Tavhid

Gönderen Konu: SUUDİ SELEFİLERİ (TELEFİLER) VE TÜRKİYE’DEKİ UZANTILARI HAKKINDA  (Okunma sayısı 763 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1743
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
بسم الله الرحمن الرحيم
الحَمْدُ للهِ وَحْدَهُ، وَالصَّلاة وَالسَّلامُ على مَنْ لا نبيَّ بَعْدَهُ، وَبَعْدُ

İnşaallah, taahhüd ettiğimiz üzere bundan sonra kendilerine selefi ismini veren, lakin selefin akidesi ve menheciyle uzaktan yakından alakası olmayan muasır fırkalara yönelik reddiyelere ağırlık vereceğiz. Bu fırkalar, daha ziyade Suudi Arabistan vatandaşı veyahut da bu ülkedeki eğitim kurumlarında dini tahsil görmüş olan birtakım davetçilerin öncülüğünde gelişmektedir. Haliyle, Suud haricindeki ülkelerdeki selefi görünümlü oluşumlar da Suud’da faaliyet gösteren çeşitli ekollerin uzantısı durumunda olmaktadır. Bundan dolayı Suudi selefiliği, ilmi selefilik, ılımlı selefilik vb isimler alan bu fırkalara karşı ayrıntılı reddiyelere geçmeden önce bu fırkaları ve beslendikleri kaynakları tanıma zarureti hasıl olmuştur. Ta ki nasıl bir anlayışla karşı karşıya olunduğu iyice anlaşılabilsin. İşte bundan dolayı bu yazıda Suudi selefisi denilen fırkalar hakkında bilgiler vereceğiz inşallah. Bunu yaparken de bu fırkalara karşı daha önce yapmış olduğumuz reddiyelerin de bir dökümünü toplu olarak vermiş olacağız.

Şimdi bizler, daha önce Suudi Arabistan’daki selefi iddialı birtakım oluşumların tarihçesine ve aralarındaki ihtilaflara dair bazı genel bilgiler vermiştik: http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=219.0 Orada da vurgulandığı gibi bugün dünyadaki bütün selefi eğilimli hareketlerin kökeninde –ister kabul etsinler ister etmesinler- yaklaşık 3 asır önce Arap yarımadasında Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab (rh.a)’ın başlatmış olduğu tevhidi uyanış hareketi yer almaktadır. Daha sonraki yıllarda onun menhecine bağlı iki kez devlet kurma teşebbüsü olmuştur. Nihayet m. 1926’da 3. Suudi devleti teşkil edilmiştir. Zaten büyük ölçüde İngilizlerle ittifak halinde kurulan bu devlet, tevhid akidesinden hızla uzaklaşmış lakin siyasi amaçlarla selef akidesini himaye etmeye devam etmiştir. Bu amaçla Mekke ve Medine’de uluslararası nitelikte İslam üniversiteleri tesis edilmiş, bilhassa Suudi Arabistan’da 1960’lardan sonra yaşanan dışa açılma politikalarıyla beraber yurtdışından gelen birçok öğrenci hatta öğretim görevlisi bu üniversitelere dahil olmaya başlamıştır. Tabi bununla beraber, o zamana kadar –bazı yozlaşmalar yaşanmış olsa da- genel hatlarıyla Necdi ulemanın menhecinin ağır bastığı Suudi Arabistan’a dışardan yabancı fikirler de girmeye başlamıştır. Böylece selef menhecine ters bazı görüşler yayılmaya başlamıştır. Bundan daha fazla etkili olan bir faktör ise kraliyetin baskılarıdır. Bilhassa diğer İslam’a intisap eden devletlerle ve gayrı müslim ülkelerle ilişkilerini iyi tutmaya çalışan rejim, haliyle buna muhalif olan görüşleri de büyük oranda törpülemiş ve yalnızlaştırmıştır. İşte bu etkenlerle beraber bilhassa son 20-30 senelik süreçte Suudi Arabistan’da ve onunla etkileşim halindeki ülkelerdeki ilmi muhitlerde hepsi de kendisini selefi olarak adlandırmakla beraber dinin en temel meselelerinde dahi farklı düşüncelere sahip olan birçok ekol ortaya çıkmıştır. Mısırlı araştırmacı yazar Tarık Abdulhalim –Allah hidayet etsin- “The Counterfeit Salafis” yani “Sahte Selefiler” isimli İngilizce kitapçıkta günümüzde faaliyet gösteren sekiz adet selefi ekolden bahsetmektedir. Yeri gelmişken belirtelim ki bu zat, “el-Cevab’ul Müfid fi Hükmi Cahil’it Tevhid” adlı dinin aslında cehaletin özür olmadığı ile alakalı meşhur eserin sahibidir. Bu eser, müteveffa Suudi müftüsü Abdulaziz bin Baz’ın takdim yazdığı ve çeşitli akidevi risaleleri ihtiva eden “Akidet’ul Muvahhidin” adlı derlemenin içinde neşredilmiştir. Faydalı konular ihtiva eden bu kitabın Türkçe tercümesi Ferrac’ın Cehalet kitabının sonuna eklenerek yayınlamıştır. (Kayıhan Yayınları, İst 2010) Suudi ulemasını ve Suudi Arabistan’daki hareketleri iyi tanıdığını düşündüğümüz bu zat, muasır selefi ekolleri şu şekilde tasnif etmektedir:

(Bilhassa bu ekollerin Türkiye uzantılarıyla alakalı ve sair hususlarla alakalı kendimize ait birtakım bilgi ve gözlemleri de ekleyerek aktarıyoruz.)

