Tavhid

Gönderen Konu: Kemalizmin Operasyon Çocuğu Cemil Kılıç'a Dikkat Edin!  (Okunma sayısı 2855 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 709
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Bismillahirrahmanirrahim.

Peki kimdir bu operasyon çocuğu! Kendi adına açılmış sayfadan kendisini tanıyalım.


Alıntı
1975 yılında İstanbul'da doğdu. Sinop nüfusuna kayıtlı.

İlk öğrenimini Sinop ve İstanbul'da tamamladı. İstanbul'da Küçükköy İmam Hatip Lisesi'nin ardından Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nin Kelam ve İslam Felsefesi Bölümü'nü bitirdi.

1998 yılında aynı üniversitenin Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Enstitüsü, Sosyoloji ve Sosyal Antropoloji Anabilim Dalında Yüksek Lisans eğitimine başladı.

1999 yılında Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenliğine atandı. 2001 yılında; "Ümmet Sisteminden Ulus Devlete Geçişte Harf İnkılabının Kültürel Değişim Üzerine Etkileri" teziyle Yüksek Lisans eğitimini tamamladı.

2001- 2002 yıllarında askerlik görevini yaptı.

2006 yılında Eğitim İş Sendikası İstanbul örgütlenmesine katıldı. O yıldan bu yana Eğitim İş şube yönetim kurullarında yönetici olarak görev almaktadır.

Atatürkçü Düşünce Derneği Fatih Şubesinin
kurucuları arasında yer aldı. Derneğe üyeliği devam etmektedir.

Yurt içi ve yurt dışında pek çok panel, konferans ve sempozyuma konuşmacı olarak katıldı, katılıyor.

Din, laiklik, İslam mezhepleri ve Alevilik üzerine televizyon ve radyo programlarına katıldı. Halk TV, Ulusal Kanal, Cem TV, KRT TV gibi yayın organlarındaki söyleşi programlarında konuşmacı olarak yer aldı.

Cumhuriyet, Birgün, Aydınlık, Sözcü
gibi gazetelerde pek çok demeci yayınlandı.

ODATV'de,haberhahere.com'da, turkdevrimi.com'da, kamugundemi.com'da, gercekgundem.com'
da belli aralıklarla yazıları yayınlanmaktadır.

CEM VAKFI tarafından AİHM'de açılan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi ile ilgili davada yer aldı. Mahkemenin gerekçeli kararında söz konusu derslere dair hazırladığı bir rapora yer verildi.

13 Ağustos 2017 tarihinde "Atatürkçü, Cumhuriyetçi İlahiyatçılar" adıyla kurulan oluşuma öncülük etti. Oluşum aynı tarihte yayınladığı bildirgeyle laiklik çağrısında bulunup kuruluşunu ilan etti. 20 Eylül 2017 tarihinde yayınlanan ikinci bildirgede ise Diyanet İşleri Başkanlığına laiklik görevini yerine getirme çağrısında bulunuldu.

"Anlamak İçin Türkçe Kur'an" adlı meal çalışması da dahil yayınlanmış 9 kitabı bulunmaktadır.

Halen eğitimcilik görevini sürdürmektedir.

Yakında yayınlamayı tasarladığı "İSLAM BU; MUHAMMEDÎ İSLAM" adlı kitabına ilişkin çalışmalarına devam etmektedir.

Bu kişi kendisine biçilen görevle sözde müslüman kılığına girip çeşitli ortamlarda sanki ehliyet sahibi kimseymiş gibi İslam adına ahkam keserek İslamın en açık emirlerini inkar faliyeti yürütmektedir. Diyanet başkanlığı ise bu herifin bile bile islamı inkar etmesine seyirci kalmaktadır. Bu gibi kimseleri meydanlara çıkaranların deizmin yayılmasına şaşırmaları normaldir. Sözde fetocu ama gerçekte kemalist olan menfeze girip saklanan menfez paşalarının uşaklarıdır bunlar. Meydanı boş bulan ve aynı zamanda çeşitli din düşmanı odaklarcada desteklenen bu adam  din adına dini inkar faliyetlerini sürdürebilmesi dinsizliğin geldiği aşamayı bize göstermektedir.. Bir çok sünni geçinen cehennem davetçisi susturulurken bu kendisine üç koyun versen otlatamayacak herifin boş meydanlarda at koşturması ve korkmadan küfrünü açıktan yaymasından müslüman olduğunu iddia eden kimselerin ibret alması gerekiyor. Birileri batıl davetleri uğruna meydanlarda kükrerken hak adına haraket ettiklerini iddia edenlerin korkup susması şaşılacak şey. Bu gibi olaylar bana bir zamanlar islam diyarlarına musallat olan moğolları hatırlattı. O pis kafirler o zaman tek başına bir köye uğrardı da kimse ona sataşmaya cesaret edemezdi. Allahu teala bu herifin dilini kurutsun amin. Bu herifin din adına ortaya attığı şeylerden dolayı gökler ve yerler çatlar Allah korusun. Alemlerin rabbini bu zındık ve kafir herifin söylediklerinden tenzih ediyoruz.

بِهٰذَا سُبْحَانَكَ هٰـذَا بُهْتَانٌ عَظٖيمٌ

"Seni eksikliklerden uzak tutarız Allah’ım! Bu, çok büyük bir iftiradır”
( Nur suresi;16. ayet)


“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 709
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Murat Bardakçı'nın yani onlardan, içeriden birinin yapmış olduğu doğru tesbitler yukardaki kafir hakkında söylediklerimizi haklı çıkarmaktadır. Tabi bardakçının hak batıl karışık her iddiasına katılmıyoruz. Kendilerini islama hatta Sünnet'e nisbet edip kendilerine Sünni diyen toplumun içine düştüğü çelişkilerin nedenini güzel açıklamış. İşin ilginci bu herif bile hakikatin ne olduğunu şu tekfirci geçinen cahillerden daha iyi biliyor. Okuyan araştıran kişinin hali ile babasını bile tanımayan kişinin hali başkadır tabi. Gençlerin çoğu cumhuriyet çocuğu nereden bilsin İslamı, İmanı, Sünneti...

Alıntı yapılan: Haber Tarihi: 16 Nisan 2018 Pazartesi 09:36 Yeni Akit
Sayıları az da olsa bazı gençlerin meselenin gündemde olmadığı günlerde deizme sapmalarının iki ana sebebi vardır: TV ekranlarında ahkâm kesen, akıllarına gelen herşeyi pervasızca söyleyen ve yeni bir din uydurur gibi konuşan ilâhiyatçılar ile aile kurumundaki, daha doğrusu geleneklerdeki bozulma...

Adamları her Allah’ın günü ekrana çıkartır ve “Hadis yoktur, sünnet yoktur, âyetlerin gerçek mânâsını zaten şimdiye kadar kimseler anlamadı, dinin doğrusunu gelin benden öğrenin” demelerine izin verip de Türkiye’nin kimliğinin temellerinden olan ehl-i sünnet gelenekleri ile oynamalarına ve diğer an’aneleri sarsmalarına izin verirseniz, olacak olan budur; tereddüde düşenler kendilerine yeni bir yol ararlar! Bu saçmalığa aile kurumunda değişiklikler, meselâ dinin okulda değil ailede ve bilhassa anneanne yahut babaanne gibi büyükler tarafından öğretilmesi âdetinin zayıflaması ve “lâiklik” kavramının alkol satışının serbest olmasına yahut türban meselesine indirgenmesi gibi zaaflar da ilâve edilince boşlukta kalan bazı gençlerin başka inanç yollarına sapmaları kaçınılmaz olur.
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

abdullah

  • Ziyaretçi
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM.

Bu yazıda sözkonusu edeceğimiz Cemil Kılıç adlı kişi, şeriatın hükümlerini dinsizlik anlayışı doğrultusunda te’vil etme metodunu asırlardır kullanan dinsiz takiyyeci güruhların kullandıkları bu Batıni propaganda tekniğini kullanan bir propaganda elemanıdır. Bu gibi kimseleri bu şekilde propagandalarda kullanan derin devlet böylelikle, heva ve şehvetlerini esas alan türkiyedeki dinsiz laik kesimin bu hayat tarzlarını sınırlamaya kastedecek İslamcı projelerin topluma hakim olmasını engelleyerek bu dinsiz hayat düzenini korumayı ve laik Kemalist devletin ve onun ideolojisinin hakimiyetinin devamını sağlamayı amaçlamaktadır. Bu yazıda bu kişinin batıl iddiaları reddedilirken, bu kişi örneği üzerinden daha genel olarak Batıni zihniyete de reddiye verilmesi amaçlanmıştır. (Çünkü bu gibi kimselere insanların kapılması, kendileri gibi binbir tane başka benzeri olan bu insanlardan şu kişiye veya bu kişiye has bir takım söylemlerden ziyade, tüm bu kişilerin dayandığı bin yıllık Batıni materyalist felsefenin fitnesinden kaynaklanmaktadır. Bu dinsiz felsefenin temel dayanakları ortaya çıkarılarak bunların Tevhid inancına aykırılığının ortaya konulması, akıl sahibi olmanın sözde temel gereğiymiş gibi propaganda edilmesine ve insanların da sırf bu propaganda yüzünden bu felsefeye tabi olmasına rağmen, bu anlayışın aslında ne kadar akılsızca, tutarsızca bir safsata olduğunun ortaya konulması tüm bu cemil kılıç ve onun gibi binbir diğer Batıni materyalistle ve onların söylemleriyle her seferinde tek tek uğraşmak yerine bunların toptan çürütülmesi açısından gereklidir).

Bu kişi islam diniyle ilgili ortaya attığı iddiaları, sözde islam iddiasında bulunan muhafazakar hükümet ve halk kesimiyle mücadele etmek amacıyla, sırf karşı propaganda yapabilmek amacıyla inanmadığı halde ortaya attığını bir yazısında “Bu propaganda unsurlarına karşı sadece; özgürlük, demokrasi, kuvvetler ayrılığı gibi argümanlarla yapılacak bir mücadele başarıya ulaşma konusunda yeterli olmayabilir. Zira İranlı düşünür Dr. Ali Şeriatî’nin dediği gibi mücadelede biraz da; “Dine karşı din!” yöntemine başvurulmalıdır.. … O halde referandum sürecinde Hayır Cephesinin karşı dinî söylemleri formüle etmesi kaçnılmazdır.” diye yazarak kendisi itiraf etmektedir. Günümüzde muhafazakar hükümet ve muhafazakar halk olsun laik Kemalist devlet kadroları ve toplum kesimleri olsun tüm toplum kafir laik demokratik Kemalist putperest düzene tabi olup boyun eğerek müşrikleşmiş olduğu halde, hükümet şeriatsız laik tarihselcilik, laik sözde halifelik küfrünü savunduğu ve muhafazakar halk da bunu fazla bir ses çıkarmadan kabullendiği halde, hükümetin bu İslamcı projeleri Kemalist derin devletin üst kadroları tarafından da desteklendiği halde görüntüde böyle akp ile Kemalistlerin böyle cemil kılıç gibi propaganda piyonları arasında çekişmeler olması; Kemalizm düşmanlığı üzerinden halkın hükümete tabi kılınabilmesi, muhafazakar ve laik kesimlerin ve bunlar arası mücadelelerin kontrol altına alınabilmesi bu üst kadrolar tarafından gerekli görüldüğünden bu cemil kılıç gibi Kemalist propaganda aygıtlarının hükümetin tarihselci İslamcılık projelerine saldırıları olağandır. Bu iki taife arasında gerçekten bir nefret ve düşmanlık elbette vardır, elbette Kemalist kesim İslamcılardan ve akpden nefret etmektedir ancak bu durum bu iki taifenin Tevhid akidesi düşmanı büyük projelerde ittifak etmelerini engellememektedir, bilakis bu ittifakı iki taraf da tüm diğer düşmanlıklarından önemli tutarak bunu gerçekleştirebilmek için diğer tüm düşmanca saldırılarından vazgeçmektedirler, çünkü Tevhid akidesi iki taifenin de bu iki taifeyi yöneten küresel üst kadronun da yokolmasına neden olacak biçimde bunların her biri için en büyük düşmandır, bu üç kesimin de büyük bir iştahla her istekten öte güçlü bir istekle saldırdığı, onların dinlerine/ideolojilerine, medeniyetlerine, hayat düzenlerine kasteden en büyük düşmanlarıdır.

Bu adamın bir yazısından yapılan yukarıdaki alıntıda görüldüğü gibi, İslami kavramları kendi küfri düzeninin sözde meşruluğunu ispatlamakta kullanan hükümetin bu propagandasına karşı sadece özgürlük, demokrasi, kuvvetler ayrılığı gibi laik argümanlara dayanan bir karşı propagandanın başarıya ulaşamayabileceğini, dolayısıyla dini bir söyleme sahip sözde tevhidi savunan bir karşı propaganda geliştirilmesi gerektiğini söylemektedir. Ardından da burada alıntılanmayan yazının devamında bu propagandanın detaylarını şekillendirmektedir. Görüldüğü gibi bu kişinin dini söylemleri kullanmaktaki amacı bunlara itikad etmesi değil, bunlar kullanılmadığı takdirde akp ile mücadeleye güç yetirilemeyebileceği ihtimalidir. Böylece sürekli başkaları hakkında kullandıkları dini söylemleri kendi çıkarlarına alet etme olayını bizzat kendisi açıkça işlediğini hiç utanmadan itiraf etmektedir. Zaten bu yazıların ve benzer yazıların yayınlandığı Kemalist derin devletin propaganda aygıtı olan odatv, aydınlık(karanlık) gibi Soner yalçının doğu perinçeğin başını çektiği odakların islamı söylem bazında bile kabul etmedikleri bilinmektedir. Yayınladıkları kitaplar dergiler İslamı açıktan inkar eden söylemlerle doludur, onyıllardır islama yönelik en şiddetli söyleme sahip gruplardan birisidir bu ekip, açıktan islamı inkar eden turan dursun ihan arsel muazzez cehliye çığ gibi isimlerin islama saldıran kitaplarını basan hep bu perinçeğin kaynak yayınları olmuştur, salman ruşdi pisliğini türkiyeye tanıtanlar da bu ekiptir. Şimdi ise bu tip İslamı savunuyor görünmeye çalışan yayınlar yapmakla, kendilerinin bile inanmadığı tevilleri uydurup uydurup kitlelerin önüne atmakla bu kişiler söylemlerinde ne kadar samimiyetsiz, kişiliksiz, dönek tipler olduklarını bir kez daha göstermiş olmaktadırlar. Zaten bu perinçek-yalçın küçük-soner yalçın ekibinin  başını çektiği bu propaganda çetesinin tarihi, geçmişte apocuyken şimdi en sivri Kemalist olmak gibi 180 derece dönüşlerle dopdoludur. Maoculuk, Lenincilik, apoculuk ve Kemalistlikten sonra bir İslamcılık yapmadıkları kalmıştı, şimdi bu cemil kılıç gibi adamlar üzerinden onu da yapmaya başladılar (Ateist Perinçeği de zaten artık cenaze namazlarında en ön safta tekbir alırken görmeye başladık. Maocu olmadan önce de sağcı ytp partisinde çalışmış olan yani sağcı olan, babası da zamanında demirelin sağ kolu olan perinçek, şimdi eski ülkücü ve anaplı yaşar okuyanın başkan yardımcılığını yaptığı bir partinin başkanı. İşte bu adamların hayatları böyle baştan sona yalan üzere kurulu).

