Tavhid

Gönderen Konu: Muhtasar’u Siret’ir Rasul  (Okunma sayısı 4250 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1029
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Muhtasar’u Siret’ir Rasul
« : 30 Ağustos 2015, 14:19 »
مختصر سيرة الرسول صلى الله عليه وسلم
Muhtasar’u Siret’ir Rasul

Şeyh'ul İslam Muhammed ibni Abd'il Vehhab (rahimahullah), Muellefat’uş Şeyh, 4/3-329

Mukaddime

Şeyhu'l İslam Muhammed bin Abd'il Vehhab diyor ki:
 
Bismillahirrahmanirrahim (Rahman ve Rahim Allah'ın Adıyla)

Hamd, Alemlerin Rabbine aittir. Allah'ın selât ve selâmı, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ve aline (ailesi başta olmak üzere ona inanıp yolundan giden tüm Müslümanlara) ve ashabına olsun, Allah onları mübarek kılsın.

Bil ki; -Allah sana rahmet etsin- Allah'ın sana farz kıldığı vazifeler arasında en önemlisi dinini öğrenmektir. Bu dini öğrenip onunla amel etmek cennete girmeye sebep olduğu gibi, dini öğrenmemek ve ihmal etmek de cehenneme girmeye sebep teşkil eder.

Anlayış sahibi kimse için çok açık olan şeylerden biri de öncekilerin ve sonrakilerin kıssaları / hikâyeleri ve de Allaha itaat edenler ve onlara Allah’ın nasıl muamele ettiği; O'na isyan edenler ve de Allah’ın onlara nasıl muamele ettiğine dair kıssalardır. Bunları anlamayıp bu kıssalardan ibret almayan kimseler için bir kurtuluş çaresi yoktur.

Allah-u Teâlâ;


وَكَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْنٍ هُمْ أَشَدّ مِنْهُمْ بَطْشًا فَنَقّبُوا فِي الْبِلَادِ هَلْ مِنْ مَحِيصٍ

"Biz bunlardan önce nice nesilleri helak ettik ki onlar kuvvetçe kendilerinden daha çetin idiler, onlar (ölümden kurtulmak için) delikler aramışlardı fakat bir çare var mıydı?" (Kaf 50/36) buyurur.

Seleften bazıları şöyle demiştir:


الْقَصَصُ جُنُودُ اللّهِ Yani kıssalar, Allahın ordularıdır. Zira inatçı kimse bu kıssaları reddetmeye güç yetiremez.

Bu kıssalardan ilki Ceddimiz Âdem aleyhisselam ile İblisi, Âdem aleyhisselam ve zevcesinin yere inişlerini dile getiren kıssadır. Bu kıssada, bir çok müşkilatın, (anlaşılması zor meselelerin) düşünen kimseler için açık izahı vardır. Kıssanın sonu, Allah-u Teâlâ’nın şu kavlinde yer almaktadır:


قُلْنَا اهْبِطُوا مِنْهَا جَمِيعًا فَإِمّا يَأْتِيَنّكُمْ مِنّي هُدًى فَمَنْ تَبِعَ هُدَايَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ وَالّذِينَ كَفَرُوا وَكَذّبُوا بِآيَاتِنَا أُولَئِكَ أَصْحَابُ النّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ

"Dedik ki: Hepiniz birlikte oradan (cennetten) inin. Benden sizlere hidayet geldiği zaman kimler benim hidayetime tabi olursa işte onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. Ve ayetlerimizi inkar edip yalanlayan kimseler ancak cehennem ehlidirler ve orada ebedi olarak kalacaklardır." (Bakara 2/38-39)

Yine başka bir âyette şöyle buyrulmaktadır:


قَالَ اهْبِطَا مِنْهَا جَمِيعًا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ فَإِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ مِنِّي هُدًى فَمَنِ اتَّبَعَ هُدَايَ فَلَا يَضِلُّ وَلَا يَشْقَى وَمَنْ أَعْرَضَ عَن ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنكًا وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَعْمَى

"Dedi ki: Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan (cennetten) inin! Artık benden size hidayet geldiğinde, kim benim yoluma uyarsa sapmaz ve de bedbaht da olmaz. Zikrimden yüz çevirene gelince onun için dar bir geçim vardır. Kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz." (Ta-Ha 20/123-124)

Allah'ın bize va’d ettiği hidayet Peygamberleri göndermesidir. Nitekim vâdettiğini yerine getirerek rasullerden sonra insanların bir mazereti kalmasın diye müjdeleyici ve korkutucu rasuller göndermiştir. (en-Nisa 4/165) Rasullerin ilki Nuh aleyhisselam, sonuncusu Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'dir.

Ey Allahın kulu, İşte Allah ile kulları arasındaki bu ipi (rasullerin davetini ve haberlerini) öğrenmeye gayreti göster. Öyle ki Ona sarılan selâmete, terkeden de felâkete uğrayacaktır. Baban Âdem aleyhisselâm'ın başından geçenleri ve düşmanın olan şeytanın hikâyesini öğrenmeye hırslı ol.

Keza, Nuh aleyhisselam ve kavminin, Hud aleyhisselam ve kavminin, Salih aleyhisselam ve kavminin, İbrahim aleyhisselam ve kavminin, Lut aleyhisselam ve kavminin, Musa aleyhisselâm ve kavminin, İsa aleyhisselam ve kavminin ve de Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ve kavminin hikâyelerini öğrenmeye çaba göster.

İlim ehlinin Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ve kavmine ait naklettikleri haberleri, Mekke'de onlarla başından geçen hadiseleri ve Medine'deki yaşadıklarını öğren. Âlimlerin, onun ashabının içinde bulundukları hallerine ve yaptıkları amellere dair anlattıklarını da öğren ki, İslâmın ve küfrün ne olduğunu bilesin.  Çünkü bugün İslâm garip kalmıştır. Çoğu insanlar, İslam ile küfrü birbirinden ayıramamaktadır. İşte devam ettiği müddetçe insanın iflah olmayacağı felâket budur.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1029
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: Muhtasar’u Siret’ir Rasul
« Yanıtla #1 : 30 Ağustos 2015, 14:21 »
Âdem Aleyhisselâm

Âdem aleyhisselam ve şeytanın hikâyesine ait Allah'ın kendi kitabında zikrettiğinin ötesinde pek fazla bir şey yoktur. Fakat zürriyeti'nin öyküsüne gelince...Bunun başlangıcı şöyledir: Allah-u Teâlâ Âdem aleyhisselam'ın sulbünden nesil olarak insanları çıkardı ve onlarla, kendisine hiç bir şeyi ortak koşmayacaklarına dair anlaşma yaptı.


وَإِذْ أَخَذَ رَبّكَ مِنْ بَنِي آدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرّيّتَهُمْ وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنْفُسِهِمْ أَلَسْتُ بِرَبّكُمْ قَالُوا بَلَى شَهِدْنَا

"Hani Rabbin Âdemoğullarından, bellerinden zürriyetlerini alıp da onları nefislerine karşı şâhid tutarak "Rabbiniz değil miyim" diye şâhid tuttuğu vakit, Evet Rabbimizsin, şahidiz” demişlerdi." (el-A'raf 7/172)

Âdem aleyhisselam kendi nesli arasında Peygamberleri, yıldızlar gibi ışık kaynağı halinde gördü. Bunların arasında da en nurlu birini gördü. Kim olduğunu sorduğunda ona; bunun Davut aleyhisselam olduğu bildirildi. Allah'a onun ömründen sordu, 60 yıl olduğu cevabını alınca "ona ömrümden 40 seneyi bağışladım" dedi. Âdemin ömrü bin sene idi. Âdem aleyhisselam neslinin arasında kör, uyuz ve daha bir çok hastalıklara müptela olanları da gördü. Âdem aleyhisselam: "Bunları neden aynı seviyede yaratmadın Rabbim" deyince, Allah-u Teâlâ: "Ben şükredilmek istiyorum" buyurdu. Âdemin bin senelik ömrü geçip 40 senesi kalınca, ona ölüm meleği geldi. Âdem aleyhisselam "Daha 40 sene ömrüm var" dedi. Ölüm meleği "sen onu Davut oğluna hibe ettin" der. Böylece ilk unutan Âdem aleyhisselam oldu, onun nesli de unuttu, O gaflet etti, nesli de gaflet etti.1



Alıntı yapılan: dipnotlar
1- Bu hadisi Ebu Hureyre (radiyallahu anh)’dan İbni Hibban, Sahih’inde, #6167’de, Tirmizi ise #3368’de “Hasen garib” kaydıyla rivayet etti. Ayrıca Hakim, Müstedrek’te 2/325’de “Müslim’in şartı üzere sahihtir” diyerek rivayet etti, Zehebi ise sükut etti.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1029
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: Muhtasar’u Siret’ir Rasul
« Yanıtla #2 : 30 Ağustos 2015, 14:22 »
Nuh Aleyhi selâm

Âdem aleyhisselam öldüğünde çocukları kendisinden sonra babalarının dinî olan İslâm dinî üzerinde on yüzyıl yaşadılar. Daha sonra kafir oldular. Küfre girmelerinin sebebi salih kimseleri sevme hususunda aşırı gitmeleridir.

Tıpkı Allahu teala'nın şu âyetinde zikrettiği gibi:


وَقَالُوا لَا تَذَرُنّ آلِهَتَكُمْ وَلَا تَذَرُنّ وَدّا وَلَا سُوَاعًا وَلَا يَغُوثَ وَيَعُوقَ وَنَسْرًا

"İlâhlarınızı terk etmeyiniz. Vedd, Suva, Yagus, Yeuk ve Nesr’i de terk etmeyiniz dediler..." (Nuh 71/23)

Bu 5 kişi insanlığı doğru yola çağıran kötülüklerden kaçındıran kimselerdi. Bunların hepsi 1 ayın içinde öldü. Öldüklerinde arkadaşları onlardan sonra dinin elden gideceği ve yok olacağı korkusuna kapılarak, bu 5 iyi insanın sözlerini ve işlerini hatırlamak için resimlerini yaptılar diktiler. Bu resimlere baktıkça öğütlerini hatırlayacaklar; böylece dinin devamlılığını sağlamış olacaklardı. İlk zamanlarda halk heykeli dikilen bu 5 kişiye ibadet etmiyordu. Daha sonra yavaş yavaş bu resim ve heykellere fazla saygı gösterilmeye başlandı; fakat bu saygı da tapınma derecesine varmamıştı. Üzerinden uzun zaman geçince, ilim adamları dünyadan göçüp yeryüzü âlimlerden hali kalınca, şeytan cahillerin kalbine: "Sizden öncekiler bu Salihlerin resim ve heykellerini ancak Allah'ın katında şefaatçi olsunlar diye yapmışlardı " düşüncesini attı, bunun üzerine onlar da bu salihlere ibadet etmeye başladılar.2

Bu sapıklığa düşen insanlığa, Allah-u Teâlâ değişmeden önceki hali ile Âdemoğullarının dinine yeniden çevirmek için elçisi Nuh aleyhisselam'ı gönderdi. Bunların hikâyesini Allah-u Teâlâ kendi kitabında şöyle bildirir:

Tufandan sonra Nuh aleyhisselam ve gemide kalanlar yeryüzüne inerek yeri işlemeye başladılar. Bu işleyişlerinden büyük bir nasip aldılar ve yeryüzünde miktarını bilmediğimiz bir müddet daha İslâm dinini yaşayarak kabileler halinde yayıldılar.

Sonra şirk meydana çıktı. Yine Allah-u Teâlâ şirki yok etmek için Peygamberler gönderdi. Zaten hiç bir topluluk yoktur ki, Allah'ın bir olduğunu (tevhidi) anlatan ve şirkden uzaklaştıran bir peygamberi (rasulü) Allah onlara göndermemiş olsun.


وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلّ أُمّةٍ رَسُولًا أَنِ اُعْبُدُوا اللّهَ وَاجْتَنِبُوا الطّاغُوتَ

"Muhakkak ki her ümmete; "Allah'a ibadet edin ve tağuttan kaçının" (desinler) diye bir Rasul gönderdik." (en-Nahl 16/36)

ثُمّ أَرْسَلْنَا رُسُلَنَا تَتْرَى كُلّ مَا جَاءَ أُمّةً رَسُولُهَا كَذّبُوهُ

"Sonra biz elçilerimizi arka arkaya gönderdik. Her ümmete Peygamber geldikçe, onu yalanladılar." (Mü'minun 23/44)

Şuarâ suresinde kıssaları anlatırken; her bir kıssanın bitiminde;


إِنّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ

"Şüphesiz bunda bir âyet vardır, halbuki onların çoğu iman etmiyorlar." (eş-Şuara 26/67) buyrulur.

Allah-u Teâlâ bizim faydalanmamız için bunları anlatmaktadır:


لَقَدْ كَانَ فِي قَصَصِهِمْ عِبْرَةٌ لِأُولِي الْأَلْبَابِ مَا كَانَ حَدِيثًا يُفْتَرَى

"Akıl sahipleri için Peygamberlerin öykülerinden alınacak ibretler vardır, bunlar uydurulmuş sözler değildir." (Yusuf 12/111)

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem devrinde ümmetin hoşa gitmeyen işleri karşısında Allah-u Teâlâ:


أَلَمْ يَأْتِهِمْ نَبَأُ الّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَقَوْمِ إِبْرَاهِيمَ وَأَصْحَابِ مَدْيَنَ

"Onlara, öncekilerin yani Nuh kavminin, Ad, Semud ve İbrahim kavminin, Medyen asabının haberi ulaşmadı mı?" buyurur. (et-Tevbe 9/70)

Peygamberimiz de ibret alsınlar diye durmadan önceki toplumların hayat hikâyelerini kendi ashabına anlatırdı.
 
Resulü Ekremin yaşantısını ve kavmi ile olan geçmişlerini, onun kavmine ne dediğini, kavminin ona ne cevap verdiğini anlatmaya ve izaha çalışan ilim ehlinin bütün çabası da ibret almaya yöneliktir.

Sahabe'nin yaşantısı, onların kafirlerle ve münafıklarla olan mücadeleleri, onlardan sonra gelen âlimlerin durumlarını anlatmaları da; yine yanlış ve doğrunun bilinmesi için gösterilen gayretlerden ibarettir.

Eğer bunları anladıysan bil ki, bununla beraber biz birçok Peygamber ve ümmetlerinin durumlarını bilemiyoruz. Çünkü haberdar edilmedik. Öte yandan Kur'an, benzeri yaratılmamış olan Âd kavmini haber vermiştir. Adı geçen kavme Allah-u Teâlâ Hud aleyhi selam'ı gönderdi. Bunların da hayat hikâyelerinin bir kısmını kendi kitabında açıkça bildirdi. Hud aleyhi selam’ın Ashabı arasında bilmediğimiz bir süre kadar tevhid inancı devam etti. Daha sonra bu inanç kalplerden silinip yerini şirke bıraktı. Ondan sonra, tevhid akidesi süresini bilmediğimiz bir zamana kadar Salih Peygamberin ümmeti arasında da devam etti.



Alıntı yapılan: dipnotlar
2- Bunun bir benzerini Buhari #4920’de rivayet etmiştir.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1029
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: Muhtasar’u Siret’ir Rasul
« Yanıtla #3 : 30 Ağustos 2015, 14:24 »
İbrahim Aleyhisselâm

Daha sonra  İbrahim aleyhisselam gönderildi. O sırada yer yüzünde tek bir müslüman bulunuyordu. İbrahim aleyhisselam ile kavmi arasında mücadele başladı ve devam etti. İbrahim aleyhisselam'a karısı Sara inandı. Daha sonra Lut aleyhisselam da İbrahim aleyhisselam'a uydu. Bu kadar az olmalarına rağmen, Allahu teala onlara yardım etti. İbrahim aleyhisselam'ı insanlara önder kıldı. İbrahim aleyhisselam'ın gelişinden itibaren zürriyeti arasında tevhid akidesi kaybolmadan devam etti.

Nitekim Allah-u Teâlâ şöyle buyurur:


وَجَعَلَهَا كَلِمَةً بَاقِيَةً فِي عَقِبِهِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ

"Belki dönerler diye o dini İbrahim'den sonra da devam ettirdi" (Zuhruf: 43/28)

İbrahim aleyhisselam insanlara imam olduğu için onun hayatından bir nebze anlatmamız icab eder. Hiç bir müslüman bunları bilmemezlik edemez.

Muslim'de rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem', İbrahim aleyhisselam'la alakalı olarak şöyle demiştir:

"İbrahim üç yer dışında yalan söylememiştir. İkisi Allah'ın Zâtı (rızası) içindir. O da (putları kıracağı zamanki) “Ben hastayım” sözüdür (Saffat: 37) diğeri ise (putları kırdıktan sonraki) “Belki büyükleri yapmıştır” sözüdür. (Enbiya: 63)

Bir tanesi de Sara ile ilgili olandır. Zalim hükümdarın ülkesine vardıklarında çok güzel olan hanımı Sara'ya şöyle demişti. Bu zalim, eğer senin karım olduğunu bilirse, seni zorla benden alır. Sorduğunda benim kız kardeşim olduğunu söyle. Aslında İslâm'da kardeşimsin, yer yüzünde ikimizden başka inanmış hiç kimseyi bilmiyorum.

İbrahim aleyhisselam zâlim hükümdarın ülkesine girince, onu hükümdarın adamları gördüler; hükümdara haber verdiler ve dediler ki; "Ülkene ancak sana yaraşır güzel bir kadın gelmiş bulunuyor."

Zalim Padişah adamlarıyla sarayına Sara’yı getirirken, İbrahim aleyhisselam namaza kalktı. Padişah ise huzuruna giren Sara'ya el uzatmak istediyse de, buna malik olamadı ve eli şiddetli bir şekilde kurudu. Bunu hisseden zâlim hükümdar; "Elimin açılması için Allaha dua et sana hiç zararım dokunmayacaktır" dedi.
Allaha yalvaran Sara'nın duası neticesinde iyileşen hükümdar, tekrar elini uzatınca, bu sefer daha şiddetli bir şekilde sarsıldı ve eli cansız hale geldi. Yine aynı şekilde aralarında aynı konuşmalar geçti, tekrar kötü niyetini uygulamaya koyulan zalim, aynı akibete uğrayınca Sara'nın Allaha yalvarışı ile iyileşti ve Sara'yı getiren adama "sen bana insan değil bir şeytan getirmişsin alın bunu ülkemden çıkarın" dedi.

