Tavhid

Gönderen Konu: ALLAHU TEALA’YA HADD (SINIR) NİSBET EDİLEBİLİR Mİ?  (Okunma sayısı 3601 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1762
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
بسم الله الرحمن الرحيم
الحَمْدُ للهِ وَحْدَهُ، وَالصَّلاة وَالسَّلامُ على مَنْ لا نبيَّ بَعْدَهُ، وَبَعْدُ


MUKADDİME

Bu risalemizde inşallah Allahu Teala’nın bir haddinin/sınırının varlığından bahsedilebilir mi, hadd tabiri Allah hakkında kullanılacaksa ne anlamda kullanılabilir gibi meseleleri ele alacağız.

الْحَدّ el-Hadd kelimesi hakkında İbn Faris (v. 395) şu malumatı vermektedir:


حَدَّ  الْحَاءُ وَالدَّالُ أَصْلَانِ: الْأَوَّلُ الْمَنْعُ، وَالثَّانِي طَرَفُ الشَّيْءِ.
فَالْحَدُّ: الْحَاجِزُ بَيْنَ الشَّيْئَيْنِ. وَفُلَانٌ مَحْدُودٌ، إِذَا كَانَ مَمْنُوعًا.


“Hadde; ha ve dal kelimelerinden oluşan ve iki asıldan ibaret bir kelimedir: Birincisi men etmek, engellemek; ikincisi ise bir şeyin sınırı, uç noktası, etrafıdır. Buna göre hadd; iki şey arasında engel olan demektir ve falan kişi engellenmiş olduğunda mahduddur denilir.”

Bunlar haddin birinci manası olan engellemekle alakalı açıklamalardır.

Bu kelimenin delalet ettiği ikinci anlam olan sınır, uç hakkında ise şöyle demektedir:


وَأَمَّا الْأَصْلُ الْآخَرُ فَقَوْلُهُمْ: حَدُّ السَّيْفِ وَهُوَ حَرْفُهُ، وَحَدُّ السِّكِّينِ.

“Diğer asla gelince; bu insanların şu sözü gibidir: Kılıcın haddi yani ucu, sivri tarafı; bıçağın ucu, keskin tarafı…” (İbn Faris, Mekayis’ul Luga, 2/3-5)

Bu açıklamalara göre hadd kelimesi iki şey arasındaki engeli, ayrım noktasını, sınırı, uç noktayı, nihai noktayı ifade etmektedir. Nitekim Türkçe’de sınırı ifade etmek için hudud kelimesi kullanılır ki bu, hadd kelimesinin çoğuludur, Türkçe’ye bu şekilde çoğul olarak yerleşmiştir. Şu halde bir şeyin haddi/sınırı dediğimizde o şeyi diğer varlıklardan ayıran bir engelden bahsetmekteyiz. Öyle ki bu hadd, sözkonusu varlığın diğer varlıklarla karışmasına, bitişmesine engel olmaktadır. Bu manayı göz önünde bulundurduğumuzda alemdeki her varlığın bir haddi, sınırı vardır. Zaten o hadd vesilesiyle sözkonusu varlığın diğer şeylerden müstakil bir varlığı sözkonusu olabilmektedir. Hadd/sınır kalktığında bu şeyin mevcudiyeti de ortadan kalkmaktadır. Tıpkı tuzun suda, şekerin çayda erimesi gibi. Geçmişte ve günümüzde çoğu kimse Allah hakkında bir haddden, sınırdan bahsedildiğinde bunu Alemlerin Rabbini haşa bir yere hapsetme manasında bir sınırlama olarak algılamışlar ve Allah hakkında haddden bahseden herkesi Allahı cisimleştirmekle, Ona eksiklik izafe etmek vs ile itham etmişlerdir. Halbuki iyi düşünüldüğünde Allah ile mahlukatı arasında bir sınır elbette ki vardır ve bu haddi tayin eden de bizzat Allahu Teala’dır. Zira bütün İslam ehlinin icması ile Allah Subhanehu mahlukatına hulul etmekten/mahlukatın içinde bulunmaktan, mahlukatla imtizac etmekten/kaynaşmaktan münezzehtir ve bu anlamda asla alemin içinde değildir. Hululiyye ve İttihadiyye/Vahdeti Vücud taraftarları gibi bunun aksini iddia eden ise kıble ehlinin icmaı ile tekfir edilmiştir. Kıble ehli bütün fırkalar, bu hususta ittifak ettikten sonra bunun tafsilatında ihtilaf etmişler; Ehli Sünnet ve’l Cemaat Allahu teala’nın göklerin üstünde Arşının üzerinde olduğunu söylerken bidat ehlinden bir kısmı ise Allah mekandan ve cihetten münezzehtir diyerek bunu reddetmişler lakin hulul inancını da kabul etmeyerek birbiriyle çelişkili kelamlar sarfetmişlerdir. Ama neticede –her ne kadar lafzen bunu isbat etmeseler de- mana itibariyle Allah hakkında bir haddin varlığını bütün Müslüman fırkalar kabul etmektedir. Çünkü neticede hepsine göre Allah mahlukatıyla iç içe değildir ve bu anlamda mahlukatından ayrıdır. Birbirinden ayrı olan her şeyi ayıran bir sınır ise mevcuttur. Bu, zihinde karşılığı belli olan apaçık bir hakikattir. Birilerinin bu manayı ikrar etmekle beraber lafzı kabul etmemekte inad etmesi bir şeyi değiştirmez.

Allah hakkında hadd isbat etmek, işte bu bahsettiğimiz çerçevede vacip olmakla beraber Kitap, sünnet ve sahabenin ıstılahında bu kelime nefy veya isbat olarak yer almaz, yani nasslarda ve selefin asarında ne olumlu ne de olumsuz manada Allah hakkında bir haddin varlığından ya da yokluğundan bahsedilmemiştir. Cehmiyye fırkası zuhur ederek Allah her yerdedir akidesini savunmaya ve bundan dolayı da bilhassa hadd kavramı üzerinde durarak Allah’a hadd nisbet edilemeyeceğini söyleyip Müslümanların zihinlerini bulandırmaya başladıktan sonra bu hadd kavramı gündeme gelmiştir.. Nitekim İbn Batta (rh.a) da el-İbane adlı eserinde Cehmiye’ye red amaçlı açtığı müstakil bölümde şöyle bir bab açmıştır:


بَابُ ذِكْرِ الْعَرْشِ وَالْإِيمَانِ بِأَنَّ لِلَّهِ تَعَالَى عَرْشًا فَوْقَ السَّمَوَاتِ السَّبْعِ اعْلَمُوا رَحِمَكُمُ اللَّهُ أَنَّ الْجَهْمِيَّةَ تَجْحَدُ أَنَّ لِلَّهَ عَرْشًا، وَقَالُوا: لَا نَقُولُ: إِنَّ اللَّهَ عَلَى الْعَرْشِ؛ لِأَنَّهُ أَعْظَمُ مِنَ الْعَرْشِ، وَمَتَى اعْتَرَفْنَا أَنَّهُ عَلَى الْعَرْشِ، فَقَدْ حَدَّدْنَاهُ، وَقَدْ خَلَتْ مِنْهُ أَمَاكِنُ كَثِيرَةٌ غَيْرُ الْعَرْشِ


“Arş’ın zikri ve Allahu Teala’nın yedi kat semanın üstünde bir arşının olduğuna iman hakkında bab. Allah size rahmet etsin, bilin ki Cehmiye Allahu Teala’ya has bir arşın olduğunu inkar etmişler ve demişlerdir ki: Biz, Allah Arş’ın üzerindedir diyemeyiz.Çünkü O, Arş’tan daha büyüktür. Biz Onun, Arş’ın üzerinde olduğunu itiraf ettiğimiz zaman Onu sınırlandırmış oluruz. Halbuki Ona Arş’tan başka birçok mekan dahil olmuştur!”  (el-İbanet’ul Kubra, 7/168)

Görüldüğü üzere Cehmiye, önce Allah’a hadd/sınır nisbet edilmez şeklinde bir kaide ihdas etmiş, ondan sonra bu muhdes kaideye dayanarak Allahu Teala’nın Arş üzerinde olmasının Onu sınırlandırmak manasına geleceğini ileri sürmüşler ve böylece Allah Subhanehu’nun mahlukatından ayrı olarak göklerin üstünde olduğunu inkar etmişlerdir. Ehli sünnet uleması da Cehmiye’nin hadd kavramı etrafında estirdiği bu kargaşaya cevap vermek amacıyla Allahu Teala hakkında hadd isbat etmişler ve bununla Onun mahlukatından ayrı oluşunu kasdetmişlerdir. Bununla beraber Allah hakkında hadd’i bir sıfat olarak isbat etmemişlerdir. Keza bu haddin, mahiyetini ancak Allah’ın bileceği bir hadd olduğunu, bizim bunun keyfiyetini idrak edemeyeceğimizi de beyan etmişlerdir. Hadd ile insanlar tarafından mahiyeti bilinen veyahut da Allahın mahlukatı tarafından sınırlanmasını çağrıştıran bir hadd kasdedildiğinde ise bu anlamda haddi Allah’tan tenzih etmişlerdir. Hadd meselesinin özeti inşallah budur.

Şeyhulislam İbn Teymiyye (rh.a), Kitap ve sünnette hadd şeklinde bir sıfat varid olmadığı gerekçesiyle Allah hakkında hadd izafe edilmesini inkar eden Eşari filozof Fahruddin er-Razi’ye verdiği cevapta şöyle demektedir:


هذا الكلام الذي ذكره إنما يتوجه لو قالوا إن له صفة هي الحد كما توهمه هذا الراد عليهم وهذا لم يقله أحد ولا يقوله عاقل فإن هذا الكلام لا حقيقة له إذ ليس في الصفات التي يوصف بها شيء من الموصوفات كما يوصف باليد والعلم صفة معينة يقال لها الحد وإنماالحد ما يتميز به الشيء عن غيره من صفته وقدره كما هو المعروف من لفظ الحد في الموجودات فيقال حد الإنسان وحد كذا وهي الصفات المميزة له ويقال حد الدار والبستان وهي جهاته وجوانبه المميزة له ولفظ الحد في هذا أشهر في اللغة والعرف العام

“Onlar (yani Ehli sünnet) Allah’ın hadd (sınır) diye bir sıfatı olduğunu –onlara reddiye yapan bu kişinin vehmettiği gibi- söylemiş olsalardı, bu zikrettiği kelamın bir vechi, anlaşılır bir yönü olurdu.Halbuki bunu hiç kimse söylememiştir, zaten aklı başında birisi de bunu söylemez. Bu sözün hiçbir gerçekliği yoktur. Zira el ve ilim gibi Allah’ın kendisiyle vasıflandığı sıfatları arasında kendisine hadd denilen muayyen bir sıfat yoktur. Hadd, bir şeyin sıfatı ve kadri, mertebesi bakımından diğerlerinden temyiz (ayırd) edildiği şeydir. Nitekim mevcudat hakkında kullanılan hadd (sınır) lafzından bu bilinmektedir. Bundan dolayı insanın haddi veya şunun haddi denilir ki bundan kasıd onu ayırd edici vasıflarıdır. Yine evin haddi (sınırı), bostanın haddi (sınırı) denilir ki bu da onu (başka yerlerden) ayırd eden cihet ve kenarlarıdır. Bu açıdan hadd lafzı gerek dilde gerekse genel örfte meşhurdur.” (Beyanu Telbis’il Cehmiyye, 3/42)

Görüldüğü üzere Ehli sünnet, hadd lafzını Allah hakkında bir sıfat olarak zikretmemiştir. Zira isim ve sıfatlar tevkifi, yani tamamen nassa bağlı olduğundan dolayı manası doğru bile olsa Kitap ve sünnette geçmeyen bir sıfat Allaha izafe edilemez. Lakin –ilerde geleceği üzere- sıfat olarak değil de haber verme babından Allah hakkında bu hadd lafzı ve benzeri muhtevası doğru olan tabirler kullanılabilir.

Şimdi bundan sonra selef döneminden başlayarak Allah hakkında hadd isbat eden alimlerin kavillerini zikredeceğiz ve nefyeden alimlerin de sözlerini tahkik etmeye ve bunlarla ne kasdedildiğini ortaya çıkarmaya çalışacağız inşallah. Alimlerin kavillerini zikrederken hadd meselesinin tafsilatı ve de dayandığı akli ve nakli deliller de Allahın izniyle ortaya çıkmış olacaktır. Keza haddi nefyeden alimlerin sözleri ele alınırken de hadd lafzını inkar edenlere cevap verilmiş olacaktır. Muvaffakiyet Allah’tandır.

Ehli sünnet alimlerinin Allah’a hadd/sınır nisbet edilmesi hakkındaki görüşleri:

1-   Abdullah bin Mübarek (v. 181): Bu konuda sözlerini nakledeceğimiz ilk alim meşhur selef imamlarından Abdullah ibn’ul Mübarek (rh.a) olacaktır. Onun sözlerini Darimi şu şekilde isnadıyla nakletmektedir:


حَدَّثَنَا الْحَسَنُ بْنُ الصَّبَّاحِ الْبَزَّارُ الْبَغْدَادِيُّ، ثنا عَلِيُّ بْنُ الْحَسَنِ بْنِ شَقِيقٍ، عَنِ ابْنِ الْمُبَارَكِ، أَنَّهُ سُئِلَ: بِمَ نَعْرِفُ رَبَّنَا؟ قَالَ: «بِأَنَّهُ فَوْقَ الْعَرْشِ، فَوْقَ السَّمَاءِ السَّابِعَةِ عَلَى الْعَرْشِ، بَائِنٌ مِنْ خَلْقِهِ» قَالَ: قُلْتُ: بِحَدٍّ؟ قَالَ: «فَبِأَيِّ شَيْءٍ؟

(…) İbn’ul Mubarek’e ‘Rabbimizi ne ile tanırız?’ diye sorulduğu zaman şöyle cevap verdi: ‘Onu Arş’ın üstünde, yedinci kat göğün üstünde Arş’ın üzerinde, mahlukatından ayrı olarak tanırız’ (Ravi) dedi ki: Ona ‘Bir hadd yani sınır ile mi?’ dedim. ‘Başka ne ile olacak ki?’ cevabını verdi.”

Darimi, er-Reddu ale’l Cehmiyye, no: 162 ayrıca er-Redd ale’l Merisi, 1/224; Abdullah bin Ahmed, es-Sunne, no: 216; Harb el Kirmani, Mesail, sf 1112; Beyheki, el-Esma ve’s Sifat, no: 902.

İbn Teymiyye, Fetava, 5/184; İbn’ul Kayyim, İctima’ul Cuyuş’il İslamiyye  sf 191’de  rivayetin sahih olduğunu beyan etmişlerdir.

Abdullah bin Ahmed’in rivayetinde İbn’ul Mubarek şöyle demiştir:


نَعْرِفُ رَبَّنَا عَزَّ وَجَلَّ فَوْقَ سَبْعِ سَمَاوَاتٍ عَلَى الْعَرْشِ بَائِنٌ مِنْ خَلْقِهِ بِحَدٍّ وَلَا نَقُولُ كَمَا قَالَتِ الْجَهْمِيَّةُ هَاهُنَا وَأَشَارَ بِيَدِهِ إِلَى الْأَرْضِ

“Rabbimiz Azze ve Celle’yi yedi kat göğün üstünde Arş’ın üzerinde, mahlukatından bir hadd (sınır) ile ayrı olarak tanırız. Biz, Cehmiye’nin dediği gibi işte buradadır demeyiz ve bunu derken eliyle yere işaret etti.”

