Tavhid

Gönderen Konu: EŞARİ VE MATURİDİLERİN KENDİ KİTAPLARINDAN AKİDELERİ!  (Okunma sayısı 1858 defa)

0 Üye ve 3 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Al-Qassab

  • Ziyaretçi
Merhaba,

ben Sultan Mahmud ibn Sebük-Tegin ve Ibn Furek arasinda (veya huzurunda) oluşan münazara hakkında birkaç nakil okudum, münazaralarin konusu arş meselesiydi, yani Allah'in arşı üzerinde oluşu (favkiyyeti). Nakilere göre Ibn Furek bunu, yani Allah'in favkiyyetini redd etmis, cünkü bunun isbati Allah'in cisim oldugunu gerekçelermiş, Sultan da onu bundan dolayi sürgün etmiş. Bu nakillerden şunlardır:

وكان من جملة من يجالسه منهم محمد بن الهيضم، وقد جرى بينه وبين أبي بكر بن فورك مناظرات بين يدي السلطان محمود في مسألة العرش، ذكرها ابن الهيضم في مصنف له، فمال السلطان محمود إلى قول ابن الهيضم، ونقم على ابن فورك كلامه، وأمر بطرده وإخراجه، لموافقته لرأي الجهمية،

Meclisine katılanlar arasında Muhammed b. Heysem de vardı. Muhammed b. Heysem'le Ebu Bekir b. Furek arasında arş meselesi üzerine Sultan Mahmud'un huzurunda münazaralar cereyan etmişti. Bunu İbnü'l-Heysem kendi eserinde anlatmıştır. Bu münazaralar neticesinde Sultan Mahmud, İbn Heysem'in görüşüne taraftar olmuş, İbn Furek'i beğenmemiş, konuşmalarından ötürü ona düşman olmuş, memleketten sürgün edilmesini emretmişti. Çünkü İbn Furek Cehmiye'nin görüşüne muvafakat ediyordu.

Ibn Teymiyye "Der'u Tearuzi'l-Akl ve'n-Nakl" eserinde:

وأظهر السلطان محمود بن سبكتكين لعنة أهل البدع على المنابر، وأظهر السنة، وتناظر عنده ابن الهيصم وابن فورك في مسألة العلو، فرأى قوة كلام ابن الهيصم، فرجح ذلك، ويقال إنه قال لابن فورك: فلو أردت تصف المعدوم كيف كنت تصفه بأكثر من هذا؟ أو قال: فرق لي بين هذا الرب الذي تصفه وبين المعدوم؟ وأن ابن فورك كتب إلى أبي إسحق الأسفراييني يطلب الجواب عن ذلك، فلم يكن الجواب إلا أنه لو كان فوق العرش للزم أن يكون جسماً. ومن الناس من يقول: إن السلطان لما ظهر له فساد قول ابن فورك سقاه السم حتى قتله، وتناظر عنده فقهاء الحديث من أصحاب الشافعي وغيرهم، وفقهاء الرأي، فرأى قوة مذهب أهل الحديث فرجحه،

Zehebi Siyeru Alamin Nübela'sinda:

قال أبو علي بن البناء: حكى علي بن الحسين العكبري أنه سمع أبا مسعود أحمد بن محمد البجلي قال: دخل ابن فورك على السلطان محمود، فقال: لا يجوز أن يوصف الله بالفوقية؛ لأن لازم ذلك وصفه بالتحتية، فمن جاز أن يكون له فوق، جاز أن يكون له تحت. فقال السلطان: ما أنا وصفته حتى يلزمني ، بل هو وصف نفسه. فبهت ابن فورك ، فلما خرج من عنده مات. فيقال: انشقت مرارته

Anlamadiğim şudur: Ibn Furek "Müşkil el-Hadis" (S. 80) kitapinda şunu söyliyor:

واعلـم أَنَّا إذا قلنا إن الله عزّ وجل فوق ما خلق لـم يُرْجَعْ به إلى فوقية المكان والارتفاع على الأمكنة بالـمسافة والإشراف عليها بالـمماسة لشىء منها

Ve Zehebi el-Uluvv kitapinda Ibn Furek'in I'tikadi konusunda:

ابْن فورك

558 - قَالَ الإِمَام الْعَلامَة أَبُو بكر بن مُحَمَّد بن الْحسن بن فورك فِيمَا نَقله عَن تِلْمِيذه الإِمَام أَبُو بكر الْبَيْهَقِيّ فِي كتاب الإسماء وَالصِّفَات أَنه قَالَ اسْتَوَى بِمَعْنى علا وَقَالَ فِي قَوْله {أَأَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاء} أَي من فَوق السَّمَاء ثمَّ احْتج الْبَيْهَقِيّ لذَلِك بقول النَّبِي صلى الله عَلَيْهِ وَسلم الَّذِي قدمْنَاهُ لسعد لقد حكمت فيهم بِحكم الله الَّذِي يحكم بِهِ فَوق سبع سموات وَبقول ابْن عَبَّاس إِن بَين السَّمَاءِ السَّابِعَةِ إِلَى كُرْسِيِّهِ سَبْعَةَ آلافِ نُورٍ وَهُوَ فَوْقَ ذَلِكَ // كَانَ ابْن فورك شيخ أهل خُرَاسَان فِي النّظر وَالْكَلَام وَالْأُصُول ألف قَرِيبا من مائَة مُصَنف وَحدث عَن أبي مُحَمَّد بن فَارس الْأَصْبَهَانِيّ ب مُسْند الطَّيَالِسِيّ توفّي سنة سِتّ وَأَرْبَعمِائَة

İbn Fûrek (?-406)
312- İmâm, büyük ilim adamı Ebû Bekr Muhammed b. el-Hasen b. Fûrek öğrencisi İmam Ebû Bekr el-Beyhakî’nin kendisinden -el-Esmâ ve’s-Sıfât’da- naklettiğine göre şöyle demektedir: “İstivâ etti” yükseldi, anlamındadır. Yüce Allah’ın: “Gökte olanın… dan emin mi oldunuz” buyruğunu da göğün üstünde olanın… dan emin mi oldunuz, diye açıklamıştır.”
Bundan sonra Beyhakî buna Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in daha önce kaydettiğimiz Sa’d’e söylediği şu sözlerini delil göstermektedir: “Andolsun yedi semânın üstünde olanın verdiği hüküm olan Allah’ın hükmü ile hükmettin.”
İbn Abbâs’ın: “Yedinci semâ ile onun kürsîsi arasında yedibin nur vardır ve o bunun üstündedir” sözünü de delil göstermiştir.
İbn Fûrek nazar (aklî ilimler, kıyâs), kelam ve usûl alanında Horasanlıların şeyhi idi. Yüze yakın eser telif etmiş olup, Müsnedü’t-Tayâlisi’yi Muhammed b. Fâris el-Asbahânî’den diye tahdis etmiştir. 406 yılında vefat etmiştir.

Yani nakilere göre Ibn Furek Allah'in arşı üzerinde oluşunu (favkiyyetini) redd etmiş, ama diğer yazilarda kabul ediyor. Bu nasil anlaşilacak?

Ebu hasan

  • Ziyaretçi
Esarilerin matudilerin ehlisunnetten olmadini soyluyorsunuz da bunu dogru durus ispat etmemissiniz,yapmaniz gereken esarilerin maturdilerin kendi kitaplarindan ehlisunnete muhalefe ettigi konlari kendi sozleriyleyle ispat etmenizdir,,esari maturdilerin onde gelen alimlerinden,yoksa iddianiz sadece iddia olarak kalmaya devam eder.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillahirrahmanirrahim. Evvela, bizim Eşarilerle doğrudan alakalı iki tane yazımız mevcuttur.

Birincisi: EŞARİLER VE MATURİDİLER EHLİ SÜNNETTEN MİDİR? başlıklı yazı: http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=896.0

İkincisi: ALLAHU TEALA’NIN KELAMININ HARF VE SES YOLUYLA OLDUĞUNA DAİR DELİLLER başlıklı yazı: http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=886.0

Bunlar haricinde isim sıfat tevhidi vb konulardaki bütün yazılarda Eşarilere ve benzerlerine reddiyeler mevcuttur. Şimdi bilhassa bu iki yazı,  özetin özeti denebilecek muhtasar yazılardır ve bu halleriyle tamamlanmış yazılar değildirler, daha üzerinde çokça çalışılması gereken metinlerdir. Buna rağmen sözkonusu yazılarda hikmet sahibi birisi için bu haliyle bile delil olabilecek çok şey vardır. Mevzuyu anlamak istemeyen birisi için ise zaten ne delil getirsen bir şey fark etmeyecektir. Müşrikler, gözleri önünde ay ikiye bölündüğü halde iman etmediler. Bir insan inanmak istemedikten sonra mevzuyu ne kadar açıklarsan açıkla fark etmeyecektir. Şimdi sizin veya bir başkasının bu yazılarda delil yok demesiyle yazıdaki deliller yok olmaz, tıpkı delil olmayacak şeylere delildir demeyle delil olmayacağı gibi. Bu konularda çok iddialıysanız böyle birilerinin ortaya attığı sözleri tekrarlayıp duracağınız yerde sözkonusu yazılarda İslama muhalif olduğunu veya geçersiz delillendirme olduğunu iddia ettiğiniz yerleri tek tek belirtirsiniz ve mesele hallolana kadar da münazarayı terk etmezsiniz. Bugüne kadar buraya gelip atıp tutan çok oldu ama biz bugüne kadar sonuna kadar davasının arkasında duran bir yiğide denk gelmedik! Buraya gelen veya başka platformlarda bize güya reddiyede bulunan herkes, akılları sıra bizi sıkıştırmak için birkaç kelam edip ondan sonra da sıvışıp gidiyorlar ne hikmetse, fakat hala biz cahil, sapık, delilsiz konuşan vs olmaya devam ediyoruz, bunlara bir şey olmuyor!

Söylediğimiz gibi, sözkonusu yazılarda akıl sahipleri için Eşarileri mahkum edecek deliller vardır ama görene tabi. Harf ve ses yazısında her ne kadar mevzuyu daha ziyade alimlerden nakiller yapmak suretiyle anlatmış olsak da alimlerden yaptığımız nakillerde birçok ayet ve hadisten Allah'ın kelamının harf ve ses yoluyla olduğu isbat edilmiştir. Bütün bunlar Eşari ve Maturidi ekollerini temelden çürütecek delillerdir. Zira Allahın kelamında harf ve sesin olmadığı iddiası daha çok bu türden kendisini Ehli sünnete nisbet eden fırkalara has bir akidedir. Mutezile gibi diğer fırkalar zaten Allah'ın kelam sıfatını kökten inkar ederler. Eşariler yazısına gelince; bu yazı da söylediğimiz gibi tamamlanmamış bir yazıdır. Şu anki haliyle bir kısmı Eşarilerin de itibar ettiği alimlerin onların aleyhindeki sözlerini içermektedir. Yazının baş tarafında selef alimlerinden, kelam ilminin yerilmesine dair nakillerde bulunulmuştur. Eşarilerin yerilmesi için hiç bir sebeb olmasa kelamla iştigal etmeleri ve dinlerini Yunan felsefesinden devşirme kelami usuller üzerine bina etmeleri bile onların yerilmesi için yeter. Bunlar dışında Eşarilerin kabul etmediği veya içlerini boşalttıkları haberi sıfatlara dair yazılarımız da Eşarileri çürüten delil ve nakillerle doludur. Sadece bizim kendi yazılarımız değil, selef alimlerinden, hadis ve fıkıh imamlarından akideye dair astığımız risaleler de aynı şekilde Eşarilerin akidesine muhaliftir, onları çürüten delillerle doludur. Daha önce de defalarca tekrar ettiğimiz gibi, bunlara muhalif olan her kim varsa, önce bu mevcut olan muhtasar yazılara, özetlenmiş delillere hele bir reddiye yapsın da, gerisini sonra düşünsün. Bu kadarına bile diyecek sözü olmayanların daha fazlasına yapabilecekleri bir itirazları olmaz.

Tabi, bütün bunlar sitede dağınık olarak bulunmaktadır. Gönül isterdi ki bütün bunlar derli toplu olsun ve bahsettiğiniz gibi Eşari ve Maturidilerin kendi kitaplarından da nakillerle onlara birebir reddiye mahiyetinde bir çalışma neşredilsin. Bu da inşaallah ilerde olur. Biz yeri geldiğinde, mesela tefviz meselesinde ve başka yerlerde onların kitaplarından da az da olsa nakil yaptık ve asla muhalif de olsa hiç bir fırkaya –Allahın izniyle- iftira atmış değiliz. Şimdi Eşari ulemasından yaptığımız bu nakilleri inceleyin, ne olacak? Diyelim ki her rmeselede değil de bir tane meselede onların ne düşündüğünü isbat ettik, ne değişecek? Ali (ra)’a nisbet edilen bir söz vardır: ‘Hakkı tanı ki hak ehlini de tanıyasın’ Şimdi bir kimsenin hakkı batılı tanıması ve birbirinden ayırd edebilmesi için öncelikle hakkı bilmesi gerekir. Yani kişi kendisi önce selefin neye inandığını bilecek ki Eşarilerin veya bir başkasının selefe uygun olup olmadığını anlasın. Selefi tanımayan, dini bilmeyen birisine Eşariler böyle düşünüyor desek ne fark eder ki? Akideye dair bir malumatı olmayan, daha doğrusu bir akidesi olmayan kişinin önüne en batıl sözü getirin, bu onda hiçbir tepki uyandırmayacaktır. Sabahtan akşama kadar her tür küfrün, münkeratın içinde yüzen; ilmin hiçbir kapısından girmemiş olan, bu ümmetin selefiyle hatta halefiyle bile ilişkisi olmayan türedi, köksüz akımların mensupları bu meseleleri nasıl çözecekler ki? Selefin akidesi bugün elhamdulillah kitaplarda mevcuttur, bunların çoğu Türkçe’ye de çevrilmiştir. Bir kişi kafasını kuma gömmüş, bunların hiç birini okumadıysa; din adına kendi hocalarının, ağabeylerinin, üstadlarının yazdığı, söylediği şeylerden başka hiçbir şey bilmiyorsa Eşarilerin hak mı batıl mı konuştuğunu nereden anlayacak ki? Çok kullanmak istemiyordum ama başka bir tabir bulamadığım için kullanayım, anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az, demişler. Kısacası, bu mevzu sadece bizim Eşarileri çürütecek delilleri yazıp yazmamamızla alakalı değil, biraz da yazıları okuyanların kapasitesi ile alakalı bir şeydir.

Yeri gelmişken şunu da belirtelim ki bugün Türkiye’de hatta dünyada selef akidesi bilinmediği gibi Eşari ve Maturidi akideleri de bilinmiyor. Tabi, bu genel anlamda din hakkındaki bilgisizlikten, okumamaktan ve geçmiş İslam ümmetinin birikiminden, kültüründen kopuk olmaktan kaynaklanıyor. Şu an çoğu kimse Eşarilerle Ehli sünnet arasındaki yegane tartışmanın isim sıfat tevhidinde cereyan ettiğini zannediyor ve birçokları onu bile hakkıyla idrak etmekten acizler. Halbuki Eşarilerin selefe muhalefet ettiği daha nice bahisler vardır. Dinin en temel meselelerinden hatta ilahın tanımından, uluhiyet tevhidinden başlayıp iman küfür meselelerine kadar öyle batıl usuller ekmişlerdir ki hepsi imanla küfür arasında, imandan çok küfre yakın kelamlardır. Günümüz toplumunun bu hale gelmesinde tek etken olmasa da kelamcıların ektiği bu batıl usullerin de etkisi vardır. Mesela ilahı yaratıcı olarak tanımlamaları, -ibadet tevhidini reddetmeseler dahi- tevhidi daha çok Allahtan başka yaratıcı olmadığını kabul etmek şeklinde anlamaları, bütün mesailerini buna vermeleri, birçoklarının ameli imandan saymaması, imanı mücerred tasdik olarak tanımlamaları, zıddı olan küfrü de mücerred tekzib olarak görmeleri, bu fasit usulleriyle nassların arasını cem etmek için birbiriyle çelişkili birçok kelam etmeleri ve bilhassa sonraki dönem Eşarilerin bir çoğunun bidatı hasene kavramına sarılarak bir çok bidatları tecviz etmeleri, Eşari ulemasının çoğunun kabir bidatlarına ve başka bidatlara cevaz vermesi gibi her birisi İslam ümmetinin akidesine telafisi çok zor darbeler indiren bir çok batıl usuller sözkonusudur. O yüzden günümüzde bu Eşari usulünü aşamamış birisi kolay kolay tevhidi elde edemez, etse bile muhafazası zordur. Tabi, birilerine göre bütün bunlar iddia olabilir, ama ilerde kendi kaynaklarından ‘bunu söyleyen nasıl Müslüman kalabilir’ diye hayret edilecek tarzda, -tabi binbir tane teville söylenmiş- sözleri naklettiğimizde bunları anlayacak bir ilim, idrak ve iman varsa meselenin tehlikesini anlarlar; yoksa hiç bir şey anlamazlar hatta o batıllar belki daha cazip gelir iyice saparlar. Vallahu a’lem, velhamdulillahi Rabbil alemin.

Ebu hasan

  • Ziyaretçi
tamam yazilarinizi okudugum icin yazdim zaten,sizden istedigim esari maturdilerin kendi kitaplarindan akidelerini yazmaniz esma ve sifat konularinda iman konusunda cunku gunumuz esari maturdileri soylediklerinizi kabul etmiyor bizm alimlerimiz ehli sunnettir aralarinda ihtilaf yoktur demekte bu yuzden kendi eserlerinden onlarin muteber alimlerinin eserlerinden yazin mesala esariler kuranin hikayesi lafiz mahluk kelamin ezeli ses ili olmadigi vb nerde soluor hangi esari alimi yine maturdi kendi eserlerinde

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Eşari ve Maturidi alimlerinin kendi kitaplarında itikadi konular hakkındaki görüşleri:
 

Esma ve Sıfat Tevhidi:

el-Lakkani (v. 1078), Eşari akidesine dair “Cevheret’ut Tevhid” isimli bir nazım kaleme almıştır. Bu eser, günümüzde Eşari medreselerinde en çok okutulan akaid metinlerinden birisidir. Türkiye’de de bilhassa Doğu vilayetlerinde Şafii medreselerinde okutulmaya devam etmektedir. Türkçe’de “Akaid Risaleleri” adlı kitabın içinde neşredilmiştir. (Beyan yay. İst 1998) Bu nazmın bir yerinde şöyle demektedir.

 “Teşbih vehmi uyandıran her nassı ya tevil et, ya da tenzih ile beraber tefvid et”

Tefvid kelimesi “havale etmek” manasına gelir ve akidevi istilah olarak da Kur’an ve sünnetteki bazı nassların ve bilhassa da sıfat naslarının manasını Allaha havale etmek anlamında kullanılır. Tevil ise nassı zahirinden başka bir manaya hamletmek demektir. Bu nazımda bu ikisinin de Eşarilerin metodu olduğu ifade edilmektedir.

 “İbrahim el Beycuri” (v. 1277) bu risaleye şerh yazmıştır ve bu şerh, Cevhere’nin şerhleri arasında en yaygın olanlarından birisidir. Bu şerhte, sözkonusu ifadelerin açıklamasında selefin mezhebinin tefvid olduğunu, halefin mezhebinin ise tevil olduğunu iddia ediyor ve ondan sonra da –insanın okurken bile midesini bulandıran kelamlar sarfederek- şöyle diyor:

“Muhaliflere karşı daha çok açıklama ve reddiye içerdiğinden dolayı Halefin yolu daha akıllıca ve alimcedir ve de tercih edilen görüştür. Bundan dolayı musannif tevili ilk başta zikretmiştir. Mana tayin etmekten uzaklaşıldığı için ise Selefin yolu daha selametlidir. Zira o (teville ifade edilen mana) Allahu Teala’nın muradı olmayabilir.”

(Rabb’ul aleminden bu bidatı ortaya atanlara layık olduğu şekliyle muamele etmesini diliyoruz.) Beycuri, ardından selef ve halefin mezheplerinin bu tarz nassları zahiri üzere almamak noktasında ittifak ettiklerini, –ki buna icmali (genel) tevil adını veriyor-  ardından selefin bu naslardan kasdedilen muradı Allaha havale ettiğini, halefin ise açıklama cihetine gittiğini ve saire iddia ediyor. (Tuhfet’ul Murid Şerhu Cevheret’it Tevhid, Beycuri, sf 104)

Şu halde anlaşılıyor ki Eşariler kendi içlerinde tevil ehli ve tefvid ehli olmak üzere iki kısma ayrılmışlar ve tefvid ehli sözkonusu sıfat naslarının –mesela el, ayak, istiva vb gibi- zahiri manaları üzere olmadığını kabul edip ardından gerçek manalarını Allaha havale ederken Tevil ehli ise nassın zahirini almama noktasında tefvid ehli yani mufavvida ile ittifak edip ardından manayı Allaha havale etme yerine açıklama yapmaktadırlar.