Şimdi bu Cemil kılıç adlı zındığın akidesine gelecek olursak, bu adamın tek amacı Hükmün, kanun koyma hakkının ancak Allah’ın olması akidesi ile savaşmak olduğundan esasında savunduğu belli bir akide yoktur, bu akideye aykırı olan birbirine zıt akideleri aynı anda dillendirip savunabilmektedir (yukarıda bu adamın İslami kavramlardan bahsetmekle tek derdinin propaganda üretmek olduğunu kendi itirafıyla ortaya koymuştuk). Bu Egemenliğin ancak Allah’ın olması akidesine karşı yapacağı propagandada kullanılabilir gördüğü eline ne geçerse kullanmaktadır, bu kullandığı akidevi söylemler birbiriyle çelişiyormuş çelişmiyormuş hiç önemsememektedir. Dualizm/seneviye denilen birbiriyle çekişen iki ilah inancına dayanan diyalektik materyalist toplumcu ideoloji ile (toplum sınıfı ile egemen azınlık sınıfı mülkiyetin ve egemenliğin esas sahibi olan Rab olma çekişmesi içerisinde gören inanç) vahdeti vucudu sentezlemek gibi, ateizm ile deizmi sentezlemek gibi tüm kadim sapık felsefeleri sentezlemeye çalışmaktadır (diyalektik materyalist toplumcu ideoloji denilen demokratik ideolojinin türlerinden biri olan komunizmde diğer demokratik söylemlerden farklı olarak Allah’a has olan mülkiyetin esas sahibi olan Rab olma hakkının egemen sınıfta değil haşa toplumda olması gerektiği dillendirilir. Mülkün sahibi olma ile mülk üzerinde tasarruf hakkına sahip olma (egemenlik) birbirinden ayrılmaz hakikatlerdir, bir şeyin (mesela bir kölenin, bir malın) sahibi/maliki kimse o şey üzerinde fiilleriyle emirleriyle tasarruf hakkına sahip olan da odur, dolayısıyla mülkiyet kayıtsız şartsız milletindir diyen komunist söylem de esasında egemenlik kayıtsız şartsız milletindir diyen demokratik söylemin aynısıdır, ikisi de toplumun esas sahibi/maliki olan dolayısıyla toplum üzerinde esas tasarruf hakkına sahip esas egemen Rab olarak yine toplumun kendisini sayan demokratik şirk zihniyetidir). Dolayısıyla neredeyse tarihteki tüm batıl dini ve ideolojik anlayışları birbiriyle sentezlemeye bu sentezi de islam ve Tevhid akidesi olarak göstermeye çalışarak her şeyi birbirine katmakta, akidesizliğin, tutarsızlığın dibine vurmuş olmaktadır. Kelime-i Tevhidi ve İslam dininin esas ve hükümlerini Batıni bir tevil anlayışıyla bu ürettiği dinsiz sentez akide (daha doğrusu aslında inanılan bir akide değil, sırf “hüküm Allahındır” akidesine karşı propaganda olsun diye üretilmiş oradan buradan toplama ucube bir söylem)  yönünde te’vil etmektedir. Dolayısıyla bu adamın akidesi ve dini hakkında söylenecek en özlü açıklama bu adamın hiçbir inancı olmayan, hiçbir akideyi, dini akide edinmemiş, din edinmemiş sadece nefsinin şehvetinin arzularını ve Kemalist patronlarının arzularını tanıyan bir zındık Batıni olduğudur. Tarihteki tüm dinsiz ibahi/tüm haramları helal sayan şehvetperest Batıniler gibi tek derdi şehvetlerine uygun bir biçimde yaşamaktır, bir akideyi/inancı akide edinerek tutarlı biçimde bu akideye göre meseleleri değerlendirmek gibi bir derdi yoktur. Bu Tevhid akidesiyle, Hakimiyet yalnızca Allah’ındır akidesiyle savaş amacı doğrultusunda gerçekleştirdiği , eline geçirdiği -birbirine zıt da olsa- tüm Tevhide aykırı söylemlere sarılarak saldırı hamlelerini artırmaya çalışan, bu zıt söylemleri böylece birleştiren karmakarışık bir söylem üretme şeklindeki sentezci tutumu tarihteki pek çok zındıkta görülen bir tutumdur. Tarihte islamdan, Tevhid Dininden yüzçevirme yolunun çeşitli dallara doğru dallanıp gitmesi şeklindeki uzantıları olarak meydana gelmiş olan ve her biri de İslama aykırı olduğu için batıl olan türlü türlü dini felsefi anlayışların arasında cereyan eden tartışmaların, bu batıllıklarından dolayı haliyle hiçbir faydalı netice getirmemesinin oluşturduğu  bunalımların arkasından, bu tartışılan birbiriyle zıt batıl anlayışları cem edip birleştiren sentezci filozof tağutlar, kibrinden dolayı insanlara Rablik taslayarak onlar üzerine dilediğince hükümlerini seçip belirledikleri yasalar koymaya cüret eden tağut yöneticiler tarih boyunca görülmüştür. Platon/eflatun gibi, ibn Arabi, Cengiz han gibi zındıklar buna örnek olarak verilebilir. Bu gibi nefsini ilah edinmiş kimseler tarihteki binbir batıl felsefi ve dini akımı inceleyip durmuşlar, kimisi hak din olan İslamı da incelemiş, ardından bu din ve felsefelerden hiçbirine tabi olmayıp bunlardan hevalarının hoşuna gidip beğendikleri yerleri alıp diğer kısımlarını bırakmışlar, bunları birleştirip insanların önüne “işte hak din bu”, “işte hak yol bu”, veya “işte islam bu” diyerek atmışlardır. Kur’an-ı Kerim’de anlatıldığı gibi ucuz bir dünyalık elde edebilmek için kendi elleriyle yazdıkları kitablara bu Allah katındandır veya doğru yol/doğru din budur deme küfrünü işlemişlerdir. İbn Arabinin okuduğu tüm kadim felsefeleri dinleri İslami kavramların lafızları üzerinden cem ettiği füsus, fütuhatı mekkiyye adlı pislik kitapları, Cengiz hanın kendi atalarının dininden diğer dinlerden ve islamın hükümlerinden dilediklerini seçip gerisini bırakarak bu seçtiklerini birleştirip ortaya koyduğu yesak kitabı, solcuların haşa kutsal kitap gibi gördüğü karl marksın türlü türlü felsefeleri sentezleyerek oluşturduğu ideolojisiyle yazdığı das kapital’i, chpnin altı oku, türkeşin dokuz ışığı (karanlığı) işte bu sentezlerdendir. Bu sentezcilerden kimileri uydurdukları bu sentezlere inansalar bile, bu tavrın altında sıklıkla siyasi kazanımlarını hedefleyen samimiyetsiz bir tutumun yattığı tarihi tecrübeyle bilinmektedir.



abdullah

  • Ziyaretçi
El-bağdadi “Mezhepler arasındaki farklar” adlı kitabında Batınilerin akidevi davetlerini yaparkenki bu samimiyetsiz sinsi vasıflarını zikrederek onların görünürde dindar gözükmeye, sünninin yanında Sünni şiinin yanında şii vs. şeklinde görünmeye gayret ettikleri halde aslında bu mensubu görünmeye çalıştıkları dinlerin hiçbirine inanmayan, hiçbir gaybi inancı olmayan, maddeyi/materyali  alemin düzenleyicisi ve idarecisi olan Rabbi sayan materyalistler olduklarını, hayatlarında hiçbir dini kanun/şeriat uygulamayıp heva ve şehvetlerinin arzuladığı her şeyi helal gören, ibadete –haşa- aptallık diyen, nefis heva ve şehvetlerini ilahlaştırmış zındıklar olduklarını, mensubu görünmeye çalıştıkları dinin söylemlerini de bu inançsızlık ve helal-haram tanımayan kanunsuzluk/dinsizlik yönünde te’vil ederek bu dine mensup kimseleri kendi dinsizliklerine sinsice yönlendirmeye çalıştıklarını anlatmaktadır:

“Bu kısmın (Dördüncü Kısım) bölümlerinden onyedincisi, el-Bâtıniyye'nin anlatılması ve İslâm fırkaları topluluğunun dışına çıkışlarının açıklanması hakkındadır.

Allah sizi mes'ûd eylesin, bilin ki, Bâtıniyye'nin Müslümanların fırkalarına verdiği zarar, Yahudilerin, Hıristiyan’lar ve Mecusilerin verdiklerinden daha büyüktür. Hayır, hayır; Dehriyye'nin (Zamancılar/Materyalistler) ve kâfirlerin öteki kollarının sebep olduğu zararlardan daha büyüktür. Bu kadarla da bitmiyor; âhir zamanda çıkacak olan Deccâl'ın zararından da büyüktür; çünkü ortaya çıktıkları andan bugüne kadar, Bâtıniyye'nin iddialarıyla dinden sapanlar, ortaya çıkacağı zaman Deccâl'ın saptıracağı kimselerden daha da çoktur; zira Deccâl'ın fitnesi kırk günden çok sürmeyecektir. Bâtıniyye'nin rezaletleri ise, kum taneleri ve yağmur damlalarından daha fazladır.

.  .  .

“Tarihçiler, Batıniye inanışının esaslarını koyanların Mecûsîlerin oğulları oldukları ve onların seleflerinin dinlerine yatkınlık gösterdiklerini; ancak Müslüman’ların kılıçlarının korkusundan buna açığa çıkarmaya cesaret edemediklerini söylerler. Bâtınîlerin Bâtınî inanışlı ve Mecûsi inanışlarını üstün gören kimse feri, Usûs (Esâs kelimesinin çoğulu) olarak tayin ederlerdi. Bunlar Kur’an ayetleri ve selam olsun Nebi’nin sünnetlerini, kendi esaslarına uygun olarak yorumlarlardı.

Bu hususun açıklanması şöyledir:

Seneviyye (Dualist), Nûr (Aydınlık) ve Zulmet (Karanlık)'in iki kadîm yapıcısı (sâni') olduğunu ileri sürmüştür. Bunlardan Nûr, iyi ve faydalı şeylerin faili; Zulmet ise, kötüler ve zarasli şeylerin failidir. Bedenler de Nûr ile Zulmetin karışmasından olmuşlardır. Nûr ve Zulmet'ten herbirinin dört tabiatı vardır: sıcaklık, soğukluk, yaşlık ve kuruluk. Baştaki ilk iki asıl (nur-zulmet) ile dört ana tabiat (unsur), bu âlemin düzenleyici ve idarecileridir. Mecûsîler, iki yaratıcıya inanç hususunda onlara katılırlar. Ancak onlar, yaratıcılardan birinin kadim olup, bunun iyileri yapan ilâh; ötekinin de sonradan olma (muhdes) ve kötüleri yapan Şeytan olduğunu iddia etmişlerdir. Bâtınî ileri gelenlerinin kitaplarında yazdıklarına göre, İlah nefsi yaratmıştır. Bu bakımdan de ikincidir ve her ikisi bu âlemin idarecileridir. Bu ikinci adını vermişlerdir; fakat muhtemelen onlara Akıl ve Nefs de demişlerdir. Sonra, “Bu ikisi yedi yıldızın ve ilk tabiatların tedbiriyle bu âlemi düzenlerler” demişlerdir. Onların, “Doğrusu Birinci ve İkinci âlemi yönetirler” sözü, Mecûsîlerin, olan şeyleri biri kadîm, diğeri muhdes iki yapıcıya nisbed eden görüşlerinin aynıdır. Ancak Bâtınîler, iki yapıcıyı (sâni) Birinci İkinci şeklinde açıklarlar. Oysa Mecûsîler, bu ikisinden Yezdan ve Ehrime olarak söz ederler işte Bâtınîlerin kalplerinde yatan şey budur. Bu bakımdan, halkı bu görüşlere sevkedecek bir Esâs tayin etmişlerdir.

Onlar, ateşe tapma işini de açıkça ortaya koyamadılar. Onun için Müslümanlara şöyle diyerek hileli davrandılar. Mescidlerin hepsinde buhur yakmak ve her mescidde, üzerlerine ne olursa olsun en azından amber ve öd ağacı konacak bir buhurdanlık bulundurmak icâb eder. el-Berâmika Bermekiler), er-Reşid'e süslü bir şekilde Kabe'nin ortasında, üzerinde ebdi olarak öd ağacı yakılacak bir buhurdanlık koymasını söylemişlerdir. er-Reşîd onların bunu Kabe'de ateşe tapmak ve Kâbe’yi ateş evi kılmak için istediklerini anladı. er-Reşîd'in Bermekîleri yakalayışının sebeplerinden biri budur.

“Bâtıniyye, dinin temel esaslarını, şirke dayalı bir şekilde te'vîl ettikten sonra, şeriat hükümlerini de şerîatin kaldırılmasıyla veya Mecûsîlerinkine benzer hükümlere büründürülmesiyle sonuçlanacak bir biçimde yorumlama hilesini kullandılar. Buna işaret eden şey, şerîati kendi istekleri istikametinde te'vil etmiş olmalarıdır. Şöyle ki, kendilerine uyanlar için, kız evlâdlar ve kız kardeşlerle evlenmeyi, şarap içmeyi ve bütün zevk verici şeyleri mubah kılmışlardır.