İmamın bu kavli açıkça göstermektedir ki yukarda beyan ettiğimiz veçhile Allah’ın hadd ile Arş’ın üzerinde olduğundan kasıd, Onun yeryüzünde ve diğer bütün mekanlarda olduğunu söyleyen Cehmiye’yi reddetmektir. Zira onlar, Allah her yerdedir demek suretiyle Allah’ın Arş’ın üzerinde olduğunu kabul etseler bile aynı zamanda diğer mekanlarda da olduğunu iddia etmekteydiler. Ehli sünnet de Allah’ın  Arşın üzerinde olduğunu, lakin bundan kasdın sınırlama olduğunu –ki bu sınırı belirleyen bizzat Allah Subhanehu’dur- ifade etmişler yani Allah sadece Arş’ın üzerindedir ve bu, Onunla mahlukat arasındaki haddi yani sınırı ifade etmektedir. Harb el Kirmani’nin rivayetinde ise Allah’ın yedi kat göğün üzerinde olduğunu söyledikten sonra, hadd kelimesini zikretmeden önce şöyle demiştir:


وعلمه وأمره في كل موضع

“Onun ilmi ve emri ise her yerdedir.”

İşte bütün bunlar, İbn’ul Mübarek’in kasdını ortaya koymaktadır ki o da Allah’ın her yerde olduğunu iddia eden Cehmiye’yi reddetmek ve Allah’ın mahlukatından ayrı oluşunu ifade etmek ve aynı zamanda Allah’ın yedi kat semanın üstünde, uluvv cihetinde olduğunu isbat etmektir. Beyheki (v. 458) Eşarilerin yolunu takip ederek Abdullah ibn’ul Mübarek’in sözünü naklettikten sonra onun bunu Allah yerdedir diyen Cehmiye’ye red amacıyla söylediği gerekçesiyle tevil etmeye çalışmakta ve İmam’ın bununla Allah hakkında cihet isbat etmediğini ileri sürmektedir. Halbuki Şeyh’in sözü Allah’ın hakiki anlamda göklerin üzerinde oluşunu ifade etmesi bakımından açıktır, hadd (sınır) kelimesini kullanması da bunu göstermektedir. Şeyhulislam İbn Teymiyye (rh.a) İbn’ul Mübarek’in bu kavli hakkında şöyle demektedir:


ولما كان الجهمية يقولون ما مضمونه إن الخالق لا يتميز عن الخلق فيجحدون صفاته التي تميز بها ويجحدون قدره حتى يقول المعتزلة إذا عرفوا أنه حي عالم قدير قد عرفنا حقيقته وماهيته ويقولون إنه لايباين غيره بل إما أن يصفوه بصفة المعدوم فيقولون لا داخل العالم ولا خارجه ولا كذا ولا كذا أو يجعلوه حالاً في المخلوقات أو وجود المخلوقات فبين ابن المبارك أن الرب سبحانه وتعالى على عرشه مباين لخلقه منفصل عنه وذكر الحد لأن الجهمية كانوا يقولون ليس له حد وما لا حد له لا يباين المخلوقات ولا يكون فوق العالم لأن ذلك مستلزم للحد فلما سألوا أمير المؤمنين في كل شيء عبد الله بن المبارك بماذا نعرفه قال بأنه فوق سمواته على عرشه بائن من خلقه فذكروا له لازم ذلك الذي تنفيه الجهمية وبنفيهم له ينفون ملزومه الذي هو موجود فوق العرش ومباينته للمخلوقات فقالوا له بحد قال بحد وهذا يفهمه كل من عرف ما بين قول المؤمنين أهل السنة والجماعة وبين الجهمية الملاحدة من الفرق

“Cehmiyye, muhtevası Yaratıcı’nın, yaratılmışlardan ayırd edilemeyeceği şeklinde olan şeyler söyleyip Allah’ın sıfatlarından mahlukattan ayırd edilmesine vesile olanları da inkar edince, aynı şekilde Onun kadrini de inkar edince, hatta Mutezile Onun Hayy (Diri), Alim (Her şeyi bilen) ve Kadir (Her şeye gücü yeten) olduğunu bildiklerinde ‘Biz onun hakikatini ve mahiyetini bilmiş olduk’ deyip Onun başka şeylerden ayrı olamayacağını söyleyince, bilakis Onu ma’dumların (var olmayan şeylerin) vasıflarıyla vasıflamaya kalkıp ‘O, alemin içinde de dışında da değildir’ ‘O şöyle de değildir, böyle de değildir’ deyince veya Onun mahlukatın ya da onların varlığının içine hulul ettiğini iddia edince İbn’ul Mübarek de Rabb Subhanehu ve Teala’nın Arşı üzerinde ve mahlukatından ayrı, onlardan ayrılmış halde olduğunu beyan etti ve bu meyanda haddi/sınırı zikretti. Zira, Cehmiyye Onun haddinin, sınırının olmadığını ve sınırı olmayan şeyin de mahlukattan ayrı olamayacağını ve de alemin fevkinde, üzerinde olamayacağını söylüyorlardı. Çünkü bu, haddi/sınırı gerektirir. İşte Emir’ul Mü’minin Abdullah bin Mübarek’e her şeyi, bu arada Rabbimizi ne ile tanıyacağımızı sordukları zaman Onun göklerin fevkinde Arşının üzerinde mahlukatından ayrı halde olduğunu söyledi. Onlar da ona bunun gerektirdiği, Cehmiye’nin reddettiği şeyi ve bu reddleriyle beraber reddetmiş oldukları melzumu olan şeyi yani Onun Arşın üzerinde, mahlukatından ayrı oluşunu hatırlattılar ve hadd yani sınır ile mi, dediler. O da hadd (sınır) ile dedi. İşte bu, Ehli sünnet vel cemaatten olan müminler ile Cehmiye mülhidleri arasındaki farkı bilen herkesin kavrayabileceği bir husustur.” (Beyanu Telbis’il Cehmiyye, 3/43-44)

İşte Şeyhulislam’ın anlattıkları Abdullah bin Mübarek ve diğer imamların hadd lafzını kabul etmelerinin sebebini anlatmaktadır ki o da Allah her yerdedir diyen Hululiyye ve diğer sıfat inkarcılarına cevap vermektir. Şeyhulislam’ın aynı yerde ondan naklettiğine göre Hattabi gibi bazı alimlerin Abdullah bin Mübarek ve emsalinden nakledilen bu hususlara cevabı bu hadd sıfatının (!) Kuran ve sünnette geçmediği için kim olursa olsun buradan başka bir kaynaktan alınmayacağı –ki bu kendisiyle batıl kasdedilen hak sözün açıklaması yukarda geçmişti- ve ardından bu imamların aslında ha harfiyle بِحَدٍّ (hadd ile) değil cim ile بجد ciddiyet ile veya şanı ile dediğini iddia etmekten ibaret olmuştur. Bu iddiaya göre bu imamlar Rabbimizi ne ile tanırız, sorusuna ciddiyet veya şanı ile tanırız cevabını vermişlerdir. Tabi bu cevaba göre, aynı siyakta Allah’ın mahlukatından ayrı oluşunun, Arşın üzerinde oluşunun vs’nin ne manası kalmaktadır gibi soruların bir açıklaması yoktur. İşte bütün bunlar Allah'a hiç bir şekilde hadd (sınır) nisbet edilmeyeceğini söyleyenlerin, selef imamlarından gelen bu açık kavillere makul bir açıklama yapamadıklarını göstermektedir.

2-   İshak bin Rahuye (v. 237): Selefin en güzide imamlarından olan İshak (rh.a)’ın konuyla alakalı görüşünü ise talebesi Harb el Kirmani bizzat kendisinden şöylece nakletmektedir:


قلت لإسحاق: العرش بحد؟ قال: نعم بحد، وذكر عن ابن المبارك قال: هو على عرشه بائن من خلقه بحد.

İshak’a dedim ki: Arş, bir hadd (sınır) ile midir? Dedi ki: Evet, bir hadd (sınır) iledir. İbn’ul Mubarek’den de şöyle dediği zikredilmiştir: O, Arşının üzerindedir, mahlukatından da bir sınır ile ayrılmıştır. (Mesailu Harb, sf 1111)

İmam İshak, böylece Abdullah ibn’ul Mübarek’in yukardaki sözünü tasdik etmekte ve Allah Subhanehu’nun Arş’ın üzerinde olması yönüyle mahlukatından ayrıldığını ifade ederek bu açıdan haddi isbat etmektedir.

Burada bir hususa dikkat çekmemiz gerekir ki Harb el Kirmani bunları “Mesail” adlı eserinde “el-Kavlu bi’l Mezheb” adı altında akideyle alakalı açmış olduğu müstakil bölümde zikretmiş ve sözkonusu bölüme şu ifadelerle başlamıştır:


هذا مذهب أئمة العلم وأصحاب الأثر وأهل السنة المعروفين بها المقتدى بهم فيها، وأدركت من أدركت من علماء أهل العراق والحجاز والشام وغيرهم عليها فمن خالف شيئًا من هذه المذاهب، أو طعن فيها، أوعاب قائلها فهو مبتدع خارج من الجماعة زائل عن منهج السنة وسبيل الحق، وهو مذهب أحمد وإسحاق بن إبراهيم بن مخلد، وعبد الله بن الزبير الحميدي وسعيد بن منصور، وغيرهم ممن جالسنا وأخذنا عنهم العلم

“Bu, bu hususta meşhur olan ve kendilerine uyulan ilim imamlarının ve eser ashabının ve de ehli sünnetin mezhebidir. Benim yetiştiğim Irak, Hicaz, Şam ve diğer beldelerin ahalisinden alimler bu akide üzeredir. Dolayısıyla her kim bu mezhepten, görüşten herhangi bir şeye muhalefet eder veya ona dil uzatır veyahut da bunu savunanı ayıplarsa o kimse bidatçıdır, cemaatten ayrılmıştır, sünnet menhecinden ve hak yolundan uzaklaşmıştır. Yine o, Ahmed, İshak bin İbrahim bin Mahled, Abdullah bin ez-Zubeyr el-Humeydi, Said bin Mansur ve diğerlerinden meclislerinde bulunduğumuz ve kendilerinden ilim aldığımız kimselerin de mezhebidir.” (Mesailu Harb, 967)

Görüldüğü üzere Harb el Kirmani’nin (v. 280) risalesinde zikrettiği görüşler, Ehli sünnetin ve selef imamlarının icma ettiği meselelerdir ve onların arasında hadd meselesi de yer almaktadır. Böylece Allah hakkında hadd isbat edilmesinin de tıpkı bu ismi geçen kitaptaki diğer meseleler gibi icma edilmiş konulardan olduğu ortaya çıkmaktadır.

3-   Ahmed bin Hanbel (v. 241): Ehli sünnetin imamı Ahmed bin Hanbel (rh.a) da kendisinden nakledildiği üzere İbn’ul Mubarek’in yukarda geçen kavlini onaylamıştır. İbn Batta (rh.a) onun bu husustaki kavlini isnadıyla şu şekilde nakletmektedir:


حَدَّثَنَا أَبُو حَفْصٍ عُمَرُ بْنُ أَحْمَدَ بْنِ شِهَابٍ قَالَ: ثنا أَبِي أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ، قَالَ: ثنا أَبُو بَكْرِ أَحْمَدُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ هَانِئٍ الْأَثْرَمُ، قَالَ: حَدَّثَنِي مُحَمَّدُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ الْقَيْسِيُّ، قَالَ: قُلْتُ لِأَحْمَدَ بْنِ حَنْبَلٍ: يُحْكَى عَنِ ابْنِ الْمُبَارَكِ، قِيلَ لَهُ: كَيْفَ نَعْرِفُ رَبَّنَا تَعَالَى؟، قَالَ: فِي السَّمَاءِ السَّابِعَةِ عَلَى عَرْشِهِ بِحَدٍّ، قَالَ أَحْمَدُ: هَكَذَا هُوَ عِنْدَنَا

“(…) Muhammed bin İbrahim el Kaysi dedi ki: Ahmed bin Hanbel’e dedim ki: İbn’ul Mubarek’ten ‘Biz Rabbimizi nasıl tanırız’ diye sorulduğu vakit ‘Yedinci kat gökte, (onunla) sınırlı olarak Arşının üzerindedir’ dediği nakledilmektedir. Ahmed dedi ki: Bizim nezdimizde de böyledir.” İbn Batta, aynı yerin devamında yine İmam Ahmed’den isnadıyla şöyle dediğini nakletmektedir:

حَدَّثَنَا أَبُو حَفْصٍ عُمَرُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ رَجَاءٍ قَالَ: ثنا أَبُو جَعْفَرٍ مُحَمَّدُ بْنُ دَاوُدَ الْبَصْرَوِيُّ قَالَ: ثنا أَبُو بَكْرٍ الْمَرُّوذِيُّ، قَالَ: سَمِعْتُ أَبَا عَبْدِ اللَّهِ، وَقِيلَ، لَهُ رَوَى عَلِيُّ بْنُ الْحَسَنِ بْنِ شَقِيقٍ، عَنِ ابْنِ الْمُبَارَكِ، أَنَّهُ قِيلَ لَهُ: كَيْفَ نَعْرِفُ اللَّهَ؟ قَالَ: عَلَى الْعَرْشِ بِحَدٍّ، فَقَالَ: بَلَغَنِي ذَلِكَ عَنْهُ وَأَعْجَبَهُ، ثُمَّ قَالَ أَبُو عَبْدِ اللَّهِ: {هَلْ يَنْظُرُونَ إِلَّا أَنْ يَأْتِيَهُمُ اللَّهُ فِي ظُلَلٍ مِنَ الْغَمَامِ وَالْمَلَائِكَةُ} [البقرة: 210]، ثُمَّ قَالَ: {وَجَاءَ رَبُّكَ وَالْمَلَكُ صَفًّا صَفًّا} [الفجر: 22]

(…) Ebubekr el Merruzi dedi ki: Ebu Abdillah’ı (yani İmam Ahmed bin Hanbel’i) kendisine Ali bin el Hasen bin Şakik’in (Abdullah) ibn’il Mubarek’ten rivayet ettiği ‘Rabbimizi nasıl tanırız, denilince Arş’ın üzerinde bir hadd/sınır ile’ dediği şeklindeki haber nakledilince şöyle derken işittim: Onun böyle dediği bana ulaştı ve bu, benim hoşuma gitti. Ebu Abdillah sonra şöyle dedi:

“Onlar, Allah’ın ve meleklerinin buluttan gölgeler içinde gelmesinden başka bir şeyi mi bekliyorlar” (Bakara: 210)
“Rabbin ve melekler saf saf geldiği zaman…” (Fecr: 22)
(el-İbanet’ul Kubra, 7/156-158)

İbn Teymiyye (rh.a) ise Hallal’ın es-Sunne’sinden şu rivayeti nakletmektedir:


قال الخلال أخبرنا الحسن بن صالح العطار حدثنا هارون بن يعقوب الهاشمي سمعت أبي يعقوب بن العباس قال كنا عند أبي عبد الله قال فسألناه عن قول ابن المبارك قيل له كيف نعرف ربنا قال في السماء السابعة على عرشه بحد فقال أحمد هكذا على العرش استوى بحد فقلنا له ما معنى قول ابن المبارك بحد قال لا أعرفه ولكن لهذا شواهد من القرآن في خمسة مواضع إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ [فاطر 10] أَأَمِنتُم مَّن فِي السَّمَاء [الملك 16] وتَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ [المعارج 4] وهو على العرش وعلمه مع كل شيء

"Hallal diyor ki (Senedi zikrettikten sonra) Ebu Yakub bin Abbas dedi ki: Biz Ebu Abdillah’in yanındaydık ve ona İbn’ul Mübarek’in ‘Rabbimizi nasıl tanırız, denildiğinde yedinci kat gökte, Arş’ın üzerinde sınırlı olarak’ şeklindeki sözünü sorduk.  Bunun üzerine Ahmed, şöyle dedi: Arş’a da bu şekilde sınırlı olarak istiva etmiştir. Biz ona İbn’ul Mübarek’in ‘sınırlı olarak’ sözünün manası nedir? Deyince şöyle dedi: Bilmiyorum, ancak bunun Kur’an’da beş yerde şahidi vardır. ‘Ona güzel söz yükselir’ (Fatır: 10), ‘Gökte olandan emin mi oldunuz’ (Mülk: 16), ‘Melekler ve Ruh, Ona yükselir’ (Mearic: 4) O, Arşın üzerindedir, ilmi ise her yerdedir.” (Beyanu Telbis’il Cehmiyye, 2/613-614)

İmam Ahmed burada Allah’ın hakiki manada ve sadece Arşın üzerinde olduğuna delalet eden üç ayet zikretmiştir. Diğer iki ayeti ise bir önceki rivayette zikretmiştir. Böylece beş ayetten İbn’ul Mubarek’in sözüne delil getirmiş olmaktadır. Görüldüğü üzere İmam Ahmed bin Hanbel, İbn’ul Mübarek’in Allah hakkında hadd isbat eden sözlerini kendisi de onaylamakta hatta delillendirmektedir. Ondan bu hususta başka sözler de nakledilmektedir. Hanbeli ulemasından ed-Deşti (rh.a) onun bu husustaki başka bir kavlini Kadı Ebu Ya’la’dan isnadıyla şu şekilde rivayet etmektedir:


ورأيت بخط القاضي أبي يعلى:  أخبرنا أبو بكر أحمد بن نصر الرفا قال: سمعت أبا بكر بن أبي داود يقول: سمعت أبي يقول: جاء ... بن حنبل فقال له: لله تبارك وتعلى حد؟ قال: نعم. لا يعلمه إلا هو قال الله تعالى: {وَتَرَى الْمَلَائِكَةَ حَافِّينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ} [الزمر:75] يقول: محُدقين

“Ben, Kadı Ebu Ya’la’nın kendi el yazısından şöyle dediğini gördüm: Bize, Ebubekr Ahmed bin Nasr er-Rifa haber verdi ve dedi ki: Ben  Ebubekr bin ebi Davud’u şöyle diyorken işittim: Babam (yani Sünen müellifi Ebu Davud es-Sicistani) şöyle dedi: Ahmed bin Hanbel’e … (Bir adam) gelerek ona şöyle dedi: Allah Tebareke ve Teala’nın haddi var mıdır? O, evet, onu Ondan başka kimse bilmez, dedi. Allahu Teala şöyle buyurmuştur:
‘Melekleri, Arş’ın etrafını kuşatmış olarak görürsün’ (Zümer: 75)
Yani kuşatmış, sarmış bir halde diyor.”