Tefvid görüşünün selefe nisbeti onların yaptığı bir iftiradır, hakikatle bir alakası yoktur. Eşarilerin kendi kitaplarından yaptığımız bu nakille anlaşılıyor ki sıfat nasslarını zahiri, hakiki anlamları üzere alan ve onların bir manası olduğunu kabul eden hiç kimse tefvid ehli sayılmaz. İşte bu anlamda selefin mezhebini tahkik eden herkes, selefin tefvid akidesinden beri olduğunu idrak eder. Ümmetin icma ve ihtilaf ettiği konuları en iyi bilen alimlerden birisi olan İbn Abdilberr (v. 463) Bu hususta şöyle demektedir:


أهل السنة مجموعون عَلَى الْإِقْرَارِ بِالصِّفَاتِ الْوَارِدَةِ كُلِّهَا فِي الْقُرْآنِ وَالسُّنَّةِ وَالْإِيمَانِ بِهَا وَحَمْلِهَا عَلَى الْحَقِيقَةِ لَا عَلَى الْمَجَازِ إِلَّا أَنَّهُمْ لَا يُكَيِّفُونَ شَيْئًا مِنْ ذَلِكَ وَلَا يَحُدُّونَ فِيهِ صِفَةً مَحْصُورَةً وَأَمَّا أَهْلُ الْبِدَعِ وَالْجَهْمِيَّةُ وَالْمُعْتَزِلَةُ كُلُّهَا وَالْخَوَارِجُ فَكُلُّهُمْ يُنْكِرُهَا وَلَا يَحْمِلُ شَيْئًا مِنْهَا عَلَى الْحَقِيقَةِ وَيَزْعُمُونَ أَنَّ مَنْ أَقَرَّ بِهَا مُشَبِّهٌ وَهُمْ عِنْدَ مَنْ أَثْبَتَهَا نَافُونَ لِلْمَعْبُودِ وَالْحَقُّ فِيمَا قَالَهُ الْقَائِلُونَ بِمَا نَطَقَ بِهِ كِتَابُ اللَّهِ وَسُنَّةُ رَسُولِهِ وَهُمْ أَئِمَّةُ الْجَمَاعَةِ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ


“Ehli sünnet, Kuran ve Sünnette geçen bütün sıfatları kabul etmek ve bunlara iman etmek ve de bu sıfatları mecazi manada değil hakiki manaları üzere almak hususunda icma etmiştir. Ancak şurası var ki onlar bu sıfatlardan hiç birisine keyfiyet vermezler ve o sıfatlardan herhangi birisini bir sınırla sınırlandırmazlar. Cehmiye ve Mutezile’nin tamamı ve de Haricilerin tamamı gibi bidat ehli olanlar ise bu sıfatları inkar eder ve onlardan herhangi birisini hakiki manasına hamletmezler ve de bu sıfatları kabul edenlerin (Allahı kullara benzeten) Müşebbihe olduğunu iddia ederler. Sıfatları kabul edenlerin nezdinde ise onlar Mabud’u (Allahı) inkar edenlerdir. Hakk olan ise Allahın kitabı ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sünnetinin beyan ettiği şeyleri söyleyenlerdir ki bunlar Cemaat’in imamlarıdır, Allaha hamdolsun”  (İbn Abdilberr, et-Temhid, 7/145)

Ebu Ya’la (v. 458) ise sıfatları zahiri manaları üzere almanın gerektiği hakkındaki selefin icmasını şu şekilde nakletmektedir:


دليل آخر عَلَى إبطال التأويل: أن الصحابة ومن بعدهم من التابعين حملوها عَلَى ظاهرها ولم يتعرضوا لتأويلها، ولا صرفها عن ظاهرها

“Te’vilin batıl olduğuna diğer bir delil de Sahabe ve ondan sonraki tabiin’in bunları (yani sıfat nasslarını) zahirleri üzerine hamletmesi ve teviline girişmemeleri ve de bunları zahiri manalarından başka bir yöne çekmemeleridir.” (İbtal’ut Te’vilat li Ahbar’is Sifat, 1/71)

Yani Ehli sünnet nasslarda Allaha nisbet edilen bütün sıfatları hakiki ve zahiri anlamlarıyla kabul eder. Zahiri anlamda kabul etmek, tevilin zıddınadır. Hakiki anlamda kabul etmek ise mecazın zıddınadır. Bunların hepsi benzer manaları ifade eder. Sıfatları hakiki ve zahiri manalarıyla kabul etmek mecazı ve tevili ortadan kaldırdığı gibi tefvidi de ortadan kaldırmaktadır. Böylece Mufavvidanın Ehli sünnetten olmadığı ortaya çıkmaktadır. Ehli sünnet sıfatları hakiki anlamlarıyla kabul etmiş ve bunu bütün sıfatlara tatbik etmiştir. Hafız Zehebi (rh.a) bu husustaki Ehli sünnetin icma ettiği görüşü Endülüs bölgesi imamlarından Ebu Ömer et-Talemenki’den şöyle nakletmektedir:


أجمع المسلمون من أهل السنة على أن معنى قوله: {وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ} ونحو ذلك من القرآن أنه علمه، وأن الله تعالى فوق السموات بذاته، مستو على عرشه كيف شاء.
وقال أهل السنة في قَوْلِهِ: {الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى} : أن الاستواء من الله على عرشه على الحقيقة لا على المجاز، فقد قال قوم من المعتزلة والجهمية: لا يجوز أن يسمى الله عز وجل بهذه الأسماء على الحقيقة، ويسمى بها المخلوق. فنفوا عن الله الحقائق من أسمائه وأثبتوها لخلقه.

“Ehli sünnetten olan Müslümanların icma ettiklerine göre Yüce Allahın “Nerede olursanız o sizinle beraberdir” buyruğu ile Kuran’dan buna benzer buyruklarda kasdedilen onun ilmidir  ve de Allahu Teala zatıyla semavatın üstündedir, dilediği şekilde Arşına istiva etmiştir. Ehli sünnet “Rahman Arşa istiva etti” kavli hakkında şöyle derler: Allahın arşına istiva etmesi, mecazi anlamda değil hakiki anlamdadır. Mutezile ve Cehmiye’den bir topluluk ise Allah Azze ve Celle’nin bu isimlerle hakiki manada isimlendirilmesi caiz olmaz dediler…” (Zehebi, Muhtasar’ul Uluvv, sf 264 Türkçesinde sf 292)

Görüldüğü gibi Ehli sünnet Arşa istivanın hakiki anlamda olduğunu icma ile kabul etmektedir. Artık birisi çıkar da bunun hakiki ve zahiri manasıyla olmadığını iddia ederse ister bunun üzerine istila vb tevilleri ilave etsin, isterse de tevil etmeksizin biz bunların manasını bilmeyiz desin farketmez her durumda selefe muhaliftir ve sıfat inkarcısı yani muattıldır. Sıfatların zahiri ve hakiki anlamda olması ise kulların sıfatları gibi olmasını gerektirmez. Biz bu sıfatları Allahın şanına layık olduğu şekilde isbat ederiz, bu ayrı bir bahistir.

Tefvid görüşünün selefe ait olmadığı ortada olduğu halde Eşari uleması ısrarla bunu selefe nisbet etmeye devam etmiştir. Bu alimler, kendi dönemlerinde Eşarilerin ve sair bidat ehlinin, sıfat nasslarını zahirleri üzere kabul etmenin teşbih ve temsil yani Allah’ı kullarına benzetmek olacağı, dolayısıyla küfür olduğu yönündeki yoğun propagandalarının tesiri altında kalmışlar ve de seleften gelen nakillere vakıf olsalar da selefi bu küfürden (!) tenzih etme adına selefin sözkonusu sıfatları zahiri manası üzere kabul etmediğini lakin manalarını Allaha havale ederek sustuklarını ileri sürmüşlerdir. Çünkü selefin sözkonusu sıfatlar hakkında konuşmadığı hususu açıktır, lakin bunun bizzat bu sıfatları hakiki manasıyla kabul etmek anlamında olduğu kabul edildiğinde sıfat inkarcısı Eşari mezhebinin selefe muhalif olduğunu kabul etmek zorunda kalacaklardı. O yüzden bazıları böyle bir formül (!) geliştirerek hak ile batılın, bidat ile sünnetin arasını telif etmeye çalışmışlardır, lakin seleften gelen nakiller ve icma, bunun böyle olmadığını ortaya koymaktadır. Bu, sözkonusu alimlerin bir zellesidir. Bunları zikredenler, ne kadar meşhur ve büyük alimler olurlarsa olsunlar, bu hususta yanılmışlardır. Zira dinde delil Kitap, Sünnet ve selef-i salihinin icma’sıdır. Onlardan sonrakilerin onlara muhalif olarak ortaya koydukları şeyler ise ancak birer bidattir; bu bidati ihdas eden ve selefe sahip olmadıkları görüşleri izafe eden kim olursa olsun bu, ondan reddedilir.

Şimdi, ilim ve fazilet erbabından olmasına rağmen Eşari akidesinin tesirinden kurtulamayan alimlerden birisi olan İmam Nevevi – Allah onu da bizleri de affetsin- “Allah cehenneme ayağını koyar” hadisi ile alakalı şöyle demektedir:


وَقَدْ سَبَقَ مَرَّاتٍ بَيَانُ اخْتِلَافِ الْعُلَمَاءِ فِيهَا عَلَى مَذْهَبَيْنِ أَحَدُهُمَا وَهُوَ قَوْلُ جُمْهُورِ السَّلَفِ وطائفة من المتكلمين أنه لايتكلم فِي تَأْوِيلِهَا بَلْ نُؤْمِنُ أَنَّهَا حَقٌّ عَلَى مَا أَرَادَ اللَّهُ وَلَهَا مَعْنَى يَلِيقُ بِهَا وَظَاهِرُهَا غَيْرُ مُرَادٍ وَالثَّانِي وَهُوَ قَوْلُ جُمْهُورِ الْمُتَكَلِّمِينَ أَنَّهَا تُتَأَوَّلُ بِحَسَبِ مَا يَلِيقُ بِهَا فَعَلَى هَذَا اخْتَلَفُوا فِي تَأْوِيلِ هَذَا الْحَدِيثِ

“Daha önce de defalarca açıklaması geçtiği gibi bu tarz sıfat hadisleri hakkında alimlerin iki görüşü vardır. Bunlardan birincisi selefin cumhurunun ve de kelamcılardan bir taifenin görüşüdür ki buna göre bunların tevili hakkında konuşulmaz bilakis biz bunların Allahın muradı doğrultusunda hak olduğuna ve Ona layık bir manası olduğuna ve de bu nassların zahirinin kasdedilmediğine iman ederiz. İkinci görüşe göre ki bu da kelamcıların cumhurunun görüşüdür; bunlar layık olduğu şekilde tevil edilirler. Bu anlayışa göre de sözkonusu hadisi değişik şekillerde tevil etmişlerdir.”  (Şerhu Muslim, 17/183)

Nevevi benzer açıklamaları meşhur cariye hadisinin şerhinde de yapmış ve orada açık bir şekilde bu tarz hadislerin manasının araştırılmayacağını ileri sürmüştür ki bu tefvid ehli yani Mufavvida’nın görüşüdür.  (bkz. Şerhu Muslim, 5/24)

İsim sıfatlar bahsinde selefin neye inandığını bizzat onların sözlerinden hareketle bilen herkesin tesbit edeceği gibi Nevevi’nin burada bariz iki tane hatası vardır:

Birincisi sıfatların tevilinin alimler arasında ihtilaflı bir konu olduğunu ileri sürmesi. Halbuki sıfatların zahirleri üzere alınacağı ve de tevil edilmeyeceği hususu selef nezdinde icma edilmiş bir konudur. Sonradan çıkan bazılarının ihdas ettikleri bidatların bu icmaya bir zararı olmaz.

İkincisi de selefin görüşünü yanlış bir şekilde aktarmıştır. Onun selefe nisbet ettiği şey aslında batıl tefvid görüşüdür. Tefvid ehli sıfat nasslarının zahirleri üzere olmadığını, onların ne manasını ne de keyfiyetini bilemeyeceğimizi iddia ederek sıfatların mutlak müteşabih kapsamında olduğunu ileri sürerler. Selef ise tıpkı İmam Malik’in istiva malumdur, keyfiyeti mechuldur sözünde olduğu gibi sıfatların manasının bilineceği ve manalarının da lugatte yer aldığı şekliyle olduğunu, lakin keyfiyetin mechul olduğunu söylerler. Sıfatlar zahiri üzeredir, lakin sıfatların zahiri manasını almak bunların mahlukata ait vasıflar olmasını gerektirmez.

İşte bütün bunlar İmam Nevevi’nin bu sözlerinin isabetli olmadığını göstermektedir. İmam Nevevi’nin Müslim’e yaptığı şerh, birçok faydalı hususları içermekle beraber bazen bu tarz zararlı hususları da içerebilmektedir. O yüzden bilhassa selefin akidesine tam anlamıyla vakıf olmayan kimselere bu tarz eserleri okumaları tavsiye edilmez.

Yine Eşari alimlerinden olan Kurtubi ise Tefsirinde “Gökte olanın sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden emin mi oldunuz” (Mülk: 16) ayetini izah ederken önce bu ayetle alakalı birbirinden fasit birtakım tevilleri zikretmiş sonra da kendisi şöyle bir ihtimal (!) zikretmiştir:


قُلْتُ: وَيَحْتَمِلُ أَنْ يَكُونَ الْمَعْنَى: أَأَمِنْتُمْ خَالِقَ مَنْ فِي السَّمَاءِ أَنْ يَخْسِفَ بِكُمُ الْأَرْضَ كَمَا خَسَفَهَا بِقَارُونَ

“Derim ki: Mananın şu şekilde olması muhtemeldir: ‘Göktekileri yaratan Allahın Karun’u yerin dibine geçirdiği gibi sizi de yerin dibine geçirmeyeceğinden emin mi oldunuz?!”

Ayrıca Kurtubi tefsirinden Araf: 54, Maide: 64 vb sıfat ayetlerine bakıldığında bu nassları kelamcıların kabul ettiği şekilde tevil ettiği görülmektedir.

Başka bir Eşari alimi olan İbn Hacer el Askalani de kıbleye tüküren kişiyi kınama sadedinde söylenen "Rabbi onunla kıble arasındadır" hadisinin şerhinde şu ifadeyi kullanmıştır:

فيه الرد على من زعم أنه على العرش بذاته، ومهما تؤول به هذا؛ جاز أن يتأول به ذاك، والله أعلم


“Bu hadiste Allahın zatıyla Arşın üzerinde olduğunu söyleyenlere reddiye vardır ve bu ifade (Rabbi onunla kıble arasındadır) nasıl tevil ediliyorsa diğerinin (yani arşa istivanın) da aynı şekilde tevil edilmesi caizdir.” (Fethul Bari 1/508)

Yani nasıl ki bu kıble hadisini zahiri üzere alamıyorsak istiva vb 'ni de zahiri üzere alamayız diyor.

Bu alimlerin ve benzerlerinin başta isim sıfat bahsi olmak üzere akidenin çeşitli konularında sahip oldukları Ehli sünnete muhalif görüşlere dair belki yüzlerce örnek verilebilir. Bilhassa isim ve sıfatlara dair ayet ve hadislere yaptıkları izahlarda bu misallere raslamak mümkündür. Kurtubi’nin tefsiri, Nevevi’nin Müslim şerhi Türkçede mevcuttur. Buralarda tarama yapılabilir. İbn Hacer’in Feth’ul Barisi ise Türkçede muhtasar olarak bulunduğundan ve ihtisar edenler de selefi temayüllü kişiler olduğundan dolayı bu tarz sözleri çıkartılmış olabilir. Tabi selefe muhalif bu görüşleri tesbit edebilmek için öncelikle selefin akidesine ve bu akidenin dayandığı nasslara vakıf olmak gerektiği gibi sıfatlarla alakalı tartışmanın tarihine ve muhaliflerin bu konularda ne düşündüğüne de vakıf olmak gerekir.

Eşari ulemasının isim ve sıfat tevhidine bakış açıları budur. Onlar, Ehli sünnete muhalif olarak sıfatların zahiri, hakiki manalarında olmadığı hususunda ittifak etmişler, ardından bir kısmı sıfatların içini tamamen manadan boşaltıp tefvid cihetine gitmiş, diğer bir kesim ise bu sıfatlara hepsi birbirinden uzak teviller getirmişlerdir.

Maturidilere gelince; onların da sıfatlara bakış açısı Eşarilerden farklı değildir. Nitekim Buharalı Maturidi ulemasından olan Nureddin es-Sabuni (v. 580) tarafından kaleme alınan ‘el-Bidaye fi Usul’iddin’ adlı eserde aynı Beycuri’nin yaptığı gibi sıfatlar konusunda tevil ve tefviz şeklinde iki görüş olduğunu iddia ederek yine selefin yolunun daha selametli, halefin yolunun daha bilgece ve sağlam olduğunu iddia etmektedir. Maturidiyye Akaidi ismiyle Türkçe’ye çevrilen bu kitabın tercümesinde 70. Sahifeye müracaat edilebilir. Sabuni, bunun öncesinde Allahu Teala’nın Arşın üzerinde olmadığını iddia ederek cihet ve mekanı reddetmek amacıyla uzun uzadıya açıklamalarda bulunmuştur. Nesefi, Semerkandi gibi Maturidi akidesine göre yazılmış tefsir kitaplarında Araf: 54 ve diğer istiva ayetlerinin tefsirinde istiva kelimesi açıkça selefe muhalif olarak “istila” şeklinde tefsir edilmektedir. Maturidi mezhebinin kurucusu olan Ebu Mansur el-Maturidi (v.333) ise ‘Kitab’ut Tevhid’ adlı risalesinde ‘(sıfatlardan) müteşabih olanların tevilini Allaha havale etmek daha selametli ve daha güzeldir’ diyerek tefvizi ön plana çıkarmaktadır. Başka eserlerinde de genelde meylettiği görüş budur. Bununla beraber istiva’nın istila vb manalara tefsirini de bir ihtimal olarak zikretmektedir. Kitab’ut Tevhid adlı daha mufassal eserinde bu yolu takip etmiştir. (sf 72 ve devamı, Türkçesinde sf 92 vd) Ona aidiyeti kesin olmamakla beraber ona nisbet edilen ‘Risalet’ul Akaid’ adlı eserde ise şöyle denilmektedir:

‘Müşebbihe ve Kerramiyye mezheplerinde olanlar; Allah mekan edinme anlamında bir yükseklikle Arş’a yükselmiştir ve O, diğer cisimlere benzemeyen bir cisimdir derler. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: ‘Rahman Arşa istiva etti’ (Taha: 5) Biz, buna cevaben deriz ki: İstiva’nın manası istila’dır.’

Sözkonusu Akaid risalesinin Maturidi kelamcılarından birisi tarafından yazıldığı kesin olmakla beraber Maturidi’ye nisbeti kesin değildir. Maturidi’nin veya ashabından birisinin söylediği bu sözlerde birçok batıl ve vehim mevcuttur. Öncelikle Allahu Teala’nın Arşa istivasını ‘yükseklik’ olarak tefsir etmek, Müşebbihe ve Kerramiyye’nin değil bizzat sahabe, tabiin ve diğerlerinden olan selef imamlarının görüşüdür. Biz selefin bu husustaki görüşlerini İstiva hakkındaki yazımızda kaynaklarıyla nakletmiştik. Böylece Maturidiler, selef itikadını Müşebbihe olarak nitelendirmektedir. Cisme gelince; Kerramiyye ve Müşebbihe’den Allahu Teala’ya cisim dedikleri nakledilmiştir, ancak bu selef imamlarından ve sonraki asırlarda onlara tabi olanların hiç birisinden nakledilmemiştir. Bilakis Ehli sünnet Allahu Teala’ya cisim isnad etmedikleri gibi Ondan cismi de nefyetmezler, zira cisim kelimesi seleften sonra çıkan muhdes bir kavram olup Allahu Teala hakkında ne red ne de kabul edilemez, çünkü bütün bunlarla batıl şeylere kapı açmak mümkündür. Maturidiler’in istivaya istila demesi ise Cehmiye ve Mutezile’nin halis mezhebini teşkil etmektedir. Bunu söyleyen bizzat Eşari mezhebinin imamı olan Ebu’l Hasen el-Eşari (v.324)’tür. O, el-İbane adlı kitabında şöyle demektedir:


وقد قال قائلون من المعتزلة والجهمية والحرورية: إن معنى قول الله تعالى: (الرحمن على العرش استوى) (5 /20) أنه استولى وملك وقهر، وأن الله تعالى في كل مكان، وجحدوا أن يكون الله عز وجل مستو على عرشه، كما قال أهل الحق، وذهبوا في الاستواء إلى القدرة.
ولو كان هذا كما ذكروه كان لا فرق بين العرش والأرض السابعة؛ لأن الله تعالى قادر على كل شيء والأرض لله سبحانه
قادر عليها، وعلى الحشوش، وعلى كل ما في العالم، فلو كان الله مستويا على العرش بمعنى الاستيلاء، وهو تعالى مستو على الأشياء كلها لكان مستويا على العرش، وعلى الأرض، وعلى السماء، وعلى الحشوش، والأقدار؛ لأنه قادر على الأشياء مستول عليها، وإذا كان قادرا على الأشياء كلها لم يجز عند أحد من المسلمين أن يقول إن الله تعالى مستو على الحشوش والأخلية، تعالى الله عن ذلك علوا كبيرا، لم يجز أن يكون الاستواء على العرش الاستيلاء الذي هو عام في الأشياء كلها، ووجب أن يكون معنى الاستواء يختص بالعرش دون الأشياء كلها.


“Mutezile, Cehmiye ve Harûriye ‘Rahman Arşa istiva etti’ (Taha: 5) ayetindeki istiva kelimesinin istilâ etti, mâlik oldu, kahretti anlamında olduğunu, Allah'ın her yerde olduğunu söylerler. Böylece Hak ehlinin savunduğu şekliyle Allah'ın Arş üzerinde oluşunu inkâr ederler. İstivayı kudretle açıklarlar. Eğer dedikleri gibi olsaydı, Arş ile yedinci arz arasında bir fark olmazdı. Çünkü Allah her şeye kadirdir, arz da Ona aittir. Allah ona da, çöplüklere de, alemdeki her şeye de kadirdir. Aynı şekilde eğer Allah'ın Arş'a istivası, istilâ anlamında olsaydı, o zaman “O her şeyin üzerine istiva eder” denilmesi de caiz olurdu.  Böylece, O, Arş’a, Arz’a da, semaya da, çöplüklere de, pisliklere de istiva etmiş olurdu. Zira O, her şeye kadirdir ve her şeyi istila etmiş, hükümranlığı altına almıştır. O, her şeye kadir olduğu halde Müslümanlardan hiç kimse “Allah çöplüklere ve pisliklere istiva etmiştir” demeyi caiz görmez. Arş’ın üzerine istiva etmenin, her şey üzerinde genel olarak söz konusu olan“istila etmek” olması caiz değildir.  Yine istivanın manasını her şeye değil ancak Arşa tahsis etmek gerekmektedir.” (el-İbane, 47. Sual ve cevabı; Türkçesinde sf 96)

Böylelikle Eşarilerin imamı, Maturidilerin istivayı istila olarak tefsir etmesini reddetmekte ve bunu bidat ehlinin görüşü olarak nitelemektedir. İşte bu, Maturidilerin bidatçılığının Eşari tarafından tescillenmesidir. Yeri gelmişken belirtelim ki Ebu’l Hasen el Eşari ve ilk dönemki ashabı, -yine bazı noktalarda muhalif olsalar da- sıfatlar bahsinde Ehli sünnete Maturidiler’den daha yakındır. Sonraki Eşariler ise kendi imamlarına da muhalefet ederek bu konularda tamamen halis Cehmiye ve Mutezilenin kanaatlerini benimsemişlerdir. Vallahu a’lem.

Maturidi akidesine dair sözkonusu risalede devamla şöyle denilmektedir:

‘Yine onlar (yani Müşebbihe!) Allah ‘ellerimle yarattım’ buyuruyor, bu nedir derlerse, biz de Kur’an’daki el, yüz, göz, ayak sıfatları hep kudret anlamınadır deriz.’

