Tavhid

Gönderen Konu: EHLİ SÜNNETİN ALLAHU TEALA’NIN ARŞA İSTİVA SIFATI HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ  (Okunma sayısı 4694 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1680
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
EHLİ SÜNNETİN ALLAHU TEALA’NIN ARŞA İSTİVA SIFATI HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ

1. Mesele: Arşa istiva’nın Allahu Teala’nın Sıfatı Oluşu

2. Mesele: Arş’a İstiva’nın Manası ve Selefin İstiva Hakkında Yaptıkları Tefsirler

a) İstiva'ya İstikrar/Karar Kılma, Yerleşme Manası Verenler

b) İstiva'ya “Uluvv” Yani Üstte Olmak, Üstüne Çıkmak Manası Verenler

c) İstiva'ya İrtifa’ Yani Yükselme Manası Verenler

d) İstiva'ya Suud (Üzerine Çıkmak) Manası Verenler

İstiva’nın “Oturma” Olarak Tefsir Edilmesi Ve Rabb Teala’ya Oturma İzafe Eden Nakiller

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)’in Allahu Teala İle Beraber Arşa Oturması Hakkındaki Rivayetler

Hallal’ın Nebi (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)’in Arşa Oturtulması Hakkında Kendisinden Nakilde Bulunduğu Alimler

Hallal’ın Nebi (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)’in Arşa Oturtulması Hakkında Kendisinden Nakilde Bulunduğu Alimler Bölüm 2

Allah Rasülü (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)’in Arş’ın Neresine Oturacağı Meselesi Ve Ebubekir Sifil’in Konuyla Alakalı İddiaları

İstiva’yı “Oturma” Olarak Tefsir Eden Ve Allahu Teala’ya Oturma Nisbet Eden Alimler

Allahu Teala’ya Oturma Nisbeti Ve Benzeri Konularda Muasırların Görüşleri

Allahu Teala’ya Oturma İzafe Etmenin Küfür Olduğuna Dair Bazı İddiaların Müzakeresi

Allahu Teala’ya “Mümasset/Temas” Nisbet Etmenin Hükmü

Allahu Teala’ya “Mümasset/Temas” Nisbet Etmenin Hükmü Bölüm 2

Allahu Teala’ya “Mümasset/Temas” Nisbet Etmenin Hükmü Bölüm 3

Allahu Teala’ya “Mümasset/Temas” Nisbet Etmenin Hükmü Bölüm 4


بسم الله الرحمن الرحيم
الحَمْدُ للهِ وَحْدَهُ، وَالصَّلاة وَالسَّلامُ على مَنْ لا نبيَّ بَعْدَهُ، وَبَعْدُ

Bu başlık altında Allah’ın izni ve yardımıyla istiva sıfatı hakkında selef-i salihin başta olmak üzere Ehli sünnet imamlarının yaptığı izahları ve selef menhecine göre istiva sıfatına nasıl bakılması gerektiğini ele almak istiyoruz. Bu konuyu da birkaç başlık altında açıklamaya çalışacağız inşallah. İlk ele alacağımız konu,  Arşa istiva sıfatının Allahu Teala hakkında sabit oluşudur. Ondan sonra da istiva’nın manası ve selefin istiva hakkında yaptığı tefsirler ve de istiva hakkında bazı batıl tevil ve anlayışların reddi üzerinde duracağız.

1.   Mesele: Arşa istiva’nın Allahu Teala’nın sıfatı oluşu:
Malum olduğu üzere Allahu Teala’nın Arşına istivasından Kur’an-ı Kerim’de yedi ayette bahsedilmektedir. Mushaf tertibine göre bunlar şu ayet-i kerimelerdir:

إِنَّ رَبَّكُمُ اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ


“Rabbiniz O Allah’tır ki gökleri ve yeri altı günde yaratmış sonra Arş’a istiva etmiştir.” (Araf: 54 , Yunus: 2)

اللَّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ

“O Allah ki gökleri görebileceğiniz bir direk olmaksızın yükseltmiş sonra Arşa istiva etmiştir.” (Rad: 2)

الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى

“Rahman, Arşa istiva etmiştir.” (Taha: 5)

الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ

“O ki, gökleri ve yeri ve de ikisinin arasındakileri altı günde yaratmış sonra Arşa istiva etmiştir.” (Furkan: 59 ve aynı manada Secde: 4, Hadid: 4)

Böylece istiva sıfatı Kur’an’da Allahu teala’ya nisbet edilmiş olmaktadır. Bundan dolayı Ehli sünnet icma ile  Arşa istivayı Allahın bir sıfatı olarak kabul etmişlerdir.

İmam Begavi (v. 510) Araf: 54. Ayetin tefsirinde şöyle demektedir:


ثُمَّ اسْتَوى عَلَى الْعَرْشِ، قَالَ الْكَلْبِيُّ وَمُقَاتِلٌ: اسْتَقَرَّ. وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: صَعَدَ. وأوّلت المعتزلة الاستواء بالاستيلاء . فأمّا أهل السنة يقولون: الِاسْتِوَاءُ عَلَى الْعَرْشِ صِفَةٌ لِلَّهِ تَعَالَى بِلَا كَيْفٍ يَجِبُ عَلَى الرَّجُلِ الْإِيمَانُ بِهِ وَيَكِلُ الْعِلْمَ فِيهِ إِلَى اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ.


“Sonra Arşa istiva etti. Kelbi ve Mukatil, istekarra/yerleşti, karar kıldı dediler. Ebu Ubeyde ise saade/yükseldi, çıktı demiştir. Mutezile ise istivayı istila olarak tevil etmiştir. Ehli sünnet ise şöyle demektedir: Arşa istiva, Allahu Teala’ya ait keyfiyetsiz bir sıfat olup, kişiye düşen ona iman etmek ve onun hakkındaki ilmi Allaha havale etmektir.”

Begavi (rh.a) burada önce istivayla alakalı çeşitli görüşleri zikretmektedir. Bunlar, yazının devamında ayrıntılı olarak ele alınacağı için geçiyoruz. Bu nakilde şu an için bizi ilgilendiren husus ise Ehli sünnetin Arşa istivayı Allah hakkında bir sıfat olarak kabul ettiğini söylemesidir. Böylece bu kavli bütün Ehli sünnete izafe ederek, Arşa istivanın Allah hakkında sıfat olarak kabul edilmesi konusunda icma olduğunu ifade etmiş olmaktadır.

Burada istiva’nın Allahu Teala’nın sıfatlarından birisi olarak kabul edildiğine dair icmaya delalet edecek tarzda imamlardan bazı nakillerde bulunmak istiyorum.
İbn Batta’nın naklettiğine göre Harb el Kirmani şöyle demiştir:


وَأَمْلَى عَلَيَّ إِسْحَاقُ: أَنَّ اللَّهَ وَصَفَ نَفْسَهُ فِي كِتَابِهِ بِصِفَاتٍ اسْتَغْنَى الْخَلْقُ أَنْ يَصِفُوهُ بِغَيْرِ مَا وَصَفَ بِهِ نَفْسَهُ

“Bana İshak, şöyle imla ettirdi: Allah, kitabında kendisini, mahlukatın Onun kendisini vasfettikleri haricindeki vasıflarla vasfetmesine ihtiyaç bırakmayacak şekilde vasıflandırmıştır.”

Bunu söyledikten sonra misaller vermeye başlamıştır. Verdiği misaller arasında “Rahman, Arşa istiva etmiştir.” (Taha: 5) ayeti de vardır. (el-İbane, 7/158)

Görüldüğü üzere selef imamlarından İshak bin Rahuye (v. 237) istivayı Allah’ın sıfatları arasında zikretmiştir.

Aynı şekilde, ikinci Şafii olarak tanınan İbn Süreyc (v. 303) Allah’ın sıfatları hakkındaki risalesinde sıfatlarla alakalı uyulacak temel kaideleri anlattıktan sonra bu sıfatlara misaller vermeye başlamış ve bu meyanda “Rahman, Arşa istiva etmiştir.” (Taha: 5) ayetini de misal vermiştir.

Keza Hafız Abdulgani el Makdisi (v. 600) “el-İktisad fi’l İtikad” adlı eserinde (sf 81) “İstiva sıfatı” başlığı altında bu konuyu ele almış ve ardından şöyle demiştir:


فمن صفات الله تعالى التي وصف بها نفسه، ونطق بها كتابه، وأخبر بها نبيه: أنه مستو على عرشه


“Allah Teala’nın kendisini vasfettiği, kitabında bahsettiği, Nebi’sinin haber verdiği sıfatlarından birisi de Onun Arşı üzerinde müstevi (istiva etmiş ) olmasıdır.”

İşte bu şekilde Arşa istiva’nın Allahu Teala’nın sıfatlarından bir sıfat olduğu bu zikrettiğimiz nasslardan ve konuyla alakalı icma’dan anlaşılmaktadır.
Ehli sünnet ve’l cemaat Allahu Teala’ya nisbet edilen isimlerden ve fiillerden sıfat türetmeyi kabul etmektedir. Zira bunlar Allahu Teala’nın bir vasfı, sıfatı olmasaydı Allah’a nisbet edilmezdi. İstiva da Allaha nisbet edilen bir fiil olduğuna göre Onun sıfatı olduğu ortaya çıkmaktadır. Yalnız şurası var ki istiva, Allah’ın meşietine/dilemesine bağlı, her zaman değil de ancak Onun dilediği zamanlarda vuku bulan fiili sıfatlarındandır. Onunla her daim beraber olan sıfatları manasında zati sıfatlarından olan uluvv sıfatıyla bağlantılıdır. Ehli sünnet, dilediği zaman yaptığı fiilleri de Rabb Teala’nın fiili sıfatı olarak kabul etmiştir. Bununla beraber Allahu Teala gerek fiili, gerekse zati sıfatlarıyla ezelden ebede kadar daima muttasıftır. Esasında Arş’a istiva’nın Allah’ın bir sıfatı, fiili sıfatlarından birisi olması gayet açık bir konudur, lakin bu konuda ileri geri konuşanlar olduğu için bu konuya değinmek istedik. Zira geçmişte kelamcılar ve bugün de onların mukallidleri istiva, nüzül, gelmek vb Allah’ın dilemesine bağlı olarak gerçekleşen fiili/ihtiyari sıfatları hadis (sonradan olma) fiillere delalet ettiği gerekçesiyle reddetmekte ve bunları sıfat olarak kabul etmemektedirler. Zira bunların iddiasına göre bu fiilleri sıfat olarak kabul etmek, Allah’ın sıfatları arasında hadis/sonradan olma şeylerin varlığını kabul etmek manasına gelir. Halbuki Allah’ın sıfatları ezeli ve ebedidir, O sürekli bu sıfatlarla muttasıftır. Şimdi bu şüpheye inşallah Tahavi akidesi şarihi İbn Ebi’l İzz el Hanefi (rh.a)’ın açıklamaları ışığında cevap vermek istiyoruz. İmam Tahavi (rh.a) akide metninde şöyle demektedir:


مَا زَالَ بِصِفَاتِهِ قَدِيمًا قَبْلَ خَلْقِهِ، لَمْ يَزْدَدْ بِكَوْنِهِمْ شَيْئًا لَمْ يَكُنْ قَبْلَهُمْ مِنْ صِفَتِهِ، وَكَمَا كَانَ بِصِفَاتِهِ أَزَلِيًّا، كَذَلِكَ لَا يَزَالُ عَلَيْهَا أَبَدِيًّا.

"O mahlukatı yaratmadan önce de sıfatları ile kadim idi. Onları var etmekle birlikte önceden sahip olmadığı bir sıfata yeniden sahip olmamıştır. Sıfatları ile ezelî olduğu gibi aynı sıfatlara sahip olarak ebedîdir."

İbn Ebi’l İzz, bu kavli şu şekilde şerh etmektedir:


ش: أَيْ: أَنَّ اللَّهَ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى لَمْ يَزَلْ مُتَّصِفًا بِصِفَاتِ الْكَمَالِ: صِفَاتِ الذَّاتِ وَصِفَاتِ الْفِعْلِ. وَلَا يَجُوزُ أَنْ يُعْتَقَدَ أَنَّ اللَّهَ وُصِفَ بِصِفَةٍ بَعْدَ أَنْ لَمْ يَكُنْ مُتَّصِفًا بِهَا، لِأَنَّ صِفَاتِهِ سُبْحَانَهُ صِفَاتُ كَمَالٍ، وَفَقْدَهَا صِفَةُ نَقْصٍ، وَلَا يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ قَدْ حَصَلَ لَهُ الْكَمَالُ بَعْدَ أَنْ كَانَ مُتَّصِفًا بِضِدِّهِ. وَلَا يرد عَلَى هَذِهِ صِفَاتُ الْفِعْلِ وَالصِّفَاتُ الِاخْتِيَارِيَّةُ وَنَحْوُهَا، كَالْخَلْقِ وَالتَّصْوِيرِ، وَالْإِمَاتَةِ وَالْإِحْيَاءِ، وَالْقَبْضِ وَالْبَسْطِ وَالطَّيِّ، وَالِاسْتِوَاءِ وَالْإِتْيَانِ وَالْمَجِيءِ، وَالنُّزُولِ، وَالْغَضَبِ وَالرِّضَا، وَنَحْوِ ذَلِكَ مِمَّا وَصَفَ بِهِ نَفْسَهُ وَوَصَفَهُ بِهِ رَسُولُهُ، وَإِنْ كُنَّا لَا نُدْرِكُ كُنْهَهُ وَحَقِيقَتَهُ الَّتِي هِيَ تَأْوِيلُهُ، وَلَا نَدْخُلُ فِي ذَلِكَ مُتَأَوِّلِينَ بِآرَائِنَا، وَلَا مُتَوَهِّمِينَ بِأَهْوَائِنَا، وَلَكِنْ أَصْلُ مَعْنَاهُ مَعْلُومٌ لَنَا، كَمَا قَالَ الْإِمَامُ مَالِكٌ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ، لَمَّا سُئِلَ عَنْ قَوْلِهِ تَعَالَى: {ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ} [الأعراف: 54] (الْأَعْرَافِ: 54) : كَيْفَ اسْتَوَى؟ فَقَالَ: الِاسْتِوَاءُ مَعْلُومٌ، وَالْكَيْفُ مَجْهُولٌ. وَإِنْ كَانَتْ هَذِهِ الْأَحْوَالُ تَحْدُثُ فِي وَقْتٍ دُونَ وَقْتٍ، كَمَا فِي حَدِيثِ الشَّفَاعَةِ: «إِنَّ رَبِّي قَدْ غَضِبَ الْيَوْمَ غَضَبًا لَمْ يَغْضَبْ قَبْلَهُ مِثْلَهُ، وَلَنْ يَغْضَبَ بَعْدَهُ مِثْلَهُ» . لِأَنَّ هَذَا الْحُدُوثَ بِهَذَا الِاعْتِبَارِ غَيْرُ مُمْتَنَعٍ، وَلَا يُطْلَقُ عَلَيْهِ أَنَّهُ حَدَثَ بَعْدَ أَنْ لَمْ يَكُنْ، أَلَا تَرَى أَنَّ مَنْ تَكَلَّمَ الْيَوْمَ وَكَانَ مُتَكَلِّمًا بِالْأَمْسِ لَا يُقَالُ: إِنَّهُ حَدَثَ لَهُ الْكَلَامُ، وَلَوْ كَانَ غَيْرَ مُتَكَلِّمٍ لِآفَةٍ كَالصِّغَرِ وَالْخَرَسِ، ثُمَّ تَكَلَّمَ يُقَالُ: حَدَثَ لَهُ الْكَلَامُ، فَالسَّاكِتُ لِغَيْرِ آفَةٍ يُسَمَّى مُتَكَلِّمًا بِالْقُوَّةِ، بِمَعْنَى أَنَّهُ يَتَكَلَّمُ إِذَا شَاءَ، وَفِي حَالِ تَكَلُّمِهِ يُسَمَّى مُتَكَلِّمًا بِالْفِعْلِ، وَكَذَلِكَ الْكَاتِبُ فِي حَالِ الْكِتَابَةِ هُوَ كَاتِبٌ بِالْفِعْلِ، وَلَا يَخْرُجُ عَنْ كَوْنِهِ كَاتِبًا فِي حَالِ عَدَمِ مُبَاشَرَتِهِ لِلْكِتَابَةِ وَحُلُولُ الْحَوَادِثِ بِالرَّبِّ تَعَالَى، الْمَنْفِيُّ فِي عِلْمِ الْكَلَامِ الْمَذْمُومِ، لَمْ يَرِدْ نَفْيُهُ وَلَا إِثْبَاتُهُ فِي كِتَابٍ وَلَا سُنَّةٍ، وَفِيهِ إِجْمَالٌ: فَإِنْ أُرِيدَ بِالنَّفْيِ أَنَّهُ سُبْحَانَهُ لَا يَحِلُّ فِي ذَاتِهِ الْمُقَدِّسَةِ شَيْءٌ مِنْ مَخْلُوقَاتِهِ الْمُحْدَثَةِ، أَوْ لَا يَحْدُثُ لَهُ وَصْفٌ مُتَجَدِّدٌ لَمْ يَكُنْ - فَهَذَا نَفْيٌ صَحِيحٌ. وَإِنْ أُرِيدَ بِهِ نَفْيُ الصِّفَاتِ الِاخْتِيَارِيَّةِ، مِنْ أَنَّهُ لَا يَفْعَلُ مَا يُرِيدُ، وَلَا يَتَكَلَّمُ بِمَا شَاءَ إِذَا شَاءَ، وَلَا أَنَّهُ يَغْضَبُ وَيَرْضَى لَا كَأَحَدٍ مِنَ الْوَرَى، وَلَا يُوصَفُ بِمَا وَصَفَ بِهِ نَفْسَهُ مِنَ النُّزُولِ وَالِاسْتِوَاءِ وَالْإِتْيَانِ كَمَا يَلِيقُ بِجَلَالِهِ وَعَظَمَتِهِ - فَهَذَا نَفْيٌ بَاطِلٌ..


“Yüce Allah gerek zatî, gerek fiili sıfatları itibariyle kemal sıfatlarına sahiptir. Yüce Allah’ın daha önceden sahip değilken, sonradan herhangi bir sıfata sahip olduğuna inanmak mümkün değildir. Çünkü O’nun sıfatları kemal sıfatlarıdır. Bu sıfatların olmayışı bir eksikliktir. Daha önceden zıttı ile muttasıf iken, sonradan kemali elde etmiş olması düşünülemez.

Fiili sıfatları, ihtiyarî sıfatları ile benzeri sıfatları ileri sürerek bu görüşün reddedilmesi mümkün değildir. Mesela yaratmak, suret vermek, hayat vermek, öldürmek, daraltmak (kabz), yaymak (bast), dürmek (et-tay), istivâ, gelmek, gitmek, nüzul, gazab ve rıza buna benzer gerek kendisinin, gerek Rasûlünün kendisini vasfettiği sıfatlar (O’nun ezeli ve ebedi olarak kemal sıfatlarına sahip olduğu gerçeğine aykırı olarak görülemez.)

Her ne kadar bizler bunların künhünü ve hakikatini yani tevilini idrak edemiyorsak da bu böyledir. Ayrıca bu konuda ne kendi görüşlerimize dayanarak te’vile dalarız, ne de kendi hevalarımıza uyarak vehimlerde bulunuruz. Ancak bunun aslî manası bizim tarafımızdan bilinmektedir. Nitekim İmam Malik -Radıyallahu anh-’a Yüce Allah’ın: "Sonra ‘Arş’a istivâ etti." (el-Araf, 7/54) buyruğu ile ilgili olarak: Nasıl istivâ etti? diye sorulunca o şu cevabı vermişti: ‘İstivâ bilinen bir şeydir, keyfiyet ise meçhul’dür.’ Bu haller bir takım vakitlerde meydana geliyor, bazılarında meydana gelmiyorsa da yine böyledir. Tıpkı şefaat ile ilgili hadisteki şu ifadede olduğu gibi: "Gerçek şu ki Rabbim bugün daha önceden benzeri görülmedik ve bundan sonra da benzeri görülmeyecek bir şekilde gazaplanmış bulunuyor."

Çünkü bu itibar ile böyle bir hudûs (sonradan meydana geliş) (Allah hakkında) imkânsız (mümteni’) değildir ve bu gibi şeyler (yani sıfatlar) hakkında önceden bu yoktu, sonradan meydana gelmiştir, ifadeleri kullanılamaz. Nitekim dün de konuşabilme gücüne sahip olmakla birlikte bugün konuşan bir kimse hakkında, o kimse yeni konuşmaya başladı, denilemez. Eğer küçüklük ve dilsizlik gibi bir rahatsızlık sebebiyle daha önceden konuşamıyor, sonra da konuşmaya başlamışsa o takdirde o yeni konuşmaya başladı, denilebilir. Herhangi bir rahatsızlık olmaksızın susup, konuşmayan bir kimse kuvvet itibariyle (potansiyel olarak) mütekellim’dir. Yani o dilediği zaman konuşabilir. Konuşması halinde ise ona fiilen mütekellim denilir. Yazma esnasında yazmayı bilenin hali de böyledir. O, o durumda fiilen kâtip’tir. Fiilen yazmadığı vakit kâtip (yazmayı bilen) bir kişi olmanın sınırı dışında değildir.
Yerilmiş kelâm ilminde söz konusu edilen hâdis’lerin (yaratılmışların) Yüce Rabbe hulûl’ü ile ilgili açıklamalara gelince ne Kitapta, ne de sünnette buna dair nefyedici bir ifade de yoktur, isbat edici bir ifade de yoktur. Bu ifade icmali yani kapsamlı ve özlü bir ifadedir. Eğer bununla Yüce Allah’ın mukaddes zatına sonradan yaratılmış mahlukatından hiçbir şeyin hulûl etmeyeceği kastediliyor, yahut da önceden sahip olmadığı yeni bir sıfata sahip olmayacağı anlatılmak isteniyorsa bu doğru bir ifadedir. Şâyet bununla o istediğini yapmıyor, dilediği vakit dilediği şekilde söz söylemiyor, mahlukata benzemeksizin gazap etmiyor, hoşnut olmuyor yahutta kendi celal ve azametine yakışacak şekilde inmek, istivâ etmek, gelmek gibi kendi zatını vasfettiği vasıflar ile vasıflandırmayarak bu gibi ihtiyarî sıfatları nefyetmek maksadı ile söyleniyorsa bu da batıl bir nefiydir.” (Şerhul Akidet’it Tahaviyye, 1/96-97 Thk: Arnavut)

İbn Ebil İzz’in açıklamalarından da anlaşılacağı üzere istiva, nüzul gibi sıfatların belirli zamanlarda gerçekleşmesi bu sıfatların ezeli olmasına aykırı değildir. Neticede Allahu Teala’nın bunları yapma sıfatı, özelliği vardır ve bu sıfat, özellik Onun dilediği zamanlar vuku bulur. Tıpkı yazma özelliğine sahip olan birisinin bu özelliğini her zaman değil, belli zamanlarda gerçekleştirmesi gibi. Bundan dolayı Allahu Teala’nın bu fiili sıfatlara sahip olması ve sözkonusu fiillerin belirli zamanlarda gerçekleşmesi Ona hadis/sonradan olma şeylerin hulul etmesini gerektirmez. Bununla beraber bizler yerilmiş kelam ehlinin kullandığı ne Kitap’ta ne de sünnette geçmeyen bu muhdes lafızları kullanarak meramımızı ifade etmeyiz. Çünkü bunlarla hak da batıl da kasdedilebilir ki öyle olmuştur ve kelamcılar fiili sıfatları inkar etmeyi bu tür bidat ıstılahların arkasına saklanarak meşrulaştırmışlardır.

Böylece istiva gibi fiili sıfatları Allahu Teala hakkında kabul etmenin herhangi bir sakınca doğurmayacağı, bilakis bu kemal sıfatını reddetmenin Allah’a noksanlık izafe etmek anlamına geleceği ortaya çıkmaktadır. Zira Allahu Teala’nın gerek zati, gerek fiili bütün sıfatları kemaldir ve bunun aksi de noksanlıktır.

İstiva sıfatı ve dayanakları, delilleri hakkındaki bu açıklamalardan sonra istiva’nın manası ve selef-i salihinin ve onlara tabi olan imamların istiva hakkında yaptıkları açıklamalar üzerinde duracağız inşallah.



Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1680
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
2.   Mesele: Arş’a İstiva’nın manası ve Selefin İstiva hakkında yaptıkları tefsirler:

İstiva kelimesinin manasına geçmeden önce –onun da anlaşılmasına katkıda bulunması açısından- Arş kelimesinin manası üzerinde durmak istiyorum.  عرش kelimesi, İbn Faris’in de işaret ettiği gibi Arapça’da yüksekliğe delalet eden bir kelimedir, sonra  bununla alakalı farklı manalarda kullanılır olmuştur. (Mekayis’ul Luga, 4/ 264) Osman bin Ebi Şeybe’nin (rh.a) “Arş” adlı eserini tahkik edenler, Arş’ın Arapça’da taht, çatı, direk, mülk … gibi 8 tane kullanımından bahsetmişlerdir. Ancak önde gelen lugat alimlerinin ve Ehli sünnet ulemasının tesbit ettiği üzere Arş’ın Arapça’daki en temel manası “serir” yani taht’tır, hükümdarın yerleştiği koltuğudur. Arş’ın diğer manalarına gelince; bunlar ancak arş kelimesi belirli şeylere izafe edildiği zaman veya cümle içinde kullanılış şekillerine göre o manayı kazanırlar. Evin çatısı manasında arş’ul beyt denilmesi gibi. Yoksa, Arap dilinde arşın asli manası tahttır, bilhassa bildiğimiz Rahman’ın arşı sözkonusu olduğunda bundan taht kasdedilir.  Bu hususta bazı alimlerin sözlerini nakletmek istiyorum:

Arap dilinin en büyük alimlerinden el-Halil (rh.a) şöyle demektedir:

العَرْشُ: السرير للملك Hükümdarın koltuğu, tahtı demektir. (el-Ayn, 1/ 249)

Yine önde gelen lügat alimlerinden el-Ezheri (rh.a) ise şöyle demiştir:


وَالْعرش فِي كَلَام الْعَرَب: سَرِير المَلِك، يدلُّك على ذَلِك سَرِير ملكة سبأ، سَمَّاهُ الله جلّ وعزّ عرشاً فَقَالَ: {يَقِينٍ إِنِّى وَجَدتُّ امْرَأَةً تَمْلِكُهُمْ وَأُوتِيَتْ مِن كُلِّ شَىْءٍ وَلَهَا عَرْشٌ عَظِيمٌ} (النَّمل: 23)

“Arab’ın kelamında Arş: Hükümdarın tahtı demektir. Sebe kraliçesinin tahtı sana bu hususta delil olacaktır. Allah Azze ve Celle onu ‘arş’ olarak isimlendirmiştir. ‘Ben onlara hükümdarlık yapan bir kadın gördüm ki ona her şey verilmiş, ayrıca onun büyük bir tahtı da var.’ (Neml: 21) (Tehzib’ul Luga, 1/ 263-264)

İbn Manzur (rh.a) ise Ezheri’nin bu sözlerini naklettikten sonra şöyle demektedir:


وَفِي حَدِيثِ بَدْءِ الوَحْيِ:فرفعتُ رأْسي فإِذا هُوَ قاعدٌ عَلَى عَرْش فِي الْهَوَاءِ، وَفِي رِوَايَةٍ:بَيْنَ السَّمَاءِ والأَرض، يَعْنِي جبريلَ عَلَى سَرِيرٍ

Vahyin başlangıcına dair hadiste şöyle denilmiştir: ‘Başımı bir kaldırdım ki (Cibril) havada bir ‘arş’ın üzerinde oturmuş bir haldeydi.’ Başka bir rivayette ise ‘yer ile gök arasında’ Yani Cibril tahtın üzerindeydi.’’ (Lisan’ul Arab, 6/ 313)

İşte lugat alimlerinin Kitap ve sünnet nasslarına dayalı olarak yaptıkları bu açıklamalar Arş’ın taht manasına geldiğini göstermektedir. Şeriat alimleri de bu görüşü benimsemişlerdir. Misal olarak İmam Taberi, {وَتَرَى الْمَلائِكَةَ حَافِّينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ} “Melekleri Arşın etrafını sarmış vaziyette görürsün” (Zümer: 75) ayeti hakkında şöyle demiştir: يعني بالعرش: السرير Arş’tan kasıd taht’tır. Ardından Süddi’den buna delalet eden bir rivayet zikretmiştir. Süddi de aynı şekilde العرش: السرير   Arş’tan kasıd taht’tır, demiştir.  {ذُو الْعَرْش} “Arş’ın sahibi” (Mümin: 15) ayeti hakkında ise şöyle demiştir:  ذو السرير المحيط بما دونه “Aşağısındakileri kuşatan tahtın sahibi”

Beyheki (rh.a) ise şöyle demiştir:


وَأَقَاوِيلُ أَهْلِ التَّفْسِيرِ عَلَى أَنَّ الْعَرْشَ هُوَ السَّرِيرُ، وَأَنَّهُ جِسْمٌ مُجَسَّمٌ، خَلَقَهُ اللَّهُ تَعَالَى وَأَمَرَ مَلَائِكَتَهُ بِحَمْلِهِ

“Tefsir ehlinin görüşleri Arş’ın taht olduğu ve de Allah’ın yarattığı ve meleklerine taşımalarını emrettiği bir cisim olduğu doğrultusundadır.” (el-Esma ve’Sifat, 2/272)

Başka bir yerde ise şöyle demiştir:


وَالْعَرْشُ هُوَ السَّرِيرُ الْمَشْهُورُ فِيمَا بَيْنَ الْعُقلَاءِ

“Arş, akıl sahipleri nezdinde meşhur olduğu üzere taht demektir.” (el-İtikad, sf 112)

Görüldüğü üzere ister şeri ilimlerle isterse lugavi veya başka ilimlerle uğraşan her akıl sahibi nezdinde Arş, taht manasına gelir. Dolayısıyla “Rahman Arş’a istiva etti’ vb ayetlerde geçen Arş-ı A’la da Allahu Teala’nın gökleri ve yeri kuşatan tahtını ifade etmektedir. Cehmiye gibi sıfat inkarcısı fırkalar zuhur edene kadar da kimse buna muhalefet etmemiştir. Tatil ehli ise Arş’ın Arap lügatindeki diğer manalarını nazara vermeye çalışmışlar, bazen bu manalara binaen Arş’ın hakiki anlamının bilinmeyeceğini ileri sürmüşler, hatta bazen de dilde hiçbir vechi bulunmayan uydurma manalar yüklemişlerdir. İbn Kesir (rh.a) bunları reddetme sadedinde şöyle demektedir:


فَإِنَّ الْعَرْشَ فِي اللُّغَةِ عِبَارَةٌ عَنِ السَّرِيرِ الَّذِي لِلْمَلِكِ كَمَا قَالَ تَعَالَى: {وَلَهَا عَرْشٌ عَظِيمٌ} [النمل: 23] . وَلَيْسَ هُوَ فَلَكًا، وَلَا تَفْهَمُ مِنْهُ الْعَرَبُ ذَلِكَ، وَالْقُرْآنُ إِنَّمَا نَزَلَ بِلُغَةِ الْعَرَبِ فَهُوَ سَرِيرٌ ذُو قَوَائِمَ تَحْمِلُهُ الْمَلَائِكَةُ، وَهُوَ كَالْقُبَّةِ عَلَى الْعَالَمِ وَهُوَ سَقْفُ الْمَخْلُوقَاتِ
.

“Lugatte Arş, hükümdarın tahtından ibarettir. Allahu Teala’nın ‘Onun büyük bir tahtı var’ (Neml: 21) kavlinde olduğu gibi. O, felek (yörünge) değildir. Araplar, Arş’tan böyle bir şey anlamazlar. Kur’an ise Arap dilinde nazil olmuştur. O, meleklerin taşıdığı, sütunları olan bir tahttır. O, kainatın üstünde bir kubbe gibidir ve yine o, mahlukatın tavanıdır.” (el-Bidaye ve’n Nihaye, 1/20 Thk: Turki)

İbn Kesir (rh.a) Arşın sütunlarından bahsederken şu hadise işaret etmektedir:


النَّاسُ يَصْعَقُونَ يَوْمَ القِيَامَةِ، فَأَكُونُ أَوَّلَ مَنْ يُفِيقُ، فَإِذَا أَنَا بِمُوسَى آخِذٌ بِقَائِمَةٍ مِنْ قَوَائِمِ العَرْشِ، فَلاَ أَدْرِي أَفَاقَ قَبْلِي أَمْ جُوزِيَ بِصَعْقَةِ الطُّورِ

"İnsanlar kıyamet günü baygın düşecekler. İlk ayılan kişi ben olacağım. Bir de ne göreyim, Musa 'Arş’ın sütunlarından, bacaklarından birisini yakalamış. Bilemiyorum, benden önce mi ayılmış olacaktır, yoksa Tur’daki baygınlığının karşılığı mı ona verilmiş olacaktır?" (Buhari, 3398)

Böylece –İbn’ul Kayyim’in de ifade ettiği gibi Arş’ın Allahu Teala’nın hükümdarlık tahtı olduğu anlaşılmaktadır. (Muhtasar’us Savaik, 17-18) Bunun dışında verilen manalar ise batıldır. Bu hususta geniş bilgi yukarda da işaret ettiğimiz gibi İbn Ebi Şeybe (v. 297)’nin “el-Arş” adlı eserinin girişinde muhakkiklerin yazdığı mukaddimede yer almaktadır.

İstiva kelimesi, sin-vav ve ikinci illet harfinden yapılmış bir mezid fiildir. Bu kökten gelen kelimeler eşitlik, aynı seviyede olmak, düz olmak gibi manalar içerir. İstiva kelimesi harf-i cer ilavesiyle geldiği zaman ise önündeki harf-i cerre göre mana kazanır. Bizim konumuz olan ayetlerde geçtiği üzere ala harf-i cerriyle ve benzeri yükseklik ifade eden kelimelerle beraber kullanıldığında ise yükselmek, çıkmak, yerleşmek, oturmak gibi anlamlara gelir. Meşhur nahivcilerden Ahfeş, bununla alakalı şöyle demiştir:


وَقَالَ الأَخفش: اسْتَوَى أَي عَلَا، تَقُولُ: استَوَيْتُ فَوْقَ الدَّابَّةِ وَعَلَى ظَهْرِ الْبَيْتِ أَي علَوْتُه. واسْتَوَى عَلَى ظَهْرِ دَابَّتِهِ أَي استَقَرَّ.

“İsteva, yükseldi demektir. Ben, hayvanın üstüne çıktım (isteveytu) ve evin üstüne çıktım yani yükseldim dersin. Hayvanın sırtına istiva etti yani karar kıldı, yerleşti, bindi.”  (Nakleden İbn Manzur, Lisan’ul Arab, 14/414)

Malikilerin önde gelen imamlarından olan İbn Abdilberr (v. 463) ise Cehmiye’nin ve mukallidlerinin istiva’ya “istila” vb manalar vermesini reddettiği yerde şöyle demektedir:


وَلَوْ سَاغَ ادِّعَاءُ الْمَجَازِ لِكُلِّ مُدَّعٍ مَا ثَبَتَ شَيْءٌ مِنَ الْعِبَارَاتِ وَجَلَّ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ عَنْ أَنْ يُخَاطِبَ إِلَّا بِمَا تَفْهَمُهُ الْعَرَبُ فِي مَعْهُود مُخَاطَبَاتِهَا مِمَّا يَصِحُّ مَعْنَاهُ عِنْدَ السَّامِعِينَ وَالِاسْتِوَاءُ مَعْلُومٌ فِي اللُّغَةِ وَمَفْهُومٌ وَهُوَ الْعُلُوُّ وَالِارْتِفَاعُ عَلَى الشَّيْءِ وَالِاسْتِقْرَارُ وَالتَّمَكُّنُ فِيهِ قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ فِي قَوْلِهِ تَعَالَى اسْتَوَى قَالَ عَلَا قَالَ وَتَقُولُ الْعَرَبُ اسْتَوَيْتُ فَوْقَ الدَّابَّةِ وَاسْتَوَيْتُ فَوْقَ الْبَيْتِ وَقَالَ غَيْرُهُ اسْتَوَى أَيِ انْتَهَى شَبَابُهُ وَاسْتَقَرَّ فَلَمْ يَكُنْ فِي شَبَابِهِ مَزِيدٌ - قَالَ أَبُو عُمَرَ الِاسْتِوَاءُ الِاسْتِقْرَارُ فِي الْعُلُوِّ وَبِهَذَا خَاطَبَنَا اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ وَقَالَ لِتَسْتَوُوا عَلَى ظُهُورِهِ ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ وَقَالَ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ وَقَالَ فَإِذَا اسْتَوَيْتَ أَنْتَ وَمَنْ مَعَكَ عَلَى الْفُلْكِ


“Eğer her mecaz iddia edenin iddiası geçerli olsaydı, hiçbir ibare sabit olmazdı. Allah Azze ve Celle ise Araplara hitap ederken onların anladığı ve duyanların nezdinde manası sahih olan şeylerin dışında hitap etmekten münezzehtir. İstiva, lugatte bilinen ve anlaşılan bir şeydir ki o, bir şeyin üzerinde uluvv (yüce olmak) ve irtifa (yükseklik) ve de onda istikrar (karar kılmak) ve de temekkün (mekan edinmek, yerleşmek) demektir. Ebu Ubeyde Allahu Teala’nın istiva etti kavli hakkında ala yani üstüne çıktı demiştir. Yine demiştir ki: Araplar, ben, hayvanın üstüne çıktım (isteveytu) ve evin üstüne çıktım  derler. Onun dışındakiler ise şöyle demiştir: İsteva, yani gençliği sona erdi, istikrar buldu ve artık gençliğinde bir artış olmadı. Ebu Ömer (İbn Abdilberr) diyor ki: İstiva, uluvv’da (yükseklikte) karar kılmak demektir. Bundan dolayı Allahu Teala bize şöyle hitap etmiştir:


لِتَسْتَوُوا عَلَى ظُهُورِهِ ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ


“Böylece onların sırtına istiva edip/ binip üzerlerine istiva edince/yerleşince, Rabbinizin ni'metini anasınız” (Zuhruf: 13)

وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ “Ve (Nuh as’ın gemisi) Cudi’nin üzerine istiva etti/oturdu.” (Hud: 44)

فَإِذَا اسْتَوَيْتَ أَنْتَ وَمَنْ مَعَكَ عَلَى الْفُلْكِ

“Sen ve beraberindekiler gemiye istiva ettiğiniz/bindiğiniz zaman...” (Müminun: 28)
(et-Temhid, 7/131)

Böylece İbn Abdilberr, Arap dilinden ve Kur’an’dan deliller getirerek istiva’nın karar kılmak, yerleşmek, yükselmek gibi anlamlara geldiğini ifade etmektedir. Onun delil aldığı ayetlerde istiva’nın çıkmak, yerleşmek, karar kılmak gibi anlamlarda kullanıldığı aşikardır. Allahu Teala’nın Arşa istivasına gelince; şüphesiz buradaki istiva kelimesi de bu kelimenin Arapça’daki ve Kur’an’daki kullanımlarından bağımsız olarak değerlendirilemez. Zira Rabbimiz Azze ve Celle Zuhruf suresinin girişinde şöyle buyurmaktadır:


حم  وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ  إِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ

“Ha-Mim. Apaçık kitaba andolsun. Biz onu akletmeniz için Arapça bir Kur’an kıldık.” (Zuhruf: 1-3)

Kur’an’ın Arapça olarak indirilmesinin hikmeti, insanlar onu düzgün bir şekilde anlasınlar ve manalarını akletsinler diyedir. Şu halde Kur’an’ın gönderildiği kavmin anlamayacağı ifadeler içermesi sözkonusu değildir. Kur’an nazil olduğu zaman hiç şüphe yok ki sözkonusu Arap kavmi gerek istiva’yı gerekse diğer kelimeleri anlıyorlardı. Bundan dolayıdır ki İmam Malik gibi selef imamları kendilerine istiva hakkında sorulduğunda şöyle demişlerdir:


الْكَيْفُ غَيْرُ مَعْقُولٍ وَالِاسْتِوَاءُ مِنْهُ غَيْرُ مَجْهُوَلٍ وَالْإِيمَانُ بِهِ وَاجِبٌ وَالسُّؤَالُ عَنْهُ بِدْعَةٌ

(İstivadaki) keyfiyet akledilemez, Onun istivası ise bilinmeyen bir şey değildir, ona iman etmek vacibtir, onun hakkında sormak bid’attir.” (Lalekai, es-Sunne, no: 664)

Malik’in hocası Rebia (rh.a) da şöyle demiştir:


الِاسْتِوَاءُ غَيْرُ مَجْهُوَلٍ وَالْكَيْفُ غَيْرُ مَعْقُولٍ


“İstiva bilinmeyen bir şey değildir, keyfiyeti ise akledilemez!” (Lalekai, es-Sunne, no: 665)

Lalekai aynı sözü başka bir yerde şöyle nakletmektedir:


الِاسْتِوَاءُ مَعْقُولٌ , وَالْكَيْفُ مَجْهُوَلٌ


“İstiva akledilebilen bir şeydir, keyfiyeti ise bilinemez!” (Lalekai, es-Sunne, no: 928)

Bu nakillerdeki istiva malumdur yani bilinmektedir, meçhul değildir, makul yani akledilebilen bir şeydir gibi ifadeler açıkça ayette geçen istivanın manasının bilinmekte olduğunu ve bunun Arap dilinde ne anlamda kullanılıyorsa o anlamda olduğunu göstermektedir. Yani tefvid ehlinin iddia ettiği gibi İmam Malik, istiva Kur’an’da geçmektedir, bu yönden malumdur dememiştir. Zira karşısındaki şahıs zaten Kur’an’da geçen istivanın keyfiyetini soruyordu. O yüzden böyle birine cevap olarak istiva, Kur’an’da geçmektedir anlamına gelecek bir söz söylemek boş bir söz olur ki selef imamları bu tür faydasız kelamlardan en çok sakınan kimselerdir. Şu halde istiva, bilinmeyen bir şey değildir diye cevap vermeleri istivanın manasının bilindiğine işaret etmektedir.  İmamlar, keyfiyetin meçhul olduğuna işaret etmişlerdir. Maksat, mananın bilinmediğine işaret olsaydı bunu açıkça söylerlerdi. Yukarda da işaret ettiğimiz gibi asıl itibariyle Kur’an’da manası olmayan veya manasını Allah’tan başka hiç kimsenin bilmediği bir kelam olması sözkonusu değildir. Bu, Allaha ve kitabına yapılacak en büyük tandır, dil uzatmadır; bundan dolayı alimler istiva gibi haberi sıfatların manasının hiç bilinmeyeceğini iddia eden tefviz mezhebini en şerli mezheplerden birisi olarak tanımlamışlardır. Eğer durum onların dediği gibi olsaydı Kur’an “Mübin” yani apaçık bir kitap olmazdı. Zaten ilerde seleften nakledeceğimiz açıklamalar, selefin istivayı tefsir ettiklerini açıkça gösterecektir. Eğer istiva, manası da meçhul bir kelime olsaydı buna mana vermekten en uzak insanlar selef-i salihin imamları olacaktı.

Selefin istiva hakkında yaptığı tefsirlere gelince; bu hususta dört tane açıklama meşhur olmuştur. İbn’ul Kayyim (rh.a) bu dört açıklama şeklini Kaside-i Nuniyye adlı nazmında (sf 87) şöyle özetlemiştir:


فلهم عبارات عليها أربع ... قد حصلت للفارس الطعان
وهي استقر وقد علا وكذلك ار ... تفع الذي ما فيه من نكران
وكذاك قد صعد الذي هو أربع ... وأبو عبيدة صاحب الشيباني
يختار هذا القول في تفسيره ... درى من الجهمي بالقرآن


"Onların bu hususta dört türlü ibareleri vardır,
İyi süvari ve iyi mızrak kullanan kimse bunları öğrenebilmiştir.
Bu dört açıklama: İstikrar etti, (yerleşti) üstüne çıktı ve aynı şekilde,
Üzerine yükseldi şeklinde olup, bu hususta herhangi bir tepki (gösteren) yoktur.
Yine dördüncüsü olan suûd etti (üzerine çıktı) da böyledir.
Ki eş-Şeybanî’nin arkadaşı Ebu Ubeyde
Tefsirinde bu görüşü tercih etmektedir.
O elbette Cehmî’den daha iyi Kur’ân’ı bilen birisidir."

Buna göre selef nezdinde Allahu Teala’nın Arşa istivasının ne manaya geldiği hakkındaki açıklama şekilleri şunlardır:

1-   استقر yani karar kıldı, yerleşti
2-   علا üstüne çıktı
3-   ارتفع yükseldi
4-   صعد üzerine çıktı.

Görüldüğü üzere bilhassa son üç tefsir tarzı birbirine yakındır. İbn Abdilberr ve diğer alimlerin açıklamalarından anlaşıldığı kadarıyla birinci tefsir yani istekarra da bunlardan çok farklı değildir, zira bu tefsirlerin hepsi neticede Allahu Teala’nın Arş’ın üzerinde olduğuna, mahlukatının üstünde olduğuna işaret etmektedir. Şimdi istivayla alakalı yapılan bu tefsirlerin geçtiği kaynakları Allahın izniyle tek tek nakletmek istiyorum.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1680
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
a)   İstivaya istikrar/karar kılma, yerleşme manası verenler:

İbn’ul Kayyim (rh.a) istiva’ya verilen manaların ilki olarak bunu zikretmiştir. Yukarda İmam Begavi’den naklettiğimiz gibi Kelbi ve Mukatil bu görüşü savunmuştur. Kelbi, çok zayıf olup Rafizilikle itham edilmiştir. Beyheki, kendisine ulaşan bir isnadla ve ardından Kelbi-Ebu Salih-İbn Abbas kanalıyla İbn Abbas’ın şöyle dediğini nakletmiştir:


{ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ} [الأعراف: 54] يَقُولُ: اسْتَقَرَّ عَلَى الْعَرْشِ


“Sonra Arşa istiva etti (Araf: 54) Arş üzerinde karar kıldı, yerleşti.” (el-Esma ve’s Sifat, 2/311)

Beyheki bunun ardından isnaddaki Kelbi, Ebu Salih ve başkalarının metruk olduklarına işareten hadisi münker olarak kabul etmektedir. Kelbi-Ebu Salih-İbn Abbas kanalının ilim namına hiçbir şey ifade etmediği ehlince malum olan bir şeydir. İbn Hacer, Sufyan es-Sevri’den Kelbi’nin şöyle dediğini nakletmektedir: “Ebu Salih yoluyla İbn Abbas’tan naklettiğim her şey bir yalan olup, bunu benden sakın rivayet etmeyin” (Tehzib’ut Tehzib, 9/152-154)

Buna rağmen İbn’ul Kayyim başka bir yerde–belki de kendince bir gerekçeyle- İbn Abbas’ın bu kavlini sıhhatine yönelik herhangi bir itirazda bulunmaksızın nakletmiştir. (İctima’ul Cuyuş’il İslamiyye, 2/249) Onun Savaik’ul Mursele adlı eserinin muhtasarında ise  bu görüş İbn Abbas’ın öğrencisi Mücahid’e izafe edilmektedir. (Muhtasar’us Savaik, sf 384) İbn Teymiyye’nin naklettiğine göre Endülüs bölgesi imamlarından Ebu Ömer et-Talemenki ise şöyle demiştir:


وقال عبد الله بن المبارك ـ ومن تابعه من أهل العلم، وهم كثير ـ: إن معنى {اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ} [يونس: 3] : استقر، وهو قول القتيبي

Abdullah ibn’ul Mübarek ve ilim ehlinden ona tabi olanlar ki bunlar çokturlar, şöyle demişlerdir: ‘Arşa İstiva etti’ (Yunus: 3) ayetinin manası istekerra yani yerleşti demektir. Kutebi’nin kavli de budur.” (Şerhu Hadisin Nüzul, sf 145)

Zehebi’nin naklettiğine göre müfessir ve fakih Süleym er-Razi (v. 447) “Rahman Arşa istiva etti” (Taha: 5) ayeti hakkında şöyle demiştir:


قال أبو عبيدة: علا. وقال غيره: استقر

“Ebu Ubeyde ala yani yükseldi, demiştir. Onun dışındakiler ise istekarra/karar kıldı demişlerdir.” (Muhtasar’ul Uluvv, sf 266)

Bu alimin, Ebu Ubeyde dışındaki müfessirlerin istivayı istikrar olarak tefsir ettiklerini nakletmesi dikkat çekicidir.

Bu nakillerde ismi geçen Mukatil’e gelince –Kaside-i Nuniyye’nin şerhi olan Tavdih'ul Mekasid'da (1/440) belirtildiği üzere- bu  zat Mukatil bin Hayyan’dır, meşhur –zayıflıkla ve tecsim fikriyle itham edilen- müfessir Mukatil bin Süleyman değildir. Bununla beraber Mukatil bin Süleyman da istivayı istikrar olarak tefsir edenler arasındadır. Mukatil bin Hayyan ise Tebe-i tabiin imamlarından olup Şabi, Mücahid, İkrime, Ömer bin Abdulaziz, Salim bin Abdullah gibi selef imamlarının öğrencisi  ve Abdullah ibn’ul Mübarek, İbrahim bin Edhem gibi imamların da hocasıdır. Müslim’in Sahih’inde ve Sünen kitaplarında ondan gelen rivayetler vardır. H. 150 veya yakın bir tarihte vefat etmiştir. (Zehebi, Siyeru Alam’in Nubela, 6, 340 vd.)

Bunlar haricinde istiva’yı istikrar/yerleşme olarak tefsir eden imamlar arasında şunları zikredebiliriz:

-   İbn Kuteybe (v. 276): Te’vilu Muhtelif’il Hadis adlı eserinde (sf 394) “Rahman Arşa istiva etti” (Taha: 5) ayetini istikrar kıldı, yerleşti, kuruldu manasında tefsir etmiş ve yukarda zikrettiğimiz istiva kelimesinin geçtiği Mü’minun: 28. Ayeti delil getirmiştir.

-   Halife el Kadir billah (v. 422) öncülüğündeki bir grup alimin beraber hazırlayıp onayladıkları, dönemin alimleri tarafından tasvib edilen ve de muhaliflerinin ise cezalandırıldığı akide metninin bazı rivayetlerinde şöyle geçmektedir:


كان ربنا وحده لا شيء معه، ولا مكان يحويه، فخلق كل شيء بقدرته، وخلق العرش لا لحاجة إليه، فاستوى عليه استواء استقرار كيف شاء وأراد، لا استقرار راحة كما يستريح الخلق

“Rabbimiz bir tek olarak vardı, O’nunla beraber hiç birşey yoktu ve de O’nu kuşatan bir mekan yoktu. Her şeyi kudreti ile yarattı. Arşı da ona ihtiyaç duymadan yarattı. İstikrar (Yerleşme) manasındaki bir istiva ile istediği ve dilediği gibi ona istiva etti. Bu, mahlukatın istirahat etmesi gibi bir istikrar, yerleşme değildir.” (Zehebi, Muhtasar’ul Uluvv, sf 259’da istikrar lafzına –aşağıda geleceği üzere- itiraz ederek nakletmiştir. İbn Teymiye, Beyanu Telbis’il Cehmiyye, 1/182’de ve İbn’ul Kayyim, Savaik’ul Mursele, sf 1288’de itirazsız olarak ve sözkonusu akide metninin Ehli sünnet akidesini beyan ettiğini zikrederek nakletmişlerdir.)
 
-İbn Abdilberr (v. 463): Malikilerin önde gelen imamlarından olan bu alimin konuyla alakalı sözlerini yukarda nakletmiştik. Orada şöyle demişti: ‘İstiva, uluvv’da (yükseklikte) karar kılmak demektir.’ O böylece sanki istivayla alakalı bütün tefsirleri cem etmiş olmaktadır. Yani istiva yükselmek ve sonra yüksek mekanda karar kılmak, yerleşmek demektir.

Bu nakillerden istiva’nın istikrar yani yerleşmek, kurulmak manasında tefsir edilmesinin selef ve halef arasında bilinen bir husus olduğu ortaya çıkmaktadır. Zaten bu, istivanın lugat manasına da uygundur ve İbn Abdilberr ve başkalarının da işaret ettiği gibi Araplar istiva deyince bu ve benzeri manaları anlıyorlardı. Bu alimler, istivayla alakalı bu açıklamaları –birilerinin iddia ettiği gibi- sadece lugavi manayı izah etmek için değil, bizzat Rahman’ın Arşa istivasını tefsir etmek için zikretmişlerdir. Nitekim İbn Abdilberr’in aynı yerde Kur’an’ın Arapça olduğuna ve Arapların anladığı şekilde hitap ettiğine vurgu yapması buna işaret etmektedir. Eğer bu manaların Allaha nisbeti caiz olmasaydı elbette ki bu konuda Kuran ve Sünnette gerekli açıklama yapılırdı. Arşa istiva ister karar kılmak, ister yükselmek vesair manalarda tefsir edilsin, bunların hepsinin selef tarafından Allahu Teala’nın şanına layık bir şekilde, mahlukatın istivasına benzemeyen bir tarzda anlaşıldığında şüphe yoktur. İstivayı yerleşmek, istikrar bulmak şeklinde tefsir eden bu görüşün sahabeye ve tabiine izafesi isnad açısından problemli gözükse de bunun bir önemi yoktur. Çünkü bu görüş, kitaplarda selefe nisbet edilerek aktarılmış ve ta ki sonraki dönemlerde birtakım kelamcılar ortaya çıkıp bunu inkar edinceye kadar da kimse bunu inkar etmemiş, bunu bir sapıklık veya tecsim alameti olarak da görmemiştir. Yani istivaya istikrar manası veren açıklamanın İbn Abbas veya başkalarına izafesinin sened itibariyle sahih olmaması ayrı bir şey, bunun küfür veya dalalet olarak kabul edilmesi ayrı bir şeydir. Birincisi ikincisini gerektirmez. Keza –aşağıda geleceği üzere- selefin çoğunluğunun istivaya daha çok yükselme manası vermiş olması da istikrar manası verenlerin inkarını ve bidatle suçlanmasını gerektirmez. Çünkü yükselmek ve o çıkılan yüce mekanda yerleşmek birbirine zıt manalar değildir. –Biz bunda reddedilecek bir şey görmesek de- bir an için İstivaya istikrar manası verilmesi reddedildiği farzedilecek bile olsa bu ancak tefsir yönünden ve lugavi mananın uygun olmaması cihetinden veyahut da seleften bu açıklamanın sabit olmaması yönünden reddedilir. Yoksa bunun tecsim ve teşbihe yol açacağı vb bir gerekçeyle reddedilmesi sözkonusu değildir, Eşariler vb dışında hiç kimse bunu yapmamıştır. Bundan dolayıdır ki İbn’ul Kayyim (rh.a) yukarda naklettiğimiz beyitlerinin bir öncesinde şöyle demektedir:


واقرأ تفاسير الأئمة ذاكري الإسـ ... ـناد فهي هداية الحيران
وانظر إلى قول ابن عباس بتفسـ ... ـير استوى إن كنت ذا عرفان
وانظر إلى أصحابه من بعده ... كمجاهد ومقاتل حبران
وانظر إلى الكلبي أيضا والذي ... قد قاله من غير ما نكران


“İmamların isnad zikrederek yaptıkları tefsirleri (açıklamaları) oku,
Bu açıklamalar şaşkınlar için bir yol göstericidir.
İbn Abbas’ın istiva’nın tefsiri hakkındaki sözüne bir bak,
Eğer irfan/bilgi sahibi birisi isen,
Ondan sonra da ashabına bak,
İki derin alim Mücahid ve Mukatil gibi,
Yine Kelbi’ye bak,
 Ve de hiçbir tepki görmeyen sözlerine…”

Yukarda zikrettiğimiz gibi burada ismi geçen imamlara istivayı istikrar olarak yahut yükselme olarak tefsir ettikleri görüşü isnad edilmektedir. Bilhassa Kelbi’nin naklettiği istikrar hakkındaki rivayet meşhurdur. İbn’ul Kayyim bütün bunların alimler tarafından inkar ve reddedilmediğine vurgu yapmaktadır. Aynısını, yukarda naklettiğimiz üzere beyitlerin devamında da zikretmektedir. Burada bizim için önemli olan da budur. Yani istikrar veya diğer tefsirlerin sıhhatleri ve saire ayrı bir konu olmakla beraber seleften ve sünnet imamlarından hiç kimse bunları itikadi açıdan problemli görmemiş, tefvizcilerin iddiasının aksine istivanın Arap dil kaidelerine göre tefsir edilmesine itiraz etmemiş, istivanın manasının meçhul olduğunu iddia etmemiş ve de bu dört açıklama tarzı ve benzerleri dışındaki “istila” vb açıklamalara da seleften hiç kimse tevessül etmemiştir.  Bütün bunlar, seleften sonra ortaya çıkmış birtakım saplantılardan ve vehimlerden ibarettir.

