıdır (17 Nisan 1940). (Metin Toker, Çok Partili Hayata Geçiş)

Ancak bilindiği üzere çok partili hayata geçiş batılı devletlerin baskı ve dayatmaları sonucu gerçekleşmiştir ve köy enstitülerini kuran da sonradan bozan da İsmet İnönü olmuştur. Köy Enstitüleri teşkilatının kurulmasına Mustafa Kemal’in öncülük ettiği, bu fikrin Mustafa Kemal tarafından ortaya atıldığı iddiaları ortaya atılmıştır:

“Eğitmen denemesi ile Köy Enstitüleri teşkilatı aslında Atatürk’ün daha 1 Mart 1923’de Millet Meclisini açış nutkunda ileriye sürdüğü bir teklifin uygulanışıydı... ’İstihsal ve imalatı arttırıcı unsurlar yetiştirmek Türk eğitiminin temel ödevi olmalıdır’ diyen Atatürk, bunun metodunu da ‘iş içinde eğitim kazandırmak’ bulunduğunu belirtiyordu...” (M. Şükrü Koç, Atatürk’ün Eğitim Felsefesi, Öncü, 10 Kasım 1961)

4- “...Eğer cumhuriyet kurulduğu gibi gitse, yani Atatürk’ün Cumhuriyeti olmaya devam etseydi, muhtemelen 3. Cumhurbaşkanına sahip olacaktı! (1. Mustafa Kemal 2. İsmet İnönü ve üçüncüsü muhtemelen ikincisinin oğlu!)” (D. Mehmet Doğan, Bir Savaş Sonrası İdeolojisi, Kemalizm, 17)

5- Emin Türk Eliçin, Kemalist Devrim İdeolojisi, 77-80; 198.

6- Kemal Tahir, Çöküntü, 136.

7- Basına yönelik kısıtlama, sansür ve kapatmalar bir Kemalist gelenek olarak cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze kadar sürmüştür. Bu meseleye dair birkaç örnek vermek yeterli olacaktır.

1 Kasım 1923'te Rauf'un Vatan ve Tevhid-i Efkâr'la yaptığı ve cumhuriyetin ilan ediliş tarzını eleştirdiği mülakatın yayınlanması ile tutuklanan Ahmet Cevdet, Hüseyin Cahit (Yalçın) ve Velid Ebuzziya ancak 2 Ocak 1924'te serbest bırakılmışlardır. (Ali Fuat Cebesoy, Siyasi Hatıralar, 42; Feridun Kandemir, Siyasi Dargınlıklar, 2/80; E. Jan Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, 49-52)

2 Aralık 1940 yılında kâğıt sıkıntısı nedeniyle gazetelerin sayfa sayısına kısıtlama getirilmiştir. Gazeteler en fazla 6 sayfa olarak çıkabilecektir. Ancak C.H.P.’nin yayın organı Ulus bu kararın kapsamı dışında tutulmuştur. (Türkiye Cumhuriyeti Ekonomi Kronolojisi, II, Dünya Gazetesi)

Kurthan Fişek Hürriyet Gazetesi’nde yazdığı bir yazısında Cumhuriyetin ilk döneminde uygulanan sansüre değinmektedir: “Atatürk Türkiye’sinde... yabancı filmlere, özellikle de vurdulu-kırdılı korsan filmlerine ‘müthiş rağbet’ vardı... Yabancı filmler, önce Çankaya Köşkü’nde vizyona girer, sansürden geçer, sonra halka açılırdı.” (Kurthan Fişek, Kurtarıcılar bizi kurtardı! Onlardan bizi kim kurtaracak?, Hürriyet, 30.12.99)

8- “Mustafa Kemal’in ifadesiyle iki Mustafa Kemal vardır. Bunlardan biri ele geçirdiği siyasal otoriteyi cebren Batılılaşma, muasırlaşma adı altında hile ile halka rağmen kullanan ve toplumda egemen tüm İslami değerlerin kaldırılmasını gericilik ve cehalete karşı verilen bir mücadele addeden M.Kemal, diğeri ise öncelikle M.Kemal’in icraatlarından yola çıkılarak oluşturulan ve belli bir süreklilik içerisinde toplumda egemen sınıfların çıkarları doğrultusunda bina edilen Kemalizm ideolojisidir.” (Hüseyin Ceyhan, Atatürkçülük modern totemizm, Haksöz, Aralık 96, Sayı 69, sh. 44)

9- Bu dönemde her seviyede dini tedrisat men edilmiştir. Bu yüzden, ancak gizli-örtülü bir tedrisat söz konusu olabilmiştir. Kemalistlerin bu gizli tedrisata karşı oluşturdukları tepki, resmen dini tedrisata izin verildikten sonra, izinli tedrisata (imam hatip okullarına ve Kur'an Kurslarına) karşı da yöneltilmiştir. Resmi denetim altında öğretim yapan imam hatip okulları dahil, dini öğretime kuşkulu bakışlar, bir Kemalist gelenek olarak tek parti yönetiminin sona ermesinden sonra da uzun yıllar sürmüştür. Resmi ideolojiyi avama kabul ettirme rolünü üstlene Diyanet ve İlahiyat gibi kurumlar ve bunun yanında namaz kıldırma memuru, ölü yıkayıcı yetiştiren bu gibi eğitim kurumları ancak İslam’ın hakikatini değil de resmi ideolojinin izin verdiği ölçüde -tabiri caizse- İslam’ın kırıntılarını öğretme görevini üstlenen bu gibi kurumlara karşı dahi tahammül gösterilmemektedir.

10- "Müslümanlar, Hristiyanların iyisine 'makul kefere', kötüsüne 'gavur', beterine şapkalı gavur' "denildiği bir dönemde, 25 Kasım 1925 tarihinde şapka inkilabı yapılmış ve bu inkılaba karşı geldikleri için 57 kişi idam edilmiştir..." (Falih Rıfkı Atay, Çankaya, 430)

"Kalpak (fiziki görüntüsüne pek ilgisiz bulunmayan) M. Kemal'e yakışıyordu da, halbuki fes ona pek gitmiyordu. Bu itibarla Gazi'nin kalpağı himaye etmesine siyasi olduğu kadar şahsi bir sebep de vardı ve onun himayesi kuşkusuz kalpağın moda haline gelmesine maddi olarak da yardım ediyordu." (Arnold J. Toynbee, 1920'lerde Türkiye, 97)

25 Kasım 1925 tarihinde çıkarılan 671 sayılı kanunla “Türk milletinin genel başlığı şapkadır. Hükümet buna karşı olan geleneğin devamını men eder” denilerek hüküm genelleştirildi. 5 Aralık 1934 tarihinde çıkarılan bir kanunda “Ruhaniler, hangi dinden ve mezhepten olursa olsun mabet ve ayinler dışında herhangi bir ruhani kisve giymezler.” esası getirildi. Bundan sadece kabul edilen sekiz dini cemaatin lideri istisna edilir. (J. Gotthard, Yeni Türkiye’de İslamlık, 28-29)

Atatürk’e her konuda destek olan Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi 5 Mart 1926 tarihinde, yine Atatürk’ün imdadına yetişiyor ve bütün müftülüklere gönderdiği bir duyuruda şunları ifade ediyor ve oluşan tereddütleri gidermeye çalışıyordu:

”Şapka başlı başına bir Hrıstiyan adeti ve Hrıstiyanların sembolü değildir. Sadece başı güneşten korumak için kullanılan bir serpuştur. Binaenaleyh, şapka ile namaz kılınabileceğini duyurur, müftülüklerimizin bu konuda halkı tenvir eylemesini rica ederim. Ayrıca başı açık olarak namaz kılmak İslam’da caiz midir? diye soranlar olmaktadır. İsteyen her mümin ister başı açık, ister şapkalı bir şekilde namazlarını kılabilirler.”
(H. Hüseyin Ceylan, Cumhuriyet Dönemi Din Devlet İlişkileri, 2/62)

İngiliz araştırmacı yazar Paneth, "Turkey at the Gross roads " (Türkiye Yol Ayrımında) isimli kitabında o günler ile alakalı olarak şöyle demektedir: "Avrupa şapka imalatçıları altın günler yaşadılar. Gemiler dolusu fötr panama, kasket, ne varsa İstanbul'a gönderildi. İtalyan Borsalino kardeşlerin şapka yüklü gemisi İstanbul limanında idi zaten. Şapkanın gündeme gelmesi ile birlikte, geminin yükü alelacele gümrükten geçirildi. Borsalino kardeşler bu işten büyük kar elde ettiler... İstanbul'da erkeklerin kafalarında kağıt şapkalar hatta kadın .. şapkaları bile vardı,"

Şapka almakta zorluk çeken memurlara hükümet taksitle borç para vermiştir, devrimlerin savunucularından biri olan Halide Edip Adıvar şöyle tepki göstermiştir:

"Şapka kanunu, devrimlerin en beyhude ve en sathisidir, Bu kanuna sokaktaki adamın karşı çıkması, onu yapanlardan daha batılı bir davranıştır!" (Güneş gazetesi pazar eki, 2 Eylül 1990)

11- Mustafa Kemal Latife ile evlenirken medeni kanun benzeri bir çeşit nikah ile –İslam’a aykırı olarak kadın ve erkeğin bir masada kadı efendinin karşısında oturduğu bir törenle- evlenmiştir. (İsmet Bozdağ, Atatürk ve Eşi Latife Hanım, 119)

Oysa boşanma, tam İslam usulüne uygun, kocanın (eşinin onurunu kurtarmak için, anlaşma sonucu bu karara varıldığını bildiren) tek taraflı irade açıklamasıyla, erkeğin kadını boşama hakkını kullanması ile bir cumhurbaşkanlığı bildirisiyle gerçekleştirilmiştir. (L. Kinross, Atatürk, 493)

12- Mustafa Kemal daha 1927 yılında: şöyle demektedir: “Kanunun, gerek 2’nci ve gerek 26’ncı maddelerinde, gereksiz görünen ve yeni Türkiye Devleti’nin ve Cumhuriyet idaremizin asri karakteriyle uyuşmayan tabirler, inkılap ve cumhuriyetin o zaman için sakınca görmediği tavizlerdir. Millet, anayasamızdan bu fazlalıkları ilk münasip zamanda kaldırmalıdır.” (Nutuk, 2/714-717)

“1924 Anayasasının 2. Maddesinde yer alan, ‘Türkiye Devleti’nin dini, din-i İslam’dır’ fıkrası ile 26. Maddede mevcut ‘ahkam-ı şeriye’nin Büyük Millet Meclisi tarafından yürütüleceğini’ belirten cümle Meclis’in 9.4.1928 günkü oturumunda kaldırılmıştır.” (Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, 50)

13- Halbuki Cuma tatili Cumhuriyetten sonra resmen uygulanan bir tatildir. Hatta M. Kemal, 1920'de Ankara'ya gelişinden sonra şehrin ileri gelenleri ile yaptığı görüşmede İtilaf Devletleri'nin Müslümanların Cuma günlerine karşılık Pazar gününü mübarek gün ve tatil günü olarak kabul ettirmeye zorlayan devletler olarak nitelemiştir. (Ali Osman Eğilmez, Türkiye Cumhuriyeti Tarihine Giriş, 188)

14- Bütün dünyada Arap rakamları olarak bilinen rakamlar harf inkılabından kısa süre önce "beynelmilel/Latin rakamları" olarak uygulamaya konulmuştur. (Ali Osman Eğilmez, Türkiye Cumhuriyeti Tarihine Giriş, 182)

15- "1930'lar Türkiye'si gerçek seçimlerin mümkün olmadığı bir cumhuriyettir. Yani değil kadınlar, erkekler dahi seçme seçilme haklarını kullanamıyorlardı. Bu kanunlarla, şefin tayin ettiği erkeklere bir miktar da kadın katılmış olmaktadır." (D. Mehmet Doğan, Kemalizm, 106)

"Kemalist düşüncenin kadın-erkek eşitliğine verdiği değere(!) karşın kadınların meclisteki oranı hiçbir zaman %3.8'i geçmemiştir." (Mümtaz Turhan, Siyasal Elitler, 116)

1934’de 18 kadın milletvekili Meclis’e sokulmuştur. Bunlar arasında yer alan en köylü kadını Satı’nın hikâyesi şöyledir:

“Cumhurbaşkanı Ankara köylerini gezerken ‘Satı Kadın’ı gözü tutuyor. Onu milletvekili yapmak istiyor. Önce adını değiştiriyor. ‘Satı’ ‘Hatı’(ne demekse!) oluyor. Sonra başörtüsü çıkarılıyor, fötr şapka giydiriliyor, şalvarı çıkarılıp tayyör giydiriliyor, yani kadıncağızın bütün kimliği değiştirilerek Meclis’e girmesi sağlanıyor.” (Ali Osman Eğilmez, Türkiye Cumhuriyeti Tarihine Giriş, 192)

16- "Gazi Hz.'nin beyanatı: "Türk Ocakları Halk Fırkası ile niçin birleştiriliyor? Milletlerin tarihlerinde bazı devirler vardır ki, muayyen maksatlara erebilmek için maddi ve manevi ne kadar kuvvet varsa hepsini bir araya getirmek ve aynı istikamete sevk etmek lazımdır... Aynı cinsten olan kuvvetler müşterek gayede birleşmelidirler." (Cumhuriyet Gazetesi, 24-25 Mart 1931'den aktaran Büşra Ersanlı Behar, İktidar ve Tarih, 97; D. Mehmet Doğan, Batılılaşma İhaneti, 170)

17- "Türkiye bir inkılap içindedir. Bu inkılap kendisine prensip ve onu yaşatacaklara şuur olabilecek bütün nazari ve fikri unsurlar, inkılaba ideoloji olabilecek bir fikriyat sistemi içinde terkip ve tedvin edilmiş (birleştirilmiş, kitaplaştırılmış) değildir... Kadro bunu yapacaktır." (Kadro, sayı 1, İkinci Kanun, 1932, sayfa 3'den aktaran İ. Beşikçi, C.H.F.'nın Programı -1931- ve Kürt Sorunu, 37)

Kadro'ya göre, Kemalizm, bir yandan doğulu-İslam-Osmanlı ortaçağını temizleyerek batılılaşma çabalarının önünden bütün engelleri kaldırırken, bir yandan da Batı uygarlığının artık çağını geçirmiş olduğu son amansız dünya sarsıntısı ile açıkça belli olan kapitalizmi tasfiye edecek, böylece hem batılı hem de 'İçeri ve dışarı doğru tezatsız (kapitalist ve emperyalist olmayan) bir toplum düzeni' yaratacaktı; ünlü marşın sözleriyle 'İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kütle' toplumu! ile kurulacak düzenin adı da 'Alaturka Düzen' olabilir...

Batılı olan, ama ne kapitalist, ne sosyalist, (tabii ne de faşist) olmayan büsbütün Kemalistlere özgü bir rejim tipi doğacak ve tarihe Kemalistlerin eliyle sunulacak böyle yepyeni bir düzen olmak itibariyle de, bundan sonra kurtuluşa kavuşacak bütün ülkelere model olacaktı (Alaturka Düzen)... Kadro Dergisi'nin misyonunu önce 'Yön' ardından da 'Devrim' yerine getirmiştir. Şevket Süreyya'nın Yön'deki yeni bir deyişiyle 'Hiçbir kimsenin kontrolünde olmayan, bütün iyi niyetli ülkelerde teknik, sermaye ve işbirliği yapan, içten ve dıştan suni enjeksiyonlarla sosyal çatışmalar yaratacak köksüz bir kapitalizm yerine bütün milletin yararına düzenlenen planlı, sosyal adalete uygun, milletin bütün müstahsil ve sosyal kuvvetlerinin teşkilatlandırılmış gücüne dayanan bir sosyal devlete vücut vermek...” (aktaran Emin Türk Eliçin, Kemalist Devrim İdeolojisi, 32)

1960 darbecilerinden Orhan Erkanlı 1987’de yayınladığı ikinci kitabının adını ‘Askeri Demokrasi’ olarak belirlemiştir. Askeri Demokrasi olur mu demeyin! ‘Alaturka Düzen’ olarak adlandırılan düzen artık kendine yeni bir ad bulmuş olmaktadır: ‘Askeri Demokrasi’... Türkiye'de politikacıların ve askerlerin demokrasi dediği de budur!

'Yön' ve 'Devrim' yazarlarından paşa torunu Hasan Cemal yıllar sonra kendini yazdığında Doğan Avcıoğlu ile birlikte tarihi yanlış durakta beklediklerinden (sh.335 ve sonrası) yakınmakta ve kendisinin bir dönek olarak adlandırılabileceğinden uzun uzadıya (sh.64) bahsederek günah çıkarmak istemektedir. Kendi kuşağının cehaletinden, topluma, insanlara uzaklığından hatalar zincirine bir yenisini daha eklediklerinden bahsetmektedir. (Hasan Cemal, Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım, 170)

18- 1930'larda siyasal, hukuki, sosyal alanlara birçok devrimler gerçekleştirilmiş bulunuyordu. Ancak toplum yaşamına kazandırmak istenen yeniliklerin, toplum katmanlarına yayılması ve yaşanılır kılınması gerekirdi. Bunun içinde her cins ve yaştan kimselerin yaralanabileceği, herkese ulaşabilecek yapıda okul dışı,'resmî' kokusu olmayan sivil kuruluşlara gereksinme vardı. Halkın yeni yaşam tarzını ve değerleri benimsemesi ve kavranması, ancak onlardan yararlanması ve katılımıyla sağlanabilirdi. İşte tüm bu amaçlar gerekçesi ile Halkevleri kurulmuş oluyordu. Halkevlerinin açılışında bizzat M.Kemal'in sözleri onlardan beklenen görevleri şöyle açıklıyordu:

"(...)Gençlik, gelişen, yetiştiren bir çalışmanın içinde yaratılmalıdır. Millet, şuurlu, birbirini anlayan, seven, ideale bağlı bir halk kitlesi halinde teşkilatlandırılmalıdır. En kuvvetli ders vasıtalarına, muallim ordularına malik olmak kafî değildir. Halkı yetiştirmek, halkı bir kitle haline getirmek için ayrıca bir halk mesaisinin tanzimini ihmal etmemeliyiz.(...)" (Murat Katoğlu, Türkiye Tarihi, 4/411)

19- Amacı, dili Arapça ve Farsça kökenli sözcüklerden arındırmak, atılan sözcüklerin yerine Türkçe karşılıklarını bulmak ve böylece "arı Türkçe" denilen yeni bir dil meydana getirmektir. Ancak bunun tersine dildeki Avrupa, özellikle İtalyanca ve Fransızca kelimeler olduğu gibi kalır yahut Arapça-Farsça kelimelere karşılık olarak Fransızca kelimeler alınır. Arapça-Farsça kelimelere karşılık olarak verilen Fransızca kelimelerin analizi için bkz. D. Mehmet Doğan, Batılılaşma İhaneti, 150-158.

Dil devriminin hızlı yıllarında, dilde tasfiyeler yapılırken Batı kaynaklı kelimelere dokunulmuyordu. O zamanın bu uygulaması şöyle izah edilmektedir: Türk dili de menşede bu dillerle (Hint-Avrupa) aynı kaynaktan türemişti... Türkçe ile Hint-Avrupa dillerinin aynı bölgede ve aynı şartlarda ortak yaşadığı... Bu gerçekten Güneş Dil Teorisi doğdu. Bu teori ile Batı'dan gelen sözlerin aslında Türkçe ile  aynı kaynaktan geldiği açıklanacak, kaçınılmaz sözlerin girişi Türkçe ile bağdaştırılacaktı. Posta, telefon, radyo, tren, vapur... gibi Batı'dan gelen sözlerin Türkçelerini aramak boşuna bir emek olurdu. (D. Mehmet Doğan, Batılılaşma İhaneti, 138-139)

O yıllarda oluşan büyük kültür boşluğu yabancı dillerden Latin harfleriyle çevrilen klasiklerle doldurulmak istenmiştir. Edebi klasiklerden yapılan 500 çeviri içinde, Doğu-İslam klasiklerinin sayısı 20'yi geçmemektedir. Bu istatistik bilgiler de göstermektedir ki Türk dil kurumuyla birlikte dini sayılan alfabeye ve dini sayılan eserlere bir ambargo uygulanmaktadır.

20- Dini Türk(çe)leştirme Tarihi

21- Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun (1951) yasa numarası: 5816.

25 Temmuz 1951’de kabul edilen bu kanun, 31 Temmuz 1951 tarihli Resmi Gazete’de neşredilerek yürürlüğe girmiştir.

Madde: 1- Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret eden veya söven kimse 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

-Atatürk’ü temsil eden heykel, büst ve abideleri ve yahut Atatürk’ün kabrini tahrip eden, kıran, bozan veya kirleten kimseye 1 yıldan 5 yıla kadar ağır hapis cezası verilir.

-Yukarıdaki yazılı suçları işlemeye başkalarını teşvik eden kimse asıl fail gibi cezalandırılır.


Madde: 2- Birinci maddede yazılı suçlar, 2 veya daha fazla kimseler tarafından toplu olarak veya umumi, veya umuma açık mahallerde veyahut basın vasıtası ile işlenirse hükmolunacak ceza yarı nispetinde arttırılır.

-Birinci maddenin ikinci fıkrasında yazılı suçlar, zor kullanılarak işlenir veya bu suretle işlenmesine teşebbüs olunursa verilecek ceza bir misli arttırılır.


Madde: 3-Bu kanunda yazılı olan suçlardan dolayı, Cumhuriyet Savcılıklarınca re’sen tatbikat yapılır.

Madde: 4-Bu kanun yayını tarihinde yürürlüğe girer.

Madde: 5-Bu kanunu Adalet Bakanı yürütür.

22- D. Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum-Toplum Yapımızın Tarihi Oluşumu-, 292-293.

23- Bu yakıştırma/deyim, Hukuk profesörü Hüseyin Hatemi'ye aittir. (Hüseyin Hatemi, Başörtüsü ve İnsan Hakları, İslam Dergisi, Aralık 85, Sayı 28, Sayfa 14)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1115
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: CUMHURİYETİN TARİHİ ARKA PLANI!
« Yanıtla #3 : 05.11.2017, 04:37 »
Saltanatın Kaldırılması (1.11.1922)

Mustafa Kemal saltanatın kaldırılmasını şu şekilde izah etmektedir: “Osmanoğulları zorla, Türk Milletinin hakimiyet ve saltanatına el koymuşlardı. Bu tasallutlarını altı asırdan beri idame eylemişlerdi, şimdi de Türk Milleti bu mütecavüzlerin hadlerini bildirerek, hakimiyet ve saltanatı isyan ederek bilfiil eline almış bulunuyor.”1

Oysa daha meclis açılırken bile şu şekilde yemin etmişti Mustafa Kemal: “Cenab-ı Hak ve Resul-i Ekrem’i namına yemin ederiz ki padişaha ve halifeye isyan sözü yalandan ibarettir.”2

Ertesi gün 24 Nisan 1920’da Mustafa Kemal Meclis reisi seçilmesi üzerine yapmış olduğu teşekkür konuşmasını şöyle bitirmiştir: “İnşallah padişah-ı alempenah efendimiz hazretlerinin sıhhat ve afiyetle ve her türlü kuduyat-ı ecnebiyeden azade olarak tahtı hümayunlarında daim kalmasını eltaf-ı ilahiyeden tazarru eylerim.”3

Erzurum Kongresinde de şu şekilde dua etmektedir: “En son niyazım şudur ki, Cenab-ı Vahib-ül amal hazretleri, Habibi’l Ekremi hürmetine bu mübarek vatanın sahip ve müdafii ve diyanet-i celille-i ahmediyenin ila yevm-il kıyame haris-i esdakı olan millet-i necibemizi ve makam-ı saltanat ve hilafet-i kübrayı masun ve mukaddesatımızı düşünmekle mükellef olan heyetimizi muvaffak buyur, amin!”4

“Gündem karma üç komisyona havale edilmişti. Sert tartışmalar başladı ve saltanatın hilafetten ayrılmayacağı iddia ediliyordu. Ve nerede ise böyle bir karara varacaklardı. Ve işte tam bu sırada Mustafa Kemal, ileri yürüdü, konuşmaya başlayıp sert bir dille şöyle diyordu:

Hakimiyet ve saltanat hiç kimseye, ilim icabıdır diye, müzakere ve münakaşa ile verilmez; kudretle ve zorla alınır. Bu, bir emr-i vakidir. Burada toplananlar, meclis ve herkes meseleyi tabii görürse fikrimce çok iyi olur, aksi takdirde hakikat yine usul-i dairesinde yerini bulur. Fakat ihtimal ki, bazı kafalar kesilecektir!..

Görülüyor ki, saltanatın kaldırılma hususu ne hür bir tartışmaya ve ne de böyle bir oylamaya mevzu olmuştur. Tam bir ihtilal sahnesi ile cereyan etmiş, aksi davranan ve hareket edenlerin de kafaları kesileceği açıkça ifade edilmiştir.”5

Ankara’nın Başkent Yapılması (13.10.1923)

“İngilizlerin mütakerede, ‘İngilizlerin Halifelikten yana oldukları yalanı'nı ortaya çıkaran en büyük delil, İstanbul'un sonuna kadar askeri baskı altında tutulması, buna karşı Ankara'dakilere hiçbir İngiliz baskısı gösterilmemesidir.”6

"İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, İngiliz Kabinesine  şöyle önermektedir: Bağımsız bir Arabistan ve Ermenistan'dan başka, bir de bağımsız Türk Devleti kurulmalıydı. Bu devlet, geçmişte olduğu gibi, Anadolu yarımadasının sınırları içinde kalmalı ve başkenti de ya Bursa ya da Ankara olmalıydı.”7

22 Eylül 1923'te Mustafa Kemal'in cumhuriyetin ilan edileceğini söylediği Neue Freie Press'le (Viyana) mülakatının ardından 29 Eylül 1923'te yabancı askeri birliklerin İstanbul'u terk etmesi Kazım Karabekir'in8 İngilizlerin hilafetin ilgası ve İstanbul'un başkentlikten çıkarılması karşılığında yönetimi cumhuriyet idaresi olan ve başkenti Ankara yahut Bursa olan bir bağımsız Türk Devleti kurulabileceğini sunması iddiası ciddiyetini artırmaktadır. Bu öneriyi ayrıca İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon İngiltere kabinesine sunmaktadır.9


Cumhuriyet’in İlanı (29.10.1923)

Mustafa Kemal Cumhuriyetin ilanını şu sözlerle anlatır: "Çankaya'ya gitmek üzere Meclis binasını terk ederken... Kemaleddin Sami ve Halid Paşalara tesadüf ettim... İsmet Paşa ile Kazım Paşa'ya ve Fethi Bey'e de Çankaya'ya benimle beraber gelmelerini söyledim... Rize mebusu Fuad, Afyon mebusu Ruşen Eşref beylere tesadüf ettim. Bunları da yemeğe alıkoydum... Yemek esnasında; yarın Cumhuriyet ilan edeceğiz, dedim... Efendiler, görüyorsunuz ki, Cumhuriyet ilanına karar vermek için Ankara'da bulunan bütün arkadaşlarımı davet ve onlarla müzakere ve münakaşaya asla lüzum ve ihtiyaç görmedim."10

Falih Rıfkı Atay, cumhuriyetin ilanının bir emr-i vaki oluşuna şu sözlerle değiniyor: “İki mühim sual sordum: 1- Mademki, Cumhuriyet bir emr-i vaki suretinde ilan edildi. (Kendisi böyle anlatmıştı) demek ki, Meclis’te Cumhuriyete muarız kuvvetli bir hizip var; fakat cumhuriyet tamam olmadı. Bunun icabatını Meclis’ten nasıl geçireceksiniz? Yoksa başka emr-i vakiler oluncaya kadar cumhuriyet böyle eksik mi kalacak? Medreseler, şer’iye mahkemeleri, Şer’iye Vekaleti vs. ne zaman kalkacak? Teşkilat-ı Esasiye’deki din maddesi kalkacak mı?”11

Kazım Karabekir'e göre, "Mustafa Kemal Paşa, artık muzaffer bir başkumandan sıfatıyla maiyyet kumandanlarına Cumhuriyeti dikte ettirmiştir. Dikkate değer mesele Meclis'in 291 azasından rey esnasında 158'inin bulunuşudur. (133 kişi yok)"

"30 Ekim sabahı telefonla bahriye müfrezesi kumandanı bana sordu: 'Şimdi Ankara'da Müdafaa-i Milliye'den 29 Ekim tarihli açık bir telgraf geldi.' Cumhuriyet ilan olunduğundan, yüz pare top atın diyor. Ne emir buyuruluyor?

Vali ile görüşüp size emir veririm dedim. Telefonla vali beye sordum. Kendisine henüz bir iş'ar vaki olmadığını hayretle bildirdi. Askeri makamların da bir şeyden haberi yoktu. Ben hem mebus ve hem de bir ordu kumandanı olduğum halde, bana da kimse bir şey bildirmemişti..."

"Gece yarısından sonra top atışlarıyla ilan olunan Cumhuriyetten sadece ahalinin değil, uykusunu seven bir kısım mebusların bile haberi olmamış, bu gürültüler Ankara halkında, olayın tam tersinin olduğu zannını uyandırmıştır. Fakat Gazi Paşa cömerttir. Bu hizmetlerine ödül olarak saygıdeğer mebusları, kendi yanında veya karşısında olduğuna bakmadan, maaşlarını 350 liraya çıkararak ödüllendirdiler! Türkiye Devleti'ni bukalemuna çeviren bu kavga sırasında mebuslarımızın garip bir düşünce psikolojisi göze çarpar: Farz edelim ki, sabahleyin anayasanın en koyu taraftarı olarak uykusundan uyanan kişi, akşamleyin Cumhuriyete oy verir, ertesi sabah bunun kırk yıllık ateşli taraftarı olur, bir gün sonra yeni şekil hakkında kaside okumayanların aklına şaşar, nihayet bunların düşmanı kesilerek işin içinden çıkar."12

Mustafa Kemal cumhuriyetin ilanına ilişkin tepkilerden yakındığı mülakatta; sırasıyla Kazım Karabekir'in memnuniyetsizliğini dile getirdiğinden, Rauf'un mülakatından bahsettikten sonra şöyle devam eder: "Partinin liderlerinden Sabit (Sağıroğlu) Bey, Meclis'te cumhuriyetin bu kadar çabuk ilan edilmesini kınadı ve bir atasözünü kullanarak şu soruyu sordu: Niye iki ayağımızı bir pabuca sokuyorsunuz?"13

"29 Ekim'i 30'a bağlayan gece, Fransız hükümetinin Ankara'daki temsilcisi Mougin, Quai d'Orsay'e (Fransız dışişleri) şu telgrafı gönderecektir: Türkiye, hakikaten bir sürprizler ülkesi! Beş dakikalık bir kulis çalışmasından sonra Meclis, saat 18.30'da yeni anayasa maddelerini müzakere etmek üzere toplanıyordu. Saat 20.45'de Cumhuriyet ilan edilmişti. (...) Bir kere daha Mustafa Kemal Paşa, itibarını güçlendiren ve kendisini durumun tamamen hakimi kılan gücü ellerine teslim eden siyasi teşebbüs fikrini ispatlamıştır. (...)"14

Ayrıca Kazım Karabekir'in iddiasına göre Cumhuriyetin ilanı, İstanbul gazetelerinden saklanmıştır. Aleyhte yazan bazı gazeteler, yahut "yaşasın cumhuriyet!"15 başlığı altında şaşkınlığı ifade eden, alay eden bazı gazeteler  kapatılmıştır. 1 Kasım 1923'te Rauf'un Vatan ve Tevhid-i Efkâr'la yaptığı  ve cumhuriyetin ilan ediliş tarzını eleştirdiği mülakatın yayınlanması ile tutuklanan Ahmet Cevdet, Hüseyin Cahit (Yalçın) ve Velid Ebuzziya ancak 2 Ocak 1924'te serbest bırakılmışlardır.16

Ebuzziya Zade Velid “Bizi korkutan kırmızı cumhuriyet paçavrası mıdır?”17 isimli bir makale yazmıştır. Gazete aynı nüshasında İstanbul mebusu Rauf Bey ile yaptığı mülakatı neşretmiştir. Rauf Bey'e göre: "...İsim tebeddülünün ehemmiyeti yoktur... bir günde şekli cumhuriyetin ilanı halkça gayrı mes'ul zevat tarafından tertip edilen bu şeklin emr-i vaki halinde ihdas edildiği fikri ve endişesi hasıl etti. Halkımızın endişesi mucibi memnuniyettir. Milletimiz hürriyeti tammeye layıktır."

İstanbul mebusu Hüseyin Rauf Bey'in bu beyanatı Ankara mefahilinde asabiyetle karşılanmış ve Halk Fırkası'nın bir grup içtimaında münakaşa edilmiştir.18



Alıntı yapılan: dipnotlar
1-Mustafa Kemal, Nutuk, 690-691.

2- Falih Rıfkı Atay, Çankaya, 245.

3- Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, 1/164.

4- Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, 1/7.

5- Çetin Özek, Devlet ve Din, 471.

6- Kemal Tahir, Çöküntü, 93.

7- Lord Kinross, Atatürk, 175.

8- Kazım Karabekir, Paşaların Kavgası, 67-68.

9- Lord Kinross, Atatürk, 175.

10- Nutuk.

11- Falih Rıfkı Atay, Çankaya.

12- A. İzzet Paşa, Feryadım, 2/240.

13 M. Kemal'in The Tımes muhabiri Mc Cartney ile mülakatından aktaran, E. Jan Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, 182.

14- Hikmet Özdemir, Ordunun Olağandışı Rolü, 96.

15- Hüseyin Cahit, 31 Ekim 1923, Tanin.

16- Ali Fuat Cebesoy, Siyasi Hatıralar, 42; Feridun Kandemir, Siyasi Dargınlıklar, 2/80; E. Jan Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, 49-52.

17- Tevhid-i Efkar 1 Teşrinisani 1923.

18- Halk Fırkasında Mühim Bir Müzakere; T. Z. Tunaya, Türkiye'de Siyasi Partiler, 541-542.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1115
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: CUMHURİYETİN TARİHİ ARKA PLANI!
« Yanıtla #4 : 07.11.2017, 01:12 »
Cumhuriyetin İlk Yıllarında Dine, Dini Kurumlara, Dini Sayılan Unsurlara Karşı Uygulamalar

Kemalizm, İslam Dini’ni hayattan tecrit etmek için çeşitli uygulamalara başvururken, ona alternatif kurumlar üretmeye çalışmıştır. Mesela, “cami ve tekke”lere karşı “halkevleri” kurulmuştur. Toplumun sosyal hayatında önemli yer işgal eden bayram gibi “dini-İslami” kurumlara karşı “milli bayramlar” ikame edilmeye çalışılmıştır.

Burada bilhassa geleneklerin tesirine henüz girmemiş ve etkilenmesi kolay çocuklara ve gençlere yönelik bayramlar (23 Nisan, 19 Mayıs) ihdas edilmesi üzerinde dikkatle düşünmek lazımdır. Bizzat Mustafa Kemal bu siyaseti şöyle formüle etmektedir:

"Dini ve ahlaki inkılap yapmadan önce hiçbir şey yapmak doğru değildir. Bunu da ancak bu prensibi kabul edebilecek genç unsurlarla yapabilirim."1

Bu meseleye dair:

30 Mart 1924'te Diyanet İşleri Riyaseti’nin (Diyanet İşleri Bakanlığı’nın) kurulması. Diyanet İşleri Bakanlığı, devlet tarafından din bürokrasi teşkilatı olarak kurulmuştur. Bu teşkilatın İslam açısından teorik temeli olmadığı gibi, tarihte de bir örneği veya benzeri de mevcut değildir. Bürokratik bir teşkilat olarak tanzim edilen Diyanet İşleri Başkanlığı, bu yüzden ilmî ve dinî otoriteyi değil, yalnızca resmî bürokratik otoriteyi temsil etmektedir.

İlk Diyanet İşleri Teşkilatı başkanının Rıfat Börekçi olması da bu teşkilatın amaç ve görevlerini gözler önüne sermektedir. Rıfat Börekçi (1860-1941) meşrutiyetle birlikte Ankara Müftülüğü'ne getirilmiştir. Ankara Müftüsü iken 5 Mayıs 1920 tarihli halife ve makamı hilafet aleyhine verdiği fetvadan dolayı halife tarafından görevinden azl olunmuştur. Azl gerekçesi şöyledir: “Ankara Müftüsü Börekçizade Rıfat Efendi, hilaf-ı şer'i ali (Yüce şeri’atın zıddına) fetva tasni etmesine (vermesine) bağlı olarak, şifaen telakki olan, halife hazretlerinin emir ve kanaatleri ile müftülük görevinden azl olunmuştur.” (25 Nisan 1920)

Rıfat Börekçi, verdiği şeri’at hilafına fetvalar cihetiyle, 6 Haziran 1920 tarihinde Divan-ı Harbi tarafından idama mahkum edilmiştir.  İdam kararı çıktığı tarihte Ankara ve İstanbul olarak hükümet ayrılıkları bulunduğundan idamı gerçekleştirilememiştir. Cumhuriyet döneminde ölene kadar (1941) Diyanet İşleri Teşkilatı'nın başkanlığını yapmıştır.

1982 anayasasında yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı hakkındaki 136. Madde şöyledir:

"Genel idare içinde yer alan diyanet işleri başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşüncelerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanunda gösterilen görevleri yerine getirir."

Diyanet Dergisi'nin Eylül-94 dönemine ait sayısında, diyanet işleri başkanlığının bizzat kendisinin (hukuk müşavirinin kaleminden ve anayasa mahkemesi kararına da atıf yaparak) kendi konumlarını nasıl da isabetle tespit ettiklerini görmekteyiz:

"Diyanet İşleri Başkanlığı, dini bir teşkilat değil, anayasanın 154. Maddesinde belirtildiği üzere genel idare biçiminde yer almış idari bir teşkilat durumundadır.(...) Diyanet İşleri Başkanlığı'nın Anayasa'da yer alması şu zorunluluk ve nedenlere dayanmaktadır:

Dinin devletçe denetiminin yürütülmesi, din işlerinde çalışacak kimselerin yetenekli olarak yetiştirilmesi yoluyla dini taassubun önlenmesi ve dinin toplum için manevi bir disiplin olmasının sağlanması ve böylece Türk milletinin çağdaş uygarlık seviyesine erişmesi, yücelmesi ana hedefinin gerçekleştirilmesi gibi nedenlere dayandığı..."2

Yıllardır diyanet başkan yardımcılığı görevini sürdüren Halit Güler; Diyanetin, üstlendiği laik devlete destekçi olma, onun istediği istikamette dini denetim altında tutma misyonunu, “Resmî bir Din anlayışı” ile en güzel bir şekilde yerine getirdiğini şöyle itiraf etmektedir: "70 yıl önce kurulan bu müessese, üzerine düşen görevi imkan ve fırsatlar ölçüsünde Resmî bir Anlayışla en güzel şekilde yerine getirmeye çalışmış ve halen çalışmaktadır."3

1930 yılında ortaokullardan din derslerinin kaldırılması (1924 yılında “tevhid-i tedrisat (eğitim-birliği)” uygulamasına geçilmesiyle liselerden din dersleri kaldırılmıştı).

18 Temmuz 1932'den itibaren Ezanın Türkçe okunması gibi birçok uygulamaya girişilmiştir. Arapça Ezan ve Kamet okuyanların üç aya kadar hapis veya on liradan iki yüz liraya kadar hafif para cezası ile cezalandırılmasını öngören 2 Haziran 41 tarihli ve 526. Maddeye eklenen 4055 sayılı kanun ile başlayan cezalandırmalar konusunda çok titiz davranılmış hatta cezaevinde bulunan bir sanığın dahi cezaevinde Arapça Kamet okuduğundan dolayı beraati geçersiz kılınmıştır.4

Bu yasak ve cezalandırma uygulaması 16 Haziran 1950 tarihinde ilgili ceza kanununun değiştirilmesiyle son bulmuştur.

Radyolarda dini program yapma yasağı, D. P. İktidara geldikten çok kısa bir süre sonra –2 ay- 5 Temmuz 1950’de kaldırılmıştır.

Ayrıca yine bu dönemde 1950'lere kadar süren bir hac yasağı da vardır.


Mustafa Kemal ve Türk Dini

1932 yılında gerçekleştirilen "İslam’ın Türkleştirilmesi Projesi" müzakere edilirken Reşit Galip ile Mustafa Kemal karşılıklı konuşurlar. Mustafa Kemal, Türkler’in ibadetlerini anadilde yapmaları gerektiğinden bahseder. Sofrada bulunanlardan biri söze atılıp, “Efendim, Türklerin milli dini Şamanlıktır. Şaman dininin bütün duaları Türkçe’dir” diyecek olur ve fakat Atatürk hemen şu sözlerle onu tersler: “Ahmak! Müslümanlık da Türk’ün milli dinidir!..”5

Falih Rıfkı Atay Mustafa Kemal'in en fazla gerçekleştirmek istediği şeyin dinde reform olduğundan bahseder: "(Mustafa Kemal Atatürk’ün) son dileği, ezandan başka ibadetleri de Türkçe yaptırmak ve Türk kafasını Arap kafası köleliğinden(!) kurtarmaktı. Türk Ocağı’na gittiğimiz gün, Kur’an’ı Türkçe’ye çevirmek konusunu açtı idi. Orada bulunan Kazım Karabekir (şöyle dedi):

-Kur’an-ı Azim'üş şan Türkçe’ye çevrilemez, Paşa hazretleri!

-Niçin çevrilemez efendim? Bu sözünüz, ‘Kur’an’ın manası yoktur!’ demektir.

-Hayır efendim ama, mesela ‘Elif-Lam-Mim’...Ne diyeceğiz buna?

-Ne demektir ‘Elif-Lam-Mim’?

-Meçhul efendim...

-Öyle ise karşısına bir sıfır koyar, çevirmeye devam edersiniz."6

“Atatürk ibadet devrimine ezan ve namaz’ı Türkçeleştirmekle başlamıştı. Gerçekte verdiği ilk emir, ezan ve namaz’ın Türkçeleşmesi idi. Muhafazakarların sözcülüğünü yapan İnönü, Atatürk’e yalvarmış, ‘Önce ezanı Türkçeleştirelim, sonra namaza sıra gelir’ demişti. Arkadan dil ve Kur’an metni meseleleri çıkıp ‘namazın Türkçeleşmesi’ gecikti idi. Atatürk sağ kalsaydı, ‘ibadet reformu’ olacağında da şüphe yoktu.”7
 
“...Bay Hikmet Bayur’a haber vereyim ki Atatürk sağ kalsaydı, çoktan Kur’an da Türkçe okunacaktı. Bu işi, önceleri bir metin meselesi, sonra da dil çalışmalarının bitmemiş olması, geciktirmiştir. Tarihi doğru öğrenmek isteyenler için hakikat budur!”8


"Türk İnkılabı Karşısında Müslümanlık" Anketi

1928 Mayıs’ında Milli Mecmua’da "Türk İnkılabı Karşısında Müslümanlık" adlı bir anket yapılmış ve ankette şu suallere yer verilmiştir:

1- Din, içtimai hayata lazım mıdır, değil midir? Asrımızın ilmi, ahlaki, bedii inkişaflarına rağmen dini hayat zaruri midir, değil midir?

2- İslam dininin tekamül ve inkılâb kabiliyeti var mıdır, yok mudur?

3- Varsa o inkılabı yapacak kimlerdir?

4- Hrıstiyanlık karşısında Müslümanlığın ahlaki hüviyeti nedir?

5- Müslümanlıkta inkılâb esasları ne olabilir?9


1928 Dini Islah Proje ve Beyannamesi

Yine 1928 yılında Dini; Türk(çe)leştirme, günün şartlarına uydurma(!) ve hatta geri kalmış bütün kavimler için örnek olma(!) prensibinden hareketle ibadet biçiminde, ibadetin dilinde, ibadetin görünüşünde ve ibadetin ideolojisinde topluma öneriler içeren "Dini Islah Proje ve Beyannamesi" başlığı ile bir beyanname yayınlanmıştır.

Sözkonusu proje ve beyanname (Köprülüzade) Fuad (Köprülü) başkanlığında oluşturan kurul tarafından gerçekleştirilmiştir. Ancak İsmail Hakkı (Baltacıoğlu) tarafından yazılmış olup, kurulun olmadığı ve dolayısıyla diğer imzası bulunan kimselerin olaydan ancak gazetelere yansıdıktan sonra haberdar oldukları ve bir emr-i vaki neticesinde yorum yapamadıkları iddiaları da ortaya atılmıştır. Bu iddialar için kurul üyelerinden Yusuf Ziya (Yörükan) ile yapılan konuşmaya bakılabilir.10
 
"1928 Dini Islah Proje ve Beyannamesi" kapsamında uygulamaya yönelik dört öneri bölümü bulunmaktadır:

a- İbadet biçiminde: İbadetin oturularak yapılması önerildikten sonra: “İbadet yerlerinde sıralar, elbiselikler yapılmalı ve temiz ayakkabılarla girilmesi desteklenmelidir. Bu, dinsel reformun ibadete ilişkin sağlık koşuludur.”

b- İbadetin dilinde: İbadetin dili Türkçe olmalıdır. Ayetlerin, duaların, hutbelerin Türkçe biçimleri kabul edilmeli ve kullanılmalıdır.

c- İbadetin görünüşünde: İbadetin son derece güzel, coşturucu bir biçimde yapılması sağlanmalıdır...Ayrıca ibadet yerlerine müzik aletlerinin girmesi de gereklidir. (Buralarda) dinsel müzik niteliğinde çağdaş ve enstrümantal müziğe kesinlikle gereksinim vardır.

d- İbadetin ideolojisinde: Hutbelerin basılı biçimleri yeterli değildir. (...) Hutbelerde önemli olan, doğrudan doğruya dinsel olan değerler ve felsefi içeriktir. Bunu verebilecek olan insanlar, güzel konuşmada yetkin din bilginleridir. (...) Bunların dışında yapılacak iş, din edebiyatının ve din felsefesinin kurulmasıdır. Önemli olan şey, Kur’an’ın ve İslam dininin insani ve mutlak iç yüzünü gösterir felsefi bir araştırmadır. (...)

Böylece yeni Türkiye, din alanında yalnız bir vicdan uyanışını değil, bütün esir ve geri olan İslam kavimlerinin hürriyet ve gelişiminin de yol göstericisi olacaktır.

İmzalar: Köprülüzade Fuad, İsmail Hakkı (Baltacıoğlu), İzmirli İsmail Hakkı, Halil Halit, Halil Nimetullah (Öztürk), Mehmet Ali Ayni, Şerafettin (Yaltkaya), Arapkirli Hüseyin Avni, Hilmi Ömer, Yusuf Ziya (Yörükan)


1932 İslam’ın Türkleştirilmesi Projesi

Bu projeye temel teşkil eden tez –dinin Türkçeleştirilmesi üzerine gösterdiği yoğun gayret ve üstün başarı ile Mustafa Kemal tarafından ödüllendirilerek Maarif Vekili tayin edilen- Aydın mebusu Dr. Reşit Galip tarafından kaleme alınan ‘Müslümanlık: Türk’ün Milli Dini’ adlı çalışmadır. Bu çalışmada esas olarak adından da anlaşıldığı üzere İslamiyet’in Türk’ün Milli Dini olduğu üzerinde durulmuştur. Milli Dinin Peygamberi Hz. Muhammed’in de Türk olması gerekiyordu. Dr. Reşit Galip bu vazifeyi üzerine almıştı ve yaptığı araştırmalar sonucunda Hz. İbrahim’in aslen Sümer soyundan geldiğini ispatlıyor (!) ve dolayısıyla Hz. Muhammed’in de Türk olduğu sonucuna varıyordu (!).

Bilindiği üzere Türk Tarih Tezi ile Sümerlilerin Türk oldukları varsayılmıştı. Bu varsayımda katkısı olanlardan en başta geleni Dr. Reşit Galip olmuştur. Şöyle ki; I. Tarih Kongresi’nde verdiği tebliğinin sonuç bildirgesinde şöyle demektedir:

“1- O zamana kadar Sami ve yerli olduğu sanılan Mezopotamya medeniyeti yerli sayılması imkansız ve çok daha kadim, Sami olmayan bir ırkın malıdır.

2- Bu ırk ve bu medeniyet Orta-Asya'dan gelmiştir.

3- Bu medeniyetin mümtaz mümessilleri olan Sümerler, bazı muasır yabancı müelliflerin şimdi, çok tekrar etmek istemedikleri bir ıstılah ile Turanlı, bizim daha doğru tabirimizle ‘Türk’ ırkındandırlar.”11

Hz. Muhammed’in Türklüğünün ispatını ise şu şekilde yapmaktadır:

“1- Hz. Muhammed, müsta’reb Araplardan’dır; yani Arabistan’a şimalden (kuzeyden) gelen bir soydandır. Araplar ise Sami soyundandır. Eğer şimalden gelen soy da Sami olsa, onlara müsta’reb (Araplaşmış) gibi ayrı bir ırk adı verilmesi icab etmezdi.

2- Hz. Muhammed evlad-ı İsmail’dendir. Daha açıkçası evlad-ı İbrahim’dendir. Hz. İbrahim Babil halkındandır. Hz. İbrahim’in yaşadığı devrin Nemrud’u, Sümer ülkesine zorla giren Sami soyuna mensuptu.”12

Tanrıya ibadet meselesine de değinen Reşit Galip, ilah’ın kendisine ait bir dili olmadığını, O'nun dilinin, kendisine ibadet eden insanın en tabii vasıtası olan anadili olduğunu söylemiş ve tezinin en önemli aksiyonlarından birini öne sürmüştür: “Şu halde din, dil vasıtasıyla insanın milliyetine girmektedir. Burada din, mili bir unsur oluyor. Binaenaleyh din, milliyetin birbirinden ayrılmaz bir parçasıdır.”

“Bu aşamada din millileştirildi. Ardından sırasıyla Hz. İbrahim, Hz. Muhammed ve alimler İmam-ı Azam Ebu Hanife, İmam Buhari, İbni Rüşd, soyadı Arabi olmasına rağmen Muhyiddin-i Arabi13...Türkleştirilir. Ve son bölümde Arap dilini de esasen Türklerin inkişaf ettiklerini uzun uzun anlatan tez sahibi, Türklerin, Müslümanlığı terakki ettirdikleri savı ile tezini sonuçlandırır. Bu tezi dikkatle okuyup, içeriğine vakıf olan Mustafa Kemal, tezin üzerine bazı ilave ve eklerle katkıda bulunur.”14


Cumhuriyetin ilk döneminde Dinin Türkçeleştirilmesi’ne dair uygulamalar

1926 Ramazanı  İlk Türkçe namaz (Türkçe namaz kıldırılması münferiden Cemaleddin Efendi’ye has idi. Cemaleddin Efendi görevinden alınmış, ancak müderrislik maaşı kesilmemişti.)

