Tavhid

Gönderen Konu: Allah Sevgisinin İki Mertebesi, İbn Teymiyye/İbn Kayyım Rha  (Okunma sayısı 378 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı abdullah

  • Özel Üye
  • Newbie
  • *
  • İleti: 44
  • Değerlendirme Puanı: +2/-0
ALLAH SEVGİSİNİN İKİ MERTEBESİ


ALLAH SEVGİSİ (Muhabbetullah), Şeyhu’l-İslam İbn Teymiyye Rahimehullah, Guraba Yay., s. 88-91, 1. Baskı, 2015

SEVGİ TÜRLERİ

İnsanın, Yüce Allah’a duyduğu sevgi iki türlüdür:

1.Allahu Teala’nın kendisine yapmış olduğu iyilikler karşısında duyduğu sevgi

Bu türden bir sevginin var olabileceğini kimse inkar edemez. Zira insan, tabiatı gereği, kendisine iyilikte bulunan kişiye sevgi besler, kötülük yapan kişiye de öfke duyar. Aslında, kullarına türlü nimetler bahşedip onlara lütufta bulunan, Yüce Allah’tan başkası değildir.
Her ne kadar bazı aracılarla olsa da tüm nimetleri sınırsızca bahşeden, neticede Yüce Allah’tır. Zira sebepleri halkeden, aracı olan işleri kolaylaştıran O’dur. Ancak böylesi bir sevgi, Allah’ı, sırf ilah olduğu için sevmeye götürmezse, Allah sevgisi olmaktan öte insanın kendi kendini sevmesi anlamına gelir. Aynı şekilde bir şeyin yararı dokunduğu için sevilmesi, aslında insanın kendi kendini sevmesi demektir. Ancak bu türden bir sevgi de kınanası bir sevgi değildir, belki hoş da karşılanır. Şu hadisle işaret edilen sevgi, bu türden bir sevgidir:
“Nimetleriyle sizi beslediği için Allah’ı sevin. Beni de Allah için sevin. Ehl-i Beytimi de benim sevgim için sevin.”
Yüce Allah’ı sadece bu cihetiyle seven kişi, bunun dışında sevilmesini gerektirecek başka yönleri kavrayamamış demektir. Avamın sevgisi bu türdendir.

2.Sevilmeye layık olduğu için duyulan sevgi:

Bu sevgi, Allah’ı sevmeyi gerektirecek şeyleri bilen kişinin sevgisidir. İsim ve Sıfatlarının delaletiyle, O’nu tanımayı sağlayan her yönüyle Allahu Teala, kusursuz bir sevgiye layıktır. Öyle ki tüm tüm takdiratıyla sevgiyi hak eder Allahu Teala. Zira bahşettiği her nimet bir ihsandır, verdiği her ceza adaletinin tecellisidir. Her halükarda övgüye layıktır; bollukta da, darlıkta da… Elbette bu sevgi daha mükemmel, daha yücedir. Havasın sevgisi budur.

Yüce Allah’ın cemaliyle müşerref olma peşinde olan, huzuru O’nu anmakta, O’na yalvarmakta bulan, bu kesimdir. Bu, onların nezdinde, suyun balık için ifade ettiği şeyden daha fazlasını ifade eder. Öyle ki böyle bir yaşam sürmekten uzak kalacak olsalar, katlanamayacakları acılara gark olurlar. Hadiste belirtildiği gibi önden varacak olanlar onlardır:

“Rasulullah sallAllahu aleyhi vesellem Cümdan dağına vardığından, ‘Yürüyün, işte Cümdan. Müferridler öne geçti.’ dedi. Ashab, ‘Müferridler kim ey Allah’ın Rasulü?’ diye sorunca, ‘Allah’ı çokça anan erkekler ve kadınlar.’ Buyurdu.

Başka bir rivayette Rasulullah sallAllahu aleyhi vesellem o kimseleri şöyle açıklar: “Onlar zikir aşıklarıdır. Zikir onların yükünü alır da kıyamet günü Allahu Teala’nın huzuruna hafiflemiş olarak gelirler.”