Bunun, selefin mezhebine muhalif olarak sıfatları tevil etmek olduğu aşikardır. Ebu’l Hasen el-Eşari ise bu tür görüşleri de aynı şekilde bidat ehlinin görüşleri arasında zikrederek şöyle demektedir:


وقالت المعتزلة بإنكار ذلك إلا الوجه وتأولت اليد بمعنى النعمة وقوله: {تَجْرِي بِأَعْيُنِنَا} [القمر: 14] أي بعلمنا

"Mutezile, vech (yüz) dışında bunları inkar etmiş, Elin manasını ise nimettir şeklinde tevil etmişlerdir. Allahu Teâlâ’nın; “Gözlerimizin önünde akıp gidiyordu.”[Kamer:14] kavli hakkında, burada [gözden] kasıt ilmimizdir derler.” (Makalat’ul İslamiyyin, sf 173)

Böylece bu sıfatları ister nimet isterse de kudret olarak açıklasın bütün bunların Mutezile’nin tevilleri cinsinden olduğu ortaya çıkmaktadır. Şunu da belirtelim ki Eşari (rh.a) kadar Mutezile ve benzeri kelam ehlinin görüşlerini bilen çok az alim vardır. O, bizzat onların içinden gelen birisidir ve haliyle bir görüşü onlara nisbet ediyorsa o görüş –Allahın izniyle- onlara aittir.

Maturidi’nin bu naklettiğimiz görüşleri “Akaid Risaleleri” adlı derlemenin içerisinde bulunmaktadır. Adı geçen kitabın 91-109. Sayfaları arasına müracaat edilebilir.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Kelamullah meselesi:

Maturidi, Allah’ın kelamı hakkında ‘Kitab’ut tevhid’de şöyle demektedir:

‘Allah’ın sıfatı olan Kelamullah sınırlandırılamaz, sonlandırılamaz, harf, hece ve sesle tanımlanamaz.’

Risalet’ul akaid’de ise şöyle denilmektedir:

‘Allah’ın kelamı, zatı ile kaim ezeli bir sıfattır. Harf ve ses cinsinden değildir. O, birdir bölünemez. Arapça da değildir, Süryanice de. Şu kadar ki; insanlar bir olan Kur’an’ı değişik ibarelerle okurlar.’

Bu risaleyi yazan Maturidi’nin  Kur’an’ın, İncil’in vb’nin Allah kelamı olduğunu nasıl inkar ettiğine bir bakın! Çünkü, Allah’ın kelamı Arapça veya Süryanice değildir diyor. Halbuki Kur’an bizzat kendisini değişik yerlerde ‘Arapça Kur’an’ olarak tanımlıyor. Onun iddiasına göre Allah, Arapça konuşmadığına göre şu halde Kur’an da Allah’ın kelamı olmamış oluyor. Şu okunan Kur’an ise Allah’ın ezeldeki bölünmeyen kelamının değişik ibarelerle okunması olmaktadır.

Söz konusu Maturidi metninde devamla şöyle denilmektedir:

‘Eşariler, Mushafta olan Allah kelamı değildir. Allah kelamının tabiri ya da ifadesidir. Zira Allah’ın kelamı bir sıfattır. Sıfat ise mevsuftan ayrılamaz derler.
Biz, Mushaftakiler Allah’ın kelamıdır ama harfler ve sesler mahluktur, deriz. Ancak, biz Allah’ın kelamı Mushaf’a hulul etmiştir demiyoruz ki sıfat mevsuftan ayrılmaz sözüne yer olsun.’

Böylece, Maturidi ve Eşariler Allah’ın kelamının ezeldeki tek bir sıfat olduğu hususunda ittifak ettikleri gibi bu kelamı ifade eden harf ve seslerin de mahluk olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Ancak Maturidiler, Kuranın Allah kelamının tabiri olarak vasfedilmesine karşı çıkmıştır. Bununla beraber onlar, Kur’an’ın aslında Allah kelamı değil, Allah’ın kelamına delalet eden bir şey olduğunu söylemişlerdir. Nureddin es-Sabuni, Allah’ın kelamının işitilip işitilmeyeceğine dair görüşleri naklettikten sonra şöyle demektedir:

“Ebu İshak el-İsferayini ile onun görüşünde olanlar Allahu Teala’nın kelamının asla işitilemeyeceğini söylemişlerdir. Hidayet rehberi (!) ve Ehli sünnetin reisi (!) olan Ebu Mansur’un (yani Maturidi’nin) görüşü de budur. Buna göre Allahu Teala “Ta ki Allah’ın kelamını işitsin” mealindeki (Tevbe: 6.) ayeti kerimesiyle “Allah’ın kelamına delalet eden manayı işitsin” manasını kasdetmiştir!” (Maturidiyye Akaidi, sf 84)

Böylece bu adamlar okuduğumuz Kur’an’ın Allah kelamı olduğunu inkar etmişler ve de farkında olmadan Kitap ehli ve müşriklerden olan kafirlerin asırlardır söyledikleri Kur’an’ın Allah kelamı olmayıp bir beşer sözü olduğu sözüne yakın bir sözü söyleme derekesine düşmüşlerdir.

Ebu Mansur el-Maturidi, Kitab’ut Tevhid adlı daha geniş olan eserinde ise şöyle demiştir:


فَإِن قَالَ قَائِل هَل أسمع الله كَلَامه مُوسَى حَيْثُ قَالَ {وكلم الله مُوسَى تكليما} قيل أسمعهُ بِلِسَان مُوسَى وبحروف خلقهَا وَصَوت أنشأه فَهُوَ أسمعهُ مَا لَيْسَ بمخلوق

“Birisi sorarsa: ‘Allah Musa ile gerçekten konuştu’ buyurduğuna göre Allahu Teala, kendi kelamını Musa’ya duyurmuş mudur? Şöyle cevap verilir: Kelamını, Musa’ya kendi diliyle ve ayrıca yarattığı harflerle ve inşa ettiği seslerle duyurmuştur. O, Ona (as) mahluk olmayan şeyi duyurmuştur.” (Kitab’ut Tevhid, sf 59 Türkçe Tercümesinde  sf 76, İSAM yay.)

Nureddin es-Sabuni de şöyle demektedir:

“Hanbelilerin, Kuran harfleri mahluk değildir, şeklindeki iddiaları bu söylediklerimize aykırıdır ve bunlar yanlıştır!” (Maturidiyye Akaidi, sf 82)

Böylece Maturidiler nezdinde Allah’ın kelamındaki harf ve seslerin mahluk sayıldığı ve onların bu husustaki selefi akideyi reddettikleri açıkça ortaya çıkmaktadır. Buna göre Allah, Musa’ya seslenirken aslında hakiki anlamda seslenmemiştir. Ona duyurduğu şey ezeli kelamının delalet ettiği mana olsa da Musa’nın duyduğu harf ve sesler iddialarına göre mahluktur. Bu, Naziat suresi 16. Ayette ve başka yerlerde geçen ‘Rabbi ona nida etti, seslendi’ şeklindeki ayetin zahirini iptal etmektedir ve de Musa’ya Allahu Teala’nın değil, bir mahlukun ‘Ben Allah’ım’ diye (Taha: 14) seslenmesini gerektirdiği için de küfre cevaz vermeyi gerektirmektedir.

Eşarilerin konuyla alakalı akidesi de aşağı yukarı Maturidi akidesiyle aynıdır. Cevheret’ut Tevhid adlı Eşari nazmında şöyle demektedir:

Onun yüce kelamı Kur’an’ı da hadis (mahluk) olmaktan tenzih et ve Allah’ın hışmından sakın!
Onun hadis olduğuna delalet eden bütün nassları da (aslına)  delalet eden (okuduğumuz) lafza hamlet!

Beycuri, bu ifadenin şerhinde şöyle demektedir:

“Yani, ey mükellef, Allah’ın kelamının hadis (sonradan olma) olduğunu söyleyen Mutezile’nin hilafına, -Allah Teala’nın kelamı manasında- Kur’an’ı hadis olmaktan tenzih et! Bu, onların harf ve sesin kelamın gerektirdiği şeyler olduğu gerekçesiyle ortaya attıkları bir iddiadır. Bu (yani harf ve ses) ise Allah hakkında imkansızdır. Onlara göre Allahu teala’nın kelamı mahluktur ve Allah onları bazı nesnelerde yaratmıştır. Ehli sünnetin (yani Eşarilerin) görüşü ise Kur’an, Kelam-ı Nefsi (yani Allah’ın ezelde kendi nefsinde konuştuğu kelam) manasında mahluk değildir. Bizim okuduğumuz lafız (yani Kelam-ı Lafzi) manasında ise Kur’an mahluktur. Lakin, okuduğumuz Kuranı kasdederek Kuran mahluktur demek –öğretme amaçlı olması müstesna- men edilmiştir. Çünkü bu, Allahu teala’nın kelamı olan Kur’an’ın mahluk olduğunu vehmettirebilir. Bundan dolayı imamlar, Kur’an mahluktur demekten imtina etmişler ve Ehli sünnetten bir çoğunun başına bu yüzden büyük bir imtihan gelmiştir.”

Beycuri harf ve sesin Allah hakkında imkansız olduğunu söylüyor ve de okuduğumuz Kuran’ın aslında mahluk olduğunu, lakin ezeldeki Kelam-ı Nefsi adını verdikleri meçhul şeyin de mahluk olmasını vehmettireceğinden ötürü mutlak anlamda Kuran mahluktur demenin doğru olmayacağını ileri sürmektedir. Yani bu adamların zihniyetine göre aslında Kuran mahluktur sözünün kendisinde bir sakınca yoktur, hatta öğretim esnasında elimizdeki Kuranın mahluk olduğunun da öğretilmesi gerekir, lakin ezeldeki kelam sıfatının da mahluk olması manasına gelebileceğinden ötürü bu söz men edilmiştir. Biz de diyoruz ki acaba bundan mı yoksa Kuran mahluktur şeklinde konuştuklarında gerçek akidelerinin deşifre olması, gizledikleri sapıklıkların avam nezdinde açığa çıkması endişesinden dolayı mı Eşari şeyhler Kuran mahluktur sözünü kullanmaktan nehyediyorlar? Öyle bir takdim etmektedir ki güya Ahmed bin Hanbel ve diğer imamlar, sırf o iddia ettikleri meçhul Kelam-ı Nefsi’ye laf gitmesin diye Kuran mahluktur demekten imtina etmişler! Yani o kadar işkence eziyet bundan dolayı çekilmiş ve hiç birisinin aklına da Mutezile’ye ‘Okuduğumuz Kuran zaten mahluktur, sadece Allah’ın tek olan ezeli kelamı Onun sıfatıdır, bizimle sizin aranızda esasında çok büyütülecek bir fark da yoktur’ demek gelmemiş! Bilmiyorum bu hurafeleri ortaya atanlar kendi söyledikleri şeylere inanıyorlar mıydı?

Sonra da “Onun hadis olduğuna delalet eden bütün nassları da (aslına)  delalet eden (okuduğumuz) lafza hamlet!” beytini şerh ederken şöyle demiştir:

“Lafza, yani peygamberimize inen lafız manasındaki –kendisiyle ibadet olunan, en kısa suresiyle bile (inkarcılara) meydan okuyan- Kur’an’a hamlet.”

Böylece Eşariler nezdinde Peygamberimize inen Kuran’ın mahluk olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. Çünkü Mutezile ve emsalinin Kur’an’ın mahluk olduğuna dair delil getirdikleri bütün nassları bizim okuduğumuz Kur’an’a hamlet, diyor. Böylece Kuran mahluktur sözünün elimizdeki Kuran hakkında geçerli bir söz olduğu Eşariler tarafından tasdik edilmektedir.

Beycuri, ardından şöyle demektedir:

“Tercih edilen görüş, Kur’an’ın hem lafız hem de mana ile birlikte indirildiği yönündedir. Mananın (Allah tarafından) indirildiği ve ibarenin ise Cebrail tarafından, kendi nezdinden konulduğu söylenmiştir. Mananın (Allah tarafından) indirildiği ve ibarenin ise Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından konulduğu da söylenmiştir. Doğrusu ise birincisidir. (Yani hem lafız, hem mana olarak Allah tarafından indirildiği görüşüdür.) Zira, Allah onu (yani Kur’an’ı) ilk olarak Levh-i Mahfuz’da yaratmış,sonra onu Beytul İzze denilen yerde sahifeler halinde dünya semasına indirmiştir.”

Beycuri, kendisi her ne kadar Kur’an’ın lafzının da manasının da Allaha ait olduğu görüşünü tercih etse Kur’an’ın lafzının Cebraile yahut da Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’e ait olduğunu iddia eden diğer görüşleri de sanki kale alınacak görüşler gibi zikretmiştir. Halbuki bunların hepsi, Kur’an’ın mucize oluşuna aykırı düşen ve Kur’an’ın bir mahluk sözü olduğu anlamına gelen sapıklıklardan ibarettir. Beycuri’nin devamında Kur’an’ın Allah tarafından yaratılarak Levhi Mahfuza konulduğunu açıkça ifade ettiği görülmektedir.

Beycuri, devamla şöyle demektedir:

“Delalet eden” buradaki murad, daha önce geçtiği üzere iltizam (gerektirme) yoluyla kadim olan sıfata (kelam sıfatına) delalet eden demektir.” (Tuhfet’ul Murid, sf 106-108)   
 
Böylece Eşariler nezdinde Kelam-i Lafzi adı verilen elimizdeki Kur’an’ın Allah’ın kelamının kendisi değil, Ona delalet eden bir lafız olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. Bu lafız ise onlar nezdinde mahluktur. Allah zalimlerin söylediği şeylerden münezzehtir, yücedir.

Buraya kadar, Eşari ve Maturidilerin Allah’ın sıfatları ve bilhassa da kelam sıfatı hakkındaki görüşlerini kendi kitaplarından nakletmiş bulunuyoruz. Selef itikadını hatta İslam dinini bilenler nezdinde bunların batıllığı izahtan varestedir. Yukarda adresini verdiğimiz harf ve ses hakkındaki yazımıza müracaat ediniz ve Kitap, sünnet ve selefin icmasının delalet ettiği şeylerle bu batıl ehlinin söylediklerini mukayese ediniz. Zaman oldukça onların diğer itikadi meseleler hakkındaki görüşlerini de yine kendi kaynaklarından nakletmeye devam ederiz inşallah. Yukarda da belirttiğimiz gibi günümüzde çoğu kimse kendilerini nisbet ettikleri mezheplerin görüşlerini bilmezler. O yüzden bu mezheplerin müntesibi olduğunu iddia eden cahillerin biz öyle düşünmüyoruz vb sözleri bir anlam ifade etmez. Bizi hangi fırka olursa olsun ancak o fırkanın muhakkik ulemasının sözleri bağlar. Görüldüğü üzere hiç bir fırkaya sapık da olsa iftira atmış değiliz, savundukları görüşleri kendi kitaplarından getirdik, getirmeye de devam edeceğiz inşallah. Eğer selef akidesinin kendisinde bir problem görmüyorsanız, mevzu sadece Eşarilerin ne düşündüğü ise onların ne düşündüğü ortadadır. Esasında bunlar, ehli nezdinde malum olan şeylerdir; bizim burada yaptığımız ise bir nevi gökteki güneşi  tarif etmek gibi bir şeydir. Eğer münazara edeceksek bunları göz önünde bulundurarak devam edelim, yorumunuzu bekliyoruz. Vesselam.


Al-Qassab

  • Ziyaretçi
Merhaba.

Sorum: Eş'ari'ler: {Allah Musa ile (hakikate) konuştu.} (4:164) ayeti ve bunun gibi başka ayet'ler üzeri hangi görüşte'ler? Sözlerini aktarabilirmisiniz? Yani onların görüşüne göre, Allah'ın kelamı bir tek mana olduğu halde, yani kelam nefsi olduğu halde, Allah Musa'ya nasıl hakikate konuşmuş?

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
İman-Küfür Meseleleri:

Eşari ve Maturidilerin görüşleri arasında en tehlikeli olanlarından birisi de iman meselesidir. Öncelikle, bu iki fırka da iman konusunda selefe muhalefet etmede ittifak etmişler yani selefin iman ettiği şekilde iman, kalple tasdik, dille ikrar, azalarla ameldir dememişler ondan sonrasında ise bazı furu meselelerde kendi aralarında ihtilaf etmişlerdir.

Maturidilerden Nureddin es-Sabuni, bu husustaki görüşleri şöyle izah etmektedir:

“Hadîs âlimleri (Allah cümlesine rahmet eylesin), «İman, dil ile ikrar, kalb ile tasdik ve uzuvlarla amel etmekten ibarettir» dedi. Mâtürîdiyye âlimlerinin çoğu, «İman, ikrardan ibarettir» Cehm b. Safvân ile Kaderiyyeden Hüseyn es-Sâlihî de, «İman bilmekten ibarettir» demişlerdir. Âlimlerimizin muhakkik olanları ise şöyle söylemiştir: «İman kalb ile tasdiktir. Dil ile ikrar sadece dünyada (müslüman) ahkâmının yürütülmesi için şarttır». Bu hükmü Ebû Hanîfe «el-Âlim ve'l-müteallim» adlı kitabında zikretmiştir. Üstâd Ebû Mansûr el-Mâtürîdî ile Hüseyn b. el-Fadl el-Beceli’nin de tercihi bu olmakla beraber Eş'ari'den gelen iki rivayetten sahîh olanı da bunu desteklemektedir. Çünkü iman lügatte tasdik demektir. Nitekim Allahu Teala, Yûsuf aleyhisselâmın kardeşlerinin sözünü naklen şöyle buyurur: «Ey babamız! .. Sen bize iman edici değilsin» ya'ni tasdik edici. Şu kadar var ki «tasdik» derûnî bir hâdise olup üzerine hüküm kurmak mümkün olmadığından İslâmiyet, dil ile ikrarı, tasdikin bir belirtisi ve dünyaya ait hükümlerin yürütülebilmesinin şartı olarak gerekli kılmıştır. Nitekim Peygamber (a.s,) efendimiz şöyle buyurmuşlardır: «İnsanlarla, Lâ ilahe illallah deyinceye kadar savaşmakla emrolundum; bunu söyledikleri an canları ve malları hususunda benden emin olurlar, ancak hukuki mes'ûliyetleri müstesna. İçyüzlerinin muhasebesi ise Allah'a aittir» Bunun İçindir ki dil İle ikrarın ömür boyunca bir defa vuku' bulması kâfidir.

Ameller imandan değildir. Zira Allahu Teala “İman edenler ve sâlih ameller işleyenler» âyet-i kerîmesinde amelleri iman üzerine atfetmiştir. Oysaki ma'tûf ma'tûfun aleyhin gayrı olur. Yine «Mü'min olmak şartıyla iyi amel işli-yenler...» Taha.20/112.mealindeki âyet-i kerîmesinde görüldüğü üzere iman, amellerin makbul olmasının şartı kılmıştı, şart ise meşrutun gayrı olur.” (Maturidiyye Akaidi, sf 171)

Böylece Maturidiler’in amelleri imana dahil etmemek, imanı mücerred tasdik saymak, hatta dil ile ikrarı bile imanın rüknü saymayıp sadece dünyevi ahkamın uygulanması için şart görmek gibi bir çok konuda Ehli sünnete muhalif oldukları görülmektedir. Üstelik, es-Sabuni bütün bunların selefin yoluna muhalif olduğunun farkındadır. Onun hadis alimleri dedikleri bütün bir seleftir, çünkü seleften bunun muhalifi bir görüş nakledilmemiştir. Sonraki dönemde Irak ehlinden ve başkalarından muhalefet edenlerin ise muhalefeti bu icmaya zarar vermez. Bütün bu iddialar ve benzerlerine Şeyhulislam İbn Teymiye, Fetava’nın yani Türkçedeki külliyatın 7. Cildinde ayrıntılı cevap vermiştir oraya müracaat edilebilir. Dil ile ikrarı zaid bir rükün addetmek ve dil ile ikrarı terk eden birisinin insanlar katında kafir olsa bile, Allah katında mümin addedileceğini ileri sürmek Mürcii anlayışın yol açtığı felaketlerden birisidir. Çünkü bir kimsenin ikrah veya dilsizlik gibi bir mazereti olmadığı halde dil ile ikrarı terk etmesi, onun kalbinde iman ve teslimiyet olmamasından kaynaklanır. Es-Sabuni, ilerleyen sayfalarda imanın artıp eksilmeyeceğini ve imanda –inşaallah müminim- diyerek istisnada bulunmanın caiz olmadığını da ileri sürmektedir ki selefin akide metinlerini okuyan herkes bunların hepsinin selefe muhalif görüşler olduğunu bilir.

Eşarilere gelince; onların da bu husustaki görüşleri çok farklı değildir. “Cevheret’ut Tevhid” nazmında imanla alakalı şöyle denilmektedir:

İmana gelince o, tasdik diye tefsir edilir.
Dil ile ikrar hakkında ise ihtilaf edilmiştir!

Eşari kelamcılarından Amidi (v. 631) de bu yönde açıklamalar yaptıktan sonra şöyle demektedir:


وَبِهَذَا يتَبَيَّن أَيْضا فَسَاد قَول الحشوية إِن الْإِيمَان هُوَ التَّصْدِيق بالجنان وَالْإِقْرَار بِاللِّسَانِ وَالْعَمَل بالأركان

“Böylece, Haşviyye’nin ‘İman kalple tasdik, dil ile ikrar, azalarla ameldir’ görüşünün fesadı da ortaya çıkmaktadır!” (Gayetul Meram fi İlmil Kelam, sf 311)

Görüldüğü gibi Amidi, Nureddin es-Sabuni kadar dahi insaflı olamamış ve bütün bir selefi Haşviyye olarak nitelendirmekte beis görmemiştir. Selefe muhalefet etmekle yetinmemiş bir de selefe dil uzatmaya kalkmıştır. Biz ise selefin dediği gibi deriz: “Zındıkların veya Cehmiye’nin alameti Ehli sünnete Haşviyye/Ayak takımı demeleridir.’