Bu haberi, Mahmud bin Ebi’l Kasım ed-Deşti, Allah hakkında hadd isbat etmek amacıyla telif ettiği “İsbat’ul Haddi Lillahi Teala” adlı risalesinde nakletmektedir. Eser ve müellifi hakkında ilerde bilgi verilecektir inşallah. İbn Teymiyye (rh.a) da Beyanu Telbis’il Cehmiyye’de (2/619-620) bu haberi Kadı Ebu Ya’la’nın İbtal’ut Te’vilat adlı eserine izafe ederek nakletmektedir ancak Kadı’nın sözkonusu eserinde bu nakli bulamadım. İmam Ahmed, Arş’ın mahlukatın tavanı olması hasebiyle bu ayeti zikretmiş olmalıdır veyahut da meleklerin dahi Allah’ın mahlukattan ayrıldığı sınırın keyfiyetini bilmeyeceğine işaret etmiş olabilir. Allah en doğrusunu bilendir.

Ed-Deşti (rh.a) İmam Ahmed’den bu ve benzeri haberleri naklettiği yerde şöyle demektedir:


وصحَّ عن الإمام أحمد في إثبات الحد لله تعالى، لأن ذلك روي عنه بطرق كثيرة، وروى الإمام أبو بكر أحمد بن محمد بن هارون الخلال بأسانيد صحيحة في كتاب السنة له

“İmam Ahmed’den Allah Teala hakkında hadd (sınır) isbat etme hususunda gelen şeyler sahihtir. Çünkü bu, ondan birçok tarikle gelmiştir. İmam Ebubekr Ahmed bin Muhammed bin Harun el Hallal da ‘Kitab’us Sunne’sinde sahih senedlerle bunları nakletmiştir.”

Ardından Hallal’ın hadd konusunda rivayet ettiği haberleri nakletmektedir ki –yukarda bir tanesi geçmişti- bunları İbn Teymiye de Beyanu Telbis’il Cehmiyye’de zikretmektedir lakin ben Hallal’ın kendi eserinden bu rivayetlere vakıf olamadım.

Buraya kadar selef-i salihin döneminde yaşamış bu üç imamın Allah hakkında hadd isbat eden sözlerini nakletmiş bulunuyoruz. Bundan sonra da diğer bazı alimlerin kavillerini zikrederek konuya devam edeceğiz inşallah.


 


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1762
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
4-   Osman bin Said ed-Darimi (v. 280): Kendi zamanında Cehmiye’ye karşı adeta çekilmiş kılıç mesabesinde olan bu imamın hadd konusuyla alakalı gerek akli gerekse nakli bakımdan önemli açıklamaları vardır. O, önce Cehmiye’nin Allah hakkındaki fasit inancını şöyle özetlemiştir:

تَزْعُمُونَ أَنَّ إِلَهَكُمُ الَّذِي كُنْتُمْ تَعْبُدُونَ فِي كُلِّ مَكَانٍ، وَاقِعٌ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ، لَا حَدَّ لَهُ وَلَا مُنْتَهَى عِنْدَكُمْ، وَلَا يَخْلُو مِنْهُ مَكَانٌ بِزَعْمِكُمْ.

“Siz ibadet ettiğiniz ilahınızın her yerde olduğunu, her şeyin içinde olduğunu, size göre onun bir sınırı ve nihayeti olmadığını ve iddianıza göre Ondan hali olan bir mekan olmadığını ileri sürüyorsunuz.”

Ardından da Allah’ın her yerde olduğunu iddia eden ve bu iddialarına dayanarak nüzul sıfatını da inkar eden Cehmiye’ye cevap olarak şöyle demektedir:


قُلْنَا: هَذِهِ صِفَةٌ خِلَافُ صِفَةِ رَبِّ الْعَالَمِينَ، وَلَا نَعْرِفُ بِهَذِهِ الصِّفَةِ شَيْئًا إِلَّا هَذَا الْهَوَاءَ الدَّاخِلَ فِي كُلِّ مَكَانٍ، النَّازِلَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ، فَإِنْ لَمْ يَكُنْ ذَلِكَ إِلَهَكُمُ الَّذِي تَعْبُدُونَ، فَقَدْ غَلَبَكُمْ عَنْ عِبَادَةِ اللَّهِ رَأْسًا، وَصِرْتُمْ فِي عِبَادَةِ مَا تَعْبُدُونَ أَسْوَأَ مَنْزِلَةً مِنْ عِبَادَةِ الْأَوْثَانِ، وَعِبَادَةِ الشَّمْسِ وَالْقَمَرِ، لِأَنَّ كُلَّ صِنْفٍ مِنْهُمْ عَبَدَ شَيْئًا هُوَ عِنْدَ الْخَلْقِ شَيْءٌ، وَعَبَدْتُمْ أَنْتُمْ شَيْئًا هُوَ عِنْدَ الْخَلْقِ لَا شَيْءَ، لِأَنَّ الْكَلِمَةَ قَدِ اتَّفَقَتْ مِنَ الْخَلْقِ كُلِّهِمْ أَنَّ الشَّيْءَ لَا يَكُونُ إِلَّا بِحَدٍّ وَصِفَةٍ، وَأَنْ لَا شَيْءَ لَيْسَ لَهُ حَدٌّ وَلَا صِفَةٌ، فَلِذَلِكَ قُلْتُمْ: لَا حَدَّ لَهُ، وَقَدْ أَكْذَبَكُمُ اللَّهُ تَعَالَى، فَسَمَّى نَفْسَهُ: أَكْبَرَ الْأَشْيَاءِ، وَأَعْظَمَ الْأَشْيَاءِ، وَخَلَّاقَ الْأَشْيَاءِ. قَالَ تَعَالَى: {قُلْ أَيُّ شَيْءٍ أَكْبَرُ شَهَادَةً قُلِ اللَّهُ شَهِيدٌ بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ} [الأنعام: 19] . وَقَالَ {كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ} [القصص: 88] . فَهُوَ سَمَّى نَفْسَهُ: أَكْبَرَ الْأَشْيَاءِ، وَأَعْظَمَ الْأَشْيَاءِ، وَخَلَّاقَ الْأَشْيَاءِ، وَلَهُ حَدٌّ، وَهُوَ يَعْلَمُهُ لَا غَيْرُهُ

“Deriz ki: Bunlar, Alemlerin Rabbinin sıfatlarına muhalif sıfatlardır. Biz şu her mekanın içinde olan, her şeye inen havadan başka bu sıfatlara sahip başka bir şey bilmiyoruz. Eğer sizin ilahınız bu olmadıysa bile, işin başında Allah’a ibadet hususunda size galip gelmiş ve öyle ki putlara ibadetten, aya ve güneşe ibadetten bile daha aşağı derecede bir şeye ibadet eder olmuşsunuz. Çünkü bunlardan her bir sınıf, mahlukat nezdinde bir şey olan bir şeye ibadet eder. Siz ise mahlukat nezdinde bir şey addedilmeyen bir şeye ibadet ediyorsunuz. Çünkü bütün mahlukat bir şeyin sınırsız ve sıfatsız olmayacağı ve yine sınırsız ve sıfatsız bir şey olmayacağı hususunda söz birliği etmişlerdir. Bundan dolayı siz ‘Onun haddi, sınırı yoktur’ diyorsunuz. Allahu Teala ise sizi yalanlıyor. Zira O, kendisini ‘En büyük, en azametli şey’ ve şeyleri Yaratan olarak isimlendirmiştir. Allahu Teala şöyle buyuruyor:

‘De ki: Hangi şey, şahitlik bakımından daha büyüktür? De ki: Allah sizinle benim aramda şahittir.” (Enam: 19)

Yine şöyle buyuruyor:

‘Onun vechi dışında her şey helak olucudur.’ (Kasas: 88)

Böylece O, kendisini ‘En büyük, en azametli şey’ ve şeyleri Yaratan olarak isimlendirmiştir. Onun haddi, sınırı vardır ve onu Ondan başka kimse bilmez.”

Şeyh (rh.a) böylece Allah'ın -mahiyetini ancak Onun bilebileceği- bir sınırı olduğunu ifade ederek, bundan sonra da Abdullah bin Mübarek’in sözünü zikrederek açıklamalarına devam etmektedir. (er-Reddu ale’l Cehmiyye, sf 98, Thk: Bedr)

Darimi (rh.a) Bişr el Merisi’ye yaptığı reddiyeyi ihtiva eden kitabında ise “Hadd ve Arş” diye müstakil bir bab açmış ve orada şöyle demiştir:


بَابُ الْحَدِّ وَالْعَرْشِ:
قَالَ أَبُو سَعِيدٍ: وَادَّعَى الْمُعَارِضُ أَيْضًا أَنَّهُ لَيْسَ لِلَّهِ حَدٌّ وَلَا غَايَةٌ وَلَا نِهَايَةٌ. وَهَذَا هُوَ الْأَصْلُ الَّذِي بنى عَلَيْهِ جهم ضَلَالَاتِهِ وَاشْتَقَّ مِنْهَا أُغْلُوطَاتِهِ، وَهِيَ كَلِمَةٌ لَمْ يَبْلُغْنَا أَنَّهُ سَبَقَ جَهْمًا إِلَيْهَا أَحَدٌ مِنَ الْعَالَمِينَ.
فَقَالَ/ لَهُ قَائِلٌ مِمَّنْ يُحَاوِرُهُ قَدْ عَلِمْتُ مُرَادَكَ بِهَا أَيُّهَا الأعجمي، وتعني أَن لله لَا شَيْءٌ، يَقَعُ عَلَيْهِ اسْمُ الشَّيْءِ إِلَّا وَلَهُ حَدٌّ وَغَايَةٌ وَصِفَةٌ، وَأَنَّ لَا شَيْءٌ لَيْسَ لَهُ حَدٌّ وَلَا غَايَةٌ وَلَا صِفَةٌ, فَالشَّيْءُ أَبَدًا مَوْصُوفٌ لَا مَحَالَةَ وَلَا شَيْءٌ يُوصَفُ بِلَا حَدٍّ وَلَا غَايَةٍ وَقَوْلُكَ: لَا حَدَّ لَهُ يَعْنِي أَنَّهُ لَا شَيْءٌ.
قَالَ أَبُو سَعِيدٍ: وَاللَّهُ تَعَالَى لَهُ حَدٌّ لَا يَعْلَمُهُ أَحَدٌ غَيره، وَلَا يجوز لأحد أَن يتَوَهَّم لحده فِي نَفْسِهِ، وَلَكِنْ يُؤْمِنُ بِالْحَدِّ ويكل علم ذَلِك إِلَى الله أَيْضًا حَدٌّ وَهُوَ عَلَى عَرْشِهِ فَوْقَ سَمَاوَاتِهِ فَهَذَانِ حَدَّانِ اثْنَانِ.


“Hadd ve Arş  Babı”

Ebu Said (ed-Darimi) dedi ki: Muarız Allah’ın haddi, gayesi ve nihayesi (yani sınırı, sonu ve nihayeti) olmadığını iddia etti. İşte bu, Cehm’in sapıklığını üzerine bina ettiği ve kendisinden yanlış fikirlerini türettiği esastır. Bu öyle bir sözdür ki alemlerde hiç kimsenin bu hususta Cehm’den önce davrandığı bize ulaşmamıştır. (Yani Cehm bin Safvan’dan önce bunu kimse söylemedi.)

Onunla (Cehm’le) tartışan birisi ona dedi ki: Ey acem (Cehm, İranlı olduğu için böyle hitap ediyor) Ben senin bununla muradının ne olduğunu bildim. Sen Allah’ın bir ‘şey’ olmadığını demek istiyorsun. Kendisine ‘şey’ ismi verilen her bir varlığın haddi, gayesi ve nihayesi (yani sınırı, sonu ve nihayeti) vardır. Sınırı, sonu ve sıfatı olmayan bir ‘şey’ yoktur. Bir şey asla vasıflanmamış olamaz. Sınırsız ve sonsuz, bitimsiz olarak vasıflanan hiçbir şey yoktur. Şu halde senin ‘Onun sınırı yoktur’ sözün ‘O bir şey değildir’ demektir.

Ebu Said der ki: Allahu Teala’nın Ondan başka kimsenin bilemeyeceği bir haddi, sınırı vardır. Hiç kimsenin kendi iç aleminde Onun sınırını hayal etmesi caiz değildir. Lakin hadde iman eder ve onun ilmini Allaha havale eder. O, Arşının üzerindedir ve göklerinin de üstündedir. İşte bu iki adet sınırdır.”

İmam Darimi, böylece Allahu Teala’nın haddi olmadığını söyleyenleri hem akli hem de nakli olarak çürütmektedir. Çünkü Allah’ın bir şey olduğu nakil yoluyla sabittir. ‘Şey’ ismini alan her varlığın ise kendisini diğer varlıklardan ayıran bir sınırı vardır. Allahu Teala’nın sınırı olmadığını yani Onun sınırsız olduğunu iddia edenler aslında Onun hakikatte bir zatının olmadığını söylemektedirler. Bilhassa Allah’ın mekandan münezzeh olduğunu ve Arş’ın üzerinde de olmadığını savunan Eşariler vb’nin görüşü de buna yakındır. Bundan dolayı Ebu Nasr es-Siczi (rh.a) Eşarilere yaptığı reddiyesinde şöyle demektedir:

وينبغي أن يتأمل قول الكلابية والأشعرية في الصفات، ليعلم أنهم غير مثبتين (إلهاَ) في الحقيقة، وأنهم يتخيرون من النصوص ما أرادوه، ويتركون سائرها ويخالفونه.