Sara getirildiği yere tekrar götürülürken Hacer isimli bir cariyeyi de beraberinde götürüyordu. İbrahim aleyhisselam Sara'nın geldiğini görünce Namazdan ayrıldı ve büyük bir heyecan içerisinde "ne haber?" diyerek durumdan haberdar olmak istedi Sara; hayırlı (haber), Allah, zalimin elini engelledi ve bir hizmetçi nasip etti" dedi. (Hadisi rivayet eden Ebu Hureyre şöyle demiştir: İşte anneniz budur (yani Hacerdir) ey gök suyunun oğulları (Araplar)!)

Buhari'nin bir rivayetinde şöyle anlatılıyor;

"Zalim hükümdar,İbrahim aleyhisselam'a yanındaki kadının kimliğinden sorduğu zaman İbrahim aleyhisselam onun kardeşi olduğunu söyledi ve Sara'ya kendisini yalanlamamasını söyledi. İbrahim, Sara'ya kardeşi olduğunu söyle diyerek; "Vallahi yer yüzünde ben ve senden başka inanmış hiç kimse yoktur" dedi.

Daha sonra Sara zorbalar tarafından alınıp zalim hükümdara götürüldü. Hükümdar Sara'yı karşıladı. Sara abdest alıp namaz kılmağa başladı, ve; "Rabbim eğer ben sana ve Peygamberine iman etmiş isem, bugüne kadar namusumu kocamdan başkasından korumuşsam, bu kafirin elini bana uzattırma" diyerek Allaha dua edince, zalim hükümdar yere yuvarlandı ve ayaklarıyla tepinmeye başladı, yerde tepinişini gören Sara; "Allah'ım eğer bu ölürse benim öldürdüğümü iddia ederler, dedi. Ayıkınca; Sara’ya tekrar el uzatmaya kalktı sonra o da aynı şekilde abdest alıp namaz kılmağa başladı, ve; "Rabbim eğer ben sana ve Peygamberine iman etmiş isem, bugüne kadar namusumu kocamdan başkasından korumuşsam, bu kafirin elini bana uzattırma" diyerek Allaha dua edince, zalim hükümdar yere yuvarlandı ve ayaklarıyla tepinmeye başladı, yerde tepinişini gören Sara; "Allah'ım eğer bu ölürse benim öldürdüğümü iddia ederler, dedi. Bu iki veya üç sefer tekrarlanınca hükümdar, etrafındakilere “siz bana şeytanı getirmişsiniz, İbrahime onu geri götürün Haceri'de ona verin" dedi. Sara, İbrahim'e geri döndü ve ona; "işte Allah kâfiri nasıl rezil etti" dedi.3 

İbrahim aleyhisselam Irakta bulunuyordu orada kavmiyle yaptığı mücadeleden sonra Şam'a hicret etti, oraya yerleşti, ölünceye kadar orada kaldı. Hanımı Sara, zalim hükümdarın kendisine verdiği cariyeyi İbrahime hediye etti. İbrahim onunla temas etti, ondan İsmail aleyhisselam doğdu. Bir zaman sonra, Sara Haceri çekemez oldu Allah-u Teâlâ da İbrahime Hacer ve oğlunu evden uzaklaştırılmasını emretti. İlâhi emre uyarak Hacer ve oğlu İsmaili Mekkeye yerleştirmek üzere evden uzaklaştırdı.

Daha sonra Cenabı Allah, İbrahim aleyhisselam'a Sara'dan İshak aleyhisselamı da nasip etti. Bu olayı, Meleklerin İbrahim aleyhisselam ve Sara'ya İshakı müjdelediklerini Cenabı Allah Kuran-ı Kerimde zikreder. İshak’ın ardından (neslinden) ise Yakub (as) gelmiştir.

Sahih’te İbn-i Abbas'tan nakledildiğine göre:

"İbrahim aleyhisselam, ailesi (Sara) ile arasında geçen olaylardan sonra, İsmail aleyhisselam ve annesini, Hacer'i yanlarında içinde su bulunan bir sepet olduğu halde bulundukları ülkeden çıkardı. İsmail'in annesi beraberindeki kapdan su içip oğluna süt temin ederdi. Sonra onları Mescidi haramın üst tarafında zemzem kuyusunun yanında bir ağacın altına yerleştirdi. O gün Mekkede hiç bir kimse olmadığı gibi, su namına bir nesneye de rastlamak mümkün değildi.

İbrahim aleyhisselam içinde hurma bulunan bir dağarcık ile yine içinde su bulunan bir kabı yanlarında bırakarak geri döndü, İsmail'in annesi İbrahimi Keda denilen mevkie gelinceye kadar izledi oraya geldiklerinde Hacer; İbrahim, hiç bir kimsenin olmadığı bir vadide bizi bırakıp nereye gidiyorsun, diyerek bir kaç defa arkasından seslendi ise de İbrahim dönüp arkasına bakmayınca tekrar Hacer: "Allah mı böyle hareket etmeni emretti" dedi. İbrahim; evet bana böyle hareket etmemi Allah emretti deyince, Hacer; "O halde bize bir şey olmaz” dedi. Başka bir rivayette ise; Hacer İbrahim aleyhisselam'a bizi kime bırakıp gidiyorsun demiş İbrahim de "Allah'a" deyince; Hacer; "O halde ben razıyım" demiştir.

Hacer geriye dönerken İbrahim de yoluna devam ediyordu, nihayet Seniyye denilen mevkiye geldiğinde ellerini kaldırıp Allah'a şöyle dua etti:


رَّبَّنَا إِنِّي أَسْكَنتُ مِن ذُرِّيَّتِي بِوَادٍ غَيْرِ ذِي زَرْعٍ عِندَ بَيْتِكَ الْمُحَرَّمِ رَبَّنَا لِيُقِيمُواْ الصَّلاَةَ فَاجْعَلْ أَفْئِدَةً مِّنَ النَّاسِ تَهْوِي إِلَيْهِمْ وَارْزُقْهُم مِّنَ الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَشْكُرُونَ

"Rabbimiz zürriyetimi mukaddes evinin (Kabe’nin) yanına, ziraatin olmadığı bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz; namaz kılmaları için insanların kalplerini onlara meylettir ve onlara meyveler ver ki şükretsinler." (İbrahim: 14/37)

Hacer kırbadan su içiyor, çocuğuna da süt veriyordu. Bir gün son kaptaki su bitince hem kendisi hem de İsmail susadılar. Oğlunun susamasına dayanamayıp ne yapacağını şaşıran Hacer oraya yakın olan Safa tepesine su aramaya çıktı oradan su ve bir insanı bulmak ümidiyle vadiye ve etrafa baktı bir şey göremeyince Safa tepesinden vadiye indi ve gömleğinin ucunu kaldırarak yorgun bir insanın koşusuna benzer bir yürüyüş içerisinde vadiye ulaştı. Daha sonra oradan Merveye çıktı, yine bir şey görmek ümidiyle etrafı gözleriyle taradı. Hacer bu işi yedi kere arka arkaya yaptı. İbn-i Abbas'ın rivayetine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: "işte insanların bugün Safa ve Merve arasında yaptığı sa'y bundan kalmadır" buyurmuşlardır.

Hacer Safa ve Merve arasındaki sa'y'ı yaparken bir taraftan çocuğun durumunu görmek için ona koşuyordu. Yanından her gidişinde onu ölümle pençeleşir bir halde görüyordu. Hacer yerinde duramıyor, belki birini görürüm düşüncesiyle oradan ayrılıyor; Safaya çıkıyor, etrafa bakıp hiç kimseyi görmeyince tekrar Safa tepesinden iniyordu. Bu hareketi yedi kere tekrarladığı sırada çocuğun yanına gelirken bir ses işiten Hacer; "Hayırlı birisi isen yardım et" dedi orada ayağıyla yeri eşen Cebrail aleyhisselamı gördü; birden bire suyun fışkırdığını görünce eşmeye başladı.

Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem; " Allah rahmet etsin, İsmailin annesi (Hacer) keşke zemzemi kendi halinde bıraksaydı ve avuçlamasaydı. O akar bir su haline gelirdi." buyurmuşlardır. Yine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: "Hacer su kabına suyu avuçlarıyla doldurmaya başlarken bir taraftan içiyor ve çocuğunu emzirmeye koyuluyordu" buyurmuşlardır. Cebrail ona; suyun kaybolacağından korkma, burası Allah'ın evidir, bu evi bu çocuk ve babası yapacaktır. Allah kendi ehlini terketmez diyordu.

Kabe yerden yüksek bir şekilde olduğu halde zamanla seller sağından ve solundan bir kısmını almış götürmüştü. Hacer ile İsmailin yalnızlıkları, Cürhüm kabilesinden bir grup insanın kendilerine ulaşıncaya kadar devam etti. Keda yolundan o tarafa yönelen Cürhüm'den bir grup, inen ve çıkan kuşları gördüler. "Bu kuşlar ancak suyun olduğu bir yerde dönerler. Biz bu vadiyi biliriz, buralarda su bulunmaz" dediler. Her şeye rağmen oraya birini gönderdiler. Gidenler gördükleri suyu kafileye haber verdiler. Bu su haberini işiten kafile oraya yöneldi ve yanına yerleşmesini sağlamak için İsmail'in annesinden izin istediler Hacer olumlu cevap verdi ve; "suda hak iddia etmeyeceksiniz" dedi. İbn-i Abbasın naklettiğine göre; Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem; "Zaten İsmail'in annesi oraya onların yerleşmesini istiyordu" buyurmuşlardır.

Cürhümlüler çoluk çocuklarıyla beraber oraya yerleştiler. Bir müddet sonra çoğaldılar Bu arada İsmail  de büyüyor, gençlik çağına  doğru yol alıyordu. İsmail aleyhisselam Cürhümlülerden arapçanın en güzelini öğrendi. Güzelliği etrafa hayretler saçıyordu. Buluğa erdiğinde Cürhümlülerden bir kadınla evlendi. Bu sırada, Hacer (ra) vefat etti.

Bıraktıklarını kontrol için gelen İbrahim aleyhisselam evde İsmaili göremedi. Karısına İsmailin nerde olduğunu sordu. Ava çıktığını öğrenen İbrahim aleyhisselam, yaşayışlarından ve durumlarından sordu. İsmail aleyhisselam'ın hanımı; "durumlarının iyi olmadığını, dar bir yaşantı içerisinde olduklarını" şikâyet eder mahiyette anlattı. İbrahim aleyhisselam; "Kocan geldiğinde benden selâm söyle kapısının eşiğini bozsun, değiştirsin" dedi.

İsmail geldiğinde eve birinin geldiğini anlar gibi; "bize gelen olmuş" dedi, karısı da geleni tarif ederek şöyle bir ihtiyar adam geldi; bizden seni sordu, daha sonra hal-ü vaktimizi ve geçimimizi sordu. Ben de fakirlik ve meşakkat içerisinde olduğumuzu söyledim. İsmail aleyhisselam; "sana hiç bir şeyi tavsiye etmedi mi?" dedi. Karısı; "Sana selâm söylememi ve kapımızın eşiğinin değiştirilmesini emretti" dedi. İsmail aleyhisselam; "Gelen babamdır, senden ayrılmamı emretmiş, babana gideceksin seni boşadım" dedi.

İsmail aleyhisselam daha sonra yine Cürhümlülerden başka bir kadınla evlendi. Uzun bir zaman sonra İbrahim aleyhisselam yine bıraktıklarını kontrola gelir. Evden İsmaili sorar. Karısı ava gittiğini ifade eder. Sonra yemek ve içmek için eve davet eder. İbrahim aleyhisselam, "evde yiyecek ve içilecek neyiniz var" deyince, karısı; "yiyeceğimiz et içeceğimiz de sudur" dedi. İbrahim aleyhisselam; "yiyecek ve içeceklerini bol yap Rabbim" diye dua etti.

İbn Abbâs dedi ki: İbrahim'in bu duası bereketiyledir ki, et ile su Mekke'den başka yerlerde (o sıcak muhitte) Mekke'deki kadar hiçbir kimsenin sıhhatine uygun düşmez. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem; "Eğer o gün o evde bu iki şeyin dışında başka bir yiyecek olsaydı İbrahim ona da dua edecekti" buyurdular.

İbrahim aleyhisselam durumlarından yaşantılarından sordu. Karısı; "Allaha hamdolsun durumumuz çok iyidir" diye karşılık verdiğinde İbrahim aleyhisselam; "Kocan gelirse benden selâm söyle, kapısının eşiğini sağlamlaştırsın onu sabit kılsın" dedi.

Eve döndüğünde yine güzel yüzlü bir ihtiyarın geldiğini öğrenen İsmail aleyhisselam gelen yaşlının neler tavsiye ettiğini sordu. Karısı; "selâm söylediğini yaşantı ve durumlarından sorduğunu ve kapı eşiğinin sağlamlaştırmasını emrettiğini" anlattı. İsmail aleyhisselam karısına; "gelen ihtiyarın babası olduğunu eşiğin de kendisi olduğunu söyledi ve seni yanımda bırakmamı emretmiştir" dedi.

Sonra İbrahim'e yine Mekke'ye gitmek fikri belirdi ve ailesine:

— Ben Mekke'de bıraktıklarıma gideceğim, dedi (ve yola çıktı).

Mekke'ye gelince İsmail'le Zemzem kuyusunun arka tarafında kendi oklarını düzeltirken karşılaştı. Baba ile oğul arasında adet olduğu şekilde Buluşma töreninden sonra oğluna:

— Yâ İsmâîl, Rabb'in bana kendisi için bir Beyt (ev) yapmamı emretti, dedi.

İsmâîl:

—  Rabb'inin emrine itaat et, dedi. İbrâhîm:

— Rabb'in bu iş üzerine bana yardım etmeni de emretti, dedi. İsmâîl:

—  Öyle ise yardım ederim, dedi; yâhud da dediği gibi dedi. Bunun üzerine her ikisi kalktılar, İbrâhîm bina etmeye, İsmâîl de taşları uzatıp vermeye koyuldular ve:

—  "Ey Rabb'imiz, bizden kabul buyur. Şübhesiz hakkıyle işiten, kemâliyle bilen Sen'sin Sen" (el-Bakara: 127) duasını söylüyorlardı.

Nihayet bina yükseldi. Yaşlı olan İbrâhîm (as) da taşları nakletmekten zayıf düştü. Bundan sonra İbrâhîm Makam taşının üzerinde durdu da İsmâîl taşları ona uzatıp vermeye başladı. Bu işleri yaparlarken:


رَبّنَا تَقَبّلْ مِنّا إِنّكَ أَنْتَ السّمِيعُ الْعَلِيمُ

"Ey Rabb'imiz, bizden (bu hizmeti) kabul buyur. Şübhesiz hakkıyle işiten, kemâliyle bilen Sen'sin Sen" duasını tekrar tekrar söylüyorlardı.

İşte bundan sonra Kabe ve Mekkenin idaresi İsmail aleyhisselam'a, ondan sonra çocuklarına verildi. Zamanla İsmail aleyhisselam'ın nesli Mekkede çoğaldı. Bu nesil asırlarca İbrahim ve İsmailin dini olan İslâm dininde kaldılar. Son devirlere kadar böyle devam eti. Amr Bin Luhayy denilen kişi meydana çıkıp şirki icat etti. Böylece İbrahimin dinini de değiştirdi. İlerde buna ait hikâye kısaca anlatılacak.

İbrahim aleyhisselam'ın ikinci oğlu İshak Şam'da yaşamıştır zürriyeti, soyu iki gruba ayrılır:

1 - İsrail oğulları,

2 - Rumlar

İsrail oğullarının babası İshak'ın oğlu Yakup aleyhisselam'dır. Yakup (as)(’ın diğer ismi) İsrail dir. Rumların babaları ise; yine, İshak'ın oğlu İystır.

Allah'ın İbrahim aleyhisselam'a yapmış olduğu iyiliklerin belki de en önemlisi, İbrahim aleyhisselam'ın kendisinden sonra gelen bütün peygamberleri onun zürriyetinden göndermiş olmasıdır. Bu hususta Allah-u Teâlâ;


وَجَعَلْنَا فِي ذُرّيّتِهِ النّبُوّةَ وَالْكِتَابَ

"Onun zürriyetine Peygamberlik ve kitap verdik" (Ankebut: 29/27) buyurmuştur.

Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem hariç diğer bütün peygamberler İshak aleyhisselam'ın neslindendir. İsmail aleyhisselam'ın neslinden sadece bizim peygamberimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem peygamber olarak gönderilmiştir. Allahu teala onu bütün âlemlere göndermiştir. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'den önceki peygamberler sadece belli bir kavme gönderildi. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ise bu ve bundan başka bir çok özellikleriyle Allah tarafından bütün peygamberlere üstün kılmıştır.



Alıntı yapılan: dipnotlar
3- Buhari, #3357, 3358, 2217; Muslim, #2371
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1029
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: Muhtasar’u Siret’ir Rasul
« Yanıtla #4 : 30 Ağustos 2015, 14:27 »
İbrahim aleyhisselam'ın dinini değiştiren, şirki ortaya atan Luhayy oğlu Amr

İbrahim aleyhisselam'ın dinini değiştiren, şirki ortaya atan Luhayy oğlu Amre gelelim:

Bu adam ilk devirlerinde iyilik ve doğruluk ortamı içerisinde yetişti. Dine çok bağlıydı. İnsanlar bu özelliklerinden dolayı onu sevdiler ve ona yaklaştılar. Halkın bu sevgisi onu başlarına hükümdar yapmalarına vesile oldu. Mekke ve Kâbenin idaresi onun eline geçti. Halk buna en büyük Alim ve en üstün Evliya nazarıyla bakıyordu. Daha sonra Şam'a gitti. Oradaki halkın putlara taptığını gördü. Halkın putlara ibadet etmelerini güzel bir şey olarak telakki etti. Böyle bir kanaata varmasına neden de, Şam'ın Peygamber ve ilahî kitapların indiği bir mahal oluşudur. Bundan dolayı oradaki insanların Hicazlılardan ve diğer insanlardan üstün olacakları düşüncesine sahipti.

