Tavhid

Gönderen Konu: EBU HAMİD EL-GAZALİ VE AKİDESİ  (Okunma sayısı 1778 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Ebu Hasan

  • Ziyaretçi
EBU HAMİD EL-GAZALİ VE AKİDESİ
« : 26 Mart 2018, 11:26 »
NOT: Bu üye gerekli şartları yerine getirmediği için yasaklanmış ve sitemizden uzaklaştırılmıştır.

Selamunaleykum. PDF kitaplarınızdan ve sitenizden çok iyi istifade ediyoruz. Allah razı olsun.

Bismillahirrahmanirrahim

Muvahhid Yayınları olarak sizin bastığınız El-İntisar isimli değerli kitabın 60'ıncı sahifesinin 57 numaralı dipnotunda şöyle geçmektedir:

Bu hususta Kadı İyaz "eş-Şifa" adlı eserinde şunları zikretmektedir:
“Cahız ve Sümame, halkın pek çoğundan, kadınlardan, aklı kısa olanlardan hristiyanlar ve yahudileri taklit edenler hakkında, Allah’u Te'ala'nın onların üzerinde bir hücceti olmadığını söylemişlerdir. Zira onların istidlal edecek derecede tabiatları müsait değildir. Gazzâlî de etTefrika adlı kitabında, bu görüşe yakın bir tarafa meyletmiştir.
Bunları söyleyenlerin hepsi icma ile kâfirdirler. Zira Hristiyan ve Yahudiler'den herhangi birisini ve müslümanların dininden sözle veyahut fiil ile irtidad ederek ayrılan birini tekfir etmeyen yahut onları tekfir etmede tereddüt edip kararsız kalan veya şüphe eden herkes icma ve ittifak ile kâfirdir. Kadı Ebu Bekr der ki; Bu meseledeki hüküm ve bu konudaki icma, onların küfrünü ortaya koymaktadır. Her kim ki bu hususta tereddüt ederse, Kitabı ve Sünneti yalanlamış veya onlar hakkında şüphe etmiş olur ki, yalanlama ve şüphe de ancak kâfir işidir." (Bkz. Kadı |yaz, Şifa-ı Şerif Tercüme ve Şerhi, Rehber Yayınları, 591-597)
Şifa'yı neşredenler bu ibareye koydukları dipnotta İbnu Hacer’den bu görüşün Gazzâlî'ye ait olmadığını naklediyorlar. Doğrusunu Allah bilir.

(El-İntisar kitabından yapılan alıntı sona ermiştir)

 İmam-ı Gazâlî o zamanda yaşayan Hristiyanların ve henüz Müslüman olmamış bulunan Türklerin durumunu ele almakta ve şöyle demektedir:
"İnancıma göre, inşâallah Allah Teâlâ, zamanımızdaki Rum, Hristiyan ve Türklerin pek çoğunu da Rahmet-i İlâhiye şümulüne alacaktır. Bunlardan maksadım, uzak memleketlerde yaşayan ve kendilerine İslâm'ın daveti ulaşmayan Rum ve Türklerdir. Bunlar üç kısımdır:
a. Hazret-i Muhammed'in (sallallahu aleyhi ve sellem) ismini hiç duymamış olanlar.
b. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in ismini, sıfatlarını ve gösterdiği mu'cizeleri duymuş olanlar. Bunlar İslâm memleketlerine komşu olan yerlerde veya Müslümanlar arasında yaşayan kimselerdir, kâfir ve mülhidlerdir.
c. Bu iki derece arasında bulunan grupdur. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in ismini duymuşlarsa da vasıf ve hususiyetlerini duymamışlardır. Daha doğrusu bunlar Hz. Peygamberi (sallallahu aleyhi ve sellem) tâ küçüklüklerinden beri "İsmi Muhammed olan -hâşâ!- yalancının biri peygamberlik iddiasında bulunmuştur." şeklinde tanımışlardır. Tıpkı bizim çocuklarımızın Adı el-Mukaffa' olan yalancının biri Allah'ın kendisini peygamber olarak gönderdiğini iddia etmiş ve yalancı olarak peygamberliği ile meydan okumuştur sözünü duymaları gibi. Kanaatime göre bunların durumu birinci grubda olanların durumu gibidir. Çünkü bunlar Hz. Peygamber (asv)'in ismini, haiz bulunduğu vasıfların zıdlarıyla birlikte duymuşlardır. Bu ise hakikati araştırmak için insanı düşünmeye ve araştırmaya sevk etmez."
[İmam-ı Gazzâlî, İslâm'da Müsamaha (Tercüme: Süleyman Uludağ), s. 60-61.]

Yahudi ve Hristiyanların tek küfrü Hz. Muhammed'in risaletini inkar etmek değil ki... Allah'a çocuk isnad etmek, teslis inancı, alimlerini rab edinme vs... küfür ve şirkleri de vardır. Mutezile imamları, Said Nursi, Gazzâlî vs. hücceti anlamayan masum kafirleri tekfir etmemektedirler.

1. Soru: İmam Gazzâlî muteber biri midir? El İntisar kitabında İmam Gazzâlî tekfir ediliyor. İmam Gazalinin tekfir edilme sebebi yukarıda yazdıkları mıdır?

2. Soru: Hücceti anlamasalar da kendisine hüccet ulaşmış herkes mesuldür. Peki kafirlerin çocuklarına dünyada kafir hükmü verilirken ahiret hükmünü bilemeyiz mi dememiz gerekir?

3. Soru: Kafirlerin çocukları cennetliktir demenin hükmü nedir?

4. Soru: Allah'a çocuk isnad eden, teslis inancını kabul eden, alimlerini rab edinen Yahudi ve Hristiyanlar müşrik olduklarına göre kestikleri yenir mi? Yeniyorsa diğer müşriklerden farkları nedir?


Şimdiden Allah razı olsun

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: EBU HAMİD EL-GAZZALİ VE AKİDESİ
« Yanıtla #1 : 03 Nisan 2018, 03:45 »
Şeyhulislam İbn Teymiye

Mecmu'ul Fetava 4/62-64



"Sözlerine felsefe karıştıran büyük kelâmcıların, öylesine şeyleri, korunması gerekli sırlar ve gizli ilimler saydıklarım görürsünüz ki, azıcık aklı ve dini olan bir kişi, bu şeyleri düşündüğü zaman bunlar içinde bu kişilerin içerisine düşmesine kesinlikle ihtimal veremeyeceği, hattâ bazan böyle şeylerin onlardan sâdır olduğunu yalanlayacakları derecede bilgisizlik ve sapıklık bulunduğunu görür.

Meselâ Mi'râc hadîsinin tefsiri konusunda yapılanlar böyledir.

Ebû Abdillâh er-Râzi bu konuda, aynen İbn Sînâ ve başkadı Hemedânî'nin görüşlerini paylaştığı bir risale yazmıştır.

Râzi burada Mi'râc hadîsini ne İslâm ulemâsının kitablarından herhangi birisinde, ne sahih veya hasen hadîslerde, hattâ ne de ilim ehlince nakledilen zayıf rivayetlerde bulunmayan bir tertip içinde, uzun bir anlatım ve acayip isimlerle nakletmektedir. Olsa olsa bu anlatım tarzım ya bir tarikatçı ve kıssacı, ya şeytan vaizlerden biri, ya da bir zındık uydurmuştur.

Râzî, hadîs, tefsir ve siyer kitablarında bulunan Mi'râc hadîsini bilmediği ve bu kitablârda mevcut rivayet şeklini bırakıp hiçbir âlimden duyulmamış, hiçbir ilim dalında yer verilmemiş bir anlatıma saptığı gibi, sapık müneccim sahillerin tefsir şekliyle tefsir etmekte ve Hz. Peygamber'in mi'râcını, düşünce yoluyla feleklere yükselmesi olarak açıklamaktadır.

Ona göre Hz. Peygamber'in gördüğü peygamberler, yıldızlardır; Âdem, aydır; İdrîs güneştir; dört nehir, anâsır-ı erbâa diye bilinen dört unsurdur; Hz. Peygamber mutlak vâcibü'l-vücûdu böylece tanımıştır.