Görüldüğü üzere selef nezdinde ve selefe tabi olan imamlar arasında istiva’nın istikrar olarak tefsirini inkar eden kimse yoktur. Sonraki devirlerde Ebu’l Hasen el Eşari (v. 324) “El-İbane” de (sf 105), İbn Furek (v. 406) “Müşkil’ul Hadis”te (sf 353) –bu görüşü Müşebbihe’ye nisbet ederek!-, Beyheki (v. 458) el-“İ’tikad” da (sf 116) istiva’nın istikrar, yerleşme manasında oluşunu –itikadi bir problem olarak görüp- inkar etmiştir. İmam Zehebi ise yukarda bahsettiğimiz Halife el Kadir billah’ın akide metnini naklettikten sonra oradaki “istikrar manasındaki bir istiva ile” lafzına itiraz etmiştir. Lakin gördüğümüz kadarıyla Zehebi’nin itirazı –tıpkı bizatihi vb lafızlara itirazı gibi- manadan ziyade lafza yöneliktir. Bununla beraber Kadiri itikadındaki ibare ihtiyaca binaen zikredilmiştir ve ihtiyaç hasıl olduğunda bu tarz nasslarda geçmeyen ifadelerin kullanılmasında itiraz edilecek bir yön yoktur. Vallahu a’lem.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1680
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
b)   İstivaya “uluvv” yani üstte olmak, üstüne çıkmak manası verenler: Yukarda da beyan ettiğimiz gibi bundan sonraki zikredeceğimiz istivaya ait üç mana olan uluvv, irtifa ve suud birbirlerine yakın anlamlı kelimeler olup yüksekliği, Arşın üzerine çıkmayı ifade etmektedirler. Şimdi inşaallah bu üç tefsirle alakalı nakilleri zikredeceğiz. Selef imamlarından ve onlara güzellikle tabi olanlardan Arşa istiva’yı “ala” yani Arşın (tahtın) üzerine çıktı şeklinde tefsir eden alimlerin sözlerinden tesbit edebildiklerimiz şunlardır:

-   Tabiinin tefsirdeki imamlarından olan, İbn Abbas’ın öğrencisi Mücahid (v. 104)’in konuyla alakalı görüşünü İmam Buhari, Sahih’inde rivayet etmiştir:


وَقَالَ مُجَاهِدٌ: {اسْتَوَى} «عَلاَ» {عَلَى العَرْشِ}الأعراف: 54

“Mücahid dedi ki: Arşın (tahtın) üzerine İstiva etti yani çıktı.”

Bu rivayet Sahih’te Kitab’ut Tevhid bölümünde 7418 no’lu hadisin yer aldığı Hud: 7.ayetle alakalı babın girişinde yer almaktadır. Buhari bunu muallak yani senedsiz olarak lakin cezm sigasıyla yani “dedi” şeklinde kesinlik ifade eden lafızla rivayet etmiştir ki bu, sözkonusu rivayetin Buhari’nin zikretmediği mevsul bir senedi olduğuna delalet eder. Nitekim İbn Hacer, bu rivayeti Firyabi’nin Verka’dan, o Ebu Necih’ten o da Mücahid’den şeklinde vaslettiğini söylemiştir. (Feth’ul Bari, 13/405)

-   Ebu Ubeyde Ma’mer bin el Musenna(v. 209):  “Mecaz’ul Kur’an” adlı eserinde (2/15) Taha: 5. Ayetle alakalı şöyle demektedir:


«الرَّحْمنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوى» أي علا، يقال: استويت فوق الدابة وعلى البعير وعلى الجبل وفوق البيت، أي علوت عليه وفوقه

“Rahman Arşa istiva etti yani onun üzerine çıktı, demektir. Ben, hayvanın üstüne veya devenin üzerine veya dağın üzerine veya evin üstüne istiva ettim yani onun üzerine, üstüne çıktım, denilir.”

Böylece Allahu Teala’nın Arş’a istivasının tahta çıkmak manasında olduğunu Arap dilinden hareketle beyan etmektedir. Ebu Ubeyde, nahiv alimlerinin en önde gelenlerinden birisidir ve eş-Şeybani olarak tanınan Ebu Amr bin el A’la’nın arkadaşıdır. İbn’ul Kayyim onun konuyla alakalı görüşüne şu beyitlerle işaret etmektedir:

Yine dördüncüsü olan suûd etti (üzerine çıktı) da böyledir.
Ki eş-Şeybanî’nin arkadaşı Ebu Ubeyde
Tefsirinde bu görüşü tercih etmektedir.
O elbette Cehmî’den daha iyi Kur’ân’ı bilen birisidir.

Burada Ebu Ubeyde’nin görüşünü suûd etti (üzerine çıktı) olarak verse de Ebu Ubeyde’nin kitabında bu “ala” olarak geçmektedir, lakin işaret ettiğimiz gibi bu ikisi arasında mana cihetinden çok fazla farklılık yoktur.

-  Ebu’l Abbas Sa’leb (v. 291): Meşhur nahiv alimlerinden bu zatın da Rahman Arşa istiva etti ayetini üzerine çıktı şeklinde tefsir ettiğini Lalekai, Darakutni kanalıyla nakletmektedir. (Şerhu Usul-i İtikad, 3/443)

-   İbn Cerir et-Taberi (v.310): Ra’d: 2. Ayetin tefsirinde şöyle demiştir:


ثم استوى على العرش فإنه يعني: علا عليه.

“Sonra Arşa istiva etti yani onun üzerine çıktı, demektir.”

-   Begavi (v. 510): O da sözkonusu ayetin tefsirinde aynı görüşü zikretmiştir.

İşte bütün bunlar, selef ve haleften istivayı علا yani üzerine çıktı olarak tefsir eden alimlerin kavilleridir. Böylece müteahhirundan bazılarının Allah’ın Uluvvunu, yüceliğini sadece sıfatları bakımından yüce oluşuyla tefsir etmelerinin batıllığı ortaya çıkmaktadır. Zira Allahu Teala’nın mahlukatı yarattıktan sonra mahlukatın tavanı, en yüksek noktası olan Arş’ın üzerine çıkması Onun mahlukatından ayrı oluşunu ve zati uluvvunu veya başka bir tabirle Zatının  da yücelerde olduğunu açıkça göstermektedir. Aksi takdirde sadece sıfatları bakımından yüceliği kasdediliyor olsaydı Arş’ın zikredilmesinin ve istiva’nın Arş’a tahsis edilmesinin bir manası olmazdı. Vallahu a’lem.



Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1680
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
c)   İstivaya irtifa’ yani yükselme manası verenler: İstiva etti lafzını irtefea yani yükseldi şeklinde tefsir eden alimler ise şunlardır:

- Ebu’l Aliye er-Riyahi(v. 93): Ebubekr ibn ebi Davud’un tabiriyle sahabeden sonra Kur’an’ın manalarını en iyi bilen kişi olan bu zatın istiva hakkındaki görüşünü Buhari, Sahih’inde şu şekilde nakletmiştir:


قَالَ أَبُو العَالِيَةِ: {اسْتَوَى إِلَى السَّمَاءِ} [البقرة: 29]: «ارْتَفَعَ»


“Ebu’l Aliye şöyle demiştir: ‘Sonra semaya istiva etti’ (Bakara: 29) yani yükseldi.”

Buhari, bunu yukarda zikrettiğimiz Mücahid’in kavlini zikrettiği aynı yerde yine cezim sigasıyla muallak olarak nakletmektedir. İbn Ebi Hatim ilgili ayetin tefsirinde Ebu’l Aliye’nin bu kavlini Rebi bin Enes kanalıyla ondan isnadıyla nakletmektedir. İbn Teymiyye bu isnadın maruf bir isnad olduğunu söylemektedir. (Beyanu Telbis’il Cehmiyye, 8/302) Bu ayet malum olduğu üzere kainatın yaratılışından bahsetmektedir, o yüzden bazıları bu ayetteki istivaya yönelme anlamı vererek ayeti sonra göğe yöneldi yani onu yaratmaya koyuldu şeklinde açıklamışlardır. Ebu’l Aliye’nin ise ayeti tıpkı Arşa istivada olduğu gibi yükselme anlamında tefsir ettiği görülmektedir. İbn Ebi Hatim Arşa istivayla alakalı Yunus: 3. Ayet ve diğer ayetlerin tefsirinde de Ebu’l Aliye’nin aynı görüşünü zikrederek böylece Onun Allahu Teala’nın istiva’sını genel manada irtifa yani yükselme olarak tefsir ettiğini ortaya koymuş olmaktadır. İbn’ul Kayyim (rh.a)’ın şu beyitleri de onun bu kavline işaret etmektedir:

كذا رفيع التابعي أجلهم ... ذاك الرياحي العظيم الشان
كم صاحب ألقى إليه علمه ... فلذاك مَا اخْتلفَا عَلَيْهِ إثنان


“Yüce tabii ve onların (yani tabiinin) en kıymetlisi,
Şu Riyahi ki çok büyüktür değeri,
Öyle ki kaç sahabe ona ilmini ulaştırmıştır.
Bundan dolayı onun hakkında iki kişi dahi ihtilaf etmemiştir.”

Böylece Ebu’l Aliye gibi selef alimlerinin görüşünün kendisine tabi olunmaya sonradan gelen birtakım kimselerden daha layık olduğu ortaya çıkmaktadır.

- Rebi bin Enes (v. 140): İbn Ebi Hatim, Rebi bin Enes üzerinden bu kavli Ebu’l Aliye’ye isnad ettikten sonra Rebi’ye de bunu isnad etmektedir. Taberi de bu görüşü Rebi’ye isnad etmekte ve kendisi de tercih etmektedir.

- Halil bin Ahmed (v. 170): Meşhur nahiv alimi ve Sibeveyh’in de hocası olan bu zatın istivayı irtifa, yükseklik manasında tefsir ettiğini İbn Abdilberr ondan hikaye etmektedir. (et-Temhid, 7/132)

- Bişr bin Ömer (v. 207) ve seleften bir cemaat: Lalekai’nin İshak bin Rahuye kanalıyla Bişr’e isnad ettiğine göre şöyle demiştir:


سَمِعْتُ غَيْرَ وَاحِدٍ مِنَ الْمُفَسِّرِينَ يَقُولُونَ: {الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى} [طه: 5] قَالَ: عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى: ارْتَفَعَ

“Ben birden fazla müfessiri ‘Rahman Arşa istiva etti’ (Taha: 5) kavli hakkında ‘Arşın üzerine yükseldi’ derken işittim.” (Şerhu Usulil İtikad, 3/440)

Begavi de ‘Sonra semaya istiva etti’ Bakara: 29 ayetinin tefsirinde şöyle demektedir:


قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَأَكْثَرُ مُفَسِّرِي السَّلَفِ: أَيِ ارْتَفَعَ إِلَى السَّمَاءِ

“İbn Abbas ve selef müfessirlerinin çoğu: Semaya irtifa etti, yükseldi demişlerdir.”

Böylece istivayı yükseklikle tefsir etmenin selefin cumhurunun görüşü olduğu ortaya çıkmaktadır. Vallahu a’lem.



Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1680
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
d)   İstivaya suud (üzerine çıkmak) manası verenler: İbn’ul Kayyim (rh.a)’in istiva’nın tefsiriyle alakalı naklettiği son görüş olan saide yani üzerine çıktı kavlini dile getirdiği söylenen alimler de aşağıdaki gibidir:

Beyheki, İbn Abbas’a Kelbi-Ebu Salih- İbn Abbas ve sonrası şeklindeki bir isnadla bunu izafe etmektedir. (el-Esma ve’s Sifat, 2/311) Biz daha önce bu isnadın zayıflığını beyan etmiştik. Beyheki, bunu “emri yükseldi” şeklinde nakletmektedir, el-Ferra ise Meani’l Kuran adlı eserinde Bakara: 29. Ayeti tefsir ederken İbn Abbas’tan gelen bu rivayeti Allah semaya suud etti, yükseldi şeklinde aktarmaktadır. Ama dediğimiz gibi bu rivayet sahih değildir.

Yine İbn’ul Kayyim’in İctima’ul Cuyuş, 2/224’de zikrettiğine göre Sufyan bin Uyeyne de bu kanaattedir. İbn’ul Kayyim bunu Salebi’nin tefsirinde zikrettiğini söylemiştir ancak bu kavil sözkonusu eserde bulunamamıştır.

Keza Begavi tefsirinde bu görüşü Ebu Ubeyde’ye nisbet etmektedir, Begavi’nin sözü daha önce geçmişti. Lakin Ebu Ubeyde’nin kendi eserinde aynı manada ala yani üzerine çıktı şeklinde geçmektedir. Daha önce de zikrettiğimiz gibi saide-irtefea-ala hepsi aynı manadadır ve yüksekliği ifade etmektedir.
İşte İbn’ul Kayyim (rh.a)’ın istivanın manası hakkında zikrettiği dört tefsir olan istikrar (yerleşme), uluvv (üzerinde olma), irtifa (yükselme) ve suud (üzerine çıkma) şeklindeki açıklamaların selef imamlarındaki kaynakları bunlardır. Görüldüğü üzere daha ziyade yükseklik manası ön plana çıkmaktadır, bununla beraber diğer istikrar gibi açıklamalar da bu yüksekliğe zıt değildir. İşte bütün bu nakiller, selefin –iddia edildiğinin aksine- istivayı tefsir ettiğini, manasını açıklamaya çalıştığını, manası hakkında susmadıklarını, onların ancak keyfiyet hakkında sustuklarını açıkça göstermektedir. Şimdi bundan sonraki bölümde inşallah İbn’ul Kayyim’in zikretmediği ancak hakkında bazı hadis ve eserler nakledilen, bazı alimlerin de istiva’nın tefsiri sadedinde zikretmiş oldukları “culus” veya “kuud” yani oturma meselesi üzerinde duracağız ve Rabb Teala’ya oturma nisbet edilip edilmeyeceği, istivanın oturma olarak tefsir edilip edilmeyeceği, bunun bir küfür veya dalalet olarak görülüp görülmeyeceği gibi konuları ele alacağız.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1680
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
İstiva’nın “oturma” olarak tefsir edilmesi ve Rabb Teala’ya oturma izafe eden nakiller:

Yukarda da beyan ettiğimiz gibi istiva’nın selef nezdinde meşhur olan açıklamaları arasında oturma anlamında culus veya kuud yoktur. Buna rağmen seleften bazılarına bu şekilde bir tefsir izafe edilmiş ve bazı hadislerde de Allahu Teala’nın kürsiye oturduğundan bahsedilmiştir. Bu ise Allah’a celaline layık bir şekilde oturma izafe edilmesini veya istivanın bu şekilde tefsir edilmesini bidat, sapıklık hatta küfür olarak görenlerin aleyhinedir. Çünkü bu kimselerin küfür ve şirk olarak gördüğü hususların Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabına  ve de diğer selef imamlarına izafe edildiği rivayetler en meşhur hadis ve rivayet kitaplarında yer almaktadır ki burada bu hadisleri onaylayarak nakleden imamların da küfre ve sapıklığa nisbet edilmesi sözkonusudur. Hadis ve rivayetlerin sahih olup olmamasının bu hususta bir önemi yoktur. Çünkü küfre rıza küfürdür. Eğer Allaha oturma izafe etmek teşbihse yani küfürse bu yöndeki rivayetleri kabul ederek nakleden herkesin küfre girmesi gerekmektedir ki bundan Allaha sığınırız. Şimdi bu rivayetleri ve –tesbit edebildiğimiz ölçüde- sıhhat durumlarını ele almak istiyoruz. Önce konuyla alakalı hadisleri zikredeceğiz inşallah:

Bu konuyla alakalı nakledeceğimiz hadisler birkaç gruptur. İlk gruptaki hadisler Allahu Teala’nın kıyamet günü kürsüsüne oturmasıyla alakalıdır. Bunlardan bir tanesini Er-Ruyani (v. 307) “Müsned”inde Cabir bin Abdillah (ra)’dan şöyle nakletmektedir:


سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ: " إِذَا كَانَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ حُشِرَ النَّاسُ عُرَاةً حُفَاةً غُرْلًا، ثُمَّ يَجْلِسُ اللَّهُ عَلَى كُرْسِيِّهِ، ثُمَّ يُنَادِيهِمْ بِصَوْتٍ يَسْمَعُهُ مَنْ بَعُدَ كَمَا يَسْمَعُهُ مَنْ قَرُبَ، فَيَقُولُ: أَنَا الْمَلِكُ الدَّيَّانُ؛ لَا ظُلْمَ الْيَوْمَ

“Ben Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’i şöyle derken işittim: Kıyamet günü geldiğinde insanlar çıplak, yalın ayak ve sünnetsiz olarak haşredilecektir. Sonra Allahu Teala kürsisine oturur ve onlara uzakta olanın yakında olan kimse gibi işitebileceği bir sesle nida eder ve şöyle der: “Ben Melik ve Deyyan’ım. Bugün zulum yoktur!” (Musned’ur Ruyani, 2/471 no: 1491)

Hadisin başka kaynaklarda da bir çok benzeri mevcuttur ancak bu lafzıyla sadece Ruyani’nin Müsned’inde bulabildim. Hadiste açıkça Allahu teala’nın kıyamet günü kürsisine oturacağı “yeclisu” lafzıyla beyan edilmektedir. Bu hadiste ayrıca Allah’ın kendine has bir sesi olduğunu inkar eden Eşarilere de reddiye vardır. Velhamdulillah.

Kıyamet günü Allahu Teala’nın Kürsüye oturarak nida edeceğini haber veren benzer başka bir rivayeti ise Ebu’ş Şeyh (v. 369) Katade (ra)’dan şöyle nakletmektedir:


حَتَّى إِذَا جَلَسَ عَلَى كُرْسِيِّهِ نَادَى تَعَالَى بِهِ: {لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ} [غافر: 16] ، فَلَمْ يُجِبْهُ أَحَدٌ، فَعَطَفَهَا عَلَى نَفْسِهِ تَبَارَكَ وَتَعَالَى، فَقَالَ: {لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ الْيَوْمَ تُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ لَا ظُلْمَ الْيَوْمَ إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ} [غافر: 17

“…Nihayet Allahu Teala kürsüsüne oturduğunda oradan şöyle seslenir: ‘Bugün mülk kimindir’ (Gafir: 16) Ona hiç kimse cevap vermez. Tebareke ve Teala kendisine atfederek şöyle der: “Tek ve Kahredici olan Allah’ındır. Bugün her nefis kazandığı ile karşılık görür, bugün zulüm yoktur. Allah hesabı çabukça görendir.” (Gafir: 17)” (Ebu’ş Şeyh, el-Azme, 2/752)

Bu haberde de açıkça "celese" lafzıyla Allahu Teala’nın kürsüye oturacağından bahsedilmektedir. Lakin şurası var ki bu haber Allah rasulune ref’ edilmemiştir, Katade (ra)’ın sözü olarak nakledilmiştir. Rivayetin senedinde yer alan Mutemir bin Nafi hakkında ihtilaf edilmiştir. Bu rivayetin benzerini Ebu Nuaym (v. 430) “Hilye”de Şehr bin Havşeb’den kendi sözü olarak nakletmektedir.  (Hilyetul Evliya, 6/61) Ancak bu tarz gaybi haberlerin Rasulullah’a dayanan bir aslı olmadan içtihadla söylenemeyeceği de bir vakıadır. Ebu Nuaym’ın lafzında oturur (celese) yerine istiva eder denilmesi de iki kelimenin birbirleri yerine kullanılması açısından enteresandır. Doğrusunu Allah bilir.

Yine kıyamet günü Allahu Teala’nın kürsüsüne oturacağından bahseden diğer bir hadisi ise Taberani şu şekilde nakletmiştir:


حَدَّثَنَا أَحْمَدُ بْنُ زُهَيْرٍ التُّسْتَرِيُّ، حَدَّثَنَا الْعَلَاءُ بْنُ مَسْلَمَةَ، ثنا إِبْرَاهِيمُ الطَّالْقَانِيُّ، ثنا ابْنُ الْمُبَارَكِ، عَنْ سُفْيَانَ عَنِ ابْنِ حَرْبٍ، عَنْ ثَعْلَبَةَ بْنِ الْحَكَمِ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى: اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ اللهُ عَزَّ وَجَلَّ لِلْعُلَمَاءِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، إِذَا قَعَدَ عَلَى كُرْسِيِّهِ لِقَضَاءِ عِبَادِهِ: إِنِّي لَمْ أَجْعَلْ عِلْمِي، وحُكْمِي فِيكُمْ، إِلَّا وَأَنَا أُرِيدُ أَنْ أَغْفِرَ لَكُمْ، عَلَى مَا كَانَ فِيكُمْ، وَلَا أُبَالِي "

Bize Ahmed îbn Züheyr et-Tusteri haber verdi ve dedi ki: Bize A’la bin Mesleme haber verdi ve dedi ki: Bize İbrahim et-Talkani haber verdi ve dedi ki: Bize İbn’ul Mubarek, Sufyan’dan o da İbn Harb’tan , Sa'lebe îbn Hakem'in şöyle dediğini haber verdiler: Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Kıyamet günü Allah Teâlâ kullar arasında hükmetmek için kürsîsi üzerinde oturduğunda âlimlere şöyle buyuracaktır: Muhakkak Ben ilmimi ve hikmetimi ancak sizden vuku bulan günâhlarınızı bağışlamayı murâd ettiğim için size vermişimdir, buna aldırmam."

[Taberani, Mu’cem’ul Kebir, 2/84, no: 1381 ayrıca az farkla Meşihatu Ebi’l Hasen es-Sukkeri no: 29 İbn Kesir (rh.a) Taha suresinin baş tarafında bu hadisi “bu babdaki hadislerin en güzeli” şeklinde takdim ederek nakletmiş ve ardından isnadının ceyyid (güzel) olduğunu beyan etmiştir. Heysemi, Mecma’uz Zevaid no: 527’de hadisin ricali güvenilir addedilmiştir, demiştir. (1/126) Munziri de hadisinin ricalinin güvenilir olduğunu beyan etmiştir. (Tergib ve Terhib, 1/57 no: 131) Alimlerin değerlendirmeleri bu yönde olsa da seneddeki A’la bin Mesleme Tirmizi’nin hocası olmasına karşın hadis uydurmakla itham edilmiş ve güvenilir addedilmemiştir. (Zehebi, Divan’ud Duafa no: 2891)]

Bu hadis de aynı şekilde Kıyamet günü Rabb Teala’nın kürsüsüne oturacağından bahsetmektedir yalnız bir farkla ki yukardaki hadiste oturmak “celese” ile ifade edilirken bu hadiste “kaade” kelimesiyle ifade edilmiştir iki neticede mana aynıdır. Eşarilerin itimad ettikleri alimlerden birisi olan Suyuti de bu hadisi “ed-Durr’ul Mensur” adlı eserinde (2/71) ve de ricalinin güvenilir olduğunu beyan ederek “el-Leali’l Mesnua”da (1/202) zikretmiştir. Keza Osmanlı ulemasından olan Hadimi, “Berika”da (1/283) bu hadisi zikretmiş ardından bunun cisim olmanın unsurlarını taşıyan bir keyfiyette olmaksızın cereyan ettiğini söyleyip bunun Allahın azametinin ve ceberutunun, hükümranlığının kemaline işaret eden bir ibare olabileceğini zikrederek Maturidi akidesine göre hadisi açıklamaya çalışmıştır. Fakat en azından günümüz cahil sapıkları gibi bu hadisin muhtevasını inkar etmeye hatta bu oturma lafzının küfür olduğunu iddia etmeye kalkışmamışlardır. Bu da ilimle cehaletin farkını gösterir. Öyle ki bidatçının alim olanı ile cahil olanı arasında meselelere yaklaşım noktasında böyle fark vardır. Günümüzdekiler ise tarihte hiç kimsenin söylemediği şeyi söyleyerek Allaha oturma isnad edeni mutlak anlamda tekfir etmeye yeltenmişlerdir. Vallahu’l Mustean.

Bu husustaki ikinci grup hadisler ise “atit” hadisi diye bilinen Allahu Teala’nın kürsüsünün gıcırdaması hakkındaki hadislerdir. Ahmed bin Hanbel (rh.a)’ın oğlu Abdullah “Es-Sunne” de sözkonusu hadisi bu culus (oturma) meselesi hakkında açtığı müstakil babta rivayet etmiş açmış ve hadisi rivayet etmeden önce şöyle demiştir:


سُئِلَ عَمَّا رُوِيَ فِي الْكُرْسِيِّ وَجُلُوسِ الرَّبِّ عَزَّ وَجَلَّ عَلَيْهِ
584 - رَأَيْتُ أَبِيَ رَحِمَهُ اللَّهُ يُصَحِّحُ هَذِهِ الْأَحَادِيثَ أَحَادِيثَ الرُّؤْيَةِ وَيَذْهَبُ إِلَيْهَا وَجَمَعَهَا فِي كِتَابٍ وَحَدَّثَنَا بِهَا


Kürsi ve Rabb Azze ve Celle’nin onun üzerine oturması ile alakalı rivayet edilen şeyler hakkında soruldu.

Allah kendisine rahmet etsin babamın bu hadisleri, rüyet (Allahın görülmesi) ile alakalı hadisleri sahih saydığını ve bunların gösterdiği şekilde düşündüğünü ve onları bir kitapta derleyip rivayet ettiğini gördüm.


585 - حَدَّثَنِي أَبِي رَحِمَهُ اللَّهُ، قَالَ: حَدَّثَنَا عَبْدُ الرَّحْمَنِ، عَنْ سُفْيَانَ، عَنْ أَبِي إِسْحَاقَ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ خَلِيفَةَ، عَنْ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ: «إِذَا جَلَسَ تَبَارَكَ وَتَعَالَى عَلَى الْكُرْسِيِّ سُمِعَ لَهُ أَطِيطٌ كَأَطِيطِ الرَّحْلِ الْجَدِيدِ»

Allah kendisine rahmet etsin babam bana haber verdi ve dedi ki: Bize Abdurrahman, Sufyan’dan o da Ebu İshak’tan, o ise Abdullah bin Halife’den haber verdiğine göre Ömer (ra) şöyle demiştir:

“Allah Tebareke ve Teala Kürsiye oturduğunda Kürsü’den tıpkı yeni deve semerine vurulan hevdecin çıkarttığı gıcırtıyı andıran bir gıcırtı duyulur.”

Abdullah bin Ahmed (rh.a) bir sonraki sayfada aynı hadisi rivayet ettikten sonra bu hadisle alakalı şu olayı zikretmiştir:

فَاقْشَعَرَّ رَجُلٌ سَمَّاهُ أَبِي عِنْدَ وَكِيعٍ فَغَضِبَ وَكِيعٌ وَقَالَ أَدْرَكْنَا الْأَعْمَشَ وَسُفْيَانَ يُحَدِّثُونَ بِهَذِهِ الْأَحَادِيثِ لَا يُنْكِرُونَهَا

 
Babamın ismini verdiği bir adam Veki’nin yanında (bu hadisi işitince) bundan irkildi. Bunun üzerine Veki (ra) öfkelendi ve şöyle dedi: Biz A’meş ve Sufyan’a yetiştik ki onlar bu hadisleri rivayet ediyorlardı ve onları inkar etmiyorlardı” (Abdullah bin Ahmed, es-Sunne, 1/300-307)

Zehebi bu kıssayı naklettikten sonra şöyle demiştir:


وهذا الحديث صحيح عند جماعة من المحدثين، أخرجه الحافظ ضياء الدين المقدسي في صحيحه، وهو من شرط ابن حبان فلا أدري أخرجه أم لا؟، فإن عنده أن العدل الحافظ إذا حدث عن رجل لم يعرف بجرح، فإن ذلك إسناد صحيح. فإذا كان هؤلاء الأئمة: أبو إسحاق السبيعي، والثوري،والأعمش، وإسرائيل، وعبد الرحمن بن مهدي، وأبو أحمد الزبيري، ووكيع، وأحمد بن حنبل، وغيرهم ممن يطول ذكرهم وعددهم الذين هم سُرُج الهدى ومصابيح الدجى قد تلقوا هذا الحديث بالقبول وحدثوا به، ولم ينكروه، ولم يطعنوا في إسناده، فمن نحن حتى ننكره ونتحذلق عليهم؟، بل نؤمن به ونكل علمه إلى الله عز وجل.قال الإمام أحمد: "لا نزيل عن ربنا صفة من صفاته لشناعة شنِّعت وإن نَبَت عن الأسماع".فانظر إلى وكيع بن الجراح الذي خلف سفيان الثوري في علمه وفضله، وكان يشبه به في سمته وهديه، كيف أنكر على ذلك الرجل، وغضب لما رآه قد تلون لهذا الحديث.

“Bu hadis muhaddislerden bir cemaatin nezdinde sahihtir. Bunu Hafız Ziyauddin el Makdisi Sahih’inde rivayet etmiştir ki bu hadis İbn Hibban’ın şartı üzeredir, o bunu tahric etmiş midir etmemiş midir bilmiyorum. İbn Hibban’ın nezdinde adalet sahibi bir hadis hafızı, hakkında cerh sebebi bilinmeyen bir adamdan rivayette bulunduğunda bu isnad sahih addedilir. İşte bu imamlar; Ebu İshak es-Sebii, Sevri, A’meş, İsrail, Abdurrahman bin Mehdi, Ebu Ahmed ez-Zubeyri, Veki’, Ahmed bin Hanbel ve burada zikredilip sayılmaları uzun sürecek olan hidayet kandilleri ve karanlıktaki meşaleler mesabesindeki daha nice imamlar bu hadisi kabul edip onu rivayet etmişken ve de onu inkar etmemişken, isnadına dil uzatmamışken biz kimiz ki onu inkar edelim ve bu hususta sözü çoğaltalım? Bilakis biz ona iman ederiz ve onun ilmini Allaha havale ederiz. İmam Ahmed demiştir ki: ‘Bize tuhaf geliyor veya kulaklar ondan irkiliyor olsa bile Allahın hiçbir sıfatını Ondan nefyetmeyiz.’ Bak Veki bin Cerrah’a ki ilim ve fazilette Sufyan es-Sevri’nin halefi olmuştur ve izlediği yol bakımından ona benzemektedir; bu hadisten dolayı rengi değişti diye bu adamı nasıl da inkar etmiş ve ona karşı nasıl da öfkelenmiştir?” (Zehebi, el-Arş, 2/155)

Feth’ul Mecid müellifi de bu kıssayı naklettiği yerde şöyle demektedir:


فإذا سمعوا شيئا من محكم القرآن ومعناه حصل معهم فَرق أي خوف، فإذا سمعوا شيئا من أحاديث الصفات انتفضوا كالمنكرين له، فلم يحصل منهم الإيمان الواجب الذي أوجبه الله تعالى على عباده المؤمنين

“Onlar Kuran’ın muhkemlerinden bir şey işittikleri zaman onun manası onlarda korku meydana getirirken sıfat hadislerinden bir şey işittiklerinde onu inkar edermiş gibi kaçışmaktadırlar ve Allahın mümin kullarına vacib kıldığı iman onlarda hasıl olmamaktadır.” (Abdurrahman bin Hasen, Fethul Mecid, 405)

Süleyman bin Sehman en-Necdi (rh.a) ise şöyle demiştir:


وأما كونه جالساً على عرشه، فقد جاء الخبر بذلك

“Onun, Arşının (tahtının) üzerinde oturuyor olmasına gelince, haber bu doğrultuda gelmiştir.” Ardından da Abdullah bin Ahmed’in zikrettiği haberi nakletmiştir. (ed-Diya’uş Şarik, 314)

Abdullah bin Ahmed bin Hanbel’in nakletmiş olduğu hadis, Zehebi’nin ve Süleyman bin Sehman’ın bu hadisle alakalı yapmış olduğu açıklamalar ve de Fethul Mecid müellifinin sıfat hadislerinden ürken kişilerle alakalı söylemiş olduğu sözler esasında çok fazla bir açıklamaya ihtiyaç bırakmamaktadır. Allaha ve Rasulune hakkıyla teslim olmamış olan insanlar selef zamanından beri bu tarz sıfat hadislerinden ürpermekte ve bunlara iman edememektedir, bu ise teslimiyetsizlikten ve belki kalpte saklı olan imansızlıktan kaynaklanmaktadır. Halbuki selef bu tarz hadislere iman etmiş ve bunları kabul etme hususunda tereddüd sergileyenleri töhmet altında tutmuşlardır. İşte Rabbin kürsüsüne oturduğunu ifade eden hadis bunlardan birisidir. Bu ve benzeri hadislerde ifade edilen sıfatlar eskiden beri nasslara teslim olmamış kimseler için fitne teşkil etmiştir, şu anki tartışmamızın kaynağı da burasıdır. Bu insanlar bu tip sıfatları konu alan hadislerden senedinde en ufak bir pürüz olanları hemen zayıf ve mevzu ilan edip sahih olanlara da birbirinden fasit tevil ve açıklamalar getirmektedirler. Bunu sadece halis Cehmiye’den olanlar değil kendisini selefe nisbet edip de selefin menhecini özümseyememiş olan kimseler de yapmaktadır. Görüldüğü gibi selef imamlarının kabul ettiği hatta kabul etmeyenlere karşı gazaplandıkları, Abdullah bin Ahmed’in müstakil bab başlığı açarak isbat etmeye çalıştığı oturma sıfatını Allaha nisbet etmeyi bugün Ehli sünnet geçinen birileri bizzat küfrün kendisi olarak görebilmektedir. Bu da bu insanların seleften ne kadar uzaklaştıklarını ve ilimden ne kadar mahrum olduklarını gösteren birçok karineden sadece bir tanesidir. Vallahu a’lem.

“Atit/gıcırdama” hadisi olarak meşhur olan bu hadisi başkaları da farklı lafızlarla rivayet etmiştir. Mesela İmam Taberi, Ayet’ul Kursi olarak bilinen Bakara: 255. Ayetin tefsirinde Kürsi hakkındaki farklı görüşleri naklederken şöyle demiştir:


أَوْلَى بِتَأْوِيلِ الْآيَةِ مَا جَاءَ بِهِ الْأَثَرُ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَهُوَ مَا: حَدَّثَنِي بِهِ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أَبِي زِيَادٍ الْقَطَوَانِيُّ، قَالَ: ثنا عُبَيْدُ اللَّهِ بْنُ مُوسَى، قَالَ: أَخْبَرَنَا إِسْرَائِيلُ، عَنْ أَبِي إِسْحَاقَ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ خَلِيفَةَ، قَالَ: أَتَتِ امْرَأَةٌ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَقَالَتِ: ادْعُ اللَّهَ أَنْ يُدْخِلَنِي الْجَنَّةَ فَعَظَّمَ الرَّبَّ تَعَالَى ذِكْرُهُ، ثُمَّ قَالَ: «إِنَّ كُرْسِيَّهُ وَسِعَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ، وَإِنَّهُ لِيَقْعُدُ عَلَيْهِ فَمَا يَفْضُلُ مِنْهُ مِقْدَارُ أَرْبَعِ أَصَابِعَ» ثُمَّ قَالَ بِأَصَابِعِهِ فَجَمَعَهَا: «وَإِنَّ لَهُ أَطِيطًا كَأَطِيطِ الرَّحْلِ الْجَدِيدِ إِذَا رُكِبَ مِنْ ثِقَلِهِ
»

Ayeti, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den gelen eser ile açıklamak daha evladır ki o da şudur: (Hadisin senedini zikrettikten sonra) Abdullah bin Halife’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bir kadın, Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’e geldi ve dedi ki: Allah’a dua et de beni cennetine girdirsin. Bunun üzerine Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) zikri yüce olan Rabbi tazim etti ve sonra şöyle buyurdu: Onun kürsüsü gökleri ve yeri kaplamıştır. O ise onun üzerinde oturur. Öyle ki ondan dört parmaklık bir yer dahi fazlalık (yani boş) kalmaz. Ardından parmaklarını birleştirerek şöyle dedi: Onun (kürsünün) yeni deve semerine vurulan hevdecin binilirken ağırlığından dolayı çıkarttığı gıcırtıyı andıran bir gıcırtısı vardır.”

Taberi’nin sözkonusu hadisi delil olarak zikretmesi ve ayetin tefsiri kılması, onu sahih gördüğüne işarettir. Bu atit hadisinin çokça rivayeti vardır. Kürsünün gıcırdadığını ifade eden hadisin aslı –sözkonusu oturma lafzı olmaksızın- Ebu Davud’da (no: 4726) yer almaktadır. Biz sadece Taberi’nin lafzına yakın olan ve mevzumuzu teşkil eden oturma lafzını ihtiva eden rivayetlerinin kaynaklarını zikretmek istiyoruz:

Abdullah bin Ahmed, es-Sunne, no: 593; Darimi, er-Redd ale’l Merisi, 1/158; Ebu’ş Şeyh, el-Azme, 2/650; Ziya el Makdisi, el-Muhtare, no: 153; İbn Batta, el-İbane, 7/178, Hatib el Bagdadi, Tarihu Bagdad, 8/589 Ayrıca Suyuti, ed-Durr’ul Mensur’da Enam: 103. Ayetin tefsirinde bu rivayeti İbn’ul Munzir’e de nisbet etmektedir.

Sözkonusu “atit” hadisi hakkında meşhur bir ihtilaf vardır. İbn Asakir, bu hadisi reddetmek için müstakil bir risale telif etmiş ve hadise olan tenkidlerini daha çok hakkında meşhur bir ihtilaf olan İbn İshak üzerinden yürütmüştür.  İbn’ul Cevzi ise el-İlel’ul Mutenahiye  adlı kitabının ilk sayfalarında hadisin muzdarib oluşunu vesaireyi  gerekçe göstererek sahih olmadığını iddia etmiştir. İbn Cemaa da “İzah’ud Delil” de (sf 214) benzer gerekçelerle hadisi reddetmektedir. Veki, Sufyan, Ameş, İmam Ahmed ve oğlu ve de ashabından bir çok kimse hadisi sahih görmektedir. Selefin bu imamlarının sahih gördüğü bir hadisi müteahhirundan bazı kimselerin eleştirmesinin ne kadar kıymeti olabilir? İbn Teymiyye (rh.a) sözkonusu hadisle alakalı şöyle demektedir:


وَطَائِفَةٌ مِنْ أَهْلِ الْحَدِيثِ تَرُدُّهُ لِاضْطِرَابِهِ كَمَا فَعَلَ ذَلِكَ أَبُو بَكْرٍ الْإِسْمَاعِيلِيُّ وَابْنُ الْجَوْزِيِّ وَغَيْرُهُمْ. لَكِنَّ أَكْثَرَ أَهْلِ السُّنَّةِ قَبِلُوهُ.

“Hadis ehlinden bir topluluk bu hadisi ızdırabından (sened ve metindeki çelişkilerden) ötürü reddetmişlerdir. Nitekim İsmaili ve İbn’ul Cevzi ve başkaları böyle yapmıştır. Lakin Ehli sünnetin çoğu onu kabul etmiştir.” (bkz. Fetava, 14/434-436)

Allahu Teala’nın kürsüsüne oturacağını doğrudan ifade eden hadisler –derleyebildiğimiz kadarıyla- bunlardır. Bunlardan başka da birtakım rivayetler vardır, ancak şiddetli zaaf içerdiklerinden dolayı buraya almaya lüzum görmedik. Buraya aldığımız hadislerin sıhhatinde ise ihtilaf vardır. Ancak inşallah bir kısmı sahih gözükmektedir. Esasında daha önce de belirttiğim gibi itikadi açıdan Allaha oturma izafe etmeyi teşbih ve tecsim yani küfür addetme noktasında bu hadislerin sıhhatinin veya zayıflığının bir önemi yoktur. Hadisler sahih olsun zayıf olsun, bu mantığa göre bu hadisleri rivayet eden bütün alimler küfür töhmeti altında olmaktadır ki bundan Allaha sığınırız. Bunu söyleyen hiçbir muteber alim yoktur. Bu hususa ilerde tekrar değineceğiz inşallah. Bundan sonraki bölümde ise inşallah Allahu Teala’ya dolaylı yoldan oturma izafe etme manasına gelen hadis ve rivayetleri ele alacağız ki bundan kasdımız kıyamet günü Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Allahu Teala ile beraber Arşın üzerine oturtulması hakkındaki haberlerdir. Bazı alimler Makam-ı Mahmud’dan kasdın bu olduğunu söyledikleri için bunlara kısacası Makam-ı Mahmud rivayetleri olarak adlandıracağız. Tevfik Allah’tandır.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1680
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Allahu Teala ile beraber Arşa oturması hakkındaki rivayetler:

Bu hususta Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e ve ondan başkalarına izafe edilen bir çok rivayet nakledilmiştir. Bunlar, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Arşa Allah ile beraber oturmasına, dolayısıyla da –aynı fiilde beraber olmaktan bahsettiği için- Allahu Teala’nın da Arş üzerinde oturduğuna delalet etmektedir. Mücahid’e nisbet edilen haber dışındaki diğer tüm merfu rivayetler zayıftır. Mücahid rivayeti ise –inşaallah- sahihtir. Yukardaki Allah’a “oturma” izafe eden hadisler hakkında da söylediğimiz gibi bu Makam-ı Mahmud hadislerinin de sıhhat durumunun, bu rivayetlerin içeriğini küfür ve şirk olarak kabul edip bunu inkar eden muhalifler açısından bir önemi olmaması gerekir. Zira muhalifler bu rivayetlerde Allah’a oturma izafe edilmesinin teşbih ve tecsim anlamına geldiğini, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Onun yanında oturmasının ise Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e ilahlık isnadı olduğunu ve böylece bunun iki yönden şirk olduğunu iddia etmektedirler. Şu halde ister sahih olsun ister zayıf olsun bu “şirk” (!) içerikli rivayeti inkar etmeden nakleden, onaylayan, sahih kabul eden herkesin de bu açık şirke (!) rıza gösterdikleri için müşrik ve bidatçi olması gerekmektedir. Böyle bir şeyden Allaha sığınırız, çünkü bu, aşağıda isimlerini vereceğimiz bütün imamların ve hatta bu kavli inkar etmeyen bütün ümmetin tekfirini gerektirmektedir. İlerde açıklayacağımız üzere buradaki teşbih ve şirk iddiası ise usul yönünden tamamen asılsızdır.

Şimdi inşallah selef imamlarından başlayarak kronolojik sıraya göre bu haberi nakleden ve onaylayan alimlerin isimlerini –tesbit edebildiğimiz ölçüde- tek tek zikredeceğiz.

1- İmam Mücahid (v. 103):
Tabiin müfessirlerinin imamı ve İbn Abbas’ın öğrencisi olan Mücahid bin Cebr’in (ra) bu husustaki kavlini İmam Taberi şu şekilde nakletmektedir:


حَدَّثَنَا عَبَّادُ بْنُ يَعْقُوبَ الْأَسَدِيُّ، قَالَ: ثنا ابْنُ فُضَيْلٍ، عَنْ لَيْثٍ، عَنْ مُجَاهِدٍ، فِي قَوْلِهِ: {عَسَى أَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا} [الإسراء: 79] قَالَ: يُجْلِسْهُ مَعَهُ عَلَى عَرْشِهِ

Bize Abbad bin Yakub el Esedi tahdis etti ve dedi ki: Bize İbn Fudayl, Leys’ten o da Mücahid’den ‘Umulur ki Rabbin seni Makam-ı Mahmud’a (övülen makama) ulaştırır’ (İsra: 79) kavli hakkında şöyle dediğini nakletti: Kendisi ile beraber Arş’ının üzerine oturtur.”

Bu haberi, -elimizde mevcut olan kitaplarda- isnadıyla nakleden alimler şunlardır:

Taberi, İsra: 79 tefsirinde; İbn Ebi Asım, es-Sunne, no: 695; Hallal, es-Sunne, no: 239 ve devamı; Acurri, eş-Şeria, no: 1101 ve devamı; İbn Ebi Şeybe, el-Musannef, 31652; Tarihu İbn Ebi Hayseme, no: 539; Hatib el-Bagdadi, Tarihu Bagdad, 4/34; İbn Ebi Ya’la, Tabakat’ul Hanabile; 2/9 ve devamı

Şimdi bu ismini zikrettiğimiz kaynaklarda geçen Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Allah ile beraber Arşa oturtulması hakkındaki rivayetin gerek metin gerekse sened bakımından değerlendirmesini ihtiva eden nakillerde bulunmak istiyoruz.

İmam Taberi, İsra: 79. Ayetinin tefsirinde önce ayette geçen “asa/umulur ki” ifadesinin Allah hakkında zikredildiğinde kesinlik ifade edeceğini vurgulamış, ondan sonra Mücahid’den gelen kavli zikretmiş, ardından Makam-ı Mahmud’un şefaat vb şeyler olduğu yönündeki rivayetleri zikretmiş ve buna meyletmiş, bununla beraber şöyle demiştir:


وَهَذَا وَإِنْ كَانَ هُوَ الصَّحِيحُ مِنَ الْقَوْلِ فِي تَأْوِيلِ قَوْلِهِ {عَسَى أَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا} [الإسراء: 79] لِمَا ذَكَرْنَا مِنَ الرِّوَايَةِ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَأَصْحَابِهِ وَالتَّابِعِينَ، فَإِنَّ مَا قَالَهُ مُجَاهِدٌ مِنْ أَنَّ اللَّهَ يُقْعِدُ مُحَمَّدًا صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَى عَرْشِهِ، قَوْلٌ غَيْرُ مَدْفُوعٍ صِحَّتُهُ، لَا مِنْ جِهَةِ خَبَرٍ وَلَا نَظَرٍ، وَذَلِكَ لِأَنَّهُ لَا خَبَرَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، وَلَا عَنْ أَحَدٍ مِنْ أَصْحَابِهِ، وَلَا عَنِ التَّابِعِينَ بِإِحَالَةِ ذَلِكَ.

“Her ne kadar ‘Umulur ki Rabbin seni övülmüş makama ulaştırır’ (İsra: 79) kavli hakkında sahih olan Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), ashabı ve tabiinden zikretmiş olduğumuz rivayetlerden dolayı bu (yani şefaat) olsa da Mücahid’in Allah’ın Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’i Arşına/tahtına oturtturacağı yönünde söyledikleri de ne haber cihetinden, ne de nazar (yani usul veya akıl) cihetinden sıhhati reddedilebilecek bir görüş değildir. Zira ne Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den ne de Onun ashabından herhangi birisinden, ne de tabiinden bunun imkansızlığına dair herhangi bir haber mevcut değildir.”

Taberi, bunun ardından çeşitli İslam fırkalarının Allahu Teala’nın uluvvu vb sıfatları hakkındaki görüşleri ele aldıktan sonra Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’i Arşı üzerine oturtmasının İslam’ı din edinmiş hiçbir fırkaya göre imkansız olmaması gerektiğini söylemiştir ki Zehebi, onun anlattıklarını şu şekilde özetlemektedir:


ليس في فرق المسلمين من ينكر هذا، لا من يقر أن الله فوق العرش ولا من ينكره


Allah’ın Arş’ın üzerinde olduğunu kabul eden ve de bunu reddeden Müslüman fırkaların hiç birisi bunu inkar etmemektedir. (el-Arş, 2/285)

Böylece Taberi’nin Mücahid’den gelen haberi sahih gördüğü ve muhtevasını da kabul ettiği hatta bütün fırkaların bunu kabul etmesi gerektiğini söylediği ortaya çıkmaktadır. Göründüğü kadarıyla Taberi, bununla Makam-ı Mahmud’un şefaat olduğu görüşünü de birbirine zıt görmemektedir ki alimlerden bir kısmı bu doğrultuda görüş belirtmişler ve kıyamet günü ikisinin de vuku bulabileceğini beyan etmişlerdir. Nitekim –zayıf da olsa- İbn Abbas’tan gelen rivayet buna işaret etmektedir. İlerde İbn Abdilberr’in sözlerini naklederken bu hususa değineceğiz inşallah.

İbn Teymiye (rh.a) ise Ebu Ya’la’nın İbtal’ut Te’vilat adlı eserinde çokça sahih olmayan rivayet bulunduğundan bahsettiği yerde şöyle demektedir:


 وفيها أشياء عن بعض السلف رواها بعض الناس مرفوعة، كحديث قعود الرسول صلى الله عليه وسلم على العرش، رواه بعض الناس من طرق كثيرة مرفوعة، وهي كلها موضوعة، وإنما الثابت أنه عن مجاهد و غيره من السلف، وكان السلف والأئمة يروونه ولا ينكرونه، ويتلقونه بالقبول. وقد يقال: إن مثل هذا لا يقال إلا توفيقاً، لكن لا بد من الفرق بين ما ثبت من ألفاظ الرسول، وما ثبت من كلام غيره، سواء كان من المقبول أو المردود.

“Bu kitapta seleften nakledilmekle beraber bazı kimselerin merfu’ yani Rasul (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sözü olarak rivayet ettikleri bazı şeyler de vardır. Mesela Rasul (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Arşa oturması gibi. Bazı kimseler bunu birçok tarikten merfu olarak rivayet etmiştir. Ancak bunların hepsi uydurmadır. Sabit olan ise bunun Mücahid ve diğer seleften nakledilmesidir. Selef ve imamlar bunu rivayet etmişler ve kabulle karşılamışlardır. Bu tür şeyler tevkife (yani nassa) dayanmadan söylenilemez, denebilir. Lakin yine de bizzat Rasul (sallallahu aleyhi ve sellem)’in lafızlarından sabit olan hususlar ile Ondan başkasının sözlerinden sabit olan hususların arasında -bu ister makbul ister merdud (rivayetlerden) olsun- bir fark olması kaçınılmazdır” (Der'u Teârudi'l-Akli ve'n-Nakl, 5/237)

Böylece Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Arşa oturması hakkında Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e nisbet edilen sözlerin sahih olmadığı, lakin Mücahid ve başkalarından gelen haberlerin ise sabit olduğu ortaya çıkmaktadır. Burada önemli olan başka bir husus ise Ehli sünnet imamlarının bu haberi kabulle karşılamasıdır ki bu da sözkonusu rivayeti takviye eden bir husustur. Buna ilerde tekrar değineceğiz inşallah. Ancak yine de Şeyh’in işaret ettiği gibi, bu Makam-ı Mahmud konusunda mesela bizzat Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in dilinden sahih senedle sabit olan nüzul hadisi, Allah’ın Ademi kendi suretinde yaratması vb konularda olduğu kadar kesin konuşmamak gerekir. Zira her ne kadar Mücahid’in bu gaybla alakalı haberi Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den gelen bir asla dayanmadan söylemesi pek mümkün gözükmese de yine bizzat Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’den sabit olan hadislerle Ondan sabit olmayıp tabiinden birisinden sabit olan bir söz arasında kesinlik bakımından bir fark sözkonusudur. İmamların bu hadisi kabul edip, bunu inkar edenlere karşı sert davranmaları ise Cehmiye’nin –günümüzde olduğu gibi- bu rivayeti tevhid hakkında uydurdukları fasit usullere ters düştüğü ve teşbih içerdiği gerekçesiyle reddetmesinden kaynaklanmaktadır. Yoksa hadisin içerdiği şeyi mümkün ve caiz görüp de sıhhat bakımından hadise itiraz edenlere karşı bir inkar sözkonusu değildir. İlerde bu hususa tekrar değineceğiz inşallah.

İbn Teymiyye (rh.a) başka bir yerde ise şöyle demektedir:


فَقَدْ حَدَثَ الْعُلَمَاءُ الْمَرْضِيُّونَ وَأَوْلِيَاؤُهُ الْمَقْبُولُونَ: أَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يُجْلِسُهُ رَبُّهُ عَلَى الْعَرْشِ مَعَهُ. رَوَى ذَلِكَ مُحَمَّدُ بْنُ فَضِيلٍ عَنْ لَيْثٍ عَنْ مُجَاهِدٍ؛ فِي تَفْسِيرِ: {عَسَى أَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا}

“Kendisinden razı olunmuş alimler ve Allah’ın makbul evliyasından olan zatlar, Allah’ın Rasulü Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’i Rabbinin kendisiyle beraber Arş’ın üzerine oturtacağını söylemişlerdir. Bunu Muhammed bin Fudayl, Leys’ten o da Mücahid’den ‘Umulur ki Rabbin seni övülmüş makama ulaştırır’ (İsra: 79) ayetinin tefsirinde rivayet etmişlerdir.”

Sonra Taberi’nin konuyla alakalı sözlerini nakledip şöyle demektedir:


وَإِنَّمَا أَنْكَرَهُ بَعْضُ الْجَهْمِيَّة وَلَا ذَكَرَهُ فِي تَفْسِيرِ الْآيَةِ مُنْكَرٌ

“Onu ancak Cehmiye’den bazıları inkar etmiş ve bunu inkar ettikleri için sözkonusu ayetin tefsirinde zikretmemişlerdir.” (Fetava, 4/374)

Böylece bu hadisi usul ve akide cihetinden reddedenlerin ancak tatil ehli Cehmiye mensupları olduğu ortaya çıkmaktadır. Buradaki inkardan kasıd budur. Bundan dolayıdır ki, bazı Eşari temayüllü tefsirlerde bu rivayet inkar edilmiş, bazılarında ise hiç zikredilmemiştir. Ne gariptir ki günümüzde selefi olduklarını iddia eden, hatta sıfatların isbatı konusunda başkalarıyla münazara eden bazı kimseler dahi tıpkı Cehmiye gibi teşbih içerdiği gerekçesiyle bu rivayeti reddedecek duruma gelmişlerdir. La havle vela kuvvete illa billah!

Hafız Zehebi ise bu rivayet hakkında şöyle demektedir:


ورفعه بعضهم من حديث ابن عمر وإسناده واه لا يثبت، وأما عن مجاهد فلا شك في ثبوته.

“Bazıları İbn Ömer (ra) hadisinden bunu (Allah Rasulüne) ref etmişlerdir, lakin isnadı vahi, çok zayıf olup sabit olmamıştır. Mücahid’den ise sabit olduğunda herhangi bir şüphe yoktur.” (el-Arş, 2/277-278)

Zehebi, burada böyle demesine rağmen el-Uluvv’da biraz daha genel bir ifade kullanıp sanki sözkonusu rivayetin bütünüyle asılsız olduğunu hissettiren sözler sarfederek şöyle demiştir:


 فَأَما قَضِيَّة قعُود نَبينَا على الْعَرْش فَلم يثبت فِي ذَلِك نَص بل فِي الْبَاب حَدِيث واه وَمَا فسر بِهِ مُجَاهِد الْآيَة كَمَا ذَكرْنَاهُ
فقد أنكر بعض أهل الْكَلَام فَقَامَ الْمَرْوذِيّ وَقعد وَبَالغ فِي الِانْتِصَار لذَلِك وَجمع فِيهِ كتابا وطرق قَول مُجَاهِد من رِوَايَة لَيْث بن أبي سليم وَعَطَاء بن السَّائِب وَأبي يحيى القَتَّات وَجَابِر بن يزِيد


“Peygamberimizin Arşa oturmasına gelince; bu hususta herhangi bir nass sabit olmamıştır. Bilakis bu hususta vahi, çok zayıf bir hadis vardır. Mücahid’in ayet hakkındaki tefsiri ise zikrettiğimiz gibidir. Bazı kelam ehli bunu inkar etmiş, bunun üzerine Merruzi oturmuş kalkmış (uğraşmış didinmiş?) ve bu görüşü destekleme hususunda mübalağa ederek bu hususta bir kitap derlemiş, Mücahid’in kavlinin Leys bin Ebi Süleym, Ata bin es-Saib, Ebu Yahya el Kattat ve Cabir bin Yezid’den gelen çeşitli rivayet tariklerini zikretmiştir.”

Bu arada şunu da belirtelim el-Arş kitabının muhakkikinin de işaret ettiği üzere bu ismi geçen ravilerin hepsi problemlidir. Leys ve Ata ihtilat sahibidir yani hafızalarında karışıklık vardır. Ebu Yahya ve Cabir ise zayıf görülmüştür. Hallal, Makam-ı Mahmud’la alakalı bölümde Leys’le alakalı özel bölüm açmış ve alimlerden onu tezkiye edici rivayetleri zikretmiştir. Buhari, Sahih’inde bir yerde (no: 1838) Leys’i mutaabaat amaçlı zikretmiştir. Bu da İbn Adiyy ve başkalarının alimlerden naklettiği gibi onun hadisinin takviye amaçlı zikredilebileceğini gösterir. Öyle zannediyoruz ki sözkonusu rivayetin tariklerinin çokluğu alimleri bu hadisi Mücahid’den sabit görmeye itmiştir. –Münker ve batıl olmamak şartıyla- Zayıf kanalla nakledilen bir hadisin rivayet yollarının çokluğunun onu kuvvetlendirdiği hatta hasen mertebesine dahi çıkartabildiği hususu ise hadis usulünde bilinen bir meseledir.