.  .  .

AbdulKaahir der ki:

Bana göre, Bâtıniyye'nin dini hakkındaki en doğru olan onların, âlemin kıdemine inanan ve yaratılışın arzu ettiği her şeyi görme eğiliminden dolayı bütünüyle şerîati ve peygamberleri inkâr iden Maddeci (Dehrî) zındıklar olduklarıdır.” (AbdulKaahir el-Bağdadi, Mezhepler Arasındaki Farklar/Batıniyye Bölümü, Diyanet Yay.)

.  .  .

Yine onlar şöyle de söylemişlerdir:

Kendi mezheplerine çağıran bir dâînin, muhtelif sınıfların çağırılma yollarını bilmesi gerekir. Çeşitli sınıflar, bir tek yolla çağırılmazlar. Aksine her sınıftan insanın Bâtınî mezhebine çağırıldıkları bir yolları vardır. Söz gelişi dâî, mezhebe çağırcağı kişinin ibâdete meylettiğini görürse onu zühd ve ibâdete sevkeder. Sonra ona ibâdetlerin anlamı ve farzların sebeplerini sorar ve onu bu hususlarda şüpheye düşürür. Dâînin gördüğü kimse utanmaz ve ahlâksızın biri ise, ona şöyle der:

“İbâdet, aptallık ve ahmaklıktır. Zekâ, ancak lezzetlere ulaşmaktadır.” Ve ona, şâirin şu sözünü misâl getirir:
Halkı gözetip koruyan kederden ölür;
Fakat cesur, lezzeti elde eder.

Dâî, dininden veya âhiretten (meâd), sevâb ve cezadan şüphe eden birini görürse, bunların mevcut olmadığını açıklar ve onu, haramları helâl saymaya sevkeder ve onunla birlikte, utanmaz şâirin şu sözleriyle avunur:

(Ahirette) Söz verdikleri et ve şarap için, kırmızı şarabın lezzetinden mi vazgeçeceğim?

Hayat, sonra ölüm., sonra diriliş... Ey Amr'ın annesi; Bütün bunlar uydurma sözlerdir. Eğer dâî, Sebeiyye, Beyâniyye, Muğiriyye, Mansûriyye ve Hattâbiyye gıbi, Râfızîlerin Gulât takımından olan birine rastlarsa, onunla âyetleri ve hadisleri te'vil ederek konuşma ihtiyacında kalmaz; çünkü onlar da âyet ve hadîsleri, sapıklıklarına uygun olarak Bâtıniyye ile beraber te'vîl ederler.

Dâî, Râfızilerden bir Zeydî veya sahabenin ileri gelenlerine saldırma temayülünde olan bir İmâmî görürse, ona sahabilere sövmek suretiyle yaklaşır. Onu, Benû Teym düşmanlığı ile doldurur; çünkü Ebû Bekr bu kabiledendi. Benû Adiyy düşmanlığı ile bezer; günkü Ömer b. el-Hattâb onlardandı. Benû Umeyye düşmanlığına teşvik eder; günkü Osman ve Muâviye de bunlardandı. "(AbdulKaahir el-Bağdadi, Mezhepler Arasındaki Farklar/Batıniyye Bölümü, Diyanet Yay.)


İbn Ebi’l-İzz el-Hanefi Rahimehullah el-Akidetu’t Tahaviyye Şerhinde, Batıniler hakkında şunları söylemektedir:

“Vehm ve tahyîl yapanlar der ki: ‘Peygamberler Allah’tan, ahiret gününden, cennet ve cehennem’den durumun gerçek vaziyetine uymayan bir takım hususlarla haber vermişlerdir.

Onlar durumu gerçeği gibi haber vermek yerine Allah’ın büyük bir şey olduğunu, bedenlerin tekrar diriltileceğini, onların maddi bir takım nimetlere ve maddi ve hissedilir bir takım cezalara ma’ruz kalabileceklerini hayallerinde canlandıracak ve vehmetmelerini sağlayacak bir şekilde hitab etme yolunu seçmişlerdir. Durum böyle olmamakla birlikte cumhurun maslahatı böyle bir yolu seçmeyi gerektirmektedir, yalan dahi olsa. Bu cumhurun faydasına söylenmiş bir yalandır. İşte İbn Sina ve onun benzerleri "Kanun"larını bu esasa bina ederek ortaya koymuşlardır.

Tahrif ve te’vil ehline gelince: Bunlar şöyle derler: ‘Peygamberler bu sözleriyle bizatihi hakkı olduğu şekliyle haber verme maksadını gütmemişlerdir. Hak, gerçek mahiyeti itibariyle bizim akıllarımızla bilip öğrendiğimiz şeydir.’

Bundan sonra bu görüşleri artık çeşitli te’vil yollarıyla kendi kanaatlerine uygun düşecek şekilde te’vil etmek için olanca gayretlerini harcarlar. İşte bundan dolayı onların önemli bir çoğunluğu açıktan açığa te’vil lafzını zikretmez, bunun yerine: ‘Şu kastedilmiş olabilir’ deme yolunu seçerler. Bunların bütün bilgileri ise lafzın ihtiva etmesi muhtemel olan manadan ibarettir.” (İbn Ebi’l-İzz el-Hanefi, el-Akidetu’t Tahaviyye ve Şerhi, 4. Baskı, syf. 652-653, Guraba Yay.)


İşte bu adamın yeni bir şeymiş gibi savunduğu iddialar da bu bin yıllık batıni küfürlerin aynısıdır. Yukarıda nur ve zulmet denilen iki ilahı ve bunların unsurları olan sıcaklık soğukluk yaşlık kuruluk gibi sebepleri alemin idarecisi sayan seneviyyenin, ilk ilah ve onun yarattığı ikinci ilah dediği ikiliyi ve bunlarla birlikte yedi yıldız ilk tabiatlar gibi varlıkları alemin idarecisi sayan batıniyyenin sebepleri alemin düzenleyicisi idarecisi Rabbi sayan materyalist şirk zihniyetleri açıkça görülmektedir. Bugünkü bu adam gibilerinin savunduğu materyalizm de kainattaki birtakım sebeplerin kainatı düzenleyip halden hale geçirdiğini, canlıları yarattığını söylemektedir. Veya kainatın kendi kendisini yaratıp geliştirdiğini söylemektedir. Allahu Teala onların Rab olduğunu, İlah olduğunu uydurdukları tüm bu nur, zulmet, şeytan, yezdan, ehrime, birinci ilah, onun yarattığı dedikleri ikinci ilah, akıl, nefs, nur ve zulmetin dörder unsurları, tapındıkları ateş, yedi yıldız, ilk tabiatlar, kainattaki sebepler, kainatın kendisi gibi varlıklardan ve uydurmalardan münezzeh ve Yücedir. Yukarıda anlatılan ahireti, cennet cehennemi inkar, şeriatı ibadetleri tahkir, haramları helal sayma, peygamberi tahkir, sahabeye hakaret, sahabelerin soylarına, emevilere düşmanlık gibi küfür ve sapıklıklar bugünkü bu adam ve bunun gibi batıniler ve rafızilerde de aynen geçerlidir. Yukarıda el-bağdadi rha nin anlattığı gibi batıniler her yaklaştıkları kesime o kesimin anlayış ve söylemleri üzerinden onlardan gibi görünmeye çalışarak yaklaşmaktadırlar. Aşama aşama onları zındıklaştırarak nihayet onları inandıkları tüm inançlarından ve helal-haram sınırlarından koparıp kendileri gibi birer dinsiz-imansız haline getirmektedirler. Bu kişi de aynı biçimde Hakimiyet Allah’ındır akidesini insanlara haşa batıl olarak kabul ettirebilmek, insanlara kendi inançsızlığını ve dinsizliğini aşılayabilmek için insanlardan kabul göreceğini düşündüğü her tür söyleme sarılmaktadır, bu söylemler birbirine zıt çok farklı anlayışları ifade eden söylemler olsa da.

Yukarıda ibn ebi-i izz rha’ın bahsettiği gibi Batınilerin iddialarına göre, peygamberler o dönemin insanının anlayış kapasitesi sözde düşük olduğu için onların hakikatlerini anlayamayacağı (ancak bu Batınilerin sözde anlayış kapasitesi yüksek olduğu için hakikatlerini anlayabildikleri (!)) meseleleri onların zihninde canlandırabilmek için haşa yalan konuşmuşlardır. Gerçekte olmayan şeylerden varmış gibi bahsetmişlerdir –haşa-. Allah’ı insanların zihninde haşa canlandırmaya çalışmışlardır (halbuki Allah zihinde hayal edilip canlandırılmaktan münezzehtir). Allah’ın büyük bir şey olduğunu haber vermişlerdir. (Böyle diyerek bu batıniler Allah’ın Zatının arşın üzerinde oluşunu inkar etmektedirler. Halbuki onların iddiasının aksine evet Allah’ın Zatı gerçekten arşın üzerindedir ve gerçekten O’nun Zatı Büyüktür, tüm diğer varlıklardan büyüktür, sonsuz büyüklüktedir, ne kadar büyük olursa olsun hiçbir mahluk O’nu kuşatamaz, tüm büyüklüğüne rağmen yine de O’na nisbetle tüm diğer varlıklar gibi hiç mesabesinde bir nokta olarak kalır. Allah’ın büyüklüğü her bakımdan olduğu gibi Zatı bakımından da kemal büyüklüktedir). Cennet cehennem kıyamet ahiret bedensel dirilme gibi şeyler aslında olmadığı halde, bunlardan varmış gibi bahsetmişlerdir, çünkü işin hakikatini anlatsalardı kimse anlamayacaktı (!) o yüzden böyle halkın yararına olmak üzere gerçek dışı yani yalan konuşmuşlardır –haşa-. Bu Cemil Kılıç denen kişi de aynen bu küfürleri dillendirerek Kur’an-ı Kerim’deki Allah hakkındaki, melek cin şeytan, cennet cehennem ahiret gibi tüm gaybi varlık ve olaylar hakkındaki tüm anlatımların o zamanın sözde “düşük idrak seviyeli” (!) insanına yönelik olduğunu, gerçeği yansıtmayan sembolik anlatımlar (!) olduğunu, bugünkü modern bilim ve teknoloji toplumunun ulaştığı sözde yüksek idrak ve akletme seviyesine göre bu anlatımların böyle gerçekten bu varlık ve olaylar varmış gibi anlaşılmasının mümkün olmadığını iddia ediyor, bunun insan aklının günümüzdeki sözde gelişmişliğine yakışmayan ilkel bir yaklaşım olduğunu söylüyor –haşa-. İşte bu Batıni tevil anlayışıyla İslamın bütün esaslarını bütün hükümlerini “ondan kasıt şudur, bundan kasıt şudur” diye hiçbir delile dayanmaksızın tevil ederek inkar etme yoluna gidiyor. Vahyin hükümlere delaleti, vahyin bir takım hükümlerden haber vermesi diye bir şeyi ortada bırakmıyor, tüm ayrıntılarıyla tüm hükümlerini kendi keyfince belirlediği bir din uydurup ardından vahyin hangi dine, hangi hükümlere, hangi mesaja delalet ettiğini irdelemeye gerek görmeden “vahyin anlattığı din budur” deyip işin içinden sıyrılıp çıkmaya çalışıyor.

Yukarıda da bahsedildiği gibi, tek amacı “Hakimiyet ancak Allah’ındır” akidesi ile mücadele edip attığı binbir iftirayla bu akidenin haşa batıl olduğuna kitleleri inandırmak olan bu kişi kendi iftira söylemlerindeki tutarsızlıkları hiç umursamayarak, hiç gündeme getirmeyerek eline geçen her şeye sarıldığından, aklına gelen her iftirayı dillendirdiğinden, İslama ait karşısına çıkan her hükme saldırarak bu hükmü aklına geliveren herhangi bir batıl anlayış yönünde tevil ederek iptal etmeye giriştiğinden, adeta makinalı tüfek gibi ardı ardına  o kadar çok sayıda ve o kadar birbiriyle tutarsız zırvaları uydurmaktadır ki, bu uydurduğu şeylerin çok küçük bir kısmını bile ele alıp bunu etraflı bir tenkide tabi tutarak içerdiği tüm tutarsızlıkları ayrıntılarıyla dökmek istesek, yine de bu onlarca sayfa alır. Bu kişi dinin aslı olsun, zaruratı diniyye kapsamındaki hükümleri olsun, furu meseleleri olsun, dine dair karşılaştığı hemen hemen her meseleyi, hiçbir tutarlılık kaygısı gütmeden rastgele aklına hangi tevil geldiyse o yöne doğru saptırma yoluna gitmektedir. Uydurduğu binbir iddiadan neredeyse ele alınacak her iki iddia birbiriyle çelişmektedir. Meseleyi bulandırmak için hersaniye bir şey saçmalamayı ahlak edinmiş acaib bir mahluk bu karşımızdaki şeytani tip. Bu tip adamlar da zaten kasıtlı olarak bu propaganda tekniğini uygulamaktadır. Böyle milyon tane birbiriyle tutarsız yalanı hiç utanmadan piyasaya sürerek, her yalanı bir başka yalanla o yalanı bir başka yalanla … destekleyerek tüm bu yığınla iç içe yalandan örülmüş koca bir yalan ile kitlelerin zihinlerini onların varlık ve olayları değerlendirmeye yarayan zihinsel ve psikolojik mekanizmalarını travmatik bir müdahaleyle felç ederek eblehleştirip kontrol altına almaya çalışmaktadır. Yukarıda bahsettiği dine karşı din uydurma şeklindeki propaganda tekniği bunu ifade etmektedir, yani paralel bir din icat etmeyi. Dinde küçük büyük ne varsa hepsini inkar ederek tüm bu inkar ettiği hususların küçük büyük her birinin yerine yeni bir şey koyarak baştan sona yepyeni bir din icat etmeyi. Ulaşabildiği tüm ayrıntılarıyla gerçekleri tersyüz etmektir bu. Şeytani bir uygulama olan Propaganda literatüründe buna “Big Lie/Büyük yalan tekniği” denir. Kitlelerin ruhsal davranışları konusunda bilgili kimseler olan Hitler ve onun propaganda bakanı goebbels bu tekniğin kendilerince ne kadar “önemli” (!) olduğunu ve bu şeytani tekniğin  kitleleri ele geçirmekteki gücünden bahsetmişlerdir. İnsanların günlük hayatlarında ancak küçük yalanlar söylediklerini, çok büyük çok çirkefçe yalanları ve iftiraları savunabilecek, üstelik bunları ısrarla savunan, pek çok ayrıntısı düşünülmüş nitelikli bir tiyatro biçiminde sergileyebilecek kadar bir insanın utanmazlaşabileceğine, pişkinleşebileceğine ihtimal vermedikleri için insanların bu büyük yalanlara doğru imiş gibi inandıklarını söylemektedirler. Böylece aslında büyük yalanlar en temel doğrular gibi benimsenip günlük hayat bunlar üzerine bina edilerek insanlar farkında olmadan günlük hayatlarını tamamen bu büyük yalanları doğru imiş gibi söylemek üzere bina etmiş olmaktadırlar. En büyük yalan, en büyük iftira olan şirke toplulukların kapılması da esasında buna  dayanmaktadır. Nitekim Cin Suresi 4 ve 5’inci ayeti kerimelerde Kuranı Kerimi dinleyip iman eden cinlerin “Doğrusu bizim beyinsiz olanımız (iblis veya azgın cinler), Allah hakkında pek aşırı yalanlar/saçmalıklar uyduruyormuş. Halbuki biz, gerek insanlar gerekse cinler Allah hakkında asla yalan söylemezler, sanmıştık.” (Cin 4-5) şeklinde konuştukları bildirilmiştir. Görüldüğü gibi bu cinler, ne insanların ne de cinlerin Allah hakkında yalan konuşmak gibi büyük bir yalancılığı yapabileceklerine eskiden hiç ihtimal vermediklerini söylemektedirler.

