Tavhid

Gönderen Konu: AKP’NİN İDEOLOJİK TEMELLERİNİN SORGULANMASI  (Okunma sayısı 4892 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1767
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillahirrahmanirrahim. Malum olduğu üzere Türkiye’de son günlerde bilhassa İslamcı olarak nitelendirilen kesim arasında Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın sarfettiği ‘İslam güncellenmeli, 1400 sene öncesinin hükümleri bugüne olduğu gibi aktarılamaz’ minvalindeki sözleri tartışılmaktadır. Bazıları –kendisi ve çevresi başta olmak üzere- bu açıklamaları tevil etmeye çalışırken, bazıları da tepki göstermekte, hatta bu açıklamaya şaşıranlar bulunmaktadır. Öncelikle şunu belirtmemiz gerekir ki bu açıklamalarda tevil edilecek veya hüsnü zanla bakılacak bir şey bulunmamaktadır. Çünkü sözler ortadadır, konu bellidir. Her ne kadar sonraki günlerde yapılan açıklamalarda Erdoğan’ın dinde reformu değil, hakkında açık nass olmayan konularda içtihad yapmayı kasdettiği gibi tevillere gidilse de bu tevile ne konuşmanın lafızları ne de konusu uymamaktadır. Zira Erdoğan, bu sözleri sarfederken gayet bilinçli bir şekilde sözlerinin nasıl algılanacağının farkında olarak konuşmuş ve ‘bazı hocalar beni tefe koyup çalacak’ sözleriyle birtakım hocaların kendisini tenkid edeceğinin farkında olduğunu ifade etmiştir. Mevzu eğer içtihaddan ibaretse, günümüzde hangi hoca içtihada karşı çıkmaktadır ki? Geçmişte de günümüzde de içtihad kapısı kapanmıştır diyen çok az kimse vardır. Böyle diyenler dahi bunu mutlak olarak değil, daha çok mevcut vakıada içtihad şartlarını taşıyan kimsenin olmamasından hareketle söylerler yoksa –ehil olanlar için- içtihad yapmanın haram olduğu anlamında söylemezler. Şu halde bu ‘hocalar’ Erdoğan’ı neden tefe koyup çalacaklar ve çalıyorlar? Demek ki ortada genel kabullere aykırı bilinçli söylenmiş bir söz var. Zaten konu, Nureddin Yıldız, İhsan Şenocak ve Faruk Beşer gibi ilahiyatçıların verdiği fetvalardan açıldı. Bu ilahiyatçılar hangi içtihada açık konuda kendi şahsi görüşlerini veya bir alimin şahsi içtihadını dile getirdiler ki? Kadın dövme konusu bizzat Kuranı Kerim’de Nisa: 34. Ayette yer alan bir hükümdür.  Ayet-i kerimede mealen “Serkeşlik yapmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, yataklarda yalnız bırakın ve dövün” buyrulmaktadır. Çocuk yaşta evlilik bizzat Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in uygulamasıyla sabit olan bir şeydir. Buhari’nin rivayet ettiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Aişe (ra) ile 6 yaşında nikahlanmış, 9 yaşında zifafa girmiştir. Alimler de bu olaydan hareketle nikah için ne erkekte ne kadında yaş sınırlaması olmadığını, ancak zifaf yani cinsel ilişkinin ise akil baliğ olduktan sonra söz konusu olabileceğini belirtmişlerdir. Keza Faruk Beşer’in hastaneler hakkında ve Nurettin Yıldız’ın asansör meselesinde gündeme getirdiği haremlik selamlık meselesi de dinin açık hükümlerinden birisidir. Yani bir kadının, yabancı erkeklerin yanında değil çıplak olarak bulunmak, el ve yüz –ve bir görüşe göre ayak- dışındaki hiçbir yerini açamayacağı hususu, Kitap, sünnet ve müçtehidlerin icmasıyla sabit olan bir hükümdür. Kadın ve erkeğin baş başa kaldıklarında üçüncülerinin şeytan olduğu hususu da Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından açıkça belirtilmiştir. Buhari ve başkaları bunu rivayet etmiştir. Bunun asansör veya başka bir yerde olması fark etmez. Şimdi bütün bunlarda içtihada açık, zamanın değişmesiyle değişecek yön neresidir? Şu an dünya değişti, artık haremlik selamlık uygulanamaz denebilir mi? Denilirse, bunun şeriatı iptal etmekten başka bir anlamı olur mu? Diğer meselelerde ise kişi örfen ters karşılanacaksa veya uyum problemleri ya da istismarlar ortaya çıkacaksa küçük yaştaki biriyle nikah kıymayabilir, hatta İslam devlet başkanı, Ömer (ra)’ın kitap ehliyle evlenenlere karşı çıkması gibi, -bir din ve şeriat haline getirmeden- geçici olarak bu tür uygulamalara maslahata göre sınırlama getirebilir. Kadın dövme konusunda ise alimlerin bir kısmına göre ayetteki ve bağlacı tertip ifade eder. Dolayısıyla kişi sırasıyla bu tedbirleri uygulamak zorundadır. Bu kavle göre zaten bir erkeğe sen hanımını asla dövemezsin demek mümkün değildir. Başka bazı alimler ise bu üç uygulama yani nasihat, yatakları ayırma ve dövme arasında muhayyer olunduğunu, kocanın durumun maslahatına göre dilediğini uygulayabileceğini söylemektedirler. Hadi diyelim bu görüşü aldınız. Buna göre kişi isterse hanımını dövmeyebilir veya yine geçici bir tedbir olarak eğer istismar ediliyorsa kişilere dövme safhasını uygulamamaları tavsiye edilebilir. Şimdi bütün bunlar nerde, bu fiilleri küçümsemek, çağdışı olarak görmek, sapıklık ve vahşet olarak görmek, ucu bizzat Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem)’e kadar uzanacak şekilde küçük yaşta nikahı haşa sübyancılıkla vs ile bir tutmak, bunları kökten yasaklamaya çalışmak nerede? Bugün laiklerin gündeme getirdiği şey budur, bu ikincisidir; Tayyip Erdoğan’ın destek olduğu şey de budur yani şeriatı değiştirmenin, inkar etmenin, tahkir etmenin bizzat kendisidir. Yok değilse o zaman ucu açık kelamlar etmeyi bırakıp örnekler üzerinde açıklasınlar kasıtlarını! Nurettin Yıldız’ın hakkında soruşturma açılmasına yol açan, diğerleri hakkında tenkide yol açan meselelerde dinen ne yapılması gerekiyor? Bu konularda nasıl bir güncelleme yapılacak? 1400 sene öncesinde kalıp, günümüze uygulanamayacak meseleler nelerdir? Erdoğan uzmanı değilse-ki zaten uzmanı olmadığı konularda neden konuşuyor?- Diyanet işleri, Din işleri yüksek kurulu vs’si açıklasın! Bu sözlerin geçmişte Süleyman Demirel’in söylediği kısas devri kalkmıştır, Kuranın 200 küsür ayeti bugün artık uygulanamaz gibi sözlerinden ne farkı vardır? Demirel bu sözlerle ve 28 Şubat sürecinde egemenlerin yanında yer almasıyla halk nezdinde bir şekilde var olan kredisini bitirmiş ve o halde göçüp gitmiştir. Bugün onu hayırla yad eden kaç kişi vardır bilmiyoruz. Öyle görünüyor ki Tayyip Erdoğan da bu sözlerle, yakın geçmişteki Atatürk çıkışlarıyla, daha önceki laiklik çıkışlarıyla ve 28 Şubat kafasıyla, derin devletle perde arkasında hatta önünde yaptığı ittifakla halk nezdinde kendi sonunu hazırlamaktadır. Bugüne kadar dinle savaşıp, dine ihanet edip de iflah olan kim var ki o olsun?

Şunu herkes bilsin ki Allahu Teala’nın sevmediğini kulları da sevmez. Bu hadisle sabittir. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır:

“Allah Teâlâ bir kulu sevdiği zaman Cebrâil’e: - “Ben filanı seviyorum onu sen de sev!” diye emreder. Cebrâil onu sever ve sonra gök halkına: - Allah filanı seviyor, onu siz de seviniz, diye seslenir. Gök halkı da o kimseyi sever, sonra yeryüzündekilerin kalbinde o kimseye karşı bir sevgi uyanır. Allah Teâlâ bir kula buğzettiği zaman, Cebrâil’e: - “Ben, filanı sevmiyorum, onu sen de sevme!” diye emreder. Cebrâil de onu sevmez. Sonra Cebrâil gök halkına: - Allah filan kişiyi sevmiyor, onu siz de sevmeyin, der. Göktekiler de o kimseyi sevmezler. Sonra da yeryüzündekilerde o kimseye karşı bir kin ve nefret uyanır.” (Muslim rivayet etmiştir.)

Bugün Tayyip Erdoğan’ın toplum nezdinde birazcık itibarı varsa bu yaptığı açıklamalardan, geçmişte BOP’un eş başkanlığını yürütmesinden, Yahudilerden cesaret ödülü almasından, Fetullahla işbirliği yapmasından;  bugün derin devletle uzlaşmasından, M. Kemal’e övgüler yağdırmasından değil bilakis biraz olsun mazlumlara sahip çıkmasından, çıkıyor görünmesinden, İslami değerlere atıf yapmasından, halk üzerindeki zulmü az da olsa hafifletmesindendir. İslam dışı yönleri ortaya çıktıkça, deşifre oldukça, ön plana çıktıkça o sevgi azalacaktır, buna emin olabilirsiniz. Bu, Allah ve Rasülünün vadidir. Toplumun Müslüman veya kafir olmasının bunda bir etkisi yoktur. Vallahu a’lem.