Zehebi, bunun ardından hadis imamlarının sözkonusu Makam-ı Mahmud rivayetlerini savunma hususundaki gayretlerini aktardıktan sonra muhaddis Ebubekr en-Neccad’ın ‘Allah Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’i Arşa oturtacaktır’ diye talak üzerine yemin eden birisini tasdik ettiğini nakletmiş ve şöyle demiştir:


فأبصر حفظك الله من الْهوى كَيفَ آل الغلو بِهَذَا الْمُحدث إِلَى وجوب الْأَخْذ بأثر مُنكر وَالْيَوْم فيردون الْأَحَادِيث الصَّرِيحَة فِي الْعُلُوّ بل يحاول بعض الطغام أَن يرد قَوْله تَعَالَى الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْش اسْتَوَى

“Allah seni hevaya tabi olmaktan korusun, bu muhaddis nasıl da münker bir eseri kabul etmenin vacip  olduğunu ileri sürecek kadar aşırı gidebilmiştir bir bak! Bugün ise uluvv hakkındaki açık hadisleri reddetmektedirler, bilakis bazı cahiller Allahu Teala’nın ‘Rahman Arşa istiva etti’ kavlini reddedecek hale gelmiştir.” (el-Uluvv, sf 170-171)

Şimdi Zehebi’nin el-Uluvv’daki bu sözleri ile el-Arş’taki sözleri zahirde birbiriyle çelişki arzetmektedir. El-Arş’ta sözkonusu haberin Mücahid’den sabit olduğunu kesin bir dille ifade ederken, burada ise buna değinmemekte, hatta bunu münker bir eser olarak vasfetmektedir. Son naklettiğimiz kısımdaki en-Neccad’ın ameline yönelik itirazında ise haklılık payı olabilir. Çünkü neticede Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Arşa oturtulması hakkında Ondan bize kati bir haber ulaşmış değildir, bize ulaşan ancak tabiinden gelen bir haberdir. İbn Teymiye'nin de işaret ettiği gibi tabiinden gelen bir haberle Rasul (sallallahu aleyhi ve sellem)'in mübarek ağzından çıkmış olan bir söz aynı olmaz. Bundan dolayı bu konuda yemin etmek hatta aksi takdirde hanımım boş olsun demek vs şeyler pek makul gözükmemektedir. Zehebi, bu hususu sözkonusu muhaddisi kınamaktan ziyade kendi devrindeki sıfat inkarcılarını kınama babından zikretmiştir. Zira geçmiş alimler böyle sıhhatinde ittifak edilmemiş haberleri bile Muattıla’ya karşı şiddetle müdafaa ederken Zehebi’nin çağındaki ve bizim çağımızdaki tatil ehli ise neredeyse bu konudaki sahih hadisleri hatta ayetleri okuyan kimselere bile hücum edecek hale gelmiştir.
Zehebi, başka bir yerde ise şöyle demektedir:


ومن أنكر ما جاء عن مجاهد في التفسير في قوله : عسى أن يبعثك ربك مقاما محمودا - قال: يجلسه معه على العرش.

 "Mücâhid'den gelen en münker tefsir, Allah Teâlâ'nın: "Umulur ki Rabbin seni Makam-ı Mahmud'a (övülen makama) ulaştırır." kavli hakkındaki tefsiridir. Mücâhid: Allah Teâlâ, O'nu -sallallahu aleyhi ve sellem-'i, Arş'ın üzerine oturtur" demiştir." (Mîzânu'l-İ'tidâl, 3/439)

Burada ise Mücahid’in kavlini münker, inkar edilen bir görüş olarak takdim etmiştir. Zehebi’nin sözleri İbn Abdilberr’in sözlerini andırmaktadır. Zira İbn Abdilberr (rh.a) Makam-ı Mahmud’un mahiyeti hakkında konuştuğu yerde bunun kesinlikle şefaat makamı olduğunu söylemiş ve Mücahid’den nakledilen haber hakkında ise şöyle demiştir:

عَلَى هَذَا أَهْلُ الْعِلْمِ فِي تَأْوِيلِ قَوْلِ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ عَسَى أَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا أَنَّهُ الشَّفَاعَةُ وَقَدْ رُوِيَ عَنْ مُجَاهِدٍ أَنْ الْمَقَامَ الْمَحْمُودَ أَنْ يُقْعِدَهُ مَعَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَلَى الْعَرْشِ وَهَذَا عِنْدَهُمْ مُنْكَرٌ فِي تَفْسِيرِ هَذِهِ الْآيَةِ وَالَّذِي عَلَيْهِ جَمَاعَةُ الْعُلَمَاءِ مِنَ الصَّحَابَةِ وَالتَّابِعِينَ وَمَنْ بَعْدَهُمْ مِنَ الْخَالِفِينَ أَنَّ الْمَقَامَ الْمَحْمُودَ هُوَ الْمُقَامُ الَّذِي يَشْفَعُ فِيهِ لِأُمَّتِهِ وَقَدْ رُوِيَ عَنْ مُجَاهِدٍ مِثْلُ مَا عَلَيْهِ الْجَمَاعَةُ مِنْ ذَلِكَ فَصَارَ إِجْمَاعًا فِي تَأْوِيلِ الْآيَةِ مِنْ أَهْلِ الْعِلْمِ بِالْكِتَابِ وَالسَّنَةِ ذَكَرَ ابْنُ أَبِي شَيْبَةَ عَنْ شَبَابَةَ عَنْ وَرْقَاءُ عَنِ ابْنِ أَبِي نَجِيحٍ عَنْ مُجَاهِدٍ في قوله عَسَى أَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا قَالَ شَفَاعَةُ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

"Buna göre ilim ehli, Allah -azze ve celle-'nin:   ‘Umulur ki Rabbin seni Makam-ı Mahmud'a (övülen makama) ulaştırır.’ kavlinin yorumunun (Makam-ı Mahmud'un tefsirinin), şefaat olduğu görüşündedirler. Mücâhid'den rivâyet olunan, Makam-ı Mahmud'un, Allah Teâlâ'nın, kıyâmet günü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'i kendisinin yanında Arş'ın üzerine oturtmasıdır, şeklindeki görüş ise, âlimler tarafından bu âyetin tefsiri hususunda münker olarak görülmüştür. Sahâbe, tâbiîn ve onlardan sonra gelenlerden oluşan âlimler topluluğu, Makam-ı Mahmud'un, Muhammed (sallallahu aleyhi ve selem)'in ümmetine şefaat edeceği makam olduğu görüşündedirler. Mücâhid'den de cemaatin üzerinde bulunduğu söze benzer bir söz rivâyet edilmiştir. Dolayısıyla Kitap ve sünnet ilmine sahip olanların bu âyetin tefsirindeki bu görüşü, icmâya dönüşmüştür.

İbn-i Ebî Şeybe, Şebâbe'den, o Varkâ'dan, İbn-i Ebî Necîh'ten, o da Mücâhid'den: Allah Teâlâ'nın: ‘Umulur ki Rabbin seni Makam-ı Mahmud'a (övülen makama) ulaştırır.’ kavlinin tefsiri hakkında şöyle demiştir: ‘Makam-ı Mahmud; Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in şefaatidir.’"  (et-Temhîd", 19/63-64)

İbn Abdilberr, başka bir yerde ise ruyetullah yani kıyamet günü Allah Teala’nın görülmesi hakkında bahsederken Mücahid’in “O gün onlar Rabblerine bakarlar” (Kıyame: 22) ayetini “Rabblerinden gelecek sevaba bakarlar” şeklinde tefsir etmesini reddetmekte ve Mücahid’in Kur’an tefsiri hakkında terk edilen iki görüşünün olduğunu; birincisinin bu zikredilen kavli, diğerinin ise Makam-ı Mahmud’u Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Arşa oturtulması hakkındaki kavli olduğunu söylemektedir. Mücahid’in bu kavlinin reddedilme gerekçesini ise şöyle izah etmektedir:


وَهَذَا قَوْلٌ مُخَالِفٌ لِلْجَمَاعَةِ مِنَ الصَّحَابَةِ وَمَنْ بَعْدَهُمْ فَالَّذِي عَلَيْهِ الْعُلَمَاءُ فِي تَأْوِيلِ هَذِهِ الْآيَةِ أَنَّ المقام المحمود الشفاعة

“Bu, sahabeden ve onlardan sonra gelenlerden oluşan cemaatin ve de alimlerin bu ayetin yorumu hakkında üzerinde oldukları, Makam-ı Mahmud’un şefaat olduğu yönündeki görüşlerine muhaliftir.”  (et-Temhid, 7/157-158)

Görüldüğü üzere İbn Abdilberr, sözkonusu rivayetin Mücahid’e ulaşan isnadının sahih olup olmadığıyla ilgilenmemekte, hatta zahirde anlaşıldığı kadarıyla Mücahid’e aidiyetini kabul etmekte lakin Mücahid’in bu görüşünün, sözkonusu ayette bahsedilen Makam-ı Mahmud’un şefaat makamı olduğu yönündeki selefin icmasına zıt olduğunu ifade etmektedir. Anladığımız kadarıyla Zehebi’nin de konuya yaklaşım tarzı aynıdır. Yani sözkonusu kavlin Mücahid’e aidiyetini kabul etmiş, lakin Mücahid’in bu görüşünü –seleften hiç kimsenin dile getirmediği- münker bir görüş olarak nitelendirmiştir. Zehebi’nin tıpkı İbn Abdilberr gibi ‘münker’ tabirini kullanması, onunla aynı noktadan hareket ettiği izlenimini vermektedir. Yani Mücahid’in kavlinin münkerliği, sened bakımından değil metin bakımındandır ve Mücahid, Makam-ı Mahmud’u Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Arşa oturtulması olarak tefsir etme hususunda yalnız kalmıştır, tıpkı Kıyame: 22 ayetini Allah’tan gelecek sevabı beklemek olarak tefsir etme hususunda yalnız kaldığı gibi…Şu halde bu iki imama göre de bu kavlin Mücahid’e nisbetinde bir problem olmadığı ortaya çıkmaktadır. Onlar, Mücahid’i bu görüşünden dolayı tenkid etmişlerdir. Ancak, tenkid sebebleri bu görüşün tecsim, teşbih vesaireyi ihtiva etmesinden değil; seleften gelen diğer tefsirlere muhalif olmasındandır. Bununla beraber bu iki imamın yaptığı ilmi tenkidler de itirazdan hali değildir. Zira İbn Abdilberr’in de işaret ettiği gibi Mücahid’den Makam-ı Mahmud’u şefaat olarak tefsir ettiği nakledilmiştir. Şu halde aynı alimden birbiriyle çelişik iki görüş geldiğini kabul etmektense, bu iki görüşün arasını uzlaştırmak daha evladır. Makam-ı Mahmud’un şefaat olduğunu kabul etmekle Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Arş’ın üzerine oturması olarak tefsir etmek arasında bir çelişki olması gerekmez. Kıyamet günü bu ikisi birden gerçekleşmesi muhtemeldir. Nitekim, Kastallani, Mevahib’ul Ledunniyye’de Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Arşa oturtulmasının Ona şefaat izni verilmesi için bir alamet teşkil etmesi ihtimali olduğunu zikretmiştir. (Şerh’uz Zurkani alel Mevahib’il Ledunniye, 12/321) Hallal da es-Sunne’de (1/234 ve 245) şefaat ile Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Arşa oturtulmasının ayrı vakitlerde gerçekleşeceğini alimlerden nakletmiştir ve Ebu Cafer ibn ebi Şeybe’den iki rivayet arasında zıtlık olduğunu ileri sürenleri cehaletle itham ettiğini nakletmiştir. Taberi de yukarda değindiğimiz gibi buna işaret etmiş, İmam Acurri de eş-Şeria’da (sf 1612 vd) bunu Makam-ı Mahmud’un şefaat olduğu yönündeki rivayetlerle bir arada zikrederek arada bir zıtlık olmadığını hissettirmiştir.

Ayrıca İbn Abbas’tan gelen bir rivayette Rasul (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Allahu Teala’ya yakın bir yere oturtulması ile şefaat izni verilmesi arasında bir bağlantı kurulmaktadır. Taberani, bu hususta şunu rivayet etmektedir.


حَدَّثَنَا يَحْيَى بْنُ عُثْمَانَ بْنِ صَالِحٍ، ثنا أَبُو صَالِحٍ عَبْدُ اللهِ بْنُ صَالِحٍ، حَدَّثَنِي ابْنُ لَهِيعَةٍ، عَنْ عَطَاءِ بْنِ دِينَارٍ الْهُذَلِيُّ،عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّهُ قَالَ: فِي قَوْلِ اللهِ عَزَّ وَجَلَّ: {عَسَى أَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا} [الإسراء: 79] قَالَ: «يُجْلِسُهُ فِيمَا بَيْنَهُ، وَبَيْنَ جِبْرِيلَ، وَيُشَفَّعُ لِأُمَّتِهِ فَذَلِكَ الْمَقَامُ الْمَحْمُودُ

(…) Said bin Cübeyr’den o da İbn Abbas’tan ‘Umulur ki Rabbin seni Makam-ı Mahmud'a (övülen makama) ulaştırır.’ Ayeti hakkında şöyle dediğini rivayet etti: Allahu Teala, Onu (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisi ile Cibril (as) arasına oturtacak, sonra ümmeti hakkında Onu şefaatçi tayin edecektir. İşte Makam-ı Mahmud (övülen makam) budur.” (el-Mu’cem’ul Kebir, 12474)

Heysemi, bu rivayet hakkında şöyle demiştir: Seneddeki İbn Lehia, kendisine mutabi olunmadığı zaman zayıftır, Ata bin Dinar hakkında ise Said bin Cübeyr’den hadis işitmediği söylenmiştir. (Mecma’uz Zevaid, 7/51)

Görüldüğü üzere İbn Abbas rivayetinde zaaf sözkonusudur. Ancak inşallah Mücahid rivayetini takviye edici olarak görülebilir. Bu takdirde Makam-ı Mahmud’un Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’ e verilecek şefaat yetkisi olması ile Arşa oturtulması arasında bir çelişki kalmaz. Nitekim yukarda zikri geçtiği üzere Kastallani de buna işaret etmiştir. Vallahu a’lem.

Buraya kadar naklettiklerimizden, -isnaddaki bazı gevşekliklerle beraber- Mücahid’in kavlinin ona nisbetinin alimler tarafından sahih olarak görüldüğü ortaya çıkmaktadır. Bu hususta Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem)’e ulaşan bazı haberler de nakledilmiştir, ancak yukarda İbn Teymiye ve Zehebi’den naklettiğimiz gibi bunların hiç birisi sahih değildir, hatta hepsi uydurmadır, o yüzden burada zikretmeye gerek görmüyoruz. İbn Teymiye, bu hususta Mücahid haricinde bazı selef alimlerinin sözlerinin de sabit olduğunu söylemiştir. Bu konuda Abdullah bin Selam (ra) ve İbn Abbas’tan (ra) da mevkuf bazı haberler nakledilmiştir ki bunlarda da zaaf sözkonusudur. Abdullah bin Selam’dan gelen rivayet –Hallal’ın naklettiği şekliyle- şöyledir:


وَأَخْبَرَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ صَدَقَةَ، قَالَ: ثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ أَبِي صَفْوَانَ الثَّقَفِيُّ ، قَالَ: ثَنَا يَحْيَى بْنُ كَثِيرٍ الْعَنْبَرِيُّ، قَالَ: ثَنَا سَلْمُ بْنُ جَعْفَرٍ الْبَكْرَاوِيُّ مِنْ وَلَدِ أَبِي بَكْرَةَ، قَالَ: ثَنَا سَعِيدٌ الْجُرَيْرِيُّ، قَالَ: ثَنَا سَيْفٌ السَّدُوسِيُّ، قَالَ: سَمِعْتُ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ سَلَامٍ قَالَ: «إِذَا كَانَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ جِيءَ بِنَبِيِّكُمْ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ حَتَّى يُجْلِسَهُ بَيْنَ يَدَيْهِ» ، قَالَ: فَقُلْتُ: يَا أَبَا مَسْعُودٍ، فَإِذَا أَجْلَسَهُ بَيْنَ يَدَيْهِ فَهُوَ مَعَهُ، قَالَ: وَيْلَكَ، مَا سَمِعْتُ حَدِيثًا قَطُّ أَقَرَّ لِعَيْنَيَّ مِنْ هَذَا الْحَدِيثِ، حِينَ عَلِمْتُ أَنَّهُ يُجْلِسُهُ مَعَهُ.

“(…) Bize Said el-Ceriri tahdis etti ve dedi ki: Bize Seyf es-Sedusi tahdis etti ve dedi ki: Ben Abdullah bin Selam’ı şöyle derken işittim: “Kıyamet günü geldiğinde Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) aranıza getirilir, nihayet Onu (sallallahu aleyhi ve sellem) kendi yanına oturtur.”

(Ravi diyor ki) Dedim ki: Ey Ebu Mes’ud! Allah Onu (sallallahu aleyhi ve sellem) kendi yanına oturttuğunda Onunla beraber olmuş oluyor! Dedi ki: Yazıklar olsun sana! Ben, Onu kendi yanına oturtacağını öğrendiğim vakit, bu hadis kadar gözümün nuru bir hadis işitmemişimdir!”

Bu rivayeti Hallal’ın yanı sıra Taberi, İbn Ebi Asım ve Acurri rivayet etmektedir. Yukarda Mücahid hadisinin geçtiği kaynaklara bkz. İmam Buhari de et-Tarih’ul Kebir’de (4/158) bu rivayeti nakletmekte, ancak Seyf’in Abdullah bin Selam’dan sema’ı olmadığını yani hadis işitmediğini bildirmektedir. Burada zikri geçen Seyf es-Sedusi hakkında bilgi yoktur ancak bunun Ebu Aiz es-Sa’di olduğu tahmin edilmektedir. Abdullah bin Ahmed bin Hanbel, babasının bu zat hakkında övgüyle bahsettiğini söylemiştir. (Mevsuat’i Akval’il İmam Ahmed, 2/130) İmam Zehebi ise sözkonusu rivayetin sabit olmadığını söylemiştir. (el-Uluvv, sf 93) Hadiste bir zayıflık olsa da, Mücahid hadisini takviye edici nitelikte değerlendirilebilir.

Bu hadisi rivayet eden Ebu Mes’ud el-Ceriri’nin (v. 144) sözüne de dikkat edilmelidir. Kütüb-ü Sitte’de hadisleri olan bu alim, sözkonusu hadisin manasına hayret eden kimseleri kınamakta ve Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Allah ile beraber Arşa oturmasında herhangi bir batıl olması şöyle dursun, bunun Onun en büyük faziletlerinden birisi olduğuna işaret etmektedir.

Bu hususta İbn Abbas (ra)’dan da mevkuf bir haber nakledilmektedir. Ancak Zehebi’nin dediği gibi isnadı sakıttır. (el-Uluvv, sf 131)

Buraya kadar aktardıklarımızdan Mücahid'in kıyamet günü Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'in Allah ile beraber Arşın üzerine oturtulacağını kabul ettiği anlaşılmaktadır. Bu, gayb hakkındaki bir haber olup bunun Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)'e dayanan bir aslı olmadan söylenmesi mümkün gözükmemektedir. Konuyla alakalı zaaf içeren diğer mevkuf haberler de bunu takviye etmektedir. Şimdi bundan sonra Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Allah ile beraber oturmasını ifade eden rivayetler hakkında alimlerin görüşlerini nakletmek istiyorum. Hallal, es-Sunne’de Makam-ı Mahmud hakkında müstakil bir bölüm açmış ve orada hem bu konuyla alakalı rivayetleri, hem de alimlerin konu hakkındaki görüşlerini aktarmıştır. Bunlardan en çok dikkat çekenleri burada zikredeceğiz inşallah.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1680
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Hallal’ın Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Arşa oturtulması hakkında kendisinden nakilde bulunduğu alimler:

2- Ebu Mes’ud el-Ceriri (v.144): Abdullah bin Selam (ra)’dan gelen hadisin ravisi olan bu zatın konuyla ilgili görüşlerini yukarda zikretmiştik.

3- Ebu Ca’fer ed-Dua Muhammed bin Musab el Abid (v. 228): İmam Ahmed’in sünnete bağlılıkla vasfettiği bu zat sözkonusu hadisle alakalı şöyle demiştir:


يُجْلِسُهُ عَلَى الْعَرْشِ لِيُرِيَ الْخَلَائِقَ كَرَامَتَهُ عَلَيْهِ


“Onu, Arşın üzerine oturtur ki bütün mahlukat, Onun (sallallahu aleyhi ve sellem) kendilerine olan üstünlüğünü görsünler.”

Bu alim, böylece bu olayın hikmetini açıklamaktadır. Yani Rasul (sallallahu aleyhi ve sellem)’e –başka kimseye mazhar olmayacak- bu faziletin verilmesi herkesin Onun değerini açıkça görmesi içindir. Vallahu a’lem.

4- Harun bin Ma’ruf (v. 231): İmam Ahmed, Buhari, Müslim, Ebu Davud gibi muhaddislerin şeyhi olan bu zat, Hallal’ın naklettiğine göre şöyle demiştir:


وَمَا يُنْكِرُ هَذَا إِلَّا أَهْلُ الْبِدَعِ، قَالَ هَارُونُ بْنُ مَعْرُوفٍ: هَذَا حَدِيثٌ يُسَخِّنُ اللَّهُ بِهِ أَعْيَنَ الزَّنَادِقَةِ

“Bunu, bidat ehlinden başkası inkar etmez. Yine şöyle demiştir: Bu, öyle bir hadistir ki Allah onun vasıtasıyla zındıkların gözlerini ateşlendirir.”

Gerçekten de durum onun dediği gibidir. Geçmişte ve günümüzde bu tür hadisleri işitince tevil mi etsin inkar mı etsin ne yapacağını şaşırıp panikleyen, öfkelenen kimselerin bu halleri onların sıfat inkarcısı bidatçi zındıklar oluşuna birer alamet olmuştur. Yine Hallal, onun, Mücahid hadisini Cehmiye’den başkasının inkar etmeyeceğini söylediğini nakletmiştir. Onun şöyle dediğini de rivayet etmiştir:


فَبَلَغَنِي أَنَّ مَسْلُوبًا مِنَ الْجُهَّالِ أَنْكَرَ ذَلِكَ، فَنَظَرْتُ فِي إِنْكَارِهِ، فَإِنْ كَانَ قَصَدَ مُجَاهِدًا، فَابْنَ عَبَّاسٍ قَصَدَ، وَإِنْ كَانَ لِابْنِ عَبَّاسٍ قَصَدَ، فَعَلَى رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ رَدَّ، وَإِنْ كَانَ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ رَدَّ، فَبِاللَّهِ كَفَرَ


“Cahillerden reddedilmiş bir topluluğun bunu inkar ettikleri bana ulaştı. Ben onun bu inkarına bir baktım. Eğer bu inkarla Mucahid'i hedef aldıysa İbn Abbas'ı hedef almış olur. Kim de İbni Abbas'ı hedef alırsa, Allah Rasulünü reddetmiş olur. Allah Rasülünü reddeden ise Allah’ı inkar etmiştir.”

Geçmişte ve günümüzde birtakım cahiller, sözlerinin nereye vardığını düşünmeden konuşmakta ve de Mücahid’in haberinin şirk ve küfür içerdiğini iddia etmektedirler. Bu haberin Mücahid’e aidiyetinde kayda değer bir şüphe yoktur. Böylece bu kimse bu sözüyle Mücahid’e dil uzatmış, hatta onu tekfir etmiş olur. Mücahid’in bunu kendi şahsi görüşü olarak söylemesi de uzak ihtimaldir, hatta mümkün görünmemektedir. Zira O, İbn Abbas’a Kur’an’ı baştan sona arzetmiş ve bütün ayetlerin tefsirini tek tek sormuştur. Şu halde bu küfür ve sapıklık ithamı İbn Abbas’a ulaşır. İbn Abbas da bilhassa bu gaybla alakalı haberi kendi reyiyle konuşamayacağına göre bu itham Allah Rasülüne ve ordan da Allah’a uzanır. Bütün bunların bir tanesinden dahi Allah’a sığınırız. Aslında sıfatlarla alakalı ve başka konular hakkındaki hadislere, eserlere dil uzatan herkesin durumu da bundan farklı değildir.

5- İshak bin Rahuye (v. 237): Hallal, Selefin en büyük imamlarından olan bu zatın şöyle dediğini aktarmıştır:


الْإِيمَانُ بِهَذَا الْحَدِيثِ وَالتَّسْلِيمُ لَهُ، وَقَالَ إِسْحَاقُ لِأَبِي عَلِيٍّ الْقُوهُسْتَانِيِّ: مَنْ رَدَّ هَذَا الْحَدِيثَ فَهُوَ جَهْمِيُّ


“Bu hadise iman etmek ve ona teslim olmak gerekir.”

İshak, Ebu Ali el-Kuhistani’ye ise şöyle demiştir: “Her kim bu hadisi reddederse o, Cehmi’dir.”

Zira bu hadisin muhtevasını –ilerde geleceği üzere- ancak Allah’ın sıfatlarının hakiki manalarını reddeden ve bunları teşbih sayan kimseler reddetmektedir.

6- Ahmed bin Hanbel (v. 241) ve 7- Oğlu Abdullah (v. 290): Ehli sünnetin imamının ve oğlunun konuyla alakalı görüşünü Hallal şu şekilde nakletmektedir:

وَقَالَ هَارُونُ بْنُ الْعَبَّاسِ الْهَاشِمِيُّ: جَاءَنِي عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أَحْمَدَ بْنِ حَنْبَلٍ، فَقُلْتُ لَهُ: إِنَّ هَذَا التِّرْمِذِيَّ الْجَهْمِيَّ الرَّادَّ لِفَضِيلَةِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَحْتَجُّ بِكَ، فَقَالَ: كَذَبَ عَلَيَّ، وَذَكَرَ الْأَحَادِيثَ فِي ذَلِكَ، فَقُلْتُ لِعَبْدِ اللَّهِ: اكْتُبْهَا لِي، فَكَتَبَهَا بِخَطِّهِ، حَدَّثَنَا هَارُونُ بْنُ مَعْرُوفٍ، قَالَ: ثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ فُضَيْلٍ، عَنْ لَيْثٍ، عَنْ مُجَاهِدٍ فِي قَوْلِهِ {عَسَى أَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا} [الإسراء: 79] قَالَ: «يُقْعِدُهُ عَلَى الْعَرْشِ» ، فَحَدَّثْتُ بِهِ أَبِي رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ، فَقَالَ: كَانَ مُحَمَّدُ بْنُ فُضَيْلٍ يُحَدِّثُ بِهِ، فَلَمْ يُقَدِّرْ لِي أَنْ أَسْمَعَهُ مِنْهُ، فَقَالَ هَارُونُ: فَقُلْتُ لَهُ: قَدْ أُخْبِرْتُ عَنْ أَبِيكَ أَنَّهُ كَتَبَهُ عَنْ رَجُلٍ، عَنِ ابْنِ فُضَيْلٍ، فَقَالَ: نَعَمْ، قَدْ حَكَوْا هَذَا عَنْهُ

“Harun bin Abbas el Haşimi diyor ki: Abdullah bin Ahmed bin Hanbel bana geldi. Ben ona dedim ki: Bu, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in faziletini reddeden Tirmiz’li Cehmi seninle delil getiriyor! Dedi ki: Benim hakkımda yalan söylemiş. Ardından konuyla alakalı hadisleri zikretti. Bunun üzerine Abdullah’a dedim ki: Onları benim için yaz. O da onları kendi hattıyla yazdı. (Sonra Mücahid’den gelen haberi isnadıyla naklediyor.) …’Onu Arşa oturtturur.’ (İmam Ahmed’in oğlu Abdullah diyor ki) Ben bunu babama nakledince dedi ki: Muhammed bin Fudayl onu naklediyordu. Bunu ondan dinlemek bana nasip olmadı. Harun dedi ki: Ben Abdullah’a dedim ki: Bana babanın bu hadisi bir adamdan, onun da İbn Fudayl’dan şeklinde yazdığı haberi ulaştı. Bunun üzerine dedi ki: Evet, bunu onunla alakalı anlatıyorlar.”

İmam Zehebi, burada zikri geçen Tirmizi’nin ismi meşhur olmayan birisi olduğunu söylemektedir. (el-Arş, 2/288). Hallal’ın kitabının muhakkiki de bu kişiyle alakalı bilgiye ulaşamadığını söylemektedir. Bu haber İmam Ahmed bin Hanbel’in Mücahid’in hadisinden razı olduğunu, hatta onu naklettiğini göstermektedir. Oğlu Abdullah’ın da bu hadisten razı olduğu açıkça anlaşılmaktadır.

Hallal’ın Merruzi’den naklettiğine göre şöyle demiştir:


سَأَلْتُ أَبَا عَبْدِ اللَّهِ عَنِ الْأَحَادِيثِ الَّتِي تَرُدُّهَا الْجَهْمِيَّةُ فِي الصِّفَاتِ، وَالرُّؤْيَةِ، وَالْإِسْرَاءِ، وَقِصَّةِ [ص:247] الْعَرْشِ، فَصَحَّحَهَا أَبُو عَبْدِ اللَّهِ، وَقَالَ: " قَدْ تَلَقَّتْهَا الْعُلَمَاءُ بِالْقَبُولِ، نُسَلِّمُ الْأَخْبَارَ كَمَا جَاءَتْ

“Ben Ebu Abdillah’a Cehmiye’nin reddettiği; sıfatlar, rüyet, İsra ve Arş kıssasıyla alakalı hadisleri sordum. Bu hadisleri sahihledi ve şöyle dedi: Alimler bunları kabulle karşılamışlardır. Biz, bu haberlere geldiği gibi teslim oluruz.”

Burada Arş kıssası diye zikredilen şey Makam-ı Mahmud olsa gerek ki Hallal, bu konu siyakında bunu zikretmiştir. Ebu Yala’nın naklettiğine göre Merruzi, bu kavli Makam-ı Mahmud’la alakalı tasnif ettiği kitapta zikretmiştir. (İbtal’ut Tevilat, 1/479) İmam Ahmed’in sözünde diğer bir önemli nokta da bu tür hadislerin selef nezdinde kabulle karşılandığını, reddedilmediğini dile getirerek  icmaya atıf yapmasıdır.

Abdullah bin İmam Ahmed, başka bir yerde daha açık bir biçimde şöyle demektedir:


سَمِعْتُ هَذَا الْحَدِيثَ مِنْ جَمَاعَةٍ، وَمَا رَأَيْتُ أَحَدًا مِنَ الْمُحَدِّثِينَ يُنْكِرُهُ، وَكَانَ عِنْدَنَا فِي وَقْتٍ مَا سَمِعْنَاهُ مِنَ الْمَشَايِخِ أَنَّ هَذَا الْحَدِيثَ إِنَّمَا تُنْكِرُهُ الْجَهْمِيَّةُ، وَأَنَا مُنْكَرٌ عَلَى كُلِّ مَنْ رَدَّ هَذَا الْحَدِيثَ، وَهُوَ مُتَّهِمٌ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

“Ben bu hadisi bir topluluktan işittim. Muhaddislerden onu inkar eden hiç kimseye rastlamadım. Bir zamanlar meşayihten işittiğimize göre bu hadisi ancak Cehmiyye inkar etmektedir. Bu hadisi reddeden herkesi ben inkar ediyorum. Bu kimse Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) hakkında (ona imanı noktasında) itham altındadır.”
İmam Abdullah, hadis alimlerinden hiç kimsenin bu rivayeti inkar etmediğini söylemektedir ki onun karşılaştığı hadis alimlerinin başında babası İmam Ahmed gelmektedir. Onun bu sözleri aynı zamanda bu hadisi kabul etme noktasında alimlerin ittifakını hatta bunu reddedeni din ve akide noktasında töhmet altında tuttuklarını göstermektedir.

8- Abdulvehhab el-Verrak (v. 250 veya sonrası): Ebu Davud, Tirmizive Nesai’nin şeyhleri olan bu zat Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bu faziletini reddedenler hakkında şöyle demiştir:

فَهُوَ مُتَّهَمٌ عَلَى الْإِسْلَامِ “Bu kimse, İslam hususunda itham altındadır.”

9- Ebu Cafer ed-Dakiki (v. 266): Ebu Davud ve İbn Mace’nin şeyhi olan bu alim şöyle demiştir:


حُكْمُ مَنْ رَدَّ هَذَا الْحَدِيثَ أَنْ يُنْفَى، لَا يَرُدُّ هَذَا الْحَدِيثَ إِلَّا الزَّنَادِقَةُ

“Bu hadisi reddedenlerin hükmü sürgün edilmesidir, bu hadisi zındıklardan başkası inkar etmez!”

Böylece bu zatın, sözkonusu hadisi reddetmeyi zındıkların alameti olarak gördüğü anlaşılmaktadır. Ancak bu, hadisin sıhhatini hatta manasını reddeden herkesin muayyen olarak kafir olmasını gerektirmez. Eğer böyle olsaydı, hadisi reddedenleri sürgüne göndermekle yetinmez, bilakis öldürülmesini emrederdi. Bu hadisi, sıfat inkarcılığından dolayı reddeden, hadisin teşbih ve tecsim içerdiğini iddia eden herkes Cehmilik ve zındıklık töhmeti altındadır. Eğer bu kimse kendisine hüccet ikame edilmiş birisi olup sözleri Allah ve Rasülünü inkara kadar ulaştıysa tekfir edilir, değilse ve tevil yoluyla birtakım şeyler söylüyorsa bidatçı ve sapıktır. Kısacası diğer sıfat inkarcıları hakkındaki hüküm ne ise onun hakkında da odur. Alimlerin bu hadisi reddeden kafirdir, zındıktır vs sözleri ise genel sözlerdir ve bu kimselerin küfür töhmeti, suçlaması veya şüphesi altında olduğunu gösterir. Lakin küfür ithamıyla yüz yüze olan herkese muayyen olarak kafir denmesi gerekmez, tıpkı Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem) zamanındaki münafıklar gibi!

10- Ebubekr bin Hammad el Mukri (v. 267): İmam Ahmed’in talebelerinden olan bu zat Mücahid’in sözkonusu haberini nakletmiş ve şöyle demiştir:


مَنْ ذُكِرَتْ عِنْدَهُ هَذِهِ الْأَحَادِيثُ فَسَكَتَ عَنْهَا فَهُوَ مُتَّهَمٌ، فَكَيْفَ مَنْ رَدَّهَا وَطَعَنَ فِيهَا، أَوْ تَكَلَّمَ فِيهَا

“Kimin yanında bu hadisler zikredilir de susar, sükut ederse o kimse itham altındadır. Peki ya bunları reddeden ve bunlara dil uzatan veya onlar hakkında ileri geri konuşan kimsenin hali nasıldır?”

Yani bu Makam-ı Mahmud hadisi ve benzeri sıfatlarla alakalı hadisleri duyduğunda gönlü genişlemeyen, bu tür haberleri dinlemekten hoşlanmayan, susarak geçiştirmeyi tercih eden kimse dahi bidat ithamı altındadır. Çünkü genelde sıfat inkarcısı Muattıla zihniyetinde olanlar bu tür hadislerden ve genel anlamda böyle konulardan hoşlanmazlar, bazen bu inkarlarını açıkça dile getirirler; ortam buna müsait değilse de hoşnutsuzlukları her hallerinden belli olur. Nitekim daha önce İmam Veki’nin huzurunda Allahu Teala’nın kürsisine oturduğundan bahseden hadisi duyunca kızarıp bozaran şahsın kıssası ve imamların bu tip kişileri nasıl tazir ettikleri zikredilmişti. İşte bütün bunlar selefimizin gerçekten ne kadar feraset ehli olduğunu göstermektedir. Onlar, din hususundaki hassasiyetlerinden dolayı ve imanlarından kaynaklanan bir ferasetle kimin nasslara hakkıyla teslim olduğunu, kimin de kalbinde eğrilik olanlardan olduğunu alametlerden tesbit eder ve de açıktan bir şey duymadıkları kişilere karşı bile yerine göre tavır alırlardı. El-Mukri ve diğer imamların sözleri buna delalet etmektedir. Günümüzde ise böyle davranmaya çalışan kimseler paranoyak olmakla, insanlar hakkında suizanda bulunmakla ve davetçi ahlakına sahip olmamakla nitelenmektedirler! Vallah’ul Mustean…

11- Ebubekr bin İshak es-Sagani (v. 270): Buhari dışındaki Kütüb-ü Sitte müelliflerinin şeyhi olan bu zat, ilim ehlinden ne kendi asrında ne de daha öncesinde bu haberi reddeden hiç kimse bilmediğini ifade etmiştir. Bu da yine bu hadisin sıhhatinde alimlerin ittifak ettiğini gösteren bir karinedir.

12- Abbas ed-Duri (v. 271): Yahya bin Main’in arkadaşı ve dört Sünen müellifinin şeyhleri olan bu zat şöyle demiştir:

لَا يَرُدُّ هَذَا إِلَّا مُتَّهَمٌ “Onu (dininde) itham edilen kimseden başkası reddetmez.”

13-  Muhammed bin Ahmed bin Vasil (v. 273): İmam Ahmed’in öğrencilerinden olan bu zat şöyle demiştir:


مَنْ رَدَّ حَدِيثَ مُجَاهِدٍ فَهُوَ جَهْمِيُّ “Mücahid’in hadisini reddeden Cehmi’dir”

14- Ebu Davud es-Sicistani (v. 275): Hallal, Mücahid’in haberini Sünen müellifi meşhur muhaddis Ebu Davud kanalıyla naklettikten sonra onun şöyle dediğini nakletmektedir:


وَسَمِعْتُ أَبَا دَاوُدَ يَقُولُ: مَنْ أَنْكَرَ هَذَا فَهُوَ عِنْدَنَا مُتَّهَمٌ، وَقَالَ: مَا زَالَ النَّاسُ يُحَدِّثُونَ بِهَذَا، يُرِيدُونَ مُغَايَظَةَ الْجَهْمِيَّةِ، وَذَلِكَ أَنَّ الْجَهْمِيَّةَ [ص:215] يُنْكِرُونَ أَنَّ عَلَى الْعَرْشِ شَيْئًا

“Ebu Davud’u şöyle derken işittim: Her kim bunu inkar ederse, o bizim nezdimizde müttehem (itham edilmiş) birisidir. Yine şöyle dedi: İnsanlar, Cehmiye’yi kızdırmak için bu hadisi öteden beri rivayet etmektedirler. Zira Cehmiye, Arş’ın üzerinde bir şey olduğunu inkar ediyorlar.”

Görüldüğü üzere Cehmiye’nin bu hadisi esas reddetme sebebi, Allah’ın Arş’ın üzerinde olduğunu reddetmelerinden dolayıdır. Bundan dolayı teşbih ve tecsim içerdiği gerekçesiyle bu hadisi reddeden, bu hadisin rivayet edilmesinden hoşlanmayan herkes Cehmilik ithamı altındadır. Lakin maalesef günümüzde selefe kendisini nisbet edenlerden dahi bu tür rivayetleri şiddetle inkar edenler vardır. İlerde geleceği üzere Elbani ve mukallitleri bu cinstendir. Bu tür sapıkları öfkelendirecek bu tarz rivayetlerden sahih olanları yaymak ise selefin bir sünnetidir.

Ebu Davud, yine şöyle demiştir:


أَرَى أَنْ يُجَانَبَ كُلُّ مَنْ رَدَّ حَدِيثَ لَيْثٍ، عَنْ مُجَاهِدٍ: يُقْعِدُهُ عَلَى الْعَرْشِ "، وَيُحَذَّرُ عَنْهُ، حَتَّى يُرَاجِعَ الْحَقَّ،مَا ظَنَنْتُ أَنَّ أَحَدًا يُذَكِّرُ بِالسُّنَّةِ يَتَكَلَّمُ فِي هَذَا الْحَدِيثِ إِلَّا إِنَّا عَلِمْنَا أَنَّ الْجَهْمِيَّةَ تُنْكِرُهُ مِنْ جِهَةِ إِثْبَاتِ الْعَرْشِ، فَإِنَّهُمْ يُنْكِرُونَ أَمْرَ الْعَرْشِ، وَيَقُولُونَ: الْعَرْشُ عَظَمَةٌ، مَعَ أَنَّهُمْ لَمْ يُنْكِرُوا مِنْهُ فَضِيلَةَ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

Leys’in Mücahid’den naklettiği “Onu Arşa oturtturur” hadisini reddeden herkesten hakka dönene kadar uzak durulması ve ondan sakındırılması kanaatindeyim. Ben (ismi) sünnetle anılan (ona değer veren?) kimsenin bu hadis hakkında (olumsuz) konuşacağını zannetmiyorum. Ancak biz biliyoruz ki, Cehmiye bunu Arş’ı isbat ettiği için inkar etmektedir. Zira onlar Arş meselesini inkar ederler ve Arş’tan kasıd azamettir, derler. Bununla beraber orada geçen Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in faziletini inkar etmemişlerdir.”

Bu da yukardaki sözleriyle aynı minvaldedir. Eski ve yeni Cehmiye’den birçoğu Arş’ın hakikatini, onun bir cisim olduğunu kabul etmez ve onu Allah’ın azametini ifade eden bir kavram olarak kabul ederler. Nitekim günümüzde de bazı kimselerden “Arş, Allah’ın hakimiyetini sembolize etmek için kullanılan bir ifadedir’ vs tarzında kelamlar duymakta ve okumaktayız. Halbuki Arş, Müslümanların hatta diğer din mensuplarının ittifakıyla cisimdir ve Rahman’ın celaline layık şekilde üzerine yerleştiği tahtıdır.

15- Merruzi (v. 275): İmam Ahmed’in en önemli talebelerinden olan bu zat, Hallal’ın ve –daha önce geçtiği üzere- Zehebi’nin bildirdiği gibi (el-Arş, 2/272) bu Makam-ı Mahmud hususunda bir kitap telif etmiş ve Mücahid’in rivayetini müdafaa etmiştir.

16- Yahya bin Ebi Talib (v. 275): İbn Ebi’d Dunya ve başkalarının hocalığını yapmış olan bu zat, şöyle demiştir:


مَنْ رَدَّهُ فَقَدْ رَدَّ عَلَى اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ، وَمَنْ كَذَّبَ بِفَضِيلَةِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَدْ كَفَرَ بِاللَّهِ الْعَظِيمِ.

“Kim onu reddederse Allah Azze ve Celle’yi reddetmiş olur. Kim Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in faziletini yalanlarsa Allah’ın inkar etmiş olur.”

Yani Mücahid’den nakledilen bu hadisin manasına dil uzatan kimse, yukarda izahı geçtiği üzere ucu Allah ve Rasülünü inkar etmeye varacak bir işin altına girmiş olur. Kasıtlı olarak bunu yapan kimsenin kafir olacağında şüphe yoktur. Sözünün nereye varacağını kestirmeden bu konularda konuşan ise kendisini din konusunda itham altına almış olur.

17- Ebu Kilabe (v. 276): İbn Mace’nin hocası olan bu alim şöyle demektedir:


لَا يَرُدُّ هَذَا إِلَّا أَهْلُ الْبِدَعِ وَالْجَهْمِيَّةُ

“Bunu, bidat ehli Cehmiye’den başkası reddetmez.”

18- Muhammed bin İsmail es-Sulemi (v. 280): Ebu Davud, Tirmizi ve Nesai gibi imamların kendisinden rivayette bulundukları bu imam ise şöyle demektedir:


فَإِنَّهُ مِنْ شَرِّ الْجَهْمِيَّةِ مَا يُبَالِي مَا تَكَلَّمَ بِهِ، قَالَ: لَيْسَ هَذَا عَرْشَ رَبِّ الْعَالَمِينَ، إِنَّمَا هُوَ مِثْلُ عَرْشِ بِلْقِيسَ، وَعَرْشٌ مِنَ الْعُرُوشِ شَبَّهَ عَرْشَ الْآدَمَيِّينَ بِعَرْشِ الرَّحْمَنِ عَزَّ وَجَلَّ، لَا يَرْعَوِي عَنْ دَفْعِ فَضِيلَةِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَكَيْفَ بِمَنْ بَعْدَ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، لَا شَكَّ فِي تَجَهُّمِهِ، وَلَا نَقْدِرُ عَلَى أَكْثَرَ مِنَ الدُّعَاءِ وَالتَّحْذِيرِ وَتَبْيِينِ أَمْرِهِ، وَنُعَادِي مَنْ يَنْصُرُهُ، أَوْ يَمِيلُ إِلَى مَنْ يَنْصُرُهُ بِتَكْفِيرِ مُجَاهِدٍ، وَمَنْ قَالَ بِقَوْلِ مُجَاهِدٍ فِي {عَسَى أَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا} [الإسراء: 79] فَإِنَّهُ يُقْعِدُهُ عَلَى الْعَرْشِ، فَقَالَ: هَذَا كُفْرٌ، وَمَنْ قَالَ: بِهِ فَهُوَ كَافِرٌ، سَمِعْتُهُ يَقُولُ ذَلِكَ

“(Bu hadiste kasdedilen) Alemlerin Rabbinin Arşı değildir, o ancak Belkis’in tahtı gibi bir tahttır, tahtlardan bir tahttır diyerek Ademoğullarının tahtlarını Rahman’ın (Azze ve Celle) Arşına/tahtına benzeten kişi, ne konuştuğunu bilmeyen, Cehmiye’nin en şerlilerinden olan birisidir. O, Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in faziletini bile reddetmekten çekinmezken, ondan sonrakilerin faziletini hayli hayli reddeder. İşte böyle birinin Cehmiliğinde şüphe yoktur. Bizler, dua etmekten, sakındırmaktan ve bu kimselerin durumunu beyan etmekten ve ona destek olanlara veyahut da Mücahid’i tekfir etme hususunda ona destek olanlara meyledenlere düşmanlık göstermekten başka bir şeye güç yetiremiyoruz. Öyle ki bu kimse “Her kim Mücahid’in ‘Umulur ki Rabbin seni Makam-ı Mahmud’a (övülen makama) ulaştırır’ (İsra: 79) ayeti hakkındaki ‘Onu Arş’ın üzerine oturtacaktır’ şeklindeki sözünü söylerse bu küfürdür” der. Bilakis her kim böyle derse kendisi kafirdir. (Hallal diyor ki) Ben onu (es-Sulemi’yi) böyle derken işittim.”

es-Sulemi, burada da Cehmiye’nin Makam-ı Mahmud meselesinde yaptığı fasit bir tevile değinmektedir. Cehmiye’den bazıları bu rivayeti inkar etmenin mümkün olmadığını anlayınca bu sefer tevil cihetine gitmişler ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in oturtulacağı Arşın, bildiğimiz Arş değil de herhangi bir taht olduğunu ileri sürmüşlerdir. Eşariler vb’den oluşan müteahhir Cehmiye bilhassa bu tür tevilleri benimsemiştir. Halbuki sözkonusu rivayette el-Arş şeklinde marife olarak geçmektedir ve burada bilinen Arşa işaret ettiği açıktır. Bunun bütün arşları/tahtları kapsayan bir ifade olarak değerlendirilmesi fasit bir tevildir. Zaten hadisin çoğu rivayetlerinde –ki Cehmileri asıl çıldırtan ve Allahu Teala’ya oturma sıfatının izafe edilmesi konusundaki istidlal noktasını teşkil eden- “meahu” yani yanında, kendisiyle beraber ifadesi geçmektedir ki bu, bütün fasit tevilleri ortadan kaldırmakta ve sözkonusu olan Arş’ın Rahman’ın Arşı olduğuna açıkça delalet etmektedir.

Yine es-Sulemi’nin sözlerinde –Mücahid’e ve diğer imamlara açıktan dil uzatamasa da- bu hadisin içeriğini teşbih ve tecsim yani küfür olarak kabul eden –ki Allahı kullara benzetmenin küfürden başka bir anlamı yoktur-, yani hadisin içerdiği manayı tekfir eden ve de bunu bazen doğrudan bazen dolaylı olarak ifade eden,  böylece Mücahid başta olmak üzere bu hadisten razı olan herkesi küfürle suçlayan kimselere de reddiye vardır. Bütün selefi ve ümmeti tekfir eden bu kimseler ise o küfür sıfatına daha layıktırlar, çünkü ümmetin dalalet üzere birleşmeyeceğini ve selefin faziletini anlatan hadislere karşı gelmektedirler.

19- Ahmed bin Asram el Müzeni (v. 285): İmam Ahmed’in talebelerinden olan bu zat, sözkonusu rivayeti nakletmiş ve şöyle demiştir:


مَنْ رَدَّ هَذَا فَهُوَ مُتَّهَمٌ عَلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ، وَهُوَ عِنْدَنَا كَافِرٌ، وَزَعَمَ أَنَّ مَنَ قَالَ بِهَذَا فَهُوَ ثَنَوِيُّ، فَقَدْ زَعَمَ أَنَّ الْعُلَمَاءَ وَالتَّابِعِينَ ثَنَوِيَّةٌ، وَمَنْ قَالَ بِهَذَا فَهُوَ زِنْدِيقٌ يُقْتَلُ»


“Her kim bunu reddederse, Allah ve Rasülü’ne karşı itham edilmiştir. O, bizim nezdimizde kafirdir. Her kim de bu görüşte olanın Senevi yani iki ilaha inanan birisi olduğunu iddia ederse, tabiin alimlerinin Senevi olduğunu iddia etmiş olur. Böyle diyen birisi ise zındıktır, öldürülür.”

Bu alimin sözü, elbette ki bu hadisi sened itibariyle sabit görmediğinden değil, bilakis manasına itiraz ederek, bunu teşbih ve temsil addederek karşı çıkan kimselerle alakalıdır. Zira böyle birisi, sıfat inkarcısı Cehmidir veya Cehmiye’nin tesiri altında kalmış birisidir. Bir de İbn Asram’ın zikrettiği gibi, eski ve yeni Cehmiye arasında bu hadisin Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’i Allah ile beraber Arşın üzerinde oturmakla vasfettiğinden dolayı şirk içerdiğini ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’i Allah’ın ortağı olarak kabul etmek manasına geldiğini iddia edenler vardır. Bunların iddiasına göre bu rivayetin kaynağı olan imam Mücahid başta olmak üzere bunu kabul eden, nakleden ne kadar alim varsa hepsi tıpkı Mecusiler gibi alemin iki ilahı olduğuna inanan Senevi/Dualist inancına mensup birer müşrik olmaktadır. Böyle bir iddiadan Allaha sığınırız. Çünkü bu, bütün ümmetin tekfirini gerektiren bir iddiadır. Bunu ancak zındıklar ortaya atabilir. Aslında bunu savunanların bir çoğu şirkin ne demek olduğunu bilmeyen kimselerdir. Zira şirk Rabbliğinde, ilahlığında Allah’a denk tutmak demektir. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Allah tarafından bir ikram olmak üzere Onun tahtına oturtulmasında ne gibi bir şirk sözkonusudur? Burada Allah’a has herhangi bir isim, sıfat ve yetkinin haşa Nebisine devredilmesi sözkonusu değildir ki şirkten bahsedilebilsin? –En yüce mesel Allaha aittir- Bu, tıpkı bir hükümdarın, bir kimseye verdiği değeri göstermek için o kişiyi tahtına çıkarması gibidir. Halbuki tahtına çıkardığı kimseye hükümranlığı devredecek değildir. Nitekim Allah Azze ve Celle, Yusuf (as) hakkında şöyle buyurmaktadır:


وَرَفَعَ أَبَوَيْهِ عَلَى الْعَرْشِ وَخَرُّوا لَهُ سُجَّدًا

“Anne babasını arşa/tahta çıkarttı ve onlar (Yusuf’un ailesi) ona secdeye kapandılar.” (Yusuf: 100)

İbn Kesir, bu ayetin tefsirinde şöyle demiştir:


أَجْلَسَهُمَا مَعَهُ عَلَى سَرِيرِهِ. “Anne babasını, kendisiyle beraber tahtına oturttu.”

Görüldüğü üzere Yusuf (as) anne babasını kendi tahtına oturtmuş, lakin yönetimi onlara devretmemiştir. Bu, ancak onlara yapılan bir izzet-i ikramdır. Nitekim, bunun ardından da onlar, diğer kardeşleriyle beraber Yusuf (as)’a secde etmişlerdir. Zira, geçmiş ümmetlerde hükümdarların huzuruna girildiğinde secde etme geleneği vardı, bu bizim şeriatımızda neshedilmiştir. Böylece Yusuf (as)’ın yöneticiliğinin devam ettiği, anne babasını tahta çıkartıp kendisiyle beraber oturtması ise yönetiminde onları ortak etme değil, onlara karşı sevgi ve saygısını izhar etmek olduğu ortaya çıkmaktadır. Esasen bu tür onurlandırmalar, hükümdarlar nezdinde malum olan bir uygulamadır. Bu misali verdik ki bütün alemlerin gerçek Melik’i, hükümdarı olan Allahu Teala’nın Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’i kendi tahtına oturtmasının haşa Ona kainatın idaresinden yani rububiyetten bir pay ayırma manasına gelmediği iyice anlaşılsın. Ne Hanbelilerden ne de başkalarından hiçbir Sünni de bu rivayeti böyle anlamamıştır, her kim Ehli sünnetin bu rivayetten –bir süreliğine de olsa- Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Allah’ın mülküne ortak olduğunu anladığını iddia ederse o kimse büyük bir iftira ile iftira etmiştir, nitekim İbn Asram da bunu açıkça tekzip etmektedir. Hatta selefi akidede olmayan alimler bile bunun rububiyet manasına gelmeyeceğini ifade etmektedirler. Kurtubi, ilgili İsra: 79 ayetinin tefsirinde bu konuyu ele almış ve her ne kadar Allah’ın mekandan vs’den münezzeh olduğu yönünde bir sürü kelama dalmış olsa da mevzunun şirkle alakası olmadığını açıklayıcı mahiyette şu ifadelere yer vermiştir:


وَلَيْسَ إِقْعَادُهُ مُحَمَّدًا عَلَى الْعَرْشِ مُوجِبًا لَهُ صِفَةَ الرُّبُوبِيَّةِ أَوْ مُخْرِجًا لَهُ عَنْ صِفَةِ الْعُبُودِيَّةِ، بَلْ هُوَ رَفْعٌ لِمَحَلِّهِ وَتَشْرِيفٌ لَهُ عَلَى خَلْقِهِ.

“Onun Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’i Arş’a oturtması Ona rububiyet vasfı vermeyi yahut da Onu kulluk vasfından çıkarmayı gerektirmez. Bilakis bu, onun mertebesini yükseltmek ve yaratılmışlar nezdinde Onu şereflendirmekten ibarettir.”

Şurası da hayret edilecek bir şeydir ki, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’e her tür ilahi vasfı vermekte tereddüd etmeyen veya en azından böyle yapanlara ses çıkarmayan;  sabah akşam Ona yalvaran, dua eden, Ondan şefaat talep eden, Onun her duaya icabet edeceğini, her yerde hazır ve nazır olduğunu, gaybı bildiğini iddia eden kimselere müşrik diyemeyen; bilakis Onu (sallallahu aleyhi ve sellem) Levhin ve Kalemin ilmine vakıf olmakla ve diğer Allaha has sıfatlarla vasıflayan Kaside-i Bürde vb şiirlere itiraz edemeyen hatta bunları reddedenleri Vahhabilikle suçlayan birtakım tipler, sıra Makam-ı Mahmud meselesine geldiğinde bir anda “Tevhid ehli”!  oluverirler ve ashab’ul hadis mezhebine mensup olanları Peygamberi Allah’a ortak koşmakla suçlamaya başlarlar. Halbuki kimin müşrik, kimin muvahhid olduğu Allah’ın izniyle bellidir. Esasında aklı başında kimseler nezdinde bu mevzu açık olmakla beraber bazı cahiller nezdinde işkal olmaya devam ettiği için bu açıklamayı yapma gereğini hissettik.

20- İbrahim el Asbahani (v. 291?): Dönemin hadis alimlerinden olan bu zat şöyle demiştir:


هَذَا الْحَدِيثُ صَحِيحٌ ثَبْتٌ، حَدَّثَ بِهِ الْعُلَمَاءُ مُنْذُ سِتِّينَ وَمِائَةِ سَنَةٍ، لَا يَرُدُّهُ إِلَّا أَهْلُ الْبِدَعِ

“Bu hadis sahih ve sabittir. Alimler bunu 160 seneden beri rivayet etmektedirler. Bunu bidat ehlinden başka kimse reddetmez.”

Mücahid hicri 100’lerin başında vefat etmiştir. Bu alimin bu sözü 260 ve yakın yıllarda söylemiş olması muhtemeldir. Yani Mücahid’den bu yana alimler sözkonusu hadisi rivayet etmişler, kabulle karşılamışlar ve reddetmemişler. Hal böyleyken sonradan ortaya çıkan bazı kimselerin bunu reddetmelerine iltifat edilmez. Yeri gelmişken bir hususa temas etmek istiyoruz ki o da şudur: Maalesef müteahhir hadis usulü anlayışında bir hadisi red veya kabul etmenin tek kriterinin hadisin isnadının sahih veya zayıf gözükmesi olduğu zannedilmektedir. Halbuki bu yanlıştır. Selef imamları bazen isnad cihetinden garip veya zayıf gibi gözüken bir hadisin imamlar nezdinde kabul görmüş olmasını o hadisin sıhhatine, makbul bir aslının olduğuna delil sayarken; bazen de isnadı sahih olmasına rağmen kendisiyle amel edilmeyen hadisleri ise terk etmişlerdir. Bu da ümmetin icmasının delil olmasından ve ümmetin şahitliğinin muteber olmasından kaynaklanmaktadır. Bundan dolayıdır ki mesela İmam Tirmizi, Sünen’inde birçok hadisi rivayet ederken ilim ehlinin sözkonusu hadisle amel ettiğine özellikle vurgu yapmıştır. Zira bu, hadisin sıhhatini takviye eden bir unsurdur. Bilhassa da selef, sözkonusu rivayeti kabul etmekte ve gereğiyle amel etmekte ittifak ettilerse artık o hadisin sıhhatinde şüphe kalmaz. Velev ki isnad yollarında birtakım zayıflıklar olsa bile bu böyledir.

Sehavi, bu hususta şöyle demektedir:


إِذَا تَلَقَّتِ الْأُمَّةُ الضَّعِيفَ بِالْقَبُولِ يُعْمَلُ بِهِ عَلَى الصَّحِيحِ، حَتَّى إِنَّهُ يُنَزَّلُ مَنْزِلَةَ الْمُتَوَاتِرِ فِي أَنَّهُ يَنْسَخُ الْمَقْطُوعَ بِهِ ; وَلِهَذَا قَالَ الشَّافِعِيُّ - رَحِمَهُ اللَّهُ - فِي حَدِيثِ: «لَا وَصِيَّةَ لِوَارِثٍ» : إِنَّهُ لَا يُثْبِتُهُ أَهْلُ الْحَدِيثِ، وَلَكِنَّ الْعَامَّةَ تَلَقَّتْهُ بِالْقَبُولِ، وَعَمِلُوا بِهِ حَتَّى جَعَلُوهُ نَاسِخًا لِآيَةِ الْوَصِيَّةِ لَهُ.

