Tavhid

Gönderen Konu: SELEF ALİMLERİNİN SIFATLARI TEVİL ETTİĞİNE DAİR İDDİALARA CEVAP!  (Okunma sayısı 2619 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1667
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
DİYANET İSLAM ANSİKLOPEDİSİ AHMED BİN HANBEL MADDESİNDEKİ BAZI İDDİALAR HAKKINDA

Bismillahirrahmanirrahim. İmam Ahmed bin Hanbel (rh.a)’ın Müsned’inin Türkçe tercümesinin baş tarafında İmam Ahmed’in biyografisine dair bazı bilgiler yer almaktadır. Bunlardan, bilhassa Diyanet İslam Ansiklopedisi Ahmed bin Hanbel maddesinden iktibas edilen bir kısım bu yazının konusunu teşkil edecektir inşallah. Bu maddenin İmam Ahmed’in itikadi görüşleriyle alakalı kısmı Yusuf Şevki Yavuz tarafından telif edilmiştir. –Allah affetsin- geçmişte, Marmara ilahiyat’ta talebelik yaptığım dönemlerde bir müddet derslerinde bulunduğum bu zat, sözkonusu maddede İmam Ahmed’e bir çok şey nisbet etmiştir. Zaman darlığından dolayı bunların hepsinin üzerinde tek tek durma imkanımız yoktur. Burada, sadece İmam Ahmed’in sıfatlar bahsine yaklaşımıyla alakalı bazı sözlerini ele almak istiyorum. İlgili yerde bu hususta şöyle demektedir:

“Bazı rivayetlerde yer alan iddiaların aksine (Tabakatü’l-Hanâbile, I, 56, 144; İbnü’l-Cevzî, s. 155) İbn Hanbel bir kısım haberî sıfatları te’vil etmiştir. Ona göre “istivâ”nın mânası Allah’ın arşın üstüne yükselmesi, “nüzûl” ise ilâhî rahmetinin inmesi demektir (Ebû Dâvûd, s. 262). Allah arşın üstünde olmakla birlikte üzerinde oturmuş veya ona temas etmiş değildir. Yedinci kat göğün üstünde bulunan arş ile Allah arasındaki münasebet bizim bilgi sınırlarımızı aşan bir durumdur (Ebû Nuaym, IX, 196).”

Görüldüğü üzere Şevki Yavuz, İmam Ahmed hakkında ve onun dışındaki diğer selef imamları hakkında bilinen, meşhur olan ve de selef akidesi muhalifi ve taraftarı olan herkes nezdinde de kabul edilen bir husus olan selefin sıfat nasslarını tevilden kaçındığı şeklindeki hakikati tekzib etmiş, lakin bunu reddederken kayda değer bir delile dayanmamıştır. Öncelikle selefin kaçındığı tevilin ne olduğunu bir kez daha hatırlatalım. Tevil, Kuran ve Sünnette iki manada gelmiştir: Birincisi, tefsir ve açıklama. İkincisi ise bir şeyin neticesi, verilen bir haberin ortaya çıkması ve benzerleri. Tevilin üçüncü manası ise bir lafzı, delile dayanarak zahiri manasından çıkartmak ve fazla tercih edilmeyen diğer manaya hamletmektir. Günümüzde Tevil deyince akla gelen ilk mana bu olsa da Kitap, sünnet ve selefin ıstılahında, hatta Arap lügatinde tevilin böyle bir anlamı bilinmezken sonraki dönemlerde böyle bir ıstılah oluşmuştur. İşte Selefin reddettiği tevil de budur yani sıfat nasslarını, zahiri teşbih ifade ettiği gerekçesiyle zahiri manasından çıkartıp meşhur olmayan diğer manalarına hamletmek manasındaki tevildir. Bu ise zaten Kuranın zahirini küfür sayma mantığından hareketle oluşmuş batıl bir usuldür. Yoksa tefsir anlamındaki bir tevil selef nezdinde reddedilmiş değildir. Bilakis onlar Kuran’ın manalarına dair açıklamaları tevil olarak nitelendirirlerdi. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in İbn Abbas hakkında dua ederken “Ona tevili öğret” demesi bu kabildendir. Allahu Teala da bu duayı kabul etmiş ve İbn Abbas (ra) tevil ehlinin yani tefsircilerin imamı olmuştur. Asıl konumuz bu olmadığı için sadece bu hatırlatmayı yapmakla iktifa ediyorum. Selefin tefsir anlamında değil de, teşbihe düşmemek maksadıyla lafzı zahiri manasından çıkartma anlamında bir tevile başvurduğu hiçbir şekilde isbat edilemez. Seleften bazı sıfat ayetlerinde bilinen mananın aksine bazı tefsirler nakledilmiştir. Mesela İbn Abbas (ra)’dan Kalem suresinde zikredilen “O gün baldır açılır” manasındaki ayeti  “dehşet, korku” olarak tefsir ettiğinin nakledilmesi gibi. Halbuki alimlerden bir çoğu ayetteki ‘sak’ ifadesini baldır olarak tefsir etmiş ve bunu Allahu Teala’ya nisbet etmişlerdir. Keza yine İbn Abbas’tan Ayet’ul Kursi olarak bilinen Bakara: 255. Ayetteki “kürsi”yi ilim olarak tefsir ettiği nakledilir. İbn Abbas’tan meşhur olan ise “Mevzi’ul kademeyn” yani Rabb Teala’nın ayaklarını koyduğu yer olarak tefsiridir. Buna daha bir çok misal verilebilir. Bu rivayetlerin sıhhat durumu bir kenara, bunların hepsi sahih kabul edilse dahi bunların hiç birinde –halefin yaptığı gibi- ayeti zahiri üzere kabul etmenin teşbihe yani Allahı kullara benzetmeye yol açacağı endişesiyle tevile ve mecaza hamletmek sözkonusu değildir. Bunu hiç kimse isbat edemez, bu tarihi vakaya da aykırıdır, zira sıfatların teviline dair tartışmalar sahabeden sonraki dönemlerde ortaya çıkmıştır. Selef alimlerinin bazı ayetleri dilde yaygın olan ve ayetin zahirinden ilk bakışta anlaşılan mananın dışında yorumlamaları, ayetin siyakından, Arap dilindeki bazı esaslardan ve benzeri şeylerden kaynaklanan tefsiri bir yaklaşımdır, akidevi hassasiyetlerle bir alakası yoktur.

İmam Ahmed’e nisbet ettiği şeylere gelince; evvela Tabakat’ul Hanabile’de ve İbn’ul Cevzi’nin Menakib’ul İmam Ahmed kitabında onun tevili reddettiğine dair haberler nakledilmiştir ki bunlar zaten malumdur. Bu ikisini zaten İmam Ahmed’in tevili reddettiğine dair kaynak olarak göstermiştir. Diğer bahsettiği şeyleri yani istivayı ve nüzülü tevil etmesi, oturmayı ve teması Allahu Teala’dan nefyetmesi gibi hususları kaynak olarak verdiği Ebu Davud’un Mesail’inde ve Ebu Nuaym’ın Hilye’sinde bulamadım.  Kaynak olarak verdiği Mesail, sf 262’de Cehmiye’ye Reddiye bölümü bulunmaktadır. Hilye, 9/196’da ise İmam Ahmed’in yaşadığı mihne süreciyle alakalı rivayetler bulunmaktadır, hiç birisinde bu bahsettiği hususlara denk gelmedim. İstiva’yı yükseklik olarak tefsir ettiği sabit olsa bile bunda şaşılacak bir şey yoktur, bu zaten istivanın tefsiri olarak selefin bir çoğundan nakledilen bir kavildir. Bu –kelamcıların kullandığı ıstılahtaki- tevil de değildir, hatta bilakis istivayı zahiri üzere kabul etmek demektir. Bunda kelam ehline muvafık bir şey de yoktur, zira onlar istivanın bu türlü açıklamasını kabul etmezler, kabul etseler bile bunun zat ve mekan bakımından yücelik değil, sıfat bakımından yücelik manasında olduğunu söylerler. Oturmayı nefyettiği iddiasına gelince; ne İmam Ahmed’den ne de başka bir selef aliminden istiva’nın oturma olarak tefsirine karşı çıktığı ve culus veya kuud yani oturma sıfatlarını Allahu Teala’dan nefyettikleri sabit olmamıştır. Buna delalet eden bir tek kelime dahi varsa iddia eden kişi bunu getirmek zorundadır. Bilakis istiva hakkındaki yazımızda belirttiğimiz gibi İmam Ahmed (rh.a) Allahu Teala’ya oturma izafe eden atit/gıcırdama hadisi ve benzeri hadisleri nakletmiş ve de bu hadislere hayret edenlerin kınandığına dair selefin sözlerini nakletmiştir. Keza Allahu Teala’nın Arş’a temasını nefyettiği de ondan sabit olan bir şey değildir. Bu, Hanbeli fakihlerinden Abdulvahid et-Temimi’nin (v. 410) sened zikretmeksizin ona isnad ettiği bir şeydir ve Temimi’nin şahsi görüşünü ifade etmektedir, İmam Ahmed’le bir alakası yoktur. –Allah hidayet etsin- Y. Şevki Yavuz ilgili maddede Ahmed bin Hanbel’e isnad edilen bir çok görüşün ona aidiyetinin kuşkulu olduğunu belirttiği halde maalesef  Temimi’den sık sık nakil yaparak onun Ahmed’e izafe ettiği görüşleri İmam Ahmed’in kanaati olarak yansıtmaktadır. Bu konuları ve istiva hakkında Ahmed bin Hanbel ve diğer selef imamlarının yaptığı açıklamaları daha önce yeterince ele aldığımız için burada sadece işaret etmekle yetiniyoruz, dileyenler ilgili yazıya müracaat edebilirler: http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1474.0

İmam Ahmed’in nüzülü yani Allahu Teala’nın her gece dünya semasına inmesini rahmet vesaire ile tevil etmesi, keza Allahu Teala’nın gelmesini emrinin gelmesi ile tefsir etmesine gelince; bu hususta Hallal, İmam Ahmed’in yeğeni Hanbel bin İshak kanalıyla şu rivayeti nakletmiştir:


أخبرني علي بن عيسى أن حنبلاً حدثهم أن أبا عبد الله قال احتجوا علي يومئذ فقالوا تجيء البقرة يوم القيامة وتجيء تبارك وقلت لهم إن هذا الثواب قال الله تعالى وَجَاءَ رَبُّكَ وَالْمَلَكُ صَفًّا صَفًّا  [الفجر 22] إنما تأتي قدرته إنما القرآن أمثال ومواعظ وكذا وكذا وأمر

"Bana Ali bin İsa haber verdi ve Hanbel’in kendilerine şöyle anlattığını söyledi: Ebu Abdillah  dedi ki: O gün (mihne günü) bana karşı delil getirip dediler ki: Bakara suresi de kıyamet günü gelir, Tebareke de gelir. Ben ise onlara dedim ki: Bundan kasıd sevaptır. Allahu Teala buyurdu ki: ‘Rabbin ve melekler saf saf gelirler.’ (Fecr: 22) Gelen şey ancak Onun kudretidir. Kur’an ise ancak misaller, öğütler, şunlar şunlar ve emirlerdir.” (Nakleden İbn Teymiyye, Beyanu Telbis’il Cehmiyye, 6/178-179)

İmam Ahmed’e nüzul ve gelmek gibi hareket ifade eden sıfatları tevil ettiği yönünde yakıştırılan şeylerin kaynağı işte bu rivayettir.  İbn Teymiye (rh.a) bu hususta şöyle demektedir:

“Sünnet ve Hadis'e bağlı bir topluluk, «nüzul hadisi» ile gelme, aşağı inme gibi, Rabbin lazımi (geçişsiz) fiillerine dair nassları te'vil etmiş ve bu konuda Malik ile Ahmed b. Hanbel'in bir görüşünü de nakletmişlerdir. Hatta Ebu'l-Hasen ez-Zağuni ve Ahmed b. Hanbel'in mezhebine mensup, başka müteahhir alimlerden, İbn Hanbel'den başka konuların hilafına bu mes'elenin te'viline dair iki rivayet zikrederler.

İbn Akil, bu sıfatın dışında te'vil konusuyla ilgili iki rivayeti zikreder ve bazen te'vilin vacib olduğunu ileri sürerken, bazen haram olduğunu, bazen de caiz olduğunu söyler.

Ona göre bazen te'vil «mutlak olarak haberi sıfatlar» içindir. O, bunları sıfat olarak isimlendirmez, «izafat» diye isimlendirir. Mutezile'den -Ebu'l-Hüseyin el-Basri' nin talebeleri Ebu Ali b.Velid ve Ebu'l-Kasım b- et-Tebban da bu konuda İbn Akil' e uyarlar. Ebu'l-Ferec İbnu'l-Cevzi de bazı kitaplarında, mesela «Keffüt'-Teşbih bi Keffi't-Tenzih» isimli kitabında İbn Akil'e muvafakat ederken, bazılarında da ona muhalefet etmektedir.

Ahmed b. Hanbel'in mezhebine tabi olanların çoğu ise, ne bu sıfatlar, ne de başkalarının te'vili konusunda İbn Hanbel'den farklı bir görüşün olduğunu kabul etmezler.

Ebu Hamid el-Gazzali' nin, Hanbeli birinden naklettiği: İbn Hanbel, sadece şu üç şeyde: «Hacer-i Esved, Allah'ın yeryüzünde sağ elidir», «Kulların kalbleri, Rahman'ın parmaklarından iki parmak arasındadır», «Rahman'ın nefesini Yemen tarafından hissediyorum» hadislerinde tevile başvurmuştur, iddiasına gelince, bu, İbn Hanbel hakkında uydurulmuş bir iftiradan başka bir şey değildir. İbn Hanbel'e ulaşan bir senedle bunu rivayet eden olmadığı gibi, talebelerinden bunu nakleden kimse de yoktur. Gazzali' nin kendisinden naklettiği söz konusu Hanbeli kişi bilinen biri değildir. Ne bu konuda bir bilgisi ne de doğruluğu vardır.

İbn Hanbel'in Allah'ın gelmesi, inmesi ve benzeri şeylerin te'vilinde içtihadının muhtelif olup olmadığı konusunda da ashabı arasında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Çünkü (yeğeni) Hanbel ondan, «mihne» esnasında kendisine karşı Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in: «Bakara ve Al-i İmran, iki bulut veya iki tente gibi, ya da kanatları gerilmiş kuşlardan meydana gelen bir gölgelik gibi gelecekler» şeklinde, Kur'an'ın gelmesiyle ilgili hadisleri delil olarak getirip «ancak yaratılmış gelmekle vasıflanır» dediklerinde, İbn Hanbel'in - Sünnet imamlarından başkalarının da dediği gibi - bu hadisten maksat; Bakara ve Al-i İmran surelerinin sevaplarının gelmesidir, dediğini nakletmiştir. Nitekim kabirde ve kıyamette amellerin gelmesinden maksadın da amellerin sevapları olduğu söylenmiştir.

Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ayrıca: «Bakara ve Al-i İmran'ı okuyun. Çünkü onlar, kıyamet günü iki tente veya iki bulut gibi, ya da kanatları gerilmiş kuşlardan meydana gelen bir gölgelik gibi gelecekler ve onları okuyanları savunacaklar» buyurmuştur. Bu hadis, sahih bir hadistir. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Bakara ve Al-i imran surelerinin okunmalarını emredip onların gelerek onları okuyanı savunduklarını zikrettiğine göre, bununla o okuyan kimsenin onları okuması olduğu anlaşılmaktadır ki bu, okuyucunun amelidir. Nitekim, tilavet demek olan amelinin geleceğini haber verdiği gibi, başka amellerin de geleceğini haber vermiştir.

Başka yerde bu konuyu etraflıca inceledik: Allah ameli, kendi nefsiyle kaim bir cevher haline dönüştürür mü, yoksa arazlar cevherlere dönüşmez mi? sorusuna cevap vermeğe çalıştık. «Ölüm, aklı-karalı alaca bir koç suretinde getirilir»hadisi hakkında söylenecek söz de aynıdır.Burada maksat şu: Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Kur'an'ın bu şekilde geleceğini haber verirken, bununla Kur'an okuyan kişinin ameli demek olan okuyuşundan haber vermektedir ki, bu da Kur'an okuyan kişinin sevabıdır. Bundan maksat, Allah'ın kendisiyle kaim olan konuştuğu kelamın iki bulut şekline girerek gelmesi değildir, Böylece bu, Cehmilerin iddia ettiklerine delil sayılamaz.

Ayrıca İmam Ahmed «mihne»esnasında Yüce Allah'ın: «Onlar, buluttan gölgeler içinde Allah'ın ve meleklerin gelmesini ve işin bitirilmesini bekliyorlar değil mi?» (Bakara: 210)  ayetiyle iddialarına karşı çıkmıştır. Hanbel'in naklettiğine göre bu ayette Allah'ın emrinin geleceğini söylediği nakledilmiştir. Oysa İbn Hanbel'in "mihne" esnasındaki tartışmasında böyle bir şey dediğini, söz konusu şahıstan başka kimse nakletmemistir. Bu, tartışmayı rivayet eden ne İbn Hanbel'in oğlu Abdullah, ne Salih b. Ahmed, ne Mervezi, ne başka biri böyle bir şey nakletmiştir. Bu sebeple de Hanbeli mezhebine bağlı alimler ihtilafa düşmüşlerdir.

Bir kısmı, bunun (İmam Ahmed’in yeğeni) Hanbel'in bir hatası olduğunu söylemiş, sonra da şöyle demişler: Hanbel'in bilinen bazı yanılmaları vardır ve bu da onlardandır. İshak b. Şakula'nın görüşü budur.

Bir kısmı da şöyle demiştir: Aksine İmam Ahmed bunu, ilzam etmek üzere söylemiştir. Diyordu ki: Allah kendi nefsi hakkında gelmeyi haber verdiğinde, bu, kendisinin mahluk olduğu anlamına gelmediğine, aksine sizler bunu, emrinin gelmesi şeklinde te'vil ettiğinize göre, Kur'an'ın gelmesiyle ilgili bu haberi de, Kur'an'ın kendisinin gelmesi değil, Kur'an'ın sevabının gelmesi şeklinde kabul edin. Çünkü burada te'vil daha gereklidir. Maksat; Kur'an okuyan kişinin kıraati ve amelinin sevabıdır.

Rab Teala, kendisinin gelişini haber verirken, bunu te'vil edip, emrinin gelmesi anlamına geldiğini söylediğinize göre, Kur'an'ın kıraatinin gelişini haber verirken bunu Kur'an kıraatinin gelmesi şeklinde te'vil etmeniz daha evla ve gereklidir.

Onları ilzam etmek üzere bunu söylediğine göre, onların görüşünde olması ve orada söylediğine bağlı olması gerekmez. Çünkü kulların amellerinin gelmesiyle ilgili benzeri pek çok hadis vardır ve bu hadiste maksat; Kur'an okuyucusunun ameli demek olan kıraatinin gelmesi olup kulların amelleri de, amellerinin sevabı da yaratılmıştır.

Bu sebepledir ki İmam Ahmed seleften başkaları, Kur'an'ın sevabının geleceğini söylemişlerdir. Sevab ise, Rabbin sıfat ve fiillerine değil, kulların ameline aittir.

İmam Ahmed'in ashabından üçüncü bir grup ise: «O zaman için Ahmed bunu söylemiş ve sonra da bu görüş kendisinden nakledilmiştir. Daha sonra İbn Akil, İbn Cevziye diğer te'vile başvuranlar bunu kendilerine dayanak edinmişlerdir» derler. Hatta  Ebu'l- Ferec b. Cevzi bunu tefsirinde zikreder ve bu sözle çelişen ne Ahmed'den, ne de selefin başka birinden bir söz nakleder.

Ama şu bir gerçektir ki, Ahmed'den tevatür yoluyla nakledilen şeyler bu rivayetin hilafınadır ve onun: Rab gelir, ya da iner denildiğinde, bunun Allah'ın emri demek olmadığı görüşünde olduğunu ortaya koymaktadır. Hatta o, emridir diyenlerin görüşünü reddetmektedir.

Allah'ın nüzulü ve benzeri fiiller konusunda Ahmed 'in te'vile başvurduğunu söz konusu edenlerin iki görüşü vardır:

Bunlardan bir kısmı bunu “kasdetme” olarak te'vil eder. Bazılarının «sonra göğe istiva etti» sözünü kasdetme olarak te'vil etmeleri gibi. İbn Zağuni' nin zikrettiği budur.

Bir kısmı ise, bunu emrinin gelmesi ve inmesi şeklinde te'vil eder ki, Hanbel'den yapılan rivayette söz konusu edilen de budur.

İmam Ahmed'in ashabından ve başkalarından oluşan üçüncü bir grup -Ebu'l-Hasen el-Eş'ari'ye uyan Kadı Ebu Ya'la ve benzerleri- fiilin, yapılan işin kendisi (mef'ul) olduğu ve Allah'ın ihtiyari bir fiili bizatihi yapmadığı görüşündeler. Derler ki: Nüzul, istiva ve benzeri şeyler, Rabbin, yaratılmışların kendisinde yaptığı şeylerdir. Ebu'l-Hasen el-Eş'ari ve başkalarından nakledilen budur. Derler ki: istiva, Allah'ın Arş'ın kendisinde yaptığı bir fiil olup bununla Arş, istiva olunan olur. Ebu'l-Hasen b.ez-Zağuni'nin görüşü de budur.

Bunlar, bu görüşleriyle selefe muvafakat ettiklerini iddia ederler. Oysa durum böyle değildir. Biz bu hususu başka yerde etraflıca anlattık.