İşte bu dine dair her şeyi inkar ederek paralel yeni bir din uydurma tutumundan dolayı bu cemil kılıç dinin aslına, temel iman esaslarına, zaruratı diniyye kapsamındaki hükümlere yönelik her meseleyi de inkar etmektedir.



abdullah

  • Ziyaretçi
Bu Cemil Kılıç adlı kişinin Allah hakkında ve O’nun Dini, Rasulü hakkında uydurduğu temel küfri görüşlerini başlıklar altında maddeleyecek ve madde madde reddiye verecek olursak, bunları şöyle sıralayabiliriz:

1) İslamın tüm varlıklardan ayrı, onların hiçbirine benzemeyen, onlardan Muteal/Yüce, Üstün olan bir Allah inancını değil,  içkin/mahlukla birbirine hulul etmiş/karışmış ve mahlukla aynı seviyede eşit olan bir Allah inancını getirdiğini iddia etmektedir, İslamın kadın erkek, zengin fakir Allah kul tüm varlıkların eşitliğini savunan eşitlikçi bir anlayış olduğunu savunmaktadır. Allah’ı Tevhid etme/Birleme inancının, tüm varlıkların birlenerek yani bir bütün olarak kabul edilerek tüm bu mahluklar bütününün oluşturduğu kainatın Allah olduğuna inanmak olduğunu savunmaktadır.

Allah’ın kendisi dışındaki diğer her bir şeyden kemal seviyede üstün olmasını içeren Mutlak Kemal Yüceliğini/Üstünlük ve Azametini kabul etmeyip tanımamak, Sınırsız, Kemal Yücelikteki ve Büyüklükteki Allah karşısında tüm varlıklarla ortak konumu olan mutlak alçaklık ve küçüklük konumunu kabullenmeyip bundan büyüklenerek, kendisini Allah’a has olan kayıtsız/sınırsız Yücelikte görmek isteyen tüm firavunların ve onların askerlerinin ana mezhebidir. Günümüz firavunlarının askerlerinden biri olan bu cemil kılıç denen adam bu iddialarını savunurken Allah’ın Aşkınlığını/Yüceliğini savunan görüşün Allah’ın müdahalesini hayatın dışına çıkarıp böylece O’nun hayata müdahalesini iptal ettiğini savunarak emeviler gibi Müslüman yönetimlerin bu Allah’ın Aşkınlığı/Yüceliği anlayışına dayanarak kendilerini ilahlaştırdıkları iftirasını atmaktadır (zaten emevileri her fırsatta bir şekilde haksızca tekfir etmektedir. Hurafeler deryası aleviliğe rafıziliğe ise en ufak toz kondurmamaktadır, alevi derneklerinde tüm bu zırvaları sabah akşam aleviler denilen zındık sürüsüne anlatmaktadır). Allah mahlukatından benzersiz ayrı ve Yüce olursa bu Allah’ın kainata müdahale etmemesi anlamına gelir, müdahale etmesi için varlıklarla iç içe olması gerekir şeklindeki saçmalığı dillendirmektedir. Aynı Allah’ın ilminin her şeyi kuşatması, her şeyi görüp bilmesi için tüm kainatla iç içe olması gerekir, Allah kainattan ayrı olursa kainatın içini görüp bilemez –haşa- diye zanneden imam ahmed rha’in mücadele ettiği hululcu zındıklar gibi. Allah’ın varlıklarla eşit olduğunu savunan görüşün ise Allah’ı kainatın ve toplumun kendisi saymak suretiyle sözde yönetici azınlığın ilahlaştırılmasına ve zulme karşı çıktığını(!) savunmaktadır. Allah’a hem kainat hem toplum demektedir. Bu iddialara verilecek reddiye şudur; bu kişi tam bir demagoji yaparak kendi sapıklığını karşı tarafa yapıştırarak kendi savunup durduğu Allah’ın haşa toplumsal düzene karışmaması gerektiği anlayışını bu sefer sanki kendisi bir suç olarak görüyormuş gibi Tevhid akidesinin, Allah’ın Yüceliği akidesinin bu anlayışı içerdiği iftirasını atarak Allah’ın Yüceliği akidesini ve bu akideyi savunanları bu iftirayla suçlamaktadır. Aslında kendisinin sahip olup hararetle savunduğu Allah’ın Şer’i iradesinin toplumsal düzene müdahale etmemesi gerektiği (!) şeklindeki inancını, bunun aksini savunan kimselere nisbet edip onları bu nisbet ettiği şeyle yani Allah’ın müdahalesini hayattan çıkarmakla suçlamakta, bu suçlama yoluyla da bu suç dediği Allah’ın Şer’i iradesinin emretme ve yasaklamasının topluma karışmaması gerektiği inancını delillendirmektedir ! Bu nasıl bir kıvırma manevrasıdır böyle! Halbuki Allah’ın her şeyden her bakımdan Yüce olması, O’nun Şer’i Otoritesinin, iradesinin de tüm varlıklar, fert ve toplumların iradesinden Yüce ve Üstün olmasını, onların iradeleri üzerindeki, onların iradelerinin kendisine teslim olarak O’nun karşısında alçalmasını gerektiren hakimiyet üstünlüğünü de gerektirir, içerir. Yani bu kişinin kabul etmediği Allah’ın toplumsal düzeni belirleyen ortaksız Şer’i Otoritesini içerir. Hem Allah’ın Şeriatını ve Kaderini inkar ederek O’nun ne kevni iradesinin ne de Şer’i iradesinin hayata karışmasını kabul etmiyor, hem de Allah’ın hem Kevni iradesi, gücü ve kuvveti ve hem de Şeri iradesi bakımından tüm varlıklardan Üstün/Yüce ve onların üzerine hakim olduğunu (bir başka ifadeyle tüm varlıkların  tüm bu bakımlardan O’nun karşısında mutlak zelil/alçak ve küçük  olduğunu) savunan, tüm varlıkların Allah’ın takdiri karşısında mutlak mağlubiyet emri ve yasağı karşısında mutlak teslimiyet şeklinde mutlak zelil konumda olduğunu savunan Allah’ın her bakımdan herşeyden Yüce olduğu inancının, Allah’ın hayata karışmasını yok saydığını iddia ediyor!  Halbuki hem kevni iradesi hem şer’i iradesi bakımından Allah’ın kainata müdahalesini inkar eden asıl kişi kendisi. İşte Allah’ın Yüceliği, her bakımdan Yüce olması hakikatine dayanarak Allah’ın kulları üzerindeki hem kevni iradesi ve hem de şer’i iradesi bakımından hakimiyet üstünlüğü bu şekilde isbat edildiği gibi yukarıda zikredilen imam ahmed rha.’in mücadele ettiği Allah’ın her yerde olduğunu iddia eden zındıklara reddiye verirken imam ahmed de Allah’ın En Yüce olması, dolayısıyla bazı özellikleri bakımından yüce olup diğer bazı özellikleri bakımından böyle olmamak gibi bir eksiklikten münezzeh ve yüce olup bilakis Zatı Sıfat ve Fiilleri gibi tüm özellikleri bakımından En Yüce olması, En Yüce misalin sahibinin O olması prensibinden hareket ederek O’nun hem Zatının diğer varlıkların zatlarından ayrı ve onlara en ufak benzerliği olmayan, onlarla karışmış halde olmayan bir Yücelikte olması, onlardan ayrı ve onların üzerinde olması gerektiğini, hem de İlminin, görme işitmesinin her şeyi kuşatacak mükemmellik seviyesinde Yüce olması gerektiğini söylemiştir.

Bu kişinin önemli akidevi tutarsızlıklarından biri de hem vahdeti vücudu hem dualizmi/iki ilahçılığı savunmasıdır. Hem her şeyin Allah olduğunu savunuyor, hem bir takım insanların kendisini ilahlaştırmasının şirk olacağını söyleyip bunu eleştiriyor. Yani bu kişiye göre yönetici azınlığın kendini ilahlaştırması problem ama toplum kesiminin ilahlık iddia etmesinde ise bir problem yok haşa ! Bu noktayı da vahdeti vücud akidesi ile temellendirmeye çalışıyor. Böylece vahdeti vücud akidesi gereği tüm varlıkların ilah olması gerektiğini halbuki birtakım yönetici azınlığın sadece kendi varlıklarını sadece ilah saymak suretiyle ilah olanlar-olmayanlar şeklinde varlıkta çokluk olduğunu iddia ederek şirk koşmuş olduklarını (!)şirkin sözde illetinin bu olduğunu söylüyor ama çelişkiden kurtulamıyor. Çünkü o zaman Allah olduğunu haşa iddia ettiği devrimci toplumun, zulümle mücadele ettiğini iddia ederken bu zulüm olduğunu iddia ettiği birtakım fiillerin faili kim? Bu adamın iddiasına göre bu failler de Allah oluyor –haşa-. Ama o bunu kabul etmiyor, yani kendi iddiasına göre “hem Allah olan toplum var, bir de bu toplumun kendisiyle mücadele ettiği birtakım zulümlerin faili olan varlıklar var. Bu failler ise Allah değil.” Yani bu iddiasıyla kendisinin şirk dediği varlıkta çokluk görmek fiilini, yani her şeyin Allah olduğunu kabul etmeyip Allah olmayı, İlah olmayı sadece kainatın bir kısmında görmek fiilini kendisi işlemiş oluyor. Dualizm/Birbiriyle çekişen iki İlah inancı esasına dayanan Diyalektik materyalist sosyalist felsefenin inandığı iki ilah olan (mülkiyetin ve egemenliğin kayıtsız şartsız sahibi olma mücadelesi verdiğine inandıkları iki sözde ilah olan) toplum sınıfı ile yönetici sınıf arasındaki çekişme anlayışı ile tüm varlıkların birliğini Allah’ın tüm bu kainattaki varlıklar bütünü olduğunu savunan vahdeti vücudu sentezlemeye kalkarsan olacağı budur. Görüldüğü gibi bu adamın savunduğu akidesinin en temel esaslarından olan iki esasından vahdeti vücud esasına göre, savunduğu diğer esas yani toplumu ilah sayıp onun savaştığı zalim olduğunu iddia ettiği yönetici azınlığı ise ilah saymaması esası, varlıkta çokluk gören şirk bir iddiadır.

2) Namazda Allah karşısında kıyama durma ibadetinin, zulme karşı kıyam etme anlamında bir başkaldırı olduğunu, namazdaki Allahu Ekber/Allah En Büyüktür Sözünün de diktatörlere karşı siz değil Allah yani halk/devrimci toplum büyüktür. Hak (Allah) halktır.” –haşa- Anlamına geldiğini, Allah ile kastedilenin haşa  toplum olduğunu,  kelime-i tevhidin ise yalnızca Allah’a yani  -  haşa-topluma tapıp toplumdan yardım istemek olduğunu (!), rüku ve secde ibadetinin de özgürlükçü demokratik ve komunist ideolojilerin kullandıkları sloganları olan adalet, hak gibi sözde savundukları (aslında karşı çıktıkları) mefhumlar, eşitlik insanlık onuru, barış, özgürlük ve kardeşlik gibi mefhumlar karşısında eğilme olduğunu söylüyor.

Bu iddiaların batıllığı da apaçık ortadadır. Toplum sınıfını ilahlaştırma, Allah’ın toplum olduğu iddiaları burada da görülüyor. Allah karşısında kıyama durma ibadetindeki kıyam kavramını saptırarak bu ibadetin haşa bir başkaldırı kıyamı olduğunu iddia ediyor. Rüku ve secde ibadetleri hakkında ise görüldüğü gibi barış, özgürlük gibi birtakım ideolojik mefhumlara rüku ve secde ibadetleri ile tapınmayı savunmak gibi ilginç bir tutum sergiliyor. Sayılara tapan birtakım akımlar olduğunu biliyoruz. Bu da onun gibi ilginç bir durum. İşin aslında putperestlerin tapmış olduğu, sıradan bir insan kadar bile bir kuvveti, ilmi görme işitmesi olmayan putlar da aynı biçimde, bir müşrik bir şeyleri ilah edinmek istese aklına gelecek en son şeylerden biri, aynı bu kavramlar, sayılar, taş toprak nehir hayvanlar vs. gibi. Tarihte cinsel organa bile tapan topluluklar görülmüştür. İşte şeytanın şirke sürüklemekteki taktiği hep böyledir, kul ibadeti Allah’a hasretmeyince şeytan artık kulun ibadetini alıp götürüp kulu en akla hayale gelmedik varlıklar, mefhumlar ve bunlarla ilgili yığınla hayallerin içinde boğarak telkin ettiği hayal ve kuruntu mahsulü saçmalıklardan birine onun bu ibadetini yönelttirir. Görüldüğü gibi Allah’tan başkasına ibadet etmek tam bir ruh hastalığı, tam bir akıl tutulmasıdır.