“Küllabiye ve Eş’ariyye’nin sıfatlar hakkındaki görüşü üzerinde düşünüldüğünde onların işin hakikatinde bir ilahın varlığını kabul etmedikleri ve de nasslardan dilediklerini alıp geri kalanını da –bilhassa kendilerine muhalif olanları- terk ettikleri bilinmiş olur.” (Risalet’us Siczi ila Ehli Zubeyd fi'r Reddi ala men Enkera’l-Harfe ve's Savt, 263)

Allah her yerdedir diyen Cehmiye’ye gelince; onların tanımladığı ilah inancı bir nevi kainatın tamamına yayılmış bir enerji gibidir. Sonuçta bu ilahın da bir zatı sözkonusu değildir. Bundan dolayı Cehmiye’nin sınırsız Allah inancı toplumda yayıldıktan sonra Allah’ın yarattıklarından bağımsız müstakil bir zatı olmadığını ve her şeyin Allah olduğunu savunan vahdeti vücud fikrinin yayılması kolaylaşmıştır. Böylece Allah her yerdedir veya hiçbir yerde değildir, diyen ve bu sözlerine de Allah’ın sınırı yoktur sözünü dayanak edinen bütün fırkaların sözlerinin –bilerek veya bilmeyerek- Allah’ın zatını inkar etmeye, dolayısıyla Allah’ın varlığını reddetmeye vardığı görülmektedir. Yani, Allah’ın haddi yoktur sözünün varacağı nokta aslında ateizmin varmaya çalıştığı hedefle aynıdır ki o da Allah’ın mukaddes zatını yok saymaktır.

Darimi, ayrıca Cehm’in alemlerde bu sözü ilk söyleyen kişi olduğunu haber vermektedir. Şeyhulislam İbn Teymiyye (rh.a) Darimi’nin bu sözünü naklettikten sonra şöyle demektedir:


العالمين أي من هذه الأمة وإلا فهذا النفي كان موجودًا قبل هذه الأمة في كثير من مبتدعه اليهود والنصارى وفي طائفة من المشركين والصابئين والفلاسفة لهم في ذلك قولان مشهوران قبل الإسلام


“Alemlerde” yani bu ümmette. Yoksa bu nefiy, bu ümmetten önce Yahudi ve Hristiyanların bidatçılarının (yani bu dinlere mensup olup da bu dinlere muhalif yeni görüşler ihdas edenlerin) birçoğunda ve de müşriklerden, Sabiilerden ve filozoflardan bir toplulukta mevcuttu. İslam’dan önce onların bu hususta meşhur iki görüşleri vardı.” (Beyanu Telbis’il Cehmiyye, 5/164)

Böylece anlaşılıyor ki Cehm’in Allah’ın sonu ve sınırı olmadığı meyanındaki mutlak nefiy görüşü İslam ümmeti arasında ilk defa onun ihdas etmiş olduğu bir bidat olmakla beraber İslam’dan önce ise bazı kafir zümreler tarafından savunulmuştur. Bunlardan bilhassa Sabiiler önemlidir. İbn Teymiye (rh.a) çeşitli yerlerde Cehmiye ile Sabiiler arasındaki ilişkiye dikkat çekmiştir. Onun naklettiğine göre Cehmiyye’nin fikir babası sayılan Ca’d bin Dirhem, Harran’a giderek buradaki Sabii filozoflarıyla görüşmüş ve sıfatların inkarına dair şeyleri onlardan almıştır. Keza Yahudilerden de bazı şeyler almıştır ki Ca’d’ın bu fikirlerinin kaynağının Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e sihir yapan Lebid bin Asam’a kadar gittiği söylenmektedir. (Fetava, 5/20-22)

Darimi (rh.a) bunun ardından İbn’ul Mübarek’in yukarda geçen sözünü nakletmektedir. Ardından şöyle diyor:


فَمَنِ ادَّعَى أَنَّهُ لَيْسَ لِلَّهِ حَدٌّ فَقَدْ رَدَّ الْقُرْآنَ، وَادَّعَى أَنَّهُ لَا شَيْءٌ؛ لِأَنَّ اللَّهَ حَدَّ مَكَانَهُ فِي مَوَاضِعَ كَثِيرَةٍ مِنْ كِتَابِهِ فَقَالَ: {الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى} {أَأَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ} ، {يَخَافُونَ رَبَّهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ} {إنِّي مُتَوَفِّيكَ وَرَافِعُكَ إِلَيَّ}  {إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ}  فَهَذَا كُلُّهُ وَمَا أَشْبَهَهُ شَوَاهِدُ وَدَلَائِل على الْحَد.


“Allah’ın haddinin, sınırının olmadığını iddia eden kimse Kur’an’ı reddetmiş ve Allah’ın bir şey olmadığını iddia etmiştir. Zira Allah, kitabının bir çok yerinde kendi mekanını sınırlamış ve şöyle buyurmuştur:

‘Rahman, Arşa istiva etti’ (Taha: 5)
‘Gökte olandan emin mi oldunuz?’ (Mülk: 16)
‘Üstlerindeki Rabblerinden korkarlar.’ (Nahl: 50)
‘Seni vefat ettireceğim ve kendime yükselteceğim.’ (Ali İmran: 55)
‘Güzel söz Ona yükselir.’ (Fatır: 10)

İşte bütün bunların hepsi ve benzerleri haddin şahidleri ve delilleridir.”

Darimi bunun ardından başta cariye hadisi olmak üzere Allah’ın uluvv sıfatına delalet eden hadisleri zikretmekte ve bunların hepsini aynı zamanda haddin delili olarak ele almaktadır.

Hadisleri zikrettikten sonra şöyle demiştir:


وَقَدِ اتَّفَقَتِ الْكَلِمَةُ مِنَ الْمُسْلِمِينَ وَالْكَافِرِينَ أَنَّ اللَّهَ فِي السَّمَاءِ، وَحَدُّوهُ بِذَلِكَ إِلَّا الْمَرِيسِيَّ الضَّالَّ وَأَصْحَابَهُ

“Sapık Bişr el Merisi ve ashabı dışında Müslümanlar ve kafirler, Allah’ın semada olduğu hususunda söz birliği etmişler ve Onu bununla sınırlı addetmişlerdir.”
(er-Reddu ale’l Merisi, 1/223-230, Thk: Rüşd)

Kuşkusuz Allahu Teala kendi zatına hadd tayin ettiği için insanlar da Onun çizdiği bu sınırı Onun hakkında isbat etmişlerdir. Darimi’nin hadd tabirinin yanı sıra Allahu Teala hakkında mekan tabirini de kullandığı görülmektedir. Onun da zikrettiği üzere Kitap ve sünnet nassları ve de Müslümanların hatta insanların icması Allau Teala’nın kendine has bir haddi, sınırı olduğuna delalet ettiği gibi akıl ve fıtrat da buna delalet etmektedir. Allah’ın mahlukatından ayrı olarak uluvv’da bulunduğuna delalet eden deliller ne ise, haddi olduğunun delilleri de aynıdır. Esasında bu ikisi farklı lafızlarla dile getirilse de aynı meseledir. Birini kabul edip diğerini kabul etmeyen kişi ise çelişki içerisine düşer. Vallahu a'lem.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1762
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
5-   Hafız Ebu’l Kasım İbnu Mendeh (v.395): Asbahan’lı meşhur muhaddis olup Türkçe’ye de bir kısmı çevrilmiş olan Kitab’ut Tevhid adlı eserin müellifidir. İman, er-Reddu ale’l Cehmiyye adlı kitapların ve hadis ilimleriyle alakalı başka tasniflerin sahibidir. Ed-Deşti (rh.a)’ın ondan senediyle naklettiğine göre şöyle demiştir:

ولا دين لمن لا يرى لله الحدَّ لأنه يُسْقِطُ من بينه وبين الله الحاجز والحجاب والإشارات والخطاب

“Allah hakkında hadd (sınır) kabul etmeyen bir kimsenin dini yoktur. Zira böyle birisi Allah ile kendi arasındaki engeli, hicabı, işaretleri ve hitabı kaldırmış olmaktadır.”

Hafız ed-Deşti’nin beyanına göre Şeyh (rh.a)’ın bu kavli “Beyan’ul Huda ve Ma’rifetu Ekavili Ehl’id Dalaleti ve’r Reda” adlı eserinde geçmektedir. Bu kitap hakkında herhangi bir bilgiye ulaşamadım.

İbnu Mendeh (rh.a) böylece Allah’ı mahlukatıyla ayıran bir sınırı kabul etmeyen kimsenin bu sözünün Allah’ın mahlukatıyla iç içe geçmesini, yani mahlukata hulul etmesini gerektirdiğini söylemektedir ki bunu kabul etmek ise dinden irtidad etmekle eş anlamlıdır. Keza bu mantığa göre Allah’ın kullara hitap etmesinin de bir manası kalmamaktadır, çünkü mahlukatıyla arasında bir sınır, engel olmadığı için hitap eden kim, edilen kim sorusu gündeme gelmektedir. Nitekim vahdeti vücutçuların ele başı olan İbn Arabi ve ashabından bu tarz sözler nakledilmektedir; mesela İbn Teymiye’nin naklettiğine göre «Fütûhât-ı Mekkiyye» sahibi İbn Arabi, kitabının başında şöyle demektedir:

«Rab da hak, kul da hak. Öyleyse mükellef kim? Bir bilsem!
Kuldur desem, kul diye bir şey yok, Rabdır desem, o nasıl mükellef olur?»

İşte bu, Allah’ın sınırı yoktur diyenlerin sözlerinin lazımıdır. Yukarda da söylediğimiz gibi Allah’a sınır tayin edilmez vb parlak sözlerin arkasında hulul, ittihad gibi küfürler gizlenmiş ve toplumda rahatça yayılma imkanı bulmuştur. Halbuki kendi sınırını tayin ederek mahlukatının fevkinde olduğunu bildiren bizzat Allah Subhanehu’dur ve bu hadd gibi meseleler asla lafzi bir ihtilafmış gibi geçiştirilemez, keza Kitap ve sünnette bu kavramların geçmediği bahanesiyle bu konulardan uzak durularak din korunmuş olmaz, bilakis selef imamlarının yaptığı gibi batıla engel olacak her türlü lafız ve açıklama izhar edilerek küfre ve sapıklığa gidecek bütün yolların tıkanması gerekir.

6-   Kadı Ebu Ya’la el-Ferra (v. 458): Hanbelilerin en meşhur fakihlerinden olup, mezhepte görüşlerine en çok başvurulan ve itimad edilen alimlerden birisidir. Öyle ki Hanbeli kitaplarında el-Kadi denildiğinde akla ilk onun ismi gelir. Sıfatlarla alakalı İbtal’ut Te’vilat adlı kitabı ve başka tasnifleri vardır. Hafız ed-Deşti (rh.a) ondan İmam Ahmed’in, Allahu Teala’nın Ondan başka kimsenin bilemeyeceği bir haddi, sınırı olduğu kavlini nakletmiştir, bu nakli yukarıda zikrettik. El-Kadi, Ahmed bin Hanbel’in bu kavlini zikrettikten sonra şöyle demiştir:


فقد أطلق أحمدُ القول بإثبات الحد لله تعالى، وقد نفاه في رواية حنبل وهو الذي يعلمه خلقة، والموضع الذي أطلقه محمول على معنيين: أحدهما على معنى أنه تعالى في جهة مخصوصةٍ، وليس هو تعالى ذاهب في الجهات الستة، بل هو خارج العالم، مُمَيَّزٌ عن خلقه، ينفصل عنهم، غير داخل في كل الجهات، وهو معنى قول أحمد: «له حدٌ لا يعلمه إلا هو».
والثاني: أنَّهُ على صفة يَبِنٌ بها عن غيره، ويميز، ولهذا سمي البواب حداداً لأنه يمنع غيره   عن الدخول،فهو تعالى فرد واحد، يمتنع عن الاشتراك معه في أخص صفاته

“Ahmed, Allah için hadd isbat etme hakkında mutlak olarak konuşmuştur. Keza Hanbel’in rivayetinde haddi nefy etmiştir ki bundan kasıd mahlukatının bildiği haddir. Haddi mutlak olarak kabul ettiği yer ise iki manaya hamledilir.

Birinci mana: Allahu Teala’nın kendisine mahsus bir cihette, yönde bulunduğu manasıdır. Allahu Teala altı cihetin içine girmiş değildir. Bilakis O, alemin dışındadır ve mahlukatından ayrıdır. Hiçbir cihetin içine dahil değildir. İşte Ahmed’in “Onun, kendisinden başka kimsenin bilmediği bir sınırı vardır” sözünün manası budur.

İkinci mana: O, kendisi vasıtasıyla başkalarından ayrıldığı ve ayırd edildiği bir sıfata sahiptir. Bundan dolayı kapıcıya “Haddad” yani sınır muhafızı denilmiştir. Çünkü o, başkalarını oraya girmekten men eder. Allahu Teala tektir ve birdir. Kendisine has sıfatlarında kendisine ortak olunmasını men eder.”

İbn Teymiye (rh.a) Ebu Ya’la’nın bu sözlerini az farkla naklettikten sonra devamında şöyle dediğini nakletmektedir:


وقد منعنا من إطلاق القول بالحد في غير موضع من كتابنا ويجب أن يجوز على الوجه الذي ذكرنا

“Biz, kitabımızın birçok yerinde hadd lafzını mutlak olarak kullanmaktan men etmiştik. Bizim zikrettiğimiz vecih üzere kullanmanın ise caiz olması gerekir.”
İbn Teymiye, bunu naklettikten sonra şöyle demektedir:


فهو رجوع منه إلى القول بإثبات الحد لكن اختلف في ذلك كلامه فقال هنا ويجب أن يحمل اختلاف كلام أحمد في إثبات الحد على اختلاف حالين

İşte bu, onun haddi isbat eden görüşe rücu etmesidir. Lakin onun bu husustaki kelamı değişkenlik arz etmektedir. Burada, Ahmed’in haddi isbat etme hakkındaki sözlerinin değişkenliğini, iki farklı hale hamletmek gerekir, demiştir. (Beyanu Telbis’il Cehmiyye, 3/734-735)

Yukarda da geçtiği üzere Kadı Ebu Ya’la’nın bu kavli “İbtal’ut Te’vilat” adlı eserinden nakledilmiştir, ancak sözkonusu eserde bu kavle raslayamadım. Bu kitabın ikinci cildine kadar basılmıştır, üçüncü ciltle devam edileceği taahhüt edilmiş olmasına rağmen basıldığına dair bir bilgiye ulaşamadım, bu nakil kitabın devamında olabilir. Burada el-Kadi (rh.a) Allah hakkında isbat edilen “hadd” i iki yönlü ele almıştır. Birincisi zatında, ikincisi sıfatlarında. Alimlerin ekserisi Allah’ın sınırından bahsederken daha ziyade Onun mukaddes  zatıyla alakalı konuşmuşlar ve Onun zatının mahlukatından ayrı oluşuna dikkat çekmişlerdir. Kadı Ebu Ya’la ise buna ilaveten Onun sıfatlarındaki sınırdan bahsetmiştir ki buradaki kasdı Allah’ın sıfatlarının mahlukatının sıfatlarından ayrı oluşudur. Böylece Allah’ın zatını mahlukattan ayıran bir sınır olduğu gibi sıfatlarını da mahlukatın sıfatlarından ayıran bir sınır olduğu ortaya çıkmaktadır ki bu sınırdan dolayı bir mahluk ne kadar üstün sıfatlara sahip olursa olsun asla Allah’ın sıfatları gibi bir sıfata sahip olamaz ve o mertebeye ulaşamaz. Bunu engelleyen de bizzat Rabb Teala’dır. Ayrıca Kadı, Allah’ın haddini mahlukatın bilemeyeceğini, bu manadaki bir haddin Allah’tan nefyedileceğini, lakin izah ettiği şekilde haddin Allah hakkında isbat edileceğini söylemiştir ki haddin nefyedildiği yerlerin izahı ilerde tafsilatlı olarak gelecektir inşallah.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1762
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
7-   Yahya bin Ammar (v. 422) ve bir grup alim: Aşağıda zikri gelecek olan Herevi (rh.a), kendi hocası olan bu zattan şöyle bir kıssa aktarmaktadır:

وسألت يحيى بن عمارعن أبي حاتم بن حبان البستي، قلت: "رأيته؟. قال: كيف لم أره ونحن أخرجناه من سجستان؟! كان له علم كثير، ولم يكن له كبير دين، قدم علينا، فأنكر الحد لله، فأخرجناه من سجستان

“Ben Yahya bin Ammar’dan Ebu Hatim bin Hibban el Busti’yi sordum ve ‘Onu gördün mü’ dedim. Dedi ki: Nasıl göreyim ki, görmedim, biz onu Sicistan’dan çıkardık. Onun çok ilmi vardı ancak dini (o kadar) büyük değildi. Bize geldi, Allah’ın haddi (sınırı) olduğunu inkar etti, biz de onu Sicistan’dan çıkardık.” (Herevi, Zemm’ul Kelam ve Ehlih, no: 1292)

Burada zikri geçen el-Busti, Sahih-i İbni Hibban ismiyle meşhur olan hadis kitabının müellifidir. Suyuti’nin “Elfiye Şerhi” adlı eserinde bahsettiğine göre hadisin yanı sıra kelam, felsefe ve yıldız ilmi gibi şeylerle de uğraştığı için zındıklıkla itham edilmiş ve neredeyse öldürülecek duruma gelmiştir, sonra Sicistan’dan sürgün edilmiştir. (el-Bahr’ullezi Zehar fi Şerhi Elfiyet’il Eser, 3/884) İbn Teymiye de onun ismini tıpkı Eşari ve emsali gibi Allah’ın sıfatlarını isbat etmekle beraber kelami istidlal yöntemlerini kullanmakta beis görmeyenler arasında zikretmiştir. (Der’u Tearuz’il Akli ve’n Nakl, 7/74) Başka bir yerde de Yahya bin Ammar’ın bu sözünü alimlerin Eşarilerden ve başkalarından olan kelamcılara yaptığı reddiyelerden bahsederken zikretmiştir.(Beyanu Telbis’il Cehmiyye, 3/699 ayrıca 3/35’te) Nitekim onun Sahih’inde bir çok yerde sıfatlarla alakalı kelamcıların tesirinde kaldığını gösteren ifadeleri sözkonusudur.