Şimdi yukarda bazı sorular yönelttik. Bu sözlerden kasdın ne olduğunu sorduk. Bunları cevap almak için sormuyoruz. İlzam etmek, düşündürmek için soruyoruz. Yoksa bilenler nezdinde AKP’nin ve Tayyip Erdoğan’ın düşünce yapısı zaten malumdur. Aşağıda onun ve arkadaşlarının laiklikle, demokrasiyle, şeriatla alakalı sözlerini inşallah okuyacaksınız. Bilmiyorum onun hakkında hüsnü zan edenler, hala onu ve partisini İslam nezdinde mazur göstermeye çalışanlar bunlar hakkında ne derler, ne diyecekler? Aşağıda gelecek olan kendi beyanları Erdoğan’ın ve partisinin laikliği içtenlikle benimsediğini, günümüzde şeriatın uygulanmasını bir ütopya olarak gördüklerini, aslında şeriatı da kabul etmediklerini açıkça ortaya koymaktadır. Takiyye yapıyor vs geçmişte, Refah Partisi döneminde kalmış olan hikayelerdir. Gerçekten, o dönemler Refah Partisi döneminde takiyye yapanlar vardı. Laikliği, Kemalizmi benimsemedikleri halde benimsiyormuş gibi hareket edenler mevcuttu. İslamda küfür söz ve fiiller için yegane mazeret ikrahtır, o yüzden onların o dönemki takiyyesi de batıldı ama batıl da olsa böyle bir vakıa vardı. Lakin 28 Şubattan sonra Türkiye’de şeriat devleti kurma ümidi iyice suya düştükten ve İslamcılar, laikler karşısında ağır bir yenilgiye uğradıktan sonra bir çok İslamcı saf değiştirdi. Hatta diyebilirim ki belki bir çoğu ‘zafer inananlarındır’ inancıyla galibiyet beklerken yaşadıkları bu beklenmeyen yenilgiden sonra bizzat dinin kendisi hakkında şüpheye düştüler. Birçok İslamcı bu süreçte itikadını ve dini inancını yitirdi. Allah ve Rasülünün kendilerine boş vaadler verdiğini düşündüler, cahiliye zanlarına kapıldılar. Kendilerini sorgulamak, nerede hata yaptıklarını muhasebe etmek, tevhidden ve selef menhecinden uzak batıl din anlayışlarını sorgulamak yerine dini sorgulamaya kalktılar. Bizler o süreci birebir yaşayan kişileriz. O dönemki arkadaşlarımızdan, tanıdıklarımızdan, akrabalarımızdan, takip ettiğimiz aktivistlerden itikadi bunalıma girenler, namazı bırakanlar, başını açanlar, sakalını kesenler, laikleşenler, hatta Hristiyan olanlar, ateist, nihilist bir çizgiye kayanlar gırla gitti. Sözde İslamcı kimliğini muhafaza edenler de çeşitli savrulmalar yaşadı. Çoğunluk, radikal söylemlerle bu işin olmayacağı noktasına geldi. Artık şeriat istemenin gerçekçi bir düşünce olmadığı telaffuz edilmeye başlandı. Bu noktada bilhassa Pakistanlı Fazlurrahman gibi modernist düşünürlerin kitapları etrafında tartışmalar yaşandı. Bu tip yazarların savunduğu tarihselcilik gibi düşünceler yayılmaya başladı. Bilhassa Ankara Okulu gibi yayınevleri bu konularda ard arda kitaplar yayınladılar.

İşin bu noktasında bu tarihselcilik meselesini biraz açmak gerekiyor, çünkü bugün tartışılan konunun temeli burada yatıyor. Tarihselcilik düşüncesinin özeti; bu işin ideologlarından ilahiyatçı İlhami Güler’in konuyla alakalı kitabının isminde yer almaktadır: Sabit din, dinamik şeriat! Bu kişilerin tezine göre dinin itikadla alakalı hükümleri ve genel ahlak kaideleri evrenseldir ve değişmez. Ancak bunun dışında kalan hükümler toplumlara ve çağlara göre değişkenlik arzeder. Şimdi, bu söylenen şey çeşitli peygamberlerin şeriatları hakkında söylendiği zaman doğrudur. Lakin bu tarihselciler bunu bizzat son şeriat olan İslam şeriatı hakkında da geçerli sayarlar. İçlerinde mutedil olanlar, Kurandaki ibadet hükümlerinin evrenselliğini tartışmaya açmazlar. Ancak muamelat ve ukubat (ceza hukuku) alanındaki hükümlerin tarihsel olduğunu iddia ederler. Bunların iddiasına göre Kur’an, devlet yönetimiyle alakalı temel prensipleri belirlemiştir ki bunun esası da adalettir. Ayrıca Kuran; zina, hırsızlık, cinayet vb toplumu tehdid eden temel suçları belirlemiştir. Bunlar asla değişmez. Kuran’ın ve sünnetin bu suçlara yönelik verdiği cezalar ise o dönemin şartlarına hitap eder, yani tarihseldir. Diğer muamelatla alakalı, evlilik, boşanma, ticaret vs alanlardaki hükümler de aynı şekilde birçoğu tarihseldir. Günümüzde Kuran ve sünnetin koyduğu temel ilkeler esas alınarak bu konularda tekrar düzenleme yapılabilir. Mesela Kuran’da hırsıza el kesme cezası verilmiştir. Lakin, bu her dönem mutlaka böyle uygulanacak diye bir kaide yoktur. Çünkü bunların iddiasına göre dinde değişmez ilke hırsızlığın suç olması ve buna caydırıcı bir ceza verilmesidir. Hırsıza hangi cezanın verileceği ise değişebilir. Dün el kesmeydi, bugün ise farklı bir ceza uygulanabilir. Bütün bunlar Kitaba, sünnete ve bütün ümmetin icmasına muhalif, bu asra kadar hiç kimsenin söylemediği batıl iddialardır, şeriatı tağyir etmektir, dini tebdil ve tahriftir, kendisini İslama nisbet eden gelmiş geçmiş bütün fırkalar nezdinde küfür olan iddialardır. Tarihselciler buradan laikliğe geçiş yapmışlar ve böylece günümüz laikliğine dini temel uydurmuşlardır. Bu konular bilhassa Tayyip Erdoğan’ın Erbakan’ın partisinden ayrılmaya yaklaştığı dönemlerde ve sonrasında hararetle tartışıldı. Ak parti’nin kuruluşunda bu söz konusu tarihselcilik, modernizm, Fazlurrahmancılık gibi akımların önemli tesiri oldu. Bunu o döneme şahit olan herkes bilir. Tayyip Erdoğan, Milli görüş gömleğini çıkartıp laikliği, demokrasiyi, serbest piyasa ekonomisi dedikleri kapitalizmi, Batı dünyasıyla iyi ilişkileri esas alan Ak Parti’yi kurarken büyük ölçüde bu ideolojik temellerden istifade etti, hatta o dönem bu fikirlerin  Türkiye’deki en büyük savunucularından olan ilahiyatçı Mehmet Aydın’ı Diyanetten sorumlu devlet bakanı yaptı, aynı kafadaki Ali Bardakoğlu’nu Diyanet İşleri Başkanlığına getirdi. Sonraki Diyanet başkanları ve genel anlamda Diyanet kadroları bu Ankara Okulu vs’nin paralelindeki isimlerden seçildi ve halen de öyledir. Erdoğan sonraki dönemde bu batıl modernist anlayışı bile geride bırakan uygulamalara imza attı ama en azından ‘şeriatçılıktan’ demokratlığa geçiş safhasında bu argümanlar büyük ölçüde kullanıldı. Onun şu anki sözlerini anlamak için de bu tarihselci anlayışı iyi bilmek gerekir. Allah cümlesine hidayet etsin, başka akidevi konularda sapmaları olsa da Ebubekir Sifil, Mehmet Emin Akın gibi davetçilerin bu konularda güzel çalışmaları ve reddiyeleri mevcuttur, istifade edilebilir. Mesela Sifil’in Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi başlığı altında Fazlurrahman ve emsaline yaptğı reddiyeler, M. Emin Akın’ın “Tevilin Tahrife Dönüşmesi” başlığı altında Muhammed Esed, Mustafa İslamoğlu ve benzerlerine yaptığı reddiyeler ve de bu zatların modernizm konusuyla alakalı muhtelif makale ve konferansları gibi. Erdoğan ve ekibi başta olmak üzere İslamcıların kahir ekseriyetinin yaşadığı şeriat talebinden demokratlığa doğru dönüşümün öyküsü ise şu an AKP’nin ağır topları arasında yer alan Mehmet Metiner’in kendi hatıratını anlattığı ‘Yemyeşil Şeriat, Bembeyaz Demokrasi’ adlı kitapta ve Ruşen Çakır ve Fehmi Çalmuk adlı gazetecilerin hazırlamış olduğu ‘Recep Tayyip Erdoğan-Bir Dönüşüm Öyküsü’ adlı kitapta anlatılmaktadır. Biz bilhassa bu ikinci kitaptan aşağıda bazı alıntılar yapacağız inşallah.