Râzi bu açıklama biçimini önemli bir buluş olarak yüceltmekte ve mü'minlerle âlimlerinin anlayışlarından korunması gerekli sırlar ve bilgiler saymaktadır.

Hattâ Râziyi yüceltip ta'zîm eden bir arab, bu açıklama biçimini gördüğü zaman son derece hayret etmişti. Hattâ ona körükörüne ve aşırı derecede bağlı olan biri, bunun Râzî'ye âit olamayacağını belirterek reddetmişti. Fakat ona, Râzi'nin kişiliğini yakından bilen meşhur şeyhlerden birisinin el yazısıyla yazılmış buna dâir nüshayı gösterdiler. Râzî bu risaleyi, "el-Metâlibü'l-Âliye" adlı kitabının içerisine almıştı ki, bu kitabında felsefeci ve kelâmcıların tüm görüşlerini toplamıştır.

Fıkıh, tasavvuf, kelâm, usûl ve diğer ilimleri bunlardan daha iyi bilmesine, bunlardan daha fazla zühd, ibâdet, iyi niyet sahibi olmasına ve İslâmî ilimlerde derin bir vukûfiyeti bulunmasına rağmen - Ebû Hâmid el-Gazzâlî'nin "el-Erbaîn" adlı kitabında da benzer hususları zikrettiğini görmek mümkündür; "el-Maznun bibi alâ-ğayri ehlihî" adlı kitabı da aynı durumu arzetmektedir.

Bu kitab araştırıldığı ve içindeki hakîkatların esrarı ile maksatların sonucu incelendiği zaman, felsefeci sâbiîlerin görüşleriyle tıpatıp uyuştuğu görülecektir. Sadece bunların ifâde şekilleri ve tertipleri değiştirilmiştir, o kadar...

Çeşitli din ve mezheblerin, muhtelif kişilerin ortaya attığı fikir ve görüşleri bilmeyenler, bu kitabta anlatılanların, Peygamber Efendimizle Hz. Ebûbekir arasında sır olduğuna ve bunu ancak ilâhî bir nurla hakîkatları idrâk eden mükâşefe ehlinin anlayabileceğine inanır.

Ebû Hâmid el-Gazzâlî, kitablarında sık sık bu ilâhî nura ve sûfîler ve âbidlerde riyazetleri ve diyanetleri sebebiyle bulunduğuna inandığı hakikatleri idrâk ve keşfe temas eder. Ta ki insanlar Şerîat'ın getirdiği esasları bu nûr ve keşifle ölçüp değerlendirebilsinler...

Bunun sebebi şu olabilir:

Gazzâlî, zekâsı ve iyi niyetiyle kelâmcılar ve felsefecilerin tutarsızlıklarını anlamıştı. -Bizzat kendisinden bahisle bildirdiği gibi- Cenâb-ı Hak ona mücmel bir iman vermişti. Bu mücmel hususu mufassal bir hale getirmek için aranırken hakka ve tahkike sûfîlerin ve meşâyihin sözlerinde, felsefecilerin ve kelâmcıların sözlerinden daha yakın ve daha lâyık unsurlar bulmuştu. Gerçekte de durum onun idrâk ettiği gibiydi.

Ancak bu ümmetin ileri gelenlerinin sahip bulunduğu ilimleri ve ahvâli teşekkül ettiren nebevi miras ve hayırla öne geçen ilk neslin (es-sâbıkune'l-evvelûn) eriştiği ilim ve ibâdet, ona ulaşmamıştı. Ki bu nebevi miras sayesinde selef-i sâlihîn, böylelerinin ulaşamadığı ilmî mükâşefeler ve ibâdetle ilgili muamelelere nail olmuşlardır.

Gazzâlî, nebevî yol konusunda bilgisinin azlığı ve felsefeciler ve kelâmcılardan bu yol ile kendisi arasına engel olacak şekilde, taklit olarak aldığı şüpheler dolayısıyla, Ehl-i Sünnet'in izlediği özel nebevî yolu kendisine kapattığı için, başka bir yol ve metodu muttali olamayarak, bu mücmel unsurların sadece bu yol, yâni sûfîlerin yolu ile mufassal hâle getirebileceğine inanmıştı.

İşte bu sebebledir ki o, söz konusu olan bu engelleri ve ilim yolunu sık sık kötülerdi. Onun bu şekilde davranması, sülük ettiği, ama onu risâlet yoluna tâbi olma hakîkatından alakoyan ilminden dolayı idi. Aslında bu bir ilim değil felsefî ve kelâmî inanışlardan ibaretti.


Nitekim selef-i sâlihîn:

"Kelâm bilgisi, cehalet demektir" diyorlardı;

Ebû Yûsuf da şöyle demişti:

"Kim kelâm bilgisi ararsa, zındık olur".

Bundan dolayı, Gazzâlî'nin faziletine ve dine bağlılığına inanan bir grub, bu tür kitabların ona âit olduğunu reddetmekteydiler.

Meselâ Ebû Muhammed b. Abdisselam Gazzâlî'yle ilgili olarak yaptığı bir açıklamada: "Bidayetü'l-Hidâye" adlı eserin Gazzâlî 'nin eseri olduğunu reddediyor ve "Bu kitab, Gazzâlî'ye mâledilmiş bir uydurmadır" diyordu. Halbuki bu kitabların kabul görmüş olanları, reddedilenlerin kat kat fazlası olup reddedilenler, mücmel eserler olup bunlarda akaid ve usûlü'd-dîn konuları da yoktu.

"el-Maznûn bihî alâ-ğayri ehlihî" adlı kitaba gelince; başka bir grub âlim de bu kitabın Gazzâlî'ye âit olduğunu reddetmiştir.

Fakat Gazzâlî'yi tanıyanlar, bu kitabtaki görüşlerin tamamen ona âit olduğunu bilirler. Çünkü onlar, Gazzâlî'nin ifâdelerinde yer alan unsurları ve birbiri arasındaki benzerlikleri çok iyi tanırlar. Ancak - daha önce de belirttiğim gibi - Gazzâlî ve benzerleri, tek bir görüş üzere sabit ve bağlı kalmayıp çalkantı içindedirler. Çünkü bunlar sayesinde ileri gelen zevatın yolunu arayıp gözledikleri bir zekâ ve arayışa sahiptirler.

Fakat Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimizden ilmi ve imanı miras alan bu ümmetin güzîde şahsiyetlerinin yoluna sülük etmeleri nasip olmamıştır.

O güzîde şahsiyetler ki iman ve Kur'ân hakîkatlarıyla donanmışlardır; - daha önce belirttiğimiz gibi - Allah'ın Kitabı'nı anlayan, Resûlüllah'ın hadîsini kavrayan kimselerdir; nübüvvetin getirdiği şekilde, bu bilgi ve ilme münasip ameller ve hallerle tabî olan kişilerdir.

Bu sebebledir ki Şeyh Ebû Amr İbnu's-Salâh - bizzat kendi hattıyla gördüğüm bir yazısında- şöyle diyordu:

"Ebû Hâmid el-Gazzâlî hakkında ve ondan naklen çok şey söylenmiştir. Artık bu duruma göre -hakka aykırı olan- bu kitablara asla iltifat edilmeyecektir; şahıslar hakkında ise susulup durumları Allah'a havale olunacaktır."

Yâni şunu demek istiyor:

Kişiler kötülükle anılmayacaktır. Çünkü unutan ve hatâ eden kimseye Allah'ın afvı, günah işleyen kişiye tevbesi, hangi günaha olursa olsun gelecektir. Bu durum, öncelikle Gazzâlî ve benzerleri için söz konusudur. Çünkü Gazzâlî'den ve diğerlerinden sâdır olan iyi ameller sayesinde Cenâb-ı Hakk'ın mağfirette bulunması, çekilen musibet ve imtihanlarla günahları silip bağışlaması, her günah sahibi için carîdir.

Herhangi bir delil olmaksızın belli bir mes'elede, Cenâb-ı Hakk'ın afvedilebileceği gerçeğini reddetmede insan aceleci olmamalıdır; hele hele bu kişi, pek çok ihsan, sahih bir ilim, sâlih bir amel ve iyi bir niyet sahibi ise...