18 Ocak 1932  İlk Türkçe mersiye

22 Ocak 1932  İlk olarak bir  surenin (Yasin Suresi) makamlı –rast makamı- bir şekilde Türkçe okunması

24 Ocak 1932  İlk olarak bir camide Türkçe Kur’an okunması

29 Ocak 1932  İlk Türkçe Tekbir

30 Ocak 1932  İlk Türkçe Ezan okunması

1 Şubat 1932  İlk olarak bir surenin (Muhammed Suresi) Cuma günü ‘hutbe’ tarzında okunması

3 Şubat 1932  Türkçe ilahi okunması

6 Şubat 1932  Hatim Duası’nın Türkçe okunması

Ayrıca -yukarıda da işaret ettiğimiz gibi- yine bu dönemden 1950’lere kadar sürecek olan Arapça Ezan ve Kamet okuma yasağı, radyolarda dini program yayınlanması yasağı, hac yasağı gibi birçok yasaklama da uygulamaya konulmuştur. Dinin Türkçeleştirilmesi faaliyetler ilerleyen yıllarda da devam etmiştir.
Dini Türk(çe)leştirme Tarihi



Alıntı yapılan: dipnotlar
1- Kazım Karabekir, Paşaların Kavgası, 143-144.

2- Kazım Karabekir, Paşaların Kavgası, 143-144; Diyanet Dergisi, Eylül-1994'ten aktaran Mehmet Pamak, İzzeti Yanlış Yerde Aramak, 265.

3- Halit Güler, Diyanet Dergisi, Nisan-1994, Sayı-40, S.54'ten aktaran Mehmet Pamak, İzzeti Yanlış Yerde Aramak, 249.

4- Dücane Cündioğlu, Türkçe Kur’an ve Cumhuriyet İdeolojisi, 113.

5- Eski Bir Atatürkçü (Münir Hayri Egeli), Bilinmeyen Atatürk’ten Hatıralar: Atatürk ve Din, Millet, 9 Ekim 1949, CIV, Sene II, Sayı 88, Sayfa 4; Dücane Cündioğlu, Türkçe Kur’an ve Cumhuriyet İdeolojisi, 74, 191.

6- Falih Rıfkı Atay, Atatürkçülük Nedir?, 47-48; Dücane Cündioğlu, Türkçe Kur’an ve Cumhuriyet İdeolojisi, 9.

7- Falih Rıfkı Atay, Çankaya, 394.

8- Falih Rıfkı Atay, Ulus, 8 Şubat 1949; Dücane Cündioğlu, Türkçe Kur’an ve Cumhuriyet İdeolojisi, 115-116

9- Milli Mecmua, Türk İnkılabı Karşısında Müslümanlık ‘Anketimiz’, 1 Mayıs 1928; Dücane Cündioğlu, Türkçe Kur’an ve Cumhuriyet İdeolojisi, 35-36.

10- İsmail Kara, Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi, 2/670-672.

11- Büşra Ersanlı Behar, İktidar ve Tarih, 145-146.

12- Dücane Cündioğlu, Türkçe Kur’an ve Cumhuriyet İdeolojisi, 70.

13- İbnu Arabi'nin alimler arasında sayılması müellifin kendi itikadıncadır. İbnu Arabi, küfründe şüphe olmayan bir kimsedir. Türkler arasında; eski dinleri Şamanizm ile Şia, Mecusilik ve İslam inancınının, karması olarak nitelendirebileceğimiz tasavvuf dininin toplum hayatında yaygınlaştığı bunun üzerine de her türlü geçmiş ve kimlikten kurtularak "batılılaşma" cereyanlarının etkisi altınadaki böyle bir toplumun şartları gözönünde bulundurulduğunda İbui Arabi'nin diğer İslam alimleri ile birlikte değerlendirilmesi, ve dahi Türkleştirilmesi, gayet normal karşılanmalıdır.

14- Dücane Cündioğlu, Türkçe Kur’an ve Cumhuriyet İdeolojisi, 75-80.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1115
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: CUMHURİYETİN TARİHİ ARKA PLANI!
« Yanıtla #5 : 08.11.2017, 03:19 »
Hilafetin ilgası, Şer’iye ve Evkaf vekaletlerinin kaldırılması, tevhid-i tedrisat uygulamasına geçilmesi (3.3.1924)

20. Yüzyılda dünyanın gidişatını etkileyen en önemli olay Osmanlı Devleti'nin yıkılışıdır. Ne Rusya'daki Bolşevik İhtilali ve ne de Berlin Duvarı'nın yıkılması bu derecede dünya düzenini etkilememiştir. 1917 Bolşevik devriminin meydana getirdiği etkiler altında Kapitalist-Komünist kutuplaşması arasında Osmanlı/Türkiye öncülüğünde bir İslam bloğu ortaya çıkabilirdi. Kaldı ki, "1. Cihan Harbi'nin İngiliz literatüründeki adı 'Türk Veraset Savaşı'dır."1

I. Dünya Savaşı'nın asıl sebebinin neler olabileceğine dair bazı ipuçları elimizde bulunmaktadır. "Lloyd George, daha 1920'nin başlarında Avam Kamarasında yaptığı bir konuşmada, Britanya İmparatorluğunun dünyanın en büyük İslam Devleti(!) olduğunu, zira nüfusunun dörtte birinin Müslümanlardan(!) teşekkül ettiğini söylüyordu. Bu durumda, İngiltere'nin hilafetin Türkiye'nin elinden alınmasını istemesi kendi menfaatleri gereğiydi."2

"İngiltere kendisi için hayati öneme haiz olan Doğu meseleleri içinde, hilafetten tamamen kurtulmaya veya bu müesseseyi Türklerin elinden alarak İngiliz politikasına yararlı kılmaya, hepsinden fazla değer vermiştir. Mustafa Kemal Paşa'nın yapmak istediği iş; bu noktada İngiliz politikasıyla tam uygunluk durumundadır."3

"İmparatorluk yıkıldıktan -dağıtıldıktan- sonra ana unsur olan Anadolu Türklerinin İmparatorluk yıkıntısındaki bütün tarihsel haklarından vazgeçmeleri, ileride pürüz çıkarmamaları ve bununla beraber, Halifeliği de avutarak kaldırmaları gerekiyordu. Bu ödev de, Kuvay-ı Milliyeciler tarafından yüklenilmiş, İmparatorluk yıkıntısı (enkazı) bedava değil üste vererek, müktesep haklar bırakılıp borçlar yüklenilerek emperyalistlere bağışlanmış, ayrıca Halifelik de cabadan hediye edilmiştir. Lozan'la ve daha sonra memlekete salınan terörle kimsenin ne olduğunu bilmediği anlaşmalarla varılan bu sonuç ise bazı Kuvay-ı Milliye şefleri tarafından, Erzurum Kongresi'nden önce İstanbul'da kararlaştırılmışa benzemektedir."4

"Mustafa Kemal, İngilizlerin ağzını dolaylı yoldan aratmaya karar verdi ve aracılığa, tanınmış bir gazeteci olan Daily Mail gazetesinin muhabiri G. Ward Price'ı seçti. Pera Palas otelinin müdürüyle haber göndererek gazeteciyi kahve içmeye çağırdı. Ward Price de Genelkurmayın istihbarat servisindeki albaya danıştıktan sonra çağrıyı kabul etti. Mustafa Kemal onu üniformasıyla değil de, sırtında jaketatay ve başında fesle karşıladı. Ward Price Mustafa Kemal'i yakışıklı ve erkek tipli buldu. Elini kolunu oynatmadan, sakin ve ölçülü bir sesle konuşuyordu. Yanında arkadaşı Refet Bey vardı.

Mustafa Kemal, gazeteciye, ülkesinin savaşa yanlış safta katılmış olduğunu itiraf etti. Türklerin İngilizlerle hiç çatışmamaları gerekirdi. Bunu sırf Enver'in baskısıyla yapmışlardı. Savaşı kaybetmişlerdi. Şimdi bunu çok pahalı ödeyeceklerdi. Anadolu bölünecekti. Mustafa Kemal, Fransızların ülke içine sokulmalarına karşıydı. Halk, belki bir İngiliz yönetimini daha az güçlükle hazmedebilirdi.
 
'Eğer İngilizler, Anadolu'da sorumluluğu üzerlerine almak niyetindeyseler tecrübeli valilere ihtiyaçları olacaktır.' dedi. 'Bu sıfatla yardımı arz edebileceğim bir makamla temasa geçmek isterdim.'

Ward Price, gizli servisteki albaya bu konuşmayı anlattı. Albay bunun üzerinde durmayarak, 'Yakında iş isteyen daha bir sürü Türk generali çıkacak' dedi. 5

"...İngiliz kaymakamı (yarbayı) Rawlineson İstanbul'dan Erzurum'a geldi ve hemen de beni makamımda ziyaret etti (27.11.1335/1919). Tam iki saat konuştuk. Lord Gürzon diyor ki (anlattıklarının hülasası şunlardır):

a) Şimdiye kadar sulh yapmadığımızın sebebi, Türkiye de şimdiye kadar kuvvetli bir hükümet görmediğimizdendir. Hakiki İngiliz dostu olacak simalarla anlaşmak istiyoruz. Mustafa Kemal Paşa sulh konferansında bulunsun veya sulh mukerreatına mutabık kalsın...

b) Endişemiz Türkiye'nin yine bir gün İngiltere'nin düşmanları tarafına geçivermesidir. Padişah hükümeti bunu yapabilir. Artık krallık ve imparatorluk modası geçmiştir. Birçok debdebe ve masraf yerine millet kendi işini kendi gören cumhuriyete kendisi taraftardır. Bizim de padişahı, hükümete ve siyasete karıştırmayıp halife olarak istediği yerde oturmasına taraftar olmaklığımız...

c) Gerçi İstanbul bir Türk şehri olarak kabul olunmuştur. Ancak Çanakkale İtilaf devletleri tarafından işgal olunacak, ihtimal İstanbul etrafında da itilaf askeri bulunur. Zaten Türkiye bir Asya devleti demektir. İstanbul bir köşedir. Anadolu'nun idaresi ve terakkiye sevki İstanbul'dan gayri mümkündür.6

"İngilizler, Halife-Padişah'ı tasfiye etmek şartıyla Mustafa Kemal'in tabii dostu olmuşlardı. Bilhassa Misak-ı Milli, hele Musul'suz Osmanlı borçlarını kabullenen ve ilerde İngiliz politikasını destekleyen Misak-ı Milli, aslında 1914-1918 savaşını kazanan İngiltere'nin Ortaşark'ta biricik milli politikası olabilirdi. Oldu." 7

Lozan Zafer mi Hezimet mi? (İmparatorluğu bırakma büyük yenilgisi ile Yunan'ı yenmenin küçük zaferi arasına oturtulan aldatmaca Lozan Zaferi!)

Kazım Karabekir, Necip Fazıl, Münevver Ayaşlı, D. Mehmet Doğan, Sadık Albayrak, Kemal Tahir, Kadir Mısırlıoğlu... gibi birçok muharrir  Lozan'ın bir yenilgi "gönüllü teslimiyet" olduğunu düşünmektedirler. "İngiliz literatüründe Lozan Konferansı'nın adı 'Yakın Şark İlişkileri Konferansı'dır."8

İşte böyle bir konferansta sözde Hilafet kaybedildi. Lozan, Yakın Şark İlişkileri Konferansı'ndan hemen sonra "3 Ekim 1923'te açılan İngiliz İmparatorluk Kongresinde İngiliz Başvekili Mr. Badvin şunları söylemektedir: 'Bu muahede, İngilizlerin esaslı menfaatlerini korumakla kalmayıp aynı zamanda yakın şarkda ekseriyele bozulan müteaddit ırk ve din menfaatlerinin telifine medar olacak, devamlı bir sükunet teminine ve iktisadi vaziyetin ıslahına yardım edecektir. İngiliz itibarını korumak için takip edilecek yegane yol budur."9

Rıza Nur, Konferansla ilgili Mustafa Kemal'in şifahi bir talimatından bahseder: "Baktınız ki, hatta Trakya'yı alamıyorsunuz, sözlerinden dönüyorlar, uğraşmayın, terk edip sulhu yapın, hatta icap ederse, İstanbul'dan da vazgeçmek lazımdır. Musul için hiç uğraşmayın!"10

Yine bu konferansa katılan ve Mustafa Kemal'in 'Konferansa o katılacak, çünkü o benim sözümden dışarı çıkmaz' dediği İsmet İnönü'nün konferansa hazırlıksız katılması, ABD temsilcisi John Grew'in 'kulakları işitmiyor, onun için de söylenenleri sekreterin notlarından izlemek zorunda kalarak hazır cevaplık yapmaya imkan bulamıyordu' demesi ve yine Lord Gürzon'un, İsmet Paşa'nın Limni Adası'nı unutması karşısında Türk heyetiyle istihza (alay) etmesi, Ankara'nın Lozan Konferansı'na vermiş olduğu önemi gözler önüne sermektedir.

İddia edildiği gibi Araplar ve diğer İslam Ülkeleri(!) Türk devletini arkadan vurmamışlardı. "Türklerin 'Vatikanlaştırılmış' bir Halife'ye dikkatle kolladıkları sırada, insanlar Mısır'da olduğu gibi Hindistan'da da yeni Halifeye bağlanmışlardı. Bunun gerekçesi Lozan'da görüşmeleri sürdüren Türkleri sıkıntıya sokmamaktı."11

20. Yüzyılın başında yapılan bu antlaşmanın açık ve gizli hükümleriyle bütün İslam Dünyası(!) umutsuzluğa düşürülmüş, zulüm ve sömürge altında kalmaya mahkum edilmiştir. Konferans öncesi yeryüzünün tek ve en büyük, en güçlü, toplayıcılık ve idarecilik özelliklere sahip İslami Devleti(!) olan  Osmanlı Devleti garip politikalar neticesinde İslamlığından -halifelikten- vazgeçmiş ve İslam Dünyasını(!) yeryüzünde Yahudiler gibi Devletsiz bırakmıştır. Devletsiz ve Halifesiz kalan Müslümanlar Batı sömürüsünün her halükârda devamı için büyük değişikliklere sürüklenmiştir. "Tunus 1881, Mısır 1882, Eritre 1885, Sudan 1898,  Kafkasya ve Orta Asya (Türkistan'ın fethi ile son bulmuştur) 1876, Hindistan 1857, Cezayir 1830’da"12 işgal edilmişler ve tek umutları Osmanlı'nın Kurtuluş Savaşı'nı kazanması ve tekrar halifeye bağlanarak onurlarını/izzetlerini kazanmaktır.

1919'da Arapların iç işlerinde muhtariyet isteği ile Osmanlı İmparatorluğundan ayrılmama isteği M. Kemal'e ulaştırılmıştır. Bunun gerçekleşmesini İngilizler önlemişlerdir. Churchıll'in bu konuda bir nutku var.13

O dönem İslam dünyası(!) olarak adlandırılan coğrafya üzerinde bulunan ve bağımsız iki devletten biri olan, İran ne o dönemde ne de sonrasında şia etkisi sebebiyle İslam dünyası(!) diye adlandırılan coğrafya üzerinde toplayıcılık etkisi taşımamaktadır. Bir diğer bağımsız devlet olan Afganistan İngiliz yardımları ve jeopolitik konumu, askeri ve idari gücü, İslam Dünyası(!) üzerinde toplayıcılık gücünün bulunmaması vb. sebeplerle bu coğrafyaya liderlik etmesi düşünülemezdi. 14 Bu verilerde Osmanlı'nın o dönemde zikri geçen coğrafya üzerindeki devletler açısından önemini bir gözler önüne sermektedir. Kaldıki Osmanlı Devleti çok uzun yıllar boyunca bu coğrafya üzerinde hakimiyet kurmuştu.

Kemal Tahir alaylı biçimde, Kemalistlerin halifeliği kaldırışlarına değinerek şöyle demektedir: "Dünya yüzünde bugün (1972)'de 600 milyon Müslüman(!) bulunduğu söyleniyor. Bunların tabii lideri olan Halifeye onda biri bağlansa kendi nüfusumuzdan başka 56 milyon insan bizi manevi bakımdan olsun desteklemekte bulunacaktı. Fenerbahçe Kulübü taraftarlarından daha mı önemli değil?"15

Herbert Sideabotham 1938 yılında Türkiye’ye yaptığı ziyaretinden sonra Sunday Times gazetesine yazdığı gözlemlerinden oluşan makalelerinde M. Kemal, İngiltere ve doğu politikasına dair önemli tespitlerde bulunmaktadır: “...O, savaşın acı anılarını ortadan kaldırmış, yalnız Türkiye için yeni bir politikanın temelini atmakla kalmamış, fakat İngiltere için de sağlam bir doğu politikasının temellerini atmıştır.”

Türkiye ile İngiltere arasında eski bir uyumsuzluğun varlığından bahseden gazeteci bu uyuşmazlığın -hilafet?- hallinin Türk milletinin milliyetçi olması vesilesiyle çözüme ulaştığını söylemektedir.

“...Türk anayasasının ilk ilkesi, bütün Türkler’in milliyetçi olmasıdır. Bu, bizim memleketle Türkiye arasındaki eski uyumsuzluğu, karışıklığı ortadan kaldırmıştır. ”İngiltere her ne olduysa “...Savaş zamanında Türkiye’nin en acı düşmanı, şimdi onun en hararetli dostu olmuştu.” Ve bu dostluğun sebebi hikmeti dökülüyor gazetecinin kaleminden “...Çarpışan çıkarlarımız olmadığı gibi, bir çok yerde çıkarlarımız aynıdır.” Türkiye İngiltere’nin doğu politikasına katkılarından dolayı İngiltere’den bir şey talep etmemektedir. “...Türkiye bizden, bir çıkar beklemiyor; bize bir şey de verecek değildir.”

Doğu politikasını değiştirmeye yönelik bir hamle olmaması durumunda Türkiye ile İngiltere arasındaki bu sempati ve dostluk devam edecektir. “Ve bu sempati, yalnız Türkiye tarafından istendiği için değil, Yakındoğu’daki yeni kuvvetler, yanlış hesap edilmedikçe, bizim tarafımızdan da esirgenemez.

Bu günlerde hiç kimse, çok uzakları göremez; fakat Türkiye Cumhurbaşkanının bütün esinlerinde ve işlerindeki başarı koşullarında barış düşüncesi kendini göstermiştir. Bizim dostluğumuzun ve kuvvetli donanmamızın Doğu Akdeniz’de garanti edeceği barış, bizim için olduğu kadar, Türkiye için de büyük bir şeydir.”

Türkiye, Yunanistan’dan savaş tazminatı adı altında tamirat bedeli almamıştır. Bu tamirat bedeli Yunanistan’ı ekonomik olarak iflasa sürükleyebilirdi ancak Türkiye üstelik savaşı kazanmasına rağmen, Yunanistan’dan bu bedeli istemekten vazgeçmiştir. İşte böyle bir ortamda “Türkiye ile Yunanistan arasındaki rekabet, ortadan kalkmış ve her iki ulus, kendi erdemlerinin de kusurlarının aynı ve tamamlayıcı olduğunu takdir etmişlerdir.”

Ve sırada İngiltere’nin Doğu’daki uç karakollarının adları var ve yıl henüz 1938 –Yahudi Filistin’in kurulmasına 10 yıl var- “Eğer Yahudi Filistin de bu antanta üçüncü bir üye olarak girecek olursa Doğunun eski şeref ve haşmeti geri gelecektir.” (Atatürk ve Atatürk Türkiye’si) “İngiltere’ye dost olmuştur ve dost kalacaktır.”16


Tekke ve Zaviyelerin, Türbelerin Kapatılması (30.11.1925)

M. Kemal türbeleri kapatmış, fakat Türkiye'de bütün zamanların en büyük türbesi (adı türbe olmaksızın, mozole denilmesi tercih ediliyor) onun adına yapılmıştır. Hiçbir Osmanlı Sultanı'nın mezarı, Türkiye'nin ilk cumhurreisinin mezarıyla kıyaslanamaz. Belki de Anıtkabir'in alanına altı yüz yıl boyunca saltanat sürmüş bütün Osmanlı sultanlarının türbelerinin sığması mümkündür. Ayrıca, Osmanlı sultanlarının türbeleri etrafında, hiçbir zaman bugün olduğu gibi bir merasim de geliştirilmemiştir.
 
Osmanlı Sultanları türbelerinde genellikle yalnız değildirler. Birçoğu kardeşleriyle, çocuklarıyla, eşleriyle birlikte yatarlar. Mustafa Kemal Anıtkabir'de yalnız bırakılmıştır. Hatta çevresine başka ölülerin gömülmesi ayrı bir devlet mezarlığı kurularak önlenmiştir. (...) Türbe ziyareti bir gerilik belirtisi olarak kabul edilmiş ve tek parti döneminde tamamen yasaklanmış, fakat Atatürk'ün kabri Türkiye Cumhuriyetinin protokoler ziyaret yeri –adeta ziyaretgâh- haline getirilmiştir. Yerli yabancı protokolde yeri olan herkes Anıtkabir'i ziyarete mecbur edilmiş, ziyaret etmeyenler şiddetli tepkilere maruz bırakılmıştır.

Ölülerden yardım istemeyi kınayan M. Kemal'in mezarı bir süre sonra dilek dileyenlerin, şikayette bulunanların kapısı haline gelmiştir. Hatta, mezarından başka bir nevi "makam"ı sayılan heykelleri bile aynı maksatla ziyaret edilir olmuştur. Müsbet ilim mensupları, hukukçular, üniversite rektörleri, dekanları ve öğretim görevlileri, doktorlar cübbeleriyle; Ankara'daysalar Anıtkabir'e, Başkent dışındaysalar büyük heykellere toplu ziyaretler ve şikayetler yapmışlardır. Hurafelere karşı modernizm fikrini ileri sürerek karşı çıkan M. Kemal’in mezarı ve heykelleri modern putperestlik icra edilen, ibadet sunulan mekanlar haline gelmiş, getirilmiştir.

“...20. asır putperestleri demek olan heykelperestler, sırf din kokusu var diye sevmeyip tenkit ettikleri, gericilikle itham ettikleri bu adetin ve huyun daha kötüsünü işliyorlar, farkında değiller. Şimdi Türkiye’de, öğretim üyesinden tutun, paşasına kadar, tahsilsiz köylü değil, tahsillilerine kadar, gidiyorlar bir heykelin karşısına, ‘medet ummaya geldik, söz veriyoruz!’ diye yalvarıyorlar. Ben buna, modern nüshacılık, modern yobazlık diyorum!”17

4 Mart 50'lere gelindiğinde bizzat C.H.P döneminde -oy kaygısıyla- 1 Mart 50'de meclise sevk edilen 'Türk Büyüklerine Ait Türbelerin Açılması' ile ilgili söz konusu 5566 sayılı kanun ile 19 adet türbe tekrar ziyarete açılmıştır.


Ezanın Türkçeleştirilmesi (18.7.1932)

16 Haziran 1950'ye kadar süren bu 18 yıllık zaman içerisinde Arapça ezan okumanın mücadelesini veren birçok insan bu uğurda zulümler gördü, işkencelere maruz kaldı ve bir kısmı da, Arapça ezan okumanın delisi-divanesi olduğu için rejimce Bakırköy Akıl Hastanesi'ne delidir (!) diye kapatıldı.18

Arapça Ezan ve Kamet okuma yasağına ciddi eleştiriler ve yurdun her yanından tepkiler geliyordu. Hatta bu tepki, sonunda çeşitli yerlerde, ana yollarda, adliye koridorlarında tekbirler getirilerek protesto edilmesine kadar varmıştır. 4 Şubat 1949’da T.B.M.M. dinleyiciler kısmında Arapça ezan okunarak protesto edilmesine kadar vardırılmıştır. Ve mecliste ezan okunması üzerine Falih Rıfkı Atay başta üzere olmak üzere basında ‘Laiklik elden gidiyor! İrtica hortladı!’ benzeri sloganlarla -Kemalist basında bir gelenek olarak- (küçük) kıyamet koparıldı. 19


"Türban Devrimi"

Mustafa Kemal çeşitli yerlerde verdiği söylev demeçlerinde türban ve genel anlamda örtünme meselesine de değinmiştir. Mustafa Kemal, 21 Mart 1923 tarihinde Konya Hilali Ahmer Kadınlar Şubesi’nin terkip ettiği çay ziyafetinde şöyle demiştir:

"Dinimizin tavsiye ettiği tesettür, hem hayata, hem fazilete uygundur. Eğer kadınlarımız dinin emrettiği bir kıyafetle, faziletin icap ettirdiği tavrı hareketle içimizde bulunur, milletin ilim, sanat ve sosyal hareketlerine katılırlarsa, bu hal emin olunuz milletin en mutaassıbını dahi takdirden men-i nefs edemez... Kadınlık meselesinde dış görünüş ve kıyafet ikinci derecededir. Asıl mücadele alanı, kadınlarımız için görünüş ve kıyafette başarıdan daha çok, asıl başarılı olunması gereken alan ışıkla kültürle gerçek faziletle süslenmek ve donanmaktır." 20

Mustafa Kemal’in tesettürle alakalı sözleri şöyledir:

“Kasaba ve şehirlerde yabancıların dikkati en çok örtünme şeklinde toplanıyor. Buna bakanlar, kadınlarımızın hiçbir şey görmediklerini sanıyor. Bununla beraber din gereği olan örtünme, kısaca belirtmek gerekirse, denebilir ki; kadınların sıkıntı çekmesine yol açmayacak ve adaba aykırı olmayacak şekilde basit olmalıdır. Örtünme şekli kadını hayatından, varlığından tecrit edecek bir şekilde olmalıdır... Gezilerim sırasında köylerde değil, özellikle kasaba ve illerde kadınlarımızın  yüzlerini ve gözlerini çok kapalı ve özen göstererek gizlemekte olduklarını gördüm. Bu sıcak mevsimde, bu giyim biçiminin kuşkusuz eziyetli, acı verici olduğunu tahmin ediyorum. Onlar yüzlerini dünyaya göstersinler ve gözleriyle evreni dikkatle görebilsinler. Bunda korkulacak bir şey yoktur. Kadınlarımız muasır medeniyet seviyesinde olan Batılı kadınlar gibi giyinmelidir." 21

“Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki başına bir bez veya peştamal veya buna benzer bir şeyler atarak yüzünü gözünü gizler ve yanından geçen erkeklere karşı arkasını çevirir veya yere oturarak yere yumulur. Bu tavrın anlamı ve işareti nedir? Baylar uygar bir milletin anası, millet kızı bu garip şekle, bu vahşi duruma girer mi? Bu durum milleti çok gülünç gösteren bir görüntüdür. Derhal düzeltilmesi gerekir.”22

Tesettür yasağının merhalelerini göstermesi açısından bu nakillerde bulunduk.

“Takriri Sükun Kanununun desteğine dayanan büyük reformcu bile, çarşafa karşı kanun çıkarmağa cüret etmedi...1935’te Halk Parti’sinin bir kurultayında çarşafın yasaklanması için bir teklif yapıldı ve o zaman bile hiçbir harekete geçilmedi. Bununla beraber bazı yerlerde çarşafa karşı belediye yasakları kondu.”23

"Türban Devrimi"nin toplumun sosyal hayatına yerleşmesi "diğerlerinin aksine-uzun süreli olmuştur. Bu gecikmede öyle sanıyoruz ki bir dönem Türkiye'yi çok partili hayata geçişe zorlayan dış kaynaklardan çekinme ve A.B.'ne girebilme umudu söz konusu olmaktadır. Bundan başka insanların mahremine saldırıda bulunmanın getireceği tepkilerin kestirilemeyeceğinin büyük rolü olmuştur.

Baskın Oran’ın Atatürk Milliyetçiliği’nde aktardığına göre “devrin Afgan Kralı Emanullah’ın yönetiminin devrildiği haberi Mustafa Kemal’e ulaştığında, ben ona örtünme meselesinin üzerine giderek, halkın mahremine el uzatma demiştim” demektedir.

"Türban Sorunu"nun tekrar gündeme geldiği yıllarda (1996) kaleme alınmış bir makalede "Türban Sorunu"nun tarihçesi verilmektedir. O yıllarda Türkiye çapında bütün üniversitelerde, meslek yüksek okullarında ve imam hatiplerde devam etmekte olan "Türban Soru"nu şöyle bir tarihi gelişim kaydetmektedir:

"Türkiye'deki ulus devletin kuruluşu ile birlikte, laik, batıcı, Kemalist yaşamın yaygınlaştırılması ve Türkiye Müslüman halkına aşılanabilmesi için resmî kurum ve kuruluşlarda yürürlüğe konulan yasaklardan biri de "başörtüsü yasağı" idi. Başörtüsü yasağı 1960'lı yıllarda Hatice Babacan ismi ile "başörtüsü sorunu"na dönüşmeye başladı. Aslında yasak, cumhuriyetin ilk yıllarından beri devlet memurları ve lise öğrencileri için zaten vardı.(...) Önceleri özerkliği daha ön planda olan üniversitelerde, lise ve İmam hatip Okulları'na nispetle öğrenciler genellikle başörtüsü takıp takmamak konusunda disiplin koğuşturmasına maruz kalmıyorlardı. Ancak 12 Eylül'le birlikte üniversite öğrencileri için fiili bir uygulama olarak başörtüsü yasağı gündeme geldi. Fiili diyoruz çünkü bu dönemde bu konuda henüz bir yasal düzenleme yoktu. Görünürde Kenan Evren ve bir darbe kurumu olan Y.Ö.K. başkanının  sözlü beyanatlarına dayanan, aslında sistemin yapısına tıpa tıp uygun bir yasak sözkonusu oluyordu.(...) Başörtüsü yasağı 1982 yılı başında pilot bölgeler seçilerek uygulamaya konuldu. Aynı üniversiteye bağlı yan yana binalarda öğretim veren iki fakülteden birinde şedid bir yasak vardı; diğerinde ise bu yasağın izine bile rastlanmıyordu.(...) Nabız yoklaması kabilinden olan bu yasak 1984'te Y.Ö.K.'ün türban'ı modern kıyafet kabul eden kararından sonra muvakkaten uygulamadan kaldırıldı.(...) 1987'de Yüksek Öğretim Kurumu Öğrenci Disiplin Yönetmeliği'ne eklenen bir madde ile üniversitelerde "çağdaş kıyafet" içinde olma zorunluluğu getirildi. 12 Eylül döneminin ürettiği kurumlardan biri olan Y.Ö.K.'ün icazetiyle işbaşına gelen üniversite rektörlükleri genelgelerinde "çağdaş kıyafet"i "başı açık olarak oturma ve dolaşma" şeklinde yorumlayarak kız öğrenciler için yeni bir suç ihdas etmiş oldular: Başörtüsü takmak!(...) 1987'deki yasak (gerek düzenleme, gerek uygulanış açısından hukuka, hatta mevcut kanunlara aykırı olsa da) istisnalar dışında Türkiye çapında hemen hemen bütün üniversitelerde uygulanıyordu.(...) Final döneminde Hukuk Fakültesi'nde ve sonraki eğitim döneminde birçok fakültede yasak kalkmış, bazılarında da yumuşatılmıştır. Daha sonraki yıllarda sorun zaman zaman tırmandırılmış, zaman zaman da geriletilmiştir. 89'da yine baskıcı bir yasak sözkonusu olurken ardından birbirinden farklı kanunî düzenlemelere gidilmiştir. En son olarak Yüksek Öğretim Kanunu'nda üniversitelerde kılık kıyafet serbestisi yer alırken Ebelik ve Hemşirelik Yüksek Okulları'nda yasak bu defa daha değişik sebeplere binaen uygulanmaktadır..."24

Ardından yasak kapsamı daha da genişletilmiş bazı özel kurslarda dahi türban takmak yasaklanmıştır. Türkiye tarihinde, M. Kemal sonrası belki de en büyük güce ve iktidara sahip olan AKParti dahi meseleyi çözmek için uzun yıllar girişimde bulunmamıştır.



Alıntı yapılan: dipnotlar
1- D. Mehmet Doğan, Kemalizm, 50.

2- D. Mehmet Doğan, Kemalizm, 68.

3- Sabahattin Selek, Anadolu İhtilali, 433.

4- Kemal Tahir, Çöküntü, 265-266.

5- L. Kinross, Atatürk, 178-179.

6- Kazım Karabekir, Paşaların Kavgası, 67-68.

7- Kemal Tahir, Çöküntü, 269.

8- Ali Osman Eğilmez, Türkiye Cumhuriyeti Tarihine Giriş, 87.

9- Ali Osman Eğilmez, Türkiye Cumhuriyeti Tarihine Giriş, 93.

10- Ali Osman Eğilmez, Türkiye Cumhuriyeti Tarihine Giriş, 87.

11- İskender Gökalp ve François Georgeon, Kemalizm ve İslam Dünyası, 32.

12- İskender Gökalp ve François Georgeon, Kemalizm ve İslam Dünyası, 16, 141, 159.

13- Kemal Tahir, Çöküntü, 192.

14- Osmanlıyı Parçalamak İçin 100 Plan.

15- Kemal Tahir, Çöküntü, 271.

16- F. Perrone Di San Martino, Ön Asya Diktatörü Mustafa Kemal ve Zaferleri, 162-172.

17- Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, Belgeler Gerçekleri Konuşuyor, 5/132.

18- H. Hüseyin Ceylan, Cumhuriyet Dönemi Din ve Devlet İlişkileri, 3/371.

19- Tarık Zafer Tunaya, İslamcılık Cereyanı, 222; Dücane Cündioğlu, Türkçe Kur’an ve Cumhuriyet İdeolojisi, 114.

20- Söylev ve Demeçler, 2/151-153.

21- A.S.V.D, 2/209-212.

22- A.S.V.D, 2/217.

23- Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, 270.

24- Macide Göç, Başörtüsü Mücadelesinin Seyri ve İslamî Kimlik, Haksöz Dergisi, Aralık 96, sayı 69, sh.20-25.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1115
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: CUMHURİYETİN TARİHİ ARKA PLANI!
« Yanıtla #6 : 11.11.2017, 02:59 »
Latin Harflerinin Kabulü (1.1.1928)

Herhangi bir dil dizgesi, (dilin sadece kelimeleri değil, aynı zamanda grameri ve terkipleri) o dili kullanan halkın dünya görüşüne ve onu algılayış biçimine, dolayısıyla da düşünce tarzına etki eder. Gerçekleştirilen harf devrimi ile -çeşitli vesilelerle sıkça tekrarlandığı üzere- amaçlanan da bu olmuştur. Halkın dünya görüşü genelde İslam, özelde Arap dünyasından batı dünyasına sevk edilmiştir.

İnkılapların en dehşet vericisi olarak nitelendirilebilecek olan harf-yazı değişikliği, 20. Yüzyılda bir Sovyetler Birliği’nde, bir de Türkiye’de uygulanmıştır. Sovyetler Birliği’nde bu merkezi idarenin baskısıyla ve farklı bir amaçla uygulanırken, Türkiye’de ‘kurtarıcı kadro’ tarafından tatbik edilmiştir. Orta Çağda dil ve yazı konusu milletler için belirginleşmiştir. Bu tarihlerden sonra alfabe değiştiren köklü kültüre sahip bir millet bilinmemektedir. Yazı ve dil bir toplumun kültürünün taşıyıcısı olarak birinci derecede önemli yere sahiptir. Yazı, dili görünür biçime sokar, kağıda aktarmaya imkan sağlar, böylece sözün uçmasını önler, kültürü kalıcı ve sürekli hale getirir.

‘Milli alfabe’ kavramı bir anlamda temelsizdir. Çünkü bütün alfabeler milletler tarafından din ve medeniyetlere nisbetle kabul edilmiştir.Türkler, yaygın coğrafyalarda hüküm sürmeleri, hareketli bir toplum olmaları sebebiyle tarih boyunca 18 ayrı alfabe kullanmışlardır. Türklere has olduğu söylenen Orhun kitabelerinin yazıldığı alfabe, 8. yüzyıla kadar kullanılmıştır. Soğd alfabesine dayanmakta olan ve Budizm tesiriyle Uygurlar tarafından benimsenen Uygur alfabesi 9-15. yüzyıllar arasında kullanılmıştır. Türklerin en uzun süre ve yaygın olarak kullandıkları alfabe, Arap alfabesi kaynaklı İslami alfabedir. Bu alfabe, 10. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar Türk dünyasının din ve dille birlikte müşterekliğini sağlayan en önemli unsurlardan birisi olmuştur. 11. yüzyıldan itibaren bütün Türk dünyasında bu alfabe ile yazılan eserler büyük bir medeni ve kültürel miras meydana getirmektedir.
 
Fuad Köprülü harf inkılabı tarihinin çeşitli merhalelerini değerlendirerek, döneminde Arap Elifbasının Latin Harfleri ile değiştirilmesine şiddetle karşı çıkıyor ve şunları söylüyor:

“Türkçe’nin Latin Harfleriyle yazılmasını ibtida 1278 tarihinde ileri süren Azerbaycan’ın meşhur edibi ve ilk tiyatro muharriri Mirza Feth Ali Ahundof’dur. Buna aid bir Risale’si ahiren Bakü’de tab’ edilen Ahundof, vaktiyle bu hususda Osmanlı Hükümetine de bir layiha vermişdi. Bu Layiha Sadaret tarafından ‘Cemiyyet-i İlmiyye-i Osmaniyye’ye havale ve orada müzakere edildi. Fakat Kadri Paşa gibi bazı zevatın nüfuz ve tesiriyle kabul olunmadı. Bu hadiseden beş altı sene sonra mes’ele yeniden tazelendi ve o zamanki ‘Terakki’ Gazetesinde uzun münakaşaları mucib oldu. İran siyasi ricalinden Ermeni Melkon Han da işe karışarak bütün İslam kavimlerinin bu elifba yüzünden inhitata (gerilemeye) uğradıklarını ifade etti. ‘Namık Kemal Beğ’in bu iddiaya cevaben o sıralarda yazmış olup muahharan ‘Mecmu’a-i Ebüz-Zıya’da intişar eden ‘Islah-ı Huruf Mes’elesi’ adlı makalesi, hala bugün bile kıymetini kaybetmemiştir.
 
‘Namık Kemal’ kıymetli bir vesika mahiyetinde olan bu makalesinde, Harf Mes’elesinin, bir milletin terakkisinde pek büyük bir ehemmiyeti olmadığını emin bir kat’iyyet ve sarahatle dermeyan ediyor ki, bunun aksini isbat etmek heman gayr-ı mümkündür. Fil-hakika Harf Mes’elesi bir millet için hayati değil, bil-akis mahiyet itibariyle tali bir mes’eledir. Maamafih her nedense, öteden beri bizde bulunla uğraşanlar bulunuyor. Nitekim meşrutiyyetin akabinde de bu mes’ele yine ortaya konulmuş, harflerimizin ıslahı içün muhtelif şekiller teklif edilmişdir. Neticesi gelmeyen bu mesai elyevm hedefi değiştirerek devam etmekte, şimdi de kullandığımız harfleri bırakarak Lâtin Harflerinin kabulü mevzubahs olmaktadır.

Latin Harflerinin kabulüne tarafdar olanlar, zannediyorlar ki, Garb Medeniyetine bu suretle daha çabuk ve daha kolay temessül edebiliriz. Halbuki Garb medeniyetine temessül, harflerimizin tebdili ve Latin harflerinin kabulü ile olamaz. Ahiren neşr edilen ‘Harflerimizin Müdafa’ası’ isimli küçük Risale’de bu cihet tamamıyla izah edilmiş olduğundan, biz burada izaha girişmek istemeyiz. Esasen böyle de olsa, harflerin tebdili tahmin edildiği kadar kolay değildir.

Harflerin tebdilini isteyenler, bu işi alelade bir mantık mes’elesi halinde muhakeme etmeyip de bir ilim meselesi suretinde tetkik ederlerse, bunu teslim etmek mecburiyetinde kalırlar.

Türk Lisanı Tarihi gösteriyor ki, Türkler şimdiye kadar muhtelif elifbalara malik olmuşlar, ya’ni birkaç def’a elifba değiştirmişlerdir. Fakat bu elifba tebeddülünde ne gibi amiller tesir yapdı? Bunu anlamak için Türk Tarih ve Filolojisinin birçok safhalarını inceden inceye tetkik etmek, öğrenmek lazımdır. Mesela bir milletin harflerini değiştirebilmesi için eski bir harsden (kültürden) mahrum olması ve çok ibtidai bir halde bulunması icab eder. Halbuki Türk milleti çok eski bir harse malik olduğu gibi ibtidai bir millet de değildir.

Uygur Elifbası terk edilerek Arap Harfleri istimale başlandığı zaman –o vakit ki Türk medeniyeti bugünküne nisbetle çok ibtidai olmasına rağmen- bu harfler, yine Türkler arasında çok müşkilatla yerleşdi. Hatta Arap Elifbası Uygur Elifbasına nazaran, Türk Lisanına daha muvafık bir elifba idi. Bu halde bile Arap Elifbasının kabulünü müte’akıb Uygur Harfleri hemen ortadan kalkmadı, bil-akis uzun müddet kullanıldı. Bu, bu babda serd edilecek en küçük misaldir. Bu misaller, eğer istenirse, teksir edilir.

Bu misaller önünde, bir lisanda harflerin kolayca tebdil edilebileceğine ait iddianın ne dereceye kadar kuvvetli olduğu anlaşılabilir. Alel-ade mantık ve alel-ade muhakeme ile elde edilen nazariyeler, hayat sahasında büyük bir tatbik kabiliyeti gösteremezler. İçtima’i hadiseler üzerinde müessir olmak için, kat’i surette içtima’i düsturlara teba’iyyet etmek mecburiyeti vardır. Bu düsturlara bigane kalanlardır ki, ancak Latin Harflerinin kabulüne tarafdar olabilirler.

Latin Harflerinin kabulü meselesi yalnız hars ve tarih meselesi de değildir. Bunun iktisadi, tedrisi cihetleri de vardır ki, bunlardan işin yalnız iktisadi sebepleri dahi Latin Harflerinin kabulü teşebbüsünü akamete mahkum bırakmaya kafi gelir.

İhtisasa hürmet etmek istediğimiz şu sıralarda böyle mühim husüsat ile herkesin iştiğal etmesi, bir anarşi tevlid etmekten başka bir şeye yaramaz.1

Bir devrim düşünün ki, bir gece de bütün ülkede okuma-yazma bilme oranını sıfıra indirsin. Böyle bir devrimdir harf devrimi...

Cemil Meriç Mağaradakiler isimli eserinde harf devrimi hakkında, “kütüphanelerimizi dilsizleştiren harf devrimi” nitelemesini kullanıyor.2 Gerçekten de harf devrimi kütüphaneleri dilsizleştirmişti. Oluşan kültür boşluğunu doldurmak kaygısıyla batı dillerinden çevrilen kitaplar, dönemin aydınlarına dahi çok yeni ve anlaşılmaz gelmektedir. Hemen ardından yetişen nesil için de çok eski ve anlaşılmaz olmuştur. Ne yazık ki bu gayretler ve kitaplar israf olmuştur.

"Yıllara göre okuma yazma bilmeyenlerin oranı:

yıl                            %
1927....................89.4
1935....................80.7
1945....................69.8"3

M. Kemal'in 9 Ağustos 1928 tarihli Sarayburnu Nutku'nda birkaç yıl içinde okuma-yazma bilenlerin oranı %80-90'lara çıkacak demesine rağmen -ki o dönemlerde okuma-yazma oranı %15-17 arasındadır- resmi rakamlara göre, Türkiye'de okuma-yazma bilme oranı %50'lere ancak 1970'lerde ulaşabilmiştir.

Abdülhamid dönemindeki maarif ıslahatının gelişme temposunun sürdürülmesi halinde, harf değişikliği olmadan da, hatta daha büyük bir okur yazarlık oranına erişilebileceği öne sürülmektedir.
4

Cumhuriyetin ilk yıllarında 1914’ten beri devam eden “Tahsili İptidai Kanunu Muvakkatı (İlkokul Eğitimine İlişkin Geçici Yasa)” uygulama alanında tutulmuş ve bu yasa gereğince kırsal alanda ilkokul harcamaları, bina yapımından öğretmen maaşına kadar, yöre halkına ödetilmiş ve bu uygulama halk arasında ciddi tepkiler almıştır. Şüphesiz bu uygulama da okuma-yazma bilir kişi sayısının yükselmesinde engelleyici bir faktör olmuştur. Bu tür uygulamalar halkı aydınlatmaktan çok soğutmuştur.5

Alfabe devrimi yapıldığı günlerde, Türk aydınları tarafından dahi –mesela Mustafa Kemal- Latin harfleri yeterince tanınmıyordu. Falih Rıfkı Atay’ın aktardığı bir fıkrada bu düşünce vurgulanmaktadır:

“Bu arada bir (q-kü) harfi tehlikesi atlattık. Biz Türkçe kelimelerde (k) nin ince seslilerle daima (ke), kalın seslilerle (ka) okunduğunu düşünerek (q-kü) yü alfabeye almamıştık. Ben yeni yazı tasarısını getirdiğim günün akşamı Kazım Paşa (Özalp) sofrada: ‘Ben adımı nasıl yazacağım? (Kü) harfi lazım’ diye tutturdu. Atatürk de: ‘Bir harften ne çıkar? Kabul edelim’ dedi. Böylece Arap kelimesini Türkçeleştirmekten alıkoymuş olacaktık. Sofrada ses çıkarmadım. Ertesi günü yanına gittiğimde meseleyi yeniden Ataya açtım. Atatürk el yazısı majüsküllerini bilmezdi. Küçük harfleri büyütmekle yetinirdi. Kağıdı aldı, Kemal’in baş harfini küçük (kü) nün büyütülmüşü ile, sonra da (K) nın büyütülmüşü ile yazdı. Birincisi hiç hoşuna gitmedi. Bu yüzden (kü) harfinden kurtulduk. Bereket Atatürk (kü) nün majüskülünü bilmiyordu. Çünkü o (k) nın büyütülmüşünden daha gösterişli idi.”6

Latin harfleri sorunu, ilk kez İzmir'de toplanan meşhur İktisat Kongresi'nde (Şubat 23) İzmir'li işçi delegelerden Nazmi Bey ile iki arkadaşı tarafından ortaya atılmıştır. Bu kişiler "Latin harflerinin kabul edilmesi" konusunda bir önerge vermişlerdir. Ancak bu önerge kongre başkanı Kazım Paşa tarafından, değil kongrede oylamaya sunulmak, okutulmadan başkanlık divanı tarafından reddedilmiştir. Daha sonra Kazım Paşa "Hakimiyet-i Milliye'ye: Latin harflerinin kabul olunmayacağı, bunun müthiş bir felaket olacağı, bir -hercü merce- neden olacağı" yolunda bir demeç vererek, "bu önergeyi verenlerin de sonradan bunun yanlışlığını anlayarak, pişman olduklarını" açıklamıştır.

1926'lı yıllara gelindiğinde 'Akşam Gazetesi' bu konu üzerine bir soruşturma açar, soruşturmaya katılım bir hayli yüksektir. Sonuçlar ise şöyle açıklanmıştır:

"Alfabenin değişimini kabul edenler: Falih Rıfkı, Yunus Nadi ve Celal Nuri.

Kararsız kalanlar: Abdullah Cevdet, Refet Avni ve Mustafa Şekip.

Kabul etmeyenler: Ali Canip, Ali Ekrem, Muallim Cevdet, İbrahim Alaaddin, Necip Asım, Avram Galanti, Hüseyin Suad, Veled Çelebi, İbrahim Necmi, Halid Ziya ve Gombates Zoltan."7

Harf inkılabı sonrasında Türkiye'de incelemeler yapan bir İtalyan Profesörü (Rossi), bu inkılap neticesinde çok şaşırır ve şaşkınlığını şöyle dile getirir: "Dünyanın en güzeli olan yazınızı niye attınız, o gayet kolay yazılan, çiçek gibi yazı atılır mıydı? Garbın seçkin otoriteleri, ilim adamları kolay yazılır ve güzel bir yazı arıyorlar. Hendesî ve çirkin Latin harflerini niçin kabul ettiniz? Ben Latinim, Latin harfleri de bizim millî harflerimizdir. Fakat onunla köklü bir ilim yazısı yazılamaz!..."8

Hüseyin Cahit Yalçın, üstelik bu yüzyılın başında Türkçe yazıyor olmasını kendisi için küçültücü bir nitelik saymakta ve cahil olduğu için Türkçe yazdığını söylemektedir:

"İsmail Habib, benden söz açarken dilin bu yalınlığını benim için bir üstünlük olarak belirtiyor. Oysa, bilse! Rauf'un (Mehmet Rauf'un), benim bu yalınlığımız doğrusunu isterseniz bilgisizliğimizden ileri geliyordu. Cenab'ın (Şehabettin'in) Arapçasını, (Tevfik) Fikret’in kelime hazinesini bize veriniz, bak neler yazardık. En bilgisizi Rauf ile bendim. Bundan ötürü Türkçe yazıyorduk."9

Ayrıca anlatıldığına göre o yıllarda evlerin dışında Türkçe'den başka bir dil konuşanlar ağır para cezası ile cezalandırılmaktadır. Arapça ve Latince aynı alfabeden Finike alfabesinden türemişlerdir. Birinin yerin dibine batırılması ve diğerinin de göklere çıkarılması bir hayli ilgi çekicidir.