Bu görüş İmam Malik'ten de katibi olan Habib bin ebi Habib kanalıyla nakledilmiştir. Ancak alimler bunu rivayet eden zatın, yaptığı nakillerde yalancı olduğunu ittifakla söylerler. Hiç kimse onun Malik' ten yaptığı nakilleri kabul etmez. Bu konuda başka rivayetler de vardır, İbn Abdilberr, bu rivayetleri zikretmektedir. Ne var ki, bu rivayetlerin senedinde de meçhul kişiler vardır.” (Şerhu Hadis’in Nüzul, sf 55-58)

Görüldüğü üzere İmam Ahmed’in nüzül, gelmek vs sıfatları tevil ettiğine dair iddiaların kaynağı yeğeni Hanbel bin İshak’tan nakledilen ve Mihne esnasında gerçekleşen bir olaydır. Buna göre İmam Ahmed, kıyamet günü Rabbin gelmesini emrinin gelmesi olarak tevil etmiştir. Bu rivayet, gerek bizzat Hanbel’den aşağıda nakledeceğimiz bu tarz tevilleri reddettiğine dair habere, gerekse konuyla alakalı Ahmed’den gelen diğer rivayetlere zıttır, sahih olmaması veya İshak bin Şakula gibi bazı alimlerin dediği gibi Hanbel’in bir vehmi olması kuvvetle muhtemeldir. İbn Receb el Hanbeli, Tefsirinde bu rivayeti zikrettikten sonra Hallal ve arkadaşlarının Hanbel’in teferrüd ettiği, tek başına rivayet ettiği haberleri sabit görmediğini nakletmiştir. (2/574) Rivayetin sahih olduğu bile farzedilse bunun, Mutezile mensuplarını ilzam etmek için söylenmiş bir söz olması da muhtemeldir. Yoksa, bu bizzat İmam Ahmed’in kendi mezhebiyle çelişki arzeden bir görüş olur ki onun gibi muhakkik bir alimin böyle bir çelişkiye düşmesine pek ihtimal verilmez.

İbn Teymiye’nin ve diğer alimlerin açıklamalarından anlaşılacağı üzere Hanbel’den nakledilen sözkonusu haberin sıhhati şüphelidir. Buna rağmen sonraki dönemlerdeki bazı Hanbeli alimleri İmam Ahmed’in bu kanaatte olduğunu veya en azından ondan nakledilen iki görüşten birisinin bu olduğunu zannetmişlerdir. Halbuki İmam Ahmed’in nüzulle alakalı bu tarz tevilleri inkar ettiği yine Hanbel kanalıyla gelen başka bir rivayette ondan sabit olmuştur. İbn Batta’nın isnadıyla naklettiğine göre yeğeni Hanbel bin İshak şöyle demiştir:


وَأَخْبَرَنِي أَبُو صَالِحٍ، قَالَ: حَدَّثَنِي أَبُو الْحَسَنِ عَلِيُّ بْنُ عِيسَى بْنِ الْوَلِيدِ قَالَ: ثنا أَبُو عَلِيٍّ حَنْبَلُ بْنُ إِسْحَاقَ قَالَ: قُلْتُ لِأَبِي عَبْدِ اللَّهِ: يَنْزِلُ اللَّهُ تَعَالَى إِلَى سَمَاءِ الدُّنْيَا؟ قَالَ: «نَعَمْ» قُلْتُ: نُزُولُهُ بِعِلْمِهِ أَمْ بِمَاذَا؟  قَالَ: فَقَالَ لِي: «اسْكُتْ عَنْ هَذَا» وَغَضِبَ غَضَبًا شَدِيدًا، وَقَالَ: «مَا لَكَ وَلِهَذَا؟ أَمْضِ الْحَدِيثَ كَمَا رُوِيَ بِلَا كَيْفٍ»


(…) Ebu Abdillah’a dedim ki: Allah Teala, dünya semasına iner mi? ‘Evet’ dedi. Dedim ki: İnmesi ilmiyle midir ne iledir? Bunun üzerine şöyle dedi: ‘Bu konuda sus!’ Çok şiddetli bir şekilde öfkelendi ve şöyle dedi: Bundan sana ne? Hadisi rivayet edildiği gibi keyfiyetsiz olarak geç!’ (el-İbanet’ul Kubra, 7/242)

Görüldüğü üzere İmam Ahmed, nüzül ve sair sıfatların tevil edilmesi bir yana, bu hususta soru sorulmasını dahi şiddetli şekilde nehyetmiştir. Esasında bu konularda konuşmak, sıfatların keyfiyeti hakkında konuşmaktır ve selef imamlarının bunu şiddetle nehyettikleri de sabittir. Bizler, seleften hiç kimse tevil yoluna başvurmamıştır derken bunu mezhebi bir taassupla değil, gerçekten vakıa böyle olduğu için söylemekteyiz. Farz-ı muhal, seleften herhangi birinin sıfatları tevil ettiği sabit olmuş olsa dahi, bu sözkonusu alimin bir hatası olarak kabul edilir ve itibar edilmez. Zira bu tevil yolu, Kitap, sünnet ve selefin icması nezdinde yerilmiş olan bir tahrif yoludur. Yani Ahmed bin Hanbel’in bunları söylediği farzedilse bile İmam Ahmed’den önce bu hususta icma mün’akid olup bağlanmıştır, dolayısıyla Ahmed’in kavli icmaya muhalif bir kavil olur. Lakin, Ahmed ve diğer imamlar böyle bir şeyden uzaktırlar.

Böylece anlaşılmaktadır ki Y.Ş. Yavuz’un sıfatların tevilini İmam Ahmed’e izafe etmesi isabetli değildir, tahkik edilmeden söylenmiş bir sözdür. Her ne kadar bu tarz iddialar bazı alimlerin kitaplarında yer alsa da her kitapta zikredilen her şey doğru olacak diye bir kaide yoktur. İslam ümmeti isnad ümmetidir ve sahibine sahih bir isnad yoluyla ulaştırılmayan her söz –nerede geçerse geçsin- töhmet altındadır. Objektif ve akademik bir çalışma olarak takdim edilen İslam ansiklopedisinde bu tarz –en iyi ihtimalle- tartışmalı olan rivayetlerin kesin bir bilgi gibi lanse edilmesi ilmilik iddiasına gölge düşürmüştür. Kelam sahasında çalışan Y.Ş. Yavuz’un İmam Ahmed hakkında ortaya atılan ve de esas itibariyle onun genel yapısına ve anlayışına ters düşen rivayetleri kabul edivermesi ve makalesini bu temelsiz rivayetler üzerine şekillendirmesi de aynı şekilde akademik çalışma usulüne uygun bir iş olmamıştır. Vallahu a’lem. Velhamdulillahi Rabbil alemin.


Ammar

  • Ziyaretçi
Mekan hakkinda seleften hatta sahabeden delil vardir

وقد قال أميرُ المؤمنينَ عَلِيٌّ رضي الله عنه : "إنَّ اللهَ تعالى خلَق العرْشَ إظهاراً لِقُدْرتهِ لَا مكاناً لذاتِه" وقال أيضاً : قد كان ولا مكانَ وهو الآنَ على ما كان

Mü'minlerin emiri Ali (r. anh) şöyle demiştir: "Doğrusu yüce Allah, arşı kudretini ortaya koymak üzere yaratmıştır. Kendi Zâtı için bir mekân olarak değil." Yine şöyle demiştir: "O, herhangi bir mekân yok iken de vardı. O, şimdi de daha önce de var olduğu gibi vardır." (Abdulkahir el-Bağdadi: el-Fark Beyne'l Firak s. 261)

Yine selef tevil etmedi diyorsun taberi zariat 47 tefsirinde mucahid el i kuvet diye tevil ettigi soluyor

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1667
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
SELEFİN “EL”İ KUDRET VE KUVVET OLARAK TEVİL ETTİĞİ İDDİASI HAKKINDA

Bismillahirrahmanirrahim. Mekanla alakalı sorunuz ilgili yerde cevaplanmıştır. http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=87.msg4416#msg4416 Tevil meselesine gelecek olursak; size öncelikle yukarda İmam Ahmed’in sıfatları tevil ettiği iddiasıyla alakalı yazıda zikrettiğimiz tevil kavramıyla alakalı açıklamaları hatırlatmak isteriz. Siz tevil deyince ne anlıyorsunuz? Eğer tevil deyince “nassın zahirini almak, teşbih ve temsile, Allahı kullara benzetmeye yol açar gerekçesiyle nassı zahiri manasından farklı yorumlamak” diye anlıyorsanız selefin sıfat ayetlerini bu amaçla tevil ettiğine dair delil ve nakil nerede? Bir tane selef aliminden, “şu ayeti zahiri manasıyla alırsak teşbihe düşeriz, o yüzden bunu tevil etmemiz, mecaza vs hamletmemiz gerekir” manasında bir tane harf nakledebilir misiniz? Seleften nakledilen sıfat ayetleri hakkında ilk akla gelen mananın dışında yapılan bütün tefsirler, yukarda da belirttiğimiz gibi Arapça lugatine veya ayetin siyakına dayanarak söylenmiş sözlerdir, bu husustaki ihtilaflar tefsir ihtilafından öteye geçmez. Bu konuda hangi misali getirirseniz getirin, bu söylediğimiz şeyin dışına çıkmaz. Hele ki Zariyat: 47. Ayetle alakalı yapılan tefsirleri –bildiğimiz anlamda- tevilmiş gibi lanse etmek, bu husustaki iddialar arasında en çürük, en temelsiz olanlarından bir tanesidir. Zira sözkonusu ayeti, selef olsun halef olsun, tevil ehlinden olsun isbat ehlinden olsun bütün alimler “kuvvet” vs anlamlarda açıklamışlardır. Selefi alimlerden bu ayeti Allah’ın sıfatı olan elle açıklayan kimse bilmiyoruz. Şimdi sözkonusu ayeti kerimede Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:

وَالسَّمَاءَ بَنَيْنَاهَا بِأَيْدٍ وَإِنَّا لَمُوسِعُونَ

“Göğü de bir kuvvetle bina ettik ve onu genişleten de biziz.” (Zariyat: 47)

İmam Taberi, tefsirinde İbn Abbas, Mücahid, Katade ve başkalarından bu ayette geçen أَيْدٍ kelimesini kuvvet olarak tefsir ettiklerini nakletmekte ve de bu hususta farklı bir görüşe yer vermemektedir. İbn Kesir ve Begavi gibi selefin açıklamalarının esas alındığı tefsirlerde de aynı şekilde ayet, farklı görüşlere yer vermeksizin bu şekilde açıklanmıştır. Aynı açıklamayı İbn Teymiyye (rh.a) da benimsemiştir. (Tedmuriyye, sf 25) Şeyhulislam, bu hususta Ebu’l Hasen el-Eşari’nin az ilerde zikredeceğimiz açıklamalarını da onaylayarak nakletmiştir.  (Beyanu Telbis’il Cehmiyye, 3/342 ve devamı) Esasında söylediğimiz gibi bu hususta alimler arasında herhangi bir kayda değer bir ihtilafın varlığını bilmiyoruz. Biz, bu konuyla alakalı günümüz Eşarilerinin kendisini nispet ettikleri üstadları olan Ebu’l Hasen el-Eşari’nin (rh.a) sözlerini nakletmek istiyoruz. El-Eşari (v. 324) bazı hususlarda muhalefetleri olsa da sıfatlar bahsinde büyük oranda Ehli sünnetin görüşlerini benimsemektedir. Günümüz Eşarileri ise onun bu husustaki yolunu terk ederek halis Cehmiyye akidesini benimsemişlerdir. O, el-İbane adlı –Türkçede de mevcut olan- eserinde Allahu Teala’nın el sıfatını reddedenlere verdiği cevapta şöyle demektedir:


وقد اعتل معتل بقول الله تعالى: (والسماء بنيناها بأيد) من الآية (47 /51) قالوا: الأيد القوة، فوجب أن يكون معنى قوله تعالى: (بيدي) بقدرتي، قيل لهم: هذا التأويل فاسد من وجوه:
أحدها: أن الأيد ليس جمع لليد؛ لأن جمع يد أيدي، وجمع اليد التي هي نعمة أيادي، وإنما قال تعالى: (لما خلقت بيدي) من الآية (75 /38) ، فبطل بذلك أن يكون معنى قوله: (بيدي) معنى قوله: (بنيناها بأيد) . وأيضا فلو كان أراد القوة لكان معنى ذلك بقدرتي، وهذا ناقض لقول مخالفنا، وكاسر لمذهبهم؛ لأنهم لا يثبتون قدرة واحدة، فكيف يثبتون قدرتين.

“(Bidat ehlinden) birileri, (el sıfatını inkar etmelerini) ‘Göğü de bir kuvvet ve kudretle yarattık’ (Zariyat: 47) ayetiyle temellendirdiler. Dediler ki: (Ayette geçen) el-eyd kuvvet demektir. Şu halde Allahu Teala’nın (Sa’d: 75. Ayette geçen) ‘iki elimle…’ kavlinin manası ‘kudretimle’ şeklinde olması gerekir. Onlara denir ki: Bu tevil bir çok açıdan fasittir.

Birincisi: (Zariyat suresinde geçen) el-eyd, el manasındaki ‘yed’ kelimesinin çoğulu değildir. Zira yed’in çoğulu ‘eydi’ şeklinde gelir. Nimet anlamındaki yed’in çoğulu ise ‘eyadi’ şeklinde gelir. Allahu Teala ise  لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّ ‘iki elimle yarattığıma’ (Sa’d: 75) buyurmaktadır. Böylece ‘iki elimle’ buyruğunun ‘Göğü bir kuvvetle bina ettik’ kavliyle aynı manaya geldiği iddiası batıl olmaktadır. Ayrıca burada kuvvet murad edilmiş olsaydı ayetin manası ‘iki kudretimle’ şeklinde olacaktı. Bu ise muhalifimizin görüşüne zıttır ve onun mezhebini yerle bir etmektedir. Zira onlar Allah hakkında bir kudret bile isbat etmezken, iki kudret nasıl isbat edeceklerdir?”

Görüldüğü üzere selefin, Zariyat: 47. Ayetteki “eyd” kelimesini kuvvet olarak tefsir etmesi, lafzı zahiri anlamından çıkarıp tevil etmek değil bilakis zahiri anlamı üzere almaktır. Zira bu kelime آد (kuvvetlendi) kelimesinin masdarıdır. Desteklemek, kuvvetlendirmek manalarındaki Te’yid kelimesi de buradan gelir. Bütün bunların bildiğimiz elle doğrudan bir alakası yoktur. ‘İki elimle yarattığıma seni secde etmekten alıkoyan nedir ey İblis?’ mealindeki Sa’d: 75. Ayette ise hakiki el kasdedilmiştir. Ayrıca Eşari’nin konunun devamında belirttiği gibi bu ayetteki ele kudret anlamı yüklemek, ayeti ‘iki kudretim’ diye manalandırmayı gerektirir ki bunun saçmalığı ortadadır. Halis Cehmiye ise kudreti hiç bir şekilde Allah’ın sıfatı olarak kabul etmezler ve ayeti kudret olarak tefsir edip kendileriyle tenakuza düşerler. Ebu’l Hasen el-Eş’ari, bu yöndeki açıklamalarına devam ederek şöyle demektedir:


وأيضا فلو كان الله تعالى عنى بقوله: (لما خلقت بيدي) القدرة لم يكن لآدم صلى الله عليه وسلم على إبليس مزية في ذلك، والله تعالى أراد أن يرى فضل آدم صلى الله عليه وسلم عليه؛ إذ خلقه بيديه دونه، ولو كان خالقا لإبليس بيده كما خلق آدم صلى الله عليه وسلم بيده لم يكن لتفضيله عليه بذلك وجه، وكان إبليس يقول محتجا على ربه: فقد خلقتني بيديك كما خلقت آدم صلى الله عليه وسلم بهما، فلما أراد الله تعالى تفضيله عليه بذلك، وقال الله تعالى موبخا له على استكباره على آدم صلى الله عليه وسلم أن يسجد له: (ما منعك أن تسجد لما خلقت بيدي أستكبرت؟) (75 /38) ، دل على أنه ليس معنى الآية القدرة؛ إذ كان الله تعالى خلق الأشياء جميعا بقدرته، وإنما أراد إثبات يدين، ولم يشارك إبليس آدم صلى الله عليه وسلم في أن خلق بهما.


“Allahu Teala, ‘iki elimle yarattığıma’ kavliyle kudreti kasdetmiş olsaydı, Adem (as)’ın bu hususta İblis’e karşı bir üstünlüğü kalmazdı. Allahu Teala, başkasını değil onu eliyle yaratarak İblis’e karşı Adem’in üstünlüğünü göstermek istemiştir. Eğer İblis’i de Adem’i (sallallahu aleyhi ve sellem) yarattığı gibi eliyle yaratmış olsaydı onu bu açıdan İblis’e üstün kılmasının bir açıklaması olmazdı. O takdirde İblis de Rabbine karşı delil getirerek derdi ki: Tıpkı Adem (sallallahu aleyhi ve sellem)’i elinle yarattığın gibi beni de iki elinle yarattın. İşte Allahu Teala Adem’i bu yönden ona üstün kılmak isteyip  Adem (sallallahu aleyhi ve sellem)’e secde etme hususunda kibirlenmesine karşılık İki elimle yarattığıma seni secde etmekten alıkoyan nedir ey İblis?’ buyurmuştur. İşte bu, ayetin manasının kudret olmadığını göstermektedir. Zira Allahu Teala, her şeyi kudretiyle yaratmıştır. Burada ise ancak iki eli isbat etmek istemiş ve iki elle yaratma hususunda İblis’i Adem (sallallahu aleyhi ve sellem)’e ortak kılmamıştır.” (el-İbane an Usul’id Diyane, sf 130-132)

Eşari’nin bu faslın bir öncesinde zikrettiği bir hadiste Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır:


إِنَّ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ خَلَقَ ثَلَاثَةَ أَشْيَاءَ بِيَدِهِ: خَلَقَ آدَمَ بِيَدِهِ، وَكَتَبَ التَّوْرَاةَ بِيَدِهِ، وَغَرَسَ الْفِرْدَوْسَ بِيَدِهِ

Allah Azze ve Celle üç şeyi eliyle yaratmıştır: Ademi eliyle yaratmıştır, Tevratı eliyle yazmıştır ve Firdevs cennetini eliyle dikmiştir. (Beyheki, el-Esma ve’s Sifat, 2/125’te mürsel olarak rivayet etmiştir. Hadisin muhtelif lafız ve senedleri mevcuttur.)

Böylece Adem (as) ve diğer bahsi geçen şeyleri Allahu Teala’nın bizzat eliyle yarattığı anlaşılmaktadır. Eşari’nin de işaret ettiği gibi, eğer elden kasıd kudret olsaydı bu sayılan şeyleri ayrıca zikretmenin bir anlamı kalmazdı. Bu surette Allahu teala’nın kudret veya nimet haricinde kendisine has iki elinin olduğu ortaya çıkmaktadır. Zariyat ayetindeki kuvvetin ise bütün bunlarla bir ilgisi yoktur. Sözkonusu ayette yed’ten yani el’den bahsedildiğini ise ancak Arapçayı bilmeyen birisi ortaya atabilir. Kısacası Zariyat ayetinde elden bahsedilmemektedir, şu halde bu ayetin selef tarafından kuvvet diye tefsir edilmesini, selef eli kuvvet diye tevil ettiler şeklinde yorumlamanın hiçbir dayanağı yoktur ve bu, iddia sahibinin cehaletini tescillemekten başka hiçbir işe de yaramaz. Vallahu a’lem.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1667
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillah. İbn Abbas (ra) ve seleften bir cemaatin Allahu Teala'nın sak/baldır sıfatını şiddet, zorluk şeklinde tevil ettikleri yönündeki iddiaların reddi için şu adrese müracaat edebilirsiniz. http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1509.0

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1667
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
SIFATLARI TEVİL ETMEK BİR CEHMİYE BİDATIDIR VE SELEF BUNDAN UZAKTIR!

Bismillahirrahmanirrahim,

Günümüzde bazı kimseler, yukarda bahsi geçen bazı haberleri kalkan edinerek seleften az da olsa sıfatları tevil edenler olduğunu ileri sürmektedirler. Buradaki tevilden kasıd, lafzı zahiri manasından uzaklaştırmak ve zahirine yani akla gelen ilk manaya muhalif başka batini bir manaya hamletmek demektir. Bu manada Allahın sıfatlarını tevil etmek, yani zahirini kabul ettiğimiz takdirde teşbihe, mahlukatın sıfatlarına benzetmeye yol açar kaygısıyla –mesela- elden kasdın kuvvet ve kudret olduğunu, gözden kasdın görmek olduğunu, istivadan kasdın istila olduğunu söylemek gibi şeylerin hepsi seleften sonraki dönemlerde Cehmiye, Mutezile ve benzeri dalalet fırkaları tarafından icad edilmiş görüşlerdir. Sonradan Ehli sünnete bağlılık iddiasında bulunan Eşari ve Maturidi fırkalarına mensup bazı kimseler de bu görüşü benimsemişlerdir. Tevil fikri Ehli sünnete intisab eden çevrelerde de bu şekilde yayılmaya başladıktan sonra bu kimseler bidat ehlinden aldıkları bu batıl görüşü kuvvetlendirmek amacıyla selefin arasında da sıfatları tevil edenler bulunduğunu ileri sürmüşler ve de iddialarına delil olarak yukarda zikri geçen haberleri ve emsallerini getirmeye çalışmışlardır. Halbuki mezhepler tarihine vakıf olan her tahkik ehli kimse sıfatların tevilinin ancak kelam ilmi ortaya çıktıktan ve Cehmiye gibi bidat fırkaları sıfatlar meselesinde ileri geri konuşmaya başladıktan sonra zuhur etmiş bir anlayış olduğunu teslim ederler. Öyle ki Eşari ve Maturidilerin muhakkikleri dahi selefin tevile gitmediğini, tevilin halef döneminde zuhur ettiğini kabul ederler. Bu kimseler, her ne kadar selefe batıl tefviz fikrini yani sıfat nasslarının zahiri manalarını reddedip batini manasını da Allaha havale etme düşüncesini izafe ederek hata etseler de en azından selefin tevile gitmediğini açıkça beyan etmişlerdir. Mesela Nureddin es-Sabuni, (v. 580), Maturidi akidesine dair el-Bidaye fi Usul’id Din adlı eserinde şöyle demiştir:

“Mücessime ile Müşebbihenin, zâhirleriyle istidlal ettikleri bazı müteşâbih âyetler ve haberler mevcuddur. Ehl-i sünnet ve cemâatin bu konuda takib ettiği iki yol vardır:

Birincisi, bu nevi' nassları kabul ve tasdik etmek ve tevilini Allah'a tefviz (havale) etmek, bir de yüce Allah'ı zâtına lâyık olmayacak şeylerden tenzih etmek. Bu, Selef-i sâlihînin yoludur (Allah onlardan râzî olsun).