Gazzâlî, felsefeye yönelmiş, fakat felsefeyi, tasavvuf kalıbı içerisine sokmuş ve onu İslâmî ibare ve ifâdelerle ortaya koymuştu.

Bu sebeble İslâm âlimleri, hattâ en yakın adamlarından Ebû-bekr b. el-Arabî dahi ona reddiyede bulunmuşlardır.

İbnü'l-Arabî şunları söyler:

"Üstadımız Ebû Hâmid, felsefecilerin tam ortasına girmiş, sonra onlar arasından çıkmak istemiş, fakat bunu başaramamıştır".

Gazzâlî'nin Bâtınîliğe âit bâzı görüşleri savunduğuna dâir rivayetler de vardır ki, kitablarında da bu rivayetleri doğrulayacak pasajlar bulunmaktadır.

Ebû Abdillah el-Mâzirî, müstakil bir kitab yazarak ona reddiyede bulunmuştur.

Aynı şekilde Ebû bekr et-Tartûşî'nin de bir reddiyesi vardır.

Arkadaşı ve dostu Ebû'l-Hasen el-Mergînânî, "Mişkâtü'l-Envâr" ve benzeri kitablarındaki görüşlerine reddiyede bulunmuştur.

Şeyh Ebû'l -Beyân, Şeyh Ebû Anır İbnu's-Salâh, Ebû Zekeriyyâ en-Nevevî -ki bu son ikisi ile daha başkaları bu konularda Gazzâlî'nin sözlerinden kaçınmayı tavsiye etmişlerdir.

İbn Akîl, İbnü'l-Cevzî, Ebû Muhammed el-Makdisî ve daha niceleri de ona reddiyede bulunanlardandır."

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: EBU HAMİD EL-GAZZALİ VE AKİDESİ
« Yanıtla #2 : 04 Nisan 2018, 02:14 »
Ve aleykum. Bismillahirrahmanirrahim,

Cevaba girmeden önce size tavsiyemiz, bu tarz tafsilatlı mevzulardan ziyade tevhide ve dinin asıllarına dair meseleler üzerinde yoğunlaşmanızdır. Böyle yaptığınız takdirde şu an müşkil gibi gelen çoğu meselenin aslında basit mevzular olduğunu anlarsınız. Günümüzde çoğu kişi muayyen meseleler ve tartışmalar üzerinden maalesef dini öğrenmeye kalkmaktadır, lakin bu faydadan ziyade zarar getirmektedir. Bahsettiğiniz İntisar kitabı ehli için çok faydalı bilgiler içerse de yeni başlayanlar için tavsiye edeceğimiz bir kitap değildir. Biz o kitabı belli bir seviyenin üzerindeki okuyucular için yayınladık. Size daha ziyade ondan önceki Tevhid Risaleleri serisi gibi eserleri tavsiye ediyorum. Bahsettiğiniz konu olan hüccetin ulaşmasından kasdın ne olduğu ve Kur’an’ın ulaşmasının hüccetin ikamesi için yeterli olduğu meselesi için el-İntisar kitabının yanı sıra bizzat bu konuyu aydınlatmak amacıyla yazılmış olan İshak bin Abdirrahman Al’uş Şeyh’e ait “Muayyen Tekfirin Hükmü” adlı esere müracaat edebilirsiniz. http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1076.0 Lakin dediğim gibi bu eserleri iyi anlayabilmek için sağlam bir tevhidi altyapı şarttır.

Gazzâlî’nin bu sözleri onun ‘Faysal’ut Tefrika beyne’l İslami ve’z Zendeka’ adlı kitabının 84. Sayfasında geçmektedir. (Mahmud Beycu neşri, Dimeşk 1413) Şimdi, Gazzâlî’nin malum sözleri neticede muayyen bir meseledir. Gazzâlî bunu demiş mi, dediyse ne kasdetmiş, bu görüşten rücu mu etmiş vesaire bir çok mesele alimler nezdinde tartışılmıştır. Böyle karma karışık bir hadiseden yola çıkarak akideyle alakalı hiçbir neticeye varılmaz. Bu, ancak vakti ve ehliyeti olanların öğreneceği ziyade bir bilgidir. Kadi İyaz ve başkalarının işaret ettiği gibi, Kur’an’ın ve İslam dininin ulaştığı, hatta ulaşmasa bile ulaşma imkanının olduğu herkese hüccet kaim olmuştur. Hüccetin ulaşmasının yeterli olmadığını, hüccetin kavranmasının şart olduğunu iddia eden ve böyle yapmayan mukallid tabakasının mazur olduğunu iddia eden kimselerin sözleri ise batıldır. Bunu söyleyen bizzat Gazzâlî’nin kendisidir. O, Türkçede de var olan el-Mustasfa adlı eserinde şöyle demektedir:


ذَهَبَ الْجَاحِظُ إلَى أَنَّ مُخَالِفَ مِلَّةِ الْإِسْلَامِ مِنْ الْيَهُودِ وَالنَّصَارَى وَالدَّهْرِيَّةِ
إنْ كَانَ مُعَانِدًا عَلَى خِلَافِ اعْتِقَادِهِ فَهُوَ آثِمٌ، وَإِنْ نَظَرَ فَعَجَزَ عَنْ دَرْكِ الْحَقِّ فَهُوَ مَعْذُورٌ غَيْرُ آثِمٍ، وَإِنْ لَمْ يَنْظُرْ مِنْ حَيْثُ لَمْ يَعْرِفْ وُجُوبَ النَّظَرِ فَهُوَ أَيْضًا مَعْذُورٌ. وَإِنَّمَا الْآثِمُ الْمُعَذَّبُ هُوَ الْمُعَانِدُ فَقَطْ؛ لِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى لَا يُكَلِّفُ نَفْسًا إلَّا وُسْعَهَا وَهَؤُلَاءِ قَدْ عَجَزُوا عَنْ دَرْكِ الْحَقِّ وَلَزِمُوا عَقَائِدَهُمْ خَوْفًا مِنْ اللَّهِ تَعَالَى إذْ اسْتَدَّ عَلَيْهِمْ طَرِيقُ الْمَعْرِفَةِ.


“Cahız der ki: Yahudiler, Hıristiyanlar ve Dehriler gibi, İslam dinine muhalif olanlar, kendi inançlarının dışındakilere karşı inatçı bir tutum içerisinde iseler günahkardırlar. Eğer inceleme-araştırma yapmış, fakat gerçeği yine de bulamamış ise, bu takdirde günahkar olmayıp mazurdur. Eğer, araştırma-incelemenin gerektiğini bilmediği için inceleme-araştırma yapmamış ise yine mazurdur. Azab görecek olan günahkar ise yalnızca inatçı davranandır. Çünkü Allah Teala hiç kimseye gücünün üzerinde yük yüklemez. Bunlar (yahudi, hrıstiyan ve dehriler), gerçeği idrakten aciz kalmışlar ve Allah korkusuyla inançlarına bağlı kalmışlardır. Zira bilip Öğrenme yolu bunların üzerlerine kapanmıştır.”

Ardından şöyle demektedir:


فَهُوَ بَاطِلٌ بِأَدِلَّةٍ سَمْعِيَّةٍ ضَرُورِيَّةٍ، فَإِنَّا كَمَا نَعْرِفُ أَنَّ النَّبِيَّ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - أَمَرَ بِالصَّلَاةِ وَالزَّكَاةِ ضَرُورَةً فَيُعْلَمُ أَيْضًا ضَرُورَةً أَنَّهُ أَمَرَ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى بِالْإِيمَانِ بِهِ وَاتِّبَاعِهِ وَذَمَّهُمْ عَلَى إصْرَارِهِمْ عَلَى عَقَائِدِهِمْ، وَلِذَلِكَ قَاتَلَ جَمِيعَهُمْ وَكَانَ يَكْشِفُ عَنْ مُؤْتَزَرٍ مَنْ بَلَغَ مِنْهُمْ وَيَقْتُلُهُ وَيُعْلَمُ قَطْعًا أَنَّ الْمُعَانِدَ الْعَارِفَ مِمَّا يَقِلُّ، وَإِنَّمَا الْأَكْثَرُ الْمُقَلِّدَةُ الَّذِينَ اعْتَقَدُوا دِينَ آبَائِهِمْ تَقْلِيدًا وَلَمْ يَعْرِفُوا مُعْجِزَةَ الرَّسُولِ - عَلَيْهِ السَّلَامُ - وَصِدْقَهُ.