Amr bin Luhayy Mekkeye, beraberinde Hubel Putu'nu getirerek döndü. Bu getirdiği Hubel Putu'nu Kâbenin ortasına koyduktan sonra Mekke ehlini ona ibadete çağırarak, böylece ilk defa Allaha ortaklık (şirk) düşüncesini Kâbeye sokmuş oldu. Bu davetinde kabul gördü. Ona tabi olmaya başladılar. Mekkeliler Harem ehli ve Kabe idarecileri olduğu için Hicaz bölgesi dini yönden onlara uyardı. Kabe ehlinin doğru yolda olabileceği zannına dayanarak Hicaz bölgesi bu hususta onlara uydu. İşte bu sapıklık Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem gönderilinceye kadar oranın halkı arasında devam etti. Peygamberimiz İbrahim aleyhisselam'ın dinini tebliğe memur olarak gönderildiği için Luhayy'ın uydurduğu şirki iptal etmesi bu davetin bir gereği idi. Bütün cahiliyet bu sapık inanç içerisinde çalkanıp duruyordu İbrahim Peygamberin getirdiği dinin kurallarından bir kısmını terketmemişlerdi. Fakat Luhayy'ın getirdiklerinin de de İbrahim aleyhisselam'ın dinini değiştirmeyen Bidat-i Hasene olduğunu zannediyorlardı.

(Mesela) Nizarın Telbiyesi şöyle idi:


لَبّيْكَ . لَا شَرِيكَ لَك ، إلّا شَرِيكًا هُوَ لَك ، تَمْلِكُهُ وَمَا مَلَكَ

"Sana icabet ettim, sana ait olan bir ortaktan başka ortağın yoktur. Ona da sen maliksin.

Allahu Teala bunlar hakkında şu ayeti indirmiştir:


ضَرَبَ لَكُمْ مَثَلًا مِنْ أَنْفُسِكُمْ هَلْ لَكُمْ مِنْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ مِنْ شُرَكَاءَ فِي مَا رَزَقْنَاكُمْ فَأَنْتُمْ فِيهِ سَوَاءٌ تَخَافُونَهُمْ كَخِيفَتِكُمْ أَنْفُسَكُمْ كَذَلِكَ نُفَصّلُ الْآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ

"Allah size kendinizden bir misal vermektedir: Size verdiğimiz rızıklarda, emrinizde bulunan kölelerinizin de eşit surette hak sahibi olmalarına razı olur ve birbirinizi saydığınız gibi bu ortaklarınızı sayar mısınız ? Düşünen millete ayetleri böylece uzun uzadıya açıklarız." (Rum: 30/28)

Gavs bin Murre bin Udd bin Tabiha bin İlyas bin Mudar, Hac için insanlara Arafat'ta icazet (izin) verirdi. Vefatından sonra bu işi oğlu yapmağa devam etti. Zira Gavs'in annesi; çocuğu olmayan Cürhümlü bir kadındı. Bir erkek çocuğu olursa onu Kâbe'ye hizmete vakfedeceğine dair Allah'a nezretti. Bir zaman sonra Gavs'ı doğurdu. Gavs Cürhümlü dayılarıyla Kâbe'nin işlerine bakardı. Kabe’deki mevkisinden dolayı dışardan gelen insanlara hac için izin verirdi. Kâbe'nin üstüne çıkar ve şu beyti söylerdi;

"Allahım, ben önce buradan göçüp gidenlere uyuyorum.

Eğer buraya çıkışım bir günâh gerektiriyorsa Kazaa kabilesinin boynuna olsun."
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1029
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: Muhtasar’u Siret’ir Rasul
« Yanıtla #5 : 21 Aralık 2015, 23:36 »
Sofe

“Sofe”: Bu isim hac esnasında insanları Arafattan çıkartıp Minadaki görevleri bittiği zaman onlara yol gösteren bir teşkilât ismidir. Minadan ayrılış günü şeytan taşlamak isteyen kimseler önce bu teşkilâta baş vurur, bu taşlama işini "Sofe" teşkilâtından birinin önderliğinde ifa eder. Onlar bu hususta gereken uygulamayı yapmadıkça, insanlar bu işi yapmazlardı. Şeytan taşlama işini acele olarak yapmak isteyen bir kimse o teşkilâta başvurur ve “sen taş at ki biz de atalım” diyerek bu arzusunu beyan edince; Teşkilât eğer güneş batıya daha yönelmemiş ise onların bu isteklerini geri çevirirler, ancak güneş batıya meyledince bu taşlama işini yaparlardı. Halk da bunlarla beraber taşlamaya girişirlerdi.
 
Şeytan taşlamayı bitirip Minadan ayrılmak isteyen kimseler, "Sofe" teşkilâtı tarafından merasime tabi tutulur, yolun her iki tarafına "Sofe" den adamlar dizilir, halk onların önünden geçerdi. Onlar geçene kadar hiç kimse geçemezdi. Daha sonra insanların yolunu açarlardı. Onlardan sonra Temim kabilesinden Zeyd oğlu Sad'ın çocukları bu işi uygulamaya başladılar.

Müzdelife'den ayrılış ve dağılma işi de Udvan teşkilâtı önderliğinde yapılırdı. Birbirlerinden devralarak bu görevi icra eden sözkonusu teşkilâtta en son görevlendirilen, İslâm'ın gelişi sırasında dahi bu göreve devam eden Kerb bin Safvan bin Cunab 'dır. İslâm gelinceye dek bu teşkilâtlar işlerini yapmışlardır. Öyle ki bütün araplar, bu uygulamaların Cürhüm dönemi ve Huzaa’nın yöneticiliğinden bu yana devam edegelen bir din (gelenek) olduğu inancındaydılar.

Bir gün Kusayy yanındaki Kureyşlilerle birlikte, Akabe tepesinde; Kudaa ve Kinane kabilelerinin yanına geldi. Kusayy; "Onlara, Kabe ve onun işlerini biz daha iyi yönetiriz" demişti. Bunun üzerine aralarında şiddetli savaşlar çıkmıştı. Bu savaşlardan sonra "Sofe" (denilen teşkilâtın sahipleri) yenilgiye uğramış, idaresi Kusayy'in eline geçmişti. Bu geçişe Huzaa ve Beni Bekr Kabilesi de razı olmuşlardı. Çünkü günün birinde Kusayy'in Sofe'yi hezimete uğrattığı gibi kendilerini de Kabe işlerinden men eder korkusunu taşıyorlardı. Nitekim; bir müddet sonra Kusayy bunlara karşı da savaş ilân etti. Bu savaşta da çok şiddetli çatışmalar oldu. Sonunda barış için çağrıda bulundular. Hakem olarak Benu Bekr’den Ya’mur bin Avf’i seçtiler. Hakem Kabe idaresinin Kusayy'a ait olduğunu Kusayy'in bu hususta Huzaa kabilesinden daha elverişli olduğu, savaş sırasında Kusayy ordusu tarafından öldürülenlerin bir hak iddialarının olmayacağı, bu kavimlere ait kanların ayağının altında olduğu, Huzaa ve Beni Bekr'in ise akıttıkları her kana karşılık bir diyetin ödenmesi lâzım geldiği ve Ka'be işini Kusayye bırakmaları yolunda bir karar verdi. Ya’mer’e bu olaydan sonra “Şeddah” lakabı verildi.

Kusayy bu anlaşmadan sonra kavmini yerlerinden alarak Mekkeye yerleştirdi. Böylece Kabe işlerini üzerine aldı ve kavmi onu başlarına reis seçtiler. Kusayy, Arapların örf ve âdetlerini en fazla koruyan bir kimse idi, zira o bunları bir din olarak görüyordu. Nes’e, Safvan kabilesi, Advan, Murre bin Avf kabilelerinin yaptıkları hacc görevlerini değiştirmeden korudu. Arapların sahip olduğu bütün bu örf ve âdetler İslâm'ın gelişiyle yıkıldı. Şair şöyle demişti:

"Kusayy" yemin ederim ki etrafında toplayan bir kimsedir.

Allah, bütün kabileleri merasim günlerinde onun etrafında toplardı"
 
Kusayy bin Luey, kavminin her kararına itaat edecek bir şahsiyet sahibi idi. Kabe idaresi bölümlerinden Hicabe (Hacılara hizmet etmek), Sikaye (Hacılara su dağıtma), Rıfade (Hacılara yemek yedirmek), Nedve (İdare Meclisi) ve Liva (Sancaktarlık) görevlerini o üstlenmişti. Kusayy ayrıca Mekkeyi kavmi arasında dört bölge ayırmıştı; her bir bölgeye kavmini yerleştirmişti. Söylendiğine göre: Kavmi kendi bölgelerine ait olan bir ağacı dahi onun izni olmadan kesmeye çekinirlerdi. Böyle bir iş için onun kararı alınır, ondan sonra kesilirdi. Kureyş ona “Mücemmi’” yani toplayıcı lakabını vermişti. Çünkü onun evinde istişareler yapılırdı, evlenme işlerine o'nun odasında bir akde bağlanırdı. Savaş içinde yine o'nun Meclisinde karar alınırdı. Kusayy'ın kararları - gerek sağ iken gerekse ölümünden sonra dini prensipler gibi kabul edilir ve uyulurdu. Kendisi Darunnedvede bulunurdu.

Kusayy'ın en büyük oğlu Abduddar'dır. Ondan sonra Abdülüzza ve en küçük oğlu Abd-i Menaf gelirler. Kusayy ihtiyarlayınca idarî işleri oğlu Abduddar'a vermeyi kararlaştırdı. Abduddar'a; "Senden daha şerefli de olsalar, seni kavmin idarecisi olarak görevlendireceğim. Kabe'yi sen olmadan hiç bir kimse açamayacağı gibi, savaş için Liva akdini senden başka kimse yapamayacak. Yine Mekke'de hiç bir kimse senin suyundan başka bir yerden su içemeyecek ve hac mevsiminde hiç kimse senin yemeğinden başka yemek yiyemeyecektir. Kureyş, bir iş için vereceği kararı ancak senin evinde kesinleştirecektir," diye vasiyette bulunmuştur.

Kusayy, büyük oğlu Abduddar'a Dar’un Nedve denilen İdare Meclisini, Hicabe, Liva, Sikaye, Rıfade görevlerini verdi. Rifade; Kureyş'in Hac mevsiminde hacılara yemek yedirmek için mallarından ayırıp verdikleri yardımdır. Bu yardım ile yapılan yemekleri, yemek yeme imkânı ve yiyeceği olmayanlar yerdi. Kusayy, Kureyş kabilesine bu yardımı emretmiştir. Ve onlara: "Siz Allah'ın komşusu ve O'nun ev halkısınız. Hacılar de Allah'ın misafirleridir. En iyi ağırlanması gereken misafirler de  bunlardır. O halde Hac günlerinde burada kaldıkları müddetçe onları yedirin ve içirin" emrini vermişti. Onlar da bunu aynen uyguladılar. Kusayy'in yaptığı bir iş geri çevrilmez ve onun görüşüne ters düşecek bir iş yapılmazdı. Öldüğü zaman çocukları hiç bir anlaşmazlığa düşmeden onun prensiplerini uyguladılar.

Bir zaman sonra Abd-i Menaf oğulları Abduddar'ın elindeki yetkileri almak için harekete geçtiler. Kureyş kabilesi ikiye ayrıldı. Bir kısmı Abd-i Menaf oğullarının, diğer kısmı da Abduddar'ın tarafına geçtiler. Abd-i Şems Abd-i Menaf oğullarının yaşça en büyüğü olduğu için işlerini de o idare ediyordu. Amir bin Haşim bin Abdi Menaf bin Abdiddar ise Abduddar oğullarının ileri geleni ve sözü dinleneni idi. Her kavim kesin bir anlaşma akdetti. Abd-i Menaf oğulları güzel koku ile dolu bir çanak getirip, ona ellerini batırıp Kâbeye sürdüler. Böyle yapanlara Mutayyibin yani "Temizlenenler" dendi. Abduddar oğulları diğer gruplarla anlaştılar. Bunlara anlaşmalılar manasında “Ahlaf” ismi verildi. Bu topluluk, Kâbenin su ve yemek işlerinin Abd-i Menaf oğullarına perdedarlık ile Liva ve Nedve görevlerinin de Abduddar oğullarına verilmesi hususunda anlaşmaya vardılar ve buna razı oldular. Bütün kavimler, anlaşmalı oldukları diğer kavimlerle beraber buna riayet etti. Bu durum Allahu teala’nın İslam dinini göndermesine kadar devam etti.  Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bu hususta şöyle buyurmuştur:

 
كُلّ حِلْفٍ فِي الْجَاهِلِيّةِ لَمْ يَزِدْهُ الْإِسْلَامُ إلّا شِدّةً

"İslâm Cahiliye devrindeki her anlaşmayı daha da kuvvetleştirmiştir."4


Alıntı yapılan: dipnotlar
1- Buhari, #570; Muslim, #2530 Cubeyr ibni Mut’im (radiyallahu anh)’dan rivayet etmişlerdir.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1029
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: Muhtasar’u Siret’ir Rasul
« Yanıtla #6 : 23 Aralık 2015, 18:53 »
Hilf'ul Fudul (Faziletliler Anlaşması)

Haşim oğulları, Muttalip oğulları, Esed ibni Abd'il Uzza, Zuhre ibni Kilab ve Teym ibni Murre oğulları Kureyş'in yaş ve şerefçe ileri geleni Cedan oğlu Abdullah'ın evinde bir toplantı yaptılar. Toplantıda Mekke'li veya oraya dışarıdan gelen bir kimsenin zulme uğramaması için karar aldılar. Mazlûmun yanında yer alacaklarını bildiren, hakkı alınıncaya dek çaba harcayacaklarını ifade eden bu toplantıya "Hilf'ul Fudul" (Faziletliler Anlaşması) ismi verilir. Zubeyr ibni Abd'ul Muttalip bu toplantıyı şiiriyle şöyle anlatır:


"Mekke'de hiç bir zalime yer yoktur diye faziletliler anlaşma akdettiler.
Zulmü kaldırmak prensibi üzerinde anlaştılar.
Bu haktan Mekke'deki her vatandaş ve yararlanacaktır."

Abd-i Şems devamlı sefere çıktığı için su ve yemek dağıtma işini Abd-i Menaf oğlu Haşim üzerine aldı. Abd-i Şems Mekke'de çok az kalabiliyordu hem fakir hem de çoluk çocuğu çoktu. Haşim ise zengindi kış ve yaz göçlerini ilk icad eden ve Mekke'de Tirid yemeğini ilk olarak yediren Haşimdir. Bir şair; "Mekkede kendi kavmine Tirid yemeğini yediren Amr" diye anlatır.

Haşim ölünce yerine kavmi arasında belli bir şöhrete ulaşmış; müsamahasıyla tanıdığı için Feyyaz lakabıyla anılan Abd-i Menaf oğlu Muttalip bu görevi üzerine aldı. Haşim Medineye geldiği zaman Neccar oğullarından Amr kızı Selma ile evlenmişti. Bu kadından Abd'ul Muttalip dünyaya gelmişti. Oğlu biraz büyüyünce babası onu Mekke'ye götürmek istediği zaman annesi rıza göstermemiş ancak Haşim; onu kendi yerine geçirmek için Mekke'ye götürmek istediğini söyleyince izin vermişti. Beraber Mekke'ye gittiler. Abd'ul Muttalip, babasının bütün görevlerini üzerine aldı, kavmi arasında atalarının uyguladığı her şeyi uyguladı. Kavmi arasında hiç kimsenin ulaşmadığı bir şeref elde etti. Kavmi onu sayıp seviyordu.
 
Ayrıca (cahiliye dönemi ile alakalı) şunlar zikredilebilir:

1- Zemzem kuyusunun kazılışı ve ondaki hayret verici şeyler.

2- Abd'ul Muttalib'in, oğlunu kesmek için verdiği sözün öyküsü ve bundaki hayret verici şeyler.

3- Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem doğmadan önce ve sonra vuku bulan hadiseler ve süt devresinde ve sonrasında meydana gelen olaylar.

4- Yetim kalışı, annesinin ona bakması, sonra dedesi, daha sonra amcası Ebu Talib'in himayesine girişi ve Rahip Bahire hikâyesi gibi şeyler.

5- Hatice ile evlenmesi Hatice'nin kölesi Meysere'nin anlattıkları. Hatice'nin de Varaka'ya söyledikleri Varaka'nın bu işittikleri olağan üstü şeyler karşısında dile getirdikleri.

6- Kureyş Kâ'beyi yaparken Hacer-i Esved hususunda çıkan anlaşmazlığa Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in hakem kılınışı Kâ'benin yapılışı hikâyesi ve daha sonra da Humus işi anlatılacaktır.

Anlatıldığına göre;

Kureyş kabilesi kendi görüşlerine dayanarak yeni bir iddia ortaya attılar ve şöyle dediler;

"Biz İbrahim'in çocukları ve Harem ehliyiz, Ka'be idaresini biz yürüttüğümüze göre başka herhangi bir Arap kabilesi bizim sahip olduğumuz haklara sahip olamaz"

Diğer Arap kabilelerinin kendilerini küçümsememeleri için de Harem'den başka herhangi bir yere tazim göstermemeleri gerektiğini iddia ettiler. Ortaya attıkları bu görüş neticesinde İbrahim aleyhi selam'ın dininden ve haccın temel şartlarından olduğunu bildikleri halde; Arafat'ta Vakfe ve ordan dağılma görevlerini terkettiler. Başka Araplar'ın Arafat'ta Vakfe ve dağılışını bir görev kabul ettikleri halde kendilerinin Harem ehli olmasından yola çıkarak;

"Biz Harem ehliyiz, bizim Arafe'ye çıkmamız bize yakışmaz, biz Hums yani Harem ehliyiz" diyorlardı. Daha sonra Araplardan Harem ehli içinde doğan herkesin bu surette Hums ehlinin haklarına sahip olduklarını, Hums ehline helal olan şeylerin onlara da helal olduğunu, Hums ehline haram olan şeylerin onlara da haram olduğunu ileri sürdüler. Kinane ve Huzaa, bu hususlarda onlara iştirak etti.