“Ümmet, zayıf hadisi kabul ile telakki etmiş, karşılamışsa sahih olan kavle göre onunla amel edilir. Hatta o, kati olan hükümleri dahi neshedebilmesi bakımından mütevatir derecesinde değerlendirilir. Bundan dolayı İmam Şafii şöyle demiştir: ‘Varise vasiyet yoktur’ hadisini hadis ehli sabit görmemişlerdir. Fakat çoğunluk onu kabulle karşılamıştır ve onunla amel etmiştir. Öyle ki varislere vasiyette bulunmayı emreden (Bakara: 183.) ayetini neshettiğini söylemişlerdir.” (Feth’ul Mugis, 1/350)

Makam-ı Mahmud meselesi ve benzerlerinde de durum böyledir. İmamlar, bu rivayetin birbirini takviye eden muhtelif yollarla gelmesini ve imamların da bunu inkar etmeksizin rivayet etmelerini hadisin sıhhatine bir delil olarak görmüşlerdir. Bu yüzden İbn Teymiye (rh.a) yukarda zikrettiğimiz gibi bilhassa bu hadisin selef ve imamlar nezdinde kabulle karşılandığına vurgu yapmıştır.

21- Osman bin Ebi Şeybe (v. 297): Meşhur muhaddis Ebubekr ibn ebi Şeybe’nin akrabası olan ve kendisi de muhaddis olan bu zatın konuyla alakalı tutumunu İmam Ahmed’in en meşhur talebelerinden birisi olan İbrahim el Harbi (v. 285) şöyle aktarmaktadır:


هَذَا حَدَّثَ بِهِ عُثْمَانُ بْنُ أَبِي شَيْبَةَ فِي الْمَجْلِسِ عَلَى رُءُوسِ النَّاسِ فَكَمْ تَرَى كَانَ فِي الْمَجْلِسِ، عِشْرِينَ أَلْفًا، فَتَرَى لَوْ أَنَّ إِنْسَانًا قَامَ إِلَى عُثْمَانَ، فَقَالَ: لَا تُحَدِّثْ بِهَذَا الْحَدِيثِ، أَوْ أَظْهَرَ إِنْكَارَهُ، تَرَاهُ كَانَ يَخْرُجُ مِنْ ثَمَّ إِلَّا وَقَدْ قُتِلَ، قَالَ أَبُو بَكْرِ بْنُ صَدَقَةَ، وَصَدَقَ، مَا حُكْمُهُ عِنْدِي إِلَّا الْقَتْلُ

“Bunu Osman bin Ebi Şeybe, insanların ortasındaki bir mecliste naklederdi ki, belki baksan o mecliste 20 bin kişi vardı, bir kişi kalkıp Osman’a bu hadisi nakletme, dese veyahut da bu hadise karşı inkarını açığa vursa, eğer ordan kaçmazsa kesinlikle öldürülürdü. Ebubekr bin Sadaka demiştir ki: Doğru söylemiş, çünkü onun hükmü benim nezdimde de ancak ölümdür.”

Bu, sözkonusu rivayetin dönemin alim ve ilim talebeleri arasında ne kadar tasvip gördüğünü ortaya koymaktadır. Öyle ki bu hadisi reddedenlere zındık gözüyle bakılırdı. Zira bu hadisi –manasını inkar cihetiyle- reddeden ya Allah’ın Arşın üzerinde olduğunu inkar eden bir Cehmi’dir yahut da Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e böyle bir makam verilmesinden hoşnut olmayan bir zındıktır.

Yine o, yukarda aktardığımız üzere Makam- Mahmud’un sadece şefaat olduğunu, Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ondan başka bir makamı olmadığını söyleyenleri reddetmiş ve cahillikle itham etmiştir.

Buraya kadar, bu rivayeti zikreden imamların sözkonusu haber hakkındaki görüşlerini zikrettik ve bu hususta bilhassa da Hallal’ın es-Sunne’sinden nakillerde bulunduk. Hallal'ın kendisinden nakilde bulunduğu daha çok alim vardır. Biz burada bu alimlerden en meşhur ve en güvenilir olanlarının sözlerinden en dikkat çekici olanlarını zikrettik. Buraya kadar naklettiklerimiz sözkonusu eserin Makam-ı Mahmudla alakalı müstakil bölümünde yer almaktadır. (es-Sunne, 1/209-269)

22- Ebubekr bin el-Hallal (v. 310): Kendisinden bu nakilleri yaptığımız Hallal, Hanbeli fakihlerinin önde gelenlerinden olup, İmam Ahmed’in fetvalarını derleyip günümüze ulaşmasına vesile olan en önemli şahsiyetlerden birisidir. Görüldüğü üzere Makam-ı Mahmud meselesini tafsilatlı olarak ele almış, konuyla ilgili haberlerin neredeyse tamamını bir araya getirmiş ve bu hususta muhalefet edenleri şiddetle inkar etmiştir. Allah ona da kendisinden nakilde bulunduğu alimlere de rahmetiyle muamele etsin, amin.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1680
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bundan sonra da Hallal’ın zikrettikleri haricindeki bazı alimlerin konuyla alakalı görüşlerini zikredeceğiz inşallah.

23- İbn Ebi Şeybe (v. 235): Buhari ve Müslim’in hocaları olan bu zat, yukarda geçtiği üzere Musannef’inde Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in faziletlerini zikrettiği yerde bu haberi itirazsız olarak nakletmiştir.

24- İbn Ebi Hayseme (v. 279): İmam Ahmed’in öğrencisi olan bu zat, yukarda geçtiği üzere “Tarih” adlı eserinde bu haberi itirazsız olarak rivayet etmiştir. (Tarihu İbn Ebi Hayseme, es-Sifr’us Salis, 1/203)

25- İbn Ebi Asım (v. 287):
Yukarda geçtiği üzere Mücahid’in haberini “es-Sunne” de Allah’ın sıfatlarından bahsettiği yerde onaylayarak zikretmiştir.

26- İbn Surayc (v. 306): İkinci Şafii olarak bilinen bu alimin sözkonusu haberi kabul edip, karşı çıkanları reddettiğini Zehebi nakletmiştir. (el-Arş, 2/286)

27- İbn Cerir et-Taberi (v. 310): Yukarda geçtiği üzere Mücahid’in haberini Tefsir’inde nakletmiş ve müdafaa etmiştir. Taberi (rh.a)’ın bu husustaki görüşü son derece açık olmasına rağmen, bazı tarih kitaplarında onun Hanbelilerle bu mesele hakkında tartıştığı hatta şu şiiri inşad ettiği iddia edilmektedir:

سُبْحَانَ من لَيْسَ لَهُ أنيس ... وَلَا لَهُ فِي عَرْشه جليس


Ünsiyet ettiği, yakınlık kurduğu kimse olmayan (Allah) her noksanlıktan münezzehtir.
Onun Arş’ında oturan bir arkadaşı da yoktur.

Bunu Yakut el Hamevi (v. 626) Mu’cem’ul Udeba sf 2450’de ve başkaları zikretmektedir. İddiaya göre Hanbeliler bunun üzerine evini taşlamışlar ve de Taberi, bu görüşünden ve Ahmed bin Hanbel’le alakalı görüşlerinden rücü edene kadar evin önünden ayrılmamışlardır. Zira onun, fakihlerin ihtilaflarıyla alakalı “İhtilaf’ul Fukaha” adlı eserinde İmam Ahmed’in görüşlerini zikretmediği ve bunun gerekçesi olarak Ahmed’in fakih değil, muhaddis olmasını gösterdiği söylenir. Taberi ile bazı Hanbeliler arasında bir sürtüşme olduğu malumdur. Ancak bunun sebebinin  Makam-ı Mahmud meselesi olması uzak bir ihtimaldir, hatta yalan olması ihtimali ağır basmaktadır. Gördüğüm kadarıyla bu hadiseyi zikredenlerin elinde bir isnad yoktur. İbn Kesir ise 310 yılında vefat eden meşhurlarla alakalı bölümde Taberi ile Hanbeliler arasındaki ihtilaftan bahsetmiş, ancak Makam-ı Mahmud meselesine değinmemiş, bunun sebebi olarak Taberi’nin Rafızilikle itham edilmesini göstermiştir. İbn Kesir’in zikrettiğine göre bu hususta Hanbeliler Taberi’nin Gadir-i Hum hadislerini sahih addetmesini ve çıplak ayağa mesh etmeye cevaz vermesini gerekçe olarak göstermişlerdir. İbn’ul Esir de aynı şekilde Makam-ı Mahmud meselesinden bahsetmemekte ve Taberi’nin Rafizilikle itham edildiğini, ancak ona olan hışmın gerçek sebebinin ise Ahmed bin Hanbel’i kitabında zikretmemesi olduğunu söylemektedir. Bütün bunlar ve Taberi’nin –ona aidiyetinde bir şüphe olmayan- tefsirinde yazanlar onun Mücahid hadisini reddettiğine dair iddiaların asılsız olduğunu gösteren karinelerdir. Biz gerek bu iddia hakkında, gerekse onun Şiilik vs ile itham edilmesi hakkında hüsnü zan ederiz ve de bu tür hususlarda bir alim hakkında yayılan şayialara değil, ondan mütevatir olarak nakledilen meşhur eserlerine itimad ederiz. Allah en doğrusunu bilendir.

28- Ebubekr en-Neccad (v. 348):
Meşhur Hanbeli fakihlerinden olan bu zatın Makam-ı Mahmud meselesini müdafaa ettiği hatta bu hususta mübalağa ederek bir kimse bunun gerçekleşeceği konusunda boşanma üzerine yemin etse bunun doğru bir iş olacağına dair fetva verdiği hususu daha önce Zehebi’den naklen geçmişti. Bununla beraber Kadı Ebu Ya’la’nın naklettiğine göre bu meseleyle alakalı merfu olarak rivayet edilen hadislerin uydurma olduğunu ve Mücahid’in haberi dışındakileri nakletmenin caiz olmadığını beyan ederek şöyle demiştir:


من حدث بهذه الأحاديث يستغفر اللَّه عَزَّ وَجَلَّ، فهي باطلة لا أصل لَهَا، إِلا مَا حدث محمد بْن فضيل، عَن ليث، عَن مجاهد

“Her kim bu hadisleri rivayet ederse, bundan dolayı Allah Azze ve Celle’den bağışlanma dilesin, zira bunlar batıldır ve hiç birinin aslı yoktur. Ancak Muhammed bin Fudayl’ın Leys’ten onun da Mücahid’den rivayet ettikleri müstesna…”  (İbtal’ut Te’vilat, 1/490-491)

Aynı yerde İbn Huzeyme’nin de bu hususta İbn Ömer ve İbn Mesud’dan gelen haberleri nakletmenin caiz olmadığını söylediği belirtilmektedir. Vallahu a’lem.

29- İmam Acurri (v. 360): Yukarda geçtiği üzere konuyla ilgili haberleri onaylayarak nakletmiştir.

30- Kerci el Kassab (v. 360 ve civarı): Muhaddis ve müfessir olmasının yanı sıra aynı zamanda mücahid olan ve de savaşlarda çokça kafir öldürdüğü için “Kasap” lakabını almış olan bu alim, “en-Nuket’ud Dalle” adlı tefsire dair eserinde İsra: 79 ayeti hakkında Mücahid’in açıklamasını nakletmekte ve bunun Makam-ı Mahmud’un şefaat olmasına zıtlık arzetmeyeceğini beyan etmektedir.

31- İmam Darakutni (v.385): Sünen sahibi meşhur muhaddisten nakledilen bir şiirde şöyle demektedir:


(حَدِيث الشَّفَاعَة عَن أَحْمد ... إِلَى أَحْمد الْمُصْطَفى مُسْنده)
(وَجَاء الحَدِيث بإقعاده ... على الْعَرْش أَيْضا فَلَا نجحده)
(أمروا الحَدِيث على وَجهه ... وَلَا تدْخلُوا فِيهِ مَا يُفْسِدهُ)
(وَلَا تنكروا أَنه قَاعد ... ولاتنكروا أَنه يقعده)

Ahmed’den gelen şefaat hadisi ki,
Onun senedi Ahmed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem)’ kadar gider,
Yine Onun oturtulması hakkında hadis gelmiştir,
Arşın üzerine ki onu inkar etmeyiz,
Hadisi kendi manası üzere okuyup geçin,
Manasını bozacak şeyleri ona sokmayın,
Onun (Allah’ın) oturduğunu inkar etmeyin,
Onu (sallallahu aleyhi ve sellem) oturtacağını da inkar etmeyin.

Görüldüğü üzere Darakutni, burada Allahu Teala’nın Arşın üzerine oturduğunu ve Rasülünü de (sallallahu aleyhi ve sellem) oraya oturtacağını ifade etmektedir. Zehebi, Darakutni’nin bu şiirini, Ahmed bin Selame-Yahya bin Yunus- Ebu Talib el Uşari-Darakutni senediyle rivayet etmiştir. (el-Uluvv, sf 235; el-Arş, 2/414.) Ayrıca Kadı Ebu Yala, İbtal’ut Tevilat, 1/492; İbn’ul Kayyim ondan naklen Bedai’ul Fevaid, 4/40’da ve aşağıda geleceği üzere Kaside-i Nuniyye’de bu şiiri onaylayarak zikretmişlerdir. Hatta Şihabuddin el Hafaci, akidede bazı muhalefetleri olan birisi olmasına rağmen “Şerh’uş Şifa”da Darakutni’nin bu şiirini onaylayarak nakletmiştir. (Bkz. Alusi, Cila’ul Ayneyn, sf 466) Zehebi, bu şiiri Darakutni’nin söylediğini kesin bir dille ifade ettiği halde, muasır Cehmilerden Elbani, çeşitli gerekçelerle şiirin sıhhatine tan etmeye çalışmaktadır. Türkçedeki el-Uluvv muhtasarında Darakutni’yle alakalı bölümün dipnotunda bu husus müşahede edilebilir. Bu hususta onunla aynı kanaatte olan–ki güya akidede hasmıdır- Zahid el Kevseri’den başka kimse var mıdır, bilmiyoruz!? Yahya bin Yunus veya Buş’un meçhul olduğunu iddia ediyor, halbuki bizzat Zehebi Siyer’inde (21/243 vd) kendi şeyhlerinin şeyhi olan bu zat hakkında bilgi vermektedir. Buna göre o, ilim sahibi olmamakla beraber sema’ı, hadis dinlemesi sahih olan birisi idi. İbn Kadiş ise Elbani’nin bahsettiği gibi ihtilat sahibi yani hafızası karışık olan birisi idi. Hadis uydurmakla da suçlanmıştır. Bu bilgileri de yine Zehebi vermektedir. (Siyer, 19/558 vd) Lakin Mizan’ul İtidal’de (1/119) ise onun hadis uydurmaktan tevbe ettiğini bildirmektedir. Şu halde Zehebi, hakkında bu bilgilere sahip olduğu birisinden akideyi ilgilendiren böylesine mühim bir mevzuda rivayette bulunuyorsa bildiği bir esasa göre ve belki bu şiirin Darakutni’ye aidiyetini gösteren başka karinelere dayanarak bunu yapıyordur. Şu halde Elbani’nin sırf senedde şu var bu var diye alimlerin kabul ederek zikrettikleri bu şiiri gözden düşürmeye çalışmasının bir kıymeti yoktur.

32- Kadı Ebu Ya’la (v. 458): Onun bu hadisi savunduğu hususu bir önceki maddede ve başka yerlerde yeterince geçmiştir.

33- Hatib el-Bagdadi (v. 463): Yukarda geçtiği üzere, bu konuyla alakalı rivayetleri Tarih’inde zikretmiştir.

34- İbn Ebi Ya’la (v. 526): Kadı Ebu Ya’la’nın oğlu olan bu zat, bu haberi yukarda geçtiği üzere Tabakat’ul Hanabile adlı eserinde en-Neccad’dan isnadıyla nakletmiş ve el-İtikad adlı (39-40) eserinde de aynı şekilde naklederek müdafaa etmiştir.

35- Kadı Ebubekr ibn’ul Arabi (v. 543):
Maliki fukahasının önde gelenlerinden olan bu alim, bir çok konuda Eşarilere muvafık olmasına rağmen, Ahzab: 37. Ayeti tefsir ettiği yerde şöyle bir ifade kullanmıştır:


أَحَلَّهُ بِهِ الْمَحَلَّ الْجَلِيلَ الرَّفِيعَ، لِيَصْلُحَ أَنْ يَقْعُدَ مَعَهُ عَلَى كُرْسِيِّهِ لِلْفَصْلِ بَيْنَ الْخَلْقِ فِي الْقَضَاءِ يَوْمَ الْحَقِّ.


“…Onu (sallallahu aleyhi ve sellem) değerli ve yüksek bir mevkiye yerleştirmiş ta ki hak olan gün (yani kıyamet günü) mahlukat arasında hüküm vermek için kendisiyle beraber kürsisine oturmaya elverişi olsun diye…” (Ahkam’ul Kur’an, 3/576)

36- Abdulkadir Geylani (v.561): O, bu hususta şöyle demektedir:


وأهل السنة يعتقدون أن الله يجلس رسوله ونبيه المختار على سائر رسله وأنبيائه معه على العرش يوم القيامة.

“Ehli sünnet, Allah’ın; Rasülünü ve de diğer Rasul ve Nebilere üstün kılınmış olan Nebisini (sallallahu aleyhi ve sellem) kıyamet günü, kendisiyle beraber Arş’ın üzerine oturtacağına itikad ederler.” (el-Gunye, 1/151)

Şeyh (rh.a)’ın bu akideyi bütün Ehli sünnete izafe etmesi manidardır…

37- İbn Teymiye (v. 728):
Şeyhulislam’ın bu hadisi tasdik ettiği hususu daha önce geçmişti.

38- İbn’ul Kayyim (v. 751):
Öğrencisi İbn’ul Kayyim da aynı görüşte olup bunu çeşitli yerlerde dile getirmiştir. Yukarda zikrettiğimiz gibi Kadı Ebu Ya’la’nın ve Darakutni’nin konuyla alakalı görüşlerini Bedai’ul Fevaid’de onaylayarak nakletmiştir. Nuniye’de ise (sf 110-111) şöyle demiştir:


وَاذْكُر كَلَام مُجَاهِد فِي قَوْله... أقِم الصَّلَاة وَتلك فِي سُبْحَانَ
فِي ذكر تَفْسِير الْمقَام لاحمد... مَا قيل ذَا بِالرَّأْيِ والحسبان
ان كَانَ تجسيما فان مُجَاهدًا... هُوَ شيخهم بل شَيْخه بل شَيْخه الفوقاني
وقَد أَتَى ذكر الْجُلُوس بِهِ وَفِي... أثر رَوَاهُ جَعْفَر الرباني
اعني ابْن عَم نَبينَا وَبِغَيْرِهِ... أَيْضا أَتَى وَالْحق ذُو تبيان
وَالدَّارَقُطْنِيّ الامام يثبت ال... آثَار فِي ذَا الْبَاب غير جبان
وَله قصيد ضمنت هَذَا وَفِي... هَا لست للمروي ذَا نكران
وَجَرت لذَلِك فتْنَة فِي وقته... من فرقة التعطيل والعدوان
وَالله نَاصِر دينه وَكتابه... وَرَسُوله فِي سَائِر الازمان
لَكِن بمحنة حزبه من حربه... ذا حكمه مذ كانت الفئتان
وَقد اقتصرت على يسير... من كثير فَائت للعد والحسبان
مَا كل هَذَا قَابل التَّأْوِيل بالت... حريف فاستحيوا من الرَّحْمَن


Mücahid’in Allahu Teala’nın şu kavli hakkındaki sözünü de zikret,
“Namazı kıl..ilh” (İsra: 78) ki o, Sübhan’dadır (yani Subhanellezi esra diye başlayan İsra surededir.)
Ahmed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Makam’ının tefsiri hakkında,
Ki o reyle (şahsi görüşle) ve tahminle söylenmiş bir şey değildir.
Eğer o tecsim (cisimleştirme) ise şu halde Mücahid,
Onların (mücessimenin) şeyhidir! Hatta aslında onun yukarısındaki şeyh (yani İbn Abbas) öyle olmalıdır (haşa)!
Oturma meselesi bu hadiste ve de,
Ca’fer-i Rabbani’nin naklettiği rivayette geçmiştir.
Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) amcasının oğludur kasdım ve başkalarından da,
Yine (Allah’a oturma izafe eden haberler) gelmiştir ve hak apaçık ortadadır.
İmam Darakutni rivayetleri isbat etmiştir,
Bu konuyla (oturmayla) alakalı olanları hiç de çekinmeden,
Onun bunu ihtiva eden bir kasidesi vardır ki onda (şöyle demektedir),
“Ben bu hususta rivayet edilenleri inkar etmiyorum”
Onun döneminde bu konu hakkında bir fitne baş göstermişti.
Ta’til (sıfat inkarcılığı) ve (sünnete) düşmanlık fırkası tarafından,
Fakat Allah dininin ve kitabının yardımcısıdır,
Ve de Rasülünün bütün zamanlarda,
Lakin kendi hizbini savaşla imtihan etmesi,
Onun hükmüdür, iki topluluk (hak ve batıl ehli) var olduğundan beri,
Ben burada kısa tuttum, özetledim,
Sayılamayacak kadar çok şeyden,
Bütün bunlar tevil kabul edecek şeyler değildir,
Tahrif yoluyla, Rahman’dan utanın!”

İbn’ul Kayyim  (rh.a)’ın bu hikmet ve ibret dolu satırları, şu ana kadar zikrettiğimiz hususları özetler mahiyettedir. Burada, öncelikle Mücahid’in bu kavlinin mücerred re’ye dayalı olmasının mümkün olmadığına vurgu yapmaktadır. Alimlerin çoğu, tabiinin bu tarz içtihada dayalı olarak söylenemeyecek sözlerinin mevkuf hükmünde olduğunu söylerken bazıları da merfu hükmünde olduğunu söylerler. Eğer burada bir tecsim ve teşbih varsa ve de bu hadisi ve benzerlerini dile getirenler Mücessime sayılıyorsa şu halde Mücahid’in hatta İbn Abbas’ın bu Mücessime’nin imamı olması gerekir ki bundan Allah’a sığınırız.

İbn’ul Kayyim’in burada Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Arş’ın üzerine oturtulmasını kabul ettiği açıkça görüldüğü gibi, Allahu Teala’ya oturma sıfatının izafesini de caiz gördüğü anlaşılmaktadır. Çünkü yukarda zikrettiğimiz Darakutni’nin şiirine atıf yapmaktadır ki Darakutni orada bu ikisini birden savunmaktadır. Ayrıca Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in amcasının oğlu Cafer bin Ebi Talib’ten nakledilen bir kıssaya da işaret etmektedir ki orada açıkça Allahu Teala’nın kıyamet günü kürsisine oturacağından bahsedilmektedir. Buna göre Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Ca’fer’den Habeşistan’da başından geçen enteresan olayları anlatmasını istemiştir. Bunun üzerine Ca’fer (ra) bir gencin, yaşlı bir kadının başındaki su testisini devirmesi üzerine aralarında geçen bir diyaloğu aktarmıştır.  Kadın, o gence şöyle demiştir:


الْوَيْلُ لَكَ غَدًا إِذَا جَلَسَ الْمَلِكُ عَلَى كُرْسِيِّهِ، فَاقْتَصَّ لِلْمَظْلُومِ مِنَ الظَّالِمِ


“Yarın el-Melik (gerçek hükümdar olan Allah), kürsisine oturup mazlumun hakkını zalimden aldığında sana yazıklar olsun!”

Hadisi rivayet eden Cabir (ra) şöyle demiştir:


فَنَظَرْتُ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَإِنَّ دُمُوعَهُ لَتَنْحَدِرُ عَلَى عَيْنَيْهِ مِثْلَ الْجِمَارِ، ثُمَّ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «لَا قَدَّسَ اللَّهُ أُمَّةً لَا يَأْخُذً الْمَظْلُومُ حَقَّهُ مِنَ الظَّالِمِ، غَيْرَ مُتَعْتَعٍ


Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e baktım, gözlerini adeta çıban gibi gözyaşları bürümüştü. Sonra Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Mazlumun alınmamış olan hakkını zalimden almayan bir topluluğu Allah arındırmasın!”

Hadisi, “oturmayı” isbat eden bu şekliyle Taberani, Mu’cem’ul Evsat’ta (6/334) nakletmiş ve şöyle demiştir:

لَمْ يَرْوِ هَذَا الْحَدِيثَ عَنْ سُفْيَانَ بْنِ عُيَيْنَةَ إِلَّا مَكِّيُّ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ الرُّعَيْنِيُّ

“Bu hadisi, Sufyan bin Uyeyne’den Mekki bin Abdillah er-Ruayni’den başkası rivayet etmemiştir.” Heysemi’nin işaret ettiği gibi bu kişi zayıftır. (Mecma’, 5/208) Ukayli ise bu zatın Sufyan’dan naklettiği hadislerin mahfuz olmadığını ve ondan başka birisinin bunları rivayet ettiğinin bilinmediğini ifade etmiştir. (ed-Duafa, 4/257)

İşte bu hadisin içerdiği zaaftan ötürü biz, Allah Subhanehu’ya oturma izafe eden hadisleri ele aldığımız yerde bu rivayete değinmedik. İbn’ul Kayyim ise belki kendince bir gerekçeye binaen bu hadise işaret etmiştir. Lakin rivayet eğer sahihse Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Ca’fer’in sözüne itiraz etmemesi bu hususta delil teşkil etmektedir. Sözkonusu hadisin aslı İbn Mace’de (no: 4010) ve başka yerlerde mevcuttur, ancak orada oturma lafzı geçmemektedir. Onun yerine şu lafız yer almaktadır:

 “Allah Kürsi’yi kurduğu zaman”
  إِذَا وَضَعَ اللَّهُ الْكُرْسِيَّ

Busiri, İbn Mace’nin rivayetinin hasen olduğunu söylemiştir.

İbn’ul Kayyim (rh.a) ardından Darakutni’nin konuyla alakalı sözlerine işaret ederek onun bu hususları isbat ettiğini ifade etmektedir. İbn’ul Kayyım’ın bahsettiği fitne ise İbn Kesir’in el-Bidaye ve’n Nihaye’de h.317. senenin olayları başlığı altında naklettiği hadise olmalıdır. Buna göre Hanbeliler ile diğer bazı fırka mensupları Makam-ı Mahmud meselesi hakkında tartışmışlar, Hanbeliler bunun Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Arşa oturtulması olduğunu savunurken, diğerleri ise bundan kasdın şefaat olduğunu savunmuşlar ve nihayet iki taraf birbirleriyle çatışmaya girmişler, hatta bu sebeble ölenler olmuştur. Bu olay Darakutni’nin sağlığında meydana gelmiştir. İbn’ul Kayyim, Hanbelilere karşı çıkan tarafın sıfat inkarcısı Muattıla olduğunu söylemektedir. Zaten öyle olmasaydı ve mevzu sadece bir tefsir ihtilafı veya hadisin sıhhati hakkındaki ilmi bir ihtilaftan ibaret olsaydı iş kan dökmeye kadar uzanmazdı. Vallahu a’lem.

İbn’ul Kayyim’in bahsettiği gibi gerek bu hususta, gerekse sıfatlarla alakalı diğer konulardaki haberler sayılamayacak kadar çoktur. Bütün bunları tevil etmek, ancak Allah’tan da kuldan da utanması olmayan kişilerin yelteneceği bir iştir. Halbuki insana düşen tevil adı altındaki tahrifleri bırakıp hakikati kabul etmek ve bu haberlerin gerektiği şekilde itikad etmektir.

39- Cemaluddin es-Surremeri (v. 776): Hanbeli alimlerinden ve İbn Teymiye (rh.a)’ın destekçilerinden olan bu zat, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e has olan özellikleri anlattığı “Hasais” adlı eserinde (sf 518) Onun vasıfları arasında kıyamet günü Allah’ın onu Arş’a oturtmasını da zikretmiştir.

40- Şevkani (v. 1250):
Feth’ul Kadir adlı tefsirinde İsra: 79. Ayetle alakalı çeşitli kavilleri zikretmiş ve Makam-ı Mahmud’un şefaat olmasıyla Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Allah ile beraber Arşa oturması arasında bir zıtlık olmadığını ifade ederek şöyle demiştir:


وَعَلَى كُلِّ حَالٍ فَهَذَا الْقَوْلُ غَيْرُ مُنَافٍ لِلْقَوْلِ الْأَوَّلِ لِإِمْكَانِ أَنْ يُقْعِدَهُ اللَّهُ سُبْحَانَهُ هَذَا الْمَقْعَدَ وَيَشْفَعَ تِلْكَ الشَّفَاعَةَ.

“Her halü karda bu kavil, ilk kavle zıt değildir. Zira Allahu Teala’nın Onu bu oturacağı yere oturtması ve ardından bu şefaati yerine getirmesi imkan dahilindedir.”

41- Süleyman bin Sehman en-Necdi (v. 1349): Darakutni’nin ve İbn’ul Kayyim’in beyitlerini zikrettikten sonra şöyle demiştir:


فإذا ثبت هذا عن أئمة أهل الإسلام، فلا عبرة بمن خالفهم من الطغام أشباه الأنعام.

“İslam imamlarından bu sabit olduktan sonra, davarlara benzeyen ayak takımından onlara muhalefet edenlere itibar edilmez!” (ed-Diya’uş Şarik, 1/180)
Biz de Şeyh’in bu söylediklerine aynen iştirak ediyoruz!

Ayrıca es-Savaik’ul Murselet’uş Şihabiyye, sf 37vd’de bunun Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’e has mucizelerden birisi olduğunu beyan etmektedir.

İşte, Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Allah ile beraber Arşa oturtulması rivayetini ve benzerlerini bizzat onaylayarak zikreden alimler –tesbit edebildiğimiz kadarıyla-bunlardır. Yukarda da işaret ettiğimiz gibi, bu konuyu destekleyen herkesin ismini burada zikretmeye kalksak bu kırk küsür alimin dışında da başka isimler zikretmemiz gerekirdi. Lakin biz, bu alimlerden en meşhur olanları ve de görüşlerini kaynaklardan tesbit edebildiğimiz kimseleri burada zikrettik. Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Allah ile beraber Arş’a oturtulacağını kabul eden bu alimler, bundan dolayı Mücessime ve Müşebbihe oluyorsa, şu halde Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kıyamete kadar hak üzere sebat edeceğini bildirdiği Taifet’ul Mansura, muzaffer topluluk kimdir? Hadis ashabı  -haşa- müşrik ve bidatçi ise bu ümmetin alimleri, birkaç kelamcıdan ibaret mi olmaktadır?

Birilerine göre küfür ve şirk içeren bu rivayeti ve benzerlerini inkar etmeksizin yorumsuz olarak –yani bazılarının zihniyetine göre bu büyük küfre (!) sessiz kalarak- zikreden alimler ise –tesbit edebildiğimiz kadarıyla-şunlardır:

Hakim et-Tirmizi, Nevadir’ul Usul, 3/279; Maverdi, Sem’ani, Begavi, İbn’ul Cevzi, Hazin Tefsirlerinde, Suyuti, ed-Durr’ul Mensur’da, İsra: 79. Ayetin tefsirinde; Demiri, Necm’ul Vehhac, 2/66; Şirbini, Muğni’l Muhtac, 1/330

Yukarda da zikrettiğimiz gibi İbn Abdilberr, et-Temhid, 7/157 ve 19/64; Zehebi, el-Uluvv, sf 170 ve devamında haberin sıhhatini reddetmişler, ancak bu haberin teşbih, tecsim veyahut da şirk içerdiğinden bahsetmemişlerdir. Zaten Ehli sünnetten bu haberin sıhhatini reddedenler olmakla beraber, manasını inkar eden ve bunu teşbih ve tecsim olarak sayan kimse yoktur. Bununla beraber haberin sıhhatini reddedenler görüldüğü üzere müteahhirundan bazı alimlerdir, mütekaddimlerden bu habere –velev sıhhat yönünden de olsa- tan eden kim vardır, bilmiyoruz.

Eşari akidesine sahip olup da bunun ihtiva ettiği manayı reddedenler az da olsa vardır. Onlardan tesbit edebildiklerimi burada zikretmek istiyorum. Vahidi, et-Tefsir’ul Basit’te; ayrıca ondan naklen Razi ve Ebu Hayyan,Tefsirlerinde İsra: 79. Ayetin tefsirinde bu haberi itikad cihetinden reddetmişlerdir.

Bilhassa Vahidi, bu habere şedid bir şekilde dil uzatmakta ve bilhassa “Kendisiyle beraber” ifadesinin rezil, vahşi ve adi bir söz olduğunu ileri sürmektedir. Hadise yaptığı itirazlarda Allahu Teala’ya oturma izafesinin Onu sınırlama manasına geldiği vb kelamlar da vardır. Halbuki, hadisin bazı rivayetlerinde “Arşa oturtacak” şeklinde gelirken, hadisin çoğu rivayetinde ise güvenilir ravilerden “meahu/ Kendisiyle beraber” şeklinde gelmiştir. Zehebi’nin de işaret ettiği gibi bu ziyade sahih ve makbuldür. (el-Arş, 2/277) Asıl rezillik ve adilik bu hadise dil uzatanların kavlindedir. Çünkü bu, halis ta’til zihniyetinden kaynaklanan bir tepkidir. Bundan dolayı Vahidi’nin bu kavli diğer Eşari ve Maturidi alimleri nezdinde dahi kabul görmemiş, hatta İbn Hacer Vahidi’nin bu hususta mübalağa ettiğini söylemiştir. Müteahhirun ulemasının ekserisi bu haberi Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in makamının yükseltilmesi ve sair şekillerde tevil etmeye çalışmıştır. Haberi tevil etmeye çalışanlar –tesbit edebildiğimiz kadarıyla- şunlardır:

Salebi, İbn Atiyye, Kurtubi İsra: 79. Ayetin tefsiri; İbn Furek, Müşkil’ul Hadis, sf 339 ve 392; İbn Hacer, Feth’ul Bari, 11/427; Ayni, Umdet’ul Kari, 19/31ve 23/123; Molla Aliyy’ul Kari, Şerh’uş Şifa, 1/464; Kastalani, Mevahib’ul Ledunniyye ve sözkonusu eseri şerh eden Zurkani; 12/319

Bu ismi geçenler sözkonusu rivayeti kabul etmekle beraber bunu Allah’ın mekandan ve cihetten münezzeh olduğu şeklindeki kelam ehlinin itikadlarına uydurmaya çalışmışlar ve de bundan kasdın Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in değerini yüceltmek olduğu ve sair hepsi birbirinden uzak çeşitli teviller zikretmişlerdir.

Görüldüğü üzere kelam ehlinden az bir topluluk dışında bu haberi inkar eden kimse yoktur. Mütekaddim imamlardan çoğu - birilerine göre küfür ve şirk ihtiva eden- bu haberi kabul ederken, haleften bir grup ise haberi kabul edip geçersiz birtakım teviller yapmaya çalışmışlardır. Kısacası teşbih ve tecsim içerdiği gerekçesiyle bu haberi inkar edenlerin seleften ve Ehli sünnetten kesinlikle bir dayanakları olmadığı gibi, haleften dahi birkaç kelamcı haricinde doğru dürüst bir imamları yoktur. Hal böyleyken günümüzde selefi geçinen bazı kimselerin –Elbani ve mukallidleri, hassaten Türkiye’deki mukallidi Necmi Sarı gibi- bu haberi teşbih ve tecsim içerdiği gerekçesiyle reddetmeye çalışması gerçekten hayret vericidir. Böylece onlar, tarihte Eşarilerin dahi bir çoğunun düşmediği bir derekeye düşerek bu haberi kökten inkar etme cihetine gitmişlerdir. Halbuki Allahu teala’ya oturma izafesinde teşbih ve tecsim namına bir şey yoktur. Onun cehenneme ayağını koyduğunu, kıyamet günü gökleri ve yeri avucuna alacağını, Ademi eliyle yarattığını, her gece dünya semasına indiğini kabul edenler bunlarda mahlukata hulul etme, mahlukatla birleşme manasında bir şey görmezken nasıl olur da oturmanın bu anlama geleceğini iddia edebiliyorlar? Bu hususta ilerde usul bakımından tafsilatlı bilgi verileceği için şimdilik işaret etmekle yetiniyoruz. Vallahu’l Mustean.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1680
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Arş’ın neresine oturacağı meselesi ve Ebubekir Sifil’in konuyla alakalı iddiaları:

Son olarak Makam- Mahmud meselesiyle alakalı muhaliflerin dillerine doladığı bir mevzuya değinmek istiyoruz. Muasır Muattıla’dan Ebubekir Sifil, istiva hakkındaki bir konuşmasında Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Arşa oturtulması meselesini –tabi ki inkar sadedinde- ele almıştır. Sifil’in sözkonusu videoda yaptığı bir çok tahrifat vardır. Mesela Hafız Zehebi’nin Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Arşa oturtulmasını anlatan Mücahid hadisinin sıhhatiyle alakalı söylediği –yukarda naklettiğimiz- sözlerini sanki Zehebi Allahu Teala’nın Arşa oturmasıyla alakalı hadislerin hiç birisi sahih değildir, demiş gibi lanse etmektedir. Halbuki, İmam Zehebi sözkonusu kavlini Mücahid hadisiyle, hatta aslında bunun merfu rivayetleriyle alakalı söylemekte ve Mücahid rivayetini ise sabit görmektedir. Sifil ise Zehebi’nin bu haberin Mücahid’den de sabit görmediğini iddia etmektedir. Bilakis o, Mücahid’in sözünü ona aid kabul etmekte ancak –herhalde metin açısından- münker addetmektedir. Bu meseleye yukarda tafsilatlı olarak değinmiştik. Şimdi Zehebi, yukarda nakletmiş olduğumuz “Atit/gıcırdama” rivayetini bizzat “Allah kürsisine oturur” lafzıyla naklettikten sonra şöyle demektedir:


هذا حديث محفوظ من حديث أبي إسحاق السبيعي إمام الكوفيين في وقته، سمع من غير واحد من الصحابة، وأخرجا حديثه في الصحيحين، وتوفي سنة سبع وعشرين ومائة.
تفرد بهذا الحديث عن عبد الله بن خليفة من قدماء التابعين، لا نعلم حاله بجرح ولا تعديل، لكن هذا الحديث حدث به أبو إسحاق السبيعي مقرًا له كغيره من أحاديث الصفات، وحدث به كذلك سفيان الثوري وحدث به أبو أحمد الزبيري، ويحي بن أبي بكير


"Bu hadis, Ebu İshak es-Sebii rivayetiyle mahfuzdur (yani makbuldür.) O, kendi döneminde Kufelilerin imamıdır. Birden fazla sahabeden hadis işitmiştir. Onun hadislerini Buhari ve Muslim, Sahihlerinde tahric etmişlerdir. O, 127 yılında vefat etmiştir. Bu hadisi rivayet etmede tabiin neslinin ilklerinden olan Abdullah bin Halife yalnız kalmıştır. Biz onun cerh ve tadil bakımından durumunu bilmemekteyiz. Lakin bu hadisi Ebu İshak es-Sebii, tıpkı diğer sıfat hadisleri gibi onu tasdik ederek rivayet etmiştir. Aynı şekilde Süfyan es-Sevri  de bunu rivayet etmiş, Ebu Ahmed ez-Zubeyri, Yahya bin ebi Bukeyr ve Veki de bunu İsrail’den rivayet etmişlerdir.”

Ardından şöyle demektedir:


وهذا الحديث صحيح عند جماعة من المحدثين، أخرجه الحافظ ضياء الدين المقدسي في صحيحه، وهو من شرط ابن حبان فلا أدري أخرجه أم لا؟، فإن عنده أن العدل الحافظ إذا حدث عن رجل لم يعرف بجرح، فإن ذلك إسناد صحيح. فإذا كان هؤلاء الأئمة: أبو إسحاق السبيعي، والثوري،والأعمش، وإسرائيل، وعبد الرحمن بن مهدي، وأبو أحمد الزبيري، ووكيع، وأحمد بن حنبل، وغيرهم ممن يطول ذكرهم وعددهم الذين هم سُرُج الهدى ومصابيح الدجى قد تلقوا هذا الحديث بالقبول وحدثوا به، ولم ينكروه، ولم يطعنوا في إسناده، فمن نحن حتى ننكره ونتحذلق عليهم؟، بل نؤمن به ونكل علمه إلى الله عز وجل.قال الإمام أحمد: "لا نزيل عن ربنا صفة من صفاته لشناعة شنِّعت وإن نَبَت عن الأسماع".فانظر إلى وكيع بن الجراح الذي خلف سفيان الثوري في علمه وفضله، وكان يشبه به في سمته وهديه، كيف أنكر على ذلك الرجل، وغضب لما رآه قد تلون لهذا الحديث.

“Bu hadis muhaddislerden bir cemaatin nezdinde sahihtir. Bunu Hafız Ziyauddin el Makdisi Sahih’inde rivayet etmiştir ki bu hadis İbn Hibban’ın şartı üzeredir, o bunu tahric etmiş midir etmemiş midir bilmiyorum. İbn Hibban’ın nezdinde adalet sahibi bir hadis hafızı, hakkında cerh sebebi bilinmeyen bir adamdan rivayette bulunduğunda bu isnad sahih addedilir. İşte bu imamlar; Ebu İshak es-Sebii, Sevri, A’meş, İsrail, Abdurrahman bin Mehdi, Ebu Ahmed ez-Zubeyri, Veki’, Ahmed bin Hanbel ve burada zikredilip sayılmaları uzun sürecek olan hidayet kandilleri ve karanlıktaki meşaleler mesabesindeki daha nice imamlar bu hadisi kabul edip onu rivayet etmişken ve de onu inkar etmemişken, isnadına dil uzatmamışken biz kimiz ki onu inkar edelim ve bu hususta sözü çoğaltalım? Bilakis biz ona iman ederiz ve onun ilmini Allaha havale ederiz. İmam Ahmed demiştir ki: ‘Bize tuhaf geliyor veya kulaklar ondan irkiliyor olsa bile Allahın hiçbir sıfatını Ondan nefyetmeyiz.’ Bak Veki bin Cerrah’a ki ilim ve fazilette Sufyan es-Sevri’nin halefi olmuştur ve izlediği yol bakımından ona benzemektedir; bu hadisten dolayı rengi değişti diye bu adamı nasıl da inkar etmiş ve ona karşı nasıl da öfkelenmiştir?” (Zehebi, el-Arş, 2/153-156)

Zehebi’nin sözlerini yukarda da nakletmiştik. Şimdi Zehebi’nin Allah’a oturma izafe eden bu hadisi sahih gördüğü ortadayken Ebubekir Sifil’in –Selefilerin de itimad ettiği Zehebi böyle diyor diye takdim ederek- Zehebi’nin oturma hadislerini sahih görmediğini iddia etmesi neyin nesidir? Bu, cehaletten kaynaklanıyorsa bir dert; yok kasıtlı iftiradan kaynaklanıyorsa ayrı bir derttir. Herhalükarda bu, kendisinde bu konularda konuşma ehliyeti gören birisinde olmaması gereken vasıflardan kaynaklanmaktadır. Asıl konumuz bu olmadığı için geçiyoruz.

Şimdi Sifil, sözkonusu konuşmada kendince çelişki olarak gördüğü bir mevzuya değinmiştir. Bu da peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Arş’ın neresine oturacağı mevzusudur. Tabi ki Sifil, bu konudaki tezat zannettiği şeyleri nazara vererek Allahu Teala’nın Arşın üzerine oturmasının ve Rasülünü de oraya oturtmasının batıllığını isbat etmeye çalışmıştır. Sifil’in diline doladığı mevzu ise şudur: Hallal, es-Sunne adlı eserinin bir yerinde, (1/220) yukarda zikri geçen “Atit” yani gıcırdama hadisi olarak bilinen hadise işaret etmektedir. Bu hadisin bazı lafızlarında –yukarda hadisi zikrettiğimiz yerde geçtiği üzere- Allahu Teala’nın Arş’ın üzerinde dört parmaklık kadar dahi boş yer bırakmadığı zikredilirken, bazılarında ise dört parmaklık bir yer haricinde boşluk olmadığı şeklinde anlaşılabilecek bir ifade geçmektedir. Bu ikinci rivayet şekline göre Allah, Arş’ın üzerinde bir boşluk, fazlalık bırakmıştır. İşte bu noktada Hallal, Ebubekir bin Sadaka-Hasen bin Şebib kanalıyla Ebubekir bin Selm isimli zatın şöyle dediğini nakletmektedir:


تِلْكَ الْفَضْلَةُ مَجْلِسُ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ الَّذِي يَجْلِسُ مَعَهُ


“Bu fazlalık, Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Allah ile beraber oturacağı yerdir.”

Ebubekir bin Sadaka, İmam Ahmed’in ashabındandır. Hasen bin Şebib zayıftır. Ebubekir bin Selm hakkında ise kim olduğuna dair bir bilgi yoktur. Hatib el Bağdadi, Tarih’inde (8/589) bu sözü nakletmiş ve bu zatın ismini Ebubekir bin Müslim olarak zabtetmiştir. Ayrıca Hasen bin Şebib’ten bu haberi nakleden kişi olarak da İmam Ahmed’in ashabından Ebubekr el Merruzi’nin ismini vermektedir. İbn Ebi Yala ise Tabakat’ul Hanabile’de (2/67) Hatib’ten bunu aynı şekilde nakletmiş, ancak bu sözü söyleyen zatın ismini Ebubekr bin ebi Müslim olarak zikretmektedir. Bu zata atfedilen bütün bu isimler hakkında ise herhangi bir bilgiye ulaşamadım. Bu alim kim olursa olsun, burada sözkonusu olan şey ancak bir alimin hadislerden çıkardığı kendi şahsi yorumundan ibarettir. Çünkü bu hususta –aşağıda tafsilatı geleceği üzere- sabit bir nass gelmemiştir. Şeyhulislam İbn Teymiye (rh.a) bu zikredilen görüşü reddederek şunları söylemiştir:


كَثِيرٌ مِمَّنْ رَوَاهُ رَوَوْهُ بِقَوْلِهِ {إنَّهُ مَا يَفْضُلُ مِنْهُ إلَّا أَرْبَعُ أَصَابِعَ} فَجَعَلَ الْعَرْشَ يَفْضُلُ مِنْهُ أَرْبَعُ أَصَابِعَ. وَاعْتَقَدَ الْقَاضِي وَابْنُالزَّاغُونِي وَنَحْوُهُمَا صِحَّةَ هَذَا اللَّفْظَ فَأَمَرُّوهُ وَتَكَلَّمُوا عَلَى مَعْنَاهُ بِأَنَّ ذَلِكَ الْقَدْرَ لَا يَحْصُلُ عَلَيْهِ الِاسْتِوَاءُ. وَذُكِرَ عَنْ ابْنِ العايذ أَنَّهُ قَالَ: هُوَ مَوْضِعُ جُلُوسِ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ. وَالْحَدِيثُ قَدْ رَوَاهُ ابْنُ جَرِيرٍ الطبري فِي تَفْسِيرِهِ وَغَيْرُهُ وَلَفْظُهُ: {وَإِنَّهُ لَيَجْلِسُ عَلَيْهِ فَمَا يَفْضُلُ مِنْهُ قَدْرُ أَرْبَعِ أَصَابِعَ} بِالنَّفْيِ. فَلَوْ لَمْ يَكُنْ فِي الْحَدِيثِ إلَّا اخْتِلَافُ الرِّوَايَتَيْنِ هَذِهِ تَنْفِي مَا أَثْبَتَتْ هَذِهِ. وَلَا يُمْكِنُ مَعَ ذَلِكَ الْجَزْمِ بِأَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَرَادَ الْإِثْبَاتَ وَأَنَّهُ يَفْضُلُ مِنْ الْعَرْشِ أَرْبَعُ أَصَابِعَ لَا يَسْتَوِي عَلَيْهَا الرَّبُّ. وَهَذَا مَعْنًى غَرِيبٌ لَيْسَ لَهُ قَطُّ شَاهِدٌ فِي شَيْءٍ مِنْ الرِّوَايَاتِ. بَلْ هُوَ يَقْتَضِي أَنْ يَكُونَ الْعَرْشُ أَعْظَمَ مِنْ الرَّبِّ وَأَكْبَرَ. وَهَذَا بَاطِلٌ مُخَالِفٌ لِلْكِتَابِ وَالسُّنَّةِ وَلِلْعَقْلِ. وَيَقْتَضِي أَيْضًا أَنَّهُ إنَّمَا عرف عَظَمَةَ الرَّبِّ بِتَعْظِيمِ الْعَرْشِ الْمَخْلُوقِ وَقَدْ جَعَلَ الْعَرْشَ أَعْظَمَ مِنْهُ. فَمَا عَظُمَ الرَّبُّ إلَّا بِالْمُقَايَسَةِ بِمَخْلُوقِ وَهُوَ أَعْظَمُ مِنْ الرَّبِّ. وَهَذَا مَعْنًى فَاسِدٌ مُخَالِفٌ لِمَا عُلِمَ مِنْ الْكِتَابِ وَالسُّنَّةِ وَالْعَقْلِ. فَإِنَّ طَرِيقَةَ الْقُرْآنِ فِي ذَلِكَ أَنْ يُبَيِّنَ عَظَمَةَ الرَّبِّ فَإِنَّهُ أَعْظَمُ مِنْ كُلِّ مَا يَعْلَمُ عَظَمَتَهُ. فَيَذْكُرُ عَظَمَةَ الْمَخْلُوقَاتِ وَيُبَيِّنُ أَنَّ الرَّبَّ أَعْظَمُ مِنْهَا.

“Bunu, yani (Atit/gıcırdama hadisini) rivayet edenlerin birçoğu “Ondan dört parmaklık bir yer haricinde fazlalık, boşluk kalmaz” şeklinde rivayet etmişlerdir.

[Hadisi bu şekilde rivayet edenler, tesbit edebildiğimiz kadarıyla Darimi, er-Reddu ale’l Merisi, 1/426; Abdullah bin Ahmed, es-Sunne, 1/305, Hatib el Bağdadi, Tarih’inde (8/589) Müt.]

Böylece Arş’tan dört parmak kadar bir fazlalık olduğunu söylemişlerdir. El-Kadi (Ebu Ya’la) ve İbn’uz Zaguni ve benzerleri bu lafzın sıhhatine inanmışlar, onu okuyup geçmişler ve bunun manası üzerinde bu kadar bir kısımda istivanın gerçekleşmediği şeklinde konuşmuşlardır. İbn’ul Ayiz’den şöyle dediği zikrolunmuştur: ‘Burası (yani bu dört parmaklık fazlalık) Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in oturacağı yerdir.’ İbn Cerir et-Taberi, Tefsirinde ve başkaları sözkonusu hadisi şu şekilde nefy yani olumsuz manada rivayet etmiştir: ‘Allah, kürsinin üzerine oturur, öyle ki ondan dört parmaklık bir yer dahi fazlalık kalmaz!

[Taberi, bunu Ayet’ul Kursi’nin yani Bakara: 255. Ayetin tefsirinde rivayet etmiştir. Ayrıca Ebu’ş Şeyh, el-Azme, 2/548 ve 650; Ziya el Makdisi, el-Muhtare, 1/265’de hadisi bu lafızla yani ondan dört parmaklık bir yer dahi fazlalık kalmaz, şeklinde rivayet etmişlerdir. Müt.]

Eğer bu hadiste bu iki rivayetin birbiriyle çelişkisinden başka bir şey olmasaydı bile bu rivayet öbürünün isbat ettiği şeyi nefyetmiş olurdu. Buradaki (olumsuz anlamdaki) kesin ifadeyle beraber Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Rabbin üzerine istiva etmediği dört parmak miktarındaki fazlalığı isbat etmiş olması mümkün değildir. Bu, garib bir manadır ve rivayetlerde kesinlikle bunu destekleyecek bir şey sözkonusu değildir. Bilakis bu, Arş’ın Allahu Teala’dan daha azametli ve daha büyük olmasını gerektirmektedir. Bu ise batıl olup, Kitap, sünnet ve akla muhaliftir. Bu aynı zamanda Rabbin azametini, bir mahluk olan Arş’ın azametine göre takdir etmeyi ve Arş’ın Ondan daha azametli olmasını gerektirmektedir. Burada Rabbi, ancak mahlukata kıyas ederek tazim etmek ve o mahluku Allah’tan daha azim addetmek sözkonusudur. Bu ise fasid bir mana olup, Kitap, sünnet ve akıldan bilinen şeylere muhaliftir. Bu hususta Kur’an’ın yolu ise Rabbin azametini, Onun azamet sahibi olarak bilinen her şeyden daha azametli olduğunu beyan etmektir. Bundan dolayı mahlukatın azametini zikreder ve Rabbin bunlardan daha azim, daha büyük olduğunu beyan eder.”

Sonra bu en son zikrettiği hususa nasslardan çeşitli misaller vermektedir. Ardından hadis hakkında doğru olanın nefy içeren rivayet olduğunu zikrederek şöyle demektedir:


فَبَيَّنَ الرَّسُولُ أَنَّهُ لَا يَفْضُلُ مِنْ الْعَرْشِ شَيْءٌ وَلَا هَذَا الْقَدْرُ الْيَسِيرُ الَّذِي هُوَ أَيْسَرُ مَا يُقَدَّرُ بِهِ وَهُوَ أَرْبَعُ أَصَابِعَ. وَهَذَا مَعْنًى صَحِيحٌ مُوَافِقٌ لِلُغَةِ الْعَرَبِ وَمُوَافِقٌ لِمَا دَلَّ عَلَيْهِ الْكِتَابُ وَالسُّنَّةُ مُوَافِقٌ لِطَرِيقَةِ بَيَانِ الرَّسُولِ لَهُ شَوَاهِدُ. فَهُوَ الَّذِي يُجْزَمُ بِأَنَّهُ فِي الْحَدِيثِ. وَمَنْ قَالَ " مَا يَفْضُلُ إلَّا مِقْدَارَ أَرْبَعِ أَصَابِعَ " فَمَا فَهِمُوا هَذَا الْمَعْنَى فَظَنُّوا أَنَّهُ اسْتَثْنَى فَاسْتَثْنَوْا فَغَلِطُوا. وَإِنَّمَا هُوَ تَوْكِيدٌ لِلنَّفْيِ وَتَحْقِيقٌ لِلنَّفْيِ الْعَامِّ. وَإِلَّا فَأَيُّ حِكْمَةٍ فِي كَوْنِ الْعَرْشِ يَبْقَى مِنْهُ قَدْرُ أَرْبَعِ أَصَابِعَ خَالِيَةٍ وَتِلْكَ الْأَصَابِعُ أَصَابِعُ مِنْ النَّاسِ وَالْمَفْهُومُ مِنْ هَذَا أَصَابِعُ الْإِنْسَانِ. فَمَا بَالُ هَذَا الْقَدْرُ الْيَسِيرُ لَمْ يَسْتَوِ الرَّبُّ عَلَيْهِ وَالْعَرْشُ صَغِيرٌ فِي عَظَمَةِ اللَّهِ تَعَالَى.

"…Rasul, böylece Arş’tan, kendisiyle ölçülebilecek en küçük ölçü olan dört parmaklık bir fazlalık dahi olmadığını beyan etmektedir. İşte bu, Arap diline de Kitap ve sünnetin delalet ettiği şeylere de muvafık olan, Rasülün beyan metoduna da muvafık olan, buna şahitlik eden şeyler de bulunan sahih bir manadır. İşte bu, hadiste var olduğu kesin olan bir şeydir. Onda dört parmaklık bir miktar haricinde fazlalık yoktur, diyenler ise bu manayı anlamamışlar ve Rasul (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bu kısmı istisna ettiğini zannettikleri için onlar da istisnada bulunmuşlar, böylece de yanılmışlardır. Halbuki bu, ancak nefyi tekid etmek ve genel manadaki nefyi tahkik etmektir. Aksi takdirde –bu parmaktan kasıd, insan parmağı olduğu halde- Arş’ta dört parmaklık bir boşluk kalmasının ne gibi bir hikmeti olabilir ki? Bundan anlaşılan şey insan parmağı olduğuna göre, Rabbin üzerine istiva etmediği, yerleşmediği bu az miktar neyin nesi oluyor ki? Arş ise Allah’ın azametine göre küçük kalır.” (Fetava, 16/435-438)

Böylece Şeyhulislam, daha çok hadisin nefiy içeren yani dört parmak kadar dahi fazlalık olmadığını ifade eden lafzını tercih etmektedir. Diğer istisna ediyormuş gibi görünen rivayete yani dört parmaklık miktar haricinde fazlalık yoktur, şeklindeki lafza gelince; eğer bu iki lafız birbiriyle çelişiyorsa ya bir tanesi sahihtir, yahut da ikisi de sahih değildir. Nitekim bazı muhaddisler bu hadisi zayıf addetmek için gerekçe olarak hadisin lafızlarında ızdırab yani çelişki olduğunu ileri sürmüşlerdir ve gerekçelerinden bir tanesi de bu ‘fazlalık’ meselesidir. Lakin, hadisin selef ve halef Ehli sünnet imamlarının çoğu tarafından sahih addedildiğini daha önce zikretmiştik. Şu halde bu lafızlardan birisini sahih addetmek yahut iki lafzı cem etmekten başka bir yol yoktur. Cem etme imkanı yoksa, şu takdirde istisna ifade eden lafız şazz kabul edilir, diğer nefiy lafzı mahfuz kalır. Nitekim hadisin başka rivayetlerinde bunu tekid eden hususlar vardır. İbn Batta, isnadıyla Şa’bi’nin şöyle dediğini rivayet etmektedir:


حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرٍ أَحْمَدُ بْنُ سَلْمَانَ قَالَ: حَدَّثَنِي مَحْمُودُ بْنُ جَعْفَرٍ، قَالَ: ثنا أَبُو بَكْرٍ الْمَرُّوذِيُّ، قَالَ ثنا أَبُو عَبْدِ اللَّهِ قَالَ: ثنا حَسَنُ بْنُ مُوسَى الْأَشْيَبُ، قَالَ: ثنا حَمَّادٌ، عَنْ عَطَاءِ بْنِ السَّائِبِ، عَنِ الشَّعْبِيِّ، قَالَ: إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى قَدْ مَلَأَ الْعَرْشَ حَتَّى إِنَّ لَهُ أَطِيطًا كَأَطِيطِ الرَّحْلِ الْجَدِيدِ

“Allahu Teala, Arş’ı doldurmuştur öyle ki onun (Arşın), tıpkı yeni deve semerine vurulan hevdecin çıkarttığı gıcırtıyı andıran bir gıcırtısı vardır.” (el-İbanet’ul Kubra, 7/176)

İbn’ul Kayyim, bu haberi İbn Mes’ud’ a izafe etmiştir. (İctima’ul Cuyuş, 2/255) Vallahu a’lem.