“Bu, zaruri sem’i (şer’i) delillerle batıldır, Zira biz Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in namazı ve zekatı emrettiğini zaruri olarak bildiğimiz gibi aynı şekilde zaruri olarak bilinmektedir ki; Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) Yahudi ve Hristiyanlara imanı ve kendisine tabi olmalarını emretmiş ve de akidelerinde ısrar etmelerinden ötürü onları kınamıştır. Bundan dolayı onların hepsiyle savaşmıştır. O, onlardan akil baliğ olan kimselerin elbisesini açıyor (buluğa erip ermediklerini kontrol ediyor) ve öldürüyordu. Yine kesin olarak bilinmektedir ki bile bile inad eden kimseler azdır. Birçoğu mukallid olup, atalarının dinine taklid yoluyla itikad etmektedirler. Bunlar Rasulun mucizelerini ve doğruluğunu bilmezler.”

Görüldüğü gibi Gazzâlî, Cahız’ın görüşünü reddetmekte ve mukallid de olsalar Yahudi ve Hristiyanların tekfir edileceğini söylemektedir. Keza, Gazzâlî’nin bu sözleri –yukarda naklettiğiniz- “Faysal’ut Tefrika” adlı kitaptaki görüşleriyle de çelişmektedir. Zira orada Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in mucizelerinden haberdar olmayan kişileri mazur saymaya meyletmektedir. Burada ise görüldüğü üzere Rasul (sav)in mucize ve delillerine vakıf olmasalar bile İslam milletinden olmayan herkesi tekfir etmektedir. İşte muhtelif kitaplardaki sözlerinin çelişmesinden dolayı bazı alimler Gazzâlî’ye bu hususta hüsnü zan etmişlerdir. Mesela Şafii-Eşari usulcü Zerkeşi, Kadı İyaz’ın bu sözlerini zikrettikten sonra şöyle demektedir:


وَمَا نَسَبَهُ لِلْغَزَالِيِّ غَلَطٌ عَلَيْهِ، فَقَدْ صَرَّحَ بِفَسَادِ مَذْهَبِ الْعَنْبَرِيِّ، كَمَا سَبَقَ عَنْهُ، وَهُوَ بَرِيءٌ مِنْ هَذِهِ الْمَقَالَةِ وَاَلَّذِي أَشَارَ إلَيْهِ فِي كِتَابِ " التَّفْرِقَةِ " هُوَ قَوْلُهُ: إنَّ مَنْ لَمْ تَبْلُغْهُ الدَّعْوَةُ مِنْ نَصَارَى الرُّومِ أَوْ التُّرْكِ أَنَّهُمْ مَعْذُورُونَ، وَلَيْسَ فِيهِ تَصْوِيبُهُمْ

“Gazzâlî’ye nisbet ettiği şey, ona karşı yapılmış bir hatadır. Zira o, el-Anberi’nin mezhebinin bozukluğunu –daha önce ondan nakledildiği üzere- açıkça beyan etmiştir. O, bu görüşten beridir. Tefrika adlı kitabında işaret ettiği mesele ise şu sözüdür: Kendisine davet ulaşmayan Rum Hristiyanları ya da Türkler mazurdurlar. Burada onların (içtihadlarında) isabetli oldukları hususu sözkonusu değildir.” (Zerkeşi, el-Bahr’ul Muhit, 8/279)

Zerkeşi, Gazzâlî’nin kendisine davet ulaşmamış olan, fetret ehli konumundaki kimselerden bahsettiğini ileri sürmektedir. Halbuki Gazzâlî, davet ulaşmayanları zaten zikretmiş ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ismini duyup da hakkında yanlış bilgilendirilen kimseleri de davet ulaşmayan kişiler kategorisine dahil etmiştir. Tenkid konusu olan mesele budur. Lakin, Gazzâlî’nin Mutezile’den Ubeydullah el Anberi gibi “her müçtehid isabetlidir” demediği hususu doğrudur. Zaten Kadi İyaz, Gazzâlî’nin Rumlar, Türkler vs hakkındaki sözlerinin Anberi’nin sözüyle hatta Cahız’ın söylediği meseleyle birebir aynı olduğunu iddia etmemektedir. Bunlara yakın olduğunu söylemektedir. Bununla beraber yukarda Gazzâlî’den naklettiğimiz üzere Onun Tefrika kitabındaki sözleri el-Mustasfa’dakilerle çelişki halindedir. İbn Hacer el Heytemi'nin naklettiğine göre el-İktisad fi'l İtikad kitabında yazdıklarına da aykırıdır. Zira orada Yahudi ve Hristiyanların kafir olduğunu beyan etmiştir.

İbn Hacer el Heytemi ise bu hususta –Kadi İyaz’ın Şifa’daki sözlerini naklettikten sonra- şöyle demektedir:


وما نسبه إلى الغزالي صرّح الغزالي في كتابه الاقتصاد بما يرده، وعبارته التي أشار إليها القاضي على تقدير كونها عبارته، وإلا فقد دسّ عليه في كتابه عبارات حسداً لا تفيد ما فهمه القاضي ولا تقرب مما ذكره، وعبارته: وصِنْفٌ بلغهم اسم محمد صلى الله عليه وسلم ولم يبلغهم مبعثه ولا صفته، بل سمعوا أن كذاباً يقال له: فلان ادعى النبوة فهؤلاء عندي من الصنف الأول: لم يسمعوا اسمه أصلاً،فإنهم لا يسمعون ما يحرك داعية النظر انتهى. فانظر كلامه تجده إنما عذرهم لعدم بلوغ دعوته صلى الله عليه وسلم لهم، وهذا لا ينجو منحى ما ذكره القاضي.

“Gazzâlî’ye nisbet ettiği şeye gelince; Gazzâlî ‘İktisad’ kitabında bunu reddeden mahiyette açık beyanlarda bulunmuştur.–Tabi o ibarelerin ona ait olduğu kabul edilirse; eğer ona ait değilse bunlar onun kitabına hased amaçlı olarak sokulmuştur- Kadı’nın işaret ettiği ibaresi ise Kadı’nın anladığı şeyi ifade etmez, hatta onun zikrettiği şeyin yakınından bile geçmez! Gazzâlî’nin ibaresi şu şekildedir:

 ‘Bir sınıf da vardır ki onlara Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ismi ulaşmıştır, lakin Onun (rasul olarak) gönderilişini (bu ifade matbu’ eserde na’tını yani hususiyetlerini olarak geçmektedir ki doğrusu da bu olmalıdır.) ve vasıflarını duymamışlardır. Bilakis, falan isimde bir yalancının peygamberlik iddia ettiğini duymuşlardır. İşte bunlar benim nezdimde birinci sınıf yani Onun ismini hiç duymamış olanlar gibidir. Zira onlar araştırmaya sevk edecek bir şekilde (Onun ismini) duymamışlardır.’

(Heytemi diyor ki) Onun sözlerine bakarsan, onun bu kimseleri ancak Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in davetine ulaşmamalarından ötürü mazur saydığını görürsün. Bunun ise Kadı’nın bahsettiği şey (yani Cahız ve emsalinin görüşleri) ile uzaktan yakından alakası yoktur.” (el-İ’lam, sf 167)

Görüldüğü üzere Heytemi, sözkonusu ibarenin Gazzâlî’ye aidiyetinde şüphe duymakla beraber ibareyi tevil etmeye çalışmaktadır. Kanaatimizce bu, Heytemi’nin tıpkı Muhyiddin ibn Arabi’nin sözlerini tevil etmeye çalışması gibi isabetsiz bir tevildir. Bu alimler keşke Gazzâlî, İbn Arabi gibi tasavvuf erbabına duydukları hüsnü zannın binde birini İbn Teymiye’ye karşı da besleseler ve kitaplarını didik didik edip küfrünü veya sapıklığını bulmaya çalışmasalardı! Gazzâlî’nin mevzunun başındaki şu sözleri bu tarz hüsnü zan ve tevillere pek fırsat vermemektedir:”İnancıma göre, inşâallah Allah Teâlâ, zamanımızdaki Rum, Hristiyan ve Türklerin pek çoğunu da Rahmet-i İlâhiye şümulüne alacaktır. Bunlardan maksadım, uzak memleketlerde yaşayan ve kendilerine İslâm'ın daveti ulaşmayan Rum ve Türklerdir.” Halbuki Gazzâlî zamanında Rum ve Türk beldelerinin tamamına İslam ulaşmıştı. Gazzâlî, hicri 5. Asırda yaşamıştır. Hicri 3. Asırda yaşayan İmam Şafii kendisine İslam daveti ulaşmamış olan kavimlerle savaşmanın caiz olmadığından bahsettiği yerde şöyle demiştir:


وَلَا أَعْلَمُ أَحَدًا لَمْ تَبْلُغْهُ الدَّعْوَةُ الْيَوْمَ إلَّا أَنْ يَكُونَ مِنْ وَرَاءِ عَدُوِّنَا الَّذِينَ يُقَاتِلُونَا أُمَّةً مِنْ الْمُشْرِكِينَ فَلَعَلَّ أُولَئِكَ أَنْ لَا تَكُونَ الدَّعْوَةُ بَلَغَتْهُمْ وَذَلِكَ مِثْلُ أَنْ يَكُونُوا خَلْفَ الرُّومِ أَوْ التُّرْكِ أَوْ الْخَزَرِ أُمَّةً لَا نَعْرِفُهُمْ

“Ben, bugün kendisine davet ulaşmamış hiç kimse bilmiyorum. Ancak bizimle savaşan düşmanlarımızın ötesinde müşriklerden bir topluluk varsa bunlar müstesna. İşte bunlar, kendisine davet ulaşmamış kategorisinde yer alabilir. Mesela Rumların, Türklerin ve Hazarların daha ötesinde bilmediğimiz bir topluluktan olanlar gibi.” (el-Ümm, 4/253)

Görüldüğü gibi Şafii (rh.a) kendi döneminde davetin ulaşmadığı bir mıntıka bilmediğini söylüyor ve varsa da ancak bunun Müslümanlar arasında bilinmeyen kavimler arasında olabileceğini ifade ediyor. Müslümanların bildiği kavimler arasında ise böyle bir topluluk olmadığını belirtiyor. Gazzâlî döneminde İslam daha çok yayılmıştı ve Şafii zamanında dahi fetret ehli statüsünde kimse bilinmiyorsa Gazzâlî döneminde olmaması daha evladır. Şu halde Gazzâlî’nin ümmet nezdinde mazur görülmeyen bazı sınıfları mazur görmeye çalıştığı ve selef nezdinde bilinmeyen yeni bir görüşü dile getirdiği aşikardır. Gazzâlî’nin bahsettiği tafsilattan hiçbir selef alimi ve muteber halef alimi bahsetmemiştir. Şu halde anlaşılıyor ki her ne kadar sonradan gelen bir kısım Eşari alimleri imamlarının sözlerini tevil etmeye çalışsa da Allahu a’lem Kadi İyaz (rh.a)’ın tesbiti doğrudur ve Gazzâlî’nin kitabında geçen görüş batıl, hatta küfür olan bir görüştür.

Gazzâlî’nin bundan dolayı tekfir edilip edilmeyeceğine gelince; bu, yukarda da zikrettiğimiz gibi muayyen bir meseledir. Gazzâlî, bunun zıddına şeyler de söylemiştir.  Bu görüşünden rücu etmiş olabilir veya bu görüş ona ait olmayabilir. Gazzâlî’ye ağır tenkidler yönelten çok alim olsa da –mesela Hallac, İbn Arabi, İbn Sina vs’de olduğu gibi- Gazzâlî’yi muayyen olarak tekfir eden bir alim bilmiyorum.  Hatta Gazzâlî’yi tenkid etme hususunda en çok söyleyen alimlerden birisi olan İbn Teymiyye (rh.a) dahi onu tekfir etmemiş, tekfir edenleri reddetmiş, onda mücmel de olsa bir iman ve de samimiyet bulunduğunu söylemiştir. İbn Teymiye’nin Gazzâlî hakkındaki değerlendirmeleri yukarda geçmiştir: http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1594.0 Burada onun, İbn’us Salah’tan naklettiği bir söz vardır ki Gazzâlî ve emsali alimler hakkında kanaat belirtmeden önce muhakkak göz önünde bulundurulması gerekir:

"Ebû Hâmid el-Gazzâlî hakkında ve ondan naklen çok şey söylenmiştir. Artık bu duruma göre -hakka aykırı olan- bu kitablara asla iltifat edilmeyecektir; şahıslar hakkında ise susulup durumları Allah'a havale olunacaktır."

Gazzâlî ve benzerleri gibi kitaplarında çelişkili ifadeler bulunan, bazı eserlerinde hakkı söylerken bazı yerlerde batılı konuşan kimseler hakkında –eğer isbatlanmış veya tevatür derecesine ulaşmış bir bilgi yoksa- hüsnü zan etmek esastır. Bununla beraber böyle zatların kitaplarından sakınılmalı ve bilhassa Kitap, sünnet ve icmadan açık delillere yahut kendisinden önceki muteber alimlere dayandırdıkları fetvalar hariç şahsi kanaatlerine karşı ihtiyatlı olunmalıdır. İbn Teymiye’nin sözkonusu yerde naklettiği üzere buna birden fazla alim işaret etmiş ve onun eserlerinden insanları sakındırmışlardır. Hatta onun meşhur İhya kitabı çoğu İslam ülkesinde yasaklanmış ve meydanlarda yakılmıştır. Bir kardeşimizin bu konuyla ilgili bir araştırması vardı, eğer Allah nasip eder de o yazı yayınlanırsa orada bunların tafsilatı görülecektir. Günümüzde insanların selef alimlerini ve de tutarlı bir şekilde onların izinden giden alimleri bırakıp, hatta onlara düşman olup Gazzâlî ve Razi gibi –her ne kadar sonunda hidayeti tercih ettiklerine dair birtakım emareler olsa da- hayatları boyunca hakla batıl, bidatla sünnet hatta imanla küfür arasında git gel yaşamış birtakım alimleri yüceltmeleri, onların birbiriyle çelişen kelamlarını esas alarak sünneti bir kenara bırakmaları gerçekten üzerinde düşünülmesi gereken ibretlik bir vakıadır. Tahavi akidesi şarihi İbn Ebi’il İzz (rh.a)’ın beyanına göre “el-Gazzalî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- sonunda kelamî meselelerde duraklamaya ve şaşkınlığa ulaşmıştır. Daha sonra bütün bu yollardan yüz çevirmiş, Allah Rasûlünün hadislerine yönelmiştir. Buharî göğsü üzerinde bulunur olduğu halde vefat etmiştir.” Lakin bunun böyle olması, şu an elimizde Gazzâlî’ye ait olan kitaplara itibar etmemizi gerektirmez. Çünkü bunlar onun hakla batıl arasında gidip gelirken kaleme aldığı şeylerdir. Tevbe ettiyse bile bu kitaplardaki zehirler geriye kalmıştır, şu halde terk edilmeleri gerekir. Zaten ümmet de böyle yapmıştır. Gazzâlî’nin Tefrika kitabındaki gibi batıl görüşleri itibar görmemiş ve ümmet nezdinde imam olarak şöhret bulmuş hiç kimse onun kafirlerin avamının tekfir edilmeyeceği yani cehennemlik olarak görülmeyeceği tarzındaki görüşünü savunmamıştır. Bu tip fikirleri savunanlar Said Nursi gibi –cahil ve mutaasıb taraftarları haricinde- hiçbir ilimde imam seviyesinde olmadığı ehli nezdinde malum olan ve de akide konusunda bariz sapmaları ve küfürleri olan kimselerden ibarettir. Fetullah Gülen ve avanesi de Said Nursi’nin kafirlerin bir kısmını fetret ehli sayması gibi bazı fikirlerini malum dinler arası diyalog zındıklığını meşrulaştırmak için bir araç olarak kullanmışlardır. Onun fetret ehli hakkındaki kelamı, tesbit edebildiğimiz kadarıyla şöyledir:

“Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber mânevî ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden biçarelere gelen felâketler, sefaletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki: Böyle musibetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfat vardır ki, o musibet ona nispeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semaviye mâsumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçiyor. Üç dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiç haberim yokken, Avrupa ve Rusya’daki çoluk çocuğa acıyarak tahattur ettim. O mânevî ihtarın beyan ettiği taksimat bu elîm şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki:

O musibet-i semavîden, zalim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar, eğer on beş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehit hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı mâneviyeleri, o musibeti hiçe indirir.