İkincisi, bu nasslan kabul etmekle beraber Allah'ın zâtına lâyık olacak ve Arap dilini konuşanların kullanımına uygun düşecek şekilde nassların te'vilini araştırmak. Bununla beraber yapılan te'vilin ille de Allah'ın muradı olduğuna kesinlikle hükmetmemek (Bu da Halefin benimsediği yoldur).
Selef metodu daha selametli, halef metodu ise daha sağlam ve kullanışlıdır!”
(Bkz. Maturidiye Akadi, sf 70, Diyanet yay.)

Görüldüğü üzere her ne kadar selefin mezhebini tefviz olarak yorumlasa da neticede tevilin halefe ait bir yol olduğunu ikrar etmektedir. Tabi ondan sonra da selef ve halef yollarını birbirine mukayese edip halefin yolunun bazı açılardan seleften üstün olduğunu ima etmektedir.

Eşarilerden “İbrahim el Beycuri” (v. 1277) ise Cevheret’ut Tevhid adlı Eşari nazmına yazdığı şerhte, selefin mezhebinin tefvid olduğunu, halefin mezhebinin ise tevil olduğunu iddia ediyor ve ondan sonra da şöyle diyor:

“Muhaliflere karşı daha çok açıklama ve reddiye içerdiğinden dolayı Halefin yolu daha akıllıca ve alimcedir ve de tercih edilen görüştür. Bundan dolayı musannif tevili ilk başta zikretmiştir. Mana tayin etmekten uzaklaşıldığı için ise Selefin yolu daha selametlidir. Zira o (teville ifade edilen mana) Allahu Teala’nın muradı olmayabilir.”

(Rabb’ul aleminden bu bidatı ortaya atanlara layık olduğu şekliyle muamele etmesini diliyoruz.) Beycuri, ardından selef ve halefin mezheplerinin bu tarz nassları zahiri üzere almamak noktasında ittifak ettiklerini, –ki buna icmali (genel) tevil adını veriyor-  ardından selefin bu naslardan kasdedilen muradı Allaha havale ettiğini, halefin ise açıklama cihetine gittiğini ve saire iddia ediyor. (Tuhfet’ul Murid Şerhu Cevheret’it Tevhid, Beycuri, sf 104)
Görüldüğü gibi Beycuri birçok batıl kelam etse de en azından selefin tevile dalmadığını itiraf etmiş olmaktadır. Selefin sıfatları tevil etmediğine dair batıl ehlinden daha bir çok nakil yapılabilir, ancak bu ikisi bu hakikatin onlar nezdinde dahi kabul edilen bir husus olduğunu göstermesi açısından inşallah kafi gelecektir.

Selefin mezhebinin sıfatları zahirleri üzere kabul etmek ve gerek icmali, gerekse tafsili tevili reddetmek üzere bina edildiğine ve de sıfatları zahir manalarından çıkartarak tevil etmenin Cehmiye, Mutezile gibi fırkaların icad ettiği bir bidat olduğuna dair alimlerden sayılamayacak kadar çok nakil yapılabilir. Bunlardan belli başlılarını zikretmek istiyoruz.

1-   Ebu Hanife (v. 150): Kendisine nisbet edilen “Fıkh’ul Ekber” adlı eserde şöyle demektedir:


وله يد ووجه ونفس كما ذكره الله تعالى في القرآن، فما ذكره الله تعالى في القرآن، من ذكر الوجه واليد والنفس فهو له صفات بلا كيف، ولا يقال: يده قدرته أو نعمته، لأن فيه إبطال الصفة، وهو قول أهل القدر والاعتزال

“Allahu Teala’nın Kuran’da zikrettiği gibi Onun eli, yüzü ve nefsi vardır. Allahu Teala’nın Kuran’da zikrettiği yüz, el ve nefis Onun keyfiyeti, nasıllığı sorgulanamayacak olan sıfatlarıdır. Onun eli kudretidir veya nimetidir, denilemez. Çünkü bunda sıfatın iptali sözkonusudur. Bu, kader ve itizal ehlinin (yani Kaderiye ve Mutezile’nin) görüşüdür!”

Açıkça görüldüğü üzere bugün Ehli sünnetin halefinin ve de seleften bir cemaatin görüşü gibi lanse edilen sıfatların tevili görüşünün sıfat inkarcısı Mutezile ve kader inkarcısı Kaderiye mezheplerine ait bir görüş olduğunu açıkça tasrih etmektedir. Seleften bir cemaatin sıfatları tevil ettiğini iddia edenlere göre Ebu Hanife (ra) selef alimlerini mi Kaderi ve Mutezili olmakla vasıflamaktadır?!

2-   Muhammed bin Hasen eş-Şeybani (v. 189): Ebu Hanife’nin öğrencisi olan bu alimin konuyla alakalı kavlini İbn Kudame (rh.a) isnadıyla şu şekilde nakletmektedir:


أخبرنَا الشَّيْخ أَبُو بكر عبد الله بن مُحَمَّد بن أَحْمد النقور أَنبأَنَا أَبُو بكر أَحْمد بن عَليّ بن الْحسن الطريثيثي إِذْنا قَالَ أخبرنَا أَبُو الْقَاسِم هبة الله بن الْحسن الطَّبَرِيّ قَالَ أَنبأَنَا أَحْمد بن مُحَمَّد بن حَفْص أَنبأَنَا أَحْمد بن مُحَمَّد بن الْمسلمَة حَدثنَا سهل بن عُثْمَان بن سهل قَالَ سَمِعت إِبْرَاهِيم بن الْمُهْتَدي يَقُول سَمِعت دَاوُد بن طَلْحَة يَقُول سَمِعت عبد الله بن أبي حنيفَة الدوسي يَقُول سَمِعت مُحَمَّد بن الْحسن يَقُول اتّفق الْفُقَهَاء كلهم من الشرق إِلَى الغرب على الْإِيمَان بِالْقُرْآنِ وَالْأَحَادِيث الَّتِي جَاءَ بهَا الثِّقَات عَن رَسُول الله صلى الله عَلَيْهِ وَسلم فِي صفة الرب عز وَجل من غير تَفْسِير وَلَا وصف وَلَا تَشْبِيه فَمن فسر شَيْئا من ذَلِك فقد خرج مِمَّا كَانَ عَلَيْهِ النَّبِي صلى الله عَلَيْهِ وَسلم وَفَارق الْجَمَاعَة فَإِنَّهُم لم يصفوا وَلم يفسروا وَلَكِن آمنُوا بِمَا فِي الْكتاب وَالسّنة ثمَّ سكتوا فَمن قَالَ بقول جهم فقد فَارق الْجَمَاعَة لِأَنَّهُ وَصفه بِصفة لَا شَيْء


“(İsnadı zikrettikten sonra) Doğudan batıya kadar bütün fakihler Kur’an’a ve güvenilir kimselerin Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den naklettiği Rabb Azze ve Celle’nin sıfatları hakkındaki hadislere tefsir etmeksizin, vasfetmeksizin, teşbih yani benzetme yapmaksızın iman etmek hususunda ittifak etmişlerdir. Her kim bunlardan herhangi bir şeyi tefsir eder, yorumlarsa Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in üzerinde bulunduğu yoldan dışarı çıkıp cemaatten ayrılmış olur. Zira onlar (yani selef cemaati) bu sıfatları vasfetmemiş ve tefsir de etmemişlerdir. Lakin Kitap ve Sünnette geçen hususlara iman edip susmuşlardı. Şu halde her kim Cehm’in görüşünü savunursa o kimse cemaatten ayrılmıştır. Zira o kimse Allah’ı hiçbir şey olmamakla vasfetmiştir.” (Zemm’ut Tevil, sf 14)

Açıkça görüldüğü üzere selef alimlerinin sıfatları tefsir yani tevil etmeme hususunda icma ettiğini ve buna muhalefet eden kişinin ancak Cehm bin Safvan’a tabi olmuş olacağını ifade etmektedir. İmam Muhammed (ra)’ın tefsir etmeksizin sözlerinden kasdın tevilcileri reddetmek olduğu açıktır. Nitekim kavlin sonunda Cehmiye’yi tenkid etmesi bunu göstermektedir. Çünkü Cehmiye, sıfatları tevil etme işini ihdas eden zümredir. Buradaki nehyedilen tefsirden kasıd, selefin yaptığı gibi sıfatları zahiri manaları üzere tefsir etmek değildir, bilakis Cehmiye’nin yaptığı türden zahire muhalif tefsirlerdir, çünkü Şeyh (rh.a) bu sözü Cehmiye’yi reddetme  amacıyla zikretmektedir.

3-   Velid bin Muslim (v. 194) ve seleften bir cemaat:
Onun ve selefin meşhur imamlarının bu husustaki görüşünü Acurri şu şekilde nakletmiştir:


حَدَّثَنَا أَبُو سَعِيدٍ أَحْمَدُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ زِيَادٍ قَالَ: نا أَبُو حَفْصٍ عُمَرُ بْنُ مُدْرِكٍ الْقَاصُّ قَالَ: حَدَّثَنَا الْهَيْثَمُ بْنُ خَارِجَةَ قَالَ: نا الْوَلِيدُ بْنُ مُسْلِمٍ قَالَ: سَأَلْتُ الْأَوْزَاعِيَّ , وَالثَّوْرِيَّ , وَمَالِكَ بْنَ أَنَسٍ , وَاللَّيْثَ بْنَ سَعْدٍ: عَنِ الْأَحَادِيثِ الَّتِي فِيهَا الصِّفَاتُ؟ فَكُلُّهُمْ قَالَ: «أَمِرُّوهَا كَمَا جَاءَتْ بِلَا تَفْسِيرٍ»

(İsnadı zikrettikten sonra) Velid bin Müslim diyor ki: Ben, Evzai, Süfyan es-Sevri, Malik bin Enes ve Leys bin Sa’d’a bu sıfatlar hakkındaki hadisleri sorduğum zaman hepsi şöyle dediler: ‘Onları tefsir etmeden, geldikleri gibi kabul edip geçin!’ (eş-Şeria, 3/1146 no: 720; ayrıca İbn Batta, el-İbane, 7/241, İbn Abdilberr, el-İstizkar, 2/513)

İşte bu, selef nezdinde meşhur olan görüştür ve muhalifi bilinmemektedir. Tefsir etmeden, geldikleri gibi kabul etmek açıkça zahiri manaları üzere kabul edip buna muhalif tevillere dalmamak manasına gelmektedir.

4-   Veki bin Cerrah (v. 197) ve seleften bir cemaat:
Darakutni, bu hususta onun ve diğer selef imamlarının görüşünü şu şekilde nakletmektedir:


حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ مَخْلَدٍ، ثنا الْعَبَّاسُ بْنُ مُحَمَّدٍ الدُّورِيُّ، قَالَ: سَمِعْتُ يَحْيَى بْنَ مَعِينٍ، يَقُولُ: شَهِدْتُ زَكَرِيَّا بْنَ عَدِيٍّ يَسْأَلُ وَكِيعًا فَقَالَ: يَا أَبَا سُفْيَانَ إِنَّ هَذِهِ الْأَحَادِيثُ يَعْنِي مِثْلَ الْكُرْسِيِّ مَوْضِعِ الْقَدَمَيْنِ وَنَحْوَ هَذَا، فَقَالَ وَكِيعٌ: «أَدْرَكْنَا إِسْمَاعِيلَ بْنَ أَبِي خَالِدٍ، وَسُفْيَانَ، وَمَسْعُودًا يُحَدِّثُونَ بَهَذِهِ الْأَحَادِيثِ وَلَا يُفَسِّرُونَ شَيْئًا»

“Bize Muhammed bin Mahled tahdis etti ve dedi ki: Bize Abbas bin Muhammed ed-Duri tahdis etti ve dedi ki: Ben Yahya bin Main’i şöyle derken işittim: Zekeriya bin Adiyy’i Veki’ye sorarken işittim, şöyle demişti: Ey Ebu Süfyan! Bu hadisler yani Kürsi’nin iki ayağın konulduğu yer olması ve benzerleri gibi… Veki, bunun üzerine şöyle dedi: Biz İsmail bin Ebi Halid, Süfyan ve Mesud’a ulaştık. Onlar bu haberleri naklediyorlar ve hiç birini tefsir etmiyorlardı.” (es-Sifat, no: 58)

Selefin bu tarz sözlerindeki muradları Cehmiye ve emsalinin yaptığı batıl tevillerdir. Veki (ra) bu surette önde gelen selef imamlarının “Kürsi, Rabb Teala’nın ayaklarını koyduğu yerdir” hadisi ve benzeri hadislerin hiç birini tevil etmeye kalkışmadığını ifade etmektedir ki bu da bu tarz tevillerin selef nezdinde tanınmayan, bilinmeyen bir şey olduğunu gösterir.

5-   İmam Şafii (v. 204): İbn Ebi Ya’la (rh.a), “Tabakat’ul Hanabile” adlı eserinde İmam Şafii’nin şöyle dediğini nakletmektedir:

قرأت عَلَى المبارك قلت: له أخبرك مُحَمَّد بْن عَلِيِّ بْنِ الفتح قَالَ: أَخْبَرَنَا عَلِيّ بْن مردك قَالَ: أَخْبَرَنَا عَبْد الرَّحْمَنِ بْن أبي حاتم قَالَ: حَدَّثَنَا يونس ابن عبد الأعلى المصري قَالَ: سمعت أبا عَبْد اللَّه مُحَمَّد بْن إِدْرِيسَ الشافعي يقول وقد سئل عَنْ صفات اللَّه وما ينبغي أن يؤمن به فقال: لله تَبَارَكَ وَتَعَالَى أسماء وصفات جاء بها كتابه وأخبر بها نبيه - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - أمته لا يسمع أحدًا من خلق اللَّه قامت عليه الحجة أن القرآن نزل به وصح عنه بقول النَّبِيّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فيما روى عنه العدل فإن خالف ذلك بعد ثبوت الحجة عليه فهو بالله كافر فأما قبل ثبوت الحجة عليه من جهة الخبر فمعذور بالجهل لأن علم ذلك لا يدرك بالعقل ولا بالروية والفكر

“Mübarek’e kıraat ettim (okudum) ve dedim ki: Sana Muhammed bin Ali bin el Feth haber verdi ve dedi ki: Bize Ali bin Merdek haber verdi ve dedi ki: Bize Abdurrahman bin Ebi Hatim haber verdi ve dedi ki: Bize Yunus bin Abd’il A’la el-Mısri tahdis etti ve dedi ki: Muhammed bin İdris eş-Şafii’yi, kendisine iman edilmesi gereken Allah’ın sıfatları hakkında sorulduğunda şöyle derken işittim:

 “Allah’ın isim ve sıfatları vardır. Kitabında bunlar gelmiş, Onun Nebisi (sallallahu aleyhi ve sellem) de bunu ümmetine haber vermiştir. Allahın yarattıklarından her kim buna dair Kuranda nazil olan ve de Nebi’nin (sallallahu aleyhi ve sellem) sözü adil kimselerden sahih olarak rivayet edilen hususları işitir ve kendisine hüccet ikame olunursa o da kendisine hüccet geldikten sonra buna muhalefet ederse o kimse Allahı inkar etmiştir. Ancak haber yönünden hüccetin ulaşmasından önce onlardan bir şeye muhalefet etse, cehaleti yüzünden ma’zur görülür. Çünkü isim ve sıfatların bilgisi akıl, görüş ve fikirle idrak edilemez…”

Şafii (ra) sözlerine şu şekilde devam etmektedir:


ونحو ذلك أخبار اللَّه سبحانه وَتَعَالَى أتانا أنه سميع وأن له يدين بقوله " بَلْ يَدَاهُ مبسوطتان " وأن له يمينا بقوله " وَالسَّمَوَاتُ مطويات بيمينه " وأن له وجها بقوله " كُلُّ شيء هالك إلا وجهه " وقوله " وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الجلال والإكرام " وأن له قدما بقول النَّبِيّ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ -: " حتى يضع الرب فيها قدمه " يعني جهنم وأنه يضحك من عبده المؤمن بقول النَّبِيّ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - للذي قتل فِي سبيل اللَّه " إنه لقي اللَّه وهو يضحك " إليه وأنه يهبط كل ليلة إلى سماء الدنيا بخبر رَسُول اللَّهِ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - بذلك وأنه ليس بأعور بقول النَّبِيّ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ -: " إذ ذكر الدجال فقال: إنه أعور وإن ربكم ليس بأعور " وأن المؤمنين يرون ربهم يوم القيامة بأبصارهم كما يرون القمر ليلة البدر وأن له إصبعا بقول النَّبِيّ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ -: " ما من قلب إلا وهو بين إصبعين من أصابع الرحمن عَزَّ وَجَلَّ " فإن هذه المعاني التي وصف اللَّه بها نفسه ووصفه بها رسوله - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - مما لا يدرك حقيقته بالفكر والروية فلا يكفر بالجهل بها أحد إلا بعد انتهاء الخبر إليه بها فإن كان الوارد بذلك خبرًا يقوم فِي الفهم مقام المشاهدة فِي السماع وجبت الدينونة عَلَى سامعه بحقيقته والشهادة عليه كما عاين وسمع من رَسُول اللَّهِ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وسلم - ولكن يثبت هذه الصفات وينفي التشبيه كما نفي ذلك عَنْ نفسه تعالى ذكره فقال: " لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السميع البصير ".

"İşte bu şekilde Allah (Subhanehu ve Teala)’nın kendisi hakkındaki şu tarz haberleri bize gelmiştir: O, Semi’dir (İşitendir) Onun iki eli vardır “Bilakis Onun iki eli de açıktır” (Maide: 64) Yine Onun sağ eli vardır “Gökler Onun sağ elinde dürülmüştür” (Zümer: 67) Keza Onun vechi (yüzü) vardır: “Onun vechi haricinde her şey helak olmaya mahkumdur” (Kasas: 88) “Sadece Rabbinin ikram ve celal sahibi olan vechi baki kalacaktır” (Rahman: 27) Yine Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kavlinde zikredildiği gibi Onun ayağı vardır: “Nihayet Rabb Teala cehenneme ayağını koyar” Keza O, Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Allah yolunda öldürülen kişiyle alakalı şu kavlinde beyan buyrulduğu üzere mümin kuluna güler: “O, Allah’ın huzuruna çıktığında Onu güler bir halde bulur” Aynı şekilde Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in haber verdiği gibi O, her gece dünya semasına iner. Yine Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Deccal’le alakalı şu kavlinde haber verdiği üzere O, tek gözü kör değildir: “Deccal’in tek gözü kördür lakin Rabbiniz tek gözü kör değildir” Aynı şekilde müminler kıyamet günü Rabblerini tıpkı dolunayı gördükleri gibi göreceklerdir. Ayrıca Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şu kavlinde olduğu gibi Onun parmakları da vardır: “Hiçbir kalp yoktur ki Rahman’ın parmaklarından iki parmağın arasında olmasın”  İşte Allahın kendisini vasfettiği,  keza Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in vasfettiği bu manalar ki bunların hakikatleri akılla, görüşle ve fikirle kavranamaz; işte kendisine haber ulaşmadığı müddetçe cehaletten dolayı bu hususta hiç kimse tekfir edilemez. Kendisine bu konulardaki haberler ulaşan kimse bunları kavrama hususunda bizzat bunları işitme yoluyla müşahede eden kimsenin makamındadır. Bu haberleri işiten kimseye düşen; tıpkı bunları Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den bizzat görmüş ve işitmiş olan bir kimse gibi bu haberleri hakikati üzere din edinmek (hakiki manaları üzere onlara inanmak) ve onlara şahitlik yapmaktır. Lakin bu sıfatları kabul etmekle beraber teşbihi (kullara benzetmeyi) de reddeder. Tıpkı Allahu teala’nın kendi nefsinden bunu nefyettiği gibi: “Onun benzeri hiçbir şey yoktur, O İşitendir, Görendir.” (Şura: 11)

(İbn Ebi Ya’la bu haberi kendi senediyle Tabakat’ul Hanabile 1/283’te rivayet etmiştir. Ebu Tahir es-Silefi, es-Selasun min’le Meşihat’il Bagdadiyye adlı eserinde no: 6’da kendi senediyle İbnu Ebi Hatim ve Yunus bin Abd’il A’la tarikiyle İmam Şafii’den rivayet etmiştir. Bunun İbnu Ebi Hatim’in Menakıbu Şafii adlı eserinde geçtiği zikredilmektedir. Bkz. Feth’ul Bari 13/407)

Görüldüğü üzere Şafii (ra) önce el, yüz, göz, ayak gibi sıfatları tıpkı işitme sıfatını kabul ettiği gibi kabul etmekte ve ardından bütün bunların hakiki manada olduğunu yani burada zahirine muhalif tevil veya mecaza gidilemeyeceğini şu sözleriyle ifade etmektedir:

وجبت الدينونة عَلَى سامعه بحقيقته والشهادة عليه كما عاين وسمع من رَسُول اللَّهِ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وسلم –

“Bu haberleri işiten kimseye düşen; tıpkı bunları Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den bizzat görmüş ve işitmiş olan bir kimse gibi haberleri hakikati üzere din edinmek (hakiki manaları üzere onlara inanmak) ve onlara şahitlik yapmaktır.”