Hadiste geçen “zikir aşıkları”ndan maksat, Allah’ı zikretmeye tutkulu olanlar, zikirden bıkkınlık göstermeyenlerdir. İbn Abbas radıyAllahu anhuma’dan şöyle bir (kudsi) hadis rivayet edilir: “Musa, ‘Allah’ım! Hangi kulunu daha çok seviyorsun?’ diye sorar. Allah, ‘Beni anıp duran, Beni unutmayan kulumu.’ diye cevap verir. Musa, ‘Hangi kulun daha bilgilidir?’ diye sorar. Allah, ‘Kendisini helake sürükleyecek bir şeye mani olur ya da bir iyilik işlemeye götürür düşüncesiyle bilgisine insanların bildiklerinden bir şeyler katmaya çalışan kişi.’ diye cevap verir. Yine Musa, ‘Peki, hangi kulun daha adildir? diye sorar. Allah da ‘Başkası hakkında nasıl hüküm veriyorsa kendisi hakkında da öyle hüküm veren, kendisi hakkında nasıl hüküm veriyorsa başkası hakkında da öyle hüküm veren kişi.’ diye cevap verir.”

Bu hadiste “sevgi”, “ilim” ve “adalet”ten söz edilmiştir. Tüm hayırlar bu üç hususiyette toplanır.



İbn Kayyim el-Cevziyye Rahimehullah

Tariku’l-Hicreteyn/İki Hicret Yolu (Allah Sevgisi, Polen Yay.)

Ebu’l-Abbas şöyle demiştir: “Avamın Allah sevgisi, minnet duygularından kaynaklanan, sünnete tabi olmakla karar bulan ve muhtaçlık duygusuyla O’na yöneldikçe gelişen bir sevgidir. O, vesveseleri kesen, yapılan ibadet ve iyilikleri lezzetli kılan ve başa gelen musibetlere karşı insanı teselli eden bir sevgi olup avamın nezdinde imanın temelidir.”

Şöyle de söylenebilir: Hiç şüphesiz sevginin, kimi diğerinden üstün olan birçok derecesi mevcuttur. Her bir derece kendi altındaki dereceye göre daha özel, kendi üstündekine göreyse daha geneldir. Sevginin bu şekilde özel ve genel diye kısımlara ayrılması, her bir dereceyi diğerinden ayıran bariz farklara göre değildir. Bu ayrım sadece o sevgiyi ortaya çıkaran etkenlere ve sebeplere dayanmaktadır. Bu yönüyle sevgi ikiye ayrılabilir:

Bunların ilki, iyilik görmekten, nimete ve bolluğa ermekten kaynaklanan sevgidir. Şu bir gerçek ki yaratılışı itibariyle insan kalbi, kendisine iyilik yapanı sevmeye, kötülük yapandan ise nefret etmeye meyillidir. Yine şu da bir gerçektir ki insana, Allah’tan daha çok faydası dokunan bir başka varlık da yoktur. O’nun kuluna karşı bu ihsanı kulun her nefesinde ve her lahzasında görünmektedir. Kul bütün hallerinde O’nun ihsanı içinde adeta yüzmektedir. Kulun, O’nun nimetlerini tek tek saymak şöyle dursun, sadece çeşitlerini dahi sayıp dökmesi mümkün değildir. O’nun nimetleri arasında, neredeyse kulun hiç aklına gelmeyen nefes nimetini zikretmek dahi yeterlidir. Allah’ın kula karşı sadece bir günde yirmi dört bin nimeti vaki olmaktadır. Çünkü insan sadece bir günde yirmi dört bin nefes alıp vermektedir. Her bir nefes de Cenab-ı Hakk’ın bir nimetidir.

   Allah’ın kuluna karşı en basit nimeti dahi günde yirmi dört bin kez gerçekleştiğine göre bundan daha üstün olan nimetler için ne söylenebilir ki acaba! “Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız başa çıkamazsınız.” (İbrahim, 34)

   Allah’ın kullarına olan nimetleri onu, başına gelecek zararlı şeylerden ve birçok sıkıntıdan korumasını da kapsamaktadır. Belki de O’nun bu koruması, verdiği nimetler kadar çoktur fakat kul çoğu zaman bunun şuurunda değildir. Halbuki Cenab-ı Allah, gece-gündüz onu birçok zarardan korumaktadır: “De ki: Gece gündüz Rahman’dan sizi kim koruyabilir?” (Enbiya,42)