3) Ne “kainat ezelidir” diyen ateistlerin, ne de ateistlere “hayır, bilakis Yaratıcı ezelidir, kainatı O yaratmıştır” diyen insanların bu  ezelilik iddialarını kesin olarak ispatlayamadıklarını (Yaratıcının varlığına dair delillerinin kesin olmadığını söylüyor haşa) bu yüzden hem ateistlerin hem de diğerlerinin aslında mümin olduğunu (çünkü iddiayı ispatlayamamak o iddiaya iman etmek demektir diyor, Yaratıcının kesin ispatı ile Yaratıcıya imanı haşa zıt görüyor),  böylece hem ateistlerin hem de diğerlerinin ezeli bir varlığa inanmakla Allah’a iman eden birer mümin olduklarını (!) iddia ediyor. Bu iddiaların da ne  kadar zındıkça batıllar olduğu meydandadır.

4) Şeriatın Allah’ın Kanunu olmadığını iddia ederek bunun gerekçesi olarak  “şeriat “ kelimesinin arapçada sadece Allah’ın kanunu anlamında kullanılmayıp, Roma hukuku orman kanunları vs. anlamına gelecek şekilde Roma şeriatı/Şeriat’ur-Ruman, orman kanunu:/Şeriat’ül- Ğâb gibi kullanılmasını göstererek demagojinin en pespaye örneklerinden birini ortaya koyuyor ! Bu şu anlama geliyor; Allah’ın dini yoktur çünkü din lugatte sadece Allah’ın dini manasında kullanılmayıp hristiyanlık dini, yahudilik dini gibi anlamlarda da kullanılmaktadır (!) Bu kelime arap dilinde böyle birden fazla manada kullanılabildiği için Allah’ın kulları üzerinde Emretme Yasaklama Otoritesi yoktur, toplumsal hukuk İslami kaynaklı olamaz, bilakis laik hukuk olmalıdır (!) Bu bir emevi dayatmasıdır, emevi zulmüdür (!) (haşa) Sırf şu örnek bile bu kimselerin ne kadar utanmaz yalancılar olduğunu göstermeye yeter.

5) Bunları söyledikten sonra aynı yazının ileriki bölümlerinde ise bu sefer Kuranda şeriatın geçtiğini kabul ederek maide 48’de geçen “Sizden her biriniz için bir yol, bir şeriat kıldık” ifadesiyle ifade edilen geçmiş ümmetlerin şeriatlerinin farklı olmasına dayanarak tek bir değişmez şeriat kanunundan bahsedilemeyeceği demagojisini yapıyor. Ardından Kur’anda geçen şeriatın değişmez evrensel ilahi kanunlar olmadığını, bunların temel inanç ve ahlak ilkeleri olduğunu iddia ediyor (yani Kur’anda tüm dinlerde ortak olarak zikredilen adalet, iyilik gibi birtakım temel ilkeler zikredilmiştir, bunların uygulamadaki sınırlarını belirleyecek kanunlar vazedilmemiştir, bu sınırları belirlemek insanın işidir diyor Allahualem, neyi kastediyor olursa olsun şeriat kanunlarını kabul etmediği açık). Kuranda geçen cezai hükümlerin, kölelik cariyelikle ilgili hükümlerin tarihsel olduğunu iddia ediyor. Böylece bir önceki maddede Allah’ın Şeriatını inkar ederken, şeriatın Allah’ın kanunu olmadığını iddia ederken bu sefer zamana göre değişen tarihsel bir biçimde bu hükümlerin Kur’anda olduğunu kabul ediyor. Yine Şeriat kelimesinin İslam hukuku anlamında da kullanıldığını  itiraf ediyor ardından İslam hukukunun birbiriyle yer yer farklı görüşlere sahip dört farklı mezhep halinde bulunmasının Şeriatın Allah’ın değişmez ceza kanunları olmadığına delil olarak getiriyor (!) Bir başka yazısında ise nesh meselesini gündeme getirerek, Allah’ın daha önce indirdiği  şeriatleri, İslam Şeriatındaki birtakım hükümleri daha sonra neshetmesini/kaldırmasını, değiştirmesini gerekçe göstererek Allah’ın neshetmemiş/kaldırmamış olduğu İslam Şeriatındaki hükümleri insanların neshedebileceğini, değiştirebileceğini savunarak Allah’ın Ortaksızca Sahip olduğu kanun koyup kaldırma, değiştirme Otoritesinde insanı Allah’a ortak koşarak insanı Allah’ın koyduğu kanunlarını neshetme hakkına sahip bir Otorite olarak görüyor.

Bu kişilerin anlamadığı temel mesele şudur;  şeriat kanunları değişse de bunları değiştiren ancak Allah’tır. Değişmeyen husus Allah’ın ortaksız tek kanun koyucu ve kanun kaldırıcı, kanun değiştirici otorite olmasıdır. Dolayısıyla şeriat kanunlarının nesh ile değişebiliyor olması, nesh edici otoritenin de değişebileceği anlamına gelmez. İşte onların anlamadığı veya anlamak istemediği mesele budur. Eski ümmetlerde farklı şeriatlar olması şimdi ise İslam şeriatının geçerli olması, islamın başlangıcında bazı farklı hükümler olması daha sonra ise bu hükümlerin kaldırılmış veya değiştirilmiş olması her hükmün her şeriatın değişebileceği, değişmesi gerektiği manasına gelmez. Allah’ın kaldırmayı değiştirmeyi murad ettiği şeriatler, hükümler kaldırılıp değiştirilmiştir. Kaldırmayıp bıraktığı şeriat ve hükümler ise O kaldırıp değiştirmediği müddetçe asla değişmeyecektir. Kıyamete kadar da başka bir peygamber gelmeyeceğini, bu dinin bu şeriatın son din son şeriat olduğunu bize bu son şeriatında bildirdiği için kıyamete kadar bu islam şeriatı ve onun neshedilmemiş/kaldırılmamış hükümleri bakidir. Allah bu dine ve bu hükümlere uygun hareket eden tevhid ehline rahmetiyle muamele edecek, bu dinden ve bu hükümlerden yüzçevirip bu hükümleri “bunlar zamanımıza uygun değil, güncellenmeli” –haşa- diyerek değiştirmeye kalkanları ise bu halden tevbe etmezlerse kısa bir müddet dünyada nimetler verse de uzun vadede ebedi büyük azabına sokarak onları tüm rahmetinden mahrum bırakacaktır. Bununla birlikte dilerse daha dünyada da azab etmeye başlayacak, belki de bu amellerinin karşılığı olarak birkaç yıl birkaç ay birkaç gün vs. gibi dünya hayatı açısından bile çok kısa olan bir zaman içinde her yerden onların üzerine felaketler yağdırmaya başlayacaktır, böyle olup olmayacağını Allah’tan başka kimse bilemez. Tüm nimet ve azab, tüm mülk yalnızca O’nundur, O dilediğini yapar. Görüldüğü gibi Allah’ın hükümlerini değiştirmenin onların zannettiğinin aksine onlara getireceği bir zamanın sözde gereği dedikleri bir maslahat bir fayda yoktur, bir amelin kısa orta uzun tüm vadelerdeki getireceği tüm fayda zarar, tüm zamanların tüm çağların tüm fayda ve zararları ancak Allah’ın dilemesiyle gelebilir. Ameller ancak Allah’ın dilemesiyle rahmete veya azaba sebep olabilir. Allah da kalıcı rahmetini ancak kendisine hakkıyla kul olup hükümlerine hakkıyla teslim olanlara verecektir, hükümlerini değiştirenlere değil.

 İşte görüldüğü gibi bu kişi bu şekilde bir dediği diğerini tutmayan, hiçbir tutarlı bir tarafı olmayan, dillendirdiği binbir iddia içinden neredeyse seçilecek her iki iddia birbiriyle çelişen, amacına uygun bir biçimde çarpıtılabilir gördüğü hangi mevzuya ulaşsa bunu eline alıp çarpıtıp propagandasında kullanan, tüm bu saçmalıklarla örülü karmakarışık bir laf salatası biçimde bir söylem yoluyla İslami kavramların lafızları üzerinden anlamlarını saptırarak korkunç bir kavram kirliliği üretip meseleleri karartmaya çalışıyor.



abdullah

  • Ziyaretçi
6) Allah’ın kaderini ve Allah’a tevekkülü inkar ediyor. Bu inançların emeviler tarafından saltanatlarını korumak için uydurulduğunu  (!) iddia ederek din uydurma  iftirasını emevilere ve uydurma olma iftirasını bu inançlara atarak bu inançları put olarak –haşa- adlandırıp bunlara inananları da müşrik (!) olarak vasfediyor –haşa-. İnsanın iradesinin Allah’ın dilemesine bağımlı olmadığını, bilakis insanın bundan özgür olduğunu savunuyor. Allah’ın kaderinden kastın bu şekilde kulların fiillerinin ancak Allah’ın dilemesiyle olması demek olmadığını, kaderin doğru manasının insanın tabiat üzerindeki sınırlı gözlem kapasitesiyle gözlemlenip tecrübe edilen, fizik kimya biyoloji kanunları olduğunu söylüyor. Allah’ın dilerse ileriki zamanlarda kaldırabileceği, başka kanunlarla değiştirebileceği bu kanunların sırf şu ana kadar değişmemiş olmasına bakarak bunların asla değişmeyeceğini iddia ediyor. Bir önceki, 5. Maddede anlatılan Şeriatın Allah’ın kanunu olmadığı veya olsa da bu kanunların değişmez olmadığı, tarihsel olduğu şeklindeki iddiasından sonra da Allah’ın değişmez kanunlarının bilim vs. olduğunu söylüyordu. Bu 6. maddede bahsedilen yazısında da böylelikle bu Allah’ın değişmez kanunları derken kastettiği şeyin tabiattaki insanın sınırlı bilgisiyle gözlemlemiş olduğu fizik kimya biyoloji kanunları olduğunu ortaya koyuyor.

 Allah’ın dilerse değiştirebileceği geliştirebileceği veya kaldırabileceği bir takım tecrübi kanunları, olayları, sebep-sonuç ilişkilerini determinist kurallar yani olması zorunlu kurallar olarak adlandırıyor çünkü bu kişiler güç sahibi olarak, varlık ve olayları meydana getiren bunları ayakta tutan olarak Allah’ı değil maddenin, sebeplerin kendisini görürler. Bu yüzden tüm sebep-sonuç ilişkileri ancak Allah’ın dilemesiyle olabilirken bunlar Allah’ı inkar ederek sebep-sonuç olaylarının Allah’tan O’nun dilemesinden ayakta tutmasından bağımsız, müstağni bir biçimde meydana geldiğini, burada kendisine bağımlı olunulan esas varlığın Allah değil sebepler olduğunu iddia ederler. Bu yüzden bu “esas güç sahibi gördükleri bu etkenlerin sonuçlarının doğmasının, esas gücün bu sebeplerde olmasından dolayı zorunlu olduğu” iddiasını kastederek determinizm/zorunluluk tabirini kullanırlar.

İnsanların duygu, irade istek ve fiilleri, insanların iradelerini belli bir yönde etkileyen birtakım canlı-cansız kaynaklı olsun fiziki, kimyevi, biyolojik vs. türünden olsun tüm sebep ve etkenler, canlı cansız tüm varlıkların hareket ve iradeleri bunların her biri ancak ve ancak Allah’ın dilemesiyledir, bu canlı-cansız varlıklara ait hareketlerden her birinin bir diğerine sebep olabilmesi ancak ve ancak Allah’ın dilemesiyledir,  ve bu hakikat, kulların iradeleri olmadığı anlamına gelmez, bilakis kulların iradeleri vardır. Ancak bu gibi kişiler bu hakikati bir türlü kabullenemezler, kulların irade ve fiillerinin ancak Allah’ın dilemesiyle gerçekleşebileceğini söylemeyi haşa çelişki olarak görürler. İslamın bu inancı üzerine İslamın güya büyük bir açığını bulmuş gibi büyük bir iştahla üşüşerek saldırıya geçerler. Onlara göre kulların fiillerinin, iradelerinin ancak Allah’ın dilemesiyle olması demek bu kulların iradelerinin olmadığını söylemekle aynı anlamdadır. Ancak bu aynı kişiler materyalist sebep şirki zihniyetiyle Allah’ı değil de ancak Allah’ın dilemesiyle etki gösterebilen kainattaki fiziki, kimyevi, biyolojik vs. etkenleri esas güç sahibi olarak görürler ve insanın irade ve fiillerinin ancak ve ancak gücün esas sahibi olduğunu zannettikleri bu kainattaki sebeplerin etkisiyle olduğunu söylerler. Şu halde insanın fiilleri ancak ve ancak Allah’ın dilemesiyledir demeyi iradeyi yok saymak gördüklerine göre, bu Allah’a has “gücün asıl sahibi olma” vasfını birtakım fiziki kimyevi biyolojik vs. sebeplere nisbet ederek insanların fiilleri ancak ve ancak bu sebeplerin etkisiyledir diye söylemek suretiyle kendi anlayışlarına göre insanın iradesini kendileri inkar etmiş olurlar, böylece kendi savunup durdukları insanın özgürlüğü ideolojilerini kendileri inkar etmiş olurlar. İşte bu adamların övünüp durdukları din düşmanı materyalist dünya görüşleri böylesine çürüktür, böylesine tutarsız ve gülünçtür. Bütün materyalist bilimsel disiplinler, marksizm gibi tarihi materyalist determinizm felsefesi penceresinden okuyan ideolojiler hep bu anlayışa sahiptirler, bunlar insan iradesi diye bir şeyin aslında olmadığını, çünkü insan fiillerinin ancak ve ancak kainattaki esas güç sahibi olan şey olarak gördükleri bir takım fiziki, kimyevi, biyolojik, ekonomik vs. etkenlerin etkisiyle olabildiğini iddia ederler. Bu etkenleri esas güç sahibi olarak görürler. Kainatı halden hale geçirip geliştiren, canlıları yaratan varlıklar olarak da bu sebepleri görürler. Aynı yukarıda el-bağdadiden yapılan alıntıda anlattığı seneviyenin/dualistlerin kainatı nur ve zulmet adlı iki etkenin her birinde varolan sıcaklık, soğukluk, yaşlık kuruluk olmak üzere toplam sekiz etkenin düzenleyip idare ettiği inancı gibi. Görüldüğü gibi birer sebep olan sıcaklık, soğukluk yaşlık kuruluk bu seneviye taifesine göre haşa alemin idare edicileridir. Diğer Batıniler de “Bu ikisi yedi yıldızın ve ilk tabiatların tedbiriyle bu âlemi düzenlerler” diyerek ikinciyi yaratan birinci ve bu ikisiyle birlikte yedi yıldız ve ilk tabiatlar dedikleri şeylerin alemin düzenleyicisi olduğunu söylemişlerdir. Bu kişilerin savunduğu özgürlük iddiası, kendilerinin ve tüm diğer varlık ve olayların Allah’tan ve O’nun Kaderinden/Takdirinden, dilemesinden ve de Şeriatinden, yani hem kevni iradesinden hem şer’i iradesinden özgür ve bağımsız olduğu iddiasıdır, Allah düşmanlığından başka gözleri bir şey görmediği için tek göz önüne aldıkları şey budur, Allah’ın kaderini özgürlük bahanesiyle inkar ederken, kainattaki cansız maddelerin/materyallerin kainatın idarecisi olan rabbi edinilerek bunların tayin ettiği bir kadere materyalist determinizm/zorunluluk adı altında iman eden materyalist inanca gelince ise bunu kabul ederek az önce savundukları insanın özgürlüğü iddiasını inkar ederler, bu tutarsızlıklarını ise gözleri hiç görmez. İşte onların bir olayın deterministik/zorunlu olduğunu söylerken kasıtları o olayın ancak ve ancak esas güç sahibi saydıkları birtakım sebeplerin etkisiyle meydana gelebileceği, bu yüzden bu etkenlerin gücün esas sahibi saydıkları etkenler olmasından dolayı bunların sonuçlarının doğmasının zorunlu ve kesin olduğu şeklindeki batıl inançlarıdır. Tevhid ehli ise insanların fiilleri, iradeleri üzerinde birtakım harici canlı cansız varlık ve olayların, fiziki kimyevi biyolojik ruhi vs. etkenlerin etkisi olabileceğini kabul ederler. Ancak böyle birtakım etkenler insanın iradesinin belli bir yöne yönelmesine sebep olabilse bile bu ancak Allah’ın dilemesiyledir. Kainattaki canlı cansız her bir varlık ve olayın gerçekleşmesi ancak Allah’ın dilemesiyledir, böyle bir varlık veya olayın bir başka varlık veya olaya sebep olması ancak Allah’ın dilemesiyledir. Allah bir şeyin olmasını dilediyse bu şeye sebep olan sebeplerin hiçbiri olmasa da o olay gerçekleşir, Allah bir şeyin olmamasını dilediyse bu şeyin olmasına sebep olan tüm sebepler de varolsa o şey gerçekleşmez.