Şimdi bu tarihselcilik hakkında yazdıklarımızı düşünün ve gerekirse kendiniz de araştırın, Erdoğan ve ekibinin söylediklerinin ve sonrasında sözlerini izah etmek için kullandıkları argümanların bu tarihselci argümanlarla birebir aynı olduğunu göreceksiniz. Bunların kullandıkları Mecelle kaidesi olan ‘Tegayyürü ezman ile tebeddülü ahkam inkar olunamaz’ yani zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesi gerçeği reddedilemez sözü, tarihselcilerin ve modernistlerin en sık kullandığı argümanlardır. Bizim gibi birebir bu tartışmaları yaşayan herkese bu sözler tanıdık gelmiştir. Bilhassa tarihselcilere reddiye yapan Ebubekir Sifil ve başkalarının bunları açıklaması gerekir. Onlar bizden daha çok bu meseleleri araştırmışlar ve tarihselcilerin hangi söylemleri kullandıklarına daha ayrıntılı vakıf olmuşlardır. Sifil, Erdoğan’ın sözlerine bazı itirazlarda bulunuyor ama bu sözlerin dayandığı ideolojik zemini de deşifre etmesi gerekiyor. Şimdi Mecelle, bunu der ve aynı zamanda ‘Mevrid-i nassta içtihada mesağ yoktur’ yani nassın geldiği yerde içtihada izin yoktur der. Yani Mecelle –ki burada ölçü Mecelle değildir, akideleri ne olursa olsun Mecelle yazarları, Ahmet Cevdet Paşa ve ekibi bu kaideleri Kuran, sünnet ve icmaya dayanarak tesbit etmişlerdir- zaman değiştikçe hükümler değişir derken hakkında açık nass gelmemiş olan, içtihada açık hükümleri kasdetmektedir. AKP’nin dayandığı ideolojik zemin olan tarihselci modernist anlayış ise bizzat hakkında açık nass olan konularda dahi hükümlerin değişeceğini savunur. Bu kişilerin, Tayyip Erdoğan, danışmanı İbrahim Kalın ve emsalinin söylemlerine dikkat edin: Dinin değişmezlerinden bahsediyorlar ve sonra değişime açık hükümlerden bahsediyorlar. Burada kritik soru şudur: Dinin değişmezlerinden kasıd nedir? Değişebilen hükümlerden kasıd nedir? Bu değişmezler arasında –örneğin- hadd cezaları var mıdır? Hadi sünnetle sabit olanları söylemeyelim, bizzat Kuranla sabit olan hırsıza el kesme cezası, iftira edene 80 değnek cezası ve benzeri hükümler, bu asla değişmeyecek olan hükümler arasında yer almakta mıdır? Başka bir tabirle bu hükümler, tarihsel midir evrensel midir? Aynı sorumuz diğer aile hukuku, ticaret hukuku, yönetim vb sahalardaki hükümler hakkında da geçerlidir. Eğer AKP kurmayları kendilerine yöneltilen dinde reform suçlamalarına cevap vermek istiyorlarsa bu konulardaki kanaatlerini açıkça ortaya koymak durumundadırlar. Bizler bu bölümde inşallah, Tayyip Erdoğan ve AKP yöneticilerinin laiklikle vb konularla alakalı sözlerini nakledeceğiz. Bu sözlerin hepsi birlikte değerlendirildiğinde cumhurbaşkanının asıl meramı da ortaya çıkacaktır. Bunların hiçbiri birbirinden kopuk değildir. Aşağıda zikredeceğimiz metinler ve konuşmalar AKP’nin ideolojisini ve de takiyyeyle, konjonktürle ve saire ile izah edilemeyecek şekilde bir ideolojik tartışma süreci neticesinde samimi olarak laikliği ve demokrasiyi benimsediklerini ortaya koyacaktır. Erdoğan’ın sarfettiği sözler de bu bağlamdan kopuk değerlendirilemez. Bütün bunlar bir araya getirildiğinde çıkan netice şudur: ‘İslam’ın itikad ve ibadet hükümleri evrenseldir, toplum ve devlet hayatına bakan hükümleri ise tarihseldir. (Kemalistler bunu daha kaba şekilde çağdışı olarak ifade etmektedir. Bu tarihsel ifadesi, bunun kibarcasıdır.) Bundan dolayı da bu devirde şeriat hükümlerini birebir tatbik etmek gerekmez. Dolayısıyla din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olan laikliği ve halk egemenliği olan demokrasiyi benimsemek ve uygulamak dinle çelişki teşkil etmez. Zaten dinin evrensel ilkeleri olan adalet, hakkaniyet vs’yi bu sistemler de esas almaktadır. Önemli olan da ilkelerdir. İlkelerin nasıl uygulanacağı ise teferruattır, dönemden döneme değişir.’ AKP’nin felsefesi, kurulduğu günden bu yana budur ve bu asla değişmemiştir. Her kim bunun aksini iddia ediyorsa, Tayyip Erdoğan ve ekibinin aslında şeriat istediğini, şu anki sisteme kerhen razı olduğunu iddia ediyorsa, geçtiğimiz günlerde sarfettikleri sözlerin tarihselci modernist anlayışla alakası olmadığını, Sünni anlayışta kabul edilen içtihad telakkisini tekrar etmekten başka bir şey olmadığını iddia ediyorsa bu iddiasına delalet edecek bir tane cümle hatta harf getirsin, biz bu aktüel mevzu hakkındaki iddialarımızdan, bunun tarihselci Fazlurrahmancı anlayışa dayanan bir söz olduğu tezimizden vazgeçeceğiz! Ahiru davana enil hamdu lillahi Rabbil alemin.

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 708
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: AKP’NİN İDEOLOJİK TEMELLERİNİN SORGULANMASI
« Yanıtla #1 : 15.03.2018, 03:01 »
Alıntı yapılan: 1980 Sonrası İslami Hareket. Receb Tayyib Erdoğan. Yazar; Ruşen Çakır
Herkese Açılan Kapılar.!

Yine de Tayyip Erdoğan kendi yolunu çizme konusunda kararlıydı. Yeni bir şey yapmak için ideoloji ve politikalarda köklü değişiklikler yapmak ve en önemlisi geleneksel tabanın dışındaki kesimlere açılmak gerekiyordu. Erdoğan da, daha önceki bölümlerde değindiğimiz gibi, özellikle hapisten çıktıktan sonra, işe, Erbakan liderliğindeki hareketi ciddi bir şekilde eleştirmekle başladı.

Adım adım eski katı islamcı çizgisinden uzaklaşıp kendisine “globalist muhafazakâr” bir söylem inşa etmeye çalıştı. “Daha geniş tabanlı” bir oluşumu seslendirmeye başlayan Erdoğan, muhitini de değiştirdi. İslamcılık ve Milli Görüş’le hiçbir ilgisi olmayan birtakım isimleri kendisine danışman olarak aldı.

Bütün bu süreç boyunca Erdoğan’ın temel kaygısı siyasi ve ekonomik güç odaklarını ikna etmek oldu. En azından siyasi yasağının kaldırılması için bu çevrelerin onayına ihtiyacı vardı. Fakat Erdoğan’ın sisteme karşı tavrını “light” laştırması yalnızca, kendisini var eden Milli Görüş tabanındaki değil, İslamcı olmamakla birlikte sisteme karşı şu ya da bu nedenle öfkeli olan ve kendisine bir “umut” gibi bakan kesimler nezdindeki karizmasını da tehlikeye attı.

Yenileşen Erdoğan’ın Milli Görüş’ten uzaklaştığı açıktı: “Biz Milli Görüş davasına inandık ve bugüne geldik. O noktada, endişemiz yine yok ancak, orada eksiklerimiz vardı. Bu eksiklerin giderilmesi lazım. Toplumun gelişen ve oluşan gelenekleri var. Bunlar, Milli Görüş’ün özüyle çatışmıyorsa sizin bunlarla çatışmanız yanlıştır. Geçmişte bu yanlışa düştük, bugün de bu yanlışa düşelim dersek bu hareketi hiçbir zaman olması gerektiği yere getiremeyiz. Bizim Özalcılık diye bir kavgamız yok ama 12 Eylül sonrası, 1983-87 arası Özal’ın ülkeyi kapalı ekonomiden açık ekonomiye çıkarmada insanımızın kişiliğini ortaya koymada kazandırdığı o atmosferi reddetmek de insafsızlıktır. Şimdi bizim onu aynı şekilde bugüne taşımamız lazım. Bunu da yürüyerek yapamayız, sıçramamız lazım. Aynı şekilde Sayın Erbakan’ın artılarını da yarınlara taşımanın doğru olduğuna inanıyoruz. Sayın Ecevit’in de Sayın Demirel’in de artılarının yarınlara taşınması gerektiğine inanıyoruz.” 

Erdoğan bu artılarla ilgili olarak daha sonra “Atatürk’ten başlayarak, İnönü’nün, Menderes’in, Ecevit’in, Demirel’in, Çiller’in, Yılmaz’ın, Erbakan’ın artılarını birleştirip yeni bir siyaset kurmak  istiyorum,” diyecekti. Yeni çizgi arayışları zaman zaman onu güç duruma düşürecek, örneğin, “Bize sakallı ve iyi Kur’an okuyan adam değil işini iyi yapanlar lazım,” sözü muhaliflerinin diline dolanacaktı. Ama bütün bunların üzerindeki bir gerçek, Erdoğan’ın yıldızını hep parlak tutmaya yetiyordu: Halk onu istiyordu.

“Şeriat mı? O da Ne?”

Erdoğan’ın “Kasımpaşalı tavizsiz İslamcılık” tan “globalist muhafazakârlığa” geçmesi ve bunu yaparken ikna edici olması gerekiyordu. Yeni dönem stratejisinin kamuoyuna açıklanması için Zaman gazetesi uygun bulundu. Erdoğan burada iki gün boyunca yayımlanan röportajda, laiklik, demokrasi ve şeriat devleti ile ilginç ve şaşırtıcı görüşler dile getirdi. Zaman gazetesi Erdoğan’ın değişme sürecini üstü kapalı da olsa “Niyet ettim Allah rızası için değişmeye,” diyerek dalgaya aldı. Sorulara verilen cevaplar bir manifesto ilanı gibiydi. İşte bu söyleşiden önemli bölümler:

“Demokrasiyi bir araç olarak gördüğünüze ilişkin medyada tartışmalar yaşandı. Mesela Nilgün Cerrahoğlu’na verdiğiniz bir söyleşide bunu açıkça ifade ediyorsunuz. Hasan Cemal sizin demokrasiyi şeriat devletine gidiş için kullandığınızı iddia etti. Nedir sizin için demokrasi?


"Demokrasiyi araç olarak gördüğüm saptaması, bağlamından koparılarak ve zorlamayla başka bağlamlara yerleştirilerek sunuldu. Türkiye’de hep amaçlar esas, araçlar ise arız görüldüğünden olsa gerek, benim demokrasiyi araç olarak tanımlamam küçümseyici bir tutum gibi algılandı. Halbuki ben amaçların meşruiyeti kadar araçların meşruiyetine de inanan bir insanım. Amaçlar ne kadar meşru ve haklı olursa olsun, eğer araçlar aynı meşruiyete sahip değilse, hiçbir hakiki sonuç elde edilemez."