1-Cami/Medhali ekolü (Kralcı ekol): 1991’deki Körfez Savaşında Suud yönetiminin Irak’a karşı Amerika’nın yanında yer alması ve Hicaz’ı Amerikan üslerine açması, bu ülkedeki selefi camiada önemli kırılmalara yol açmış ve birçok kişi ve grup Suudi rejiminin kontrolünden çıkmıştır. Suudi ulemasının önemli bir kısmı ise devletin yanında yer almaya devam etmiştir. İşte selefi camianın keskin bir şekilde radikaller ve ılımlılar olarak bölündüğü bu hengamede rejimin icraatlarını müdafaa eden ve radikal gruplara karşı gerek Suud’da gerekse diğer ülkelerde laik, batıcı hükümetlerin yanında yer almayı savunan en müfrit, azılı ekol olarak Cami-Medhali ekolü sivrilmiştir. Bu ekolün iki önemli siması Etiyopya (Habeşistan) asıllı Muhammed Eman el Cami ve Yemen asıllı Rabi bin Hadi el Medhali’dir. Bu iki zat, Suudi Arabistan’da ilmi faaliyetler yürütmüşler ve görebildiğimiz kadarıyla Suud’daki düşünce ekolleri arasında en müfrit rejim yanlısı oluşumu teşkil etmişlerdir. Bu ekolün teorisyenleri arasında Ali el Halebi’nin ismini de zikretmek gerekmektedir. Bunlardan bilhassa Rabi el- Medhali, taraftarlarınca asrın cerh ve tadil alimi olarak nitelendirilmiş, o da cerh tadil ilminin metodlarını kullanarak bilhassa radikal fikirlere sahip birçok kişiyi “İhvani, Kutbi, Hizbi, Tekfiri” vb lakaplar takarak cerh etmiştir daha doğrusu fişlemiştir! Medhali hakkında Suudi istihbaratının güdümünde hareket ettiğine dair yoğun iddialar mevcuttur. Bu Medhaliyye veya Medahile olarak meşhur olan anlayışın mensuplarına göre günümüzdeki İslama intisap eden ülkelerde hüküm süren laik demokratik sistemlerin yöneticileri günahkar Müslümanlardır. Bu kimselerin iddiasına göre “Allahın indirdiğiyle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir.” Mealindeki ayete sahabenin yaptığı tefsir olan kufrun dune kufr yani bu ayette bahsedilen küfür, küfrün altındaki dinden çıkarmayan küçük küfürdür tefsiri, sadece şeriatla hükmettiği halde nefsine uyarak zulmeden yöneticileri kapsamaz; bilakis günümüzdeki gibi demokrasiyle, laiklikle, sosyalizm vs şirk ahkamı ile hükmeden yöneticileri de kapsar ve bu yöneticiler de tıpkı eski zalim yöneticiler gibi şeriatı inkar etmedikleri, yaptıkları işi helal saymadıkları müddetçe tekfir edilmezler. Tabi bu düşüncenin zorunlu lazımları olarak günümüzdeki İslam iddialı devletlerin başında bulunan yöneticiler kelime-i şehadet getirdikleri, İslamın hükümlerini açıktan reddetmedikleri müddetçe müslümandırlar, kafir birer tağut değildirler, Müslümanlara (!) yöneticilik yaptıkları için de ulul emr statüsündedirler; bunlara isyan etmek, karşı gelmek caiz değildir; bu yöneticilere karşı çıkanlar, kafir diyenler Haricidirler veya en azından bağidirler; bu kimseleri reddetmek, hatta bunlarla olan mücadelelerinde Müslüman (!) yöneticilere yardımcı olmak, gerekirse bu isyancı bağileri, teröristleri güvenlik güçlerine ihbar etmek vaciptir ilh… Bu Medahile (Medhalici) ekolün ve benzerlerinin Mısır’da Sisi cuntasını, Libya’da CIA güdümlü Halife Hafter cuntasını destekleyerek ve diğer bölgelerde de tamamen Suudi Arabistan hükümetinin menfaatleri doğrultusunda hareket ederek yaptıkları şeyler malumdur. Bu adamlar İhvan’ı ve sair İslamcı grupları –haklı olarak- laikliğe, demokrasiye hatta Yahudi ve Hristiyanlara yakınlaşmakla itham edip ondan sonra onlara karşı Sisi veya Hafter gibi bizzat orijinal laik ve batıcı olan kişileri desteklemek gibi ilginç bir kafa yapısına sahiptirler. Başkalarını Harici olarak yaftalamaya meraklı olsalar da kendileri bu vasfa daha layıktır, çünkü tıpkı Haricilerin yaptığı gibi müşriklere ilişmeyip Müslüman gördükleri, kendilerine onlardan daha yakın olan çevrelere saldırırlar hatta bunlara karşı tağutlarla işbirliği yaparlar. Türkiye’de bilhassa Ümmül Kura yayınevinin sahibi olan Necmi Sarı’nın bu ekole yakın tavırları sezilmektedir. Bu şahsın yaptığı ifrat derecedeki tekfir ve cihad aleyhtarı neşriyat –içerisinde haklı olduğu konular da olmakla beraber- kendi çevresinden de dışlanmasına yol açmış ve bilhassa Abdullah Yolcu/Guraba yayınları çevresiyle birtakım polemiklere sebeb olmuştur. Medahile ekolünün diğer ülkelerdeki uzantıları da –mesela Kanada’dan yayın yapan “troid” adlı site ve uzantıları gibi- aynı şekilde internet siteleri, kitaplar vs yoluyla yoğun bir anti tekfir kampanya yürütmektedirler. İlim-Der çevresinde, İman Mescidi etrafında örgütlenen Hüseyin Cinisli, Emrah Kurugöllü gibi şahısların fikriyatı da bilhassa yöneticilere bakış konusunda bunlara yakındır. Bilhassa bunlar orijinal Suudi kralcısı ekolün tam bir uzantısı olarak gözükmektedir.
Abdullah Yolcu da kendisiyle yapılan bir röportajda eski öğrencisi olan Cinisli’yi kralcı ekole bağlı olmakla itham etmektedir. Tağutlara muhbirlik yapmak, günümüzde neredeyse bütün selefi geçinen ekollerin şiarı haline gelmiş olsa da bu işte öncülüğü bilhassa bu Medhali ekolü çekmektedir.[/b] Biz de bu zihniyete sahip kişilerin jurnalleriyle yer yer muhatap olmaktayız ve başka davetçilerin de başına bu çevrelerden kaynaklı bu tip olayların geldiğini duymaktayız. Bu sapmış zihniyet sahibi kişilere karşı bu yönden de ayrıca dikkat edilmesi gerekmektedir. Çünkü bahsettiğimiz şekilde hayal aleminde yaşayan bu kimseler –belki söz konusu yönetimlerin bile tasvip etmeyeceği tarzda- laik yöneticileri ulul emr olarak, bunlara karşı çıkanları da Harici olarak hayal dünyalarında tasvir etmekte ve haliyle fitnecilere (!) karşı polisle işbirliği yapma başta olmak üzere her tür önlemi mübah addetmektedirler. Dünyada ve Türkiye’de milyonlarca kişi, istihbarat servisleri tarafından yönlendirilen bu tarz sahte selefi akımların etkisinde tağutlara hizmet etmeyi ibadet aşkıyla yerine getirmektedir. Bunların bu yönüyle Fetullah Gülen örgütünden fazla bir farkları yoktur. Rabbimiz bunlara hidayet etsin, hidayet etmeyecekse de bunları kahretsin ve şerrlerinden muhafaza buyursun amin.