Güneş Dil Teorisi uydurmacası ile ulaşılmak istenen hedef; dili Arapça ve Farsça kökenli sözcüklerden arındırmak, atılan sözcüklerin yerine Türkçe karşılıklarını bulmak ve böylece “arı Türkçe” denilen yeni bir dil meydana getirmektir. Bu yapılırken, dildeki Avrupa, özellikle İtalyanca ve Fransızca kelimeler olduğu gibi kalır yahut Arapça-Farsça kelimelere karşılık olarak Fransızca kelimeler ve Fransızca matematik terimleri alınır. 1930'lu yıllarda gazetelerde yayınlanan Osmanlıca’dan Türkçe’ye karşılıklar Kılavuzu ve Matematik Terimleri Sözlüğü cetvelleri durumu çok açık biçimde gözler önüne sermektedir:

Osmanlıca’dan Türkçe’ye karşılıklar Kılavuzu’ndan (Ulus Gazetesi’nin 26.3.1935-4.5.1935; 9.5.1935 tarihli sayıları ve aynı gazetenin diğer sayılarından derlenmiştir)

Osmanlıca         Türkçe                Fransızca

-A-     
Akşi müddea   Yantıtöz   Antithése
Alelade (tabii anlamına)   Normal   Normal
Alem (kainat anlamına)   Evren   Ünivers
Alemşümul (kainat anlamına)   Evrensel   Üniversel
Ameli   Pratik   Pratique
Asarı atika   Öntükler   Antiquite
Asri   Modern   Moderne
Atıkiyat, ilmi asarı atika   Arkeoloji   Arkéolojie
Aynı   İdentik   İdentique
Ayniyat   İdentite   İdentitée
Aza (uzuv anlamına)   Örge   Organe
-B-     
Bahri muhit   Okan   Océen
Belde (medine anlamına)   Site    Cite
Birinci ferik   Orgeneral   Général
Bitaraf/tarafsız   Nötür   Nötr
Bitaraflık   Nötürlük   
-C-     
Ceddani   Atayık   Atavique
Cemiyet   Sosyete   Sociéte
Cihan    Evren   Univers
Cirm   Oylum   Volume
-D-     
Dastan/destan   Epope   Epope
Destanî   Epik   Epique
-E-     
Eda   Ton   Ton
Encümen   Komisyon   Commission
   Askomisyon   Souscommision
Encümeni daniş   Akademi   Académi
Enmuzac   Tip   Type
Erkânı askeriye   Generaller   
Esatir   Mit   Mythé
-F-     
Faraziye   Astoz   Hypothéze
Felsefe   Filozofi   Philosophie
Fırka   Parti   Parti
Fikir   İde   İdée
Fikri   İdeyel   İdeal
-G-     
Gayrıtabii    Dışnormal   Anormal
Günlük   Kronik   Cronik
Güzel Sanatlar   Ar   Ar
Güzel Sanatlar Akademisi   Ar akademisi   
Güzide   Seçkin   Select
-H-     
Hacım   Oylum   Volume
Hakim,feylesof   Filozof   Philosophe
Hayatiyat   Biyoloji   Biologie
Heyet   Delege   Delegate
Heyeti murahhasa   Delegasyon   Delegation
Heyet   Kur,kurmay   Caur,corps
His   Şans   Sens
-İ-     
İçtimai   Sosyal   Social
İlahiyat   Teoloji   Théologie
İlmüarz   Jeoloji   Géologie
İlmi nücum   Astroloji   Astrologie
İktisat   Ekonomi   Économie
İktisadi   Ekonomik   Économique
İrade (kudret anlamında)   Enerji   Énergie
İradeli   Enerjik   Énergik
İzzeti nefs (haysiyet)   Onur   Honeur
-K-L-     
Kıraat/okuma   Lektür   Lecteur
Kıraat etmek   Laktırmak   
Kabiliyet   Kapasite   Capacite
Lehçe   Diyelek   Dialecte
-M-N-     
Maarif   Kültür   Culture
Mabud/put   İdol   İdeole
Maiyet   Süder   Suite
Mahalli/mevzi   Yersel   Local
Mahreç   Sürüt   Sortie
Mali   Finansal   Financiel
Maliye   Finans   Finances
Mantık   Lojik   Logique
Mebhasülbeşer   Antorpoloji   Antropologie
Medeni   Sosyal   
Mefküre/ülkü   İdeyel   İdéal
Mefkürevi kılma   İdeyalleştirme   
Mekteb   Okul   Ecole
Misal   İmsel   İmagiel
Müddea   Töz   Théese
Müdür   Direktör   Directeur
Müfettiş   İspektör   İnspekteur
Müfettişlik   İspektörlük   İnspection
Umumi müfettişlik   Genel ispektörlük   General inspection
Münevver   İdemen   (bkz. Mefküre fikir)
Nahiye   Kamun   Commune
Nahiye müdürü   Kamunbay   
Nazari   Teorik   Théorique
Nazariye   Teori   Théori
Nutuk   Diskur   Discour
-S-Ş-     
Sanayi   Endüstri   İndüstrie
Sınai   Endüstriyel   İndüstriel
Şehadetname   Diploma   Diplome
Şehirci   Ürbanist   Urbanist
Şehirciliğe müteallik   Urbanik   
Şeref   Onur   Honeur
Şirket   Sosyete   Association
-T-     
Tammüm etmek/yayılmak   Genelleşmek   Généraliser
Taazzi etmek   Örgenmek   S’organiser
Müteazzi   Örgen   Organisé
Takat   Enerji   Energie
Takvim   Almanak   Almanack
Tekamül   Evrim   Evolotion
Tekamül etmek   Evrinmek   Evoluer
Terkib   Somtöz   Synthése
Terkib etmek   Somtözlemek   Synthésier
Teşkilat   Örgüt   Organisation
Teşrif etmek   Onurlandırmak   Honorer
Teşrifat   Protokol   Protokol
Timsal   Sim,sembol   Symbole
-U-     
Umumi müdür   Genel direktör   Directeur général
Umumi heyet   Genel kurul   Assemble général
Usül   Metod   Methode
Uzuv   Örge   Organe Matematik

Matematik Terimleri Sözlüğü’nden (1-6 Ocak 1938 tarihleri arasında Ulus Gazetesinde yayımlanmıştır)

Osmanlıca    Türkçe   Fransızca

-A-     
Ahenk   Hormoni   Hormonie
Akiscenahur   Antihomolog   Antihomologue
Amil   Faktör   Facteur
Aslı tabi   Primitif görev   Fonction primitive
-C-     
Cebri   Cebrik   Algébrique
Cezri murabba   Karekök   Recine carré
-D-     
Dalle   Değterminleyen   Déterminant
Dava   Teorem   Theroxéme
Düstur   Formül   Formule
-E-     
Ehram   Piramit   Piramide
Ehrami   Piramidal   
Esham   Aksiyon   Action
-F-     
Faiz fiyatı   Toğ   Taux
Farazi   İpotetik   Hypotétique
Faraziye   İpotez   Hypothése
-G-     
Gayrı muayyen   Değterminsiz   İndétermine
Gayrı mütecanis   Heterogen   Héterogene
-H-     
Had   Terim   Terme
Hakiki adet   Reel sayısı   Noumbre réel
Halita   Alaşım   Alliage
Haricen mersun mudalla   Dış poligon   Poliygone
Hattı mümas   Teğet   Tangente
Helezoni   Helis   Helice
Helezon şekilli   Helisoit   Hélicoidal
Helezon   Helistiğ   Hélicin
Hendese   Geometri   Géométrie
Hesabı asgari namütenahi   Finiksel hesap   Calculinfinitéstimal
Hulasa   Rezüme   Rézumé
-I-     
Istılahata müteallik   Terminolojik   Terminologique
İlmi hesap   Aritmetik   
-K-     
Kaide   İregil   Régle
Kaimüstüvane   Dikey silindir   Cylindire droit
Kat’ı mükafi   Parabol   Parabole
Kat’ı nakıs   Elips   Ellipse
Kat’ı nakısi   Eliptik   Elliptique
   Hiperbolik   Hyperbolique
Kat’ı zait   Hiperbol   Hiperbole
Kısım,bap   Parti   Partie
Kilometre mikab   Kilometre küp   Kilometre cube
-M-     
Madde   Artıklığı   Article
Mahalli hendesi   Geometrikil   Lier géométrique
Mahlut   Alaşık   Allie
Mail menşur   Eğik pürüzma   Cylindre oblique
Mebde   Prensip   Principe
Menaziri   Perspektiv   Perspective
Menazirü tasviri   İsteragrafik   Sétéographique
Menşur   Pürüzma   Prisme
Menşuri   Pürüzmatik   Prismatique
Mephası ıstılahat   Terminoloji   Terminologie
Mertebe   Ertey   Ordue
Mesele   Problem   Probléme
Mihver   Eksen    Axe
Muayyen   Değterminli   Détermine
Mudalla    Poligon   Plygone
Muntak adet   Rasyonel sayı   Nombre rationel
Murabba   Kare   Carré
Murabba-ı tam   Tükel kare   Carré parfait
Mutarıza   Parantez   Paranthése
Mücerret adet   Abstre sayı   Nombre abstrait
Mücessem kat’ı   Parabolik   Parabolique
Mükafevi   Paraboloidal   Parabolide
Mücessem kat’ı nakısa   Elipsoit   Ellipsoide
Mücessem kat’ı nakısi   Elipsoidal   Ellipsoidal
Mücessem kat’ı zait   Heperboloit   Hyperboloidol
Müellif   Harmonik   Harmonique
Mümarese   Ekzey   Exercise
Mümarese yapmak   Ekzemek   Exercer
Mümessil   Homotetik   Homotetique
Münavirütasvir   İstereografi   Stéréographie
Münteha   Terminey   Termination
Münteha   Terminus   Terminus
Müsalemet   Homotesi   Homothétite
Müsbet    Pozitif   Positif
Müsbet adet   Pozitif sayı   Nombre positif
Müseddesi menşur   Altıgen pürüzma   Prisme bexagonas
Müş’ir   İndeğ   İndice
Müştak   Türeve   Dérivé
Mütearife   Aksiyon   Axaiome
Mütecanis   Homogen   Homogéné
Mütenazır,tenazuri   Simetrice   Symétrique
Mütevaliye   Süyüt   Suite
Mütevaziyülade   Paralel kenar   Paralelgramme
Mütevaziyüssutuh   Paralel yüz   Paralélépidede
Müvazi hatlar   Paralel çizgiler   Lignes paralléles
Müvazi hatlar   Paraleler   Paralléles
-N-     
Nakıs ehram   Kesim piramit   Trone de pyromi de
Nakıs (mahrut)   Kesik (koni)   Tronc (decöne)
Nazarıye   Teori   Théorie
Nazım muzaaf   Binomial   Binormal
Nazımi asli   Prensipal nomal   Normal principale
Nazir,mümasil   Hemelog   Hemoloque
Nihayet vermek   Terminlemek   Terminer
-S-     
Sermaye   Kapital   Capital
Silsile   Seri   Série
Sigorta akçası   Prim   Prime
-Ş-     
Şua   Vektör   Vecteur
-T-     
Taht-ı mümas   Teğet altı   Sous tamgent
Tamim   Genelleştirme   Généralisation
Tamim etmek   Genelleştirmek   Généraliser
Tatbik   Aplikat   Application
Tayin   Determiney   Détermination
Tayin etmek   Değterminlemek   Détermination
Tayini   Değterminel   Déterminel
Tenazur   Simetri   Symétrie
Terazi   Balans   Balance
Tesabüh   Homoloji   
Tırnak   Giğme   Guillemet
-U-     
Umum   Genel   Général
Umumiyet   Genellik   Généralite
Usül   Sistem   Systéme
-Ü-     
Üstüvane   Silindir   Cylindir
-Y-     
Yegane   Birik   Oniqueue
-Z-     
Zuhudu kesire   Bolterimli   Poliynome10


Teknik Değişiklikler

Ahmet Haşim bir şair gözüyle başta “Gregoryen takviminin kabulü” olmak üzere yapılan teknik değişikliklere karşı bir feryadı, toplumsal bir çığlığı andıran şu sözlerle duygularını aktarmaktadır. Bu kısa pasajda, -kendi adlandırmalarıyla- Kemalist devrimlerin toplumsal hayat üzerindeki etkilerini de gözlemleme imkanı bulacaksınız. Şair, kendince Müslüman addettiği toplumun içerisine itildiği batılılaştırılma trajedisini de gözler önüne seriyor.

”Müslüman Saati

İstanbul'u yenileştiren ve yerlisini şaşırtan istilaların en gizlisi ve en tesirlisi yabancı saatlerin hayatımıza girişi oldu. "Saat"den kasdımız, zamanı ölçen alet değil, fakat bizzat zamandır. Eskiden kendimize göre yasayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre, dinden, ırktan ve ananeden hayat alan bir zevkimiz olduğu gibi, bu üslub-u hayata göre de "saat"lerimiz ve "gün"lerimiz vardı. Müslüman gününün başlangıcını şafağın parıltıları ve nihayetini akşam ziyaları tayin ederdi. Madenden sağlam kapaklar altında mahfuz tutulan eski masum saatlerin yelkovanları yorgun böcek ayakları tarzında, güneşin sema uzerinde seyriyle az çok münasebetdar bir hesaba tebaan, minenin rakamları üzerinde yürürler ve sahiplerini, zamandan takribi bir sıhhatle, haberdar ederlerdi. Zaman namutenahi bahçe ve saatler orada acar, gah sağa, gah sola mail, güneşten rengarenk çiçeklerdi. Ecnebi saati iptilasından evvel bu iklimde, iki ucu gecelerin karanlığıyla simsiyah olan ve sırtı, muhtelif evkatin kırmızı, sarı ve lacivert ateşleriyle yol yol boyalı, azm bir canavar halinde, bir gece yarısından diğer bir gece yarısına kadar uzanan yirmi dört saatlik "gün" tanılmazdı. Ziyada başlayıp ziyada biten, on iki saatlik, kısa, hafif, yaşanması kolay bir günümüz vardı.

Müslümanın mesut olduğu günler, işte bu günlerdi; şerefli günlerin vakayiini bu saatler ölçtüler. Gerçi, feleki hesabata gore bu "saat" iptidai ve hatalı bir saatti, fakat bu saat, hatratın kudsi saatiydi. Zevali saatin adat ve muamelatımızda kabulu ve ezani saatin geri safa düşüp camilere, türbelere ve muvakkithanelere bırakılmış metruk bir "eski saat" haline gelişi, hayat-ı tarzı ruyetimiz üzerinde vahim bir tesiri haiz olmamış değildir. Giden saatler babalarımızın öldüğü, annelerimizin evlendiği, bizim doğdumuz, kervanların hareket ettiği ve ordularin düşman şehirlerine girdikleri saatlerdi. Bunlar, hayatı etrafimızda serbest bırakan geniş lakayt dostlardı. Gelen yabancılar ise hayatımızı bozup onu meçhul bir düstura göre yeniden tanzim ettiler ve ruhlarımız için onu tanınmaz bir hale getirdiler. Yeni "ölçü" bir zelzele gibi, zaman manzaralarını etrafımızda zır u zeber ederek, eski "gün"ün bütün sedlerini harap etti ve geceyi gündüze katarak saadeti az, meşakketi çok, uzun, bulanık renkte bir yeni "gün" vücuda getirdi. Bu müslümanın eski mesut günü değil, bedmestleri, evsizleri, hırsızları ve katilleri çok ve yeraltında mümkün olduğu kadar fazla çalıştıracak kadar köleleri sayısız olan büyük medeniyetlerin acı ve nihayetsiz günüdür.

Unutulan eski saatler içinde eksikliği en ziyade hasretle tahattur edilen saat akşam on ikisidir. Artık "on iki" slogan yeşil sema altında, ilk yıldıza karşı muezzinin Müslümanlara hitap ettiği, sokakların lacivert bir sisle kapandığı, ışıkların yandığı, sinilerin kurulduğu ve yarasaların mahzenlerden çıkıp uçuştuğu o müessir ve titrek saat değildir. Akşam telakkisinden koparak, gah öğlenin hararetinde ve gah gece karanlığında mefhum bir zamanı bildiren bu saat, şimdi hayatımızda renksiz ve şaşkın bir noktadır. Yeni saat, Müslüman akşamının mahsun ve musasa dakikasını dağıttığı gibi, yirmi dört saatlik yabancı "gün"ün getirdiği maişet şekli de bizi fecr aleminden mehcur biraktı. Başka memleketlerde fecri yalnız kırdan şehre sebze ve meyve getirenlerin ahmak gozleriyle mustariblerin şişkin kapaklar içinden bakan kırmızı ve perişan gözleri tanır. Bu zavallılar için fecrin parıltıları, yeniden boyuna geçirilecek olan hayat ipinin kanlı ilmeğini aydınlatan bir ziyadır. Halbuki fecir saati, Müslüman için rüyasız bir uykunun nihayeti ve yıkanma, ibadet, neşe ve ümidin baslangıcıdır. Müslüman yüzü, kuş sesleri ve çiçek kokuları gibi fecrin en güzel tecelilerindendir. Kubbe ve minareleri o alaca saatte gormemiş olan gözler, taşa en ilahi manayı veren o muhayyiru'l-ukul mimariyi anlamiş değillerdir. Esmer camiler, fecrden itibaren semavi bir altın ve semavi bir çini ile kaplanır ve İslam ustalarının natamam eserleri o saatte tamamlanır. Bütün mabedler içinde güneşten ilk ziya alan camidir. Bakir oklu minareler, güneşi en evvel görmek için havalarda yükselir.

Şimdi heyhat, eski "saat"le beraber akşam da, fecir de bitti. Birçoklarımız için fecir, artık gecedir ve birçoklarımızı güneş, yeni ve acayip bir uykunun ateşlerinden, eller kilitli, ağız çarpılmış, bacaklar bozuk çarşaflara dolanmış, kıvranırken buluyor. Artık geç uyanıyoruz. Çünkü hayatımıza sokulan yeni ve fena günün eşiğinde çömelmiş, kin, arzu, hırs ve haset sürülerinin bizi ateş saçan gözlerle beklediğini biliyoruz. Artık fecri yalnız kümeslerimizdeki dargın ve mağrur horozlara bıraktık. Şimdi Müslüman evindeki saat, başka bir alemin vakitlerini gösterir gibi, bizim için gece olan saatleri gündüz ve gündüz olan saatleri gece renginde gösteriyor.

Çölde yolunu şaşıranlar gibi biz şimdi zaman içinde kaybolmuş kimseleriz...”



Alıntı
Dipnotlar

1- Dar’ül-Fünun Türk Edebiyatı Tarihi Müderrisi Köprülü-zade Mehmed Fuad, Milli Mecmua, VII, 1926, 1206-1207den naklen Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, Belgeler Gerçekleri Konuşuyor, 5/98-100.

2- Cemil Meriç, Mağaradakiler, 229.

3- Statistical Abstract for 1947-1950, s131'den aktaran Cengiz Aktar Türkiye'nin Batılılaştırılması, 146.

4- M. Tunçay,  Tek-Parti Yönetiminin Kurulması, 230.

5- Baskın Oran, Atatürk Milliyetçiliği, 209.

6- Falih Rıfkı Atay, Çankaya, 440-441.

7- Murat Katoğlu, Türkiye Tarihi, 4/415.

8- H. Hüseyin Ceylan, Cumhuriyet Dönemi Din ve Devlet İlişkileri, 3/106.

9- Edebiyat Anıları, 126-127.

10- D. Mehmet Doğan, Batılılaşma İhaneti, 150-158.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1115
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: CUMHURİYETİN TARİHİ ARKA PLANI!
« Yanıtla #7 : 14.11.2017, 02:51 »
‘Kemalizm’i İdeolojileştirme ve Dinleştirme Uygulamaları

Şüphesiz Kemalizmi ideolojileştirme çabaları Kemlizmi bir dine, M. Kemal’i de sahte bir ilaha dönüştürmüştür. Kemalizmin ideolojileştirilmesi zora dayanmaktadır. İlkokuldan başlayarak, her türlü devlet dairesinde yaptırılan ilgili kanun gereği yeminler ve sadakatler ile toplumsal hayatı örmeye yeltenmiş, Mustafa Kemal’in şahsına yapılan hakaretlerin yanında Kemalist olmamak dahi cezalandırılmıştır. Bunun sebebi Kemalist ideolojinin, aydını olmayan, asker zihniyeti ile yürütülen bir hareket olmasındandır.

Okullarda okutulan “Andımız” metni şöyledir:

“Türk’üm, doğruyum, çalışkanım.
Yasam; küçükleri korumak,
Büyüklerimi saymak,
Yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir...
Ülküm yükselmek, ileri gitmektir...
Varlığım Türk varlığına armağan olsun.

Ey bugünümüzü sağlayan
Ulu Atatürk!
Açtığın yolda,
Kurduğun ülküde,
Gösterdiğin amaçta
Hiç durmadan yürüyeceğime and içerim...

Ne mutlu Türküm diyene!”


Memur Yemini ise şu şekildedir:

"Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına, Atatürk İnkılâp ve İlkelerine, Anayasada ifadesi bulunan Türk Milliyetciliğine sadakatla bağlı kalacağıma; Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını Milletin hizmetinde olarak tarafsız ve eşitlik ilkelerine bağlı kalarak uygulayacağıma; Türk Milletinin millî, ahlâkî insanî, manevî ve kültürel değerlerini benimseyip, koruyup, bunları geliştirmek için çalışacağıma; insan haklarına ve Anayasanın temel ilkelerine dayanan millî, demokratik, lâik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarımı bilerek, bunları davranış halinde göstereceğime namusum ve şerefim üzerine yemin ederim."

Son olarak askerlerin yemin törenlerinde ettikleri Asker Yemini şöyledir:

"Barışta ve savaşta her zaman ve her yerde milletime ve cumhuriyetime doğruluk ve muhabbetle hizmet edeceğime, kanunlara ve amirlerime itaat edeceğime, Türk sancağının şanını canımdan aziz bilip icabında vatan ve cumhuriyet uğrunda seve seve hayatımı feda edeceğime namusum üzerine and içerim."

Kemalizmin dinleştirilmesine yönelik söylemleri zikredecek olursak;

Aka Gündüz'ün 4.1.1934'te Hakimiyet-i Milliye (Ulus)'de yayınlanan bir şiirinde şunlar bulunmaktadır:

“Atatürk'ün tapkınıyız./ Her şey (O)'dur./ Her yerde(O) var./ ...Görünmezi görür/bilinmezi bilir/ duyulmazı duyar/sezilmezi sezer/ezilmezi ezer.../Varsın! Teksin! Yaratansın!...”

Kemalettin Kamu: Ne örümcek ne yosun/ Ne mucize, ne füsun/ Kabe arabın olsun/Bize  Çankaya yeter.

Apaçık küfür lafızlarla dolu “Türk’ün Yeni Amentüsü” ilan edilen metin şöyledir: “Kahramanlığın örneği olan ve vatanın istiklalini yoktan var eden, Mustafa Kemal’e, onun cengaver ordusuna, yüce kanunlarına, mücahid analarına ve Türkiye için Ahiret günü olmadığına iman ederim.

İyilikle fenalığın insanlardan geldiğine, büyük milletimin medeni cihanda en büyük mevki kazanacağına, hamaset destanlarıyla tarihi dolduran kudretli Türk ordusunun birliğine ve Gazi’nin Allah’ın en sevgili kulu olduğuna kalbimin bütün hulusuyla şehadet eylerim.”
1

Böyle cilvelerle vakit geçirdik./ Küffar-ı kureyşî edip bahane/ Mustafa Kemal geldi cihane/ O'nun her Nutku'nu Kur'an eyledik. Edip Harabi
 
Yoktan var ediyor tanrı gibi her şeyi. Y. Ziya Ortaç

Yine bu dönemde, Behçet Kemal Çağlar, M. Kemal için "Mevlit" yazdı. “YENİ MEVLİT” ismli mevlitin sözleri şu şekildedir:

YENİ MEVLİT

Yurdu halkı her kim ol evvel ana
Her işi asan ede Allah ona
Millet adını zikredelim bir kere
Vacip oldur cümle işte Türklere
Şevk ile "Türk'üm" dese bir dem lisan
Dökülür cümle hüzün misl-i hazan;
İsm-i pakin pak olur zikreyleyen
Her murada erişir "Türk'üm" diyen
Mağra devri anda evler var idi;
Türk yetişkin başkalar barbar idi
Kim ki hakkı sevdi ikrar eyledi:
Dil, yazı, ev... Cümle ol vareyledi.
Rehber-i irfan olan Türk'ü tanı
İlk koşan o ilk sapana hayvanı
Ger dilersiz bulasız oddan necat
Can verin tek isteyin Türk'e hayat
Ey azizler işte başlarız söze:
Bir vasiyet kılarız illa söze
Ol vasiyet kim derim her kime tuta
Misk gibi kokusu canlarda tüte
Genç nesil irfanı müzdat eylesin
Halka anlatsın ki Türk'tür tacidar
Türk'e Türk kaldıkça imkan, hamle var
Halk Teala çün yarattı Türk'ü ilk
Dedi: Üç kıt'ada olsun olan mülk
(Mustafa) nurunu alnına kodu
Bil (Kemal)'in nurudur bu nur dedi
Kıldı nur ilk Türk'ün alnında karar
Kaldı anın ile nice rüzgar
Gayrısıyla Türk'te oldu böyle fark
Nura garkoldu bu yüzden garb-ü şark
Kim ki Türk'e baş olur hasmın kırar
Bilki ol nur etmiş alnında karar
İşbu nur ile olur gafil reşit
Han-ü hakan bay geda cümle şehit
Ermek üzere Mustafa'nın nuruna
Hamle eyler can verir yurt uğruna
Bir alından bir alına kaydı o
Cengiz'in Timur'un alnındaydı o
Fatih'in alnında raksan oldu
Sanma hiçbir anda noksan oldu o
Erdi umman üzre Hayreddin'e
Yine oydu yine oydu yine o
Her büyük alnına nur-u şehap
Türk'e her zulmette meş'al, mah-tap
Mümkünü yok başka kavme alına
Geçti böyle nice ay nice sene
Vakt erişti bin sekiz yüz seksene
Geldi çün ol rahmeten lil-alemin
Gitti nur anda karar etti hemin
Ger dilersiz bulasız oddan necat
Mustafa-ı ba-Kemal'e esselat
Ol Zübeyde Mustafa'nın anesi
Ol sedeften doğdu ol dür-danesi
Gün gelip oldu Rıza'dan hamile
Vakt erişti hafta-ü eyyam ile
Mustafa'nın gelmesi oldu yakin
Çok alametler belirdi gelmedin
Zulmet içre kaynayıp gitmişti Türk
Sanasın ol nuru kaybetmişti Türk
Dedi gördüm ol habibin anesi
Bir acep nur ki güneş pervanesi
Berk urup indi yatağa nagehan
Göklere dek nur ile doldu cihan
Nurdan bir parmak açtı bahre dek
Oldu Asya kıt'ası birden döşek
Biri tarih tuttu elden yat dedi
Gökte bir gök bayrak hali var idi
Tatlılaştı birden umman suları
Her biri bir yıldız almış tuğları
Zatar oldu atlı serdengeçtiler
Atları ummanı birden içtiler
Yer kesilmiş suyu geçti ordular
Birden etrafımda neevbet durdular
Bildim anladım ki ol halkın beyi
Eyledi tasmim cihana gelmeyi
Doğrulup yerden şehitler saf saf
Kalbe misli kıldılar evim tavaf
Yarılıp çıktı duvardan nagehan
Geldi üç hatun bana oldu ayan
Çevre yanıma konup konuştular
Mustafa'yı birbirine muştular
Biri Yavuz, biri Fatih bir Timur anesi
Dediler eşsiz bunun dür-danesi
Bu senin oğlun gibi kadr-i cemil
Bir anaya vermemiştir ol Celil
Mustafa'nın  Mustafa'sı doğmada
Müjde kim Türk'ün anası doğmada
Bu gelen Türk'ün yeni imkanıdır
Ger dilersiz bulasız şevk-ü necat
Mustafa'yı ba-Kemal'e esselat,
Der Zübeyde çünkü vakt oldu tamam
Kim vücude gele ol hayr'ü-l enam
Susadım gayet hararetten kati
Eyledim ret cam dolusu şerbeti
Kupkuruydu bende ol lahza ağız
Geldi Temris etti ikram-ı kımız
İçtim anı oldu cismim nura gark
Nur ile beynimde yoktu zerre fark
Geldi bir bozkurt ayağıyla revan
Arkamı sıvadı kuvvetle heman
Seyrederken dört yanım hayran ü lal
Şemsin emsali tulü etti Kemal
Türk elinde ruhlar oldu şadüman
An olup eşya bile bulmuştu can
Cümle zerrat-ı vatan etti seda
Çağrışuben dediler ki merhaba
Merhaba ey Türklüğün matlubu sen
Merhaba ey can-ı canan merhaba
Merhaba ey derd-i derman merhaba
Merhaba ey asi millet melcei
Merhaba ey inkılaplar menşei
Gözleri gözalnı hem bedr-i münir
Ey kamu düşmüşlere sen destigir
Ey gönüller derdinin dermanı sen
Padişaha karşı halk fermanı sen
Ger dilersiz bulasız şevk-ü necat
Can verin Türk'e ram olsun hayat
Çünkü doğdu tarihin bir tanesi
Cümle fatihler olup pervanesi
Birbirine müjdeleye her melek
Raksa girdi şevk-ü şadından felek,
Şevk ile yahşiye döndü her yaman
Hayretle düştü Zübeyde ol zaman
Gördü gitmiş ol havatin kimse yok
Görmedi oğlun tazarru kıldı çok
Artacaktı büsbütün derdi yası
Gördü kim bir köşede Türk atası
Kırmızı bir bezde görmüş bir beyaz
Anı takbil ile kılmış sefiraz
Debreşir dudakları söyler kelam
Anlayamazdım ne derdi ol hümam
Kulağım ağzına verdim dinledim
Söylediği sözü ol dem anladım
Der ki, ey bayrak yüzüm tuttum san
Milletim gelsin hemen benden yana
Halka bağlayıp gönülden himmeti
Der idi "va milleti va milleti va milleti"
Halka derdi tıfl iken eyyamını
Sen kocadın anmıyorsun namını
Gayrısıyle Türkte oldu böyle fark
Nura garkoldu bu yüzden garb-ü şark
Kim ki Türke baş olur hasmını kırar
Bilki  ol nur etmiş alnında karar
Ger dilersiz bulasız kalktan necat
Atatürk'e Atatürk'e esselat
Doğduğundan geçti beş on yıl zaman
Kargalardan hıfzedem derdi hemen
Dayısının tarlasında baklayı
Memleketten kara kuvvet kovmayı
Ol zamanda talim eylemiş meğer
Mustafa'yı Harbiye'ye verdiler
Hazır olsun millete imdat için
Hırsa geldi orda istibdat için
Uykusuz kaldı hürriyet aşkına
Tam erişti orda millet aşkına
Namına haketti tam buldu Kemal
Aklına koymuştu labüt ihtilal
Gün-begün ol ilmine ilm ekledi
Hizmeti üzre tam zamanı bekledi
Sabr-ı Eyyub üzre sabretti müdam
Ta ki gün gelsin vakt olsun tamam
Ger dilersiz bulasız şevk-ü necat
Azmedin de Türk'e ram olsun hayat
Ehl-i iz'an farkedü'ben şaşalar
Harbe girdi Ta'lat, Enver Paşalar
Kahra soktu, nara koydu milleti
Padişahın yoktu zerre kıymeti
Topla, zırhıyla revan oldu yola
Girmek üzre üç hasım İstanbul'a
Hasta inan Türk'ü kahra geldiler
Vah-ü eyvah Seddibahr'e geldiler
Alıman'ı, Osmanlısı amirlerin
Şaşuruben düştüler acze hemin
Mustafa miralaydı ol zaman
Sabrı bitti fiile başvurdu heman
Türk olan tam Türk olan tek amir o
Türk eriyle mucizata kadir o
Bi-kararlık ellere tasmim o
Ettiler hem orduyu teslim ona
Baş bulunca aslan oldu her nefer
Türk kazandı en sonunda tam zafer
Sanma ibret aldılar da kandılar
Sürdüler onu ondan kıskandılar
Vakt-ü saat ermemişti dinledi
Nerde bozgun varsa gitti önledi
Müttefikler pes dedi mağlup olup
Al-i Osman'ın günü etti gurup
Son hafidi çıktı korkak hem deni
Padişahın en lain en miskini
Döndü düşmanlar elinde bir kula
Üç hasım birden girip İstanbul'a
Şurda burda yok yere kan eyledi
Şehri masum Türk'e zindan eyledi
Ağlar oldu Türk olan büyük-küçük
Cümlenin bahtı siyah, boynu bükük
Bir seda yok diyebilsin doğrulun
Kerbela efganı var İstanbul'un
Bitti her şey zannedip kabrin eşen
Bitti her şey zannedip hainleşen
Payitahtın kaç münevver insanı
Bilmiyordu hangi kan Türk'ün kanı
Coştumu her kudretin üstündedir
Düşmanı kahreylemek kastindedir
Zerre toz kondurmayan imanına
Bir tek vardı halkı aşina
En siyah efkara dalmış her kafa
Halkı hakla bir görürdü Mustafa
Tam zamandı ihtilal intacına
Halk denen hakkın erip miracına
Ger dilersiz bulasız oddan necat
Can verin tek isteyin halka hayat
Gel berü ey aşk oduna yanıcı
Kendüyü maşuka aşık sanıcı
Dinle miyracı Kemal-i sen ayan
Aşık isen aşk oduna durma yan
Aşka ermişsen eğer şekvayı kıs
Bin dokuz yüz on dokuz on beş mayıs
Vakt-i miraç vuslat-ı halkın demi
Rehberi yok hem Bırakı bir gemi
Hem kuşanmak istemez hulle kemer
Söktü birden vurdu anı yerlere
İtibar halktı rütbe erlere
Bekliyordu halk onu bahtı siyah
Anlayuben hali ol Bahr-i Siyah
Dedi ulaş millete ya Mustafa
Muntazırdır anda eshab-ı cefa
Kimde kin aşkın nişanı vardürür
Akibet maşuka anı erdürür
Çalkanıp dört beş gün ol şah-ı harem
Geldi Samsun'a hemen bastı kadem
Anladı kim bitti her şey arkada
Marifet halkın habibi olmada
Ger dilersiz bulasız şevk-ü necat
Can verin tek isteyin halka hayat
Mustafa'dan önce sultana söven
Halkı hakla bir tutup her dem öven
Şehri terkle bir münasip dağ bulan
Halk aşık sultana asi olan
Erlere ol payitaht-ı bi-haya
Köhne devlet derdi: "Baği, eşkıya"...
Eşkıya ervahı karşı geldiler
Mustafa'ya izzet ikram kıldılar
Sanasın kim kan ve candan ses gelir
Hem Dadal'dan hem Kozan'dan ses gelir
"Gel aman, gel aman er oğlu er"...
Coşturuben sazını "Köroğlu" der
Terceman ehl-i cefanın aşkına
Türkü söyler Mustafa'nın aşkına
Sultan hain, bey sapıtmış çete var
Vakit tamam fırsat tamam hoş geldin
İstanbul'dan riya, müdara çıkar
Sen geldin orada hakka eş geldin
İsrafil'in suru sesin bu sabah
Emrindedir, Yunus, Seyrani, Emrah
Dağlardadır ben gibi binlerce gümrah
Başını kaybeden halka baş geldin
Köroğlu hayranın her eroğlu er
Emrinde bu millet dünya tepeler
Uzat parmağını çöksün tepeler
Oğlum, ustam, ağam hoş geldin
Her biri kutluladı miracını
Dediler "Giydin saadet tacını"
"Yürü kim meydan senindir bu gece
Sohbet-i türkan senindir bu gece
Ermedi evvel gelen bu devlete
Kimse layık olmadı bu rif'ate
Ruh-u halka ermek üzre gel beri
Sahib-i Mevlüt Süleyman rehberi
Rah-ı aşkda kim sakınır canını
Ol kaçar görse gerek cananını"
Bihurufü lafzü sayt ol ruhu halk
Mustafa'ya söyledi kim ver kulak
İyice bil mahbub-u matlubun benem
Sevdiğin can ile mağlubun benem
Gece gündüz durmayıp istediğin
N'ola kim görsem cemalin dediğin
Gel habibim sana aşık olmuşum
Kendimi ben sana bende kılmışım
Zatıma mir'at edindim zatını
Bile yazdım adın ile adını
Ol sevinçten sığmaz oldu kabına
Hali arzetti yakın ahbabına
Dediler ey kıble-i mühtac-ı halk
Kutlu olsun sana bu mirac-ı halk
Milletin olduğumuz devlet yeter
Hizmetin kıldığımız izzet yeter
Gel dilersiz bulasız oddan necat
Mustafa'ya Mustafa'ya esselat
Emr-i halk-ü hakkı intaç içre o
Kaldı gitti gayrı miraç içre o
Rah ile rehber hemen kaynaştılar
Her cihetten düşmana ulaştılar
Mucizata döndü her bir arbede
Arsa emsal oldu ol Kocatepe
Debredicek dudağın ol mahveş
Deprenirdi gökte hem ay hem güneş
Harta üzre ol şuaından gece
İğne düşse bulunurdu ey hoca
Sadrı nurundan karanlık geceler
Harbe yürüdü yiğitler, kocalar
Doğduğu gün bahre dönmüş parmağı
Kastedermiş Akdeniz'e varmağı
"Akdeniz! Bu, ilk hedeftir ordular!"
Ordular da kuş misali vardılar
Baş bulunca aslan oldu her nefer
Türk'e erdi tam zafer, eşsiz zafer
Düşmanından kurtarınca ulusu
Baktı hale bu ulular ulusu
Baktı Türk'ün mülkü hem harap
Anladı kim çare tek ti inkılap
Türk'e kan, iman, cesaret, bedel
Aldı garptan her ne var gerçek güzel
Kalkolup dine dehalet eyleyen
Hırsına imanı alet eyliyen
Gaspeden halkın o gün neyse varı
Bir takım ayet, hadis simsarları
Dini ihlal eyliyorlardı heman
Ol laiklik öyle çıktı ol zaman
Din ve halk kalsın deyü salim beri
Herkesin vicdanı hür andan beri
Ger dilersiz bulasız oddan necat
Mustafa'ya Mustafa'ya esselat...
Gel berü ey sahib-i aşk-ü vefa
Gel berü ey kalb-i irfan-ü sefa
İşbu firkat sözünü güş edelim
Akıtalım gözümüzden yaşları
Tazelensin bağrımızın başları
Ağlayup anın için görmez olan
Milleti bir çehrede oldur gören
Her kim ol insan için yaş indire
Yaşı halkın cümle derdin söndüre
Adet olmuştu Celal'e her seher
Bir haber salmak "Ey hayrü'l-beşer"
Ağlayu ağlayu ol derdli Celal
Saldı ashab içine bir gün  melal
Susalım biz söylesin Aşık Ömer
Kim bu vezn ile verilmez bu haber:
Yok gayri bizleri uyku dönek vay
Kime bel bağlıyak, kime dönek vay
Vay amansız ecel, alçak felek vay
Türklük yüreğini dağlasın gayri
Cihan da bizimle ağlasın gayri
Dereler denizler çağlar ağlayıp
En büyük en güzel en yiğit kayıp
Rabb'im de göz yaşı dökmezse ayıp
Türklük yüreğini dağlasın gayri
Cihan da bizimle ağlasın gayri
Ata'n gitti millet başın sağ olsun
Ölümü devir açsın yeni çağ olsun
Dağlar birer birer yanardağ olsun
Türklük yüreğini dağlasın gayri
Cihan da bizimle ağlasın gayri
Bakışları şimşek gibi çakardı
Yarını görürdü düne bakardı
Kürsüye çıktı mı arsa  çıkardı
Türklük yüreğini dağlasın gayri
Cihan da bizimle ağlasın gayri
Dönmüş denizler göz yaşı tasına
Dünya ortak çıkmış Türk'ün yasına
Her evden bir ölü çıkmışçasına
Türklük yüreğini dağlasın gayri
Cihan da bizimle ağlasın gayri
Gitti her ocağın söndü alevi
Yeryüzü dediğin bir ölü evi
Cihan türbe olsa almaz bu devi
Türklük yüreğini dağlasın gayri
Cihan da bizimle ağlasın gayri
Kaybını yıldızlar bile bileler
Kırıla kanatlar düşe yeleler
Kurt kuş duyup cenazesin kılalar
Yok gayri bizlere uyku dünek vay
Kime bel bağlıyacak kime dönek vay
Vay amansız ecel alçak felek vay
Türklük yüreğini dağlasın gayri
Cihan da bizimle ağlasın gayri
Ağla gözüm ağla yaşlar dil olsun
Kurumuş dereler baştan sel olsun
Çiçek kara açsın çayır kül olsun
Türklük yüreğini dağlasın gayri
Cihan da bizimle ağlasın gayri
En büyük en güzel en yiğit kayıp
Dereler denizler çağlar ağlayıp
Rabb'im de göz yaşı dökmezse ayıp
Türklük yüreğini dağlasın gayri
Cihan da bizimle ağlasın gayri
Her gittiği yere o şan verirdi
Aslan bakışını görse erirdi
Kaşları yeleden nişan verirdi
Türklük yüreğini dağlasın gayri
Cihan da bizimle ağlasın gayri
Bakışları şimşek gibi çakardı
Yarını görürdü düne bakardı
Kürsüye çıktı mı arsa  çıkardı
Türklük yüreğini dağlasın gayri
Cihan da bizimle ağlasın gayri
Her belayı önler arda atardı
Dermandı her derde hemen yeterdi
Babamızdı elimizden tutardı
Türklük yüreğini dağlasın gayri
Cihan da bizimle ağlasın gayri
Kaybını kuşlar bile bileler
Kırıla kanatlar sola yeleler
Kurt kuş duyup cenazene geleler
Türklük yüreğini dağlasın gayri
Cihan da bizimle ağlasın gayri
Millet Ata'n gitti başın sağ olsun
Ölümü devr açsın yeni çağ olsun
Dağlar birer birer yanardağ olsun
Türklük yüreğini dağlasın gayri
Cihan da bizimle ağlasın gayri
Gitti her ocağın söndü alevi
Yeryüzü dediğin bir ölü evi
Cihan türbe olsa almaz bu devi
Türklük yüreğini dağlasın şindi
Cihan da bizimle ağlasın şindi
Dönmüş denizler göz yaşı tasına
Dünya ortak çıkmış Türk'ün yasına
Her evden bir ölü çıkmışçasına
Türklük yüreğini dağlasın şindi
Cihan da bizimle ağlasın şindi
Gökler ağıtlardan titriyor kat kat
Düştü üstümüze gerilen kanat
Onsuz dünya yarım, insanlık sakat
Türklük yüreğini dağlasın şindi
Cihan da bizimle ağlasın şindi
O hep dolu tuttu boş atmadıydı
On beş yıl tek burun kanatmadıydı
Türklük yüreğini dağlasın şindi
Cihan da bizimle ağlasın şindi
Bizdendi sevinci bizdendi derdi
Biz uyurduk o bizleri beklerdi
Uyudu nöbeti bizlere verdi
Türklük yüreğini dağlasın gayri
Cihan da bizimle ağlasın gayri
Dönmüş denizler göz yaşı tasına
Dünya ortak çıkmış Türk'ün yasına
Her evden bir ölü çıkmışçasına
Türklük yüreğini dağlasın gayri
Cihan da bizimle ağlasın gayri
Gitti her ocağın söndü alevi
Yeryüzü dediğin bir ölü evi
Cihan türbe olsa almaz bu devi
Türklük yüreğini dağlasın gayri
Cihan da bizimle ağlasın gayri
Kaybını yıldızlar bile bileler
Kırıla kanatlar, düşe yeleler
Kurt-kuş duyup cenazensin kılalar
Türklük yüreğini dağlasın gayri
Cihan da bizimle ağlasın gayri
Gök düşsün toprağa, toza belensin
Gece, mezarına yıldız elensin
Şehitler doğrulsun nöbet dolansın
Türklük yüreğini dağlasın gayri
Cihan da bizimle ağlasın gayri
Dünya hem kahr olur, hem onu gömer
Yıldızlar kandildir semalar kemer
Sus boğulayazdın sus Aşık Ömer
Türklük yüreğini dağlasın gayri
Cihan da bizimle ağlasın gayri
Ruhu Türk'ten ta ebet ayrılmaya
Yoktu hacet bir vasiyet kılmaya
Tek halife tek münasip arkadaş
Millet ehliyetli hem seçmekte baş
Geldi derhal meclisi davet günü
İttifakla müntehaptı İnönü
Vardı kürsüye yerini yerini
Hali gördü ol Ata'nın yerini
Derd ile ah eyleyüben ol zaman
Doldu meclisin içi zar-ü figan
Meclis'e nazırdı ruh-u Mustafa
Bi-huruf-ü lafz-ü savt etti nida:
"Türk'te cevher işledim yıllarca ben
Biliniz; her biriniz bir parça ben
Kalbolundum hep size hiç kalmadım
Ölmedim ben ölmedim ben ölmedim"
Her birinin ruhu güş eyledi
Şevk-ü şadiye erip cüş eyledi
Başka fanilerle farkı gördüler
İnönü'de Atatürk'ü gördüler...
Ger dilersiz bulasız şevk-ü necat
Atatürk'e Atatürk'e esselat.


Ankaralı Aşık Ömer (Behçet Kemal Çağlar)”2

Atatürk'e tekbir./ Atatürk ekber!/ Atatürk ekber!/Ancak O var: Atatürk!/Evliya odur, peygamber odur, sanatkar...3

“Ulu Atam: Vatan esir iken, gönüller kara/ Sen büyük bir güneş, bir vatan oldun/ Bizi götürdün de bir ilkbahara/ Her şeyi yeniden yaratan oldun. B.K. Çağlar.”4

Atatürk Marşı'nın ilk dörtlüğü ise şöyledir: Tanrı gibi görünüyor her yerde/Topraklarda, denizlerde, göklerde/Gönül tapar kendisinden geçer de/Hangi yana göz bakarsa Atatürk.

M. Kemal'in ölümünün ardından gazetelere  yansıyan haberlerden  birinde şöyle denilmiştir: "Atatürk, senin için ölüm yoktur. Olamaz! Sen Türk'ün Tanrısısın! Tanrı hiç ölür mü?"5

"Tanrı ölmez, o dilerse görünür bir müddet."6

Mahmut Celal Bayar: "Atatürk'ü sevmek (milli) bir ibadettir."7

Atatürk'ün filozoflar, askerler, politikacılar ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile de karşılaştırılması yapılmıştır.

"Muhammed büyük bir mürşit, Aristo alemşümul bir filozof, İskender muhteşem bir asker, Bismark yaman bir siyasi, Lenin dehhas bir inkılapçı, Danton sehhar bir hatip ve fakat M. Kemal bir fevkaadehadır."8

“Atatürk, tarihin büyük simaları içinde en çok kimleri beğenirdi? 1924 Mart’ının 3’üncü günü Meclis kürsüsünde hilafet nutkunu söyleyerek Meclis’te Yavuz Selim’den hep ‘Hazreti Yavuz’ diye bahsetti. En çok takdir ettiği kumandan Timur’du. ‘O sizin yerinizde olsa yaptıklarınızı yapabilir miydi?’ diyene ‘Bunu bilmem, fakat ben onun yerinde olsaydım yaptıklarını yapamazdım’ dedi. Fakat yeryüzünde kendisinin en hayran olduğu kimse şüphesiz ki Muhammed’dir. Onun devlet kurmadaki şefliğine hayrandı. Hiç yoktan devlet kurmak... Kendi yaptığı iş de bu bakımdan ona benzemiyor mu?”9

Ölümü üzerine: “10 Sonteşrin 1928 Perşembe Günü Atatürk, artık bu vatanın her yerinde bulunduğu için hiçbir yerinde ayrıca tecelli etmek istemeyen, sesini her dinleyenin gönlünde duyduğu için bir ağızla hitaba lüzum görmeyen Tanrı-Türk olmuştur.”10

“İlah Oldu: İnsan değil canlı bir tarihti o/Dünyayı yıldıran bir fatihti o/Et, kemik ve kandan bir heykeldi o/Şimdi ilah oldu ve yükseldi o. M. Vahdet Sungur.”11

Ayrıca M. Kemal'le Napoleon, Büyük İskender, Büyük Petro, Anibal, Sezar, Washington, Roosevelt, Mussolini ve Hitler'in karşılaştırılmalarının yapıldığı M. E. Bozkurt’un “Atatürk İhtilali” isimli eseri'ne de bakılabilir.

Şevket  Süreyya Aydemir gelinen noktayı itiraf ederek şöyle yazar: "İnkılabımızı oturtmaya ve Atatürk'ü putlaştırmaya mecburduk. Ama şimdi size itiraf edeyim, kitabımda da yazdım: Kahraman putlaştığı zaman ölür."12

Bu tarz haber ve yazılar sadece geçmişten kalan cumhuriyetin ilk yıllarında kullanılmış ifadeler değildir aksine çağdaş yazarlarda dile getirmektedir. 17.11.99 tarihli Radikal Gazetesi'nde Perihan Mağden imzalı bir yazı da şunlar aktarılmaktadır:

Birkaç zamandır kara kara Ultra-Kemalist Türk gençliğini düşünüyorum. "Bu bir ideoloji değil işte, bu bir din" diyecek kadar kaygılanarak. Evin içinde de nedenlerim var. Beş buçuk yaşındaki kızım anasınıfı denilen, ilkokula başlamadan gidilen sınıfta.

"Arkadaşım Anıtkabir'e gitmiş. Aslanlı Yol'u görmüş," diye geliyor eve. Şimdi onun da hayatta en gitmek istediği yer, Anıtkabir.

"Anne Atatürk mü Allah'ı yarattı; Allah mı Atatürk'ü? diye soruyor bir gün.

Bir başka gün "Anne, Allah Baba Atatürk'ten daha güçlü ama; değil mi? diyor." Arkadaşım, Atatürk Allah Baba'dan daha güçlü dedi. Ben de HAYIR! dedim. Hayır!


Beş buçuk yaşında, kızım böyle bir 'din eğitiminden' geçmeye başladı.