7) Kainatın/evrenin yoktan yaratılmış olmayıp ezeli ve ebedi olduğunu çünkü kainatın Allah olduğunu dolayısıyla kıyamet ile kainatın yokolmasının Allah’ın kendi kendisini yok etmesi anlamına geleceğini bunun ise mümkün  olmayacağını söylüyor. Kainatın ezeliliği iddiasının açık bir şirk oluşu meydandadır. Bu kişi zaten kainatın Allah olduğunu söyleyen vahdeti vücud/panteizm zındıklığını savunduğundan, kainatın ezeli ve ebedi olduğunu söylemesi böyle birinin akidesinin içerdiği bir husustur.

8 ) Bu kişi yazının başlarında da anlatıldığı gibi, Kur’anı Kerimde melek, cin, ahiret, cennet, cehennem, kıyamet  gibi gaybi varlık ve olaylara dair bütün anlatımların gerçeği yansıtmayıp sembolik olduğunu, o dönemin insanının düşük anlayış kapasitesine ! (asıl anlayış kapasitesi düşük olan, hatta olmayan kendisi) uygun olarak yapılmış olduğunu söylemektedir. Bu varlıkların tamamının günlük hayatta gözlemlediğimiz birtakım varlık ve olaylar olduğunu iddia etmektedir. Zaten Allah kelimesi ile kastolunanın kainat olduğunu veya toplum olduğunu söylemesi de bu gayb inkarcısı küfri usulünün, yani gaybi olan varlık ve olaylar hakkındaki  Kur’an ve Sünnetteki tüm kavramlar ile kastolunanın gözle görülüp müşahede edilen dünyadaki günlük hayattaki bir takım varlık ve olaylar olduğu şeklindeki Batıni usulünün bir uzantısıdır. Tüm bu şer’i hakikatlere dair kelimeleri Batınilerin tevil usulüyle bunların lugat manasını öne çıkararak, bunların şeri anlamlarını inkar etmektedir. Ahiretin lugatte “bir sonraki” anlamına gelmesinden hareketle ahiret hayatının ve cennet cehennemin dünyada olacağını, cennetin iyi ameller yapılması sonucu dünyada karşılaşılacak refah halindeki bir toplum yaşantısı olduğunu, cehennemin ise kötü ameller yapılması sonucu dünyada karşılaşılacak toplumsal ruhsal çöküntü, savaşlar, hastalıklar vs. gibi olaylar olduğunu, bunların ötesinde cennet cehennem diye bir yerin olmayacağını iddia ediyor. Dünyada uğranılan uzun vadeli savaş, kıtlık, hastalık vs. gibi akibetlerin, birtakım kötü amellerin dünyadaki kısa vadeli/acil sonuçlardan öte ahir/uzun vadeli sonuçları olması hakikatini bahane ederek bu ahir/uzun vadeli sonuçların da daha ahiri/daha bir sonraki sonucu olan sonuçların yani cennet cehennem şeklindeki tüm amellerin nihai karşılıkları olan sonuçların olmadığını iddia ediyor.  Kıyametin toplumsal sarsıcı dönüşümler olduğunu iddia ediyor. Yani her bir toplumsal sarsıcı olay bu adama göre kıyamet, kainatın yıkılması yokolması demek olan bir kıyamet yok haşa bu adama göre. Rasulullah SallAllahu aleyhi vesellem’e kendi dışından Cebrail adlı bir melek tarafından vahiy getirilmediğini, melek diye insanın dışında bulunan bir varlık olmadığını, vahyin Rasulullah’ın varlık ve olaylar üzerinde yıllarca yaptığı tefekkürün sonucu olarak zihninde gelişen bir düşünce demek olduğunu –haşa- iddia etmektedir. Her tür tefekkür ve bu tefekkür ile bir neticeye varma faaliyetinin aslında bir vahiy olduğunu, vahyi vahyedenin de vahye muhatap olanın da Allah ile hulul halinde/içiçe olduğunu iddia ettiği insan olduğunu iddia etmektedir. Hulul inancına dayanarak vahyi vahyeden Allah’ın da meleğin de insanın da zaten aynı varlık olduğunu söyleyerek böylece her bir insanın hem vahiy alan ve hem de vahyeden olduğunu ileri sürerek meseleyi kökten inkar ediyor ! Allah’ın haşa insan olduğu zındıklığı kabul edildikten sonra artık her tür inkar ve zındıklığın bu temel üzerine inşa edilmesi bu adamlar için haliyle böyle  rahatlıkla yapılabilen basit bir iş (!) oluyor. İşte bu şekilde tüm gaybe dair haberleri “bunlar sembolik anlatımlardır” –haşa- deyip inkar ediyor veya meseleyi insanın veya toplumun ilah olduğu şeklindeki zındık akidesine götürüp temellendirerek mesele hakkındaki inkarcı düşüncesini sözde usulen (!) açıklamış oluyor.

Batıni tevil usulünün batıllığını ortaya koymak bu usule dayanan tüm bu gayb inkarcısı, din inkarcısı söylemleri toptan reddedip çürütecek bir yoldur. Bu tevil usulü, Kur’an ve Sünnetten, arap dili ve belagatından herhangi bir delil olmadığı halde bir ayet veya hadisin anlamını zahir (güçlü) olarak delalet ettiği anlamından koparıp o ayet ve hadise kendi aklına uygun gördüğü bir manayı atamayı içerir. Batıni ve Karmatiler, ayet ve hadislerin kendilerine delaleti hiçbir tevil götürmeyecek derecede kat’i delalette olan, bunun yanında tevatüren sabit olup dinden olduğu zaruri olarak bilinen namaz, oruç, zekat, hac gibi ibadetleri, bedensel dirilme, cennet, cehennem, kıyamet, ahiret, melek cin gibi vahyin haber verdiği gaybi varlık ve olayları inkar ederek bunların bu şeriatın haber verdiği herkesçe bilinen şer’i anlamları yerine bu lafızların lugat anlamlarından hareket ederek bunları vahyin zahirinin delalet etmediği başka anlamlara çekerler. Bu hususlar Kur’an ve Sünnet’i baştan sona dolduran delaleti açık ayet ve hadislerle en muhkem bir biçimde sabit olmuştur, delaleti kat’idir. Bırakalım müstakil ayetleri, baştan sona bu konuları işleyen sureler vardır. Başından sonuna kadar cennetteki nimetleri, cehennemdeki azabı, kıyamet saatini anlatan sureler vardır. Vakıa, Kıyamet, Murselat, Hakka,  Rahman Sureleri gibi. Cin suresi Müslüman olan cinlerin konuşmalarını nakletmektedir. Yani bu gibi surelerdeki çeşitli ayetler tek başına açıkça bu gaybi varlık ve olaylara delalet ettiği gibi, bu surelerdeki ard arda pek çok ayetin oluşturduğu konu bütünlüğünün anlattığı ana konu olması bakımından da Kur’an-ı Kerim bu varlık ve olaylara inkarı imkansız bir biçimde açıkça delalet etmektedir. Kur’an-ı Kerimin Allah’ın Uluhiyet ve Rububiyetteki birliğinden, Kıyametten, bedensel dirilmeden, Cennetten, Cehennemden, Meleklerden Cinlerden ahiret hayatından, tüm bu insan için esas önemli meseleler olan Tevhidden ve ölüm sonrasında ve ahiret hayatında karşılaşılacak gaybi hakikatlerden, hayatın esas amacı olanTevhide iman edip etmemeye göre karşılaşılacak ödül ve cezalardan haber verdiğini inkar etmek, Türklerin Tarihini anlatma amacıyla yazılmış olup içi buna yönelik anlatımlarla baştan sona dolu olan bir kitabın aslında Türklerden onların tarih ve yaşayışlarından bahsetmediğini, böyle zannedenlerin hep bu kitabı yanlış anladığını iddia etmek kadar cinnet seviyesinde bir saçmalıktır. İşte bu kadar güçlü, muhkem bir biçimde vahyin kat’i olarak delalet ettiği bu hakikatler bununla birlikte tevatüren de sabit olup dinden zaruri olarak bilinen hususlardır. Tevatüren sabit olup dinden zaruri olarak bilinen bu hususları bu şekilde inkarın tekfiri gerektirdiği açıktır. Bu zaruratı diniyye kapsamındaki hususları kabul etmemiş bunlara iman etmemiş birisi İslam iddiasında bulunsa bile, bu kişinin kendisine haberi ulaşıp da kendisinin kabul edip iman ettiği teslim olduğu bir vahiy bir şeriat/hayat nizamı yok demektir , kendi kulağına daveti ulaşıp da kendisine iman edip tabi olduğu bir Allah elçisi yok demektir. Bu kişi Allah’ın indirdiği son dini/şeriati/yolu  din/yol edinmemiş, Allah’ın dünyaya yolladığı son Rasulünü/Elçisini Rasul edinmemiş birisidir.

Bu kişiler bu inkarlarına gerekçe olarak bedensel dirilme, melek cin gibi gaybi varlık ve olayların sözde akla ters olduğu iddiasını getirirler. Halbuki bunların selim akıl açısından akla muhalif bir yönü yoktur, sadece bozuk sofistik vehmi akılı esas alanlar bunları akla (yani kendi bozuk sofistik akıllarına) muhalif görürler. Bilakis bunlar sadece tecrübe edilmemiş, günlük hayatta alışılmamış varlık ve olaylardır. Bu kimselerin sözde akıllılık dediği şey henüz tecrübe edilmemiş, gözlemlenmemiş gaybi hususları inkar etmekten ibarettir. Her duydukları meseleyi bildikleri şahit oldukları bilindik sebepler, varlıklar olaylar ve bunlar arası ilişkiler haline indirgeyerek açıklamak isterler. Bunu yapamadıklarında ise bu duydukları şeyin imkansız olduğunu söylerler!  Halbuki insanın hayatı boyunca karşılaştığı her varlık ve olay, onunla veya benzerleriyle henüz hiç karşılaşmadığı zamanlarda o insan için alışılmadık bir şeydir. Bu zihniyete göre ise daha önce ne kendisiyle ne de bir benzeriyle karşılaşılmamış, ve daha temel, daha alt birtakım bilindik varlık ve olaylara indirgenemeyen, bunlarla açıklanamayan her şey inkar edilmelidir (!) Kafirlerin Allah’ın mucizelerine haşa büyü diyerek, hile diyerek inkar etmeleri, melekleri haşa peygamberlerin zihinlerindeki hayaller diyerek inkar etmeleri, ölümden sonra bedensel dirilişi inkar etmeleri hep bu zihniyete dayanır. Halbuki tüm dünyadaki sebepleri yaratan, bunları birtakım sonuçlara sebep kılan Allah’tır. Dünyadaki varlık ve olaylara yani sebeplere takdir ettiği sonuçların ötesine bu sebepler ulaşamaz. Her sebep Allah’ın ona takdir ettiği sonuçlarla sınırlı bir sonuç verme kapasitesine sahiptir. Haliyle Allah eğer birtakım sebeplere takdir ettiği sonuçların dışında, bu sebeplere sonuç olarak takdir etmediği yeni bir varlık veya olay yarattığında, bu varlık ve olayın bu sebeplerle açıklanamayacağı, bu sebeplerle bu şeye ulaşılamayacağı ortadadır. Bütün sebeplerin sonuçlara netice vermesi O’nun elindedir. İşte bu yüzden mesela mucize dediğimiz olaylar öyle olaylardır ki, Allahu Teala dünyadaki bilindik hiçbir sebebi bu mucize dediğimiz olaylara sebep kılmamıştır, dolayısıyla bu bilindik sebeplerle bu olaylar açıklanamaz, bu sebeplere dayanılarak bu olaylar gerçekleştirilemez.  Mucize kelime anlamı olarak da aciz bırakan demektir. İşte Allahu Teala dünyadaki hiçbir sebepe sonuç olarak takdir etmediği bu mucizeleri peygamberlerine vermiştir, peygamberler de bunlarla kavimlerini aciz bırakmışlardır, kavimleri haşa “bu büyüdür”,  “bu olay şöyle şöyle sebeplerden dolayı oluşan sıradan bir olaydır” vs. gibi hiçbir delillendirme açıklama yapamamışlardır (tabi yine de büyüdür diye iftira atmışlardır o ayrı). İşte bir olayın nasıl gerçekleştiğine dair bilindik sebepler olmaması bu olayın imkansız olduğu anlamına gelmez, çünkü Allah sebeplere muhtaç değildir. Bir varlık veya olaya insanların bildiği birtakım sebepleri de dilerse sebep olarak tayin eder, insanların hiç bilip şahit olmadığı birtakım sebepleri de dilerse sebep olarak tayin eder, dilerse hiçbir sebep olmaksızın o varlık veya olayı gerçekleştirir.  Melekler, cennet nimetleri cehennem azabı vs. de aynı şekildedir. Bunlar da dünyada insanın şahit olmadığı varlık ve olaylardır, bu varlıkların yapısı özellikleri bu olayların nasıl gerçekleştiği dünyadaki bilinen varlık ve olaylarla açıklanamıyor diye bu durum bunların varlığının imkansız olduğu anlamına gelmez.