Demokrasi meşru aracı ile anti-demokratik bir amaca ulaşmak istemediğinizi nereden bileceğiz?


"Bakın çok net söylüyorum başka bir şeye ulaşmak üzere herhangi bir şeyi bağlamı dışında “araçlaştırmayı“ ben gayri ahlâki bulurum."

Yani demokrasiyi içselleştirdiniz mi?


"Kesinlikle içselleştirdim."

Peki, demokrasiyi şeriat devletine ulaşmak için kullandığınız iddiası?


"Hâlâ birileri çıkıp şeriat devletinden bahsederse, onu ciddiye almam."

O halde Türkiye’de siyasetin yumuşak karnı olan din-devlet ilişkisini ve bu çerçevede laikliği nasıl değerlendiriyorsunuz?


"Din-devlet ilişkileri konusunda iki uçtan kaçınılması sorunun çözümü için şart. Birincisi devletin dini baskı altında tuttuğu “Bizantinizm” den uzak durulmalıdır, ikincisi de dinin devleti baskıladığı “teo-politizm’den. Hem Bizantinizm, hem de teokrasi, dinin de devletin de baş belasıdır. Bugün ülkemizde Bizantinizme, yaygın adıyla laikçilik denilen bazı uygulamalarda rastlıyoruz. Buna tepki olarak kimi münferit grupların teo-politik bir dil kullandıkları görülüyor. İki uç da dengesizlik doğurur. Hem bu milletin bünyesine uymaz, hem devletin işleyişinde sakatlıklar meydana getirir. "

O halde çözüm laiklik değil mi?


"Evet bizce tek çözüm laiklik. Devlet, dinler karşısında tarafsızlık ve dindarın dinsize karşı, dinsizin de dindara karşı hakkını koruma anlamındaki laiklik ilkesine göre örgütlenmesidir. Devlet en fazla minimum din hizmetlerinin verilmesini temin anlamında bir örgütlenmeye gitmelidir."

(Zaman gazetesi,5-6 Şubat 2000)


“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1767
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: AKP’NİN İDEOLOJİK TEMELLERİNİN SORGULANMASI
« Yanıtla #2 : 19.03.2018, 00:20 »
Bismillahirrahmanirrahim. Eski başbakan Ahmet Davutoğlu'na yakınlığıyla bilinen Karar gazetesinde Yıldıray Oğur tarafından neşredilen bir yazıyı aşağıda yayınlayacağız inşaallah. Yazar, her ne kadar kendi demokrat bakış açısıyla meseleye yaklaşmış ve tarihselciliğin içini fazla açmamışsa da en azından AKP'nin dayandığı tarihselci, Fazlurrahmancı, modernist temelleri ifşa etmekte ve bu işin temellerinin Tayyip Erdoğan'ın İstanbul Belediye Başkanlığı zamanlarına dayandığını ortaya koymaktadır.

Alıntı yapılan:  Yıldıray Oğur / Karar Gazetesi 12 Mart 2018 tarihli yazı

28 Şubat 1997’de Refah Partisi’ni iktidardan düşürecek post-modern darbe sürecini başlatan ünlü MGK toplantısından sadece altı gün önce İstanbul’da Refah Partili Büyükşehir Belediyesi’nin organizasyonuyla uluslararası büyük bir konferans başlamıştı: “İslam ve Modernizm: Fazlur Rahman Tecrübesi Konferansı”

İktidar gücüyle, tankla, polisle, mahkemeyle, jakoben yöntemlerle tepeden meseleleri çözmeye alışmış, toplumun iç dinamiklerini, sosyal değişimleri, fikri tartışmaları okumak gibi zahmetli işlere pek vakti olmayan laik devlet erki için muhtemelen toplantı başlığındaki “Fazlur Rahman” adı “bir başka irticai faaliyet”ten fazlası değildi.

Halbuki iki günlük bu konferansta konuşulanlar, onların üzerine tank sürdüğü, muhafazakarların ise yıllardır tartıştığı meseleler hakkındaydı.

Ama 90’lardan itibaren artan bir ivmeyle İslam’ın ve Müslümanların modernleşme ve demokrasi ile birlikteliğini tartışan muhafazakar entelektüeller için bile bunu Fazlur Rahman üzerinden konuşmak cesur bir girişimdi.

Fazlur Rahman, 19. Yüzyılın sonlarından itibaren İslam dünyasında başlayan ıslah, ihya, tecdid hareketleri içinden gelmiş, Muhammed İkbal’in çizgisini izleyen, 60’larda Pakistan’da İslami Araştırmalar Enstitüsü Müdürlüğü ve Cumhurbaşkanı Eyyüp Han’ın İslami konulardaki danışmanlığını yapmış bir isimdi. Ama bu sıralarda yazdığı Islamic Methology in History kitabında  önerdiği Kuran’ı  anlamda tarihselci yöntem ama özellikle de  İslam adlı kitabında Miraç hadisesiyle ilgili yaptığı yorum Pakistan’daki geleneksel İslami cemaatleri ayağa kaldırmış, başına ödül konmuş, 1968’de Pakistan’ı terk etmek zorunda kalmıştı.

O da ABD’ye Chicago Üniversitesi’ne gitti ve  ömrünün sonuna kadar orada ders verdi, üniversite camisinde öğrencilere imamlık yaptı

Fazlur Rahman’ın tarihselciliği, Kuran’ı doğru anlamak için indiği tarihsel konjonktürü dikkate almak, o günkü kültürel ve toplumsal yapıyı iyi bilmek ve ayetlerin nüzul (iniş) sebeplerini de düşünmek gerektiğini söylüyordu.

Bugünkü meselelerle ilgili içtihad yapmak için de, ayetin çözdüğü özel sorunla ya da koyduğu özel bir meseleyle ilgili hükümle vermek istediği manayı anlamak, oradan bir ahlaki ve toplumsal ilkeye ulaşmak ve bugünkü meselelerin çözümünde o manayı ve ilkeyi gözetmek diye özetlenebilecek bir yol öneriyordu. (Mustafa Öztürk hocam hata ettiysem beni affedin)

Hala üzerinde hararetli tartışmalar olan bir yöntemden bahsediyoruz. 1988’de vefat eden Fazlur Rahman’ın daha önce bir aylığına geldiği Türkiye’de verdiği konferanslarına bile ilahiyatçılar çekinerek gitmişlerdi.

1997’de Fazlur Rahman adına konferans düzenlemeye cesaret eden İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Dairesi’nin uluslararası konferansının arkasındaki iki isim Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi dekanı Prof. Dr. Mehmet Aydın ve büyükşehire danışmanlık da yapan yazar Ali Bulaç’tı.

Onlar dışında, yurtdışından gelen akademisyenlerle birlikte Hayrettin Karaman, Mehmet Bayraktar, İlber Ortaylı, Fazlur Rahman’ın yakın öğrencilerinden Alparslan Açıkgenç, İlham Güler, Hayri Kırbaşoğlu,  Fatma Bostan Ünsal, Hidayet Şefkatli Tuksal, o günlerde akademisyen olan Yasin Aktay, Ömer Çelik gibi isimler de tebliğler sunmuşlar, tebliğler Büyükşekir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı tarafından kitap olarak yayınlanmıştı.

Kitabın girişindeki sunuş yazısı ise İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan imzalıydı:

“Bir bilim adamı ve düşünürün bu seviyede tartışma konusu olmasının bazı sebepleri var. Bu sebepler arasında tefekkür ve düşüncenin tabiatı yanında, İslam dünyasının modern dünya ile ilişkilerinde alacağı şeklin belirlenmesinde Fazlur Rahman’ın ortaya atıp savunduğu fikir ve tezlerin çok önemli olması konusu da önemlidir. Çünkü Fazlur Rahman, her ne kadar din ve felsefenin ağır ve karmaşık teolojik ve spekülatif meseleleriyle uğraşmışsa dahi, onun asıl amacı bugünkü İslam dünyası için aktüel ve pratik sonuçlar çıkaracak bir çalışmanın somut örneklerini vermektir. Bir başka deyişe Fazlur Rahman’ın önerdiği ve tartışılmasını istediği bir ‘proje’si vardır. İşte bizim İstanbul Büyükşehir Belediyesi olarak, Fazlur Rahman’ı eksen alan İslam ve Modernizm adlı uluslararası bir sempozyum düzenlememizin sebebi, bu projeyi tartışmaya değer bulmamız ve bunun gelecekte çok daha büyük bir önem kazanacağına olan inancımızdır.”

O gelecek yakın bir zamanda geldi.

Erdoğan, bu kitabın yayınlanmasından bir kaç ay sonra Siirt’te okuduğu bir şiir yüzünden “halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçu”ndan 10 ay hapis cezası aldı.  Ama 2001 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kurarken yakalanan reformcu, liberal dil, “muhafazakar demokrat” sentez Fazlur Rahman’ın modernleşme ve İslam arasında kurmaya çalıştığı senteze benziyordu.

AK Parti’nin Diyanet’ten sorumlu ilk bakanın Fazlur Rahman’ın “İslam” kitabını Türkçe’ye çeviren ve tarihselci görüşe yakınlığıyla bilinen Prof. Dr. Mehmet Aydın olması, AK Parti iktidarında yedi yıl boyunca Diyanet İşleri Başkanlığı yapan Prof. Dr Ali Bardakoğlu’nun ve ardından bu göreve gelen Prof. Dr. Mehmet Görmez’in de bu ıslah, tecdid, ihya geleneğinden gelmesi de herhalde tesadüf değildi.

Ak Parti, daha geniş kalabalıklara seslenmek için kurulurken, demokrasi, özgürlükler, insan hakları alanlarında reformlar yaparken  ve açılım politikaları yürütürken bu yenilikçi ve reformcu siyasi programa uyumlu bir İslami çizgi baskındı ve bu çizgiye yakın din adamları ön plandaydı. Hatta 2011 yılında Arap Baharı sonrası Mısır’a giden Başbakan Erdoğan, Müslüman Kardeşlere de dinsizlik demek olmayan laiklik tavsiye etmişti.