Her gün yeni bir marş öğrenerek eve dönüyor.”13

Bir yabancı gözüyle çağdaş Türkiye: “Güçlü bir gölge, devletçe desteklenen bir kült haline dönüşen bir efsane, Türkiye’de hayatın her alanını sarıyor. Bu, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu ve Türkiye’de hemen hemen bir ilah olan Mustafa Kemal Atatürk’ün gölgesi. Atatürk kültünün Ankara’da gömülü olduğu ve hayattayken kullandığı eşyaların sergilendiği Anıtkabir’de bir katedrali; ülkenin birçok yerinde gecelediği, konuşma yaptığı ve yemek yediği düzinelerle ev ve odadan oluşan kiliseleri; ülkenin en ücra köşelerine kadar yayılan sayısız portre, büst ve heykelden oluşan ikonaları ve kutsal edebiyatı, yani yaptığı işlerin hayranlıkla anlatıldığı düzinelerle kitap var... Türk kanunları Atatürk’ün eleştirilmesini yasaklıyor. Bu kısıtlamalar yanında bir dizi sosyal ve siyasal tabu Türk bilim adamlarının Atatürk’ün hayatı ve yaptığı işler konusunda objektif bir değerlendirme yapmalarını hemen hemen imkansız kılmakta.”14

İlk M. Kemal Heykelinin Açılması, İstanbul Sarayburnu, 4.10.1926

Mustafa Kemal’in ilahlaştırılması da en basit putperestlik yoluyla olmuştur. Mustafa Kemal Türk’ün dinini ve tapınacakları varlığı işaret ettiği bir konuşmasında şunları söylemektedir:

“...Çobanlar güneş, bulut ve yıldızlardan başka bir şey bilmezler. Yeryüzündeki köylüler de ancak bunu bilirler. Çünkü mahsulat havaya tabidir. Türk, yalnız tabiatı takdis eder... Ben bu muammayı kabul edemem. Takdise layık, ancak cemiyet-i beşeriyenin reisi olan kimsedir!”15

Mustafa Kemal, Türk Milletinden ulularının heykellerini dikerek, hatıralarını dünyaya ilan etmelerini istiyor: “Münevver ve dindar olan milletimiz, ilerlemenin vasıtalarından biri olan heykeltıraşlığı en son derecede ilerletecek ve memleketimizin her köşesi ecdadımızın ve bundan sonra yetişecek evlatlarımızın hatıralarını güzel heykellerle dünyaya ilan edecektir.”16

5 Ağustos 1935 tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nde yer alan bir haberde şöyle denilmektedir: "Atatürk yarım bir ilahtır; Türklerin babasıdır. Hiçbir devlet şefi için hayatında bu kadar heykel dikilmemiştir; ne Mussolini'nin ne Hitler'in, ne de Lenin'in anıtları onunkilerle ölçüşemez."17

“...BBC Radyosu, ‘Dünyanın 100 komik olayı’ diye bir röportaj serisi neşretti. Bunlardan birisi olarak da, bizim Türkiye’de 19 Mayıs bayramı münasebetiyle Samsun’da bir generalin, büstün karşısında selam durması gösterilmişti. Yani şimdi bu, bir insana hürmet değildir. Bir tapmadır. Adına ister çağdaşlık deyin, ister gericilik, ister yobazlık deyin, değişmez. Böyle demekle bir insana hakareti de kasdetmiyoruz. Ama meselenin, vakıanın aslı, esası budur.”18

“Bir devlet adamının heykelinin dikilmesi onun anısına olan saygının ulusal bir ifadesidir. Dünyada Atatürk kadar heykeli dikilmiş bir ikinci devlet adamının bulunduğunu sanmıyorum. Ama Atatürk heykelleri ile ilgili en çarpıcı gerçek bu değil, bu heykellerin yapımındaki özensizliktir. Bu heykellerin bir çoğu o kadar ona benzemiyor ve o kadar çirkin ki, anısına saygı duyulduğu için değil; sadece bir formaliteyi yerine getirmek için oraya dikildikleri izlenimi veriyorlar insana.”19

Altı Ok’un Anayasaya Sokulması (5.2.1937)

Cumhuriyet Halk Partisi'nin 4. Kurultayında (1935) Parti'nin Genel Sekreteri Recep Peker şöyle der: "Türkiye Cumhuriyeti bir parti devletidir." Bundan sonra değişmez genel başkanlı, genel sekreteri İçişleri bakanı, valileri il başkanı olan bir parti devletine vücut verilmiştir." Cumhuriyet Halk Partililer (yani Kemalistler) bu devlet düzenine 'demokrasi' demektedirler.20

Bu konuda kendini resmi ideolojinin dışında sayan –ne yazık ki dışına çıkamayan- Baskın Oran anlamsız bir polemiğe girmekte ve bir kelime oyununa baş vurarak devletin parti denetimine girmediğinden, aksine partinin devlet denetimine girdiğinden dem vurmaktadır! Oysa o dönemler için partinin devlet denetimine girmesiyle, devletin partinin denetimine girmesi arasında –kendi deyimiyle partinin ideolojik amaçlarla donanmış olması hasebiyle- çok ciddi bir farklılık bulunmamaktadır.21

"Cumhurbaşkanı Atatürk, sadece adı kalan Halk Partisi'nin Genel Başkanlığı da dahil olmak üzere, tüm siyasal ve sosyal kuruluşların ve güçlerin başı, yani şefi olduğundan, artık devlet başkanlığı ve cumhurbaşkanlığı deyimleri, hatta Atatürk adı bir yana bırakılarak sadece 'Şef' deyimi kullanılmıştır... Celal Bayar'ın okuduğu uzun hükümet programında 'Şef' deyimi o kadar çok ve o kadar sık kullanılmıştı ki..."22

Cumhuriyetin 75. yılının sonlarında kaleme alınan bir kitapta Ali Osman Eğilmez cumhuriyetin altı okunun bugün görünen tarafıyla –üzerinde uzun tartışmalar olacağa benzer-  gerçek manasını yazıya döküyor ve altı oku şu şekilde açıklıyor:

1- Cumhuriyetçilik: Apoletli ve apoletsiz bürokrasi ile cübbeliler oligarşisi.

2- Halkçılık: Yönetilenlerin eşitlik, imtiyazsız sınıfsız kaynaşmış kitle iddialarıyla oligarşi tarafından yönetilmesini sağlamaya yönelik ilke.

3- İnkılapçılık: Ülkeyi 50-60 yıl öncesine, tek parti totalitarizmine zorla döndürme. Geriye götürme yönüyle inkılapçılık=irtica diyebiliriz.

4- Laiklik: Din karşıtlığı. Türkiye’de sistemleştirilen din karşıtı pozitivist ve materyalist din.

5- Devletçilik: Totalitarizmin ekonomi dahil bütün kesimlerde hakim olması fikri.

6- Milliyetçilik: Türkler dahil bütün kavimleri “Atatürk milliyeti” denilebilecek sentetik-uydurma bir milliyet haline getirmek.”23

Her fırsatta 6 umde diye ortalığı inleten, parti bayrağında bu ilkelere yer veren C.H.P, çok partili hayata geçişin ardından yapılan seçimlerde (1950) D.P’nin halk arasındaki itibarını görüp, seçimleri kaybedeceğine kanaat getirmesinin ardından seçim beyannamesinde “Tek parti devrinin icabı sayılarak Anayasaya sokulmuş olan 6 umdeyi oradan çıkaracağız” vaadini savunmuş ama yine de seçimi kazanamamıştır.24

Buraya kadar naklettiklerimizden, Kemalizm/Atatürkçülük şeklinde zuhur eden bu yapılaşmanın; "halka rağmen, halk adına, halk için!" hareket eden önceleri bir ideoloji daha sonra ise kutsallaştırılan bir din olduğu, cumhuriyetin halk tarafından kurulmadığı ve dahi çoğunluk tarafından kurulmadığı da ortaya çıkmaktadır. Aksine cumhuriyet, devrimin diğer inkilaplarında söz konusu olduğu gibi toplumsal bir mutabakat söz konusu olmaksızın hatta toplumun haberi olmaksızın, “batılılaşma yanlısı küçük askeri bir elit kadro” tarafından kurulmuştur. Seçme seçilme hakkı, çok partili hayat denemeleri gibi göstermelik yeniliklere karşın M. Kemal tarafından kurulan cumhuriyetin demokrat bir vasfı da bulunmamaktadır. İdeolojileştirme ve dinleştirme faayetleri cumhuriyetin ilk dönemlerinde elit bir kadro tarafından gerçekleştirilirken, bu deönemdeki halka rağmen, halk için politikaları ve uygulamaları sebebiyle toplumun tepkisini çeken Kemalist/Atatürkçü kesim artık bu işin devam ettirilmesini A.P., D.P., ANAP, D.Y.P., R.P. ve AKParti eliyle sağ iktidarlara devretmiştir. Bugünlerde 29 Ekim ile başlayan ve 10 Kasım ile tavan yapan AKParti’nin Kemalist/Atatürkçü açılımı da –üstelik 1920 ortamında değil 2017’de- bu devir-teslim politikalarının bir devamı ve gereğidir.



Alıntı yapılan: dipnotlar
1- Abdurrahman Dilipak, Bir Başka Açıdan, Kemalizm, 34.

2- Abdurrahman Dilipak, Bir Başka Açıdan, Kemalizm, 391-404.

3- Atatürk. Betin, 1956.

4- Abdurrahman Dilipak, Bir Başka Açıdan, Kemalizm, 34.

5- Yarım Ay, sayı11, İs İkinci Teşrin, 1938'den aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, 133.

6- N. Tevfik, 12.13.15 İkinci Teşrin, 1938'den aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, 133.

7- Celal Bayar, Atatürk, Büyük Şefin; Hususi-Askeri- Siyasi Hatıraları.

8- Suat Tahsin, Türkiye Cumhuriyeti ve Haliki G. M. Kemal, 1933.

9- İsmail Habib Sevük’ten aktaran, Abdurrahman Dilipak, Bir Başka Açıdan, Kemalizm, 164.

10- Abdurrahman Dilipak, Bir Başka Açıdan,  Kemalizm, 376.

11- Abdurrahman Dilipak, Bir Başka Açıdan, Kemalizm, 405.

12- A. Dilipak, Bir Başka Açıdan Kemalizm, 387.

13- Perihan Mağden, Radikal Gazetesi, 17.11.99.

14- Stephan Kinzer, The New York Times, 3 Ekim 97.

15- Atatürkün Söylev ve Demeçleri, 3/124-125.

16- Atatürkün Söylev ve Demeçleri, 2/66.

17- D. Mehmet Doğan, Batılılaşma İhaneti, 84; Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, 132.

18- Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, Belgeler Gerçekleri Konuşuyor, 5/132.

19- Metin Münir, Yeni Binyıl, 1 0cak 2000.

20- D. Mehmet Doğan, Kemalizm, 102.

21- bkz: Baskın Oran, Atatürk Milliyetçiliği, 180-181.

22- M. Goloğlu, Tek Partili Cumhuriyet, 220.

23- Ali Osman Eğilmez, Brifing’deki İrtica, 114.

24- bkz: Emin Türk Eliçin, Kemalist Devrim İdeolojisi, 40.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1115
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: CUMHURİYETİN TARİHİ ARKA PLANI!
« Yanıtla #8 : 20.11.2017, 15:15 »
Dini Türk(çe)leştirme Tarihi

Bismillahirrahmanirrahim,

Konu bütünlüğüne katkı sağlayacağı düşüncesiyle, daha evvel müstakil olarak forumda yayınladığımız "Dini Türk(çe)leştirme Tarihi" başlıklı araştırmamızı burada toplu olarak veriyoruz. Ardından "Devrim Dönemi Türk Aydını ve Yabancılaşmanın Boyutları" ve Kemalizm'in, Türk aydınına yüklediği görev ve oluşturulmak istenen ulus devletin dinamikleri arasında zikredebileceğimiz ortak tarih, ortak coğrafya, ortak dil, ortak din vb çalışmalara işaret edeceğiz. Bunların ardından da, muasırlık, medenilık, özgürlükçük kıstası olarak tabir edilen demokrasinin bu topraklardaki tatbikatını gözler önüne serecek olan "TC'de Demokrasi, Muhalefet ve Partiler(i Kapatma) Tarihi" başlıklı araştırmamıza yer vereceğiz inşallah.

Yakın Türk tarihine gözattığımızda cumhuriyet döneminde kimi zaman devlet politikası olarak, "dinde reform" adı altında birçok "İslam'ı Türk(çe)leştirme" faaliyetinde bulunulduğuna şahitlik etmeyiz. Muhtelif zamanlarda ortaya çıkan reformcular, ortaya attıkları birçok iddia ile İslam'ın, Türk'ün Dini olduğu safsatasını topluma empoze etme gayretine girmiştir. Dönem dönem, devlet erkanı, batılılaşma sevdalısı aydın (!) ve entellektüeller ve çok az da olsa halk arasında taraftar bulan dinde reform hareketleri neticede toplumun değer ve yargılarına hatta -temeli olmasa da İslam iddiası altında- inancına yabancı bulunması sebebiyle kimi zaman da reform adı altında ortaya atılan saçmalıklar sebebiyle uygulama alanına sokulamıştır.

Cumhuriyetin kuruluş yılllarından günümüze kadar ortaya atılmış "Dini reform"ları "Dini Türk(çe)leştirme Tarihi" başlığı altında ele alarak tanıtmaya çalışacağız. Başarıya ulaştıracak olan Allah'tır!..

Ziya Gökalp ve Dini Türkçülük

Türkçülüğün ideologlarından Ziya Gökalp tarafından cumhuriyet döneminin ilk dinde reform tasarısı gündeme getirilmiştir. Ziya Gökalp meşhur Vatan şiirinde1 ve Türkçülüğün Esasları isimli kitabında bu meseleye dair fikir, öneri ve temennilerini şu sözlerle serdetmiştir:

                      Bir ülke ki camiinde Türkçe Ezan okunur.
                      Köylü anlar manasını namazdaki duanın...
                      Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur’an okunur.
                      Küçük, büyük herkes bilir buyruğunu Huda’nın...
                      Ey Türkoğlu, işte senin orasıdır vatanın!2

“Dini Türkçülük, din kitaplarının ve hutbelerle vaazların Türkçe olması demektir. Bir millet, dini kitaplarını okuyup anlayamazsa, tabiidir ki dinin hakiki mahiyetini öğrenemez. Hatiplerin, vaizlerin ne söylediklerini anlamadıkları surette de ibadetlerden hiçbir zevk alamaz. İmam-ı Azam hazretleri, hatta, namazdaki surelerin bile milli lisanda okunmasının caiz olduğunu beyan buyurmuşlardır. Çünkü, ibadetten alınacak vecd, ancak okunan duaların tamamiyle anlaşılmasına bağlıdır. Halkımızın dini hayatını tedkik edersek görürüz ki, ayinler arasında en ziyade vecd duyulanlar, namazlardan sonra anadiliyle yapılan deruni ve samimi münacaatlardır. Müslümanların camiden çıkarken büyük bir vecd ve itminan ile çıkmaları, işte her ferdin kendi vicdanı içinde yaptığı bu mahrem münacaatların neticesidir.

Türkler'in namazdan aldıkları ulvi zevkin bir kısmı da yine anadiliyle inşad ve terennüm olunan ilahilerdir. Bilhassa Teravih namazlarını canlandıran amil, şiir ile musikiyi cami olan Türkçe ilahilerdir. Ramazanda ve sair zamanlarda Türkçe irad olunan vaazlar da halkta dini duygular ve heyecanlar uyandıran bir amildir.
 
Türkler'in en ziyade vecd aldıkları ve zevk duydukları bir ayin daha vardır ki, o da Mevlüd-i Şerif kıraatinden ibarettir. Şiir ile musikiyi ve canlı vak’aları cem eden bu ayin, dini bir bid’at suretinde sonradan hadis olmakla beraber, en canlı ayinler sırasına geçmiştir.

Tekkelerde Türkçe yapılan zikirler esnasında okunan Türkçe ilahilerle nefesler de büyük bir vecd menbaıdır.

İşte bu misallerden anlaşılıyor ki bugün Türkler'in ara sıra dini bir hayat yaşamasını temin eden amiller, dini ibadetlerin arasından eskiden beri Türk lisanıyla icrasına müsaade olunan ayinlerin mevcudiyetidir. O halde dini hayatımıza daha büyük bir vecd ve inşirah vermek için, gerek -tilavetler müstesna olmak üzere- Kur’an-ı Kerim’in ve gerek ibadetlerle ayinlerden sonra okunan bütün dualarla münacaatların ve hutbelerin Türkçe okunması lazım gelir.”3

Bu eserin imzalı bir nüshası Mustafa Kemal’e takdim edilmiştir.4

Mustafa Kemal ve Türk Dini

1932 yılında gerçekleştirilen "İslam’ın Türkleştirilmesi Projesi" müzakere edilirken Reşit Galip ile Mustafa Kemal karşılıklı konuşurlar. Mustafa Kemal, Türkler’in ibadetlerini anadilde yapmaları gerektiğinden bahseder. Sofrada bulunanlardan biri söze atılıp, “Efendim, Türklerin milli dini Şamanlıktır. Şaman dininin bütün duaları Türkçe’dir” diyecek olur ve fakat Atatürk hemen şu sözlerle onu tersler: “Ahmak! Müslümanlık da Türk’ün milli dinidir!..”5
 
Falih Rıfkı Atay Mustafa Kemal'in en fazla gerçekleştirmek istediği şeyin dinde reform olduğundan bahseder: "(Mustafa Kemal Atatürk’ün) son dileği, ezandan başka ibadetleri de Türkçe yaptırmak ve Türk kafasını Arap kafası köleliğinden(!) kurtarmaktı. Türk Ocağı’na gittiğimiz gün, Kur’an’ı Türkçe’ye çevirmek konusunu açtı idi. Orada bulunan Kazım Karabekir (şöyle dedi):

-Kur’an-ı Azim'üş şan Türkçe’ye çevrilemez, Paşa hazretleri!

-Niçin çevrilemez efendim? Bu sözünüz, ‘Kur’an’ın manası yoktur!’ demektir.

-Hayır efendim ama, mesela ‘Elif-Lam-Mim’...Ne diyeceğiz buna?

-Ne demektir ‘Elif-Lam-Mim’?

-Meçhul efendim...

-Öyle ise karşısına bir sıfır koyar, çevirmeye devam edersiniz."6

“Atatürk ibadet devrimine ezan ve namaz’ı Türkçeleştirmekle başlamıştı. Gerçekte verdiği ilk emir, ezan ve namaz’ın Türkçeleşmesi idi. Muhafazakarların sözcülüğünü yapan İnönü, Atatürk’e yalvarmış, ‘Önce ezanı Türkçeleştirelim, sonra namaza sıra gelir’ demişti. Arkadan dil ve Kur’an metni meseleleri çıkıp ‘namazın Türkçeleşmesi’ gecikti idi. Atatürk sağ kalsaydı, ‘ibadet reformu’ olacağında da şüphe yoktu.”7
 
“...Bay Hikmet Bayur’a haber vereyim ki Atatürk sağ kalsaydı, çoktan Kur’an da Türkçe okunacaktı. Bu işi, önceleri bir metin meselesi, sonra da dil çalışmalarının bitmemiş olması, geciktirmiştir. Tarihi doğru öğrenmek isteyenler için hakikat budur!”8


"Türk İnkılabı Karşısında Müslümanlık" Anketi

1928 Mayıs’ında Milli Mecmua’da "Türk İnkılabı Karşısında Müslümanlık" adlı bir anket yapılmış ve ankette şu suallere yer verilmiştir:

1- Din, içtimai hayata lazım mıdır, değil midir? Asrımızın ilmi, ahlaki, bedii inkişaflarına rağmen dini hayat zaruri midir, değil midir?

2- İslam dininin tekamül ve inkılâb kabiliyeti var mıdır, yok mudur?

3- Varsa o inkılabı yapacak kimlerdir?

4- Hrıstiyanlık karşısında Müslümanlığın ahlaki hüviyeti nedir?

5- Müslümanlıkta inkılâb esasları ne olabilir?9

1928 Dini Islah Proje ve Beyannamesi

Yine 1928 yılında Dini; Türk(çe)leştirme, günün şartlarına uydurma(!) ve hatta geri kalmış bütün kavimler için örnek olma(!) prensibinden hareketle ibadet biçiminde, ibadetin dilinde, ibadetin görünüşünde ve ibadetin ideolojisinde topluma öneriler içeren "Dini Islah Proje ve Beyannamesi" başlığı ile bir beyanname yayınlanmıştır.

Sözkonusu proje ve beyanname (Köprülüzade) Fuad (Köprülü) başkanlığında oluşturan kurul tarafından gerçekleştirilmiştir. Ancak İsmail Hakkı (Baltacıoğlu) tarafından yazılmış olup, kurulun olmadığı ve dolayısıyla diğer imzası bulunan kimselerin olaydan ancak gazetelere yansıdıktan sonra haberdar oldukları ve bir emr-i vaki neticesinde yorum yapamadıkları iddiaları da ortaya atılmıştır. Bu iddialar için kurul üyelerinden Yusuf Ziya (Yörükan) ile yapılan konuşmaya bakılabilir.10
 
"1928 Dini Islah Proje ve Beyannamesi" kapsamında uygulamaya yönelik dört öneri bölümü bulunmaktadır:

a- İbadet biçiminde: İbadetin oturularak yapılması önerildikten sonra: “İbadet yerlerinde sıralar, elbiselikler yapılmalı ve temiz ayakkabılarla girilmesi desteklenmelidir. Bu, dinsel reformun ibadete ilişkin sağlık koşuludur.”

b- İbadetin dilinde: İbadetin dili Türkçe olmalıdır. Ayetlerin, duaların, hutbelerin Türkçe biçimleri kabul edilmeli ve kullanılmalıdır.

c- İbadetin görünüşünde: İbadetin son derece güzel, coşturucu bir biçimde yapılması sağlanmalıdır...Ayrıca ibadet yerlerine müzik aletlerinin girmesi de gereklidir. (Buralarda) dinsel müzik niteliğinde çağdaş ve enstrümantal müziğe kesinlikle gereksinim vardır.

d- İbadetin ideolojisinde: Hutbelerin basılı biçimleri yeterli değildir. (...) Hutbelerde önemli olan, doğrudan doğruya dinsel olan değerler ve felsefi içeriktir. Bunu verebilecek olan insanlar, güzel konuşmada yetkin din bilginleridir. (...) Bunların dışında yapılacak iş, din edebiyatının ve din felsefesinin kurulmasıdır. Önemli olan şey, Kur’an’ın ve İslam dininin insani ve mutlak iç yüzünü gösterir felsefi bir araştırmadır. (...)

Böylece yeni Türkiye, din alanında yalnız bir vicdan uyanışını değil, bütün esir ve geri olan İslam kavimlerinin hürriyet ve gelişiminin de yol göstericisi olacaktır.

İmzalar: Köprülüzade Fuad, İsmail Hakkı (Baltacıoğlu), İzmirli İsmail Hakkı, Halil Halit, Halil Nimetullah (Öztürk), Mehmet Ali Ayni, Şerafettin (Yaltkaya), Arapkirli Hüseyin Avni, Hilmi Ömer, Yusuf Ziya (Yörükan)

1932 İslam’ın Türkleştirilmesi Projesi

Bu projeye temel teşkil eden tez –dinin Türkçeleştirilmesi üzerine gösterdiği yoğun gayret ve üstün başarı ile Mustafa Kemal tarafından ödüllendirilerek Maarif Vekili tayin edilen- Aydın mebusu Dr. Reşit Galip tarafından kaleme alınan ‘Müslümanlık: Türk’ün Milli Dini’ adlı çalışmadır. Bu çalışmada esas olarak adından da anlaşıldığı üzere İslamiyet’in Türk’ün Milli Dini olduğu üzerinde durulmuştur. Milli Dinin Peygamberi Hz. Muhammed’in de Türk olması gerekiyordu. Dr. Reşit Galip bu vazifeyi üzerine almıştı ve yaptığı araştırmalar sonucunda Hz. İbrahim’in aslen Sümer soyundan geldiğini ispatlıyor (!) ve dolayısıyla Hz. Muhammed’in de Türk olduğu sonucuna varıyordu (!).

Bilindiği üzere Türk Tarih Tezi ile Sümerlilerin Türk oldukları varsayılmıştı. Bu varsayımda katkısı olanlardan en başta geleni Dr. Reşit Galip olmuştur. Şöyle ki; I. Tarih Kongresi’nde verdiği tebliğinin sonuç bildirgesinde şöyle demektedir:

“1- O zamana kadar Sami ve yerli olduğu sanılan Mezopotamya medeniyeti yerli sayılması imkansız ve çok daha kadim, Sami olmayan bir ırkın malıdır.

2- Bu ırk ve bu medeniyet Orta-Asya'dan gelmiştir.

3- Bu medeniyetin mümtaz mümessilleri olan Sümerler, bazı muasır yabancı müelliflerin şimdi, çok tekrar etmek istemedikleri bir ıstılah ile Turanlı, bizim daha doğru tabirimizle ‘Türk’ ırkındandırlar.”11

Hz. Muhammed’in Türklüğünün ispatını ise şu şekilde yapmaktadır:

“1- Hz. Muhammed, müsta’reb Araplardan’dır; yani Arabistan’a şimalden (kuzeyden) gelen bir soydandır. Araplar ise Sami soyundandır. Eğer şimalden gelen soy da Sami olsa, onlara müsta’reb (Araplaşmış) gibi ayrı bir ırk adı verilmesi icab etmezdi.

2- Hz. Muhammed evlad-ı İsmail’dendir. Daha açıkçası evlad-ı İbrahim’dendir. Hz. İbrahim Babil halkındandır. Hz. İbrahim’in yaşadığı devrin Nemrud’u, Sümer ülkesine zorla giren Sami soyuna mensuptu.”12

Tanrıya ibadet meselesine de değinen Reşit Galip, ilah’ın kendisine ait bir dili olmadığını, O'nun dilinin, kendisine ibadet eden insanın en tabii vasıtası olan anadili olduğunu söylemiş ve tezinin en önemli aksiyonlarından birini öne sürmüştür: “Şu halde din, dil vasıtasıyla insanın milliyetine girmektedir. Burada din, mili bir unsur oluyor. Binaenaleyh din, milliyetin birbirinden ayrılmaz bir parçasıdır.”

“Bu aşamada din millileştirildi. Ardından sırasıyla Hz. İbrahim, Hz. Muhammed ve alimler İmam-ı Azam Ebu Hanife, İmam Buhari, İbni Rüşd, soyadı Arabi olmasına rağmen Muhyiddin-i Arabi13...Türkleştirilir. Ve son bölümde Arap dilini de esasen Türklerin inkişaf ettiklerini uzun uzun anlatan tez sahibi, Türklerin, Müslümanlığı terakki ettirdikleri savı ile tezini sonuçlandırır. Bu tezi dikkatle okuyup, içeriğine vakıf olan Mustafa Kemal, tezin üzerine bazı ilave ve eklerle katkıda bulunur.”14

Cumhuriyetin ilk döneminde Dinin Türkçeleştirilmesi’ne dair uygulamalar

1926 Ramazanı  İlk Türkçe namaz (Türkçe namaz kıldırılması münferiden Cemaleddin Efendi’ye has idi. Cemaleddin Efendi görevinden alınmış, ancak müderrislik maaşı kesilmemişti.)

18 Ocak 1932  İlk Türkçe mersiye

22 Ocak 1932  İlk olarak bir  surenin (Yasin Suresi) makamlı –rast makamı- bir şekilde Türkçe okunması

24 Ocak 1932  İlk olarak bir camide Türkçe Kur’an okunması

29 Ocak 1932  İlk Türkçe Tekbir

30 Ocak 1932  İlk Türkçe Ezan okunması

1 Şubat 1932  İlk olarak bir surenin (Muhammed Suresi) Cuma günü ‘hutbe’ tarzında okunması

3 Şubat 1932  Türkçe ilahi okunması

6 Şubat 1932  Hatim Duası’nın Türkçe okunması

Ayrıca yine bu dönemden 1950’lere kadar sürecek olan Arapça Ezan ve Kamet okuma yasağı, radyolarda dini program yayınlanması yasağı, hac yasağı gibi birçok yasaklama da uygulamaya konulmuştur.


İdeal Türkiye İçinde Dinde Reform

Dinin Islahı ile ilgili bir başka büyük reform(!) ise Osman Nuri Çerman tarafından 1949-1950 yıllarında gündeme getirilmiş olan ve Cumhuriyet Halk Partisi'nin Büyük Kurultayında, devlet ve hükümet başkanları ile cumhuriyet senatörleri ve milletvekillerinin huzurunda takdim edilen "Dinde Reform ve Kemalizm" başlıklı elliüç maddede özetlenen "Yeni İslam(!)" projesidir. Bu proje daha sonra 1956'da "İdeal Türkiye İçinde Dinde Reform" adıyla kitaplaştırılmıştır. Bu projeyi şu esaslar şekillendirmektedir:

a- İbadet dili Öz-Türkçe olacaktır. (Hafızlık ve Arapça okuma-yazma ülke sınırları içerisinde yasaklanacaktır.)

b- Kur'an özeti çıkarılacak ve tüm ibadetlerde bu özetten pasajlar okunacaktır. (bilime uygunluk, devletsel çıkarlara uygunluk, Kemalizm'in ruhuna uygunluk...esas alınacaktır.)

c- Kur'an'a yeni ayet ve sureler eklenecektir. (Atatürk'ün Nutuk ve Söylev ve Demeçleri'nden derlenecek vecizeler ayet, pasajlar da sure olacak, Türkiye'de uygulanan medeni ve cezai ahkam da sureler olacak ayrıca Temizlik Suresi, İstiklal Ülküsü Suresi, Askerlik ve Kahramanlık Suresi, Turizm ve Ticaret Suresi, Yasalara Saygı Suresi, Vergi Suresi...gibi birçok sure, namazlarda, Cuma günü hutbede ve diğer ibadetlerde  okunacaktır.)

ç- Namazlar –farz, sünnet, vacip olsun- cemaatla ve günde iki defa –sabah ve akşam- kılınacaktır. (namaz rik'atleri sekizi geçmeyecektir.)

d- Oruç tutmak ya da tutmamak serbesttir. (askerler, öğretmenler, çiftçiler gibi devletsel ödevleri olan kimseler için oruç tutmak yasaktır.)

e- Kur'an Kursları kapatılacak, İmam Hatipler halk eğitim lisesi haline getirilecek, din dersleri -adı görgü ve ahlak dersleri olacak- haftada iki saat olacaktır. Diyanet İşleri Başkanlığı, Halkı Eğitim ve Yetiştirme Başkanlığı adını alacak dinle ilgili kararlar diyanet işleri, ilahiyat fakültesi, sosyoloji profesörleri ve Milli Eğitim Bakanlığı tarafından kurulacak bir komisyon tarafından yürütülecek ihtilaf halinde tek yetkili Milli Eğitim Bakanlığı olacak.

f- Camilere Allah, Hz. Muhammed ve diğer İslam büyüklerinin adlarının yanına Türk büyüğü(!) Mustafa Kemal'in adı da konacaktır.

g- Umuma açık yerlerde gayri-medeni kılık ve kıyafetle –çarşaf, sarık, türban...- dolaşılması yasaktır.

ğ- Hacca gitmek yasaklanacak –kaçak gidenlere 10.000 lira ceza verilecek- Atatürk'ün kabri olan Anıtkabir'i ziyaret milli bir hac olacak, milli bayramlar hac'dan daha kıymetli milli birer ibadet olarak kutlanacaktır...

gibi birçok değişiklik öneren Osman Nuri Çerman'ın bu isteği kabul görmemiş ve hatta önerileri sebebiyle yargılanmıştır.


İslam Dini Aydın Gençler İçin

Orgeneral Fahrettin Altay, "İslam Dini Aydın Gençler İçin" adlı bir kitabını 1955'te neşretmiştir. Bu kitap da halk arasında büyük tepkiyle karşılanmış, müellif "dinsiz general" namıyla anılır olmuştur. Dini Türk(çe)leştirme faaliyeti içerisinde yer bulan "dinsiz general" tarafından ortaya atılan iddialar okunduğunda din reformcusu olarak ortaya çıkan zatların dinden bihaber olduklanı gözler önüne serecektir. Fahrettin Altay namı diğer "dinsiz general" reform projesinde en genel olarak şunlara değinir:

a- Artık vicdani kanaatleri dine değil, milletin çoğunluğuna uydurmak gerekir.

b- Kur'an'daki birçok ayet olağanüstü nitelik taşımakta, ilme ve fenne uymamaktadır -bu ayetler sonradan uydurulmuştur zaten- dolayısıyla itibar edilmemelidir.

c- Kur'an anlaşılır olmak için Araplara Arapça inmiştir, dolayısıyla biz de ibadet dilini ve Kur'an'ı Türkçeleştirmeliyiz.

ç- Kur'an'da namazın bir vakti belirtilmiş ve Mekke'ye yönelmek, eğilmek ve secde etmek ve Allah demek, namaz için yeterli olmaktadır. Namaz sırasında ayakkabıları çıkarmaya gerek yoktur ve başı açık olarak namaz kılınmalıdır.

d- Kur'an'da bütün ay boyunca oruç tutulacağı yer almamaktadır, oruç emrinde kullanılan kelime üç ve/veya daha fazla gün demektir. Dolayısıyla Ramazan'ın ilk üç günü oruç tutmak aslında kafi gelmektedir. Ramazan'ın Kur'an'ın nazil olduğu ay olarak Eylül'den başlamasının sağlanması için bir İslam Kongresi düzenlenmeli ve bir karara varmalıdır.

e- Zekat Allah yolunda bir vergi olarak oranı (1/40) değişmeden Milli Savunma Vergisi'ne çevrilmelidir.

f- Hacca gitmek ve kurban kesmek artık bu gün gereksizdir...

14 Temmuz 1960 günü 9. Türk Dil Kongresinde alınan kararlar gereği Diyanet İşleri Başkanlığı'ndan ibadet dilinin yeniden Türkçeleştirilmesi isteği Milli Birlik Komitesi tarafından 25 Temmuz 1966'da yayınlanan 35 numaralı tebliğ ile reddedilmiştir.




Alıntı yapılan: dipnotlar

1- Yeni Hayat, 1918.

2- Ziya Gökalp Külliyatı, Şiirler ve Halk Masalları, 1/113.

3- Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, II.kısım, 170-171.

4- Dücane Cündioğlu, Türkçe Kur’an ve Cumhuriyet İdeolojisi, 46.

5- Eski Bir Atatürkçü (Münir Hayri Egeli), Bilinmeyen Atatürk’ten Hatıralar: Atatürk ve Din, Millet, 9 Ekim 1949, CIV, Sene II, Sayı 88, Sayfa 4; Dücane Cündioğlu, Türkçe Kur’an ve Cumhuriyet İdeolojisi, 74, 191.

6- Falih Rıfkı Atay, Atatürkçülük Nedir?, 47-48; Dücane Cündioğlu, Türkçe Kur’an ve Cumhuriyet İdeolojisi, 9.

7- Falih Rıfkı Atay, Çankaya, 394.

8- Falih Rıfkı Atay, Ulus, 8 Şubat 1949; Dücane Cündioğlu, Türkçe Kur’an ve Cumhuriyet İdeolojisi, 115-116.

9- Milli Mecmua, Türk İnkılabı Karşısında Müslümanlık ‘Anketimiz’, 1 Mayıs 1928; Dücane Cündioğlu, Türkçe Kur’an ve Cumhuriyet İdeolojisi, 35-36.

10- İsmail Kara, Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi, 2/670-672.

11- Büşra Ersanlı Behar, İktidar ve Tarih, 145-146.

12- Dücane Cündioğlu, Türkçe Kur’an ve Cumhuriyet İdeolojisi, 70.

13- İbnu Arabi'nin alimler arasında sayılması müellifin kendi itikadıncadır. İbnu Arabi, küfründe şüphe olmayan bir kimsedir. Türkler arasında; eski dinleri Şamanizm ile Şia, Mecusilik ve İslam inancınının, karması olarak nitelendirebileceğimiz tasavvuf dininin toplum hayatında yaygınlaştığı bunun üzerine de her türlü geçmiş ve kimlikten kurtularak "batılılaşma" cereyanlarının etkisi altınadaki böyle bir toplumun şartları gözönünde bulundurulduğunda İbui Arabi'nin diğer İslam alimleri ile birlikte değerlendirilmesi, ve dahi Türkleştirilmesi, gayet normal karşılanmalıdır.

14- Dücane Cündioğlu, Türkçe Kur’an ve Cumhuriyet İdeolojisi, 75-80.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1115
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: CUMHURİYETİN TARİHİ ARKA PLANI!
« Yanıtla #9 : 24.11.2017, 05:21 »
Devrim Dönemi Türk Aydını ve Yabancılaşmanın Boyutları

Devrim dönemi kadrosunun üç ayağından (asker-bürokrat-aydın) biri olan Türk aydınına göz attığımızda topluma yabancılaşmasının boyutlarının hayret ettirici bir seviyeye ulaşmış olduğunu görüyoruz. Bu analiz sonuçları Osmanlı'dan TC'ye gidiş yolunda yoldaki işaretlerden birini oluşturan askeri-bürokrat elit tabakayı tanımayı ve anlamayı kolaylaştıracaktır. Bu elit tabaka ki, ileride yeri geldiğinde üzerinde detaylı biçimde durulacaktır, yenileşmeyi başlatan, ve tamamlayan aynı ekiptir. Sadece Mustafa Kemal tarafından çeşitli sebeplerle ''afaroz'' edilenler bu elit tabakanın dışında tutulmuştur ki bunlarda büyük bir yekun tutmaktadır.

Zira M. Kemal iktidarı avuçlarının içine aldığında –birçoklarının deyimi ve yakıştırmasıyla “Atatürk” olduğunda- ülkede muhalefeti toptan yok etmiştir. “TC’de Demokrasi (Partileri Kapatma) Tarihi” başlığı altında vereceğimiz bilgiler özellikle de cumhuriyetin ilk dönemindeki uygulamalar gözönünde tutulduğunda, muhalefete tahammülün sözkonusu olmadığı ve Kemalistlerin kendisiyle övündüğü çağın putu demokrasinin ülke topraklarında sadece adının bulunup (muhalefetin olmadığı, seçme ve seçilme haklarının kullanılamadığı, askeri mantalite ile elit bir kadro tarafından yönetilen Türklere has Ala-turka/Askeri Demokrasi) kendisine yer olmadığı da görülecektir.

İşte rakamlarla devrin dönüşümünde aktif rol alan Türk aydınının yabancılaşması:

“1914’te yaklaşık olarak okulların %24’ünün yabancı (azınlık) okulu olduğu ve öğrencilerin %40’ının Avrupa kültürünün egemen olduğu okullarda okuduğu”1 ve tek parti döneminde siyasi elitin özellikle bakanlık yapmış olanlarının “üçte biri üniversite veya lise eğitimlerini Türkiye dışında gerçekleştirmişlerdir. Böylece, devletin en üst makamında bulunanların önemli bir bölümü dış deneyim ve gelişimlerle ilgili ilk elden bilgi sahibi olanlardan oluşmaktadır. Dışarıda eğitim olanağından yararlanamayan bakanların çoğu da yabancı bir dil bildiğinden Batı kültürüne yabancı değillerdir.”2 değerlendirilmesi anımsanacak olursa ve bir de bunun üzerine bürokratların, Mustafa Kemal devri valilerinin eğitim durumlarına göz atılırsa bu tablo daha da netleşmektedir.

Mustafa Kemal döneminde valilik yapan kimselerin bildikleri yabancı diller üzerine bir değerlendirmede şu sonuçlara ulaşılmıştır: Devrin valilerinin yaklaşık %55’i en az bir yabancı dil bilmektedirler. Yabancı dil bilenler arasında %87.71 ile Fransızca, %4.76 ile Arapça ve Rumca, %2.38 ile Farsça ve Ermenice en çok bilinen dillerdir. Bunun dışında valilerce Bulgarca, Almanca, İngilizce, İtalyanca, Gürcüce bilinmektedir. Bu dillerin dışında Arnavutça bilen bir validen (Ali Kemal Aksüt) bahsedilmekle birlikte, Arnavutça’ya tablo ve grafiklerde yer verilmemiştir. Değerlendirmede –dönemin 174 valisinden bildikleri yabancı dili bilinmeyen 3 eksikle- 171 valinin bildikleri yabancı dil/diller esas alınmıştır.3

Dönemin 174 valisinin doğum yerleri esas alındığında %29.89’luk (52 vali) bir oranın Misak-ı Milli sınırları dışında kalan bölgelerden oldukları sonucu ortaya çıkmaktadır. Buna ek olarak, doğum yerleri Misak-ı Milli sınırları içerisinde kalmakla beraber, aslen Rumeli menşeli ailelerden olan valiler de önemli bir yekün tutmaktadır.4 174 validen 109’u (%62.4) Mülkiye Mektebi, 31 vali (%17.81) Hukuk ve 20 vali de (%11.49) Harbiye mezunudur.5

Bu öğrenciler (bürokrat-aydın) ‘modernleşme kendi ülkelerine ulaşmadan modernleşmenin ürünü’ olmuşlar ve ‘sırf aldıkları eğitim nedeniyle’ ülkelerine yabancılaşmışlardır.6

İbn Haldun'un 'Mukaddime' adlı eserinde vecize olarak naklettiği bir söz vardır; "Halk hükümdarın dini üzeredir. Çünkü hükümdar, eli altında bulunanlar üzerinde galiptir. Raiyye ise, çocukların babalarına, talebelerin hocalarına inandıkları gibi, kemalin onda olduğuna itikat ederek kendisine iktida etmektedirler."

İbn Haldun bu sözleri, "mağlup, ebedi olarak galibin şiarına, kıyafetine, mesleğine, sair ahlak ve adetlerine tabi olmaya düşkündür." şeklindeki yargısını açıklamak üzere ifade ediyor.




Alıntı yapılan: dipnotlar
1- Tevfik Çavdar, Milli Mücadele Başlarken Sayılarla ‘Vaziyet ve Manzarai Umumiye’, 180.

2- Mehmet Turhan, Siyasal Elitler, 122.

3- Dr. Galip Baltaoğlu, Atatürk Dönemi Valileri, 204-210.

4- Dr. Galip Baltaoğlu, Atatürk Dönemi Valileri, 57-60.

5- Dr. Galip Baltaoğlu, Atatürk Dönemi Valileri, 102.

6- Baskın Oran, Atatürk Milliyetçiliği, 62.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1115
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: CUMHURİYETİN TARİHİ ARKA PLANI!
« Yanıtla #10 : 26.11.2017, 21:17 »
Ulus Devlet Olma Yolunda, Batılılaş(tır)ma Çalışmaları ve Türk Aydını

Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren “ulus devlet” olma yolunda; “ortak tarih”, “ortak coğrafya”, “ortak dil”, “ortak kültür” ve “ortak global-bütünsel ekonomi” oluşturulması gibi birçok adım atılmıştır. Bu süreçte “Türk aydını” üzerine yüklenen görevi yerine getirmekle yükümlü tutulmuştur.

İngilizce'de “author (yazar)” ile “authority (otorite, yetkili kişi) arasındaki kökdeşlik –Türk aydınını anlama yolunda- birçok şeyi kolaylaştırmaktadır. Çağdaş Türkiye'de resmi söylemin aydınlarını “authority”1 olarak tanımlayabiliriz. “İlim iktidardır” atasözüyle ifade edilmek istenen gerçek de bu olsa gerek. Bu sözle anlatılmak istenen iki husus vardır: her bilgi doğal olarak bir siyasal iktidar yaratma eğilimindedir; her iktidar zorunlu olarak bir bilgi donanımına ihtiyaç duyar.2

Cumhuriyet ideolojisi bir bilgiden yoksun olduğundan dolayı, iktidarının bekası için bilgi donanımına ihtiyaç duymuştur. Wilfred Owen'in belirttiği gibi “mürekkep yalamışların tümü halkı bir kenara itip/devlete bağlılıklarını ilan etmeleri”3yle son bulmuştur Türk aydınının "aydınlanma" serüveni.

Cumhuriyet aydınlarının başarıları (!) yaptıkları savunmanın ve teorik argümanların gücünden değil, arkalarındaki baskıcı devletten kaynaklanmaktadır. Aydınların işlevi resmi ideolojinin dayatmakta olduğu tarihi-sosyolojik verileri halka sunmak bunları ispatlamaksızın savunmak olmuştur.

Güneş dil teorisi ve Atatürk devrimleri gibi -bilimsel olmaktan uzak- yaptırımların sonuçlarının halka ulaşmasını engellemek ve kitlelerin bilincinde bir tarihsel boşluk (Osmanlı ve İslam Tarihi) oluşturmakla mükellef tutulmuşlardır. Aydınların bu görevi üstlenmesinde şaşılacak bir taraf yoktur. II. Abdülhamid'in kendisine karşı çıkan bürokrat-aydınları satın alması ve muhalefetlerini etkisizleştirmesi meşhurdur.4 Çağdaşlaşan Türkiye'nin çağdaş yöneticileri de günümüzde düşmanları olarak niteledikleri “Kızıl Sultan”ın geleneğini devam ettire-gelmişlerdir.

Cumhuriyet aydınının geldiği bu durumda elini vicdanına koyarak kendine –sorumluluklarına dair- şunları sorması gerekmektedir: Ücret karşılığı nesnel tavsiyeler vermenizin yeterli olacağını mı sanıyorsunuz, yoksa öğrencilere öğrettiklerinizin doğruluk değeri olduğuna mı inanıyorsunuz, ya da kendinizi eksantrik ama tutarlı bir perspektifi savunan biri olarak mı görüyorsunuz? Hepimiz bir toplumda yaşıyoruz; kendi dili, geleneği ve tarihi olan bir milletin mensuplarıyız. Bu fiili durumların ne ölçüde kölesi, ne ölçüde düşmanıyız?

"Bir toplumun kendi geçmişini ve kültürünü, toptan mahkum etmesi bilimsellikle bağdaşır mı? Bir toplum, kültürünü, gericidir diye inkar ederse, tarihsel süreklilik nasıl sağlanır? Toplumun geçmişiyle olan diyalogunu kesmek arzulanır bir şey midir? Toplumu, kötü alışkanlıkları olan bir çocuk gibi görmek bilimsel bir tutum mudur?"5

Memleketin aydınları (!) kendi yurtları için, kendilerini böyle bir cahilliğe bilerek, bilmeyerek -ki burada bilmemek artık özür değildir, hatta kabahattir, suçtur- bağlıyorlarsa, burada düpedüz kolaya kaçıp kaytarmak, daha kötüsü entelektüellikten kaçmak, vardır. Hiç değil, kendisine ihanet vardır. Kendine, geçmişine ve halkına ihanet eden aydınlar  ürettikleri yalanla yaşamayı "aydınlanma" sandılar. Söyledikleri yalanın kendilerini ve toplumu "aydınlatmasını" beklediler. Türk aydınının en büyük yanılgısını Dündar Taşer şu sözlerle ifade etmiştir:

"Bir mükemmel anayasa yapılırsa Türkiye'nin Almanya veya İngiltere seviyesine geleceğini sandık. Ne yapalım ki Türk aydının çok yanlış ve köklü zaaflarından biri de bazı mefhumlarda sihirkar bir kudret tasavvur etmesidir."

Aydınlar 76 yıl önce bir mum yaktılar. Bu mum elbet sönecek...Türk aydınının batılılaşma mücadelesi (Koca) Mustafa Reşid Paşa ile civilisation'a girebilme uğraşı ile başladı ve bugün A.B'ne girebilme uğraşı ve heyecanı ile devam etmektedir. Cemil Meriç batılılaş(tır)mayı bir mite ve bir yabancı (yalancı daha doğru bir seçim olurdu) tanrıya benzetmektedir

"Terakki mitosu, yükselen bir medeniyet için bir fetih rüyasıydı. Çöken bir topluluk için gerekçesi olmayan bir özenti. Batı sınırsız bir terakkinin tehlikeli bir hayal olduğunu çoktan anladı. Biz hala bu yabancı Tanrının azat kabul etmez köleleriyiz."6

Muasır medeniyet ve ulus devlet olma uğrunda sloganlar, şiirler ve marşlar kaleme alınmış, Türk aydınının yardımı ile toplumun değiştirilmesi ve tepki vermesinin engellenmesi söz konusu olabilmiştir. Ulus devletin bekasını sağlamak ve geçmişini sağlam temellere dayamak düşüncesiyle ortaya atılan anlayışı şu sloganik sözler gayet iyi bir şekilde özetlemektedir: “Tarihten önce vardık / Tarihten sonra da varız!” Tarihte vardık! söylemiyle kast edilen Türk devletinin tarihin en eski dönemlerinde yer bulmuş olduğu teziydi: “Etiler, Sümerler, Hititler, Mısırlılar...Tarihte vardık! Orta Asyalılar, Çinliler, Hunlular....Tarihte vardık! Milattan önce 20.000lerde, 9.000lerde... Tarihte vardık!”

Ancak resmi tarihte 100 yıl öncesi, 300 yıl öncesi, 500 yıl öncesi yoktu. Yani, bu anlayışa göre “Türkler asıl tarihte yoktu!..” Zira, “Osmanlı” ve “İslam Tarihi” bir karanlık çağ olarak görülüp, es geçilip-üstü örtülüp; İslam ve Osmanlı öncesi tarihe dönüş sağlayıp bir “Altın çağ” yaratılmak istenmiştir.

Bu düşüncenin temelinde, Avrupalıların kendi dinlerini bırakarak ilerlemeleri yatmaktadır. Ulus devlette de, cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren ilerleme ancak İslam bırakılarak, gerçekleştirilir sanıldı.
Batılılaşma çalışmaları, dine, dini kurumlara, dini sayılan unsurlara karşı uygulamalar, 28 Şubatlar hep bu gerekçe ile gerçekleştirilmiştir.

Cumhuriyetin kurucu kadrosu tarafından Osmanlı ve İslam Tarihi yok sayılmıştı ancak yok olmamıştı... Bu gün hala elimizde derli-toplu, bilimsel bir Türkiye Tarihi yoktur. D. Mehmet Doğan Türkiye Cumhuriyeti Tarihinin adını “Bir Çağdışı Oluşun Tarihi” olarak öneriyor. “Bir Kişinin Şahsında Kutsanan Tarih” ismi de Türk Tarih yazımı için makul bir öneri gibi görünmektedir.

Biraz çevresine bakan -gören- insanlar Türkiye’de resmi ideolojiyi, bu ideolojinin bilimsel-entellektüel gelişmeyi ve yaratıcılığı sürekli engelleyerek, düşünsel alanı çoraklaştırdığını, düşünce özgürlüğünü kısıtladığını göreceklerdir. Cemil Meriç’in ifade ettiği üzere: “Bu hadım edilmiş idrakle, bu ‘izinli’ hürriyetle kalkınmak mümkün mü?”

2000’li yıllara geldiğimizde şimdiye kadar Türkiye Cumhuriyeti Tarihi hakkında bazı kitaplar yazıldı elbet. Resmi söylem dışında kaleme alınan bu eserlerde “Türkiye Cumhuriyeti Tarihi” için kimileri “Geri Kalmışlığın Tarihi”7 dedi, kimileri “Düzenin Yabancılaşması”8 dedi, kimileri “Batılılaşma İhaneti”9 dedi, kimileri “Paradigmanın İflası”10, ve kimileri de “Çöküntü”11...dedi.
 
Türk Tarih yazımının bir diğer ilginç ve de önemli yanı ise Türk Tarih Tezini oluşturan kimselerin aynı zamanda öncü ulusçular (siyasal öncüler) ve önder parti üyeleri (siyasetçiler) olmalarıdır. İdeologlar-tarihçiler ve siyasetçiler aynı kimselerdir. E. Jan Zürcher’in de belirttiği üzere Türkiye’de tarih siyasal meşruluk için yazılmıştır. E. Jan Zürcher  şöyle der: “M Kemal’in 1927’de okuduğu Nutuk’u 1919-1927 yıllarının tarihi olarak değil, 1926 temizlik hareketini haklı çıkarma girişimi olarak görmelidir.”12

Bu kanaati aynı zamanda M. Kemal’in yakın arkadaşı, gazeteci Falih Rıfkı Atay da paylaşmaktadır. M. Kemal’in Nutuk’u yazarak/yazdırarak tarihçileri baskı altına aldığından yakınmaktadır: “Benim samimi düşüncem, hiç yazmaması idi. Bütün o vesikalar, tutanaklar dosyada kalacağı için tarihçiyi hükümlerinde daha serbest bırakmalı idi.”13

Mustafa Kemal 15-20 Ekim 1927 tarihlerinde, 6 günde, 36.5 saatte CHP'nin 2. Büyük Kurultayı'nda oturarak ve ayakta okuduğu Nutuk'la –siyasi muhalefet ve basın susturulup TBMM ele geçirildikten sonra- resmi tarihe yöne vermek/savunma yapmak kaygılarıyla kaleme alınmıştır. Kemalist tarih tezinin amaçlarından biri de Cumhuriyetçi saflara katılan bir çok siyasal eğilimi yeniden gruplandırarak dokunulmazlığı olan bir mitin etrafında toplayabilmekti.14

Ekrem Akurgal durumu tasvir etmekte ve şöyle demektedir: “...Osmanlı siyasetinin ve zihniyetinin tasfiyesi mevzu bahis olduğuna göre daha başka, yıpranmamış, tenkitten uzak kalmış, biraz da dasitani ve mitolojik bir tarihe ihtiyaç vardı.”