Eşari ve Maturidi kelam ehlinin bu şekilde amelleri, imana dahil etmemeleri ve imanı mücerred tasdik olarak nitelendirmelerinin toplumu ne derece ifsad ettiğini gerek tarihten, gerekse günümüz vakıasından biliyoruz. Bu Mürcii anlayış neticesinde ne yaparsan yap, imanına zarar gelmez şeklindeli anlayış toplumu içten içe çürüterek şu gördüğümüz hale getirmiştir. Bundan kuşkusuz bu itikadı yayan kelamcıların büyük sorumluluğu vardır. Lakin, namaz, oruç veya günahları terk etme gibi amellerden öte bu zihniyet, bizzat dinin aslının ortadan kalkmasına ve bizzat küfür amellerinin yaygınlık kazanmasına kaynaklık etmiştir. Çünkü bu anlayışta iman mücerred tasdik olduğuna göre onun zıddı olan küfür de mücerred tekziptir ve küfür amelleri hakikatte küfür değildir! Eşarilerin en büyük imamlarından olan Fahruddin er-Razi  (v. 606) Tefsirinde Bakara: 6. Ayetteki küfür kelimesini izah ederken imanın tasdik, küfrün ise tekzib olduğunu kendince izah ettikten sonra şöyle demiştir:


فَإِنْ قِيلَ يَبْطُلُ مَا ذَكَرْتُمْ مِنْ جِهَةِ الْعَكْسِ بِلُبْسِ الْغِيَارِ وَشَدِّ الزُّنَّارِ وَأَمْثَالِهِمَا فَإِنَّهُ كَفَرَ مَعَ أَنَّ ذَلِكَ شَيْءٌ آخَرُ سِوَى تَرْكِ تَصْدِيقِ الرَّسُولِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِيمَا عُلِمَ بِالضَّرُورَةِ مَجِيئُهُ بِهِ، قُلْنَا هَذِهِ الْأَشْيَاءُ فِي الْحَقِيقَةِ لَيْسَتْ كُفْرًا لِأَنَّ التَّصْدِيقَ وَعَدَمَهُ أَمْرٌ بَاطِنٌ لَا اطِّلَاعَ لِلْخَلْقِ عَلَيْهِ، وَمِنْ عَادَةِ الشَّرْعِ أَنَّهُ لَا يَبْنِي الْحُكْمَ فِي أَمْثَالِ هَذِهِ الْأُمُورِ عَلَى نَفْسِ الْمَعْنَى، لِأَنَّهُ لَا سَبِيلَ إِلَى الِاطِّلَاعِ، بَلْ يَجْعَلُ لَهَا مُعَرِّفَاتٍ وَعَلَامَاتٍ ظَاهِرَةً وَيَجْعَلُ تِلْكَ الْمَظَانَّ الظَّاهِرَةَ مَدَارًا لِلْأَحْكَامِ الشَّرْعِيَّةِ، وَلَيْسَ الْغِيَارُ وَشَدُّ الزُّنَّارِ مِنْ هَذَا الْبَابِ، فَإِنَّ الظَّاهِرَ أَنَّ مَنْ يُصَدِّقُ الرَّسُولَ عَلَيْهِ السَّلَامُ فَإِنَّهُ لَا يَأْتِي بِهَذِهِ الْأَفْعَالِ، فَحَيْثُ أَتَى بِهَا دَلَّ عَلَى عَدَمِ التَّصْدِيقِ فَلَا جَرَمَ الشَّرْعُ يُفَرِّعُ الْأَحْكَامَ عَلَيْهَا، لَا أَنَّهَا فِي أَنْفُسِهَا كُفْرٌ، فَهَذَا هُوَ الْكَلَامُ الْمُلَخَّصُ فِي هَذَا الْبَابِ وَاللَّهُ أَعْلَمُ.

“Eğer, "sizin bu anlattıklarınız, aksi açıdan, gayr-i müslimlerin dinî alâmetlerini taşımak, zünnâr bağlamak ve benzeri şeyleri kullanmakla geçersiz hale gelir; çünkü, Hz. Peygamberin getirdiği zarurî olarak bilinen şeylerde O'nu tasdik etmemenin dışında, bunlar da bir başka küfürdür" denilirse, biz deriz ki, bütün bunlar hakikatte küfür değildir. Çünkü tasdik etmek ve etmemek batıni bir şeydir; insanların ona muttali olmaları imkânsızdır. Bu gibi şeylerde, hükmü batınî manalar üzerine bina etmemesi. İslâm dininin âdetindendir. Çünkü bu gibi şeyler muttali olunamaz. Din, bunlara birtakım zahirî alâmetler ve işaretler tayin eder de, bu açık olan emareleri, şer'î hükümlerin dayanağı yapar Gayr-i müslimlerin dinî alâmetlerini takmak ve zünnâr bağlamak, bu kabil şeylerdendir. Görünen şudur ki, Hz. Peygamberi tasdik eden kimse, böyle şeyleri yapmaz. Böyle şeyleri yaptığı za-man, bu onun peygamberi tasdik etmediğine delâlet eder. Şüphesiz din, hükümleri bu alâmetlere dayandırır, yoksa bunlar kendi başlarına küfür değildirler. Bu babta, özet olarak söylenen söz, işte bundan ibarettir. Allah en iyi bilendir.”

Böylece anlaşılıyor ki Eşari usulüne göre aslında küfür söz ve fiili diye bir şey yoktur. Sadece yalanlama manasında itikadi küfür sözkonusudur. Onlar, bu usulü Cehmiye’den iktibas etmişlerdir. Halis Cehmiye, açık küfür olan ve nasslarla çelişen bir kelam ederek bir kişinin putlara secde etmek, küfür sözler söylemek gibi şeyleri –kalbinde tasdikle beraber- yaptığı zaman Allah katında kafir olmayacağını, sadece zahiri dünyevi hüküm bakımından kafir sayılacağını ileri sürmüşlerdir. Bu ise ikrah dışında küfür işleyen kimselerin kafir olduğunu ve cehenneme gideceğini ifade eden Nahl: 106. Ayetine ve benzeri nasslara muhalif olduğundan dolayı Eşariler gibi mutedil olan Cehmiler bu fiilleri yapanların kafir olduğunu kabul etmişler, lakin küfür tekzibten, yalanlamaktan ibarettir şeklindeki usullerine uyum sağlamak için de Razi’nin bahsettiği formülü (!) geliştirmişlerdir. Buna göre küfür söz ve fiilleri haddi zatında küfür değildir, ancak küfrün yani tasdiksizliğin alametidir. Ancak bu sefer de İblis, Firavun, Ebu Leheb, Ebu Cehil gibi dini tasdik ettiği bilinen ve ancak inaddan dolayı inkara sapan kişilerin nasıl kafir olacağı konusu gündeme gelmektedir. Yani imanın tasdik, küfrün tekzib olduğu fikri nasslarla kafir olduğu bilinen bu tür şahsiyetleri Müslüman saymayı gerektirir. Ayrıca nassların küfür olarak tayin ettiği birtakım küfür söz ve fiillere de küfür dememeyi gerektirir. Bütün bunlar ise küfürdür. Eşariler her ne kadar sözlerini bu küfürden çıkartmak için birçok tevil ve izahlarda bulunsalar da bütün bunların son derece tehlikeli kelamlar olduğu ortadadır. Her bidat küfürden doğar, küfre geri döner diye bir söz vardır. Bu, imanı mücerred tasdik olarak görme bidatı da böyle olmuştur. Bunu ilk ortaya atan Cehmiler, bunu küfür şekliyle yani kalbinde tasdik olan birisi küfür ameller de işlese müslümandır, diyerek ortaya atmışlar, sonra kıble ehlinden bazı kimseler bunu İslamileştirerek (!) benimsemiş, fakat son dönemlerde ise bu bidat tekrar orijinal küfür olan şekline geri dönmüştür. Bazı müteahhir Eşariler bizzat bu açık küfür olan şeyi savunmuşlardır. Zaten şu an avamıyla havasıyla İslam’a bağlılık iddia eden kesimlerin çoğu bu kanaattedir, yani kalp temiz olduktan sonra küfür söz ve fiillerinin imana zarar vermeyeceğini düşünmektedirler. İşte toplumun bu hale gelmesinde kelamcıların imanla alakalı ortaya attığı bu tür batılların etkisi büyüktür. Toplum, bin sene boyunca bu tür batılları akide diye öğrenmiş ve böylece tecehhüm ve irca fikri toplumun kılcal damarlarına kadar sirayet etmiştir, aksini savunanlar ise Haricilikle itham edilmiştir. La havle vela kuvvete illa billah.

Ebu hasan

  • Ziyaretçi
Demissinizki yorumunuzu bekliyoruz,..Ne solim bunlarin (esari maturdilerin) savunulacak hicbi tarafi yoktur. bunlari ehli sunne saymak tam anlamyla cehalet ve ahmakliktir...yukardaki soyleklrini okurken midem bulandi,bunlari yillardir bize hak ehli diye yutturdular,, estagfirullahi ve etubuileyh daha bilmedimiz ne igrenc sozleri ve gorusleri vardir Allah bilir sizden ricam hakkinizi helal etmeniz ve bunlarin ehli sunnete goruslerini firsat buldukca yayinlamaniz vallahu alim bunda buyuk ecir vardir....

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillahirrahmanirrahim. Yukarda da söylediğimiz gibi günümüzde kimse hak ve batıl adına hiç bir şey okumadığı için cahilane bir taasubla mezheb taraftarlığı yapıyor, tarihte kim neyi neden tartışmış kimsenin haberi yok, ne selefi savunan selefi tanıyor, ne de halefi savunan halefin akidesini biliyor, başka birileri de çıkmış selefle eşariliği sentez yapmış öyle bir akide savunuyor, velhasıl tam bir fikir kirliliği almış başını gidiyor. Bu kargaşadan kurtulmanın tek yolu okumaktır, her fikri kaynağından öğrenmektir. Daha önce de söyledik, biz hiç kimseye muhalif de olsa iftira atacak değiliz, başka itikadi konulardaki sapıklıklar babından daha neler var bunlardan daha beter, vakit darlığından ötürü yazamadık. İnşallah gün gelir hepsini naklederiz. Kim Eşariliği veya başka bir şeyi savunacaksa naklettiğimiz ve nakledemediklerimizden kendi kitaplarında yer aldığı şekliyle savunsun, savunabilecekse tabi, kendi üstad ve ağabeylerinin yaptığı sentez ve yorumları falan mezhebe filan ekole mal etmesin. Bizim hakkımız önemli değil helal olsun, önemli olan hakla batıl karışmasın, hakikatler ters yüz edilmesin vesselam.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Merhaba.

Sorum: Eş'ari'ler: {Allah Musa ile (hakikate) konuştu.} (4:164) ayeti ve bunun gibi başka ayet'ler üzeri hangi görüşte'ler? Sözlerini aktarabilirmisiniz? Yani onların görüşüne göre, Allah'ın kelamı bir tek mana olduğu halde, yani kelam nefsi olduğu halde, Allah Musa'ya nasıl hakikate konuşmuş?



Bismillahirrahmanirrahim,

Konuyla alakalı Maturidilerin görüşünü yukarda nakletmiştik. Maturidi’ye göre Musa (as) Allah’ın yarattığı harf ve sesleri işitmiştir, bunlar da Allah’ın kelamı değil, Onun kelamına delalet eden manalardır. Eşariler ise bu hususta ihtilaf halindedir ve yaklaşımları biraz daha farklıdır. Nureddin es-Sabuni, bu husustaki görüşleri şu şekilde aktarmaktadır:

“Ehl-i sünnet, Allah kelâmının işitilip işitilemiyeceği hususunda ihtilâf etmişlerdir. Eş'arî’nin  tercihine göre var olan her şeyin nasıl ki görülmesi mümkünse işitilmesi de mümkündür. İbn Fûrek  «Kur'ân okuyan bir kimsenin okuyuşu sırasında işitilen iki şey vardır: Okuyanın sesi ve Allah Teâlânın kelâmı» demiştir. Bâkıllânî  de şöyle demiş: «Sânı yüce olan Allah'ın kelâmı tabiî olarak işitilemez, fakat tabiatüstü bir hâdise olarak Allah kullarından istediği kimselere kelâmını işittirebilir». Zikri geçen bu âlimlere göre Mûsâ aleyhisselâm Allah taâlânın kelâmını ses ve harf vâsıtası olmaksızın (doğrudan) işitmiştir. 

Ebû İshâk el-Esferâyînî  ile onun görüşünde olanlar sânı yüce Allah taâlânın kelâmının asla işitilemiyeceğini söylemişlerdir. Hidâyet rehberi ve Ehl-i sünnetin reisi Ebû Mansûr'un  tercihi de budur (Allah yüzaklığını artırsın). Buna göre Cenabı Hak «...tâ ki Allah'ın kelâmını işitsin»  mealindeki âyet-i kerîmesiyle «...tâ ki Allah'ın kelâmına delâlet eden şeyi işitsin» mânâsını kasdetmiştir. Nasıl ki «Filânın ilmine delâlet eden şeyi işittim» mânâsına «Onun ilmini işittim» denilir ve yine «Allah'ın kudretine delâlet eden şeye bak!» mânâsına «Allah'ın kudretine bak!» ifadesi kullanılırsa.

Bu âlimlere göre Mûsâ aleyhisselâm Allah Teâlânın kelâmına delâlet eden bir ses işitmiştir, şu kadar var ki arada kitâb ve melek vâsıtası olmadığından Hz.Musâ «Kelîmullah Allah'ın kendisiyle konuştuğu kimse» diye anılmıştır. Bu meselenin tafsilâtı «el-Kifâye» de mevcuddur.” (Maturidiyye Akaidi, sf 84-85)

Öncelikle şunu belirtelim ki Ehli sünnet asla Allah’ın kelamının işitilip işitilmeyeceği hususunda ihtilaf etmemiştir. Musa (as) ağacın arkasından ‘Ben Allah’ım’ sözünü duymuştur. Her kim Musa’nın duyduğu sesin Allah’tan başkasına ait mahluk bir ses olduğunu, Allahu Teala’nın böyle bir şeye cevaz verdiğini iddia ederse Ene’l Hakk diyen, bunun caiz olacağını iddia eden mel’un Hallac’ın ve diğer Hululiyye ve İttihadiyye mensuplarının mezhebine cevaz vermiş olur. Bu hususta ihtilaf edenler ancak kendisine Sünni diyen bir takım bidatçilerdir. Bildiğimiz kadarıyla Eşarilerin arasında daha çok meşhur olan, Bakillani’nin de ifade ettiği şekilde Allahu Teala’nın kendi kelamını harf veya ses olmaksızın olağanüstü bir şekilde Musa’ya veya hitap ettiği diğer kimselere işittirmiş olmasıdır. Bu hususta Eşari müfessir İbn Atiyye (v. 542) ilgili ayetin tefsirinde şöyle demektedir:


وكلام الله للنبي موسى عليه السلام دون تكييف ولا تحديد ولا تجويز حدوث ولا حروف ولا أصوات، والذي عليه الراسخون في العلم: أن الكلام هو المعنى القائم في النفس، ويخلق الله لموسى أو جبريل إدراكا من جهة السمع يتحصل به الكلام، وكما أن الله تعالى موجود لا كالموجودات، معلوم لا كالمعلومات فكذلك كلامه لا كالكلام

“Allah’ın Musa (as)’a konuşması keyfiyet veya sınırlandırma veyahut da hudus (sonradan olma) ve de harf ve sese cevaz vermeksizin sözkonusu olmuştur. İlimde derinleşmiş olanların üzerinde bulunduğu görüş şudur:

Kelam, nefiste kaim olan bir manadır. Allah, Musa’ya veya Cibril’e işitme cihetinden kelamın kendisiyle hasıl olacağı bir idrak yaratır. Nitekim Allah’ın varlığı diğer varlıklar gibi, bilinir olunması da diğer bilinenler gibi değildir, aynı şekilde kelamı da diğer kelamlar gibi değildir.”

İbn Atiyye her ne kadar bu görüşü kelamın keyfiyetinin, vasfının bilinemeyeceği; keza Allah’ın diğer sıfatlarında olduğu gibi kelamının da mahlukatın kelamı gibi olmayacağı türünden dindeki malum kaidelere dayandırmaya çalışsa da bu doğru değildir. Zira Allah’ın kelamının mahlukatın kelamına benzememesi, harf ve sesten soyutlanmış bir kelamla konuştuğu, bir de bu kelamı mahlukatına yine harf ve ses olmadan işittirdiği gibi aklen de naklen de saçma ve de muhal yani imkansız olan şeyleri kabul etmeyi gerektirmez. Maalesef, kelamcılar dini akılla izah edeyim derken böyle hiçbir akıl sahibinin kabul etmeyeceği safsataları kabul etmek zorunda kalmışlardır. Vallahu’l Mustean.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Merhaba,

ben Sultan Mahmud ibn Sebük-Tegin ve Ibn Furek arasinda (veya huzurunda) oluşan münazara hakkında birkaç nakil okudum, münazaralarin konusu arş meselesiydi, yani Allah'in arşı üzerinde oluşu (favkiyyeti). Nakilere göre Ibn Furek bunu, yani Allah'in favkiyyetini redd etmis, cünkü bunun isbati Allah'in cisim oldugunu gerekçelermiş, Sultan da onu bundan dolayi sürgün etmiş. Bu nakillerden şunlardır:


وَكَانَ مِنْ جُمْلَةِ مَنْ يُجَالِسُهُ مِنْهُمْ مُحَمَّدُ بْنُ الْهَيْضَمِ، وَتَنَاظَرَ هُوَ وَأَبُو بَكْرِ بْنُ فُورَكَ بَيْنَ يَدَيِ الْمَلِكِ مَحْمُودِ بْنِ سُبُكْتِكِينَ فِي مَسْأَلَةِ الْعَرْشِ مُنَاظَرَةً طَوِيلَةً، ذَكَرَهَا ابْنُ الْهَيْضَمِ فِي مُصَنَّفٍ لَهُ، فَمَالَ السُّلْطَانُ مَحْمُودُ بْنُ سُبُكْتِكِينَ إِلَى قَوْلِ ابْنِ الْهَيْضَمِ، وَنَقَمَ عَلَى ابْنِ فُورَكَ كَلَامَهُ، وَأَمَرَ بِطَرْدِهِ وَإِخْرَاجِهِ ; لِمُوَافَقَتِهِ لِرَأْيِ الْجَهْمِيَّةِ.

Meclisine katılanlar arasında Muhammed b. Heysem de vardı. Muhammed b. Heysem'le Ebu Bekir b. Furek arasında arş meselesi üzerine Sultan Mahmud'un huzurunda münazaralar cereyan etmişti. Bunu İbnü'l-Heysem kendi eserinde anlatmıştır. Bu münazaralar neticesinde Sultan Mahmud, İbn Heysem'in görüşüne taraftar olmuş, İbn Furek'i beğenmemiş, konuşmalarından ötürü ona düşman olmuş, memleketten sürgün edilmesini emretmişti. Çünkü İbn Furek Cehmiye'nin görüşüne muvafakat ediyordu. (İbn Kesir, el-Bidaye ve’n Nihaye, 15/634 Kaynak ve harekeli metni biz ekledik. Tevhid Ehli)

Ibn Teymiyye "Der'u Tearuzi'l-Akl ve'n-Nakl" eserinde:


وأظهر السلطان محمود بن سبكتكين لعنة أهل البدع على المنابر، وأظهر السنة، وتناظر عنده ابن الهيصم وابن فورك في مسألة العلو، فرأى قوة كلام ابن الهيصم، فرجح ذلك، ويقال إنه قال لابن فورك: فلو أردت تصف المعدوم كيف كنت تصفه بأكثر من هذا؟ أو قال: فرق لي بين هذا الرب الذي تصفه وبين المعدوم؟ وأن ابن فورك كتب إلى أبي إسحق الأسفراييني يطلب الجواب عن ذلك، فلم يكن الجواب إلا أنه لو كان فوق العرش للزم أن يكون جسماً. ومن الناس من يقول: إن السلطان لما ظهر له فساد قول ابن فورك سقاه السم حتى قتله، وتناظر عنده فقهاء الحديث من أصحاب الشافعي وغيرهم، وفقهاء الرأي، فرأى قوة مذهب أهل الحديث فرجحه
،

“Sultan Mahmud bin Sebüktekin, minberlerden açıkça bidat ehline lanet etti ve sünneti izhar etti. Onun yanında İbn’ul Heysam ve İbn Furek uluvv meselesinde münazara ettiler. Sultan, İbn’ul Heysam’ın sözlerinin ne kadar kuvvetli olduğunu gördü ve onu tercih etti. Onun İbn Furek’e şöyle dediği söylenir: Sen eğer ma’dum’u yani var olmayan bir şeyi vasfetmeye çalışsaydın bundan iyi vasfedemezdin! Veya şöyle demiştir: Sen bu vasfettiğin Rabb ile ma’dum yani yok arasındaki farkı ortaya koy! Denildiğine göre İbn Furek, Ebu İshak el-İsferayini’ye bunun cevabını talep eden bir mektup yazmış, onun verdiği cevap ise ‘Eğer O, Arşın üzerinde olsaydı cisim olması gerekirdi’ demekten öteye gitmemiştir. İnsanlardan bazıları İbn Furek’in görüşünün bozukluğu zahir olunca ona zehir içirterek öldürdüğünü söylerler. Sultanın yanında Şafii’nin ashabından ve başkalarından hadis ehli fakihler ile rey ehli fakihler münazara etmiş; o ise hadis ehli mezhebinin kuvvetli olduğunu görmüş ve onu tercih etmiştir.” (Der'u Tearuzi'l-Akl ve'n-Nakl, 6/253)

Zehebi Siyeru Alamin Nübela'sinda:


قَالَ أَبُو عَلِيٍّ بنُ البَنَّاء: حَكَى عَلِيُّ بنُ الحُسَيْنِ العُكْبَرِيُّ أَنَّهُ سَمِعَ أَبَا مَسْعُوْد أَحْمَدَ بنَ مُحَمَّدٍ البَجَلِيَّ قَالَ:دَخَلَ ابْنُ فُوْرَك عَلَى السُّلْطَان مَحْمُوْد، فَقَالَ: لاَ يَجُوْزُ أَنْ يُوصف اللهُ بِالفوقيَّة لأَنَّ لاَزمَ ذَلِكَ وَصفُه بِالتّحتيَّة، فَمَنْ جَازَ أَنْ يَكُوْنَ لَهُ فَوْقٌ جَازَ أَنْ يَكُوْنَ لَهُ تَحْتٌ.فَقَالَ السُّلْطَانُ: مَا أَنَا وَصفتُه حَتَّى يلزمَنِي، بَلْ هُوَ وَصفَ نَفْسَه.فَبُهِتَ ابْن فُوْرَك، فَلَمَّا خَرَجَ مِنْ عِنْدِهِ مَاتَ.فيُقَالُ: انْشَقَّت مرَارَتُه.