İşte bu, Şafii’nin sıfatları hakiki manada kabul ettiğini ve buna muhalif tevil ve tefviz akidelerinden beri olduğunu açıkça göstermektedir. Zira hakiki mana, zahiri mana demek olup mecazi mananın ve buna bağlı tevilin zıddıdır. Şafii’nin bu hususta muhalif olanların hüccet ikamesinden sonra tekfir edileceğini bildirmesi bu meseleyi akidevi bir mesele olarak gördüğünü göstermektedir. Eğer bu sıfatların hakiki manaları üzere kabulü selef nezdinde ihtilaflı bir konu olsaydı muhalifin küfre ve sapıklığa nisbet edileceği meseleler arasında sayılmaması icab ederdi.

6-   el-Humeydi (v. 219): Buhari’nin hocası olan bu zat, “Usul’us Sunne” adlı eserinde şöyle demektedir:


وما نطق به القرآن والحديث مثل : } وقالت اليهود يد الله مغلولة غلت أيديهم { [ المائدة 64] ومثل } والسموات مطويات بيمينه { [الزمر :67] وما أشبه هذا من القرآن والحديث لا نزيد فيه ولا نفسره ، نقف على ما وقف عليه القرآن والسنة ونقول }الرحمن على العرش استوى { [طه :5] ومن زعم غير هذا فهو معطل جهمي .

Kur’an ve Hadiste bahsedilen şu nasslar gibi:

"Yahudiler, Allah'ın eli bağlıdır (sıkıdır), dediler." (el-Ma’ide 5/64)

Ve şu ayette de olduğu gibi:

"Yeryüzü Kıyamet Günü'nde bütünüyle O’nun avucundadır." (ez-Zümer 39/67)

Ve de Kur’an ve Sünnet’de bulunan buna benzer diğer nasslar. Biz, bunlara ne ekleme yaparız ne de tefsir ederiz, ancak Kur’an ve Sünnet’in durduğu yerde dururuz ve şöyle deriz:

"Rahman (olan Allah) arşa istiva etmiştir." (Ta-Ha 20/5)

(Bu konuda) bundan başka bir şeyi ileri süren Mu’attıl Cehmi’dir.”

Görüldüğü üzere Humeydi (ra) bu bahsettiği şekilde yapmayanların yani nassın durduğu yerde durmayıp nassı tefsir etmeye, açıklamaya, bundan kasıd budur demeye yani kısacası tevil etmeye kalkışanların sıfat inkarcısı Cehmi olduğunu söylemektedir. Humeydi’nin nassın durduğu yerde durmak gerektiğine dair sözü sıfatların zahirleri üzere kabul edilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Böylece anlaşılıyor ki imamın tefsirden kasdı, Cehmiye’nin yaptığı tarzdan batıl tefsirlerdir yoksa Arap dilindeki zahiri manaya göre yapılan tefsir değildir. Çünkü Cehmiye, hadis ehlinin yaptığı gibi zahire göre bir tefsir yapmamış, bilakis zahiri manaya muhalif tefsir yapmıştı. O yüzden bu imamın ve diğer imamların sözlerinde sıfatları zahirlerine göre tefsir edenlerin kınanması sözkonusu değildir.

7-   Ebu Ubeyd Kasım bin Sellam (v. 224): Meşhur imamlardan olan bu zat Lugat alimi Ezheri (v. 370)’in naklettiğine göre şöyle demektedir:


وَأَخْبرنِي مُحَمَّد بن إِسْحَاق السعديّ عَن الْعَبَّاس الدُّورِيّ أَنه سَأَلَ أَبَا عبيدٍ عَن تَفْسِيره وَتَفْسِير غَيره من حَدِيث النُّزُول والرؤية فَقَالَ: هَذِه أحاديثُ رَوَاهَا لنا الثِّقاتُ عَن الثّقات حَتَّى رفعوها إِلَى النَّبِي عَلَيْهِ السَّلَام؛ وَمَا رَأينَا أحدا يفسِّرها، فَنحْن نؤمن بهَا على مَا جَاءَت وَلَا نفسِّرها.

“Bana Muhammed bin İshak es-Sa’di’nin, Abbas ed-Duri’den haber verdiğine göre o, Ebu Ubeyd’e nüzul ve rüyet hadisleri hakkında kendisinin ve de başkalarının yaptığı tefsirleri ve açıklamaları sormuş, bunun üzerine Ebu Ubeyd şöyle demiştir: Bu hadisleri güvenilir kimseler, yine güvenilir kimselerden rivayet etmişler nihayet Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’e kadar ref etmişler, çıkarmışlardır. Biz hiç kimsenin bunları tefsir ettiğini görmedik. Biz onlara bize geldiği şekilde iman ederiz ve onları tefsir etmeyiz.”

Ezheri, bunu rivayet ettikten sonra İmam’ın kavlini şöyle yorumlamaktadır:

أَرَادَ أَنَّهَا تُترك على ظَاهرهَا كَمَا جَاءَت.

“Sıfatların geldikleri gibi zahirleri üzere bırakılacaklarını kasdetmiştir.”
(Tehzib’ul Luga, 9/56)

Ebu Ubeyd’in ‘Biz hiç kimsenin bunları tefsir ettiğini görmedik.’ İfadesi sıfatlarının tefsirinin yani tevilinin terkedilmesinin bütün selefin icması olduğunu göstermektedir. Seleften az da olsa buna muhalif şeyler nakledilmiş olsaydı Ebu Ubeyd gibi muhaddis bir imam bunu tesbit ederdi. Ezheri’nin sözünden ise sıfatları tefsir etmemekten kasdın onları zahirlerine muhalif bir şekilde tevil etmeye ve açıklamaya kalkışmamak olduğu ve zahiri üzere mana vermenin bu nehyedilen tefsir kapsamına girmeyeceği anlaşılmaktadır.

8-   İshak bin Rahuye (v. 237): Selefin meşhur imamlarından olan bu zat, sıfatlar hakkındaki uzun bir sözünde bir yerde şöyle demektedir:


 فَمَنْ جَهِلَ مَعْرِفَةَ ذَلِكَ حَتَّى يَقُولَ إنَّمَا أَصِفُ مَا قَالَ اللَّهُ وَلَا أَدْرِي مَا مَعَانِي ذَلِكَ حَتَّى يُفْضِيَ إلَى أَنْ يَقُولَ بِمَعْنَى قَوْلِ الْجَهْمِيَّةِ يَدٌ نِعْمَةٌ وَيَحْتَجْ بِقَوْلِهِ أَيْدِينَا أَنْعَامًا وَنَحْوَ ذَلِكَ فَقَدْ ضَلَّ عَنْ سَوَاءِ السَّبِيلِ. هَذَا مَحْضُ كَلَامِ الْجَهْمِيَّةِ حَيْثُ يُؤْمِنُونَ بِجَمِيعِ مَا وَصَفْنَا مِنْ صِفَاتِ اللَّهِ، ثُمَّ يُحَرِّفُونَ مَعْنَى الصِّفَاتِ عَنْ جِهَتِهَا الَّتِي وَصَفَ اللَّهُ بِهَا نَفْسَهُ

“Her kim bunların bilgisi hususunda cahil kalır ve nihayet ‘ben Allah’ın söylediği şeyleri sıfat olarak veririm fakat bunların manasını bilmem’ derse, öyle ki Cehmiye’nin elden kasıd kudrettir deyip de ‘ellerimizin yarattığı hayvanlar’ (Yasin: 71) ayetiyle ve benzerleriyle delil getirmeye kalkışan sözleriyle aynı manaya gelen sözler sarfeder ise  o kimse doğru yoldan sapmış olur. Bizim vasfettiğimiz Allah’ın sıfatlarının hepsine iman edip sonra sıfatların manalarını Allah’ın vasfetmiş olduğu cihetten farklı bir yöne tahrif etmeleri, kaydırmaları hasebiyle bu, tamamen Cehmiye’nin kelamından ibarettir.”

İbn Teymiye’nin zikrettiğine göre İshak’ın bu kavlini Ebu’ş Şeyh Asbahani, “Kitab’us Sunne” adlı eserinde nakletmektedir. (el-Fetava’l Kubra, 6/420-421)

İshak (ra) bu surette elden kasıd kudrettir tarzı tevillerin ve de elden ne kasdedildiğini bilmiyorum diyen tefviz ehlinin kelamlarının hepsinin Cehmiye’den kaynaklı bidatlar olduğunu açıkça beyan etmektedir. Zira ister sıfatların manası bilinmez desin, isterse de doğrudan sıfatları tahrif etmeye kalkışsın neticede her ikisinde de Allahu teala’nın sözkonusu sıfata yüklemiş olduğu manayı iptal etmiş olmaktadır. Zaten ehli nezdinde malum olduğu üzere tevil ve tefviz birbirinin ikiz kardeşidir ve tevili savunanlar yeri gelir tefvizi savunurlar, tefvizciler de yeri gelir tevili savunurlar; bu ikisi arasında çok ciddi bir fark yoktur. İshak (ra) bu kimseleri sapmış olarak nitelemekle selefin akidesinin de bunun zıddı olduğunu ortaya çıkarmış olmaktadır.

9-   Ahmed bin Hanbel (v. 241): Usul’us Sunne adlı risalesinde sıfatların zahiri manaları üzere kabul edilmeleri gerektiğini ifade ederek şöyle demiştir:


ولكن نؤمن به كما جاء على ظاهره، ولا نناظر فيه أحداً

“Lakin bunlara geldikleri gibi zahirleri üzere iman ederiz ve bu hususta hiç kimseyle tartışmayız.” (Lalekai, es-Sunne, 1/178)

İmam Ahmed, Usul’us Sünne risalesinde geçen görüşleri kendi sözü olarak değil bütün Ehli sünnetin görüşü olarak nakletmektedir. Görüldüğü gibi orada sıfatları zahiri manaları üzere kabul etmek gerektiğini ifade ederek buna aykırı olan tevil, tefviz gibi bütün usulleri reddetmiş olmaktadır.

İbn Batta’nın naklettiği başka bir rivayette ise şöyle gelmiştir:

وَأَخْبَرَنِي أَبُو صَالِحٍ، قَالَ: حَدَّثَنِي أَبُو الْحَسَنِ عَلِيُّ بْنُ عِيسَى بْنِ الْوَلِيدِ قَالَ: ثنا أَبُو عَلِيٍّ حَنْبَلُ بْنُ إِسْحَاقَ قَالَ: قُلْتُ لِأَبِي عَبْدِ اللَّهِ: يَنْزِلُ اللَّهُ تَعَالَى إِلَى سَمَاءِ الدُّنْيَا؟ قَالَ: «نَعَمْ» قُلْتُ: نُزُولُهُ بِعِلْمِهِ أَمْ بِمَاذَا؟  قَالَ: فَقَالَ لِي: «اسْكُتْ عَنْ هَذَا» وَغَضِبَ غَضَبًا شَدِيدًا، وَقَالَ: «مَا لَكَ وَلِهَذَا؟ أَمْضِ الْحَدِيثَ كَمَا رُوِيَ بِلَا كَيْفٍ»

“(İsnadı zikrettikten sonra) Hanbel bin İshak dedi ki: Ben Ebu Abdillah’a Allah dünya semasına iner mi diye sordum. Evet, dedi. Dedim ki: İnmesi ilmi ile midir ne iledir? Şiddetli şekilde öfkelenerek bana, bu konuda sus, dedi ve dedi ki: Bundan sana ne, hadisi rivayet edildiği gibi keyfiyet vermeden oku geç!” (el-İbane, 7/242)

Görüldüğü üzere Hanbel, sıfatın teviline dalmak isteyince İmam Ahmed, hadisi olduğu gibi kabul etmesini ona emretmiş ve bunu sıfatın keyfiyetine dalmak olarak vasfetmiştir. Nüzül sıfatının tevil edilmesini şiddetle inkar etmesi onun nezdinde bunun tamamen bir bidat ve dalalet olduğunu gösterir. Buna rağmen bazı kimseler seleften bazı kimselere hatta bizzat Ahmed’in kendisine sıfatların tevili görüşünü izafe edebilmiştir. Vallahu’l Mustean…
İbn Batta, ondan şunu da nakletmektedir:


وَحَدَّثَنَا أَبُو حَفْصٍ عُمَرُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ رَجَاءٍ، ثنا أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ شِهَابٍ، ثنا الْأَثْرَمُ قَالَ: قُلْتُ لِأَبِي عَبْدِ اللَّهِ: حَرْبٌ مُحَدِّثٌ، وأنا عِنْدَهُ بِحَدِيثٍ: «يَضَعُ الرَّحْمَنُ فِيهَا قَدَمَهُ»، وَعِنْدَهُ غُلَامٌ، فَأَقْبَلَ عَلَى الْغُلَامِ فَقَالَ: إِنَّ لِهَذَا تَفْسِيرًا؟ فَقَالَ أَبُو عَبْدِ اللَّهِ: انْظُرْ كَمَا تَقُولُ الْجَهْمِيَّةُ سَوَاءً

“(İsnadı zikrettikten sonra) Esrem dedi ki: Ben Ebu Abdillah’a (İmam Ahmed’e) dedim ki: Harb, hadisçidir. Onun yanında biz “Rahman oraya (cehenneme) ayağını koyar” hadisini naklettik. Onun yanında bir genç vardı. O gence doğru yönelerek dedi ki: Bu hadisin tefsiri, açıklaması var (veya var mı). Bunun üzerine Ebu Abdillah şöyle dedi: Şuna bak, aynı Cehmiye’nin dediği gibi diyor!” (İbn Batta, el İbane, 7/330)

Görüldüğü üzere ayak hadisini açıklamaya kalkışan birisinin bu tavrını Cehmilik olarak vasfetmiştir. Bütün bunlar, tevilin Cehmiye akidesi olduğunu ve Ehli sünnetin bunun aksi hususunda icma ettiğini göstermektedir. Eğer selefin sıfatları tevil ettiğine dair bir haber gelmiş olsaydı Ahmed gibi hadis ve selefin asarı hususunda mütehassıs olan bir imam bunu bu şekilde inkar etmeyecekti. İmam Ahmed’den gelen bu yöndeki rivayetler sayılamayacak kadar çoktur, bunlarla yetiniyoruz.

10-   İbn Kuteybe (v. 276): Ehli sünnetin müdafilerinden meşhur imam şöyle demektedir:


الواجب علينا أن ننتهي في صفات الله حيث انتهى في صفته أو حيث انتهى رسوله صلى الله عليه وسلم ولا نزيل اللفظ عما تعرفه العرب وتضعه عليه ونمسك عما سوى ذلك.

“Bize vacib olan şey, Allahu Teala’nın sıfatları hakkında Onun durduğu yerde ya da Rasülünün durduğu yerde durmaktır. Bizler, lafzı Arapların bildiği ve vaz ettiği mananın dışına çıkartmayız ve bundan başkasından sakınırız.” (el-İhtilaf fi’l Lafz, sf 44)

O böylece sıfatların Arap dilindeki zahiri ve hakiki manalarının dışında açıklanamayacağını ifade etmektedir. “Arapların bildiği ve vaz ettiği mana” ibaresi buna işaret etmektedir. Zira usulde maruf olduğu üzere bir kelimenin dilde asıl vaz edildiği mana hakiki manasıdır. Şeyh (rh.a) bu alıntı yapılan eser ve benzeri kitaplarında sıfatlarla alakalı müdafaalarını tamamen bu usul üzerine bina etmiş ve muhaliflerini de inkar etmiştir. Buna dair misaller daha önce geçmiştir. Şüphesiz bu tarz teviller seleften nakledilmiş olsaydı bunun inkarı söz konusu olmayacaktı.

11-   Tirmizi (v. 279): Sünen adlı eserin sahibi meşhur imam, Rahman’ın sağ eliyle alakalı rivayet ettiği bir hadisin akabinde (no: 662) şöyle demektedir:

وَقَدْ قَالَ غَيْرُ وَاحِدٍ مِنْ أَهْلِ العِلْمِ فِي هَذَا الحَدِيثِ وَمَا يُشْبِهُ هَذَا مِنَ الرِّوَايَاتِ مِنَ الصِّفَاتِ: وَنُزُولِ الرَّبِّ تَبَارَكَ وَتَعَالَى كُلَّ لَيْلَةٍ إِلَى السَّمَاءِ الدُّنْيَا، قَالُوا: قَدْ تَثْبُتُ الرِّوَايَاتُ فِي هَذَا وَيُؤْمَنُ بِهَا وَلاَ يُتَوَهَّمُ وَلاَ يُقَالُ: كَيْفَ؟ هَكَذَا رُوِيَ عَنْ مَالِكٍ، وَسُفْيَانَ بْنِ عُيَيْنَةَ، وَعَبْدِ اللهِ بْنِ الْمُبَارَكِ أَنَّهُمْ قَالُوا فِي هَذِهِ الأَحَادِيثِ: أَمِرُّوهَا بِلاَ كَيْفٍ، وَهَكَذَا قَوْلُ أَهْلِ العِلْمِ مِنْ أَهْلِ السُّنَّةِ وَالجَمَاعَةِ، وَأَمَّا الجَهْمِيَّةُ فَأَنْكَرَتْ هَذِهِ الرِّوَايَاتِ وَقَالُوا: هَذَا تَشْبِيهٌ وَقَدْ ذَكَرَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ فِي غَيْرِ مَوْضِعٍ مِنْ كِتَابهِ اليَدَ وَالسَّمْعَ وَالبَصَرَ، فَتَأَوَّلَتِ الجَهْمِيَّةُ هَذِهِ الآيَاتِ فَفَسَّرُوهَا عَلَى غَيْرِ مَا فَسَّرَ أَهْلُ العِلْمِ، وَقَالُوا: إِنَّ اللَّهَ لَمْ يَخْلُقْ آدَمَ بِيَدِهِ، وَقَالُوا: إِنَّ مَعْنَى اليَدِ هَاهُنَا القُوَّةُ وقَالَ إِسْحَاقُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ: إِنَّمَا يَكُونُ التَّشْبِيهُ إِذَا قَالَ: يَدٌ كَيَدٍ، أَوْ مِثْلُ يَدٍ، أَوْ سَمْعٌ كَسَمْعٍ، أَوْ مِثْلُ سَمْعٍ، فَإِذَا قَالَ: سَمْعٌ كَسَمْعٍ، أَوْ مِثْلُ سَمْعٍ، فَهَذَا التَّشْبِيهُ وَأَمَّا إِذَا قَالَ كَمَا قَالَ اللَّهُ تَعَالَى يَدٌ، وَسَمْعٌ، وَبَصَرٌ، وَلاَ يَقُولُ كَيْفَ، وَلاَ يَقُولُ مِثْلُ سَمْعٍ، وَلاَ كَسَمْعٍ، فَهَذَا لاَ يَكُونُ تَشْبِيهًا، وَهُوَ كَمَا قَالَ اللَّهُ تَعَالَى فِي كِتَابهِ: {لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ}.


“İlim ehlinden birçoğu, bu hadis ve benzeri sıfatlar hakkındaki rivâyetlerle alakalı ve de Allah’ın her gece dünya semasına inişi hakkında şöyle demektedirler: “Bu tür rivâyetler sabittir, bunlara iman edilmeli, vehme düşülmemeli, nasıl denmemelidir.” Aynı şekilde Mâlik, Sûfyân b. Uyeyne, Abdullah b. Mübarek’ten bu türden hadisler hakkında şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: ‘Bunları nasıl demeden geldikleri gibi kabul edip geçin’. Ehli Sünnet vel cemaat ilim adamlarının görüşü böyledir. Cehmiyye ise bu tür rivâyetleri reddederek bu bir teşbih yani benzetme olur demektedir. Allah, Kitabı’nın pek çok yerinde el, işitme ve görme tabirlerini zikrediyor. Cehmiyye ise bu ayetleri tevil etti ve ilim ehlinin tefsir ettiği şekle aykırı olarak tefsir ederek dediler ki: “Allah, Adem’i eliyle yaratmamıştır. Burada “el” kelimesi güç ve kuvvet anlamındadır.” İshâk b. İbrahim şöyle diyor: ‘Eğer şöyle söylenirse Teşbih (benzetme) olur: (Mahlukattaki) El gibi el, ele benzeyen el; işitme gibi işitme, işitmeye benzeyen işitme.’ Amma, Allahu Teala’nın buyurduğu gibi el, işitme ve görme denir de nasıl demezse, (keyfiyetini araştırmaz ise) ve işitme gibi ve işitmeye benzer denilmezse bu teşbih olmaz ve Allah’ın kitabındaki şu ayetteki gibi olur: “Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, bilendir.” (Şûrâ 11)

Tirmizi, sıfatların geldiği gibi yani zahirlerine uygun olarak kabul edilmesini desteklemiş ve bunu bütün Ehli sünnetin görüşü olarak vasfetmiştir. İmam Tirmizi’nin sıfatların tevilini ise inkar ederek bunu Cehmiye’nin görüşü olarak vasfettiği açıktır. Nitekim Tirmizi, onlar hakkında şöyle demektedir: ‘Cehmiyye ise bu ayetleri tevil etti ve ilim ehlinin tefsir ettiği şekle aykırı olarak tefsir ederek dediler ki: “Allah, Adem’i eliyle yaratmamıştır. Burada “el” kelimesi güç ve kuvvet anlamındadır.’ Tirmizi gibi selefin asarına vakıf olan güçlü bir hadisçi, eğer sıfatların teviline dair seleften bir tek nakle vakıf olsaydı bunu Cehmiye’ye değil ancak seleften bir cemaate nisbet edecekti. Tirmizi’nin burada sıfatlara zahirine uygun mana verilmesini değil, keyfiyet verilmesini reddettiği ve de Cehmiye gibi sıfat inkarcısı zümrelerin yaptığı zahire muhalif fasit tevilleri reddettiği ortadadır. Dikkat edilirse Cehmiye’nin sıfatları tefsir etmesini değil, ilim ehlinin tefsir etmediği şekilde tefsir edip yorumlamasını eleştirmektedir. Buradan ilim ehlinin sıfatları tefsir ettiği de açıkça anlaşılmaktadır. Selefin yaptığı tefsir ile Cehmiye’nin yaptığı tefsir arasındaki fark; selefin tefsiri zahiri manalarına göre ve de Arap dil kaidelerine göre ve diğer nasslar ışığında yapması; Cehmiye’nin ise bunların hiç birine riayet etmeden veyahut da dildeki şazz bir takım manaları esas alarak tefsir etmesidir.