İbn Hibban’ın sürgünü kıssasını Zehebi de zikretmektedir. (Tarih’ul İslam, 8/73) Onun İbn Hibban’ın sürgün edilmesi olayını anlattıktan sonra yaptığı değerlendirmeyi ehemmiyetine binaen nakletmek istiyoruz:


قلت: إنكار الحد وإثباته، مما لم يأت به نصّ، والكلام منكم فضول، ومن حُسْن إِسْلامِ الْمَرْءِ تَرْكُهُ مَا لا يَعْنِيهِ، والأيمان بأنّ الله تعالى ليس كمثله شيء من قواعد العقائد، وكذلك الإيمان " بأنّ " الله بائن من خلقه، متميّزة ذاته المقدّسة من ذوات مخلوقاته.

“Derim ki: Haddin inkarı ve isbatı, hakkında nass gelmemiş olan şeylerdendir. Sizin bu husustaki sözleriniz ise fuzulidir, fazlalıktır. Kendisini ilgilendirmeyen şeyleri terk etmesi kişinin İslam’ının güzelliğindendir. Allah Teala’nın hiçbir benzeri olmadığına iman etmek, akaidin kaidelerindendir. Keza, Allah’ın mahlukatından ayrı olduğuna, Onun mukaddes zatının mahlukatın zevatından ayrılmış olduğuna iman etmek de böyledir.”

İşte bu, müteahhirundan bir kesimin meseleye bakış açısını yansıtmaktadır lakin –Allah affetsin- İmam Zehebi’nin söyledikleri şimdiye kadar seleften ve hayr’ul haleften nakledilen hususlara aykırı olduğu için onun bu söylediklerine rahatlıkla itiraz edebilmekteyiz. Eğer, Zehebi, ilerde de geleceği üzere ‘hadd’in bir sıfat olarak Allaha izafe edilmesine karşı çıkıyorsa bu dedikleri doğru olur. Lakin bir sıfat olarak değil de, haber babından Allahu Teala hakkında nassta varid olmayan bu tarz lafızlar kullanılabilir ki Zehebi’nin aynı sözünün devamında zikrettiği ‘bain/ayrı’ lafzı bunlardan bir tanesidir. Selef uleması Kitap ve sünnette geçmediği halde ihtiyaç hasıl olduğundan dolayı bu kelimeyi kullanmışlardır. Zehebi (rh.a)’ın Allah’ın mahlukatından bain/ayrı olduğu ifadesini tasdik ederken aynı durumda olan hadd lafzını inkar etmesi bir çelişkidir. Zehebi, başka meselelerde –mesela Allah bizatihi Arşın üzerindedir diyenleri reddederken- de aynı tavrı sergilemiştir, ancak bu hassasiyette haddi aşmaktır ve Ehli sünnet alimlerinin genel yaklaşımına da muhaliftir. Zehebi’den de Yahya bin Ammar ve başkalarından da daha hayırlı olanların kullandığı bu kelimeleri kullanmamak doğrusu ifrata kaçmaktır ve bunda batılın kapılarını sıkıca kapatmama da sözkonusudur. Bazı kimselerin aklına gelebilecek bir şüphe olduğu için buna temas etmek istedik.  İbn Hibban (rh.a) Müslümanların alimlerinden birisidir, bizim buradaki amacımız onu cerh etmek veya bu muayyen meseleye dalıp onun bu konularda ne düşündüğünü tesbit etmek vs değildir. Lakin burada önemli olan dönemin alimlerinin onun gibi bir ilim deryasına dahi bu hadd/sınır meselesinde gevşek davrandığı için böyle sert bir tavır almalarıdır. Bu da meselenin alimler nezdinde ne derece önemli olduğunu ve İlim ehlinden dahi olsa her kim bu konularda hataya düştüyse onu reddetmenin gerektiğini gösteren karinelerden, şahitlerden bir tanesidir.

8-   Şeyh’ul İslam el-Ensari el-Herevi (v. 481): Kısaca el-Herevi olarak bilinen bu zat, meşhur Hanbeli alimlerinden olup muhaddis ve zahiddir. Tasavvufla alakalı Menazil’us Sairin adlı eserin müellifidir. İbn’ul Kayyim (rh.a) bu eseri “Medaric’us Salikin” ismiyle şerh etmiştir. Yine kelam ehlinin yerilmesine dair “Zemm’ul Kelam” onun en meşhur eserlerinden birisidir. Bu alim, sıfatlarla alakalı tasnif ettiği ve Tevhidin Delilleri Hakkında Kırk Hadis zikrettiği “el-Erbeun fi Delail’it Tevhid” adlı eserinde 15. Bab olarak hadd meselesiyle alakalı müstakil bir başlık açmış ve şöyle isimlendirmiştir:


بَابُ إِثْبَاتِ الْحَدِّ لِلَّهِ عَزَّ وَجَلَّ “Allah Azze ve Celle için haddin isbatı babı”

Ardından buna delil olarak Müslim’in rivayet etmiş olduğu şu hadisi kendi isnadıyla rivayet etmektedir:


وَأَنْتَ الظَّاهِرُ فَلَيْسَ فَوْقَكَ شَيْءٌ، وَأَنْتَ الْبَاطِنُ فَلَيْسَ دُونَكَ شَيْءٌ

“Sen Zahir’sin Senin üstünde hiçbir şey yoktur, Sen Batın’sın Senin ötende hiçbir şey yoktur.” (Muslim, 2713)

Bu hadisin ilk kısmı Allahu Teala’nın uluvv sıfatına delalet etmektedir, çünkü Onun üstünde hiçbir şey olmadığını, Zahir yani en üstte olanın O olduğunu haber vermektedir. Uluvva ve Allahu Teala’nın mahlukatın üzerinde olduğuna delalet eden her nassın aynı zamanda Onun sınırına da delalet ettiğini daha önce zikretmiştik.

9-   Ebu’l Hasen ibn’uz Zaguni (v. 527): Hanbelilerin meşhurlarından olup fıkıh, usul, tarih ve diğer sahalarda tasnifleri bulunan bu alimin konuyla alakalı sözünü ed-Deşti “Onun el-İzah fi Usul’iddin adlı kitabında şu sözüne rasladım” diyerek şu şekilde nakletmektedir:


اعلم أن الدليل القاطع دل على وجود الباري، وثبوتِهِ ذاتاً بحقيقة الإثباتِ، وأنه لابُدَّ من فصل يكون بينه وبين خلقه، ويقتضي انفرادَهُ بنفسه، وهذا بعينه هو الحدُّ والنهايةُ، وإنما يَغْتَرُّ الأغمارُ الذين لا خِبْرَةَ عندهم بصعوبة إضافةِ الحدِّ والغَايَةِ والنهايةِ إليه تعالى، مع إقرارهم أنه متميزٌ بذاته، منفردٌ، مباين لخلقه، وهذا مُنَاقَضَةٌ منهم في العقيدة يُسْنِدُونَها إلى جهلٍ بالأمر، ووقُوفٍ مع الأُنسِ، وما هذا سبيلهُ لا يُعَوَّلُ على قائله، ولا يوثَقُ مِمَّنْ يرتكبُهُ

“Bil ki kat’i deliller Bari’nin (Yoktan var edenin) varlığına ve Zatı bakımından sübutuna hakiki bir isbatla delalet etmektedir. Keza Onunla yarattıkları arasında bir ayrımın kaçınılmaz olduğuna da delalet etmektedir. Bu da Onun kendi Nefsiyle tek başına olmasını gerektirmektedir. Bu ise haddin (sınırın) ve nihayetin (sonun) bizzat kendisidir. Bilgisiz, tecrübesiz birtakım acemiler, Onun Zatıyla ayrılmış, münferid, mahlukatından ayrı olduğunu kabul etmekle beraber Allahu Teala’ya hadd (sınır), gaye (bitim) ve nihayet (son) izafe etmenin zorluğundan dolayı aldanıyorlar. Bu, onların akide hususundaki bir tutarsızlığıdır ki onlar bunu mevzu hakkındaki cehaletlerine dayandırıyorlar…”

Bu ifadeler İbn’uz Zaguni’nin el-İzah fi Usul’iddin adlı eserinin 325-326. Sahifeleri arasında geçmektedir. Yalnız elimizdeki kitapta Deşti’nin nakletmediği bazı ibareler vardır ki onlar da müellif (rh.a)’ın Allah’ın uluvv sıfatını anlatırken kullandığı mümaset yani temas olmaksızın vs ibarelerdir. Bunlar, kendisiyle hak da batıl da kasdedilebilen ve çoğunlukla da batıl mana kasdedilen ifadeler olduklarından dolayı muhakkik alimler bu tip lafızları kullanmayı hoş görmemişlerdir. Hafız ed-Deşti bundan dolayı bu ifadeleri hazfetmiş olabilir veya kendi naklettiği nüshada gerçekten bu ibareler olmayabilir ilh. Doğrusunu Allah bilir.

İbn’uz Zaguni (rh.a) burada Allah’ın mahlukatından ayrı olduğuna iman etmekle beraber Onun hakkında hadd, gaye ve nihaye gibi tabirleri kullanmaktan çekinenlerin çelişkisine dikkat çekmekte ve bunu onların akide ilmindeki bilgisizliklerine ve tecrübesizliklerine bağlamaktadır. Zira daha önce de de belirttiğimiz gibi Allah’ın mahlukatından ayrı olduğunu kabul eden herkes zaten bu anlamda Allah’ın bir sınırı olduğunu kabul etmiştir. Mahiyetini kabul ettikleri bu hadd, sınır lafzını telaffuz etmemeleri işin hakikatini değiştirmez. Muhtemeldir ki çoğu kimse bu hususta sıfat inkarcısı Muattıla’nın –ki selef asrından sonra çoğunluk onlardadır!- baskısı ve tesiri altında hareket etmektedir, akide ilminde mütemekkin olmadıkları, inceliklere vakıf olmadıkları için bu tür lafızları kullanarak küfre veya bidate düşeceklerinden endişe etmektedir. Halbuki yukarda da nakledildiği üzere bu konularda bizden daha hassas olan selef imamları Ahmed, İshak ve İbn Mübarek ve de onlardan sonraki imamlar bu hadd kelimesini kullanmışlardır. Kitap ve sünnette geçmese dahi batıl mana içermeyen bu tarz kelimeler Allah hakkında kullanılabilir, ancak sıfat olarak kabul edilemez. Bu mesele ilerde tekrar ele alınacağı için bununla yetiniyoruz.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1762
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
10-   Ebu’l Ula el Hemedani (v. 569): Zehebi’nin tabiriyle imam, hafız, şeyhulislam ve Hemedan’ın tartışmasız şeyhidir. (Siyeru A’lam’in Nubela, 21/40) Ed-Deşti’nin naklettiğine göre “el-İtikad ala Mezheb’il İmam Ahmed” adlı eserinde şöyle demiştir:

إن الله على عرشه، وله حدٌّ


“Allah, Arşının üzerindedir ve Onun bir haddi, sınırı vardır.”

11-   Mahmud bin Ebi’l Kasım ed-Deşti (v. 665): İmam Zehebi, onun hal tercemesinden bahsettiği yerde onun alim ve zahid olduğunu, çokça emri bil maruf ve nehyi anil münker yaptığını hatta bundan dolayı sultanlarla dahi arasının açık olduğunu, yöneticilerden bağış ve hediye kabul etmediğini nakletmiştir. Meşhur el-Muhtare adlı hadis kitabının müellifi Ziya el Makdisi’nin de öğrencisi olan bu alimin biyografisini anlatırken şunları da zikretmiştir:


داعيةً إلى السُّنّة مجانِبًا للبِدْعة، يبالغ في الرّدّ على نُفاة الصّفات الخبريّة. وينال منهم سَبًّا وتبديعًا، وهم يرمونه بالتّجسيم. وكان بريئًا من ذلك رحمه الله

“O sünnete davet eden ve bidatten sakındıran birisi idi. Haberi sıfatları inkar edenleri reddetme hususunda mübalağa ederdi. Bundan dolayı da onların hakaretine ve bidatçılıkla itham etmelerine maruz kalırdı. Onlar onu tecsimle suçlardı. O ise bundan beridir. Allah ona rahmet etsin. (Amin)” (Tarih’ul İslam, 15/121 vd.)

Bu alim, bildiğimiz kadarıyla sahasında ferd bir eser telif ederek ismini şu şekilde koymuştur:


 إِثْبَاتِ الْحَدِّ للهِ عَزَّ وَجَلَّ وَبِأَنَّهُ قَاعِدٌ وَجَالِسٌ عَلَى عَرْشِه

“Allah için haddin isbatı ve Onun Arş’ının üzerine oturuyor oluşu”

Bu eserde alimlerden haddin isbatına dair nakledilen görüşleri bir araya getirmiştir ki bunların birçoğunu bu kitaptan da istifade ederek nakletmiş bulunuyoruz. Ayrıca kitabın isminden de anlaşılacağı üzere bu zat, istivanın culus veya kuud yani oturma manasında olduğunu savunmuş ve buna delalet eden birtakım nakilleri sözkonusu risalede bir araya getirmiştir. Yalnız bu kitapta Hafız ed-Deşti (rh.a) haddi Allah’ın bir sıfatı olarak değerlendirmiştir ki, bununla haddin içerdiği uluvv, fevkiyet gibi nasslarda geçen manaları değil de bizzat hadd lafzının kendisini kasdetmişse bu hatadır. Zira yukarda İbn Teymiyye’den de nakledildiği üzere Ehli sünnet haddi Allah’ın bir sıfatı olarak kabul etmez. Bunu ancak Allah hakkında haber vermek için kullanırlar. Haber babı, sıfatlar babından daha geniştir ve Allahu Teala hakkında nasslarda geçmeyen ifadelerle de haber verilebilir. Sıfatların ise bizzat Kuran ve Sünnette geçen şeyler olması gerekir, zira sıfatlar da isimler gibi tevkifidir yani nassa dayalıdır. İşte buraya kadar naklettiklerimiz Şeyhulislam İbn Teymiye’den önce Allah’a hadd, sınır nisbet eden bir kısım selef ve halef alimlerinin sözleridir. Bu alimlerin bir çoğunun biyografisi ve de sıfatlar bahsiyle, uluvv ve istiva ile alakalı sözleri Türkçe’de de mevcut olan İmam Zehebi’nin el-Uluvv muhtasarında geçmektedir, oraya da müracaat edilebilir.