Fakat, 2013-2014 sonrası iktidarın gücü tek başına konsolide etmesi, özgüveninin artmasıyla aynı zamanlarda peş peşe yaşanan travmalarla birlikte  yaşanan içe kapanmayla ilk kuruluş dönemindeki bu İslami anlayışla doku uyuşmazlığı başladı ve bu doku uyumsuzluğu iki Diyanet İşleri Başkanı’nın görevden alınmasında etkili oldu.

Artık yeni duruma uygun olarak moderniteyle İslam’ın birlikte nasıl yaşayacağı gibi meseleleri olmayan, kendi sözünü söylemek isteyen, artık güç elde olduğu ve gözetecek denge kalmadığı için de İslam’ın hükümlerinin tam olarak uygulanmasını savunan medrese kökenli gelenekçi din adamları ön plana çıkmaya başladı. Bu din adamlarının pek çoğunun en şiddetle aleyhine reddiyeler yazdığı ismin Fazlur Rahman olduğunu tahmin etmek herhalde zor değil.

Fakat, siyasi konularda iktidarın politikalarına tam bir destek veren bu gelenekçi alimler, iktidarda olmanın rahatlığıyla  fıkhı meselelerde gelenekçi görüşleri daha rahat bir şekilde dillendirmeye başladılar.

Ama bir noktadan sonra karşılarında sadece laikleri değil, bu 15 yıllık AK Parti iktidarında ortaya çıkan yeni dindar şehirli eğitimli orta sınıfı da buldular. Özellikle de her gün sitelerde, plazalarda bindikleri asansöre dahi karışılmasından, yıllarca girmek için laik devlete karşı mücadele ettikleri üniversitelere erkeklerle birlikte gitmelerine bile laf edilmesinden rahatsız olan dindar şehirli, eğitimli kadınları.

Tabii bir de “Emri bil maruf neyhi anil münker” emri yerine asansör, evlilik yorgan meselelerindeki fıkhi hükümlere yoğunlaştıkları için, hem siyasi konjonktürün seçime doğru değiştiğinin farkına varamadılar, hem de İslam’ın temel hükümlerinden olan adalet ile ilgili görmezlikten geldikleri bütün sorunlar onların da karşısına çıktı.

Bir sohbeti nedeniyle Nurettin Yıldız hakkında, son zamanlarda yüzlerce kişinin tutuklanmasına veya soruşturulmasına neden olmuş “halkı kin ve nefrete sevketmek”ten soruşturma açıldı.

Ardından yaşananlar ise din ve devlet arasında Bizans’tan beri değişmeyenlerin tekrarından ibaret. “Gerçek din”in sınırlarını çizen devlet, göreve hazır oldukları bildiren İlahiyat Fakülteleri,  çarpık ve sapkın ilan edilen dini yorumlar.

Devletin dinin yorumlarına el koymasından, bazı din adamları hakkında soruşturma açılmasından en çok memnun olanların otoriterleşmeden, fikir özgürlüğünün olmamasından en çok şikayet eden  laik çevreler olması, Türkiye’de herkesin rüyalarını toplumu strelize eden, kötülükleri ortadan kaldıran jakoben bir devletin süslediğini göstermesi açısından dikkate değer.

Ama hoşumuza gitsin gitmesin, sevelim sevmeyelim, aramızda yürütmemiz gereken tartışmalara, müzakerelere, özellikle de din alanında yüzlerce yıllık geleneklerin, yorumların tarafı olduğu tartışmalara devletin polisleriyle, savcılarıyla, memurlarıyla girmesinden hiç kimseye bir fayda gelmeyeceği gibi, kimse de çıkacak sonuçtan ikna olmayacak, sağduyunun ortaya çıkması da biraz daha ertelenmiş olacak.

Ayrıca bir müçtehidin önüne bir mesele geldiğinde içtihat yaparken bakacağı yerlerden birinin devletin politikaları olduğu hiçbir kaynakta yazmıyor.

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 708
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: AKP’NİN İDEOLOJİK TEMELLERİNİN SORGULANMASI
« Yanıtla #3 : 23.03.2018, 06:01 »
Bismillahirrahmanirrahim.

Alıntı yaptığımız yazının sahibi Ebubekir Sifil'e yakınlığı ile bildiğimiz Fikret Çetin isimli birisidir. Oda Ebubekir Sifil gibi Eşari ve Maturidi akidesine mensub Tevhid ve Selef düşmanıdır. Yazarın İslam’ın güncellenmesi gerektiğini iddia eden tağutlara karşı itiraz olarak yaptığı güzel tespitlerden dolayı yazısını sizlerle paylaşmak için buraya aldık. Yazarın tağutların İslam’ın güncellenmesi gerektiği ile alakalı söylemlerine karşı çıkması üzerinde bulunduğu mezhebi anlayışa göre aslında bir çelişkidir. Çünkü kendileri de bağlı bulundukları Eşari, Maturidi akidesinin lazımına göre aynı yolun yolcuları olduğu gibi anlayış olarakta aralarında çokta fark yoktur.


Bu çevreler «Selefin yolu daha selâmetli, halefin yolu daha bilgece ve hikmetlidir» diye iddia ederek nasıl selefin fehminden bağımsız olarak sıfat nass’larının içini boşaltıp, tahrif ediyorsalar aynı şekilde tağutlarda işi biraz daha ileri götürüp muamelat ve ukubat’a (ceza hukuku) dair hükümlerin içini boşaltıp zamanımıza uyarlamaktadırlar. Sizin akidenize göre bazı nass'lar tahrif edilebilirse başkalarıda çıkar başka nass’ların tahrif edilebilmesinden bahsedebilir. Çünkü tarihte insanların küfre doğru dolu dizgin gideceği bu batıl kapıyı siz açtınız tağutlarda tebaları ile birlikte yolunuzdan devam edip bu gün ki hale geldiler. Hatta sizler imanın tarifinde de yine öyle bir tahrifat yaptınız ki imanı aynı tağutlar gibi kalbin itikatına bağlayıp putlara açıktan ibadet edenleri bile Müslüman kabul ettiniz? Her ne kadar dediklerim sizin kabul etmeyeceğiniz bir mezheb olsada ve lafzen itiraz etsenizde sonuçta mezhebin lazımını sizler bizzat mezheb edinmiş ve hayatınıza tatbik etmiş kimselersiniz. Aksi olsaydı Demokrasi, Laiklik gibi ilahlık iddia eden batıl ideolojileri içinize sindirebilir miydiniz. Sonuç olarak sizler dinde reform, tarihselcilik, kurancılık anlayışını savunan çevrelere karşı çıkmaya kalktığınızda bu çevrelerde sizin çelişkilerinizi size çevirdiğinde ne yapacaksınız? Size tavsiyem yol yakınken gelin tevbe edin ve sözde selefi temize çıkarma adına bizzat selefe sövmekten vazgeçin. Bu çevrelerin mezheblerinin ne kadar batıl ve çelişkilerle dolu olduğunu ise ancak Allah'u teala'nın kalbini hidayete açtığı kimseler anlarlar. Yoksa sabah akşam batıl ideolojilerle amel edenler değil.



Alıntı yapılan:  Yazının sahibi Fikret çetin


Yıl 1937… Meclis açış konuşmasında zamanın Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal şöyle diyordu:

“Aziz milletvekilleri, Bizim devlet idaresindeki ana programımız, Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, idarede, siyasette bizi aydınlatıcı ana hatlardır. Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.”


Yıl 1999… Zamanın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel Politika’nın Nabzı isimli televizyon programında özetle şunları söylemişti:

“6666 adet ayet vardır Kuran’da. Bunun içinde bir rivayete göre 30, bir rivayete göre 230; ama değişik şekilde ‘ahkâm ayetleri’ denen, dünyayı tanzim eden ayetler var. Bu ayetlerin tanzim ettiğinin yerine, Türkiye Cumhuriyeti, pozitif hukukun tanzim ettiği bir durumu getirmiş 76 sene önce. Şimdi ne isteniyor? Bir kısım kimseler, bunun dine aykırı olduğunu, binaenaleyh şeriat hukukuna dönülmesi lazım geldiğini söylüyorlar. İşte, irtica budur.”


Ve yıl 2018… Hâlihazırdaki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 8 Mart Dünya Kadınlar Günü münasebetiyle şunları söyledi:

“Din adamı olarak ortaya çıkıp da kadınla ilgili çok farklı açıklamalarda bulunup dinimizde kesinlikle yeri olmayan bazı içtihatta bulunan kişiler ortaya çıkıyor. Anlamak mümkün değil. Bunlar ya bu asırda yaşamıyorlar, çok farklı bir dünyada yaşıyorlar. Çünkü İslam’ın güncellenmesinin gerektiğini bilmeyecek kadar da aciz bunlar. İslam’ın hükümlerinin güncellenmesi vardır. Siz İslam’ı 14 asır 15 asır öncesi hükümleri ile kalkıp da bugün uygulayamazsınız. Böyle bir şey yok. Beni birçok hocaefendi tefe koyup çalacak o ayrı mesele. Rabbim bizi tefe koymasın, mesele orda… İstisnaları genelleştirmek, tarihin belli bir dönemine, toplumların özel şartlarına dayalı uygulamaları, geleneksel davranışları günümüze taşımaya çalışmak sadece meseleyi sulandırmaya yarar.”