Görüldüğü üzere Şa’bi’den gelen haber, gıcırdama hadisinin farklı bir lafzıdır ve hadisin diğer lafızlarında Allahu Teala’nın Kürsiye oturduğundan bahsederken, burada ise bu husus Arş’ı doldurması olarak tanımlanmaktadır. Bu rivayet sahihse İbn Teymiye’nin işaret ettiği ve hadisin bazı lafızlarında olan manayı yani Arşın üzerinde en ufak bir boşluk olmadığını teyid eder. İbn Teymiye’nin işaret ettiği gibi buradaki parmak, insan parmağıdır zira hadisin bazı rivayetlerinde Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bunu dört parmağını uzatarak gösterdiği söylenmiştir. Bazı alimler, bunu Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in oturacağı yer olarak tefsir etseler de normal bir insanın bu kadar bir yere sığmayacağı bellidir. Bu, her ne kadar Allah’ın kudreti dahilinde olan bir şey olsa da Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in oturabilmesi için sadece dört parmaklık bir yerin bırakılmasından bahsetmenin bir anlamı yoktur, çünkü Allah onu dilediği şekilde oturtur. Şu halde Şeyhulislam’ın da söylediği gibi böyle bir istisnanın bir anlamı kalmamaktadır. Böylece bunun, Arş’tan hiçbir boşluk kalmayacağı manasını açıklamak için kullanılan bir ifade olduğu ortaya çıkmaktadır. Zaten onun da işaret ettiği gibi Arş’ta boşluk olduğunu kabul etmek, Arş’ın –haşa- Allah’tan daha büyük olduğu neticesini doğurmaktadır ki bunun batıl olduğu ortadadır. Bununla beraber, hataya düşerek bu istisnayı zikreden alimlerin gayesi Arş’ın Allah’tan daha büyük olduğunu ifade etmek değildir, lakin onların sözlerinin lazımı bunu gerektirmektedir, biz ise kimseyi sözünün lazımıyla sorumlu tutmayız!

Şimdi meselenin bu noktasında Ebubekir Sifil devreye girerek, İbn Teymiye’nin bu sözünün batıl olduğunu, çünkü bunun Allahu Teala’nın büyüklüğünü ve azametini kütlesel bir şey olarak tasavvur etmek manasına geldiğini ileri sürmektedir.  Bizler kütle, hacim vb Kitap ve Sünnette geçmeyen şeylerle ilgilenmeyiz ve de Allah’ın sıfatları hakkında konuşurken bu gibi şeyleri ne nefy ne de isbat sadedinde bir esas olarak belirlemeyiz. Ancak şunu biliriz ki; Allah’ın azameti hem zatı hem de sıfatları itibariyledir. Bunu, sadece sıfat bakımından azameti ile sınırlayan herhangi bir delil yoktur. Şeyhulislam, ilgili yerde buna dair bazı şeyler zikretmiştir. Biz bunlardan sadece en açık olanlarını zikredeceğiz ki bunlardan birisi Zümer: 67 ayeti ve hakkında gelen açıklamalardır. Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:


وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَالْأَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّمَاوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ

“Onlar Allah'ı gereği gibi takdir edemediler. Halbuki kıyamet günü bütün yeryüzü O'nun avucundadır. Gökler de O'nun sağ eliyle dürülmüştür. O, koştukları ortaklardan münezzehtir, yücedir.” (Zümer: 67)

İşte bu, Allah’a bütün mahlukattan daha büyük olduğunu gösteren bir nasstır ve Sifil’in diline doladığı Arş meselesinden bile daha açıktır. Bu ayetin tefsiri sadedinde bazı hadisler rivayet edilmektedir ki bunların bir kısmını nakletmek istiyoruz.

Buhari, Ebu Hureyre (ra)’dan Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu nakletmektedir:


يَقْبِضُ اللَّهُ الأَرْضَ، وَيَطْوِي السَّمَوَاتِ بِيَمِينِهِ، ثُمَّ يَقُولُ: أَنَا المَلِكُ، أَيْنَ مُلُوكُ الأَرْضِ

“Allah yeryüzünü avuçlar, gökleri sağ eliyle dürüp şöyle buyurur: Gerçek hükümdar benim, yeryüzünün hükümdarları nerede?” (Buhari, no: 4812)

Taberi, ilgili ayetin tefsirinde İbn Abbas (ra)’ın şöyle dediğini rivayet etmiştir:


مَا السَّمَوَاتُ السَّبْعُ وَالْأَرَضُونَ السَّبْعُ فِي يَدِ اللَّهِ إِلَّا كَخَرْدَلَةٍ فِي يَدِ أَحَدِكُمْ

“Yedi kat gök ve yedi kat yer, Allah’ın elinde tıpkı birinizin elindeki hardal tanesi gibidir.”

(Bu eseri ayrıca Abdullah bin Ahmed, es-Sunne, no: 1090’da rivayet etmiştir. Bu söz, Tefsiru Mucahid’de yakın lafızlarla Vehb bin Münebbih’in kavli olarak da rivayet edilmiştir. Bkz Feteva, 16/439)

Yine Taberi’nin konunun devamında naklettiği üzere el-Hasen’ul Basri ise “ceviz kadar” demiştir.

Yine Taberi’nin rivayet ettiğine göre İbn Ömer (ra)’dan Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:


يَأْخُذُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَيْنِ السَّبْعَ فَيَجْعَلُهَا فِي كَفِّهِ، ثُمَّ يَقُولُ بِهِمَا كَمَا يَقُولُ الْغُلَامُ بِالْكُرَةِ: أَنَا اللَّهُ الْوَاحِدُ، أَنَا اللَّهُ الْعَزِيزُ «حَتَّى لَقَدْ رَأَيْنَا الْمِنْبَرَ وَإِنَّهُ لَيَكَادُ أَنْ يَسْقُطَ بِهِ


“Allah Teâlâ gökleri ve yedi kat yeri avucuna alır ve sonra onlara hitaben bir çocuğun topa (veya miskete) dediği gibi Ben tek olan Allah’ım, ben Aziz olan Allah’ım, buyurur. Derken Minbere baktık ki az daha Allah Rasûlü’nü üzerinden düşürecekti”

Konuyla alakalı Buhari, Müslim ve diğer sahih kaynaklarda daha başka hadisler vardır, biz burada sadece maksada en açık delalet edenleri zikretmek istedik. Ayet ve hadisler, açık bir biçimde Allahu teala’nın gökleri ve yeri avucuna alacağını ve bunu da hükümranlığına ve azametine delil kılacağını göstermektedir. Bu gelen hadis ve eserlerde kıyamet günü Allah’ın avucunda mahlukatın durumu bir hardal tanesi, ceviz yahut topa benzetilmektedir. Bunun ise Allahu Teala’nın sıfatlarının yanı sıra Zatının da azametine, büyüklüğüne delalet ettiği açıktır. Allah Arş’tan büyüktür dedi diye İbn Teymiye’yi mücessimelikle suçlayan Sifil, bu hadisleri hatta haşa ayeti de tecsim içerdiği, Allah ile mahlukatı kıyas ettiği vs gerekçelerle reddetmesi gerekir. Çünkü bu nasslarda Allahu Teala’nın elinde mahlukatın ufacık olması Onun azametine delil olarak gösterilmiştir. Gerçi bu adamlar, bu ayet ve hadislere de türlü türlü teviller getirirler, zira burada Allah’a avuç nisbet edilmektedir ki Cehmiye’nin nezdinde bunu Allah’a nisbet etmek en büyük şirktir! Ama biz yine de hakkı arayanlar için bu hususu zikretmek istedik. Bir tenbih olarak şunu da belirtmek gerekir ki Allah’ın azametini, büyüklüğünü Ondan başka kimse bilemez ve ölçemez, bu hususta batıl hayallere dalmak da caiz olmaz.

Ebubekir Sifil, sözkonusu videoda İbn Teymiye’nin Arşta boşluk olmayacağı yönündeki sözlerini nakledip bu şekilde tenkid ettikten sonra İbn Teymiye’nin buna rağmen Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Arşın üzerine oturacağını kabul etmesiyle beraber çelişkiye düştüğünü ileri sürmektedir. İşte bu, Sifil ve onun gibi düşünenlerin Ehli sünnete izafe ettiği teşbih ve tecsimin tam göbeğinde olmalarından kaynaklanmaktadır. Çünkü Sifil’in mensup olduğu sıfat inkarcısı Muattıla ekolü –Eşarisiyle Maturidisiyle Mutezilesiyle- bu sıfat nasslarını insanların sıfatları gibi anlamışlar, yani önce teşbih ve temsil yapmışlar, sonra da Allah kullarına benzemeyeceği için bu sıfatları reddetmişlerdir! Şimdi Sifil, Arşta boşluk yoksa Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) nereye oturacak, diyor ama bunu derken Allah’ın tahtını hükümdarların tahtları gibi tasavvur ediyor ve haliyle boşluk olmayan yere kimsenin oturamayacağını söylüyor! Bunu derken de Allah’ın her şeye kadir olduğunu unutuveriyor! Bu tıpkı, Cehmiye’nin Allah’ın dünya semasına inmesini inkar etmek için Arş boş mu kalacak, sorusunu sormasına benziyor. Nitekim Ebubekir Sifil gibiler de Allah’ın dünya semasına inmesini inkar edebilmek için dünyanın dönmesini bahane getirip Allah ne zaman nüzul edecek, Amerika’daki gecenin üçte biri mi Türkiye’deki mi vs diyerekten Allah’ın inmesini, bir mahlukun inmesi gibi algıladıklarını göstermektedirler. Biz ise böylelerine İshak bin Rahuye (ra)’ın verdiği cevabı veririz. Ahmed bin Seleme bu hususta şunları rivayet etmektedir:

 
سَمِعت إِسْحَاق بن رَاهَوَيْه يَقُول جمعني وَهَذَا المبتدع يَعْنِي إِبْرَاهِيم بن أبي صَالح مجْلِس الْأَمِير عبد الله بن طَاهِر فَسَأَلَنِي الْأَمِير عَن أَخْبَار النُّزُول فسردتها فَقَالَ ابْن أبي صَالح كفرت بِرَبّ ينزل من سَمَاء إِلَى سَمَاء فَقلت آمَنت بِرَبّ يفعل مَا يَشَاء


"Ben İshak’ı şöyle derken işittim: Ben ve şu bid’atçi (İbrahim bin Salih’i kasdediyor) Emir Abdullah bin. Tahir’in meclisinde bir arada bulunduk. Emir bana nuzule dair haberler hakkında soru sordu, bende onları sıraladım. İbn Ebi Salih bunun üzerine: “Ben bir semadan bir diğer semaya inen bir rabbi inkar ediyorum dedi. (Onun bu sözüne karşılık)“Bende dilediği her şeyi yapan bir Rabbe iman ettim.” Dedim."

Yine İshak’tan nakledildiğine göre şöyle demiştir:


دخلت على ابْن طَاهِر فَقَالَ مَا هَذِه الْأَحَادِيث يروون أَن الله ينزل إِلَى السَّمَاء الدُّنْيَا قلت نعم رَوَاهَا الثِّقَات الَّذين يروون الْأَحْكَام فَقَالَ ينزل ويدع عَرْشه فَقلت يقدر أَن ينزل من غير أَن يَخْلُو مِنْهُ الْعَرْش قَالَ نعم
قلت فَلم تَتَكَلَّم فِي هَذَا


"İbn Tahir’in yanına girdim şöyle dedi: Bu hadisler de ne oluyor. Sizler yüce Allah’ın dünya semasına indiğini rivayet ediyorsunuz. Ben: Evet bu hadisleri ahkam hadislerini de rivayet eden sika raviler nakletmiştir. Dedim. Bu sefer: “Arşını bırakıp mı iniyor” dedi. Ben o arşını bırakmadan da inmeye kadirdir deyince, kendisi evet dedi. Bu sefer ben: “o halde niçin bu hususta ileri geri konuşuyorsun dedim.” (Bu haberleri Zehebi, el-Uluvv, sf 177’de nakletmiştir.)

İşte bizler de aynı İshak’ın verdiği cevabı veriyor ve diyoruz ki: Allahu Teala, Arşını dört parmaklık yer kalmayacak kadar doldurmaya ve aynı anda Rasülünü de oraya oturtmaya kadirdir! Her kim hayret edecekse önce küçücük aklıyla Alemlerin Rabbinin yapacağı tasarrufları dünya işleriyle mukayese ederek ölçmeye kalkan, sonra ölçemeyince de inkar cihetine giden insanoğluna hayret etsin! Sifil, bütün bu iddia ettiği çelişkilerin çözümünü (!) ise “bunların hepsi deli zırvası” deyip konuyla alakalı bütün haberleri inkar ederek bulmuş! Böylece, onun iddiasına göre yukarda bu hadisin kaynaklarını zikrettiğimiz yerde ismi geçen bütün hadis imamları bu –haşa- deli zırvası olan şeyleri nakletmiş olmaktadır! Bu adamlar, -tıpkı o çok kınadıkları ateistler, laikler ve akılcı modernistler gibi- kendi akıllarıyla çözemedikleri her şeye böyle deli zırvası diyerek işin içinden çıktıklarını zannetmektedirler. Bu zihniyetteki kişiler kendileri gibi akılcı olan diğer mülhidlerle nasıl mücadele edecekler? Biz şunu biliyoruz ki geçtiğimiz asırlarda, hatta belki 20-30 sene önce anlatılsa deli saçması denilip geçilecek bir çok şey bugün –Allah’ın izniyle- bilim ve teknoloji vasıtasıyla mümkün olabilmektedir. İşte bu misal bile insanın kendi kapasitesiyle çözemediği veya mahlukat hakkında mümkün görülmeyen her şeyi inkar cihetine gitmesinin ne kadar batıl olduğunu göstermektedir.   Kısacası Sifil ve benzerlerinin ortaya attığı bu işkale verilecek en iyi cevap Allahu Teala’nın Peygamberini Arşına dilediği şekilde oturtmaya kadir olduğu şeklinde olacaktır. Bununla beraber Mücahid’den gelen haberin bazı lafızlarında şöyle gelmiştir:


يُوسِع لَهُ عَلَى الْعَرْشِ فَيُجْلِسَهُ مَعَهُ

“Arş’ta Onun için yer açar ve Onu kendi yanında oturtur.”

İbn Abdilberr bunu et-Temhid’de (7/158)  Mücahid’ kadar ulaşan senediyle nakletmektedir. Bunun ne şekilde gerçekleşeceğini Allah bilir. Bize düşen bu haberlere iman etmek ve onlara teslim olmak, bunların nasıl gerçekleşeceğinin ilmini ise Allaha havale etmektir. Allah en doğrusunu bilendir.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1680
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
İstiva’yı “oturma” olarak tefsir eden ve Allahu Teala’ya oturma nisbet eden alimler:

Allahu Teala’nın Rasulü Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’i kıyamet günü Arşının üzerinde kendisiyle beraber oturtacağını gösteren delil ve nakiller bu şekildedir. Aslında bunlar bile Allahu Teala’ya oturma izafe edilmesi konusunda yeterli olsa da biz yine de selef döneminden başlayarak Allah’a culus veya kuud yani oturma izafe eden, istivayı bu şekilde tefsir eden, buna dair rivayetlere kitaplarında inkar etmeksizin yer veren alimleri zikredeceğiz inşallah.

1- Abdullah bin Mesud (v. 32 veya 33): Sahabe neslinin önde gelen alimlerinden olan İbn Mes’ud (ra)’ın konu hakkındaki görüşünü Hakem bin Ma’bed’in ‘Kitab’ur Ru’ye’ adlı eserinde şu şekilde naklettiği aktarılmaktadır:

ثنا موسى ثنا روح بن عبادة عن حماد بن سلمه عن عطاء بن السائب عن الشعبي عن عبدالله أنه قال: {الرحمن على العرش استوى} قال: جالس

“(…) Ata bin es-Saib’ten o da eş-Şa’bi’den o da Abdullah’tan ‘Rahman Arşa istiva etti’ kavli hakkında ‘calisun’ yani oturmaktadır, dediğini haber verdi.”
Hafız Mahmud bin Ebi’l Kasım ed-Deşti, bu eseri إِثْبَاتِ الْحَدِّ للهِ عَزَّ وَجَلَّ وَبِأَنَّهُ قَاعِدٌ وَجَالِسٌ عَلَى عَرْشِه “Allah için haddin isbatı ve Onun Arş’ının üzerine oturuyor oluşu” adlı kitabında Hakem bin Ma’bed’den nakletmektedir. Hakem bin Ma’bed (v. 295) Kufe fakihlerinin fıkhı üzere fetva veren, yani Hanefi mezhebine yakın olan bir alim olup “Kitab’us Sunne” adlı bir eserinden bahsedilmektedir ki bu rivayet de oradan yapılmış olmalıdır, ‘Kitab’ur Ru’ye’nin bu eserin bir bölümü olduğu sanılmaktadır. Deşti’nin kitabını tahkik eden el-Uteybi bu rivayetin Ata bin Saib’in ihtilatı yani hafızasının karışması ve de Şa’bi ile İbn Mes’ud arasındaki inkitadan yani kopukluktan dolayı zayıf olduğunu söylemektedir.

2- İbn Abbas (v. 68): Müfessirlerin imamı ve sahabenin en faziletlilerinden olan Abdullah bin Abbas (ra)’ın bu husustaki görüşünü İbn’ul Kayyim, Süddi kanalıyla şöyle nakletmektedir:


وفي تفسير السدي عن أبي مالك وأبي صالح عن ابن عباس: {الرحمن على العرش استوى} [طه: 5] قال: قعد.

“Süddi tefsirinde Ebu Malik’ten ve Ebu Salih’ten İbn Abbas ‘Rahman Arşa istiva etti’ kavli hakkında ‘qaade’ yani oturdu demiştir.” (İctima’ul Cuyuş’il İslamiyye, 2/251)

Bu rivayetin nerede İbn Abbas’a isnad edildiğini bulamadım. Bu eserin, İbn’ul Muhibb el Makdisi’nin “Sıfatu Rabbil Alemin” adlı eserinde de tahric edildiği söylenmektedir. Kitap matbu olmadığı için rivayeti görme imkanımız olmadı. Yazma nüshanın 106. Sayfasında bu rivayetin yer aldığı söylenmektedir. Yazma eser okuyabilenler buradan kontrol edebilirler. Zehebi, bu hususta Ebu Musa el Medini ile Ebu’l Kasım et-Teymi arasında sözkonusu rivayetle alakalı geçen bir diyalogu şöyle aktarmaktadır:


قَالَ أَبُو مُوْسَى المَدِيْنِيُّ: سَأَلتُ إِسْمَاعِيْلَ يَوْماً: أَلَيْسَ قَدْ رُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي قَوْلِهِ: اسْتوَى: قَعَدَ  ؟
قَالَ: نَعَمْ.
قُلْتُ لَهُ: إِسْحَاقُ بنُ رَاهويه يَقُوْلُ: إِنَّمَا يُوْصَفُ بِالقُعُوْدِ مَنْ يَمَلُّ القِيَامَ.
قَالَ: لاَ أَدْرِي أَيشٍ يَقُوْلُ إِسْحَاقُ.

“Ebu Musa el Medini dedi ki: Ben İsmail’e bir gün şöyle sordum: İbn Abbas’tan ‘İstiva etti’ kavli hakkında ‘qaade’ yani oturdu dediği rivayet edilmemiş mi? O: Evet, dedi. Ben ona dedim ki: İshak bin Rahuye diyor ki: Ancak ayakta duramayan (veya ayakta durmaktan yorulan) birisi oturmakla vasfedilir. Dedi ki: İshak ne diyor ben bilmiyorum!” (Siyer’u A’lam’in Nubela, 20/87-88)

Burada zikri geçen Ebu’l Kasım et-Teymi el Asbahani (v. 535) olup “el-Hucce fi Beyan’il Mehicce” ve “et-Tergib ve’t Terhib” gibi eserlerin sahibidir. İbn Abbas’a nisbet edilen kavli onayladığı görülmektedir. İshak bin Rahuye (rh.a)’a nisbet edilen kavlin ise İshak’a ulaşan bir senedi yoktur. Ancak bazı müteahhirun ulemasının kitaplarında “İshak’ın şöyle dediği bize ulaşmıştır” gibi hikayelerle nakledilmektedir. Mesela Sa’lebi Tefsirinde (4/239) olduğu gibi. İshak’a nisbet edilen bu söz, asılsız bir rivayete benzemektedir. Vallahu a’lem.

3 - İkrime (v. 106) ve 4- el-Hasen’ul Basri (v.110): Tabiinin bu iki değerli imamının görüşünü ed-Deşti yine Hakem bin Ma’bed’in aynı kitabından şöyle nakletmektedir:

وفيه: عن عباد بن منصور قال: سألت الحسن وعكرمة عن قوله: {الرحمن على العرش استوى} قالا: جالس.

“Yine orada Abbad bin Mansur’un şöyle dediği nakledilmektedir: Ben el-Hasen ve İkrime’ye  ‘Rahman Arşa istiva etti’ kavli hakkında sordum şöyle dediler: ‘calisun’ yani oturmaktadır.”

Deşti’nin kitabının muhakkiki bu eserin hasen olduğunu söylemektedir.

5- Muhammed bin Ka’b el-Kurazi (v. 108): Tabiinin önde gelen alimlerinden olan bu zatın raşid halifelerden Ömer bin Abdulaziz’e anlattığı, cennet ehli ile Rabbleri arasında geçecek bir konuşma nakledilmektedir. Bunu, İmam Taberi Yasin: 58. Ayetin tefsirinde şu şekilde rivayet etmektedir:


حَدَّثَنِي يُونُسُ، قَالَ: أَخْبَرَنَا ابْنُ وَهْبٍ، قَالَ: ثنا حَرْمَلَةُ، عَنْ سُلَيْمَانَ بْنِ حُمَيْدٍ، قَالَ: سَمِعْتُ مُحَمَّدَ بْنَ كَعْبٍ الْقُرَظِيَّ يُحَدِّثُ عُمَرَ بْنَ عَبْدِ الْعَزِيزِ، قَالَ: إِذَا فَرَغَ اللَّهُ مِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ وَالنَّارِ، أَقْبَلَ فِي ظُلَلٍ مِنَ الْغَمَامِ وَالْمَلَائِكَةِ، قَالَ: فَيُسَلِّمُ عَلَى أَهْلِ الْجَنَّةِ، فَيَرُدُّونَ عَلَيْهِ السَّلَامَ، قَالَ الْقُرَظِيُّ: وَهَذَا فِي كِتَابِ اللَّهِ: {سَلَّامٌ قَوْلًا مِنْ رَبٍّ رَحِيمٍ} [يس: 58] فَيَقُولُ: سَلُونِي، فَيَقُولُونَ: مَاذَا نَسْأَلُكَ، أَيْ رَبِّ؟ قَالَ: بَلْ سَلُونِي، قَالُوا: نَسْأَلُكَ أَيْ رَبِّ رِضَاكَ، قَالَ: رِضَائِي أَحَلَّكُمْ دَارَ كَرَامَتِي، قَالُوا: يَا رَبِّ وَمَا الَّذِي نَسْأَلُكَ فَوَعِزَّتِكَ وَجَلَالِكَ وَارْتِفَاعِ مَكَانِكَ، لَوْ قَسَمْتَ عَلَيْنَا رِزْقَ الثَّقَلَيْنِ لَأَطْعَمْنَاهُمْ، وَلَأَسْقَيْنَاهُمْ، وَلَأَلْبَسْنَاهُمْ وَلَأَخْدَمْنَاهُمْ، لَا يُنْقِصْنَا ذَلِكَ شَيْئًا، قَالَ: إِنَّ لَدَيَّ مَزِيدًا، قَالَ: فَيَفْعَلُ اللَّهُ ذَلِكَ بِهِمْ فِي دَرَجِهِمْ حَتَّى يَسْتَوِيَ فِي مَجْلِسِهِ، قَالَ: ثُمَّ تَأْتِيهِمُ التُّحَفُ مِنَ اللَّهِ تَحْمِلُهَا إِلَيْهِمُ الْمَلَائِكَةُ. ثُمَّ ذَكَرَ نَحْوَهُ.

“Bize Yûnus İbn Abd'il-A'la tahdis etti ve dedi ki: Bize İbnu Vehb haber verdi ve dedi ki: Bize Harmele, Süleyman İbn Humeyd'den tahdis etti ve dedi ki; o, Muhammed İbn Kâ'b el-Kurazî'nin Ömer İbn Abdül Azîz'e  şöyle anlattığını duydum, demiştir: Allah Teâlâ cennet ve cehennem ehlinin işini bitirdikten sonra, bulutlardan gölgeliklerle beraberinde melekler olduğu halde gelip cennet ehline selâm verir. Onlar da selâmını alırlar. el-Kurazî dedi ki: Bu, Allah'ın kitabında da vardır. Nitekim Allah «Rahîm olan Rablerinden selâm, sözü.» (Yasin: 58) buyuruyor. O esnada Allah Teâlâ buyurur ki: Benden dileyin. Onlar; Rabbimiz, biz Senden ne dileyelim? derler. Allah Teâlâ buyurur ki: Hayır, Benden dileyin. Onlar; Rabbimiz, Senden rızanı (hoşnutluğunu) dileriz, derler. Allah Teâlâ buyurur ki: Benim rızam (hoşnutluğum) sizi şerefli yurduma yerleştirmemdir. Onlar derler ki; Senden ne isteyebiliriz? İzzet'in, Celâl'in ve yüce mekanın hakkı için, Sen bize insanların ve cinlerin rızkını paylaştırmış olsan, biz onları yedirip, içirip, giydirip hizmetlerini tamâmlasak bu bizim hiç bir şeyimizi eksiltmez. Allah Teâlâ buyurur ki: Doğrusu katımda daha fazlası vardır. Onların bulunduğu derecelerinde O, ta ki kendi oturduğu yere istiva edene (yükselene) kadar böyle yapar.. Sonra devam etti: Nihayet kendilerine melekler tarafından taşınan Allah'ın hediyeleri getirilir. Sonra buna benzer bir şeyler nakletti.”

Bu haberi Taberi’nin yanı sıra, İmam Malik’in öğrencisi İbn Vehb, Tefsir’inde (1/83); Darimi, er-Redd ale’l Cehmiyye, 1/92’de rivayet etmiştir. Darimi, bu hadisi Allahu Teala’nın nüzülüyle alakalı haberler cümlesinden addetmiş ve bu tarz haberleri imamlardan hiç birinin inkar etmediğini ifade etmiştir. İbn Kesir ise aynı Yasin: 58. Ayetin tefsirinde bunu İbn Cerir et-Taberi’den nakletmiş ve şöyle demiştir: “Bu haber garîbtir, ama onu İbn Cerîr muhtelif yollarla îrâd etmiştir.” Seneddeki raviler, Süleyman bin Humeyd haricinde sikadır, Süleyman bin Humeyd hakkında ise çeşitli kaynaklarda bilgi verilmesine rağmen adalet durumundan bahseden kimse yoktur. Onu bildiğimiz kadarıyla sadece İbn Hibban güvenilir addetmiştir. İbn Hibban ise hakkında cerh bilinmeyen herkesi aslen güvenilir addetmesi ile tanınmaktadır. Vallahu a’lem.

Bu haberdeki konumuza delalet eden yön, Allahu Teala hakkında kullanılan; Kendi meclisine istiva edene kadar, yani oturduğu yere (Arşa/tahta) çıkana kadar ifadesidir. Böylece el-Kurazi Allah’ın üzerine istiva ettiği yeri yani Arş’ı Onun oturduğu yer olarak tanımlamak suretiyle istivayı oturma olarak tefsir etmiş olmaktadır. Bu haberde cennet ehlinin dilinden “senin yüksek mekanına” ifadesi kullanılarak Allahu Teala’ya mekan da izafe edilmiş olmaktadır. Tabi, buradaki mekandan kasıd, mahlukatın içinde olan bir mekan değil, Allahu Teala’nın bulunduğu uluvv (yücelik) mekanıdır yani Arş’ın üzeridir. Muhammed bin Kab’ın bu haberi vahiy kaynaklı bir yere istinad etmeden söylemesi mümkün değildir. Bir ihtimal eski İsrailoğulları kitaplarından da nakletmiş olabilir. Bununla beraber bunu Ömer bin Abdulaziz’in huzurunda nakletmiş olması, muhtevasında bir batıl olmadığını gösteren karinelerden birisidir. Vallahu a’lem.

6- A’meş (v.148) 7- Sufyan es-Sevri (v.161) 8- Veki bin Cerrah (v.197):
Yukarda bu imamların Allah’a oturma izafe eden Atit/gıcırdama hadisini sahih addettikleri ve bu hadise itiraz edenleri eleştirdikleri hususu, Abdullah bin Ahmed’den ve babası İmam Ahmed’den naklen zikredilmişti.

9- Harice bin Musab (v.168): Abdullah bin Ahmed’in ondan isnadıyla naklettiğine göre şöyle demiştir:

الْجَهْمِيَّةُ كُفَّارٌ بَلِّغُوا نِسَاءَهُمْ أَنَّهُنَّ طَوَالِقُ، وَأَنَّهُنَّ لَا يَحْلِلْنَ لِأَزْوَاجِهِنَّ لَا تَعُودُوا مَرْضَاهُمْ وَلَا تَشْهَدُوا جَنَائِزَهُمْ، ثُمَّ تَلَا {طه} [طه: 1] {مَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى} [طه: 2] إِلَى قَوْلِهِ عَزَّ وَجَلَّ {الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى} [طه: 5] وَهَلْ يَكُونُ الِاسْتِوَاءُ إِلَّا بِجُلُوسٍ


“Cehmiyye, kafirdirler. Onların kadınlarına kocalarından boş olduklarını ve onlara helal olmayacaklarını ulaştırın. Onların hastalarını ziyaret etmeyin, cenazelerine de katılmayın. Sonra (Taha suresinin ilk ayetleri olan) ‘Ta-ha. Biz sana bu Kuranı sıkıntı çekesin diye indirmedik’kavlinden başlayarak ‘Rahman Arş’a istiva etti’ şeklindeki 5. Ayete kadar okudu ve şöyle dedi: “Oturma olmadan istiva olur mu hiç?” (Abdullah bin Ahmed, es-Sunne,  1/105, onun kanalıyla Hallal, es-Sunne, 5/88’de rivayet mişlerdir. Ayrıca İbn’ul Kayyim, İctima’ul Cuyuş, 1/350’de onun kavlinin baş tarafını zikretmiş, ancak oturma meselesini zikretmemiştir.)

Bu kavlin sahibi olan Harice bin Musab; Zehebi’nin tabiriyle “İmam, alim, Horasan’ın şeyhi”dir. Onun hadislerinin makbul olup olmayacağı hakkında ise ihtilaf edilmiştir. Nesai onun “metruk’ul hadis” yani hadisleri terk edilen birisi olduğunu söylerken, ondan yukardaki haberi nakleden Abdullah bin Ahmed ise babasının onun hadislerini nakletmekten nehyettiğini söylemektedir. İbn Adiyy ise onun hadislerinin yazılabileceğini, ancak çokça hata ettiğini söylemektedir. Onun sika olduğunu söyleyenler de olmuştur. Ancak çoğunluk onun hadisinin terk edileceği noktasında görüş beyan etmiştir. (Zehebi, Siyer, 7/326 vd)

İşin bu noktasında bazı kimseler Harice’nin hadis ilmi açısından zayıf olmasından yola çıkarak onun bu sözünü reddetmeye çalışmışlardır. Nitekim ilahiyatçı Necmi Sarı, İstiva hakkındaki bir konuşmasında böyle bir yola gitmiştir. Ancak, bu yaklaşım doğru değildir. Çünkü hadisleri terk edilen herkesin kendisi de töhmet altında olacak diye bir kaide yoktur. Zehebi, görüldüğü üzere onu büyük alimler arasında saymaktadır. Abdullah bin Ahmed ise bizzat babası onun hadislerini almayı nehyettiği halde akidevi bir konuda onun sözlerini referans göstermiştir. Hallal ve İbn’ul Kayyim gibi alimler de aynı şekilde ona akidevi konuda itimad etmişlerdir. Bütün bunlar onun, hadis ilmi açısından zayıf addedilmesinin akidede ve sünnette imam kabul edilmesine ve de bu konularda görüşüne müracaat edilmesine engel teşkil etmediğini göstermektedir. Tarihte hadis konusunda zayıf görülmekle beraber Ehli sünnetin imamları arasında addedilen nice alim vardır, Nuaym bin Hammad ve başkaları gibi…Öyle zannediyoruz ki Necmi Sarı ve benzeri kimselerin Harice’nin zayıf ravi oluşunu ön plana çıkartıp alimlerin ona itibar etmesini görmezden gelmeleri, sırf Allah’a oturma izafe edilmesini reddetmek amacıyla dile getirdikleri bir bahaneden ibarettir, Allahu a’lem.

Harice’nin kavline gelince; bu alimin oturma meselesini Cehmiye’ye reddiye sadedinde ele alması dikkat çekicidir. Zira esasında Cehmiye’nin istivayı reddetmesinin en büyük sebebi bunun, oturmayı ve yerleşmeyi ihtiva etmesinden dolayıdır. Onlar bunu, teşbih ve tecsim olarak görmektedirler. Bu alim de istiva’nın oturma olmaksızın gerçekleşmeyeceğini ifade ederek onların bu kavlini reddetmektedir. Yeri gelmişken belirtelim ki istiva eşittir oturma demek değildir. İstiva’nın asıl manası yukarda açıklandığı üzere yüksekliktir. Lakin istiva eden kişi sözkonusu yüksek mekana çıktıktan sonra oraya yerleşir, oturur. Böylece istiva kelimesi asıl anlamı bu olmamakla beraber o yüksek mekanda karar kılıp oturmayı ihtiva etmiş olmaktadır. Suyuti, bu hususta şu misali vermektedir:


وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ حَقِيقَةُ ذَلِكَ "جَلَسَتْ" فَعَدَلَ عَنِ اللَّفْظِ الْخَاصِّ بِالْمَعْنَى إِلَى مُرَادِفِهِ لِمَا فِي الِاسْتِوَاءِ مِنَ الْإِشْعَارِ بِجُلُوسٍ مُتَمَكِّنٍ لَا زَيْغَ فِيهِ وَلَا مَيْلَ وَهَذَا لَا يَحْصُلُ مِنْ لَفْظِ الْجُلُوسِ

“Gemi, Cudi’ye istiva etti, kavlinin gerçek manası oturdu, şeklindedir. Sonra, bu manaya has olan lafızdan ona müradif, yakın anlamlı olan başka kelimeye dönmüştür. Zira istiva kelimesinde kendisinde bir eğrilik ve meyil bulunmayan tam bir yerleşmeyi ifade eden bir oturma sözkonusudur. Bu mana ise culus/oturma kelimesiyle elde edilemez.” (el-İtkan, 3/163)

Yani Nuh’un gemisinin durumunun doğrudan oturma lafzıyla değil de istiva lafzıyla ifade edilmesi, istiva kelimesinin düz olmak, istikrar, yerleşmek gibi anlamları ihtiva etmesindendir. Zira geminin dağın tepesine oturması alelade bir oturma değildir. Yerleşmeyi ifade eden bir oturmadır. Suyuti’nin bu sözleri istivanın oturma manasını ihtiva ettiğini ancak bu oturmanın istivanın yükselmek, karar kılmak gibi diğer manalarıyla beraber olan bir oturma olduğunu göstermektedir. Necmi Sarı ve üstadı Elbani gibi sözde selefilerin istivanın Arap dilindeki diğer manalarını kabul ederken, -yan bir mana olarak da olsa- ihtiva ettiği diğer bir mana olan oturmayı reddetmelerinin bir anlamı yoktur. Harice’nin sözleri ve imamların bu sözü tasdik etmeleri, oturma olmaksızın istivadan bahsedilemeyeceğini göstermektedir. Kısacası, istiva kelimesi oturmayı gerektirmekte, ona delalet etmektedir. Kuran Arap diline göre tefsir edileceği için, istivanın bir anlamını alıp diğer anlamlarını terk etmenin Cehmiye’nin istivanın anlamları arasında kafasına göre seçme yapmasından bir farkı yoktur. Allahu Teala, nasıl şanına layık bir şekilde Arşa çıkıyorsa, Arşın üzerine oturması da aynı böyledir. Bu sahte selefilerin oturmaya yönelttikleri itirazların benzerleri muhalifler tarafından istivanın diğer manalarına da yöneltilebilir. Şu halde manalardan birini alıp diğerini terk etmenin hiçbir anlamı yoktur. Şimdi yeri gelmişken, Şeyhulislam İbn Teymiye (rh.a)’ın kendilerince Allahu Teala’yı noksanlıklardan tenzih etme gayesiyle istiva’nın oturma ve yerleşme manasında olmadığını iddia edenlere verdiği bir cevabı aktarmak istiyorum. O, Tedmuriyye risalesinde bu hususta şöyle demektedir:


فَيَظُنُّ الْمُتَوَهِّمُ أَنَّهُ إذَا وُصِفَ بِالِاسْتِوَاءِ عَلَى الْعَرْشِ: كَانَ اسْتِوَاؤُهُ كَاسْتِوَاءِ الْإِنْسَانِ عَلَى ظُهُورِ الْفُلْكِ وَالْأَنْعَامِ؛ كَقَوْلِهِ: {وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْفُلْكِ وَالْأَنْعَامِ مَا تَرْكَبُونَ} {لِتَسْتَوُوا عَلَى ظُهُورِهِ} فَيَتَخَيَّلُ لَهُ أَنَّهُ إذَا كَانَ مُسْتَوِيًا عَلَى الْعَرْشِ كَانَ مُحْتَاجًا إلَيْهِ كَحَاجَةِ الْمُسْتَوِي عَلَى الْفُلْكِ وَالْأَنْعَامِ فَلَوْ غَرِقَتْ السَّفِينَةُ لَسَقَطَ الْمُسْتَوِي عَلَيْهَا وَلَوْ عَثَرَتْ الدَّابَّةُ لَخَرَّ الْمُسْتَوِي عَلَيْهَا. فَقِيَاسُ هَذَا أَنَّهُ لَوْ عَدِمَ الْعَرْشُ لَسَقَطَ الرَّبُّ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى ثُمَّ يُرِيدُ بِزَعْمِهِ أَنْ يَنْفِيَ هَذَا فَيَقُولَ: لَيْسَ اسْتِوَاؤُهُ بِقُعُودٍ وَلَا اسْتِقْرَارٍوَلَا يعْلَمُ أَنَّ مُسَمَّى الْقُعُودِ وَالِاسْتِقْرَارِ يُقَالُ فِيهِ مَا يُقَالُ فِي مُسَمَّى الِاسْتِوَاءِ؛ فَإِنْ كَانَتْ الْحَاجَةُ دَاخِلَةً فِي ذَلِكَ: فَلَا فَرْقَ بَيْنَ الِاسْتِوَاءِ وَالْقُعُودِ وَالِاسْتِقْرَارِ وَلَيْسَ هُوَ بِهَذَا الْمَعْنَى مُسْتَوِيًا وَلَا مُسْتَقِرًّا وَلَا قَاعِدًا وَإِنْ لَمْ يَدْخُلْ فِي مُسَمَّى ذَلِكَ إلَّا مَا يَدْخُلُ فِي مُسَمَّى الِاسْتِوَاءِ فَإِثْبَاتُ أَحَدِهِمَا وَنَفْيُ الْآخَرِ تَحَكُّمٌ وَقَدْ عُلِمَ أَنَّ بَيْنَ مُسَمَّى الِاسْتِوَاءِ وَالِاسْتِقْرَارِ وَالْقُعُودِ فُرُوقًا مَعْرُوفَةً. وَلَكِنَّ الْمَقْصُودَ هُنَا أَنْ يُعْلَمَ خَطَأُ مَنْ يَنْفِي الشَّيْءَ مَعَ إثْبَاتِ نَظِيرِهِ وَكَأَنَّ هَذَا الْخَطَأَ مِنْ خَطَئِهِ فِي مَفْهُومِ اسْتِوَائِهِ عَلَى الْعَرْشِ حَيْثُ ظَنَّ أَنَّهُ مِثْلُ اسْتِوَاءِ الْإِنْسَانِ عَلَى ظُهُورِ الْأَنْعَامِ وَالْفُلْكِ وَلَيْسَ فِي هَذَا اللَّفْظِ مَا يَدُلُّ عَلَى ذَلِكَ


“Vehme düşen kimse, Allah Arş'a istiva etmekle tavsif edildiğinde O'nun istivasının: "Ve size bineceğiniz gemiler ve hayvanlar var etmiştir. Ta ki onların üzerine istiva edesiniz/oturasınız" (Zuhruf 43/12-13) âyetinde geçtiği üzere insanın gemi veya hayvan üzerine oturup yerleşmesi gibi olduğunu zanneder. Ona, Allah Arş'a istiva etmişse, gemiye veya hayvana binen kimsenin bunlara muhtaç olduğu gibi, Allah da Arş'a muhtaç imiş gibi gelir. Nitekim gemi batarsa gemiye binen kimse de (denize) düşer; hayvanın ayağı tökezlerse ona binen de yere kapaklanır. Buna kıyasla şayet Arş yok olursa -hâşâ- Allah Te'âlâ da düşer, işte söz konusu kişi zannına binaen bunu reddetmek ister ve "O'nun istivası oturmak veya yerleşmek şeklinde değildir" der. İstiva için söylenenlerin, oturma ve yerleşme (istikrar bulma) için de söyleneceğini bilmez. Eğer ihtiyaç duyma söz konusu ise istiva ile oturma ve yerleşme arasında fark yoktur; bu manâda (yani ihtiyaç duyma manasında) O ne istiva eden, ne yerleşen ne de oturandır. Şayet bunlar için yalnızca istiva için geçerli olan hususlar geçerliyse, birini isbat edip diğerini reddetmek delilsiz ve yersiz bir hükümdür.

İstivâ, yerleşme ve oturma (istikrar bulma) arasında genel kabul görmüş bazı farkların olduğu bilinmektedir. Ancak burada gaye, bir şeyi reddettiği halde onun benzerini isbat eden kimsenin hatasının bilinmesidir. Herhalde buradaki hata bu kimsenin Allah’ın Arş’ın üzerine istivası mefhumu üzerindeki hatasından kaynaklanmaktadır; zira o bu istivanın, insanın hayvana veya gemiye binip yerleşmesi (anlamındaki istiva) ile aynı olduğunu zannetmiştir. Oysa bu lâfızda buna delâlet eden bir şey yoktur.” (Fetava, 3/49-50)

Şeyhulislam (rh.a) öncelikle Allah Subhanehu’nun Arş üzerine yerleştiğini ve oturduğunu kabul etmenin, Onun Arşa muhtaç olduğunu kabul etmeyi ve Allah’ı mahlukata benzetmeyi gerektirdiği düşüncesini reddetmektedir. Eğer bu iddia edilirse, aynı şeyler istiva’nın diğer manaları için de iddia edilir. Nitekim günümüzdeki bazı Cehmiler aynı mantıkla istiva’nın yükselme, çıkma gibi manalarını bir yerden bir yere intikal etmeyi veya Allah’ın daha önce aşağıda olmasını gerektirdiği gibi mantiki/felsefi gerekçelerle reddederler. Bunlar ise hepsi boş, fuzuli kelamlardır. Bu mantıkla, Cehmilerin istiva hakkında iddia ettiği “istila, kahr ve galebe” manaları da reddedilir, çünkü bu da aynı şekilde Allahu Teala’nın daha önce Arşa egemen olmamasını gerektirir. Eğer onlar, bunun Allah’ın celaline layık bir istila olduğunu iddia ederlerse biz de aynı şekilde Allahu Teala’nın Tahtına yükselip çıkmasının, onun üzerine yerleşip oturmasının da celaline layık bir şekilde gerçekleştiğini söyleriz.

Şeyhulislam, burada ayrıca istiva’nın yerleşme ve oturma ile aynı kelime olmadığını ve de bu kelimeler arasında fark olduğunu ifade etmektedir ki bu da doğrudur. Hatta aynı şeyler istiva’nın diğer tefsirleri olan yükselmek ve çıkmak hakkında da söylenebilir. Bunlar da istivanın birebir eş anlamlısı değildir. Zira yukarda da işaret edildiği gibi istiva düz olmayı ifade eden bir kelimedir. Tıpkı şu ayeti kerimede olduğu gibi:

 “Gövdesi üzere doğrulmuş (ekin)” (Fetih: 29)فَاسْتَوَى عَلَى سُوقِهِ

İşte istiva kelimesinin içerdiği bu kemal anlamdan ötürü Allah Subhanehu kendisi hakkında bu ifadeyi kullanmış ve böylece –Suyuti’nin istiva hakkındaki açıklamalarından anlaşılacağı üzere- Arş’ın üzerine kendisinde bir eğrilik bulunmayan kamil bir yerleşmeyi ifade eden bir oturmayla, yerleşmeyle istiva ettiğini, çıktığını beyan etmiştir. Bu mana ise culus/oturma veya istikrar/yerleşme kelimesiyle ifade edilemeyeceği gibi irtifa ve suud/yükselme, çıkma kelimeleriyle de ifade edilemez. Ancak alimler, manayı yaklaştırmak için istivanın tefsirinde bu kelimeleri kullanmışlardır, yoksa bunların hiç biri istivanın tam anlamını karşılamaz. Bununla beraber istiva kelimesi bütün bu manaları da ihtiva eder. Kısacası istiva kelimesi oturmayla, yerleşmeyle hatta yükselmeyle eş anlamlı kılınamayacağı gibi; bu manalardan tecrid de edilemez. Harice bin Mus’ab, Suyuti ve İbn Teymiye’nin sözlerinden anlaşılan şey inşallah budur. Vallahu a’lem.

10- Abdullah bin Vehb el Mısri (v. 197):
İmam Malik’in öğrencilerinden olan bu zatın, Tefsir’inde Muhammed bin Ka’b el Kurazi’den gelen ve içinde Allahu Teala’nın Arş’ını “meclis” yani oturulan yer olarak tavsif eden haberi itirazsız olarak naklettiği hususu geçmişti.

11- Yahya bin Sellam (v.200): Yukarda nakletmiş olduğumuz Kıyamet günü Allahu Teala’nın Kürsüye oturarak nida edeceğini haber veren rivayeti Tefsir’inde (1/478) nakletmiştir.

12- İbn Ebi Şeybe (v.235): Buhari ve Müslim’in hocaları olan bu zat, yukarda zikri geçen ve içinde Allahu Teala’ya oturma nisbet edilen Cafer bin ebi Talib rivayetini bu lafızla “Musannef”inde (no: 35666) zikretmiştir.

13- İmam Ahmed bin Hanbel (v.241) 14-  Oğlu Abdullah (v. 290):
Bu iki imamın “oturma” ile alakalı hadisleri rivayet ettiklerini, bu hadisleri inkar edenleri reddettikleri ve Abdullah bin Ahmed’in buna dair hususları “es-Sunne” adlı eserinde “Rabbin Kürsiye oturması” başlığıyla müstakil bir bölümde ele aldığını yukarda zikretmiştik.

15- Abdulvehhab bin Verrak (v. 251): Bu zat, İmam Ahmed’in ashabının en önde gelenlerinden birisidir, öyle ki Ahmed bin Hanbel ‘Senden sonra kime fetva soralım’ diye soranlara Abdulvehhab’a sorun demiştir. (el-Camiu li Ulum’il İmam Ahmed, 2/516) Onun konuyla alakalı görüşünü Hallal şu şekilde nakletmektedir:


قال الخلال: أخبرنا أبو بكر المروذي قال: سمعت عبدالوهاب يقول: {الرحمن على العرش استوى} قال: قعد


“Hallal dedi ki: Ebubekir el Merruzi bize haber vererek şöyle dedi: Ben Abdulvehhab’ı ‘Rahman Arşa istiva etti’ (Taha: 5) ‘oturdu’ derken işittim.”

Hafız ed-Deşti, bunu “İsbat’ul Hadd” adlı eserinde, ayrıca İbn Teymiye, Beyanu Telbis’il Cehmiyye, 3/14’te nakletmişlerdir.

16- Ebu Asim Haşiş bin Esram (v. 253): Ebu Davud ve Nesai’nin hocaları olan ve Zehebi’nin tabiriyle (Siyer, 12/250) “İmam, hafız, hüccet ve de Sünnet ve ittiba ehli” olan bu alim “Kitab’ul İstikame” adlı bir eser telif etmiştir. Orada Cehmiye’ye reddiye verirken Enes (ra)’dan gelen şu hadisi de zikretmiştir:

فيؤذن لي، فأدخل على ربي فأجده قاعداً على كرسي العزة، فأخر له ساجداً

“…Bana izin verilir. Rabbimin yanına girerim ve Onu İzzet Kürsisi’nin üzerinde oturur halde bulurum ve derhal Ona secdeye kapanırım.”

Hafız ed-Deşti “İsbat’ul Hadd” da bunu kendisine kadar ulaşan bir senedle rivayet etmiştir. El-Malati “et-Tenbih” adlı eserinde (sf 104)’te ve İbn’ul Kayyim (İctima’ul Cuyuş, 2/109) Haşiş bin Esram’dan nakletmiştir. Hadisin diğer hadis kitaplarında “oturma” lafzı olmaksızın şahidleri mevcuttur.  Ebu Asim’in naklettiği bu lafzın sıhhatinden ziyade onun ve ondan nakil yapanların bu lafza razı olarak nakletmeleri ehemmiyet arzetmektedir.

17- Osman bin Said ed-Darimi (v. 280): Bu alim, Allahu Teala’nın oturmasına delalet eden birçok hadisi eserlerinde nakletmiş ve Bişr el Merisi’ye reddiye yaptığı eserinin bir yerinde ise şöyle demiştir:


وَأَمَّا دَعْوَاكَ: أَنَّ تَفْسِيرَ "الْقَيُّومِ" الَّذِي لَا يَزُولُ مِنْ مَكَانِهِ وَلَا يَتَحَرَّكُ، فَلَا يُقْبَلُ مِنْكَ هَذَا التَّفْسِيرُ إِلَّا بِأَثَرٍ صَحِيحٍ، مَأْثُورٍ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، أَوْ عَنْ بَعْضِ أَصْحَابِهِ أَوِ التَّابِعِينَ؛ لِأَنَّ الْحَيَّ الْقَيُّومَ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ وَيَتَحَرَّكُ إِذَا شَاءَ، ويهبط ويرتفع إِذا شَاءَ، وينقبض وَيَبْسُطُ وَيَقُومُ وَيَجْلِسُ إِذَا شَاءَ؛ لِأَنَّ أَمَارَةُ مَا بَيْنَ الْحَيِّ وَالْمَيِّتِ التَّحَرُّكَ.
كُلُّ حَيٍّ مُتَحَرِّكٌ لَا مَحَالَةَ. وَكُلُّ مَيِّتٍ غَيْرُ مُتَحَرِّكٍ لَا مَحَالَةَ


“Senin, ‘Kayyum’un açıklaması yerinden ayrılmayan ve de hareket etmeyendir,  şeklindeki iddiana gelince; Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den veya bazı ashabından yahut da tabiinden sahih bir eser olmadığı müddetçe bu iddian kabul edilmeyecektir. Zira, Hayy (diri) ve Kayyum (koruyup gözeten) Allah, dilediğini yapar ve dilediği zaman da hareket eder. Dilediği zaman iner ve çıkar. Daraltır ve genişletir. Dilediği zaman kalkar ve oturur. Çünkü diri ile ölüyü ayıran alamet, hareketliliktir. Canlı olan her şey mutlaka hareket eder. Yine ölü olan bir şey ise asla hareket etmez.” (er-Redd ale’l Merisi, 1/215)

Darimi (rh.a)’ın bu açıklamaları gerçekten önemlidir. İşte Darimi’nin yaptığı bu tür izahlar yüzünden eski ve yeni Cehmiye’nin en çok nefret ettiği alimler arasına girmiştir. Darimi, ölü ile diri arasındaki en büyük farkın hareket olduğunu belirterek Allahu teala’nın hareket ifade eden sıfatlarını reddeden tatil ehlinin Onu –haşa- adeta cansız bir varlık gibi değerlendirdiklerini ifade etmektedir. Halbuki Kur’an’ı okuduğumuzda Allahu Teala’nın putların ilah olamayacağına dair müşriklere sunduğu en büyük hüccetlerden birisinin onların hareketsiz ve dolayısıyla cansız oluşu olduğunu görürüz. Böylece Ehli sünneti Müşebbihe olmakla; hatta eli, yüzü, gözü olan bir puta tapmakla suçlayan Muattıla aslında kendileri her tür canlılık emaresinden uzak olan, tıpkı putlar gibi hareketsiz olan bir ilaha ibadet etmektedirler. Yani bir putperestlik ithamı yapılacaksa onlar bunu bizden daha çok hak etmektedirler. Konumuz bu olmadığı için geçiyoruz.

Darimi’nin sözlerinde konumuzla alakalı olan bölümü ise Allahu teala’nın dilediği zaman oturacağını ifade etmesidir. Darimi’nin bahsettiği diğer sıfatlar olan inmek, yükselmek vb gibi bunu da yine nasslarda geçtiği için Ona nisbet etmektedir, yoksa sadece böyle bir şey olmadığı halde dilerse yapar anlamında söylememektedir. Böyle bile dese bunun anlamı oturmanın Allah hakkında mümkün olduğudur. Bununla beraber Darimi bunun Allah hakkında sabit olduğunu ifade eden hadisleri de rivayet ettiğinden dolayı bunu Allahu Teala’nın bir sıfatı olarak gördüğü ortaya çıkmaktadır.

18- Ebubekr er-Ruyani (v. 307):
Yukarda geçtiği üzere Allahu Teala’nın kıyamet günü kürsüsüne oturacağını ifade eden bir hadisi “Müsned”inde rivayet etmiştir.

19- İbn Cerir et-Taberi (v.310): Yukarda geçtiği üzere Allahu Teala’ya oturma nisbet eden çeşitli haberleri Tefsir’inde itirazsız olarak nakletmiştir.

20- İbn Huzeyme (v.311): Meşhur muhaddis, “Kitab’ut Tevhid” adlı eserinde Allahu Teala’nın Arş’ının üzerinde olduğuna dair bir bab açmış ve orada Arşa ve Kürsiye dair haberleri zikrederken yukarda bahsedilen Ca’fer bin ebi Talib’ten nakledilen kıssayı da rivayet etmiştir. İbn Huzeyme’nin naklettiği lafızda şöyle geçmektedir:

أَكِلُكَ إِلَى الْمَلِكِ يَوْمَ يَقْعُدُ عَلَى الْكُرْسِيِّ، وَيَأْخُذُ لِلْمَظْلُومِ مِنَ الظَّالِمِ


(Habeşli kadın şöyle dedi) Seni el-Melik yani gerçek hükümdar olan Allah’a havale ediyorum ki o gün Kürsi’ye oturacak ve zalimden mazlumun hakkını alacaktır.” (et-Tevhid, 1/246-247)

İbn Huzeyme bunu Esma binti Umeys’ten rivayet etmiştir ve göründüğü kadarıyla hadisin –yukarda kaydettiğimiz- Cabir (ra)’dan gelen rivayetine göre daha sahihtir. Bununla beraber hadisin isnadında meçhul ve hafıza problemi olan raviler vardır. Herhalükarda burada önemli olan İbn Huzeyme (rh.a)’ın bunu –ihtiva ettiği oturma lafzına rağmen- tasvip ederek nakletmesidir.

21- Ebubekr el Hallal (v. 311): Yukarda geçtiği üzere istiva’yı oturma olarak tefsir eden selef alimlerinden nakilde bulunarak kitabına almıştır.

22- El-Haraiti (v.327): Ahlak alanındaki tasnifleriyle meşhur olan bu alim, aynı Cafer hadisini Mesavi’ul Ahlak adlı eserinde (1/278-279) rivayet etmiştir.