Bu amaçla “on yılda on beş milyon genç” üretildi. Ancak 2000’li yıllarda öyle görünüyor ki bu on beş milyon gencin nesli tükenmekte. Bunun temelinde ise Türkiye Cumhuriyeti kurulurken Osmanlı’nın borçları15 ve bürokratları dışında Osmanlı’nın mirasının tümüyle reddedilmesi yatıyor.

Türk Tarih yazımının anahatlarını Batılı-Milli Devlet olabilme isteği şekillendirmektedir. Bu amaçla; ortak bir coğrafya, ortak tarihi kader, ortak kültür, ortak global-bütünsel ekonomi ve ortak siyasi birlik şuuru bizzat devlet eliyle gerçekleştirilmek istenmiştir. O dönemin genel kanaati şöyle değerlendirilebilir: “Batı Avrupa ile zihniyet paralelliğinin belirmesi Osmanlı Devleti’nin bizim ortaçağımız gibi değerlendirilmesiyle görülür. Batı Avrupalılar için Ortaçağ durağan ve karanlıktır, bu yüzden üzerinde durmayı gerektirmez. Türkiye içinse Osmanlı Devleti’nin üzerinde durmaya gerekmez. Yine Batı Avrupa, Ortaçağı atlayıp düşünsel temellerini Antik Yunan’dan faydalanarak oluşturmuştur. Türkiye Cumhuriyeti de en azından milli temellerini Orta Asya ve Anadolu tarihlerinde aramalıdır.”16

Türkçülüğün ideologlarından Ziya Gökalp’e göre Osmanlılık, üstelik aşılmış ve daha da ötesi yabancı kökenli bir uygarlıktır. “Bizans’ın İslami biçiminden başka bir şey değildir. Kimliğimizin belirlenmesinde hiçbir görevi bulunmadığı gibi Bizans-Rum kaynaklı olması nedeniyle korumamız, saklamamız için de bir gerek yoktur.”17
 
Batılı-Milli Türkiye Devlet’i kurucularının makus talihi Osmanlı sosyal yapısının, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nde oluşturulmak istenen sosyal yapıyla tenakuz içerisinde olmasıdır. “Dini azınlıklar, Osmanlı sosyal yapısının dahili bir parçasıydı. Bunlar millet adını almışlar ve kendi dini önderlerinin yönetimi altında, içişlerinde müstakil cemaatler olarak tanınmışlardı. Böylelikle Osmanlı İmparatorluğu’nda İslam milletiyle yan yana bir Ortodoks milleti, bir Yahudi milleti, bir Katolik milleti ve bir Protestan milleti vardı. Bununla birlikte, çarpıcı olan yön, söz konusu  cemaatlerin her birinin, Osmanlı sosyal strüktürünün içine alındıkları ve onunla bütünleştirilmiş oldukları halde, aynı zamanda değişikliklere karşı Osmanlı Devleti tarafından korunmuş olmalarıydı. Bu yüzden, Katolik misyonerler, Ermeni ve Ortodoks topluluklarının üyelerini kendi mezheplerine kazandırmaya başladıklarında Osmanlı Devleti’nin duruma el koyduğunu görüyoruz. Örneğin halktan birileri, o vakitler ‘muayyen kitapların metinlerinde değişiklik yapmak ve elden geçirilmiş nüshalarını basıp Ermeniler arasında dağıtarak fitneye sebep olmak’ yüzünden tutuklanmıştı.”18

Böyle bir devlet yapısının mirası ile donanan yeni Türk Devleti ‘ulus’ devlet olabilme çabaları beklenen neticeye varamamış ve batılı devlet oluşturmakta güçlük çekmiştir. “Batı Avrupa’da milli devletin gelişimi uzun bir sürede gerçekleştiğinden toplumların kültürel yapısında da aşamalı olarak değişmeler ortaya çıkmıştır. Bu haliyle milli devlet modelinin tarihi gelişimi ile milli devlet kültürünün oluşumu birbirlerini destekleyecek şekilde gelişmektedir.”19 Çünkü batıda devlet oluşturulan birlikteliğin, kültürün koruyucusu olmuştur; Türkiye’de ise devlet kültürün yapıcısı olmuştur.

Türk toplum yapısı milli devlet kültüründen yoksun olarak, milli devlet modeli esas alınarak oluşturulmak istenmiştir. "On dokuzuncu asra kadar, Osmanlı ülkesinde bir ortak şuur vardır. Vahye dayanan bir hakikatler bütünü. O cihanşümul dinin izahı, yorumu ve yayılması için binlerce düşünce ve duygu adamı ömrünü harcamıştı. Bütün bir içtimai nizamın temeliydi İslamiyet. Sosyal bir sınıfın veya bir kavmin değil, ümmetin inançlarını dile getiriyordu. Ayıran değil, birleştirendi. İnananlar kardeştiler. İnananlar, yani insanların hepsi. Tek Allah, tek kitap, tek hakikat, tek halife, tek dünya."20

Böyle bir kültür mirası malzemesi ile Milli devlet modeli oluşturulması; devletin sınırlarının daralması, Balkan devletleriyle yapılan mübadeleler ve Kürt Milletinin yok sayılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin milli bir topluma sahip olması, mevcut bir anayasanın bulunması, merkezi bir devlet olması, parlamenter bir sistemle idare edilmesi ve laik bir devlet olması gibi toplumsal örgütlenme merhalelerinden geçmiştir.

“Türkiye Cumhuriyeti’nin toplumsal örgütlenmesi milli devlet modeli çerçevesinde oluşturulmaya çalışıldığından, devletin meşruiyeti için milli devlet kültürünün özelliklerinin de topluma bir şekilde kazandırılması gerekmektedir. Bu nedenle Cumhuriyet döneminde yapılan devrimler, milli devlet kültürünün toplumda oluşturulmasını sağlamaya yöneliktir ve bu anlamıyla da Batı’lı kurumlaşmaların ve yaşayış biçiminin ithal edilmesini gerektirmektedir. Yapılan devrimlerle mevcut halk arasındaki zihniyet farklılıkları böyle bir kültürlenmeden kaynaklanmaktadır. Zira milli devlet kültürünün Batı Avrupa’daki oluşumu halkın yaşayış biçiminin kendiliğinden değişmesi anlamına gelmemekte, bu kültürün beslendiği düşünsel etkinlikler de devreye girmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nde ise bu etkinliklerin halk arasında yaygınlaşması siyasi elitin çabalarıyla oluşturulmaya çalışılmaktadır.”21 Halk adına, halka rağmen, halk için!

Türk aydınının bir başka paradoksu ise bir yandan batılılaşma yolunda hızla ilerlerken, diğer yandan milli kültüre dönüş sağlandığının iddia edilmesidir. Halkçı ve Milliyetçi bir düşünce sistemiyle Gümrük Birliği, Avrupa Birliği nasıl olur da bağdaşır? Halkçı ve Milliyetçi hedeflerle dildeki yabancı kelimeler nasıl açıklanabilir? Halkçı ve Milliyetçi ilkelerle Avrupalı yaşam tarzı nasıl bağdaşır? Tek millet, tek devlet, tek vatan, tek dil, tek bayraktan söz edenler bu gün Avrupa ile birleşme yolunda büyük gayret sarf ediyorlar. Batıyla bütünleşen tek millet olur mu? Batıyla bütünleşince tek vatandan söz edilebilir mi? Batıyla bütünleşince tek dilden –anadiliniz İngilizce değilse- söz edilebilir mi? Batıyla bütünleşince tek bayrak naraları atılabilir mi? Devletin tekliği söz konusu olabilir mi? Bu çabalar bize, anayasanın ihlali gerekçesiyle darbe yapan, ardından ilk iş olarak anayasayı değiştiren darbecileri anımsatıyor. Halk adına, halka rağmen, halk için!

Falih Rıfkı Atay’ın da söylediği gibi: “Doğrusu şudur ki, dilimiz ve tarihimiz, ne Osmanlı aydınlarının sandığı gibi hiçbir şey, ne de Atatürk devrinin zorladığı her şey idi. Atatürk, aşırıları deneyerek doğruyu bulmak istemiştir.”22

Bu aralar moda tabirle “II. Cumhuriyet kurma eğiliminde olan aydınlar” ortaya çıkmıştır. “Anayasalarda cumhuriyetin değişmesinin teklif dahi edilemeyeceği maddeleştirildi...Her ne kadar değişmesi teklif edilemiyorsa da, numaralandırılmasında bir beis olmamalı ki, şimdi II. Cumhuriyet tartışmaları gündeme geliyor! Gündeme getirenler, I. Cumhuriyetin oluşum zamanlarında yaşasalar, mutlaka I. Cumhuriyetçi olacak kişiler...Burada dikkat edilmesi gereken nokta şu: “Ey ahali, biz sizin için daha önce I. Cumhuriyeti kurmuştuk. Şimdi o eskidi, devir de değişti, bu sefer de ikincisini kuracağız!” deniliyor.”23

Osmanlı İmparatorluğunun gerileme döneminden başlayarak toplumun ve en başta bürokratların batıya özenmesine yol açan şüphesiz aşağılık kompleksidir. Türkiye'nin batılılaş(tırıl)ması, çağdaşlaş(tırıl)ması, muasırlaş(tırıl)ması, çağ atla(tıl)ması, kalkın(dırıl)ması serüveni; yenilmişliğin, hor görülmenin vermiş olduğu ivmeyle halka rağmen başlamıştır. Bu serüven hem aşağılık kompleksiyle ve hem de halk fobisiyle 2000'li yıllara kadar taşınmıştır.

Bundan sonra, ulus devlet olma yolunda Atatürk’ün ve Kemalistlerin denedikleri aşırılıklar ve sonuçlarının kısa bir analizine yer vereceğiz inşallah.


Alıntı yapılan: dipnotlar
1- 1950'lere kadar tek-parti dönemi, sonrasında M.B.K. ve M.G.K. bu görevi, yerine getirmektedir. Bugün dahi “akil heyeti, devlet sanatçıları”nın olması da bir hayli ilginç ve tanıtlayıcı olmaktadır. Bizzat genelkurmayca birçok eser yayınlanmaktadır.

2- Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, 14-15.

3- Edward Said, Entelektüel, 14.

4- Şerif Mardin, Jön Türkler'in Siyasi Fikirleri 1895-1908.

5- Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, 24-25.

6- Cemil Meriç, Mağaradakiler, 189-190.

7- İsmail Cem (İpekçi), Geri Kalmışlığın Tarihi.

8- İdris Küçükömer, Düzenin Yabancılaşması.

9- D. Mehmet Doğan, Batılılaşma İhaneti.

10- Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası.

11- Kemal Tahir, Çöküntü.

12- E. Jan Zürcher, Milli Mücadelede İttihatçılık, 301.

13- Falih Rıfkı Atay, Çankaya, 551.

14- Ekrem Akurgal, Tarih İlmi ve Atatürk’ten aktaran Büşra Ersanlı Behar, İktidar ve Tarih, 125.

15- Toplamı 107.528.461 altın lirayı bulan bu borun ödenmesi ancak 1954 yılında   tamamlanmıştır. Haziran 1928 yılında yapılan anlaşma ile Türkiye Cumhuriyeti 1912 öncesindeki Osmanlı borçlarının %62.54’ünü, 1912 yılı sonrası borçlarının ise %73.59’unu üstlenmiştir. Bu borcun %85’i Türk lirası, sterlin, Fransız Frangı ya da Hollanda Florini ile, geri kalanı da Fransız Frangı ile ödenecekti. Bu paranın Türkiye tarafından altın olarak ödeneceğinin taahhüdü karşılığında bu borç daha da indirilmiştir. Dünya bunalımı neticesinde İsmet Paşa kağıt olarak ve Türk Lirası olarak bu borcu ödemeye devam etmiştir. Bkz: (Asım Us, Gördüklerim, Duyduklarım, Duygularım, 136)

16- Ömer Say,Milli Devlet Kültürü, 194.

Türkiye Cumnhuriyeti’nde “Osmanlı Tarihi” üzerine incelemeler 1940’larda ancak Atatürk’ün ölümü sonrasında başlar. Bu incelemeleri yapan kimseler parti politikasıyla kendilerini özdeşleştirmeyen muharrirlerdir. Bu dönemde yazılan ilk eserler, yazarları ve ilk basım tarihleri şunlardır:

İbn’ül Emin Mahmut Kemal İnal, Son Sadrazamlar, 1940-45.

M. Zeki Pakal, Son Sadrazamlar ve Başvekiller, 1940-45.

M. Zeki Pakal, Tanzimat,Yüzüncü Yıldönümü Münasebetiyle, 1940.

İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devlet Teşkilatına Medhal, 1940.

İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti’nin Saray Teşkilatı, 1945.

İsmail Hami Danişmend, Osmanlı Tarihi Kronolojisi, 1947.

Cemal Tukin, Osmanlı İmparatorluğu Devrinde Boğazlar Meselesi, 1947.

17- Baykan Sezer, Türk Sosyolojisinin Ana Sorunları, 122-23.

18- Geoffrey Lewis, Turkey, 28’den aktaran Şerif Mardin, Türk Modernleşmesi, 184.

19- Ömer Say, Milli Devlet Kültürü, 187.

20- Cemil Meriç, Mağaradakiler, 228.

21- Ömer Say, Milli Devlet Kültürü, 187.

22- Falih Rıfkı Atay, Çankaya, 479.

23- D. Mehmet Doğan, Kemalizm, 18-19.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1115
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: CUMHURİYETİN TARİHİ ARKA PLANI!
« Yanıtla #11 : 01.12.2017, 19:50 »
Ortak Tarih-Ortak Coğrafya

Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasının ardından Türk devletinin ve milletinin yakın geçmişi -İslam tarihi ve medeniyeti- ile irtibatı tümüyle koparılmaya çalışılmıştır. 1900’lü yılların başında kurulan bu yeni “ulus devlet” modelini oturtabilmek için birçok yol denenmiş, birçok adım atılmıştır. “Ulus” olabilmenin en mühim vasıflarından biri ulusun ortak bir tarih ve ortak bir coğrafyaya sahip olmasıdır. Türklerin İslamlaşma dönemine denk gelen yakın geçmiş cumhuriyetin planlayıcı, kurucu ve tatbik edici kadrosu tarafından yok sayıldığı için ortak tarih ve ortak coğrafya arayışları tarihin daha eski dönemlerine dayandırılmaya çalışılmıştır.

O dönem ortak tarih inşasına öncelik verilmiştir zira ortak tarih kurgulandığında ortak coğrafya kendiliğinden kabul görecektir. Ortak tarih teziyle dünyanın her köşesi Türkler için ortak coğrafya haline de getirilmiştir. Bütün bunlar popüsist ve fütursuzca ortaya atılan iddialar eşliğinde yapılmıştır. Bu iddiaları şöylece özetlemek mümkündür;

Türklerin tarihin her devrinde en uygar millet olduğu, tarih boyunca ileri devletler sınıfında yeralan bütün uygarlıkların Türk olduğu, Türklerin diğer figuran milletlere uygarlığı götürme vazifesini ifa ettikleri, Amerika dahil Türklerin uygarlık kurmadığı/uygarlığı götürmediği hiçbir kıtanın bulunmadığı, tarih sahnesinde yer alan bütün büyük liderlerin aslen Türk oldukları, daha önce de işaret ettiğimiz gibi İslam’ın Türklerin milli dini olduğu, İbrahim (aleyhi selam) ve Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Türk olduğu...

Türkler müslümanlığı benimsemeden önce bir atlı-göçebe bozkır ‘ulusu’ idiler. Kırlık ve dağlık bölgelerde sığır ve daha çok da koyun ve at beslerler, bu yüzden mevsimlere göre sürekli otlak değiştirirlerdi. Et (taze veya kurutulmuş) yer, mayalanmış süt (kımız) içer, yünden veya deriden yapılmış elbiseler giyerlerdi. Çadırlarda yaşar, ev nedir bilmezlerdi. Bazen çadırlarını arabalar üzerine kurarak böylece “yürüyen ev”leriyle uzun mesafeler aşarlardı. İktisadi hayat koyun/sığır ve at yetiştiriciliği üzerine kurulmuştu. Çok az miktarda tarım (çapa tarımı) yaparlardı. Gelişmiş sanatlar demircilik ve marangozluktu. Göçebe toplum iktisâdiyatının tabii tamamlayıcısı avcılıktı. Buna yerleşik toplumlarla yapılan savaşlardan elde edilen ganimetleri de eklemek mümkündür.1

Yaygın bilgi eşliğinde Türklerin İslam öncesi toplumsal yaşantıları bu şekilde özetlenebilir. Ya resmi tarih tezi bu meseleyi nasıl değerlendiriyor? Türk Siyasetçi-Aydın-Tarihçilerin dili Türklerin göçebe olmasına varmamış olacak ki bilinçli bir inkar ile -bu sözcüğü bir aşağılama olarak kabullenmiş olmalarından dolayı da olabilir- tarihin hemen hemen hiçbir döneminde Türklerin göçebe olduklarına değinmemişlerdir.

“Cumhuriyetin kuruluş manifestosu diye niteleyebileceğimiz Ziya Gökalp’in ünlü “Türkçülüğün Esasları” adlı kitabında, Türkler’in çok eski tarihlerine de göndermeler yapılmasına karşın, “göçebe” sözcüğü topu topu sadece üç kez kullanılmaktadır. Hatta öyle ki, bir sosyolog olarak, toplumları “vahşilik, göçebelik, medenilik” diye gruplandırıp adlandırarak açıklamalarda bulunurken bile, sanki “göçebe” sözcüğünü pek fazla yinelememek için, ötekilerle ilgili bir dolu bilgi aktarıp yazmasına karşın, “göçebe toplumlar” konusunda tek sözcük olsun etmemiştir.”2

Türk Tarih tezinin kurucularından Afet İnan ise göçebelik fikrine şiddetle karşı çıkmaktadır: “Hunlar zannolunduğu gibi, Avrupa’da göçebe ömür geçirmiş bir kavim değildir; bilakis toprağa bağlanmışlardı, evlerde köylerde ve şehirlerde otururlardı.”3

Afet İnan yine şöyle demektedir: "Türk çocukları, biliyor ve bildirecektir ki, onlar, 400 çadırlı bir aşiretten değil, on binlerce yıllık, Ari, medeni, yüksek bir ırktan gelen, yüksek kabiliyetli bir millettir."4
 
Cumhuriyet döneminde de bu göçebelik hali devam ede-gelmiştir. “Türkiye’nin sahibi hakikisi ve efendisi, hakiki müstahsil olan köylüdür.” vecizesi ile köylü bir oldu-bittiyle müstahsil/tahsilli ve milletin efendisi kabul edilmiştir. Milletin efendisi köylü göçebeliği unut(a)mamıştır. 1970’li yıllarda kaleme alınan “Tehlikeli Oyunlar” adlı bir romanın “Ülkemiz” başlığını taşıyan bir bölümünde köy ve köylülük meselesine de değinilmektedir:

“...Bundan başka, ülkemizin dört bir yanı, köylülerle çevrilidir. Köylülerle çevrili ülkemizde birçok ürün yetişir...Fakat ülkemizde en çok yetişen, köylüdür. Köylü bütün iklimlerde yetişir. Köylünün yetişmesi için, çok emek vermeğe ihtiyaç yoktur. Köylü bozkırda yetişir, yaylada yetişir, ormanda yetişir, dağda yetişir, kurak iklimde yetişir, ovada yetişir, sulak iklimde yetişir. Çabuk büyür erken meyve verir. Kendi kendine yetişir, kendi kendine meyve verir. Biz köylüleri çok severiz. Şehre gelirlerse onlardan kapıcı ve amele yaparız...Son yıllarda kuru üzüm ve incirin yanı sıra, köylü de göndermeye başlamışızdır. Bu köylüleri, önce şehirlerde biraz yetiştiririz; tam olgunlaşmadan (yolda bozulmasınlar diye) başka ülkelere göndeririz. Onlar da bize döviz gönderirler.”5

Bu alayvari temsili abartılı bulanlara, milletin efendisi olan köylünün başkente girmesine, T.B.M.M önünden geçmesine mani olunduğunu gözönünde tutmalarını salık veriyoruz. Bu hususta iki anekdota yer vererek devam edelim;

“Cumhuriyet Türkiye’sinde oldukça gelişmiş bir köylü edebiyatı vardır. Birçok düşünürümüz, yazarımız, idarecimiz, İstanbul’un lüks mahallerindeki mekanlarından, Ankara’daki makamlarından köy, köylülük ve köylü meseleleri üzerine, nice şeyler söylemiş ve yazmıştır. Bu kişilere göre, köylünün sefaleti birkaç parlak nutuk, birkaç kanun ve kararla düzelip gidecek, Osmanlı’nın soyup soğana çevirdiği (!) zavallı köylü kurtulacaktır... O yıllarda, kıyafeti beğenilmeyen köylüler başkente alınmıyordu. Çünkü yabancılar, bu pejmürde kılıklı köylülere bakarak, Cumhuriyet köylüleri hakkında yanlış fikirlere sahip olabilirlerdi(!) Ayrıca aydınlarımızın zihinlerindeki Cumhuriyet köylüsüyle katiyen bağdaşmayan, fakir, üstü başı yırtık köylüler bazı kişileri tedirgin edebilir, idareye karşı güveni sarsabilirdi(!)”6

“Sekiz-on yıl oluyor, bir gün Ankara’da Ulus Meydanı’ndan yürüyerek istasyona doğru iniyordum. Ankara Palas’ın bahçesine köşe yapan sokağı geçtikten sonra arkamda bir gürültü duydum. Polis mi, jandarma mı, şimdi hatırlamıyorum, her halde düzen koruyucu bir vatandaş, fakir giyimli bir köylüye çıkışıyor, Ulus Meydanı’na gideceğini söyleyen biçareyi ‘buradan olmaz, dolaşacaksın!’ diye sokağa doğru itiyordu. Ortalıkta bir tören hazırlığı filan da yoktu. Bana dokunmayan polis memurunun köylü vatandaşa reva gördüğü muameleyi emir vermek sevdasına yordum ve geçtim. Zaten köylü de pek ısrar etmemiş ‘la havle’ çeker gibi ellerini kaldırarak gerisin geriye arka sokağa dönmüştü. Polis memurunun ukalalığı tuhafıma gittiği için hadiseyi, ilk rastladığım dostlara anlatmaktan çekinmedim. Meğer polisin ki ukalalık falan değilmiş. Fakir ve hırpani kıyafetli vatandaşların Türkiye Büyük Millet Meclisi önünden geçmeleri yasak edilmiş imiş. Orada vazife gören polis memurlarına ve jandarmalara bu hususta sıkı emir verilmiş imiş...”7

“Türk” olarak adlandırılan topluluğun tarih sahnesine çıkış tarihi olarak eğer, Türk oldukları varsayılan İskitler/Sakalar başlangıç alınırsa M.Ö. 8. asra, Hunlar söz konusu edilirse M.Ö 4. yüzyıla kadar inilebilir. Eğer ilk defa ‘Türk’ adının kullanıldığı bilinen devlet esas alınırsa (Kök veya Gök Türkler) hayli yakınlara, M.S 6. yüzyıla kadar gelmek gerekiyor. Bürokrat-aydın-tarihçilerce Türk Tarihinin başlangıcı,  -anayurttan göçlerin milattan evvel 20.000 yılına kadar gerilere götürülmesiyle- M.Ö 20 binlere götürülmüştür.

Türk Tarihi üzerine ilk araştırmalar, Ayşe Afet (İnan)'in Fransızca bir tarih kitabında Türkler hakkında okuduğu bir bölümü Mustafa Kemal'e aktarması ve bunun üzerine Mustafa Kemal'in Ayşe Afet (İnan)'e "Sen çalış Afet!" direktifini vermesiyle başlamıştır.

“M.Ö 20.000 yılında ortaya çıkan Türkler 7000’de Güney Çin’e göç etmişler ve 5000-6000 yıllarında ise Çin-Kansu yörelerine yerleşmişlerdir.”8

Türklerin göçebe olmadıklarına en büyük (!) delil ve argüman Türklerde –modern(!)- devlet kurma geleneği olduğudur. Bu vesileyle ilk olarak bu mesele üzerinde durulmuştur. Günümüze kadar Türkler tarihte 20 devlet kurmuşlardır. Son devlet Osmanlı İmparatorluğu ile Türkiye Cumhuriyeti; diğer 18’i ise Asya, Anadolu ve Avrupa’ya yayılmış çeşitli devletler kurmuşlardır.9 Aynı kitabın 40. sayfasında ise Çinlilere uygarlığı götürenlerin de Türkler olduğu öne sürülmektedir.10

Türklerin uygarlıkların kurucusu oldukları üzerinde uzunca durulmuştur. “Ateşi (Prometeus), ekmeği, evlilik kurumunu, tarımı (Tripltolemos), madenciliği, hayvan ehlileştirmeyi (Poseidon), geometriyi (Pitagaros) dünya uygarlığına hep Türkler armağan etmiştir.”11

“Homeros da Türk’tür. Asıl adı, ummak’tan gelen Umar’dır. Aka Türklerinden olan Umar’ın yazdıkları ‘hemen tamamen’ Eti mitoloji, ve teogonisinden alınmadır.”12 “Eti ve Grek ana tanrıları bir olduğu için, Etiler de Türk olduğuna göre Grekler de Türk olmaktadır.”13

“...Tarihin ilk devirlerinde Küçükasya’da oturan halk Hitit veya buna benzer adlarla tanınmış olan Hata Türkleridir...”14 Cumhuriyet döneminde Hatay’a (Hatay; Hitit beldesi=Hata=Ata=Eti)15 bu adın verilmesi de bilinçli bir iştir.

“...Sümerler, bazı müessir yabancı müelliflerin şimdi, çok tekrar etmek istemedikleri bir ıstılah ile Turanlı, bizim daha doğru tabirimizle ‘Türk’ ırkındandırlar...”16 Turanlı, Türk Sümerliler adını ölümsüz kılmak ve adını yaşatmak için de Sümerbank17 kurulmuştur.

“...Etiler Küçükasya’yı kaplayan bir imparatorluk kurmuşlardı. Bu devleti teşkil eden Türkler...”18 böylece Etiler de Türkleşince artık Etibank19 da kurulabilirdi.
 
Afet İnan Birinci Türk Tarih Kongresi (1932)’nde sunmuş olduğu “Tarihten Evvel ve Tarih Fecrinde” adlı tebliğinde şunları anlatmaktadır:

“...Avrupa’nın çok alimleri, tarihten evvelki devirlerde başlayıp, tarih fecrinde ve tarih kurumlarında, beşeriyetin, her parçasına ve Avrupalılara, yüksek kültür götüren, Orta Asyalı birtakım kabileleri, kendi cedleri yapıyorlar; Ari, indo-öropeen ve indo-germen adını verdikleri bu insan kümelerini (Altay-Pamir) yaylasından hareket ettiriyorlar...Türk ırkı, ana yurtlarında, yüksek kültür mertebesine varırken, Avrupa halkı vahşi ve tamamen cahil bir hayat yaşıyordu;...Orta Asya’nın otokton halkı Türk’tür...Türk çocukları, biliyor ve bildirecektir ki, onlar, 400 çadırlı bir aşiretten değil, on binlerce yıllık, Ari, medeni, yüksek bir ırktan gelen, yüksek kabiliyetli bir millettir.” (s.40-41)

Yine Türklerin mimarlıkta kübizmin kurucusu, resimde sürrealizmin, tiyatroda en ileri anlayışın temsilcileri oldukları ileri sürülmüştür.20

Ayşe Afet (İnan) Türk Tarih Tezi’nin Çin, Sümer, Akat, Elam, Mısır, Asur, Hitit, Aka ve Girit Uygarlıklarının Türkler tarafından kurulduğu yönündeki imasını şu sözlerle açıklamaktadır:

“Türk çocuğu...yakın bir tarihte göç etmiş olmakla bu vatanın hakiki sahibi olamaz. Bu fikir, tarihen, ilmen yanlıştır. Türk brakisefal ırkı Anadolu’da ilk devlet kuran bir millettir. Bu ırkın kültür yurdu ilk zamanlarda, iklimi müsait olan Orta Asya’da idi. İklim tabii şartlar dahilinde değişti. Taşı cilalamayı bulan, ziraat hayatına erişen, madenlerden istifadeyi keşfeden bu halk kütlesi, göç etmeye mecbur kaldı. Orta Asya’dan şarka, cenuba, garpte Hazer Denizinin şimal ve cenubuna olmak üzere yayıldı. Gittikleri yerlere yerleştiler, kültürlerini oralarda kurdular. Bazı mıntıkalarda otokton oldular, bazılarında otokton olan diğer bir ırk ile karıştılar. Avrupa’da tesadüf ettikleri ırk tipi dolikosefal idi. Irak, Anadolu, Mısır, Ege medeniyetlerinin ilk kurucuları Orta Asyalı brakisefal ırkın mümessilleridir. Biz bugünkü Türkler de onların çocuklarıyız. İşte Atatürk’ün tarih tezi kısaca böyle hulasa edilebilir.”21

“...Türk yurdu daha çok büyüktü yakın ve uzak zamanlar düşünülünce Türk’e yurtluk etmemiş bir kıta yoktur. Bütün dünyada Asya, Avrupa, Afrika ve hatta Amerika Türk atalarına yurt olmuştur.”22

Bir gün Büyükelçi Grey’den, Amerikan yerlileri (Kızılderililer) üzerinde Türk uygarlığının etkilerini gösteren bir kitap bulunup-bulunmadığı sorulmuştu. (Gazi) Atatürk, bir İngiliz diplomatına, Türkçe olan ‘KENT’ sözcüğünün Türklerin İngiltere’yi bir zamanlar fethetmiş olduğunun kanıtı olduğunu söylemektedir.23

Türkler’in kökenleri dönemin en büyük liderlerinden birine uzatılmaktadır: “Rusya ihtilali, siyasi sahadan pek çabuk içtimai sahaya geçti. Ruslasmış bir Türk ailesinden gelen Lenin (asıl ismi Vladimir İlyiç Ulyanof) adlı bir adamın azim ve iradesiyle o ana kadar yalnız nazariyatta kalan komünizmin hayatta tamamiyle tatbikatına girişildi.”24

Resmi ideologlar temelde Türklerin bütün ırkların Türk ırkından olduğunu savunmamakta, böyle olmasını da Türkler adına –diğer medeniyetlere uygarlık götürme işlevini boşa çıkarması vesilesiyle- bir nakıslık saymaktadırlar.

“...Bizim telakkimiz, bütün dünyayı Türk ırkından yapmış olmak telakkisi değildir...Orta Asya’dan başka yerlerde, başka ırkların ve insanların müstakillen mevcut olduğunu kabul etmeliyiz ki, onlara Türklerin medeniyet öğrettiklerini ve ileri dil unsurlarını verdiklerini ispata çalışmak makul bir gayret olabilsin.”
25

Türk Tarih Tezi ile varılmak istenen hedeflerden birisi de tarihi laik temellere oturtmak ve dinsel temalardan kurtarmak olmuştur. Bu amaçla henüz okul tarihçiliğinde kainatın yaratılış ve gelişmesi dogmatik yoldan açıklanmakta iken, H.G. Wells'in “The Outline Of History” isimli eserinin 1928'de “Cihan Tarihinin Anahatları” başlığıyla 'devlet eliyle' tercüme ettirilmesi ve bunun ardından, 1931'in lise tarih kitaplarının birinci cildinde 'kainatın yaradılışının, hayatın dünyada belirmesinin tamamen Darwinist bir görüşle izah edilmesi'26 de dikkat çekicidir.

Atatürk’ün gözetiminde hazırlanan Türk Tarih Tezi ilk dönem tarih kitaplarında ve önemli progmatik metinlerde işlenmiş, açık ve ayrıntılı bir biçimde savunulmuştur. Örneğin:

a) 23 Nisan 1930’da Ankara’da toplanan altıncı Türk Ocakları Kurultayı’nda Afet (İnan), Sadri Maksudi (Arsal) ve Reşit Galip’in yaptıkları konuşmalarda;

b) Atatürk’ün ‘Sen çalış!’ talimatıyla Ayşe Afet İnan’ın 1929’da hazırlamaya başladığı lise ve ortaokul ders notlarından hareketle 1930 sonlarında ‘yalnız yüz nüsha bastırılarak tarihçilerin ve aydınların eleştirisine sunulan’ 606 sayfalık Türk Tarihinin Anahatları’nda;

c) Bu kitabın ‘Türk Tarihine Medhal’ ve ‘Orta Asya’ bölümlerinden oluşturularak Milli Eğitim Bakanlığınca 1931 yılı başında 30.000 adet bastırılıp okullara dağıtılan 74 sayfalık Türk Tarihinin Ana Hatları Medhal Kısmı broşüründe;

d) 1931 yazında Türk Tarihi Tetkik Cemiyetinin ekip çalışması yoluyla hızla hazırladığı dört ciltlik lise Tarih’lerinde ve bundan iki yıl sonra M.E.B.’nin bunlardan yola çıkarak orta ve ilkokullar için yazdırdıklarında;

e) Türk Tarihinin Ana Hatları’nın yeniden yazılması için 1932’de benimsenen taslakta;

f) 1935 tarihli ‘Türk Tarihi Araştırma Kurumu Programının Avamprojesi’nde27

Resmi Tarih Tezi'nin gelişmesiyle, Tarih çalışmalarının örgütlenmesi aynı zaman diliminde 'el ele' yürümüştür. Bu dönemde kurumsallaşma yolunda atılan adımlar arasında Türk Tarih Encümeni'nin 6 Temmuz 1927 tarih ve 5419 sayılı kararname ile Maarif Vekaleti tarafından İstanbul Üniversitesi'nde Fuat Köprülü başkanlığı altında örgütlenmesi, 1930 Nisan'ının 28. günü  Türk Ocağı Türk Tarih Tetkik Heyeti'nin teşkili ve 4 Haziran 1930'da ilk toplantısını yapması, 10 Nisan 1931'de Türk Ocakları'nın feshi ile Tarih Heyeti'nin görevinin son bulmasıyla 12 Nisan 1931'de Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti'nin kurulması ve 3 Ekim 1935'de Atatürk'ün bu cemiyetin adını Türk Tarih Kurumu olarak değiştirmesi sayılabilir.

Türk Tarih Kurumu, bir yandan Türk Tarihine ilişkin araştırmalar yaparken öbür yandan da uygarlık tarihine yönelik ve maddi kültürü meydana çıkartacak arkeolojik araştırmaları desteklemiştir. Özellikle ilk yılların tarih tezine uygun olarak, Anadolu'daki eski uygarlıkların kalıntıları üzerinde yoğun kazı faaliyetleri yürütülmüştür.

"Türkler'in Anadolu üzerindeki tarih öncesi kalıntılarını kanıtlamak, arkeolojiyi sadece buna tanıklık yapmaya zorlamak böylece Türklerin bir 'ulus' olarak büyük bir uygarlık sahibi olduklarını çıkarsamak esas amaçtı. Aslında Türkler dünyadaki tüm kayda değer ırkların babası olarak görülüyor ve başlıca ırk addediliyordu. Bu inancın yaygınlaştırılması yeterli kanıtlarla desteklenmesinden daha önemli görülmüştü."28 

Dönemin tarih kitaplarında Tarih Tezi işlenmiştir. Bu konuda –yukarıda verdiklerimiz dışında- verilecek başka örnekler için “Hugh Poulton, Silindir Şapka Bozkurt ve Hilal, 129-132” isimli esere müracaat edilebilir.

Atatürk Türk ırkı üzerine antropolojik araştırmalar yapılması için bizzat buyruk vermiştir. Ayşe Afet İnan’ın doktora tezinin konusu ve adı da bu yönde olmuştur. “Türkiye Halkının Antropolojik Karakterleri ve Türkiye Tarihi: Türk Irkının Vatanı Anadolu (64.000 kişi üzerine anket)” tir. Daha da ileri gidilerek antropolojik araştırmalar adı altında “1 Ağustos 1935’te Mimar Sinan’ın mezarı açılmış, iskeletler üzerinde ‘biyolojik ve morfolojik’ incelemeler yapıldıktan sonra tekrar kapatılmıştır.”29

“Mimar Sinan’ın mezarının açılması ile ilgili olarak devrin gazetelerinde yayınlanan şu haberlere bakılabilir:

‘Tarihsel araştırma, Mimar Sinan’ın cesedi mezarından çıkarıldı.’ (Cumhuriyet 6, 8, 1935  1, 7) 

‘Mimar Sinan’ın kemikleri üzerindeki tetkikler yapılıyor.’ (Son Posta 4, 8, 1935  1, 8)

"Ayrıca yine o dönemlerde Yunus Emre’nin de mezarı açılarak antropolojik kazılara devam edilmiştir."30

“1937'de toplanan İkinci Tarih Kongresinde bazı iktisat ve sosyal tarih örnekleri verildi. Ancak ana akım, arkeoloji ve antropolojiye ağırlık veren tarihselci yaklaşımdı; çünkü, eski tarih öncesi dünya ile destansı kahramanlık hikayeleri yaratmak daha kolaydı."31 

I. Tarih Kongresi katılımcılarından bir kısmı, Resmi Tezin aksine iddialarda bulundukları, veyahut da iddiaların ispatlanmasını talep ettikleri, gibi gerekçelerle; kongre sırasında sık sık, tezin karşısında olmadıklarını söylemeleri/savunmaları durumunda bırakılma (Fuad Köprülü)32, özür dilemek durumunda bırakılma (Caferoğlu Ahmed)33, bazı sürtüşmelerde, tartışma ortamlarında yıpratılma, Mustafa Kemal tarafından görevden alınma, sofrasından kovulma (Reşit Galip)34, ya da topluluk içerisinde komik durumlara düşürülüp, rezil edilme (Ahmed Refik)35, radyolarda aleyhine propaganda yapılma, gazetelerde manşetten verilip, karikatürler çizilerek alay edilme (Sadri Maksudi Arsal)36 gibi birtakım kovuşturmalara uğraşmışlardır. II. Tarih Kongresi’nde (1937) tartışma tümüyle yok oluyor ve tartışma yerini tek parti bilimselliğine bırakıyor.37

Bu katı devletçilik döneminde, Türk Tarih Tezi devrimci bir ilkeye dönüştürüldü ve bu öyle bir şekilde yapıldı ki, tarih diğer disiplinlerle bir bütün haline getirildi Örneğin ziraat tarihi üzerine yazılmış olan bir kitabın girişinde de Türk Tarih Tezine rastlıyoruz.

"Kitabın ilk iki bölümünün tamamen Türk Tarihinin Anahatları ve Birinci Kongrenin ezici çoğunluğunun görüşleri üzerine bina edilmiş olduğu göze çarpmaktadır. Tarım da bu çerçevede tarih öncesiyle bağlantıya sokulmuş ve bu yolla ulusal güvenin artacağına inanılmıştır. Eugene Pithard ve Afet İnan bu bölümlerin ana başvuru kaynakları olarak geçmektedir: Birinci bölümün başlığı 'Ziraatin yaratıcıları'dır. İkinci bölümde tarih öncesinde bitkiler ve sebzeler konu edilmektedir. Bu ilk iki bölümden sonraki tarihi dönemlerde yine Birinci Kongrenin görüşleri çerçevesinde ele alınmaktadır. Üçüncü bölümde Türklerin, tarım ve gübre konusunda tarihi dönemlerdeki katkıları ele alınmaktadır. Ve nihayet son bölümün adı 'Atatürk Baş Çiftçi'dir. (s 262-3)"38

Bu bölüme 1932 yılında ortaya atılan “İslam’ın Türkleştirilmesi Projesi” ve bu kapsamda İslam’ı Türklerin milli dini ilan etme, İbrahim (aleyhi selam) ve Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) gibi peygamberlerin ve Ebu Hanife gibi alimlerin Türk olduğu yönündeki iddialara yer vererek son veriyoruz.

Bu projeye (1932 İslam’ın Türkleştirilmesi Projesi) temel teşkil eden tez –dinin Türkçeleştirilmesi üzerine gösterdiği yoğun gayret ve üstün başarı ile Mustafa Kemal tarafından ödüllendirilerek Maarif Vekili tayin edilen- Aydın mebusu Dr. Reşit Galip tarafından kaleme alınan ‘Müslümanlık: Türk’ün Milli Dini’ adlı çalışmadır. Bu çalışmada esas olarak adından da anlaşıldığı üzere İslamiyet’in Türk’ün Milli Dini olduğu üzerinde durulmuştur. Milli Dinin Peygamberi Hz. Muhammed’in de Türk olması gerekiyordu. Dr. Reşit Galip bu vazifeyi üzerine almıştı ve yaptığı araştırmalar sonucunda Hz. İbrahim’in aslen Sümer soyundan geldiğini ispatlıyor (!) ve dolayısıyla Hz. Muhammed’in de Türk olduğu sonucuna varıyordu (!).

Bilindiği üzere Türk Tarih Tezi ile Sümerlilerin Türk oldukları varsayılmıştı. Bu varsayımda katkısı olanlardan en başta geleni Dr. Reşit Galip olmuştur. Şöyle ki; I. Tarih Kongresi’nde verdiği tebliğinin sonuç bildirgesinde şöyle demektedir:

“1- O zamana kadar Sami ve yerli olduğu sanılan Mezopotamya medeniyeti yerli sayılması imkansız ve çok daha kadim, Sami olmayan bir ırkın malıdır.

2- Bu ırk ve bu medeniyet Orta-Asya'dan gelmiştir.

3- Bu medeniyetin mümtaz mümessilleri olan Sümerler, bazı muasır yabancı müelliflerin şimdi, çok tekrar etmek istemedikleri bir ıstılah ile Turanlı, bizim daha doğru tabirimizle ‘Türk’ ırkındandırlar.”39

Hz. Muhammed’in Türklüğünün ispatını ise şu şekilde yapmaktadır:

“1- Hz. Muhammed, müsta’reb Araplardan’dır; yani Arabistan’a şimalden (kuzeyden) gelen bir soydandır. Araplar ise Sami soyundandır. Eğer şimalden gelen soy da Sami olsa, onlara müsta’reb (Araplaşmış) gibi ayrı bir ırk adı verilmesi icab etmezdi.

2- Hz. Muhammed evlad-ı İsmail’dendir. Daha açıkçası evlad-ı İbrahim’dendir. Hz. İbrahim Babil halkındandır. Hz. İbrahim’in yaşadığı devrin Nemrud’u, Sümer ülkesine zorla giren Sami soyuna mensuptu.”40 

Tanrıya ibadet meselesine de değinen Reşit Galip, ilah’ın kendisine ait bir dili olmadığını, O'nun dilinin, kendisine ibadet eden insanın en tabii vasıtası olan anadili olduğunu söylemiş ve tezinin en önemli aksiyonlarından birini öne sürmüştür: “Şu halde din, dil vasıtasıyla insanın milliyetine girmektedir. Burada din, mili bir unsur oluyor. Binaenaleyh din, milliyetin birbirinden ayrılmaz bir parçasıdır.”

“Bu aşamada din millileştirildi. Ardından sırasıyla Hz. İbrahim, Hz. Muhammed ve alimler İmam-ı Azam Ebu Hanife, İmam Buhari, İbni Rüşd, soyadı Arabi olmasına rağmen Muhyiddin-i Arabi41 ...Türkleştirilir. Ve son bölümde Arap dilini de esasen Türklerin inkişaf ettiklerini uzun uzun anlatan tez sahibi, Türklerin, Müslümanlığı terakki ettirdikleri savı ile tezini sonuçlandırır. Bu tezi dikkatle okuyup, içeriğine vakıf olan Mustafa Kemal, tezin üzerine bazı ilave ve eklerle katkıda bulunur.”42


Alıntı yapılan: dipnotlar
1- D. Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum, 48-49.

2- Ah Şu Biz Kara Bıyıklı Türkler, 12-13.

3- Afet İnan, Orta Kurun Tarihine Umumi Bir Bakış, 411’den aktaran Büşra Ersanlı Behar, İktidar ve Tarih, 128.

4- Afet İnan, Tarihten Evvel Tarih Fecrinde, 41.

5- Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar, 111-112.

6- D. Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum -Toplum Yapımızın Tarihi Oluşumu-, 195-196.

7- Nadir Nadi, Uyarmalar, 33 ve Nadir Nadi, 21.3.1951 tarihli Cumhuriyet Gazetesi.

8- Orta Mektep için Tarih, s.134’den aktaran Büşra Ersanlı Behar, İktidar ve Tarih, 110.

9- Orta Mektep için Tarih, s.30-3’den aktaran Büşra Ersanlı Behar, İktidar ve Tarih, 110.

10- Orta Mektep için Tarih, s.40’tan aktaran Büşra Ersanlı Behar, İktidar ve Tarih, 110.

11- Saffet Engin, Kemalizm İnkılabının Prensipleri, I, 39’dan aktaran Baskın Oran, Atatürk Milliyetçiliği, 219.

12- Saffet Engin, Kemalizm İnkılabının Prensipleri, II, 156’dan aktaran Baskın Oran, Atatürk Milliyetçiliği, 219-220.

13- Saffet Engin, Kemalizm İnkılabının Prensipleri, III, 190’dan aktaran Baskın Oran, Atatürk Milliyetçiliği, 220.

14- Orta Mektep için Tarih, s.112’den aktaran Büşra Ersanlı Behar, İktidar ve Tarih, 110.

15- Hatay adı 1936’da icad edilmiştir. O dönemde yayımlanan Hatay broşürlerinde kimi fotoğrafların altında ‘Resimde bir Eti Türkü görülüyor’ diye açıklamalar okunmaktadır. Bkz: Mete Tunçay, Hatay Sorunu ve T.B.B.M –Türk Parlamentoculuğunun İlk Yüz Yılı- içinde ayrıca; Baskın Oran, Atatürk Milliyetçiliği, 220.

16- Z. V. Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, s.117.

17- 11 Temmuz 1933.

18- Orta Mektep için Tarih, s.119’dan aktaran Büşra Ersanlı Behar, İktidar ve Tarih, 110.

19- 23 Ekim 1935.

20- İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Türke Doğru, 39-42.

21- Halil Berktay, Cumhuriyet İdeolojisi ve Fuat Köprülü, 52.

22- Ayşe Afet İnan, Medeni Bilgiler ve M.K. Atatürk’ün El Yazıları, 19-20’den naklen Şerafettin Dönmez, Atatürk’ün Çağdaş Toplum ve Din Anlayışı, 112.

23- L. Kinross, Atatürk, 540, dipnot: 3.

24- Türk Tarihinin Anahatları, III, 6’dan aktaran Büşra Ersanlı Behar, İktidar ve Tarih, 116.

25- İsmail Habib Sevük, Atatürk İçin, 27.

26- E. Z. Karal, Felsefe Kurumu Seminerleri-Türkiye'de Tarih Eğitimi-, 257-258.

27- Halil Berktay, Cumhuriyet İdeolojisi ve Fuat Köprülü, 52-53.

28- Büşra Ersanlı Behar, İktidar ve Tarih, 192.

29- Utkan Kocatürk, Atatürk ve Devrim Kronolojisi, 1918-1938, 373.
Mimar Sinan'ın ölümünün 412. yıldönümünün çeşitli etkinliklerle anıldığı günlerde gazetelerde yer alan bir habere göre Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde inceleme altına alınan Mimar Sinan'ın kafatasının kaybolduğu haberleri yer almaktadır. Bkz; Zaman Gazetesi, 10 Nisan 2000 Pazartesi, 2.

30- D. Mehmet Doğan Batılılaşma İhaneti, 171.

31- Büşra Ersanlı Behar, İktidar ve Tarih, 23.

32- Büşra Ersanlı Behar, İktidar ve Tarih, 134 ayrıca “Zeki Velidi Bey” Büşra Ersanlı Behar, İktidar ve Tarih, 148.

33- Büşra Ersanlı Behar, İktidar ve Tarih, 139.

34- Büşra Ersanlı Behar, İktidar ve Tarih, 148; Dücane Cündioğlu, Türkçe Kur’an ve Cumhuriyet İdeolojisi, 84-86; İsmet Bozdağ, Atatürk’ün Sofrası, 93-106.

35- Büşra Ersanlı Behar, İktidar ve Tarih, 157; Abdurrahman Dilipak, Bir Başka Açıdan Kemalizm, 124-125.

36- Büşra Ersanlı Behar, İktidar ve Tarih, 148; Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, Belgeler Gerçekleri Konuşuyor, V, 106-107.

37- Büşra Ersanlı Behar, İktidar ve Tarih, 161.

38- Türk Ziraat Tarihine Bir Bakış, (İstanbul, 1938) Büşra Ersanlı Behar, İktidar ve Tarih, 166.

39- Büşra Ersanlı Behar, İktidar ve Tarih, 145-146.

40- Dücane Cündioğlu, Türkçe Kur’an ve Cumhuriyet İdeolojisi, 70.

41- İbnu Arabi'nin alimler arasında sayılması müellifin kendi itikadıncadır. İbnu Arabi, küfründe şüphe olmayan bir kimsedir. Türkler arasında; eski dinleri Şamanizm ile Şia, Mecusilik ve İslam inancınının, karması olarak nitelendirebileceğimiz tasavvuf dininin toplum hayatında yaygınlaştığı bunun üzerine de her türlü geçmiş ve kimlikten kurtularak "batılılaşma" cereyanlarının etkisi altınadaki böyle bir toplumun şartları gözönünde bulundurulduğunda İbui Arabi'nin diğer İslam alimleri ile birlikte değerlendirilmesi, ve dahi Türkleştirilmesi, gayet normal karşılanmalıdır.

42- Dücane Cündioğlu, Türkçe Kur’an ve Cumhuriyet İdeolojisi, 75-80.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1115
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: CUMHURİYETİN TARİHİ ARKA PLANI!
« Yanıtla #12 : 06.12.2017, 21:25 »
ULUSTA BİRLİK -KÜRT ÖRNEĞİ

Tarihte ve ırkta birlik sağlandıktan sonra ulusta birlik sağlama aşamasına geçilmiştir. Ulusta birlik sağlanması için öncelikle Kürtlerin hal edilmesi gerekmekteydi. Kürt yok denmişti ama Kürtler yok olmamıştı. Kürt sorunu yok sayılmıştı ama Kürt sorunu yok olmamıştı, olmadı da...