Daha sonra, Kureyş kabilesi bu hususta bir çok şeyler uydurdu. Hums niteliğinde olan Kureyşlilerin tarhana çorbasını yapmaları lâzım gelmediği Haremde iken helva denilen tatlının yapılamayacağı, kıldan olan herhangi bir eve, girilemeyeceği; Harem dahilinde deriden çadırlardan başkasında oturulmayacağı gibi bidatler ortaya attılar. Bir iddiaları da hacca gelenlerin Mekke dışından getirilen herhangi bir yiyeceği, yine Mekke dışından gelen hacıların yiyemeyeceklerine dair uydukları bir bi'dat idi.

Dışardan gelen hacılar Hums elbiselerini giyerek ancak ilk tavaf yapabilirlerdi. Şayet Hums elbiselerini bulamazlarsa çıplak olarak Kâ'beyi tavaf etmek mecburiyetindeydiler. Şayet dışardan gelen hacı Hums elbisesini bulamayıp kendi elbisesiyle Kâ'beyi ziyaret ederse ziyareti müteakip elbiselerini atması lâzım geleceği bid'atını da yaşatıyorlardı. Atılan bu elbiselerden hiç kimse istifade edemezdi. Araplar buna "lika" derlerdi. Araplar bunu kendilerine din edinmişlerdi. Erkekler çıplak olarak Kâ'beyi ziyaret eder, kadınlarda üzerlerine delikli bir gömlekten başka bütün elbiselerini yere atarak böylece Kâ'beyi tavaf ederlerdi; bir kadın Kâ'beyi tavaf ederken "Bugün vücudumun bir kısmı veya hepsi görülüyor. Vücudun görülen kısmını ben (kimseye) helâl kılmıyorum" diyordu. Durum böylece devam etti ta ki İslâm;


ثُمَّ أَفِيضُواْ مِنْ حَيْثُ أَفَاضَ النَّاسُ

"insanların akıp gittiği yerden siz de akıp gidin..." (el-Bakara 2/199) emrini verinceye kadar.

يَا بَنِي آدَمَ قَدْ أَنزَلْنَا عَلَيْكُمْ لِبَاساً
 
"Ey Ademoğulları, mahrem yerlerinizi örtecek elbiseyi yarattık" âyetinden

خُذُواْ زِينَتَكُمْ عِندَ كُلِّ مَسْجِدٍ

"Her mescide giderken ziynetinizi takınız" (el-A'raf 7/26-31) ayetine kadar bu haram kıldıkları şeyler anlatılır.

Daha sonra gökteki şeytanları kovalayan taşların var edilmesi, kahinlerin Allah rasulunu haber vermesi, Cin suresinin ve cinlerle alakalı kıssanın nazil olması

Sonra Yahudilerin insanları gelecek olan bir peygamberle korkutmaları ve bunun Ensarın müslüman olmasına sebeb oluşu ve bu husustaki inen âyetler. Heyban oğlu kıssası ve Peygamberimiz aleyhi selam hakkındaki sözleri:
 
Heybanoğlu; "Ey Yahudi topluluğu, beni şarap ülkesinden çıkarıp, yoksul ve mahrumiyet ülkesine getiren adama ne dersiniz?" bir defasında da; "Gelişi yaklaşan Peygamberin çıkışını görmek için bu şehre geldim. Burası (Medine) onun hicret yeri olacaktır." demiştir.

Daha sonra Selman-i Farısî'nin müslüman olma hikayesi ve ardından Hak dini araştırmak hususunda Şirkten ayrılan dört kişinin hikâyesi dile getirilecektir. Bunlar; Nevfel oğlu Varaka, Çahşoğlu Ubeydullah, Huveyrisoğlu Osman ve Nufeyloğlu Zeyd ibni Amr'dır.

Daha sonra Meryemoğlu İsa aleyhi selam'ın Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'e uymak hususundaki vasiyeti ve peygamberlere, iman ve yardım etmeğe, bu hususu ümmetlerine iletmelerini emreden ilâhi sözleşme nitekim bütün peygamberler de bu gerçeği ümmetlerine iletmişlerdir.

Allah-u Teâlâ bu hususta:


وَإِذْ أَخَذَ اللّهُ مِيثَاقَ النَّبِيِّيْنَ

"Hani Allah peygamberlerden, söz almıştı ki...!" (Al-i İmran 3/81) buyurmuştur.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1029
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: Muhtasar’u Siret’ir Rasul
« Yanıtla #7 : 24 Aralık 2015, 06:43 »
Vahyin Başlangıcı Kıssası ve Siyerden Bazı Önemli Olaylar

Daha sonra Allah Rasulü'ne vahyin ilk başlangıcı konusu gelir. Buhari ve Muslim de bu konu hakkındaki kıssada şu ayetlerden bahsedilmektedir:


اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ خَلَقَ الْإِنسَانَ مِنْ عَلَقٍ اقْرَأْ وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ عَلَّمَ الْإِنسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ

"Oku" yaratan rabbinin ismiyle o ki insanı bir pıhtıdan yarattı oku ki kalemle öğreten Rabbin en keremlidir. Rabbin insana bilmediğini öğretti." (el-Alak 96/1-4)

يَا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ قُمْ فَأَنذِرْ وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْ

"Ey örtüye bürünen! Kalk ve korkut, Rabbine tazim et / yücelt, puta tapmaktan kaçın." (el-Müddessir 74/1-4)

İşte Peygamberlerine ilk olarak indirdiği âyetleri anlamış olanlar Allah Subhanehu’nun annelerin ve kızların nikahlanmasının haramlığı hükmünden önce kendilerini Allah'a yaklaştırır inancı içerisinde evliyaya ibadet etmek i'tikadına sahip insanların şirkine karşı uyarıda bulunmayı emrettiğini, keza Allah Te'alanın “Rabbini yücelt” emrini bilenler namaz ve diğer hükümleri emretmeden önce tevhidin emredildiğini bilirler. Yukarıdaki âyetleri anlayanlar, Allah'ın katında şirkin ne kadar büyük cürüm olduğunu yine onun yanındaki tevhidin ne kadar değerli olduğunu anlamış olur.

Allah Rasulü insanları davet ettiği zaman ona çok az kişi icabet etti. Çoğunluk ona uymadılar fakat onu inkar da etmediler müslümanlardan; dinlerinin eksikliklerini ilâhlarının ayıplarını, dinlerinden uzaklaştırmayı hedef tutan konuşma ve davetlerini duydukları zaman kâfirlerin Allah rasulune ve ona tabi olanlara düşmanlıkları şiddetlenmeye başladı. Gerek önder Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem gerekse ona inananlara karşı büyük işkencelere başvurdular. Gayeleri onları kendi dinlerine çevirmekti.

İşte bunu bilen, dinini terkeden ve onu ayıplayan kimselere karşı  düşmanlık göstermeden kişinin İslam’ının gerçek manada düzgün olmayacağını bilecektir. Bu kadar işkencelere maruz bırakılan müslümanların bir ruhsatı olsaydı hiç şüphe yok ki uygularlardı (ve bu kadar işkenceye maruz kalmazlardı.)

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile aralarında cereyan eden olayları anlatmak sözü uzatır. Allah Te'âlâ kitabında bir kısmını zikretmiştir.

Bunların en önemlisi; malı, canı, kabilesi ve ailesiyle Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'i himaye eden amcası Ebû Talib'in kıssasıdır. O bu uğurda çok büyük zorluklara katlandı. Bunlara sabrederek Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'i her yerde doğruladı. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in dinini övdü, ona uyanları bağrına basıp ona karşı çıkanlara düşmanlık ilân ettiği halde kendisi babalarının yolunu bırakıp bir türlü bu kurtuluş safına giremedi, girmeyişine neden olarak babalarına dil uzatılmasına razı olmamasını gösteriyordu. Eğer geçmişi kötülemeyecek ve ayıplamayacaksa Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'e tabi olmayı kabul edecekti.

Ebû Talip vefat ettiği zaman Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem amcasının bu kadar iyiliklerine karşı ona istiğfarda bulunmak istedi; bunun üzerine;


مَا كَانَ لِلنَّبِيِّ وَالَّذِينَ آمَنُواْ أَن يَسْتَغْفِرُواْ لِلْمُشْرِكِينَ وَلَوْ كَانُواْ أُوْلِي قُرْبَى مِن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُمْ أَصْحَابُ الْجَحِيمِ
 
"Cehennemlik oldukları belli olduktan sonra en yakın akrabası olsa bile ne peygamber ne de iman etmiş olanlar, müşriklere dua edemezler." (et-Tevbe 9/113) mealindeki âyet indi.

Dünya menfaati uğruna, gerçekte Hakka tabi olmadıkları halde sırf Hakka ve hakk ehline biraz sempatisi olduğu için hakka tabi oldukları zannına kapılan insanlara ne kadar açık bir ibret sahnesi ve de beliğ bir nasihat!

Yaşanan hadiselerden biri de şudur: Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), müşriklerin huzurunda Necm suresini okurken, bu surenin:
أَفَرَأَيْتُمُ اللَّاتَ وَالْعُزَّى "Gördünüz mü o Lat ve Uzza'yı?" (en-Necm 53/19) ayetine geldiği sırada, şeytan, buna şu ifadeleri karıştırdı:

"İşte şu yüce garanik var ya, kesinlikle onların şefaatları umulur."
 
Şeytan bu ifadeleri Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in okumasına karıştırınca, sureyi Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'den dinlemekte olan müşrikler, bu karıştırılanları, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in gerçekten okuduğunu sandılar. Büyüğüyle küçüğüyle bu sözü benimsediler ve bundan da oldukça hoşlandılar ve şöyle konuştular: "İşte bu, bizim istediğimizle aynı manada olan bir sözdür. Biz de biliyoruz ki yaratan, rızık , işleri düzenleyen Allah'dır. Fakat şu putlar, Allah katında bize şefaat edeceklerdir. O (sallallahu aleyhi ve sellem) bunu kabul ettiyse artık onunla bizim aramızda bir ihtilaf kalmamıştır."

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) okumayı sürdürdü ve secde ayetine gelince, hemen secdeye vardı. Sureyi dinlemekte olan müşrikler de secdeye kapandılar.1 İşte bu haber derhal ülke içinde yayıldı, müşriklerin Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'i seçtikleri söylentisi çevreye dağıldı. Hatta, Habeşistan'da bulunan müslümanlar bile bu haberi duydular ve bunu doğru zannederek gemilere binip ülkelerine döndüler. Bu durum Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e haber verilince o sözü söylemiş olmaktan korktu ve bu konuda Allah'tan öylesine korkmuştu ki, nihayet Yüce Allah şu ayeti indirdi. Allah (Celle Celaluhu) şöyle buyuruyor:


وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ مِن رَّسُولٍ وَلَا نَبِيٍّ إِلَّا إِذَا تَمَنَّى أَلْقَى الشَّيْطَانُ فِي أُمْنِيَّتِهِ فَيَنسَخُ اللَّهُ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ

"Ey Muhammed! Biz, senden önce hiçbir rasul ve nebi gördermedik ki, o bir temennide bulunduğunda, şeytan onun dileğine ille de (beşeri arzular) katmaya kalkışmasın. Ne var ki Allah, şeytanın katacağı şeyi iptal eder." (el-Hacc 22/52)

Kim bu kıssayı anlar da, günümüz müşriklerinin üzerinde bulunduğu şeyi ve onların alimlerinin dediklerini de anladığı halde buna rağmen Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in getirdiği İslam dini ile Allah’ın Rasulü'nü şirkten uyarmak için gönderdiği Kureyş’in dinini ayırd edemezse -ki bu büyük şirkin ta kendisidir- Allah işte o kimseyi uzak etsin. İşte bu kıssa Allah’ın kalblerini ve kulaklarını mühürlediği ve de gözlerine perde çektiği kimseler haricinde (herkes için) gayet açıktır. Böyle kimseler ise insanların en kavrayışlısı da olsalar bir çıkış yolları yoktur. Allahu Teala bu şekilde kavrayış sahibi oldukları halde muvaffak olamayan kimseler hakkında şöyle buyurmaktadır:


وَلَقَدْ مَكَّنَّاهُمْ فِيمَا إِن مَّكَّنَّاكُمْ فِيهِ وَجَعَلْنَا لَهُمْ سَمْعاً وَأَبْصَاراً وَأَفْئِدَةً فَمَا أَغْنَى عَنْهُمْ سَمْعُهُمْ وَلَا أَبْصَارُهُمْ وَلَا أَفْئِدَتُهُم مِّن شَيْءٍ إِذْ كَانُوا يَجْحَدُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ وَحَاقَ بِهِم مَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُون

“Andolsun ki, onlara da size vermediğimiz kudret ve serveti vermiştik. Kendilerine kulaklar, gözler ve kalpler vermiştik. Fakat kulakları, gözleri ve kalpleri kendilerine bir fayda sağlamadı. Zira bile bile Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlardı. Alay edip durdukları şey, kendilerini kuşatıverdi.” (el-Ahkaf 46/26)

Allahu Te'ala dinini izhar etmek ve Müslümanları güçlendirmeyi murad edince Yahudi bilginlerinin gelecek peygamber ve onun sıfatlarından bahsetmeleri, peygamberin zuhurunun yakın olduğunu bildirmeleri sebebiyle Ensar yani Medineliler Müslümanlığı kabul ettiler. Yahudi bilginler daha önce Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in niteliklerini ve gelişinin yakın olduğunu Medinelilere anlatıyorlar, ona uyanların aziz, yüz çevirenlerin zelil olacaklarını bildirdikleri halde Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem gelince; Ona inanmak istemediler. Allah Te'ala onlar hakkında:


وَلَمَّا جَاءهُمْ كِتَابٌ مِّنْ عِندِ اللّهِ مُصَدِّقٌ لِّمَا مَعَهُمْ وَكَانُواْ مِن قَبْلُ يَسْتَفْتِحُونَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُواْ فَلَمَّا جَاءهُم مَّا عَرَفُواْ كَفَرُواْ بِهِ فَلَعْنَةُ اللَّه عَلَى الْكَافِرِينَ

"Allah katından onlara verilen kitabı (Tevratı) tasdik edici olarak  bildikleri bir kitap (Kur'an) kendilerine gelince (hemen) onu inkar ettiler. Oysa daha önce inkarcılara karşı onunla yardım istemekteydiler. (Böyle yaptıkları için) Allah'ın laneti kafirlerin üzerine olsun." (el-Bakara 2/89) buyurdu.

Ensar müslümanlığı kabul edince Allah Rasulü Mekkedeki müslümanlara Medineye hicret etmelerini emretti. Böylece Allah onları zilletten izzete kavuşturdu. Nitekim Allah Te'ala:


إِذْ أَنتُمْ قَلِيلٌ مُّسْتَضْعَفُونَ فِي الأَرْضِ تَخَافُونَ أَن يَتَخَطَّفَكُمُ النَّاسُ فَآوَاكُمْ وَأَيَّدَكُم بِنَصْرِهِ

"Hani siz yer yüzünde zaif bir azınlık idiniz. İnsanların sizi ezmesinden korktunuz Allah size yardım etti ve sizi zengin hale getirdi." (el-Enfal 8/26) buyuruyor.

Hicretin faydaları ve bu husustaki meseleler çoktur. Fakat biz burada bir tanesine işaret edip geçeceğiz. Şöyle ki; Müslümanlardan bazıları vatan akraba ve ailelerinden ayrılmamak için hicret etmemişlerdi. Allah Te'ala bu hususta şöyle buyurmaktadır:


قُلْ إِن كَانَ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَآؤُكُمْ وَإِخْوَانُكُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ وَأَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا أَحَبَّ إِلَيْكُم مِّنَ اللّهِ وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِي سَبِيلِهِ فَتَرَبَّصُواْ حَتَّى يَأْتِيَ اللّهُ بِأَمْرِهِ وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ

"De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, kabileniz (hısım ve akrabanız), elde ettiğiniz mallar, kötü gitmesinden korktuğunuz ticaret ve hoşlandığınız evler, size, Allah'tan, Rasulü'nden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah, fasık kimselere hidayet etmez." (et-Tevbe 9/24) buyurdu.

Bu kimseler, Kureyş Bedir Harbi için yol çıktığı zaman ikrah altında yani istemeyerek onlarla beraber savaşa çıkmışlardı. Bazıları bu savaşta öldürüldüler. Öldürülen ve Kureyşin safında çarpışan müslümanları işiten Ashap, onlar hakkında "Kardeşlerimiz öldürüldüler" anlamında üzüntülerini belirttiler. Bunun üzerine Allah Te'ala:


إِنَّ الَّذِينَ تَوَفَّاهُمُ الْمَلآئِكَةُ ظَالِمِي أَنْفُسِهِمْ قَالُواْ فِيمَ كُنتُمْ قَالُواْ كُنَّا مُسْتَضْعَفِينَ فِي الأَرْضِ قَالْوَاْ أَلَمْ تَكُنْ أَرْضُ اللّهِ وَاسِعَةً فَتُهَاجِرُواْ فِيهَا فَأُوْلَـئِكَ مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَسَاءتْ مَصِيراً

"Nefislerine zulmedenlerin canlarını aldıkları zaman melekler: "Ne yapıyordunuz / nerede idiniz? deyince: Yeryüzünde biz zayıf kimselerdik, derler. Melekler de: Allah’ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya! derler. İşte onların barınacakları yer cehennemdir. O ne kötü dönüş yeridir." (en-Nisa 4/97) buyurdu.

Bu kıssayı ve Allah'ın buna ait olarak indirdiği hükümleri kendi nefsine öğüt olarak vermek isteyen, bir kere düşünsün. Eğer bu kimseler kavimlerini memnun etmek için küfrü gerektiren açık bir iş veya bir söz söylemiş olsalardı müslümanlar onlara "kardeşlerimiz öldürüldüler" derler miydi. Halbuki Allah Te'ala daha onların hepsi Mekke'de işkence görürler iken:


مَن كَفَرَ بِاللّهِ مِن بَعْدِ إيمَانِهِ إِلاَّ مَنْ أُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالإِيمَانِ وَلَـكِن مَّن شَرَحَ بِالْكُفْرِ صَدْراً فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِّنَ اللّهِ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ

"İman ettikten sonra, kalbi iman ile mutmain olduğu hale zorlanan kimseden başka kim Allahı inkar ederse Allahtan ona bir gazab ve de büyük bir azab vardır." (en-Nahl 16/106) buyurmuştur.
 