23- Taberani (v. 360):
Meşhur muhaddis’in Allahu Teala’nın kıyamet günü kürsisine oturacağına dair hadisleri eserlerinde zikrettiğini yukarda aktarmıştık. Zehebi’nin naklettiğine göre Kitab’us Sunne adlı bir eser telif etmiş ve orada Allahu Teala’nın kıyamet günü Peygamberini (sallallahu aleyhi ve sellem) Arşının üzerine oturtacağını ifade eden Mücahid hadisini kendisine kadar ulaşan ali bir isnadla rivayet etmiştir. (el-Arş, 2/405)

24 - Ebu’ş Şeyh el- Asbahani (v. 369): Yukarda geçtiği üzere bu alim, Allahu Teala’ya oturma izafe eden hadis ve haberleri tasvip ederek nakletmiştir.

25- Ebu’l Huseyn el Malati (v. 377):
et-Tenbih ve’r Redd adlı meşhur eserinde Cehmiye’ye reddiye sadedinde yukarda ismi geçen Haşiş bin Esram (rh.a)’ın kitabından nakillerde bulunmuştur ki onlar arasında -zikri geçtiği üzere- Allahu Teala’nın İzzet Kürsisinde oturduğunu ifade eden hadis de vardır.

26- Darakutni (v. 385): Meşhur muhaddis’in Allahu Teala’nın oturduğunu ve Nebisini (sallallahu aleyhi ve sellem) Arşın üzerine oturtacağını ifade ettiği şiirini yukarda nakletmiştik.

27- İbn Batta (v. 387):
Meşhur muhaddis ve Hanbeli fakihi, yukarda geçtiği üzere Rabb Teala’nın Arş’ın üzerine oturduğunu ifade eden atit/gıcırdama hadisini el-İbane adlı eserinin Cehmiye’ye Reddiye babında nakletmiştir.

28-İbn Mendeh (v. 395): Meşhur muhaddis, “er-Redd ale’l Cehmiyye” adlı eserinde (1/220) şu hadisi rivayet etmiştir:


أخبرنَا عبد الْعَزِيز بن سهل الدباس بِمَكَّة، ثَنَا مُحَمَّد بن الْحسن الْخرقِيّ الْبَغْدَادِيّ، ثَنَا مَحْفُوظ، عَن أبي تَوْبَة، عَن عبد الرَّزَّاق، عَن معمر، عَن الزُّهْرِيّ، عَن ابْن الْمسيب، عَن أبي هُرَيْرَة، عَن النَّبِي صلى الله عَلَيْهِ وَسلم قَالَ: "إِن الله جلّ وَعز ينزل إِلَى سَمَاء الدُّنْيَا، وَله فِي كل سَمَاء كرْسِي، فَإِذا نزل إِلَى سَمَاء الدُّنْيَا جلس على كرسيه، ثمَّ مد ساعديه فَيَقُول: من ذَا الَّذِي يقْرض غير عادم وَلَا ظلوم، من ذَا الَّذِي يستغفرني فَأغْفِر
لَهُ، من ذَا الَّذِي يَتُوب فأتوب عَلَيْهِ، فَإِذا كَانَ عِنْد الصُّبْح ارْتَفع وَجلسَ على كرسيه


“(…) İbn’ul Museyyeb’ten o da Ebu Hureyre’den o da Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’den şöyle buyurduğunu nakletmiştir: Allah en yakın göğe (dünya semasına) iner. Onun her gök katında bir kürsisi vardır. En yakın göğe (dünya semasına) indiği zaman da kürsisine oturur. Sonra kollarını uzatarak şöyle der: Kim yokluktan ve zulümden kaynaklanmaksızın borç verir? Kim benden bağışlanma diler, ta ki onu bağışlayayım? Kim tevbe eder, ta ki tevbesini kabul edeyim? Sabah olduğu zaman yükselir ve kürsisine oturur.”

İbn Mendeh, bunu rivayet ettikten sonra şöyle demiştir:


رَوَاهُ الْخِرَقِيُّ، عَنْ مَحْفُوظٍ، عَنْ أَبِي تَوْبَةَ، عَنْ عَبْدِ الرَّزَّاقِ وَلَهُ أصْلٌ عِنْدَ سَعِيدِ بْنِ الْمُسَيِّبِ مُرْسَلٌ

“Bunu Hiraki, Mahfuz’dan, o Ebu Tevbe’den, o da Abdurrezzak’tan rivayet etmiştir. Bunun Said bin Müseyyeb’in yanında mürsel bir aslı vardır.”

Şeyh, böylece hadisin kendi zikrettiği şekilde Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’e ulaşan mevsul  senedli rivayetinin zayıf olduğuna, lakin mürsel olarak aslı bulunduğuna işaret etmektedir. Çünkü Ukayli’nin de belirttiği gibi Mahfuz bin Ebi Tevbe, çok zayıftır (ed-Duafa, 4/267).Lakin Zehebi, Mizan’da (3/444) İmam Ahmed’in onu zayıf addettiğini belirtmekle beraber onun hadisinin terk edilmediğini söylemiştir. Bu rivayeti İbn’ul Kayyim de İctima’ul Cuyuş, 2/109’da zikretmiş ve İbn Mende’nin sözünü naklettikten sonra İmam Şafii’nin Said bin Müseyyeb’in mürsellerini hasen (güzel) gördüğünü nakletmiştir. Görünen o ki İbn’ul Kayyim, sözkonusu rivayeti bütünüyle inkar etmemektedir ki zaten bunu gerektirecek bir şey yoktur. Bizim burada bu hadisi zikretme sebebimiz, İbn Mendeh (rh.a)’ın bu hadisi, ihtiva ettiği oturma lafzına rağmen rivayet edip kabul etmesidir.

29- Ebu Abdillah bin Hamid (v. 403): Kadı Ebu Ya’la, kendisi gibi Hanbeli fakihlerinden olan bu zatın Allahu Teala’nın nüzülünü bir yerden bir yere intikal manasında kabul ettiğini söyleyerek şöyle demiştir:


وَهُوَ نَظِيرُ قَوْلِهِ فِي الِاسْتِوَاءِ بِمَعْنَى قَعَدَ
 
“Bu, onun istiva’yı oturma manasında görmesi gibidir.”

(Nakleden İbn’ul Kayyim, Muhtasar’us Savaik, sf 469)

30- Hatib el Bağdadi (v. 463): Yukarda geçtiği üzere, Allah’a oturma izafe eden Atit/gıcırdama hadisini Tarih’inde nakletmiştir.

31- İbn Ebi Ya’la (v.526): Aynı hadisi, Hatib’ten naklen Tabakat’ul Hanabile’de zikretmiştir.

32- Ebu’l Kasım el Asbahani (v. 535):
Kıvam’us Sunne’nin İbn Abbas’ın istivayı oturma olarak tefsir eden rivayetini tasvip ettiğini ve buna itiraz eden muhalifleri reddettiğini yukarda Zehebi’den nakletmiştik.

33- Ebu Tahir es-Silefi (v.576):
Yukarda zikri geçen ve içinde Allahu Teala’nın kıyamet günü Kürsiye oturacağından bahseden Cafer hadisini kendi hadis cüz’ünde zikretmiştir.

34- Ziya el Makdisi (v. 643):
Allah’a oturma izafe eden Atit/gıcırdama hadisini Sahih’inde rivayet etmiştir.

35- Mahmud bin Ebi’l Kasım ed-Deşti (v.665): İmam Zehebi, onun hal tercemesinden bahsettiği yerde onun alim ve zahid olduğunu, çokça emri bil maruf ve nehyi anil münker yaptığını hatta bundan dolayı sultanlarla dahi arasının açık olduğunu, yöneticilerden bağış ve hediye kabul etmediğini nakletmiştir. Meşhur el-Muhtare adlı hadis kitabının müellifi Ziya el Makdisi’nin de öğrencisi olan bu alimin biyografisini anlatırken şunları da zikretmiştir:


داعيةً إلى السُّنّة مجانِبًا للبِدْعة، يبالغ في الرّدّ على نُفاة الصّفات الخبريّة. وينال منهم سَبًّا وتبديعًا، وهم يرمونه بالتّجسيم. وكان بريئًا من ذلك رحمه الله

“O sünnete davet eden ve bidatten sakındıran birisi idi. Haberi sıfatları inkar edenleri reddetme hususunda mübalağa ederdi. Bundan dolayı da onların hakaretine ve bidatçılıkla itham etmelerine maruz kalırdı. Onlar onu tecsimle suçlardı. O ise bundan beridir. Allah ona rahmet etsin. (Amin)” (Tarih’ul İslam, 15/121 vd.)

Bu alim, bildiğimiz kadarıyla sahasında ferd bir eser telif ederek ismini şu şekilde koymuştur:


 إِثْبَاتِ الْحَدِّ للهِ عَزَّ وَجَلَّ وَبِأَنَّهُ قَاعِدٌ وَجَالِسٌ عَلَى عَرْشِه

“Allah için haddin isbatı ve Onun Arş’ının üzerine oturuyor oluşu” ve burada hadd (sınır) meselesinin yanı sıra oturma meselesini de ele almış ve delillendirmiştir. Biz de bu risalede onun eserinden çokça nakil yapmışızdır.

36- İbn Teymiyye (v. 728): Şeyhulislam’ın Allahu Teala’ya oturma izafe eden hadis ve haberleri tasvip ederek naklettiğini ve sahih addettiğini daha önce yeterince açıklamıştık. O, bütün bu hadislerin manası hakkında ise şöyle demektedir:


وَإِذَا كَانَ قُعُودُ الْمَيِّتِ فِي قَبْرِهِ لَيْسَ هُوَ مِثْلَ قُعُودِ الْبَدَنِ فَمَا جَاءَتْ بِهِ الْآثَارُ عَنْ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مِنْ لَفْظِ " الْقُعُودِ وَالْجُلُوسِ " فِي حَقِّ اللَّهِ تَعَالَى كَحَدِيثِ جَعْفَرِ بْنِ أَبِي طَالِبٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ وَحَدِيثِ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ وَغَيْرِهِمَا أَوْلَى أَنْ لَا يُمَاثِلَ صِفَاتِ أَجْسَامِ الْعِبَادِ.

“Ölünün kabrinde oturması, normal bir bedendeki oturma gibi olmadığına göre, -Cafer bin Ebi Talib (ra) ve Ömer bin Hattab (ra) hadislerinde ve başka hadislerde- Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’den gelen haberlerde Allah Teala hakkında yer alan (oturma manasındaki) kuud ve culus lafızlarının da kulların vücutlarının sıfatlarına benzememesi daha evladır.” (Fetava, 5/527)

Şeyhulislam’ın bu açıklamaları, belki de şimdiye kadar anlatılanların nasıl anlaşılması gerektiğini izah eden bir özet mahiyetindedir. Onun da ifade ettiği gibi Allahu Teala’nın oturması, asla kulların oturması gibi değildir. Tıpkı onun inmesinin, gülmesinin, konuşmasının vesair sıfatlarının kulların sıfatlarına benzememesi gibi. Şeyhin verdiği misal, bunu anlamakta zorlananlara yol gösterici niteliktedir. Zira, biz sahih hadislerde ölen kimselerin kabirde melekler tarafından oturtularak sorgulanacağını görmekteyiz. Halbuki hiç kimse ölülerin böyle bir haline şahit olmamıştır. Hatta bir kısım ölü cesetleri tamamen yanmakta veya yok olmaktadır. İşte bundan dolayı bazı kimseler ölünün oturtulmasını inkar etmiş, kimisi kabir ahvalinin sadece ruha tesir ettiğini, bedenle alakası olmadığını ileri sürmüş, hatta Mutezile gibi berzah hayatını bütünüyle inkar edenler dahi çıkmıştır. İşte bütün bunların yolu, akılları almadığı için Allahu Teala’nın oturmasını ve diğer sıfatlarını inkar edenlerin yoluyla aynıdır. Halbuki Allah her şeye kadir olduğu gibi ölüyü –bizim anlayamayacağımız bir mahiyette- oturtmaya da kadirdir. Ayrıca, her varlığın kendisine has bir oturma ve yerleşme şekli vardır. İnsanın, hayvanın veya bir yere yerleştirilen, oturtulan cansız cisimlerin oturması hep birbirinden farklıdır. Keza Kur’an’da yazıcı meleklerin oturduğundan bahsedilerek şöyle buyurulmaktadır:

إِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيَانِ عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمَالِ قَعِيدٌ


“İki melek (insanın) sağında ve solunda oturarak yaptıklarını yazmaktadırlar.” (Kaf: 17)

Aynı şekilde cinlerin de oturduğundan, -Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) gelmeden önce- cinlerin gökyüzünde haber dinlemek için oturdukları yerlerin olduğundan bahsedilmektedir:


وَأَنَّا كُنَّا نَقْعُدُ مِنْهَا مَقَاعِدَ لِلسَّمْعِ فَمَنْ يَسْتَمِعِ الْآنَ يَجِدْ لَهُ شِهَابًا رَصَدًا


“Halbuki, (daha önce) biz onun bazı kısımlarında (haber) dinlemek için oturacak yerler (bulup) oturuyorduk; fakat şimdi kim dinlemek isterse, kendisini gözetleyen bir alev huzmesi buluyor.” (Cinn: 9)

İşte bizler, ölünün kabirde nasıl oturacağını bilemiyorsak ve nasıl ki tabiatta her canlının kendisine has bir oturma şekli varsa, hatta melekler ve cinler gibi yapı itibariyle insandan farklı olan ruhani varlıkların kendilerine has bir oturma şekli varsa, şu halde Allahu Teala’nın da kendisine has bir oturma sıfatı olmasında şaşılacak bir şey yoktur ve de bunun insanın oturma şekline benzemesi veya akla bunun gelmesi de şart değildir. Bu oturmanın keyfiyetini ise Ondan başka kimse bilemez. Esasında Allahu teala’nın diğer bütün sıfatları da böyledir. Şu halde Muasır Cehmiye’nin öncülerinden Kevseri’nin Allahu Teala’ya oturma izafe eden Darimi vb alimleri tenkid sadedinde söylediği şu sözlerin ne kadar ahmakça olduğu ortaya çıkmaktadır:

“Kuûd”/oturmak, dilcilerin örfünde bacağı kıvırıp, kabaları yere koymak demektir. Şunların Allah teâlâ ve Resûlü sallellâhu aleyhi ve sellem hakkındaki îmânları işte böyle oluyor…” (Makalat’ul Kevseri, sf 280)

Daha önce de ifade ettiğimiz gibi başkalarını Müşebbihe olmakla suçlayan bu adamlar, asıl kendileri halis teşbih zihniyetine sahiptirler ve Allahu Teala’nın sıfatlarına dair nassları bu teşbih mantığıyla okuyup insanların sıfatları gibi algıladıkları, bu sıfatların Alemlerin rabbi hakkında sözkonusu olduğunda Onun şanına layık bir şekilde olacağını idrak edemedikleri için sıfat nasslarını inkara kalkışmaktadırlar. Halbuki değil selefin ve Ehli sünnetin, tarihte en sapık Mücessime fırkalarının dahi Kevseri’nin bahsettiği şeyleri Allaha nisbet ettikleri vaki değildir. Bu sıfat inkarcısı zihniyetteki kimselerin Ehli sünnete ve selefe nisbet ettikleri dar görüşlülük, akılsızlık, haşviyecilik gibi ne kadar itham varsa bilakis bu kişiler hak etmektedir. Çünkü onlar istiva veya culus, kuud yani oturma deyince son derece sığ ve yüzeysel, dar görüşlü bir bakış açısıyla sadece insanın oturma şeklini anlamışlar, bunun için bir takım organlara ihtiyaç olduğu ve Allahu Teala’nın da bundan münezzeh olduğu şeklindeki bir akıl yürütmeyle hemen bunları inkara kalkışmışlardır. Halbuki Allahu Teala’nın işitmesi, görmesi insanın işitmesine, görmesine benzemediği gibi eli, yüzü, ayağı da insandaki organlara benzemez. Oturma meselesi de aynıdır, bunlardan hiçbir farkı yoktur. Vallahu a’lem.

37- Zehebi (v. 748): Hafız Zehebi’nin başta Atit/gıcırdama hadisi olmak üzere Allahu Teala’ya oturma izafe eden hadis ve haberleri tasvip ederek naklettiğini ve sahih addettiğini daha önce yeterince açıklamıştık.

38- İbn Kesir (v. 774): Yukarda zikrettiğimiz üzere Allahu Teala’nın kıyamet günü Kürsisine oturacağına dair bir hadisi, “bu babdaki hadislerin en güzeli” şeklinde takdim ederek nakletmiş ve ardından isnadının ceyyid (güzel) olduğunu beyan etmiştir. Bununla beraber burada kıyamet günüyle alakalı zikredilen Kürsi’nin bizim bildiğimiz yani Rabb Teala’nın iki ayağını koyduğu, Arş’ın aşağısında bulunan Kürsi’den farklı bir şey olduğunu da zikretmiştir.

39- İbn’ul Kayyim el-Cevziyye (v. 751):
İbn’ul Kayyim’in Allah’a oturma izafe eden hadis ve haberleri tasvip ederek naklettiğini ve delil gösterdiğini, Darakutni’nin şiirini de aynı şekilde beğenerek naklettiğini Makam-ı Mahmud’la alakalı bölümde yeterince açıklamıştık. Bununla beraber İbn’ul Kayyim, Nuniye’de istiva’nın manaları arasında oturmayı zikretmemektedir. Halbuki seleften istivayı bu şekilde tefsir edenlerin görüşlerini başka eserlerinde nakletmektedir. Hatta Nuniye’de bizzat Cafer (ra) hadisini zikrederek Allahu Teala’ya oturma izafesini kendisi kabul etmektedir. Nuniye’de istiva hakkındaki bölümde buna yer vermemesinin ise bir çok sebebi olabilir. Belki bunu, orada zikrettiği “istikrar/yerleşme” şeklindeki açıklamanın içinde değerlendirmiş olabilir veyahut da oturma lafzıyla gelen tefsirler diğerleri kadar meşhur olmadığı için bunu zikretmemiş olabilir. Burada belki şu da söylenebilir: Oturmak, neticede istivanın doğrudan bir tefsiri değil de ihtiva ettiği bir manadır, bundan dolayı selefin istivaya yaptığı tefsirler arasında bunu zikretmemiş olabilir. Bu, onun Allahu Teala’ya oturma nisbet etmeyi reddettiğini göstermez. Vallahu a’lem.

40- Abdurrahman bin Hasen Al’uş Şeyh (v. 1282): Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab’ın torunlarından olan bu alim, ceddinin Kitab’ut Tevhid adlı eserine yazmış olduğu şerhte şöyle demiştir:


فإذا سمعوا شيئا من محكم القرآن ومعناه حصل معهم فَرق أي خوف، فإذا سمعوا شيئا من أحاديث الصفات انتفضوا كالمنكرين له، فلم يحصل منهم الإيمان الواجب الذي أوجبه الله تعالى على عباده المؤمنين

“Onlar Kuran’ın muhkemlerinden bir şey işittikleri zaman onun manası onlarda korku meydana getirirken sıfat hadislerinden bir şey işittiklerinde onu inkar edermiş gibi kaçışmaktadırlar ve Allahın mümin kullarına vacib kıldığı iman onlarda hasıl olmamaktadır.” (Abdurrahman bin Hasen, Fethul Mecid, 405)
Bunun ardından da yukarda Abdullah bin Ahmed’den naklen zikretmiş olduğumuz, Allahu Teala Kürsisine oturduğu zaman Kürsi gıcırdar hadisini dinleyince bundan ürken adamın kıssasını nakletmiş ve böyle kimselerin durumunun Kitab’ın bir kısmına iman edip bir kısmını inkar eden kimseler gibi olduğunu ifade etmiştir.

41- Süleyman bin Sehman en-Necdi (v. 1349): O, -yukarda da geçtiği üzere- şöyle demiştir:


وأما كونه جالساً على عرشه، فقد جاء الخبر بذلك

“Onun, Arşının (tahtının) üzerinde oturuyor olmasına gelince, haber bu doğrultuda gelmiştir.” Ardından da Abdullah bin Ahmed’in zikrettiği haberi nakletmiştir. (ed-Diya’uş Şarik, 314)

İşte bu ismi zikredilen kırk küsür alim, istivayı oturma olarak tefsir eden, Allahu Teala hakkında oturma sıfatını doğrudan isbat eden veya buna dair nakilleri kitaplarında itirazsız ve tevilsiz olarak zikreden seleften ve haleften bizim tesbit edebildiğimiz imamlardır. Belki daha geniş bir araştırmayla bu liste daha da çoğaltılabilir. Allahu Teala’ya oturma izafe etmenin teşbih, tecsim veya tekyif olduğunu iddia eden; hatta daha ileri giderek bunun küfür ve şirk olduğunu ileri süren herkes bu alimleri, bu alimlerin naklettiği hadisleri, bu hadislerin ravilerini, bu hadislerin geçtiği kitapları itham altına almış olmaktadır. Bunların iddiasına göre bu ümmetin kitapları teşbih, temsil ve şirk içeren rivayet ve görüşlerle dolup taşmaktadır! Bundan Allaha sığınırız, çünkü bu,nasslarda  dalalet üzere birleşmeyeceği ifade edilen bu ümmeti dalaletle itham etmektir. Zira görüldüğü üzere alimlerin bir kısmı Allahu Teala’nın Arşın ve Kürsi’nin üzerinde oturduğunu açıkça ifade etmiş, diğer kısmı ise –birilerine göre açık bir küfür ve sapıklık olan- bu kavli görüp okudukları halde bunu inkar etmemişlerdir. Nitekim seleften ve onların izinden giden Ehli sünnetten bu meseleyi zikreden veya zikretmeyen hiç kimsenin bunu inkar ettiğine dair bir şey bilinmemektedir. Bunu inkar edenler ancak sonraki dönemlerde ortaya çıkan yerilmiş kelam ehlinden olan veya onların etkisi altında kalmış olan bir takım zevattır. Bunlara bir de son dönemlerde sözde kelam ehlini ve sıfat inkarcılarını reddettiklerini ve de bu hususta selefe tabi olduklarını iddia eden birtakım kişiler de eklenmiştir. Bu nakledilenler ise bu kimselerin bu iddialarıyla beraber seleften nasıl da uzak olduklarını göstermektedir. Kaldı ki bu kimseler, yukarda çeşitli vesilelerle açıklandığı üzere bu iddialarına akli ve nakli bir delil de getirememekte ve de oturmanın neden mutlaka teşbih ifade etmesi gerektiğini çelişkiye düşmeden izah edememektedirler.

Buraya kadar naklettiklerimiz Allahu Teala’ya oturma nisbet etmenin caiz, hatta vacip olduğunu ortaya koymaktadır. Zira bu hususta bazen doğrudan delalet eden, bazen de Makam-ı Mahmud meselesinde olduğu gibi dolaylı olarak delalet eden sahih hadis ve eserler gelmiştir, selef imamları da bu rivayetleri kabulle karşılamış ve bunların gerektirdiği şekilde itikad etmişlerdir. Bu da bu husustaki icmayı ortaya koymaktadır. Bu konuyla alakalı hiçbir sahih nass olmadığı bile farzedilse bile yine de Allahu Teala’ya oturma nisbet etmenin bir mahzuru olmaz, çünkü bu istiva kelimesinin ihtiva ettiği manalar içerisindedir. Kur’an Arapların anlayacağı şekilde inmiştir ve Kur’an’ın tefsiri de Arap lugatine göre yapılır, Allahu teala’nın sıfatları da celaline layık bir şekilde zahiri manaları üzere anlaşılır. Buna göre culus veya kuud yani oturma Allahu Teala’nın müstakil bir sıfatı olmaktan ziyade istiva sıfatının içerisinde yer alan bir manadır. İstiva kelimesi Arapça’da bu manayı zaten içerdiğinden dolayı alimler, sözkonusu oturma meselesine gerekmedikçe fazla değinmemişlerdir. Zaten ilk dönemlerde Cehmiye ortaya çıkarak istivanın bütün manalarını reddetmişler ve istiva hakkında istila diye bir mana uydurarak onu akide edinmişlerdir. Eşari ve Maturidiler de bu hususta onlara tabi olmuştur. Mufavvida ise istiva’nın selef tarafından yapılan tefsirlerini ve istila şeklinde yorumlanmasını reddederek istivaya ve diğer sıfatlara mana verilmesini kabul etmezler. Bildiğimiz kadarıyla istivanın yükselme vs manalarını kabul ederek istikrar, yerleşme ve ona bağlı oturma manasını reddetmek çok sonraki dönemlerde ortaya çıkan bir eğilimdir. O yüzden mütekaddim alimlerin eserlerinde oturmayla alakalı müstakil bahislerin fazla yer almamasında şaşılacak bir şey yoktur. Yukarda da zikrettiğimiz gibi oturma, istivanın ihtiva ettiği bir manadır, istivanın kendisi değildir, bu da bu meselenin çok yaygınlaşmamasında etkili olmuş olabilir.

Oturmayla alakalı bütün haberlerin asılsız olduğu, istivaya böyle bir mana vermenin de lugavi açıdan mümkün olmadığı bir anlık farzedilse bile, burada söylenebilecek şey en fazla Allaha oturma nisbet etmenin bir hata olduğu şeklinde olur. Fakat bunun –farzı muhal- hata olması veya konuyla alakalı rivayetlerin zayıf olması bunun teşbih ve tecsim olmasını gerektirmez. Sıfatlarla alakalı bir rivayet sabit olmadığı zaman o rivayeti kabul eden herkesin Müşebbihe sayılması diye bir şey sözkonusu değildir, bu günümüzde birtakım okumuş cahillerin saplantısından ibarettir. Bunu diyen kimse teşbih ve temsilin ne demek olduğunu bilmeyen birisidir. Bir kimse ancak, Allahu Teala’ya noksanlık izafe eden bir sıfat izafe ettiği zaman Müşebbihe olur ki bu zaten küfürdür. Allah, bu ümmetin kitaplarını –velev ki zayıf senedle de olsa- küfürden muhafaza etmiştir. Küfür ve şirk içerikli hiçbir rivayet bu ümmetin kitaplarına girip, kabul görerek nesilden nesile muhafaza edilmez. Bu ümmetin divanlarında bir şekilde kendisine yer bulabilmiş hiçbir rivayetin teşbih ve tecsim içerdiği asla isbat edilemez. Şu halde Elbani ve benzerlerinin oturmayla ve saireyle alakalı hadisleri zayıf addederek bunların teşbih ve tecsime yol açtığı veyahut da Ehli sünnete Müşebbihe ithamı yapılmasına meydan verdiği gibi iddialarının bir dayanağı yoktur. Bu hususlara bir sonraki bölümde inşallah tekrar temas edilecektir.

Bundan sonra,  culus veya kuud yani oturma meselesi hakkında bazı muasırların lehte ve aleyhteki görüşlerini naklederek değerlendirmesini yapacağız inşallah.



Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1680
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Allahu Teala’ya Oturma nisbeti ve benzeri konularda muasırların görüşleri:

Bu bölümde inşallah bazı muasırların bu gibi konulardaki sözlerinin değerlendirmesini yapmaya çalışacağız. Bu konuya bilhassa selef itikadına nisbet edilen bazı kimselerin sözlerinin değerlendirmesiyle başlayacağız inşallah. Bu bölüme de ilk olarak asrın muhaddisi olarak takdim edilen, ancak asrın saptırıcı imamlarından biri olarak vasfedilmesi daha uygun olan Nasıruddin el-Elbani’nin bazı sözleriyle başlamak istiyorum. Çünkü günümüzde selef itikadının sulandırılması ve de Cehmiye ve Mutezile bidatlarının selefilik gibi lanse edilmesinde bu zatın büyük katkısı olduğunu düşünüyoruz. Bu şahıs, temel dini eğitimini Hanefi-Maturidi geleneğine göre yaptıktan sonra hadis ilimleriyle meşgul olmaya başlamış, bu arada maalesef Hicaz-Necd bölgesi haricinde  yaygın olan ve de selefiliği tasavvuf aleyhtarlığı ve mezhep karşıtlığı olarak algılayıp bundan ibaret sayan bir selefiliğe intisap etmiş, hadis sahasındaki faaliyetleri arttıkça Suudi Arabistan ve diğer ülkelerdeki şöhreti de o oranda artmış ve de gördüğümüz kadarıyla günümüzdeki selefi camianın çoğunluğunu çeşitli konularda etkilemeyi başarmıştır. Elbani’nin iman küfür meselelerindeki Cehmi fikirleri zaten ehli nezdinde malumdur, biz de daha önce bu hususa değinmiştik: http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=875.0 Elbani’nin Cehmi usulü sürdürdüğü diğer bir saha ise Esma ve Sıfat Tevhidi konusudur. Maalesef onun bu yönü, diğeri kadar bilinmemektedir. Bu da isim ve sıfat tevhidinin bilinmemesinden kaynaklansa gerektir! İman konularındaki Cehmiliği ise beşeri kanunlarla hükmeden yöneticilere Müslüman demesi gibi biraz siyasi içerikli konularla irtibatlı olması hasebiyle şöhret bulmuştur, kaç kişi onun ve benzerlerinin iman küfür meselelerindeki görüşlerinin vahametini hakkıyla idrak etmiştir Allah bilir!

Burada şunu da vurgulamak gerekir ki; bir kimsenin isim ve sıfatlardan bazılarını kabul etmesi, hatta muhaliflerle münazara etmesi, bu konuda kitaplar bastırması gibi şeyler o kişinin sıfatlar konusunda Cehmi tesirlerden tamamen kurtulduğu manasına gelmez. Tarihte selef itikadını müdafaa eden alimler arasında bile bundan tümüyle kurtulabilen alim sayısı azdır. Elbani ve mukallidlerinin de bu Cehmi tesirlerle yaptıkları işlerden birisi –yukarda da zikri geçtiği üzere- bilhassa Allahu Teala’ya oturma nisbet eden hadisleri inkar etmeleridir. Bu kimselerin tek yaptığı bu hadislerin sened yönünden sıhhatine dil uzatmaktan veya istivanın oturma olarak tefsirini ilmi bir hata olarak görmekten ibaret değildir. Bilakis bu kimseler, bunu bizzat teşbih ve tecsim olarak görmekte ve itikadi açıdan inkar etmektedirler. Elbani, bu husustaki kanaatlerini Zehebi’nin Uluvv kitabını ihtisar ettiği çalışmanın mukaddimesinde ortaya koymuştur. Bu kitabın mütercimi olan Necmi Sarı da istiva hakkındaki bir videosunda bu yönde konuşmuştur. Misal teşkil etmesi açısından Elbani’nin bu konu hakkındaki bir sözünü nakletmek istiyorum:


ومما يدل على ذلك أنه ثبت في " الصحاح " أن المقام المحمود هو الشفاعة العامة الخاصة بنبينا صلى الله عليه وسلم.ومن العجائب التي يقف العقل تجاهها حائرا أن يفتي بعض العلماء من المتقدمين بأثر مجاهد هذا كما ذكره الذهبي (ص 100 - 101 و117 - 118) عن غير واحد منهم، بل غلا بعض المحدثين فقال: لوأن حالفا حلف بالطلاق ثلاثا أن الله يقعد محمدا صلى الله عليه وسلم على العرش واستفتاني، لقلت له: صدقت وبررت!
قال الذهبي رحمه الله: " فأبصر - حفظك الله من الهوى - كيف آل الغلو بهذا المحدث إلى وجوب الأخذ بأثر منكر، واليوم فيردن الأحاديث الصريحة في العلو، بل يحاول بعض الطغام أن يرد قوله تعالى: (الرحمن على العرش استوى) ".
قلت: وإن مثل هذا الغلو لمما يحمل نفاة الصفات على التشبث بالاستمرار في نفيها، والطعن بأهل السنة المثبتين لها، ورميهم بالتشبيه والتجسيم، ودين الحق بين الغالي فيه والجافي عنه، فرحم الله امرءا آمن بما صح عن رسول الله
صلى الله عليه وسلم كهذا الحديث، فضلا عن مثل هذا الأثر!

"...Sahih hadis kitaplarında Makam-ı Mahmud'un, Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-'e âit umumî şefaat olduğunun sâbit oluşu buna delâlet etmektedir. İnsan aklının şaşkın kaldığı acaipliklerden birisi de, İmam Zehebî'nin birden fazla kişiden zikrettiği üzere, Mücâhid'in bu eseriyle bazı mütekaddim âlimlerin fetvâ vermeleridir.Hatta bazı muhaddisler daha da ileri giderek şöyle demiştir:

- Eğer yemîn eden bir kimse, Allah Teâlâ, Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'i Arş'ın üzerine oturtacağına üç talak üzerine yemîn etse ve bana bu yemînin doğru olup-olmadığının fetvâsını soracak olsa ona: Doğru söyledin ve yemîninde isâbet ettin, derim.

Zehebi (rh.a) diyor ki:

“Allah seni hevaya tabi olmaktan korusun, bu muhaddis nasıl da münker bir eseri kabul etmenin vacip  olduğunu ileri sürecek kadar aşırı gidebilmiştir bir bak! Bugün ise uluvv hakkındaki açık hadisleri reddetmektedirler, bilakis bazı cahiller Allahu Teala’nın ‘Rahman Arşa istiva etti’ kavlini reddedecek hale gelmiştir.” (el-Uluvv, sf 170-171)

(Elbani devamla diyor ki)

Şüphesiz ki bu gibi aşırılık, Allah Teâlâ'nın sıfatlarını inkâr edenlerin, inkâra devam etmelerine, sıfatları kabul eden Ehl-i sünnete karşı çıkıp onları karalamaya, onları teşbih ve tecsimle itham etmelerine sebep olmaktadır. Halbuki hak dîni, onda aşırı giden ile ona haksızlık eden arasındadır.

(Mücâhid'den gelen) bu esere değil de Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'den sahih olarak gelen hadislere îmân eden kimseye Allah Rahmet etsin! " ("Silsiletu'l-Ehâdîsi'd-Daife", no: 865)

Elbani, ardından Darakutni’nin yukarda naklettiğimiz şiirinin asılsız olduğunu isbatlamaya çalışmakta ve ondan sonra da oturmayla alakalı nakledilen hadislerin tenkidine girişmektedir. Bu konularda ve Zehebi’nin sözleri hakkında yukarda bilgi vermiştik. Görüldüğü üzere Elbani, Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Arşa oturtulması ve Allahu Teala’nın Arş’a oturması hakkındaki rivayetleri reddederken bunların sıhhat durumundan ziyade teşbih ve tecsim içerdiği iddiasına tutunmakta, hatta Ehli sünnet imamlarının bu tip rivayetleri naklederek sıfat inkarcılarına koz verdiğini ileri sürmektedir. Böylece, yukarda isimleri geçen onlarca imamı ve eserlerini teşbih ve temsil töhmeti altına almaktadır ki bu dil uzattığı imamların her biri Zehebi’nin tabiriyle hidayet kandilleri olan alimlerdir. Elbani kendi aklına şaşacağı yerde muhaddislerin kahir ekseriyetini teşkil eden bu büyük cemaate şaşırmayı tercih etmektedir!

Elbani, aynı yaklaşımı el-Uluvv Muhtasar’ının mukaddimesinde de sergilemeye devam etmektedir. Zehebi’nin Mücahid hadisiyle alakalı sıhhat bakımından yaptığı değerlendirmeleri sanki kendisi gibi bu haberi tümden inkar etmiş olarak değerlendirmekte, ardından Zehebi’nin aynı hadis hakkındaki tezkiye edici sözlerini okuyunca da yine hayrete düşmekte ve Zehebi’nin çelişkili konuştuğunu zannetmektedir! Halbuki önce kendine hayret etse ve Zehebi’nin sözlerini gerçekten doğru anlayıp anlamadığını sorgulasa daha ilim edebine uygun bir iş yapmış olurdu. Yine aynı yerde şöyle demektedir:

والمقصود من ذلك أن رواية الأحاديث الضعيفة من بعض المحدثين هو مما يعاب عليهم من قبل المخالفين لهم, وإن كان هؤلاء يفعلون ما هو أسوأ من ذلك كما أوضحه شيخ الإسلام في الكلام الذي أحلناك عليه آنفا .ومن أشهر من أخذ ذلك عليهم في هذا العصر ويتخذه حجة في تسخيفهم وتضليلهم الشيخ الكوثري المعروف بعدائه الشديد لأهل السنة والحديث ونبزه إياهم بلقب الحشوية والمجسمة, وهو في ذلك ظالم لهم مفتر ولكن -والحق يقال- قد يجد أحيانا في ما يرويه بعضهم من الأحاديث والآثار ما يدعم به فريته مثل الحديث المروي في تفسير قَوْلِهِ تَعَالَى: {عَسَى أَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا} قال: يجلسني على العرش.


" -Şeyhulislâm İbn-i Teymiyye'nin de belirtiği gibi, onlar bundan daha kötüsünü yapmalarına rağmen- Bazı muhaddislerin zayıf hadisleri rivâyet etmeleri, onlara karşı olan muhalifler tarafından ayıplanan ve tenkit edilen hususlardan birisi olmuştur.

Bu çağda onları tenkit eden, ayıplayan, bunu onların aptallığına ve dalâletine bir huccet olarak kullananların en tanınmışı, sünnet ve hadis ehline şiddetli düşmanlığıyla bilinen, onlara Haşeviyye ve Mücessime lakabını veren Zâhid el-Kevserî'dir. Hakikatte el-Kevserî bu konuda onlara zulmeden ve iftira eden durumundadır.

Fakat -hakkın söylenmesi gerekir- bazı muhaddislerin rivâyet ettikleri hadis ve eserlerde, bazen onun (el-Kevserî'nin) iftirâsını destekleyen şeyleri bulabilir.

Örneğin: Allah Teâlâ'nın:
 (عَسَى أَن يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا))
"Umulur ki Rabbin (kıyâmet günü insanlara şefaatçi olman için) seni Makam-ı Mahmud'a (övülen makama) ulaştırır. "
Kavli hakkında (Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in): "Allah Teâlâ beni Arş'ın üzerine oturtacaktır." Diye rivâyet olunan hadis gibi.”

Elbani, bunu dedikten sonra Mücahid haberinin zayıflığını isbat etmeye çalışmaktadır. ("el-Uluvv Muhtasarı", s: 14-20)

Elbani böylece İmam Ahmed ve ashabından başlayarak Mücahid hadisini kabul eden bütün imamları hadis ehline dil uzatan Kevseri ve benzerlerine malzeme vermekle itham etmektedir. Hatta Elbani’nin nezdinde Kevseri’nin bu zayıf olduğunu iddia ettiği hadisleri nakledenlere yaptığı ithamlarda haklı olması gerekir, işin aslında Kevseri selef imamlarına Haşeviyye ve Mücessime diyerek kendi batıl akidesi açısından daha tutarlı bir tavır sergilemiştir, Elbani gibi selef imamlarının akidesini teşbih olarak nitelendirip ondan sonra imamları savunmaya, kendisini onlardanmış gibi gösterrmeye kalkışmamıştır, dürüst  davranmıştır! Elbani’nin bu rivayetlere aynı Kevseri gibi itikadi açıdan hücum ettiği bellidir. Öyle olmasa bu rivayetleri nakletmenin Ehli sünnete teşbih ve tecsim ithamında bulunulmasına yol açtığını ileri sürmezdi. Böylece o, sözde muhalif olduğu Kevseri’yle aynı çizgide buluşmaktadır. Elbani, Allahu Teala’ya oturma izafesini reddederken bunun Kitap ve sünnette geçmediğini gerekçe göstermeye çalışmakta, lakin bu rivayetlerin seneden zayıf olmasından ziyade ihtiva ettiği manayı bizzat inkar etmeye çalıştığı gözden kaçmamaktadır.

Yine muasırlardan M. Salih el Müneccid, meşhur fetva sitesinde kendisine sorulan Makam-ı Mahmud’la alakalı soruya benzer şekilde cevap vererek Elbani’nin yukardaki sözlerini nakletmektedir. Müneccid,konu hakkındaki nakilleri de tek taraflı almakta ve de İbn Teymiye ve Zehebi’nin Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Arşa oturtulmasına dair merfu rivayetleri zayıfladıkları sözleri naklederek sanki Mücahid’den gelen haberi de reddediyorlarmış gibi izlenim vermektedir. Ebu Muaz Çubukabadi isimli şahıs da Müneccid’in bu fetvasını sitesinde onaylayarak nakletmektedir. Gördüğümüz kadarıyla dünyadaki ve Türkiye’deki selefi geçinen davetçilerin bir çoğu da bu konularda Elbani ve benzerlerinin yaklaşımını kabul etmekte ve selefe muhalefet ederek muasırlara tabi olmaktadırlar.

Halbuki muasırlardan biraz daha eski olanlar, bilhassa Suudi ulemasının böyle dış ülkelerdeki davetçilerden etkilenmeye başlamadığı dönemlerde yaşayanlar, bu konularda böyle düşünmemektedir. Mesela Abdurrahman es-Sa’di (v. 1376) Abdullah bin Ahmed’in “es-Sunne” adlı eserinde geçen oturmayla alakalı rivayetler hakkında şöyle demektedir:


فكذلك نثبت أنّه استوى على عرشه استواء يليق بجلاله سواء فُسِّر ذلك بالإرتفاع أو بعلوّه على عرشه ، أو بالإستقرار أو بالجلوس .فهذه التّفاسير واردة عن السلف ، فنُثْبِت لله على وجه لايماثله ولايشابهه فيها أحد ، ولامحذور في ذلك إذا قرنَّا بهذا الإثبات نفي مماثلة المخلوقات
“İşte bizler bu şekilde Onun Arş’ının üzerine celaline layık bir şekilde istiva ettiğini kabul ederiz. Bu, ister irtifa’ (yükselme) veyahut Arş’ın üzerine uluvvu olarak, isterse de istikrar (yerleşme) ve culus (oturma) olarak tefsir edilsin; bütün bu tefsirler seleften gelmiştir. Şu halde bunları Allah hakkında başka kimseye misil ve benzerlik arzetmeyecek şekilde kabul ederiz. Bu kabulün mahlukata benzerliği nefyettiğini ikrar ettiğimiz takdirde bunun bir sakıncası yoktur.” (el-Ecvibet’us Sa’diyye an’il Mesail’il Kuveytiyye, sf 146)

Sa’di böylece mahlukatın oturması ve yerleşmesi gibi değerlendirilmediği müddetçe Allahu Teala’ya bunları nisbet etmenin bir sakıncası olmadığını ifade etmektedir.

Yine Suudi ulemasından olan İsmail el-Ensari’nin (v. 1417) yukarda zikri geçen ve Allahu Teala’ya oturma nisbet edileceğini ifade eden Darakutni’nin beyitlerini kabul ettiğini ve bunlarla istidlal ettiğini öğrencisi Abdulaziz bin Faysal er-Racihi nakletmektedir. (Kam’ud Decacile,  sf 246) Bu Racihi, şu an Suud’un meşhur alimlerinden kabul edilen Racihi’den başka birisidir, daha genç yaşta olup ilim talebelerinden addedilmektedir.

Er-Racihi, başka bir kitabında şöyle demektedir:


قال خارجة: وهل يكون الاستواء إلا بجلوس" وهذا كلام صحيح لا غبار عليه نعم وهل يكون الاستواء إلا بجلوس وهذا من معاني الاستواء فإن الاستواء في اللغة له عدة معان ويعرف كل معنى بحسب اللفظ والسياق ومن سياق الآية عرفنا أن المقصود بقوله( تعالى الرحمن على العرش استوى)أي على العرش علا وجلس ولكن على ما يليق بجلاله جل وعلا ولا نكيف ذل ولا نؤوله ولا نعطله ولا نمثله وهذا معنى قول الامام مالك رحمه الله((الاستواء معلوم)أي نعرفه من لغتنا وهو العلو والارتفاع والجلوس والاستقرار)"
“Harice şöyle demiştir: ‘Oturma olmaksızın istiva olur mu hiç?’ Bu, üzerinde herhangi bir toz (kapalılık) olmayan doğru bir sözdür. Evet, oturma olmaksızın istiva olur mu? Bu, istivanın manalarından birisidir. Zira, istiva’nın lugatte çeşitli anlamları vardır ve her bir anlam lafızdan ve siyaktan anlaşılır. (İstiva hakkındaki) ayetin siyakından ise ‘Rahman Arşa istiva etti’ kavlindeki maksadın ‘yükseldi ve oturdu’ demek olduğunu anlarız. Lakin, bu Şanı Yüce Allah’ın şanına layık bir şekildedir. Bunu keyfiyetlendirmeyeceğimiz gibi tevil, tatil ve temsil de etmeyiz. İşte bu, İmam Malik’in ‘İstiva ma’lumdur’ kavlinin manasıdır. Yani biz onu dilimizde bilmekteyiz ki o yücelik, yükselmek, oturmak ve yerleşmek demektir.” (Kudumu Ketaib’il Cihad, sf 101)

Görüldüğü üzere Racihi, oturma meselesini açık bir şekilde ikrar etmektedir. İşin ilginç yanı bugün selefi geçinen çevrenin en çok itimad ettiği kişi olan Salih bin Fevzan, bu kitaba takriz yazmış ve haber-i vahidin akidede delil olduğunu isbatlamak amacıyla telif edilen bu kitabı kuvvetli bir reddiye olarak gördüğünü ifade etmiştir. Necmi Sarı ise istiva hakkındaki konuşmasında Şeyh Fevzan bu bölümleri görmemiş olabilir vs diyerek Şeyhi hakkında hüsn-ü zan (!) etmeye çalışmaktadır. Salih bin Fevzan, böyle önüne gelen her kitaba okumadan, hatır gönül için takriz yazan biriyse o zaman nerde kaldı onun hakkında iddia ettiğiniz şeyhliği, allameliği? Salih bin Fevzan’ın çeşitli akidevi konulardaki çelişkileri, zikzakları, birbirini nakzeden sözleri vs ehli nezdinde malumdur. Lakin o, Racihi’nin Allahu Teala’ya oturma nisbet eden sözlerini gördüğü halde tasdik ettiyse şu halde size göre Salih bin Fevzan Müşebbihe’dir, yok buraları okumadığı halde okumadığı bir kitabı tavsiye ediyor ve avamı yanlış yönlendiriyorsa o zaman ilmi ehliyeti ve güvenirliği tartışmaya açılır. Yani size göre herhalükarda bu mesele Salih bin Fevzan’ın sizin nezdinizdeki alimlik vasfını zedeler.

Necmi Sarı, sözkonusu konuşmasında açık bir biçimde Allahu Teala’ya oturma nisbet etmenin teşbih olduğunu söylüyor. Biz de buradan Necmi Sarı’ya soruyoruz: Bu sözünün delili nedir? Neden inmek, çıkmak, yükselmek teşbih olmuyor da oturmak teşbih oluyor? Aradaki fark nedir? Bu sıfatların hepsini birden reddeden Cehmiler sizin gibilerden daha tutarlı değil midir? Ayrıca seleften bunu söyleyen kim vardır, hangi selef alimi ve selefin yolundan giden hangi alim Allaha oturma nisbet etmek teşbihtir, küfürdür ve saire demiştir? Bilakis yukarda biz bunu kabul eden onlarca alimin ismini zikrettik, size göre bütün bu alimler sapık Mücessime midir? Bütün bunları Necmi Sarı’ya ve onun şahsında selefi olduğunu iddia eden ve etmeyenlerden Allahu teala’ya oturma nisbet etmeyi teşbih, tecsim yani küfür ve şirk addeden herkese soruyoruz. Gerçi bu zihniyette olanlara seleften ve hadis imamlarından nakil getirilse bile ne değişir, onu da bilmiyoruz. Çünkü Necmi Sarı, sadece Racihi gibi muasırlara değil, muhaddis imamlardan Osman bin Said ed-Darimi’ye bile bu hususta tan etmektedir ki onun mezhebine göre sadece ona değil, yukarda isimleri geçen bütün imamlara tan etmesi gerekir. Üstelik bu sadece alim hata etmiştir, denilip geçilecek bir mesele değildir. Zira Allah Subhanehu’ya oturma nisbet etmek teşbihse bu küfrü gerektiren bir itikad olmaktadır, çünkü Allah’ı mahlukata benzetmek küfürdür. Bu adamlar cehaleti özür görseler veya bunu hafi meseleler arasında değerlendirseler dahi en iyi ihtimalle yukarda ismi geçen kırk küsur alim itikadlarında küfre yakın bidatleri barındıran kimseler olmaktadır. İsteyenler o listeye tekrar baksınlar, bu imamlar da Müşebbihe ise eğer, bu din kimden öğrenilecektir ve geriye kim kalmaktadır bilmiyoruz? Herhalde tekrar eskisi gibi Maturidi’den, Razi’den ve Gazali’den öğrenmeye kaldıkları yerden devam edebilirler! Biz oturma sıfatını kabul eden alimlerin isimlerini, insanları korkutmak için, demagoji olsun diye zikretmiyoruz. Muhaliflerin çelişkisini beyan etmek ve savundukları şeyin, nasıl da ümmeti, bilhassa da bu ümmetin selefini tekfir etmeye varan, Rasul (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ve ashabının ilmini –ki bu dinin kendisidir- nakleden insanları zan altında bırakan bir şey olduğunu vurgulamak için zikrediyoruz. Yoksa usul bakımından bu kimseler Allaha oturma nisbet etmenin küfür veya sapıklık olduğunu asla tutarlı bir şekilde izah edemezler, buna şer’i bir delil de getiremezler. Bu kimselerin, bu konuda sadece bin senedir sıfat inkarcısı Cehmiye ve Muattıla akidesiyle yoğrulmuş olan bu toplumdan devraldıkları önyargılardan başka bir dayanakları da yoktur. Allah, Arşın üzerinde oturuyor dediğinizde haşa, tevbe estağfirullah diyen alim cahil, selefi gayrı selefi herkese bu tavrının açıklamasını, dayanağını sorduğunuzda göreceksiniz ki size hiçbir usule ve nassa dayanmayan birtakım tekerlemelerden başka bir cevap veremeyecektir.

İşte bundan dolayı Necmi Sarı da, sözkonusu konuşmada oturma sıfatını kabul etmek, teşbihtir iddiasına delil getirmediği, hatta kendisinde ve toplumda var olan akide edinilmiş önyargılardan dolayı delil getirmeye bile çalışmadığı gibi; selef ve haleften hiçbir muteber alimden de dayanak getirememekte ve ancak muasırların kelamlarını nakledebilmektedir. Nakil yaptığı muasırlardan Elbani’nin ne olduğu zaten bellidir, onunla alakalı yukarda tafsilatlı bilgi verdik. Bu konuda, İbn Useymin, Bin Baz, İbn Cibrin ve Salih bin Fevzan gibi bazı Suudlulardan nakilde bulunmaktadır ki bu naklettiklerinin hiç birinde kendisinin veya üstadı Elbani’nin yaptığı gibi Allahu Teala’ya oturma izafe etmek teşbih ve tecsimdir anlamına gelecek bir söz yoktur. İbn Useymin’in kelamlarına birazdan değineceğiz inşallah, diğerleri ise M. Ali Sabuni ve benzerlerinin Ehli sünnete iftira ettiği “Allah, bizden birinin divanda oturduğu gibi Arşın üzerinde oturuyor” sözünü reddetmektedirler, hatta bunun küfür olduğunu söylemektedirler ki bu doğrudur. Her kim Allah bizim gibi oturur, iner, çıkar der ve Allahın sıfatlarını kulların sıfatlarına benzetirse kafir olur, bu ise teşbih ve temsil yapmaksızın sözkonusu sıfatları Allah’a layık bir şekilde izafe etmenin küfür olmasını gerektirmez. Sözü geçen zatların kelamında var olan şey en fazla, istivanın selef tarafından yapılan tefsirleri arasında oturmanın olmadığını söylemeleri ve istivanın İbn Kayyım’ın bahsettiği dört şekilde tefsir edildiğini söylemekten ibarettir. Bu ise tahkik edilmeden söylenmiş bir sözdür, bu konuda daha önce ayrıntılı bilgi verildiği için geçiyorum. Herhalükarda Necmi Sarı’nın kendisinden nakilde bulunduğu muasırların sözlerinde oturma sıfatı vermeyi teşbih olarak nitelendirdiklerine dair bir şey yoktur. Ben, şu dönemde dahi Suudi Arabistan’da aklı başında, belli bir seviyeye gelmiş, belli metinleri okumuş hiç kimsenin kolay kolay bunu söyleyeceğini zannetmiyorum. Söyleyen varsa da ancak memleketin dışındaki bazı kimselerden etkilenerek söyler. Şu anki Suudi ulemasının bu hususta hakka açıkça hücum etmemekle beraber hakla batıl arasında şeyler gevelemesi ise yukarda bahsettiğimiz gibi yine dış etkilerle olan bir şey olabilir. Çünkü son asırda, bilhassa da 70’li yıllardan itibaren izlenen dışa açılma politikası ile birlikte Suudi ulemasının diğer ülkelerden gelen ilim adamı ve davetçilerle etkileşimi artmıştır, böylece tekfir meselesinde, iman küfür meselelerinde ve diğer meselelerde olduğu gibi sıfatlar konusunda da selefe muhalif, Necd davetine muhalif fikirlere raslanmaya başlanmıştır. Bunun da onlardan birisi olduğunu düşünüyoruz.

İbn Useymin’in sözlerine gelince, o bu hususta kendisine sorulan bir soruya cevaben şöyle demektedir:


السؤال
 عثمان الدارمي في رده على بشر المريسي أورد أن الاستواء يأتي بمعنى الجلوس، ما رأي فضيلتكم؟
الجواب
 الاستواء على الشيء في اللغة العربية يأتي بمعنى الجلوس، قال الله تعالى: {وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْفُلْكِ وَالْأَنْعَامِ مَا تَرْكَبُونَ * لِتَسْتَوُوا عَلَى ظُهُورِهِ} [الزخرف:12-13] ، والإنسان على ظهر الدابة جالس أم واقف؟ هو جالس، لكن هل يصح أن نعديه إلى استواء الله على العرش؟ هذا محل نظر، فإن ثبت عن السلف أنهم فسروا ذلك بالجلوس فهم أعلم منا بهذا، وإلا ففيه نظر، وإلا نقول: كيفية الاستواء مجهول، ومن جملة الجهل ألا ندري أهو جالس أو غير جالس، ولكن نقول: معنى الاستواء العلو، هذا أمر لا شك فيه، استوى على العرش يعني: علا علواً خاصاً غير العلو العام الذي على جميع المخلوقات.


“Sual: Osman ed-Darimi, Bişr el Merisi’ye reddiyesinde istiva’nın culus yani oturma manasına geldiğini söylüyor, sizin bu husustaki görüşünüz nedir?

Cevab: Bir şey üzerine istiva etmek, Arap dilinde oturma manasına gelir. Allahu Teala şöyle buyurmaktadır: ‘O, gemilerden ve hayvanlardan kendisine bineceğiniz şeyler var etti. Ta ki onların üstüne istiva edesiniz/binesiniz…’ (Zuhruf: 12-13) İnsan, hayvanın sırtında oturur mu ayakta mı durur? Oturur. Lakin bunu Allah’ın Arşa istivasına da tatbik etmemiz doğru olur mu? İşte burada düşünmek gerekir. Eğer seleften bunu oturmak olarak tefsir ettikleri sabit olduysa neticede onlar bu meseleyi bizden daha iyi bilmektedirler. Yok sabit olmadıysa işte orada durmak gerekir. Eğer böyleyse (yani oturma lafzı seleften sabit olmadıysa) deriz ki: İstiva’nın keyfiyeti meçhuldür. Meçhul olan hususlar arasında şu da vardır: biz onun oturduğunu mu oturmadığını bilmemekteyiz. Lakin şunu deriz: İstiva’nın manası uluvv yani yüceliktir. Bu, kendisinde şüphe olmayan bir husustur. O Arşa istiva etmiş yani diğer mahlukatta yaygın olan yükseliş gibi olmayan hususi bir yükselişle yükselmiştir.”