12-    İmaduddin el-Vasiti (v. 711): Bu zat, Şafii mezhebine mensup bir mutasavvıf iken Şam’a gelerek İbn Teymiye’nin öğrencisi olmuş ve Hanbeli mezhebine intisap ederek bidat ehline reddiyelerde bulunmaya başlamıştır. Sözkonusu hadd meselesinde en-Nasihatu fi Sifat’ir Rabb adlı eserinde Arş’a istivayı, istila; Allah’ın fevkiyyetini, üstte oluşunu da mertebece üstte oluşu olarak izah eden batıl ehlini reddettikten sonra şöyle demektedir:


فَنَحْنُ أَشَدُّ النَّاسِ هَرَبًا مِنْ ذَلِكَ، وَتَنْزِيهًا لِلْبَارِي تَعَالَى عَنِ الْحَدِّ الَّذِي يَحْصُرُهُ فَلَا يُحَدُّ بِحَدٍّ يَحْصُرُهُ بَلْ بِحَدٍّ تَتَمَيَّزُ بِهِ عَظَمَةُ ذَاتِهِ عَنْ مَخْلُوقَاتِهِ


“Bizler, insanlar arasında bundan en şiddetli kaçınan ve Bari Teala’yı da Onu sınırlandıran bir sınırdan en çok tenzih eden kimseleriz. O, Kendisini kuşatan bir sınırla sınırlandırılamaz; bilakis Zatının azametini mahlukatından ayrıştıran bir sınırla sınırlanır.” (en-Nasihatu fi Sifat’ir Rabb, sf 20)

Böylece hadd/sınır meselesinde özet bir kavil zikretmekte ve Ehli sünnet nezdinde nefyedilen sınır ile kabul edilen sınırın farkını veciz bir şekilde ortaya koymaktadır. Bunlar, esasında aşağıda zikredeceğimiz haddi/sınırı nefyeden kavillerin de açıklamasını teşkil etmektedir.

13-   İbn Teymiyye (v. 728): Şeyhulislam’ın seleften gelen hadd hakkındaki ibarelere yaptığı izahları ve bunu Allah hakkında isbat edişi üzerinde yukarda yeterince durduk. Bundan sonraki bölümlerde de ondan nakiller yapmaya devam edeceğimiz için burada onun kavillerini tekrar etmeye lüzum görmüyoruz.

14-   İbn Ebi’l İzz (v. 792): Bu zat, Tahavi’nin akide metnine yazmış olduğu şerhte bu meseleyi ele almış ve çoğu meselede yaptığı gibi bu konuyu da ifrat ve tefritten uzak, anlaşılır bir şekilde ortaya koymuştur. O (rh.a) Tahavi (rh.a)’ın "O, sınırlardan ve nihaî noktalardan yüce ve münezzehtir. Erkân, organ ve araçlardan münezzehtir. Altı cihet -sonradan yaratılmış diğer mahlukat gibi-  O’nu ihata etmez." İfadelerini şerh ettiği yerde şöyle demektedir:
“Tahâvî’nin -Allah ona rahmet etsin- bu ifadelerini açıklamaya geçmeden önce bir mukaddimede bulunmak istiyorum. O da şudur: Bu gibi lafızların kullanılması hususunda insanların üç farklı görüşü vardır:

Bir kesim bunları kabul etmez. Bir başka kesim kabul eder, bir diğeri ise konu ile ilgili etraflı açıklamalarda bulunur. Bunlar ise selef’e tabi olanlardır. O bakımdan bu lafızları kullanan bunlarla neyi kastettiğini açıklamadan benimsemediklerini, onlarla neyi nefyettiğini belirtmeden nefyetmediklerini görüyoruz.

Çünkü müteahhirûn nezdinde bu lafızların terim manalarında bir çeşit kapalılık ve müphemlik ortaya çıkmıştır. Diğer terimsel lafızlarda olduğu gibi. Çünkü onların hepsi bu gibi terimleri lafzi manalarında kullanmamaktadırlar.

Bu lafızları kabul etmeyenler bunlarla hakkı da batılı da nefyedebilmekte ve bunları kabul edenlerden benimsemedikleri görüşleri böylelikle nakletmektedirler.

Bu lafızları kabul edenlerin bazılarının kastettiği anlam çerçevesinde ise selef’in görüşüne muhalif Kitabın ve mizan’ın (sağlıklı ölçülerin) delil teşkil ettiği hususlara muhalif batıl bir anlama sokabilmektedirler. Halbuki bu hususta ne Kitapta, ne de sünnet’te bunların nefyedilmelerine de, isbat (kabul) edilmelerine dair de bir şey varid olmamıştır.

Bizim Allahu Teâla’yı, kendisinin ve Rasûlünün nitelendirmediği vasıflar ile nefy ya da isbat (olumlu ya da olumsuz olarak vasfetme) hakkımız yoktur. Çünkü bizler ancak tabî kimseleriz, bid’atçi kimseler değiliz.

O halde bu hususta yani sıfatlar meselesinde konunun iyice tetkik edilmesi gerekir. Allah ve Rasûlünün sabit olarak belirttiklerini biz de kabul ederiz. Allah ve Rasûlünün nefyettiklerini biz de nefyederiz. Nefy ve isbat hususunda nass ile varid olmuş lafızlara bağlı kalarak, Allah ve Rasûlünün isbat ettiği lafız ve manaları biz de kabul ederiz, onların nass’larının reddettikleri lafız ve manaları da reddederiz.
 
Nefyleri de, isbatları da varid olmamış lafızlara gelince, bu lafızları kullananların maksadı incelenmeden mutlak olarak kullanılmazlar. Eğer maksat doğru ise kabul edilir. Şu kadar var ki, bu maksatları nasslarda varid olmuş lafızlarla ifadelendirmek ve gerek olmadıkça mücmel (kapalı) lafızlar kullanma yoluna gitmemek gerekir.

Bu lafızlar kullanılacak olursa, onlarla beraber maksadın ve gereğin ne olduğunu açıklayan karinelerle birlikte kullanılmalıdır. Mesela eğer bu hitaplar kullanılmayacak olursa, maksadın tam anlamıyla ifade edilememesi gibi bir durum söz konusu ise, bu gibi lafızları kullanma yoluna gidilebilir.

Tahâvî -Allah ona rahmet etsin- buradaki ifadeleriyle Müşebbihe’nin görüşlerini reddetmek istemiştir. Şüphesiz ki Allah bir cisimdir, O’nun cüssesi ve organları vardır ve buna benzer kanaatler ileri süren Davud el-Cevaribî ve benzerlerinin görüşlerini reddetmektedir. Yüce Allah böylelerinin söylediklerinden alabildiğine yücedir.

Burada Tahâvî’nin nefy’den kastettiği mana, doğrudur. Ancak ondan sonra gelen bir takım kimseler bu nefylerinin genel çerçevesine hak ve batıl olan şeyleri de sokmuşlardır. Bundan dolayı bu hususun açıklanmaya ihtiyacı vardır. Şöyle ki: Selef, insanların Yüce Allah’ın haddini (sınırını, tanımını) bilemeyeceklerini ve O’nun sıfatlarından hiçbirisini aynı şekilde sınırlandıramayacaklarını ittifakla kabul etmişlerdir.

Ebu Davud et-Tayalisî der ki: Süfyan, Şu’be, Hammad b. Zeyd, Hammad b. Seleme, Şerik ve Ebu Avane ne bir had’den söz ederler, ne benzetirler, ne temsil ederlerdi. Onlar hadisi rivayet ederler ve: Nasıl? demezlerdi. Onlara soru sorulacak olursa, bu hususta bildikleri sağlam rivayetlerle cevap verirlerdi. Nitekim ileride Tahavî’nin: "O mahlukatını kendisini kuşatabilmekten yana aciz bırakmıştır" ifadeleri açıklanırken bu husus bir daha ele alınacaktır.

Böylelikle onun maksadının şu olduğu anlaşılmaktadır: Yüce Allah herhangi bir kimse tarafından sınırlarıyla kuşatılmaktan yüce ve münezzehtir. Yoksa bu; O, mahlukatından ayrı değildir, onlardan ayrı bir varlık ve onlardan farklı değildir, manasına kullanılmamıştır.”

Şeyh (rh.a)’ın buraya kadarki açıklamaları Türkçe tercümede de mevcuttur. Oradan bakılabilir. Türkçe’deki tercüme muhtasar veya mühezzeb olduğu için kitabın tamamı tercüme edilmemiştir. Lakin Tahavi şerhini tehzib edenler bu aşağıda nakledeceğimiz bölüm gibi faydalı yerleri niye çıkartmışlardır bilmiyoruz. Şimdi Şeyh (rh.a) yukardaki sözlerinin devamında Abdullah ibn’ul Mubarek’in “Rabbimizi hadd, sınır ile tanırız” mealindeki sözünü naklettikten sonra şöyle demektedir:


وَمِنَ الْمَعْلُومِ أَنَّ الْحَدَّ يُقَالُ عَلَى مَا يَنْفَصِلُ بِهِ الشَّيْءُ وَيَتَمَيَّزُ بِهِ عَنْ غَيْرِهِ، وَاللَّهُ تَعَالَى غَيْرُ حَالٍّ فِي خَلْقِهِ، وَلَا قَائِمٍ بِهِمْ، بَلْ هُوَ الْقَيُّومُ الْقَائِمُ بِنَفْسِهِ، الْمُقِيمُ لِمَا سِوَاهُ. فَالْحَدُّ بِهَذَا الْمَعْنَى لَا يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ فِيهِ مُنَازَعَةٌ فِي نَفْسِ الْأَمْرِ أَصْلًا، فَإِنَّهُ لَيْسَ وَرَاءَ نَفْيِهِ إِلَّا نَفْيُ وُجُودِ الرَّبِّ وَنَفْيُ حَقِيقَتِهِ. وَأَمَّا الْحَدُّ بِمَعْنَى الْعِلْمِ وَالْقَوْلِ، وَهُوَ أَنْ يَحُدَّهُ الْعِبَادُ، فَهَذَا مُنْتَفٍ بِلَا مُنَازَعَةٍ بَيْنَ أَهْلِ السُّنَّةِ.

“Bilindiği üzere, hadd yani sınır; bir şeyin diğerlerinden ayrıldığı ve ayırd edildiği şeye denilir. Allahu Teala ise mahlukatına hulul etmiş değildir, onlarla kaim de değildir. Bilakis O, Kayyum olup kendi nefsiyle kaim’dir. Diğerlerini de ikame eden, ayakta tutandır. İşte bu manadaki hadd, sınır; kendisi hakkında asıl itibariyle ihtilaf edilmesi caiz olmayan bir husustur. Zira sınırı nefy etmenin ötesinde Rabb’in varlığını ve hakikatini nefyetmekten başka bir şey yoktur. İlim ve söz anlamındaki hadd, sınır ki bundan kasıd kullarının Ona sınır tayin etmesidir (veya Onu sınırlandırmalarıdır); bu da Ehli sünnet arasında ihtilafsız olarak nefyedilmiş yani inkar edilmiştir.” (Şerhu Akidet’it Tahaviyye, 1/260-264, Thk: Arnavut)

Ardından Sehl bin Abdillah et-Tusteri’nin haddi nefyeden bir sözünü nakletmektedir ki bunu inşallah bir sonraki bölümde zikredeceğiz.

Böylece Tahavi şarihi, bir açıdan şu ana kadar nakletmiş olduğumuz hususları da özetlemiş olmaktadır. Onun da zikrettiği gibi müteahhirundan bazı kimselerin yaptığı şekilde tafsilata gitmeksizin Allah hadden, sınırdan münezzehtir şeklinde haddi mutlak anlamda nefyetmek hatta sınırdan bahsedenleri inkar etmek, bidatçılıkla suçlamak doğru bir yaklaşım değildir. Selef, sınırı mutlak anlamda nefyetmedikleri gibi onu kabul ederken de sahih manasını yani Allah’ın mahlukatından ayrı oluşu gibi manaları kasdederek kabul etmişlerdir. Zira şarihin de belirttiği gibi bunu kabul etmemek, bir yerde Allah’ın varlığını inkar etmek manasındaki mutlak tatille, bir başka deyişle ateizmle aynı kapıya çıkmaktadır. Nefyettikleri zaman ise mahlukatın Allah’ı sınırlandırması ve kuşatmasını veyahut da Onun sınırının mahiyetine vakıf olmaları manasında nefyetmişlerdir ki Allah bu ikisinden de münezzehtir. Kitap ve sünnette geçmeyen diğer bütün lafızlar hakkındaki kaide de bu şekildedir, yani nefyederken yahut isbat ederken tafsilata gitmektir. Aksi takdirde Allah hakkında sabit olan bir şeyi nefyetmek veyahut da sabit olmayan bir hususu kabul etmek gibi batıllar neşet edebilir. Allah korusun amin.

15-    Süleyman bin Sehman en-Necdi (v. 1349): Necdin en meşhur alim ve davetçilerinden olan bu zat Müteahhir dönem Hanbeli ulemasından olan Şemsuddin es-Sefarini (v. 1188)’in akideyle alakalı telif ettiği nazmında ve bu nazma yapılan şerhlerde geçen bazı Ehli sünnete muhalif lafızları ele aldığı ve de bunlara tenkidler yönelttiği risalesinde Sefarini’nin nazmındaki şu sözüne ve nazım şarihlerinden birinin benzer sözlerine itirazda bulunmaktadır:


سبحانه قد استوى كما ورد ... من غير كيف قد تعالى أن يحد

O, her noksanlıktan münezzeh olan, (nasslarda) varid olduğu üzere istiva etmiştir,
Keyfiyet olmaksızın, O sınırlanmaktan da münezzeh ve yücedir.