Ashab; eğer ikrah altında olmaksızın müşrikleri memnun etmek için bir söz veya her hangi bir fiil yaptıklarını işitmiş olsaydılar onlar hakkında "Kardeşlerimiz öldürüldüler" demezlerdi.

Dikkat edilirse melekler onlara "Hangi inançtansınız, işiniz nasıldı" sorusunu sormuyorlar onlara
أَنْفُسِهِمْ "Nerdesiniz" Yani; "Hangi grubun safındaydınız" sorusunu soruyor. Onlar ise mazeret beyan ederek; كُنَّا مُسْتَضْعَفِينَ فِي الأَرْضِ "Biz yer yüzünde zayıf insanlardık" cevabını veriyorlar. Melaike onları yalanlamıyor, bilakis onlara; قَالْوَاْ أَلَمْ تَكُنْ أَرْضُ اللّهِ وَاسِعَةً فَتُهَاجِرُواْ فِيهَا "Allah’ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!" derler. Allah Te'âlânın şu kavli bunu iyice açıklıyor:

إِلاَّ الْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاء وَالْوِلْدَانِ لاَ يَسْتَطِيعُونَ حِيلَةً وَلاَ يَهْتَدُونَ سَبِيلاً

"Ancak zaif erkek ve kadınlar ile çaresiz ve yol bulamayan çocuklar hicret yapmaktan müstesnadırlar, Allah onların günâhlarını affeder. Allah gafur ve rahimdir." (en-Nisa 4/98)

Görülüyor ki durum apaçıktır. Bu ilk sahabeler için böyle olursa diğerlerine nasıl olur. Bu gerçeği ancak bugünkü dindarların böyle hareketi günâh saymadıklarını bilenler bilebilirler.

İşte Allah'ın indirdiğini iyi bir şekilde anlayıp ve bugünkü din dâvasında bulunanların durumunu da anlarsak bir kaç husus meydana çıkmış olur. Evvela, İnsan ilim isteğinden kendisini müstağni kabul edemez. Bu ve bunun gibi hususlar ancak ikazla mümkün olabilir. Âyet inmeden önce Sahabe-i Kiram bile ne yapacağını bilemiyor; başkalarını ona göre düşünün. Ayrıca İman, bugün bir çok insanın zannettiği gibi değildir. İman, Buhari'nin Hasan el-Basri'den naklettiği gibi: "İman süslenme ve temenni ile değil, kalbde karar kılıp, amelin doğru olmasıyladır." Rabbimiz bize faydalı bir ilim nasip etsin ve faydasız ilimden hepimizi korusun. Ömer ibni Abd'ul Aziz çocuklarına olan vasiyetinde; "Hayır, malın ve evlâdın çokluğu demek değildir. Gerçek hayır, Allah'ı bilmeniz, tanımanız ve ona itaat etmenizdir" demişti.

Müslümanlar Medineye hicret ederek muhacir ve ensardan bir cemaat meydana gelince Allah Te'ala cihadı emretti. Daha önce bundan nehyedilmişlerdi. Onlara önce bu hususta:


قِيلَ لَهُمْ كُفُّواْ أَيْدِيَكُمْ "onlardan ellerinizi çekiniz" (en-Nisa 4/77) dendiği halde daha sonra cemaat haline gelen müslümanlara;

كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَّكُمْ وَعَسَى أَن تَكْرَهُواْ شَيْئاً وَهُوَ خَيْرٌ لَّكُمْ وَعَسَى أَن تُحِبُّواْ شَيْئاً وَهُوَ شَرٌّ لَّكُمْ وَاللّهُ يَعْلَمُ وَأَنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ

"(Nefsinizin) hoşuna gitmediği halde kıtal (Allah yolunda savaş) üzerinize farz kılındı. Belki kötü olduğunu zannettiğiniz şey sizin için hayır, hayırlı olduğunu zannettiğiniz şey de sizin için şer olabilir. (Çünkü) Allah (her şeyi en iyi) bilir. (Fakat) siz bilmezsiniz." (el-Bakara 2/216) emri gelmiştir.
 
Bu emri dinleyen müslümanlar, mal ve canlarını feda ettiler Allah onlardan razı oldu. Amellerini kabul etti. Zayıf ve az oldukları halde çok güçlü düşmanlarına üstün kıldı.

Bedir olayı da Allah'ın Kur'an da zikrettiği önemli vakalardandır. Enfal sûresinde bu olaydan söz edilir.

Bedir Savaşından sonra Kaynuka olayı, ondan bir sene sonra da Uhud Savaşı olur. Bu hususa Al-i İmran sûresinde işaret ediliyor.
 
Uhuddan sonra Beni Nadir olayı gelir. Bu olay Haşir süresinde anlatılır.
 
Daha sonra Hendek ve Beni Kurayza olayları gelir. Ahzab süresindeki bir kısım âyetler bu olayla ilgilidir.
 
Sonra Hudeybiye ve Hayber'in Fethi gelir ki bu hususa da Allahu Teala Fetih sûresinde işaret eder.
 
Mekke'nin Fethi ve Huneyn olayı bu hususu da Nasr sûresinde anlatmıştır.
 
Huneyn Harbini ve Tebük gazasını Tevbe suresinde anlatmıştır.



Alıntı yapılan: dipnotlar
1- Buhari, #1071, #4862; Tirmizi, #575; Dârimî, Salat, #160; Nesâî, İftitah, #49

Tirmizi'de bu olay şu şekilde yeralmaktadır:


سَجَدَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فِيهَا - يَعْنِي النَّجْمَ - وَالْمُسْلِمُونَ وَالْمُشْرِكُونَ وَالْجِنُّ وَالإِنْسُ[/size]

Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Necm Sûresi'ni okuduğunda secde yaptı. O esnada orada bulunan Müslüman, müşrik, cin ve insan hepsi secde yaptılar.”
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1029
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: Muhtasar’u Siret’ir Rasul
« Yanıtla #8 : 26 Aralık 2015, 03:48 »
Ridde (Dinden Dönme) Savaşları ve La-ilahe illallah Diyenin Tekfiri

Araplar İslam'a yaklaşınca gruplar halinde Allah'ın dinine girdiler. Daha sonra Arap olmayan kavimlerle savaşmaya başladılar. On sene Medine'de kaldıktan sonra risaletini tebliğ edip, emanetini yerine getirdikten sonra Allah onun için katında olanı seçmiş ve Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem vefat etmiş, peygamberimizden hemen sonra da dinden dönmeler başlamıştır. Çok büyük bir fitne meydana geldi. Allah'ın yardımıyla ve Ebubekr es-Sıddık (radiyallahu anh)'ın gayretiyle Allah'ın nimetlendirdiği ve dini üzere sabit kıldıklarının haricinde İslam'ı kabul edenlerin bir çoğu irtitad etti.

Ebubekr es-Sıddık radiyallahu anh irtidad fitnesine karşı hiç bir sahabenin uygulamayacağı bir hareketle karşı koydu. Onlara unuttuklarını hatırlattı. Bilmediklerini öğretti. Korktukları hususlarda onlara cesaret verdi. Böylece Allah İslam dinini sabit kıldı. Rabbimiz bizi Ebubekr radiyallahu anh'in ve ashabının gittiği yoldan gidenlerden eylesin.

Allah Te'ala şöyle buyuruyor:


يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ دِينِهِ فَسَوْفَ يَأْتِي اللَّهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ

"Ey iman edenler! Sizden kim dininden irtidad ederse Allah, kendisinin onları sevdiği, onların da kendisini sevdiği, mü’minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı izzetli, Allah yolunda cihad eden ve kınayanın kınamasından korkmayan bir kavim getirir. İşte bu, Allah’ın fazlıdır. Onu dilediğine verir. Allah Vasi’dir, Alim’dir." (el-Ma'ide 5/54)
 
Hasan'ı Basri demiştir ki:


هم والله أبو بكر وأصحابه

“Vallahi bu kavim Ebubekir radiyallahu anh ve ashabıdır.”

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'den sonra irtidad eden Arap kabileleri kısım kısımdı. Bunlardan bir kısmı putlara ibadet etmeye geri döndüler ve “eğer o peygamber olsaydı ölmezdi” dediler. Onlardan bir kısmı ise biz Allah'a inanırız fakat namaz kılmayız, dediler. Bir kısmı ise İslam'ı tasdik edip namaz kıldılar fakat zekat vermek istemediler. Başka bir taife ise Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in O'nun Rasulü olduğuna şehadet ettiler ancak bununla beraber Müseyleme’nin de peygamberlik hususunda ona ortak olduğunu iddia ettiler. Onlar bu iddialarına birtakım şahitler de getirdiler. Müseyleme’nin ashabından “Raccal” denilen birisi vardı ve bu kişi, ilim ve ibadetle meşhur olmuştu. Onlar da bu kişiyi sahip olduğu ilim ve ibadetten dolayı tasdik ettiler. Onun hakkında dinde sebat edenlerden bazıları şöyle bir şiir inşad etmişlerdir:


يا سعاد الفؤاد بنت أثال ... طال ليلي بفتنة الرجال
فتن القوم بالشهادة والل ... هـ عزيز ذو قوة ومحال


“Ey Asal’ın kızı Suad el-Fuad,
Raccal’in fitnesi yüzünden gecem uzadı.
Yaptığı şahitlik yüzünden kavmi fitneye düşürdü,
Fakat Allah güç ve kuvvet sahibidir.”

Yemen halkından bazıları peygamberlik iddia eden Esved’ul Ansi’yi tasdik ettiler. Bir kavim de Tuleyha el-Esedi’yi tasdik etti. Sahabe, zekat vermeyenler haricinde bunların hiç birisinin küfründe ve onlarla savaşılmasının gerektiğinde şüphe etmedi. Ebubekr (radiyallahu anh) zekat vermeyenlerle savaşmaya karar verdiğinde sahabeden bazıları Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in

أمرت أن أقاتل الناس حتى يقولوا لا إله إلا الله. فإذا قالوها عصموا مني دماءهم وأموالهم، إلا بحقها

“Allah'tan başka -tapılmaya layık- ilah olmadığına, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in de O'nun Rasulü olduğuna şehadet edinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum. Eğer bunu yaparlarsa kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak İslamın hakkı müstesna!..” hadisini hatırlatarak onlarla savaşmanın nasıl mümkün olacağını sordular. Ebubekr (radiyallahu anh) bunun üzerine şöyle dedi:

فإن الزكاة من حقها، والله لو منعوني عِقالًا كانوا يؤدونه إلى رسول الله صلى الله عليه وسلم لقاتلتهم على منعه

“Zekat, İslam'ın hakkındandır. Eğer Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme verdikleri bir yuları dahi bana vermekten imtina etseler yine onlarla savaşırım!..”1
 
Böylece sahabenin şüphesi izale oldu ve onlarla savaşmanın vacib olduğunu anladılar ve de onlarla savaştılar; Allah da onlara yardım etti. Kendileriyle savaşanlarla savaştılar, (savaşmayan) kadınları ve çocukları ise esir aldılar.

Bu gün müslümanın en fazla ehemmiyet vereceği husus Allah'ın kıyamete kadar mahlukatına hüccet kıldığı bu kıssa üzerinde düşünmektir. Bu kıssa üzerinde güzelce düşünen kişi, hele bir de Allah Te'alanın bu kıssaya (neden) insanların dilinde şöhret kazandırdığını da anlarsa… Alimler, Ebubekir radiyallahu anh'in bu kimselerle savaşmasının isabetli bir karar olduğu hususunda icma etmişler ve bunu, onun faziletine ve ilminin büyüklüğüne işaret eden bir alamet saymışlardır. Zira Ebubekr (radiyallahu anh) onlarla savaşmanın uygunluğu noktasında en ufak bir tereddüt bile duymamış, bilakis o ilk panik halinde dahi onlarla savaşmaktan geri durmamıştır.

İnsanlar Ebubekir radiyallahu anh'ın bizzat onlara müşkil gelen nassla istidlal ederek onlara karşı delil getirmesinden hareketle onun ne kadar yüksek bir anlayışa sahip olduğunu görmüşlerdir. Konu zaten Kur'an ve Sünnet'te açık olmakla beraber (bir de ilaveten) onlara getirdikleri delilin aynısını getirmişti. Allah Te'ala Kur'anı Kerim’de şöyle buyurur:


فَإِذَا انْسَلَخَ الْأَشْهُرُ الْحُرُمُ فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ وَخُذُوهُمْ وَاحْصُرُوهُمْ وَاقْعُدُوا لَهُمْ كُلّ مَرْصَدٍ فَإِنْ تَابُوا وَأَقَامُوا الصّلَاةَ وَآتَوُا الزّكَاةَ فَخَلّوا سَبِيلَهُمْ

"Haram aylar bitince müşrikleri nerede bulursanız öldürün. (Gördüğünüz yerde) yakalayıp hapsediniz, her gözetleme yerinde onları bekleyin. Eğer tevbe eder Namaz kılar ve zekat verirlerse yollarını serbest bırakınız." (et-Tevbe 9/5)

Rasulullah sallallahu aleyhi ve selem ise Sahihayn’da geçen hadiste şöyle buyurmuştur:


أُمِرْت أَنْ أُقَاتِلَ النّاسَ حَتّى يَشْهَدُوا أَنْ لَا إلَهَ إلّا اللّهُ وَأَنّ مُحَمّدًا رَسُولُ اللّهِ وَيُقِيمُوا الصّلَاةَ وَيُؤْتُوا الزّكَاةَ . فَإِذَا فَعَلُوا ذَلِكَ عَصَمُوا مِنّي دِمَاءَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ إلّا بِحَقّ الْإِسْلَامِ وَحِسَابُهُمْ عَلَى اللّهِ تَعَالَى

"Allahtan başka ilah olmadığına, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in de O'nun Rasulü olduğuna şehadet edinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum. Eğer bunu yaparlarsa kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak İslam'ın hakkı müstesna. Sonra onların hesabı Allah Te’alaya aittir."
 
İşte bu Allah'ın Kitabı (hükmü), avamdan ahmak bir kimse nezdinde dahi apaçık bir niteliktedir. İşte bu, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin kelamıdır. İşte bu sana anlatmış olduğum alimlerin icmasıdır.

Zamanımız alimlerine (!) göre ise tam zıddına bir kimse "La-ilahe illallah" derse malı ve canı haramdır ve bu kimse tekfir de edilmez ve onunla savaş yapılamaz. Hatta onlar bu kaidelerini öldükten sonra dirilmeyi yalanlayan ve şeri'atin hükümlerini inkar eden hatta kendi batıl şeri'atlerinin Allah’ın hakkı olduğunu ileri süren, o kadar ki birisi bir hasmının Allah Te'alanın şeria'tine göre mahkeme edilmesini istese bu adamı en kötü bir işi işlemiş kabul eden, kısacası; Kur'anın başından sonuna kadar her hükmünü inkar edip, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in dinini de bütünüyle reddeden ve bunları dilleriyle ikrar ve itiraf eden, atalarının ihdas ettiği örflerin Allah’ın şeria'tini inkar manasına geldiğini de kabul eden bedevilere dahi tatbik ederler. Bunların böyle bir durum içerisinde olduklarını zamanımızın alimleri de itiraf eder. Hatta “bunlarda İslam adına hiçbir şey yoktur” derler.

İşte bu görüşü halk da alimlerinden devr almıştır. Böylece onlar Allah ve Resulünün beyan ettiklerini inkar etmişlerdir. Hatta bu konuda Allah ve Resulünü tasdik edenleri: "Bir müslümana kafir diyen kimse kafir olur” demek suretiyle tekfir ederler.

Onlara göre; "müslüman, yaşantısı itibarıyla İslam'dan hiç bir görüntüsü olmayan, sadece diliyle "La-ilahe illallah" diyen kimsedir. Bu kişi ilmi, akidevi ve ameli olan bütün halleriyle İslam'dan ve onu anlamaktan ve gereklerini yerine getirmekten uzak olsa da (diliyle ikrarı müslüman olmasına kifayet eder.)"

Bu mesele çok mühim bir meseledir. Çünkü küfür ve İslam gibi önemli iki hususu ilgilendiriyor. Eğer onların iddialarını kabul edersek, Allah Te'alanın Muhammed  sallallahu aleyhi ve sellem'e indirdiğini inkar etmiş oluruz. Bu hususta Kur'an, sünnet ve icmadan delilleri anlatmıştık. Eğer sen bu hususta Allahı ve Rasulunu tasdik edersen sana düşman olur ve seni tekfir ederler. Bu meseleyi böyle anlamak Kur'an ve Rasulullah'ın hükmünü açıkça inkar etmektir. Ne yazık ki bu sarih küfür insanların çok azı müstesna yeryüzünün doğusuna ve batısına sirayet etmiş bulunmaktadır.

Eğer cennete girmek ümidi ve cehennemden korkumuz varsa bu konuyu detaylarıyla kitap ve sünnetten araştırıp öğrenmen lazımdır. Çünkü küfür ve İslam gibi iki temel prensibin bilinmesiyle ilgilidir.


Allah Te'alaya: "Rabbimiz bizi irşad et, seni hakkiyle anlama ve katındaki ilmi öğrenme imkânına kavuştur. Beni yaşattığın müddetçe Saptırıcı fitnenin şerrinden uzaklaştırarak yoluna ilet" diyerek daima dua etmeliyiz. Özellikle Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'den sahih olarak gelen dualarla çokça dua etmeliyiz. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem namazdayken yaptığı bir duasında şöyle buyurmuştur:


اللّهُمّ رَبّ جِبْرِيلَ وَمِيكَائِيلَ وَإِسْرَافِيلَ فَاطِرَ السّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ عَالِمَ الْغَيْبِ وَالشّهَادَةِ أَنْتَ تَحْكُمُ بَيْنَ عِبَادِك فِيمَا كَانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ اهْدِنِي لِمَا اُخْتُلِفَ فِيهِ مِنْ الْحَقّ بِإِذْنِك  إنّك تَهْدِي مَنْ تَشَاءُ إلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ

"Ey Cebrail’in, Mikail’in ve İsrafil’in Rabbi olan, gökleri ve yeri yaratan, gaybi ve şehadeti (görüneni) bilen Allah’ım! Hakkında ihtilafa düştükleri meselelerde kulların arasında Sen hüküm verirsin. Hakkında ihtilafa düşülen meselelerde izninle beni hakka hidayet et. Şüphesiz ki Sen dilediğini doğru yola hidayet edersin."2
 
Bu meseleye olan şiddetli ihtiyaçtan ötürü konu hakkında biraz daha açıklama ve delil arzedeceğiz. Bu hususta akıl sahiplerinin akledeceği bir örnek verelim:



Alıntı yapılan: dipnotlar
1- Ebu Hureyre (radiyallahu anh)'dan rivayet edilmiştir. Lafız Müslim'indir. Müslim, #21; Buhari, #25; Ebu Davud ve Tirmizi.