İbn Useymin’in bu sözü, onun bazı ders ve fetvalarını içeren Lika’ul Bab’il Meftuh adlı seride yer almaktadır. Dikkat edilirse oturmayı, Elbani ve mukallidlerinin yaptığı gibi kökten reddetmemekte ve bunun kabulünü seleften sabit olup olmamasına bağlamaktadır. Bunun teşbih ve tecsim olduğunu da söylememektedir. Yani seleften oturmaya dair sahih bir nakil gelirse bunu kabul edecek, gelmediği takdirde –ona göre- oturma istivanın keyfiyetine dahil olduğu için bu hususta tevakkuf edecektir. Bu yaklaşım tarzı kuşkusuz problemlidir ve seleften meseleye bu şekilde yaklaşan kimse bilinmemektedir. Zira yukarda nakledildiği üzere oturmaya dair hadisler ve sahabeden sözler varid olmuştur. Bunların bir an için sabit olmadığı dahi farzedilse yukarda isimleri geçen selefin son dönemlerinde yaşamış bir çok alimin oturmayı kabul ettiği kesin olarak sabit olmuştur. Şimdi bütün bu alimler, keyfiyet hakkında mı görüş beyan etmişlerdir? Kaldı ki sıfatların keyfiyetinin meçhul olması genel bir kaidedir ve keyfiyet, hiçbir zaman insanlara açıklanmayacak olan bir şeydir. Allahu Teala’nın istivasının veya başka herhangi bir sıfatının keyfiyetinin açıklandığı herhangi bir nass sözkonusu değildir. Zaten keyfiyet, insan aklının kaldırabileceği bir şey de değildir. Şu halde oturmayı istivanın keyfiyeti olarak kabul edip, ardından keyfiyetin insanlara açıklanmasının mümkün olduğunu vehmettirecek tarzda konuşarak eğer istivanın keyfiyeti bize açıklanırsa, istivanın keyfiyetine dair seleften bir nakil gelirse bunu kabul ederiz, gelmezse kabul etmeyiz manasında sözler sarfetmek son derece batıl bir sözdür. Ayrıca, istiva’nın lugat manaları arasında yer alan oturmayı keyfiyet kapsamına sokmanın delili nedir? Neden istiva’nın diğer manaları olan yükselmek, çıkmak gibi şeyler keyfiyet olmuyor da oturma keyfiyet oluyor, aradaki fark nedir? Seleften yükselmeye dair nakiller gelmese bunları da mı keyfiyet babından kabul edecektik? Kuran ve sünnette geçen herhangi bir sıfatın manası hakkında seleften nakil gelmediği takdirde sözkonusu sıfatın manası hakkında sükut mu edeceğiz yoksa bu sıfatı, tıpkı diğer nasslarda olduğu gibi Arap diline göre mi açıklayacağız? Elbette ki Arap diline göre açıklayacağız, aksi takdirde bunun tefviz ehlinin yaklaşımından fazla bir farkı kalmaz. İmam Malik’in ve diğerlerinin ‘istiva malumdur’ diyerek istivanın Arap dilindeki anlamlarına işaret etmeleri, istivanın Arap dilindeki bütün manalarının –dil kaidelerine ve lafzın siyakına uygun olarak- Allahu Teala hakkında kullanılmasının caiz olduğuna işaret etmektedir. Oturma ve yerleşmenin istivanın manalarından olduğu bilindiği halde ne İmam Malik’in ne de başka herhangi bir selef aliminin bu manaları istisna etmemeleri yani istivanın lugatteki bütün manalarını kullanabilirsiniz, ancak oturmayı kullanamazsınız dememeleri oturmanın da Allahu teala’nın istivasını anlatırken kullanılabileceğini göstermektedir. Esas itibariyle bu, bütün sıfat nasslarında ve diğer nasslarda geçerli olan genel bir kaidedir. Kur’an Arap dilinde geldiğine göre –aleyhinde delil olanlar hariç- Arap dilinde caiz olan her mana ile Kuran tefsir edilebilir. Bunun aksini iddia edenin delil getirmesi gerekir. Yani işin aslında istiva oturma olarak tefsir edilir diyenlerin değil, böyle tefsir edilmez diyenlerin delil getirmesi gerekmektedir. Ancak bu husustaki yaygın cehaletten dolayı biz delil getirmek durumunda kalmışızdır, yoksa buna ihtiyaç yoktur.

İbn Useymin başka bir yerde şöyle demektedir:


وأما قول فضيلتكم: "إن بإمكان مالك أن يقول: الاستواء هو الجلوس" فلا أظن ذلك
بإمكانه لأن تفسير الاستواء بالجلوس لم يثبت عن السلف فيما أعلم
“Sizin şu sözünüze gelince: ‘Malik’in istiva oturmaktır demiş olması da imkan dahilindedir’ Bunun imkan dahilinde olduğunu zannetmiyorum, zira istivanın oturma olarak tefsir edilmesi bildiğim kadarıyla seleften sabit olmamıştır.” (Mecmuu Fetava ve Resail’il Useymin, 1/241)

Sanırım, bununla ilgili haberlerin sened yönünden sübut bulmadığını kasdetmiştir. Lakin, bir an için İbn Abbas, İbn Mesud, Hasen Basri ve İkrime’den gelen istivayı oturma olarak tefsir ettiklerine dair haberlerin sabit olmadığı farzedilse bile A’meş, Veki’, Süfyan, Harice bin Mus’ab, Ahmed bin Hanbel, Abdulvehhab el Verrak gibi selefin son dönemlerine yetişmiş imamların Allahu teala’ya oturma nisbet etmeyi kabul etmeleri, bunun seleften bir aslı olduğuna işaret etmektedir. Bu olmasa bile dediğimiz gibi Arapça’da istivanın oturma anlamını ihtiva etmesi dahi bu hususta tek başına yeterli bir delildir. İbn Useymin, bu şekilde kendi hocası olan Sa’diye de muhalefet etmektedir. Sa’di’nin istiva’nın oturma olarak tefsir edilmesini kabul eden sözleri yukarda geçmişti.

Bu meyanda muasırlardan sözlerini nakledeceğimiz son kişi, yine Suudi Arabistan’daki ilim talebelerinden Nasır bin Fehd’dir. Bu zat, daha çok cihadi akım içerisinde yer almaktadır ve el-Kaide ve Taliban’a destek mahiyetinde kitaplar yazdığından dolayı hapse atılmıştır. Şatibi’nin kitaplarındaki bazı akidevi hataları ele aldığı “el-İ’lam bi Muhalefat’il Mufavakat ve’l İ’tisam” adlı eserinde Şatibi’nin şu sözünü zikretmektedir:

بِدْعَةُ (الظَّاهِرِيَّةِ) ، فَإِنَّهَا تَجَارَتْ بِقَوْمٍ حَتَّى قَالُوا عِنْدَ ذِكْرِ قَوْلِهِ تَعَالَى: {عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى}  قاعد، قَاعِدٌ (قَاعِدٌ) ، وَأَعْلَنُوا بِذَلِكَ وَتَقَاتَلُوا عَلَيْهِ، وَلَمْ (تبلغ) بِقَوْمٍ آخَرِينَ ذَلِكَ الْمِقْدَارَ، كَدَاوُدَ بْنِ عَلِيٍّ في الفروع وأشباهه

“Zahirilik bidatı ki bu, bir toplulukta tesirini göstermiş, öyle ki onlar ‘Rahman Arşa istiva etti’ ayeti zikredildiğinde kaidun, kaidun yani oturuyor, oturuyor demişler ve bunu açıkça ilan etmişler, bu yolda savaşmışlardır. Diğer bir toplulukta ise bu (yani zahirilik) bu raddeye varmamıştır. Furu meselelerde (bu yolu takip eden) Davud bin Ali ve benzerleri gibi.” (el-İtisam, 3/230)

Dikkat edilirse Şatibi’nin –Allah affetsin- kasdettiği Zahirilik, şu bilinen meşhur fıkıh ekolü değildir. Zira bu ekolün banisi olan Davud ez-Zahiri’yi bundan ayrı tutmuştur. Davud, İbn Hazm ve diğer Zahiriler fıkıhta Zahiri olsalar da akidede tam tersi tevilci zihniyete sahiptirler. O, bununla Hanbelileri ve sıfatları zahirleri üzere kabul eden Ehli sünneti kasdetmektedir. Nitekim bu yerin az öncesinde (3/228) Ebubekr ibn’ul Arabi’den bu topluluğun Hanbeliler olduğunu nakletmiştir. İbn Arabi’nin zikrettiğine göre Kuşeyri ile Hanbeliler arasında istiva’nın tefsiri sadedinde mezkur tartışma meydana gelmiş hatta olayın neticesinde ölenler olmuştur. Şatibi’nin sıfat nasslarını zahirleri üzere kabul etmeyi –tahkir babından- Zahirilik olarak nitelendirmesi ise son derece vahim bir hatadır ve de böyle yapan bütün selefi ve Ehli sünneti itham etmektir. Evet, bu anlamda Zahiri olmak vaciptir ve bunun zıddı da nasslara birbirinden fasit Batıni teviller getirmektir ki Şatibi’nin de mensup olduğu Eşariyye vb kelam okulları sıfatlar konusunda bunu yapmışlar ve de aynı usulü dinin daha açık meselelerinde uygulayan mülhid Batini ekollerine zemin hazırlamışlardır; siz sıfatları tevil ettiniz, biz ise namazı, orucu, cenneti, cehennemi tevil ettik diyen Batini kafirlerine de sadra şifa olacak bir cevap verememişlerdir. Çünkü Kur’an’ın zahirinin batıl olduğu fikrini ortaya atarak bu kapıyı açan onlardır. Konumuz bu olmadığı için geçiyoruz.

Nasır bin Fehd, Şatibi’nin bu sözlerine işaret ettikten sonra bizim yukarda yeterince zikrettiğimiz oturmayla alakalı hadis ve eserleri nakletmekte ve ardından şöyle demektedir:


فالحاصل أن صفة القعود والجلوس كان السلف يذكرونها ولا ينكرونها لأن هذا سبيل الصفات كلها فإنها تثبت على ما يليق بالله سبحانه وتعالى


“Hasılı, (oturma manasındaki) kuud ve culus sıfatını selef zikrederdi ve inkar etmezdi. Zira bütün sıfatlar hususunda takip edilen yol budur, bunlar Allah (subhanehu ve teala)’ya layık olan şekilde isbat edilirler.”

İşte bu da bazıları nezdinde cihad alimlerinden kabul edilen birisinin konuyla alakalı sözleridir. Selef itikadına nisbet edilen birtakım muasırların meseleyle alakalı görüşleri özetle bu şekildedir. Tekrar belirtelim ki burada ismi geçen muasırların her biri dinin aslıyla alakalı muhtelif problemleri olan kişilerdir. Bizim amacımız sadece bu kişilerin sözkonusu mesele yani Allahu Teala’ya oturma nisbet edilip edilmeyeceği hakkındaki görüşlerini ve de bu husustaki muasır tartışmaları zikretmek ve de bu vesileyle içinde yaşadığımız asırda bu konularda söylenmiş bazı batılları da deşifre etmektri. Kanaatimizce muasırların tekfir meselesinde ve diğer itikadi meselelerde hakkı ortaya koyamamalarının sebebi ne ise bu meselede yalpa yapmalarının sebebi de aynı şeydir. O da öncelikle vahye teslim olmamak, sonra da hakkı açıklamaktan çekinmek ve kınayıcıların kınamasından korkmaktır. Bu mesele bir kez daha göstermektedir ki sadece tevhidin asıllarına dair meselelerde değil, onun aşağısındaki bu tip meselelerde de muasırların görüşleri okunurken son derece dikkatli olunmalı ve de ilmi hiçbir meselede bu kimselerin oluşturduğu atmosferin etkisinde kalınmamalı, en basit gibi görünen meseleler dahi selefin fehmine arzedilmelidir. Vallahu a’lem.

Bundan sonra inşallah, Allahu Teala’ya oturma nisbet etmenin küfür olduğuna dair iddiaları ve bilhassa da buna dayanak yapılan mümaset/temas meselesini, Allahu Teala’ya temas nisbet etmenin caiz olup olmadığı gibi meseleleri zikrederek bu oturma meselesini toparlayacağız.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1680
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Allah Subhanehu’ya oturma izafe etmenin küfür olduğuna dair bazı iddiaların müzakeresi:

Buraya kadarki nakillerden anlaşılacağı üzere selef-i salihin ve başta hadis imamları olmak üzere sonraki Ehli sünnet alimleri Allahu Teala’ya oturma izafe etmişler, bu yöndeki hadis ve eserleri nakletmişler, bu meseleyi asla inkar etmemişler ve de hiç biri bunun teşbih ve tecsim olduğunu da söylememişlerdir. Lakin faziletli nesillerden sonra ortaya çıkan Cehmiye gibi bidat fırkaları Arşa istiva başta olmak üzere Allah’ın sıfatlarını birer birer tatil ve inkar etmeye başlamış ve de bu Muattıla zihniyeti gittikçe yaygınlaşmış, nihayet Ehli sünnete nisbet edilen zümreler arasında da Cehmiye ve Mutezile’nin açtığı bu çığırdan etkilenenler ortaya çıkmıştır. Öyle ki belli bir dönemden sonra iş tamamen tersine dönmüş, geçmişte Allahu Teala’nın Arşın üzerinde olduğunu reddedenler küfür ve sapıklıkla suçlanırken; artık Allahu Teala’nın Arşa hakiki anlamda istivasını kabul edenler tekfir ve tadlil edilir hale gelmiştir. Misal olarak Ebu Hanife (rh.a)’a nisbet edilen kitaplarda Allahu Teala’nın göklerin üzerinde olduğunu inkar edenlerin kafir olacağından bahsedilirken, müteahhir Hanefi kitaplarında artık “Allah semadadır, göktedir, yukardadır” gibi sözler elfaz-ı küfür arasında değerlendirilmeye başlanmıştır! Dileyenler Fetavay-ı Hindiyye ve diğer Hanefi fıkıh kitaplarının mürted bablarına müracaat edip bunları gözleriyle görebilirler. İşte bütün bunlar selef menhecinden uzaklaşmanın ve onun yerine kelamcıların koyduğu uydurma esasları akide edinmenin bir neticesidir. İşte aynı babtan olmak üzere bazı müteahhir kitaplarda Allahu Teala’ya oturma nisbet edilemeyeceği, hatta bunun küfür olduğuna dair şeyler okumaktayız. Tarih içerisindeki bu bozulmayı, selef akidesinden inhirafı fıkheden birisi bu tür şeylere şaşırmaması ve aldanmaması gerektiği gibi, selefin yolunu terk ederek ne kadar büyük olursa olsunlar müteahhir alimlerin selefe muhalif olarak sarfettikleri sözlere tabi olmaması gerekir. Aksi takdirde Fırka-i Naciye hadisinde haber verilen ateş ehli arasına katılır. Zira 73 fırka hadisi olarak bilinen sözkonusu meşhur hadiste Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisinin ve ashabının yoluna muhalefet eden bütün fırkaların ateş ehlinden olacağını beyan buyurmuştur.

İşte müteahhirun ulemasının selefe muhalif olarak, hatta onlara –kasıtlı veya kasıtsız biçimde- iftira ederek ihdas ettikleri fetvalardan bir tanesi de “Allah Arşın üzerinde oturuyor” sözünün küfür olduğunu iddia etmeleridir. Şafiilerin önde gelenlerinden, “Merveruzi” lakaplı Kadı Hüseyn (v. 462) bu hususta şöyle demektedir:


فأما أهل المذاهب المختلفة والمخالفون في الأصول ينظر فيه إن كنا نكفره باعتقاده لا تصح الصلاة خلفه، ومذهب أكثر الفقهاء ألا يكفر.
اختلف أهل القبلة إلا ما نص عليه الشافعي رحمه الله، وهم الذين ينفون علم الله تعالى بالمعدومات ويقولون: لم يعلم الله الأشياء حتى كانت، وهذا خلاف قوله تعالى (ولو ردوا لعادوا لما نهوا عنه)، فيكفر بهذه المخالفة، وكذا من قال بخلق القرآن، أو لم يؤمن بالقدر أو اعتقد ان الله تعالى جالس على العرش، فإنه يحكم بكفره، ولا تصح الصلاة خلف هؤلاء.

“Usuli meselelerde muhalefet eden muhtelif mezhep mensuplarına bakılır: Eğer bunlar, itikadından dolayı tekfir ettiğimiz kimselerse bunların arkasında namaz sahih olmaz. Fakihlerin ekserisi ise bunların (bidat ehlinin) kafir olmayacağı kanaatindedir. Kıble ehli hakkında ihtilaf edilmiştir. Ancak Şafii (ra)’ın açık hükme bağladıkları hariç ki bunlar da; Allahu Teala’nın ma’dumat yani henüz olmamış şeyler hakkındaki ilmini inkar edip Allahu Teala bir şey var olana kadar onu bilmez diyenlerdir ki bu, Allahu Teala’nın şu kavline muhaliftir: ‘Onlar geri döndürülseler, nehyedildikleri şeylere tekrar dönerlerdi’ (Enam: 28) İşte bu kimse bu muhalefetinden dolayı kafir olur. Kur’an’ın yaratılmış olduğunu söyleyen, kadere iman etmeyen veyahut da Allahu Teala’nın Arşın üzerinde oturduğuna inanan kimsenin de aynı şekilde küfrüne hükmedilir. İşte böylelerinin arkasında kılınan namaz sahih olmaz.” (et-Ta’lika ala Muhtasar’il Muzeni, sf 1031)

İbn Rifaa (v. 710) ise Kadı Huseyn’den naklen aynı şeyleri tekrar etmekte ve şöyle demektedir:


قال: ولا تجوز الصلاة خلف كافر؛ لأنه لا صلاة له؛ فكيف يقتدى به، وهذا ينظم من كفره مجمعٌ عليه، ومن كفرناه من أهل القبلة: كالقائلين بخلق القرآن، وبأنه لا يعلم المعدومات قبل وجودها، ومن لا يؤمن بالقدر، وكذا من يعتقد أن الله جالس على العرش؛ كما حكاه القاضي الحسين هنا عن نص الشافعي

“Dedi ki: Kafirin arkasında namaz kılmak sahih olmaz. Çünkü onun namazı olmadığı halde ona nasıl uyulacak? Tabi bu küfründe icma edilmiş olanlara ve ehli kıbleden tekfir ettiklerimize uygun bir fetvadır. Kur’an mahluktur diyenler, Allah’ın şu an var olmayan şeyleri ortaya çıkmasından önce bilmeyeceğini söyleyenler, kadere inanmayanlar ve yine Allahu Teala’nın Arşın üzerinde oturduğuna inananlar gibi. Nitekim bunu Kadı Huseyn İmam Şafii’nin nassından, (kesin kanaatinden) hikaye etmiştir.” (Kifayet’un Nebih fi Şerh’it Tenbih, 4/24)

Şimdi bu zikredilen fetvalarda sözkonusu görüş yani Allah, Arşın üzerinde oturuyor diyen kafirdir görüşü Şafii (ra)’a atfedilse de bunun Şafii’ye ulaşan bir senedi mevcut değildir ve Şafii’nin kitaplarında böyle bir şey geçmemektedir. Kadı Huseyn isimli zat, bunu Şafii’nin konuyla alakalı görüşlerinden hikaye etmektedir. Bu, en iyi ihtimalle Şafii’nin bidat ehlinin tekfiriyle alakalı birtakım sözlerinden çıkartılmış bir yorumdur. Lakin ben, Şafii’den nakledilen sözler arasında bu kavli zaten bulamadığım gibi, bu kavle benzer olup belki şu sözü yorumlamışlardır veya yanlış anlamışlardır diyebileceğim bir şeye de raslayamadım, o yüzden bu görüşü Şafii’nin hangi kavlinden nasıl istinbat etmişlerdir, bunun tesbitinden acizim. Herhalükarda Şafii (ra) böyle bir sözden beridir ve bu, tamamen Eşari kelamcıların usulüne göre söylenmiş bir sözdür. Yalnız, Şafii’den nakledilenler arasında “Mücessime kafirdir” manasında bir söz bulunmaktadır. Bunu, Suyuti, el-Eşbah ve’n Nezair adlı eserinde (sf 488) şu şekilde nakletmektedir:


قَالَ الشَّافِعِيُّ: لَا يُكَفَّرُ أَحَدٌ مِنْ أَهْلِ الْقِبْلَةِ، وَاسْتُثْنِيَ مِنْ ذَلِكَ: الْمُجَسِّمُ، وَمُنْكِرُ عِلْمِ الْجُزْئِيَّاتِ


“Şafii dedi ki: ‘Kıble ehlinden kimse tekfir edilemez.’ Bundan Mücessim yani Allah’ı cisimleştiren kimseyi ve cüziyatın ilmini (Allah’ın bildiğini) inkar edeni istisna etmiştir.“

Bu sözün Şafii’ye ulaşan bir senedi yoktur. Bunun -eğer bütün Mücessime'nin mutlak olarak tekfiri kasdediliyorsa- Şafii’ye ait bir görüş olduğunu da zannetmiyorum. Zira, Şafii’den meşhur olan, onun muhaliflere karşı yalan söylemeyi helal sayan Hattabiyye fırkası haricinde hiçbir bidat fırkasının şahitliğini reddetmediğidir. Bunu İbn Rifaa aynı eserinde Şafii’ye nisbet etmektedir. (Kifayet’un Nebih, 16/279) El-Umm kitabında (6/222 vd.) buna yakın ifadeler kullanmıştır. Lakin Şafii, Mücessime derken açık küfür görüşlere sahip olan halis Müşebbiheleri kasdediyorsa o başka. Zikri geçen alimler Mücessime’nin tekfirine dair bu ve benzeri şeyleri yorumlayarak yukardaki sözü Şafii’nin görüşleri arasına katmış olabilirler mi, Vallahu a’lem. Ancak, Şafii mezhebinde yaygın görüş Mücessime’nin tekfir edilemeyeceği yönündedir. Bunu, Zekeriyya el Ensari, Esne’l Metalib adlı eserinde (4/120) şu sözleriyle ifade etmiştir:


وَالْمَشْهُورُ أَنَّا لَا نُكَفِّرُ الْمُجَسِّمَةَ.


“Meşhur olan ise şudur ki biz (yani Şafiiler) Mücessime’yi tekfir etmemekteyiz.”

Zekeriya el Ensari, aynı yerin bir öncesinde (4/118) küfür olup olmadığı tartışılan sözleri zikrederken şöyle demektedir:


أَوْ قَالَ إنَّ اللَّهَ جَلَسَ لِلْإِنْصَافِ أَوْ قَامَ لِلْإِنْصَافِ كَمَا ذَكَرَهُ الْأَصْلُ وَكَانَ الْمُصَنِّفُ تَرَكَهُ؛ لِأَنَّ قَائِلَهُ مُجَسِّمٌ وَالْمَشْهُورُ عَدَمُ تَكْفِيرِهِ.

“veya Allah insaf için oturdu ya da insaf için kalktı (…) derse, zira bunu söyleyen Mücessim’dir. Meşhur olan ise böyle birinin tekfir edilmemesidir.”

Görüldüğü üzere, Allahu Teala’ya oturma nisbetinin küfür olması Eşari-Şafii uleması arasında ihtilaf edilen bir konudur ve onlar nezdinde meşhur olan ise bunun Mücessime’ye ait bir söz olmakla beraber küfür olmayacağı yönündedir. Şu halde Kadı Huseyn ve diğerlerinin zikrettiği görüş Eşari-Şafiiler nezdinde mercuh olan yani tercih edilmeyen bir görüş olmaktadır. Böylece bu fetvayı bayraklaştıran Habeşiler ve benzerlerinin kendi mezheplerinde bile fazla tercih edilmeyen bir görüşü sanki mutlak hakmış gibi lanse ettikleri, hatta Vehhabilerin (!) tekfiri hususunda kendilerine katılmayan bazı dindaşlarını haksız yere kıyasıya tenkid ettikleri görülmektedir. Biz müteahhirun ulemasının ‘Mücessime’nin tekfiri hakkındaki görüşlerini daha önce ele almıştık –ki onlar Mücessime derken hem hakiki Mücessimeyi hem de sıfatları zahiri üzere kabul eden Ehli sünneti kasdederler- oraya müracaat edilebilir: http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=898.0 Sözkonusu yazıda da görüleceği üzere görüşleri tecsime varan –veya vardığı iddia edilen- herkesi mutlak olarak tekfir etmek dört mezhep nezdinde kabul görmüş bir kavil değildir ve cumhura muhaliftir.

Hasılı; bu fetva, yukarda isimlerini zikrettiğimiz Allahu Teala’ya oturma nisbet eden kırk kusür, belki daha fazla alimin, hatta bunların sözlerine, naklettikleri hadislere ses çıkarmayan bütün bir ümmetin tekfirini; ümmetin kitaplarının küfür ve şirkle dolu olmasını gerektiren son derece batıl bir fetvadır. Bu görüşü bu şekilde nakledenler, diyelim ki sözkonusu hadislere ve seleften gelen asara vakıf değiller, lakin en azından Hanbelilerin bu görüşte olduğu –yukarda Şatibi ve İbn’ul Arabi’den naklettiğimiz gibi – meşhur olan bir şeydir, bunun Hanbelilerin tekfiri anlamına geleceği aşikardır. İmam Ahmed ve ashabının da bu görüşte oldukları onların kitaplarından belli olan bir şeydir.

Böylece bazı müteahhir alimlerin Allahu Teala’ya oturma nisbet edenleri tekfir etmelerinin Kitap, sünnet ve selefin üzerinde bulunduğu yola muhalif, hatta o yola tan eden bir görüş olduğu kesin olmakla beraber bu görüş Eşariler arasında dahi taraftar bulmamıştır. Bu mezhepte şazz olan bir kavli günümüzde birilerinin benimseyip bunu akide olarak dayatmaları ise bu kimselerin ne kadar tahkikten uzak olduğunu göstermektedir. Bu bahiste en son konu olarak ‘temas’ meselesini ele alacağız ve böylece konuyu hitama erdireceğiz inşallah.





Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1680
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Allahu Teala’ya “Mümasset/Temas” Nisbet Etmenin Hükmü:

İnşaallah bu bölümde Allahu Teala’nın mahlukatıyla temas ettiğini, onlara dokunduğunu söylemenin hükmünü ele almaya çalışacağız. Zira günümüzde bazı kimseler, yukarda zikretmiş olduğumuz oturma meselesiyle alakalı olarak Allah Subhanehu’ya oturma nisbet etmenin küfür olduğunu, zira oturmada temas olduğunu, Allahu Teala’nın mahlukatına temas ettiğini söylemenin ise Onu cisimleştirmek, mahlukatıyla birleştiğini (hulul ve ittihad ettiğini) söylemek manasına geleceğini iddia etmektedirler. Yukarda müteahhirundan Allahu Teala’ya oturma nisbet etmenin küfür olduğunu iddia eden bazı kavilleri ele almış ve bunun Eşariler nezdinde bile tercih edilmeyen bir görüş olduğunu ortaya koymuştuk. Bu şazz ve merdud fetvayı temas meselesine dayandıran kimdir, müteahhirundan hangi alim Allah’a temas/dokunma nisbet etmeye mutlak küfür hükmü vermiştir, bunu bilmiyoruz. Bunun seleften bir dayanağı zaten yoktur, haleften de olduğu meçhuldür. İlerde geleceği üzere bu hususta ümmet nezdinde meşhur bir ihtilaf vardır. Bu konuyla alakalı bazı muasırların iddialarını ise ilerde ele alacağız inşallah. Bundan önce sözkonusu mümasset/temas meselesinin İslam ümmeti nezdinde nasıl tartışıldığını ele alarak, konunun dayandığı delilleri müzakere etmek istiyoruz.

Şimdi, Allahu Teala’nın mahlukatıyla temas edip etmediği konusunu iki başlık altında ele almak istiyoruz. Birincisi; bizim de konumuzu teşkil eden Arşa istiva’nın temas yoluyla gerçekleşip gerçekleşmediği, ikincisi ise genel manada Allahu Teala’nın mahlukata temas ettiğini/dokunduğunu kabul etmenin caiz olup olmadığı.

Birinci mesele olan RabbTeala’nın Arşa istivası, ona dokunmak şeklinde midir konusunda söylenecek şey şudur: Bu hususta Kitap ve Sünnet’te herhangi bir delil varid olmadığı gibi, selef-i salihin imamlarından da Allahu Teala, Arşa yükselip yerleşirken oraya temas etmiştir şeklinde bir nakil de gelmemiştir. Bunun zıddı yani temas etmemiştir şeklinde bir ifade de gelmemiştir. Şu halde bu hususta evla olan, istiva hakkında mümasset/temas kavramını ister nefy yani redd, isterse de isbat yani kabul manasında kullanmamak ve bu hususta nasslarda geçen şeylerle iktifa etmektir. Sözkonusu “mümasset” yani temas lafzıyla alakalı Necdi alimlerden Abdullatif bin Abdurrahman (rh.a) şöyle demektedir:


وأما قول الرجل: استوى، من غير مماسة للعرش؛ فقد قدّمنا أن مذهب السلف، وأئمة الإِسلام، عدم الزيادة، والمجاوزة، لما في الكتاب والسنة، وأنهم يقفون وينتهون، حيث وقف الكتاب، والسنة، وحيث انتهيا.
قال الإِمام أحمد -رحمة الله عليه-: (لا يوصف الله تعالى، إلاّ بما وصف به نفسه، ووصفه به رسوله) انتهى. وذلك لعلمهم بالله وعظمته في صدورهم، وشدّة هيبتهم له، وعظيم إجلاله.
ولفظ المماسة لفظ مخترع، مبتدع، لم يقله أحدٌ ممن يقتدى به، ويتّبع، وإن أريد به نفي ما دلّت عليه النصوص من الاستواء، والعلوّ، أو الارتفاع، والفوقيّة، فهو قول باطل، ضالٌ، قائله مخالف للكتاب والسنة، ولإجماع سلف الأمة، مكابر للعقول الصحيحة، والنصوص الصريحة، وهو جهمي لا ريب، من جنس من قبله؛ وإن لم يرد هذا المعنى، بل أثبت العلو والفوقية، والارتفاع الذي دلَّ عليه لفظ الاستواء، فيقال فيه هو مبتدع ضالٌ، قال في الصفات قولاً مشتبهاً موهماً، فهذا اللفظ لا يجوز نفيه،  ولا إثباته. والواجب في هذا الباب: متابعة الكتاب والسنة، والتعبير بالعبارات السلفية السنيَّة الإيمانية، وترك المتشابه.

“Kişinin ‘(Allah) Arşa temas etmeden istiva etti’ sözüne gelince; biz daha önce selefin ve İslam imamlarının mezhebinin Kitap ve Sünnet’te yer alan hususlara ziyade yapmamak, onları aşmamak olduğunu ve onların Kitap ve Sünnet’in durduğu ve sonlandırdığı yerde durup sonlandırdıklarını izah etmiştik. İmam Ahmed (rh.a) şöyle demiştir: ‘Allahu Teala, kendisini vasıflandırdığı ve Rasülünün de vasfettiğiklerinin dışında bir şeyle vasıflandırılamaz.’ Bu ise onların kalplerinde yer alan Allah’a ve azametine dair ilimden, onların nezdinde Allahu Teala’nın heybetinin, değerinin büyüklüğünün şiddetli  oluşundan kaynaklanır.

Temas lafzı sonradan icad edilmiş bidat bir lafzıdır. Kendisine uyulan ve tabi olunan hiç kimse bunu söylememiştir. Eğer ki bununla nassların delalet etmiş olduğu istiva, uluvv, irtifa (yükseklik) ve fevkiyyet (yukarda oluş) gibi hususların reddedilmesi kasdediliyorsa bu sapıkça ve batıl bir sözdür. Bunu söyleyen Kitaba, Sünnete ve ümmetin selefinin icmasına muhalefet etmiş ve sahih akla ve de sarih nasslara karşı kibir (ve inatçılık) sergilemiştir. Şüphe yok ki bu kimse kendisinden önceki diğer kimseler gibi Cehmi’dir. Eğer böyle bir mana kasdetmiyor hatta “istiva” lafzının delalet etmiş olduğu uluvv, fevkiyyet, irtifa gibi hususları kabul ediyor olsa dahi yine buna da sapık ve bidatçi denir. Çünkü bu kişi sıfatlar konusunda şüphe ve vehim uyandıran bir söz sarfetmiştir. Şu halde bu (mümasset/temas) lafzını reddetmek de kabul etmek de caiz değildir. Bu konuda vacib olan şey, Kitap ve Sünnete uymak selefi, Sünni, imani (yani bunlara uygun) tabirler kullanmak ve de müteşabih (lafızları) terk etmektir.” (Uyunur Rasail, 1/378-379)

Şeyh Süleyman bin Sehman (rh.a), Müteahhir dönem Hanbeli ulemasından olan Şemsuddin es-Sefarini (v. 1188)’in akideyle alakalı telif ettiği nazmında ve bu nazma yapılan şerhlerde geçen bazı Ehli sünnete muhalif lafızları ele aldığı ve de bunlara tenkidler yönelttiği risalesinde Şeyh Abdullatif’in bu sözlerini naklettikten sonra şöyle demektedir:


وأما قول الشارح في صفحة خمس وعشرين منه: فمذهب السلف الصالح أن الله تعالى مستو على عرشه حقيقة من غير مماسة، فقوله من غير مماسة، قول على السلف بلا علم ولا برهان كما قدمنا بيانه، اللهم إلا أن يكون من قول بعض من ينتسب إلى السلف من أهل الكلام الذين لا يعتد بقولهم، ولا يعول عليه في هذا الباب لأن هذا الفظ لم يرد في كتاب، ولا سنة، ولا قول صاحب، ولا قول أحد من الأئمة. من زعم هذا فعليه الدليل.


“Şarih’in 25. Sayfadaki ‘Selef-i Salihin’in mezhebi, Allahu Teala’nın Arşına temas etmeden hakiki anlamda istiva etmiş olduğu şeklindedir.’ sözüne gelince; “temas etmeden” sözü, ilimsiz ve delilsiz olarak selefe atfedilmiş bir sözdür. Nitekim biz bunu daha önce açıkladık. Allah’ım! Bu ancak sözlerine itibar edilmeyecek olan kelam ehlinden olup selefe intisap eden bazı kimselerin sözüdür. Bu babta buna itibar edilmez, zira bu lafız ne Kitap’ta ne Sünnet’te yer almamış olan; ne bir sahabiye ne de bir imamlardan birisine ait olmayan bir sözdür. Her kim bunu iddia ederse delil getirmek ona düşer.” (Tenbihu Zev’il Elbab’is Selime, sf 5)

Görüldüğü gibi bir kimse velev ki batıl bir mana kasdetmiyor olsa dahi temas vb lafızları reddedemez, kabul de edemez ve meramını sünnette geçen lafızlarla ifade eder. Çünkü bunlar istivanın hakikatini ve bu hakikate dahil olan istikrarı, yerleşmeyi, oturmayı inkar etmek gibi–ki bunların hepsi istivanın manası içine dahildir- batıl şeylere kapı açabilecek lafızlardır. Birçokları da Şeyhin ifade ettiği gibi sıfat inkarcısı Cehmi düşüncesini kamufle  etmek için “Arşa temas etmeksizin” vb cümlelerin arkasına sığınmaktadır. Halbuki temas nedir biz bilmeyiz. Bundan hulul gibi küfür bir mana kasdediliyorsa bunu da reddederiz lakin biz böyle bir kelimeyi ne reddetmek ne de kabul etmek için kullanmayız, akidemizi de bunun üzerine bina etmeyiz. Böylece anlaşılmaktadır ki Allahu Teala, temassız olarak Arşa istiva etmiştir vs şekillerde teması nefyetmek doğru olmadığı gibi Kerramiyye’den bazı kimselerin yaptığı gibi temas ederek istiva etmiştir şeklinde teması isbat etmek de doğru değildir. Seleften hiç kimsenin ne onu ne de bunu kullandığına dair bir nakil yoktur. Buna rağmen Eşari imamlardan bir çoğunun bu kelimeyi kullandığı görülmektedir. Hatta selefe ve ehli hadis mezhebine intisap eden müteahhir dönemlerdeki Hanbelilerden ve başkalarından bazı alimler de aynı şekilde teması nefyeden ibareler kullanmıştır ki bunların hepsi hatadır. Misal olarak:

- Ebu’l Fadl Abdulvahid et-Temimi (v. 410): Hanbeli fakihlerinden olan bu zat İmam Ahmed’in akidesini özetlediği bir risale te’lif etmiş ve orada şöyle bir ifade kullanmıştır:


وَلَا يجوز أَن يُقَال أستوى بمماسة وَلَا بملاقاة

“O, temasla/dokunarak ve mülakatla/bir arada bulunarak istiva etmiştir denilmesi caiz değildir.” (el-Akidetu Rivayetu Ebibekr el Hallal, sf 108)

Şimdi burada değinmemiz gereken birkaç husus vardır. Bu kitap her ne kadar İmam Ahmed’in akidesini anlatma iddiasıyla kaleme alınmış olsa da et-Temimi (rh.a) kitaptaki sözleri İmam Ahmed’e ulaştıran bir isnadla zikretmemiştir. Bilakis kitabın başında şöyle demektedir:

جملَة اعْتِقَاد أَحْمد بن حَنْبَل رَضِي الله عَنهُ وَالَّذِي كَانَ يذهب إِلَيْهِ

“İmam Ahmed bin Hanbel (rh.a)’ın itikadının ve gittiği yolun özeti”

Sözkonusu risale “el-Akidetu Rivayetu Ebibekr el Hallal” isimli mecmuanın içinde basılmıştır. Bu mecmuada İmam Ahmed’in akideye dair Hallal ve başkalarından nakledilen  sözlerine yer verilmiştir, ardından da Temimi’nin bu risalesi yer almıştır. Temimi’nin risalesinin girişinde ise Hallal’dan bahsedilmemekte, bilakis müstensihlerin Abdulvahid et-Temimi’ye kadar olan senedleri zikredilmektedir. Kitapta bunun haricinde İmam Ahmed’e ulaşan bir sened sözkonusu değildir.

Böylece anlaşılmaktadır ki bu risale, Abdulvahid et-Temimi’nin İmam Ahmed’in akidesine dair bildiklerini kendisinin anladığı şekilde aktardığı bir risaledir, birebir Ahmed’in sözleri değildir. Nitekim el-Eşaira fi Mizani Ehl’is Sunne adı kitabın müellifi –Allah hidayet etsin- Faysal bin Kazzar el Casim, sözkonusu eserinde (sf 398) Ahmed bin Hanbel’e nisbet edilen bu sözlerden hareketle Eşari akidesini temellendirmeye çalışanlara bu bahsettiğimiz cevabı vermiştir. Ayrıca şunu da belirtmiştir ki kitabın gerek bu naklettiğimiz yerlerinde gerekse başka yerlerinde Ahmed bin Hanbel’e izafesi caiz olmayan bir çok kelami, muhdes tabirin kullanılması –Allah affetsin- Et-Temimi’nin kelam ehlinden ciddi şekilde etkilendiğini ve İmam Ahmed’in akidesini kelamcıların çizdiği çerçevede anladığını göstermektedir. Öyle zannediyoruz ki o, İmam Ahmed’in teşbih ve temsili reddeden sözlerini görmüş ve de bu temas vs konuların da buna dahil olduğunu ve dolayısıyla İmam Ahmed tarafından nefyedildiğini düşünmüştür. İmam Zehebi, onunla alakalı meşhur Eşari kelamcısı Bakillani ile arkadaş olduğunu nakletmektedir. (Siyer, 17/273) “Kişi dostunun dini üzeredir” hadisi gereğince Şeyh Temimi’nin selef itikadını kelamcıların usulü üzere anlamasının bu ve benzeri sebebleri olabilir. Nitekim risalenin başka bir yerinde (sf 104) yine İmam Ahmed’e atfen şöyle bir ifade yer almaktadır:

وَكَانَ يَقُول إِن لله تَعَالَى يدان وهما صفة لَهُ فِي ذَاته ليستا بجارحتين وليستا بمركبتين وَلَا جسم وَلَا جنس من الْأَجْسَام وَلَا من جنس الْمَحْدُود والتركيب والأبعاض والجوارح وَلَا يُقَاس على ذَلِك لَا مرفق وَلَا عضد وَلَا فِيمَا يَقْتَضِي ذَلِك من إِطْلَاق قَوْلهم يَد إِلَّا مَا نطق الْقُرْآن بِهِ أَو صحت عَن رَسُول الله صلى الله عَلَيْهِ وَسلم السّنة فِيهِ

“İmam Ahmed şöyle derdi: Allahu Teala’nın iki eli vardır ve bunlar Onun Zatında var olan sıfatıdır. Organ değildirler, mürekkep (çeşitli unsurlardan etten, kandan vs terkib edilmiş, bir araya getirilmiş) değildirler, keza onlar cisim değildir ve cisim cinsinden bir şey değildir, sınırlı şeyler cinsinden olmadığı gibi terkip, kısım ve organ cinsinden de değildir. Bunlara kıyas da edilmez. Dirsek ve pazu da yoktur. Kur’an’ın ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sünnetinden sahih olarak gelenlerin söyledikleri dışında insanların kullandığı ‘el’ sözünün gerektirdiği hiçbir şey de yine sözkonusu değildir.”

Burada görüleceği üzere kelamcıların usulüne uygun olarak, onların kullandığı muhdes birtakım tabirlerle el meselesi izah edilmeye çalışılmaktadır ki bunların hiç birisinin İmam Ahmed’e nisbeti caiz olmadığı gibi, İmam Ahmed’in menhecini ve akidesini bilen hiç kimse onun Allahu Teala’yı –velev nefiy cihetinden de olsa- bu şekilde vasıflamayacağını, bu ıstılahları kullanmayacağını bilir. Nitekim ne ondan, ne de başka bir selef imamından bu tarz kelami tabirlerle herhangi bir akidevi meseleyi izah etmeye çalıştığı sahih bir isnadla nakledilemez.

Şimdi Necmi Sarı, istiva hakkında İlim-Der’de yaptığı malum konuşmada Abdulvahid et-Temimi’nin istiva ve elle alakalı bu sözlerini, ayrıca yine aynı muhdes tabirler kullanarak söylemiş olduğu vechle alakalı sözlerini İmam Ahmed’in sözü olarak takdim etmektedir. İstivayla alakalı teması nefyeden sözün geçtiği kaynak olarak Temimi’nin risalesini verirken, diğer iki sözün kaynağı olarak ise Tabakat’ul Hanabile adlı eseri vermektedir. Ben Tabakat’ul Hanabile’de bu sözlerin herhangi birisine raslayamadım. Bunların hepsi Temimi’nin risalesinde geçmektedir ve gerek Temimi, gerekse de ona tabi olarak Necmi Sarı bu sözleri İmam Ahmed’e nisbet etse de bahsettiğimiz gibi bu sözlerin Ahmed’e ulaşan bir isnadı yoktur ve ona ait olması da mümkün gözükmemektedir. –Allah hidayet etsin- Necmi Sarı, selef akidesini ve menhecini bildiğini iddia eden araştırmacı birisi olarak tanınmasına rağmen, ne hikmetse bu sözlerin ne uslup ne de sened bakımından İmam Ahmed’e aidiyetinden kuşku duymamış, hatta -bu sözlerin Ahmed’e aidiyetini inkar eden- kitaplarını bastığı, itimad ettiği Faysal el Casim’e de itibar etmemiş; -en iyimser ihtimalle- doğru dürüst tahkik etmeden bu sözleri İmam Ahmed’in sözü diye takdim etmiş, ondan sonra da daha İmam Ahmed’e aidiyeti isbatlanmamış ve hiçbir zaman da –Allahın izniyle- isbatlanamayacak olan bu sözlerden hareketle mufassal nefiy adı altında kelamcıların ve mantıkçıların kullandığı bu muhdes, bidat tabirlerle tevhide dair meselelerin izah edilebileceğini isbatlamaya çalışmıştır. Böylece Necmi Sarı’nın temasın nefyini selefe izafe etmesinin selefe atılmış bir iftira olduğu ortaya çıkmaktadır. Onun, Allah’tan cisim, temas vs’nin nefyine ihbar manasında olduğunu ileri sürerek cevaz vermesi de batıldır. Zira Allahu Teala’dan bahsederken sıfat verme manasında değil de haber verme manasında Kitap ve sünnette geçmeyen lafızlar kullanılabilir. Ancak bu, yalnızca ‘zatıyla istiva etmiştir’ ‘mahlukatından ayrıdır’ gibi manasında bir sakınca olmayan veyahut da bir batıla kapı açmayan ifadelerle yapılabilir. Cisim değildir, temas etmemiştir gibi kendisiyle hak da batıl da kasdedilebilecek ifadeler ise kullanılmaz; nitekim selef imamlarından hiç birinin bunları kullandığının sabit olmaması bunlardaki sakıncaya delalet etmektedir.

İbn’ul Kayyim (rh.a)’ın İmam Ahmed’e nisbet ettiği şu kavle gelince;


وإن الله عز وجل على عرشه فوق السماء السابعة، يعلم ما تحت الأرض السفلى، وأنه غير ممُاسٍّ  لشيء من خلقه، هو تبارك وتعالى بائن من خلقه، وخلقه بائنون منه

“Allah Azze ve Celle, Arşının üzerinde, yedi kat semanın üstündedir. Yerin en alt tabakasının altındaki şeyleri dahi bilir ve O, mahlukatından herhangi bir şeyle temas halinde değildir. O, Tebareke ve Teala mahlukatından ayrıdır, mahlukatı da Ondan ayrıdır.” (ictima’ul Cuyuş, 2/201)

İmam Ahmed’in teması nefyettiği bu sözüne İbn’ul Kayyim (rh.a), herhangi bir sened ya da kaynak zikretmemektedir. İbn’ul Kayyim’den önce bu sözün geçtiği başka bir kaynak da yoktur. Bu sözün ona ait olmaması yahut da onun sözlerinden yorumlanarak aktarılmış olması imkan dahilindedir. Necdi alimlerden Hamd bin Nasır, İmam Ahmed’in bu sözünü şu şekilde aktarmaktadır:


وإنه غير مختلط بشيء من خلقه

“O, mahlukatından herhangi bir şeyle iç içe geçmiş de değildir.” (et-Tuhfet’ul Medeniyye, sf 94)

Bu ifade, -söz eğer ona aitse- İmam Ahmed’in maksadını ifade etmektedir. Çünkü sözün siyakından açıkça anlaşılacağı üzere İmam Ahmed’in maksadı hulul inancını yani Allahu Teala’nın her yerde olduğu itikadını def etmek ve de Allahu Teala’nın mahlukatından ayrı olduğunu vurgulamaktır. İmam (rh.a) bu kelimeyi -aşağıda zikri gelecek olan alimlerin yaptığı gibi- Arşa istiva hakkında, istivanın açıklaması sadedinde zikretmemiştir. Allahu Teala’nın mahlukatından ayrı oluşunu anlatma sadedinde zikretmiştir. Bu, tıpkı İmam Ahmed’in Cehmiye’ye reddiyede bulunurken sarfettiği bazı sözlere benzemektedir. O, Cehmiye’nin “Allah her yerdedir” sözünü, bunun Allahu Teala’nın insanlarla, cinlerle hatta şeytanlarla, pislik ve çöplerle bir arada olduğunu, bütün bunların haşa Allah’ın zatında bulunduğunu iddia etmeye yol açacağı için reddetmekte ve ardından şöyle demektedir:


فلما ظهرت الحجة على الجهمي بما ادعى على الله أنه مع خلقه قال: هو في كل شيء غير مماس لشيء ولا مباين منه.
فقلنا: إذا كان غير مباين أليس هو مماسًّا


“Allahu Teala’nın mahlukatıyla beraber olduğu iddiası hususundaki hüccet, Cehmi’ye iyice zahir olunca şöyle dedi: O, herhangi bir şeye temas etmeden, onlardan ayrı da olmadan her şeyin içindedir! Bunun üzerine biz de ona şöyle dedik: Peki O, ayrı değilse onlarla temas halinde (bitişik) olmaz mı?” (er-Reddu ale’l Cehmiyye, sf 159)

Böylece Allahu Teala’nın mahlukatından ayrı olmamasının, zorunlu olarak onlarla bir arada olmayı gerektirdiği anlaşılmaktadır. Zıddı da aynı şekilde geçerlidir. Burada temas, ayrılığın zıddı olarak yani bir arada, iç içe olma manasında kullanılmıştır. Şeyhulislam İbn Teymiye (rh.a) literatürde mübayenet (ayrı olmak) kavramının kullanıldığı şekilleri şu şekilde izah etmektedir:


أَحَدُهَا الْمُبَايَنَةُ الْمُقَابِلَةُ لِلْمُمَاثَلَةِ وَالْمُشَابَهَةِ وَالْمُقَارَبَةِ
وَالثَّانِي: الْمُبَايَنَةُ الْمُقَابِلَةُ للمحايثة وَالْمُجَامَعَةِ وَالْمُدَاخَلَةِ وَالْمُخَارَجَةِ وَالْمُخَالَطَةِ.
وَالثَّالِثُ الْمُبَايَنَةُ الْمُقَابِلَةُ لِلْمُمَاسَّةِ وَالْمُلَاصَقَةِ؛ فَهَذِهِ الْمُبَايَنَةُ أَخَصُّ مِنْ الَّتِي قَبْلَهَا؛ فَإِنَّ مَا بَايَنَ الشَّيْءَ فَلَمْ يُدَاخِلْهُ قَدْ يَكُونُ مُمَاسًّا لَهُ مُتَّصِلًا بِهِ وَقَدْ يَكُونُ مُنْفَصِلًا عَنْهُ غَيْرَ مُجَاوِرٍ لَهُ


1  —Mümâselet (misli olmak), müşabehet (benzerlik)   ve  mukarebet (yakınlık)’in mukabili, karşıtı olan  mübayenet.
2  — Aynı yerde bulunma, birleşme, içiçe, dış dışa olma ve karışma’nın mukabili olan mübayenet.
3— Temas ve bitişik olma’nın mukabili olan mübayenet. Bu mübayenet ikinci şıktaki mübayenetten daha özeldir. Çünkü bir şeye mübayin (ondan ayrı) olan ve ondan ayrı bulunan bir şey, onunla bitişik ve temas halinde bulunabileceği gibi, ondan ayrı ve uzak da bulunabilir.

Şeyh (rh.a) ardından bu mübayenet, ayrılık türlerine misaller vermektedir. Uzatmamak için özetleyerek geçiyoruz. Birincisi tabiri caizse manevi ayrılıktır. Yani iki şeyin sıfatları bakımından birbirinden ayrı olmasıdır. Rabb Teala’nın bu anlamda mahlukatından ayrı olduğu, onlara benzemediği hususunda bütün kıble ehli müttefiktir. İkincisi ise mekan anlamında, Allahu Teala’nın zatı ile mahlukatından ayrı oluşunu, göklerin üstünde Arşının üzerinde oluşunu ifade eder. Bu da Ehli sünnetin ittifak ettiği ve bidat ehlinin muhalefet ettiği meseledir. Üçüncüsü ise bizim sadedinde olduğumuz konudur. Yani birbirinden ayrı iki şeyin arasında herhangi bir temas olmaması manasındaki ayrılıktır. Bazen de iki şey birbirlerinden ayrı olduğu halde, birbirlerinin içinde olmadıkları halde birbirlerine bitişik olabilir. Yanyana olan iki ev, iki duvar ve saire gibi. Selef imamlarının ‘O, mahlukatından ayrıdır’ derken kasdettikleri şey bu üçüncüsü değil, ikincisidir. Allahu Teala iç içe olmama, hulul etmeme manasında Arş’tan ayrıdır. Lakin, üçüncü mana olan ayrı zatlar oldukları halde aralarında bir temas vaki olup olmadığı hususu ise bundan farklıdır ve selef alimleri bu konuya değinmemişlerdir.(Geniş bilgi için Fetava, 5/279-281) İbn Teymiyye başka bir yerde ise şöyle demektedir:


وليس في مماسته للعرش ونحوه محذور كما في مماسته لكل مخلوق من النجاسات والشياطين وغير ذلك؛ فإن تنزيهه عن ذلك انما أثبتناه لوجوب بعد هذه الأشياء وكونها ملعونة مطرودة لم نثبته لاستحالة المماسة عليه، وتلك الأدلة منتفية في مماسته للعرش ونحوه كما روي في مس آدم وغيره، وهذا جواب جمهور أهل الحديث وكثير من أهل الكلام وإن لم يلزم من كونه فوق العرش أن يكون مماساً أو مبايناً فقد اندفع السؤال فهذا الجواب هنا قاطع من غير حاجة إلى تغيير القول الصحيح في هذا المقام

“Onun Arş ve benzeri şeylere temasında, dokunmasında necasetler, şeytanlar ve benzeri her tür mahlukata temasında sözkonusu olan sakınca mevcut değildir. Onu, bundan tenzih etmemiz; bu şeylerin Ondan uzak olmasının ve bunların lanetlenmiş, uzaklaştırılmış şeyler olmasının vacib olduğunu kabul ettiğimizden dolayıdır. Onun bunlarla temas halinde olması mümkün olmadığından dolayı bunu kabul etmedik. Bu deliller ise Onun Arşa ve benzeri şeylere teması hakkında sabit değildir. Nitekim Adem ve başkalarına dokunduğu rivayet olunmuştur. İşte bu, hadis ehlinin cumhurunun ve de kelam ehlinden bir çoğunun cevabını teşkil etmektedir. Onun Arşın üzerinde olması (ona) temas halinde (bitişik) veyahut da ayrı olmasını gerektirmese de bu soru (işkal) böylece cevaplanmaktadır.” (Beyanu Telbis’il Cehmiyye, 5/127)

Böylece anlaşılmaktadır ki İmam Ahmed ve diğer imamlar, Allahu Teala’nın mahlukatına hulul etmesi, onlarla iç içe bulunması manasındaki bir teması nefyetmişler; keza necis ve bayağı mahlukatıyla –onlarla birleşmese bile- herhangi bir temas kurmasını da nefyetmişlerdir. Bütün bunlar Allahu Teala’nın Uluvv (yücelik) sıfatına yaraşmayan haller olduğu için bunları Allah hakkında kabul etmek küfür ve dalalettir. Lakin, ilerde geleceği üzere, Allahu Teala’nın Arşa, Adem (as)’a ve başkalarına –onlardan bain (ayrı) ve yüce olduğu halde- temas etmesinde diğerlerinde bulunan mahzurlar bulunmamaktadır. Şu halde Rabb Teala’nın şerefli birtakım mahluklara temasını kabul etmede herhangi bir küfür ve sapıklık sözkonusu değildir. Hiç kimse hulul manasında olmayan bu teması kabul etmenin küfür olduğunu isbat edemez. Ancak şurası var ki bunun aslı Allah hakkında mümkün olmakla beraber, diğer Allah hakkında mümkün olan sıfatlarda olduğu gibi bunun Allah hakkında sabit olması ancak konuyla alakalı bir nass gelmesine bağlıdır. Biz nasslarda Allahu Teala’nın dokunduğundan bahsedilen şeylere dokunduğunu kabul ederiz, hakkında bahsedilmeyen hususlarda ise tevakkuf eder susarız. Allahu Teala’nın Arşa temas ettiğine, dokunduğuna dair bir haber gelmemiştir, aksi de gelmemiştir; İbn Teymiye’nin ifade ettiği gibi Allahu Teala’nın Arşa istivası ona temasını gerektirmez, aynı şekilde temas etmemesini de gerektirmez. Şu halde bu babta uygun olan şey susmak ve bunu ne nefyetmek ne de isbat etmektir. Vallahu a’lem.

Necmi Sarı, bu babta seleften sonraki bazı alimlerin de sözlerini onaylayarak nakletmiştir ki bunlar aşağıda zikredilecektir. İstivanın temassız, oturmasız vs gerçekleştiğini iddia eden bu alimler ise yukarda Süleyman bin Sehman’ın işaret ettiği gibi bu husustaki sözlerine itibar edilemeyecek olan ve selefin akidesini kelamcıların yöntemiyle açıklama usulünü benimseyerek büyük bir hataya ve çelişkiye düşmüş olan zatlardır. Allah onları da bizi de affetsin, bu husus sözkonusu alimlerden sadır olan bir zelledir ve bu hatalarında onları taklid etmek gerekmez. Bu alimlerin konuyla alakalı görüşleri üzerinde de kısaca durmak istiyoruz.

- Ebu Nasr es-Siczi (v. 444):

واعتقاد أهل الحق أنّ الله سبحانه فوق العرش بذاته من غيرمماسة وأن الكرامية  ومن تابعهم على قول المماسة ضلال.

“Hak olan şudur ki Allah Subhanehu zatıyla ve temas etmeksizin Arş’ın üzerindedir. Kerramiyye ve temas meselesinde onlara tabi olanlar ise sapıktırlar.” (Risalet’us Siczi, sf 189-190)

- Kadı Ebu Ya’la (v. 458): İbn Teymiye (rh.a)’ın naklettiğine göre şöyle demektedir:


وقد وصف الله تعالى نفسه بالاستواء على العرش والواجب إطلاق هذه الصفة من غير تفسير ولا تأويل وأنه استواء الذات على العرش لا على معنى القعود والمماسة والحلول ولا على معنى العلو والرفعة ولا على معنى الاستيلاء والعلم

“Allahu Teala, kendi nefsini Arşa istiva etmekle vasfetmiştir. Bu sıfatı tefsirsiz ve tevilsiz olarak ve de Arşın üzerine Zat’ın istivası olarak; oturma, temas ve hulul manasında olmaksızın; yine yücelik ve yükseklik manasında olmaksızın, keza istila ve ilim manasında olmaksızın mutlak manada kabul etmek vaciptir.” (Beyanu Telbis’il Cehmiyye, 2/4-5)

El-Kadi’nin sözlerinin açıklaması aşağıda Abdulkadir Geylani’nin kavliyle alakalı bölümde gelecektir.

- Ebu’l Kasım Halef el Mukri: Endülüs ahalisinden olup Maliki imamlardan olan bu zat, İbn’ul Kayyim’in naklettiğine göre nüzul hadisini zikrettikten sonra şöyle demektedir:

في هذا الحديث دليل على أنه تعالى في السماء على العرش فوق سبع سماوات من غير مماسة ولا تكييف كما قال أهل العلم

“Bu hadiste, ilim ehlinin de söylediği gibi Allahu Teala’nın temas etmeksizin ve keyfiyet belirtmeksizin semada, Arşın üzerinde, yedi kat göğün üstünde olduğuna delil vardır.” (İctima’ul Cuyuş, 2/157)

-Ebubekr el Kayravani: Bu zatın sözlerini Zehebi, şu şekilde nakletmektedir:

قال الإمام أبو بكر محمد بن الحسن الحضرمي القيرواني المتكلم صاحب رسالة "الإيماء إلى مسألة الاستواء" فساق فيها قول أبي جعفر محمد بن جرير، وأبي محمد بن أبي زيد، والقاضي عبد الوهاب، وجماعة من شيوخ الفقه والحديث إن الله سبحانه مستو على العرش بذاته.
قال:
"وأطلقوا في بعض الأماكن أنه فوق عرشه. ثم قال: وهذا هو الصحيح الذي أقول به من غير تحديد، ولا تمكن في مكان، ولا كون فيه ولا مماسة".
قلت: سلب هذه الأشياء وإثباتها مداره على النقل، فلو ورد شيء بذلك نطقنا به وإلا فالسكوت والكف أشبه بشمائل السلف، إذ التعرض لذلك نوع من الكيف وهو مجهول، وكذلك نعوذ بالله أن نثبت استواءه بمماسة أو تمكن بلا توقيف ولا أثر، بل نعلم من حيث الجملة أنه فوق عرشه كما ورد النص.