(…) İbn Furek, Sultan Mahmud’un yanına girmiş ve şöyle demiştir: Allah’ın fevkiyyet (yukarda olmak) ile vasıflanması caiz değildir. Zira bu, Onun tahtiyet yani aşağıda olmakla da vasıflanmasını gerekli kılar. Çünkü yukarda olması mümkün olan şeyin, aşağıda olması da mümkündür. Sultan ise cevaben dedi ki: Onu vasfeden ben değilim ki böyle demem gerekli olsun, bilakis O, kendisini vasfetmiştir. İbn Furek, şaşırıp kaldı. Onun yanından çıktığında ölüverdi. Ödünün patladığı da söylenmiştir. (Siyeru Alamin Nübela, 17/487)

[Bu iki naklin tercümesi ve kaynaklarını biz ekledik. Tevhid Ehli)

Anlamadiğim şudur: Ibn Furek "Müşkil el-Hadis" (S. 80) kitapinda şunu söyliyor:


واعلـم أَنَّا إذا قلنا إن الله عزّ وجل فوق ما خلق لـم يُرْجَعْ به إلى فوقية المكان والارتفاع على الأمكنة بالـمسافة والإشراف عليها بالـمماسة لشىء منها

“Bil ki biz Allah Azze ve Celle, yarattıklarının üzerindedir derken bu, mekan olarak fevkiyet (yukarıda olmak)  ve de sair mekanlar üzerindeki mesafe ve onların üzerinde olmak, bunlardan herhangi birisine temas etmek manasında ele alınamaz.”
(Tercüme bize aittir. Tevhid Ehli)

Ve Zehebi el-Uluvv kitapinda Ibn Furek'in I'tikadi konusunda:

ابْن فورك
558 - قَالَ الإِمَام الْعَلامَة أَبُو بكر بن مُحَمَّد بن الْحسن بن فورك فِيمَا نَقله عَن تِلْمِيذه الإِمَام أَبُو بكر الْبَيْهَقِيّ فِي كتاب الإسماء وَالصِّفَات أَنه قَالَ اسْتَوَى بِمَعْنى علا وَقَالَ فِي قَوْله {أَأَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاء} أَي من فَوق السَّمَاء ثمَّ احْتج الْبَيْهَقِيّ لذَلِك بقول النَّبِي صلى الله عَلَيْهِ وَسلم الَّذِي قدمْنَاهُ لسعد لقد حكمت فيهم بِحكم الله الَّذِي يحكم بِهِ فَوق سبع سموات وَبقول ابْن عَبَّاس إِن بَين السَّمَاءِ السَّابِعَةِ إِلَى كُرْسِيِّهِ سَبْعَةَ آلافِ نُورٍ وَهُوَ فَوْقَ ذَلِكَ // كَانَ ابْن فورك شيخ أهل خُرَاسَان فِي النّظر وَالْكَلَام وَالْأُصُول ألف قَرِيبا من مائَة مُصَنف وَحدث عَن أبي مُحَمَّد بن فَارس الْأَصْبَهَانِيّ ب مُسْند الطَّيَالِسِيّ توفّي سنة سِتّ وَأَرْبَعمِائَة

“İbn Fûrek (?-406)
312- İmâm, büyük ilim adamı Ebû Bekr Muhammed b. el-Hasen b. Fûrek öğrencisi İmam Ebû Bekr el-Beyhakî’nin kendisinden -el-Esmâ ve’s-Sıfât’da- naklettiğine göre şöyle demektedir: “İstivâ etti” yükseldi, anlamındadır. Yüce Allah’ın: “Gökte olanın… dan emin mi oldunuz” buyruğunu da göğün üstünde olanın… dan emin mi oldunuz, diye açıklamıştır.”

Bundan sonra Beyhakî buna Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in daha önce kaydettiğimiz Sa’d’e söylediği şu sözlerini delil göstermektedir: “Andolsun yedi semânın üstünde olanın verdiği hüküm olan Allah’ın hükmü ile hükmettin.”
İbn Abbâs’ın: “Yedinci semâ ile onun kürsîsi arasında yedi bin nur vardır ve o bunun üstündedir” sözünü de delil göstermiştir.
İbn Fûrek nazar (aklî ilimler, kıyâs), kelam ve usûl alanında Horasanlıların şeyhi idi. Yüze yakın eser telif etmiş olup, Müsnedü’t-Tayâlisi’yi Muhammed b. Fâris el-Asbahânî’den diye tahdis etmiştir. 406 yılında vefat etmiştir.” (el-Uluvv, sf 237 Kaynak bizim tarafımızdan eklenmiştir. Tevhid Ehli)


Bismillahirrahmanirrahim,

Şimdi, Eşari kelamcılarının önde gelenlerinden olan ve tıpkı öğrencisi Beyheki gibi hadis ehlinin metoduyla Eşari metodunu birbirine karıştırıp harmanlamasıyla tanınan İbn Furek, sizin yukarda bir kısmını nakletmiş olduğunuz Müşkil’ul Hadis adlı eserindeki kavlinde şöyle demektedir:


وَاعْلَم أَنا إِذا قُلْنَا إِن الله عز وَجل فَوق مَا خلق لم يرجع بِهِ إِلَى فوقية الْمَكَان والإرتفاع على الْأَمْكِنَة بالمسافة والإشراف عَلَيْهَا بالممارسة لشَيْء مِنْهَا بل قَوْلنَا إِنَّه فَوْقهَا يحْتَمل وَجْهَيْن
أَحدهمَا أَنه يُرَاد بِهِ أَنه قاهر لَهَا مستول عَلَيْهَا إِثْبَاتًا لإحاطة قدرته بهَا وشمول قهره لَهَا وَكَونهَا تَحت تَدْبيره جَارِيَة على حسب علمه ومشيئته
وَالْوَجْه الثَّانِي أَن يُرَاد أَنه فَوْقهَا على معنى أَنه مباين لَهَا بِالصّفةِ والنعت وَأَن مَا يجوز على المحدثات من الْعَيْب وَالنَّقْص وَالْعجز والآفة وَالْحَاجة لَا يَصح شَيْء من ذَلِك عَلَيْهِ ولايجوز وَصفه بِهِ وَهَذَا أَيْضا مُتَعَارَف فِي اللُّغَة أَن يُقَال فلَان فَوق فلَان وَيُرَاد بذلك رفْعَة الْمرتبَة والمنزلة وَالله عز وَجل فَوق خلقه على الْوَجْهَيْنِ جَمِيعًا
وَإِنَّمَا يمْتَنع الْوَجْه الثَّالِث وَهُوَ أَن يكون على معنى التحيز فِي جِهَة الإختصاص ببقعه دون بقْعَة


“Bil ki biz Allah Azze ve Celle, yarattıklarının üzerindedir derken bu, mekan olarak fevkiyet (yukarıda olmak)  ve de sair mekanlar üzerindeki mesafe ve onların üzerinde olmak, bunlardan herhangi birisini yapmak manasında ele alınamaz. Bilakis O, (mahlukatın) üzerindedir sözümüz, iki türlü yorumlanır:

Birincisi; bununla Onun kudretinin onları kuşattığını, kahr u galebesinin onlara da şamil olduğunu , onların Onun kendi ilmine ve dilemesine göre cereyan eden tedbir ve idaresi altında olduğunu isbat etme amacıyla Onun, onların üzerinde kahir (galip), onları istila etmiş (hakimiyeti altına almış) olduğu murad edilir.

İkincisi; Onun, sıfat ve özellikler bakımından onlardan ayrı oluşu manasında onların üzerinde olduğu ve muhdes (sonradan olan) varlıklarda bulunması caiz olan ayıp, noksanlık, acziyet, afet ve ihtiyaçtan hiç birinin Onun hakkında geçerli olmadığı ve bunlardan hiç birisiyle vasıflanmasının caiz olmadığı murad edilir. Falan kişi filan kişinin üzerindedir denilip bununla mertebe ve makam olarak yükseklik murad edilmesi, aynı zamanda dilde de bilinen bir şeydir. Allah Azze ve Celle, bu iki yönden de mahlukatının üzerindedir.

Üçüncü türden açıklama ise imkansız bir şeydir ki bu da (fevkiyyetin/yukarıda olmanın) bir yerin dışında başka bir yere tahsis etme açısından tahayyüz (yani mekan edinme) manasında olmasıdır.” (İbn Furek, Müşkil’ul Hadis ve Beyanuhu, sf 173-174)

Sizin naklettiğiniz sözleriyle bunlar arasında sanırım nüsha farklılığı vb’den kaynaklanan az bir fark bulunmaktadır. Açıkça görüldüğü üzere İbn Furek, Allahu Teala’nın fevkiyetinin yani mahlukatının yukarısında, üzerinde olmasının ancak sıfatları bakımından ve mahlukatının idaresini elinde bulundurması bakımından olduğunu kabul etmekte, Ehli sünnetin kabul ettiği şekliyle Zatıyla mahlukatının üzerinde olması manasındaki bir fevkiyyeti (yukarda olmayı) ise kabul etmemektedir.

Beyheki’nin ondan naklettiklerine gelince; Beyheki üstadı İbn Furek’in sözlerini nakletmeden önce Ebu’l Hasen Ali et-Taberi gibi bazı Eşarilerin istiva hakkındaki görüşlerini zikretmektedir. Buna göre;

وَالْقَدِيمُ سُبْحَانَهُ عَالٍ عَلَى عَرْشِهِ لَا قَاعِدٌ وَلَا قَائِمٌ وَلَا مُمَاسٌّ وَلَا مُبَايَنٌ عَنِ الْعَرْشِ، يُرِيدُ بِهِ: مُبَايَنَةَ الذَّاتِ الَّتِي هِيَ بِمَعْنَى الِاعْتِزَالِ أَوِ التَّبَاعُدِ، لِأَنَّ الْمُمَاسَّةَ وَالْمُبَايَنَةَ الَّتِي هِيَ ضِدُّهَا، وَالْقِيَامُ وَالْقُعُودُ مِنْ أَوْصَافِ الْأَجْسَامِ، وَاللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ أَحَدٌ صَمَدٌ لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا أَحَدٌ، فَلَا يَجُوزُ عَلَيْهِ مَا يَجُوزُ عَلَى الْأَجْسَامِ تَبَارَكَ وَتَعَالَى.

“El-Kadim (Öncesi olmayan) Subhanehu, Arşın üzerine yükselmiştir. O ne oturmaktadır, ne kalkmaktadır, ne temas etmektedir ne de Arş’tan ayrıdır. (Beyheki diyor ki) O, bununla ayrılma ve uzaklaşma manasındaki zati ayrılığı kasdetmektedir. Zira, birbirlerinin zıddı olan temas ve ayrılık ve de ayakta durma ve oturma, cisimlerin vasıflarındandır. Allah Azze ve Celle, Tektir, Sameddir, doğurmamıştır, doğrulmamıştır, hiçbir şey de Ona denk olmamıştır. Şu halde cisimler için caiz olan şeyler Onun hakkında caiz olmaz. (Tebareke ve Teala)”

Böylece anlaşılıyor ki Eşarilerden bazıları istiva’nın yükseklik manasına geldiğini kabul etmekle beraber bunun oturmaktan, temastan vs’den hali bir istiva olduğunu söylemişlerdir. Halbuki istivanın oturma manasına geldiği hususu hadislerde ve selefin asarında sabit olan bir şeydir. Diğerlerinin ise reddi ve kabulü hakkında bir haber gelmediği için bu konulara girmek doğru olmaz.

Beyheki, bunun ardından İbn Furek’in kavlini şöyle aktarmaktadır:

وَحَكَى الْأُسْتَاذُ أَبُو بَكْرِ بْنُ فُورَكٍ هَذِهِ الطَّرِيقَةَ عَنْ بَعْضِ أَصْحَابِنَا أَنَّهُ قَالَ: اسْتَوَى بِمَعْنَى: عَلَا، ثُمَّ قَالَ: وَلَا يُرِيدُ بِذَلِكَ عُلُوًّا بِالْمَسَافَةِ وَالتَّحَيُّزِ وَالْكَوْنِ فِي مَكَانٍ مُتَمَكِّنًا فِيهِ، وَلَكِنْ يُرِيدُ مَعْنَى قَوْلِ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ: {أَأَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ} [الملك: 16] أَيْ: مَنْ فَوْقَهَا عَلَى مَعْنَى نَفْيِ الْحَدِّ عَنْهُ، وَأَنَّهُ لَيْسَ مِمَّا يَحْوِيهِ طَبَقٌ أَوْ يُحِيطُ بِهِ قُطْرٌ، وَوُصِفَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى بِذَلِكَ بِطَرِيقَةِ الْخَبَرِ، فَلَا نَتَعَدَّى مَا وَرَدَ بِهِ الْخَبَرُ. قُلْتُ: وَهُوَ عَلَى هَذِهِ الطَّرِيقَةِ مِنْ صِفَاتِ الذَّاتِ، وَكَلِمَةُ ثُمَّ تَعَلَّقَتْ بِالْمُسْتَوى عَلَيْهِ، لَا بِالِاسْتِوَاءِ


“Üstad Ebubekr İbn Furek, bu görüşü bazı arkadaşlarımızdan nakletmiş ve şöyle dediklerini aktarmıştır: İstiva etti, yükseldi demektir. Sonra şöyle demiştir: Bununla mesafe, yer edinme, bir mekanda bulunma, orada yerleşme manasındaki bir yüksekliği kasdetmemektedir. Lakin o, Allah Azze ve Celle’nin ‘Gökte olanın (sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden) emin mi oldunuz?’ (Mülk: 16-17) manasını yani Ondan haddi/sınırı nefyetmek ve Onu herhangi bir tabakanın veya bölgenin içine almadığı manasında ‘Göğün üstünde olanın’ manasını kasdetmiştir. Allah Subhanehu ve Teala, haber vasıtasıyla bununla vasıflanır. Şu halde haberin geldiği şeklin ötesine geçmemek gerekir. (Beyheki diyor ki) Derim ki: bu anlayışa göre istiva, zati sıfatlardan olmaktadır.” (el-Esma ve’s Sifat, 2/309)

Böylece İbn Furek’in istiva’yı yükseklik manasında kabul etmesinin selefin yoluyla aynı tarzda olmadığı ortaya çıkmaktadır. Çünkü selef, Allahu Teala’nın Arşın üzerinde olduğunu, Allah hakkında –hadislerde geçtiği üzere- ‘nerede’ şeklinde mekan sorulabileceğini ve bunun da cevabının cariye hadisinde geçtiği üzere ‘Semadadır’ şeklinde olacağını kabul etmektedir. Yani Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Allahu Teala’nın mekanından sormuş, cariye de Onun mekanının göklerin üstü olduğunu söylemiştir. Ehli sünnet, diğer bidat ehlinin zıddına sıfat bakımından uluvv ve fevkiyeti yani yüksekliği Allah hakkında kabul ettikleri gibi mekan anlamında yüksekliği de kabul etmişlerdir. İbn Furek ise bu ikincisini kabul etmeyerek bidat ehline muvafakat etmiştir. İbn Furek’in Onun göklerin içinde olması manasına gelmediğini söylemesi doğrudur. Bu manadaki bir mekan Allah’tan nefyedilir, ancak Arşın üzerisi ve mahlukattan ayrı bir yerde oluşu manasında mekan Ondan nefyedilemez. İbn Furek, selefin kabul ettiğinin tersine Arş’ın üzerinde olmasının Allah’ı mahlukattan ayıran bir sınır olduğunu da kabul etmemiştir. Ayrıca istivayı fiili sıfatlardan değil de zati sıfatlardan sayması da hatadır. Bu da Eşari usulünden kaynaklanmaktadır, zira onlar fiili sıfatları Allah hakkında hulul-u havadis dedikleri sonradan olan şeylerin Ona dahil olmasını gerektirdiği gerekçesiyle reddederler. İbn Furek, bütün bu hususlarda selefe muhaliftir ve aynı eserinde cariye hadisine birbirinden uzak teviller getirerek Rasul (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sorduğu ‘Eynellah/Allah nerede?” sorusunun mekana yönelik olmadığını isbatlamaya çalışmaktadır. (Müşkil’ul Hadis, sf 158 ve devamı) Zaten onun bu kitabı, bilhassa bu türden sıfat hadislerine yaptığı birbirinden fasit tevillerle doludur.

Zehebi’nin de işaret ettiği gibi, Beyheki üstadı İbn Furek’in kavlini naklettikten birkaç sayfa sonra Allahu Teala’nın yedi kat göğün fevkinde (üstünde) olduğunu ifade eden hadisleri nakletmiştir ki bunların hepsi İbn Furek’in yukarda nakletmiş olduğumuz fevkiyyeti sıfatları yönünden üstünlük olarak açıklayan tevillerini iptal etmektedir. Çünkü fevkiyetten maksad sıfat ve kahr u galebe bakımından üstünlük olsaydı göklerin üstünde, Arşın üzerinde olduğunu zikretmenin bir anlamı olmazdı. Zira Allah, onun zikrettiği bu yönlerden sadece Arş ve semavatın değil bütün mahlukatın üstündedir. Onun Arş’ın ve yedi kat semanın üstünde olarak nitelenmesi bu fevkiyyetin mekan bakımından bir yüksekliği ifade ettiğini gösterir.

Zehebi’nin onun sözlerini nakletmesine gelince; Zehebi’nin el-Uluvv ve el-Arş gibi kitaplarındaki gayesi seleften başlayarak kendi dönemine kadar Allahu Teala’nın uluvv sıfatını, Onun Arşın üzerinde olduğunu kabul eden bütün alimlerin görüşlerini bir araya getirmektir. Bunlar arasında Eşari olanlar da vardır. İmam Zehebi, sözkonusu eseri kendi dönemindeki Eşarilere reddiye olarak yazmıştır. Zira o dönemki Eşariler, tıpkı günümüzdekiler gibi uluvv sıfatını hiçbir şekilde kabul etmemekte ve ‘Allah göktedir’ ‘Arşın üzerindedir.’ Gibi lafızları şiddetle inkar etmekteydi. Halbuki Eşari başta olmak üzere ilk dönem Eşari uleması, bu hususta Ehli sünnete muvafıktırlar, lakin mekanı, istikrarı (yerleşmeyi), oturmayı vs inkar ederek; teması nefyetme gibi selefin dalmadığı konulara dalarak istiva sıfatının içini boşaltmışlardır, bu ayrı bir konudur. Ama her halükarda Allah’ın göklerin üstünde olduğunu en azından günümüzdekiler gibi açıktan inkar etmemişlerdi. İşte İbn Furek, Beyheki ve emsalinin selefle birebir aynı manada olmasa bile uluvv sıfatını kabul etmeleri müteahhirun Eşarilerinin kendi imamlarına dahi muhalefet ettiklerini gösterir. Zehebi’nin bu tarz alimlerin kavillerini zikretmesi bu ve benzeri sebeblerden kaynaklanabilir.

İbn Teymiye’ye gelince; O, sizin de yukarda bahsettiğiniz gibi İbn Furek’in Gazneli Mahmud’un huzurunda yaptığı münazarayı ve Allah’ın fevkiyetini reddedişini nakletmiş, ardından şöyle demiştir:

مع أن المعروف عن أبي بكر بن فورك هو ما عليه الأشعري وأئمة أصحابه من إثبات أن الله فوق العرش كما ذكر ذلك في غير موضع من كتبه وحكاه عن الأشعري وابن كلاب وارتضاه وذكر البيهقي عنه في كتاب الصفات أنه قال استوى بمعنى علا وقال في قوله أَأَمِنتُم مَّن فِي السَّمَاء [الملك 16 أي من فوق السماء


“Bununla beraber, İbn Furek hakkında meşhur olan, Allah’ın Arşın üzerinde olduğunu kabul etme hususunda onun Eşari ve ashabının önde gelenlerinin yolu üzere olduğu yönündedir. Nitekim o, bunu kitaplarının bir çok yerinde zikretmiş ve de Eşari’den ve İbn Küllab’tan beğenerek nakletmiştir. Beyheki de ‘Kitab’us Sifat’da onun istiva etti, yükseldi manasına gelir, dediğini; keza ‘Gökte olandan … emin mi oldunuz’ kavlinin ‘göğün üstünde olan’ manasına geldiğini söylediğini nakletmiştir.” (Beyanu Telbisil Cehmiyye, 4/274-276)

Bununla alakalı söylenecek şey de az önce Zehebi’nin kavli hakkında söyleyeceklerimizin aynısıdır. Yani İbn Furek, her ne kadar işin tafsilatında Ehli sünnete muhalif olsa da Allahu Teala’nın Arşın üzerinde olduğunu genel manada kabul etmesi bakımından Ehli sünnete muvafıktır. Bu da bir kimsenin Allah, Arşın üzerindedir veya semadadır demiş olmasının uluvv konusunda  Ehli sünnete tam muvafık olduğu anlamına gelmediğini gösteren bir misaldir. Zira nassları tasdik etmiş olmak için bunu söyleyip içini farklı dolduruyor olabilir, o yüzden bilhassa halef ulemasından olup bu tarz sözleri olanların görüşlerini tam olarak tahkik etmek gerekir. Vallahu a’lem.

Al-Qassab

  • Ziyaretçi
Darakutni'nin el-Bakillani'ye övgüsü
« Yanıtla #12 : 19 Mart 2018, 11:40 »
Merhaba,

şimdiye kadar faydalı cevap'lar icin teşekkürler.

Son olan sorum:

Imam ez-Zehebi "Siyeru Alamin Nübela'sında" (17/558) şunu naklediyor:

وقد مدح إسماعيل بن سعيد النحوي أبا ذر بقصيدة  قال أبو الوليد الباجي في كتاب اختصار فرق الفقهاء من تأليفه في ذكر القاضي ابن الباقلاني لقد أخبرني الشيخ أبو ذر وكان يميل إلى مذهبه فسألته من أين لك هذا قال إني كنت ماشيا ببغداد مع الحافظ الدارقطني فلقينا أبا بكر بن الطيب فالتزمه الشيخ أبو الحسن وقبل وجهه وعينيه فلما فارقناه قلت له من هذا الذي صنعت به ما لم أعتقد أنك تصنعه وأنت إمام وقتك فقال هذا إمام المسلمين والذاب عن الدين هذا القاضي أبو بكر محمد بن الطيب قال أبو ذر فمن ذلك الوقت تكررت إليه مع أبي كل بلد دخلته من بلاد خراسان وغيرها لا يشار فيها إلى أحد من أهل السنة إلا من كان على مذهبه وطريقه

Yani Imam ed-Darakutni Imam el-Bakillani'yi: "Müslüman'larin Imam'i ve Din'i savunan (هذا إمام المسلمين والذاب عن الدين)" olarak öviyor. Bu övgü nasıl anlaşılmalı gerek? Çünkü Eş'ari'ler bu övgü'yü Mezhep'leri icin kulaniyorlar.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillahirrahmanirrahim. Öncelikle size bu tür nakillerin bizzat kaynağına inerek araştırma yapmanızı tavsiye ediyoruz. Çünkü –aşağıda görüleceği üzere- kaynağın kendisine gittiğinizde meselenin cevabı da aynı yerde bulunabilmektedir. Arapça nakiller attığınıza göre bunu yapabilme kudretine de sahip olabilirsiniz veya en azından bunları gündeme getirenlerden sözkonusu nakillerin siyak sibakını, öncesini sonrasını talep edebilirsiniz diye düşünüyorum. Şimdi, Zehebi bu bahsettiğiniz yerde bunları nakletmektedir. Bunların hemen ardından yaptığı izah ise meseleye açıklık getirmektedir. Diyor ki:

وَقَدْ مدح إِسْمَاعِيْلُ بنُ سَعِيْدٍ النَّحْوِيُّ أَبَا ذَرٍّ بقصيدَة.
قَالَ أَبُو الوَلِيْدِ البَاجِيُّ فِي كِتَاب (اختصَار فرق الفُقَهَاء) مِنْ تَأْلِيْفه، فِي ذكر القَاضِي ابْنِ البَاقِلاَّنِيّ: لَقَدْ أَخْبَرَنِي الشَّيْخُ أَبُو ذَر وَكَانَ يَمِيلُ إِلَى مَذْهَبِهِ، فَسَأَلْتُهُ: مِنْ أَيْنَ لَكَ هَذَا؟
قَالَ: إِنِّيْ كُنْتُ مَاشياً بِبَغْدَادَ مَعَ الحَافِظ الدَّارَقُطْنِيّ، فَلَقِيْنَا أَبَا بَكْرٍ بنَ الطَّيِّب فَالتزمه الشَّيْخُ أَبُو الحَسَنِ، وَقبَّلَ وَجهَهَ وَعَيْنَيْهِ، فَلَمَّا فَارقنَاهُ، قُلْتُ لَهُ: مَنْ هَذَا الَّذِي صَنَعْتَ بِهِ مَا لَمْ أَعْتَقِدْ أَنَّكَ تَصْنَعُهُ وَأَنْتَ إِمَامُ وَقْتِكَ؟
فَقَالَ: هَذَا إِمَامُ المُسْلِمِيْنَ، وَالذَّابُّ عَنِ الدِّيْنِ، هَذَا القَاضِي أَبُو بَكْرٍ مُحَمَّدُ بنُ الطَّيِّب.
قَالَ أَبُو ذَر: فَمِنْ ذَلِكَ الوَقْت تَكَرَّرْتُ إِلَيْهِ مَعَ أَبِي، كُلُّ بَلَد دَخَلْتُهُ مِنْ بلاَد خُرَاسَان وَغيرِهَا لاَ يُشَارُ فِيْهَا إِلَى أَحدٍ مِنْ أَهْلِ السُّنَّة إِلاَّ مَنْ كَانَ عَلَى مَذْهَبِهِ وَطَرِيْقِهِ.