On beşten yukarı olanlar, eğer mâsum ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür, belki onu Cehennemden kurtarır. Çünkü âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedî aleyhissalâtü vesselâma bir lâkaytlık perdesi gelmiş. Ve madem âhirzamanda Hazret-i İsâ’nın (aleyhisselam) din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan Hazret-i İsâ’ya (aleyhisselam) mensup Hıristiyanların mazlumlarının, çektikleri felâket onlar hakkında bir nevi şehadettir denebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zaifler, müstebit büyük zalimlerin cebir ve şiddetleri altında musibet çekiyorlar. Elbette o musibet onlar hakkında medeniyetin sefahetinden ve küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffaret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır diye hakikatten haber aldım, Cenab-ı Erhamürrâhîmine hadsiz şükrettim. Ve o elîm elemden ve şefkatten tesellî buldum.

Eğer o felâketi gören zalimler ise ve beşerin perişaniyetini ihzar eden gaddarlar ve kendi menfaati için insan âlemine ateş veren hodgâm, alçak insî şeytanlar ise, tam müstehak ve tam adalet-i Rabbaniyedir.

Eğer o felâketi çekenler mazlumların imdadına koşanlar ve istirahat-i beşeriye için ve esasat-ı diniyeyi ve mukaddesat-ı semaviyeyi ve hukuk-u insaniyeyi muhafaza için mücadele edenler ise, elbette o fedakârlığın mânevî ve uhrevî neticesi o kadar büyüktür, o musibeti onlar hakkında medâr-ı şeref yapar, sevdirir.” (Tarihçe-i Hayat, s. 325-326; Kastamonu Lahikası, s. 114-115)

Böylece, Said Nursi kendi döneminin fetret devri olduğunu ileri sürerek 1. Dünya savaşında ölen Hristiyanlar ve sairenin cehennemden kurtulabileceğini, hatta şehid hükmünde olduklarını ileri sürmektedir. Halbuki bu devirde din konusunda ne kadar lakayt olunursa olunsun netice itibariyle bu insanlara Kuran davetinin ulaşmış olduğu bellidir. Said Nursi, bu surette Gazzâlî’den de öte bizzat Cahız’ın savunduğu şeyi belki daha da ötesini savunarak kafirlerin cehenneme gitmeyebileceğini savunuyor. Prof. Dr. Ahmed Akgündüz gibi kimi zevat ise Gazzâlî’nin ümmet tarafından reddedilmiş olan bu görüşünü sanki muteber bir ihtilafmış gibi sunarak Said Nursi’nin Ehli sünnet dışına çıkmadığını isbat etmeye çalışmaktadır. (Prof.Dr. Ahmet Akgündüz, Bilinmeyen Bir Dahi Bediüzzaman Said Nursi, Hayat Yayınları) Halbuki, Gazzâlî’nin veya başka herhangi bir alimin bir görüşü dile getirmesi o görüşün Ehli sünnete ait muteber bir görüş olduğunu göstermez. Nitekim Akgündüz, sözkonusu makalesinde meşhur reformcu zındık Muhammed Abduh haricinde hiçbir alimden Gazzâlî’nin görüşünü müdafaa ettiğini nakledebilmiş değildir. Böylece anlaşılıyor ki Gazzâlî’nin söylediği bu söz onun bir sürçmesi ve zellesidir ve de başka eserlerinde yazdıkları onun bundan tevbe ettiğine işaret etmektedir.

Şu hususu da yeri gelmişken tekrar belirtelim ki Gazzâlî’nin, hatta daha önce müşrik mukallidlerin tekfir edilmeyeceği hususunda kelamları olan Cahız ve emsalinin muayyen olarak tekfir edilmemeleri, söyledikleri sözün küfür olmamasını gerektirmez. Çünkü Ehli sünnette malum kaideden bilindiği üzere mutlak tekfir her zaman muayyen tekfiri gerektirmez. Bilhassa bu tür meselelerde sözün o şahsa aid olmaması veya çarpıtılmış olma ihtimali, tevbe etmiş olma ihtimali gibi bir çok şey mevcuttur. Bütün bunlara rağmen günümüzde bazı aklı kıt ahmaklar, akidenin en temel meselelerini bu tür muayyen vakıalardan hareketle izah etmeye kalkarak alimler cehaleti mazeret görmesine rağmen Cahızı, Gazaliyi vs’yi tekfir etmediler; şu halde cehaleti mazeret gören birisi hatalı da olsa tekfir edilmez gibi kelamlar edebilmektedirler. Daha önce de belirttiğimiz gibi aynı zihniyet mensupları yine muayyen bir vakıa olan ve Cengiz yasalarıyla hükmettiği nakledilen Timurlenk’i tekfir etmeyen bazı alimlerin varlığından hareketle beşeri kanunları uygulayanların kafir olmadığını istidlal edebilmektedir. Bu adamlar, acaba alimlerin birçoğunun Muhyiddin Arabi’yi tekfir etmemesinden vahdeti vücud akidesinin küfür olmadığı neticesine neden varmamaktadır, gerçekten merak ediyoruz! Bizler akideye dair yegane delilin Kitap, sünnet ve icma olduğuna inanmaktayız; lakin bu cehele takımı buna bir de tarih ve tabakat kitaplarını eklemişler; öyle ki akidenin bu muteber delillere dayalı olarak anlatıldığı kaynak eserleri bırakmışlar, tarih kitaplarını didik didik ederek inceliyorlar, belli bir meseleden dolayı küfrüne hükmedilen birisi hakkında alimlerin bir kısmının tezkiye edici sözleri varsa sözkonusu meselenin küfür olmadığı veya en azından ihtilaflı olduğu neticesine varıyorlar; keza falan hükümdar şöyle bir amel yapmış gibi tarihte geçen bir bilgiden o amelin meşru olduğu neticesine çıkarabiliyorlar. Cehaletin bu noktaya varmasından Allaha sığınırız. Halbuki böyle bir yöntemle itikadi meselelerde görüş beyan etmek, hiçbir alimin ve ilim talebesinin metodu değildir. Elbette ki bir mesele, ümmet arasında tartışıldıysa, tarafların görüşleri, hangi alimin ne dediği belliyse, hiç kimsenin bundan dolayı küfre ve sapıklığa nisbet edilmediği de ortadaysa artık sözkonusu meselede farklı görüş sahiplerinin küfre gireceği söylenemez, çünkü ümmetin o meselede farklı kanaat belirtenleri tekfir etmeme konusunda ittifak ettiği ayan beyan ortadadır. Fakat bu, ancak meselenin bu tarz ihtilaflı bir konu olduğu açıkça ortaya çıktıktan sonra söylenebilir. Yukarda tarif ettiğimiz şekilde alimlerin sözkonusu mevzuda ne dediği ortaya çıkarılmadan sırf bir iki muayyen vakıayı öne sürerek konuyu hükme bağlamak tam bir cehalet numunesidir. Bu ele aldığımız meselede İbn Kudame, Kadı İyaz, Eba Butayn ve başkaları kafirlerin mukallid tabakasının cehenneme girmeyeceği şeklindeki görüşün küfür olduğunu açıkça beyan ettikleri halde, sırf sözkonusu fetvalarda ismi geçen Cahız gibi bazı bidatçilerin muayyen olarak tekfir edilmemesinden –tekfir edilmedikleri de sabitse tabi, bu da ortaya konulması gereken bir meseledir- hareketle bu fetvanın aslını iptal etmek nasıl bir hamakat örneğidir, insan gerçekten hayret etmektedir.