   Ayette geçen “min” harf-i ceri sebebiyle ayet iki şekilde anlaşılabilir. Birinci durumda ayetin ifadesindeki maksat “Allah, size bir zarar vermek istediği takdirde O’na karşı (mine’r-Rahmân) sizi kim koruyabilir?” şeklinde olur. İkinci durumda ise kasıt “O’nun dışında, O’nun yerine (mine’-Rahmân) sizi kim koruyabilir?” yani “Sizi asıl koruyan O’dur, O’nun dışında bir koruyucunuz yoktur.” şeklinde olur. “min” harf-i cerinin ifadeye kattığı bu ikinci anlama şu ayet de örnektir: “İsteseydik sizin yerinize (minkum), yeryüzünde nesilleri birbirini izleyecek melekler yaratırdık.” (Zuhruf, 60) Şu şiir de “min” harfinin bu anlamına delildir:

   Öyle bir kız ki henüz yufka ekmeği dahi yememiş
   Yeşillik yerine (mine’l-bukuli) hiç fıstık tatmamış.


Şiirde geçen “mine’l-bukuli” ifadesi “yeşillik dışında, yeşillik yerine” anlamına gelmektedir. Ayette (Enbiya, 42) geçen “min” harfinin hangi anlamını alırsak alalım, kullarını muhafaza etmesi, gece veya gündüz başlarına gelebilecek sıkıntılara karşı onları korumasıyla onlara birçok nimette bulunan varlık her halükarda sadece Allah’tır. O’nun dışında hiçbir koruyucuları yoktur. Bu, Allah’ın onlara asla ihtiyacının olmaması, onların ise her yönüyle O’na muhtaç olmalarına rağmen böyledir.

Bazı kudsi hadislerde Cenab-ı Hak, şöyle buyurmaktadır: “Ben cömerdim, benden daha cömerdi var mı? Onlar bazen başlarına gelen sıkıntılardan dolayı bana isyan ettikleri halde ben yine de gece boyunca onları korurum.”

Tirmizi’de geçen bir rivayete göre Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), bir gün gökyüzünde bulutları görünce şöyle demiştir: “İşte yeryüzünü sulayacak bulutlar! Allah bunları, kendisini zikretmeyen ve kendisine kulluk etmeyen bir topluma doğru sevk ediyor.”

Buhari ve Muslim’de geçen bir hadiste Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: “Kendisine yapılan kötülüklere karşı Allah’tan daha sabırlı hiç kimse yoktur. Kulları O’na ortak koşuyor, çocuk nisbet ediyorlar fakat tüm bunlara rağmen O yine de onları rızıklandırıyor, dertlerine şifa veriyor, nimetler sunuyor.”

Bazı hadislerde şu ifadeler geçmektedir: “Allah şöyle buyuruyor: Ey Ademoğlu, benim sana hayrım ulaşıyor, seninse bana şerrin! Sana hiçbir ihtiyacım olmadığı halde verdiğim onca nimetle sana sevgimi gösteriyorum; sen ise bana muhtaç olduğun halde işlediğin günahlarla bana nefretini gösteriyorsun ve meleklerim habire bana senin çirkin işlerini ulaştırıyorlar.”

Eğer Allah’ın, bu şekilde kendini insana sevdirmesi olmasaydı bile O’nun daha önce zaten yaptığı nice ihsan yeterdi. Zira O, göklerdeki ve yerdeki, dünyadaki ve ahiretteki her şeyi insanlar için yaratmış;  sonra onları dünya ve ahirette başarılı olacak yeteneklerle donatmış, şerefli kılmış, onlara elçiler göndermiş, kitaplar indirmiş, şeriatlar/kurallar koymuş, diledikleri zaman kendisine niyazda bulunmalarına izin vermiş, yaptıkları her iyiliği on katından yediyüz katına kadar yazarken her bir kötülüğe tek günah yazmış, tevbe ettikleri zaman o günahı da silerek yerine bir sevap yazmıştır. Kulunun günahı göğün doruklarına ulaşmış olsa bile tevbe ettiğinde onu bağışlamış; dünya kadar hata işlemiş olsa da Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmadan karşısına çıktığı zaman O da dünya kadar mağfiretle kulunun karşısına çıkmıştır. Kullarına, günahları yerle bir eden tevbe nimetini vermiş, bu hususta onları muvaffak kılmış ve tevbelerini de kabul etmiştir. Yine onlar için, öncesinde işlenmiş olan tüm günahların silinmesine vesile olan hac ibadetini koymuş, bu hususta onları muvaffak kılmış ve bu sebeple onları affetmiştir. O’nun, kulları için belirlediği diğer tüm ibadetler de böyledir. Kullarına bunları emreden, bu ibadetleri onlar için belirleyen ve ibadetlerin karşılıklarını düzenleyen de kendisidir. Sebep de O’ndan, karşılık da O’ndan! Hem başta hem sonda başarıya erdiren de O’dur, karşılığını veren de O! Kulları ise sadece O’nun ihsanının mahallidirler. Başta da sonda da her şey  O’ndandır.