Bu kişilerin savunduğu çeşitli görüşlerden, bilhassa beşeri kanunlarla hükmeden yöneticilerin bunu “istihlal” etmedikçe yani helal saymadıkça kafir olmayacağı yönündeki teorilerine daha önce ayrıntılı olarak cevap verilmişti, bunun dışında bu zihniyete mensup davetçilerin başka konulardaki iddialarına da bazı cevaplar verilmişti. Bu husustaki linkleri toplu olarak ihtiva eden şu adrese müracaat edilebilir:

http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1912.0

2-Elbani/Mukbil ekolü (Ehli hadis görünümlü Neo-Zahiri ekol):
Tarık Abdulhalim’in kitabında zikrettiği ikinci ekol Elbani ekolüdür. O, bu meyanda Suriyeli meşhur hadisçi Nasiruddin el Elbani’nin yanı sıra aslen Yemenli olup yine hadis sahasında çalışan Mukbil bin Hadi el Vadi’nin ismini de onunla beraber zikretmiştir. Bu ikisinin anlayışları, bilhassa mezheplerin ve taklidin reddi, üzerinde icma edilmiş konularda dahi Kitap ve Sünnetten yeni hükümler istinbat edilmesi, dolayısıyla icma’nın –açıktan söylenmese de- hüccet olarak görülmemesi gibi konularda birbirine yakındır. Buna bir tür yeni Zahirilik olarak daha doğrusu Zahiriliğin iyice dejenere olmuş bir versiyonu olarak bakılabilir. Hindistan ehli hadis ekolünün görüşleri de bunlara yakındır. Yine günümüz laik yöneticilerinin Müslüman kabul edilmesi, onlara isyanın caiz görülmemesi gibi konularda Medhali ekolü ve benzerleriyle aynı düşünmektedirler. Ancak onlar kadar müfrit değillerdir. Hatta bu ekolün siyaseten Suudi kraliyetinin çizgisine biraz uzak olduğu dahi söylenebilir. Elbani, bir çok konuda –mesela kraliyetin Körfez savaşında Amerika’yı desteklemesi gibi- Suud’un siyasetine muhalif durmuştur. Mukbil ise Cuheyman el Uteybi’nin Kabe’deki ihtilal girişimine katılmış, fakat sonradan Suudi rejimiyle arasını düzelterek rejim tarafından affedilmiştir. Ama yine de diğerleri kadar kendisini rejime kaptırmadığı söylenebilir. Bunlar, küfür görmemekle beraber demokrasiye iştirak, oy kullanma vesaire gibi şeyleri de tasvip etmezler. Kısacası mevcut yönetimleri tekfir etmemekle beraber yönetimlere karşı mesafelidirler. Elbani ve Mukbil’in ekolleri gördüğümüz kadarıyla birebir aynı değildir. Elbani’nin Meşhur Hasen, Takiyyuddin el Hilali ve emsalleri gibi birçok öğrencisi vardır. Mukbil’in tesis ettiği Yemen ehli hadis ekolünü ise Yahya el Hacuri ve ailesi devam ettirmektedir. Bilhassa naslara karşı zahiri yaklaşım tarzı açısından Türkiye’deki selefi ekollerin çoğunun bu Elbani-Mukbil tarzı türedi ehli hadis ekolünün çizgisinde olduğu söylenebilir. Bununla beraber Türkiye’de bu çizgiye en yakın olan davetçi Ebu Muaz Seyfullah Erdoğmuş olarak gözükmektedir. Nitekim bu şahıs, sitesinde Mukbil-Hacuri ekolleriyle bağlantısını, hatta Abdulhamid el Hacuri’den Sahih-i Buhari icazeti aldığını çeşitli vesilelerle anlatmaktadır. Türkiye’de Ebu Muaz’ın haricinde de Ebu Said el Yarbuzi, Taceddin el Bayburdi, Ubeydullah Arslan, Hüseyin Ebu Emre gibi bu zahiri zihniyete yakın bazı davetçiler vardır. Lakin açıkçası bu zırcahillerin bir ekol temsilcisi gibi isimlerini zikretmeyi dahi uygun görmüyoruz. Ebu Muaz’ın bile bu ehli hadis ekolünü birebir takip ettiği konusunda şüpheler olsa da bu ekolün temsilcisi olarak onu zikretmeyi yeterli görüyoruz. Rabbim cümlesine hidayet etsin amin. Bu zihniyet mensuplarına yaptığımız reddiyeleri ihtiva eden linklere toplu olarak şu adresten ulaşılabilir:

http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1913.0

Bu adreste verilen linklerden Elbani’nin İslama muhalif bazı görüşlerinin tenkidine ve de gerek Ebu Muaz’ın gerekse diğer neo-zahiri zihniyetteki davetçilerin iddialarına verdiğimiz muhtelif reddiyelere ulaşılabilir. Bu zihniyet mensuplarında ümmetten bağımsız düşünme ve şeri naslardan daha önceki alimlerin çıkartmadığı hükümleri çıkartma hastalığı olduğu için bilhassa cehalet özrü konusunda başka ekol mensuplarının çok fazla cesaret edemediği konulara dalmışlar ve Allaha ortak koşan, onun yanında ilahlar edinen bir kimsenin cahil olduğu takdirde dinden çıkmayacağını iddia ederek çeşitli naslardan kafalarına göre istidlallerde bulunmuşlardır. Bundan dolayı orada linki verilen, cehalet meselesinde yaptığımız reddiyeler de bu zihniyetteki kişilere karşı faydalı olabilir.