abdullah

  • Ziyaretçi
Bu Batıni zihniyet bu şekilde meleklerin varlığını inkar edip onları haşa peygamberlerin zihnindeki hayaller olarak adlandırdığı, cennet ve cehennem nimetlerinin dünyadaki nimet ve azapları olarak adlandırdığı gibi, aslında bir bakıma insanı da inkar eder, insanı yeme içme ve cinsellikten başka bir şey bilmeyen hayvani içgüdülerden ibaret bir varlık olarak görür, onun manevi zihinsel yapısını karakterini inkar eder, insanın her tür fiilini yeme içme ve cinsellik arzusunun değişik bir biçimi olarak görür. Bu fiillerden başka hiçbir fiile değer vermez. İslam da dahil tüm dinlerin, insanların ve toplumların dünyevi şehevi arzularına ulaşabilme doğrultusunda uydurdukları insan yapımı şeyler olduğunu –haşa- söylerler. Allah’ın iman ile şerefli kıldığını diğer varlıklardan üstün kıldığını bildirdiği insanı haşa bir tür maymun/primat olarak görür. Bunda bir gram abartma yoktur. Modern Sosyoloji, Psikoloji, Psikiyatri, Tıp, Biyoloji bu zihniyettedir  (kafirlerin şehvetlerinin arzusundan başka bir şeyi düşünmeyen halleriyle hayvanlara benzedikleri bir bakıma doğrudur, gerçekten onların amellerinin dünya şehvetlerinden başka bir amacı yoktur, bundan başka bir şeye değer vermezler. Ama Tevhid üzere Allah’a kulluğu yegane hayat amacı edinmiş Müslüman böyle değildir, Müslüman da birtakım şehvetlerin arzuladığı şeylere dünya ve ahirette ulaşmayı istese de onun asıl arzuladığı, değer verdiği asıl amacı tevhid üzere Allah’a kulluk ederek Allah’ın rızasını kazanmaktır. Çünkü Allah’ın mutlak mükemmelliği ve her şeyden Yüce olması gereği O’na nisbetle hiçbir şeyin bir önemi değeri kalmaz, o yüzden Allah’a kulluk amelinin yanında başka hiçbir amelin en ufak tercihe şayan bir ağırlığı yoktur. Bu asıl amaç gerçekleşmedikten sonra hiçbir şehvet ve lezzete ulaşma amelinin hiçbir değeri olmayacağını, bütün bunların ancak tüm ayrıntılarıyla ebedi hayatın asıl, tek amacı olan Allah’a tevhid üzere kulluk görevinin yerine getirilmesinin bir parçası olması ile, bu asıl görevin kendisi ile yerine getirildiği kulluk fiillerinden bir fiil olması ile bir değeri olabileceğini bilir (Allah’a tevhid üzere kulluk görevi asla bitmez, cennette de cennetteki yapılacak nimetlerden yararlanma, Allah’ı görme gibi amellerle devam eder, tüm bu fiiler de birer Allah’a kulluk fiilidir). Bununla birlikte kafir de olsa bir insanda hiçbir hayvanda bulunmayan akli, ruhi, manevi birtakım kabiliyetler, duygular düşünceler olduğu, insanın bir hayvan olmadığı ortadadır). İşte bu zihniyet Peygamberleri ve diğer Müslümanları ve kafirleri yani tüm insanları haşa hayvan mertebesinde saydığı gibi, hayvanın yapı hareket ve karakterini , canlılığını da hayvanın bedenindeki  cansız hormonların, moleküllerin vs. hareketlerine indirgeyerek inkar eder. Bunları da kainattaki atomların atom altı parçacıkların hareketine indirger. Bu zihniyet işte böyle varlıklar arasındaki farklılıkları görmezden gelerek her şeyi birbiriyle eşit görmek ister. Bunlara göre Müslüman kafir tüm insanlar aynıdır, tüm insanlar da hayvan bitki hormon molekül  hepsi ile aynıdır kainattaki her şey ruhsuz şuursuz cansız  moleküllerin, atom ve atomaltı parçacıkların vs. hareketlerinden ibarettir, kainattaki tüm olayları madde/materyal adını verdikleri bu cansız varlıkların hareketlerinden, birbiriyle etkileşiminden ibaret görürler. İşte bu zihniyet gaybi varlıkların bilinen varlıklarla olan farklarını inkar edip bu varlıkları bilindik birtakım varlıklar olarak anlama cihetine gittiği gibi, aynı usulle böyle göz önündeki insan hayvan cansız hormon ve moleküller vs. varlıklar arasındaki tüm apaçık farklılıkları ve üstünlükleri de inkar etmektedir. Kadınla erkek arasındaki farkı, amir ile memur arasındaki farkı, alim ile cahil arasındaki farkı vs. hayattaki tüm farkları inkar edip her şeyi birbiriyle eşitlemeye çalışan cinnet halindeki bir zihniyettir bu. İşte din düşmanı, Tevhid düşmanı inatçılık; insanın temyiz kabiliyetini (yani farklı şeylerin aralarındaki farklılığı görerek bunları birbirinden ayırt etme kabiliyetini) bu şekilde kökünden iptal etmektedir. Allah’ın kulları üzerindeki mutlak kemal üstünlüğünü inkar ederek Allah ile kulu bile haşa eşit gören bu eşitlikçi anlayışın, tüm farkların en büyüğü olan Allah ile kul arasındaki farkı görmezlikten geldikten sonra bu farkın altındaki diğer apaçık farkları da görmezden gelip yok saymasında şaşılacak bir şey yoktur, bu eşitlikçi zihniyet onun tevhid inkarcısı anlayışının uzantısıdır. Kendisi hakkında haber verilen gaybi varlıkların farklılıklarını görmezden gelerek bunları bilindik varlıklarla eşitleyip bunlarla tamamen aynı sayma zihniyetine dayanan bu çarpıklığı ibn teymiyye rahimehullah şu açıklamalarıyla iptal etmektedir:

Gayb ve şehâdet bilgileri arasındaki ilişki:

“Bu konunun açıklığa kavuşması için tamamlayıcı bir bilgi olarak şu hususa da dikkat etmek gerekir: Hakkında bilgi sahibi olmadığımız gaybı, ancak şahit bulunduğumuz şeyi bilmekle bilebiliriz. Zahir, ya da bâtın duyularımızla birtakım şeyler biliriz ve bu bilgi muayyen ve hâs bir bilgidir. Ayrıca aklımıza dayanarak gaybla ilgili bir değerlendirme yaptığımızda, hareket noktamız, gördüklerimizdir. Böylece zihnimizde genel ve külli önermeler kalır. Bize şahit olmadığımız bir şeyin vasfı konusunda bir şey söylendiğinde, ancak şahit olduğumuz şeyler hakkındaki bilgimizden hareketle o söyleneni anlarız. Açlık, susuzluk, tokluk, sevgi, nefret, lezzet, elem, rıza, kızgınlık gibi duyguları bizzat yaşayarak müşahede etmemiş olsaydık, bunlar bize anlatıldığında, hakikatlerini tam olarak kavrayamazdık.

Aynı şekilde müşahedemizle hayat, kudret, ilim, konuşma gibi şeyleri bilmemiş olsaydık, bizden gaibte bulunan birinin bu tür vasıfları bize anlatıldığında, bu anlatılanı anlayamazdık. Aynı şekilde herhangi bir varlığı müşahede etmemiş olsaydık gaibte bulunanın varlığını anlayamazdık. O halde müşahede ettiğimizle, gaibte bulunan arasında ortak bir yön olmalıdır ve bu yön mütavati' lâfzın müsemmâsıdır. Bu muvafakat, ortaklık, benzerlik ve uyuşma sebebiyledir, ki gaib olanı böylece anlar ve kabul ederiz. Aklın çalışma özelliği budur.

Böyle bir şey olmasaydı, duyularımızla algıladığımız şeylerden başkasını bilmez, genel kavramlara varamaz ve zahir, ya da bâtın duyularımızdan gaibte olan şeyleri anlayamazdık. Bu sebeble bir şeyi, ya da benzerini duyularıyla algılayamayan, onun hakikatini bilemez.

Ayrıca Yüce Allah, âhiret yurdunda bize vadettiği nimet ve azabı; orada neyin yenilip içileceğini, nikâh, zifaf gibi şeyleri haber vermiştir. Dünyada benzerleri konusunda bir bilgimiz olmasaydı, bize vadettiğini anlayamazdık. Bununla birlikte o hakikatlerin, dünyadakinin aynısı olmadığını da biliyoruz. Hatta İbn Abbas: «Cennetteki şeylerin dünyada sadece isimleri vardır» demiştir. Kavillerden birine göre; "(Cennetteki bu rızık), onlara o (dedikleri)ne benzer verilmiştir» (Bakara 25) âyetinin tefsiri budur.”
(ALLAH NEREDEDİR?, İbn Teymiyye Rahimehullah, syf. 255-256, İbn Teymiyye Külliyatı 5. Cilt, Tevhid Yay. 1989)

İşte gerek bu batınilerle gerek kelamcılarla olan Selefin mücadelesi genelde hep bu mesele etrafında cereyan etmektedir.  Şeyhin de yukarıda anlattığı gibi biz külli kavramların manalarını bu kavramın müşahede ettiğimiz örnekleri üzerinden ancak bilebilsek de, bu külli kavramların kullanılmasının amaçlarından biri de müşahede edilen şeylerin dışındaki gaybi hususlara da işaret edebilmeyi, bu gaybi hususlar hakkında haber verebilmeyi ve haber alabilmeyi, gaybi olanı anlayabilmeyi mümkün kılmasıdır. Dünyada bize belli bir zaman diliminde gayb olan birtakım  varlıklar olsun  ahirette karşılaşılacak olan gaybi varlıklar olsun tüm gaybi hususlar için bu geçerlidir. Batıl ehli ise, hem bilindik birtakım şeylere delalet eden, hem de görülüp şahit olunmamış, gaybi birtakım varlıklara delalet eden külli kavramların manalarını daima müşahede ettikleriyle sınırlı tutmaya kalkar. Mesela bu yüzden Allah’ın el sıfatını inkar eder, el deyince illa ki bu güne kadar müşahede olunmuş ellerden biri olması gerektiğini düşünür. Külli bir kavram olan el sıfatının manasını, müşahede etmiş oldukları mahluklara has ellere indirgeyerek anlar. Batıniler ise aynı anlayışı, aynı usulü Allah’ın varlığına Rububiyyet sıfatlarına uygulayarak Allah var dersek, kudret ilim sahibi dersek mahlukata benzetmiş oluruz diyerek dinin aslının gereği olan Allah’ın varlığını, kudret ilim gibi Rububiyyet sıfatlarını inkar ederler. Aynı usulü zaruratı diniyye kapsamındaki cennet cehennemin vs.varlığına uygulayarak burada bahsedilen nimet ve azap kavramlarını dünyadaki müşahede edilmiş birtakım nimet ve sıkıntı örneklerine indirgeyerek cennet cehennemle kastın dünyadaki nimetler ve sıkıntılar olduğunu söylerler, meleklerin haşa peygamberin hayali olduğunu, cinlerin birtakım insan kabileleri olduğunu vs. söyleyerek bu gaybi varlıkları inkar ederler. Gayb hakkında verilen haberi birtakım müşahede edilen şeylere indirgeyerek bunların aynısı saymak, bu haber verilen gaybi hususa iman etmemek demektir. Gaybe iman etmedikten sonra ise iman diye bir şey kalmaz zaten, bu zihniyet ise bu inkarcı usulünden dolayı sadece gaybi hakikatleri müşahede edilenlerle aynı sayarak bunları inkar etmekle kalmıyor, müşahede edilen diğer bazı hakikatleri bile bunları da başka şeylerle aynı sayarak inkar ediyor (gözlerinin önünde cereyan eden peygamberlerin mucizelerinin aciz bırakıcılığı ortadayken hakka karşı inatçılık yaparak bunları haşa büyü, göz aldatmacası, birtakım hileli düzenler saymaları gibi, insana verilen üstünlüğü görmezden gelerek onu bir tür hayvan, bir tür maymun/primat saymaları gibi). Sonuç olarak şu ortaya çıkmaktadır ki bu insanların dünyasında gayb diye bir kavram yoktur, akıllılık diyerek ortaya koydukları usul, hayatın en temel gerçeklerinden biri olan, kul olmamızın gereği olan gayb mefhumunu inkar etmek anlamına gelen saçmalığın dibindeki bir anlayıştır.