12-   İbn Ebi Asım (v. 287): “es-Sünne” adlı meşhur eserin sahibi olan bu imam, Zehebi’nin naklettiğine göre şöyle demiştir:


جَمِيع مَا فِي كتَابنَا كتاب السّنة الْكَبِير الَّذِي فِيهِ الْأَبْوَاب من الْأَخْبَار الَّتِي ذكرنَا أَنَّهَا توجب الْعلم فَنحْن نؤمن بهَا لصحتها وعدالة نَاقِلِيهَا وَيجب التَّسْلِيم لَهَا على ظَاهرهَا وَترك تكلّف الْكَلَام فِي
كيفيتها فَذكر من ذَلِك النُّزُول إِلَى السَّمَاء الدُّنْيَا والاستواء على الْعَرْش


‘İlmi gerektirdiğini ifade ettiğimiz haberlere dair bablar ihtiva eden Kitabımız “Kitab’us Sunne el Kebir” de yer alan şeylerin hepsine, bunların sahih olduklarına, nakledenlerin adil olduklarına ve de bunlara zahirleri üzere teslim olmanın vacip olduğuna, keyfiyetleri hakkında gereksiz konuşmaları terk etmenin gerekliliğine iman etmekteyiz.’

Daha sonra bunlardan dünya semasına inmek ve Arş/taht üzerine istiva/yerleşmeyi zikretti.”

Zehebi, İmam’ın kitabında geçmeyen bu sözü Atike binti Ebibekr isimli alime ve fakihe bir hanımın babasından naklettiğini söylemiştir. (el-Uluvv, sf 197)

Görüldüğü üzere imam (rh.a) sıfatların zahiri manalarını reddetmek bir yana, bilakis sıfatları zahiri manaları üzere kabul etmenin vacip olduğunu, konuşulması nehyedilen şeyin ise mana değil keyfiyet olduğunu ifade etmektedir. Böylece zahire muhalif tevil veya tefviz babından her şeyi reddetmiş olmaktadır. Üstelik bu meselenin imana dair bir mevzu olduğunu ifade etmiş ve Ehli sünnet akidesini anlattığı bu eserini de tamamen bu usul üzerine bina etmiştir. Onun gibi selefin asarına vakıf olan bir imam, selef nezdinde bunun aksi sözkonusu olsaydı bunu nakleder ve en azından ihtilafa işaret ederdi ki böyle bir şey sözkonusu değildir.

13-   İbn Cerir et-Taberi (v. 310): Müfessirlerin imamı, sıfatlarla alakalı akidesini açıkladığı yerde şöyle demektedir:

فإن قال لنا منهم قائل: فما أنت قائل في معنى ذلك؟
قيل له: معنى ذلك ما دل عليه ظاهر الخبر، وليس عندنا للخبر إلا التسليم والإيمان به، فنقول: يجيء ربنا جل جلاله يوم القيامة والملك صفاً صفاً، ويهبط إلى السماء الدنيا وينزل إليها في كل ليلة، ولا نقول: معنى ذلك ينزل أمره

“Onlardan birisi bize derse ki: Bunların manası hakkında sen ne diyorsun? Ona şöyle denilir: Bunların manası haberin zahirinin delalet ettiği şeydir ve bizim katımızda bu haberlere teslim olup iman etmekten başka bir yol yoktur. Buna binaen şöyle deriz: Rabbimiz ve melekler kıyamet günü saf saf gelirler. Rabbimiz her gece dünya semasına iner ve nüzul eder. Biz, bunun manası emrinin inmesidir, demeyiz.” (et-Tebsir fi’d Din, sf 146)

Açıkça görüldüğü üzere İmam Taberi (rh.a) kendisine sıfatların manası sorulduğunda sıfatların manasının zahirleri üzere olduğunu söylemiştir. Bu ise gerek tevil gerekse de tefviz ehlinin savunduğu şeyin tamamen zıttınadır. Zaten nüzul örneğinde görüleceği üzere tevili açıkça inkar etmiştir. Taberi’nin selefin akvaline olan vukufiyeti bilinmektedir. Seleften sıfatların teviline dair sahih bir haber gelmiş olsaydı en azında bunlara işaret etmesi gerekirdi ki böyle bir şey yapmamıştır.

14-   Ebu’l Hasen el Eşari (v. 324): Bugün tevilci Eşarilerin yolundan gittiklerini iddia ettikleri bu alim “Makalat” adlı eserinde sıfatların tevili fikrini Mutezile’ye izafe etmektedir. İstiva hakkında şöyle diyor:


وقالت المعتزلة في قول الله -عز وجل-: {الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى} [طه: 5] يعني استولى.

“Mutezile, Allahu Teâlâ’nın;  “Rahman Arşa istiva etti.”[Taha:5] kavli hakkında dedi ki: İstila etti manasındadır.” (sf 131)

El ve göz sıfatları hakkında ise şöyle demektedir:


وقالت المعتزلة بإنكار ذلك إلا الوجه وتأولت اليد بمعنى النعمة وقوله: {تَجْرِي بِأَعْيُنِنَا} [القمر: 14] أي بعلمنا

“Mutezile, bütün bu sıfatları “yüz” haricinde inkar etti. Elin manası nimettir şeklinde tevil ettiler. Allahu Teâlâ’nın;“Gözlerimizin önünde akıp gidiyordu.”[Kamer:14] kavli hakkında, burada [gözden] kasıt ilmimizdir derler.”

Mutezile yüz sıfatını ise zat ve rıza gibi manalarda değerlendirerek kabul etmiştir. Böylece Eşari rahimehullah, istivayı, eli ve gözü tevil edenlerin sadece Mutezile ve Cehmiye olduğunu nakletti. Bu görüşün aksini savunarak, bunun ehlisünnetin ve selefin görüşüne muhalif olduğunu beyan etti. Eşari’nin selefe hangi akideyi nisbet ettiğini merak edenler şu adresten okuyabilir: http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=327.0  Bugün akidede Eşari’nin yolundan gittiğini ileri sürenlerin kitapları, Eşari’nin Mutezile tevilleri olarak isimlendirdiği bu tevillerle dolup taşmaktadır! La havle vela kuvvete illa billah…

15-   İbn Batta (v.387): Hanbeli fakihlerinden muhaddis İbn Batta (rh.a) “el-İbane” adlı eserinde Allahu Teala’nın “suret” sıfatı hakkında açmış olduğu babın girişinde şunları zikretmiştir:

بَابُ الْإِيمَانِ بِأَنَّ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَتِهِ بِلَا كَيْفٍ قَالَ الشَّيْخُ: وَكُلُّ مَا جَاءَ مِنْ هَذِهِ الْأَحَادِيثِ، وَصَحَّتْ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَفَرْضٌ عَلَى الْمُسْلِمِينَ قَبُولُهَا، وَالتَّصْدِيقُ بِهَا، وَالتَّسْلِيمُ لَهَا، وَتَرْكُ الِاعْتِرَاضِ عَلَيْهَا، وَوَاجِبٌ عَلَى مَنْ قَبِلَهَا، وَصَدَّقَ بِهَا أَنْ لَا يَضْرِبَ لَهَا الْمَقَايِيسَ، وَلَا يَتَحَمَّلَ لَهَا الْمَعَانِيَ وَالتَّفَاسِيرَ لَكِنْ تَمُرُّ عَلَى مَا جَاءَتْ وَلَا يُقَالُ فِيهَا: لِمَ؟ وَلَا كَيْفَ؟ إِيمَانًا بِهَا وَتَصْدِيقًا، وَنَقِفُ مِنْ لَفْظِهَا وَرِوَايَتِهَا حَيْثُ وَقَفَ أَئِمَّتُنَا وَشُيُوخُنَا

“Allah Azze ve Celle’nin Ademi kendi suretinde yarattığına –keyfiyetine girmeden- iman etme babı. Şeyh şöyle dedi: Rasulullah (s.a.s)’tan sahih yolla gelen bu gibi hadisler hususunda Müslümanlara farz olan; bu hadisleri kabul etmek, tasdik etmek, onlara teslim olmak ve onlara itirazı terk etmektir. Bu hadisleri kabul edip tasdik edenlerin, bunlara kıyaslamalar yapmaması ve bu hadislere manalar ve tefsirler yüklememesi vaciptir. Lakin bu hadisler geldiği gibi kabul edilerek geçilir. Onlara iman ve onları tasdik etmekten dolayı onlar hakkında ‘Neden ve nasıl’ denilmez. O hadislerin lafız ve rivayetlerinde, imamlarımız ve şeyhlerimizin durduğu yerde dururuz.” (el-İbanetu’l-Kubra, 7/244)

Bu sözün hemen ardından da şu hadisi nakletmektedir:


حَدَّثَنَا أَبُو عَبْدِ اللَّهِ نَصْرُ بْنُ أَحْمَدَ بْنِ عَلِيٍّ الْجُوزَجَانِيُّ قَالَ: ثنا يُوسُفُ بْنُ مُوسَى، قَالَ: ثنا جَرِيرٌ، عَنِ الْأَعْمَشِ، عَنْ حَبِيبِ بْنِ أَبِي ثَابِتٍ، عَنْ عَطَاءِ بْنِ أَبِي رَبَاحٍ، عَنِ ابْنِ عُمَرَ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:  «لَا تُقَبِّحُوا الْوَجْهَ فَإِنَّ اللَّهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَةِ الرَّحْمَنِ»

(İsnadı zikrettikten sonra) İbn Ömer (ra)’dan Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu demiştir: Yüzleri kötülemeyin. Zira Allah Ademi Rahman’ın suretinde yaratmıştır.”

Bu hadis, Allah Adem’i kendi suretinde yarattı şeklinde rivayet edilen meşhur hadisin müfesser yani daha açık izah edilmiş bir şeklidir. Cehmiye, hadisin daha meşhur olan ilk şeklini “Adem’i Adem suretinde yarattı” vb tarzında fasit tevillerle tevil ederken, bu lafzı ise tevil etmeye fazla mecal bulamadıklarından dolayı bu hadisin sıhhatine dil uzatırlar. Zira hadisin bu lafzı adeta Cehmilerin başına inen bir balyoz mesabesindedir. İşte İbn Batta (rh.a) suret sıfatıyla alakalı açtığı babta ilk olarak bu hadise yer vermiş ve böylece suretle alakalı yapılan bütün izahların geçersiz olduğunu göstermiştir. Bu, Şeyh (rh.a)’ın suret hadisi gibi hadisler hakkında söylediği “manalar ve tefsirler yüklemeyiz” sözünün de ne amaçla söylendiğini ortaya koymaktadır. Yani İbn Batta (rh.a) suretten kasıd Adem’in suretidir vs tarzında zahirine muhalif tevilleri reddetmek amacıyla bu sözü sarfetmiştir. Onun mana ve tefsirden kasdı tevil ve keyfiyettir. Bu da tıpkı diğer selef imamlarının sıfatlara tefsir ve mana vermeyi reddedip bununla tevil ve tekyifi reddetmeleri gibidir. Zaten sözün başında keyfiyet vermeden demesi, keza devamında da nasıl denilemez, demesi gibi sözün kendi içindeki karineler onun maksadının suret sıfatı ve diğer sıfatların keyfiyetine ve teviline dalanları reddetmek olduğunu göstermektedir. Yoksa onun amacı sıfat naslarına zahirine göre mana verenleri reddetmek değildir. İbn Batta’nın sözleri, sıfatların tefsir ve tevilini reddetmesi gibi hususlar başta olmak üzere bu zikrettiği meseleleri iman esasları arasında gördüğünü göstermektedir. Eğer bu selef nezdinde ihtilaflı bir konu olsaydı onun gibi muhaddis bir imam buna işaret ederdi. Bilakis onun kitabı seleften gelen tevili reddeden haberlerle doludur.

16-   Ebu Süleyman el Hattabi (v. 388): O, bu hususta şöyle demektedir:

مذهب السلف في أحاديث الصفات:الإيمان، وإجراؤها على ظاهرها، ونفي الكيفية عنها.ومن قال: الظاهر منها غير مراد، قيل له: الظاهر ظاهران: ظاهر يليق ببالمخلوقين ويختص بهم، فهو غير مراد، وظاهر يليق بذي الجلال والإكرام، فهو مراد، ونفيه تعطيل.

“Selefin sıfatlar konusundaki mezhebi; iman etmek, onları zahirleri üzere kabul etmek ve keyfiyeti onlardan nefyetmektir. Bunların zahiri murad edilmemiştir diyene ise şöyle denilir: Zahir, iki türlüdür. Mahlukata yakışan ve onlara has olan zahirdir ki elbette ki murad edilen bu değildir. Celal ve ikram sahibi olan Allaha layık olan zahire gelince; murad edilen budur. Bunun inkarı ise tatil (sıfatı iptal) demektir.”

Hattabi’nin (rh.a) bu sözünü İbn Receb el Hanbeli, Feth’ul Bari isimli Buhari şerhinde (7/233) nakletmiştir. İbn Receb (rh.a) bu sözün Hattabi’nin Buhari şerhi olan İ’lam’ul Hadis’te geçtiğini söylemektedir. Lakin, İ’lam’da (1/637) bu sözün ancak baş tarafı olan “onları zahirleri üzere kabul etmek ve keyfiyeti onlardan nefyetmektir” ilh… kısmı bulabildim. Burada Hattabi, sıfatların zahiri manası murad edilmemiştir diyen tefviz ehli Mufavvida akidesinin selefe nisbetini açıkça reddettiği gibi tevil ehli Müevvile’nin akidesini de onlardan nefyetmektedir. Zira sıfatları zahiri manası üzere kabul etmek, “lafzı zahirinden çıkarmak” demek olan tevilin tam zıddıdır, aynı şekilde zahiri manayı reddedip batini manayı Allaha havale etmek manasındaki tefvizin de zıddıdır. Bu bidat ehli ise zahiri mana deyince; mahlukattaki sıfatları anlarlar. Halbuki bu kısır bir anlayıştır. Allah’ın elinin, ayağının, gözünün vb sıfatlarının mahlukatın sıfatları gibi olmadığı hususu aklı ve dini olan herkesin zaruri olarak bildiği bir şeydir. O yüzden bunların zahiri yani ilk akla gelen manası mahlukatın eli, ayağı vb değil, bilakis Allahu teala’nın şanına layık olan bir el, ayak ve benzeridir. Böylece Hattabi, her ne kadar kendisi de bazı konularda muhalif olsa da selefin mezhebinin sıfatları tevil ya da manasını tefviz etmek değil, bilakis sıfatları zahiri manaları üzere kabul etmek olduğunu beyan etmiş olmaktadır.

17-   İbn Mendeh (v. 395): Hadis imamlarından olan bu zat, “Tevhid” adlı eserinde Kitap, sünnet ve selef nezdinde sıfatların nasıl ele alındığına dair açıklamalarda bulunduğu yerde şöyle demiştir:

إِنَّ الأَخْبَارَ فِي صِفَاتِ الله عز وجل جَاءَتْ مُتَوَاتِرَةً عَنْ نَبِيِّ الله صلى الله عليه وسلم مُوَافِقَةً لِكِتَابِ الله عز وجل نَقَلَهَا الخَلَفُ عَنِ السَّلَفِ قَرْنًا بَعْدَ قَرْنِ مِنْ لدُنِ الصَّحَابَةِ وَالتَّابِعِينَ إِلَى عَصْرِنَا هَذَا عَلَى سَبِيلِ إِثْبَاتِ الصِّفَاتِ لِلَّهِ عز وجل وَالمَعْرِفَةِ وَالإِيمَانِ بِهِ وَالتَّسْلِيمِ لِمَا أَخْبَرَ اللهُ عز وجل بِهِ فِي تَنْزِيلِهِ وَبَيَّنَهُ الرَّسُولُ صلى الله عليه وسلم عَنْ كِتَابِهِ، مَعَ اجْتِنَابِ التَّأْوِيلِ وَالجُحُودِ وَتَرْكِ التَّمْثِيلِ وَالتَّكَيِيفِ

“Allah Azze ve Celle’nin sıfatları hakkındaki haberler Allah’ın Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’den Allah Azze ve Celle’nin kitabına uygun olarak mütevatir yolla gelmiş; sıfatları Allah Azze ve Celle hakkında isbat etmek, onları bilip onlara iman etmek, Allah Azze ve Celle’nin indirmiş olduğu kitapta o hususta haber verdiği ve Rasul (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Onun kitabından açıkladığı hususlara tevilden, inkardan kaçınmak ve temsil (benzetme) ve tekyifi (keyfiyetlendirmeyi) terketmek suretiyle teslim olmak yolu üzere sahabe ve tabiinden başlayarak asrımıza kadar halef bunları seleften, çağlar boyu nakledegelmiştir.”

Şeyh (rh.a) tevili reddetmenin seleften halefe kadar bütün ümmetin benimsediği yol olduğunu açıkça beyan etmektedir ki bu icmanın ta kendisidir

18-   Halife el-Kadir billah (v. 422): Abbasi halifelerinden olan bu zat tarafından hazırlattırılıp insanlara duyurulan ve devrindeki Ehli sünnet alimlerinin onaylamış olduğu akide metninde şöyle denilmektedir:.


وكل صفة وصف بها نفسه أو وصفه بها رسوله فهي صفة حقيقة لا صفة مجاز

“Onun kendisini vasfettiği veya Rasülünün vasfettiği bütün sıfatlar hakiki sıfatlardır, mecazi sıfatlar değildir…”

Bu da gerek tevilcilerin gerekse de tefvizcilerin sıfatlar hakiki ve zahiri anlamları üzere değildir kavlini reddetmektedir. Bu akide metni Ehli sünnetin görüşünü beyan etme maksadıyla hazırlanmış ve o devirdeki Sünni alimler tarafından da kabul görmüştür. Şu halde bütün bunlar icmayı yansıtan bir ifadelerdir. Hatta İbn’ul Cevzi’nin naklettiğine göre “Bütün bunların (i'tikad metninin ve imzaların) altında şöyle yazılıydı: Bu Müslümanların i'tikadıdır. Her kim buna muhalefet ederse (hakka ve Müslümanların i'tikadına karşı) fıska ve küfre düşmüştür.” (el-Muntazam fi Tevarih'il Muluk ve'l Umem, Hicri 433 yılı olayları) Görüldüğü üzere bu akide metnine sadece icmayı yansıtan görüşler alınmış, muhalifinin kafir ya da fasık ilan edilmeyeceği içtihadi meseleler zikredilmemiştir. Buna rağmen sıfatların hepsinin hakiki manada olduğu, hiç birinin mecaz olmadığının zikredilmesi bunun da yine muhalifinin kafir veya bidatçı olacağı icmai meselelerden olduğunu göstermektedir.

19-   Ebu Ömer et-Talemenki (v. 429): Hafız Zehebi (rh.a) tevil ve mecazın reddi hususundaki Ehli sünnetin icma ettiği görüşü Endülüs bölgesi imamlarından olan bu zattan şöyle nakletmektedir:


أجمع المسلمون من أهل السنة على أن معنى قوله: {وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ} ونحو ذلك من القرآن أنه علمه، وأن الله تعالى فوق السموات بذاته، مستو على عرشه كيف شاء.
وقال أهل السنة في قَوْلِهِ: {الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى} : أن الاستواء من الله على عرشه على الحقيقة لا على المجاز، فقد قال قوم من المعتزلة والجهمية: لا يجوز أن يسمى الله عز وجل بهذه الأسماء على الحقيقة
..

“Ehli sünnetten olan Müslümanların icma ettiklerine göre Yüce Allahın “Nerede olursanız o sizinle beraberdir” buyruğu ile Kuran’dan buna benzer buyruklarda kasdedilen onun ilmidir  ve de Allahu Teala zatıyla semavatın üstündedir, dilediği şekilde Arşına istiva etmiştir. Ehli sünnet “Rahman Arşa istiva etti” kavli hakkında şöyle derler: Allahın arşına istiva etmesi, mecazi anlamda değil hakiki anlamdadır. Mutezile ve Cehmiye’den bir topluluk ise Allah Azze ve Celle’nin bu isimlerle hakiki manada isimlendirilmesi caiz olmaz dediler…” (Zehebi, Muhtasar’ul Uluvv, sf 264 Türkçesinde sf 292)

Görüldüğü gibi Ehli sünnet Arşa istivanın hakiki anlamda olduğunu icma ile kabul etmektedir. Bunların mecazi manada olduğunu söyleyenler ise Mutezile ve Cehmiye’den bir topluluktur. Artık birisi çıkar da bunun hakiki ve zahiri manasıyla olmadığını iddia ederse ister bunun üzerine istila vb tevilleri ilave etsin, isterse de tevil etmeksizin biz bunların manasını bilmeyiz desin farketmez her durumda selefe muhaliftir ve sıfat inkarcısı yani muattıldır. Talemenki, istivayı sadece bir msial olarak vermiştir, dediği kaide bütün sıfatlarda geçerlidir.

20-   Ebu Nasr es-Siczi (v. 444): Sünnetin ve selefin savunucularından olan bu imam ise şöyle demektedir:


الواجب أن يعلم أن الله تعالى إذا وصف نفسه بصفة هي معقولة عند العرب، والخطاب ورد بها عليهم بما يتعارفون بينهم، ولم يبين سبحانه أنها بخلاف ما يعقلونه، ولا فسرها النبي - صلى الله عليه وسلم - لما أداها بتفسير يخالف الظاهر فهي على ما يعقلونه ويتعارفونه

“Bilmek gerekir ki Allahu teala kendisini bir sıfatla vasfettiyse o, Araplar nezdinde akledilebilen, bilinebilen bir şeydir. Hitap onların kendi aralarında bildikleri şekilde gelmiştir. Allah Subhanehu, bunların aklettikleri şeklin hilafına olduğunu da açıklamamıştır. Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) de onları –iddia ettikleri türden- zahire muhalif bir tarzda tefsir etmemiştir. Şu halde sıfatlar, Arapların aklettikleri ve bildikleri şekildedir.” (Risaletun ila Ehli Zübeyd, sf 227-228)

Böylece, sıfatların Arapça’da anlaşıldığı şekilde olduğunu söyleyerek sıfatların zahiri manası üzere olduğunu söylemiş olmaktadır. İmam (rh.a)’ın bunu bizzat Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’e nisbet etmesi ve Ondan bunun aksinin nakledilmediğini ifade etmesi tevilin bizzat sünnete muhalif bir yol olduğunu göstermektedir. Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in yapmadığı bir şeyi de Onun ashabı ve onlara güzellikle tabi olanlar yapacak değildir!..