“Osmanlılar döneminde adı Kürdistan olarak bilinen, tüm resmi yazışmalarda da öyle geçen bölgenin adı, zamanla değişiyor (!) Cumhuriyetin kurulduğu dönemden 1950’lere kadar bölgenin adı ‘Vilayet-i Şarkiye’dir. Bu dönemde Kürdistan ve Kürt sözcükleri sözlüklerden çıkarılıyor. Yoğun bir biçimde uygulanan sansür ve otosansür bu kavramların kullanılmasına kesinlikle izin vermiyor. 1950 öncesinde yayınlanmış bir Osmanlıca-Türkçe sözlükte, K harfinin karşılığında sadece ‘Kürdili Hicazkar’ yer alıyor...Bu durum Türk Dil Kurumu’nun ünlü bilginlerinin kulaklarını çınlatıyor olmalıdır!.. 1971’de yayınlanan Ansiklopedik Türkçe Sözlük’te, K harfinin yer aldığı ikinci ciltte, Kürtlerle ilgili olarak şunlar yazılmış: ‘Çoğu dillerinin değiştirmiş Türkler’den ibaret, bozuk bir Farsça konuşan ve Türkiye, Irak ve İran’da yaşayan bir topluluk adı ve topluluktan olan kimse.’ 1950’ye kadar ‘Vilayet-i Şarkiye’ olan bölge, 1950-1960 arasında ‘Doğu’ oluyor. 1960’dan sonra Türkiye ‘Planlı Dönem’e geçince, bu sefer ‘Kalkınmada Öncelikli Yöreler’ oluyor. ‘Bilimsel’ yayınlarda kısaltılmış olarak (K.Ö.Y.) diye geçiyor. Plancılar bilimselliklerini burada da gösteriyorlar. Bu bölgeye bir kere ‘köy’ dedikten sonra, artık köyle kent arasındaki ilişkinin de nasıl olması gerektiğine ‘bilimsel’ olarak karar verebilirlerdi... Şimdilerde bölgenin adı tekrar değişmiş durumda... Bu sefer ‘Olağanüstü Hal Bölgesi’ deniyor. Resmi ideolojinin marifeti büyük! Gide gide Kürdistan’a ‘Olağanüstü bir nitelik’ kazandırmayı başarmış görünüyor.. .Aslında bölge, 1920’lerden beri olağanüstü olayların yaşandığı ve olağanüstü baskılara maruz kalan, olağanüstü bir bölge oldu ve sıkıyönetim olmadığı yıllar sınırlıdır. Bölgede sıkıyönetim olmadığı yıllarda da de facto bir sıkıyönetim geçerli olmuştur...

Temel Türkçe Sözlük’te (1982), ‘Kürt: Ari ırktan bir halk, Kürtçe: Kürtlerin konuştuğu Farsça kırması dil.’; Resimli Ansiklopedik Büyük Sözlük’te de (1982) ‘Kürt: Ortadoğu’nun çeşitli ülkelerinde dağınık bir halde yaşayan etnik bir topluluğun adı ve bu topluluktan olan kimse’ deniyor...1980’lerde askeri cunta yeni ve orijinal buluşlara yöneliyor. Genelkurmay’ca bastırılıp, yüz binlerce dağıtılan bir ‘Beyaz Kitap’ta yazılanlar ilginç:

‘Dağların yüksek kısımlarında, tepelerde yaz kış erimeyen karlar vardı. Güneş açınca üzerleri buzlaşan camsı parlak bir tabaka ile örtülürdü karın yüzü. Üstü sert altı yumuşak olurdu.

Bu kar’ın üstünde yürününce, ayağın bastığı yer içeriye çöker, ‘kırt-kürt’ diye ses çıkarırdı. Doğulu Türkmenlere, Kürt denmesinin nedeni buydu. Bölücülerin Kürt dedikleri, yüksek yaylalarda, karlık bölgelerde yaşayan Türklerin karda yürürken ayaklarından çıkan sesin adıydı aslında.’
1

Kadro Dergisi yazarlarından Şevket Süreyya ise bir makalesinde Kürtlük’ü, ilkel, geri, vahşi, bir üretim biçimi olarak sunmaktadır: “Kürtlük bir iktisadi rejimdir ki, esasında, her şeyden evvel koyu bir toprak köleliği, yani müstahsilin yurtsuzluğu ve topraksızlığı yatar.”2

Bir diğer Kadro Dergisi yazarı İsmail Hüsrev (Tökin) ise Kürtler hakkında şöyle demektedir: “...Şark vilayetlerimizde henüz taazzuv etmiş bir Kürt milleti değil, Kürtçe konuşan aşiretler ve Kürtçe konuşmaya icbar edilmiş Türk unsuru vardır.”3

Cumhuriyetin başından beri Kürt kimliğinin yok sayılması, -yok sayanlardan biri olan-Şevket Süreyya tarafından şöyle eleştirilmektedir: “ Doğu, daima bizde kanayan bir yara olarak kaldı...İdare makamları ve kurulan genel müfettişlikler ise...temel yapıya eğilecek, orada ıslahat yapacak yerde “Kürt yoktur, Türk vardır” gibi temel yapıya inmeyen beyanlar ve raporlarla hem kendi kendilerini, hem hükümeti oyaladılar."4

Cunhutiyetin henüz ilk döneminde Kürt menşeli on yedi ayaklanma olmuştur. “Atatürk döneminin bu önemli olgusu, Türkiye’de henüz tabu olmaktan çıkmamış olması yüzünden tarih kitaplarına geçmemiş, Şeyh Sait Ayaklanması dışında pek duyulmamıştır. Oysa, 1972 yılında Genel Kurmay Harp Tarihi Dairesi tarafından yayınlanan bir kitaba göre, 1924-1938 döneminde Türkiye’de 17’si doğuda geçen 18 ayaklanma olmuştur. Bu tek ayaklanma Menemen Olayı (23 Aralık 1930) olup, Kürtlerle ilgili olanlar şunlardır: 1. Nasturi Ayaklanması (12-28 Eylül 1924) 2. Şeyh Sait Ayaklanması (13 Şubat –31 Mayıs 1925) 3. Raçkotan ve Raman Tedip Harekatı (9-12 Ağustos 1925) 4. Sason Ayaklanmaları (1925-1937) 5. Birinci Ağrı Ayaklanması (16 Mayıs-17 Haziran 1926) 6. Koçuşağı Ayaklanması (7 Ekim-30 Kasım 1926) 7. Mutki Ayaklanması (26 Mayıs-25 Ağustos 1927) 8. İkinci Ağrı Harekatı (13-20 Eylül 1927) 9. Bicar Tenkil Harekatı (7 Ekim-17 Kasım 1927) 10. Asi Resul Ayaklanması (22 Mayıs-3 Ağustos 1929) 11. Tendürük Harekatı (14-27 Eylül 1929) 12. Savur Tenkil Harekatı (26 Mayıs-9 Haziran 1930) 13. Zeylan Ayaklanması (20 Haziran-Eylül başı 1930) 14. Oramar Ayaklanması (16 Temmuz-10 Ekim 1930) 15. Üçüncü Ağrı Harekatı (7-14 Eylül 1930) 16. Pülümür Harekatı (8 Ekim-14 Kasım 1930) 17. Tunceli (Dersim) Tedip Harekatı (1937-1938)”5

Bu ayaklanmalarda dikkat çeken bir başka özellik de ayaklanma olarak sınıflandırılan bu olaylardan yarısının 16/8’inin harekat olarak adlandırılması. 18 ayaklanmadan Menemen ve İslami özellikler barındıran Şeyh Said İsyanı6 dışında kalan 16 ayaklanmanın yarısı harekat  olarak adlandırılıyor...

Türk ordusunun Kürt Ayaklanmaları karşısında bütün Kurtuluş Savaşındakinden daha çok kayıp verdiği ve bu harekatların paraca maliyetinin de altmış milyon lirayı aştığı yolunda savlar bulunmaktadır.7

Ayrıca görüldüğü üzere ayaklanma, harekat ve (“tenkil = yok etme) harekatı ve tedip (yola getirme) harekatı deyimleri vardır. Bunun anlamı, bir yerde ayaklanma çıkma belirtisi görülünce ordunun orasını önceden vurma ve temizleme işlemine girişmesi olsa gerektir. Bu harekatlarda sert davranıldığı anlaşılmaktadır.

16 Temmuz 1930 tarihli Cumhuriyet Gazetesi “Ağrıdağı  Harekatı bu hafta başlıyor” başlığı altında  şöyle yazıyor: Ağrı Dağı tepelerinde kovuklara iltica eden 1500 kadar şaki kalmıştır. Tayyarelerimiz şakiler üzerine çok şiddetli bombardıman ediyorlar. Ağrı Dağı daimi olarak infilak ve ateş içinde inlemektedir. Türk’ün demir kartalları asilerin hesabını temizlemektedir. Eşkıyaya iltica eden köyler tamamen yakılmaktadır. Zilan Harekatında imha edilenlerin sayısı 15.000 kadardır. Zilan deresi ağzına kadar ceset dolmuştur...Bu hafta içinde Ağrı Dağı tenkil harekatına başlanacaktır. Kumandan Salih Paşa bizzat Ağrı’da tarama harekatına başlayacaktır. Bundan kurtulma imkanı tasavvur edilemez...8

Kürt isyancılara karşı cinayet dahil olmak üzere işlenen suçların hiçbir şekilde kovuşturulmayacağını bildiren 1930 tarihli 1850 sayılı yasa çıkarılmıştır.1850 sayılı bu yasanın ilk maddesinde şöyle denilmektedir: "20 Haziran 1930'dan 10 Aralık 1930'a kadar, devlet ya da vilayet temsilcileri, askeri ya da sivil yetkililer, jandarma ya da korucular ya da üst makamlara yardım eden veya tek başlarına hareket eden siviller tarafından, Erzincan Vilayetindeki Pülümür ve Birinci Müfettişlik bölgesi dahil olmak üzere, Erciş, Zilan, Ağrı Dağı ve çevreleyen bölgelerde meydana gelen isyanların takibi ve bastırılması sırasında tek başına ya da topluca işlenen cinayetler ve diğer eylemler suç olarak görülmeyecektir."9 İsyanın gerçekleştiği sırada Birinci Müfettişlik, isyanın gerçekleştiği alandan daha geniş bir alanı kapsıyordu.

1983 yılında çıkarılan 2932 sayılı yasa ile Türk yurttaşlarının ana dilinin Türkçe olduğunun ilan edilmesi ile Kürtçe konuşma on yıldan fazla bir süre suç sayıldı. Kürtçe'nin özel kullanımına kısıtlama getirilmesi, 1980'lerin sonunda, görünüşte Turgut Özal'ın inisiyatifi ile uygulamadan kaldırıldı.10

"Kürt yoktur, Türk vardır" şeklinde özetlenebilecek bu gibi uygulamalar günümüze kadar devam etmiştir. 2000 yılında gazetelere yansıyan bir haberde buna şahitlik edilmektedir:

”Hükümet, Milli Güvenlik Kurulu’nun (M.G.K) tavsiyesiyle Kürtlerin kökenini araştırmak için harekete geçti. Tavsiye kararının Başbakanlığa gelmesinin ardından, Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü, Osmanlı Devleti’nin 15-17. Yüzyıllar arasındaki nüfus, etnik-dini yapısı, yer ve şahıs adları ile üretim ve vergi gelirleri gibi bilgilerin yer aldığı Osmanlı Tahrir Defterleri’ni tercüme ederek çalışmalara başladı...Tapu ve Kadastrodan Sorumlu Devlet Bakanı Şuayip Üşenmez, Kürt araştırması için Osmanlı dönemindeki tapu tahrir defterlerini incelemeye aldıklarını doğrularken, çalışmalarının etnik yapının olduğu Doğu ve Güneydoğu’da sürdüğünü söyledi. İlk çalışmanın yapıldığı Diyarbakır Amed Sancağı  kayıtlarında, Kürt isimlerine ve sülalerine rastlanmadığını belirten Şuayip Üşenmez...”11

Ulusta birlik sağlamak adına yapılan bu tür uygulamalar İstiklal Mahkemeleri, Takriri Sükun İskan Kanunu, yer isimlerinin değiştrilimesi, soyadı kanunu vb etkenlerin eklenmesiyle ülke içi ve hatta sınır ötesi kargaşalara yolaçmış, Alevi, Ermeni, Süryani vb. unsurların meseleye dahiliyle "Ateist Kürt", "Mecusi Kürt" kimliği ortaya çıkarılmış "PKK", "YPG-PYD" gibi üç harfli örgütlenmeler uluslararası yapılanmalara, bölgesel güç ve müttefiklere dönüşmüştür. Sözümona "İslamcı Kürt" ise önce "yeşil" marifetiyle icat edildiği yüksek sesle söylenen İran yanlısı "Yerli-Milli Hizbullah" kanalıyla PKK karşısında silahlı bir güç olarak tutulmuş, desteklenmiş miadını tamamladıktan sonra da "HÜDAPAR" ile partiye, siyasete kanalize edilmiştir. "Oslo Görüşmeleri", "HDP", "Kürt Açılımı", "Çözüm Süreci", "Akil Heyeti"... bu tip adımlar da netice vermemiştir, vermeyecktir de.

İnsan yaratılış gayesini idrak ederek Rabbine boyun eğmedikçe, Allah'ın takdirine teslim olmadıkça ve bütün rasullerin ortak davetinene icabet etmedikçe; insani muameleyi de, huzuru da, adaleti de elde etmesi mümkün olmayacaktır. Türk olsun Kürt olsun yahut da her ne ırktan olursa olsun insanın her iki yurttaki saadeti ancak hanifler olarak şirkten beri olmak ve muvahhidler olarak Allah'ı tevhid etmekle mümkün olur.

Yukarıda verdiğimiz bilgiler Kürtlere karşı yapılan uygulamlardan kesitler sunmaktadır. Bu tarz uygulamalara sadece Kürtler maruz kalmamıştır. Rumlar, Ermeniler, Yahudiler başka coğrafyalarda Müslümanlar, Türkler ayrımcılık, yerine göre soykırıma maruz kalmaktadır. Biz burada Cumhuriyetin ilk dönemi başta olmak üzere yakın tarihte bu coğrafyada gerçekleştirilen aşırılıklara örnek olması amacıyla bunları zikrettik. Şeyh'ul İslam'ın da dediği gibi, müslüman da olsa zalimin hükümranlığı uzun sürmeyeceği gibi, kafir de olsa adilin hükümranlığı da -adil olmaya devam ettikçe- uzun süreli olacaktır. Vesselam!


Alıntı yapılan: dipnotlar
1- Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası –Resmi İdeolojinin Eleştirisine Giriş-, 77-79.

2- İsmail Beşikçi, C.H.F.’nın Programı (1931) ve Kürt Sorunu, 93.

3- İsmail Beşikçi, C.H.F.’nın Programı (1931) ve Kürt Sorunu, 100.

4- Şevket Süreyya Aydemir, İkinci Adam, I/305; 2/80.

5- Em. Kurmay Albay Reşat Hallı, Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar 1924-1938’den aktaran Baskın Oran, Atatürk Milliyetçiliği,164-165, dipnot 348; Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek-Parti Yönetiminin Kurulması, 134-135 dipnot:1.

6- Aydemir, Tek Adam, 3/216; L. Kinross, Atatürk, 465.

7- M. Tunçay, T.C.’de Tek Parti Yönetiminin Kurulması, 136.

8- Baskın Oran, Atatürk Milliyetçiliği, 174, dipnot 366.

9- Hugh Poulton, Silindir Şapka Bozkurt ve Hilal, 258; Hikmet Özdemir, Rejim ve Asker.

10- Hugh Poulton, Silindir Şapka Bozkurt ve Hilal, 258

11- Radikal, 6 Ocak 2000, 6.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1115
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: CUMHURİYETİN TARİHİ ARKA PLANI!
« Yanıtla #13 : 12.12.2017, 21:30 »
ORTAK DİL; TÜRK TARİH TEZİ VE GÜNEŞ DİL TEORİSİ

Ulus vasfının tüm topluma yansıtılması amacıyla atılan adımlardan birisi Dil Kurultayları düzenleyerek ve Güneş Dil Teorisi ortaya atılarak gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Bu teori ile Türk dili (Türkçe), medeniyetin temsilcisi kabul edilen Avrupa dillerinin anası olarak takdim edilmiştir. Uygarlığı kuran Türkler olduğu gibi, uygarlığı gerici medeniyetlere götüren Türkler olduğu gibi ilk dil de Türk dili olmuştu.

Güneş Dil Teorisi tarih tezinin savunucularının iki yönlü amacını ortaya koyuyordu:

1- Türk dili ve ırkının devamlılığını kanıtlamak, ve böylece ‘ulus’ olabilmek,

2- Güneşin ilkel toplumlardaki tanrı tanımaz gücünü esas alarak dil sorununu ‘laik’ bir temelde çözümlemeye çalışmak...

”Böylece” diyor Şemsettin Günaltay, “güneş-dil teorisiyle Türk dili İslam’ın boyunduruğundan kurtarılmıştır.”
1

Dil devriminin hızlı yıllarında, dilde tasfiyeler yapılırken Batı kaynaklı kelimelere dokunulmuyordu. O zamanın bu uygulaması şöyle izah edilmektedir: Türk dili de menşede bu dillerle (Hint-Avrupa) aynı kaynaktan türemişti... Türkçe ile Hint-Avrupa dillerinin aynı bölgede ve aynı şartlarda ortak yaşadığı... Bu gerçekten Güneş Dil Teorisi doğdu. Bu teori ile Batı’dan gelen sözlerin aslında Türkçe ile  aynı kaynaktan geldiği açıklanacak, kaçınılmaz sözlerin girişi Türkçe ile bağdaştırılacaktı. Posta, telefon, radyo, tren, vapur... gibi Batı’dan gelen sözlerin Türkçelerini aramak boşuna bir emek olurdu. 26 Eylül 1932'de Dolmabahçe Sarayı'nda ilk dil kurultayında oy birliğiyle kabul edilen tasarı şöyledir:

İlk uygarlığı kuran Türkler olduğu gibi, ilk uygarlık dilinin de Türkçe olduğundan kuşku kalmadı. Birçok bilim adamı, Türk dilinin Hint-Avrupa denilen dillerin anası olduğunu belirtmişlerdir. Türk dili yüz yıllardan beri yabancı dillerle karışarak özlüğü bozulmuşken bile Doğu uygarlığının başlıca anlatış araçlarından biri olmuştur. Türkçe yeniden işlenir ve özgürlüğüne kavuşursa, bugün de en ileri diller arasındaki  yerini alacaktır. En kestirme ve en doğru yoldan dileğimize varabilmemiz için millet hep birden çalışmalıdır.


Ardından II. Dil Kurultayı (18-23 Ağustos 1934) yapılmıştır. I. Dil Kurultayından çok farklı geçmemiştir. II. Dil Kurultayı'na katılan ve devrin özlemlerini cevaplayanlardan biri de Yusuf Ziya Özer'dir. Bir hukukçu olan Y. Ziya Özer şunları savunmaktadır: “Türkler, Yunanlılardan önce Anadolu topraklarına yaşamıştır. Birçok Arapça yada Yunanca kelimenin aslı da Türkçe'dir. Mesela Afrodit=avrat Possidon=gemi anlamına gelen Türkçe bostogen, Vulcanus=bulanık demek olan bulkanığ dan gelmektedir.”

Bundan sonra ibadet dili Türkçeleştirilmiş, Türkçe hutbe, Türkçe ezan ve soyadı kanunu gibi birçok devrimle Türk dili toplumun hayatına yayılmaya çalışılmıştır.

III. Dil Kurultayı (24-31 Ağustos 1936) Güneş Dil Teorisi'nin kabul edilmesine şahitlik etmiştir. Bu dil teorisi sonucunda Hz. Nuh'un Türk olduğu iddia edilmiş, 'Babil efsanesinin bahsettiği 'kısıs-ut-rot' eski bir Türk hükümdarı olan Nuh’tan başkası değildir'2 denmiş, Hz. Muhammed’in Türklüğünün ispatını ise şu şekilde yapılmıştır: “1- Hz. Muhammed, müsta’reb Araplardan’dır; yani Arabistan’a şimalden (kuzeyden) gelen bir soydandır. Araplar ise Sami soyundandır. Eğer şimalden gelen soy da Sami olsa, onlara müsta’reb (Araplaşmış) gibi ayrı bir ırk adı verilmesi icab etmezdi. 2-Hz. Muhammed evlad-ı İsmail’dendir. Daha açıkçası evlad-ı İbrahim’dendir. Hz. İbrahim Babil halkındandır. Hz. İbrahim’in yaşadığı devrin Nemrud’u, Sümer ülkesine zorla giren Sami soyuna mensuptu.”
3

Bilimsel olmaktan uzak, bir dil felsefesi geliştirmekten çok, politik bir muhteva taşımakta olan ve devrin tarih görüşünün bir yansıması olan Güneş Dil Teorisi, Macar dilcisi Kvergiç'in Türk dili üzerine hazırlayıp daktilo edilmiş olarak Mustafa Kemal'e gönderdiği denemeden esinlenerek geliştirilmiş ve o dönemdeki tarih tezine paralel kılınmıştır. Türk Tarih Tezi çok eskilere dayanmakta ve diğer uygarlıklara kaynaklık etmektedir. Dolayısıyla Türk dili de çok eskilere dayanmaktadır ve başka dillere kaynaklık etmektedir.

"Kvergiç, esas itibariyle, 'bazı seslerin bazı kavramları, bazı duyguları ifade ettiklerini' söylüyordu. Mesela '(ş) sesi genişlik, (k) sesi durgunluk, oturaklılık, (k) sesi yakınlık ifade eder' diye örnekler veriyordu. Atatürk buradan ilham alarak kelimeleri kökleriyle açıklamaya çalışıyor. Dildeki kavramların, ilk insanın güneş karşısında gösterdiği ses tepkisinden başlayarak oluştuğunu gösteriyordu. Çünkü insan, kendini idrak ettikten sonra çevresindeki şeylere ad koymak isteyecekti. O halde, ilk ad koyduğu şey neydi? diye soruyordu. İnsanın o zaman için gördüğü en önemli etken 'güneş' olmalıydı. Öyleyse ilk ad o güneşe konandır. İnsanlar en kolay olarak (AA) sesini çıkartırlar. O halde o zamanki insanlar da güneşe (AA) demiştir. Sonra bu (ağ) olmuştur. Kuram buna göre geliştirilir. Bu kurama göre Türk dili  tarihten önceki çağlarda var olan bir dil idi. Birçok sözcükler, göçler yoluyla dünyaya yayılmıştır. Bunun için Batı etimoloji sözcüklerinde kaynağı belirtilmeyen sözcükler Türkçe olabilir. Böylece dilimize giren birçok yabancı kelimenin de Türkçe olduğu zamanla ortaya çıkacaktır."4

Amacı, dili Arapça ve Farsça kökenli sözcüklerden arındırmak, atılan sözcüklerin yerine Türkçe karşılıklarını bulmak ve böylece “Arı Türkçe” denilen yeni bir dil meydana getirmektir. Ancak bunun tersine dildeki Avrupa, özellikle İtalyanca ve Fransızca kelimeler olduğu gibi kalır yahut Arapça-Farsça kelimelere karşılık olarak Fransızca kelimeler ve Fransızca matematik terimleri alınır.5
 
Osmanlıca’dan Türkçe’ye karşılıklar Kılavuzu’ndan (Ulus Gazetesi’nin 26.3.1935-4.5.1935;9.5.1935 tarihli sayıları ve aynı gazetenin diğer sayılarından derlenmiştir)

Osmanlıca                   Türkçe                                      Fransızca
-A-      
Akşi müddea               Yantıtöz                               Antithése
Alelade (tabii anlamına)   Normal                               Normal
Alem (kainat anlamına)   Evren                               Ünivers
Alemşümul (kainat anlamına)   Evrensel                       Üniversel
Ameli                        Pratik                                       Pratique
Asarı atika               Öntükler                               Antiquite
Asri                               Modern                                       Moderne
Atıkiyat, ilmi asarı atika   Arkeoloji                               Arkéolojie
Aynı                               İdentik                                       İdentique
Ayniyat                       İdentite                               İdentitée
Aza (uzuv anlamına)    Örge                                       Organe
-B-      
Bahri muhit               Okan                                       Océen
Belde (medine anlamına)   Site                                        Cite
Birinci ferik   Orgeneral   Général
Bitaraf/tarafsız              Nötür                                       Nötr
Bitaraflık                      Nötürlük   
-C-      
Ceddani                      Atayık                                        Atavique
Cemiyet                      Sosyete                                        Sociéte
Cihan                       Evren                                        Univers
Cirm                              Oylum                                        Volume
-D-      
Dastan/destan              Epope                                         Epope
Destanî                      Epik                                         Epique
-E-      
Eda                              Ton                                         Ton
Encümen                      Komisyon                                 Commission
                              Askomisyon                                 Souscommision
Encümeni daniş      Akademi                                 Académi
Enmuzac                     Tip                                                 Type
Erkânı askeriye   Generaller   
Esatir                   Mit                                                   Mythé
-F-      
Faraziye                   Astoz                                           Hypothéze
Felsefe                   Filozofi                                           Philosophie
Fırka                           Parti                                                   Parti
Fikir                           İde                                                   İdée
Fikri                           İdeyel                                           İdeal
-G-      
Gayrıtabii                   Dışnormal                                           Anormal
Günlük                  Kronik                                           Cronik
Güzel Sanatlar          Ar                                                    Ar
Güzel Sanatlar Akademisi      Ar akademisi   
Güzide                Seçkin                                                   Select
-H-      
Hacım                 Oylum                                                    Volume
Hakim, feylesof         Filozof                                            Philosophe
Hayatiyat                 Biyoloji                                            Biologie
Heyet                 Delege                                            Delegate
Heyeti murahhasa   Delegasyon                                    Delegation
Heyet                 Kur, kurmay                                    Caur, corps
His                         Şans                                                    Sens
-İ-      
İçtimai                Sosyal                                                      Social
İlahiyat                Teoloji                                                      Théologie
İlmüarz                Jeoloji                                                      Géologie
İlmi nücum        Astroloji                                              Astrologie
İktisat                Ekonomi                                              Économie
İktisadi                Ekonomik                                              Économique
İrade (kudret anlamında)      Enerji                                      Énergie
İradeli                Enerjik                                                   Énergik
İzzeti nefs (haysiyet)   Onur                                              Honeur
-K-L-      
Kıraat/okuma         Lektür                                               Lecteur
Kıraat etmek         Laktırmak   
Kabiliyet                 Kapasite                                               Capacite
Lehçe                 Diyelek                                               Dialecte
-M-N-      
Maarif                 Kültür                                                       Culture
Mabud/put         İdol                                                       İdeole
Maiyet                Süder                                                       Suite
Mahalli/mevzi        Yersel                                                        Local
Mahreç                Sürüt                                                        Sortie
Mali                        Finansal                                                Financiel
Maliye                Finans                                                         Finances
Mantık                Lojik                                                         Logique
Mebhasülbeşer     Antorpoloji                                                 Antropologie
Medeni                Sosyal   
Mefküre/ülkü        İdeyel                                                          İdéal
Mefkürevi kılma     İdeyalleştirme   
Mekteb                Okul                                                           Ecole
Misal                  İmsel                                                           İmagiel
Müddea                Töz                                                           Théese
Müdür                Direktör                                                   Directeur
Müfettiş                İspektör                                                   İnspekteur
Müfettişlik          İspektörlük                                                   İnspection
Umumi müfettişlik   Genel ispektörlük                                   General inspection
Münevver            İdemen                                                   (bkz. Mefküre fikir)
Nahiye                 Kamun                                                    Commune
Nahiye müdürü         Kamunbay   
Nazari                 Teorik                                                            Théorique
Nazariye                 Teori                                                            Théori
Nutuk                 Diskur                                                       Discour
-S-Ş-      
Sanayi                 Endüstri                                                     İndüstrie
Sınai                         Endüstriyel                                                     İndüstriel
Şehadetname        Diploma                                                     Diplome
Şehirci                Ürbanist                                                     Urbanist
Şehirciliğe müteallik     Urbanik   
Şeref                Onur                                                              Honeur
Şirket                Sosyete                                                       Association
-T-      
Tammüm etmek/yayılmak     Genelleşmek                                       Généraliser
Taazzi etmek        Örgenmek                                                        S’organiser
Müteazzi                Örgen                                                                Organisé
Takat                Enerji                                                                 Energie
Takvim                Almanak                                                         Almanack
Tekamül                Evrim                                                                 Evolotion
Tekamül etmek        Evrinmek                                                         Evoluer
Terkib                Somtöz                                                         Synthése
Terkib etmek        Somtözlemek                                                 Synthésier
Teşkilat                Örgüt                                                                 Organisation
Teşrif etmek       Onurlandırmak                                                  Honorer
Teşrifat               Protokol                                                          Protokol
Timsal               Sim, sembol                                                          Symbole
-U-      
Umumi müdür       Genel direktör                                                   Directeur général
Umumi heyet       Genel kurul                                                           Assemble général
Usül                       Metod                                                                   Methode
Uzuv                       Örge                                                                   Organe

Matematik Terimleri Sözlüğü’nden (1-6 Ocak 1938 tarihleri arasında Ulus Gazetesinde yayımlanmıştır)

Osmanlıca                 Türkçe                             Fransızca
-A-      
Ahenk                   Hormoni                             Hormonie
Akiscenahur           Antihomolog                     Antihomologue
Amil                           Faktör                             Facteur
Aslı tabi                   Primitif görev                     Fonction primitive
-C-      
Cebri                   Cebrik                             Algébrique
Cezri murabba           Karekök                            Recine carré
-D-      
Dalle                           Değterminleyen            Déterminant
Dava                   Teorem                            Theroxéme
Düstur                  Formül                            Formule
-E-      
Ehram                  Piramit                            Piramide
Ehrami                  Piramidal   
Esham                  Aksiyon                            Action
-F-      
Faiz fiyatı                  Toğ                                     Taux
Farazi                  İpotetik                             Hypotétique
Faraziye                  İpotez                             Hypothése
-G-      
Gayrı muayyen          Değterminsiz                     İndétermine
Gayrı mütecanis      Heterogen                             Héterogene
-H-      
Had                          Terim                                     Terme
Hakiki adet         Reel sayısı                             Noumbre réel
Halita                 Alaşım                             Alliage
Haricen mersun mudalla   Dış poligon            Poliygone
Hattı mümas         Teğet                                    Tangente
Helezoni                 Helis                                    Helice
Helezon şekilli         Helisoit                            Hélicoidal
Helezon                 Helistiğ                            Hélicin
Hendese                Geometri                            Géométrie
Hesabı asgari namütenahi   Finiksel hesap    Calculinfinitéstimal
Hulasa                 Rezüme                            Rézumé
-I-      
Istılahata müteallik    Terminolojik                    Terminologique
İlmi hesap             Aritmetik   
-K-      
Kaide                     İregil                             Régle
Kaimüstüvane             Dikey silindir                     Cylindire droit
Kat’ı mükafi             Parabol                             Parabole
Kat’ı nakıs             Elips                             Ellipse
Kat’ı nakısi             Eliptik                             Elliptique
                             Hiperbolik                     Hyperbolique
Kat’ı zait                     Hiperbol                             Hiperbole
Kısım, bap             Parti                             Partie
Kilometre mikab     Kilometre küp                     Kilometre cube
-M-      
Madde                    Artıklığı                             Article
Mahalli hendesi    Geometrikil                     Lier géométrique
Mahlut                    Alaşık                             Allie
Mail menşur            Eğik pürüzma                    Cylindre oblique
Mebde                    Prensip                            Principe
Menaziri                    Perspektiv                    Perspective
Menazirü tasviri    İsteragrafik                    Sétéographique
Menşur                    Pürüzma                             Prisme
Menşuri                    Pürüzmatik                     Prismatique
Mephası ıstılahat    Terminoloji                     Terminologie
Mertebe                    Ertey                             Ordue
Mesele                    Problem                             Probléme
Mihver                    Eksen                              Axe
Muayyen                    Değterminli                     Détermine
Mudalla                     Poligon                             Plygone
Muntak adet            Rasyonel sayı                     Nombre rationel
Murabba                    Kare                             Carré
Murabba-ı tam            Tükel kare                     Carré parfait
Mutarıza                    Parantez                             Paranthése
Mücerret adet            Abstre sayı                     Nombre abstrait
Mücessem kat’ı         Parabolik                             Parabolique
Mükafevi                    Paraboloidal                     Parabolide
Mücessem kat’ı nakısa   Elipsoit                     Ellipsoide
Mücessem kat’ı nakısi     Elipsoidal                     Ellipsoidal
Mücessem kat’ı zait      Heperboloit                     Hyperboloidol
Müellif                    Harmonik                             Harmonique
Mümarese           Ekzey                             Exercise
Mümarese yapmak   Ekzemek                             Exercer
Mümessil                   Homotetik                     Homotetique
Münavirütasvir           İstereografi                     Stéréographie
Münteha                   Terminey                             Termination
Münteha                   Terminus                             Terminus
Müsalemet           Homotesi                              Homothétite
Müsbet                    Pozitif                              Positif
Müsbet adet           Pozitif sayı                      Nombre positif
Müseddesi menşur   Altıgen pürüzma              Prisme bexagonas
Müş’ir                   İndeğ                              İndice
Müştak                   Türeve                              Dérivé
Mütearife                   Aksiyon                              Axaiome
Mütecanis                   Homogen                              Homogéné
Mütenazır,tenazuri   Simetrice                              Symétrique
Mütevaliye           Süyüt                               Suite
Mütevaziyülade   Paralel kenar                       Paralelgramme
Mütevaziyüssutuh   Paralel yüz                       Paralélépidede
Müvazi hatlar          Paralel çizgiler                       Lignes paralléles
Müvazi hatlar          Paraleler                               Paralléles
-N-      
Nakıs ehram          Kesim piramit                       Trone de pyromi de
Nakıs (mahrut)          Kesik (koni)                       Tronc (decöne)
Nazarıye                  Teori                                        Théorie
Nazım muzaaf          Binomial                                Binormal
Nazımi asli          Prensipal nomal                Normal principale
Nazir,mümasil          Hemelog                                Hemoloque
Nihayet vermek      Terminlemek                        Terminer
-S-      
Sermaye                   Kapital                                 Capital
Silsile                   Seri                                          Série
Sigorta akçası           Prim                                           Prime
-Ş-      
Şua                           Vektör                                   Vecteur
-T-      
Taht-ı mümas           Teğet altı                                    Sous tamgent
Tamim                   Genelleştirme                            Généralisation
Tamim etmek           Genelleştirmek                            Généraliser
Tatbik                   Aplikat                                    Application
Tayin                   Determiney                            Détermination
Tayin etmek           Değterminlemek                    Détermination
Tayini                   Değterminel                            Déterminel
Tenazur                   Simetri                                    Symétrie
Terazi                   Balans                                     Balance
Tesabüh                   Homoloji   
Tırnak                   Giğme                                     Guillemet
-U-      
Umum                   Genel                                      Général
Umumiyet                   Genellik                                      Généralite
Usül                           Sistem                                       Systéme
-Ü-      
Üstüvane                   Silindir                                        Cylindir
-Y-      
Yegane                    Birik                                                Oniqueue
-Z-      
Zuhudu kesire            Bolterimli                                        Poliynome

Bu iki cetveli aktaran M. Doğan, tablodaki yeni karşılıklar hakkında yaptığı “Öztürkçeleştirme Psikolojisi Üzerine Bazı Tespitler” başlıklı değerlendirmesinde şunları kaydetmektedir:

“dil devriminin yürütücüsü ve savunucusu aydınlarımız Osmanlıca (Türkçe) idari unvanlar ve kuruluş isimleriyle yeterli tatmini sağlayamamaktadır. Hem bu unvanlar, Türkiye dışında ilk nazarda mana ifade etmemektedir. Halbuki, Fransızcaları bu vazife ve makamları, unvan ve isimleri daha bir değerli kılmakta, aynı zamanda, yabancıların doğrudan anlamaları mümkün olmaktadır. Artık onlar ‘paşa’ değil, herhangi bir Batı ülkesindeki gibi ‘general’dirler. Müdür değil ‘direktör’, müfettiş değil ‘ispektör’dürler. Bu sıfatlara sahip bürokratlarımız, tıpkı bir Fransız idarecisi gibi, sitelerde, sosyete içinde, sosyal bir hayat yaşarlar. ‘Örgütleniş’ de tıpkı Fransa’daki gibi kamun idari birimlerine dayanır. Urbanistler, şehir hayatını düzenler. General/direktör/ispektör... bürokratlarımız ‘ekonomisi, finansal işleri, endüstrisi’ olan bir ülke kurmuşlardır. Bu ülkede işlerin incelendiği ‘komisyonlar’, siyasi hayatta rol sahibi ‘partiler’ vardır. Dış temaslara ‘delegasyon’ gönderen bu ülkenin ‘protokol’ü de düzenlidir ve general/direktör/ispektör’ler ‘diskur’lar verirler. General/direktör/ispektör/tabaka, ‘idemen’dir, ‘ide’ ile uğraşırlar. ‘İdeyel’ sahibidirler. Okullar açar, halkı buralarda ‘laktırılar’. Yüksek ‘diploma’ları vardır. Bu ülkeyi idare edenler, ‘evrensel’ bir devrim yapmış, ülke daha önce çok geri iken ‘modern’ bir ülke olmuştur.

... ‘Devrim’ olarak adlandırılan değişiklikleri gerçekleştiren aydın-bürokrat tabakanın zihni yapısını, psikolojisini aydınlatmada dil devrimindeki bu tavrı kadar kesinlikle hiçbir davranış ortaya koymamaktadır. Mesela, erden itibaren küçük rütbelerde herhangi bir değişiklik yapılmamıştır. Mesela ‘memur’ yerinde dururken, başına ‘direktör’ler, ‘ispektör’ler çıkarılmıştır. ‘Köy’e dokunulmamış fakat, ‘kamun’ ve ‘site’ler kurulmuştur. Bu çerçevede okuyucu, dil devrimini ve yukarıdaki sözlüğü yeniden gözden geçirirse daha manalı neticelere varabilir.”
6

Harf İnkılabı ile oluşan büyük kültür boşluğu yabancı dillerden Latin harfleriyle çevrilen klasiklerle doldurulmak istenmiştir. Edebi klasiklerden yapılan 500 çeviri içinde, Doğu-İslam klasiklerinin sayısı 20’yi geçmemektedir. İlk dönemde 1940-1950 yapılan 528 çeviriden ancak 23'ü Şark-İslam Klasiklerine ayrılmıştır. 1950-1966 yıllarındaki 141 çeviriden de 16'sı Şark-İslam Klasikleridir. Çevirilerin yapıldığı 1940-1966 yıllarında yapılan 669 çeviriden ancak 39'u Şark-İslam Klasikleridir. Bu istatistik bilgiler de göstermektedir ki Türk dil kurumuyla birlikte dini sayılan alfabeye ve dini sayılan eserlere bir ambargo uygulanmaktadır.7

'Zoraki Diplomat' Yakub(p) Kadri anlatıyor: "Harf meselesinden sonra bir de imla meselesi ile karşı karşıya kaldık. Gerçekten bu güçlüğü Ahmed Cevad'ın müşkülpesentliği, daha doğrusu ilmi titizliği büsbütün zor bir hale sokmuştur. Mesela mazi sigaları 'd' harfi ile nihayet bulurdu. Gitmişdi. Gelmişdi gibi... O ise, hayır diyordu. Bunların doğrusu gitmişti, gelmişti şeklinde olacaktır. Bu durum bizde isyan duygusu uyandırıyordu. Çünkü, diyordu alfabede yalnız sesli ve sessiz harf yok, bir de şiddetli harf var. Şiddetli harften sonra gelen 'd' ler 't' olacak. O şiddetli harflerden biri de 'ş' dir. Onun için 'ş' den sonra gelen 'd' ler 't' olacak. Sonra sıra bizim ismimize geldi. O zamana kadar 'b' ile biten isimlerin sonu da 'p' olacaktı. Mesela benim ismim 'Yakub' dur. İlle de bunu 'p' ile yazacaksın dediler. Ben tabii buna razı olmuyorum, değiştirmem diyorum. Oradan kan ter içinde doğru Atatürk'e gidiyoruz. Çünkü o, müşkillerimizin hali için bizim hocamız. Gider gitmez;

-'Efendim dedim, bir de benim meselem çıktı.' Atatürk;

-'Nedir o mesele?..'diye sorunca;

-'İsmimi Yakup yapmak istiyorlar' dedim. Ve devam ettim:

-'Benim ismim bir defa beynelmileldir, her yerde 'b' ile yazılır. Tevrat'ta Jacob diye geçen bir isimdir. Kur'an'da geçen bir isimdir. Yakub Suresi vardır.' Bunun üzerine Atatürk gülerek dedi ki:

-'Abe birader, sen de beynelmilel bir isim almasaydın.' Baktım ki, büsbütün Yakub'u hatta 'p' yi bile kaybedeceğim:

-'Pekiyi' dedim.8

Yapılan her devrimin psikolojik tatmine bir vasıta kılınması geleneği dil devriminde de gerçekleştirilmiş ve bir dil bayramı ihdas edilmiştir. Bundan daha ilginç olanı ise Mustafa Kemal'in 12 Eylül 1934'te dil inkılabının yıl dönümünde yayınladığı tebrik mesajıdır:

"Dil Bayramımızdan ötürü Türk Dili Araştırma Kurumu genel özeğinden, ulusal kurumlardan, türlü orunlardan birçok kutun bitikler aldım. Gösterilen güzel duygulardan kıvanç duydum. Ben de kumuyu kutlarım. Gazi Mustafa Kemal, 22 Eylül 1934"
9

 “Atatürk’ün ölümünden sonra Dil Kurumu’nun çalışmalarına karşı hücumlar başladı. Bunlar yeni bulunan terimlerin Türk dilinin esaslarına uymadan uydurulduğu noktasında toplanıyordu. 1945’de Beşinci Dil Kurultayı toplandı. Buna karşın 22 Ekim 1948’de İstanbul Muallimler Birliği Dil Kongresi’ni topladı. Burada ileri sürülen başlıca tezler şunlardı:

1-Dil devrimle ilgisi olmayan bir parti politikası oyunudur,

2-Devlet zoruyla okul kitaplarına uydurma kelimeler sokulmuştur,

3-Bu yüzden yaşlılar gençlerin dilini anlayamaz hale gelmiştir."
10

Güneş Dil Teorisi uydurmacılığın yolunu açmıştır. Hatta uydurulan her kelimeye karşılık olarak 6 lira ödenmiştir.11

Mustafa Kemal "mahud içkili sofra alemlerinde ne kadar dalkavuk varsa toplayıp onları konuşturuyor ve münakaşalardan bir netice çıkarmaya çalışıyordu. Uydurmacılık alıp başını gitmişti. Böyle bir içki aleminde 'ticaret' kelimesine karşılık aranıyormuş, Kafası şişen ve konuşanları dinlemeyerek önündeki kağıda bir şeyler çiziktiren F. Rıfkı Atay'a M. Kemal bağırmış;

-'Ne yapıyorsun çocuk?!' O da gayri ihtiyari:

-'Tecim yazıyorum!...' demiş. Zira o sırada önündeki kağıda biteviye 'Te' ve 'Cim' harflerini yazmaktaymış. Bunun üzerine 'Tamam!...' demiş, ticaretin karşılığı bulundu; Tecim!.. Tüccar kolaylıkla 'Tecimer' ticarethane ise 'tecim evi' olmuş."12

Uydurmacılık üzerine bir örneği bizzat Mustafa Kemal’den aktarmak yerinde olacaktır. Atatürk: “Neydi o, az kalsın Sezar’ı mağlup edecek olan genç Golva başkumandanının adı neydi? Karışık çetrefil bir ismi var; ha: Versengetorisk! Fransız tarihlerine göre bu isim ‘Bahadırların büyük reisi’ demekmiş. Halbuki heceleri ayrılınca onun ne olduğu kendiliğinden meydana çıkar: Birinci hecenin başından vav’ı kaldır, ‘er’ kalır. İkinci hece ‘senk’, yani cenk; üçüncü hece ’torik’ yani Türk.13

O dönemlerde kültürel değişmelere ayak uydurulmasının yöntemlerinden biri de, il ve ilçe isimlerine öz-Türkçe karşılıklar uydurmak şeklinde belirmiştir. Hüdavendigar=Bursa, Ertuğrul=Bilecik, Mamuret'ül Aziz=Elazığ, Diyar-ı Bekr=Diyarbakır, Makriköy=Bakırköy, Ahi Mes'ud=Etimesgut...haline döndürülmüştür.14

Öz-Türkçe karşılık uydurma faaliyetleri cumhuriyetin ilk yılları ile sınırlı kalmamıştır. Mesela Ocak 1978 tarihli Türk Dili isimli derginin 316. sayısında Prof. Dr. Cemal Mıhçıoğlu, Doç. Dr. Semih Tezcan, Tahsin Saraç ve Agop Dilaçar'dan teşekkül eden bir 'Yarkurulca' tarafından 'Batı kaynaklı sözcüklere karşılıklar' başlığı altında verilen listede şu kelimeler yer almaktadır:

Adres:   bulunak

Alarm:   tetikdur

Anekdot:   gülüncek

Dedektif:   izlemci

Espri:   bulucuklu

Fraksiyon:      bölüngü

İdeoloji:   düşüngü

İdeolojik:   düşüngüsel

Kampus:   yerleşme

Kanalizasyon:   arkdüzen

Kambina:   tümleşke

Lamba:   ısıtacı15

Güneş Dil Teorisi aslında yukarıda da belirtildiği gibi, tarih felsefesinin, tarih görüşünün, dil konusundaki bir yansımasıydı; milli dilin eskiliğini ve köklülüğünü belirtmeye çabalıyordu. Ne yazık ki intelijansiya(!) garip bir cinnete tutulmuştur bu dönemde ve Moğolca 'tay'ların türevleri ile Kurultaylar, Kamunaylar, Sarbaylar, Kamutaylar bir anda literatüre girmiş ve tarihteki ikinci büyük Moğol İstilasına (dil istilası) uğrayan dönemin Türk milleti olmuştu. Bu istila ancak 1950'lerde savılabilmiştir. “Teşkilat-i Esasiye Anayasa”, “Şurayı Devlet Danıştay”, “Muhasebat, Sayıştay”, “Mahkeme-i Temyiz, Yargıtay”, “Meclis, Kamutay” olmuştu ansızın ülkede...

1960'larda Fransız lider De Gaulle Ankara'yı ziyaret ettiğinde, kentin o zamanki belediye başkanı, 'briefing' vermiş. Ankara Belediyesi'nin hizmetlerini anlatırken şöyle konuşmuş:

"-Ankara'nın 'kanalizasyon problemini' hallettik. 'Elektrifikasyon programımız' tamamlandı. Vatandaşların başvurması için, bir de 'reklamasyon servisi' kurduk. Ankara'da belediye hizmetleri 'komple' ve 'koordinasyon' içinde.

Yanı başında bekleyen çevirmen, belediye başkanının konuşmasını De Gaulle'e aktarmaya kalkınca, Fransız devlet adamı müdahele etmiş:

-Sakın tercüme etmeyin. Ben galiba Türkçe biliyorum. Belediye Başkanı'nın söylediği her şeyi anladım(!), demiş."16
 
"Eskiden halk, üç kelimesinden ikisi Farsça ya da Arapça olan 'aydınları' anlamıyordu; şimdi de üç kelimesinden ikisi Fransızca ya da İngilizce olan 'aydınları' anlamıyor."17

Falih Rıfkı Atay'ın Çankaya'sında Mustafa Kemal'den aktardığı bir sözle bu bölümü sonlandıralım.

"Bir akşam Atatürk, sofra bittikten sonra benim, yanı başımdaki iskemleye oturmamı emretti.

-Dili bir çıkmaza saplamışız!.. dedi."
18

Güneş Dil Teorisi ile akalalı olarak Silindir Şapka Bozkurt Hilal isimli eserin ilgili sayfalarına (133-136) müracaat edebilirsiniz.


Alıntı yapılan: dipnotlar
1- Ş. Günaltay ve H. R. Tankut, Dil ve Tarih Tezlerimiz... s27’den aktaran Büşra Ersanlı Behar, İktidar ve Tarih, 17.

2- Kadir Mısırlıoğlu, Doğru Türkçe Rehberi yahud Bin Uydurma Kelimeyi Boykot, 41.

3- Dücane Cündioğlu, Türkçe Kur’an ve Cumhuriyet İdeolojisi, 70.

4- Türkiye Tarihi, 4/420-423.

5- D. Mehmet Doğan, Batılılaşma İhaneti, 150-158.

6- D. Mehmet Doğan, Batılılaşma İhaneti, 159-161.

7- D. Mehmet Doğan, Batılılaşma İhaneti; Cengiz Aktar, Türkiye'nin Batılılaştırılması.

                                       1940-1950                           1950-1966
Alman Edebiyatı                    76                                        27
Amerikan Edebiyatı                 3                                          2
Babil Edebiyatı                        1                                           -
Çin Edebiyatı                           4                                          1
Danimarka Edebiyatı               1                                           -
Fransız Edebiyatı                  180                                         48
Hint Edebiyatı                           2                                           -
İngiliz Edebiyatı                      46                                         10
İskandinav Edebiyatı                 9                                         11
İtalyan Edebiyatı                      13                                         11
Latin Edebiyatı                         28                                           1
Latince Klasik                            2                                            -
Rus Edebiyatı                            64                                         11
Şark-İslam Edebiyatı                 23                                         16
Eski Yunan Edebiyatı                76                                           3
                                                        (Murat Katoğlu, Türkiye Tarihi, 4/469.)

8- Mustafa Baydar, Zoraki Diplomatın Dedikleri, Cumhuriyet Gazetesi, 13 Aralık 1970'ten naklen Kadir Mısırlıoğlu, Doğru Türkçe Rehberi yahud Bin Uydurma Kelimeyi Boykot, 82-83.

9- Kadir Mısırlıoğlu, Doğru Türkçe Rehberi yahud Bin Uydurma Kelimeyi Boykot, 40.

10- Dil Devrimi’nin Otuz Yılı’ndan aktaran Hilmi Ziya Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, 461.

11- Kadir Mısırlıoğlu, Doğru Türkçe Rehberi yahud Bin Uydurma Kelimeyi Boykot, 56.

12- Kadir Mısırlıoğlu, Doğru Türkçe Rehberi yahud Bin Uydurma Kelimeyi Boykot, 39/dipnot 13.

13- İsmail Habib Sevük, Atatürk İçin, 81.

14- Kadir Mısırlıoğlu, Doğru Türkçe Rehberi yahud Bin Uydurma Kelimeyi Boykot, 88-90.

15- Kadir Mısırlıoğlu, Doğru Türkçe Rehberi yahud Bin Uydurma Kelimeyi Boykot, 110.

16- Mehmet Barlas, Kelime Üretimine İngilizler de Kızar (De Gaulle anısı) Sabah, 8 Haziran 95.

17- Alev Alatlı, Viva La Muerte, 388.