“İsmail bin Said en-Nahvi, bir kasideyle Ebu Zerr’i (el-Herevi’yi ) methetmiştir. Ebu’l Velid el Baci ise ‘İhtisar’u Firak’il Fukaha’ adıyla telif ettiği kitabında Kadı İbn’ul Bakillani’den bahsederken şöyle demiştir:

Şeyh Ebu Zerr (el-Herevi), Bakillani’nin mezhebine meyilli olduğunu bildirdi. Ben ona, bu nerden icab etti, diye sorunca şöyle dedi: Ben, bir gün Bağdad’da Hafız Darakutni ile birlikte yürüyordum. Ebubekr bin Tayyib (el-Bakillani) ile karşılaştık. Şeyh Ebu’l Hasen ed-Darakutni, ona sarıldı ve de yüzünden ve gözünden öptü. Ayrıldığımızda ona dedim ki: Sen, kendi zamanının imamı olduğun halde yapacağını hiç ummadığım şu hareketi yaptığın bu kişi kimdir? Dedi ki: Bu, Müslümanların imamıdır, dinin savunucusudur. Bu, Kadi Ebubekr Muhammed bin Tayyib’tir.

Ebu Zerr diyor ki: O zamandan itibaren, babamla beraber defalarca onun yanına gittim. Horasan ve başka beldelerden gittiğim her yerde Ehli sünnetten olduğu belirtilen herkesin ancak onun yolu ve mezhebi üzere olduğunu gördüm.”

Ardından devamla şöyle demektedir:


قُلْتُ: هُوَ الَّذِي كَانَ بِبَغْدَادَ يُنَاظِرُ، عَنِ السُّنَّة وَطَرِيْقَةِ الحَدِيْث بِالجَدَلِ وَالبُرْهَانِ، وَبَالحضرَةِ رُؤُوْسُ المُعْتَزِلَةِ وَالرَّافِضَةِ وَالقَدَرِيَّة وَأَلوَانِ البِدَع، وَلهُم دَوْلَةٌ وَظُهورٌ بِالدَّوْلَة البُوَيْهِيَّة، وَكَانَ يَرُدُّ عَلَى الكَرَّامِيَّة، وَينصُرُ الحَنَابِلَةَ عَلَيْهِم، وبَيْنَهُ وَبَيْنَ أَهْل الحَدِيْث عَامِرٌ، وَإِنْ كَانُوا قَدْ يَخْتَلِفُون فِي مَسَائِل دقيقَة، فلهَذَا عَامَلَه الدَّارَقُطْنِيُّ بِالاحْتِرَام، وَقَدْ أَلَّفَ كِتَاباً سَمَّاهُ: (الإِبَانَة) ، يَقُوْلُ فِيْهِ: فَإِن قِيْلَ: فَمَا الدَّلِيْلُ عَلَى أَنَّ للهِ وَجهاً وَيداً؟
قَالَ قَوْله: {وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ} [الرَّحْمَن:27] وَقوله: {مَا مَنَعَكَ أَنْ تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّ} [ص:75] فَأَثبت تَعَالَى لِنَفْسِهِ وَجهاً وَيداً.
إِلَى أَنْ قَالَ: فَإِن قِيْلَ: فَهَلْ تقولُوْنَ: إِنَّهُ فِي كُلِّ مَكَان؟
قِيْلَ: مَعَاذَ اللهِ بَلْ هُوَ مُسْتَوٍ عَلَى عَرْشِهِ كَمَا أَخْبَرَ فِي كِتَابِهِ.
إِلَى أَنْ قَالَ: وَصِفَاتُ ذَاتِهِ الَّتِي لَمْ يَزَلْ وَلاَ يزَالُ مَوْصُوَفاً بِهَا: الحَيَاةُ وَالعِلْمُ وَالقُدرَةُ وَالسَّمْعُ وَالبَصَرُ وَالكَلاَمُ وَالإِرَادَةُ وَالوَجْهُ وَاليدَانِ وَالعينَانِ وَالغضبُ وَالرِّضَى، فَهَذَا نَصُّ كَلاَمه.
وَقَالَ نحوَهُ فِي كِتَاب (التَّمهيد) لَهُ، وَفِي كِتَاب (الذَّبِّ عَنِ الأَشْعَرِيِّ) . وَقَالَ: قَدْ بَيِّناً دينَ الأُمَّة وَأَهْلِ السُّنَّة أَنَّ هَذِهِ الصِّفَات تُمَرُّ كَمَا جَاءت بِغَيْر تكييفٍ وَلاَ تحَدِيْدٍ وَلاَ تجنيسٍ وَلاَ تصويرٍ.
قُلْتُ: فَهَذَا المنهجُ هُوَ طريقَةُ السَّلَف، وَهُوَ الَّذِي أَوضحه أَبُو الحَسَنِ وَأَصْحَابُه، وَهُوَ التَسْلِيمُ لنُصُوص الكِتَاب وَالسُّنَّة، وَبِهِ قَالَ ابْنُ البَاقِلاَّنِيّ، وَابْنُ فُوْرَك، وَالكِبَارُ إِلَى زَمَن أَبِي المعَالِي، ثُمَّ زَمَنِ الشَّيْخ أَبِي حَامِدٍ، فَوَقَعَ اختلاَفٌ وَأَلْوَانٌ، نَسْأَلُ اللهَ العَفْوَ.


“Derim ki: O (yani Bakillani) Bağdad’da sünneti ve hadis (ehlinin) yolunu müdafaa için, Mutezile, Rafiziler, Kaderiyye ve türlü renkte bidat ehlinin liderlerinin huzurunda cedel ve burhan yoluyla münazara eden kişiydi. Onlar, Buveyhiler devletiyle beraber bir güce ve galibiyete kavuşmuşlardı. Yine Bakillani, Kerramilere reddiyede bulunuyor ve onlara karşı Hanbelilere destek oluyordu. Bazı ince meselelerde ihtilaf etmiş olsalar da onunla hadis ehli arasında bir yakınlık vardı. İşte bundan dolayı Darakutni ona hürmetle muamele etmiştir.

Bakillani, “el-İbane” adlı bir kitap telif etmiş ve orada şöyle demiştir:

‘Eğer denilirse ki: Allah’ın yüzü ve eli olduğuna dair delil nedir? (Bunun delili Allahu Teala’nın) şu kavlidir: ‘Rabbinin vechi/yüzü baki kalır’ (Rahman: 27) ve yine şu kavlidir: ‘İki elimle yarattığıma seni secde etmekten alıkoyan şey nedir?’ (Sad: 75) Böylece Allahu Teala kendisi için yüz ve el isbat etmiş olmaktadır.’

Sonra şöyle demiştir:

‘Eğer denilirse ki: Siz Onun, her yerde mi olduğunu söylüyorsunuz? Şöyle denilir: Allah’a sığınırım, bilakis O, kitabında haber verdiği gibi Arşına istiva etmiş haldedir.’

Sonra da şöyle demiştir:

‘Onun daima mevsuf bulunduğu ve mevsuf bulunacağı zatına ait sıfatları şunlardır: Hayat, ilim, kudret, işitme, görme, kelam (konuşma), irade, vech (yüz), iki el, iki göz, gazab, rıza…’

İşte bunlar onun açık sözleridir. Et-Temhid kitabında ve ez-Zibbu an’il Eşari (Eşari müdafaası) kitabında da benzeri şeyleri dile getirmiştir. Şöyle demektedir:

‘Biz ümmetin ve Ehli sünnetin dininin bu sıfatları keyfiyet vermeden, sınırlandırmadan, benzetmeden ve tasvir etmeden geldikleri gibi kabul etmek olduğunu açıkladık.’

(Zehebi diyor ki) Derim ki: İşte bu menhec, selefin yolunun bizzat kendisidir. Ebu’l Hasen (el-Eşari) ve ashabının açıkladıkları yol da budur yani Kitap ve sünnetin nasslarına teslim olmaktır. Bakillani, İbn Furek ve diğer (Eşari) büyükler de ta ki Ebu’l Meali (el-Cüveyni) zamanına, ondan sonra da Şeyh Ebu Hamid (el-Gazali) zamanına kadar böyle demişlerdir. Daha sonra ihtilaf ve farklılıklar ortaya çıktı. Allah’tan af dileriz. ”

Ardından Ebu Zer el Herevi’ye neden Eşari mezhebine geçtiği sorulduğunda yukardaki kıssayı naklettiğine dair başka bir rivayet aktarmaktadır. Buna göre Darakutni’nin Bakillani’ye olan teveccühünü görünce Eşari mezhebine meyletmiştir.

Zehebi, bütün bunları sizin nakilde bulunduğunuz yerin devamında zikretmektedir. Böylece anlaşılıyor ki meşhur muhaddis İmam Darakutni’nin dönemin Eşari kelamcılarının büyüklerinden olan Bakillani’ye hürmet etmesi, onun –bazı konularda muhalif olsa da- çoğu konuda Ehli sünneti desteklemesinden dolayıdır. Zira o dönem bidat ehlinin, Şia ve Mutezile’nin güç kazandığı zor bir dönemdi. Böyle bir zamanda Ehli sünnetin akidesini batıl ehline karşı müdafaa eden herkes –kendisinin hataları olsa da- övgüyü hak eder. Bu, Ehli sünnetin sahip olduğu adalet vasfından ve herkese hak ettiği oranda sevgi ve buğz göstermesinden kaynaklanır. Eşariler hakkında başka alimlerin de –mesela İbn Teymiye gibi- İslam’a ve sünnete yaptıkları hizmet ve de küfür ve bidat ehline karşı yaptıkları reddiyeler oranında övgüleri vardır. Yani Darakutni’nin Bakillani’ye karşı hürmetkar davranması onun her görüşüne katıldığı anlamına gelmez. Bununla beraber Sahihi Buhari nüshalarını nakleden ravilerden birisi olan Ebu Zer el Herevi’nin bu olaydan sonra Eşariliğe meyletmesinden ötürü muasırlardan bazıları Darakutni’yi tenkid etmişler ve de toplum nezdinde imam ve önder konumda olan kişilerin –belli sebeblerle de olsa- bidat ehline sıcak davranmasının bu türden mahzurlara yol açabileceğini söylemişlerdir. Vallahu a’lem.

Kısacası, Darakutni’nin Bakillani’ye olan desteği nisbi bir destektir, onun bütün görüşlerini desteklediği ve Bakillani’nin her konuda Ehli sünnete muvafık olduğunu göstermez. Bunun, Bakillani’nin batıl görüşlerinin henüz şöhret bulmadığı bir dönemde gerçekleştiği ve Darakutni’nin bidat ehliyle münazaralarından ötürü Bakillani hakkında hüsnü zan ettiği de ileri sürülmüştür. Daha önce İbn Furek meselesinde belirttiğimiz gibi ve Zehebi’nin de ifade ettiği üzere Eşari ve ashabı çoğu konuda hadis ehline yakın bir tutum izlemişler, bazı konularda ise muhalefet etmişlerdir. Cüveyni, Gazali, Razi ve Amidi gibi Eşari kelamcılarının zuhur etmesiyle beraber Eşarilik sünnetten iyice uzaklaşarak bugünkü halini almıştır. Bunu İbn Teymiye de ifade etmiş ve Kuşeyri fitnesi adı verilen olaylar zuhur edene kadar Eşarilerle Hanbelilerin çoğu meselede birlikte hareket ettiklerini bildirmiştir. Darakutni meselesini de o dönemin şartları içerisinde yaşanmış bir olay olarak değerlendirmek gerekir.

İmam Darakutni’nin kelam ehline bakış açısı bellidir. Zehebi, onun hakkında şöyle demiştir:

وَصَحَّ عَنِ الدَّارَقُطْنِيِّ أَنَّهُ قَالَ: مَا شَيْءٌ أَبغضُ إِلَيَّ مِنْ عِلمِ الكَلاَمِ.
قُلْتُ: لَمْ يَدْخلِ الرَّجُلُ أَبداً فِي علمِ الكَلاَمِ وَلاَ الجِدَالِ، وَلاَ خَاضَ فِي ذَلِكَ، بَلْ كَانَ سلفيّاً، سَمِعَ هَذَا القَوْلَ مِنْهُ أَبُو عَبْدِ الرَّحْمَنِ السُّلَمِيُّ.


“Darakutni’nin şöyle dediği ondan sahih olarak gelmiştir: ‘Kelam ilminden daha çok nefret ettiğim bir şey yoktur.’ Derim ki: Bu adam, kelam ilmine ve cidale asla girmemiştir, böyle şeylere de dalmamıştır. Bilakis o, ‘selefidir.’ Bu sözü ondan Ebu Abdirrahman es-Sülemi işitmiştir.” (Siyeru Alamin Nubela, 16/457)

Yine Zehebi, ondan şu şiiri nakletmiştir:


(حَدِيث الشَّفَاعَة عَن أَحْمد ... إِلَى أَحْمد الْمُصْطَفى مُسْنده)
(وَجَاء الحَدِيث بإقعاده ... على الْعَرْش أَيْضا فَلَا نجحده)
(أمروا الحَدِيث على وَجهه ... وَلَا تدْخلُوا فِيهِ مَا يُفْسِدهُ)
(وَلَا تنكروا أَنه قَاعد ... ولاتنكروا أَنه يقعده)


Ahmed’den gelen şefaat hadisi ki,
Onun senedi Ahmed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem)’ kadar gider,
Yine Onun oturtulması hakkında hadis gelmiştir,
Arşın üzerine ki onu inkar etmeyiz,
Hadisi kendi manası üzere okuyup geçin,
Manasını bozacak şeyleri ona sokmayın,
Onun (Allah’ın) oturduğunu inkar etmeyin,
Onu (sallallahu aleyhi ve sellem) oturtacağını da inkar etmeyin.

Görüldüğü üzere Darakutni, burada Allahu Teala’nın Arşın üzerine oturduğunu ve Rasülünü de (sallallahu aleyhi ve sellem) oraya oturtacağını ifade etmektedir. Zehebi, Darakutni’nin bu şiirini, Ahmed bin Selame-Yahya bin Yunus- Ebu Talib el Uşari-Darakutni senediyle rivayet etmiştir. (el-Uluvv, sf 235; el-Arş, 2/414).)

Ayrıca Darakutni (rh.a) sıfatlar konusunda es-Sifat, en-Nüzul ve Ruyetullah isimli kitapları tasnif etmiş ve Eşarilerin inkar ettiği haberi sıfatlarla alakalı hadisleri naklederek müdafaa etmiştir. Bütün bu naklettiklerimiz Eşari akidesine muhalif şeylerdir. Kısacası Darakutni’nin Eşari olması imkansız bir şeydir. Velev ki Darakutni’nin Eşarileri desteklediği, hatta Eşari olduğu bir an için farz edilse bile bu hiçbir şeyi değiştirmez ve onun bir hatası olarak değerlendirilir. Zira Eşariler, Kitap, sünnet ve selefin icmasına muhalif o kadar çok bidat ihdas etmişlerdir ki bunlardan tevbe etmedikleri müddetçe ne Darakutni’nin ne de başka bir alimin onları tezkiye etmesi onları kurtarmaz. Vesselam.

Çevrimiçi EbuMusa90

  • Newbie
  • *
  • İleti: 3
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Eş'ari'lerde aklın naklın üzerinde oluşu / aklın esas oluşu
« Yanıtla #14 : 23 Eylül 2018, 03:18 »
Merhaba,

(...) Benim sorum - ve site'de bu konu üzeri birşey bulamadim: Eş'ari'ler/Maturidi'ler'de aklın esas oluşu ve naklın üstün ve mertebe oluşu konuyu sunup açıklayabilirmisiniz? Mesela aklın delil oluşturmasi ve naklin yakin oluşturmaması, kanun el-kulli denilen kurulmuş kural gibi.
Misal: Fahreddin er-Razi Ta'sis et-Taqdis'de (sf. 220-221):


الفصل الثاني والثلاثون
في
أن البراهين العقلية إذا صارت معارضة بالظواهر النـقلية
فكيف يكون الحال فيها ؟
اعلم : أن الدلائل القطعية العقلية إذا قامت على ثبوت شيء ، ثم وجدنا أدلة نقلية يشعر ظاهرها بخلاف ذلك . فهناك لا يخلو الحال من أحد أمور أربعة : إما أن يصدق مقتضى العقل والمنطق – فيلزم تصديق النقيضينوهو محال _ وإما أن نبطلها – فيلزم تكذيب النقيضين . وهو محال – (وإما أن نكذب الظواهر النقلية ، ونصدق الظواهر العقلية) وإما أن تصدق الظواهر النقلية وتكذب الظواهر العقلية – وذلك باطل – لأنه لا يمكننا أن نعرف صحة الظواهر النقلية . إلا إذا عرفنا بالدلائل العقلية : إثبات الصانع ، وصفاته ، وكيفية دلالة المعجزة على صدق الرسول وظهور المعجزات على (يد) محمد ولو صار القدح في الدلائل العقلية القطعية ، صار العقل متهماً ، غير مقبول القول ، ولو كان كذلك لخرج عن أن يكون مقبول القول في هذه الأصول . وإذا لم تثبت هذه الأصول ، خرجت الدلائل النقلية عن كونها مفيدة . فثبت : أن القدح في العقل لتصحيح النقل ، يفضي إلى القدح في العقل والنقل معاً . وإنه باطل ز ولما بطلت الأقسام الأربعةلم يبق إلا أ، (يقطع بمقتضى) الدلائل العقلية القاطعة : بأن هذه الدلائل النقليةإما أن يقال أنها غير صحيحة ، أو (يقال : إنها صحيحة) إلا أن المراد منها غير ظواهرها . ثم إن جوزنا التأويل : اشتغلنا على سبيل التبرع بذكر تلك التأويلات على التفصيل . وإن لم تجوز التأويل فوضنا العلم بها إلى الله تعالى . فهذا هو القانون الكلي المرجوع إليه في جميع المتشابهات (وبالله التوفيق)

Teşekkürler.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillahirrahmanirrahim,

Eşari ve Maturidilerdeki fasit usullerden bir tanesi, hatta belki en önemlisi akıl ile nakil yani şeri nasslar çeliştiğinde aklı öne almalarıdır. Öyle ki bu, aslında onların diğer konulardaki fasit mezheplerinin de dayanağını teşkil etmektedir. Onlar sıfatları reddederken ve başka batıllar ihdas ederken hep bu esasa dayanmışlardır. Bu kaide “akıl evveldir, nass onunla müevveldir” şeklinde özetlenmiştir. Yani akıl önce gelir, nass ise akli esaslara göre tevil edilip açıklanır. Bunu ilk önce Mutezile kelamcıları dillendirmiş, bilhassa “İmam’ul Harameyn” lakaplı Cüveyni ve takipçilerinin başlattığı akılcılık cereyanından sonra Eşari ve Maturidi kelamcılarının birçoğu da bu kaideyi kendilerine esas almış ve de sıfat nassları başta olmak üzere bir çok akidevi meseleyi buna göre izah etmeye çalışmışlardır. Buna göre akıl ile nakil çeliştiğinde akıl tercih edilecek ve nakil de tevil edilecektir. Buna dair kelamcıların getirdiği gerekçeler ve Ehli sünnet tarafından bunlara verilen cevaplar, aşağıda inşallah tafsilatıyla gelecektir. Ancak buna verilecek en esaslı cevap aslında akıl ile nakil arasında bir çatışma olmasının imkansız olduğu şeklindedir. Yani akıl ile nakil çatışırsa ne yapmalıyız, sorusu kökten batıl bir sorudur çünkü sarih akıl ile sahih nakil çelişmez. Eğer akli esaslardan birisi, nakille sabit olan hususlardan birisi ile çelişiyor ya da çelişiyormuş gibi görünüyorsa ya o akıl sarih, selim akıl değildir; yani sözkonusu akli kaide; üzerinde bütün temiz fıtrat sahiplerinin ittifak ettiği aklın açık, bedihi hükümlerinden birisi değildir, en fazla bazı kimselerin akli esaslardan kabul ettiği lakin esasında öyle olmayan bir iddiadır; veyahut da nakil sahih değildir. Ya da naklin sözkonusu meseleye delaleti kati değildir. Şeyhulislam İbn Teymiye (rh.a) “Der’u Tearuz’il Akli ve’n Nakl” yani Akıl ve Naklin Çatışmasının İmkansızlığı ismini taşıyan ve 10 cilt olarak basılan hacimli eserinde bu mühim kaideyi ele almakta ve delillendirmektedir. Akıl ile nakil esas itibariyle çelişmediğine göre kelamcıların akıl ile nakil yani sem’i, şer’i deliller çatıştığında ne yapmalı, şeklinde ortaya attıkları problem aslında kelamcıların akliyyat ya da makulat adını verdikleri ve de birçoğunu Yunan felsefesinden aktardıkları felsefi/mantıki kaideleri çeliştiği zaman ne yapacakları manasındadır ve kelamcılar hiç kuşkusuz kendi akli kaidelerini esas alıp, şeriatı da bunlara göre tevil daha doğrusu tahrif cihetine gitmektedirler. Mevzunun özeti bundan ibarettir.
Şimdi, Eşari kelamcılarından buna dair nakilleri ve de Ehli sünnet tarafından bunlara verilen cevapları sunmak istiyorum.