2- Aişe (radiyallahu anha)'dan Müslim, #770; Ebu Davud; Tirmizi; İbni Ma'ce rivayet etmiştir.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1029
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: Muhtasar’u Siret’ir Rasul
« Yanıtla #9 : 28 Aralık 2015, 01:38 »
La-ilahe illallah Diyenin Tekfiri -Deliller

Birinci Delil: Ben-i Hanife Kabilesi, Dinden Dönenler

Ben-i Hanife kabilesi dinden dönenlerin en meşhuruydu ve bütün insanlar onları riddet ehli olarak tanırdı ve insanlar nezdinde dinden dönen riddet ehlinin en kötüsü ve küfür bakımından en ilerde olanı onlardı. Böyle olmalarına rağmen Kelime-i Şehadeti getirirler. Ezan okur Namaz kılarlardı. (Yukarda kendisinden bahsedilen) Meşhur Reccal denilen şahısla beraber (Müseylemenin peygamberliğine) şahidlik eden şahidlerden dolayı onlar bunun (yani bu sahte peygambere tabi olmanın) Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından emredildiğini zannediyorlardı.

İşte bunu bildikleri ve bu hususta şüphe de etmedikleri halde hala diyorlar ki birisi üzerinde hiç bir İslâmı yaşantı görülmese ve (İslami amelleri) istihza (alay) konusu yaparak kasıdlı olarak terk etse dahi eğer bu kimse Kelime-i Tevhidi / La-ilahe illallah'ı söylüyorsa o, müslümandır. Subhanallah! Kalpleri dilediği şekilde evirip çeviren Allah böylece insanların en cahili de olsa sonuçta akıl sahibi olan birisinin kalbinde Benu Hanife’nin yukarda saydığımız vasıflarına rağmen kafir olduğu bilgisi ile günümüzdeki bedevilerin İslamı bütünüyle terk ettikleri ve kasıtlı olarak inkar ettikleri halde sırf “La-ilahe illallah” dedikleri için müslüman oldukları inancını aynı anda bir araya toplamıştır. Şehadet ederim ki Allahın her şeye gücü yeter.

Kalblerimizi, dini üzerinde sabit kılmasını ve bizi hidayet ettikten sonra kalplerimizi eğriltmemesini ve bize katından bir rahmet ihsan etmesini Allahtan diliyorum. O, lutfu bol olandır. (Bkz. Ali İmran: 7. Ayet)

İkinci Delil: Raşit Halifeler Devrinde Vukua Gelen Başka Bir Olay
 
Beni Hanife kalıntısı bir grup insan Müseyleme'den teberri edip İslam'a yeniden döndüler. Onun yalancı olduğunu ikrar ettiler. Yaptıkları hatanın büyüklüğünü anladılar. Bundan dolayı sınır boylarında Allah yolunda cihad için kendilerini ve çoluk çocuklarını adadılar. Böyle yapmakla daha önce işledikleri irtidadın izlerini silmeyi arzuladılar. Çünkü Allah Te'ala şöyle buyurmaktadır:


إِلّا مَنْ تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ عَمَلًا صَالِحًا فَأُولَئِكَ يُبَدّلُ اللّهُ سَيّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ

"Ancak tevbe edip salih amel işleyenler, işte Allah onların günahlarını iyiliğe çevirir." (el-Furkan 25/70);

وَإِنّي لَغَفّارٌ لِمَنْ تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا ثُمّ اهْتَدَى

"Yine şüphesiz Ben; tevbe ederek iman eden, salih amel işleyen ve hidayet yoluna giren kimselerin günahlarını çokça bağışlayacağım." (Ta-Ha 20/82)

Bunlar Küfeye taşındılar, orada kendilerine ait bir mahalle kurdular. Bu mahallede Beni Hanife mescidi namıyle anılan bir de mescit vardı. Bir gün akşam ile yatsı namazı arasında müslümanlardan başka bir grup oraya uğrayıp orada konuşulanlara kulak misafiri oldu. Onlardan Müseyleme'nin doğru yolda olduğuna dair sözler işittiler fakat Mescidde birçok kişi olduğu halde söylenenlere karşı hiç bir tepkinin baş göstermediği ve herkesin sustuğu görüldü.

Buna şahid olan bazı müslümanlar durumu Abdullah ibni Mes'ud radıyallahu anh'a ilettiler. Abdullah ibni Mes'ud radıyallahu anh da bu kimselerin tevbe dahi etmiş olsalar öldürülüp öldürülmeyecekleri hususunda Ashabı toplayarak onlarla müşavere etti. Ashab'ın bazısı tevbe teklifi yapılmadan öldürülmeleri, bazısı da tevbe teklifi yapıldıktan sonra tevbeye gelmeyenlerin öldürülmesi yönünde görüş belirtti. Bundan sonra bazılarını tevbeye davet ettiler, bazılarını da tevbeye davet etmeden öldürdüler.

Allah sana rahmet etsin, düşün ki Beni Hanife'den arta kalan bu grup birçok meşakkatli salih amellere katlanmışlar küfürden ayrılarak İslama dönmüşlerdi. Müseylemeyi övücü mahiyette aralarında gizli olarak söyledikleri ve müslümanlardan bazılarının (tevafuk eseri) işittiği tek bir söz haricinde onlardan (küfür namına) bir şey de zuhur etmemişti. Buna rağmen (sahabeden) hiç kimse onlardan herhangi birisinin küfründe –ister o küfür sözünü bizzat konuşan olsun, isterse de duyduğu halde reddetmeyen olsun- duraksamadı. Onlar sadece bu kimselerin tevbesi kabul edilir mi edilmez mi, bu noktada ihtilaf ettiler. Buhari’de bahsedilen (mürtedlerle alakalı) kıssa da bu şekildedir. Bütün bu nakillerde alim geçinenlerin bedevilerde İslam’ın zerresi olmadığı halde sırf “La-ilahe illallah” dedikleri için İslamları'na hükmedileceği şeklindeki sözlerini destekleyecek bir şey var mıdır? Bu nerde, sahabenin bu küfür sözünü konuşan veya duyduğu halde reddetmeyen kimselerin (küfrü) hakkında icma etmeleri nerede?

Şiir:

 
سارت مشرقة وسرت مغربا ... شتان بين مشرق ومغرب
"O doğuya, sen de batıya yürüdün,
Halbuki doğu ile batı arasında ne kadar fark vardır!..
"

Rabbim! Hakkında şöyle buyurduğun kimselerden olmamdan Sana sığınırım:

مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَاراً فَلَمَّا أَضَاءتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ فِي ظُلُمَاتٍ لاَّ يُبْصِرُونَ صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لاَ يَرْجِعُونَ

"Onların durumu ateş yakan kimseye benzer. Ateş çevresini aydınlattığı zaman Allah onun ışığını giderdi ve karanlıklar içerisinde onları görmez bir vaziyette bıraktı.Onlar; sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık (hakka) dönmezler." (el-Bakara 2/17-18);

إِنّ شَرّ الدّوَابّ عِنْدَ اللّهِ الصّمّ الْبُكْمُ الّذِينَ لَا يَعْقِلُونَ

"Allah katında canlıların en kötüsü sağır ve dilsiz olup akletmeyenlerdir." (el-Enfal 8/22)

Üçüncü Delil: Ali ibni Ebi Talib'i İlahlaştıranların Kıssası

Raşit Halifeler devrinde vukua gelen başka bir olay da Ali ibni Ebi Talib (radiyallahu anh)'ın kıssasıdır. Bugün Ademoğullarının en kafirlerine ve en fasıklarına ilahlık isnad ettikleri gibi, o gün de Ali radiyallahu anh'e ilahlık isnad etmişlerdi. Önce Ali radiyallahu anh onları tevbeye davet etti. Tevbeye gelmediklerini gören Ali radiyallahu anh onlar için bir ateş çukuru kazdırdı. Orayı odunla doldurtup odunlar tutuşturulduktan sonra onları diri diri yanan ateşin içine attırdı.

Bilindiği gibi Yahudi ve Hristiyanlar gibi kafirlerin öldürülmesini emreden Cenab-ı Allah, onların ateşte yakılmalarına cevaz vermez. Görülüyor ki bu kimselerin küfrü yahudi ve hristiyanlarınkinden daha şiddetlidir. Ateşe atılanların bir kısmı gece nafile namazları kılan gündüz oruçlu olarak vakit geçiren kimselerdi ve Ashabtan öğrendikleri şekilde Kur'an da okuyorlardı. Ali radiyallahu anh, kendisi hakkındaki bu aşırı düşünceleri nedeni ile onları diri diri ateşe attı. Sahabe ve bütün ilim ehli onların küfürde olduklarına dair icma etmişlerdir.

Şimdi bunlar nerede, bu kıssa ve benzerlerini bilip kabul ettikleri halde bedeviler hakkında hala (müslüman olduklarına dair) sözler sarfedenler nerede? Ki onlar "La-ilahe illallah" demeleri müstesna bedevilerin İslam dinini bütünüyle inkar ettiklerini itiraf etmektedirler.

Bil ki bu (Ali radiyallahu anh ile alakalı kıssada) anlatılan kişilerin cinayetleri "uluhiyet" konusundadır (Zira onlar Ali ibni Ebi Talib’e ilahlık isnad etmişlerdi). Onlarda nübüvvetle alakalı bir cinayet bilmiyoruz. Onlardan öncekilerin cinayeti ise nübüvvetle alakalıdır (zira onlar da Müseyleme vb.’ne nübüvvet isnadında bulunmuşlardı) onlarda ise ilahlık isnadıyla alakalı bir şey bilmiyoruz. İşte (tevhidi ve risaleti inkar eden kişilerin hükmüyle alakalı) bu anlatılanlar sana İslam dininin aslını teşkil eden iki şehadetin (La-ilahe illallah Muhammedun Rasulullah) manasına dair bazı şeyleri açıklamaktadır.

Dördüncü Delil: Muhtar ibni Ebi Ubeyd el-Sekafi'nin Kıssası


Yine Sahabe devrinden Muhtar ibni Ebi Ubeyd el-Sekafi'nin kıssasıdır. Muhtar, tabiinden olup Abdullah ibni Ömer radiyallahu anh'ın zevcesi tarafından ve de babası tarafından akrabasıdır. Görünüşte salih bir kimseydi. Irak'ta Hüseyn radiyallahu anh'in ve Ehli Beyt'in kanını dava ederek meydana çıkmıştı. İbni Ziyad'ı öldürmüştü. İbni Ziyad'ın zulmüne uğramış olan Ehli Beyt'in kanını talep etmesinden dolayı birçok kişi ona meyletti. Muhtar ve taraftarları Irak'ı istila ettiler. Görünüşte İslam'ın gereklerini yerine getirdiklerini izhar edip İbni Mesud radiyallahu anh'ın ashabından kadı ve imamlar tayin ettiler.
 
Muhtar'ın kendisi de halka Cuma ve diğer vakit namazlarını kıldırırdı. Son zamanlarda kendisine vahyin geldiğini iddia etmeye başladı. Abdullah İbni Zübeyr radiyallahu anhuma ecmain üzerine bir ordu göndererek kendisini öldürüp askerlerini hezimete uğratmıştı. Ordu kumandanı Musab ibni Zübeyr radiyallahu anhuma ecmain idi. Hanımı bir sahabinin kızıydı. Musab, onu Muhtar’ı tekfir etmeye çağırdı. Fakat kadın kocasının bu teklifini reddetti. Bunun üzerine Musab, kardeşi Abdullah'a bu hususu bir mektupla bildirdi. Ne yapacağını sordu. Kardeşi Abdullah ona, Muhtar’dan beri olmadığı takdirde öldürülmesinin gerekli olduğunu yazdı. Kadın Musab'ın yaptığı teklifi reddedince Musab tarafından öldürüldü.

Bütün İslam alimleri Muhtar-ı Sekafi'nin kafir olduğunda icma etmişlerdir. Çünkü Muhtar "Nübüvvet" yani peygamberlik iddia ediyordu.

Sahabe, Muhtar-ı Sekafiyi tekfir etmeyen bir sahabi kızını öldürürken bedevilerin ne durumda olduklarını bildikleri halde onları tekfir etmeyenlerin hali nasıl olur acaba? Bilakis kendilerinin İslam üzere olduğunu, kendilerini İslama davet edenlerin de kafir olduğunu söyleyenlerin durumu nedir? Rabbimiz senden afv ve afiyet dileriz.

Beşinci Delil: Tabiin Devrinden el-Ca’d ibni Dirhem Olayı

Bu adam ilim ve ibadet bakımından şöhret bulmuş insanlardan birisi idi. Bu adam ibadet ve ilmiyle şöhret yapmış yalnız Allah'ın sıfatlarından bazı şeyleri inkar etmişti. Bu görüşü birçoğunun nezdinde gizli kalmış olmasına rağmen bir Kurban bayramı günü, Halid ibni Abdullah el-Kasri; Ca'd'ı kurban etti ve şöyle dedi:


يا أيها الناس ضحوا تقبل الله ضحاياكم فإني مضح بالجعد بن درهم، فإنه زعم أن الله لم يتخذ إبراهيم خليلا، ولم يكلم موسى تكليما
 
"Ey insanlar, Allah keseceğiniz kurbanları kabul etsin. Ben de Ca’d bin Dirhem’i kurban edeceğim. Zira bu adam Allah Te'alanın İbrahim aleyhi selam'ı dost edinmediğini, Musa aleyhi selam ile konuşmadığını ileri sürmektedir. Bundan dolayı ben bu adamı Allah rızası için keseceğim."

Bunu dedikten sonra kürsüden indi ve Ca'd'ı kesti.
 
Bu olaya tanık olan alimlerden hiç biri bu harekete karşı çıkmamışlardı. İbn-i Kayyim el-Cevziyye, bu olaya şahid olanların mezkur hareketi icma ile tasvip ettiklerini zikreder. Bu konuda da bir şiir irad etmiştir.

(İbn-i-Kayyim (Allah kendisine rahmet etsin) "en-Nûniyye" adlı eserinde bu konuda şöyle diyor:


شكر الضحية كل صاحب سنة ... لله درك من أخي قربان
Her sünnet sahibi, bu kurbana teşekkür etti,
Senin ecrin Allah’a aittir ey kurban kardeşim!..

Sahabeden ilim tahsil etmiş ibadet ve ilmiyle şöhretli bir kişinin öldürülmesini icma ile tasvip eden alimlerin durumu ile Allah düşmanlarının bedeviler hakkındaki inancı arasındaki farkı düşünün!

Altıncı Delil: Beni Ubeyd el-Kaddah Olayı

Bunlar Hicretin üçüncü yüzyılın başında meydana çıkmışlardır. Ubeydullah kendisinin Ali radiyallahu anh'in akrabası ve Fatıma radiyallahu anha'nın neslinden geldiğini iddia edip Allah yolunda cihad ve taat ehlinin kisvesiyle ortaya çıktı. Mağrip yerlilerinden Berberilerden bir kavim ona tabi oldu. Böylece Mağrib (Kuzey Afrika) bölgesinde büyük bir devlet sahibi oldu. Kendisinden sonra gelen çocukları da bu devleti devam ettirdiler.
 
Daha sonra Mısır ve Şam'a hakim oldular. İslami emirleri uygular göründüler. Cuma ve cemaatle namazı ikame ettiler. Kadı ve müftüler tayin ettiler. Bununla beraber şirk ve şeriata muhalefet izhar ettiler ve böylece onların nifakını ve şedid küfürlerini gösteren bir çok deliller meydana çıktı. Bunun üzerine ilim ehli onların kafir olduklarına, İslam şiarlarını zahiren yaşamalarına rağmen ülkelerinin Dar'ul Harp olduğuna hükmetmiş ve bu hususta icma etmişlerdi.

Mısırda o dönem birçok alim ve abid mevcuttu. Mısır halkının çoğu da onların icat ettikleri küfre girmemişler ve onu benimsememişlerdi. Fakat buna rağmen alimler zikrettiğimiz hususta (yani Ubeydilerin kafir olduğunda ve ülkelerinin Dar'ul Harp olduğunda) icma etmişlerdir. Hatta takvası ile meşhur olmuş ilim ehlinin büyüklerinden bazıları: "Eğer benim on tane okum olsa onlardan bir tanesini Müslümanlarla savaşan hıristiyanlara, diğer dokuzunu Beni Ubeyd'e atacağım" demişlerdir.
 
Sultan Mahmut ibni Zengi devrinde Beni Ubeyd üzerine Salah'ud Din Eyyubi'nin kumandasında büyük bir ordu gönderilir. Mısırı onları elinden alırlar. Onlar, Mısırda yaşayan salih Müslümanların varlığına aldırmadan cihadlarına devam etmişlerdir. Sultan Mahmut ibni Zengi Mısırı feth edince müslümanlar büyük sevince gark olmuşlardır. İbn'ul Cevzi "en-Nasr ala Mısr" isimli bir kitap yazmıştır. Dış görünüşleri ile İslam'ın bir çok emirlerini yerine getirmelerine rağmen eser sahibi alim ve kelamcıların çoğu onların (Fatimilerin) küfürde olduklarına kaildirler.

İşte bu olaya ve bizim şu anki dinimize bir bak! Bedeviler İslam üzereymiş! Halbuki biz biliyoruz ki Bedevilerin ("La-ilahe illallah") sözünden başka İslam'a ait hiç bir şeyleri yoktur. Bu tip insanların, kafir olabilmeleri için mutlaka Yahudiliğe ve Hristiyanlığa geçmeleri mi gerekir?