18- Falih Rıfkı Atay, Çankaya, 477.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1115
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: CUMHURİYETİN TARİHİ ARKA PLANI!
« Yanıtla #14 : 19.12.2017, 18:33 »
ORTAK KÜLTÜR

Yeni cumhuriyetin kurucu kadrosu, devleti “ulus devlet” modeline oturtmak için; “ortak tarih”, “ortak coğrafya”, “ortak dil” ve “ortak kültür” inşasına girişmişlerdir. Popüler deyimle toplum mühendisliği yapmışlardır. Toplumda yerleştirilmek istenen, toplumun kanalize edildiği “Ortak Kültür” -diğer adımlarda da olduğu üzere- toplumdan kopuk, toplum değerlerine aykırı ve batı özentisi bir kültür olmuştur. O zamanlarda her ne kadar devlet eliyle yaygınlaştırılmaya çalışılsa da internet ve diğer iletişim araçlarının bulunmayışı sebebiyle, oluşturulmak istenen bu ortak kültür toplum nezdinde kabul görmemiş ve yaygınlaştırılamamıştır.

Ortak kültür ancak çağın iletişim araçları olan Radyo-televizyon-internet-sosyal medyanın toplum hayatında yaygınlaştığı ölçüde toplum üzerinde etki etmiştir. Büyükşehirler dışındaki şehirlerde kültürel yozlaşma bu saydığımız iletişim araçları dışında ayrıca üniversitelerin kurulmasıyla da mümkün olmuştur. Üniversite kurulan her şehirde zina, içki yaygınlaşmış ve suç oranlarında dikkat çekici seviyede artış sözkonusu olmuştur.

“Gardrop Devrimciliği” şeklinde özetleyebileceğimiz özellikle kılık ve kıyafet hususunda cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren atılan adımlar da ortak kültür inşası içerisinde değerlendirilmelidir.

Biz burada Kemalizm’in; Halka Rağmen, Halk Adına, Halk İçin! anlayışını gözler önüne sermek için bazı alıntılarda bulunacağız. Kemalizmin deccalvari sistemi karşısında milletin sahip olduğu sapkınlık ve düşkünlükleri kabul ettiğimiz, bunları savunduğumuz düşünülmesin. Bizler meselelere şeri’atin çizdiği sınırlar ölçüsünce yaklaşır; dinen caiz olmayacak bir şeyi hem batı hem doğu hem de tarih öncesi dönemlerden kalma bir gelenek olsa da reddederiz. Hakeza, dinen caiz olan bir şeyi de –maslahat olması durumunda- hem batıdan hem doğudan hem de tarih öncesi dönemlerden kalma bir gelenek olsa da alırız.

Ortak kültür inşası yolunda; yeni cumhuriyetin, kemalist devletin ortak kültür anlayışı karşısında milletin içerisine düştüğü garabeti özetleyen, darbı meselleşmiş, fıkralaşmış birkaç örneğe yer verelim.

M. Kemal 9.8.1928’de Türk inkılabı hakkında yapmış olduğu bir konuşmada Ziya Gökalp’in Bizans’tan Araplar’a, oradan da Türkler’e geçtiğini iddia ettiği Klasik Türk musikisi1 hakkındaki görüşlerini de belirtmiştir.

“...benim Türk hissiyatım üzerinde artık bu musiki, bu basit musiki, Türk’ün çok münkeşif ruh ve hissini tatmine kafi gelmez. Şimdi karşıda medeni dünyanın musikisi de işitildi. Bu ana kadar şark musikisi denilen terennümler karşısında kansız gibi görünen halk, derhal harekete ve faaliyete geçti. Hepsi oynuyor ve şen şatırdırlar, tabiatın icabatını yapıyorlar. Bu, pek tabiidir. Hakikaten Türk, fıtraten şen şatırdır. Eğer onun bu güzel huyu bir zaman için fark olunmamışsa, kendinin kusuru değildir. Kusurlu hareketlerin acı, felaketli neticeleri vardır. Bunun fariki olmamak, kabahatti.”2

Bu konuşmadaki Türk musikisi aleyhtarı sözlere dayanılarak radyolarda Türk musikisi yayınları yasaklanmıştı. Bu, yasaklamanın kaldırılması hakkında şu fıkra ilgi çekicidir;

“Radyolarda Klasik Türk müziği çalınması yasağı bir süre sürdü. Bir gece sofrada Atatürk, konuklar arasında bulunan bestekar Sıtkı Beyin ud ve tanburunu, eşi Vasfiye Hanım’ın sesiyle coşarak dinledikten sonra:

-“Sıtkı Beyefendi gidip İstanbul ve Ankara radyolarında birer konser veriniz” dedi.

Bu sözlerle radyolardan kaldırılan Klasik Türk musikisi, yeniden konulmuş oluyordu.”3

Bu anlayışın egemen olduğu Ankara Radyosu’nun 1947-1950 yılları arası çeşitli yayınlarının süreleri yüzde olarak şöyledir:

“Batı müziği %34.70, Türk müziği %28.05, İngilizce dersi %1.80, Tarihten sayfa %0.97, dinsel yayın %0.30 vb.”


Mustafa Kemal'in 1929 yılında bir yabancı gazeteci ile yaptığı konuşma, yine musiki konusunda eğilimini açıklamaktadır:

"Atatürk _Montesquieu'nün 'Bir milletin musikideki meyline ehemmiyet verilmezse, o milleti ilerletmek mümkün olmaz' sözünü okudum; tasdik ederim. Bunun için musikiye pek çok itina göstermekte olduğumu görüyorsunuz.

Gazeteci _Biz Garplilere göre şark musikisinin kulaklarımıza gelen garabeti cihetinden bahsettim ve dedim ki:

'Şarkın yegane anlayamadığımız bir fenni varsa o da musikisidir.'

Gazi, o zaman bu musikinin Türkçe'de tesmiyesine itiraz ederek şöyle demiştir:

Atatürk _Bunlar hep Bizans'tan kalma şeylerdir. Bizim hakiki musikimiz Anadolu halkında işitilebilir.

Gazeteci _Bu nağmelerin ıslahiyle terakki ettirilmesi mümkün değil midir?

Atatürk _Garp musikiciliği bugünkü haline gelinceye kadar, ne kadar zaman geçti?

Gazeteci _Dört yüz sene kadar geçti.

Atatürk _Bizim bu kadar zaman beklemeye vaktimiz yoktur. Bunun için Garp musikisini almakta olduğumuzu görüyorsunuz."

Yine bu cümleden 1926 yılının Mart ayında Sanayi-i Nefise Encümeni toplantısında (Maarif Vekili Mustafa Necati Bey'in katılmasıyla) okullardaki alaturka musiki eğitimi kaldırılmış, batı musikisi eğitimine ağırlık verilmiş, Darülelhan kapatılarak 'İstanbul Belediye Konservatuarın'a dönüştürülmüş ve 1927 yılından itibaren çok sesli batı musikisi eğitimi esas olmuştur.

Çok sesli batı müziğinin yaygınlaştırılması Atatürk ve İsmet İnönü dönemlerinde bir devlet politikası olmuş ve bu amaçla okullar kurulmuş, çok sesli batı müziği sanatçıları ve konservatuarı baş tacı edilmiştir.
4 Vedat Nedim Tör bu yasaklanışı kendi önerisi üzerine Şükrü Kaya'nın yaptığına bağlamaktadır.5

Boğaziçi Üniversitesi Türk Müziği Kulübü tarafından 1978 Kasım’ında düzenlenen açık oturum tutanaklarında yer alan Ercüment Berker’in tebliğinde  bu uygulamanın sonucuna dair anlattığı fıkrada şöyle denilmektedir:

“...halk bir yandan Arap istasyonlarına dadanırken, bir yandan da Vehbi Koç’un yeni açılan mağazasına gelen köylüler ‘Bana bir radyo ver, ama içinde Necip Aşkın -o dönemde Ankara Radyosu’nda Batı Müziği çalan bir sanatçı- olmasın’ demeye başlamış.”6

Halk arasında sıklıkla anlatılan bir başka fıkrada hükümetin müzik politikasına atıflarda bulunulmaktadır. İsmet İnönü döneminde Bayburt iline çok sesli batı müziği sanatçıları bir konser vermek üzere giderler. Bayburt iline konser vermek için giden ilk kafiledir. Halk biraz da güvenlik güçlerinin baskısı ile şehir meydanında bir yerlerde bulunan konser salonuna giderler. Konser bittikten sonra gazeteciler vatandaşlar ile konser hakkında röportajlar yaparlar. Bir gazeteci yaşlı bir amcaya

-'Konseri nasıl buldunuz?' diye sorar. Yaşlı amca ıkına-sıkıla cevap verir:

-'Yavrum, Bayburt Bayburt olalı böyle zulüm görmedi!'

1935 yılında oluşturulan C.H.P. Programı’nın Beşinci Kısım olarak adlandırılan ‘Ulusal Eğitim’ bölümünün 44. maddesinde şöyle denmektedir:

“Güzel sanatlara, hele müziğe devrimin yüksek anlayışına uygun bir surette önem vereceğiz.”

Başka bir deyişle, güzel sanatlar ve müzik ‘ulusal çıkarlara’ hizmet etmeliydi ve müzik de tarih gibi partinin altı okuna uyumlu bir biçimde hakkıyla ulusal olmalıydı. 49. madde de ise şöyle denmektedir:

“Parti bir devrim müzesi kuracaktır. Bunu, halka devrim fikir ve duygularını aşılamak için etkin araç sayarız.”
7

Günümüzde dahi devlet sanatçılarının olması bu politikanın devamı niteliğini taşımaktadır.




Alıntı yapılan: dipnotlar
1- Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, II.Kısım, 138-140.

2- Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, 2/252.

3- C. Granda, Atatürk’ün Uşağı idim, 122; D. Mehmet Doğan, Batılılaşma İhaneti, 106.

4- Murat Katoğlu,Türkiye Tarihi, 4/485.

5- Atatürk Devrimleri İdeolojisinin Türk Müzik Kültürüne Doğrudan ve Dolaylı Etkileri, 48-49.

6- Atatürk Devrimleri İdeolojisinin Türk Müzik Kültürüne Doğrudan ve Dolaylı Etkileri, 86.

7- Büşra Ersanlı Behar, İktidar ve Tarih, 166.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1115
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: CUMHURİYETİN TARİHİ ARKA PLANI!
« Yanıtla #15 : 11.01.2018, 19:27 »
ORTAK GLOBAL-BÜTÜNSEL EKONOMİ

Kemalistler ulus devleti inşa ettikten sonra ortak ekonomi inşasına başlamıştır. Kemalist devletin ekonomi hamlesi de yine “Alaturka Düzen” olarak tarif edilen bir anlayışı yansıtmaktadır. Kemalist devletin ortak ekonomi atılımının gidişatını özellikle de ilk dönemi ele alarak aktarmaya başlayalım.

İzmir İktisat Kongresi’nin açılışını sağlayan Ekonomi Bakanı Mahmut Esat’ın konuşması fert ve devlet ilişkisinin sınırlarını çizmiştir. Bu konuşmada da tıpkı diğer açılımlarda da görüleceği üzere Kemalistler eliyle Türk’e has bir ekonomi ekolü, anlayışı kısacası, ‘Alaturka Düzen’ hedeflendiğini ve bu yönde ekonomik bir yöntem izleneceğine dair ipuçları bulmak mümkündür: Dönemin Ekonomi Bakanı Mahmut Esat şöyle demeltedir:

“Biz ekonomi tarihi içindeki ekollerden hiç birine benzemeyiz, ne bırakınız geçsinler, bırakınız yapsınlar ekolünden ne de sosyalist, komünist, ateist veya himaye ekolündeniz. Bizim de, yeni Türkiye’nin yeni ekonomi anlayışına göre, yeni bir ekonomi ekolümüz var. Yukarıda belirttiğim ekonomi okullarından hiç birine bağlı olmamakla beraber memleketimizin ihtiyaçlarına göre bunlardan faydalanmaktan da geri kalmayacağız.”1

Mustafa Kemal tarafından “Yerli milyonerler ve milyarderler yaratmalıyız”2 şeklinde beliren ekonomik hedefler neticesinde devlet (M. Kemal) de bizzat bir müteşebbüs3 olarak girişimlerde bulunmuştur. Milli Şef İsmet İnönü de ondan bahsederken “Başından itibaren özel teşebbüsü esas tutmuş ve ölünceye kadar bu prensibi tatbik etmiştir.”4 demektedir. Mustafa Kemal ülkede milyoner yaratmaya ilk olarak kendisinden başlamıştır ve dönemin en büyük toprak ağası olmuştur.5

Mustafa Kemal’in girişimcilik hususundaki meziyetlerini beş nolu dipnotu okuyarak görmeniz mümkün olacaktır. Mustafa Kemal’in 11 Haziran 1937’de hazineye bağışladığı mal varlığını listeleyerek naklettik. Kemalistlerin, insan aklıyla alay edercesine Mustafa Kemal’in bütün mal varlığını hazineye bağışlamasıyla övünmeleri de hakikaten ibret vericidir. Zira Mustafa Kemal’in bütün mal varlığını hazineye bağışlayabilmesi için önce sahip olması gerekmektedir. Beş nolu dipnotta da belirttiğimiz üzere M. Kemal’in savaş öncesinde askeri maaşının dışında bir geliri olmadığı ve savaş sonrasında da cumhurbaşkanlığı maaşından aldığı maaş dışında geliri olmadığı düşünüldüğünde bu tablo bir hayli ilgi çekici olmaktadır. Yine beş nolu dipnotta bizat dava arkadaşlarının Mustafa Kemal’in girişimcilik hususundaki meziyetleri karşısındaki sitemlerine de yer verdik.

Mustafa Kemal, efsane kişiliğinin verdiği etkiyle, diğer sahalarda olduğu gibi, iktisadi-zirai sahada da örnek bir müteşebbüs olmak arzusuyla bazı teşebbüslerde bulunmuştur. Bu iktisadi teşebbüslerini başlıca iki grupta toplayabiliriz: İş Bankası’nı kurmak ve zirai yatırımlarıdır. Osmanlı İmparatorluğu'nda batılı-milli devletlerde olduğu gibi bir burjuva sınıfı mevcut değildi. Bu sebeple cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren yerli-milli burjuva sınıfı oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu dönemde özellikle toprak ağaları devletçe kollanmış hatta bir çoğu sürekli mebusluğa tayin edilmişlerdir.
6

M. Kemal İş Bankası’nı bir özel banka olarak kurmuş çoğunluğu topraktan geçinen bir tarım ülkesinde, modern biçimde tarım yapılmasını istediği toprakları gene özel çiftlik biçiminde (Atatürk Çiftlikleri)  kurup işletmiştir. M Kemal devletçi bir bakış açısı taşısaydı şüphesiz bu bankayı maliye bakanlığına kurdurur ve bu arazileri tarım bakanlığına bağlı devlet üretim çiftlikleri olarak işletilmesine olanak sağlardı. Ancak deyimin tam manasıyla M Kemal bir müteşebbüstü!.

Zoraki Diplomat, Y. Kadri vatan kurtarıcılarının, vatan kurtarıldıktan sonra devleti soymaya başlamasını şu şekilde aktarıyor: “(...) O sıralarda bence bu hadiselerin en önemlisini teşkil eden dünkü Milli Mücadeleciler ve o günkü devrimciler kadrosunun bir kazanç ve menfaat şirketi karakterini taşımaya başlamasıydı. Bunlardan kimi arsa spekülasyonları, kimi idare meclisi azalıkları, kimi taahhüt işleri, kimi de türlü türlü şekillerde komisyonculuklar peşine düşmüş bulunuyordu. Garp Cephesi kumandanı iken, yolsuzluklarından şüphelendiği bir levazım reisini herkesin gözü önünde nasıl haşladığını kulaklarımla işittiğim İsmet Paşa’nın, temeli fazilet ve feragate dayanması lazım gelen bir devrim rejimini daha ilk günlerinden itibaren soysuzlaştırma tehlikesi gösteren bu hal karşısında belli başlı bir tepkide bulunmaması ve benim bu husustaki bazı yakınmalarımı, hiç cevaplandırmadan müphem bir gülümsemeyle dinleyişi beni hayrete düşürüyordu.”7

Dönemin ekonomik teşebbüsleri ile alakalı olarak kullanılan iki ıstılah “Aferizm” ve “Levantenlik” olmuştur. Aferizm en genel ve basit  anlamıyla devletin itibarını kullanarak çıkar ilişkileri içerisinde özel sermaye üzerinde mal-mülk edinmek; Levantenlik ise: genellikle Avrupa’ya açılan limanlarda oturan ve dışsatımlarda bir nevi aracılık yaparak komisyon alan yabancı uyruklu tacirlerdir. Bu dönemin ekonomi politikası Ankara’yı levantenleştirmiş ve yabancı tüccar ile yurttaşın arasına levanten aracıdan başka bir de milletvekili aracının girmesine yol açmıştır.

Falih Rıfkı Atay Çankaya’da bu tür yüzlerce ilginç olaydan biri diyerek şunları anlatmaktadır: “İlk aferizm fesadı Ankara’da iş takip etmeğe gelenleri haraca kesmekle başlamıştır...Türk olmayanlar bir Ankaralı maske edinmek zorunda idiler...Bir gün Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’nde oturuyordum. Çankaya’daki evimi kiralayan Çek Sefiri beni görmeye geldi. ‘Bizim İskoda firmasını biliyorsunuz...Gazi’nin arkadaşısınız...Lütfen bu mümessilliği kabul buyurmaz mısınız?’...Bir gün Milli Savunmanın bir eksiltmesine katılan iki rakip firmadan ikisinin de temsilcisi (nin) aynı milletvekili olduğu görülmüştü...(Reasürans işinin ayrıcalık altında  olması fikrini) İstanbul sigorta kumpanyalarından birinin levanten müdürü icad etti...(Sonunda tekel gerçekleştirildi)...Hiç unutmam Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’nde ki odamda oturuyordum...İstanbul’lu sigorta müdürünün geldiğini haber verdiler. Pek neşeli müdür, (oda arkadaşım olan Siirt Milletvekili’nin) masası üzerine üç zarf bıraktı. (Kendisine hitabederek) ‘Bu zat-ı alinizin. Bu beyefendinin, bu da beyefendinin’ dedi. Bu zarflar hisse senedi dolu idi.”8

“İzmir’in düşmandan kurtuluşundan on gün sonra, Eylül 1922’de kurulan Türkiye Milli İthalat ve İhracat Anonim Şirketi kurucuları arasında elli dört tane milletvekili bulunmakta olup, yönetici yerlerde Gazi’nin sofrasında ‘mutad zevat’ diye anılanlar yer almaktadır.”9 Anonim şirketin başına aynı zamanda İstiklal Mahkemeleri başkanı olan (Kel) Ali (Çetinkaya) getirilmiştir. Kurtuluş Savaşı sırasında köylülerin savaşa teşviki amacı ile çıkarılan Baltalık Kanun Lozan Antlaşması’nın imzalanması üzerine derhal durdurulmuş, ormanlar halkın yararlanmasından alınarak özel kesimin yararlanmasına verilmiştir. “...yerli ve yabancı özel teşebbüsün istismarına (işletmesine) açılarak memleketin birçok yerlerindeki iyi vasıflı ormanlar uzun ve kısa vadeli mukavelelerle satılmaya başlamıştır.”10

Dr. Hikmet Kıvılcımlı, dönemin milli kapitali ile aferistlerin ilişkisini şu şekilde tespit etmektedir: “1929 Türkiye’sinde  25 milli kapitalle sanayi ve maden şirketi vardı. Bunların idarelerinde 20 kadar mebus alakadardı. Mevcut Milli 38 bankada 31 tane mebus bulunuyordu. Yani, hemen hemen her büyük yerli şirketin mecliste bir mebusu var! Her şirkette bulunan çok eski temyiz azalarını, büyük askeriye ve mülkiye erkanını da hesaba katmalıdır. Sonra bütün büyük endüstriye 7 banka egemendi demiştik. Bunlardan üçü devlet bankasıdır; fakat yalnız birinde (15-20 müesseseyi güden İş Bankası’nda) 13 mebus vardır. İş Bankası’nın sabık müdürü Celal sıfatı ile Türkiye’nin ekonomi politik müdürü olmuştur.”11 Ancak Kıvılcımlı meseleye ideolojik yaklaştığından tersinden okumakta ve ‘Yani, hemen hemen her büyük yerli şirketin mecliste bir mebusu var!’ yargısına varmakta. Oysa bu dönemde ‘Her büyük yerli şirketin başına bir mebus tayin edilmektedir.’

Yabancı müteşebbüslere bu dönemde sağlanan ayrıcalıklardan biri de; 1922 yılında Amerikalılara verilen ve Chester Projesi olarak tanınan bir projedir. Bu projeye göre; bu şirket tarafından yapılacak olan demiryolu, köprü ve liman gibi yatırımlar 99 yıl sonra Türk Hükümeti’ne geçecek ve fakat bu süre içinde demiryolunun her iki yakasındaki yirmişer kilometre içinde bulunan ya da çıkacak olan madenler ayrıcalık sahiplerinin tekelinde olacaktır.”12 ...Bu dönemin yabancı sermayeye açık olduğunu, Türk hükümetleri, siyasi kadroları ve Türk burjuvazisi, emperyalizmle mevcut ekonomik bağları koparmaya değil, bizzat ortak olarak yabancı sermaye ile uzlaşmayı işbirliğini hedef almıştır.”13

Cumhuriyetin ilk döneminde devletin elinde kalan işletmeleri üç başlıkta toplayabiliriz: a) Tekeller b) Yabancı şirketlerden satın alınan bazı madenler c) Devlet demiryolları. İşin ilginç ve göz alıcı tarafı ise bu işletmelerin bir yük, bir angarya sayılması ve bu işletmelerden kurtulabilmek adına özel yabancı girişimcilere (mesela benzin Standart Oil Co.) üstelik çok uygun şartlarda hatta üste vererek verilmiş ve devlet demiryollarında olduğu üzere kendi personeli ve olanaklarıyla değil de müteahhitler eliyle işletilmiştir. 1927 yılında çıkarılan ‘Teşvik-i Sanayi’ kanunu ile, özel teşebbüslere olağanüstü haklar ve ayrıcalıklar tanımıştır: 1) İşletme kuracaklara parasız arsa vermek 2) Birçok vergi ve resimlerden muaflık 3) Yatırım malzemesi getirenlere gümrüksüzlük 4) Bunları taşımak için vapur ve tren tarifelerinde % 30 indirim 5) % 10 daha pahalı da olsa, devlet daire ve kurumlarının yerli malı alma yükümü...
 
Emin T. Eliçin’in aktardığına göre: özel yerli endüstriyi geliştirmek için verilen bu olağan üstü  haklar, Serbest Fırka kurucusu özelci  Fethi Okyar’a bile çok aşırı görünmüş olmalı ki, “Bizde devletçilik, devlet sermayesini hususi adamlar vasıtasıyla kullanmak şeklinde tecelli ediyor”, diyerek durumu protesto etmiştir. Yine aynı liberal Fethi Okyar, Halk Partisi devletçiliğini yerdiği İzmir nutkunda “Fırkamız inhisarlardan halkın zararına ceplerini dolduranlara karşıdır” demişti. Aynı partinin genel sekreteri ve yetkili sözcüsü Ağaoğlu Ahmet Bey ise, Halk Partisi’nin bu acayip devletçiliğini şu sözlerle kınamıştı: Araya komisyoncular giriyor. Şömendöferi sözde hükümet yapıyor, fakat hakikatte Avrupa’nın ve komisyoncuların hesabına çalışmış oluyor.”14

Cumhuriyet tarihinin ilk bankası olma hüviyetiyle karşımıza çıkan İş Bankası’nın da devlet bankası değil de hür girişim sonucu ortaya çıkan bir banka olması ve maliye bakanı Celal Bayar’ın yönetiminde olması da Mustafa Kemal’in ve kadrosunun burjuvaziyi desteklemesi bağlamında tanıtlayıcı olmaktadır.
                                       
 Anadolu İhtilali isimli eserinde Sabahattin Selek, Mustafa Kemal’in 1 Mart 22 günü Meclisi açış konuşmasına değinerek şu yargıya varıyor: “Kamu yararını doğudan doğruya ilgilendiren kurumları ve teşebbüsleri devletleştireceğiz, demek suretiyle, Mustafa Kemal, devletçi görüşü tereddüde hiç yer bırakmayacak kesinlikle belirtmiştir. Fakat zaferden sonra ihtilal kendi felsefesine ihanet etti. 17 Şubat 1923 günü İzmir’de toplanan Türkiye İktisat Kongresi ile yeni Türk Devletinin milli kapitalist ekonomiyi benimsediğini görmekteyiz. Gazi Mustafa Kemal Paşa, kongreyi açış nutkunda devletçilikten tek kelime bile söz etmemiştir.”15

Cumhuriyetin ilk yıllarında, ulusal ekonominin oluşturulması için yapılan teşebbüsler, Türk işadamını kayırmaktan çok, en azından korumaya yönelik olma hüviyetindedir. “Cumhuriyetin daha ilk yılında Türkiye dışarıya ancak 85 milyonluk mal satabilmiş, buna karşılık 145 milyon liralık mal almıştı, 60 milyon açık vardı. Alınan şeylerin bir kısmı yiyecek-içecek, geri kalan şeylerin hemen hepsi Avrupa usulü giyinip-kuşanmaya yarayan eşyadan ibaretti.”16 Teknik değişikliklerin yapılmasına burjuva toplumuna uygunluk arz etmemesi vesile olmuştur. “Fes, sarık, İslami saat ayarları ‘burjuva toplumunun varolmadığı’ zamanların birer simgesidir.”17

İlk hükümet planında (9 Mayıs 20) “dostluğunu fiilen ispat edecek devletlerin menafii iktisadiyesini (iktisadi çıkarlarını) memleketimizin menafii esasiyesiyle telif ederek kabule taraftarız”18 denmekte ve yabancı sermayeye kapı sonuna kadar açılmaktadır. “1920-1930 yılları arasında kurulan 201 anonim şirketin üçte biri yabancı sermayelidir.”19 “Resmi kuruluşlarla (çoğu zaman sermayenin %51 kontrolunu alarak) giriştiği ortaklıkların sonucu tekellere de sahip olan yabancı sermaye, çoğunlukla Türkiye’den hammadde satın alma ve karşılığında işlenmiş mal satma gibi Osmanlı İmparatorluğu zamanında modelleşmiş bir ilişkiyi sürdürmekte”20 böylece yabancı sermayenin Türklerde bulunmayan teknolojiyi getirmesi gerekçesi gerçekleşmemektedir.

1930’lara kadar milli ekonomiyi oluşturma-canlandırma teşebbüsleri arasında şunlar sıralanabilir:

İş Bankası’nın kurulması (26 Ağustos 1924)

Fransız tütün rejisi devletleştirilişi (1 Mart 1925)

Sanayi ve Ticaret Odası’nın kurulması (22 Nisan 1925)

İlk 'cumhuriyet altını'nın İstanbul Darphanesi'nde basılması (5 Ekim 1925)

Kabotaj (1 Temmuz 1926)

Teşvik-i Sanayi Kanunu kabul edilişi (28 Mayıs 1927)

Cumhuriyet döneminin ilk kağıt paralarının tedavüle çıkarılışı (1, 5, 10, 50, 100, 500 ve 1000 lira) (5 Aralık 1927)

İktisat Bakanlığı’nın kuruluşu (16 Ocak 1928)

Yüksek İktisat Konseyi’nin çalışmalara başlaması (1 Mart 1928)

İlk 'Yerli Mallar Haftası'nın kutlanışı (4 Nisan 1929)

Tarım Kredi Kooperatifleri Kuruluş Kanunu kabul edilişi (28 Mayıs 1929)

Ayrıca yabancı işletmelerin millileştirilmesi kararı alınmasını, özellikle demiryollarını, limanları, toplu taşımacılığı, elektrik ve telefon santrallarını, kömür madenlerini bir şeker arıtım evi ve birkaç fabrikayı kapsar. Bu dönemde kapitülâsyonlar da kaldırılmıştır. Ermeni tehciri ve Rumların kitleler halinde göçe zorlanması ve Balkan Devletleriyle yapılan mübadeleler sonucu yabancı sermaye ve servet millileştirilmeye başlandı.
 
1930’lardan sonra seçkinler paternalizmi gerçekleşmiş ve böylece korumacı ve millileştirmeci önlemler (1923-30), yerini devletin gittikçe daha açık bir şekilde ekonomiyi üstlenmesine bırakmıştır:

“Tekstil, çelik, kenevir, süper fosfat, kağıt, yapay ipek, seramik, porselen, cam, şeker, kibrit, çimento, sigara, şarap ve ispirtolu içkiler üretmek için fabrikalar kurmaya başlar; madenlerin, ormanların işletilmesini üstlenir, daha önce başlatılmış kara ve demiryolu politikasını sürdürür, bir hidroelektrik barajı inşa eder, on iki yeni tekel kurar. Böylece tekellerin sayısı 13’e yükselir.”21

“Tarım alanında, esnek bir kredi politikasıyla küçük işletmelere yardım etmeye çalışır, köylülere danışmanlık yapması için tarım uzmanları gönderir, Devlet Çiftlikleri, bir sulama idaresi kurar, buğday, şeker ve pamuklu ithalatını durdurmayı başarır, şekerpancarı, buğday, pamuk ve tütün gibi bazı tarım ürünlerinin toptan alımcısı haline gelir; ilgili kuruluşlara sabit bir fiyatla satma zorunluluğu getirir. Toprak Mahsulleri Ofisi’ni kurar, buğday ihracatını devletleştirir.”22

Ayrıca su, elektrik ve gaz dağıtımını düzenler, turizm ve eğlence kuruluşları işletir. Bu dönemde iki –beş yıllık kalkınma politikası- uygulanır. Ayrıca yine bu dönemde kurulmuş olan devletin temel kuruluşlarından biri olan Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın yabancı sermayenin de katıldığı bir anonim yani özel şirket olarak kurulması, para basan bu kuruluşun başına eklenen Türkiye Cumhuriyeti eki ile devlet bankası gibi gösterilmeye çalışılması da dönemin ekonomik politika felsefesinden kaynaklansa gerektir. Görüldüğü üzere bir kelime oyunu ile Merkez Bankasına devlet bankası prestiji kazandırılmıştır.23 Ulusal ekonominin oluşturulmasına dair bu dönemde yapılan bazı teşebbüsler şunlardır:

Gümrük Muhafaza Genel Komutanlığı’nın kuruluşunu öngören kanun kabul edilişi (24 Temmuz 1931)

T.C Merkez Bankası’nın kuruluşu  (3 Ekim 1931)

Tarım Bakanlığı’na ilişkin kanunun kabul edilişi (30 Aralık 1931)

Türkiye Sanayi Kredi Bankası’nın kuruluşu (10 Temmuz 1932)

Mevduat’ı Koruma Kanunu’nun  kabul edilişi (30 Mayıs 1933)

Devletçilik ilkesinin Anayasa’nın 2. Maddesinde yer alması (5 Ocak 1937)

T.C Ziraat Bankası Kanunu’nun T.B.M.M’ de kabul edilişi (4 Haziran 1937)

Cumhuriyet’in ilk Türkçe yazılı banknotlarının tedavüle çıkarılışı (15 Ekim 1937)

Bu dönemde önemli sayılacak tek başarı Devlet Demiryolları’nda sağlanmıştı ki, 10. Cumhuriyet yıldönümünde ‘Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan’ övüncesine mazhar olup, sloganlaştırılmıştır. Gerçekten de, o yılların güç koşullarına rağmen, üstelik dışardan yardım almaksızın anayurt demir ağlarla örülmüştü. Daha çok askeri tasalar vesilesiyle24 yabancı şirketler elindeki demiryolları bir bir satın alınmış ve ayrıca 2300 kilometrelik yeni demiryolu döşenmiştir. 1923 yılı rakamlarına göre 3.756.000 km olan demiryolları, 1950 yılında 7.671.000 km'ye ulaşmıştır. Yine aynı dönemler arasında 18.335.000 km'lik karayolları, 47.080.000 km'ye ulaşmıştır.25

Tek-Parti döneminde devletleştirme ve ulusal ekonomiyi sağlamaya yönelik teşebbüsler devam ede-gelmiştir. Bu dönemde özellikle dikkat çeken uygulamalar ise vergiler olmuştur.26 1 Mart’ta yürürlüğe giren, 17 Şubat 1341 tarih ve 552 sayılı, Aşar'ın İlgasıyla Yerine İkame Edilecek Vergi Hakkında Kanun ile 1926 yılında kaldırılan öşür vergisi 1940 yılında yeniden yürürlüğe girer ve 6 yıl süreyle uygulamada kalır. Varlık vergisi (11 Kasım 1942-15 Mart 1944; 4530 sayılı kanun) yılları arasında uygulanır. “Bu vergi, keyfi olarak zengin görünenlerden, özelilikle de Müslüman olmayan imalatçı ve tüccarlardan nakdi veya ayni olarak alınır.”27 Bu vergiyle yabancı sermayenin millileştirilmesi çözüme kavuşturulmaya çalışılmıştır. Bir diğer vergi ise 1940 yılından itibaren başlayan Milli Korunma Kanunu ile birlikte uygulamaya konulan bu vergi yol vergisine benzer özellikler taşımaktadır. Fabrikalarda ve devlet madenlerinde üretim kapasitesini korumak için, silah zoruyla çalıştırmak ve işten kaytarma, çalışmayı reddetme ya da iş yerinden kaçma halinde çalışanları cezalandırmaktan ibaret olan bu vergi devletin ceberutluğunu açık bir biçimde gözler önüne sermektedir. Ulusal ekonominin sistemleştirilmesi yolunda yapılan bazı teşebbüsler:

Petrol Ofisi’nin kurulması (18 Şubat 1941)

Eczacıbaşı Firması’nın kurulması (4 Eylül 1942)

Ülker Gıda Sanayi ve Ticaret AŞ’nin kurulması (16 Eylül 1944)

Yeni Türk harfleriyle ilk cumhuriyet altınının darphanede basılması (27 Mayıs 1944)

Toprak Dağıtma Genel Müdürlüğü’nün kurulması (1 Temmuz 1945)

Türkiye Garanti Bankası’nın kurulması (21 Haziran 1946)

Akbank’ın kurulması (30 Ocak 1948)

General Elektrik Türk Anonim Ortaklığı’nın kurulması 21 Şubat 1948

Bu döneme kadar süren kalkınma ve milli ekonomi çalışmaları neticesinde Mustafa Kemal tarafından “Yerli milyonerler ve milyarderler yaratmalıyız” şeklinde beliren ekonomik hedeflere ulaşılmış ve Ömer Sabancı’lar, Vehbi Koç’lar, Asım Ülker’lerle birlikte yerli milyoner ve milyarderlere ulaşmış olundu. Çok partili hayata geçildiğinde slogan A. Menderes tarafından “Her mahalleye bir milyoner” şeklinde değiştirilmiştir. 90'lı yıllara gelindiğinde artık -banknotlardaki sıfırların etkisiyle- yeryüzünde en çok milyonerin yaşadığı ülke oldu Türkiye!.
 
1923’lü yıllarda yıllık enflasyon ortalaması %7.9 iken D. İ. E’nün açıklamasına göre 1999 yılında ise bu oran toptan eşyada %62.9 tüketici fiyatlarında ise %68.8 olmuştur. Yine 1923’lü yıllarda dolar kuru 1 Lira 68 kuruş iken 1 Ocak 2000 itibariyle 540.000TL olmuştur. Türk Lirası 2000 yılı itibariyle toplam 113 ülke para birimi karşısında Belarus Rublesi ile birlikte en değersiz para birimi olmuştur.28 Gelinen yer itibari ile 1999 yılında O. E. C. D. ülkeleri arasında satın alma gücü en düşük ülke Türkiye olmuştur. Türkiye 6 bin 740 dolar ile sonuncu olurken Polonya 7 bin 986 dolar ile bir üstünde, Güney Kore 13 bin 109 dolar, Yunanistan 14 bin 463 dolar ile Türkiye’den üstlerde yer almışlardır. G. Kore ve Yunanistan’ın dışında 20 bin doların altına düşen ülke ise yoktur. 1999 yılı O. E. C. D ülkeleri satın alma gücü ortalaması 21 bin 42 dolar. 2000’li yıllara borçlu ve işçi bir halk olarak adım basıldı. Devlet Planlama Teşkilatı tarafından açıklanan verilere göre Türkiye Cumhuriyeti Ekonomisi 76 yıl boyunca tam 14 kez küçüldü.29 En son 1999 yılında %-5 oranında küçülme yaşanan Türk ekonomisi bir kez daha tuş oldu.

Cumhuriyetin koskoca 95 yılının tamamlandığı şu günlerde Türkiye hala geri kalmış ülkelerle bir tutulmaktadır. Evet artık milyonerler hatta milyarder ve trilyonerler var ama bağımsızlıklarına bir II. Dünya Savaşı sorunsalını ekleyen Almanya, Japonya yahut Küba ve hatta bir de Kuzeyi bölünen Güney Kore ekonomik olarak neden Türkiye’nin çok ama çok üzerinde yer alıyor? “Onların  siyasal jargonunda kalkınmak, kurtulmak gibi kavramlar Türk’ü Türk’e sömürtmek anlamına geliyordu.” diyor Emin Türk Eliçin ve ekliyor “...devlet eliyle halk sırtından milyoner yetiştirmek bir milli politika sayılmıştır...Her mahallede bir milyoner yetiştikten sonra  da Türkiye kalkınmamış, tam tersine, gırtlağına kadar borca batıp bağımsızlığı yeniden sınırlanmıştır...”30 2000’li yıllardan itibaren AKParti iktidarı ile ekonomide ciddi gelişmeler yaşansa da, fakirlik, yokluk, yoksulluk sorunu çözülememiştir. Halihazırda -paradan sıfırlar atılmış olsa da- Avro 4.5 lirayı bulmuş Amerikan Doları 4 lira’ya dayanmıştır.


Alıntı yapılan: dipnotlar
1- Şerafettin Dönmez, Atatürk’ün Çağdaş Toplum ve Din Anlayışı, 225-226.

2- 10 Eylül 1946 tarihli Akşam Gazetesi 23 yıl sonra Mustafa Kemal'in rüyasının gerçekleştiğinden ve 2000 milyoner doğduğundan bahsetmektedir. (Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, 236)

3- Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni, 179-180; Şerif Mardin, Türk Modernleşmesi.

4- Abdi İpekçi, İnönü Atatürk’ü Anlatıyor, 36.

5- M. Kemal’in 11 Haziran 1937’de hazineye bağışladığı mal varlığını aktarmanın yararlı olacağı kanaatindeyiz.

M. Kemal’in savaş öncesinde askeri maaşının dışında bir geliri olmadığı ve savaş sonrasında da cumhurbaşkanlığı maaşından aldığı maaş dışında geliri olmadığı düşünüldüğünde bu tablo bir hayli ilgi çekici olmaktadır. M. Kemal’in mal varlığı hususunda İsmet İnönü’nün ve Falih Rıfkı Atay’ın sert tepkileri vardır.

Hindistan’dan gönderilen yardım paralarının kullanılmasıyla ilgili F. Rıfkı Atay şöyle demektedir: “Bu para millete ve devlete gönderilmişti. Mustafa Kemal el sürmemeli idi...Mustafa Kemal yanındakilere örnek olmalı idi.”;  “Başvekil ve arkadaşları aferizme karşı mücadele ediyorlardı. ‘Başvekil:

-Bir iş ki, kimse yapamaz, devlet yapar bunu anlıyorum. Bir iş ki, hususi teşebbüs yapar, bunu da anlıyorum. Fakat devletin nüfuzunu kullanarak şahıslar veya bankalar yapar. Ben devletçilik denen şeyi anlarım, fakat dolapçılığı anlamam’ diyordu.” (Çankaya, 457);

Yine İsmet Paşa’nın o yıllarda Meclis koridorlarında “Devleti soydurmayacağım!” diye bağırması ilgi çekicidir. “Bir gün de Meclis koridorunda yüksek sesle: ‘Hazineyi soydurmayacağım, hazineyi soydurmayacağım...” diye haykırdığını görmüş, sinirlerini iyice oynattığından şüphe etmiştik.” (Çankaya, 457)

“Ankara’da Orman, Yağmur Baba, Balgat, Macun, Güvercinlik, Tahar, Etimesgut, Çakırlar çiftliklerinde vücut bulmuş Orman Çiftliği; Yalova Millet ve Baltacı Çiftlikleri, Silifke’de Tekir ve Şövalye çiftlikleri, Dörtyol’da portakal bahçesi, Karabasamak çiftliği, Tarsus’da Piloğlu çiftliği.”

Bunlardan mevcut arazi:

582 dönüm çeşitli meyve bahçeleri.

700 dönüm fidanlık, bunlarda meyveli-meyvesiz muhtelif yaşlarda ve çeşitlerde 650.000 fidan vardır.

400 dönüm Amerikan asma fidanlığı. Burada 560.000 kök bağ çubuğu vardır.

220 dönüm bağ. Burada 80.000 adet bağ çubuğu vardır.

370 dönüm çeşitli sebze yetiştirmeye elverişli bahçe.

220 dönüm 6.600 ağaçlı zeytinlik.

27 dönüm 1.654 ağaçlı portakallık.

15 dönüm kuşkonmazlık.

100 dönüm park ve bahçe.

2.650 dönüm çayır ve yoncalık.

1.450 dönüm yeni tesis edilmiş orman.

 Yekün: 154.720 dönüm arazi.

Bina ve tesisat:

45 adet büyük ve küçük  idare binası ve ikematgah, bütün mefruşat ve demirbaşlarıyla beraber.

7 adet 15.000 baş koyunluk ağıl.

6 adet Aydos ve Toros yaylalarında tesis edilen mandralar.

8 adet at ve sığırlara mahsus ahır.

7 adet umumi ambar.

4 adet samanlık ve otluk.

4 adet hangar ve sundurma.

4 adet lokanta, gazino ve eğlence yeri, lunapark.

2 adet çeşitli imalat yapan fırın.

2 adet çiçek ve tezyinat betar yetiştirmeye mahsus yer.

Yekün: 51 bina.

Fabrika ve imalathaneler:

Bira fabrikası:

Senede 7.000 hektolitre çeşitli bira yapabilecek kabiliyette,  bütün müştemilatiyle  ve bütün işletme levazımı ve mütedavil kıymetlerle beraber.

Malt fabrikası:

Senede 7.000 hektolitre biraya kafi gelebilecek miktarda malt imaline kabiliyetli, bütün müştemilatı ve işletme levazımı ile beraber.

Buz fabrikası:

Günde dört yüz ton buz yapma kabiliyetinde, bütün müştemilatı ve işletme levazımı ile beraber.

Soda ve gazoz fabrikası:

Günde 3.000 şişe soda ve gazoz yapma kabiliyetinde, bütün müştemilatı ve mütedavil kıymetleriyle beraber.

Deri fabrikası:

Senede 14.000 çeşitli deri imaline elverişli bütün müştemilat ve mütedavil kıymetleriyle beraber.

Ziraat aletleri ve demir fabrikası.

Biri Ankara’da diğeri Yalova’da olmak üzere iki modern süt  fabrikası:

Her ikisi günde ayrı ayrı 15.000 litre pastörize süt ve 1.000 kilo tereyağ işlemek kabiliyetindedir. Bunlar da bütün müştemilat ve işletme levazımı ve mütedavil kıymetleriyle beraber.

Biri Ankara’da diğeri Yalova’da iki yoğurt imalathanesi.

Şarap imalathanesi:

Yılda 80.000 litre şarap imaline elverişli bütün müştemilat ve mütedavil kıymetleriyle beraber.

İki taşlı elektrikle işler bir değirmen bütün müştemilatı ve mütedavil kıymetleriyle beraber.

İstanbul’da bulunan bir çelik fabrikasının yüzde kırk hissesi.

Biri Orman Çiftliği’nin, biri Tekir Çiftliği’nin olmak üzere her biri 15’er bin teneke beyaz peynir, 600 teneke tuzluyağ yapmağa elverişli iki imalathane, bütün işletme levazımatı ile beraber.

Umumi tesisat:

Biri Ankara’da diğeri Yalova’da kurulu tavuk çiftliği.

Yalova’daki çiftliklerde iki hususi iskele ve liman tesisatı.

Üçü Ankara’da ve ikisi İstanbul’da beş satış mağazasının bütün tesisat ve demirbaşlar.

Orman Çiftliği’nde:

Hususi sulama tesisatı, kanalizasyon, telefon tesisatı, küçük beton köprüler, hususi yollar, içme su  tevziatı şebekesi.

Yalova Çiftliklerinde:

Hususi sulama tesisatı, beton köprüler.

Orman Çiftliğinde kurulu çiftlik müzesi ve ufak mikyasta hayvanat bahçesi tesisatı, bunların işletme levazımı ve bütün demirbaşları.

Canlı umumi demirbaşlar:

13.000 baş koyun. Kıvırcık, Merinos, Karagül, Karaman ırklarıyla bunların melezleri.

443 baş sığır. Simental, Hollanda, Kırım, Jersey, Görensey, Halep yerli ırklarıyla bunların melezleri, yeni üretilen Orman ve Tekir cinsleri.

69 baş İngiliz, Arap, Macar, yerli ve bunların melezleri koşum ve binek atları, 58 çoban merkebi.

2.450 baş tavuk. Legorn, Rodayland ve yerli ırklar.

Umumi cansız demirbaş:

16 adet traktör, 13 adet harman ve biçerdöver makinesi ve bilcümle ziraat işlerini görmekte bulunan zirai alet ve edevatının tamamı.

35 tonluk bir adet deniz motoru, Yalova Çiftliğinde.

5 adet çiftliklerin nakliye işlerinde çalıştırılan kamyon ve kamyonet.

2 adet çiftliklerin umumi servislerinde çalıştırılan binek  otomobili.

19 adet çiftliklerin umumi servislerinde çalıştırılan binek ve yük arabası.

(Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, 4/586-589; Sadi Borak, Bilinmeyen Yönleriyle Atatürk; Mazhar Leventoğlu, Atatürk’ün Vasiyeti; Fethi Naci, Atatürk’ün Temel Görüşleri; D. Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum, 259-261)

6- Eskişehir'in en büyük toprak ağalarından Emin Sazak 1920-1950 yılları arasında 30 yıl süreyle; Çukurova'nın başta gelen toprak ağalarından Cavit Oral 35, 39 ve 43 dönemlerinde; yine Çukurova'nın bir başka toprak ağası Damar Arıkoğlu 20, 23, 27, 31, 35, 39 ve 43 dönemlerinde milletvekili olarak T. B. M. M üyesidir. Bundan başka, Ali Saip Ursavaş, Cemal Hüsnü Taray, Hilmi Taray, Hilmi Uran, Kasım Gülek, Hilmi Uluğ, Şeref Uran ve Aydın'ın toprak ağalarından 31 sonrasının sürekli mebusu Adnan Menderes sayılabilir. (Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, 181-182)

7- Y. K. Karaosmanoğlu, Politikada 45 yıl, 86.

8- Falih Rıfkı Atay, Çankaya, 455-456.

9- Baskın Oran, Atatürk Milliyetçiliği, 152.

10- Yalçın Küçük, Türkiye Üzerine Tezler, 1/55.

11- Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Geberen Kapitalizm, 71-72.

12- S. İ. Aralov, Bir Sovyet Diplomatının Türkiye Hatıraları, 37-38.

13- Korkut Boratay, 100 Soruda Gelir Dağılımı, 47.

14- Emin Türk Eliçin, Kemalist Devrim İdeolojisi, 38.

15- Sabahattin Selek, Anadolu İhtilali, 339-340.

16- Emin Türk Eliçin, Kemalist Devrim İdeolojisi, 206.

17- Kurt Steinhaus, Atatürk Devrimleri Sosyolojisi, 114.

18- İsmail Ara, Hükümet Programları 1920-1950, 10’dan aktaran Baskın Oran, Atatürk Milliyetçiliği, 188.

19- Gündüz Ökçün, 1920-30 Yılları Arasında Kurulan Türk Anonim Şirketlerinde Yabancı Sermaye, 117’den aktaran Baskın Oran, Atatürk Milliyetçiliği, 189.

20- Gündüz Ökçün, 1920-30 Yılları Arasında Kurulan Türk Anonim Şirketlerinde Yabancı Sermaye, 153-154, 160 ve 170’den aktaran Baskın Oran, Atatürk Milliyetçiliği, 189.

21- Cengiz Aktar, Türkiye’nin Batılılaştırılması, 58-59.

22- Cengiz Aktar, Türkiye’nin Batılılaştırılması, 59.

23- Osman Okyar, Türkiye’de Merkez Bankası Fikrinin Gelişimi, Türkiye İktisat Tarihi Semineri, 485-583; Baskın Oran, Atatürk Milliyetçiliği, 194, dipnot 419.

24- 4 Nisan 1933’de Antalya demiryolu kanunu çıkarıldı. Bu hat inşa edilmemiştir. O zamanki Genelkurmay İdaresinin askeri düşüncelerle bu hattın inşasını yerinde bulmadığı söylenir. (Ş. Süreyya Aydemir, İkinci Adam, 1/430)

25- Cengiz Aktar, Türkiye'nin Batılılaştırılması, 146.

26- Cumhuriyet rejiminin -çok partili döneme kadar- uygulamaya soktuğu yeni vergiler: Emlak, alkol, tütün, sigara kağıdı, tuz, kibrit, şeker, benzin, barut ve patlayıcılar, oyun kağıtları, veraset, elektrik ve gaz, eğlence, alım satım, deniz ve demiryolu taşımacılığı ve ithalat. Ayrıca buhran vergisi, denge vergisi gibi kısa süreli uygulamalar da mevcuttur. (Cengiz Aktar, Türkiye’nin Batılılaştırılması, 143)

27- Cengiz Aktar, Türkiye’nin Batılılaştırılması, 61.

28- 19. 01. 2000 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan 23938 sayılı ve 283 sıra no’lu Vergi Usul Kanunu Genel Tebliği’nde 113 para birimi verilmiştir. Bunlardan bir kaçı şöyle:

Para birimleri               Kur (TL)

1 Kuveyt Dinarı          1.760.436

1 Kıbrıs Lirası                952.779

1 Latviya Katsı              928.650

1 Botswana Pulası         117.250

1 Lesotho Malutisi          88.237

1 Etiyopya Birrisi           67.711

1 Nikaragua Kodrobası   44.120

1 Bangladeş Takası         10.641

1 Nepal Rupisi                  7.897

1 Guyan Doları                 3.022

1 Kosta Rika Kolonu       1.824

1 Birundi Frangı                  861

1 Somali Cum. Şilini           212

1 Zambia Kvaçası               192

1 Gana Sedisi                      157

1 Afganistan Afganisi         116

1 Laos Yeni Kipi                  83

1 Ekvator Sukresi                 29     
     
1 Belarus Rublesi                   1
 
bkz: (Nedim Şener, Milliyet, 20.01.2000; Radikal, 14, 20.01.2000; Akit, 7, 21.01.2000”)

29- yıl        %

1927        -12.8
1932   -10.7
1935      -3.0
1940   -4.9
1941    -10.3
1943    -9.8
1944    -5.1
1945   -15.3
1949   -5.0
1954   -3.0
1979   -0.5
1980    -2.8
1994   -6.1
1999        -5.0         

(D. P. T’den aktaran Star Gazetesi, 7, 12 Ocak 2000)

30- Emin Türk Eliçin, Kemalist Devrim İdeolojisi, 186.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1115
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: CUMHURİYETİN TARİHİ ARKA PLANI!
« Yanıtla #16 : 31.01.2018, 03:04 »
TC’de Toprak ve Tarım Reformu Tarihi

Buraya kadar ulus devletin üzerine tesis edildiği esasları ele almış olduk. Bu noktada bir önceki başlıkta ele almış olduğumuz Ortak Global-Bütünsel Ekonomi tesisinin uygulama alanlarından birini alt başlık olarak ele alacak ve ekonomik programın halk, çiftçi ve köylü üzerindeki etkilerine Toprak ve Tarım Reformu ekseninde değineceğiz inşallah.   