Yine şöyle demektedir:


فقول المتكلمين في نفي الصفات أو إثباتها بمجرد العقل أو حملها على تأويل مخالف للظاهر ضلال

“Kelamcıların sıfatların inkarı veya isbatı hususunda mücerred akla dayanmaları veya onları zahirine muhalif bir teville yorumlamaları sapıklıktır.” (age sf 178)

Böylece sıfatların zahire muhalif tevil edilmesini sapıklık olarak nitelemektedir. Seleften az da olsa taraftarı bulunan bir görüşün bu şekilde vasfedilmeyeceği ise bellidir.

21-   Ebu Osman es-Sabuni (v. 449): O, ölmeden önce yazdığı vasiyetinde şöyle demektedir:


ويسلك فِي الْآيَات الَّتِي وَردت فِي ذكر صِفَات البارىء جلّ جَلَاله وَالْأَخْبَار الَّتِي صحت عَن رَسُول الله صلى الله عَلَيْهِ وَسلم فِي بَابهَا كآيات مَجِيء الرب يَوْم الْقِيَامَة وإتيان الله فِي ظلل من الْغَمَام وَخلق آدم بِيَدِهِ واستوائه على عَرْشه وكأخبار نُزُوله كل لَيْلَة إِلَى سَمَاء الدُّنْيَا والضحك والنجوى وَوضع الكنف على من يناجيه يَوْم الْقِيَامَة وَغَيرهَا مَسْلَك السّلف الصَّالح وأئمة الدّين من قبُولهَا وروايتها على وَجههَا بعد صِحَة سندها وإيرادها على ظَاهرهَا والتصديق بهَا وَالتَّسْلِيم لَهَا واتقاء اعْتِقَاد التكييف والتشبيه فِيهَا وَاجْتنَاب مَا يُؤَدِّي إِلَى القَوْل بردهَا وَترك قبُولهَا أَو تحريفها بِتَأْوِيل يستنكر وَلم ينزل الله بِهِ سُلْطَانا وَلم يجر بِهِ للصحابة وَالتَّابِعِينَ وَالسَّلَف الصَّالِحين لِسَان

“Yüce Allah'ın sıfatları ile ilgili varid olan ayetler ile bu hususta Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'den sahih olarak nakledilmiş haberler -Kıyamet Günü’nde Rabbimizin gelişini, buluttan gölgeler içerisinde Allah'ın inişini, Adem (aleyhi selam)'ı eliyle yaratışını, arşının üzerinde istiva ettiğini belirten ayetler ile her gece dünya semasına indiğini, güldüğünü, fısıldaşmayı, Kıyamet Günü’nde fısıldaştığı kimseler üzerine örtüsünü koyuşunu belirten ve daha başka hususlardan söz eden haberler gibi-; Yüce Yaratıcı'nın sıfatlarının varid olduğu ayetler ve haberler hakkında Selef-i Salihin'in ve din imamlarının izlediği yol izlenir. Bunları oldukları gibi kabul etmenin yanında bunları geldikleri şekilde -senedleri sahih olmak şartıyla- rivayet etmişlerdir, zahirleri üzere aktarmışlar, tasdik etmişler, onlara teslimiyet göstermişlerdir. Bunlara bir keyfiyet isnad etmekten, benzetme yoluna gitmekten sakındıkları gibi, bunların reddedildiklerini söylemek ve kabullerini terketmek sonucuna götürecek yahutta Allah'ın hakkında herhangi bir delil indirmediği ashabın, tabiinin ve selef-i salihin'in konuşmadığı türden kabul olunamayacak bir tevil ile tahrif etmekten de sakınmışlardır.(Nakleden Subki, Tabakat’uş Şafiiyye, 4/288)

İmam es-Sabuni, selefin yolunun sıfat nasslarını zahirleri üzere kabul etmek olduğunu ve sıfatları tevil etmenin selefi salihinin asla konuşmadığı bir şey olduğunu açıkça tasrih etmektedir. Onun selefin akidesini beyan ettiği “Akidet’us Selef” adlı eserinde de benzer ifadeleri vardır.

22-   Ebu Ya’la (v. 458): Hanbeli fakihlerinin önde gelenlerinden bu alim ise sıfatları zahiri manaları üzere almanın gerektiği hakkındaki selefin icmasını şu şekilde nakletmektedir:

دليل آخر عَلَى إبطال التأويل: أن الصحابة ومن بعدهم من التابعين حملوها عَلَى ظاهرها ولم يتعرضوا لتأويلها، ولا صرفها عن ظاهرها

“Te’vilin batıl olduğuna diğer bir delil de Sahabe ve ondan sonraki tabiin’in bunları (yani sıfat nasslarını) zahirleri üzerine hamletmesi ve teviline girişmemeleri ve de bunları zahiri manalarından başka bir yöne çekmemeleridir.” (İbtal’ut Te’vilat li Ahbar’is Sifat, 1/71)

Yani Ehli sünnet ve selef nasslarda Allaha nisbet edilen bütün sıfatları hakiki ve zahiri anlamlarıyla kabul eder. Zahiri anlamda kabul etmek, tevilin zıddınadır. Hakiki anlamda kabul etmek ise mecazın zıddınadır. Bunların hepsi benzer manaları ifade eder. Sıfatları hakiki ve zahiri manalarıyla kabul etmek mecazı ve tevili ortadan kaldırdığı gibi tefvidi de ortadan kaldırmaktadır. Böylece gerek Mufavvidanın gerekse Müevvile’nin akidelerinin selefle bir alakası olmadığı ortaya çıkmaktadır.

23-   İbn Abdilberr (v. 463): Ümmetin icma ve ihtilaf ettiği konuları en iyi bilen alimlerden birisi olan bu alim bu hususta şöyle demektedir:

أهل السنة مجموعون عَلَى الْإِقْرَارِ بِالصِّفَاتِ الْوَارِدَةِ كُلِّهَا فِي الْقُرْآنِ وَالسُّنَّةِ وَالْإِيمَانِ بِهَا وَحَمْلِهَا عَلَى الْحَقِيقَةِ لَا عَلَى الْمَجَازِ إِلَّا أَنَّهُمْ لَا يُكَيِّفُونَ شَيْئًا مِنْ ذَلِكَ وَلَا يَحُدُّونَ فِيهِ صِفَةً مَحْصُورَةً وَأَمَّا أَهْلُ الْبِدَعِ وَالْجَهْمِيَّةُ وَالْمُعْتَزِلَةُ كُلُّهَا وَالْخَوَارِجُ فَكُلُّهُمْ يُنْكِرُهَا وَلَا يَحْمِلُ شَيْئًا مِنْهَا عَلَى الْحَقِيقَةِ وَيَزْعُمُونَ أَنَّ مَنْ أَقَرَّ بِهَا مُشَبِّهٌ وَهُمْ عِنْدَ مَنْ أَثْبَتَهَا نَافُونَ لِلْمَعْبُودِ وَالْحَقُّ فِيمَا قَالَهُ الْقَائِلُونَ بِمَا نَطَقَ بِهِ كِتَابُ اللَّهِ وَسُنَّةُ رَسُولِهِ وَهُمْ أَئِمَّةُ الْجَمَاعَةِ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ

Ehli sünnet, Kuran ve Sünnette geçen bütün sıfatları kabul etmek ve bunlara iman etmek ve de bu sıfatları mecazi manada değil hakiki manaları üzere almak hususunda icma etmiştir. Ancak şurası var ki onlar bu sıfatlardan hiç birisine keyfiyet vermezler ve o sıfatlardan herhangi birisini bir sınırla sınırlandırmazlar. Cehmiye ve Mutezile’nin tamamı ve de Haricilerin tamamı gibi bidat ehli olanlar ise bu sıfatları inkar eder ve onlardan herhangi birisini hakiki manasına hamletmezler ve de bu sıfatları kabul edenlerin (Allahı kullara benzeten) Müşebbihe olduğunu iddia ederler. Sıfatları kabul edenlerin nezdinde ise onlar Mabud’u (Allahı) inkar edenlerdir. Hakk olan ise Allahın kitabı ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sünnetinin beyan ettiği şeyleri söyleyenlerdir ki bunlar Cemaat’in imamlarıdır, Allaha hamdolsun” (İbn Abdilberr, et-Temhid, 7/145)

Açıkça görüldüğü üzere İbn Abdilberr (rh.a) Ehli sünnetin sıfatları mecazi değil hakiki manaları üzere kabul etmek hususunda icma ettiğini bildirmektedir ki bu, tevilin tam zıddıdır. Ayrıca sıfatları mecazi manada tevil edenlerin ise ancak Cehmiye, Mutezile ve Hariciler gibi sapık fırkalara mensup kimseler olduğunu haber vermektedir. Böylece sıfatların tevilinin Ehli sünnet ve selef arasında ihtilaflı bir konu olduğu iddiası da tümüyle boşa çıkmaktadır. Zira bu tesbitleri yapan kişi, icma ve ihtilaf konularına en iyi vakıf olan belki birkaç kişiden birisidir. Ehli sünnet arasında bu konuda en ufak bir ihtilaf vaki olsaydı bu, ondan kolay kolay gizli kalmazdı, Vallahu a’lem…

24-   Hatib el Bağdadi (v. 463): Meşhur hadis ve tarih alimi olan bu zatın konu hakkında sözünü Zehebi, ondan isnadıyla şu şekilde nakletmektedir:


أَخْبَرَنَا إِسْمَاعِيلُ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ الْعدْل أَنبأَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أَحْمَدَ الْفَقِيهُ أَنبأَنَا الْمُبَارك بن عَليّ الصَّيْرَفِي فِي كِتَابه أَنبأَنَا مُحَمَّد بن مَرْزُوق الزَّعْفَرَانِي أَنبأَنَا الْحَافِظ أَبُو بكر الْخَطِيب رَحمَه الله قَالَ أما الْكَلَام فِي الصِّفَات فَأَما مَا رُوِيَ مِنْهَا فِي السّنَن الصِّحَاح فمذهب السّلف إِثْبَاتهَا وإجراؤها على ظواهرها وَنفي الْكَيْفِيَّة والتشبيه عَنْهَا وَالْأَصْل أَن الْكَلَام فِي الصِّفَات فرع على الْكَلَام فِي الذَّات ونحتذي فِي ذَلِك حذوه ومثاله وَإِذا كَانَ مَعْلُوما إِثْبَات رب الْعَالمين إِنَّمَا هُوَ إِثْبَات وجود لَا إِثْبَات تَحْدِيد وتكييف فَكَذَلِك إِثْبَات صِفَاته إِنَّمَا هُوَ إِثْبَات وجود لَا إِثْبَات تَحْدِيد وتكييف
فَإِذا قُلْنَا يَد وَسمع وبصر فَإِنَّمَا هُوَ إِثْبَات صِفَات أثبتها الله لنَفسِهِ وَلَا نقُول أَن معنى الْيَد الْقُدْرَة وَلَا إِن معنى السّمع وَالْبَصَر الْعلم وَلَا نقُول إِنَّهَا جوارح وأدوات للْفِعْل وَلَا نشبهها بِالْأَيْدِي والأسماع والأبصار الَّتِي هِيَ جوارح وأدوات للْفِعْل ونقول إِنَّمَا وَجب إِثْبَاتهَا لِأَن التَّوْقِيف ورد بهَا وَوَجَب نفي التَّشْبِيه عَنْهَا

“(İsnadı zikrettikten sonra) Sıfatlara dair söyleneceklere gelince; selefin izlediği yol bunları ispat etmek ve zahirleri üzerine almaktır. Ayrıca keyfiyet ve teşbihi bunlar hakkında kabul etmemektir. Sıfatlar hakkında yapılacak açıklama, zat ile ilgili yapılan açıklamanın bir ayrıntısıdır. Biz bu konuda da aynı yolu izleriz. Âlemlerin Rabbini kabul etmek demek, O’nun varlığını da kabul etmek demektir ve bu kabul ediş bir sınırlandırma ve keyfiyetlendirme ile kabul ediş değildir. Bu böyle bilindiğine göre, O’nun sıfatlarını kabul etmek de aynı şekildedir. Bu ancak onların varlıklarını kabul etmektir. Yoksa bir sınırlandırma ve bir keyfiyetlendirme anlamında bir kabul değildir. Buna göre biz el, işitmek, görmek dediğimiz vakit, bu sadece Yüce Allah’ın kendi zatı hakkında sabit olduklarını belirttiği sıfatların varlığını kabul etmekten ibarettir. Bizler el, kudret anlamındadır, işitmek ve görmenin anlamı da ilimdir, demeyiz. Aynı şekilde bunların organ olduklarını ve onlarla ilgili fiili işlemenin araçları olduklarını da söylemeyiz. Bunları organ olan ellere, kulaklara, gözlere benzetmeyiz ve şöyle deriz: Bunları kabul etmenin vacib oluşu, bu sıfatların varlığı ile ilgili nassın bulunmasından dolayıdır. Bunların yaratılmışların sıfatlarına benzemediğini kabul etmek de vaciptir.” (el-Uluvv, sf 253, Türkçesinde sf 301)

Görüldüğü üzere selefin mezhebinin sıfatları zahirleri üzere icra etmek olduğunu ifade etmiş ve ardından elden kasıd kudrettir tarzı şeyler söylenemeyeceğini de belirtmiştir. Organ, alet vs lafızları ise zikretmemesi daha evla olacaktı…

25-   İmam Begavi (v. 516): Muhy’is Sunne yani sünneti dirilten lakaplı bu alim, konuyla alakalı şöyle demektedir:

وَفِي حَدِيثِ أَنَسٍ، وَغَيْرِهِ: «اللَّهُ أَفْرَحُ بِتَوْبَةِ عَبْدٍ مِنْ أَحَدِكُمْ يَسْقُطُ عَلَى بَعِيرِهِ وَقَدْ أَضَلَّهُ فِي أَرْضِ فَلاةٍ».
فَهَذِهِ وَنَظَائِرُهَا صِفَاتٌ لِلَّهِ عَزَّ وَجَلَّ، وَرَدَ بِهَا السَّمْعُ، يَجِبُ الإِيمَانُ بِهَا، وَإِمْرَارُهَا عَلَى ظَاهِرِهَا مُعْرِضًا فِيهَا عَنِ التَّأْوِيلِ، مُجْتَنِبًا عَنِ التَّشْبِيهِ، مُعْتَقِدًا أَنَّ الْبَارِي سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى لَا يُشْبِهُ شَيْءٌ مِنْ صِفَاتِهِ صِفَاتِ الْخَلْقِ، كَمَا لَا تُشْبِهُ ذَاتُهُ ذَوَاتِ الْخَلْقِ، قَالَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى: {لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ} [الشورى: 11].
وَعَلَى هَذَا مَضَى سَلَفُ الأُمَّةِ وَعُلَمَاءُ السُّنَّةِ، تَلَقَّوْهَا جَمِيعًا بِالإِيمَانِ وَالْقَبُولِ، وَتَجَنَّبُوا فِيهَا عَنِ التَّمْثِيلِ وَالتَّأْوِيلِ، وَوَكَلُوا الْعِلْمَ فِيهَا إِلَى اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ، كَمَا أَخْبَرَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَنِ الرَّاسِخِينَ فِي الْعِلْمِ، فَقَالَ عَزَّ وَجَلَّ: {وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا} [آل عمرَان: 7].
قَالَ سُفْيَانُ بْنُ عُيَيْنَةَ: كُلُّ مَا وَصَفَ اللَّهُ تَعَالَى بِهِ نَفْسَهُ فِي كِتَابِهِ، فَتَفْسِيرُهُ قِرَاءَتُهُ، وَالسُّكُوتَ عَلَيْهِ، لَيْسَ لأَحَدٍ أَنْ يُفَسِّرَهُ إِلا اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ وَرُسُلُهُ.
وَسَأَلَ رَجُلٌ مَالِكَ بْنَ أَنَسٍ عَنْ قَوْلِهِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى: {الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى} [طه: 5] كَيْفَ اسْتَوَى؟ فَقَالَ: الاسْتِوَاءُ غَيْرُ مَجْهُولٍ، وَالْكَيْفُ غَيْرُ مَعْقُولٍ، وَالإِيمَانُ بِهِ وَاجِبٌ، وَالسُّؤَالُ عَنْهُ بِدْعَةٌ، وَمَا أَرَاكَ إِلا ضَالًّا، وَأَمَرَ بِهِ أَنْ يُخْرَجَ مِنَ الْمَجْلِسِ.
وقَالَ الْوَلِيدُ بْنُ مُسْلِمٍ: سَأَلْتُ الأَوْزَاعِيَّ، وَسُفْيَانَ بْنَ عُيَيْنَةَ، وَمَالِكَ بْنَ أَنَسٍ عَنْ هَذِهِ الأَحَادِيثِ فِي الصِّفَاتِ وَالرُّؤْيَةِ، فَقَالَ: أَمِرُّوهَا كَمَا جَاءَتْ بِلا كَيْفٍ.
وَقَالَ الزُّهْرِيُّ: عَلَى اللَّهِ الْبَيَانُ، وَعَلَى الرَّسُولِ الْبَلاغُ، وَعَلَيْنَا التَّسْلِيمُ.
وَقَالَ بَعْضُ السَّلَفِ: قَدَمُ الإِسْلامِ لَا تَثْبُتُ إِلا عَلَى قَنْطَرَةِ التَّسْلِيمِ.
قَالَ أَبُو الْعَالِيَةِ: {ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاءِ} [الْبَقَرَة: 29] ارْتَفَعَ فَسَوَّى خَلْقَهُنَّ.
وَقَالَ مُجَاهِدٌ: {اسْتَوَى} [الْبَقَرَة: 29]: عَلا عَلَى الْعَرْشِ.


“Enes hadisi ve başkalarında şöyle gelmiştir: Allah, içinizden bir kulun tevbesine, çölde devesini kaybedip de tekrar bulan kişinin sevincinden daha çok sevinir. İşte bu ve benzerleri Allah Azze ve Celle’nin sıfatlarıdır. Bu hususta sem’i yani nakle dayalı şeri deliller gelmiştir. Bunlara iman etmek ve de tevilden yüz çevirmek, teşbihten de kaçınmak suretiyle bunları zahirleri üzere kabul etmek gerekir. Her şeyi yoktan var eden Allah Subhanehu ve Teala’nın zatının mahlukatın zatlarına benzemediği gibi, sıfatlarından hiçbir şeyin de mahlukatın sıfatlarına benzemediğine inanmak gerekir. Allah Subhanehu şöyle buyurmaktadır:

‘Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir ve bilendir.’ (Şura: 11)

İşte bu ümmetin selefi ve sünnet alimleri bu akide üzere yaşamışlardır. Onlar, bu sıfatların hepsini kabul ve iman ile karşılamışlardır. Bu hususta tevil ve temsilden, benzetmeden kaçınmışlardır. Bunların ilmini Allah Azze ve Celle’ye havale etmişlerdir. Tıpkı, Allah Subhanehu ve Teala’nın ilimde derinleşenler hakkında buyurduğu gibi:

‘İlimde derinleşenler ise biz ona iman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır, derler.’ (Ali İmran: 7)

Süfyan bin Uyeyne (ra) şöyle demiştir: ‘Allah’ın kendisini kitabında vasfettiği her şeyin tefsiri onları okumak ve onlar hakkında sükut etmek, susmaktır. Allah Azze ve Celle ve de Rasullerinden başka hiç kimseye bunun tefsirini yapmak düşmez.’

Bir adam Malik’e Allah Subhanehu ve Teala’nın ‘Rahman Arşa istiva etti (tahta çıktı)’ (Taha: 5) ayeti hakkında ‘nasıl istiva etti’ diye sorunca o, şöyle dedi: ‘İstiva bilinen bir şeydir, bunun nasıl olduğu ise akledilemez. Ona iman etmek vaciptir, bu hususta soru sormak ise bidattir. Ben seni ancak sapmış birisi olarak görüyorum!’ Sonra adamın meclisten çıkarılmasını emretti.

Velid bin Müslim de dedi ki: Ben, Evzai, Süfyan bin Uyeyne ve Malik bin Enes’e bu rüyet (Allah’ın görülmesi) ve sıfatlar hakkındaki hadisleri sorduğum zaman şöyle dediler: ‘Onları nasıl demeden, geldikleri gibi kabul edip geç!’

Zühri ise şöyle dedi: Beyan etmek Allah’a, tebliğ edip duyurmak Rasul’e, teslim olmak ise bize aittir.

Ebu’l Aliye ‘Sonra göğe istiva etti (yükseldi)’ (Bakara: 29) kavli hakkında şöyle dedi: Yükseldi ve onların yaratılışını düzenledi.

Mücahid ise ‘İstiva etti’ kavlini ‘Arşın (tahtın) üzerine yükseldi’ olarak açıklamıştır.”
(Begavi, Şerh’us Sunne, 1/170-171)

Açıkça görüldüğü üzere Begavi (rh.a) selefin sıfatlar konusundaki mezhebinin, onları zahiri manaları üzere kabul etmek olduğunu söylemiş ve sonra Süfyan’ın, Malik’in ve diğerlerinin sözlerini bu hususu desteklemek amacıyla nakletmiştir. İşte bu, selefin mezhebinin tevil de tefviz de olmadığını göstermektedir. Çünkü bunların hepsi zahire muhaliftir. Begavi’nin sözleri aynı şekilde Süfyan (ra)’ın sıfatların tefsiri, onların okunuşudur sözünün, sıfatları dildeki zahiri manalarına göre tefsir etmek manasında olduğunu göstermektedir. Nitekim selefin bu yöndeki kavillerini zikrettikten sonra Mücahid ve Ebul Aliye’nin istivayı yükselmek olarak tefsir eden kavillerini nakletmektedir. Bu, açıkça Begavi’nin muradının sıfat naslarının Arap dilindeki zahiri manalarına göre tefsir edilmesi ve bu zahire muhalif istila vb tefsirlere gidilmemesi olduğunu göstermektedir. Eğer Begavi’nin amacı sıfat naslarının lügatteki zahiri manalarına göre dahi olsa tefsirini tümden nehyetmek olsaydı, sözün sonunda istivanın tefsirine dair selefin kavillerini zikretmesinin bir anlamı olmazdı.