O, kuluna kendi malından verir ve “Bununla hayır işle, bana yaklaş; ben de senden bu hayrı kabul edeyim” der. Halbuki kul da O’nun, mal da O’nun, ödül de O’nundur. Başta da sonda da veren O’dur. Böyle bir varlık nasıl olur da sevilmez! Kul, O’nun hakkı olan sevgiyi nasıl olur da O’nun dışındaki varlıklara sarf etmekten utanmaz! Hamd edilmeye, övülmeye ve sevilmeye O’ndan daha layık kim var! O, her türlü kusur ve eksiklikten uzaktır, yüceler yücesidir! Hamd olsun O’na! O’ndan başka ilah yoktur; Aziz ve Hakim’dir.

Allah, kendisine tevbe eden mu’min kulunun bu tevbesine çok sevinir, onun günahlarını affeder ve tevbesi sebebiyle onu sever. Halbuki tevbe etmeyi kuluna ilham eden de, ona yardım edip kendisini muvaffak kılan da yine O’dur. O, gökleri meleklerle doldurmuş ve onları yeryüzü ehli için istiğfar etmekle görevlendirmiştir. Arşın taşıyıcısı olan melekleri ise mu’min kullarına dua ve istiğfarda bulunmakla, onların cehennem azabından korunmalarını kendisinden istemekle, onları cennete koyması için kendi izniyle şefaatçi olmakla görevlendirmiştir.

Allah’ın, kuluna karşı şu ilgisine, ihsanına, sevgi ve şefkatine, eksiksiz lutfuna bakın ki O, kullarına elçilerini göndermekle, kitaplarını indirmekle; isimleri, sıfatları ve nimetleriyle kendisini onlara tanıtmakla kalmayıp tüm bunların yanında bir de her gece dünya semasına inip durumlarını soruyor; ihtiyaçlarını arz etmelerini istiyor; onları kendisinden istemeye çağırıyor; günahkarları tevbeye, hastaları şifa istemeye, fakirleri zenginlik istemeye, muhtaçları ise ihtiyaçlarını istemeye davet ediyor. Onlar Allah’a savaş açtıkları, O’nun dostlarını işkenceler ederek ateş çukurlarında yaktıkları halde yine de onlara tevbe kapısını gösteriyor ve şöyle diyor: “Mu’min erkeklere ve mu’min kadınlara işkence edip de sonra tevbe etmeyenler var ya, işte onları cehennem azabı, yakıcı azab beklemektedir.” (Buruc, 10)

Bu ayet hakkında seleften bazıları şöyle demiştir: “Allah’ın şu keremine bakın ki Uhdud Ashabı, O’nun dostlarına işkence ettikleri, onları ateş çukurlarında yaktıkları halde Allah yine de onları tevbeye davet ediyor.”

   İşte bu kapı, dileyen herkesin Allah sevgisine doğru gideceği kapıdır. O’nun, kullarına olan nice nimeti gözler önündedir. İnsanlar her nefeste ve her anda bu nimetler içinde yüzüp gitmektedirler.

Bazı hadislerde Hz. Peygamber (sallAllahu aleyhi vesellem)’in şu ifadesi geçmektedir: “Size vermiş olduğu nimetleri sebebiyle Allah’ı seviniz. Beni de O’na olan sevginiz sebebiyle seviniz.”