Toprak Reformu meselesine gelince... Halkın çoğunun topraktan geçindiği, bir tarım ülkesi olan yeni Türk Cumhuriyeti’nde, devlet kurucusu tarafından “Türkiye’nin sahibi hakikisi ve efendisi, hakiki müstahsil olan köylüdür.” vecizesi ile köylü bir oldu-bittiyle müstahsil/tahsilli ve milletin efendisi kabul edilmiş olmasına karşın ne çiftçinin, köylünün refah düzeyini yükseltecek adımlar atılmıştır, ne tarımın daha modern aletlerle işletilmesi yönünde adımlar atılmıştır ne de ülke ekonomisinin bu yönden güçlendirilmesini sağlayacak adımlar atılmıştır.   

Sarfedilen bu tarz yaldızlı sözler ve ulus devlet inşası görevini üstlenerek devleti yönetenlerin bu tavırları gözönüne alındığında beklenti Kemalistler’in hatta bizzat Mustafa Kemal’in toprak reformu gerçekleştireceği yönünde olsa da tarım alanındaki düzeltimler bu yönde olmamıştır. Bu mesele de tıpkı yen cumjuriyet tarafından bayraklaştırılan ancak veciz sözler, uyduruk bayramlar ve adına yazılan marşlar dışında ortaya koyulan hedefi tutmayan, karşılığı bulmayan politikalar üretildiği meselelerden birisidir. 
 
Emin Türk Eliçin’im deyimiyle: “Dr. Reşit Galip’in anlattığı gibi ufak çiftçi köyde ve kasabadaki ağaların, tefeci ve mürabahacıların elinde köleydi. Parça parça olup köyün dört bucağına serpilmiş olan elayası genişliğindeki tarlalarda, ama kendi toprağında çalışan küçük köylü yine mutlu sayılırdı, ortakçı, yarıcı ırgat olarak hayatlarını kazanmaya uğraşanların hali daha berbattı. Ankara’daki Mustafa Kemal, onlar için, ‘bu memleketin efendisi’ demiş olsa ne çıkardı, bu söz onların kulağına bile erişemezdi.”1

Sol cenahın kalemlerinden Baskın Oran bu durumu tespit etmiş etmesine de “populist, uydurma, balon” demeye artık dili mi varmamış, yoksa mahalle baskısı endişiyle ya da bizzat savunduğu, takipçisi olduğu kişi ve ideolojilere ters düşmemek kaygsıyla mı ifade etmiştir bilinmez bu durumun olsa olsa “iyi niyet” göstergesi olduğunu belirtmiştir:

“Atatürk’ün ‘...memlekette topraksız çiftçi bırakmamalıdır’ türünden sözleri toprak reformuyla hiç ilgisi olmayan, ancak bir iyi niyet anlatımı olan sözlerdir.”2

 Esasında Mustafa Kemal, birçok yerde verdiği nutuklarında bu meseleye de değinmiştir. Ancak Mustafa Kemal köklü bir toprak reformundan çok, burjuva sınıfı oluşturabilme uğraşı vermektedir. Balıkesir’de 7 Şubat 1923 yılında verdiği nutkunda bunu açıkça ifade etmektedir:

“Bizde büyük araziye kaç kişi maliktir?.. Tetkik edilirse görülür ki, memleketimizin vüs’atine (genişliğine) nazaran hiç kimse büyük araziye malik değildir. Binaenaleyh bu arazi sahipleri de himaye edilecek kimselerdir.”3

Bu sözler yukarıda ekonomik hedeflerle alakalı verilen bilgilerle de örtüşmektedir. Zira yukarıda “Mustafa Kemal tarafından “Yerli milyonerler ve milyarderler yaratmalıyız” şeklinde beliren ekonomik hedefler neticesinde devlet (M. Kemal) de bizzat bir müteşebbüs olarak girişimlerde bulunmuştur. “Milli Şef”, “İkinci Adam” İsmet İnönü de M. Kemal’den bahsederken “Başından itibaren özel teşebbüsü esas tutmuş ve ölünceye kadar bu prensibi tatbik etmiştir.” demektedir. Mustafa Kemal ülkede milyoner yaratmaya ilk olarak kendisinden başlamıştır ve dönemin en büyük toprak ağası olmuştur.” demiş ve ardından konuyla alakalı detaylara yer vermiştik. Bu vesileyle konunun birbirinden bağımsız değerlendirilmediğini bir kez daha görmüş olduk. M. Kemal’in girişimciliği ve bu konudaki maharetlerine dair nakiller için Ortak Global-Bütünsel Ekonomi başığı altında verilen bilgilere müracaat ediniz.

D. Mehmet Doğan, “Tarih ve Toplum -Toplum Yapımızın Tarihi Oluşumu” isimli eserinde bu konuyu detaylıca ele almakta ve cumhuriyetin ilk dönemleriyle kısıtlı kalmayıp 1980’lere kadar toprak reformu ile alakalı yapılanları ve o sürece yönelik analizleri de değerlendirmesine katmaktadır.

D. Mehmet Doğan, Toprak Reformu meselesini analizine devrin aydınlarının milletin efendisi ilan edilen köylüye bakış açısına işaret ederek başlamaktadır.

“Cumhuriyet Türkiye’sinde oldukça gelişmiş bir köylü edebiyatı vardır. Birçok düşünürümüz, yazarımız, idarecimiz, İstanbul’un lüks mahallerindeki mekanlarından, Ankara’daki makamlarından köy, köylülük ve köylü meseleleri üzerine, nice şeyler söylemiş ve yazmıştır. Bu kişilere göre, köylünün sefaleti birkaç parlak nutuk, birkaç kanun ve kararla düzelip gidecek, Osmanlı’nın soyup soğana çevirdiği (!) zavallı köylü kurtulacaktır...”4

Ardından köylünün, o yıllarda gerek bürokrat aydınlar ve gerekse devlet aygıtı karşısındaki durumuna değinmektedir.

“O yıllarda, kıyafeti beğenilmeyen köylüler başkente alınmıyordu. Çünkü yabancılar, bu pejmürde kılıklı köylülere bakarak, Cumhuriyet köylüleri hakkında yanlış fikirlere sahip olabilirlerdi(!) Ayrıca aydınlarımızın zihinlerindeki Cumhuriyet köylüsüyle katiyen bağdaşmayan, fakir, üstü başı yırtık köylüler bazı kişileri tedirgin edebilir, idareye karşı güveni sarsabilirdi(!)...”5

Cumhuriyetin kurucu kadrosunun, aydınlarının ve bürokratlarının köylüye yaklaşımana da daha önce işaret etmiştik. Hatırlatacak olursak;

Nadir Nadi anlatıyor: “Sekiz-on yıl oluyor, bir gün Ankara’da Ulus Meydanı’ndan yürüyerek istasyona doğru iniyordum. Ankara Palas’ın bahçesine köşe yapan sokağı geçtikten sonra arkamda bir gürültü duydum. Polis mi, jandarma mı, şimdi hatırlamıyorum, her halde düzen koruyucu bir vatandaş, fakir giyimli bir köylüye çıkışıyor, Ulus Meydanı’na gideceğini söyleyen biçareyi ‘buradan olmaz, dolaşacaksın!’ diye sokağa doğru itiyordu. Ortalıkta bir tören hazırlığı filan da yoktu. Bana dokunmayan polis memurunun köylü vatandaşa reva gördüğü muameleyi emir vermek sevdasına yordum ve geçtim. Zaten köylü de pek ısrar etmemiş ‘la havle’ çeker gibi ellerini kaldırarak gerisin geriye arka sokağa dönmüştü. Polis memurunun ukalalığı tuhafıma gittiği için hadiseyi, ilk rastladığım dostlara anlatmaktan çekinmedim. Meğer polisin ki ukalalık falan değilmiş. Fakir ve hırpani kıyafetli vatandaşların Türkiye Büyük Millet Meclisi önünden geçmeleri yasak edilmiş imiş. Orada vazife gören polis memurlarına ve jandarmalara bu hususta sıkı emir verilmiş imiş...”6

1970’li yıllarda kaleme alınan “Tehlikeli Oyunlar” adlı bir romanın “Ülkemiz” başlığını taşıyan bir bölümünde köy ve köylülük meselesine de değinilmektedir:

“...Bundan başka, ülkemizin dört bir yanı, köylülerle çevrilidir. Köylülerle çevrili ülkemizde birçok ürün yetişir... Fakat ülkemizde en çok yetişen, köylüdür. Köylü bütün iklimlerde yetişir. Köylünün yetişmesi için, çok emek vermeğe ihtiyaç yoktur. Köylü bozkırda yetişir, yaylada yetişir, ormanda yetişir, dağda yetişir, kurak iklimde yetişir, ovada yetişir, sulak iklimde yetişir. Çabuk büyür erken meyve verir. Kendi kendine yetişir, kendi kendine meyve verir. Biz köylüleri çok severiz. Şehre gelirlerse onlardan kapıcı ve amele yaparız... Son yıllarda kuru üzüm ve incirin yanı sıra, köylü de göndermeye başlamışızdır. Bu köylüleri, önce şehirlerde biraz yetiştiririz; tam olgunlaşmadan (yolda bozulmasınlar diye) başka ülkelere göndeririz. Onlar da bize döviz gönderirler.”7

Bu alayvari ifadelerin aslında köylü hakkında ağır sözler olmadığını bizzat Cumhuriyetin kurucu kadrosunun, aydınlarının ve bürokratlarının köylüye yaklaşımından biliyoruz.

Öncelikle, cumhuriyet döneminde tarım alanında yapılan yanlışlıklara kısaca değinen D. Mehmet Doğan, bu bağlamda şunları aktarmaktadır:

“Zihni yapılanmada batıya bağlılık o raddedeydi ki, sonradan Tarım Bakanlığı yapacak olan Ş. R. Hatiboğlu’nun yazdığına göre, ‘1930’larda Türkiye’nin içinde bulunduğu zirai buhran da dünya iktisadi buhranına bağlanmıştı. Bu çerçevede, büyük bir üretim sıkıntısı çekilen ülkemizde, tarım ürünlerinin fiyatlarının düştüğü bir dönemde, mesele bir üretim fazlası meselesi olarak ele alınmış ve tedbir olarak, üretimin kısılması teklif edilmişti. Çünkü o sıralarda, başka memleketlerde bir üretim fazlası ve buna karşı üretimin sınırlanması fikri ileri sürülmekteydi. Yine bu günlerde, tarım üretimi masraflarının kısılması yönünde teklif ve çabalar da başka memleketlerde bu konunun münakaşa edildiği günlere rastlayan bir moda tavır olmuştur.”8

Baskın Oran’ın “Türk Ziraat Tarihine Bir Bakış” adlı eserin 105 ve 106. sayfalarından aktardığına göre: Anadolu’da bir ulusal Pazar oluşmamıştı. Sivas ve Konya’nın buğdayları çürürken Anadolu’nun kuzeyi Rusya ve Balkanlar’dan tahıl getirerek besleniyordu.9

D. Mehmet Doğan devamla şöyle demektedir: “Bu konuda son bir not olarak Türk eğitimi üzerinde incelemeler yapmak üzere yurdumuza davet edilen bir Amerikan heyetinin ilgililere sunduğu rapordan birkaç satırı kaydediyoruz: ‘...Türkiye 1932-33 ders yılında 7 öğrenciyi dışarı ziraat öğrenimine göndermiştir. Bunlar, ziraat şartları Türkiye’den tamamen farklı Almanya ve Fransa’ya gitmiştir. Bunun yerine birkaç tecrübeli ziraatçı çayın nasıl yetiştiğini öğrenmek için Seylan’a gönderilseydi, Rize’de yeni bir çay sanayii meydana gelirdi.’...”10

Cumhuriyetin ilk dönemi ve sonrasını kapsayan Tek-Parti dönemi siyasetini D. Mehmet Doğan şu sözlerle özetlemektedir.

“...Bütün iddialı sözlere rağmen 1923-1950 döneminde tarım kesimine layık olduğu önem verilmemiştir. Örneği de, cumhuriyetin ilk yirmi senesinde bütçenin her yıl ancak takriben yüzde üç kadarının tarım kesimine ayrılmasıdır...”11 “1948 rakamlarına göre, milli gelir içinde zirai gelir %53.2 idi...”12

Cumhuriyet döneminde amaçlanan toprak reformu ile, burjuva sınıfının oluşumu bizzat devletçe hızlandırılmıştır. Şüphe yok ki bunun en güzel örneği, döneminin en büyük toprak ağası olan Mustafa Kemal’dir. D. Mehmet Doğan bunu şu sözlerle ifade eder:

“Cumhuriyet toprak reformu, zengin kapitalist çiftlikleri geliştirme yanında, göçmenlere ve topraksız çiftçilere mümkün olduğu kadar toprak teminini kapsar. Ancak büyük özel çiftlikler idealdir. Bu ideali en geniş biçimde gerçekleştiren (150.000 dönümden fazla toprak, bütün modern araç ve gereçlerle) bizzat Mustafa Kemal’dir...”13

Bu arada kitabına bir ek bölüm ekleyen D. Mehmet Doğan, “Büyük Toprak Sahibi Atatürk” başlığı altında, Mustafa Kemal’in malvarlığını zikrediyor. Mustafa Kemal’in malvarlığını şu şekilde listelemektedir:

“Ankara’da Orman, Yağmur Baba, Balgat, Macun, Güvercinlik, Tahar, Etimesgut, Çakırlar çiftliklerinde vücut bulmuş Orman Çiftliği; Yalova Millet ve Baltacı Çiftlikleri, Silifke’de Tekir ve Şövalye çiftlikleri, Dörtyol’da portakal bahçesi, Karabasamak çiftliği, Tarsus’da Piloğlu çiftliği.”

Bunlardan mevcut arazi:

582 dönüm çeşitli meyve bahçeleri.

700 dönüm fidanlık, bunlarda meyveli-meyvesiz muhtelif yaşlarda ve çeşitlerde 650.000 fidan vardır.

400 dönüm Amerikan asma fidanlığı. Burada 560.000 kök bağ çubuğu vardır.

220 dönüm bağ. Burada 80.000 adet bağ çubuğu vardır.

370 dönüm çeşitli sebze yetiştirmeye elverişli bahçe.

220 dönüm 6.600 ağaçlı zeytinlik.

27 dönüm 1.654 ağaçlı portakallık.

15 dönüm kuşkonmazlık.

100 dönüm park ve bahçe.

2.650 dönüm çayır ve yoncalık.

1.450 dönüm yeni tesis edilmiş orman.

Yekün: 154.720 dönüm arazi.

Bina ve tesisat:

45 adet büyük ve küçük  idare binası ve ikematgah, bütün mefruşat ve demirbaşlarıyla beraber.

7 adet 15.000 baş koyunluk ağıl.

6 adet Aydos ve Toros yaylalarında tesis edilen mandralar.

8 adet at ve sığırlara mahsus ahır.

7 adet umumi ambar.

4 adet samanlık ve otluk.

4 adet hangar ve sundurma.

4 adet lokanta, gazino ve eğlence yeri, lunapark.

2 adet çeşitli imalat yapan fırın.

2 adet çiçek ve tezyinat betar yetiştirmeye mahsus yer.

Yekün: 51 bina.

Fabrika ve imalathaneler:

Bira fabrikası:

Senede 7.000 hektolitre çeşitli bira yapabilecek kabiliyette, bütün müştemilatiyle ve bütün işletme levazımı ve mütedavil kıymetlerle beraber.

Malt fabrikası:

Senede 7.000 hektolitre biraya kafi gelebilecek miktarda malt imaline kabiliyetli, bütün müştemilatı ve işletme levazımı ile beraber.

Buz fabrikası:

Günde dört yüz ton buz yapma kabiliyetinde, bütün müştemilatı ve işletme levazımı ile beraber.

Soda ve gazoz fabrikası:

Günde 3.000 şişe soda ve gazoz yapma kabiliyetinde, bütün müştemilatı ve mütedavil kıymetleriyle beraber.

Deri fabrikası:

Senede 14.000 çeşitli deri imaline elverişli bütün müştemilat ve mütedavil kıymetleriyle beraber.

Ziraat aletleri ve demir fabrikası.

Biri Ankara’da diğeri Yalova’da olmak üzere iki modern süt  fabrikası:

Her ikisi günde ayrı ayrı 15.000 litre pastörize süt ve 1.000 kilo tereyağ işlemek kabiliyetindedir. Bunlar da bütün müştemilat ve işletme levazımı ve mütedavil kıymetleriyle beraber.

Biri Ankara’da diğeri Yalova’da iki yoğurt imalathanesi.

Şarap imalathanesi:

Yılda 80.000 litre şarap imaline elverişli bütün müştemilat ve mütedavil kıymetleriyle beraber.

İki taşlı elektrikle işler bir değirmen bütün müştemilatı ve mütedavil kıymetleriyle beraber.

İstanbul’da bulunan bir çelik fabrikasının yüzde kırk hissesi.

Biri Orman Çiftliği’nin, biri Tekir Çiftliği’nin olmak üzere her biri 15’er bin teneke beyaz peynir, 600 teneke tuzluyağ yapmağa elverişli iki imalathane, bütün işletme levazımatı ile beraber.

Umumi tesisat:

Biri Ankara’da diğeri Yalova’da kurulu tavuk çiftliği.

Yalova’daki çiftliklerde iki hususi iskele ve liman tesisatı.

Üçü Ankara’da ve ikisi İstanbul’da beş satış mağazasının bütün tesisat ve demirbaşlar.

Orman Çiftliği’nde:

Hususi sulama tesisatı, kanalizasyon, telefon tesisatı, küçük beton köprüler, hususi yollar, içme su  tevziatı şebekesi.

Yalova Çiftliklerinde:

Hususi sulama tesisatı, beton köprüler.

Orman Çiftliğinde kurulu çiftlik müzesi ve ufak mikyasta hayvanat bahçesi tesisatı, bunların işletme levazımı ve bütün demirbaşları.

Canlı umumi demirbaşlar:

13.000 baş koyun. Kıvırcık, Merinos, Karagül, Karaman ırklarıyla bunların melezleri.

443 baş sığır. Simental, Hollanda, Kırım, Jersey, Görensey, Halep yerli ırklarıyla bunların melezleri, yeni üretilen Orman ve Tekir cinsleri.

69 baş İngiliz, Arap, Macar, yerli ve bunların melezleri koşum ve binek atları, 58 çoban merkebi.

2.450 baş tavuk. Legorn, Rodayland ve yerli ırklar.

Umumi cansız demirbaş:

16 adet traktör, 13 adet harman ve biçerdöver makinesi ve bilcümle ziraat işlerini görmekte bulunan zirai alet ve edevatının tamamı.

35 tonluk bir adet deniz motoru, Yalova Çiftliğinde.

5 adet çiftliklerin nakliye işlerinde çalıştırılan kamyon ve kamyonet.

2 adet çiftliklerin umumi servislerinde çalıştırılan binek  otomobili.

19 adet çiftliklerin umumi servislerinde çalıştırılan binek ve yük arabası.”14

17 Şubat-4 Mart 1923 tarihinde yapılan İzmir İktisat Kongresi’nde çeşitli içtimai gruplar yanında çiftçiler de temsil edilmiştir. Kongreye üye seçmede birim olarak kazalar alınmış ve her birimden seçilecek sekiz üyeden üçünün çiftçi olması öngörülmüştü. İlk bakışta köylü, çiftçi ve tarımla ilgilenenlerin yararına görülen bu uygulamanın sonuçlarına baktığımızda ise; bu uygulamanın çiftçilerin yararına işlemediğini görmekteyiz. Şöyle ki:

“Cumhuriyet’in ilk on yıllık iktisadi uygulamalarında önemli ölçüde tesirleri görülen bu kongrede yer alan çiftçi üyelerin çoğunluğunun büyük toprak sahibi olduğu ve hatta topraksızlarla, ortakçı ve yarıcılarının hiç temsil edilmediği anlaşılmaktadır...”15

Doğan Avcıoğlu, Ahmet Hamdi Başar'dan İktisat kongresinden birkaç ay sonrasında 4 Ağustos 1923'te 'Zavallı Köylü' başlığıyla yazdığı şu yazıyı aktarır:

"Kongrenin çoğunluğunu meydana getiren çiftçi delegeleri, çiftçiliğin acılarını sayarken sanmıştım ki, Türk köylüsü, bütün kuvvetiyle Kongre'de temsil edilmektedir. Oysa orada köylümüzü ezen dertten (topraksızlık) hiç söz edilmedi. Hatta işletilmeyen çiftliklerin dağıtılması önerilince, önce çiftçi delegeleri başkaldırdılar."16

Bu tespit çok yerindedir. Zira incelememiz boyunca görüleceği üzere cumhuriyet dönemindeki meclislerin sınıfsal yapısı bu kongredeki yapıya paralel olmuş ve hep büyük toprak sahipleri ve mülkiyetleri kollanmıştır. Yeri geldiğinde yeni partiler kurulmuş, yeri geldiğinde hükümette bulunan bakanlar istifa etmiştir. Doğan Avcıoğlu, aynı sayfada 1923'ten sonraki toprak yağmasını 'millici esnafın toprağı tapulaması' şeklinde tanımlamaktadır.

Cumhuriyet yönetiminin bir burjuva sınıfı oluşturabilme isteği gözönüne alındığında bu tablo hiç de şaşırtıcı olmamaktadır. Kongre sonuç kararlarında beklendiği üzere büyük toprak sahiplerinin, istediği yönde hükümler yer almıştır. Bu kongrede alınan (yanlı) kararlar uzun süre milli politika olmuştur.

D. Mehmet Doğan'ın değinmediği bir başka resmi bildiride -ki bu bildiri Türkiye'de 1950 yılına kadar iktidarda kalan CHP'nin ilk resmi belgesidir- 'Dokuz Umde'de; "Büyük toprak sahipleri, zengin köylüler ve ticaret burjuvazisinin talepleri dile getirilirken; işçi ve yoksul köylünün talep ve yakınmalarıyla ilgili hiçbir öneri yer almıyordu."17

D. Mehmet Doğan eserinde sırasıyla cumhuriyet döneminde toprak meselesi ve toprak mülkiyeti ile ilgili kanunların analizine, uygulama ve sonuçlarına geçmektedir.

“Cumhuriyet döneminde toprak mülkiyeti ve tasarrufu ile ilgili ilk kanun 10 Nisan 1924 tarihli ve 474 sayılı kanundur...” Bu kanun bir dönem Rusların eline geçen Artvin, Kars ve Ardahan vilayetlerinin ıslah edilmesiyle alakalıdır. “Sözkonusu kanunun birinci maddesinde, toprak tasarruf edenlere, zilyedlere bu toprakların tapusunun verileceği belirtiliyor, ikinci madde de ise, bu alan dışında kalan arazilerin göçmenlere tahsis edileceği ifade ediliyor. Böylece, Rus işgalindeki fiili durumun tasdik edildiği anlaşılmaktadır...”18

Ve daha sonra Rusların işgal ettiği bu bölgeler Türk hükümetine geçince, Rus tebaası tarafından işletilen ve işgalden sonra devlete intikal eden arazilere muhacir ve mültecilerin yerleştirilmesi ve bunlara toprak dağıtımı konularının düzenlendiği 14.6.1934 tarihli 2502 sayılı kanun çıkartılmıştır.

D. Mehmet Doğan ardından 1924 anayasasında toprak reformu ve toprak mülkiyeti hususunda ki hükümlere geçmektedir. 1924 Anayasasında toprak meselesini düzenleyen doğrudan hükümler olmadığına değinen D. Mehmet Doğan, kamulaştırmayı imkansız kılan, ve daha sonra toprak reformu sözkonusu olduğunda değiştirilen kamulaştırma ile ilgili olan 74. maddeye yer vermektedir:

“Menafi-i umumiye için lüzumu usulen tahakkuk etmedikçe ve kanun-u mahsus mucibince değer bahası peşin verilmedikçe hiç kimsenin malı istimyal ve mülkü istimlak edilemez.” Kanun maddesinde yer alan değer bahası mevzuunda şunları söylemektedir: “Değer pahasının peşin verilmesi şartı o dönemler için kamulaştırmayı imkansı kılacak bir hüküm olarak kabul edilmelidir...”19

“1925 yılı bütçe kanunu’nun 25. Maddesi hükmüne göre toprağa muhtaç çiftçi ailelerine, aile başına iki yüz dönümü aşmamak şartıyla on taksitle toprak verilecektir... Ancak bu hüküm 2.6.1934 tarihinde çıkarılan ‘Arttırma, Eksiltme ve İhale Kanunu’nun 56. maddesine nakli ile, bütçe kanunlarından kaldırılmıştır...”20

Bu dönemde yapılan ilk nüfus sayımı ve tarımın gerek milli gelir içerisindeki yeri ve gerekse ihraç edilen malzemeler içerisindeki yeri meseleye daha ciddi yaklaşılması yönünde sinyal vermektedir.

“1930’lara doğru ülkenin ekilebilir arazi miktarı toplam toprakların üçte birini teşkil ederken, üzerinde tarım yapılabilir alan yüzde beşi bile bulmamaktadır. Buna mukabil, 1927 nüfus sayımına göre, çiftçi-köylü nüfusu dokuz milyonu aşmakta, yani genel nüfusun yaklaşık yüzde yetmişini teşkil etmektedir...”21 “...Tarım kesimi ve azgelişmişliklerine rağmen aynı yıllarda milli gelirin %67’sini üretiyordu...”22

Doğu illerini ilgilendiren  uygulamalarda hedef, büyük toprak ağaları, aşiret reisleri ve şeyhler olmuştur. Bu uygulamalar ise, toprak reformu tasasından ziyade daha çok ideolojik yönü ön plana çıkan uygulamalar olarak göze çarpmaktadır. Kemalist yönetim biçimine karşı çıkan, ve hatta ayaklanan bu kimselere karşı zorunlu göç ve sürgün dayatılmıştır.

1926 yılında –Şeyh Said İsyanı ertesinde- 104 kişi Diyarbakır’da, sürülmek üzere toplanmıştır. “Ancak bütün bu çabalar, meseleye çözüm getirmemiş olacak ki, 1927 ve 1929 yıllarında bölge nüfuzlarının nakli ve topraksız köylüye toprak dağıtımı hakkında kanunlar çıkarılmıştır. ‘Bazı eşhasın şark menatıkından garb vilayetlerine nakline dair kanun 1097 sayılı 1927 yılındaki kanun’ ve ‘1505 sayılı 1929 yılındaki Şark menatıkı dahilinde muhtaç züraa tevzi edilecek araziye dair kanun’...”23 “1097 sayılı kanunun özellikle 9 ve müteakip maddeleri, nakledilen ve göçürülenlerin topraklarının devlete intikali ile ilgilidir...”24

1927 yılındaki bu kanunun mecliste oylanması sırasında 287 mebustan ancak 103'ü oylamaya katıldığından çoğunluk sağlanamamıştır.25 İkinci oylamaya 120 kişi katılarak 'kabul' oyu vermiş ve 166 kişi yine oylamada bulunmamıştır.26

1931 yılında 1. Ziraat Kongresi toplanmış, ancak bu teşebbüste çiftçiye hiçbir katkıda bulunmamıştır.

“14 Ocak 1931’de toplanan 1. Ziraat Kongresi ise, gerçek köylü ve çiftçilerin hemen hemen yer almadığı; daha çok teknisyenlerin katıldığı bir toplantı olarak, tarım politikalarını etkileyecek bir sonuç doğurmamıştır...”
27

Doğu illeri ile ilgili bu uygulamalar da istenilen neticeyi vermemiş olacak ki, ilerleyen yıllarda çıkarılan kanunlar ve alınan tedbirler daha da sertleşmiştir. 14.6.1934 yılında çıkarılan İskan Kanunu’nda Doğu bölgesi ağa, bey, aşiret reisleri ve şeyhleri hakkında sert hükümlere yer verilmiştir. İskan Kanunu, Cumhuriyet hükümetlerinin iskan, kültür-temsil ve topraklandırma siyasetleri konusundaki eğilimlerini belgelemektedir.

Kanunun girişinde, Türkiye, Türk kültürüne bağlılık açısından üç bölgeye ayrılmaktadır:

I. Türk kültürü ve nüfusunun yoğunlaşması istenilen yerler.   

II. Türk kültürüne kazanılması istenilen nüfusun nakil ve iskanına ayrılan yerler.

III. Yer, sıhhat, iktisat, kültür, siyaset, askerlik ve inzibati sebeplerle boşaltılması, istenilen ve iskan ve ikamet yasak edilen yerler (Madde 2)...”
28

Cumhuriyetin ilk on küsür yılı sonunda, tarım ülke ekonomisindeki başat durumunu korumaktadır. “1936 yılında ise, faal nüfusun %82’si tarım kesiminde çalışıyor, milli gelirin %70’i bu kesimde üretiliyor, ihracatın %93’ü bu kesimden sağlanıyordu...”29 Aynı yıl Ekonomi Bakanı Celal Bayar’ın emri ile yapılan bir anket (Türk Çiftçisinin İstihsal ve Geçinme Vaziyeti) “...bütün gayri ilmi örnekleme metoduna ve yine aynı ölçüde keyfi bir tutum olan; anket dışı tutulan bölge ve işletmelere rağmen, Türk köylüsünün Cumhuriyet’in ilanından 12-13 yıl sonraki sefil vaziyetini gösterecek ipuçlarına sahiptir...”30 diyerek anketle alakalı bilgi ve verileri analiz etmekte verdiği sekiz farklı cetvel ile sonuçları göstermekte ve anketle alakalı tespitlerini şöyle noktalamaktadır:

“Yukarıda naklettiğimiz verilerden, Türk çiftçisinin, yeterince ekmek bile yiyemediği anlaşılmaktadır...”31

Köylü ve çiftçinin sefil halini başkaları da dile getirilmiştir:

“Serbest Fırka’yı dağıtıp çıktığı büyük yurt gezisinde yanına “İktisat Müşaviri” olarak aldığı Ahmet H. Başar gezi ile ilgili kitabında şöyle yazacaktı: “Köylü sırtına giyecek, ağzına sokacak bir şey bulamıyor. Memleketi kalkındıracak bir manivela daha bulunamamıştır.”32

“Ahmet Hamdi Bey (Başar), gezi sırasında köylülerin feryatlarıyla ilgili şu bilgileri aktarmaktadır: 'Köylülerle dertleşirken hesaplarını tutmaya çalışıyorum. Hadisenin rakamla ifadesi insanı korkutuyor: 360 okka çavdar ekmiş, 44 lira tohum parası vermiş, 3140 okka hasılatı 2 kuruş 10 paradan satmış, eline 70 lira geçmiş. Halbuki adamcağız oracıkçaya 72 lira vermiş, daha 25 lira da masrafı var. Bunlar da eklenirse, masraf 111 lira, hasılat 70 lira. Şimdi bu köylüden ayrıca 70 lira yol vergisi, 15 lira da arazi vergisi isteniyor. 2 buçuk lira da ev için verecek. (...) İki öküzü var. Bunların çiftini evvelsi sene 360 liraya almış. Bunları satmağa mecbur, fakat birine 20 lira, ötekine 110 liradan fazla veren yok.”33

D. Mehmet Doğan devamla bu durumun ana sebebine dair “...1938 durumunu gösteren Tarım Bakanlığı’nca 35 ilde yapılan anket sonuçlarına bakarsak, 500 dönüm üzerinde toprağı olan 6.182 kişinin (bütün sahiplerinin %o.25’i –binde yirmi beşi- 23.600.000 dönüm toprağa sahip olduğu görülür. Bu miktar toprak, mülk topraklarının yaklaşık olarak %14’üdür...”34 demek suretiyle, toprakların büyük kısmının, azınlık tarafından işletilmesi olduğunu söylemektedir.

Toprak reformu ile ilgili ilk sistemli çalışmalar, devrimler dönemin sonu olan 1934’te başlıyor. Ancak, 1944 yılına kadar çeşitli safhalarda, çeşitli sebeplerle tıkanan tasarılara rastlıyoruz. Cumhuriyetin kurulmasının ardından geçen 20 küsur yıllık dönemde onca yldızlı söz ve iddiaya karşın toprak reformu ile alakalı hiçbir olumlu bir adım atılmamıştır. Bu yaşananlar Kemalizm’in halka rağmen, halk adına, halk için tutumunu gözle rönüne sermektedir.

1934 yılında çıkarılan İskan Kanunu’nu bir Toprak Kanunu’nun takip edeceği hükümet yetkililerinden İçişleri bakanı Şükrü Kaya tarafından ifade edilmesine rağmen uzun yıllar bu kanun çıkarılamamıştır. Bu dönemde dört ayrı projenin gündeme geldiği ancak bir netice vermediği görülmektedir. D. Mehmet Doğan bu dönemde gündeme gelen ancak netice vermeyen projeleri şöyle sıralamaktadır: “İçişleri Bakanlığı tasarısı, Sağlık Bakanlığı tasarısı, Ziraat Bakanlığı tasarısı ve bunun dışında Ziraat Vekili Muhlis Erkmen tasarısı...”35 

1945 Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’na kadar ciddi ve sonuca varan bir çalışmaya rastlanmıyor. 1938 yılında hükümetin öncülüğünde ilk “Köy Kongresi” olan “Birinci Köy ve Ziraat Kongresi” toplanıyor. Başına eklenen “birinci” sözüne aldanmayın, “birinci” sözüne rağmen 1938'dekini izleyen bir “ikinci” köy kongresi düzenlenmemiştir!

İkinci Dünya Savaşı, Türkiye’nin fiilen katılmadığı bir savaş olmakla birlikte, savaş yılları, Türk halkının en çok sıkıntı çektiği yıllar oldu. Savaş tehlikesi, zaten otoriter olan yönetimin ağılığını arttırmasına vesile teşkil etmiş, bürokrasi, devlet mekanizması aracılığıyla çeşitli baskı usullerine başvurmuştur.

“Savaş yılları, Tanzimat’tan  beri sürüp gelen halk-aydın (bürokrasi) zıtlaşmasını daha da büyütmüştür. Savaşın ilk yıllarında fiyatların büyük bir süratle artması karşısında da dar gelirli halk kesimleri (işçi, köylü, esnaf ve küçük memurlar) zor durumda kalmışlardır. Devlet, bu durumda, kendi memurunun geçim şartlarını iyileştirici tedbirlere başvurmuş ve gaz, bez, çeşitli yiyecek maddeleri ile ayni yardım olarak dağıtmıştır. Sıkıntısı çekilen bu gibi zaruri ihtiyaç maddelerinin yalnız devlet memurlarına verilmesi halkın tepkisini büyütmüş, bürokrasi karşısında halkta ikinci sınıf vatandaş olduğu şuuru belirmiştir...”
36 

Halkın tepkisi çeken uygulama alanlarından birini de getirilen yeni vergi mükellefiyetleri oluşturmaktadır. Bu yeni vergilerden varlık vergisi, daha çok Hıristiyan, Yahudi vb. tüccarlara yöneltilmiş bir vergi olduğu için burada üzerinde durmayacağız. D. Mehmet Doğan şözlerine şöyle devam etmektedir:

“Milli Korunma Kanunu, olağanüstü hallerin gereğinde uygulanmak üzere hazırlanmış, devletin bütün iktisat kesimlerini kontrolüne imkan veren bir kanundur. Bu kanuna göre, devlet, üretimi istenilen seviyeye ulaşmayan işletmelere el koyabilecek, ekim yapılmayan 50 hektardan fazla araziyi belli bir bedel ödeyerek kendisi işletebilecektir. Kanunun 41. maddesi de doğrudan doğruya çiftçilerle ilgilidir. Bu madde, ekilen her dört hektar arazi için bir çift öküzün milli müdafaa mükellefiyetinden istisna edileceği belirtilmektedir. Bu durumda, 40 dönümden az toprağa sahip küçük çiftçilerin (bazı tespitlere göre 700.000’den fazla ailenin toprağı bu sınırın altındadır) bütün öküzlerinin mükellefiyete tabi tutulması gerekmektedir. Bu maddenin az topraklı çiftçiyi başkalarının toprağını ekmeye zorlamak için düşünüldüğü yetkililerce ileri sürülmüştür.

...Uygulamada, işçi ve çiftçilerle ilgili mükellefiyetlerin gerçekleştirildiği, tüccar ve büyük toprak sahipleri ile ilgili tasarruflardan kaçınıldığı anlaşılmaktadır. Ancak fiyat kontrolüdür ki, karaborsayı beslemiş, harb zengini denilen bir tüccar zümrenin ortaya çıkmasına sebep olmuştur... 1943 Haziranı’nda kabul edilen Toprak Mahsulleri Vergisi, ise çiftçileri olağanüstü bir vergilenmeye tabi tutmaktadır... Vergi oranı, hükümetin tespit ettiği fiyatlarla alınan ürünlerde %8, diğer ürünlerde ise, %12 olarak tayin edilmişti. Ancak uygulamada başarılı sonuçlar alınamamış, tahmin edilenlerin çok az bir kısmı tahsil edilebilmiştir. Ayni vergilerin tahsilinde görevlendirilen memurların davranışları o devri yaşayan çiftçilerin hafızalarında uzun süre bütün canlılığıyla yaşamıştır...”37 

Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilen ilk ve en önemli toprak reformu tasarısı 11 Haziran 1945’de kabul edilen Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’dur. Ancak bu reform da gerçekleştirilen diğer devrimler gibi “gerçekte reform halk için değil, reformcular içindir...”38 anlayışının neticesinde gerçekleştirilmiştir.

Ömer L. Barkan 'Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu', beklediğimiz 'toprak kanunu' değildir demek suretiyle kanunun karakteristik özelliklerini ifşa etmektedir.39

D. Mehmet Doğan devamla şöyle der: “Reformcular, gerçekleştire-geldikleri diğer reformlarda olduğu üzere bu reformu da psikolojik tatminlerine vesile kılmışlar ve “Toprak Bayramı Kanunu ile ise, çiftçiyi topraklandırma kanunun kabul günü olan 11 Haziran tarihini takip eden Pazar gününün her yıl Toprak Bayramı olarak kullanılması kararlaştırılmaktadır. Psikolojik tatminin bayram yapılabilecek bir seviyede olduğu söylenebilir...”40 Yine “Tarım sektöründe gerçekleştirilmeye çalışılan bu psikolojik tatmine bir örneği de, İtalya’dan getirilen buğday tohumu türünün ‘Cumhuriyet Buğdayı’ olarak satışa arz edilmesi, teşkil eder...”41

Yine bu cümleden olmak üzere, Behçet Kemal Çağlar, Ziraat Marşı kaleme almıştır:

ZİRAAT MARŞI

Sürer, eker, biçeriz, güvenip ötesine.
Milletin her kazancı, millet kesesine,
Toplandık baş çiftçinin, Atatürk'ün sesine,
Toprakla savaş için ziraat cephesine.
Biz ulusal varlığın temeliyiz, köküyüz,
Biz yurdun öz sahibi, efendisi, köylüyüz!
İnsanı insan eden, ilkin bu soy, bu toprak
En yeni aletlerle en içten çalışarak,
Türk için yine yakın dünyaya örnek olmak,
Kafa dinç, el nasırlı, gönül rahat, alın ak.
Biz ulusal varlığın temeliyiz, köküyüz,
Biz yurdun öz sahibi, efendisi, köylüyüz!
Kuracağız, öz yurtta, dirliği, düzenliği.
Yıkıyor engelleri, ulus egemenliği,
Görsün köyle bolluğu, rahatlığı, şenliği
Bizimdir o yenilme bilmeyen Türk benliği
Biz ulusal varlığın temeliyiz, köküyüz,
Biz yurdun öz sahibi, efendisi, köylüyüz!

“27 Mayıs’tan sonra kabul edilen, Doğu bölgesindeki toprak ağalarını sürgüne gönderen 105 sayılı kanun da, yine sonu düşünülmeden, hatta daha önceki aynı tarz uygulamaların sonucu bile dikkate alınmadan yürürlüğe konulmuştur... Sözkonusu kanun, 55 ağanın önce sürülmesi, sonra yerlerine dönmesi ile neticelenmiştir...”42

Modern aletlerle tarım meselesine gelince... “Uzun yıllar bazı resmi kaynaklar, Türkiye’de traktör sayısındaki artışları övünçle ilan etmişlerdir. 1934’de M. Kemal’in direktifleriyle yazılıp yayımlanan Tarih kitabı bu kaynaklara örnek teşkil edebilir. Sözü edilen kitabın IV. cildinde ifade edildiğine göre, Türkiye’de traktör sayısı Cumhuriyet’ten sonra kısa zamanda 183’ten 2.000’e yükseltilmiştir...”43 1934 yılında Mustafa Kemal’in direktifleri doğrultusunda hazırlanan kitapta44 bu rakamlar verilmektedir. Ancak resmi istatistik kuruluşlarının verdiği bilgiler şöyle:

Yıllar   Traktör Sayısı
1936   961
1940    1.066
1948    1.750
1952    31.415
1957    44.144
1962    43.747
1967    74.982
1970    105.865
1971    118.825
1972    135.726
1973    156.139
1974    200.466
1975    243.066
1987    637.449
Kaynak: DİE, Zirai İstatistik Özetleri, 1957; Tarım İstatistikleri Özeti, 1957; Tarımsal Yapı ve Üretim, 1987...”45

Mehmet Doğan 196. sayfada verdiği bilgilerin ardından sayfa 286’da da bu istatistik bilgileri vererek haklı olarak şöyle bir yorum yapıyor: “Resmi istatistik kuruluşlarının verdiği bilgilerde bir yanlışlık yoksa, yurdumuzda traktör sayısı 2.000’in üzerine söz konusu kitabın basımından 15 yıl sonra çıkabilmiştir. Yine aynı istatistiklerde 1936 yılında memleketimizde 961 traktörün faaliyet halinde olduğu kaydedilmiştir...”46 

Ve bu verilerin altına düştüğü dipnotta: “Tarih kitabında verilen bilgiler tamamen yanlış olmayabilir de...Çünkü gereksiz yere ithal edilen bazı tarım araçlarının, yurdumuzda kullanma alanı bulunmadığından atıl kaldığı, süs derekesine düştüğü de bilinmektedir. Nitekim, modern tarım vasıtalarının girişini teşvik eden uygulamalar 1930’larda terk edilmiş, çiftçi traktör değil ‘at’ kullanmaya teşvik edilmiştir...”47  demektedir.

Ve sonuç bildirgesi... “3083 sayılı kanun bizi şöyle bir düşünceye götürüyor: 1930’larda gündeme gelen bir konu, elli yıllık bir sürünceme devresinden sonra, belki de bir daha kolay kolay ön plana gelmeyecek şekilde geriye itilmiştir...”48

3083 sayılı kanunun uygulama sonuçlarına gelince: “Söz konusu yasanın çıkarıldığı 1984 tarihinden bu yana, hiçbir uygulamaya geçilmemiş, buna rağmen 1987 yılı Ekim ayında Şanlıurfa’nın Körüklü köyünde, 530 çiftçi ailesine 74.000 dönüm arazi, bu kanun kapsamında dağıtılmıştır...”49

Prof. Dr. Zeynel Dinler, 1757 sayılı Toprak ve Tarım Reformu Kanunu’nun kamuoyunda fazla yankı uyandırmamasını, genel bir reform kanunu niteliğinin olmamasının yanında, uygulama alanının tamamen siyasi iktidarların tercihine bırakılmış olmasına bağlamakta50 ve eklemektedir “Öte yandan bu kanunun uygulanmasının Bakanlar Kuruluna bırakılması keyfiliğe ya da savsaklamalara neden olabilecektir...”51

Cumhuriyet döneminde hazırlanan tasarılar, kanunlar ve reformlar köylüyü, çifçiyi koruma amaçlı olmayıp yerine göre şahsi girişimcilik ile milyoner olunması, yerine göre yeni cumhuriyetin elit tabakası ve taşıyıcı olacak olan burjuva sınıfı oluşturmak, yerine göre siyasi amaçlı olmuştur. Ancak bu gelişmelerden daha ilginç olan tarafı cumhuriyet döneminde hazırlanan bunca tasarının hiçbirinin halk desteğini kazanamamış olmasıdır. Bu da yeni cumhuriyetin en belirgin özelliği olan “halka rağmen, halk adına, halk için!” ideolojisinin siyasi alanda tatbikini yansıtır.

“TC’de Toprak ve Tarım Reformu Tarihi” ile alakalı mevzuyu ele almamızın sebebi yeni cumhuriyetin kurucusu M. Kemal’in “Türkiye’nin sahibi hakikisi ve efendisi, hakiki müstahsil olan köylüdür.” şeklindeki veciz ifadesi ile köylünün (bir oldu-bittiyle) müstahsil/tahsilli ve milletin efendisi kabul edildiği yönündeki iddiaların günlük hayatta nasıl karşılık bulduğunu ortaya koymaktır. Yeni cumhuriyetin kurucu kadrosu ve şakşakçıları köylü edebiyatını yıllardır sürdürmekte olup, bu meseleyi de psikolojik tatmin aracı kılmış, bayram ilan edip, marş yazmıştır.

Yeni cumhuriyet özellikle de ilk dönem (1923-1938) ve ikinci dönem (1938-1950) hiçbir şekilde halk tarafından benimsenmemiş, kabul görmemiştir. Yeni cumhuriyetin kurucu-yönetici kadrosu da bu tarz uygulamaları halka reva görmüştür. Bu husus “TC'de Demokrasi, Muhalefet ve Partiler(i Kapatma) Tarihi” başlığı altında ele alınacaktır inşallah.




Alıntı yapılan: dipnotlar
1- Emin Türk Eliçin, Kemalist Devrim İdeolojisi, 206.

2- Baskın Oran, Atatürk Milliyetçiliği, 166.

3- Atarürk’ün Söylev ve Demeçleri, 2/97.

4- D. Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum -Toplum Yapımızın Tarihi Oluşumu-, 195.

5- D. Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum -Toplum Yapımızın Tarihi Oluşumu-, 195-196.

6- Nadir Nadi, Uyarmalar, 33; Nadir Nadi, 21.3.1951 tarihli Cumhuriyet Gazetesi.

7- Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar, 111-112.

8- D. Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum -Toplum Yapımızın Tarihi Oluşumu-, 200.

9- Baskın Oran, Atatürk Milliyetçiliği, 47.

10- D. Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum -Toplum Yapımızın Tarihi Oluşumu-, 200.

11- D. Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum -Toplum Yapımızın Tarihi Oluşumu-, 285.

12- D. Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum -Toplum Yapımızın Tarihi Oluşumu-, 321.

13- D. Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum -Toplum Yapımızın Tarihi Oluşumu-, 250.

14- D. Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum -Toplum Yapımızın Tarihi Oluşumu-, 256-261.

15- D. Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum -Toplum Yapımızın Tarihi Oluşumu-, 203-204.

16- Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, 4/1381.

17- Hikmet Özdemir, Türkiye Cumhuriyeti, 97.

18- D. Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum -Toplum Yapımızın Tarihi Oluşumu-, 205.

19- D. Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum -Toplum Yapımızın Tarihi Oluşumu-, 206.

20- D. Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum -Toplum Yapımızın Tarihi Oluşumu-, 223.

21- D. Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum -Toplum Yapımızın Tarihi Oluşumu-, 224.

22- D. Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum -Toplum Yapımızın Tarihi Oluşumu-, 227.

23- D. Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum -Toplum Yapımızın Tarihi Oluşumu-, 213-218.

24- D. Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum -Toplum Yapımızın Tarihi Oluşumu-, 243.

25- TBMM Zabıt Ceridesi, Cilt 33, İçtima 76, 1. Celse, 18 Haziran 1927, Sayfa 213-215.

26- TBMM Zabıt Ceridesi, Cilt 33, İçtima 77, 1. Celse, 19 Haziran 1927, Sayfa 274-276.

27- D. Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum -Toplum Yapımızın Tarihi Oluşumu-, 224.

28- D. Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum -Toplum Yapımızın Tarihi Oluşumu-, 219.

29- D. Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum -Toplum Yapımızın Tarihi Oluşumu-, 227.

30- D. Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum -Toplum Yapımızın Tarihi Oluşumu-, 228.

31- D. Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum -Toplum Yapımızın Tarihi Oluşumu-, 235.

32- Emin Türk Eliçin, Kemalist Devrim İdeolojisi, 209.

33- Hikmet Özdemir, Türkiye Cumhuriyeti, 134.

34- D. Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum -Toplum Yapımızın Tarihi Oluşumu-, 236.

35- D. Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum -Toplum Yapımızın Tarihi Oluşumu-, 252-256.

36- D. Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum -Toplum Yapımızın Tarihi Oluşumu-, 263.

37- D. Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum -Toplum Yapımızın Tarihi Oluşumu-, 261-263.

38- D. Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum -Toplum Yapımızın Tarihi Oluşumu-, 267.

 39- Ömer Lütfü Barkan, Türkiye'de Toprak Meselesi, 489.

40- D. Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum -Toplum Yapımızın Tarihi Oluşumu-, 268.

41- D. Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum -Toplum Yapımızın Tarihi Oluşumu-, 199-200.

42- D. Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum -Toplum Yapımızın Tarihi Oluşumu-, 296.

43- D. Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum -Toplum Yapımızın Tarihi Oluşumu-, 196.

44- D. Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum -Toplum Yapımızın Tarihi Oluşumu-, 288.

45- D. Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum -Toplum Yapımızın Tarihi Oluşumu-, 286.

46- D. Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum -Toplum Yapımızın Tarihi Oluşumu-, 196.

47- D. Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum -Toplum Yapımızın Tarihi Oluşumu-, 196.

48- D. Mehmet Doğan, Tarih ve Toplum -Toplum Yapımızın Tarihi Oluşumu-, 316.

49- Zeynel Dinler, Tarım Ekonomisi, 27.

50- Zeynel Dinler, Tarım Ekonomisi, 27.

51- Zeynel Dinler, Tarım Ekonomisi, 28.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimdışı İbn Kesir

  • İLİM NEYLE BAŞLAR?
  • Administrator
  • Newbie
  • *****
  • İleti: 22
  • Değerlendirme Puanı: +1/-0
Ynt: CUMHURİYETİN TARİHİ ARKA PLANI!
« Yanıtla #17 : 30.03.2019, 01:43 »
.
İlim; niyetle başlar. Sonra Dinlemek, Anlamak, Ezberlemek, Amel etmek ve Neşretmek ile Devam Eder. [Abdullah b. Mübarek]