Yine bu noktada şunu da belirtelim ki Gazzâlî’nin fetret ehli saydığı kimseleri tekfir etmemesi, onları Müslüman gördüğü anlamına gelmez. Bunu tarihte ne Cahız ne bir başkası söylememiştir. Hüccet ulaşmadığı gerekçesiyle şirk ehlini bizzat mümin ve Müslüman addetmek günümüzde dinin aslında cehaleti özür gören mülhidlere has bir sapıklıktır, geçmiş dalalet ehlinden dahi –bütün din mensuplarını Müslüman sayan vahdeti vücudçuları saymazsak- buna yakın bir görüş sadır olmamıştır. Fetret ehli hakkında kafir değildir vb ıstılahların manası, cehennem azabını hak eden yani kafir olmanın gerektirdiği bütün hükümleri hak eden kamil anlamda bir kafir değildir manasındadır. Mesela İbn’ul Kayyim’in şu sözleri gibi:

İbn’ul Kayyım, İbni Abdilber'in: 'fetrette ölen kişi ya kafir olarak yahut da kafir olmaksızın ölmek durumundadır.' sözünü baz alarak fetret ehlinin imtihan edileceğine dair hadisleri kabul etmeyişini reddetme sadedinde diyor ki:

"Buna çeşitli şekillerde cevap verilebilir. İlkin şöyle denilebilir:

Onların ne küfrüne ve ne de imanına hükmedilir. Çünkü küfür Resulün getirdiğini inkar etmektir. Bunun da gerçekleşmesinin şartı mesajın ulaşmasıdır. İman ise Resulün verdiği haberlerde tastik edilmesi ve emrettiklerine ise itaat edilmesidir. Gene bu da mesajın ulaşmasına bağlıdır. Şimdi bunlardan birinin, ötekinin varlığını nefyetmesi ancak sebeplerinin var olmasından sonra olması gerekir. Buna göre bu insanlar dünyadan göçerken ne kâfir ne de mümin oldukları zaman ahirette iki grubun hükmünden farklı bir hükümleri olmalıdır.

Denilse ki:

Ama siz onlara dünyada mesela mirasta, velayet ve nikahta küfür hükmü (kafirlere yapılan muameleyi) uyguluyorsunuz.

Denilir ki:

Biz buna dünya ahkamı ile bu şekilde hükmediyoruz. Bu ise daha önce izah edildiği gibi sevap ve ikap hukukuna dair değildir. Bu bir.

İkinci olarak: Onların kâfir olduğunu kabul ediyoruz. Ama azabın onlardan nefyedilmesi ile beraber. Çünkü bunun şartları yerine gelmemektedir. Bu ise onlara delilin sunulmasıdır (ikame edilmesidir). Malumdur ki şüphesiz Allah, kendisine hüccet kaim olmayana azap etmez."
(Ahkam'u Ehl'iz-Zimme, 2/655-656)

Bu konuda daha fazla örnek için şu adrese müracaat ediniz: http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=577.0

Dolayısıyla “Mutezile imamları, Said Nursi, Gazzâlî vs. hücceti anlamayan masum kafirleri tekfir etmemektedirler.” Sözünüz tafsilat gerektirir. Zira bu kişiler bunlara Müslüman dememektedir. Bunlar, bu kimselerden azabı nefyetmektedirler. Bununla beraber bu da Kur’an ve Sünnetteki sarih nass ve tatbikatı reddetme anlamına geleceğinden yine küfür olmaktadır. Bunların bu iddiası günümüzde cehaleti mazeret görenlerin iddiasından daha hafif olmasına rağmen buna küfür hükmü verilmiştir. Dinin aslında cehaleti özür görenler ise bizzat şirk ve küfür ehlini Müslüman olarak görmektedir, aradaki fark budur.

Son olarak Gazzâlî’nin sözlerinde Hristiyanlar ve emsalinin Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’i duyup duymamasını esas alması onların tek küfrünün risaleti inkar olduğu manasına gelmez. Gazzâlî, bu meseleyi onlara hüccetin ulaşıp ulaşmadığını irdelemek için ele almıştır. Çünkü hüccetten kasıd risalet hüccetidir, bu ise ancak Kur’an’ın ve onu getiren Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in işitilmesiyle gerçekleşir. Şirk üzere olan ehli kitap veya diğer müşrikler eğer şirkin batıllığına dair risalet kaynaklı bir hüccete ulaşmadılarsa fetret ehli durumunda olurlar. Dünyevi hüküm olarak müşriktirler, ahirette ise imtihan edilirler. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’i işittikten sonra ise artık hüccet onlara kaim olmuştur, iman etmedikleri takdirde ebedi cehenneme girerler.

Ehli kitabın kestiklerinin yenmesi ve kadınlarıyla evlenilmesine gelince; bu, onlar hakkında İslam ümmetine verilmiş bir ruhsattır. Onlardan ister teslis gibi şirk inançlarına sahip olanlar olsun, isterse şirk inancına sahip olmayıp sadece Kur’an’ı ve Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’i yalanlamaları hasebiyle küfre girenler olsun Yahudi ve Hristiyan herkesin kestiği yenilir. Sadece bu kimselerin Allah Subhanehu dışındaki varlıklar, kiliseler, haç veya İsa (as) adına kestikleri hususunda ihtilaf edilmiştir. Alimlerin bir kısmı buna dahi cevaz vermiştir. Çünkü Allahu Teala buyuruyor ki:  ‘’Kitap verilenlerin yiyeceği size helaldir.” (Maide: 5) Daha önce alimlerden naklettiğimiz üzere bu ayetteki yiyecekten kasıd, kestikleri hayvanlardır. Halbuki Allahu Teala Kitab’ında ehli kitaptan olan Yahudi ve Hristiyanların bir çok şirklerini bize haber vermektedir ve onların bu şirk halinin İsa (as) inene kadar devam edeceğini bildiği halde kitap ehlinin etlerini yemeyi ve kadınlarıyla evlenmeyi helal kılmıştır. Hristiyanların gerek Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) döneminde gerekse de sonraki dönemlerde çoğunun teslis inancı üzere olduğu ve onların arasında İsa (as)’a ilahlık özelliği vermeyenlerin azınlıkta olduğu bilinen bir husustur. Yahudilerden de bir kısmı Uzeyr (as)’ın Allah’ın oğlu olduğuna inanır, böyle demeyenler de hahamlarını ve rahiplerini Rabb edinir. Bütün bunlara rağmen kitap ehliyle alakalı ruhsat tanınması bu ruhsatın mutlak olduğunu gösterir. Ben et yeme ruhsatının sadece kitap ehlinden şirk koşmayanlara ait olduğu şeklinde seleften hatta haleften bir görüş bilmiyorum. Bunlar çağımızdaki uydurma muhdes tartışmalardır. Şunun unutulmaması gerekir ki İslam akıl dini değil nakil dinidir. Bilhassa bu türden meselelerde kıyaslamalara gidilerek İslama intisap eden müşriklerin kestiği yenmiyorsa ehli kitabın da kestiğinin yenmemesi lazım veyahut da ehli kitabın kestiği yeniyorsa günümüz müşriklerinin de kestiğinin yenmesi lazım gibi batıl neticelere varmanın bir dayanağı yoktur. Ali (ra)’ın dediği gibi bu din eğer böyle mücerred reyle, akli çıkarımlarla izah edilecek bir şey olsaydı bizim mestlerimizin üstünü değil, altını meshetmemiz gerekirdi. Zira mestin altı daha çok kirlenmektedir. Lakin Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem) bilmediğimiz bir hikmetten dolayı mestin üstünü meshetmeyi emretmiştir. Et meselesi de böyledir. İkisi de müşrik olduğu halde ehli kitabın kestiğinin yenmesinin, müşriklerin kestiğinin yenmemesinin bir çok hikmetleri olabilir, bu konularda felsefe yapmaya gerek yoktur, işittik ve itaat ettik demek lazımdır.