26-   Ebu’l Kasım el Asbahani (v. 535): Zehebi’nin el-Uluvv kitabında kendisi ile alakalı bölümde naklettiğine göre Kıvam’us Sunne lakaplı bu alim şöyle demektedir:


قَالَ الإِمَام الْحَافِظ أَبُو الْقَاسِم إِسْمَاعِيل بن مُحَمَّد بن الْفضل التَّيْمِيّ الطلحي الْأَصْبَهَانِيّ مُصَنف التَّرْغِيب والترهيب وَقد سُئِلَ عَن صِفَات الرب فَقَالَ مَذْهَب مَالك وَالثَّوْري وَالْأَوْزَاعِيّ وَالشَّافِعِيّ وَحَمَّاد ابْن سَلمَة وَحَمَّاد بن زيد وَأحمد وَيحيى بن سعيد الْقطَّان وَعبد الرَّحْمَن بن مهْدي وَإِسْحَاق بن رَاهَوَيْه أَن صِفَات الله الَّتِي وصف بهَا نَفسه وَوَصفه بهَا رَسُوله من السّمع وَالْبَصَر وَالْوَجْه وَالْيَدَيْنِ وَسَائِر أَوْصَافه إِنَّمَا هِيَ على ظَاهرهَا الْمَعْرُوف الْمَشْهُور من غير كَيفَ يتَوَهَّم فِيهَا وَلَا تَشْبِيه وَلَا تَأْوِيل قَالَ ابْن عُيَيْنَة كل شَيْء وصف الله بِهِ نَفسه فقراءته تَفْسِيره
ثمَّ قَالَ أَي هُوَ على ظَاهره لَا يجوز صرفه إِلَى الْمجَاز بِنَوْع من التَّأْوِيل

İmam, Hafız, Ebu’l Kasım İsmail bin Muhammed bin Fadl et-Teymi et-Talhi el Asbahani –ki Tergib ve Terhib adlı eserin yazarıdır- kendisine Rabbin sıfatları sorulduğunda şöyle demiştir:

“Malik, Sevri, Evzai, Şafii, Hammad bin Seleme, Hammad bin Zeyd, Ahmed, Yahya bin Said el Kattan, Abdurrahman bin Mehdi ve İshak bin Rahuye’nin görüşü şöyleydi: Allah’ın kendisini vasfettiği ve Rasulünün de vasfettiği işitme, görme, yüz, iki el ve sair sıfatları keyfiyet vermeksizin, teşbih ve tevile gitmeksizin, bilinen ve meşhur olan zahirleri üzeredir. Süfyan bin Uyeyne, Allah’ın kendisini  vasfettiği her şeyin okunuşu, tefsiridir, demiştir.”

El-Asbahani sonra şöyle demiştir:

“Yani zahiri üzeredir. Herhangi bir tevil yoluyla mecaz anlamına yorumlanması caiz değildir.” (el-Uluvv, sf 263)

Açıkça görüldüğü üzere selefin sıfatlar hakkındaki görüşünün onları zahiri manaları üzere kabul etmek olduğunu söylemekte ve Süfyan’ın “okunuşu onun tefsiridir” sözünü bu sıfatların zahiri manaları üzere olduğu şeklinde açıklamaktadır ki zaten sözün siyakı da bunu gerektirmektedir. Çünkü sıfatların tefsiri, onun okunuşudur demek okunduğu gibi yani okunduğu zaman ilk akla gelen mana ile tefsir edilir demektir. Ayrıca Süfyan, Allah’ın kendisini  vasfettiği her şeyin okunuşu, tefsiridir, demiştir. Yani bu kaideyi bütün sıfatlar için zikretmiştir. Sadece batıl ehlinin “zahiri teşbih vehmi uyandıran” ismini verdiği haberi sıfatlar için zikretmemiştir. Nitekim İmam Asbahani bu sözü naklettiği yerde de el ve yüzün yanı sıra işitme ve görme sıfatlarını da zikretmiştir. Böylece anlaşılmaktadır ki Allahu Teala’nın işitme, görme, bilme gibi sıfatları selef nezdinde nasıl anlaşılıyorsa istiva, nüzül, göz, ayak gibi sıfatları da aynı şekilde anlaşılır yani zahiri manalarına göre alınırlar, tevil edilmezler, keyfiyetleri ise Allaha havale edilir.

27-   İbn Kudame (v.620): Meşhur Hanbeli fakihlerinden olan bu zat, tevilin kınanması ile alakalı ‘Zemm’ut Tevil’ isminde müstakil bir eser kaleme almış ve orada bu hususu delil ve nakiller ışığında geniş olarak ele almıştır. Tevilin selefin icmasına muhalif olduğuna dair geniş bilgi edinmek isteyenler bu kitaba müracaat edebilir. O, bu hususta Zemm’ut Tevil adlı eserinin girişinde (sf 11) şöyle demektedir:


وَمذهب السّلف رَحْمَة الله عَلَيْهِم الْإِيمَان بِصِفَات الله تَعَالَى وأسمائه الَّتِي وصف بهَا نَفسه فِي آيَاته وتنزيله أَو على لِسَان رَسُوله من غير زِيَادَة عَلَيْهَا وَلَا نقص مِنْهَا وَلَا تجَاوز لَهَا وَلَا تَفْسِير وَلَا تَأْوِيل لَهَا بِمَا يُخَالف ظَاهرهَا وَلَا تَشْبِيه بِصِفَات المخلوقين وَلَا سمات الْمُحدثين بل أمروها كَمَا جَاءَت وردوا علمهَا إِلَى قَائِلهَا وَمَعْنَاهَا إِلَى الْمُتَكَلّم بهَا
 وَقَالَ بَعضهم ويروى ذَلِك عَن الشَّافِعِي رَحْمَة الله عَلَيْهِ آمَنت بِمَا جَاءَ عَن الله على مُرَاد الله وَبِمَا جَاءَ عَن رَسُول الله على مُرَاد رَسُول الله صلى الله عَلَيْهِ وَسلم
وَعَلمُوا أَن الْمُتَكَلّم بهَا صَادِق لَا شكّ فِي صدقه فصدقوه وَلم يعلمُوا حَقِيقَة مَعْنَاهَا فَسَكَتُوا عَمَّا لم يعلموه وَأخذ ذَلِك الآخر وَالْأول ووصى بَعضهم بَعْضًا بِحسن الإتباع وَالْوُقُوف حَيْثُ وقف أَوَّلهمْ وحذروا من التجاوز لَهُم والعدول عَن طريقهم وبينوا لَهُم سبيلهم ومذهبهم ونرجوا أَن يجعلنا الله تَعَالَى مِمَّن اقْتدى بهم فِي بَيَان مَا بَينُوهُ وسلوك الطَّرِيق الَّذِي سلكوه

“-Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- selefin mezhebi; Allah’ın ayetlerinde veya rasulünün dili üzere kendisini vasfettiği sıfatlarına ve isimlerine; onları arttırmadan, eksiltmeden, haddi aşmadan (veya mecaza hamletmeden), zahirlerine muhalif olarak tefsir ve tevil etmeden, mahlukların sıfatlarına benzetmeden, muhdeslerin alametlerini vermeden iman etmektir. Bilakis onlar (bu nassları) geldiği gibi kabul edip geçmiş, onların ilmini onları söyleyene, manalarını da onları konuşana havale etmişlerdir.

Seleften bazıları şöyle demiştir -bu, Şafii’den de rivayet olunmuştur-: “Allah’tan ve rasulünden gelenlere Allah’ın ve rasulünün muradı üzere iman ettim.”

Onlar, bunları söyleyenin doğru sözlü olduğunu, doğruluğunda şüphe bulunmadığını bilip onu tasdik ettiler, bunların manasının hakikatını bilmediler ve bilmedikleri konuda sustular. Onlardan sonra gelenler kendilerinden öncekilerden bunu aldılar. Onlar birbirlerine kendilerinden daha öncekilere güzellikle uymayı, onların durduğu yerde durmayı tavsiye ettiler. Onların söylediklerini aşmaktan, onların yolundan ayrılmaktan birbirlerini sakındırdılar. Bize de onların yolunu ve mezhebini açıkladılar. Allah’tan bizi, onların açıkladıklarını açıklama konusunda onları kendine örnek alanlardan ve onların uymuş olduğu yola uyanlardan kılmasını diliyorum.”

Açıkça görülüyor ki İbn Kudame (rh.a) sıfat naslarının zahirine muhalif olarak yapılan her tür tevil ve tefsiri reddetmektedir ve de bunun selefin icmasına muhalif olduğunu beyan etmektedir. Bu tevil ister zahiri manadan Allahı tenzih etmekle yetinme manasında icmali tevil olsun, isterse de bunun üstüne zahiri manaya muhalif başka açıklamalar ilave etmek manasında tafsili tevil olsun farketmez. Onun nezdinde sıfatlar, zahiri manaları üzeredir ve bunu kabul etmeyen her akide de ister tefviz olsun isterse de tevil olsun onun nezdinde merduddur.

İbarede geçen “bunların manasının hakikatını bilmediler.” Sözüne gelince; burada bilinmeyen şey “hakiki manası” değil, manasının hakikatidir yani tam detayıdır, künhüdür, keyfiyetidir. Yoksa Ehli sünnet, yukarda İbn Abdilberr ve başkalarının ifade ettiği gibi sıfat nasslarının hakiki ve zahiri manaları üzere olduğunda, mecaz olmadığında icma etmişlerdir.

“Onların ilmini onları söyleyene, manalarını da onları konuşana havale etmektir.” İfadesine gelince; burada mananın bilinmediğine delalet eden bir şey yoktur. Elbette ki sıfat nasslarının ilmi Allaha havale edilir, manalarını da en iyi Allah bilir. Burada başka ne denebilir ki? Kuran ve sünnette geçen sıfatlarla alakalı ve diğer konularla alakalı nassların manasını Allah’tan daha iyi bilen bir kimse olabilir mi? Nitekim devamında zikrettiği şu ifadeler de bunu desteklemektedir: Seleften bazıları şöyle demiştir -bu, Şafii’den de rivayet olunmuştur-: “Allah’tan ve rasulünden gelenlere Allah’ın ve rasulünün muradı üzere iman ettim.” Bu söylenen şey, sıfatlar ve diğer bütün konularda Ehli sünnetin usulünü özetlemektedir. Alim de zaten buraya işaret ediyor ve kelamcıların bu nassları Allah’ın hakkında delil indirmediği şekilde yorumlamasına itiraz ediyor ki zaten kitabının konusu da budur.

28-   Zehebi (v. 748):
Bu alim “Uluvv” adlı eserinde Kadı Ebu Ya’la’nın sıfatların zahiri manaları üzere kabul edilmesi gerektiğine dair sözlerini naklettikten sonra şöyle demektedir:


قلت الْمُتَأَخّرُونَ من أهل النّظر قَالُوا مقَالَة مولدة مَا علمت أحدا سبقهمْ بهَا
قَالُوا هَذِه الصِّفَات تمر كَمَا جَاءَت وَلَا تَأَول مَعَ اعْتِقَاد أَن ظَاهرهَا غير مُرَاد فتفرع من هَذَا أَن الظَّاهِر يَعْنِي بِهِ أَمْرَانِ أَحدهمَا أَنه لَا تَأْوِيل لَهَا غير دلَالَة الْخطاب كَمَا قَالَ السّلف الاسْتوَاء مَعْلُوم
وكما قَالَ سُفْيَان وَغَيره قرَاءَتهَا تَفْسِيرهَا
يَعْنِي أَنَّهَا بَيِّنَة وَاضِحَة فِي اللُّغَة لَا يبتغى بهَا مضائق التَّأْوِيل والتحريف
وَهَذَا هُوَ مَذْهَب السّلف مَعَ اتِّفَاقهم أَيْضا أَنَّهَا لَا تشبه صِفَات الْبشر بِوَجْه إِذْ الْبَارِي لَا مثل لَهُ لَا فِي ذَاته وَلَا فِي صِفَاته
الثَّانِي أَن ظَاهرهَا هُوَ الَّذِي يتشكل فِي الخيال من الصّفة كَمَا يتشكل فِي الذِّهْن من وصف الْبشر فَهَذَا غير مُرَاد
فَإِن الله تَعَالَى فَرد صَمد لَيْسَ لَهُ نَظِير وَإِن تعدّدت صِفَاته فَإِنَّهَا حق وَلَكِن مَا لَهَا مثل وَلَا نَظِير فَمن ذَا الَّذِي عاينه ونعته لنا وَمن ذَا الَّذِي يَسْتَطِيع أَن ينعَت لنا كَيفَ يسمع كَلَامه

“Derim ki: Nazar (kelam) ehli olan müteahhirler sonradan ortaya çıkmış bir görüş ileri sürmüşlerdir. Bu görüşü onlardan önce kimsenin ileri sürmüş olduğunu bilmiyorum. Derler ki: Bu sıfatlar geldiği gibi kabul edilir, te’vil edilmez. Bununla birlikte zahirlerinin kastedilmediğine inanılır.
 
İşte buradan zahir ile iki hususun kastedildiği anlamı çıkmaktadır:

Birincisi, bunların selefin dediği şekilde hitabın delâleti dışında bir te’vili yoktur. Yani istivâ bilinen bir şeydir. Süfyân ve başkalarının dedikleri gibi onun okunması, onun tefsiridir yani bu buyruk dil açısından açık seçiktir. Bunlar için te’vil ve tahrifin dar boğazlarına girilemez. İşte selefin mezhebi budur. Bununla birlikte onlar ayrıca bunların hiçbir şekilde insanların sıfatlarına benzemediklerini de ittifakla kabul etmiştir. Çünkü yaratıcının ne zatı itibariyle, ne de sıfatlarında hiçbir benzeri yoktur.

İkincisi, hayalde bu sıfatlar ile ilgili olarak oluşan bunların zahirleridir. Tıpkı insan zihninde insanın vasıfları ile ilgili olarak oluşan tasavvur gibi. Bu ise kastedilmiş olamaz. Çünkü Allah-u Teâlâ bir ve tektir, sameddir, O’nun benzeri yoktur. Sıfatları çok olsa dahi hepsi haktır. Ama bu sıfatların eşi ve benzeri bulunmaz. Onu görüp de bize niteliklerini anlatabilen kimdir ki? O’nun kelâmının nasıl işitilmiş olduğunu kim bize anlatabilir ki?”
(el-Uluvv, sf 251; Türkçesi için bkz. 298-299)

İşte bunlar, Zehebi (rh.a)’dan Mufavvidaya ve aslında Muharrife olan Müevvile’ye açık bir reddiyedir. Çünkü sıfat naslarının zahirleri üzere olduğunu ve bunları tevil ve tahrif etmemenin ise selef mezhebi olduğunu beyan etmektedir. Görüldüğü üzere selefin mezhebinin tevili reddetmekle beraber sıfat naslarının zahiri manalarını da reddetmek olduğunu iddia eden kimseleri inkar etmektedir. Eşarilerden Nevevi, Beycuri gibi alimlerin bu yöndeki kavillerini daha önce zikretmiştik. Bu, Zehebi’ye göre tamamen muhdes bir kavildir ve selefe ait olmayan bir iftiradır. Üstelik o “zahir” kavramını ikiye ayırmakta ve sıfat naslarından dini bilmeyen cahillerin anladığı teşbih ve temsil içerikli zahirin reddedileceğini, lugatta akla ilk gelen mana anlamındaki zahirin ise kabul edileceğini söylemektedir. Birinci manadaki zahirin reddedileceğini kendisi de kabul etmektedir. Şu halde müteahhirun kelamcılarının reddettiği zahir bu değildir, bilakis onlar lugavi manayı reddetmektedirler. Zehebi de buna itiraz etmekte ve onlar hakkında hüsnü zan etmemektedir, yani onların bizzat lugavi manayı inkar ettiklerini ve bu surette selefin mezhebine muhalefet ettiklerini söylemektedir. Böylece selefin mezhebinin sıfat nasslarını bizzat lügat manaları üzere kabul etmek olduğu da ortaya çıkmaktadır.

Aynı eserinin başka bir yerinde ise Hatib el Bağdadi (rh.a)’ın sıfatların zahirleri üzere icra edileceği yönündeki sözünü naklettikten sonra şöyle demektedir:

وَهَذَا الَّذِي علمت من مَذْهَب السّلف وَالْمرَاد بظاهرها أَي لَا بَاطِن لألفاظ الْكتاب وَالسّنة غير مَا وضعت لَهُ كَمَا قَالَ مَالك وَغَيره الاسْتوَاء مَعْلُوم وَكَذَلِكَ القَوْل فِي السّمع وَالْبَصَر وَالْعلم وَالْكَلَام والإرادة وَالْوَجْه وَنَحْو ذَلِك هَذِه الْأَشْيَاء مَعْلُومَة فَلَا نحتاج إِلَى بَيَان وَتَفْسِير لَكِن الكيف فِي جَمِيعهَا مَجْهُول عندنَا وَالله أعلم

“Benim selefin mezhebinden bilip öğrendiğim budur. Bu sıfatların zahirleri ile kastedilen de budur. Yani kitap ve sünnetteki lafızların kullanıldıkları anlam dışında bâtınî bir anlamları yoktur. Nitekim Mâlik ve başkaları şöyle demiştir: İstivânın ne olduğu bilinmektedir. İşte semî’, basar, ilim, kelâm, irâde yüz ve benzeri sıfatlar hakkında söylenecekler de bunlardır. Bunlar bilinen şeylerdir. Dolayısıyla bunun ayrıca açıklamaya ve tefsire ihtiyaçları yoktur, fakat bunların hepsi hakkında geçerli olmak üzere keyfiyet, bizim için bilinmeyen bir şeydir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.” (el-Uluvv, sf 254, Türkçesinde sf 302)

Burada da açıkça sıfatların zahir manaları üzere olduğunu ve bu manaların bilinmekte olduğunu, lakin bilinmeyen şeyin ise keyfiyet olduğunu ifade etmiş, bu sıfatların zahiri manaya muhalif şekilde tefsir edilmesine gerek olmadığını beyan ederek bütün bunları selefe izafe etmiştir. Burada Zehebi’nin işitme, görme gibi sıfatlar ile yüz gibi –zahiri teşbih ifade ettiği iddia edilen- haberi sıfatlara aynı hükmü vermesine dikkat edilmelidir. Halbuki Mufavvida ve Müevvile birinci sınıf ile ikinci sınıfı birbirinden ayırır. İşitme görme gibi sıfatların zahirleri üzere olduğunu söylerlerken haberi sıfatların ise zahiri üzere olmadığını söylerler. Zehebi ise hepsinin zahiri manası üzere olduğunu ve bu mananın malum olduğunu, ancak bunlardan hiç birinin keyfiyetinin bilinmeyeceğini ifade etmektedir. Yine –tıpkı Kuranın zahiri ve batini manaları olduğunu ve aslında Kuranın zahirinin kasdedilmediğini iddia eden Batini fırkasının söylediğine benzer şekilde- sıfat naslarının insanlar tarafından bilinmeyen batini bir manasının olduğu iddiasını da açıkça reddetmektedir.

29-   Hafız İbn Receb (v. 795): Hanbelilerin büyüklerinden olan bu alim şöyle demiştir:


والصواب ما عليه السلف الصالح من إمرار آيات الصفات وأحاديثها كما جاءت من غير تفسير لها ولا تكييف ولا تمثيل، ولا يصح من أحد منهم خلاف ذلك البتة خصوصاً الإمام أحمد، ولا خوض في معانيها، ولا ضرب مثل من الأمثال لها


“Doğrusu ise selefin üzerinde bulunduğu yoldur ki o da sıfat ayetlerini ve hadislerini tefsir etmeden, keyfiyetlendirmeden, benzetmeden geldiği gibi kabul etmektir. Onlardan bunun zıddı hiçbir şey onlardan, bilhassa da İmam Ahmed’den sahih olarak gelmemiştir. Yine manalarına dalmadan ve onlara misal vermeden (kabul etmek gerekir)” (Fadlu İlm’is Selef ale’l Halef, sf 55-56)

İbn Receb, burada selefin sıfatları tefsir yani tevil ettiğine dair hiçbir sahih haber olmadığını açıkça ifade etmekte ve onların mezhebinin sıfatlara mana vermeden şman etmek olduğunu izah etmektedir. Onun manadan kasdı ise zahire muhalif tevillerdir.