Bu tarz sözlerle her ne kadar Allahu Teala’nın mahlukatı tarafından kuşatılmayacağı gibi sahih manaların kasdedildiği söylense bile bidat ehlinden bir çoğunun bununla Allah’ın  mahlukatından ayrı olmadığı, Arşının üzerinde olmadığı gibi şeylerin kasdetmesinden dolayı bu lafzın böyle mutlak bir şekilde kullanılmasının hata olduğunu belirtmekte ve ardından yukarda nakletmiş olduğumuz selef imamlarına ait haddi isbat eden kavilleri zikretmektedir. (Tenbihu Zevil Elbab’is Selime, sf 40-49)

İşte bunlar, seleften ve halefin hayırlılarından, seçkinlerinden 15 adet alimin Allah Subhanehu hakkında haddi/sınırı isbat eden sözleridir. Onlar, Allah’ın mahlukatından ayrı olarak Arşının üzerinde oluşunu, mahlukatından hiç bir şeye hulul etmediğini ifade etmek amacıyla bu sözü bir sıfat olarak değil de, haber verme babından zikretmişlerdir. Burada zikrettiklerimiz, sadece Allah hakkında hadd işbat eden en açık kavillerden derlenmiştir. Yoksa bu husustaki rivayetleri razı olarak kitaplarına alan her alimin ismi de bu meyanda zikredilebilir ki rivayetlerin kaynaklarını zikrederken bunların hangi alimler olduğu da açığa çıkmıştır. Keza sözlerinde buna dair işaret bulunan başka alimler de bu babta zikredilebilir. Lakin biz en sarih kavilleri zikrettik ki o kavillerde Allah'ı mahlukattan ayıran bir sınır olduğuna dair açık akli ve nakli deliller de bulunmaktadır, bunlar akıl sahipleri için vafi ve kafidir. Yeri gelmişken belirtelim ki burada ismi geçen alimlerin bunun haricindeki başka konularda hataları sözkonusu olabilir ki Allah Subhanehu dışında hatadan münezzeh kimse yoktur. Lakin bu zikrettiğimiz kaviller ise Ehli sünnetin menhecine uygun olarak söylenmiş sözlerden ibarettir. Bundan sonraki bölümde de inşallah alimlerden haddi nefyeden bazı sözleri nakledeceğiz ve –her ne kadar şimdiye kadar nakledilenlerden bununla ne tür bir nefyin kasdedildiği az çok anlaşılmış olsa da- meseleyi iyice pekiştirmek babından bu sözlerle neyin kasdedildiğini ortaya koymaya çalışacağız inşallah.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1762
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Allahu Teala’dan haddi nefyeden alimler ve bu nefyin sebebleri:

1-   Ahmed bin Hanbel (v. 241): Yukarda Allahu Teala hakkında haddi isbat eden sözlerini naklettiğimiz İmam Ahmed (rh.a)’dan haddi nefyeden sözler de varid olmuştur. Şimdi bunları nakletmek istiyoruz:

İbn Batta’nın isnadıyla beraber naklettiğine göre, Kur’an’ın Allah kelamı oluşu ve sair konular hakkında konuştuktan sonra sözlerinin devamında şöyle demiştir:


لَمْ يَزَلِ اللَّهُ عَالِمًا مُتَكَلِّمًا يُعْبَدُ بِصِفَاتِهِ غَيْرِ مَحْدُودَةٍ وَلَا مَعْلُومَةٍ، إِلَّا بِمَا وَصَفَ بِهِ نَفْسَهُ سَمِيعًا، عَلِيمًا، غَفُورًا، رَحِيمًا، عَالِمَ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ، عَلَّامَ الْغُيُوبِ، فَهَذِهِ صِفَاتُ اللَّهِ وَصَفَ بِهَا نَفْسَهُ، لَا تُدْفَعُ وَلَا تُرَدُّ، وَهُوَ عَلَى الْعَرْشِ بِلَا حَدٍّ، كَمَا اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ كَيْفَ شَاءَ، الْمَشِيئَةُ إِلَيْهِ وَالِاسْتِطَاعَةُ إِلَيْهِ {لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ} [الشورى: 11]، لَا تَبْلُغُهُ صِفَةُ الْوَاصِفِينَ، وَهُوَ كَمَا وَصَفَ نَفْسَهُ

“Allah, daima Alim’dir, Mütekellimdir (konuşma sıfatına sahiptir). Ona mahdud/sınırlı olmayan ve kendi nefsini vasfettiği Semi’ (her şeyi işiten), Alim (her şeyi bilen), Gafur (günahları bağışlayan), Rahim (rahmet eden), Alim’ul Gaybi ve’ş Şehade (görülmeyeni ve görüleni bilen), Allam’ul Guyub (görülmeyenleri bilen) gibi sıfatları müstesna, bilinmeyen sıfatlarıyla ibadet edilir. Bunlar, Allah’ın kendisini vasfettiği sıfatlarıdır ve de bunlar inkar ve reddedilmez. O, bir hadd (sınır) olmaksızın Arş’ın üzerindedir. Nitekim Arş’a dilediği şekilde istiva etmiştir. Meşiet (dileme) ve istitaat (güç yetirme) de Ona aittir. ‘Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O, Semi’dir. Basir’dir.’ (Şura: 11) Vasfedenlerin sıfatlandırması Ona erişemez, bilakis O, kendisini vasfettiği gibidir.” (el-İbanet’ul Kubra, 6/33-34)
Yine İbn Batta’nın isnadıyla naklettiğine göre İmam Ahmed, Allahu Teala’nın birtakım isim ve sıfatlarından bahsettikten sonra şöyle demiştir:


هَذِهِ صِفَاتُ اللَّهِ وَأَسْمَاؤُهُ، وَهُوَ عَلَى الْعَرْشِ بِلَا حَدٍّ، وَقَالَ: {ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ} [الأعراف: 54] كَيْفَ شَاءَ؛ الْمَشِيئَةُ إِلَيْهِ وَالِاسْتِطَاعَةُ. وَ {لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ} [الشورى: 11]، كَمَا وَصَفَ نَفْسَهُ سَمِيعٌ بَصِيرٌ بِلَا حَدٍّ وَلَا تَقْدِيرٍ

“İşte bunlar Allah’ın sıfatları ve isimleridir. O, bir hadd (sınır) olmaksızın Arş’ın üzerindedir. ‘Sonra Arş’a istiva etti’ (Araf: 54) Dilediği şekilde. Meşiet (dileme) ve istitaa (güç yetirme) de Ona aittir. ‘Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O, Semi’dir. Basir’dir.’ (Şura: 11) O, kendisini vasfettiği gibi sınırsız ve ölçüsüz, miktarsız olarak Semi’(her şeyi işiten)dir. Basir’(her şeyi gören)dir.”  (el-İbanet’ul Kubra, 7/326-327)

İbn Teymiye’nin zikrettiğine göre Hallal ise isnadıyla ondan şunu nakletmiştir:


أخبرني عبيد الله بن حنبل حدثني أبي حنبل بن إسحاق قال قال عمي نحن نؤمن بأن الله تعالى على العرش كيف شاء وكما شاء بلا حد ولا صفة يبلغها واصف أو يحده أحد فصفات الله له ومنه وهو كما وصف نفسه لاتدركه الأبصار بحد ولا غاية وهو يدرك الأبصار وهو عالم الغيب والشهادة علام الغيوب ولا يدركه وصف واصف وهو كما وصف نفسه ليس من الله تعالى شيء محدود ولا يبلغ علم قدرته أحد غلب الأشياء كلها بعلمه وقدرته وسلطانه لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ {11} [الشورى 11] وكان الله تعالى قبل أن يكون شيء والله تعالى الأول وهو الآخر ولا يبلغ أحد حد صفاته والتسليم لأمر الله والرضا بقضائه نسأل الله التوفيق والسداد إنه على كل شيء قدير

“(…) Hanbel bin İshak şöyle demiştir: Amcam (yani İmam Ahmed) şöyle dedi: Biz, Allah’ın dilediği keyfiyette ve dilediği şekilde, vasfedenin ulaşabileceği bir sıfat veya kimsenin sınırlandırabileceği bir sınır olmaksızın Arş’ın üzerinde olduğuna iman ederiz. Allah’ın sıfatları Ona aittir ve Ondandır. O, kendi nefsini vasfettiği gibidir. Gözler Onu, bir sınır ve nihai nokta üzere idrak edemez. O, gözleri idrak eder. O, gaybı da şehadeti de bilendir. Gaybları bilendir. Vasfedenin vasıflandırması Onu idrak edemez. O, kendi nefsini vasfettiği gibidir. Ondan olan mahdud/sınırlı bir şey yoktur. Onun kudretinin bilgisine kimse ulaşamaz. O, ilmiyle, kudretiyle, saltanatıyla bütün şeylere galip olmuştur. ‘Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O, Semi’dir. Basir’dir.’ (Şura: 11) Hiçbir şey yokken O vardı. Allahu Teala Evvel’dir, Ahir’dir. Hiç kimse Onun sıfatlarının sınırına vakıf olamaz.  Allah’ın emrine teslimiyet ve kazasına rıza! Allah’tan muvaffakiyet ve doğruluk dileriz. O, her şeye kadirdir. ”

İbn Teymiyye (rh.a) bu rivayeti zikrettikten sonra şöyle demektedir:


فنفى في هذا الكلام كله أن يكون وصف العباد أو حد العباد يبلغه أو يدركه كما لاتدركه أبصارهم

“O, bütün bu sözlerinde kulların vasıflandırmasının veya sınırlandırmasının Ona erişmeyeceğini veya Onu idrak etmeye yetmeyeceğini ifade etmektedir, tıpkı onların bakışlarının Onu idrak edemeyeceği gibi…”

Yani burada nefyedilen sınır, kulların ilminin ihata edebileceği bir sınırdır. Zira Allah’ın zatının ve sıfatlarının sınırını, Ondan başka hiç kimse bilemez.
Yine Hanbel’den nakledildiğine göre Ahmed, sıfatlar hakkında şöyle demiştir:


والتحديد في هذا بدعة والتسليم لله بأمره بغير صفة ولا حد إلا ما وصف به نفسه

“Bunlarda sınırlandırmaya gitmek bidattir, Allah’ın kendisini vasfettikleri haricinde bir sıfat ve sınır vermeksizin Allah’ın emri üzere Ona teslim olmak gerekir.”

Yine aynı sözün devamında ise şöyle demektedir:


لايصفه الواصفون ولا يحده أحد تعالى الله عما يقول الجهمية والمشبهة

“Hiçbir vasıflayıcı Onu vasfedemez, hiçbir sınırlandırıcı Onu sınırlandıramaz. Allah, Cehmiye’nin de Müşebbihe’nin de söylediklerinden yücedir.”
Yine Hanbel’in naklettiğine göre şöyle demiştir:


قلت له والمشبهة مايقولون قال من قال بصر كبصري ويد كيدي وقال حنبل في موضع آخر وقدم كقدمي فقد شبه الله تعالى بخلقه وهذا يحده وهذا كلام سوء وهذا محدود والكلام في هذا لا أحبه قال عبد الله جردوا القرآن وقال النبي صلى الله عليه وسلم يضع قدمه نؤمن به ولا نحده و نرده على رسول الله صلى الله عليه وسلم بل نؤمن به

"Ben ona dedim ki: Bu Müşebbihe ne diyorlar? Dedi ki: Her kim benim görmem gibi bir görme, benim elim gibi bir el –Hanbel başka bir yerde diyor ki- benim ayağım gibi bir ayak derse Allahu Teala’yı mahlukatına benzetmiş olur. İşte böyle biri Ona sınır tayin etmiş olur. Bu, kötü bir sözdür, bu sınırlandırılmış bir şey (hakkında bahsetmek)dir. Bu husustaki sözler hoşuma gitmiyor. Abdullah dedi ki: Onlar Kur’an’dan sıyrılıp çıktılar. Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) O, ayağını (cehenneme) koyar, buyurdu. Biz ona iman ederiz, ona bir sınır çizerek Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’i reddetmeyiz, bilakis Ona iman ederiz.”

İmam Ahmed’in bu sözlerinde bilhassa Allah’ın zatına ve sıfatlarına kendi görüşlerine göre bir sınır yani keyfiyet tayin etmeye kalkan Müşebbihe fırkasına ve Ehli sünneti Allahın sıfatlarını kabul ettiklerinden dolayı Allah’a sınır ve keyfiyet vermekle suçlayan Cehmiye fırkasına reddiye olduğu açıkça görülmektedir. Yani burada nefyedilen sınır aslında keyfiyettir desek yanlış olmaz. Nitekim, İbn Teymiye, bütün bunları naklettikten sonra şöyle demektedir:


فهذا الكلام من الإمام أبي عبد الله أحمد رحمه الله يبين أنه نفى أن العباد يحدون الله تعالى أو صفاته بحد أو يُقدِّرون ذلك بقدر أو أن يبلغوا إلى أن يصفوا ذلك وذلك لا ينافي ما تقدم من إثبات أنه في نفسه له حد يعلمه هو لا يعلمه غيره أو أنه هو يصف نفسه وهكذا كلام سائر أئمة السلف يثبتون الحقائق وينفون علم العباد بكنهها كما ذكرنا من كلامهم في غير هذا الموضع ما يبين ذلك وأصحاب الإمام أحمد منهم من ظن أن هذين الكلامين يتناقضان فحكي عنه في إثبات الحد لله تعالى روايتين وهذه طريقة الروايتين والوجهين ومنهم من نفى الحد عن ذاته تعالى ونفى علم العباد به كما ظنه موجَبُ ما نقله حنبل وتأول ما نقله المروذي والأثرم وأبو داود وغيرهم من إثبات الحد له على أن المراد إثبات حد للعرش ومنهم من قرر الأمر كما يدل عليه الكلامان أو تأول نفي الحد بمعنى آخر والنفي هو طريقة القاضي أبي يعلى أولاً في المعتمد وغيره فإنه كان ينفي الحد والجهة وهو قوله الأول

“İşte bu sözler, İmam Ebu Abdillah Ahmed (rh.a)’a aittir. O, kulların Allah’a veya sıfatlarına sınır tayin etmesini veya bunlara bir ölçü belirlemelerini veyahut da bunları (kendi anlayışlarına göre) vasfedecek hale gelmelerini inkar etmiştir. Bunlar, daha önce geçen Allah’ın ancak kendisinin bildiği, Ondan başkasının bilmediği veya bizzat kendisinin vasfettiği bir sınırının isbatına dair hususlarla çelişmez. Hakikatleri isbat eden ve kullarının bunların künhüne vakıf olamayacağını ifade eden diğer selef imamlarının sözleri de böyledir. Nitekim, biz bundan başka yerlerde bunu açıklayıcı hususları zikretmiştik. İmam Ahmed’in ashabından (haddi nefyeden ve isbat eden) bu iki tür sözün birbiriyle çeliştiğini zannedenler olmuş ve onlar Ahmed’den Allahu Teala’ya hadd/sınır isbat edilmesi hususunda iki görüş olduğunu nakletmişlerdir. Nitekim (Ebu Ya’la’ya ait) er-Rivayeteyn ve’l Vecheyn adlı eserde takip edilen yol budur. Keza onlardan Allah’ın zatı hakkında haddi, sınırı nefyedenler ve kulların bu hususta bilgi sahibi olmasını nefy edenler olmuştur. Nitekim, Hanbel’in naklettiklerinin gereğinin bu olduğunu zannederek Merruzi, Esrem, Ebu Davud ve başkalarının Allah hakkında hadd isbatına dair naklettiklerini, bu rivayetlerde kasdedilenin Arş için hadd, sınır tayini olduğu yönünde tevil edenler böyledir. Yine onlardan bu iki sözün delalet ettiği şekilde meseleyi karara bağlayanlar olduğu gibi haddin nefyedilmesini başka bir manaya tevil edenler de olmuştur. Haddin nefyedilmesi ilk zamanlar Kadı Ebu Ya’la’nın da el-Mu’temed ve başka eserlerinde takip ettiği yoldu, O,  (Allah hakkında) hadd ve ciheti nefyediyordu. Bu ise onun önceki görüşüdür.”
Ardından el-Kadi’nin ilk zamanlar hadle alakalı rivayetleri, Allah’ın zatına değil de Arş’a hamlettiğini lakin daha sonra bu görüşünden döndüğünü kendi kitaplarından nakillerle açıklamaktadır. Kadı Ebu Ya’la’nın haddi kabul ettiği görüşlerini yukarda nakletmiştik.

(Bu naklettiklerimiz Beyanu Telbis’il Cehmiyye, 2/621-629 ve 3. Cildin baş taraflarında geçmektedir.)

Görüldüğü üzere İmam Ahmed’in haddi nefyeden sözleri haddin mahiyetinin kullar tarafından bilinemeyeceğini ifade etmekte ve bunu bilmeleri mümkün olmadığı halde Allah’ın zatına ve sıfatlarına sınır tayin etmeye kalkan Müşebbihe fırkasını reddetmektedir. Yoksa, İmam Ahmed’in ve diğer imamların Allah’ın mahlukatından ayrı oluşu manasında bir sınırı olduğunu ifade ettikleri sabittir. Müteahhirundan bazılarının zannettiği gibi bu iki rivayet birbiriyle çelişmez. Keza haddi isbat eden rivayetler- yukarda geçtiği üzere- Arş’a hamledilemeyecek kadar açıktır. Mesela –yukarda geçtiği üzere- Ebu Davud, İmam Ahmed’den şunu nakletmiştir: “Ahmed bin Hanbel’e … (Bir adam) gelerek ona şöyle dedi: Allah Tebareke ve Teala’nın haddi var mıdır? O, evet, onu Ondan başka kimse bilmez, dedi.” Böylece nefyedilen şeyin haddin kendisi değil, ilmi olduğu yani kulların Allah’ın haddini, sınırını bilmeyecekleri ve bunu kendi kafalarına göre tayin edemeyeceklerinin ifade edildiği açıkça ortaya çıkmaktadır.