Eşari kelamcılarından Cüveyni (v. 478) el-İrşad adlı eserinin nakli delillerle sabit olan meseleler hakkındaki “Sem’iyyat” bölümünde şöyle demektedir:


اعلموا -وفقكم الله تعالى- أن أصول العقائد تنقسم إلى ما يدرك عقلًا، ولا يسوغ تقدير إدراكه سمعًا، وإلى ما يدرك سمعًا، ولا يتقدر إدراكه عقلًا، وإلى ما يجوز إدراكه سمعًا وعقلًا؛

“Allah sizi muvaffak kılsın, bilin ki Akaid esasları üç kısma ayrılır.
1-   Sadece akılla idrak edilip nass yoluyla idrakine güç yetirilmesi sözkonusu olmayanlar.
2-   Sadece nas yoluyla idrak edilip, akıl yoluyla idrakine güç yetirilemeyenler.
3-   Hem akılla hem de nassla idraki mümkün olanlar.”
Ardından devamla şöyle demektedir:

فإذا ثبتت هذه المقدمة، فيتعين بعدها على كل معتن بالدين واثق بعقله أن ينظر يما تعلقت به الأدلة السمعية؛فإن صادفه غير مستحيل في العقل، وكانت الأدلة السمعية قاطعة في طرقها، لا مجال للاحتمال في ثبوت أصولها ولا في تأويلها، فما هذا سبيله، فلا وجه إلا القطع به. وإن لم تثبت الأدلة السمعية بطرق قاطعة، ولم يكن مضمونها مستحيلًا في العقل، وثبتت أصولها قطعًا، ولكن طريق التأويل يجول فيها؛ فلا سبيل إلى القطع، ولكن المتدين يغلب على ظنه ثبوت ما دل الدليل السمعي على ثبوته وإن لم يكن قاطعًا. وإن كان مضمون الشرع المتصل بنا مخالفًا العقل؛ فهو مردود قطعًا بأن الشرع لا يخالف العقل، ولا يتصور في هذا القسم ثبوت سمع قاطع

“İşte bu mukaddime sabit olduğuna göre bundan sonra dinine özen gösteren ve aklına güvenen herkesin sem’i delillerin yani nasların alakadar olduğu hususlara bakması gerekir. Eğer onların akıl nezdinde imkansız olmadığını, bu sem’i delillerin de geliş yolları itibariyle kat’i olduğunu görürse artık onların asıllarının sabit oluşu hususunda farklı bir ihtimale yer olmadığı gibi tevile de mecal yoktur. Bu yolla gelen her şeyin yolu ancak kesin olarak bunu kabul etmektir. Eğer sem’i deliller kat’i yollarla sabit olmadıysa, ancak muhtevası akıl nezdinde imkansız değilse, dayandığı asıllar da kat’i olarak sabit olduysa, lakin tevil yolu da açık ise bunu kesin olarak kabul etmek doğru olmaz. Ancak dindar kimse, zannı galib yoluyla sem’i delillerin sübütüne delalet ettiği şeyi kat’i olmasa bile kabul eder. Eğer ki bize ulaşan şeriatın muhtevası akla muhalifse, bu kesin olarak reddedilir. Çünkü şeriat akla muhalefet etmez. Bu kısımda kat’i bir sem’i delilin varlığı da tasavvur olunamaz.” (El-İrşad, sf 358- 360)

Cüveyni’nin akılla çelişen kati bir nakil olamayacağı yönündeki sözleri doğru olmakla beraber yine de bütün seçeneklerde esas olarak aklı dayanak edindiği gözden kaçmamaktadır. Çünkü gerek kati yolla gerekse de zan yoluyla sabit olan bütün sem’i delillerin kabulünde aklen imkansız olmamasını esas almaktadır. Burada akıldan kasıd ise kuşkusuz Şeyhulislam İbn Teymiye’nin bahsettiği sarih akıldan ziyade, kelamcıların kendilerine esas aldıkları ve birçoğu Yunan felsefesinden alınmış olan felsefi prensiplerdir.

Ebu Muzaffer es-Sem’ani (v. 489) akidevi konularda aklı esas edinen bidat ehliyle alakalı şöyle demektedir:

وَاعْلَم أَن فصل مَا بَيْننَا وَبَين المبتدعة هُوَ مَسْأَلَة الْعقل فَإِنَّهُم أسسوا دينهم على الْمَعْقُول وَجعلُوا الِاتِّبَاع والمأثور تبعا للمعقول وَأما أهل السّنة قَالُوا الأَصْل الِاتِّبَاع والعقول تبع وَلَو كَانَ أساس الدّين على الْمَعْقُول لاستغنى الْخلق عَن الْوَحْي وَعَن الْأَنْبِيَاء صلوَات الله عَلَيْهِم ولبطل معنى الْأَمر وَالنَّهْي ولقال من شَاءَ مَا شَاءَ
وَلَو كَانَ الدّين بني على الْمَعْقُول وَجب أَلا يجوز للمؤمين أَن يقبلُوا شَيْئا حَتَّى يعقلوا
وَنحن إِذا تدبرنا عَامَّة مَا جَاءَ فِي أَمر الدّين من ذكر صِفَات الله عز وَجل وَمَا تعبد النَّاس بِهِ من اعْتِقَاده وَكَذَلِكَ مَا ظهر بَين الْمُسلمين وتداولوه بَينهم ونقلوه عَن سلفهم إِلَى أَن أسندوه إِلَى رَسُول الله صلى الله عَلَيْهِ وَسلم من ذكر عَذَاب الْقَبْر وسؤال الْملكَيْنِ والحوض وَالْمِيزَان والصراط وصفات الْجنَّة وصفات النَّار وتخليد الْفَرِيقَيْنِ فيهمَا أُمُور لَا ندرك حقائقها بعقولنا وَإِنَّمَا ورد الْأَمر بقبولها وَالْإِيمَان بهَا


“Bil ki, bizimle bidatçılar arasında ayrım noktası akıl meselesidir. Zira onlar, dinlerini akli esaslar üzerine kurmuşlar ve de tabi olmayı ve (dinden) nakledilen şeyleri de akli esaslara tabi kılmışlardır. Ehli sünnet ise şöyle demiştir: Aslolan (nakle) tabi olmaktır, akıl ise (nakli delillerin kendisine tabi olduğu değil) tabi olandır. Eğer dinin esası akıl üzerine bina edilseydi insanların vahye ve peygamberlere –Allahın salatı onların üzerine olsun- ihtiyacı  kalmaz ve de emir ve nehiy de iptal olur, dileyen dilediğini söylerdi.  Eğer din, akli prensipler üzerine bina edilseydi müminlerin ta ki akledene kadar hiçbir şeyi kabul etmelerinin caiz olmaması gerekirdi. Bizler din hususunda gelen şeylerin geneline baktığımızda –Allah Azze ve Celle’nin sıfatları, insanların kendisi vasıtasıyla Allaha ibadet ettikleri itikadları, keza Müslümanlar arasında yayılan ve onların geçmişlerinden naklettikleri ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e dayandırdıkları kabir azabı, (Münker-Nekir denilen) iki meleğin (kabirdeki) sorgusu, Havz, Mizan (tartı), Sırat, Cennetin özellikleri, Cehennemin özellikleri, iki kesimin bunların içinde sonsuza dek kalmaları gibi, bu ikisinde var olan ve aklımızla idrak edemediğimiz nice mesele hakkında kabülüne ve iman edilmesine dair emir gelmiştir.”

Sem’ani (rh.a) devamla şöyle demektedir:

ثمَّ نقُول لهَذَا الْقَائِل الَّذِي يَقُول بني ديننَا على الْعقل وأمرنا باتباعه أخبرنَا إِذا أَتَاك أَمر من الله تَعَالَى يُخَالف عقلك فبأيهما تَأْخُذ بِالَّذِي تعقل أَو بِالَّذِي تُؤمر
فَإِن قَالَ بِالَّذِي أَعقل فقد أَخطَأ وَترك سَبِيل الْإِسْلَام وَإِن قَالَ إِنَّمَا آخذ بِالَّذِي جَاءَ من عِنْد الله فقد ترك قَوْله

“Sonra biz, ‘dinimiz akıl üzere bina edilmiştir, biz de ona uymakla emrolunmuşuz’ diyen kimseye deriz ki: Bize haber ver, sana Allahu Teala’dan aklına uymayan bir emir gelse hangisini alacaksın? Aklına uyanı mı, yoksa emredildiğin şeyi mi? Eğer aklıma uyanı derse hata etmiş  ve İslam yolunu terk etmiş  olur. Allah katından geleni alırım derse kendi sözünü terk etmiş  olur.” (es-Sem’ani, el-İntisar li Ehlil Hadis 82 ve devamı; ayrıca benzeri ifadeler için bkz. Kıvam’us Sunne el Asbahani, el-Hucce fi Beyan’il Mehicce, 1/347-348)

Açıkça anlaşıldığı üzere bu akıl meselesi, Ehli sünnet ile ehli bidat arasında en temel ihtilaf sahasıdır. Mutezile, Rafiziler ve benzeri bidat ehlinin akılcılıktan dolayı Ehli sünnete muhalif olduğu bilinen bir husustur. Öyle ki Ehli sünnetin en temel hadis kaynağı olan Buhari’nin Sahih’i “Vahiy” bölümü ile başlarken, Şia’nın en temel hadis kaynağı olan Kuleyni’nin el-Kafi’si “Akıl” bölümüyle başlamaktadır! Hal böyleyken zamanla Ehli sünnete kendilerini nisbet eden Eşari ve Maturidi gibi fırkalar da bidatçılara tabi olarak aklı esas almaya başlamışlar ve Ehli sünnetin bir çok esasını sırf akli esaslara uymadığı gerekçesiyle inkar ya da tevil etmişlerdir. Mesela, cisim olmayı gerektirdiği, Yaratıcının cisim olmasının ise akla aykırı olduğu gerekçesiyle el, yüz, göz, istiva gibi haberi sıfatların çoğunu tatil ya da tahrif etmeleri gibi. Halbuki bunların cismiyeti ve mahlukata benzemeyi gerektirmesi de onların vehminden ibaret olduğu halde sırf bu vehimden hareketle yüzlerce belki daha fazla sıfat nassını eğip bükmüşlerdir. Bütün bunlar alimin de ifade ettiği gibi sapıklık ve İslam’dan çıkmakla eş anlamlıdır.

Kelamcıların aklı nakilden üstün tuttuklarına dair diğer bir nakil de sizin zikrettiğiniz Fahruddin er Razi’nin sözüdür. O, şöyle diyor:

الْفَصْل الثَّانِي وَالثَّلَاثُونَ فِي أنّ الْبَرَاهِين الْعَقْلِيَّة إِذا صَارَت مُعَارضَة بالظواهر النقلية فَكيف يكون الْحَال فِيهَا؟
اعْلَم أَن الدَّلَائِل القطعية الْعَقْلِيَّة إِذا قَامَت على ثُبُوت شَيْء ثمَّ وجدنَا أَدِلَّة نقلية يشْعر ظَاهرهَا بِخِلَاف ذَلِك فهناك لَا يَخْلُو الْحَال من أحد أُمُور أَرْبَعَة:
1 - إِمَّا أَن يصدق مُقْتَضى الْعقل وَالنَّقْل فَيلْزم تَصْدِيق النقيضين وَهُوَ محَال.
2 - وَإِمَّا أَن يبطلا فَيلْزم تَكْذِيب النقيضين وَهُوَ محَال.
3 - وَإِمَّا أَن يصدق الظَّوَاهِر النقلية ويكذب الظَّوَاهِر الْعَقْلِيَّة وَذَلِكَ بَاطِل.
لِأَنَّهُ لَا يمكننا أَن نَعْرِف صِحَة الظَّوَاهِر النقلية إِلَّا إِذا عرفنَا بالدلائل الْعَقْلِيَّة إِثْبَات الصَّانِع وَصِفَاته وَكَيْفِيَّة دلَالَة المعجزة على صدق الرَّسُول - صلى الله عَلَيْهِ وَسلم - وَظُهُور المعجزات على - مُحَمَّد صلى الله عَلَيْهِ وَسلم -.وَلَو جوّزنا الْقدح فِي الدَّلَائِل الْعَقْلِيَّة القطعية صَار الْعقل مُتَّهمًا غير مَقْبُول القَوْل, وَلَو كَانَ كَذَلِك لخرج أَن يكون مَقْبُول القَوْل فِي هَذِه الْأُصُول, وَإِذا لم تثبت هَذِه الْأُصُول خرجت الدَّلَائِل النقلية عَن كَونهَا مفيدة فَثَبت أَن الْقدح فِي الْعقل لتصحيح النَّقْل يُفْضِي إِلَى الْقدح فِي الْعقل وَالنَّقْل مَعًا, وَأَنه بَاطِل.
وَلما بطلت الْأَقْسَام الْأَرْبَعَة لم يبْق إِلَّا أَن يقطع بِمُقْتَضى الدَّلَائِل الْعَقْلِيَّة القاطعة بِأَن هَذِه الدَّلَائِل النقلية إِمَّا أَن يُقَال: إِنَّهَا غير صَحِيحَة  , أَو يُقَال: إِنَّهَا صَحِيحَة إِلَّا أَن المُرَاد مِنْهَا غير ظواهرها
ثمَّ إِن جوّزنا التَّأْوِيل اشتغلنا على سَبِيل التَّبَرُّع  بِذكر تِلْكَ التأويلات على التَّفْصِيل. وَإِن لم يجز التَّأْوِيل فوّضنا الْعلم بهَا إِلَى الله تَعَالَى. فَهَذَا هُوَ القانون الْكُلِّي المرجوع إِلَيْهِ فِي جَمِيع المتشابهات وبالله التَّوْفِيق".


'32. Fasıl: Akli deliller, nakil yoluyla gelen bilgilerin zahiriyle çeliştiği zaman durum nasıl olur? Bil ki: Katiyet ifade eden akli deliller ile bir şey sabit olur da, şer'i delillerin zahiri (Kur'an-Sünnet) bunun aksini gösterirse, durum şu dört yoldan birisinden ibarettir:
1.'Aklın ve naklin gerektirdiği şeyler hep beraber tasdik edilir.' Bu ise birbiriyle çelişen iki şeyi aynı anda tasdik etmeyi gerektirir ki bu da imkansızdır..
2.'İkisi de iptal edilir.' Bu da birbiriyle çelişen iki şeyi aynı anda yalanlamayı gerektirdiğinden yine imkansızdır.
3.'Naklin zahiri (Kitap-Sünnet) alınır, aklın zahiri reddedilir.' Bu ise batıldır. Çünkü biz aklî delillerle Allah'ı, sıfatlarını, mucizelerin Peygamberin doğruluğuna delil oluşunun ve mucizelerin Rasul (sallallahu aleyhi ve sellem)’in elinde zuhur etmesinin keyfiyetini bilmeseydik; naklin zahirinin doğruluğunu da bilemezdik.

Biz, eğer kat’i olan akli delilleri tenkid etmeye cevaz verirsek akıl, kendisine dayanarak görüş beyan etmenin kabul edilmeyeceği töhmet altındaki bir şey olurdu. Eğer durum böyle olsaydı akıl, bu asıllar hakkında kendisine dayanılarak görüş beyan edilecek bir şey olmaktan çıkardı. Akıl, bu asılları isbat edemeyince de nakli deliller, fayda veren bir şey olmaktan çıkardı. Böylece, nakli doğrulamak için aklı tenkid etmenin hem aklı hem de nakli hep beraber tenkid etmeye yol açacağı sabit olmuştur. Bu ise batıldır.

4.Bu dört madde iptal olduktan sonra tek bir şey kalır ki o da kat’i olan aklî delillerin gereğinin kesin olarak kabulüdür. Bu (akılla çelişen) nakli delillere ise sahih değildir denilir veyahut da bunlar sahihtir, ancak bunların zahiri kastedilmemiştir, denilir. Eğer tevile cevaz veriyorsak, bu tevilleri bütün tafsilatıyla zikretmek için hayrına meşgul oluruz! Yok tevil caiz değilse, bunların ilmini Allahu Teala’ya tefviz yani havale ederiz. İşte bu, bütün müteşabihler hakkında kendisine müracaat edilecek bir kanun-u külli yani genel bir yasadır!” (Te’sis’ut Takdis, 172 – 173)

Görüldüğü üzere Razi, açık bir şekilde şeriatın zahiriyle akli prensipler çeliştiği zaman aklın esas alınacağını, şeri delillerin ise tevil edileceğini ifade etmektedir. Burada kuşkusuz Razi ve emsali bu kaideleri dinden zaruri olarak bilinen açık meselelerde değil de daha ziyade ilahi sıfatlar bahsi gibi birtakım konularda ve de “zahir” olarak ifade edilen delillerde uygulamaktadır. Zahir, usulcüler nezdinde “nass”a göre bir alt mertebededir ve bir sözden ilk anlaşılan mana olup, farklı ihtimallere de gelmesi muhtemel olan sözdür. Nass ise tek manaya gelen kesin ifadedir. Yani Fahruddin Razi gibileri açık nassları değil de daha ihtimalli olduğunu iddia ettikleri ifadeleri, mesela sıfat nasslarını akla göre tevil etmektedir. Lakin bu da batıldır. Çünkü Kuran ve sünnetin zahirinde yani ilk akla gelen manasında küfür olan, akla aykırı olan şeyler bulunamaz. Allah’ın kitabı zahiri küfür ve saçmalık olan bir kitap olmaktan münezzehtir. Eğer Kuran ve sünnetin zahiri yani akla gelen ilk manası küfür ve batıl olsaydı, bunların hidayet kaynağı olma özelliği kalmazdı. Çünkü avam Kuranın ancak zahirine bakar ve kelamcıların yaptığı tevilleri bilmez. Avamdan öte selef dahi bu tevillerden gafil kalmıştır ve iddialarına göre kelamcılar ortaya çıkıp bu sıfatların tevilini haber verene kadar ümmet Kuranın –haşa- küfür olan zahirine yapışmaya devam etmiştir. Bütün bunlardan yüce Şeriatı tenzih eder ve Rabbimizden bu bidatleri ihdas edenlere layık oldukları şekliyle muamele etmesini dileriz.

İbn’ul Kayyim (rh.a) “es-Savaik’ul Mursele” adlı eserinde Razi’nin zikrettiği bu şüpheyi “Batıl Tevil ehlinin kendisi vasıtasıyla dinin bağlarını çözdükleri ve Kur’an’ın hürmetini çiğnedikleri ve de imanın alametlerini mahvettikleri” tağutlardan ikinci tağut olarak zikretmiştir. Ardından bu şüpheye yaklaşık 740 sayfa boyunca 241 vecihten cevap vermiştir. (age 796-1536) Bunlardan sadece bir tanesini zikretmekle yetiniyoruz:

الْوَجْهُ الْأَوَّلُ: أَنَّ هَذَا التَّقْسِيمَ بَاطِلٌ مِنْ أَصْلِهِ، وَالتَّقْسِيمُ الصَّحِيحُ أَنْ يُقَالَ: إِذَا تَعَارَضَ دَلِيلَانِ سَمْعِيَّانِ أَوْ عَقْلِيَّانِ، أَوْ سَمْعِيٌّ وَعَقْلِيٌّ، فَإِمَّا أَنْ يَكُونَا قَطْعِيَّيْنِ، وَإِمَّا أَنْ يَكُونَا ظَنِّيَّيْنِ، وَإِمَّا أَنْ يَكُونَ أَحَدُهُمَا قَطْعِيًّا وَالْآخَرُ ظَنِّيًّا، فَأَمَّا الْقَطْعِيَّانِ فَلَا يُمْكِنُ تَعَارُضُهُمَا فِي الْأَقْسَامِ الثَّلَاثَةِ، لِأَنَّ الدَّلِيلَ الْقَطْعِيَّ هُوَ الَّذِي يَسْتَلْزِمُ مَدْلُولَهُ قَطْعِيًّا، وَلَوْ تَعَارَضَا لَزِمَ الْجَمْعُ بَيْنَ النَّقِيضَيْنِ، وَهَذَا لَا يَشُكُّ فِيهِ أَحَدٌ مِنَ الْعُقَلَاءِ، وَإِنْ كَانَ أَحَدُهُمَا قَطْعِيًّا وَالْآخَرُ ظَنِّيًّا تَعَيَّنَ تَقْدِيمُ الْقَطْعِيِّ، سَوَاءٌ كَانَ عَقْلِيًّا أَوْ سَمْعِيًّا، وَإِنْ كَانَا ظَنِّيَّيْنِ صِرْنَا إِلَى التَّرْجِيحِ وَوَجَبَ تَقْدِيمُ الرَّاجِحِ مِنْهُمَا، وَهَذَا تَقْسِيمٌ رَاجِحٌ مُتَّفَقٌ عَلَى مَضْمُونِهِ بَيْنَ الْعُقَلَاءِ، فَأَمَّا إِثْبَاتُ التَّعَارُضِ بَيْنَ الدَّلِيلِ الْعَقْلِيِّ وَالسَّمْعِيِّ وَالْجَزْمُ بِتَقْدِيمِ الْعَقْلِيِّ مُطْلَقًا فَخَطَأٌ وَاضِحٌ مَعْلُومُ الْفَسَادِ
.

“Birinci vecih: Bu taksimat, kökünden batıldır. Doğru taksim ise şöyle denilmesidir: Sem’i (nakli) iki delil yahut da akli iki delil veyahut sem’i bir delil ile akli bir delil çatıştığı zaman bunların ya ikisi de kat’idir ya da ikisi de zannidir veyahut da içlerinden birisi kat’i diğeri de zannidir.

İki kat’i delile gelince; bu zikredilen üç kısımda bunların çatışması mümkün değildir. Zira kat’i delil, medlulünü (delil olduğu şeyi) kat’i olarak gerektiren şeydir. Eğer bunlar (yani iki kat’i delil) çatışırsa bu takdirde birbirine zıt iki şeyi cem etmek gerekir ki bunun batıllığında akıl sahiplerinden hiç kimse şüphe etmez.

Eğer bu delillerden birisi kat’i, diğeri zanni ise ister sem’i ister akli olsun mutlaka kat’i olan delilin öne alınması gerekir.

Eğer delillerin ikisi de zanni ise burada tercihe gideriz ve delillerden hangisi racih ise onun öne alınması vacib olur.