Bu üç ismi aynı kefeye koymak gibi bir niyetim elbette ki yok. Birilerini tefe koyup çalmak niyetim de… Fakat sağcısından solcusuna, milliyetçisinden İslamcısına, Şeriatın bir takım ahkâmı her türlü siyasetçinin fikir beyan etmeyi üzerine vazife gördüğü bir mesele olarak karşımızda duruyor. Kimi İslam’dan külliyen kurtulmamız gerektiğini düşünürken kimisi de Şeriat’ı atalım, ibadetler kalsın diyor. Bir başkası da bazı hükümlerin güncellenip revize edilmesi gerektiğinden dem vuruyor. Bu ülkede yıllar önce din devlete karışmaz hâle geldi; fakat devlet ve siyaset erbabı bir türlü dine karışmaz hâle gelemedi. Dinin devlet hakkında konuşma yetkisi yoksa eğer, siz siyaset erbabının da din hakkında ve onun adına konuşma yetkiniz de olmamalı değil mi? Mâdem din size karışamıyor, o hâlde siz de bu dine karışmaktan, ona istediğininiz gibi müdahele etmekten bîzahmet vazgeçin. Dolayısıyla haklı olarak sormamız gereken ilk soru şu olmalı : “Sahi size İslam dini hakkında ve İslam adına ahkâm kesme yetkisini kim veriyor?”


Siyasî makamı ve gücünü kullanarak Diyanet işlerini, Din işleri yüksek Kurulu’nu baskı altına almak, dinî bir meselenin hükmünü bu işin ehlinden sormak yerine, onların bir konu hakkında belli yönde fetva vermeleri adına ihsas-ı reyde bulunmak tek kelimeyle dine müdahale etmektir. Allah’ın dininin bir konuda ne dediği veya demesi gerektiğini belirlemek ise kimsenin haddi değildir. Bu konuda âlimlerin üzerine düşen tek şey ise dinin hükmünü beyandan ibarettir. Bu iş elbette ki siyasilerin değil âlimlerin vazifesidir.

Hayatını İslâm’a karşı savaşmak veya muhalefet etmekle geçirmiş siyasîlerden zaten aksine bir beyan duymayı bekleyecek değiliz. Ancak, İslâmî bir çizgide yetişip bugünlere gelmiş bir siyasetçinin ağzından çıkan “İslam’ın bazı hükümlerinin güncellenmesi gerektiği” ne dair sözler endişe verici.

Gerçi birgün sonra Cumhurbaşkanı “Ezmânın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz” şeklindeki mecelle kaidesinden yardım alarak kasdının ictihadî bir takım hükümler olup, Kur’an ve Sünnet’in ise sabit bulunduğunu ifade ederek vaziyeti toparlamaya çalıştı. Ancak meselenin içinden bu kadar kolay çıkılamayacağı ise ortada… “İslam’ı 14 asır 15 asır öncesi hükümleri ile kalkıp da bugün uygulayamazsınız. Böyle bir şey yok.” diyen Sn. Cumhurbaşkanı acaba hangi müctehidin ictihatlarından bahsediyor olabilir? 14-15 asır önce Kur’an ve Sünnet’ten başka İslam’da ne gibi hükümler vardı ki bunlar kasdedilsin!

“İslam’ın güncellenmesinin gerektiğini bilmeyecek kadar da aciz bunlar” diyerek bu güncellenme işini becerebilecek kapasiteye kendisinin sahip bulunduğunu zımnen itiraf etmiş olan Cumhurbaşkanı’na “buyrun açıklayın o hâlde, İslâm’daki hangi ahkâmı nasıl güncellemek istediğinizi, biz de görelim” deme hakkımız sanırım mahfuzdur. Dinî hitabetin güncellenmesi ise – ki oldukça gereklidir- ayrı bir bahis olup onun ahkâmın güncellenmesi olmadığı açıktır. Hâlbuki Cumhurbaşkanı açık açık İslam’ın 14-15 asır önceki ahkâmının güncellenmesinden bahsetmiştir.

Bugün kadın üzerinden yapılan bu din tartışmalarının tarihteki belli ictihatları bir kenara koymakla halledilemeyeceğini, meselemizin ne sadece bir takım yorum ve uslüplarla ne de kadınla sınırlı olmayıp çok daha derinlerde, dinin özüyle alakalı olduğunu görmek zorundayız.

Vaktiyle güya metninde bir takım garabetler olduğu için hoşuna gitmeyen kimi hadislere toptan uydurma hükmü vermekle işin içinden çıkabileceğini zanneden büyük İslam âlimi Caner Taslaman’a, bu işin hiç de o kadar kolay kotarılamayacağını, hadisleri inkâr etmek için yeterli gördüğü sebeplerin aynıyla – hattâ bazen daha fazlasıyla- Kur’an ayetlerinde de bulunduğunu anlatmıştım. Bugün yaşadığımız problemleri İslam’ın bir kısmını kenâra koymakla, şurası tarihîdir, burası coğrafîdir, orası örfîdir demekle çözemeyeceğimizi; Hadisleri atalım, Kur’an kalsın; Şeriat’ı bırakalım, ibadetler kalsın gibi züğürdâne tekliflerle hiçbir yere varamayacağımızı anlamamız gerekiyor.

Meselenin adını doğru koymadıkça doğru bir çözüm üretmemiz de söz konusu olmayacak. Vardığımız noktada problem dinin ta kendisi hâline gelmiştir. Çözmemiz gereken kritik sorun şudur: Din, Allah bizim hayatımıza karışacak mı karışmayacak mı? Karışacaksa sadece evimizin içine mi karışacak yoksa sokağa, caddeye, işyerine de mi? Mesele, özü itibarıyla böyle bir şeyi prensip olarak kabul ediyor muyuz, etmiyor muyuzun tartışmasıdır.


Vakıayı Gözardı Etmek mi Vakıaya Boyun Eğmek mi?


Bu topraklarda kurulu olan düzen uzun bir çatırdama safhasının akabinde, bundan yaklaşık yüzyıl önce Cumhuriyetin ilan edilmesiyle büyük kırılmasını yaşadı. Sonrasında ise devlet -her ne kadar hedefi homojen yapıda bir ulus olsa da- halkı iki büyük kampa ayrıştırdı: Devletin katı politikası karşısında dinini bırakmak istemeyenler ile dini ya tamamen ya da kısmen terketmemiz gerektiğine inananlar olarak toplum ikiye bölündü.

Resmî ideolojiye göre geri kalmamızın en büyük müsebbibi din ve gelenekti. Bunları terkettiğimizde bizler de güya ileri bir toplum olacaktık. Bunun için ne yapılması gerektiği düşünülüyorsa yapıldı. Hukuk, alfabe, kıyafet herşey Batı’ya uyduruldu. Ekonomiden siyasete, tedrisattan müziğe herşey Batı’ya yani Protestan Hıristiyanlığa göre ayarlandı. Aile düzenimiz, insan ilişkilerimiz, sokak ve caddelerimize varıncaya kadar her şey Avrupaya göre tanzim edildi. Tıpkı Sâdık-ı Masduk Efendimiz’in “Sizden öncekilerin yoluna karış karış, arşın arşın uyacaksınız. Hattâ onlar kelerin deleğine girse siz de gireceksiniz.” Yahudî ve Hıristiyanları mı kasdediyorsunuz Ya Resullallah?” “Başka kim olabilir?” [2]Buhârî, 3456; Müslim, 2669 diyerek haber verdiği gibi. Evet, çünkü kaybetmiştik. Bu millet 600 yıllık İmparatorluğunu kaybetmiş ve küçük bir cumhuriyete dönüşmüştü.

Elbette Protestanlığı referans alan bir felsefe üzerine teessüs etmiş devletin, halkını bir asır boyunca dönüştürmek, değiştirmek için her türlü organını hoyratça kullandığı bir düzende, köprünün altından bir de bunca su aktıktan sonra İslam’ın kimi ahkâmının yadırganması normaldir. Dini anlatmaya çalışanların belağat ve hikmetten pek az bir nasiplerinin olması da cabası… Normal olmayan ise bütün bu olanların olması gerektiğine inanmak veya inandırmaya çalışmaktır. Sahi, bu noktaya gelişimiz bir tesadüf müdür ki, vakıayı hakikat kabul edelim? İçinde yaşadığımız bu düzen doğal bir sürecin neticesi midir ki, onların dayatması karşısında değerlerimizden vazgeçelim veya onları gözden geçirelim?

Bugün Cuma namazı iş hayatını aksatıyorsa suç bizi Cuma günü namaza çağıran dinin midir; yoksa müslümanların tatil gününü Cumadan Pazara tebdil eden gâvurların mı? Ve çözüm Cuma namazını Pazar’a almakta mı? Bugün bir ay boyunca gündüzleri aç kalmak ekonomiyi olumsuz etkiliyorsa suç orucu emreden dinin midir; yoksa para babalarının kârına hâlel gelmemesini halkının dininden daha fazla umursayan, halkını sermaye derebeyliklerinin serfleri hâline getiren siyasetçilerin mi? 1960’da 2 milyonu bulmayan İstanbul nüfusunun 50 yılda sekiz kat artarak 15 milyonu geçmesinde bu ülkeyi yönetenlerin hiç suçu yok mudur ki, dini metropol hayatına göre revize etmeyi teklif edebiliyorlar? İstanbul halkını her sabah sıkış tepiş metrobüslere mahkûm edenler, İslâm’da kadın ve erkeğin birbirleriyle sarmaş dolaş seyahat etmesinde bir sakınca olmadığı düşünebilirler. Tuzları kurudur, çünkü artık kendileri son model jeeplerden başkasına binmiyorlar. Öteden beri beceriksiz siyasetçilerin bu milletin başına açtığı belaların faturasını bu dine kesmeye kalkmaya da kimsenin hakkı yoktur.

Dinin kadın-erkek münasebetlerine getirdiği hassas ölçüleri tartışmaya açmak isteyenler, keşke önce kadın emeğini sermaye çarklarına katmak için ‘özgürleştiren’ şeytanın ideologlarına karşı bir çift laf edebilselerdi. Fakat onlar para babalarının değirmenine su taşımakla meşgul… İslam’ın izzetini idrak edememiş bizlerin, gâvurların pespaye toplum teorilerinine mahkûm olduklarını düşünmeleri; dinin de ona göre şekil alabileceğini vehmetmeleri laik düzenin çocukları için kaçınılmaz son…

Tarih boyunca kendisine Peygamber ve Şeriat gönderilmiş kavimlerin başlarına gelen imtihan şimdi Ümmet-i Muhammedin kapısını çalmıştır. Herkesin ağır bir sınavdan geçtiği bir dönemi yaşıyoruz: İnsanlar ya dine uymayı pazarlık etmeden baştan kabul edecekler; ya da dinin neresini alalım neresini atalım diye kendi aralarında pazarlık edecekler.