Buraya kadar bahsettiğimiz sevgi, iyilik ve ihsana, nimetlere ve bolluğa mazhar olmaktan kaynaklanan bir sevgidir. Kalp, sevgisini arttıracak ve güçlendirecek olan bu nimetlerin her birini anlamaya doğru bir yolculuğa başlayınca, bu nimetlerin sonu olmadığından bu yolculuk da hiçbir nimette son bulmaz. Bilakis kul, bu nimetleri seyrettikçe daha çok ibret alır ve bunların az bir kısmını bile saymaktan ne kadar aciz olduğunun farkına varır. Yeni öğrendiklerinden hareketle daha bilmediği daha nice nimet olduğunu anlar. İşte Allah, kullarını bu kapıdan kendisine ulaşmaya çağırmaktadır. Öyle ki bu kapıdan (mahlukatı ibret nazarıyla seyretme kapısından) geçenler, bir başka kapıdan çağrılacaklardır ki o da Allah’ı, “Esma ve Sıfatları” ile tanıma kapısıdır. İşte bu kapıdan ancak O’nun has kulları ve dostları girebilir. Bu kapı, gerçek sevenlerin kapısıdır ki onlar dışında kimse buradan giremez. Onlardan hiçbiri de Allah’ı bilmenin zevkine doyamaz. Aksine O’nun hakkında bilgi sahibi oldukça ona olan özlemleri, sevgileri ve susuzlukları artar. İhsanı ve nimetleri aracılığı ile Allah’ı tanımaya, kemal ve cemal sıfatlarıyla tanımak da eklenince, şanı bu denli yüce olan bir varlığı sevmekten –şerle dolu, kısır ve her türlü güzelliğe uzak bir kalbe sahip olanlar dışında- hiç kimse uzak kalamaz. Zira Allah, kalpleri, sıfatlarında ve ahlakında güzel ve kâmil olanı sevme fıtratıyla yaratmıştır.

Allah kullarının kalplerini böyle bir fıtrat üzere yarattığına göre şu gerçeği hatırlatmak gerekir: Allah’tan daha çok ihsan sahibi olan, O’ndan daha kâmil ve daha güzel olan hiçbir varlık yoktur. Mahlukatında mevcut olan tüm güzellik ve olgunluklar da O’nun birer eseridir. Kemâline sınır biçilmesi, Celâl ve Cemâlinin nitelenmesi mümkün olmayan sadece O’dur. Yarattığı varlıklardan hiçbiri, O’nun güzel sıfatlarını, muazzam ihsanlarını ve eşsiz fiillerini hakkıyla övemez. O ancak kendi kendisini övdüğü gibidir.

Kemâl vasfı, bizzat sevilen bir vasıf olduğuna göre Allah’ın da Zatı ve Sıfatları sebebiyle sevilmesi vacib olur. Çünkü O’ndan daha kâmil hiçbir şey yoktur. O’nun esma ve sıfatlarından her biri tek başına bir sevgi sebebidir. Çünkü O’nun tüm isimleri güzeldir. Bu isimler O’nun sıfatlarından elde edilmiş isimler olup fiilleri de bu isimlere delildir. O, her yaptığı ve her emrettiği sebebiyle sevilmeye ve övülmeye layık olandır. Çünkü O’nun hiçbir fiilinde abes (lüzumsuzluk), hiçbir emrinde de sefeh (tutarsızlık) yoktur. Bilakis O’nun tüm fiilleri, hikmet, maslahat, adalet, lütuf ve rahmet dairesinin içindedir. Fiillerinin her biri Hamdi, övgüyü ve sevgiyi gerekli kılar. O’nun tüm emirleri de maslahat gereği olup övgü ve sevgiyi gerekli kılar. O’nun tüm sözleri doğruluk ve adalettir. Verdiği tüm karşılıklar da lütuf ve adalettir. Eğer O bir şey verdiyse, lütfundan ve rahmetindendir. Eğer bir şey vermez veya cezalandırırsa, o zaman da adaleti ve hikmeti gereğidir.

   Kulların O’nun üzerinde hiçbir hakkı yoktur
   Fakat hiçbir gayret de katında zayi olmaz
   Kulları azab görürse adaleti gereğidir
   Nimet görürlerse lütfu gereği
   Zira O’dur Kerim ve Vasi’


Bu makamın, hakkını verebilmek şöyle dursun, tam anlamıyla anlatılabilmesi dahi mümkün değildir. Mahlukatı arasında Allah’ı  en iyi bilen, O’nu en çok seven Rasul-i Ekrem efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bile şöyle demektedir: “Ey Rabbimiz, Seni övmeye gücüm yetmiyor; Sen kendini övdüğün gibisin!”