İşte bu, muhtevası hususunda akıl sahipleri arasında ittifak edilen racih (tercih olunan) taksimdir. Akli delil ile sem’i delil arasında çatışma olduğunu kabul edip mutlak olarak akli delilin öne alınacağını ifade etmek ise bozukluğu açıkça bilinen bir hatadır.” (bkz. Muhtasar’us Savaik’ul Mursele, sf 109)

Görüldüğü üzere Razi’nin yaptığı bu taksimat sadece dine değil, aslında akla da muhaliftir. Çünkü akıl herhangi bir delilin tercih edilmesinin veya edilmemesinin sebebi olarak salt akıl kaynaklı ya da nakil kaynaklı olmasını değil, kesin ya da ihtimalli olmasını esas almayı daha uygun görür. Çatışan delillerden birisi zanni diğeri kesin ise hiç şüphesiz kesin olan delil tercih edilecektir. Bu delillerin nakil ya da akıl kaynaklı olmasının bir farkı yoktur.

Razi’nin ileri sürdüğü “akıl, naklin de esasını ve delilini teşkil ettiği için öne alınması gerekir” şüphesine de –büyük oranda üstadı İbn Teymiye’den iktibas ettiği- şu gerekçelerle cevap vermektedir:


لَيْسَ كُلُّ مَا يُعْرَفُ بِالْعَقْلِ يَكُونُ أَصْلًا لِلسَّمْعِ وَدَلِيلًا عَلَى صِحَّتِهِ، فَإِنَّ الْمَعَارِفَ الْعَقْلِيَّةَ أَكْثَرُ مِنْ أَنْ تُحْصَرَ، وَالْعِلْمُ بِصِحَّةِ السَّمْعِ غَايَتُهُ يَتَوَقَّفُ عَلَى مَا بِهِ يُعْلَمُ صِدْقُ الرَّسُولِ مِنَ الْعَقْلِيَّاتِ، وَلَيْسَ كُلُّ الْعُلُومِ الْعَقْلِيَّةِ يُعْلَمُ بِهَا صِدْقُ الرَّسُولِ، بَلْ ذَلِكَ بِالْآيَاتِ وَالْبَرَاهِينِ الدَّالَّةِ عَلَى صِدْقِهِ، فَعُلِمَ أَنَّ جَمِيعَ الْمَعْقُولَاتِ لَيْسَتْ أَصْلًا لِلنَّقْلِ لَا بِمَعْنَى تَوَقُّفِ الْعِلْمِ بِالسَّمْعِ عَلَيْهَا ; لَا سِيَّمَا وَأَكْثَرُ مُتَكَلِّمِي أَهْلِ الْإِثْبَاتِ كَالْأَشْعَرِيِّ فِي أَحَدِ قَوْلَيْهِ، وَأَكْثَرُ أَصْحَابِهِ يَقُولُونَ: إِنَّ الْعِلْمَ بِصِدْقِ الرَّسُولِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عِنْدَ ظُهُورِ الْمُعْجِزَاتِ الْحَادِثَةِ ضَرُورِيٌّ، فَمَا يَتَوَقَّفُ عَلَيْهِ الْعِلْمُ بِصِدْقِ الرَّسُولِ مِنَ الْعِلْمِ الْعَقْلِيِّ سَهْلٌ يَسِيرٌ، مَعَ أَنَّ الْعِلْمَ بِصِدْقِهِ لَهُ طُرُقٌ كَثِيرَةٌ مُتَنَوِّعَةٌ، وَحِينَئِذٍ فَإِذَا كَانَ الْمُعَارِضُ لِلسَّمْعِ مِنَ الْمَعْقُولَاتِ مَا لَا يَتَوَقَّفُ الْعِلْمُ بِصِحَّةِ السَّمْعِ عَلَيْهِ، لَمْ يَكُنِ الْقَدْحُ فِيهِ قَدْحًا فِي أَصْلِ السَّمْعِ، وَهَذَا بِحَمْدِ اللَّهِ بَيِّنٌ وَاضِحٌ، وَلَيْسَ الْقَدْحُ فِي بَعْضِ الْعَقْلِيَّاتِ قَدْحًا فِي جَمِيعِهَا، كَمَا أَنَّهُ لَيْسَ الْقَدْحُ فِي بَعْضِ السَّمْعِيَّاتِ قَدْحًا فِي جَمِيعِهَا، فَلَا يَلْزَمُ مِنْ صِحَّةِ الْمَعْقُولَاتِ الَّتِي تُبْنَى عَلَيْهَا مَعْرِفَتُنَا بِالسَّمْعِ صِحَّةُ غَيْرِهَا مِنَ الْمَعْقُولَاتِ، وَلَا مِنْ فَسَادِ هَذِهِ فَسَادُ تِلْكَ، فَلَا يَلْزَمُ مِنْ تَقْدِيمِ السَّمْعِ عَلَى مَا يُقَالُ: إِنَّهُ مَعْقُولٌ فِي الْجُمْلَةِ الْقَدْحُ فِي أَصْلِهِ
.

“Akıl yoluyla bilinen herşey naklin temelini ve onun sıhhatinin delilini teşkil etmez. Zira akıl yoluyla elde edilen bilgiler sınırlandırılmayacak kadar çoktur. Naklin sıhhatine dair bilgi ise nihayetinde kendisi vasıtasıyla Rasul (sallallahu aleyhi ve sellem)’in doğruluğunun bilineceği akli esaslara bağlıdır. Bütün akli ilimler ise kendisi vasıtasıyla Rasul (sallallahu aleyhi ve sellem)’in doğruluğunun bilineceği cinsten değildir. Bilakis bu, Rasul (sallallahu aleyhi ve sellem)’in doğruluğuna delil teşkil eden ayetler ve deliller yoluyla olur. Durum böyle olunca ma’kulat yani akli esasların hepsi nakli bilmenin ona bağlı olması manasında nakil için bir temel teşkil ediyor olmaz. Bilhassa da isbat ehli kelamcıların çoğu –- (kendisine nisbet edilen) bir kavlinde- Eşari ve ashabının çoğunluğu gibi ‘mucizelerin gerçekleşmesi esnasında Rasul’ün doğruluğuna dair oluşan bilgi zaruridir (kesindir)’ dedikleri halde…Rasul’ün doğruluğuna dair bilginin kendisine bağlı olduğu akli bilgiler çok azdır. Bununla beraber Rasül’ün doğruluğuna dair bilgi elde etmenin çok çeşitli yolları vardır. İşte o zaman, naklin sıhhatine dair bilginin kendisine dayanmadığı akli esaslar nakle muhalif olduğunda onları eleştirmek naklin esasını eleştirmek olarak görülemez. Allaha hamdolsun bu, yeterince açıktır. Bazı akli esasları eleştirmek hepsini eleştirmek manasına gelmeyeceği gibi, bazı nakli hususları eleştirmek de hepsini eleştirmek manasına gelmez. Aynı şekilde nakli bilmemize yarayan bazı akli esasların doğru olması, diğer bütün akli esasların doğru olmasını da gerektirmez. Keza bazı akli esasların bozuk olması, diğerlerinin bozuk olmasını gerektirmez. Böylece naklin öne alınması, kendisine akli esaslar denilen şeylerin bütünüyle eleştirilmesini gerektirmemektedir.” (Muhtasar’us Savaik, sf 110; ayrıca bkz. İbn Teymiyye, Der’u Tearuz’il Akli ve’n Nakl, 1/89-91)

Görüldüğü gibi, din akıl yoluyla anlaşılacağı ve yine akıl yoluyla delillendirileceği için akılla nakil çeliştiğinde aklı öne almamak, akla dil uzatmak manasına gelir ve bu da akıl yoluyla bilinen dinin kendisine de zarar verir şeklindeki bir önerme, içi boş bir demagojiden ibarettir. Çünkü Rasul (sallallahu aleyhi ve sellem)’in doğruluğunu bilmenin tek yolu akıl değildir. Rasullerin gösterdiği mucizeler bu yollardan birisidir ve mucize, akli bir delil olmaktan ziyade daha çok hissi bir delildir. Keza Rum kralı Hirakl, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in doğruluğuna akli çıkarımlarla değil onun ahlakından, vasıflarından yola çıkarak ve bunları İncil’de zikredilen vasıflarla karşılaştırarak yani nakil yoluyla ulaşmıştı. Birçokları ise Onun üstün ahlakından dolayı bu kanaate varmışlardı. Akli yollarla dahi bu neticeye ulaşsalar İbn’ul Kayyim’in işaret ettiği gibi akli delillerin bir kısmını iptal etmek, hele ki kelamcıların kullandığı, belki birçoğu da zaaf içeren birtakım delillendirme metodlarını reddetmek, akli delillerinin hepsini, bilhassa da Kuranda zikredilen tevhide dair delillendirme yöntemlerini iptal etmeyi gerektirmez.

Razi, başka bir yerde de şöyle demektedir:

الْمَسْأَلَة الْعَاشِرَة قيل الدَّلَائِل النقلية لَا تفِيد الْيَقِين
لِأَنَّهَا مَبْنِيَّة على نقل اللُّغَات وَنقل النَّحْو والتصريف وَعدم الِاشْتِرَاك وَعدم الْمجَاز وَعدم الْإِضْمَار وَعدم النَّقْل وَعدم التَّقْدِيم وَالتَّأْخِير وَعدم التَّخْصِيص وَعدم النّسخ وَعدم الْمعَارض الْعقلِيّ وَعدم هَذِه الْأَشْيَاء مظنون لَا مَعْلُوم وَالْمَوْقُوف على المظنون مظنون وَإِنَّمَا ثَبت هَذَا ظهر أَن الدَّلَائِل النقلية ظنية وَأَن الْعَقْلِيَّة قَطْعِيَّة وَالظَّن لَا يُعَارض الْقطع


10. mesele: Nakli deliller, yakin (kesin bilgi) ifade etmez, denilmiştir. Zira, bunun yakin ifade etmesi (sözkonusu deliller hakkındaki) lügat bilgisinin nakledilmesine ve de nahiv ve sarf bilgisinin nakledilmesine bağlı olduğu gibi iştirak (aynı kelimenin farklı manalar için kullanılması) olmaması, mecaz (zahiri manasından farklı anlamda kullanılması) olmaması, izmar (ifadede gizlenen bazı hususların olması) olmaması, tahsis (genel ifadenin özelleştirilmesi, içinden bazı şeylerin istisna edilmesi) olmaması, nesh (hükmün kaldırılması) olmaması, bu hükmün akli bir muarızının olmaması gibi şartlara bağlıdır. Bu şeylerin olmaması ise zanna dayalı bir şeydir ve bilinmemektedir. Zanna dayalı bir şeye dayalı olan şey ise kendisi zanna dayalı sayılır. Bu husus sabit olunca, nakli delillerin zanni olduğu ve akli olanların ise kat’i olduğu ortaya çıkmaktadır. Zann ise kat’i olana zıt olamaz.
(Mealimu Usul’id Din, sf 22 ayrıca benzer bir sözü için Mefatih’ul Gayb, 2/298; Tefsirinde Bakara: 7. Ayetin izahı sadedinde)

Teftezani de “Şerh’ul Mekasid” adlı eserinde şöyle demektedir:

ولا خفاء في إفادة النقلي الظن “Nakli delillerin zan ifade ettiğii hususunda bir kapalılık yoktur.”

Ardından bu ifadeyi aynı Razi’nin usulüyle şerh etmekte ve şeri delillerin zan ifade etmesine onun getirdiği bahaneleri getirmektedir. (Şerh’ul Mekasid, sf 53 ve devamı)

İbn’ul Kayyim (rh.a) “es-Savaik’ul Mursele” adlı eserinde bu şüpheyi “Batıl Tevil ehlinin kendisi vasıtasıyla dinin bağlarını çözdükleri ve Kur’an’ın hürmetini çiğnedikleri ve de imanın alametlerini mahvettikleri” tağutlardan birinci tağut olarak zikretmiştir. Ardından bu şüpheye yaklaşık 160 sayfa boyunca 73 vecihten cevap vermiştir. (age 2/633-793) Bunlardan sadece bir tanesini zikretmekle yetiniyoruz:


 إن قول القائل الدليل اللفظي لا يفيد اليقين إلا عند أمور عشرة نفي عام وقضية سالبة كلية فإن أراد قائلها أن أحدا من الناس لا يعلم مراد متكلم ما يقينا إلا عند هذه الأمور العشرة فكذب ظاهر وإن أراد به أنه لا يعلم أحد المراد بألفاظ القرآن والسنة إلا عند هذه الأمور ففرية ظاهرة أيضا فإن الصحابة كلهم من أولهم إلى آخرهم والتابعين كلهم وأئمة الفقه كلهم وأئمة التفسير كلهم لم يتوقف علمهم بمراد الرسول على هذه الأمور بل لم يخطر ببالهم ولم يذكرها أحد منهم في كلامه.
“Lafzi deliller on tane husus gerçekleşmeden yakin (kesin bilgi) ifade etmez, diyen kimsenin sözüne gelince; bu genel bir nefiy ve külli bir olumsuz önermedir. Eğer bunu diyen kişi, insanlardan birisi, konuşan herhangi bir kimsenin maksadını, bu on husus olmadan bilemez diyorsa bu açık bir yalandır. Eğer bununla, Kuran ve sünnetin lafızlarını bu on husus gerçekleşmeden bilemeyeceğini kasdediyorsa bu da yine açık bir iftiradır. Başından sonuna kadar bütün sahabenin ve bütün tabiinin, bütün fıkıh imamlarının, bütün tefsir imamlarının Rasul (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ne kasdettiğine dair ilimleri bu esaslara dayanmadığı gibi, bilakis hiç birinin aklından dahi geçmediği gibi hiç biri bunları kendi sözleri arasında zikretmemiştir.” (bkz. es-Savaik’ul Mursele, 2/659-660)

İbn’ul Kayyim, bunun ardından Razi’nin yaptığı bu genellemenin batıllığına dair açıklamalarını sürdürmektedir. Bu uzun açıklamadan naklettiğimiz şu kısa bölüm dahi bu görüşün batıllığına açık bir delildir. Zira seleften hiç kimse “Kuran ve sünnet, yakin ifade etmez” deyip ondan sonra bunu da Razi’nin zikrettiği on tane gerekçeye dayandırmamıştır. Bu, tamamen Razi ve emsalinin uydurduğu muhdes ve batıl bir teoriden ibarettir. Amacı da nassları devre dışı bırakıp akli esaslar adını verdikleri hurafelerini esas yapmaktır. Üstelik Razi bunu derken öyle bir genelleme yapmıştır ki bunlar, sadece Kuran ve sünnet lafızlarında değil, bütün lafızlarda var olan şeylerdir. İnsanlar arası konuşmalarda da  mecaz, tahsis vb ihtimaller mevcuttur. Buna göre hiçbir kimsenin hiçbir sözü delil teşkil etmez. Böylece insanlar arası bütün şahitlikler, mahkemeler, bilgi birikimleri vs hepsi boş olmaktadır ve her şeye şüpheyle yaklaşılması gerekmektedir. Bu kadarı eski Yunan’daki sofestai denilen safsatacı filozofların ve septik denilen şüpheci düşünürlerin bile aklına gelmiş midir bilmem! Razi, bunları insanların sözleri için değil de sadece Allah ve Rasülünün sözleri için geçerli kabul ediyorsa, zaten bu saçmalığın iyice zirvesine ulaşmak olur ve bu on hususu insanların değil de sadece Şari’nin kelamına tahsis etmenin dayanabileceği hiçbir akli ve nakli delil de bulunmamaktadır. Ayrıca İbn’ul Kayyim’in de işaret ettiği gibi bu, selefin uygulamasına ve ümmetin tatbikatına da zıttır, zira bütün ümmet nassların yakin ifade ettiğine inanmış ve gerek itikadi gerekse ameli konularda bunu esas alarak hareket etmiştir.

Son olarak müteahhir dönemdeki Eşari kelamcılardan birisi olan Senusi (v. 885), “Şerh’ul Kubra” adlı eserinde (sf 502) şöyle demektedir:

وأما من زعم أن الطريق بدأ إلى معرفة الحق الكتاب والسنة ويحرم ما سواهما فالرد عليه أن حجتيهما لا تعرف إلا بالنظر العقلي، وأيضا فقد وقعت فيهما ظواهر من اعتقدها على ظاهرها كفر عند جماعة وابتدع.


“Hakkı bilmeye giden yolun ancak Kitap ve sünnetten geçtiğini ve bu ikisi dışındakilerin haram olduğunu ileri sürenlere gelince; ona şöyle reddiye verilir: Bu ikisinin delil oluşu ancak akli araştırma yoluyla tesbit edilebilir. Ayrıca bu ikisinde, zahirine itikad eden kimsenin cemaat nezdinde kafir olup bidata sapacağı meseleler mevcuttur!”

Yine şöyle demektedir:


"أصول الكفر ستة. . . " ذكر خمسة ثم قال:
"سادسا: التمسك في أصول العقائد بمجرد ظواهر الكتاب والسنة من غير عرضها على البراهين العقلية والقواطع الشرعية".


“Küfrün esasları altı tanedir”
Bunlardan beş tanesini saydıktan sonra son esas olarak şunu zikretmektedir:
“Altıncısı: Akaid esasları hususunda Akli delillere ve şeriatın kat’i esaslarına arzetmeksizin Kitap ve Sünnetin zahirlerine yapışmaktır.”

Böylece Senusi, şeriatın delil oluşunu akla bağlı kılmakta ve ardından Kitap ve sünnetin zahirine bağlı kalmanın küfre sebebiyet verebileceğini, hatta küfrün en yaygın sebeblerinden birisi olduğunu ileri sürmektedir. Çünkü kelamcıların mantığına göre Kuran ve sünnetteki sıfat naslarının birçoğu zahirde teşbih yani küfür içermektedir. Zaten bu nassları tevil etme ihtiyacını bundan dolayı hissetmektedirler. Senusi’nin dediği gibi onlar bu tarz nassları önce akla, sonra şeriatın genel kaideleri adını verdikleri esasında şeriattan istidlal ettikleri bazı fasit esaslara arzetmekte, bunlara uygun olmadığını gördüklerini tevil etmektedirler. Mesela Allahu Teala’nın uluvv cihetinde olduğunu ifade eden nassları akla arzederler, akıl adını verdikleri Yunan safsataları onlara cihetin ancak cisimler hakkında geçerli olduğunu, Allahu Teala’nın ise cisim olmaktan münezzeh olduğunu söyler. Sonra şeriatın kaidelerine kendi hevalarına göre arzederler. Şeriat onlara Allah’ın mahlukatına benzemediğini söyler. Bu doğrudur, ancak Allahu teala’nın bu alemin dışında ve üstünde bir yönde olmasının mahlukata benzeme anlamına geleceğini ise ancak kendi fasit akıllarıyla çıkartmışlardır. Uluvv yani alemin üstünde olmanın teşbih anlamına geleceğine dair tutarlı bir akli ve nakli bir delilleri ise yoktur.

İşte, kelamcıların nasıl da aklı naklin önüne geçirdiklerine dair belli başlı misaller bunlardır. Onların avam tabakasının çoğu bunları bilmez, hatta birçoğunun bu konuda Ehli sünnete yakın sözler söyledikleri ve aklın nakle tabi olduğunu ifade ettikleri görülür. Bunları ancak onların kelam kitaplarıyla meşgul olan kimseler bilir ve anlarlar. Avama ise bunlar arzedildiğinde belki birçoğu inkar ederler. Bundan dolayı akıl-nakil ilişkisi konusunda öncelikle Ehli sünnetin görüşünü iyice anlayıp buna davet etmek, ondan sonra da Eşarilerin bu husustaki sapıklıklarını toplum nezdinde deşifre etmek gerekir. İlim ehli arasındaki bu akılcı sapma, daha sonraki dönemlerde yaşanan laiklik ve modernizm gibi sapmaların temelini teşkil etmiştir. Bu akıl eksenli metodolojiye sahip olan ulemanın bu akılcılığı bir adım daha öteye taşıyan çağdaş din yorumlarına vereceği tutarlı bir cevap yoktur. O yüzden bugün –mesela- Ebubekir Sifil gibi birtakım zevatın modernist din yorumlarına karşı çıkıyor gibi görünmesinin kayda değer bir tarafı yoktur. Çünkü Sifil gibi kimseler eskinin modernistleri olan kelamcıların yoluna tabi olup, akıl merkezli bir din anlayışına tabi olmuşlar ve de sıfatlar bahsi gibi çoğu itikadi meseleyi akli eksende açıklamaya çalışmışlardır. Allahın sıfatları gibi en açık bir mesele, sırf akla uymadığı gerekçesiyle birbirinden fasit tevillerle izah edilebildikten sonra artık diğer meselelerin de bu şekilde yorumlanmasına fazla bir mani kalmaz. Birisi de çıkar Kuran kıssalarını akla göre izah etmeye çalışır, bir diğeri şeriattaki had cezalarını tevil etmeye kalkar ve sizin bunlara verebileceğiniz kayda değer bir cevap da olmaz! Yani tevil kapısı bir kere açıldıktan sonra sen Allah’ın elinden kasıd kudrettir dersin, öteki de çıkar hırsızın elini kesmekten kasıd elini çizmek, bu adam hırsızdır diye işaret koymaktır veyahut da elini bu işten kesmek, hırsızlıktan alıkoymaktır der! Kısacası Kuran naslarının zahirlerinin bu şekilde iptal edilmesi ve akla tabi kılınması, dinin temeline vurulmuş bir darbedir ve her türlü batıla yol açabilecek bir anlayıştır. Üstelik bunun bir ölçüsü de yoktur, birilerine göre sıfat nassları akla aykırıdır, öbürüne göre Peygamberlerin mucizeleri akla aykırıdır vs. Müslümanlara düşen şey ise bütün bu sübjektif, kişiden kişiye değişen anlayışları bırakıp Müslüman ismine yaraşır şekilde vahye teslim olmak ve vahyi başka hiçbir şeye tabi kılmamaktır. Vallahu a’lem. Velhamdulillahi Rabbil alemin.

Not: Bu çalışma -eğer yaşıyorsa Rabbim kendisine hidayet etsin- Sefer Havali'nin "Menhec'ul Eşaira fi'l Akide" adlı eserinden istifade edilerek hazırlanmıştır.

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
2 Yanıt
2500 Gösterim
Son İleti 30 Haziran 2018, 01:33
Gönderen: İbn Teymiyye
0 Yanıt
1164 Gösterim
Son İleti 11 Kasım 2015, 17:22
Gönderen: İbn Teymiyye
0 Yanıt
1636 Gösterim
Son İleti 12 Aralık 2016, 22:47
Gönderen: Tevhid Ehli
2 Yanıt
1765 Gösterim
Son İleti 12 Kasım 2017, 00:21
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
89 Gösterim
Son İleti Dün, 21:58
Gönderen: Sırât-ı Müstakîm