 İşte bu zihniyet  tüm sebep-sonuç olaylarının ancak Allah’ın dilemesiyle gerçekleşebildiği , bütün gaybları ilmiyle kuşatacak olanın yalnız Allah olduğu hakikatlerinin cahili olmalarına dayanan bir cehaletle, kendisi açısından bilindik olan varlıklarla sebeplerle açıklayamadığı, gerçekleştiremediği gaybi varlık ve olayları inkar etmektedir. Onların bu iddialarına karşı yapılan yukarıdaki reddiyeye ek olarak bu iddialarının kendi açılarından da imkansızlığı tutarsızlığı ortadadır, her mefhumu başka daha temel mefhumlarla açıklama işini sonsuza kadar uzatamayacaklarına göre, daha temel başka bilindik hususlara indirgemeden birtakım şeyleri kabul etmeye mecbur kalacaklardır. O halde bu şeyleri bu şekilde daha önceden bilinen birtakım sebeplere indirgeyerek açıklayan bir açıklama yapmadan öylece kabul etmeleri kendi anlayışlarıyla çelişmektedir. Onlar ise bu mefhumları öylece kabul etmektedirler, mesela yerçekimi kanunu denilen dünyanın üzerindeki varlıkları çekmesi olayını gözleriyle görüp kabul ederler, halbuki bu yerçekimi olayının da altında daha temel ne sebepler vardır, ancak Allah bilir. Ama bu kimseler hiç diğer meselelere yaptıkları gibi bu yerçekimi olayını daha başka bilindik temel hususlar üzerinden açıklama ihtiyacı hissetmezler. Elektriğin varlığını, elektromanyetik alanın varlığını, elektronun varlığını, enerjinin varlığını vs. da aynı şekilde hiç böyle daha temel hususlarla açıklama ihtiyacı hissetmeden direkt kabul ederler. Dinlerin varlığını haber verdiği, gözleriyle göremedikleri ruhu ise inkar ederler. Ama bilim adamlarının varlığını haber verdiği enerjiyi ise kabul ederler, elektrik enerjisi ısı enerjisi ışık enerjisi hareket enerjisi gibi tüm bu değişik hallerde bulunabilen bu enerji denilen şeyin ne olduğunu gözleriyle görmedikleri halde. Enerjinin varlık ve olaylar üzerindeki etkilerinin görülmesi üzerinden, gözleriyle görmedikleri bu enerjinin varlığını savunurlar, uzaydaki galaksi kümelerini bir arada tuttuğu düşüncesiyle, gözle görünmediğini ve dünyadaki maddelerden çok daha ağır olduğunu söyledikleri karanlık madde dedikleri bir şeyin uzayda var olduğunu savunurlar (halbuki Allahu Teala bu varlık ve olaylara enerji, karanlık madde adını verdikleri bu gibi harici sebepler olmaksızın da bu hareketleri halleri vermeye Kaadirdir ), ancak Allah’ın varlığını haber verdiği Ruhun varlıklar ve olaylar üzerindeki etkileri açıkça görülmesine, Ruh kişiden çıktığında bu etkiler kaybolmasına rağmen kendi usullerine aykırı olarak bu etkileri Ruhun varlığına bir delil olarak görmezler. Melekleri inkar eden kafirler de bunların peygamberlerin dışındaki şuurlu varlıklar değil, bunların peygamberlerin zihnindeki hayallerden ibaret olduğunu haşa söylerler. Peygamberlerin mucizelerine hiçbir alakası olmadığı halde illüzyon ve büyü, göz aldatmacası –haşa- iftirasını atarlar, bu yönde sözde açıklamalar yapmaya girişirler. Peygamberlerin haber verdiği gözle görünmeyen ruh ve melek hususunda, gösterdikleri mucizeler hususunda böyle yaparken varlığını peygamberlerin değil de bilim adamlarının haber verdiği, gözle görünmeyen bu elektromanyetik dalganın, elektronun, enerjinin vs. varlığını hiç sorgulamazlar. Rasulullah sallAllahu aleyhi vesellemin emrettiği şeyleri haşa sorgulamaya açarken, doktorun yazdığı ilacın gerçekten faydalı mı yoksa zararlı mı olduğunu hiç sorgulamazlar, zındık bir doktorun, 1900lerin bilim ve teknolojiyi din edinmiş, heryere betondan anıt bina dikmeyi sözde marifet sanan beton beyinli Fransız devrimcisi zihniyetinde takılıp kalmış yobaz bir bilimadamının sözleriyle Rasulullah’ın sünnetini haşa yargılarlar. Çıkarları için hertürlü yalanı söyleyebilen, Hollywood denen şeytani yalan makinasının sahibi olan abd gibi deccalin öncüsü bir yalancı devletin iddiası olan abdnin aya gittiği iddiasını hiç sorgulamazlar (buna rağmen bunun üstüne bir de bu olayı sorgulayanlara sözde hurafeci, komplo teorisyeni derler)  bu gerçekleştiği iddia edilen olayla ilgili şüpheli durumlar ortaya sürülmüşken bu durumları daha önceden bildikleri bilindik sebeplerle illa ki açıklamaya çalışmazlar, açıklayamadılar diye bu yüzden inkar etmeye çalışmazlar. Aya çıkılmıştır veya çıkılmamıştır mesele o değil, bu aya çıkma iddiasından en ufak bir şüphe duymamak onlara göre bilimselliğin akıllı olmanın olmazsa olmazıdır, aksi ihtimalleri inceleyen yobazdır onlara göre güya, problem buradadır. Allah’ın bir topluma kötü amellerinin karşılığı olarak bir ceza olarak depremi verdiği söylendiğinde şiddetle bunu inkar ederler, depremin haşa Allah’ın cezası olmadığını, bunun tabiat olayı olduğunu, fay kırılması neticesinde meydana geldiğini söylerler. Fay kırılmasının altındaki daha temel sebepleri ise hiç konuşma ihtiyacı hissetmezler. Tüm bu sebep-sonuç olaylarının kimin dilemesiyle olduğunun asıl mesele olduğunu, fay kırılmasının tüm bu ardışık sebep-sonuç halkalarından oluşan olaylar zincirinden, ağından sadece tek bir halka olduğunu hiç görmezler. İşte tüm bu örneklerden de görüldüğü gibi bu adamlar Rasulleri inkar edip bilim adamlarına ve doktorlara iman eden zındıklardır.

Son olarak şu hususun da vurgulanması gerekir ki; akla uygunluk diye bir ölçüt olamaz, akıldan akıla akılın verdiği hüküm değişebilmektedir. Nitekim bilindiği gibi aklı esas alan filozoflar, neredeyse her meselede ihtilaf etmişlerdir. Aklın yanılabildiği bilinmektedir. Kat’i akli hükümler/değerlendirmeler de akli bir hükümdür, kat’i sanılan ama öyle olmayan akli hükümler de akli bir hükümdür, aklın kat’i sandığı ama zan bile olamayacak, vehim ve kuruntudan ibaret olan sofistik akli hükümler de akli bir hükümdür. Görüldüğü gibi bir hükmün akli olması, o hükme bir takım akılların delalet ediyor olması o hükmü ispatlamada asla yeterli olamamaktadır. Akıl yanılabilmekte, hatta sofistleşip/safsatacılaşıp tamamen bozuk bir biçimde çalışabilmektedir.

Tüm burada verilen reddiyelerle şunlar ortaya konmuştur ki; Batıni tevil usulü hem tüm Kur’an ve Sünnetin en muhkem kat’i delaletleriyle delalet ettiği meseleleri inkar etmesi yönünden hem ümmetin üzerinde icma ettiği ve dinden zaruri bir mesele olarak herkesin bildiği meseleleri inkar etmesi yönünden batıl olduğu Şer’an sabittir. Bu tevil metodunun sadece vahyin haber verdiği manaları tesbit etmek açısından değil, hiçbir metnin, hiçbir kaynağın verdiği haberleri tayin etmek açısından kullanılamayacak bir metod olduğu aklen de açık bir biçimde ortadadır, çünkü haberi veren kaynağın tüm delaletlerini görmezden gelerek haberin konusunu kaynaktan haber almak yerine bu konuyu kaynağa zorla kendisi atayan bir metoddur, yani kaynağın verdiği haberleri araştırma değil kaynağı heva ve arzular doğrultusunda tahrif metodudur. Böyle bir metod sadece dini ilimler sahasında değil, hiçbir ilim dalı, bilim ve disiplin açısından asla kabul görmeyecek, hatta sözde-bilim olarak, safsatacılık, soytarılık olarak damgalanarak ciddiye bile alınmayacak bir metoddur. Yaptıkları bu işin böyle bir saçmalık, tahrif, böyle bir soytarılık olduğunu, az çok tarih vs. gibi diğer ilim dallarına ait kaynakları okumuş olan bu batıni soytarıların kendileri de gayet iyi bilmektedir. Bu metod ile sözde akla aykırı denilerek inkar edilen hususların da selim akla aykırı bir yönü olmadığını, bilakis bu inkarcı anlayışın “gayb olanı inkar etme” akılsızlığına, saçmalığına, tutarsızlığına dayanan bir akıl noksanlığının yansıması olarak bu temelsiz iddiaları dillendirdiği yukarıda anlatılmıştır. Son olarak da aklı nakle önceleme batılını savunan bu anlayışın bahsedip durduğu bu “meseleye aklın delalet etmesi” olayının, tek başına hiçbir anlamı ve değeri olmadığı, çünkü kat’i delaletten kat’i sanılan zanni hatta vehmi sofistik tüm delaletlerin neticede akli olduğu, aklın sağlam çalışabildiği gibi yer yer hatalı hatta tamamen bozuk bir biçimde de çalışabildiği anlatılarak ortaya konmuştur.

Allah bu adama hidayet etsin. Eğer etmeyecekse tüm bu iftiralarının karşılığı olarak herkese ibret olacak biçimde daha dünyada bu adama azab etmeye başlasın, amin.


Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 709
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Bismillah. Biz yazdık kimse harakete geçmedi ama akit yazınca harakete geçmişler sözde! Kimbilir belkide akitte bizim yazdıklarımızdan sonra uyanmıştır.

Alıntı
Akit yazdı, MEB harekete geçti
Akit’in kamuoyunun gündemine getirdiği ve İslam adına ifsad oluşturduğuna dikkat çektiği sözde Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni Cemil Kılıç görevinden alındı. “Ateistlerin yaşamı Kur’an’a daha uygun” gibi din dışı sapkın söylemlerle dikkat çekmeye çalışan Kılıç, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından Rami Atatürk Anadolu Lisesi’ndeki görevinden el çektirildi.

Düşünün din düşmanı bir zındık meğer din dersi öğretmeniymiş. Ve devlet ve devletin içinde onca hoca hacı geçinen kimseler bu dinsizin dinsizliklerine rıza gösterip durmuşlar. Biride çıkıp dememiş sen ne zırvalıyorsun be adam. Hadi bizde dini yaşamıyoruz yaşıyamıyoruz ama bu senin gibi hakikatleri tümden inkar etmemiz manasına gelmez. Okullarda zaten dinde derside yokta birileri sözde var diyor. Var dedikleri din ise sadece dilde amelde yok. Dilde olan din sadece okullarda değil toplumun herkesiminde. Milletin dinden anladığı ise Allahın kitabı ile amel etmeyecek ve açık hükümlerini çiğneyeceksin ama Allahın kitabını bir kılıfa koyarak öpüp evin duvarına asarak tazim göstereceksin. Bunu yaptınmı en iyi müslüman (!)sen oluyorsun. Birde para verip hiç okumasını bilmediğin kitabı sonradan uydurulmuş meclislerde para ile başkasına okuttunmu din tamamlanmış oluyor(!). Böyle bir topluma Cemil gibi hocalar elbette hoca olur. Alan razı satan razı. Yoksa bu zındık toplum Allahın dinine teslim olmuş ve Allahın kitabının tüm hükümlerine tabi olan bir alimi hoca kabul edebilirmi? Öyle birisini bu zamanın öğrencileri bir gün bile yaşatmazlar. Bu toplumu geçmiş dedeleri görse bunların kellelerini alır bu toplumda geçmiş dedelerini bu zamanda görse kellesini alır ve bu iki farklı toplum asla birbirlerine tahammül edemezler. Arif olan az sözle çok şey anlar arif olmayana ne anlatırsan anlat boştur. Yinede bu din düşmanı adamı görevden almak devlet için olumlu bir gelişmedir. Devlet değişmek istiyorsa nerede din düşmanı var derhal görevden almalı ve hidayete doğru yönelen yeni bir neslin üzerine devletini kurmalıdır. Belki o zaman gerçek hidayeti Allahu teala onlara kolaylaştırır.  Bir zamanlar arapların kölesi olan türkler arapların İslam dininden uzaklaşması ve dinarın dirhemin kulu olmalarından dolayı Allahu teala imtihan gereği iktidarı ve hilafet sancağını türkler gibi acemlere nasip etti. Sonra onlarda dinarın dirhemin kulu olup izzetten zillete düşerek hilafet sancağını tarih boyunca müslümanların düşman olarak bildiği ve kendileri ile savaştığı haçlı artıklarının ayaklarının altına atıp kirlettiler. Hilafetten ve şeriatın hükümlerinden kurtulan türkler halen islam üzere oldukları iddiasını dinden dönme ameline (irtidat) rağmen sürdürmeye devam etmektedirler. Oysa şeriatten geriye amellerinde hiç bir şey kalmış değildir. Kendisine müslüman diyen nice türk kürt arap haçlı artıklarının ülkelerine hicret edip hiç utanmadan sıkılmadan haçlıların dinine girme manasına gelen yemini edip oraların vatandaşı olmak için can atıyorlar. Böyle bir toplumdan nice cemil kılıçlar çıkar elbette. Şayet gelecekte sünnette haber verilenler gerçekleşirse o ayaklar altında olan islamın hükümleri ve hilafet sancağı tekrar hak ettiği makama geldiğinde din düşmanları değil bu diyarlarda öğretmen olmak yaşayacak yurt bulamayacaklardır Allahın izni ile. Lakin gelecekte mutlaka gerçekleşecek olan hakikat ancak hak edenlerin elleri ile olacaktır. Günümüzde tipi tip ahlakı ahlak olmayan dinin asli kaynaklarından habersiz islamcı geçinen serseriler eli ile olmayacağı aşıkardır.
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
3309 Gösterim
Son İleti 11.06.2015, 00:44
Gönderen: İbn Teymiyye
0 Yanıt
1991 Gösterim
Son İleti 28.07.2015, 01:09
Gönderen: Uhey
0 Yanıt
2078 Gösterim
Son İleti 17.09.2015, 01:20
Gönderen: Tevhid Ehli