3-Hizbiyye (Siyasi selefilik): Tarik Abdulhalim’in zikrettiği üçüncü selefi ekol, -onun isimlendirmesiyle- İlmi Selefi akımdır. Bu isim, radikal-cihadçı olarak nitelendirilen hareketlerin dışındaki bütün bu sayılan selefi akımlar için de kullanılan bir isimdir. Tarık’ın bu ekol içerisinde zikrettiği isimler Kuveyt’li Abdurrahman Abdulhalik ve de Hamid Ali ve Mısır’daki Ensar’us Sunne cemaatidir. Bunlar da yöneticileri tekfir etmeme gibi konularda diğerleriyle mutabıktır. Görüldüğü kadarıyla bunlar bilhassa siyasete sıcak bakmaları yönünden diğer gruplardan ayrılmaktadır. Nitekim bu tip siyasetle yakından ilgilenen selefi gruplara bilhassa Medhali ekolü tarafından Hizbiyye (partici) suçlaması yöneltilmektedir. Bu tip suçlamaların bu ekolün birebir Suudi siyasetini takip etmemesinden kaynaklanması mümkündür. Ayrıca bu tip oluşumlara dünyevileşme, demokratik prensipleri benimseme gibi suçlamalar da yöneltilmektedir.

4-Suudi Uleması:
Tarık, dördüncü ekol olarak “Selefi Şeyhler”i zikreder. Bunlar, Suudi Arabistan’da –diğerlerine nazaran- hakiki selefi menhece ve Necd ulemasının anlayışına en yakın olan kesimdir. Geçmişte Abdulaziz bin Baz ve İbn Useymin’in temsil ettiği bu ekolü, bugün Salih bin Fevzan, Abdulaziz er-Racihi, Abdullah el Guneyman gibi zatlar temsil etmektedir. Bu ekolün müntesipleri Suud’lu olup Necd davetini devam ettirdiği düşünülen kimselerden oluşmaktadır. Aslında birçok meselede öyledir, ancak yukarda zikrettiğimiz üzere bilhassa kraliyetin hassas olduğu konularda zikzaklar söz konusu olmaktadır. Biz yukarda da adresini verdiğimiz Maide: 44 ayetiyle alakalı risalemizde bu ismi geçenlerden ve başkalarından beşeri kanun ashabının tekfir edileceğine dair nakillerde bulunmuştuk. Sözkonusu yazıda da nakledildiği üzere bu ekole bağlı olan Daimi Lecne, beşeri kanun ehlini tekfir etmenin Haricilik olduğunu iddia eden bir kitabı şiddetle inkar etmiş ve kitabın yasaklanmasına fetva vermiştir. Bundan dolayı Türkiye’deki İlim-der çevresi kendisini daha ziyade bu Suud’un resmi menhecini temsil eden ekolün uzantısı gibi takdim etmeye çalışsa da biz bunun doğru olduğunu düşünmüyoruz. Çünkü her ne kadar bu ekolün müntesipleri, muayyen tekfire girmeseler de en azından işin hükmünü beyan etme babından çoğunlukla kanun ehlinin tekfiri görüşüne meyyaldirler. İlim-derciler, Cinisli ve ekibi ise bunu Haricilik olarak görmekte ve de kendi alimlerinin sözlerine teviller getirmeye çalışmaktadırlar. Onlar bu hususta daha çok azgın Medhali zihniyetini ve Elbani ekolünü takip etmektedirler. Onlar sadece büyük şirkte cehaletin özür olmadığı noktasında Suud ulemasına tabidirler, tabi bu usule dayanarak gerek şeyhleri gerekse de kendileri muayyen olarak kimi, kaç kişiyi tekfir etmişler bilmiyoruz! Cehalet meselesinde –aşağıda tafsilatı geleceği üzere- Suud uleması da kendi arasında hem fikir değildir. Bununla beraber onlar nezdinde ağırlıklı olan görüş, dinin aslında cehaletin özür olmadığıdır. Yeri gelmişken şunu da belirtelim ki bu tip meseleler Suud’da sosyal hayata yansıması olmayan konular olarak konuşulmakta ve öylece kapanmaktadır! Suud meşayihi, selefin ilmini bilen lakin bunu muayyen vakıalara ve kişilere tatbik etmeyen kimselerdir. Lakin, pratikte zaten bu menheci tatbik eden kimse olmadığı aşikar olmakla beraber teoride de Suud ulemasının menhecini birebir kabul eden bir ekolün varlığını Türkiye’de bilmiyoruz. Türkiye’den Suud’a okumaya gidenler, ekseriya oradaki mezheplerden en gevşek olanların fikirlerini benimseyip buraya getirmektedirler. La havle vela kuvvete illa billlah…

Suudi ulemasının itikadlarındaki ve amellerindeki tutarsızlıkları, git gelleri bazı yazılarımızda sözkonusu etmişizdir. Bu reddiyeleri ihtiva eden linklere şu adresten ulaşabilirsiniz:

http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1914.0

5-İhvan selefileri: Sözkonusu kitapçıkta beşinci selefi ekol olarak selefi akideden etkilenmiş olan İhvan mensupları zikredilmektedir. Buna misal olarak da Yemenli Abdulmecid Zindani, Ürdün’lü Ömer el Aşkar ve Sudan’lı İsam el Beşir’in isimleri verilmektedir.