2-   Ebu Davud et-Tayalisi (v. 204) ve seleften bir cemaat:
Beyheki’nin isnadıyla naklettiği habere göre, Müsned sahibi muhaddis et-Tayalisi, bu hususta kendisinin ve selef imamlarının görüşünü şu şekilde ifade etmektedir:


كَانَ سُفْيَانُ الثَّوْرِيُّ وَشُعْبَةُ وَحَمَّادُ بْنُ زَيْدٍ وَحَمَّادُ بْنُ سَلَمَةَ وَشَرِيكٌ وَأَبُوعَوَانَةَ لَا يُحِدُّونَ وَلَا يُشَبِّهُونَ وَلَا يُمَثِّلُونَ، يَرْوُونَ الْحَدِيثَ لَا يَقُولُونَ كَيْفَ، وَإِذَا سُئِلُوا أَجَابُوا بِالْأَثَرِ. قَالَ أَبُو دَاوُدَ: وَهُوَ قَوْلُنَا.

“Sufyan es-Sevri, Şu’be, Hammad bin Zeyd, Hammad bin Seleme, Şerik ve Ebu Avane (sıfatlar konusunda) ne sınırlandırma, ne teşbih ne de temsil yapmazlardı. Hadisi rivayet ederler ve ‘nasıl’ demezlerdi. Kendilerine bir şey sorulunca da eserle, rivayetle cevap verirlerdi. Ebu Davud diyor ki: Bizim görüşümüz de budur.” (Beyheki, el-Esma ve’s Sifat, no: 901)

-Allah affetsin- Beyheki, İbn Mübarek’in kavlini naklettiği yerin bir öncesinde bunu naklederek haddi ve ciheti nefyetmeye çalışsa da imamların bu sözü hangi maksatla söyledikleri sözü inceleyen herkes nezdinde açıktır. Bu imamlar, teşbih ve temsili, Allah’ın zatının ve sıfatlarının mahlukata benzetilmesini, keza tekyifi yani Allah’ın sıfatlarının keyfiyetinin araştırılmasını inkar etmişler ve sınırlandırmayı da aynı siyakta nefyetmişlerdir. Bu, tıpkı İmam Ahmed’in yukarda geçen sözleri gibidir. Bundan dolayı, Tahavi şarihi- yukarda geçtiği üzere- Ebu Davud’un bu sözünü nakletmeden önce şöyle demiştir: “Selef, insanların Yüce Allah’ın haddini (sınırını, tanımını) bilemeyeceklerini ve O’nun sıfatlarından hiçbirisini aynı şekilde sınırlandıramayacaklarını ittifakla kabul etmişlerdir. “ Yoksa bu sözden onların –velev ki Allah’ın mahlukatından ayrı olması manasında da olsa- sınırı bütünüyle nefyettikleri çıkmaz.

3- Sehl bin Abdillah et-Tusteri  (v. 283):
İmam Berbehari başta olmak üzere bir çok meşhur alimin hocası olan bu zühd ehli imam, Kuşeyri’nin isnadıyla naklettiğine göre şöyle demektedir:


سَمِعْتُ الشَّيْخَ أَبَا عَبْدِ الرَّحْمَنِ السُّلَمِيَّ، سَمِعْتُ مَنْصُورَ بْنَ عَبْدِ اللَّهِ، سَمِعْتُ أَبَا الْحَسَنِ الْعَنْبَرِيَّ، سَمِعْتُ سَهْلَ بْنَ عَبْدِ اللَّهِ التُّسْتَرِيَّ يَقُولُ، وَقَدْ سُئِلَ عَنْ ذَاتِ اللَّهِ فَقَالَ: ذَاتُ اللَّهِ مَوْصُوفَةٌ بِالْعِلْمِ، غَيْرُ مُدْرَكَةٍ بِالْإِحَاطَةِ، وَلَا مَرْئِيَّةٍ بِالْأَبْصَارِ فِي دَارِ الدُّنْيَا، وَهِيَ مَوْجُودَةٌ بِحَقَائِقِ الْإِيمَانِ، مِنْ غَيْرِ حَدٍّ وَلَا إِحَاطَةٍ وَلَا حُلُولٍ، وَتَرَاهُ الْعُيُونُ فِي الْعُقْبَى، ظَاهِرًا فِي مُلْكِهِ وَقُدْرَتِهِ، وَقَدْ حَجَبَ الْخَلْقَ عَنْ مَعْرِفَةِ كُنْهِ ذَاتِهِ، وَدَلَّهُمْ عَلَيْهِ بِآيَاتِهِ، فَالْقُلُوبُ تَعْرِفُهُ، وَالْعُيُونُ لَا تُدْرِكُهُ، يَنْظُرُ إِلَيْهِ الْمُؤْمِنُ بِالْأَبْصَارِ، مِنْ غَيْرِ إِحَاطَةٍ وَلَا إِدْرَاكِ نِهَايَةٍ.

“(…) Allah’ın zatı ilimle vasfedilmiştir. İhata edilerek idrak edilemez. Dünya diyarında gözlerle görülemez. O, iman hakikatlerine göre sınırsız, ihatasız ve hululsuz bir halde mevcuttur. Gözler onu ahirette görecektir. O, mülkünde ve kudretinde zahirdir, galiptir. Mahlukatını zatının künhünü bilmekten engellemiştir. Onlara (zatını tanıtma hususunda) ayetlerini delil kılmıştır. Kalbler onu tanır, gözler ise Onu idrak edemez. Mümin ona – Onu ihata etmeksizin, kuşatmaksızın ve de nihayetini idrak etmeksizin- gözleriyle bakar.” (Risalet’ul Kuşeyriyye, 2/464 ve ayrıca Şerh’ul Akidet’it Tahaviyye, 1/264, Thk: Arnavut)

Tahavi akidesi şarihi bu sözü naklettiği yerde şöyle demiştir: “İlim ve söz anlamındaki hadd, sınır ki bundan kasıd kullarının Ona sınır tayin etmesidir (veya Onu sınırlandırmalarıdır); bu da Ehli sünnet arasında ihtilafsız olarak nefyedilmiş yani inkar edilmiştir.” Böylece Tusteri’nin maksadının Allah’ın ahirette görülmesinin Onun zatının sınırını ve mahiyetini bilmek ve idrak etmek anlamına gelmeyeceğini anlatmak olduğu ortaya çıkmaktadır. Nitekim aynı sözünde hululu de reddetmektedir. Yine gerek onun, gerekse diğer imamların sınırı nefyetmesi ile hululcu Cehmiye ve onların sözlerini taklid edenlerin sınırı nefyetmesinin aynı şey olmadığı da ortaya çıkmaktadır. Allah her yerdedir veya hiçbir yerde değildir diyen sıfat inkarcıları ile Allah, arşının üzerindedir, mahlukatından ayrıdır diyen bu imamlar ayrı vadilerdedirler ve bu birbirine zıt iki zümrenin hadd, gaye, nihaye gibi şeyleri nefyederkenki amaçları birbirinden farklıdır. Şu halde bu imamların akidesinde olmayan sıfat inkarcılarının bu imamların sözlerine sarılarak onları da kendileri gibi düşünüyor şeklinde göstermelerine mahal yoktur.

Sünneti ayakta tutan manasında Kıvam’us Sunne lakabını alan Ebu’l Kasım et-Teymi el Asbahani (v. 535) –ki bu zat et-Tergib ve ve’t Terhib, el-Hücce fi Beyan’il Mehicce gibi eserlerin müellifidir- haddi nefyeden görüş sahiplerini kısımlara ayırarak haddin hangi manalarda nefyedileceğini izah etmektedir. Zehebi, onun konuyla alakalı sözlerini şu şekilde nakletmektedir:


وقد سئل أبو القاسم التيمي رحمه الله: هل يجوز أن يقال: لله حدٌّ أو لا؟ وهل جرى هذا الخلاف في السلف؟ فأجاب: هذه مسألة أستعفي من الجواب عنها لغموضها، وقلة وقوفي على غرض السائل منها؛ لكني أشير إلى بعض ما بلغني، تكلم أهل الحقائق في تفسير الحد بعبارات مختلفة، محصولها أن حد كل شيء موضع بينونته عن غيره، فإن كان غرض القائل: ليس لله حد: لا يحيط علم الحقائق به، فهو مصيب، وإن كان غرضه بذلك: لا يحبط علمه تعالى بنفسه فهو ضال، أو كان غرضه أن الله بذاته في كل مكان فهو أيضاً ضال

“Ebu’l Kasım et-Teymi (rh.a)’a soruldu ki: Allahu Teala’nın haddi/sınırı vardır demek caiz midir, değil midir? Selef arasında böyle bir ihtilaf cereyan etmiş midir? O, şöyle cevap verdi:

Bu sorunun içerdiği kapalılık ve soranın gerçek maksadına pek fazla vakıf olmamamdan dolayı buna cevap vermekten muafım. Lakin bana ulaşan bazı hususlara işaret edeceğim. Hakikat ehli haddin/sınırın tefsiri hakkında çeşitli ibareler dile getirmişlerdir. Bunların özeti şudur: Her şeyin haddi/sınırı, başkalarından ayrıldığı yerdir. Eğer, Allah’ın haddi/sınırı yoktur diyen kişinin maksadı, hakikat ilmi Onu ihata edemez demekse bu kişi isabet etmiştir. Eğer bununla maksadı, Allahu Teala’nın kendisi dahi kendine dair ilmi ihata edemez demekse bu kişi sapıktır. Veya maksadı Allah zatıyla her yerdedir demekse bu kişi de sapıktır.” (Nakleden ez-Zehebi, Siyeru Alamin Nubela, 20/86, Thk: Risale)

Öncelikle bu imamın, hadd hakkında soru soranın kasdını bilmediğinden ötürü bu soruya cevap vermekten kaçınması manidardır. Zira hadd gibi hakkında nass varid olmamış lafızlar, -tıpkı yukarda naklettiğimiz imamların sözlerinde olduğu gibi- ancak sahih bir manada ve de bu sahih mananın anlaşılabileceği ortamlarda, o sahih manayı anlaşılır kılacak şekilde kullanılabilir. Aksi takdirde kullanılmaz. Mesela selefin akidesini teşbih gibi anlayan birisinin yanında hiçbir izahata girmeden Allah’ın sınırı vardır şeklinde konuşmak doğru olmaz. Nefyedilmesi de aynı şartlara bağlıdır. Bilhassa Cehmiyye akidesinin yaygın olduğu günümüzde hiçbir tafsilata girmeden haddi mutlak anlamda nefyetmek doğru değildir. Zaten imamlar da haddi nefyederken nefyediş sebeblerini açıklayan ibareler kullanarak nefyetmişlerdir. Yoksa birtakım kelam ehlinin yaptığı gibi haddi nefyedip bırakmamışlardır. Kısacası hadd, cihet vb muhdes lafızlar ne mutlak olarak kullanılır, ne de mutlak olarak nefyedilir. İmam (rh.a) anladığımız kadarıyla bu ve benzeri sebeblerle bu soruya açık cevap vermekten kaçınmıştır. Bununla beraber haddi nefyedenleri kısımlara ayırmış, bununla hulul akidesini ve benzeri batıl manaları kasdedenlerin yerileceğini ifade ederken, Onun kulların bileceği şekilde bir sınırı yoktur manasını kasdedenlerin ise övüleceğini beyan etmiştir. Böylece haddin nefyi ve isbatı konusundaki orta yolu da izah etmiş olmaktadır.

Hatime:


Allahın izni ve keremiyle Allahu Teala’ya hadd yani sınır izafe edilip edilmeyeceği konusunu ele aldığımız risalemizin sonuna gelmiş bulunmaktayız. Risalede naklettiğimiz ve açıkladığımız hususları maddeler halinde şu şekilde özetleyebiliriz:

-   Evvela Abdullah ibn’ul Mübarek, Ahmed bin Hanbel ve İshak bin Rahuye gibi selef imamlarının Allahu Teala’ya sınır izafe ettikleri sabit olmuştur. İmamların bu lafzı Allah hakkında kullanmaları ve kendi dönemlerindeki diğer imamlardan onları inkar eden kimse olmaması Ehli sünnet nezdinde bunun caiz olduğunu göstermektedir. Bu ise Allah’a sınır nisbet etmeyi bidat hatta küfür olarak gören eski ve yeni Muattıla’nın aleyhinedir.

-   Allahu Teala hakkında sınır nisbet etmek, bununla Allah’ın zatıyla Arşın üzerinde olup mahlukatından ayrı oluşunu ifade etmek ve yine sıfatlarının mahlukatın sıfatlarından farklı ve yüce oluşunu anlatmak amacıyla olursa meşrudur. Bu sayılan şeylere delalet eden bütün akli ve nakli deliller aynı zamanda haddin de delilini teşkil etmektedir. Lakin bununla mahlukatın Allah’ı kuşattığı, sınırlandırdığı veyahut da Allah’ın zatının sınırının mahiyetini bilebilecekleri ya da sıfatlarının sınırını, keyfiyetini anlayabilecekleri gibi batıl şeyler kasdedilirse caiz olmaz.

-   Allahu Teala’dan sınırı nefyetmek de böyledir. Eğer bununla bir önceki maddede zikri geçen teşbih, temsil ve tekyifi reddetmek kasdediliyorsa, yani Allah’ın zatının ve sıfatlarının kullara benzetilemeyeceği ve bunların keyfiyetinin bilinemeyeceği ifade edilmek isteniyorsa bu manadaki bir sınır nefyedilir. Selef imamlarından sınırı nefyedenlerin gayesi budur. Allah’ın sınırı yoktur derken Onun Arşın üzerinde olmadığı, mahlukatından ayrı olmadığı hatta her yerde olduğu gibi hulul manasına gelecek ve Allahın mukaddes zatını inkara yol açacak şeyler kasdediliyorsa bu caiz olmaz. Maalesef kelamcılardan birçoğu Allah’tan haddi nefyederken bu tarz batıl manalar kasdederler.

-   Yukardaki maddelerden de anlaşılacağı üzere hadd tabiri ister nefiy ister isbat anlamında kullanılsın, kendisiyle hak da batıl da kasdedilebilen tabirlerdendir. Bundan dolayı yukarda zikredilen sahih manaları kasdetmeden mutlak anlamda reddi ve kabulü caiz olmayan bir ıstılahtır. Eğer gerek yoksa bu tabir kullanılmaz, gerek olduğu zaman da nasslarda geçmediği gerekçesiyle kullanmaktan kaçınmak doğru olmaz. Kitap ve sünnette varid olmayıp, kendisiyle hak da batıl da kasdedilmesi mümkün olan (cihet, hareket vb) diğer bütün tabirlerle alakalı kaide de budur.

-   Hadd, cihet, hareket vs nasslarda geçmeyen tabirler sahih manada kullanıldığı zaman ancak Allah hakkında haber verme amaçlı kullanılır, yoksa sıfat olarak kabul edilemez. Zira isim ve sıfatlar tevkifidir ve de nasslarda geçmeyen herhangi bir şeyin –velev ki doğru manada da olsa- Allah’ın bir sıfatı olarak kabul edilmesi caiz olmaz.

İşte, Ehli sünnet ve sahih selef menhecine göre hadd meselesini bu şekilde özetlemeye gayret ettik. Allahu Teala bizi bu ifrat ve tefritten uzak vasat akideye hidayet ettiği için Ona ne kadar şükretsek azdır, O hidayet etmeseydi biz asla doğru yolu bulmayacaktık. Ahiru da’vana en’il hamdu lillahi Rabb’il alemin.

Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 141
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Bismillahirrahmanirrahim

Alıntı yapılan: Tevhid Ehli
Bu risalemizde inşallah Allahu Teala’nın bir haddinin/sınırının varlığından bahsedilebilir mi, hadd tabiri Allah hakkında kullanılacaksa ne anlamda kullanılabilir gibi meseleleri ele alacağız.

Bu değerli risaleyi PDF formatında aşağıdaki linkten indirebilirsiniz.




 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
2 Yanıt
3273 Gösterim
Son İleti 21.05.2017, 21:12
Gönderen: huzeyfe
18 Yanıt
5467 Gösterim
Son İleti 24.01.2019, 21:24
Gönderen: İbn Umer
3 Yanıt
2024 Gösterim
Son İleti 26.07.2018, 03:06
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
842 Gösterim
Son İleti 26.10.2018, 23:56
Gönderen: Tevhid Ehli
5 Yanıt
1213 Gösterim
Son İleti 06.02.2019, 21:50
Gönderen: Tevhid Ehli