“”el-İma ila Meselet’il İstiva” adlı eserin sahibi mütekellim, İmam Ebubekr Muhammed bin Hasen el Hadrami el Kayravani bu eserde Ebu Cafer Muhammed ibnu Cerir, Ebu Muhammed bin Ebi Zeyd, Kadı Abdulvehhab ve fıkıh ve hadis şeyhlerinden bir cemaatin Allah’ın zatıyla arşın üzerine istiva etmiş olduğuna dair görüşlerini naklettikten sonra şöyle demiştir:

“Onlar bazı yerlerde Onun Arşın üzerinde olduğunu mutlak olarak söylemişlerdir.” Sonra da şöyle demiştir: “İşte sahih olan budur ki ben de bir sınırlandırma olmaksızın veyahut da Onun bir mekanda yer tuttuğunu söylemeksizin ya da onun içinde olduğunu ve de onunla (Arşla) temas ettiğini ifade etmeksizin bunu söylüyorum”

Ben (Zehebi) derim ki: Bu zikredilen şeylerin inkarı da isbatı da nakle bağlıdır. Bu hususlarda nakledilen bir şey olursa konuşuruz aksi takdirde susmak ve bu meselelerden el çekmek selefin şemailine daha yakındır. Zira bu hususlara dalmak bir nevi keyfiyet hakkında konuşmak gibidir ki o da meçhuldur. Biz aynı şekilde bu hususta bir nakil ya da haber olmaksızın Onun istivasını (Arşa) temas etmek ve mekan tutmak manasında kabul etmekten de Allaha sığınırız. Bilakis biz nassta geldiği üzere Onun Arşın üzerinde olduğunu genel manada biliriz o kadar!” (Muhtasarul Uluvv, sf 279 Türkçesi için bkz. 308)

Görüldüğü üzere Zehebi, bu ismi geçen alimin istivayi temassız ve mekansız olarak tanımlamasına veya bu kavramları isbat etmeye de aynı şekilde bu kavramlar Kuran ve sünnette geçmediği için itiraz etmektedir. Temasla alakalı söylediği şeyler doğrudur, lakin istiva’nın manaları arasında istikrar ve temekkün yani bir yerde yerleşmek, karar kılmak olduğunu yukarda İbn Abdilberr’den nakletmiştik. O yüzden mekanla alakalı itirazı su götürür. Necmi Sarı, Zehebi’nin bu kitabını Türkçe’ye tercüme eden kişi olduğu halde istivayla alakalı konuşmasında her nedense İmam Zehebi’nin bu sözlerine değinmemekte, aynı şekilde yukarda Necdi alimlerden naklettiğimiz temas kelimesinin nefy ve isbat anlamında kullanılmasına itiraz eden sözleri hatta muasırların sözlerini –ki Elbani de bunlar arasındadır ve temas kelimesinin her türlü kullanımını reddetmektedir- nakletmemekte ve böylece meseleyi ilim edebine aykırı bir şekilde tek taraflı olarak ele alarak sanki Allahu Teala’dan temasın nefyini seleften halefe bütün ümmet arasında kabul görmüş olan bir vakıa gibi yansıtmaktadır ki durumun öyle olmadığı, hatta muhakkiklerin çoğunun temasın mutlak nefyine kail olmadıkları yaptığımız ve yapacağımız nakillerden anlaşılmaktadır.

- Sa’d ez-Zencani (v. 471): Şafii fakihlerinden olan bu zat, Cehmiyye’nin istivaya yaptığı istila vb tevilleri reddettikten sonra şöyle demiştir:


وليس معنى الاستواء أيضا أنه ماس العرش أو اعتمد عليه أو طابقه؛ فإن كل ذلك ممتنع في وصفه
جل ذكره، ولكنه مستو بذاته على عرشه بلا كيف كما أخبر عن نفسه

“Yine, istivanın manası Arş’a dokundu veya ona dayandı veyahut da iç içe geçti demek değildir. Bütün bunların hepsi Onun sıfatları hakkında imkansızdır. Lakin O, kendi Nefsinden haber verdiği gibi, Zatıyla keyfiyetsiz olarak Arş’ının üzerine istiva etmiştir.” (Nakleden, İbn’ul Kayyim, İctima’ul Cuyuş, 2/197)

- Kıvam’us Sunne Asbahani (v. 535):


ثمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْش بعد خلق السَّمَوَات وَالْأَرْض عَلَى مَا ورد بِهِ النَّص. وَلَيْسَ مَعْنَاهُ المماسة، بل هُوَ مستو عَلَى عَرْشه بِلَا كَيفَ، كَمَا أخبر عَن نَفسه.

“Nassta geldiği üzere, gökleri ve yeri yarattıktan sonra Arş’a istiva etmiştir. Bunun manası mümasset/temas değildir. Bilakis o, kendi Nefsinden haber verdiği gibi keyfiyetsiz olarak Arşına istiva etmiştir.” (el-Hucce fi Beyan’il Mehicce, 2/116)

- Abdulkadir Geylani (v. 561): Yukarda naklettiğimiz Kadı Ebu Ya’la’nın sözlerini tekrar ederek ve biraz genişleterek şöyle demektedir:


وينبغي إطلاق صفة الاستواء من غير تأويل، وأنه استواء الذات على العرش لا على معنى القعود والمماسة كما قالت المجسمة والكرامية، ولا على معنى العلو والرفعة كما قالت الأشعرية، ولا على معنى الاستيلاء والغلبة كما قالت المعتزلة، لأن الشرع لم يرد بذلك، ولا نقل عن أحد من الصحابة والتابعين من السلف الصالح من أصحاب الحديث، بل المنقول عنهم حمله على الإطلاق.

“İstiva sıfatını tevilsiz olarak ve de onun Arş’ın üzerine Zat’ın istivası olduğunu, Mücessime ve Kerramiyye’nin söylediği gibi oturma ve temas manasında olmadan, yine Eşarilerin dediği gibi yücelik ve yükseklik manasında olmadan, keza Mutezile’nin dediği gibi istila ve galebe manasında olmadan mutlak olarak kabul etmek gerekir. Zira şeriatta bu hususlarda bir şey varid olmamıştır; selef-i salihin ve hadis ashabından olan sahabe ve tabiinden de nakledilmemiştir. Bilakis onlardan nakledilen şey, istivayı mutlakı üzere hamletmeleridir.” (el-Gunye, 1/124)

Şeyh Geylani’nin ve bu hususta kendisine tabi olduğu Kadı Ebu Ya’la’nın bu sözlerle birtakım bidat ehline reddiyede bulunmayı amaçladıkları bellidir. Onlar istivayı manevi yücelik olarak tefsir eden Eşarileri ve de istila olarak tefsir eden Mutezileyi reddettikleri gibi oturma ve temas olarak tefsir eden Kerramiyye’yi de reddetmişlerdir. Ancak bilhassa oturmayı nefyetmeleri bu hususta varid olan haberleri reddetme anlamına gelir ve bunda bir nevi istiva kavramının içini boşaltma sözkonusudur, buradan tefviz akidesine kapı açılmaktadır. Zaten Kadı Ebu Ya’la’nın tefvize yakın bazı görüşleri vardır ki bu da onlardan birisi olsa gerektir. İstiva’yı mutlak olarak kabul etmenin gerektiğini ileri sürmeleri de aynı tefviz inancına kapı açan muğlak bir ifadedir. İstivayı mutlak olarak zikretmek gerekiyorsa aynı alimlerin Allahu Teala’nın zatıyla istiva ettiğini söylemeleri buna zıt gözükmektedir, çünkü bu da nasslarda lafız olarak geçmeyen ancak sahih olan bir manadır. Dikkat edilirse bu imamların çoğu, eski ve yeni Cehmiye’nin zıddına istivayı zati ve hakiki anlamda isbat etmişler, lakin hulul ve ittisal (birleşme) gibi çağrışımları yapmaması kaygısıyla olsa gerek teması nefyetmişlerdir. Lakin bu şekilde yaparak bidat bir lafız ve de istivanın hakiki anlamda isbat edilmesiyle çelişen, onu gölgeleyen bir ifade kullanmışlardır.

Bundan sonra inşallah, teması Allahu Teala hakkında isbat eden haberleri zikredeceğiz ve de konunun tafsilatına ve izahına gireceğiz. O zaman bu meselenin daha iyi anlaşılacağını umuyoruz.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1680
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bu bölümde evvela, bizzat “mess” yani temas, dokunma ifadesini kullanarak Allahu Teala’nın mahlukatından bazılarına dokunduğunu, temas ettiğini ifade eden bazı eserleri –tesbit edebildiğimiz ölçüde- nakletmek istiyoruz.

İbn Ebi Şeybe (v. 235) Hakim bin Cabir’den isnadıyla şunu nakletmektedir:


حَدَّثَنَا، عَبْدُ اللَّهِ بْنُ نُمَيْرٍ، قَالَ: حَدَّثَنَا، إِسْمَاعِيلُ بْنُ أَبِي خَالِدٍ، عَنْ، حَكِيمِ بْنِ جَابِرٍ، قَالَ: " إِنَّ اللَّهَ تَبَارَكَ وَتَعَالَى لَمْ يَمَسَّ بِيَدِهِ مَنْ خَلَقَهُ غَيْرَ ثَلَاثَةِ أَشْيَاءَ: خَلَقَ الْجَنَّةَ بِيَدِهِ، ثُمَّ جَعَلَ تُرَابَهَا الْوَرْسَ وَالزَّعْفَرَانَ، وَجِبَالَهَا الْمِسْكَ، وَخَلَقَ آدَمَ بِيَدِهِ، وَكَتَبَ التَّوْرَاةَ لِمُوسَى عَلَيْهِ السَّلَامُ
"
 
(…) Hakim bin Cabir’den şöyle demiştir: “Bana Rabbiniz Azze ve Celle’nin şu üç şeyden başkasına dokunmadığı haber verilmiştir: Cenneti kendi eliyle dikti ve de toprağını Vers ve Za’feran bitkilerinden, dağlarını miskten yaptı. Adem (as)’ı yarattı ve de Musa (as) için Tevratı yazdı.”

İbn Ebi Şeybe, el-Musannef, no: 33957; Acurri, eş-Şeria, no: 757; İbn Batta, el-İbane, 7/306. Suyuti bu eseri Abd bin Humeyd ve İbn’ul Munzir’in de tahric ettiğini söylemiştir.(Ed-Durr’ul Mensur, 3/549.) Zehebi, “el-Erbain” adlı eserinde (sf 80) rivayetin sahih olduğunu bildirmiştir. Hakim bin Cabir, tabiinden olup Yahya bin Main ve başkaları onu güvenilir addetmiştir. O, Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’den –sahabeyi atlayarak- mürsel rivayetler nakletmiştir.

Darimi (v. 280) , Bişr el Merisi’ye yaptığı reddiyesinde tabiinden Meysere (ra)’ın şöyle dediğini isnadıyla nakletmiştir:

حَدَّثَنَا مُوسَى بْنُ إِسْمَاعِيلَ، ثَنَا أَبُو عَوَانَةَ، عَنْ عَطَاءِ بْنِ السَّائِبِ، عَنْ مَيْسَرَةَ قَالَ: إِنَّ اللَّهَ لَمْ يَمَسَّ شَيْئًا مِنْ خَلْقِهِ غَيْرَ ثَلَاثٍ: خَلَقَ آدَم بِيَدِهِ، وَكتب التوارة بِيَدِهِ، وغرس جنَّة بِيَدِهِ.

Bize Musa bin İsmail tahdis etti ve dedi ki: Bize Ebu Avane, Ata bin Saib’ten, o da Meysere’den şöyle dediğini tahdis etti:

Allah, yarattıklarından üç tanesi hariç hiç birine dokunmamıştır. Ademi eliyle yarattı, Tevratı eliyle yazdı ve cenneti eliyle dikti.” (er-Redd ala Bişr’il Merisi, 1/263)

Senedde yer alan Musa bin İsmail ve Ebu Avane, sika ve sebbtir yani güvenilir ve sağlamdırlar. Ata bin Saib, güvenilir olmasına rağmen ömrünün sonlarına doğru hafızası karışmıştır. Meysere ise tabiinin makbul ravilerindendir.

Abdullah bin Ahmed (v. 297) ise aynısını yine tabiin imamlarından olan İkrime’den Hakem bin Eban-oğlu İbrahim-Ahmed bin Hanbel kanalıyla rivayet etmektedir. (es-Sunne, 1/296 no: 573; ayrıca 2/525, no: 1206) Bu haberi ayrıca Abdullah bin Ahmed kanalıyla Hanbeli fakihlerinden Ebubekr en-Neccad (v. 348) rivayet etmiştir. (er-Reddu ala men Yekulu’l Kur’an’u Mahluk, no: 99)

Ayrıca Suyuti bu haberi Abd bin Humeyd’in de tahric ettiğini bildirmiştir. (Ed-Durr’ul Mensur, 3/549.) Es-Sunne’nin muhakkiki Hakem ve oğlu İbrahim’deki zaaftan dolayı rivayetin zayıf olduğunu söylemektedir.

Abdullah bin Ahmed bin Hanbel, bu rivayetin hemen ardından (no: 574’te) şu haberi nakletmektedir:

حَدَّثَنِي أَبِي رَحِمَهُ اللَّهُ، نا أَبُو الْمُغِيرَةِ، حَدَّثَتْنَا عَبْدَةُ، عَنْ أَبِيهَا، خَالِدِ بْنِ مَعْدَانَ، قَالَ: «إِنَّ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ لَمْ يَمَسَّ بِيَدِهِ إِلَّا آدَمَ صَلَوَاتُ اللَّهِ عَلَيْهِ خَلَقَهِ بِيَدِهِ، وَالْجَنَّةَ، وَالتَّوْرَاةَ كَتَبَهَا بِيَدِهِ»، قَالَ: «وَدَمْلَجَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ لُؤْلُؤَةً بِيَدِهِ فَغَرَسَ فِيهَا قَضِيبًا فَقَالَ امْتَدِّي حَتَّى أَرْضِي وَأخْرِجِي مَا فِيكِ بِإِذْنِي فَأَخْرَجَتِ الْأَنْهَارَ وَالثِّمَارَ»

Bana rahmetli babam tahdis etti ve dedi ki: bize Ebu’l Mugire tahdis etti ve dedi ki: bize Abde, babasından Halid bin Ma’dan’ın şöyle dediğini tahdis etti:

“Allah, Azze ve Celle eliyle (hiçbir şeye) dokunmamıştır ancak Adem -Allah’ın salatı onun üzerine olsun- hariç ki, onu eliyle yaratmıştır. Bir de cennet ve de Tevrat hariç ki onu da eliyle yazmıştır. (Halid cennet hakkında) şöyle demiştir: Allah Azze ve Celle, bir inci tanesini eliyle düzeltip onun içine bir fidan dikti ve şöyle buyurdu: Hoşnut olacak bir hale gelinceye kadar büyü ve Benim iznimle içindekileri çıkar, öyle ki nehirler ve meyveler senin vasıtanla çıksın!”

Bu haberi yine Abdullah bin Ahmed kanalıyla Hanbeli fakihlerinden Ebubekr en-Neccad (v. 348) az bir lafız farkıyla rivayet etmiştir. (er-Reddu ala men Yekulu’l Kur’an’u Mahluk, no: 100) Halid bin Ma’dan tabiin imamlarından olup İbn Hacer’in tesbitiyle sika ve abid birisidir. Çokça mürsel rivayet nakletmiştir. Abde de onun kızıdır. Ebu’l Mugire de görüldüğü üzere Ahmed bin Hanbel’in şeyhidir ve sikadır.

Bunun benzeri, Katade’den o, Enes’ten o da Kab’ul Ahbar’dan olmak üzere nakledilmiştir. Acurri, eş-Şeria, no: 759 Oğlu Muhammed bin Ka’b el Kurazi’den de benzeri nakledilmiştir. Acurri, eş-Şeria, no: 758

İşte bunlar, bizim tesbit edebildiğimiz kadarıyla selef imamlarından nakledilen ve Allahu Teala’nın bu zikredilen üç şeye yani Adem (as), Tevrat ve Cennet’e bizzat eliyle dokunduğunu gösteren rivayetlerdir. Bunların bir kısmı sahihtir, bir kısmı ise –gördüğümüz kadarıyla- şiddetli olmayan bazı zaaflar içermektedir. Bu rivayetin aslı ise Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den merfu olarak rivayet edilmiştir. Bu hadisi Darakutni şu şekilde rivayet etmiştir:


حَدَّثَنَا الْحَسَنُ بْنُ عَلَيٍّ الْبَصْرِيُّ، ثنا أَبُو الرَّبِيعِ الزَّهْرَانِيُّ، ثنا أَبُو مَعْمَرٍ، ثنا عَوْنُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ الْحَارِثِ، عَنْ أَخِيهِ، عَنْ أَبِيهِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ الْحَارِثِ بْنِ نَوْفَلٍ قَالَ:
قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: "إنَّ اللهَ عزَّ وجلَّ خَلَقَ ثَلَاثَةَ أَشْيَاءٍ بِيَدِهِ: خَلَقَ آدَمَ بِيَدِهِ، وَكَتَبَ التَّوْرَاةَ بِيَدِهِ، وَغَرَسَ الْفِرْدَوْسَ بِيَدِهِ"


(…)  Abdullah bin Haris bin Nevfel’den şöyle demiştir. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Allah Azze ve Celle, üç şeyi eliyle yaratmıştır: Ademi eliyle yarattı, Tevrat’ı eliyle yazdı, Firdevs’i eliyle dikti.”

Darakutni, es-Sifat, no: 28; Beyheki ise el-Esma ve’s Sifat, no: 692’te hadisi Haris’e kadar ulaştırmış ve mürsel olduğunu belirtmiştir. El-Haraiti ise hadisin sahabi Nevfel’e kadar ulaşan mevsul bir rivayetini zikretmiştir. (Mesavi’ul Ahlak, no: 410) Hatib el Bagdadi ise benzerini Ebu Said el Hudri’den rivayet etmiştir. (el-Cem’u ve’t Tefrik, 1/539) İbn’ul Kayyim (rh.a) doğru olan, bu haberin mevkuf yani sahabi sözü olmasıdır demiştir. (Hadi’l Ervah, sf 107) İbn’ul Kayyim’in Nuniyesini şerheden Ahmed bin İbrahim bin İsa ise isnaddaki Ebu Ma’şer hakkında konuşulduğunu söylemiştir. (Tavdih’ul Mekasid, 2/500)

İbn Ömer (ra) ise Darimi’nin naklettiğine göre şöyle demiştir:

حَدَّثَنَا مُوسَى بْنُ إِسْمَاعِيلَ، ثَنَا عَبْدُ الْوَاحِدِ بْنُ زِيَادٍ، ثَنَا عُبَيْدُ بْنُ مِهْرَانَ -وَهُوَ الْمُكْتِبُ- ثَنَا مُجَاهِدٌ قَالَ: قَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عُمَرَ: "خَلَقَ اللَّهُ أَرْبَعَةَ أَشْيَاءَ بِيَدِهِ:- الْعَرْشُ، وَالْقَلَمُ، وَعَدْنٌ، وَآدَمُ ثُمَّ قَالَ لِسَائِرِ الْخَلْقِ: كن فَكَانَ".

“(…) Allah dört şeyi eliyle yaratmıştır: Arş, Kalem, Adn (cenneti) ve Adem. Diğer mahlukata ise ‘ol’ demiştir onlar da oluvermiştir.”
 
Darimi, er-Redd ale’l Merisi, 1/261; Beyheki, el-Esma ve’s Sifat, no: 693; Acurri, eş-Şeria, no: 756; Lalekai, es-Sunne, no: 730; Ebu’ş Şeyh, el-Azme, 2/578; Hakim, el-Müstedrek, 2/349’da sahih olduğunu söylemiş, Zehebi de ona muvafakat etmiştir. Zehebi, başka bir yerde de senedin ceyyid olduğunu bildirmiştir. (el-Uluvv, sf 82)

Abdullah bin Ahmed ise es-Sunne’de (2/484, no: 1118) benzerini İbn Abbas’ın sözü olarak nakletmiştir.

Böylece sözkonusu hadisin mevkuf yani sahabi sözü olarak rivayetinin sahih olduğu ortaya çıkmaktadır. Seleften nakledilen ve Allahu Teala'nın birtakım şerefli mahlukatı bizzat eliyle yarattığına işaret eden başka haberler de mevcuttur. Bütün bunlarda Allahu Teala’nın el sıfatının, kudret vb mecazi anlamlarda değil bizzat hakiki el anlamında olduğu hususu da vardır. Bu tür gaybi haberleri sahabenin, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den gelen bir asla dayanmadan nakletmelerinin de pek mümkün olmadığı göz önünde bulundurulmalıdır. Görüldüğü üzere bu hadisi, selef alimlerinden bazıları ‘dokunmak’ olarak nakletmiştir. Bu, eğer onlar tarafından yapılan lafzen yani harfi harfine bir rivayet ise şu halde bunun da Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’den gelen bir aslının olması sözkonusudur. Yok eğer bu imamlar sözkonusu rivayeti mana yoluyla rivayet ettilerse bu temas ifadesi onların hadisten anladığı manayı ifade eder. Yani, onlar Allahu Teala’nın birtakım şeyleri eliyle yaratmasını onlara dokunması olarak anlamışlar ve hadisi de bu şekilde rivayet etmişlerdir. Hadisleri mana yoluyla rivayet etmeye cevaz veren alimlerin mezhebine göre –ki bunlar çoğunluğu teşkil etmektedir- bu tür şeyler caizdir. Günümüzde bazı sıfat inkarcıları, bilhassa sıfat hadisleri hakkında bu türden içinden çıkamadıkları konularda bunların mana yoluyla rivayet edilmiş hadisler olduklarını, aslında hadisin lafzında –kendilerini müşkilata düşüren- kelimelerin yer almadığını iddia etmektedirler. Böylece hadislerde geçen bir çok sıfatı bu yolla iptal etmişlerdir. Aslında bu kişilerin söylediği şey, bizzat kendilerine reddiyedir. Zira, bu kimseler bu surette selef alimlerinin hadisleri bu şekilde anlamış olduğunu kabul etmektedirler. Mesela, bu zikrettiğimiz rivayeti mana yoluyla rivayet ettiklerini bile kabul etsek, şu kesin olarak ortaya çıkar ki alimler, bu hadisten ‘dokunma’ manasını çıkartmışlar ve bunda bir beis görmemişlerdir. Bu Cehmiler ise Allah’a temas/dokunma nisbet etmeyi sapıklık hatta küfür olarak görmektedirler. Eğer bu küfürse, şu halde bu hadisi bu lafızla rivayet eden bütün raviler ve hadis imamları bu küfrü tasdik ediyor anlamına gelir! Bundan Allaha sığınırız. Böylece Allah’a temas nisbet etmek küfürdür, sözünün ne kadar batıl bir söz olduğu ve ümmeti tekfir etmeyi gerektiren bir iddia olduğu ortaya çıkmaktadır. Allahu teala’nın mahlukatına temas etmesi, onlara hulul etmesini gerektirmez. Buradaki temastan kasıd, iki ayrı varlığın birbirine temasıdır. Bunun izahı yukarda geçmişti. Küfür olması bir yana, bu rivayetlerde Allahu teala’ya temas nisbet edilmesi, bu “mümasse”nin Onun sıfatlarından bir sıfat olduğunu göstermektedir. Bu “mess” lafzını içeren rivayetlerin zayıf olduğu bile farzedilse bu husustaki İbn Ömer’den ve başkalarından gelen sahih rivayetler aynı manaya işaret etmektedir. Hatta, bu husustaki rivayetlerin hiç birinin sahih olmadığı farzedilse bizzat ayette geçen “İki elimle yarattığıma” (Sad: 75) ifadesi buna işaret etmektedir. Bu ayeti tasdik edip de bunun ihtiva ettiği zorunlu mana olan dokunmayı inkar etmek, sıfatın içini boşaltmak olur. Bu da tıpkı Arşa istivayı tasdik edip, oturmayı inkar etmek gibi batıl ve çelişkili bir sözdür. Şimdi bundan sonra mana itibariyle temasa işaret eden diğer bazı rivayetleri zikredeceğiz inşallah.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1680
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Hanbeli fakihlerinden Ebu Abdillah bin Hamid (v. 403) “Şerhu Usul’iddin” adında bir kitap telif etmiş ve orada bu “mümasset” yani temas, dokunma konusuyla alakalı meselelerden bahsetmiştir. Kadı Ebu Ya’la’nın da şeyhi olan bu zatın sözkonusu eseri bildiğimiz kadarıyla basılmış değildir. Onun kitabından Ebu Ya’la ve Şeyhulislam İbn Teymiye nakil yapmaktadır. Biz de onlardan iktibas ederek İbnu Hamid’in sözlerini ve zikrettiği hadisleri nakledeceğiz.

Kadı Ebu Ya’la (rh.a) kendisi her ne kadar bu temas meselesini kabul etmese ve çeşitli teviller getirmeye çalışsa da şeyhi İbn Hamid’in bunu kabul ettiğini hatta İmam Ahmed’in sözlerinin zahirinden de bu netice çıktığını beyan ederek şöyle demiştir:


وَذَكَرَ شيخنا أَبُو عبد اللَّه رحمه اللَّه فِي كتابه هَذَا الحديث وأخذ بظاهره وهو ظاهر كلام أحمد

“Şeyhimiz Ebu Abdillah Rahimehullah, kitabında bu hadisi zikretmiş ve zahirini almıştır. Ahmed’in sözünün zahiri de bu şekildedir.”

El-Kadi’nin bahsettiği hadis, hakv yani böğürden bahseden hadistir. El-Kadi, bunun ardından bu hadisin çeşitli rivayetlerini ve İmam Ahmed’in konuyla alakalı görüşlerini zikretmektedir:


قَالَ المروذي: جاءني كتاب من دمشق فعرضته عَلَى أَبِي عبد اللَّه فنظر فِيهِ، وكان فِيهِ: أن رجلا ذكر حديث أَبِي هريرة، عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: " إن اللَّه عَزَّ وَجَلَّ خلق الخلق حتى إِذَا فرغ منها قامت الرحم فأخذت بحقو الرَّحْمَنِ " وكان الرجل تلقيه يَعْنِي حديث أَبِي هريرة فرفع المحدث رأسه وَقَالَ: أخاف أن تكون كفرت، فَقَالَ أَبُو عبد اللَّه: هَذَا جهمي

Merruzi diyor ki: Bana, Dimeşk’ten (Şam’dan) bir kitap geldi, ben de onu Ebu Abdillah’a (Ahmed bin Hanbel’e) arzettim o da ona baktı. İçinde şunlar vardı:

 “Bir adam Ebu Hureyre (ra)’ın Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’den naklettiği şu hadisi zikretti:

‘Allah Azze ve Celle mahlukatı yarattı, nihayet yaratma işini bitirince rahm yani akrabalık bağı kalktı ve Rahman’ın böğründen, yamacından tuttu.’

Bu (hadisi zikreden) adam, bunu yani Ebu Hureyre hadisini kabulle karşılıyordu. Bunun üzerine muhaddis kafasını kaldırdı ve dedi ki: Korkarım ki kafir oldun!”

Ebu Abdillah (Ahmed bin Hanbel) bunun üzerine şöyle dedi: O, Cehmi’dir!”

وَقَالَ أَبُو طالب: سمعت أَبَا عبد اللَّه سئل عَن حديث هشام بْن عمار أَنَّهُ قرئ عَلَيْهِ حديث: " تجئ الرحم يوم القيامة، فتتعلق بالرحمن " فَقَالَ: أخاف أن تكون قد كفرت، قَالَ: هَذَا شامي ماله ولهذا قلت مَا تقول؟ قَالَ: يمضا الحديث عَلَى مَا جاء

“Ebu Talib şöyle dedi: Ben, Ebu Abdillah’ı (İmam Ahmed’i) Hişam bin Ammar hadisi hakkında kendisine sorulurken ve şu hadis kendisine okunurken işittim:

‘Rahm yani akrabalık bağı kıyamet günü gelir ve Rahman’a tutunur.’

(Bunun üzerine birisi) şöyle dedi: Korkarım ki kafir oldun!

(Ahmed, bunun hakkında) şöyle dedi: Bu Şamlı’yı bu ne alakadar ediyor?

Ben dedim ki: Sen ne diyorsun?

Şöyle dedi: Bu hadis geldiği gibi kabul edilir!”

Şimdi bu sözkonusu hadisin aslı Buhari’de yer almaktadır. Buhari’nin lafzı şu şekildedir:


حَدَّثَنَا خَالِدُ بْنُ مَخْلَدٍ، حَدَّثَنَا سُلَيْمَانُ، قَالَ: حَدَّثَنِي مُعَاوِيَةُ بْنُ أَبِي مُزَرِّدٍ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ يَسَارٍ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ، عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: " خَلَقَ اللَّهُ الخَلْقَ، فَلَمَّا فَرَغَ مِنْهُ قَامَتِ الرَّحِمُ، فَأَخَذَتْ بِحَقْوِ الرَّحْمَنِ، فَقَالَ لَهُ: مَهْ، قَالَتْ: هَذَا مَقَامُ العَائِذِ بِكَ مِنَ القَطِيعَةِ، قَالَ: أَلاَ تَرْضَيْنَ أَنْ أَصِلَ مَنْ وَصَلَكِ، وَأَقْطَعَ مَنْ قَطَعَكِ، قَالَتْ: بَلَى يَا رَبِّ، قَالَ: فَذَاكِ " قَالَ أَبُو هُرَيْرَةَ: " اقْرَءُوا إِنْ شِئْتُمْ: {فَهَلْ عَسَيْتُمْ إِنْ تَوَلَّيْتُمْ أَنْ تُفْسِدُوا فِي الأَرْضِ وَتُقَطِّعُوا أَرْحَامَكُمْ} [محمد: 22] "

(…) Ebu Hureyre’den Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: Allah Azze ve Celle mahlukatı yarattı, nihayet yaratma işini bitirince rahm yani akrabalık bağı kalktı ve Rahman’ın böğründen, yamacından tuttu. Allahu Teala ona: Ne istiyorsun? Dedi. Rahm şöyle dedi: Bu, kendisiyle ilişki kesilmesinden ötürü Sana sığınan birinin kalkışıdır. Bunun üzerine Allahu Teala şöyle buyurdu: Seninle bağ kuranlar ile bağ kurmama, seninle ilişkiyi kesenlerle ilişkiyi kesmeme razı olmaz mısın? O, evet ey Rabbim, dedi. Allah da: Bu böyledir, buyurdu. Ebu Hureyre (ra) dedi ki: İsterseniz, şu ayeti okuyun: ‘Şimdi siz geri dönerseniz yeryüzünde fesad çıkarıp, akrabalık bağlarını keser misiniz?’ (Muhammed: 22)” (Buhari, 4830)

Bu hadiste geçen hakv yani lugatte böğür, yamaç, kişinin izarını (entarisini) bağladığı yer gibi anlamlara gelen şey, Allahu Teala’nın hakiki bir sıfatıdır. Kadı Ebu Ya’la ilgili yerde bunu açıkça ifade etmiş, sadece bu hadisten temas manası çıkarılmasına itiraz etmiştir. İbn Hamid ise –İbn Teymiye’nin belirttiği gibi- hem hakv (böğür) sıfatını hem de mümasse yani dokunma sıfatını kabul etmiştir. İmam Ahmed’in de bu sıfatı kabul ettiği hatta günümüzde bazılarının yaptığı gibi bunu kabul etmenin teşbih ve temsil yani küfür olduğu gerekçesiyle kabul etmeyenleri de dalaletle suçladığı görülmektedir. Bu, ayrı bir konudur. Burada bizi ilgilendiren asıl mesele İbn Hamid (rh.a)’ın belirttiği gibi bu hadisin Rahman ile mahlukatı arasındaki temasa işaret etmesidir. Zira hadisin gösterdiği üzere akrabalık bağı Rahman’a tutunmuştur.

Kadı Ebu Ya’la’nın konuyla alakalı İbn Hamid’den yaptığı nakil bu kadardır. (İbtal’ut Tevilat, 1/421 ve devamı) İbn Teymiyye (rh.a) Şeyh İbn Hamid’in diğer sözlerini de nakletmektedir. Şeyhulislam’ın naklettiğine göre İbn Hamid sözkonusu kitabında bir fasıl açarak şöyle demiştir:

  فصل ومما يجب الإيمان به والتصديق ما ورد في الأخبار من المماسة والقرب من الحق سبحانه لنبيه عليه الصلاة والسلام وقد اعتمد أصحابنا في ذلك على جواب أبي عبد الله في هذا في المقام المحمود

“Mümasse (dokunma) ve Hakk Subhanehu’nun Nebisine (sallallahu aleyhi ve sellem) yaklaşmasına dair gelen haberlere iman edip tasdik etmenin vacib oluşu hakkında fasıl. Ashabımız bu hususta Ebu Abdillah’ın (Ahmed bin Hanbel’in) Makam-ı Mahmud konusunda verdiği cevaba dayanmışlardır”

İbnu Hamid, bunun ardından yukarda Makam-ı Mahmud meselesinde naklettiğimiz haberleri ve İmam Ahmed’den gelen rivayetleri zikretmiştir. Bu konu etrafında uzunca durulduğu için bunları tekrar etmeye lüzum görmüyoruz. Bu rivayetlerin istidlal vechi ise Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kıyamet günü Rabb Teala ile beraber Arş’ın üzerinde oturmasıdır. İbnu Hamid, böylece kurb yani kullar ile Allah arasında yaklaşmanın mümkün olduğuna bu rivayeti delil getirmiştir.

İbnu Hamid, bunun ardından A’meş-Ebu Salih-Ebu Hureyre kanalıyla gelen şu hadisi zikretmiştir:


إن الله كتب كتابًا بيده قبل أن يخلق السموات والأرض وهو معه على العرش إن رحمتي تغلب غضبي

“Allah, gökleri ve yeri yaratmadan önce kendi eliyle bir yazı yazmıştır ki o, Arş’ın üzerinde onunla beraber bulunmaktadır: Şüphesiz ki rahmetim, gazabıma üstün gelmiştir.”

Sözkonusu hadis, aynı isnad ve yakın lafızlarla İmam Ahmed’in Müsned’inde (no: 9159) yer almaktadır. Sadece Ahmed’in rivayetinde ‘O yazıyı Arşının altına koymuştur’ denilmektedir. Müsned’in muhakkiki et-Turki hadisin sahih olduğunu söylemektedir. Yalnız, ‘eliyle’ ifadesi hadisin bütün rivayetlerinde yoktur. Eğer bu ziyade sabitse, tıpkı yukarda geçen Allahu Teala’nın bazı şeyleri hususan eliyle yaratması hadislerinde olduğu gibi Onun mahlukatına dokunmasına işaret etmektedir. Vallahu a’lem.

İbnu Hamid, bundan sonra Davud as’ın Allah’a yaklaşması hakkında Hallal’ın naklettiği şu rivayetleri aktarmaktadır. (Biz de Hallal’ın kitabından aynen aktarıyoruz):


حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرٍ، قَالَ: ثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ بِشْرِ بْنِ شَرِيكٍ النَّخَعِيُّ، قَالَ: ثَنَا عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ شَرِيكٍ، قَالَ: ثَنَا أَبِي قَالَ: حَدَّثَنِي عَبْدُ الْعَزِيزِ بْنُ رُفَيْعٍ، وَسَالِمٌ الْأَفْطَسُ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ، قَالَ: «إِذَا نَظَرَ دَاوُدُ إِلَى خَصْمِهِ وَلَّى هَارِبًا مِنْهُ، فَيُنَادِي اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ يَا دَاوُدُ، ادْنُ مِنِّي، فَلَا يَزَالُ يُدْنِيهِ حَتَّى يَمَسَّ بَعْضَهُ»

“(Ebubekr el Hallal diyor ki) Bize Muhammed bin Bişr tahdis etti ve dedi ki: Bize Abdurrahman bin Şerik tahdis etti ve dedi ki: Bize babam tahdis etti ve dedi ki: Bana Abdulaziz bin Rafi’ ve Salim el-Eftas Said bin Cübeyr’den şöyle dediğini  tahdis ettiler: Davud, hasmına baktığı zaman ondan kaçarak geri döndü. Allah Azze ve Celle: Ey Davud, bana yaklaş! diye nida etti. O da ta ki Onun bir kısmına değene/dokunana kadar yaklaşmaya devam etti.”

Bu eserin isnadında geçen Muhammed bin Bişr, Zehebi’nin tabiriyle umde yani kendisine itimad edilecek, esas alınacak birisi değildir. (Mizan, 4/411) Abdurrahman bin Şerik ve babası da çok sağlam sayılmaz. Salim el-Eftas ise Mürcie’dendir. Kısacası bu haber çok sağlam bir senede dayanmamaktadır. Bununla beraber dokunma meselesine delaleti açıktır.

Hallal, devamında şu rivayeti nakletmektedir:


حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرٍ، قَالَ: ثَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ خَلَّادٍ الْبَاهِلِيُّ، قَالَ: ثَنَا وَكِيعٌ، قَالَ: ثَنَا سُفْيَانُ، عَنْ مَنْصُورٍ، عَنْ مُجَاهِدٍ، عَنْ عُبَيْدِ بْنِ عُمَيْرٍ: {وَإِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفَى} قَالَ: «ذَكَرَ الدُّنُوَّ حَتَّى يَمَسَّ بَعْضَهُ»

“(Ebubekr el Hallal diyor ki) Ebubekr bin Hallad el Bahili bize tahdis etti ve dedi ki: Bize Veki tahdis etti ve dedi ki: Bize Süfyan, Mansur’dan o da Mücahid’den o ise Ubeyd bin Umeyr’den şöyle dediğini tahdis etmişlerdir:

‘Onun (Davud’un) bizim katımızda bir yakınlığı vardır’ (Sad: 25) ayeti hakkında dedi ki: Onun bir kısmına değene/dokunana kadar yaklaşmayı zikretti.”

Ubeyd bin Umeyr, tabiinin büyüklerindendir. İbn Teymiye (rh.a) aynı kitabının başka bir yerinde bu eserin mahfuz olduğunu söyleyerek haberin sıhhatine işaret etmiştir. (Beyanu Telbis’il Cehmiyye, 6/55) Başka bir yerde ise bunun bu ismi geçen imamlardan mütevatir olarak nakledildiğini ifade etmiştir. (el-Fetava’l Kubra, 6/410)

Haberde Allahu Teala’ya nisbet edilen ‘ba’zehu/bir kısmına’ ifadesinde ise bir müşkilat yoktur. Allahu Teala, ayrılması ve yok olması mümkün olan birtakım cüz ve kısımlardan münezzehtir. Bunun dışındaki manalarda bu hepsi/bir kısmı gibi ifadeler kullanılabilir. Nitekim, İbn Hamid bunun ardından ‘Mücahid’den bundan daha şiddetlisi (yani daha açığı) rivayet edilmiştir’ diyerek konuyla alakalı bir haberi zikretmektedir. Bu haberde bu ‘kısım’dan kasdın ne olduğu da açıklığa kavuşmaktadır:


حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرٍ، قَالَ: ثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ بِشْرٍ، قَالَ: ثَنَا عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ شَرِيكٍ، قَالَ: ثَنَا أَبِي، قَالَ: أَخْبَرَنِي إِبْرَاهِيمُ بْنُ مُهَاجِرٍ، وَلَيْثُ بْنُ أَبِي سُلَيْمٍ، قَالَا: ثَنَا مُجَاهِدٌ، قَالَ:
إِذَا كَانَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ ذَكَرَ دَاوُدُ ذَنْبَهُ، فَيَقُولُ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ لَهُ: كُنْ أَمَامِي، فَيَقُولُ: رَبِّ، ذَنْبِي ذَنْبِي، فَيَقُولُ اللَّهُ لَهُ: كُنْ خَلْفِي، فَيَقُولُ: رَبِّ، ذَنْبِي ذَنْبِي، فَيَقُولُ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ: خُذْ بِقَدَمِي


“(Ebubekr el Hallal diyor ki) Bize Muhammed bin Bişr tahdis etti ve dedi ki: Bize Abdurrahman bin Şerik tahdis etti ve dedi ki: Bize babam tahdis etti ve dedi ki: Bana İbrahim bin Muhacir ve Leys bin ebi Süleym haber verdiler ve dediler ki: Bize Mücahid tahdis ederek dedi ki:

Davud (as) kıyamet günü sürekli günahlarını yad edip dururken Rabb Teala ona şöyle seslenecektir: Önümde ol! Davud bunun üzerine ‘Rabbim, günahlarım günahlarım’ der. Bunun üzerine Allahu Teala Ona ‘Arkamda ol’ der. Davud yine ‘günahlarım günahlarım’ der. Bunun üzerine Allahu Teala ‘Ayaklarımdan tut’ diyecektir.”

İbn Hamid, ardından da İbn Abbas kanalıyla gelen şu rivayeti nakletmektedir:


حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرٍ، قَالَ: حَدَّثَنِي مُحَمَّدُ بْنُ بِشْرٍ، قَالَ: ثَنَا عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ شَرِيكٍ، قَالَ: ثَنَا أَبِي قالَ: حَدَّثَنِي أَبُو يَحْيَى الْقَتَّاتُ، وَإِسْمَاعِيلُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ السُّدِّيُّ، قَالَ أَبُو يَحْيَى: عَنْ مُجَاهِدٍ، وَقَالَ السُّدِّيُّ: عَنْ أَبِي مَالِكٍ، عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، فِي قَوْلِهِ: {وَإِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفَى}  قَالَ: " يَدْنُو مِنْهُ حَتَّى يُقَالَ لَهُ: خُذْ بِقَدَمِي "

(Ebubekr el Hallal diyor ki) Bize Muhammed bin Bişr tahdis etti ve dedi ki: Bize Abdurrahman bin Şerik tahdis etti ve dedi ki: Bize babam tahdis etti ve dedi ki: Bana Ebu Yahya el Kattat ve İsmail bin Abdirrahman es-Suddi Ebu Malik’ten İbn Abbas’ın şöyle dediğini tahdis ettiler:

‘Onun (Davud’un) bizim katımızda bir yakınlığı vardır’ (Sad: 25) Ona ‘Ayağımdan tut’ denilene kadar Ona yaklaşmaya devam etti.”

Hallal, bütün bunları Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Rabbi ile beraber Arşa oturtulmasına dair haberleri zikrettiği Makam-ı Mahmudla alakalı bölümün devamında, buradaki kurb (yakınlaşma) meselesini takviye etmek amacıyla zikretmiştir. Bu rivayetlerin bir tanesi hariç hepsi aynı kanalla Hallal’a ulaşmıştır ve aynı zaafları taşımaktadır. (es-Sunne, 1/262-264) Mücahid’in haberini İbn Ebi Şeybe, el-Musannef, 6/342 ve 7/67’de ayrıca Hunad, ez-Zuhd, no: 454’te Muhammed bin Fudayl-Leys-Mücahid isnadıyla rivayet etmektedir. Bu isnad Makam-ı Mahmud rivayetiyle aynı isnaddır ve inşallah sahihtir. Bu haberi ayrıca Suyuti, İbn’ul Munzir’e nisbet etmektedir. (ed-Durr’ul Mensur, 7/157) Suyuti, bu rivayetin benzerini Abdullah bin Ahmed ve İbn Cerir’e de nisbet etmiştir. (ed-Durr’ul Mensur, 7/164) Cami’ul Ehadis’te ise (no: 29973) Ömer (ra)’dan benzerini nakledip İbn Merdeveyh’e nisbet etmiştir.

İbn Hamid’in sözleri burada sona ermektedir. (Nakleden İbn Teymiye, Beyanu Telbis’il Cehmiyye, 6/214-222)

İşte bunlar, mana itibariyle Allahu Teala’nın değer verdiği mahlukatından bazılarına temas ederek dokunduğunu gösteren rivayetlerdir. Şüphesiz ki bunlar küfür ve sapıklık olsaydı selef imamlarından sadır olmaz, ümmet de bunları rivayet edip kitaplarına almazdı. Selef ve onlara tabi olanlar, bu rivayetlerin gereğini kabul etmişlerdir. Sonraki dönemlerde ise bunun kabulünde bazı ihtilaflar çıkmıştır. Ancak muteber alimlerden teması kabul edenleri küfür ve bidatla suçlayan kimse yoktur. Bundan sonra inşallah konuyla alakalı ihtilafları naklederek bu meseleyi noktalayacağız.










Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1680
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
İbn Teymiye (rh.a) mümasse yani temas meselesinde kıble ehli arasındaki görüş farklılıklarını şöyle aktarmaktadır:

ولأصحاب أحمد ونحوهم من أهل الحديث والفقه والتصوف في هذه المسألة ثلاثة أقوال منهم من يثبت المماسة كما جاءت بها الآثار ثم من هؤلاء من يقول إنما أثبت إدراك اللمس من غير مماسة للمخلوق بل أثبت الإدراكات الخمسة له وهذا قول أكثر الأشعرية والقاضي أبي يعلى وغيره

“Ahmed’in ashabı ve hadis, fıkıh ve tasavvuf ehlinden olan benzerlerinin bu mesele hakkında üç görüşü vardır:

1- Onlardan bir kısmı mümasse yani teması rivayetlerde geldiği şekliyle kabul eder.

Sonra bunlardan bir kısmı şöyle derler: Lems yani dokunma  duyusu (Allah hakkında) mahlukata temas olmaksızın kabul edilir, hatta beş duyunun tamamı kabul edilir. Bu, Eşarilerin çoğunun, Kadı Ebu Ya’la’nın ve başkalarının görüşüdür.”

Sonra şöyle demektedir:


ومنهم من أصحاب أحمد وغيره من ينفي المماسة ومنهم من يقول لا أثبتها ولا أنفيها فلا أقول هو مماس مباين ولا غير مماس ولا مباين وهذه المباينة التي تقابل المماسة أخصُّ من المباينة التي تقابل المحايثة

2- Onlardan, Ahmed’in ashabı ve başkalarından mümasseti, teması nefyedenler vardır.

3- Onlardan teması kabul etmeyiz, red de etmeyiz; O temas etmiştir veya ayrıdır demiyeceğimiz gibi temas etmemiştir ve ayrı değildir de demeyiz diyenler vardır. Tabi bu temasın zıddı olan ayrılık, içinde bulunmanın zıddı olan ayrılıktan daha özeldir.”
(Beyanu Telbis’il Cehmiyye, 5/126)

Görüldüğü üzere temas hususunda kıble ehli arasında üç görüş mevcuttur. Allah’ın kullarıyla temasını kabul edenler ve red edenlerin yanı sıra bu konuda tevakkuf edip ne red ne de kabul edenler de vardır. Hatta Eşarilerden dahi teması kabul etmediği halde temasın bir çeşidi olan lems yani dokunmayı ve diğer beş duyuyu yani görme, işitme, tatma, dokunma ve koklama duyularını Allahu Teala hakkında kabul edenler mevcuttur. Dokunmanın temassız olarak gerçekleştiğini söyleyenler ne diyorlar ve de bunun akıl ve nakil nezdinde izahı nedir, bunu bilmiyorum. İbn Teymiye başka bir yerde bu mesele hakkında şunları söylemektedir:


فِي هَذِهِ الْإِدْرَاكَاتِ ثَلَاثَةُ أَقْوَالٍ مَعْرُوفَةٍ: أَحَدُهَا: إثْبَاتُ هَذِهِ الْإِدْرَاكَاتِ لِلَّهِ تَعَالَى كَمَا يُوصَفُ بِالسَّمْعِ وَالْبَصَرِ. وَهَذَا قَوْلُ الْقَاضِي أَبِي بَكْرٍ وَأَبِي الْمَعَالِي وَأَظُنُّهُ قَوْلَ الْأَشْعَرِيِّ نَفْسِهِ بَلْ هُوَ قَوْلُ الْمُعْتَزِلَةِ الْبَصْرِيِّينَ الَّذِينَ يَصِفُونَهُ بِالْإِدْرَاكَاتِ. وَهَؤُلَاءِ وَغَيْرُهُمْ يَقُولُونَ: تَتَعَلَّقُ بِهِ الْإِدْرَاكَاتُ الْخَمْسَةُ أَيْضًا كَمَا تَتَعَلَّقُ بِهِ الرُّؤْيَةُ؛ وَقَدْ وَافَقَهُمْ عَلَى ذَلِكَ الْقَاضِي أَبُو يَعْلَى فِي " الْمُعْتَمَدِ " وَغَيْرِهِ. وَالْقَوْلُ الثَّانِي: قَوْلُ مَنْ يَنْفِي هَذِهِ الثَّلَاثَةَ؛ كَمَا يَنْفِي ذَلِكَ كَثِيرٌ مِنْ الْمُثْبِتَةِ أَيْضًا مِنْ الصفاتية وَغَيْرِهِمْ. وَهَذَا قَوْلُ طَوَائِفَ مِنْ الْفُقَهَاءِ مِنْ أَصْحَابِ الشَّافِعِيِّ وَأَحْمَد وَكَثِيرٍ مِنْ أَصْحَابِ الْأَشْعَرِيِّ وَغَيْرِهِ. وَالْقَوْلُ الثَّالِثُ: إثْبَاتُ إدْرَاكِ اللَّمْسِ دُونَ إدْرَاكِ الذَّوْقِ؛ لِأَنَّ الذَّوْقَ إنَّمَا يَكُونُ لِلْمَطْعُومِ فَلَا يَتَّصِفُ بِهِ إلَّا مَنْ يَأْكُلُ وَلَا يُوصَفُ بِهِ إلَّا مَا يُؤْكَلُ وَاَللَّهُ سُبْحَانَهُ مُنَزَّهٌ عَنْ الْأَكْلِ بِخِلَافِ اللَّمْسِ فَإِنَّهُ بِمَنْزِلَةِ الرُّؤْيَةِ وَأَكْثَرُ أَهْلِ الْحَدِيثِ يَصِفُونَهُ بِاللَّمْسِ وَكَذَلِكَ كَثِيرٌ مِنْ أَصْحَابِ مَالِكٍ وَالشَّافِعِيِّ وَأَحْمَد وَغَيْرِهِمْ وَلَا يَصِفُونَهُ بِالذَّوْقِ. وَذَلِكَ أَنَّ نفاة الصِّفَاتِ مِنْ الْمُعْتَزِلَةِ قَالُوا لِلْمُثْبِتَةِ: إذَا قُلْتُمْ إنَّهُ يُرَى. فَقُولُوا إنَّهُ يَتَعَلَّقُ بِهِ سَائِرُ أَنْوَاعِ الْحِسِّ. وَإِذَا قُلْتُمْ إنَّهُ سَمِيعٌ بَصِيرٌ فَصِفُوهُ بِالْإِدْرَاكَاتِ الْخَمْسَةِ. فَقَالَ " أَهْلُ الْإِثْبَاتِ قَاطِبَةً " نَحْنُ نَصِفُهُ بِأَنَّهُ يُرَى وَأَنَّهُ يُسْمَعُ كَلَامُهُ كَمَا جَاءَتْ بِذَلِكَ النُّصُوصُ. وَكَذَلِكَ نَصِفُهُ بِأَنَّهُ يَسْمَعُ وَيَرَى. وَقَالَ جُمْهُورُ أَهْلِ الْحَدِيثِ وَالسُّنَّةِ: نَصِفُهُ أَيْضًا بِإِدْرَاكِ اللَّمْسِ لِأَنَّ ذَلِكَ كَمَالٌ لَا نَقْصَ فِيهِ. وَقَدْ دَلَّتْ عَلَيْهِ النُّصُوصُ بِخِلَافِ إدْرَاكِ الذَّوْقِ فَإِنَّهُ مُسْتَلْزِمٌ لِلْأَكْلِ وَذَلِكَ مُسْتَلْزِمٌ لِلنَّقْصِ كَمَا تَقَدَّمَ.

"Bu, duyular hakkında bilinen üç görüş mevcuttur:

1- Tıpkı işitme ve görmenin Onun hakkında isbat edildiği gibi bu duyuları Allah hakkında isbat eden görüş. Bu, Kadı Ebubekr (el-Bakillani), Ebu’l Meali (el-Cuveyni)’nin yanı sıra zannedersem bizzat Eşari’nin görüşü, hatta Allah’ı duyularla vasfeden Basra Mutezilesi’nin görüşüdür. Bunlar ve başkaları şöyle derler: Beş duyu (idrak edilen nesnelerle değil) bizzat Allah ile alakalıdır. (Yani Onun fiilidir.) Kadı Ebu Ya’la el-Mu’temed adlı eserinde ve başka yerlerde bu görüşe katılmıştır.

2- (İşitme ve görme dışında) Bu üç duyuyu (Allah hakkında) nefyedenler. Nitekim sıfatları kabul edenlerden, Sıfatiyye’den ve başkalarından bir çoğu bunları nefyetmektedir. Şafii’nin ve Ahmed’in ashabından olan fakihlerden bir topluluk ile Eşari ve başkalarının ashabından birçoklarının görüşü budur.

3- Tatma duyusunu kabul etmeyip, dokunma duyusunu kabul edenler. Zira tatma duyusu yenilen şeylerle alakalıdır ve yemek yiyenden başkası bununla vasıflanamaz, yine yenilen şeylerden başkası da tatmakla vasıflanamaz. Allah Subhanehu ise görmek gibi olan dokunmanın zıddına yemeden münezzehtir. Hadis ehlinin çoğu, Onu lems yani dokunmakla vasfederler; Malik, Şafii ve Ahmed’in ashabının çoğu da böyledir lakin Onu tatmakla vasfetmezler.

Bunun sebebi ise şudur: Mutezile’den olan sıfat inkarcıları, sıfatları kabul edenlere dediler ki: Siz onun görüldüğünü söyleyecekseniz o zaman diğer duyuları da Onunla alakadar kabul edin. (Yani Ona dokunulacağını vs yi de kabul edin) Eğer Onun işiten ve gören olduğunu kabul ediyorsanız o takdirde beş duyuyla da Onu vasfedin. (Sıfatları kabul eden) İsbat ehlinin tamamı ise buna cevaben şöyle dedi: Biz Onu görülmekle vasfediyoruz ve nasslarda geldiği üzere kelamının işitileceğini söylüyoruz. Aynı şekilde Onu işitiyor ve görüyor olmakla da vasfediyoruz. Sünnet ve hadis ehlinin cumhuru ise şöyle dedi: Biz onu lems/dokunma duyusu ile vasf ediyoruz. Zira bu bir kemaldir, bundan herhangi bir noksanlık yoktur. Nasslar da buna delalet etmektedir. Tatma duyusu ise böyle değildir; zira bu yemeyi gerektirir bu ise –daha önce geçtiği üzere- noksanlığı gerektirir.”  (Fetava, 6/135-136)

Böylece anlaşılıyor ki dokunma da dahil olmak üzere beş duyunun Allahu Teala’ya nisbeti ümmet arasında ihtilaf konusu olmuştur. İşitme ve görme sıfatları ekseriyet nezdinde kabul edilmiş, Ehli sünnetin çoğu kemal sıfatı olduğu için dokunmayı da kabul etmiş ancak tatma duyusunu kabul etmemişlerdir. Eşariler ve başkalarından bu beş duyunun hepsini kabul edenler vardır. Böylece anlaşılıyor ki gerek hadis ehli gerekse kelamcılar arasında dokunma duyusu genelde Allahu teala’ya nisbet edilmektedir. İşte mümasse/temas/değmek ve lems/dokunmak konusunda ümmet arasındaki görüşler böyledir ve de görüldüğü üzere bu, ümmet arasında meşhur bir tartışma konusudur. Hal böyleyken günümüzde birilerinin ortaya çıkıp daha önce sözü kale alınacak hiç kimsenin söylemediği bir iddiayı ortaya atarak Allahu Teala’ya temas nisbet etmenin küfür olduğunu iddia etmelerinin ciddiye alınacak bir tarafı yoktur. Velhamdulillahi Rabbil alemin.


Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 156
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Bismillahirrahmanirrahim

Allahu Teâlâ’nın, Arşa istiva sıfatı hakkında ehlisünnetin görüşünü anlatan bu değerli makaleyi PDF formatında aşağıdaki linkten indirebilirsiniz.




 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
17 Yanıt
4677 Gösterim
Son İleti 22.01.2018, 05:14
Gönderen: İbn Teymiyye
0 Yanıt
2505 Gösterim
Son İleti 12.07.2016, 23:58
Gönderen: Tevhid Ehli
2 Yanıt
1082 Gösterim
Son İleti 12.11.2018, 03:42
Gönderen: İbn Teymiyye
2 Yanıt
833 Gösterim
Son İleti 05.05.2018, 17:17
Gönderen: İbn Teymiyye
3 Yanıt
1302 Gösterim
Son İleti 26.07.2018, 03:06
Gönderen: Tevhid Ehli