6-Sururiyye: Tarık Abdulhalim, kendi akidesine en uygun olanlar bunlar oldukları için bu kesime Ehli Sünnet vel Cemaat selefileri ismini verse de bunun böyle olmadığı –az ilerde açıklayacağımız sebeplerden dolayı- bellidir. Bu kesimin öncülüğünü Suriye’li Muhammed Surur yaptığı için genelde Sururiyye olarak adlandırılır. Mısır’lı Salah es-Savi ve de Suudi Arabistan’da 90’lı yıllardan sonra ortaya çıkan ve de kendilerine Şuyuh’us Sahve (Uyanış Şeyhleri) ismi verilen Selman el Avde, Sefer el Havali gibi isimler de bu meyanda zikredilebilir. Bunlar genel hatlarıyla selefi menheci esas aldıklarını ileri sürseler de İhvan ve Seyyid Kutub çizgisinden etkilenmişlerdir. Beşeri kanunlarla hükmetmeyi büyük küfür olarak görürler, bununla beraber mevcut yöneticilerin muayyen olarak tekfirini pek fazla dillendirmezler. Ayrıca demokratik sistemler içinde parti vb yollarla mücadele vermeyi de temelden reddetmezler. Suudi yönetimini çoğu yerde eleştirseler bile tekfir etmezler. Gördüğümüz kadarıyla Abdullah Yolcu ve sahibi olduğu Guraba yayınları daha ziyade bu son iki grubun yani İhvani-Sururi menhece, Sahve (uyanış) şeyhlerinin çizgisine yakın bir selefiliğin savunuculuğunu yapmaktadır. Abdullah Yolcu’nun demokratik sürece katılıma cevaz verdiği malum olduğu gibi siyasi konularda Suudi yönetiminin ve alimlerinin çizgisini tasvip etmediği de bilinmektedir. Bu ismi geçen davetçilerin bazı kitaplarını da Türkiye’de neşretmiştir. Abdullah Yolcu’nun zihniyeti tıpkı bu Sururi ekolde olduğu gibi daha çok ümmetin (!) birliği vb siyaset eksenli olup itikadi meselelerden dolayı ihtilaf çıkarmamaya meyyaldir. O yüzden tekfir meselesinden bidatçılara bakış açısına, isim sıfat tevhidinden diğer usuli, itikadi meselelere kadar mevzuları yumuşatma, orta yolda buluşturma daha doğrusu hakla batılı uzlaştırma arayışı gözden kaçmamaktadır. Bu şahsın Esma ve Sıfat Tevhidi hakkında yaptığı bu türden bazı tahrifatlara ve benzeri iddialarına yönelik reddiyelerimize şu adresten ulaşılabilir:

http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1915.0

7-   Kutbiyyun (Kutupçu akım): Seyyid Kutub’un –sanılanın aksine- selef akidesiyle bir ilgisi olmasa da ağabeyi Muhammed Kutub’un sonradan Suudi Arabistan’a yerleşmesi –ki vefat edene kadar da orada kalmıştır- ve bazı selefi söylemleri benimsemesiyle beraber Kutupçu akım da günümüz selefi akımlarının arasına dahil edilmiştir. Mısırlı Abdulmecid eş-Şazeli’nin ismi de bu meyanda zikredilmektedir. Kutupçu akım, günümüz laik demokratik sistemlerinin küfür sistemi olduğunu savundukları gibi demokratik yollarla bu sistemi dönüştürmeye çalışmayı da tasvip etmemektedirler. Bununla beraber bu çizgideki davetçilerin de bu konulardan dolayı muayyen tekfire başvurdukları pek görülmez. Kutupçu akımın görüşleri hakkında şu adresten bilgi alabilirsiniz: http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=968.0

8-   Cihadi akım: Günümüzde daha çok dünyanın çeşitli yerlerindeki silahlı örgütlerle gündeme gelen Cihadi akımın gerek Suudi Arabistan’da gerekse diğer ülkelerde alim olarak kabul ettiği kimseler vardır. Suudi Arabistan’da bu anlamda dikkat çeken isimler 2002 yılında vefat eden ve Usame bin Ladin ve diğer cihatçılara ilham kaynağı olduğu düşünülen Hamud bin Ukla eş-Şuaybi ve de Ali bin Hudayr, Nasır bin Fehd, Süleyman el Ulvan gibi zatlardır. Suudi Arabistan dışında da cihadi akımın kendisine referans aldığı bazı davetçiler vardır ancak Biz Mısırlı Ömer Abdurrahman gibi istisnalar haricinde şu an popüler olmuş –Makdisi, Tartusi, Ebu Katade vb- kişileri cihadçıların alimleri arasında saymayı doğru bulmuyoruz. Aynı şekilde Türkiye’de de –M. Emin Akın haricinde- yeni ortaya çıkmış birtakım genç davetçileri de bu Kutbi ve Cihadi akımın ilmi temsilcileri olarak görmeyi de doğru bulmuyoruz. Çünkü bu kişilerin kayda değer bir ilimleri yoktur ve bunları daha ziyade aktivist veya teorisyen saymak daha doğrudur. Cihadi akım, beşeri kanunlarla hükmetmeyi ve İslami amaçlarla da olsa demokratik sistemlere iştirak etmeyi küfür olarak görmekte ve de bilhassa beşeri kanun ashabını muayyen olarak tekfir etmektedirler. Ancak bunun haricindeki konularda birçok tutarsızlık ve sapma mevcuttur. Bilhassa bu küfürler hususunda cehaleti özür görmeleri, lakin bu cehalet özrünü yöneticiler için de değil sadece avam için sözkonusu etmeleri gibi birçok çelişki sözkonusudur. Cehaleti özür görmeyenler de görenleri tekfir etmezler ve bu meseleleri dinin asli meseleleri arasında görmezler. Bu fırkalarda menheci ve fıkhi konularda da bir çok sapma ve hevaya tabi oluş sözkonusudur. Bilhassa yapılan silahlı eylemlerin bir çoğunda fıkıhsızlık had safhadadır. Bizim bu tip hareketler hakkındaki reddiyelerimizi ihtiva eden linklere toplu olarak şu adresten ulaşılabilir:

http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1916.0

Suudi Arabistan’da ve diğer ülkelerde faaliyet gösteren selefi olma iddiasındaki hareketler özet olarak bunlardır. Burada sayılanlar haricinde daha yeni ve küçük bazı oluşumlar da sözkonusudur. Mesela geçmişte Medhali ekolünün içerisinde yer almış olan Ahmed bin Ömer el Hazmi, sonradan cehalet özrü ve tekfir meselelerini ele alan vaazlarıyla gündeme gelmiş, bilhassa cehaleti mazeret görenler kafirdir şeklindeki söylemleri yankı uyandırmıştır. Ancak, Hazmi’nin bu meselelerden dolayı hiç kimseyi muayyen olarak tekfir ettiği bilinmemektedir. Bilakis Suudi tağutlarını dahi Müslüman ulul emr olarak görmekte ve de yönetimi tekfir edenleri şiddetle yermektedir. Hazmi hakkında şu adreste bilgi verilmiştir: http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1357.0 Bunun haricinde bilhassa 11 Eylül sürecinden sonra Suudi Arabistan’da Necdi menhece yönelik açıktan tenkidler başlamış ve devletin içinde bazı grupların desteklediği belli olan bu sürece Abdulaziz er-Reyyis, Hatim Avni gibi ilim talebesi hatta alim görünümlü bazı kişiler de destek olarak Necdi ulemaya yönelik tekfircilik,Haricilik gibi ithamlarda bulunmuşlardır. Türkiye’de Ebu Zerka isimli şahıs bu kişilerin görüşlerini pazarlamaya kalkmış ancak eline yüzüne bulaştırdıktan sonra kendi camiasından dışlanarak piyasadan çekilmek zorunda kalmıştır. Bunlar haricinde Haddadiye ismi verilen fırkanın da Suud’da bazı uzantıları vardır. Birebir aynı olmasa da Abdurrahman el Hicci isimli şahıs, Suud’da bu görüşlerin davetçiliğini yürütmektedir. Türkiye'de de bir dönem Ebu Musa el Medeni ve ona benzer birtakım sanal kişilikler bu akideyi yaymaya çalıştılar ancak Allah'ın izniyle istediklerini gerçekleştiremediler. Bunlar, daha önce bahsedildiği üzere bilhassa geçmiş alimlere dil uzatmakla tanınan bir fırkadır. Selef ulemasının eserlerinde küfür ve bidat olarak vasıflanan her fiil sahibini muayyen olarak küfür ve bidatle itham etmek, namazı terk etmenin küfür olmadığını söyleyen alimleri Mürcielikle itham etmek gibi görüşleri vardır. Bunların hakkında ayrıntılı bilgi daha önce verilmişti. http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1390.0 Suudi Arabistan’da ve başka yerlerde buna benzer daha çok cemaatler mevcuttur. Bilhassa Suud’da yönetimin baskısından dolayı muhalif görüşte olanların su yüzüne çıkması kolay değildir. Bununla beraber bilhassa Necd bölgesindeki bazı şehirlerde, Bureyde ve başka yerlerde rejime ve resmi ulemaya muhalif topluluklardan bahsedilmektedir. Hatta teknolojik aletleri kullanmayı reddederek uzlet hayatı yaşayan Bureyde İhvanı, keza Zilfi şehrindeki Hayy’ul Muhacirin cemaati vb oluşumların isimleri çeşitli kaynaklarda geçmektedir. O yüzden sadece rejimle uzlaşmış veyahut da kısmi taviz vermiş birtakım oluşumlara bakarak Suud’daki selefi camianın bunlardan ibaret olduğu kanaatine sahip olmak doğru olmaz.