Gâvurun kurduğu bir düzende faizle iş yapmaktan başka şansı olmayanlar, o batıl düzeni yıkmayı düşünmek yerine, faize nasıl fetva uydurabileceklerini düşünürler, sonra da dinden yüz bulamazlarsa suç bu çağa uymayan dinin midir? Artık ‘hayatın kaçınılmaz gerçekleri’diye düşünmeye başladığımız resmî münkerat, zamanın birinde kurtuluşu frenkleri taklit etmekte gören melunların bu millete ettiği hıyanetin acı neticeleridir. Allah’ın bizi mecbur ettiği bir hayatın değil… Bu ülkede Şeriat mer’î iken onun varlığına râzı olmayanlar nasıl birgün onu iptal etmeyi başardıysa, bugün var olan şeytanî düzenin varlığına razı olmayanlar da yarın onu ortadan kaldırmayı başarabilir; yeter ki iman olsun…

Evet, bazı din adamlarının dini sulandırdıklarından şekva eden Cumhurbaşkanı Erdoğan bir bakıma haklıdır. Hakikati sunanların onu incitmeye veya incitilmesine sebep olmaya hakkı yoktur. Tıpkı Bediuzzaman’ın ifade ettiği gibi “Her söylediğimiz hak olmalı; fakat her hakkı söylemeye hakkımız yoktur.”

Fakat bu ülkede dini sulandırdığı için sigaya çekilme sırası ne zamandır fetva verenlere –velev problemli bir jargonları olsa da- gelebildi? Kur’an’dan şu şu ayetleri çıkarmalıyız diyen ilahiyatçılara kimse ses çıkarmazken, beğenmediği her hadise uydurma diyen sosyoloji profesörleri kanal kanal gezip ahkâm keserken, yarı çıplak kadınlarla işret meclisi kuran mehdiler kimseyi rahatsız etmezken, dinler arası dialog süreciyle İslam’ın umdelerini sarsanlar zamanında alkışlanırken nedense toplumsal hayata dair bir hükmü dile getiren bir hoca bütün muhafazakar (!) siyasetçileri birden rahatsız ediverdi. Ya da kızlarınızı mini etekle üniversiteye göndermeye İslam izin vermez diyen bir hoca gerici, fitneci ve yobaz oluverdi. Evet, siyasetçilerin hamiyyet-i diniyeleri FETÖ örneğinde olduğu gibi ancak kendileriyle çatışınca mı ya da bir hoca mutlu oldukları toplumsal düzeni rahatsız edecek, sosyal projelerine köstek olacak açıklamalar yaptığında mı kabarabiliyor ancak? Dinî bu kadar önemsiyorsanız, önce işret meclisinde din, Kuran anlatanlara bir çift laf ediverin de samimiyetinizi görelim.

Dinimiz İslam hakkında ne kertede bilgi sahibi olduğunuzu zamanında hepimiz gördük. Kendi itiraflarıyla bir vaiz bozuntusunu yıllarca en büyük bir İslam âlimi ve kanaat önderi belleyecek kadar dinî birikim ve kültüre sahip olanlar, bu saatten sonra İslam hakkında kimin yanlış kimin doğru konuştuğunu beyan etme haklarının olmadığını artık bilmelidir.


Dinin sulandırıldığından şikâyet eden Sn. Cumhurbaşkanı’nın buna karşı “İslam’ın hükümlerinin güncellenmesi gereklidir”şeklindeki her tarafa çekilip istismar edilebilecek muğlak sözlerle yaptığı çıkış suların durulmasına değil bundan sonra daha da bulanmasına sebep olacaktır. Türkiye’yi kendi oturduğu mahalleyle karıştıran kimi hocaların, İslam’a alerjili tiplere hergün farklı aromalı sakızlar vermelerinden dinin çektiği yetmezmiş gibi, bir de din hakkında en fazla genel kültürü olan erbab-ı siyasetin gündemin yedeğinde hakayık-ı İslam’ın ne olduğunu izaha (!) kalkışması çamura su katmaktan öte birşeye yaramıyor.

İslam’ın nasıl güncelleneceği, bunu kimin yapacağı, nasıl yapacağı, hangi hükümlerin ne şekilde güncelleneceğine dair hiçbir şey söylemeden, kuru davada bulunmak fayda değil ancak zarar getirir.

Şu tarz yalın soruların cevabı hesabı verilmeden mücerred iddialarda bulunmak hiçbir anlam ifade etmeyecektir:


Kadının başını örtmesi hükmü sizce güncellenmeli midir? Bu niçin14-15 asır önceki Arapların örfü olmasın? Allah, hangi milletten olursa olsun müslüman olan kadınlara başlarını örtmelerini mi emretmiştir? Bugün birçok kişiye göre kadının başını örtmesi çağdışılıktır ve modern yaşama aykırıdır, engeldir. Erkeğin böyle bir yükümlülüğü yokken kadına böyle bir vazife yüklenmesi eşitliğe uygun mudur? İnsanlık cinsî meyillerini kıyafetle perdeleyecek çağı aşmamış mıdır? Kadın-erkek eşitliği çerçevesinde bu hüküm güncellenebilir mi? Evetse bunu Diyanet İşleri aracığıyla halka ilan etmeli değil misiniz? Değilse, güncellenmenin kapsamına başörtünün girmemesinin sebebi nedir?

Hac ibadetinde temsilî olarak şeytan taşlamak, bir taş binanın etrafında yedi kere turlamak, bir günde milyonlarca hayvanın canına kıyarak katliam yapmak, peştamal giyip etrafta dolaşmak modern insana yakışıyor mu? Bu hükümler niçin Arapların örfü olmuyor da herkesin ömürde bir kere yapmak zorunda olduğu bir ibadet oluyor? Kâbe, Arafat, Safa, Merve gibi Sami ırkına mensup Araplar’ın öteden beridir kutsal kabul ettiği şeyleri bütün insanlara ibadet olarak tayin eden İslam insanları araplaştırmış mıdır? Öyleyse bu ibadeti bırakalım da sadece Araplar yapsa olmaz mı?

Eğer ibadetler ayrı, muamelat ayrı derseniz, faiz hakkındaki görüşünüz nedir? Sizce faiz alıp-vermek hâlâ haram mıdır? Helâlse Diyanet’in bizi aydınlatıp bu imkândan faydalanmamızın önünü açması gerekmez mi? Faiz yiyenler şeytan çarpmış kimse nasıl kalkarsa öyle kalkarlar. Bu onların: “Alışveriş de ancak faiz gibidir.” demelerinden dolayıdır. Oysa Allah alış verişi helal, faizi haram kılmıştır. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de faize son verirse, artık geçmişi kendisine, işi de Allah’a aittir. Kim de faize geri dönerse işte onlar ebedî kalmak üzere cehennem ehlidir. Allah, faizi yok eder de, sadakaları artırır. Allah, hiçbir günahkâr kâfiri sevmez.(Bakara, 275-276) buyuran Allah sizce sadece 14 asır önce faiz yiyenlerden mi bahsetmektedir? Faiz bugünkü ekonominin bir gerçeği değil midir? Bu hükmün güncellenmesi niçin söz konusu değil?

Eğer bizler sadece bir takım ictihatlara karşı böyle bir açıklama yaptık diyorsanız “Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık Allah’dan bir ceza olarak ellerini kesin.” (el-Maide,5/38) âyetinin bugün veya gelecekte uygulanması gerektiğine inanıyor musunuz? Ya da piyasada hâlâ müslüman geçinen entelektüel bir serserinin “bir hırsıza ne tür bir cezanın verilmesi gerektiğini bilemez miyiz canım?” dediği gibi sizce de hırsızlık yapanın elinin kesilmesi hükmü güncellenmeli midir? Bu hüküm bir ictihat mıdır, yoksa “Kur’an’a aykırı değilse mesele bitmiştir” dediğiniz o Kuran’ın böyle bir ayeti yok mudur? Birçok kişiye göre bir insanın elini kesmek çağdışılıktır. Onların bu görüşüne katılıyor musunuz?

 « Asansörde yan yana gelen kadın erkek şöyle böyle olur’ gibi ‘deli saçması’ şeyler söyleyenler kendi itikadını sorgulamalı, ‘kadın-erkek yanyana gelince tehlikeli şeyler olur’, diyenlerden asıl endişe etmek lâzım» diyen Başbakan Binali Yıldırım’a göre “Peygamber’in hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Bu, hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için daha temiz bir davranıştır.”(el-Ahzab 33/53) buyuran bir Kur’an güncellenmeli midir? Bu ayetler Başbakan’a göre bir deli saçması mıdır? “Hepimizin inandığı bir Kur’an var” diyen Binali Yıldırım’ın inandığı Kur’an’da yoksa böyle bir ayet yer almıyor mu? Ya da “Sakın bir erkek, yanında mahremi bulunmadıkça, yabancı bir kadınla yalnız kalmasın.”[3]Buhârî, 5332 diyen Peygamber’in bu sözü ona göre bir deli saçması mı? Böyle diyen bir Allah ve Peygamber hakkında acaba Binali Yıldırım neler düşünüyor?


Evet, burada dile getirebileceğimiz daha yüzlerce ayet ve hadis olduğu aşikâr… Fakat sözü daha fazla uzatmanın gereği yok. Bugün Türkiye’deki problemin dinin özüne dair bir problem olduğu ortadadır. İslâm’ı ya toptan kabul edip alacağız; ya da her gelen gün onun başka bir kısmından nasıl kurtulacağımızın yollarını arayacağız. Hz. Ömer’in o muhteşem tespiti bugün yaşamakta olduğumuz travmayı canevinden yakalıyor: İnandığın gibi yaşamazsan, yaşadığın gibi inanırsın!