Sen eğer Allah'ın ve Rasulü'nün zikretmiş olduğu, alimlerin de üzerinde icma ettikleri hususlara inanıp, bu mesele hakkında atalarının yolundan ayrıldıysan ve de “Allah'a ve O'nun indirdiklerine iman ettim, ona muhalif olan her şeyden de batınen ve zahiren teberri ettim” deyip dini de Allah'a has kılarsan sana müjdeler olsun. Lakin Allah'tan ayaklarımızı sabit kılmasını dilerim. Bil ki O, kalpleri dilediği gibi çevirendir.

Yedinci Delil: Tatar Olayı


Tatarlar müslümanlara yaptıklarını yaptıktan sonra İslam ülkelerine yerleşmiş ve İslamiyeti öğrenmiş beğenmiş ve müslüman olmuşlardı. Fakat İslam'ın emirlerini yerine getirmedikleri gibi şeri'atten çıktıklarını gösteren bir çok faaliyetlerde bulunmuşlardı. Bununla beraber kelime-i şehadeti getirir beş vakit namaz, cuma ve cema'ate devam ederlerdi. Bunlar (küfür ve dalalette) Bedeviler gibi olmamalarına rağmen İslam alimleri onları tekfir etmişler ve onlarla savaşmışlardır. Bu savaş onların İslam ülkelerinden uzaklaştırılmasına kadar devam etmiştir.

Bu zikrettiklerimizde Allah'ın kendisine hidayet verdiği kimseler için yeterli delil mevcuttur. Allah'ın fitneye düşürmeyi murad ettiği kimselere gelince; onların huzurunda dağlar birbirleriyle boynuzlaşsalar bir faydası olmaz.
 
Eğer bizler İslam şiarlarını izhar ettikleri halde küfrü gerektiren işler yapıp aleyhlerine delil sabit olduğundan dolayı hükümdarlar ve kadılar tarafından ölüm fermanı verilen herkesi saymaya kalksaydık ki bunların arasında Hallac ve benzerleri gibi zahirde insanların en alimi, en zahidi ve en abidi olarak tanınan kimseler ve de Fakih Umare gibi fakihler ve yazarlar da mevcuttur; işte bunların hepsini zikretmeye kalksak ciltleri doldururdu.

Bu küfre kayanlar arasında gördüklerimden ve okuduklarımdan hiç birinin küfrü –bizzat onları müslüman kabul edenlerin itirafıyla- "La-ilahe illallah" sözünden başka İslam'la zerre kadar alakası olmayan Bedevilerinki kadar değildir. Lakin Allah kime hidayet ederse işte o, doğru yolu bulmuştur; kimi de saptırırsa sen ona bir dost ve yol gösterici bulamazsın.

Halbuki –hayret edilecek bir şeydir ki- bunların ellerindeki kitaplarda İslam'dan dönenlerle ilgili bir çok ilgili meseleler mevcuttur. Bir de bunlar bu kitapların ilmine vakıf oldukları iddiasındadırlar. Bundan daha çok hayret edilecek olan şey ise bunlar irtidada dair ahkamın bir kısmını biliyorlar ve kabul ediyorlar. Mesela onlar da dirilişi inkar edenin, bunda şüphe edenin, şeri'ate dil uzatanın kafir olacağını kabul ediyorlar. Aynı şekilde üzerinde icma edilmiş bir hükmü, velev ki furuya ait bir mesele dahi olsa inkar edenin kafir olacağını kabul ederler. Bütün bunlar onların dilleriyle ikrar ettikleri meselelerdir. Sağ elle yemek yemeyi, elbise uzatmanın (isbalin) nehyedildiğini inkar eden; sabah namazının sünnetini ve vitir namazını inkar eden kafir oluyor da, bütün İslamiyeti inkar eden onu yalanlayıp İslamiyete inananı istihza (alay) konusu yapan kimse "La-ilahe illallah" dediği müddetçe müslüman kardeşindir derler. Sonra bizleri ise kanı ve malı helal kafirler sınıfından addederler. Halbuki biz de "La-ilahe illallah" diyoruz. Bize ne diye kafir diyorsunuz? dediğimizde onlar: “Müslümanı tekfir eden kafir olur” cevabını verirler.
 
Sadece bununla iktifa etmezler. Daha da ileri giderek bizimle Allah ve Rasulü'nün ahdi üzere ahitleşen kimselerin ahitlerinden dönmelerinde büyük sevap olduğunu birisinin yanında bize ait bir emanet veya yetim malı varsa o emanetimizi yemelerinin yetim malı veya emanet de olsa caiz olacağına dair fetva verirler. Tevhide karşı savaşıp putlara ibadet etmeye yardımcı olan Dehham ibni Devvas ve benzerlerine mektuplar yazarak: “Sen peygamberlerin makamındasın” derler. Halbuki onlar bizim kendisine davet ettiğimiz onların ise inkar edip insanları alıkoydukları "tevhid akidesi" nin peygamberlerin (nebi ve rasullerin) yolu olduğunu, halkı kendisinden sakındırdığımız, onların ise teşvik ettikleri ve ilahlarına bağlılıkta sabretmeyi emrettikleri "Şirk" inde peygamberlerin insanları sakındırdıkları şirkin ta kendisi olduğunu kabul etmektedirler. Fakat bu Allah Te'alanın büyük ayetlerinden birisidir. Bunu anlamayanlar kendi hallerine ağlasınlar.

Allah Subhanehu ve Te'ala en iyisi bilendir.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1029
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: Muhtasar’u Siret’ir Rasul
« Yanıtla #10 : 29 Aralık 2015, 01:02 »
Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Nesebi ve Fil Kıssası

Adnan oğlu Ma'ad oğlu Nızar oğlu Mudar ibni İlyas oğlu Müdrike oğlu Huzeyme oğlu Kinane oğlu Nadr oğlu Malik oğlu Fihr oğlu Galib oğlu Lüey oğlu Ka'b oğlu Murre oğlu Kilab oğlu Kusay oğlu Abdi Menaf oğlu Haşim oğlu Abd’ul Muttalib oğlu Abdullah.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in Adnan’a kadar olan nesebi sabit olarak bilinir. Adnan'dan yukarıya (İsmail’e) doğru olanda ihtilaf vardır. Adnan’ın İsmail aleyhi selam'ın torunlarından olduğu hususunda ihtilaf yoktur. İsmail aleyhi selam en doğru görüşe göre İbrahim aleyhi selam'ın kurban edilmek istenen oğludur. Kurban edilecek çocuğun İshak olduğu görüşü ise batıldır.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in Fil yılında Mekke’de doğduğunda ihtilaf yoktur. Fil olayı Allah Te’alanın kendi peygamberi için vukua getirdiği bir öncü haberdir. Fil ashabının bağlı bulundukları din Mekke ehlinin üzerinde bulundukları dinden daha hayırlı idi. Çünkü onlar kitap ehli Hristiyan idiler. Mekkeliler ise putlara tapıyorlardı. Allah Te'ala, Ka’benin şerefini yükseltmek için ve de sonradan Mekke’den Kureyş kabilesinin çıkaracağı peygamberin gelişine bir işaret olarak hiç bir beşerin müdahalesi olmadan oranın halkına böylece bir yardımda bulunmuştur.

Muhammed ibni İshak'ın anlattığına göre; fil olayı şu şekilde cereyan etmiştir;
 
Sabah oğlu Ebrahe, Habeş Meliki Necaşi’nin Yemen’deki valisi idi. Hac mevsiminde halkın Allah’ın şeref verdiği Mekke’ye akın edip gittiğini görür. Bunun üzerine San’a’da bir kilise yaptırır. Necaşi’ye de: "Ben senin için misli yapılmamış bir kilise inşa ettirdim. Bu uğurda Arap hacılarını kiliseye yönlendirene kadar uğraşacağım" diye yazmıştır.

Benu Kinane’den bir adam Ebrehe’nin bu çalışmasını işitir. Geceleyin kiliseye girerek kıble duvarını pislikle sıvar. Sabahleyin Ebrahe bu işe cüret eden kişi kimdir, diye sordu. Ona şu evin (yani Ka’benin) ehlinden olup senin yapacağın işleri duyan birisidir, dendi. Bunun üzerine Ebrehe Ka’beye gidip onu yıkacağına dair söz vererek yemin etti.

Bu hususu Habeş Kralı Necaşi’ye yazdı. Bu işi gerçekleştirmek için filini de kendisine göndermesini istedi. Necaşi’nin Mahmud isminde bir fili vardı ki bu fil, benzeri görülmemiş bir cüsseye, büyüklük ve güce sahipti. Necaşi Ebrehe’ye fili gönderdi. Ebrehe Mekke’ye doğru yola çıktı. Araplar Ebrahe’nin büyük bir orduyla gelişini büyük bir şaşkınlıkla işittiler. Ebrehe’ye karşı savaşmayı üzerlerine hak olmuş bir iş olarak gördüler. Önce Yemen kralı Zu Nefer, ordusuyla birlikte Ebrahe’ye karşı savaşa girer. Ebrehe, onun ordusunu yener ve kendisini de esir eder. Bunun üzerine Zu Nefer, “Ey kral, senin için bir iyilik olmak üzere beni serbest bırak” dedi. Ebrehe de onu serbest bıraktı ve ona güvence verdi.

Ebrehe aslında yumuşak huylu biri idi. Ordusuyla beraber yola devam edip giderken Has’am mevkine gelince Hubeyb oğlu Nufeyl ve ona katılan bir çok Arap kabileleri birleşerek savaşa çıkarlar. Ebrahe bunları da yener. Nufeyl’i yakalatıp huzuruna getirir. Nufeyl ona:
 
“Ben Arap ülkesini iyi bilirim sana bu hususta delil olabilirim. Ben ve kavmim sana teslim olduk. Senin için bir iyilik olmak üzere beni serbest bırak” dedi. Bunun üzerine Ebrehe, onu serbest bıraktı. Nufeyl Ebrahe’ye yol gösterdi. Taife uğradıklarında Muattib oğlu Mes’ud ve Sakif kabilesinden bir gurup kişi Ebrahe’yi karşılar ve: Ey melik biz senin kullarınız, sana yol göstermek için adam temin edelim, dediler. Köleleri Ebu Rigal’ı yol göstermek üzere Ebrehe'nin emrine verdiler. Muğammes denilen yere geldiklerinde Ebu Rigal ölür. Bu gün hala kabri taşlanan kişi budur. Ebrehe Habeşli Esved ibni Maksud’u halkın malını yağma etmek için öncü olarak gönderir. Esved bütün Harem’in (Mekke’nin) mallarını toplar. Bu arada Abd’ul Muttalib’in ikiyüz devesini de gasbetti.

Ebrehe Himyer kabilesinden bir adamı Mekkelilere gönderip kendisinin savaş için gelmediğini, Kabeyi yıkmağa geldiğini bildirir. Gönderilen adam bu haberi Abd’ul Muttalib ‘e tebliğ eder. Abd’ul Muttalib: "Bizim ona gücümüz yetmez. İşte kendisi ve işte Ka’be. Ka’be Allah'ın ve dostu İbrahim’in evidir. O engel olacak, yıkılmasına fırsatı O vermezse vermez. Eğer Allah, Ka’beyi yıkmanıza mani olmazsa bizim engel olmaya gücümüz yoktur."

Abd’ul Muttalib kendisini krala götürmelerini istedi. Ebrehe’nin esir aldığı Yemen Meliki Zu Nefer Abd’ul Muttalib ‘in sadık dostu idi. Önce onun yanına varıp felakete çare bulmak için ondan yardım diledi. Zu Nefer: "Akşam sabah öldürülme ihtimali içerisinde yaşayan bir esir,  ne yardım yapabilir” dedi. Zu Nefer “Seni filin bakıcısı olan dostum Uneys’e göndereyim o Melikin yanında senin hatırını yüceltsin" dedi. Abd’ul Muttalib’i dostu Uneys’e gönderdi. Uneys Ebrehe’nin huzuruna girip ona: "Kureyş kabilesinin büyüğü ve ileri geleni huzurunuza gelmek istiyor. Bu adam size karşı gelen ve emrinize muhalif olan birisi değildir. Ona izin vermenizi diliyorum" dedi.

Abd’ul Muttalib iri yarı güzel görünüşlüydü. Ebrehe onu görünce hürmet ve ikram etmeye başladı. Abd’ul Muttalib’in yerde, kendisinin de koltukta oturmasını uygun görmeyerek, koltuğundan inip halıya oturdu ve onu da yanına oturttu. Abd’ul Muttalib çalınmış ikiyüz tane devesinin iadesini Ebrehe’den istedi. Tercüman aracılığıyle Ebrehe, ona: "Seni ilk gördüğümde seni gerçekten akıllı bir adam sanmıştım, meğer öyle değilmiş" dedi. Abd’ul Muttalib "Niçin" dedi. Ebrehe: "Ben atalarınızın ve sizin dininiz olan, şerefiniz ve namusunuz mevkiinde olan Beyt’i yıkmaya geliyorum, bu konuda bir şeyler diyeceğin yerde iki yüz deveni benden istiyorsun" deyince Abd’ul Muttalib:
 
"Ben develerin Rabbiyim (sahibiyim), Ka’benin de Rabbi (sahibi) vardır. O seni engelleyecektir" dedi. Ebrehe “O bana engel olamayacaktır” dedi. Abd’ul Muttalib, “İşte sen ve işte Ka’be” dedi. Ebrehe develerin ona verilmesini emretti, bunun üzerine develer ona iade edildi. Mekke’ye dönen Abd’ul Muttalib, Kureyş’e haber gönderip, bölüklere ayrılmalarını ve Ebrehe’nin gelen ordusunun korkusundan ve onun yapacağı tahribattan kurtulmak için dağlara çıkmalarını emretti. Onlar da denileni yaptılar. Abd’ul Muttalib ise Ka’beye gelerek kapısının halkasına yapışıp şu şiiri inşad etti:
 
"Allah'ım onlar için senden başkasına dua etmiyorum. Rabbim Ka’beyi onlardan koru evinin düşmanı Sana düşman olandır. Yurdunu tahrip etmekten onları alıkoy" dedi. Abd’ul Muttalib yine:
 
"Allah'ım! Kul, kendi ev halkını korur. Sen de Ka'be halkını koru. Yarın onların haç ve kuvvetleri, Senin kuvvetlerini yenmesinler. Kıblemize saldırmalarına mani olmazsan, Bu, daha önce senin yapmadığın bir iştir." dedikten sonra kavmini çeşitli yönlere yöneltip kendisi de Ka’beden ayrılıp, bir tarafa yöneldi.
 
Ebrehe Mugammes denilen mevkiye gelince Ka’beye giriş için ordusunu ve fili hazırladı. Nufeyl filin yanına gelip kuyruğundan tuttuktan sonra; "Ey Mahmud çök, burası Allah'ın Haram bölgesidir" der demez fil hemen yere çöker. Fili ne kadar kaldırmaya uğraşırlarsa da bir türlü muvaffak olamazlar. Fili Yemen tarafına döndürürler. Fil o yana dönünce kalkar ve koşmaya başlar. Şam tarafına döndürürler, yine o şekilde koşar. Doğu tarafına çevirdiklerinde yine aynısını yapar. Fakat Ka’beye çevirdiklerinde yine önceki gibi çöküverdi. Nufeyl de süratle dağa çıkar.
 
Bu arada Allah deniz tarafından kuşlar gönderir. Her kuş beraberinde ikisi ayaklarında, biri de ağızında olmak üzere üç taş taşıyordu. Ordunun üzerinden uçan bu kuşların taşından isabet olan her asker helak oluyordu. Bütün ordu bu taşlardan isabet almadı. Bir kısmı o durumdan çıkıp, Yemen yolunu sormak için Nufeyli aradı. Askerler birbirine düştüler. Yollara düştüler, adeta ne yapacaklarını şaşırdılar. Taşların isabet ettiği herkes yollara seriliyordu. Allah Te’ala Ebrehe’nin vücuduna bir hastalık verdi, öyle ki vücudu parça parça erimeye ve düşmeye başladı. Sana’ya gidinceye kadar bir kuş kadar canı kaldı. Göğsü yarılıp kalbi dışarı çıktıktan sonra öldü.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1029
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Ynt: Muhtasar’u Siret’ir Rasul
« Yanıtla #11 : 30 Aralık 2015, 03:01 »
Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Babası Abdullah ve Dedesi Abd'ul Muttalib

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Babası Abdullah'ın Ölümü


Allah Rasulü'nün siretine dönelim...

O (sallallahu aleyhi ve sellem)’in babası Abdullah'ın vefat tarihi kati olarak bilinmemektedir. Peygamberimizin doğumundan sonra mı veya önce mi vefat ettiği hususu kesin olmamakla beraber, çoğunlukla annesi hamile iken babasının öldüğü kabul edilmektedir. Annesinin, Medine’den halasının ziyaretinden dönerken Ebva denilen yerde vefat ettiğinde ihtilaf yoktur. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bu sırada daha altı yaşını tamamlamamıştı.

Yalnız kalan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemi, dedesi Abd'ul Muttalib himayesine aldı. Abd'ul Muttalib çocuklarına göstermediği şefkati ona gösterdi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den asla ayrılmazdı. Çocuklarından hiç biri –ondan çekindiklerinden ötürü- Abd'ul Muttalib'in döşeğine oturmak cesaretini gösteremezken Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem otururdu.

Ben-i Müdlicten bir kafile Mekkeye gelmişti. Allah Rasulü'nü gördüklerinde dedesine onu iyi korumasını istediler.
وما كان أحد من ولده يجلس على فراشه - إجلالا له - إلا رسول الله صلى الله عليه وسلم. “Biz onun ayağı kadar Makamı İbrahim’deki ayak izine benzeyen başka bir ayak görmedik” dediler. Bunun üzerine Abd'ul Muttalib, Ebu Talib’e “Bunların ne dediğini duyuyorsun, onu iyi muhafaza et” dedi.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem sekiz yaşında iken dedesi Abd'ul Muttalib vefat etti. Himayesini Ebu Talib'e havale etmişti. Denilir ki Abd'ul Muttalib Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'i Ebu Talib'e vasiyet ederken:

أوصيك يا عبد مناف بعدي ... بمفرد بعد أبيه فرد
وكنت كالأم له في الوجد ... تُدْنيه من أحشائها والكبد
فأنتَ من أرجى بَنيَّ عندي ... لرفع ضيم ولشد عضد


"Ey Abd-i Menaf benden sonra sana birini vasiyet ediyorum. O ki babasından sonra tek başına kalan bir ferttir. Bütün şefkatiyle yavrusunu himaye eden bir anne gibi davranırdım ona. Sende çocuklarım arasında bu işte en fazla kendisinden ümit edilensin"


dediği nakledilir.