Bu zikrettiğimiz Bureyde ve Zilfi cemaatlerinin akideleri ve yapıları hakkında bilgimiz yoktur. Ancak, bunlar haricinde Suudi Arabistan’da kitlesel tabanı olan bütün akımlar, kelime-i şehadetin sadece dille telaffuzunu esas alarak günümüz toplumlarına Müslüman hükmü vermek, dinin asli meselelerinde ihtilaf ettikleri muhaliflerine dahi İslam hükmü vermeye devam etmek ve başka küfürlerde ittifak etmişler lakin beşeri kanunlarla hükmetmenin küçük küfür mü büyük küfür mü olduğu, dinin asıllarında cehaletin mazeret olup olmadığı gibi bazı meselelerde ve bunun haricinde menheci/usuli bazı meselelerde ihtilaf etmişlerdir. Görüldüğü üzere Suudi uleması bütün itikadi konularda aynı düşünen yeknesak/homojen bir topluluk değildir. O yüzden bugün birilerinin havaya savurduğu “Asrımızda fırka-i naciye (kurtulan fırka) ve Taifet’ul Mansura (yardım gören taife) Suud ulemasıdır” gibi söylemlerin bir geçerliliği yoktur. Dinin asıllarında dahi ittifak edememiş bir hak taife olamaz. Tabi, birileri Allah’tan başka ikinci bir ilah edinen cahil birine Müslüman denilir mi denilmez mi gibi meseleleri dinin aslından saymıyorlarsa bu, onların problemidir! Asrın hak taifesinin Suudi uleması olduğu fikrini geçmişte Ebu Zerka gündeme getirmiş, fakat bazı konularda görüş değiştirmesinin yanı sıra bu saydığımız türden çelişkileri ve tutarsızlıkları gördüğünden de olsa gerek bu iddiasından vazgeçmiştir. Şu anda da bazı cahiller bu bayatlamış iddiayı gündeme getirmeye devam etmektedir. Bunu, buradan maddi manevi çıkarlar temin etmek isteyen birisi ancak söyleyebilir. Yoksa Suud’daki ilmi çevreleri ve aralarındaki ihtilafları bilen birisi sanki Suud uleması bir tek anlayışa sahip bir ekolmüş gibi lanse edip, birbirini tekfir eden görüş sahiplerini aynı çuvala doldurup ondan sonra da işte aradığınız hak taife budur diye takdim etmeye kalkmaz. Eğer, bugün herkesin Suudi ulemasına tabi olması gerekiyorsa bunlar bu sayılan 8-10 hatta daha fazla ekolden hangi ekolün alimleridir? Medhali uleması mı, Lecne alimleri mi diğerleri mi? Çünkü birine tabi olsa diğerine tabi olması mümkün değildir. Hatta aynı ekolün, mesela Lecne ulemasının dahi kendi içinde bir çok çelişkileri mevcuttur. Onun da ötesinde Bin Baz, İbn Useymin, Fevzan, Guneyman gibi meşayihten bir çoğunun hangi konuda neye itikad ettiği dahi belli değildir. Kitapları ve fetvaları birbirini tekzib eden çelişkilerle doludur. Gerekirse buna dair birçok misal verebiliriz. Geçmiş asırlarda gerçekten Taifet’ul Mansura’yı temsil etmiş olan ilim halkalarının hiç birinde; selef imamları arasında, Ahmed bin Hanbel, İbn Teymiye ve Muhammed bin Abdilvehhab’ın ashabı arasında bu türden akidevi ihtilaflara raslamak mümkün değildir. Allaha söven birisi bunu aldığı kötü terbiyeden dolayı yaptıysa kafir olmaz diyen Elbani ile bu görüşü Cehmilik olarak nitelendiren Suudi uleması nasıl olur da aynı akidenin, aynı taifenin temsilcisi olarak görülebilir? Keza Nevakiz’ul İslam şerhinde dinden çıkartan 3. Maddeyi izah ederken cehaleti mazeret görerek şirk ehline Müslüman diyenlerin kafir olduğunu yazan Salih bin Fevzan ile Keşf’uş Şubehat şerhinde ve başka yerlerde cehaletle şirk işleyen kimselerin Müslüman olduğunu söyleyen İbn Useymin, keza aynı kanaati belirten hocası es-Sa’di nasıl aynı fırkanın, hatta aynı dinin müntesibi sayılabilir? Bu kimselerin birbirlerinin batıllarını bu şekilde idare etmelerinin küfür ve nifaktan başka bir izahı var mıdır? Bunun asla, Ehli sünnetin içtihadi meselelerde birbirlerini hoş görmeleriyle bir alakası yoktur. Bu zikredilen şeyler, diğer ekoller hakkında da geçerlidir. Mesela birilerinin Taifet’ul Mansura olarak lanse ettiği cihadi akımın içinde de böyle itikadi ihtilaflar çoktur. Nassları bilen birisi bu ekollere iltifat etmez, İslam’ın garipliğe döndüğü bu devirde hak taifeyi kalabalıklarda, insanların tasvibini beğenisini kazanan cemaatlerde, tağutların üniversitelerinde kürsüsü olan, tağutlar tarafından maaşa bağlanmış davetçilerin ders halkalarında aramaz; bilakis ahir zaman hadislerinin vasfettiği şekilde dağ başlarında koyun çobanlığı yapanların, Eshab-ı Kehf gibi dinini korumak için mağaralara sığınanların, fitnelerden kaçmak için çöllere saklananların arasında arar. Ayrıca neden Suudi nizamına muhalif olan alimlere değil de rejime bağlı alimlere uyulması gerekiyor, sebeb ne, çoğunlukta olmaları mı? Aynı soru başkalarına da sorulabilir. Mesela Eşari-Maturidi-Sofi akidesine sahip olan birisi neden aynı akideye sahip olduğu halde Kemalist rejimi tekfir eden Mustafa Sabri-Zahid el Kevseri-Şeyh Said gibi zatlara değil de günümüzdeki düzen yanlısı şeyhlere, hocalara tabi olur? Bunun nasıl ilmi bir cevabı yoksa ötekinin de –kalabalıklara, şöhrete, rahatlığa tabi olmaktan başka bir cevabı yoktur.

Tevhid ehlinin batıl yolda olduğunu iddia edip, Suudi ulemasının hadislerde haber verilen hak taife olduğunu iddia edenler, bunu asla ilmi ve akidevi açıdan isbat edememektedirler. Bu konularda sadece kem küm edip ondan sonra meseleyi hemen Taifetul Mansura konusuna getirirler, günümüzde –tekfirci ve harici dedikleri- muvahhidlerin alimi ve ilmi silsilesi olmadığından dem vurup ilmi silsileye sahip olmaları hasebiyle Suudi alimlerinin ve onlara tabi olanların hak taife olduğunu ileri sürerler. Eğer mesele isnada, icazete, ilmi silsileye sahip olmaksa bu iş selefilerden ziyade tasavvufçularda, Eşarilerde hatta Rafizilerde daha çoktur. Bu dalalet fırkalarının Selefilerin medreselerinden daha organize, daha sistemli medreseleri Türkiye’de, Hindistan’da ve başka yerlerde mevcuttur. Eğer bir topluluğun hak yolda olup olmadığını sahip olduğu akide değil de haiz oldukları icazetler, ilmi silsileler belirliyorsa bu dediğiniz şey bidat ehlinde daha fazladır, neden o zaman onlara değil de başkalarına tabi oldunuz? Demek ki sizler tasavvufçuların Hint yarım adasındaki ihtişamlı medreselerini, Deoband Dar’ul Ulum’u, orada hep bir ağızdan Sahihi Buhari kıraat eden binlerce öğrenciyi, Elbani’yi Mukbil’i cebinden çıkartacak muhaddisleri görseniz mest olacak ve şimdiki akidenizi bırakıp onlara tabi olacaksınız öyle mi? Hatta Şia’nın Kum’daki Necef’teki büyük ilmi havzalarını, sarıklı mollalarını görseniz; kalabalığa, şöhrete, ihtişama meyilli kalpleriniz oraya meyledecek? Eğer bunlara değil de diğerlerine tabi olmanız bu sayılan sebeblerden değil de akideden kaynaklanıyorsa o zaman bizimle önce akideyi konuşacaksınız. Ama maalesef gördüğüm kadarıyla bu telefi camianın en aliminden en cahiline kadar hiç kimse bizimle akidevi meseleleri nass ve icma ışığında konuşmaya yanaşmıyor, hemen lafı “bizim alimlerimiz bunlar, sizin aliminiz kim” gibi kelamlara getiriyorlar. Kainat tevhide delalet eden ayetlerle, keza Kuran ve sünnet buna dair hüccetlerle dolup taştığı halde bunları terk edip sırf alimimiz yok gerekçesiyle bile bile haktan sapmaya davet ediyorlar. Yıllar önce Guraba yayınlarındaki bir münazarada en alimleri olan Ebu Zerka bile bize bundan başka bir hüccet getirememişti. Şimdi o bu lafları bıraktı fakat onun bıraktığı yerden diğer cahiller aynı kelamlara devam ediyorlar. Vallahu’l Mustean.