30-   Alusi (v. 1270): Son dönem müfessirlerinden olan bu zat, sıfatları tevil etmeme hususundaki selefin icmasını şu şekilde dile getirmektedir:


فقلت يا مولاي يشهد لحقية مذهب السلف في المتشابهات وهو إجراؤها على ظواهرها مع التنزيه) ليس كمثله شيء (إجماع القرون الثلاثة الذين شهد بخيرتهم خير البشر صلى الله تعالى عليه وسلم وهو يدل على أن الشارع أراد بها ذلك

“…Dedim ki ey Mevlam, bu kişi müteşabihler hususunda selefin mezhebinin doğruluğuna şahitlik ediyor ki o da bunları tenzih ile beraber zahirleri üzere icra etmektir. Onun benzeri hiçbir şey yoktur. İnsanlığın en hayırlısının (sallallahu aleyhi ve sellem), hayır üzere olduklarına şahitlik ettikleri üç neslin icması, Şari’nin (yani Allahu Teala’nın) muradının da bu olduğunu gösterir.” (Garaib’ul İgtirab)

Alusi, kendisi esas itibariyle tasavvuf meyilli bir Maturidi alimi olduğu halde sıfatlar konusunda selefin görüşüne meyletmekte ve bunun da sıfatları zahirleri üzere kabul etmek olduğunu beyan etmektedir. Selefin bu hususta icma ettiğini de açıkça tasrih etmektedir.
İşte bunlar, selefin sıfatlar hususunda akidesinin sıfatları zahiri ve hakiki manaları üzere kabul etmek ve buna aykırı olan gerek mecaz ve tevil, gerekse tefviz tarzı bütün usulleri reddetmek olduğunu, sıfatları zahiri ve hakiki anlamlarından çıkartarak gerek icmali gerekse tafsili anlamda tevil etmenin ise Cehmiye ve Mutezile gibi bidat fırkalarının icad ettiği bir görüş olduğunu gösteren nakiller olup hepsi de ya doğrudan ya da dolaylı olarak selefin icmasına delalet etmektedir. Bu tevil görüşünün bidat ehline izafe edilmesi başlı başına icmanın şahididir, zira selef arasında –birilerinin iddia ettiği gibi- tevil yapanlar olsaydı bu görüş Cehmiye’ye vesaireye nisbet edilmezdi, seleften hangi alime aitse ona nisbet edilirdi. Biz burada selefin tevili terkettiğini gösteren 30 adet hatta daha fazla icma zikretmiş olduk ki bunların hepsi birbirini takviye etmektedir. Seleften bazılarının tevil yaptığı iddiası ise bazı tahkik ehli olmayan kimselerin birtakım rivayetleri kendi kafalarına göre yorumlamasından kaynaklanan bir vehimden ibarettir. Kelamcıların muhakkikleri bile bunu kabul etmezler. Seleften tevil yapanlar olsaydı, bu ilim ehli nezdinde meşhur ve bilinen bir hakikat olurdu, ancak durum bunun tam aksidir. Velhamdulillahi Rabbil alemin.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1667
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: İmam Taberi'nin Istiva Konusunda bir sözü!
« Yanıtla #5 : 24.12.2018, 03:05 »
Merhaba,

Imam Taberi'nin Istiva' konusuna bir sözü üzeri sorum vardir. Imam Taberi Sure 2:29'da sunu söyliyor:

وأوْلى المعاني بقول الله جل ثناؤه:"ثم استوى إلى السماء فسوَّاهن"، علا عليهن وارتفع، فدبرهنّ بقدرته، وخلقهنّ سبع سموات.

Bu açıklamayi aslında her, Allahin Istiva' etmesi, ayetinde söyliyor. Ondan sonra sunu söyliyor:

والعجبُ ممن أنكر المعنى المفهوم من كلام العرب في تأويل قول الله:"ثم استوى إلى السماء"، الذي هو بمعنى العلو والارتفاع، هربًا عند نفسه من أن يلزمه بزعمه -إذا تأوله بمعناه المفهم كذلك- أن يكون إنما علا وارتفع بعد أن كان تحتها - إلى أن تأوله بالمجهول من تأويله المستنكر. ثم لم يَنْجُ مما هرَب منه! فيقال له: زعمت أن تأويل قوله"استوى" أقبلَ، أفكان مُدْبِرًا عن السماء فأقبل إليها؟ فإن زعم أنّ ذلك ليس بإقبال فعل، ولكنه إقبال تدبير، قيل له: فكذلك فقُلْ: علا عليها علوّ مُلْك وسُلْطان، لا علوّ انتقال وزَوال. ثم لن يقول في شيء من ذلك قولا إلا ألزم في الآخر مثله. ولولا أنا كرهنا إطالة الكتاب بما ليس من جنسه، لأنبأنا عن فساد قول كل قائل قال في ذلك قولا لقول أهل الحق فيه مخالفًا. وفيما بينا منه ما يُشرِف بذي الفهم على ما فيه له الكفاية إن شاء الله تعالى.

Bunu açıklayabilirmisiniz? Hatta alimlerin bu sözü üzeri açıklamalari var ise, suna bilirmisniz? Çoğunlukla Eş'ari'ler bunu kendi görüşleri icin kulanioyrlar.

Teşekkürler.



Bismillahirrahmanirrahim. İmam Taberi (v.311), yukarda nakletmiş olduğunuz sözleri Bakara: 29. Ayetin tefsiri sadedinde zikretmektedir. Sözkonusu ayet-i kerimede Allah Subhanehu şöyle buyurmaktadır:

هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاءِ فَسَوَّاهُنَّ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

“O yerde bulunan her şeyi sizin için yaratandır. Sonra göğe yükseldi ve onu yedi gök olarak düzenledi. O, her şeyi bilendir.”

İbn Cerir (rh.a) bu ayetteki istiva kelimesine verilen çeşitli manaları ve istivanın Arap dilindeki çeşitli anlamlarını inceledikten sonra buradaki istivanın –tıpkı Arşa istiva ayetlerindeki gibi- uluvv ve irtifa yani yükselme anlamına geldiğini söylemekte ve buna yöneltilen bir itirazı şu şekilde cevaplandırmaktadır:

وَالْعَجَبُ مِمَّنْ أَنْكَرَ الْمَعْنَى الْمَفْهُومَ مِنْ كَلَامِ الْعَرَبِ فِي تَأْوِيلِ قَوْلِ اللَّهِ: {ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاءِ} [البقرة: 29] الَّذِي هُوَ بِمَعْنَى الْعُلُوِّ وَالِارْتِفَاعِ هَرَبًا عِنْدَ نَفْسِهِ مِنْ أَنْ يُلْزِمَهُ بِزَعْمِهِ إِذَا تَأَوَّلَهُ بِمَعْنَاهُ الْمُفْهِمِ كَذَلِكَ أَنْ يَكُونَ إِنَّمَا عَلَا وَارْتَفَعَ بَعْدَ أَنْ كَانَ تَحْتَهَا، إِلَى أَنْ تَأَوَّلَهُ بِالْمَجْهُولِ مِنْ تَأْوِيلِهِ الْمُسْتَنْكَرِ، ثُمَّ لَمْ يَنْجُ مِمَّا هَرَبَ مِنْهُ. فَيُقَالُ لَهُ: زَعَمْتَ أَنْ تَأْوِيلَ قَوْلِهِ: {اسْتَوَى} [البقرة: 29] أَقْبَلَ، أَفَكَانَ مُدْبِرًا عَنِ السَّمَاءِ فَأَقْبَلَ إِلَيْهَا؟ فَإِنْ زَعَمَ أَنَّ ذَلِكَ لَيْسَ بِإِقْبَالِ فِعْلٍ وَلَكِنَّهُ إِقْبَالُ تَدْبِيرٍ، قِيلَ لَهُ: فَكَذَلِكَ فَقُلْ: عَلَا عَلَيْهَا عُلُوَّ مُلْكٍ وَسُلْطَانٍ لَا عُلُوَّ انْتِقَالٍ وَزَوَالٍ. ثُمَّ لَنْ يَقُولُ فِي شَيْءٍ مِنْ ذَلِكَ قَوْلًا إِلَّا أُلْزِمَ فِي الْآخَرِ مِثْلَهُ

“Allah’ın ‘Sonra göğe istiva etti’ (Bakara: 29) kavlinin yorumunda Arabın kelamından anlaşılan manayı –ki bu yücelik ve yüksekliktir- inkar eden ve bununla da kendince –iddasına göre- bunu dilde anlaşılan manaya göre açıkladığında daha önce altta iken sonra yükseğe çıktı manasını vermekten kaçınma amacıyla yapan kimseye hayret edilir. Öyle ki bu kimse bunu, bilinmeyen bir şekilde ve reddedilen bir teville tevil etmektedir, sonra o kaçtığı şeyden yine kurtulamamaktadır. Bu kimseye denir ki: Sen bu ayetteki “isteva” ifadesinin “eqbele” yani (göğe) yöneldi manasında olduğunu iddia ettin. O, daha önce gökyüzüne arkası dönük iken mi sonra oraya doğru yöneldi? Eğer bu kimse, buradaki yönelmenin fiil manasında bir yönelme değil, düzenleme manasında (yani göğü düzenlemeye başladı manasında) bir yönelme olduğunu söylerse ona denilir ki: Sen de tıpkı bunun gibi gökyüzüne mülk ve saltanat manasında yükseldi, intikal ve zeval (daha önce olduğu bir yerde olmamak) manasında bir yükselmeyle değil de! Sonra bu türden hiçbir söz söylemez ki benzerini gerektirecek olmasın!”

Şimdi, burada Taberi’nin ele aldığı konu Bakara: 29. Ayette geçen istiva kelimesinin ne manaya geldiğidir. Begavi (rh.a)’ın da ilgili ayetin tefsirinde işaret ettiği gibi İbn Abbas ve selef müfessirlerinin birçoğu bu ayetteki istiva’nın da tıpkı diğer istiva ayetlerinde olduğu gibi uluvv yani yükseklik manasına geldiğini söylerken, bazı nahiv alimleri bunun ikbal yani yönelmek, bir şeyi kasdetmek olduğunu söylemektedir. Bilhassa da sıfatları inkar etmeye yatkın olan bazı zümreler de –Taberi’nin işaret ettiği gibi- “Allah göğe çıktı ve onu yedi kat olarak düzenledi” şeklinde mana vermenin daha önce aşağıda olduğu vehmini vereceği gerekçesiyle bu ikinci manaya meyletmişlerdir. Lakin İbn Cerir (rh.a)’ın da söylediği gibi aynı teşbih iddiası bu mana hakkında da söylenebilir zira birisi de çıkıp göğe yöneldi ifadesinden daha önce göğe arkasını dönmüştü, sonra göğe doğru yönünü çevirdi manasını çıkartabilir. Hatta sözün devamında belirttiği gibi bu konuda hangi tevil getirilirse getirilsin mutlaka onda da bu şekilde bir teşbih manası çıkartılabilir. İşte İmam Taberi muhaliflere bu şekilde itiraz ederek bu ayetteki istivaya Arap dilinde ilk akla gelen mana olan yükselme manasının verilmesi gerektiğini savunmaktadır. Sıfatlara Arap dilinde anlaşılan manayı vermek ise zahiri manasını vermek demektir ki bu da selefin sıfatlar hususundaki mezhebini teşkil etmektedir. Görüldüğü üzere İbn Cerir'’n buradaki asıl gayesi –sıfatların tevilini savunmak şöyle dursun bilakis- selefin sıfatlar konusundaki mezhebini müdafaa etmek ve sıfatları zahiri manalarından çıkartan kimseleri reddetmektir.

Muhaliflerin, İmam Taberi’nin uluvv sıfatını tevil ettiği yönündeki iddialarına delil aldıkları sözüne gelince; Taberi diyor ki: “Eğer bu kimse, buradaki yönelmenin fiil manasında bir yönelme değil, düzenleme manasında (yani göğü düzenlemeye başladı manasında) bir yönelme olduğunu söylerse ona denilir ki: Sen de tıpkı bunun gibi gökyüzüne mülk ve saltanat manasında yükseldi, intikal ve zeval (daha önce olduğu bir yerde olmamak) manasında bir yükselmeyle değil de!” Biz, bu sözün Taberi’nin uluvv sıfatını tevil ettiğine delil teşkil etmeyeceği kanaatindeyiz. Bunu da sözün dahili ve harici karinelerine dayanarak izah edeceğiz inşallah.

Sözün kendi içindeki yani dahili karinelerine bakacak olursak; yukarda da işaret ettiğimiz gibi sözün siyakı tamamen sıfat inkarcılarını ve tevilcilerini ve de sıfatları zahiri manalarından dışarı çıkartan kimseleri reddetme sadedinde gelmiştir. Hal böyleyken Taberi’nin Bakara: 29. Ayetindeki istiva kelimesinin yönelme manasına geldiğini –buna dair dilde bazı karineler olduğu halde- reddederken sonra birden bire bundan daha açık olan uluvv sıfatını tıpkı Mutezile gibi mülk ve saltanat bakımından yücelik olarak açıklamaya girişmesi açık bir çelişki olur. Kaldı ki İmam Taberi’nin istivayı yükselme olarak açıklaması dahi tek başına Mutezile’den, Eşarilerden ve başkalarından olan sıfat inkarcısı tevilcilerin/tahrifçilerin yolunun tamamen zıddınadır. Bir kimsenin istivaya yönelmek vb teviller yüklemeyi reddedip bizzat Arap dilindeki zahiri manasına göre tefsir etmesi ve bunun ardından tamamen çelişkili bir şekilde uluvvu mülk bakımından yücelik olarak açıklaması, bu konularla ilgilenen herkesin açık bir şekilde farkedebileceği bir tenakuzdur. İbn Cerir gibi muhakkik bir alim ise böyle bariz çelişkilere düşmekten uzak birisidir. Şu halde öyle anlaşılıyor ki Taberi, bunu muhalifine karşı onu kendi sözlerinde boğma amaçlı olarak sarfetmiştir. Şöyle ki: Taberi (rh.a) muhalifin istivaya yükselme manası verme hususunda vehmettiği sakıncanın benzerinin yönelme manasında da mevcut olduğunu izah ettikten sonra muhalif buradaki yönelmeyi Allahu Teala’nın zatıyla semaya doğru yönelmesi değil de göğü düzenlemeye başlaması manasında tevil ederse, aynı kimsenin yüksekliği de kendi usulüne göre tevil etmesinin mümkün olduğunu açıklama sadedinde yüksekliği mülk ve saltanat bakımından yükseklik olarak tevil edebileceğini dile getirmiştir. Yani bütün bunlar muhalifin akidesine göredir, Taberinin akidesine göre değildir. Taberi burada muhalifin istivaya uluvv manası verilmesine karşı çıkmasının kendi usulü açısından da gereksiz bir itiraz olduğunu ve yönelmeyi tevil ettiği gibi bunu da kendi akidesine göre tevil edebileceğini söylemektedir.

Bu sözün uluvv sıfatının tevili manasında olmadığına delalet eden harici karinelere gelirsek; bunun en büyük delili Taberi (rh.a)’ın akidesidir ki onun selef alimlerine tabi olarak sıfatların tevil edilmesini şiddetle reddettiği bilinmektedir. Müfessirlerin imamı, sıfatlarla alakalı akidesini açıkladığı bir yerde şöyle demektedir:

فإن قال لنا منهم قائل: فما أنت قائل في معنى ذلك؟
قيل له: معنى ذلك ما دل عليه ظاهر الخبر، وليس عندنا للخبر إلا التسليم والإيمان به، فنقول: يجيء ربنا جل جلاله يوم القيامة والملك صفاً صفاً، ويهبط إلى السماء الدنيا وينزل إليها في كل ليلة، ولا نقول: معنى ذلك ينزل أمره

“Onlardan birisi bize derse ki: Bunların manası hakkında sen ne diyorsun? Ona şöyle denilir: Bunların manası haberin zahirinin delalet ettiği şeydir ve bizim katımızda bu haberlere teslim olup iman etmekten başka bir yol yoktur. Buna binaen şöyle deriz: Rabbimiz ve melekler kıyamet günü saf saf gelirler. Rabbimiz her gece dünya semasına iner ve nüzul eder. Biz, bunun manası emrinin inmesidir, demeyiz.” (et-Tebsir fi’d Din, sf 146)

Açıkça görüldüğü üzere İmam Taberi (rh.a) kendisine sıfatların manası sorulduğunda sıfatların manasının zahirleri üzere olduğunu söylemiştir. Bu ise tevilcilerin savunduğu şeyin tamamen zıttınadır. Zaten nüzul örneğinde görüleceği üzere tevili açıkça inkar etmiştir. Onun et-Tebsir isimli eseri ve yine Sarih’us Sunne adlı bunun misalleriyle doludur, bu eserler Allahın izniyle Türkçe’ye de çevrilmiştir, bu imamın akidesini öğrenmek isteyenler bu eserlere müracaat edebilir. Ayrıca o, tefsirinin bir çok yerinde Allahu Teala’nın arşı üzerinde ve semada olduğunu beyan etmiştir ki bu, uluvvu sadece Allahın sıfatları bakımından yüceliği olarak kabul edip zatı itibariyle yücelerde olduğunu kabul etmeyen zihniyet mensuplarının asla kabul etmeyeceği bir şeydir. Misal olarak; Mülk suresi 17. Ayetteki أَمْ أَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ “Gökte olandan … emin mi oldunuz?” kavliyle alakalı وهو الله O, Allah’tır demiştir. Uluvv’un mülk ve saltanat bakımından yücelik olduğunu söyleyen Eşariler vb’nin bu ayete yaptıkları “melekler” vb birbirinden uzak teviller bilinmektedir. Taberi ise gökte olanın Allahu Teala olduğunu bildirmiştir. Yine Mücadele suresi 7. Ayette geçen مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوَى ثَلَاثَةٍ إِلَّا هُوَ رَابِعُهُمْ “Kendi aralarında fısıldaşan üç kişi yoktur ki dördüncüleri O olmasın” kavli hakkında şöyle demektedir:بمعنى: أنه مشاهدهم بعلمه، وهو على عرشه “Bunun manası: O, ilmiyle onlara şahit olmaktadır, kendisi ise Arşın üzerindedir.”

Taberi tefsirinden buna dair misaller çoktur. Bütün bunlar, İmam Taberi’nin sıfatlar meselesindeki usulünün tıpkı selef imamları gibi sıfatları zahirleri üzere kabul etmek ve bunlara zahirine muhalif teviller yapmaktan sakınmak olduğunu ve de istiva ve uluvv sıfatları hakkında da aynı usulü tatbik ederek Rabb Teala’nın göklerin üzerinde Arşının üstünde olduğuna iman ettiğini göstermektedir. Böyle birinin uluvv’dan kasıd mülk ve saltanat bakımından yüceliktir demiş olması uzak bir ihtimaldir ve büyük bir çelişkidir. Böylece –sözün siyakı da değerlendirildiğinde onun bu sözü muhaliflerine nisbet ettiği, onların mezheplerine uygun bir söz olarak zikrettiği, yoksa kendi akidesi olarak zikretmediği ortaya çıkar.

Burada dikkati çeken başka bir husus da vardır ki o da şudur; selefi akideye dayalı olarak yazılmış bazı eski ve yeni eserlerde İmam Taberi’nin bu kavli, öncesi ve sonrasıyla beraber zikredilmekte ve bu kavle itiraz etmek şöyle dursun, selefin istiva hakkındaki kanaatine destek olarak bu söz nakledilmektedir. Mesela Süleyman bin Sehman en-Necdi (v. 1349) “ed-Diya’uş Şarik” adlı eserinde (sf 341-343) istivadan kasdın istila olduğunu öne süren muhalifine reddiye olarak naklettiği Taberi’nin sözlerine herhangi bir kayıt düşmemiş ve bu sözleri destekleyerek nakletmiştir. Halbuki Şeyh Süleyman (rh.a), geçmiş alimlerden nakledilen bu tarz sözlerde sırf lafız olarak dahi muhalefet bulunsa buna itirazını dile getiren bir alimdir. Öyle ki Hanbeli fakihlerinden Şeyh Seffarini’nin akide nazmında geçen ve birçoğu lafzi hatalar sayılabilecek bazı ifadeleri tenkid amacıyla “Tenbihu Zevil Elbab’is Selime” ismiyle müstakil bir risale kaleme almıştır. Yine İbn Useymi'in Kavaid’ul Musla adlı kitabının şerhi olan el-Mücella adlı eserde (sf 260) ve Guneyman’ın –Allah hidayet etsin- “Şerhu Kitab’it Tevhid min Sahih’il Buhari” adlı eserinde de (1/360) bu kavlin itirazsız olarak zikredildiği görülmektedir. Bu kavil, tam manasıyla Eşarilerin akidesine delalet eden bir ibare olsaydı tenkidden ya da en azından açıklamadan hali kalınmayacağı düşünülebilir. Öyle zannediyoruz ki bu da –bilhassa günümüz Eşarilerinin sık yaptığı türden- dalalet ehli arasından tahkik ehli olmayan bazı ayak takımlarının kendilerine kelamcılar dışındaki birtakım muteber alimlerden destekçiler bulma arayışından kaynaklanan, kavlin önünü arkasını, içini dışını hesaba katmadan cımbızla çekilmiş bir sözden ibarettir. En kötü ihtimalde, Taberi’nin uluvv/yücelik sıfatını mülk ve saltanat bakımından yücelik olarak tefsir ettiği farzedilse bile bunun kimseye hüccet olacak bir tarafı yoktur. Çünkü dinde delil Kitap, sünnet ve selefin icmasıdır, alimler tek başına dinde delil teşkil etmez. Selef-i salihinin dahi fertleri değil ancak üzerinde icma ettikleri şeyler akidede hüccet olurken, seleften belli bir süre sonra yaşamış bir alimin sözünün hüccet olmayacağı bellidir. Taberi gerçekten uluvv sıfatını tevil etmiş olsa bile bu onun bir zellesidir der geçeriz. Çünkü biz nassa ve icmaya muhalif oldukları yerlerde alimlere uymakla emrolunmadık. Sıfatların bu şekilde açıklanmasının bu ikisine muhalif olduğu ise aşikardır. Vallahu a’lem. Velhamdulillahi Rabbil alemin.



Çevrimiçi EbuMusa90

  • Newbie
  • *
  • İleti: 3
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Ynt: İmam Taberi'nin Istiva Konusunda bir sözü!
« Yanıtla #6 : 25.12.2018, 02:11 »
Tesekkürler. Faydali bir aciklama.

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
9 Yanıt
5213 Gösterim
Son İleti 15.04.2018, 04:00
Gönderen: İbn Teymiyye
0 Yanıt
889 Gösterim
Son İleti 22.05.2018, 05:01
Gönderen: İbn Teymiyye
0 Yanıt
851 Gösterim
Son İleti 27.05.2018, 15:12
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
485 Gösterim
Son İleti 16.10.2018, 03:21
Gönderen: Tevhid Ehli
2 Yanıt
339 Gösterim
Son İleti 26.12.2018, 06:55
Gönderen: Tevhid Ehli