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Dedesi Abd'ul Muttalib

İbn-i İshak şöyle demiştir:
 
Abd'ul Muttalib Kureyş'in ileri gelenlerindendi. Ahlaki seviyesi yüksek, akidlerine bağlı, fakir ve kimsesizleri seven, hacı hizmetlerini yerine getiren, kıtlık zamanlarında yemek yediren zalimleri zulmünden alıkoyan bir kimsedir. Dağbaşlarındaki vahşi hayvan ve kuşlara dahi yedirme merhametine sahip bir kimseydi. En büyük oğlu Haris’le beraber bir çok çocukları vardı. Haris, babasının sağlığında vefat etmiştir. Haris'in Bedir'de öldürülen Ubeyde, Rabia Ebu Süfyan ve Abdullah isimli çocukları müslüman olmuşlardı.

Abd'ul Muttalib’in çocuklarından Zubeyr, Abdullah'ın ikiz kardeşidir. Ficar Harbi'nde Muttalib ve Haşim kabilesinin reisi idi. Şair ve şöhretli bir kimse olmakla beraber İslam'ı idrak etmeden ölmüştür. Onun çocuklarından Abdullah müslüman oldu ve Ecnadeyn Savaşı'nda şehit oldu. Ayrıca Dubaa, Mecl, Safiyye ve Atike isimli çocukları da müslüman olmuşlardı.

Abd'ul Muttalib'in oğlu Hamza ve Abbas radıyallahu anh müslüman olmuşlardı.

Onlardan Ebu Leheb, Bedir Harbi'nden hemen sonra ölmüştür. Onun Uteybe isminde bir oğlu vardır ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ona beddua etmiş ve neticesinde yırtıcı hayvanlar tarafından öldürülmüştür. Fetih Günü müslüman olan Utbe ve Muattib isimli oğulları da vardı. Kızlarından Erva, Kurz ibni Rabia ibni Habib bin Abd’iş Şems ile evlenmiş ve ondan Amir ve Erva isimli iki çocuk dünyaya gelmişti. Erva'yı, Affan ibni Ebi’l As ibni Umeyye almıştı. Erva ise ondan Osman radiyallahu anh’ı doğurmuştur. Affan’dan sonra Erva ile Ukbe ibni Ebi Muayt evlenmiş ve ondan da Velid ibni Ukbe’yi doğurmuştur. Erva, oğlu Osman (radiyallahu anh)’ın halifelik zamanına kadar yaşamıştır.

Abd'ul Muttalib'in kızlarından Ebu Selma'nın annesi Berre -ki Ebu Seleme ibni Abd’il Esed el-Mahzumi’nin annesidir- ile Abdullah ibni Ebi Umeyye'nin annesi Atike'yi zikredebiliriz. Bedir’den önce rüya gören kişi odur.  Atike'nin müslüman olup olmadığı ihtilaflıdır. Yine Abd'ul Muttalib’in kızlarından Zübeyr ibn'ul Avvam'ın annesi Safiyye ise müslüman olmuş ve Hicret etmiştir.

Cahş ailesinin yani Abdullah, Ebu Ahmed, Ubeydullah, Zeyneb ve Hamne'nin anneleri Erva da keza Abd'ul Muttalib’in kızlarındandır.

Abd'ul Muttalib'in annesi Neccar kabilesinden Zeyd kızı Selma’dır. Abd-i Menaf oğlu Haşim’in hanımıdır. Haşim Şam'a gittiğinde Selma da onun yanındaydı. Orada Abd'ul Muttalib’e hamile kaldı. Haşim Gazze’de vefat etmiştir. Ebu Ruhm ibni Abd’il Uzza ve arkadaşları beraberlerinde onun naaşını Medine’ye getirdiler. Haşim’in vefatından sonra ailesi Selma Abd'ul Muttalib’i doğurdu. Annesi ona: "Şeybet'ül Hamd" ismini verdi. Abd'ul Muttalib dayıları yanında çok güzel bir hayat yaşadı. Çocuklarla oynarken "Ben Haşimin oğluyum" derdi. Kureyş kabilesinden bir adam çocuğun bu sözlerini işitir. Amcası Muttalib’e “Kayle kabilesinin evleri arasında senin kardeşin Haşim’in oğlu olduğunu söyleyen bir çocuğa rastladım. Bu çocuğun gurbette terkedilmesi doğru olmaz" dedi. Amcası onu aramak için Medine’ye doğru yola çıktı. Onu anlatılan yerde görünce gözleri yaşardı. Bağrına bastı ve şu manada bir şiir inşad etti:

 
"Şeybe'yi tanıdım Neccar kabilesinin çocukları iyilik ve güzel ahlaklarıyle kuşatmışlar. Onun iyi ahlakından ve izzetinden tanıdım ve göz yaşlarımı döktüm."

Muttalib onu arkasına alıp giderken çocuk "Ey Amca, anneye mi gidiyoruz" deyince amcası onu annesine götürdü. Kendisinden çocuğu salıvermesini diledi. Annesi önce imtina etti. Muttalib "O babasının ülkesine, Allah'ın haremine gidiyor" deyince ona izin verdi. Amcası onu Mekke'ye getirdi. Mekkeliler bu Abd’ul Muttalib yani Muttalib’in kölesidir, dediler. O ise "Yazıklar olsun size, bu kardeşim Haşim'in oğludur" dedi (fakat ismi bundan sonra Abd'ul Muttalib olarak kaldı)i

Büyüyünceye dek onun yanında kaldı. Muttalib ona Haşim'in yetkisindeki Ka'beye bakma, Rifade, (Hacılara yemek yedirme işi) Sikaye ve hac ile ilgili bütün işleri teslim etti.

Muttalib, cömert, sözü dinlenir şeref sahibi bir kimseydi. Çok cömert olduğu için Kureyş ona Feyyaz ismini vermişti. Kureyş kabilesi ile Necaşi arasındaki anlaşmayı o akdetmişti. Haris, Mahreme, Abbad, Uneys, Ebu Ömer, Ebu Ruhm isimlerini taşıyan çocukları vardı.

Muttalib ölünce Nevfel ibni Abd-i Menaf, Şeybe'nin (Abd'ul Muttalib’in) arsalarını zorla işgal etti. Şeybe, bu haksızlığı gidermek, arsalarını Nevfel'in elinden almak için bir çok kimseye başvurdu; fakat hepsi "Biz amca ile yeğen arasına giremeyiz" diyerek reddediyorlardı.

Bunun üzerine Şeybe, Neccar kabilesinden olan dayılarına şu şiirleri yazdı.


"Ey uzun gece, keder ve üzüntülerimiz Neccar kabilesine dayılarıma iletecek bir elçi yok mudur?
Adi Dinar, Mazin ve Malik kabileleri halime seyirci kaldılar."

Dayısı Ebu Sa'd ibni Adi yeğeninin mektubunu okuyunca ağladı. Seksen kişilik bir kafile ile Medine’den Mekke’ye yürüdü. Ka'be’ye geldiğinde yeğeni Abd'ul Muttalib onu karşıladı ve eve misafir olmasını teklif edince, Ebu Sa'd, Nevfel’i görmeden eve gelip oturmayacağını söyledi. Yeğeni Nevfel'in kavmi arasında bir toplantıda bulunduğunu söyledi. Dayısı doğruca oraya gitti. Nevfel, Ebu Sa'd'e hayırlı sabahlar diyerek ayakta karşıladı. Ebu Sa'd, Allah sana sabahı göstermesin dedi ve kılıcını çekti. Bu Ka'benin sahibine yemin ederim ki eğer yeğenimin arsalarını geri vermezsen bu kılıç senin üzerinde hedefini bulacak diye haykırdı. Nevfel, Kureyş büyüklerinden şahitler huzurunda arsaları geri vereceğini söyledi. Bu cereyan eden hadise yatıştıktan sonra Ebu Sa'd, Şeybe'nin evine döndü, yeğeninin yanında üç gün kaldıktan sonra umre yapıp Medine’ye geri döndü. Abd'ul Muttalib:

"Mazin Ebu Adi ve Dinarlılar halimi almaktan imtina ettiler. Onlardan Allah benim arsalarımı geri aldırttı. Onlar benim kavminden başka kabilelerdi" diyordu.

Bu olaydan sonra Nevfel, Haşim kabilesine karşı Abd’uş Şems ibni Abdi Menaf oğullarıyla anlaştı. Haşim kabilesi de Nevfel ve Abd'uş Şems oğullarına karşı Huzaa ile anlaşma akdettiler. İlerde geleceği üzere bu anlaşma Mekke'nin Fethi'ne sebep olmuştur.

Huzaa kabilesi Neccar kabilesinin Abd'ul Muttalib'e olan yardımlarını görünce, onlar da şöyle dedi: Siz onu doğurduğunuz gibi biz de onu doğurmuşuzdur. Dolayısıyla ona yardım etmeye biz daha layıkız. Çünkü Abdu Menaf’in annesi onlardandı. Böylece Dar'un Nedve’ye girip aralarında bir anlaşma akdini yazdılar.

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Babası Abdullah

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in babası Abdullah (İsmail aleyhi selam gibi) kurban edilmeye nezredilmişti. Abd'ul Muttalib’e bir gece rüyasında kendisine zemzem kuyusunun yeri gösterilir ve oranın kazılması emrini alır.

Cürhüm kabilesi İsmail aleyhi selam'ın nesline ve akrabasına üstünlük sağlamış uzun bir zaman Mekke'nin idari işlerini kendi yetkisine almıştı. Daha sonra Allah'ın Haremi'nde bir çok fesat ve bozgunluklar çıkardılar. Onlarla, Yemenli Sebe ehlinden olan Huzaa kabilesi arasında büyük bir savaş çıktı. Bu harbe İsmail aleyhi selam'ın kabilesi iştirak etmemiş, sonunda Huzaa kabilesi, Cürhümlüleri yenerek Mekke'den çıkarmışlardır.

Cürhüm kabilesi Mekke idaresini elinde bulundurduğu sıralarda Hacer'ul Esved'i, Makam-ı İbrahim’i, Zemzem Kuyusu'nu yere gömmüşler(ve bu surette belirsiz hale getirmişler)di. Kusay ibni Kilab idareyi elde ettikten, Kureyş'in mirasını devr aldıktan sonra Kureyşliler'in bir kısmını Mekke şehrinin içine, bir kısmını da dışına yerleştirmiştir. Mekke’nin içine yerleşenlere “Kureyş’ul Ebatih” dışına yerleşenlere de “Kureyş’uz Zevahir” ismi verilmişti. Zemzem Kuyusu, Abd'ul Muttalib devrine kadar yerde gömülü bir şekilde kaldı. Abd'ul Muttalib zemzemin yerini rüyada gördü. Sabahleyin zemzemi açmaya başladı. Açarken orada bir kılıç bir yüzük, bir de incilerle süslenmiş altından bir geyik heykeli görür. Abd'ul Muttalib onu Ka'beye astı. Bu kazı esnasında Abd'ul Muttalib'in yanında yalnız oğlu Haris bulunuyordu.

Kureyş "bizi de bu işe ortak yap" diyerek Abd'ul Muttalib ile çekişmeye başladı. Abd'ul Muttalib: "Bunu yapamam. Çünkü bu iş yalnız bana aittir. Bu hususta istediğinizi aramızda hakem yapın" dedi.

Abd'ul Muttalib bu olaydan sonra "Eğer Allah bana on erkek evlad verirse Kureyşin baskılarına karşı koyabilecek güce erişirsem onlardan birini Ka'be’nin yanında kurban edeceğim" diye adakta bulundu. Çocuklarının sayısı ona ulaşıp onu koruyacak düzeye ulaştıklarını anlayınca çocuklarına, yaptığı adağı (onların birini kurban edeceğini) haber verdi. Onlar hiç itiraz etmeden kabul ettiler. Çocuklarının her birinin ismini birer oka yazıp okları Hubel putunun hizmetçisi olan ok çekiciye verdiler. Okçu çektiği okun Abdullah'a çıktığını bildirdi. Abd'ul Muttalib, Abdullah'ı kesmek için eline bıçağı aldı. Kureyş’in ileri gelenleri buna mani olmaya çalıştılar. Abd'ul Muttalib, adağını nasıl yerine getireceğini sordu. İleri gelenler Abdullah'ın yerine on deve kesmesini işaret ettiler.

Bunun üzerine Abdullah ile develer arasında kura çekildi. Kura yine Abdullah'a isabet edince Abd'ul Muttalib bu duruma üzüldü. Develere onar deve daha kattılar. Deve sayısı yüze baliğ oluncaya kadar her çekilişte kura Abdullah'a isabet ediyordu. Deve yüzü bulunca kura bu sefer develere isabet etti. Develer kurban edildi.
(Cana karşılık yüz deve diyet vermek şeklindeki) bu adet devam edegeldi.

Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’den rivayet olunduğuna göre:
أنا ابن الذبيحين "Ben iki kurban oğluyum" buyurmuştur. Yani ben İsmail ve Abdullah'ın oğluyum, demek istemiştir.

Daha sonra Abd'ul Muttalib kesilen develerin etinden istifade etmeyi herkese ve her vahşi hayvana serbest kıldı. Böylece "Diyet" yani kan bedeli Arap ve Kureyşliler arasında yüz deve olarak yerleşti ve gelişti. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de İslam geldikten sonra bu hususu teyid etti.

Abd'ul Muttalib'in kızı Safiyye şöyle bir şiir inşad etmiştir:


"Hacılara İbrahim ve oğlu İsmail'in suyu olan zemzemi biz kazmıştık. Asla kınanmayan Cebrail'in suyu hastalara şifa, açlara yiyecektir"

Yukarıda anlatıldığı gibi dedesi vefat ettikten sonra Allah Rasulü'nün bakımı ile ilgilenen bütün varlığıyla ona şefkat kucağını açan, onu çocuklarından daha fazla seven amcası Ebu Talib'tir.

Vakidi’nin anlattığına göre Ebu Talib, Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem'i sekiz yaşında iken himayesine almış, bu himaye Nübüvvetin onuncu yılına kadar devam etmiştir. Yani kırk üç sene onu himayesine almış, ona yapılan saldırılara göğüs germiş bu uğurda her fedakarlığa katlanmıştır.

Ebu Muhammed ibni Kudame (rh.a) şöyle demiştir: O, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in Nübüvvetini ikrar ederdi ve de bu hususta bazı şiirler söylemişti. Onlardan birisi şudur:


ألا أبلغا عني على ذاتِ بيننا ... لُؤَيا. وخُصَّا من لؤي بني كعب
بأنا وجدنا في الكتاب محمدا ... نبيا كموسى , خُطَّ في أول الكتب
وأن عليه في العباد محبة ... ولا خير ممن خصه الله بالحب


“Bakın, bizden aranızdaki Lüeyy'e ve özellikle Lüey ibni Ka'b'a duyurun,
Bilmez misiniz ki biz Muhammed'i, önceki kitaplarda yazılı Musa gibi bir peygamber olarak bulduk.
Kullar, ona muhabbet beslemekle yükümlüdürler.
Allah'ın kendisine Onun muhabbetini verdiği kimsede hayır vardır.”

Başka bir şiirinde ise şöyle der:

تَعَلّم خيارَ الناس أن محمدًا ... وزيرٌ لموسى والمسيح ابن مريم
فلا تجعلوا لله ندا وأسلموا ... فإن طريق الحق ليس بمظلم


“Bilin ki insanların hayırlısı Muhammed’dir ve O, Musa’nın ve Meryem oğlu Mesih’in veziridir (yardımcısıdır).
Allaha ortak koşmayın ve teslim olun, zira hakka giden yol kapalı değildir (açıktır).”

Fakat böyle övgülerine rağmen Araplar onu ayıplarlar düşüncesine kapılarak İslam'ı kabule yanaşmamıştır. Öleceği zaman yanında Ebu Cehil ve Abdullah ibni Ebi Umeyye bulunduğu bir sırada Allah'ın Rasulü yanına gidip; يا عم قل: لا إله إلا الله، كلمة أحاج لك بها عند الله "Ey amca; La-ilahe illallah" de ki; bu ifade ile Allah katında sana yardımcı olayım" dediği vakit yanındakiler ise: أترغب عن ملة عبد "Abd'ul Muttalib’in dinini bırakacak mısın?" dediler.
 
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem aynı şeyleri tekrar ettikçe onlar da daha önce söylediklerini tekrarladılar. Ebu Talib son sözü olan:
هو على ملة عبد المطلب “O, Abd'ul Muttalib’in dini üzeredir” sözünü söyleyinceye kadar aynı durum devam etti. Sonra Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem: لأستغفرن لك ما لم أُنْه عنك "Ben de nehyedilmediğim takdirde senin için mağfiret dileyeceğim" buyurdular. Bunun üzerine Allah Te'ala şu ayetleri indirdi;

مَا كَانَ لِلنَّبِيِّ وَالَّذِينَ آمَنُوا أَنْ يَسْتَغْفِرُوا لِلْمُشْرِكِينَ وَلَوْ كَانُوا أُولِي قُرْبَى مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُمْ أَصْحَابُ الْجَحِيمِ

"Ne peygambere, ne iman edenlere akraba bile olsalar Cehennemlik oldukları iyice belli olduktan sonra müşriklere istiğfar etmek yoktur." (et-Tevbe 9/113);

إِنَّكَ لَا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ

"Sen sevdiğine hidayet edemezsin. Ancak Allah dilediğini hidayete erdirir." (Kasas 28/56)

(Böylece Peygamberimizin amcası için mağfiret talebinde bulunmasını reddetti.)
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
2902 Gösterim
Son İleti 10 Haziran 2015, 16:04
Gönderen: Tevhid Ehli
2 Yanıt
3084 Gösterim
Son İleti 04 Kasım 2016, 22:54
Gönderen: Tevhid Ehli