Yeri gelmişken şunu belirtelim ki bizim alim olmamamız, bu akideye sahip yeryüzünde hiçbir alim olmadığı anlamına gelmiyor. Hak taifenin yeryüzünün hangi köşesinde olduğunu Allah bilir. Eğer sırf bundan dolayı, aliminiz yok, bir önceniz yok diye bu akidenin batıllığı isbat edilecekse şunu bilin ki aynı ithamlar geçmişte hak taifeye mensup olan alimlere de yapıldı. Mesela Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab’ın öncesi kimdir, akidesini kimden almıştır, muasırı olan hangi alimin çizgisini devam ettirmiştir bilen var mı? Bilakis o “ben de hocalarım da tevhidi bilmiyorduk ve şu Necd bölgesinde tevhidi bilen kimse yoktur” demiştir. Şeyh (rh.a) elbetteki akide dahil bütün ilimleri belli hocalardan almıştır, - ne biz ne de hocalarımız- onun ve hocalarının seviyesinde olmasa da bizler de alet ve usul ilimlerini birtakım kafir muallimlerden öğrenmişizdir; lakin bu ayrı bir şeydir, akideyi fıkhetmek, kendi devrinde yaygın olan küfür ve bidatlerin farkına varmak ayrı bir şeydir. Şeyh (rh.a) bu ikincisini Allah’ın ilhamıyla kendi başına yapmıştır. İbn Teymiye’nin de durumu farklı değildir. O, birçok konuda hocalarına ve devrindeki diğer alimlere muhalefet etmiştir. Onun da görüşlerini birebir aldığı bir şeyhi yoktur. Hatta İmam Ahmed’in de durumu öyledir. O, Mihne döneminde Halife’nin baskısına direnen ve küfür sözünü söylemeyi kabul etmeyen üç alimden birisi idi. İmam Ahmed’in şeyhleri de dahil diğer alimlerin hepsi ikrah ve takiyye bahanesiyle Kuran mahluktur sözünü kabul etmişlerdi. Eğer Ahmed bin Hanbel, devrinin alimlerine tabi olsaydı İmam Ahmed olmazdı! Diğerleri de öyle yapsalardı Şeyhulislam lakabını hak etmezlerdi! Taifetul Mansura meselesi asla bu ahmakların anladığı gibi değildir. Yani birisi hak olan akideye davet ettiği zaman o kişinin yanına gidip, bu akideyi öğrendiği bir hocası ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e kadar uzanan ilmi silsilesi varsa kabul etmek; eğer yoksa o akideye dair Kitap ve sünnetten hangi delil getirirse getirsin reddetmek şeklinde bir anlayış yoktur. Akide delilleri açık olan bir şeydir ve hoca gerektirmez. Akideyi bir şeyhten icazet yoluyla öğrenmek daha evla olsa da neticede böyle yapmayanın akidesinin batıllığını –sırf buna dayanarak- ileri sürmenin bir mesnedi yoktur. Hatta akidede bir alimi taklid etmek avam için dahi caiz olan bir şey değildir. Bu ismi geçen bu alimlere karşı sözkonusu usulü uygulayanlar o alimleri şazz kalmakla ve ümmete muhalefet etmekle suçlamışlar ve asıl o surette kurtulan fırkaya tabi olma fırsatını kaçırarak kendilerini helak etmişlerdir.

İşte bizim Suudi selefisi denilen ekolleri tasnifimiz ve bu fırkalar hakkındaki özet değerlendirmelerimiz bu şekildedir. Bundan sonra inşallah önem sırasına göre bu ekollerin en azgınından başlayarak en mutedil görünenine doğru reddiyelerimiz artarak devam edecektir. Şüphesiz bu mezheplerden en şerlisi Medhali ekolü denilen kralcı zihniyet ve Türkiye’deki uzantılarıdır. Sonra da Elbani ekolü ve diğerleri gelmektedir. Bu batıl ehline karşı mücadele hususunda Allah’tan yardım diliyor ve de elimize ve dilimize kuvvet vermesini Ondan istiyoruz. Amin. Velhamdulillahi Rabbil alemin.



Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 696
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
1 Yanıt
4103 Gösterim
Son İleti 07.03.2019, 02:53
Gönderen: Tullab'ul Ilm
0 Yanıt
1230 Gösterim
Son İleti 17.12.2016, 15:53
Gönderen: İbn Teymiyye
11 Yanıt
4271 Gösterim
Son İleti 01.09.2018, 18:52
Gönderen: Tevhid Ehli
8 Yanıt
2632 Gösterim
Son İleti 04.02.2019, 23:45
Gönderen: İbn Teymiyye
1 Yanıt
1198 Gösterim
Son İleti 08.11.2017, 04:34
Gönderen: Tevhid Ehli