Son mesele olan kafirlerin çocukları meselesini İbn’ul Kayyim (rh.a) ayrıntılı olarak açıklamıştır. Şu adrese müracaat ediniz: http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=825.0 Hücceti anlama konusunun kafirlerin çocukları meselesiyle bir alakası yoktur. Çocuk zaten hücceti anlayacak bir durumda olsaydı çocuğun durumu hakkında ihtilaf edilmezdi. Kafirlerin çocukları hakkındaki görüşleri okursunuz ve hangi görüş daha uygun geliyorsa onu söylersiniz. Orada açıkça görüleceği üzere alimlerden bir topluluk kafirlerin çocuklarının cennete gideceğini söylemiş ve kendilerince deliller zikretmiştir. Bu tür meselelerde delile dayalı görüş beyan edenleri küfürle veya sapıklıkla suçlamak sözkonusu olmaz. Diyelim ki çocukların ahirette fetret ehli gibi imtihan edileceğini söylüyorsunuz ki bu konuda nakledilmiş hadisler mevcuttur ve racih olan kavil de budur; o zaman öyle itikad edersiniz. Bu meseleleri takıntı etmeye gerek yoktur. Kafirin çocuğunun dünyada kafir hükmü alacağı konusu –genel hatlarıyla- üzerinde icma edilmiş bir meseledir. Bu da yukarda İbn’ul Kayyim’in fetret ehli hakkında söylediği söz gibi miras, cenaze, Müslüman mezarlığına gömülüp gömülmemesi gibi konular hakkındadır. Yani kafirin çocuğunun kafir oluşu, hakiki anlamda çocuğun itikadından kaynaklanan bir kafir hükmü değil, ana babasına tabi olarak verilmiş zahiri bir hükümdür. Ahiretteki hükmü ise tamamen gaybi bir konudur. Bu konularda sahih sabit bir nakil varsa konuşuruz, aksi takdirde susarız.

Sorduğunuz meselelerle alakalı söyleyeceklerimiz bunlardır. Başta da söylediğimiz gibi bunlar yerine birkaç tane tevhid risalesi okuyup fıkhetseniz bu soruların hiç birine gerek kalmaz, belki çoğunu da en azından icmali olarak da olsa çözmüş olursunuz. Vallahu a’lem.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: EBU HAMİD EL-GAZZALİ VE AKİDESİ
« Yanıtla #3 : 04 Nisan 2018, 05:13 »
Bismillah. Bu arada gerek size, gerekse sizin şahsınızda bütün katılımcılara tekrar şu adresteki şartlara riayet etmenizi hatırlatmak istiyoruz: http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1554.0 Buradaki şartlara uyarak kendinizi, akidenizi, meşrebinizi kısaca tanıtın ve ayrıca bu soruları sorma sebebinizi, bu konunun hangi ortamlarda ne amaçla tartışıldığını da belirtin ki cevabı da ona göre daha sağlıklı verebilelim. Bu hatırlatmayı son kez yapıyoruz, bundan sonra bu şartlara uymayan üyelerin sorularını da cevaplandırmayacağımızı belirtelim. Burada kimsenin özel bilgilerini vs yayınlayacak değiliz, bunu da talep etmiyoruz zaten, talep ettiğimiz şey aslında bizden tam olarak ne talep ettiğinizi anlamaktan ibarettir vesselam.

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 654
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: EBU HAMİD EL-GAZZALİ VE AKİDESİ
« Yanıtla #4 : 17 Nisan 2018, 07:29 »
EBU HAMİD EL-GAZZALİ VE HAKKINDA İBN KESİRİN DEĞERLENDİRMESİ

İbn Kesîr, El Bıdaye Ve'n-Nihaye, Çağrı Yayınları: 12/332-333.


Muhammed b. Muhammed b. Muhammed Ebu Hamid el-Gazzalî. Hicretin 450. senesinde doğdu. İmamü'l-Haremeyn'den fıkıh dersleri aldı. Birçok ilimlerde yükseldi. Çeşitli ilimlere dair yayınlanmış tasnif eserleri vardır. Konuştuğu her hususta dünyanın en zeki alimlerden biri haline geldi. Gençliğinde ilimde öne geçti. Nihayet otuzdört yaşındayken hicretin 404. senesinde Bağdat'ta Nizamiye medresesinde ders vermeye başladı. Ders verirken alimlerin ileri gelenleri de yanında hazır bulundular. Hazır bulunanlar arasında Ebü'l-Hattab ile İbn Ukayl de vardı ki, bunlar Hanbelîlerin reislerinden idiler. Gazzalî'nin fesahatini ve ilimlere derince vukufunu takdirle gördüler.

Îbnü'l-Cevzî dedi ki: «Bunlar onun sözlerini kendi eserlerine naklettiler

Sonra İmam Gazzalî dünyadan tamamen el çekip kendini ibadete ve ahiret amellerine verdi. Geçimini kitap istinsahı yaparak sağladı. Şam'a göçtü. Bir müddet Dımaşk'ta, bir müddet Kudüs'te ikamet etti. Bu süre zarfında "İhyau Ulûmi'd-Din" adlı kitabını yazdı. Bu, cidden hayret verici, takdire şayan bir kitaptır. Seri ilimlerin bir çoğunu kapsamına alır. Tasavvufa ve kalbi amellere dair latif olan şeylerle adeta bir karışım halindedir. Lâkin bu kitapta garip, münker ve mevzu olan bir çok hadis vardır. Nitekim helal ve harama delil olarak dayanak edinilen füruatla ilgili diğer kitaplarda da bu tür hadislere rastlanmaktadır, el-Mevdu li'r-Rekaik, et-Terğib ve't-Terhib adlı kitaplardaki bu tür hadisler diğerlerine göre daha azdırlar. Ebü'l-Ferec İbnül-Cevzî, sonrada İbn Salah bu hususta İmam Gazzalî'yi çok eleştirmişler ve ona çatmışlardır. Mazin, İmam Gazzalî'nin İhyaü Ulumiddin adlı kitabını yakmak istermiş, diğer Mağriplilerde böyle yapmışlar ve şöyle demişlerdir:

«Bu kitap bizim dinimizin değil, Gazzalî'nin dininin ihyasıdır. dinimizin ilimlerinin ihyası, Allah'ın kitabı ve Rasûlünün sünnetiyle olur.»

Nitekim ben bu hususları Tabakatüşşafiye adlı eserde Gazzalî'nin biyografisini verirken nakletmişimdir. İbn Şukur de İhyau Ulûmi'd-Din adlı eserin bazı yerlerinin gerçekleri yansıtmadığını ve buralardaki çürüklükleri faydalı bir eserde açıklamıştır.

Gazzali şöyle derdi: «Ben, hadisteki ticareti revaçlandırıcıyım.»

Anlatıldığına göre ömrünün son zamanlarında hadis dinlemeye, Buhari ve Müslim'in Sahihlerini ezberlemeye yönelmiştir.
İbnü'l-Cevzî, İhyau Ulûmi'd-Din üzerine bir eser yazmış ve bu eserine "Diri kimseler ihyadaki yanlışlıkları bilmeli" adını vermişti.

İbnü'l-Cevzî dedi ki: «Sonra bazı vezirler onu Nisabur'a gitmeye zorladılar. O da Nisabur'daki Nizamiye medresesinde ders vermeye başladı. Sonra kendi beldesi Tus'a dönüp orada ikamet etti. Orada bir tekke yaptırdı. Güzel bir ev edindi. Evinin bahçesine ağaçlar dikti. Kur'an okumaya ve sahih hadisler ezberlemeye yöneldi.»

İmam Gazzalî bu senenin cemaziyelahir ayının ondördünde pazartesi günü vefat etti ve Tus şehrine defnedildi. Yüce Allah rahmet etsin. Can çekiştiği esnada arkadaşlarından biri ona "Bana vasiyette bulun" deyince o da "İhlaslı olmaya bak" diye vasiyette bulundu. Ruhunu teslim edinceye kadar bu cümleyi tekrarladı. Allah rahmet etsin.


“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 654
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: EBU HAMİD EL-GAZALİ VE AKİDESİ
« Yanıtla #6 : 13 Ekim 2018, 06:31 »
.
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
4 Yanıt
1096 Gösterim
Son İleti 05 Temmuz 2015, 20:07
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
1690 Gösterim
Son İleti 06 Ekim 2015, 01:09
Gönderen: Tevhid Ehli
1 Yanıt
2326 Gösterim
Son İleti 23 Aralık 2015, 05:42
Gönderen: Uhey
1 Yanıt
1567 Gösterim
Son İleti 28 Ağustos 2018, 02:06
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
2404 Gösterim
Son İleti 09 Eylül 2017, 22:49
Gönderen: Tevhid Ehli