“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1115
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: AKP’NİN İDEOLOJİK TEMELLERİNİN SORGULANMASI
« Yanıtla #4 : 30.03.2018, 02:51 »
Bismillah,

Cumhuriyet dönemi ele alındığında sağcı iktidarların din ve dini sayılan şeylere karşı tahribatı belki de solcu iktidarların düşmanlığını geçmiştir. RTE aynı misyonun taşıycısı dediğimizde insanlar alaka kurmakta zorlanıyor olsa da, Süleyman Demirel'in söylemleri -daha önce geçmişti- üzerinde düşünüldüğünde arada söylem ve eylem birliği yanında birbirinin devamı olduğu da ortaya çıkacaktır. Din ve dini sayılan herşeyin kontrol altına alınması, toplum içerisinde arzu edilen değişimin merhalelerinin tamamlanması, içerisinde bulunulan zamanın dayattığı ve zorunlu kıldığı ihtiyaçlar ve elbette devletin bekasını sürdürmeye yönelik alınan tedbirler... vebenzeri sebeplerle reform adım adım uzun yıllara yayılarak tatbik edilmektedir.

Türban yasağı gibi en temel insani haklara karşı müdaheleleri düşündüğümüzde, ne demek istediğimiz anlaşılacaktır. TC "7 düvele karşı" verilen mücadele neticesinde elde edilen varlığını sürdürmek için, kurulduğu günden beri hep birilerine karşı verilen mücadele ile bugünlere gelmiştir. TC'de sistem habire düşman icad etmekte ve bu hainlere karşı verilen mücadeleye sahne olmaktadır. Figüranlar değişse de bu "oyun" değişmeksizin devam etmektedir. Osmanlı'da batılılaş(tır)ma çalışmalarının başladığından beri kah şeriatçı (!), kah komunist, kah solcu, kah turancı, kah pkk, kah feto... rejime ve devletin bekasına yönelik oluşturduğu tehlike sebebiyle baskı altında tutulmuş, kovuşturmaya tabi tutulmuş, öldürülmüş.... Ortalama on yıla denk gelen darbeler eliyle de ortam ve uygulamalar meşrutiyet bulmuştur.

Türban yasağına gelecek olursak; türbanlı islamcılık (!) denilen, modern eğitim almış okuryazar kesimden yeni bir düşman oluşturulmuş ve devletin muhtaç olduğu düşman, hainler, tehlike, irtica... herşey kitabına uydurulmuştur. Devlet ve halk yıllarca türban mücadelesi vermiştir. AKP iktidara üstelik tek parti olarak gelmesine rağmen türban yasağını uzun yıllar kaldır(a)mamıştır. Bu süreçte türbanlı islamcılık (!) denilen modern eğitim almış okuryazar kesim ve onlardan sonraki nesillerde öyle bozulmalar olmuştur ki -mücadeleden yorulan, usanan, maruz kaldığı muamele sebebiyle elini eteğini bu işten çeken yahut bu eylem ve mücadeleleri siyasi sebeplerle yapanlar dışında- bahsini ettiğimiz kesimin çoğuna artık zorlamayla türban taktırmanın mümkün olduğu bir güne gelinmiştir. Yetiş(tiril)en bu nesil içindeki büyük çoğunluk artık türban takmaz hale geldiği için bu yasağın sürdürülmesinin manasızlığı göz önünde bulundurularak üstelik AKP'ye sağlayacağı prestij ve prim sebebiyle yasak kaldırılmıştır.

Tekrar konuya dönecek olursak, 80 darbesinin ardından biranda siyasete kaydırılan ve merkez sağı temsil ederek önce başbakan daha sonra cumhurbaşkanı olan Turgut Özal'ın Avrupa Birliği hayalini gerçekleştirmek için 1988 senesinde Türkiye Cumhuriyeti başbakanı sıfatıyla yazdı(rdı)ğı ve bütün Avrupada dağıttığı ''Türkiye Avrupa'da'' isimli kitab(ın)da İslamiyetin Hıristiyan, Yahudi ve Yunan Felsefesinin tesiri altında kaldığını iddia etmekte ve bununla da yetinmeyip Türk İslam kültürünün Batı Akdeniz medeniyetinin bir parçası olduğunu dile getirerek şöyle yaz(dır)mıştır:


Alıntı
"İslamiyet, doğuşunda ve sonraki gelişme safhalarında ve olgunluk cağında öteki iki dinin (Hıristiyanlık ve Yahudilik) tesiri altında kalmıştır." (s105)

"...demek ki Türk-İslam kültürünü Batı Akdeniz Medeniyetinin bir parçası olarak almak doğaldır." (s 126)

"Her halukarda, teoloji ve filozofi açıdan bakıldığında Musevilik ve Hıristiyanlıkla birlikte Yunan Felsefesini paylaşmaktadır." (s 284)

Bu bağlamda tesettür ve başörtusünün bir Bizans adeti olduğunu ve Araplara da Bizanstan geçtiğini ve son olarak da Türklere de Araplardan aksettiğini dile getirirerek yine şöyle yaz(dır)mıştır:

Alıntı
"...hatta kadınların tesettürü ve başörtüsü Bizanstan miras kalmış olabilir...Yunanli bilgin Kukules Türk kadınının carşafla dışarı çıkma adetinin Bizans menşeli olmasını öne sürüyor. Bu Araplar vasıtasıyla Osmanlıya geçmis olabilir."

Ayrıca Avrupa Birliği yönentimine Türkiye'nin laikliği konusunda teminat vermek için, laikliğin çok önceden beri Türklerin ve Müslümanların vicdanında varolduğunu söyleyerek bu konuda İmam Gazaliyi örnek göstermek suretiyle yeni bir saptırma gayreti içerisine girerek bu düşüncelerini şu şekilde dile getirmiştir:

Alıntı
"Ümit ediyorum ki, laiklik konusundaki bu açıklama, Türkiye'nin asla laikliği terketmediğini anlatacaktır. Burada Gazali'nin iman-akıl ayrımına müracaat edilebilir. Türk, kendisindeki imanın, laikliği olumsuz etkilemediğinin, ne de kendisinin akli olmasını engellemediğinin şuurundadır. Günlük hayatta, bu konuda Avrupalı Hıristiyanla Türk Müslüman arasında hiçbir fark yoktur."

Son olarak TC'de, sağ görüşlü olsun sol görüşlü olsun siyasi partileri din tüccarlığı yaptığını gözler önüne serecek bir nakile (nakleden; Hasan Karakaya, Akit,7 Mart 2000, s11) yer verelim:

CHP ile AP arasında baş gösteren oy kavgası sonucu ortaya çıkan propagandalar hayli ilginçtir. "Süleyman Demirel'in Adalet Partisi taşranın genelinde olduğu gibi Antalya çevresinde de oyların çoğunu topluyordu. Çok iyi anımsıyorum...AP'nin diğer partilerden farkını anlatmak için o günlerde partililer çok ilginç bir motiften faydalanır, kimse de bunu garipsemezdi. Bu AP'nin 'kırat'tan önceki amblemiydi. 'A' ve 'P' harfleri ve hemen yukarısında bir rahle, üzerinde açık duran bir kitap.

'Bak Hocam!' derlerdi; 'Bu Allah'ın A'sı bu da Peygamber'in P'si!' sonra ortada rahle üzerinde açık duran kitabı gösterirlerdi: 'Bak bu da Kur'an!'
AP'liler bu şekilde propaganda yapar da CHP'liler boş durur mu? Durmamışlar elbet ve hemen propagandaya başlamışlar Trabzon'un Çaykara ilçesinde geçen bir olayda şunlar cereyan etmiş: "yöresinde saygınlığı ve çok geniş çevresi olan bir 'Hacı(!) Teyze', Adalet Partili propagandistler tarafından ziyaret edilir. Bir gün sonra milletvekili seçimleri vardır. Adalet Partililer, Hacı Teyze'nin oy potansiyelinden yararlanmak için O'na Adalet Partisi'nin bütün iyi yönlerini anlatıp, en sonunda da, Melih Aşık'ın dediği gibi Adalet Partisi'nin (AP) Allah'ın Partisi olduğunu söyleyip ondan 'oy' sözü alırlar ve ayrılırlar...

Bunu duyan Cumhuriyet Halk Partililer hemen harekete geçerler. Hacı Teyzenin oy deposundan faydalanmak için O'nu ziyarete giderler...

Sohbet ilerler. Halk Partililer Hacı Teyze'den oy talep ederler. Hacı Teyze onlara, 'Olmaz uşağum, Allah'ın Partisi varken başka partiye rey verilmez' der. Bunun üzerine heyetteki uyanık bir CHP'li başlar bülbül gibi şakımaya:

'Hacı Teyze; senin dedğin partiden sonra çok daha feyizli, çok daha dindar, çok daha Allah'a yakın bir parti kuruldu. Onun için sen Allah'ın Partisi'ni (AP) bırak da bizim partiye oy ver.!...şu gördüğün 6 ok var ya, işte o oklar, imanın 6 şartını gösteriyor...Sen gel, bize dön.!' Hacı Teyze merakla sorar:

'Hangi partidir o?' Uyanık CHP'li cevap verir:

' CHP...yani Cenab-ı Hakk'ın Partisi!' Ancak, ilk kararından döndüremezler Hacı Teyze'yi...şöyle der Hacı Teyze:

'Ben, bu seferlik onlara söz verdim...Bir dahaki sefere geç kalmayın!'

Vesselam
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimdışı İbn Kesir

  • İLİM NEYLE BAŞLAR?
  • Administrator
  • Newbie
  • *****
  • İleti: 22
  • Değerlendirme Puanı: +1/-0
Ynt: AKP’NİN İDEOLOJİK TEMELLERİNİN SORGULANMASI
« Yanıtla #5 : 30.03.2019, 01:42 »
.
İlim; niyetle başlar. Sonra Dinlemek, Anlamak, Ezberlemek, Amel etmek ve Neşretmek ile Devam Eder. [Abdullah b. Mübarek]

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
1 Yanıt
2668 Gösterim
Son İleti 30.03.2019, 01:40
Gönderen: İbn Kesir