Eğer bir kul, kalbiyle Allah’ın kemâl sıfatlarından birine şahit olursa bu, o sıfatın tam anlamıyla sevilmesi sonucunu doğurur. Zaten Allah aşıklarının sevgisi de O’nun kemâl sıfatlarının bir eseri değil midir? Çünkü onlar Allah’ı bu dünyada görmemiş, sadece sıfatlarının ve yaratıcılığının eserlerine bakarak O’nun hakkında bilgi edinmiş yani bildikleri şeylerden hareketle bilmediklerine ulaşmışlardır. Fakat O’nu görmüş, O Yüceler Yücesi’nin Celâline, Cemâline ve Kemâline şahit olmuş olsalardı, O’na olan sevgileri bambaşka olurdu. Zira insanların Allah Sevgisi konusundaki seviyeleri, O’nun hakkında bilgi sahibi olma ve O’nu tanıma konusundaki seviyeleri oranında farklılık arz etmektedir. O’nu en çok tanıyanlar, en çok sevenlerdir. Bu sebepledir ki insanlar arasında O’nu en çok sevenler, peygamberler olmuştur. Peygamberler arasında sevgisi en büyük olanlar ise Halileyn’dir (yani iki dost; Hz. İbrahim (aleyhisselam) ile Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’dir). Aynı şekilde ümmet arasında da O’nu en çok seven, en iyi bilendir. Bu sebepledir ki Allah sevgisini inkâr edenler, mahlukat içerisinde O’nun hakkında en cahil olanlardır. Çünkü bu kişiler, O’nun ilahlığının gerçekliğini, Halileyn’in dostluğunu ve O’nun yaratırken kullarına bahşettiği temiz fıtratı inkâr etmektedirler. Bu kişiler dönüp kendi kalplerine, iç dünyalarına bakmış olsalardı, orada da Allah sevgisini bulurlar ve uydurdukları o fikirleri bizzat kendi vicdanlarının dahi yalanladığını görürlerdi. Zaten peygamberler de yaratılıştan beri var olan fıtratı tamamlamak, olgunlaştırmak ve bu fıtratın bozulan yönlerini, ilk yaratıldığı hâle döndürmek üzere gönderilmişlerdir. Bu peygamberler de yaratıldığı hâl üzere kalıp bozulmaması için insanları, fıtratın haklarını gözetmeye ve ona itina göstermeye çağırmışlardır.

Dinlerin tüm emir ve yasakları, zaten fıtrata hizmet etmek, onun gereklerini açığa çıkarmak, onu ıslah etmek ve mükemmelleştirmek amacına yönelik değil midir? Allah da mahlukatını, kendisine duyulan muhabbetin ve teslimiyet duygusunun bir sonucu olan ibadet için yaratmamış mıdır? İnsan da ibadete uygun yaratılmamış mıdır zaten?

Seni bir iş için hazırladılar, keşke anlasan
Ve başıboşluğu kendine yakıştırmasan


Varlık aleminde Allah Sevgisi dışında batıl olmayan gerçek bir sevgi var mı ki?! Hiç şüphesiz Allah dışındaki şeylere yönelik tüm sevgiler, o şeyin geçici olması sebebiyle geçicidir ve yok olmaya mahkumdur. Fakat yok olmayan, ebedi varlığa duyulması sebebiyledir ki Allahu Teala’ya duyulan sevgi, tükenmeyecek, yok olmayacaktır. Allah dışındaki her şey batıldır; batılı sevmek de batıldır. Nasıl olur da –kimilerinin yaptığı gibi- kendisinden daha gerçek hiçbir sevgi olmayan gerçek sevgi inkâr edilebilir! Nasıl olur da batıl ve geçici bir sevginin varlığı kabul edilebilir! Sonradan yaratılmış olan bir varlığa duyulan sevgi o varlığın diğer varlıklara nazaran üstün gördüğümüz bir özelliği sebebiyle değil midir? Üstün görülen bu özellik de her şeyi en mükemmel şekilde yaratan Allah’ın bir eseri değil midir? Bütün üstünlük ve mükemmellik O’na ait değil midir? Bu sebepledir ki bir şeyi, sahip olduğu bir mükemmellik sebebiyle seven kişinin bu sevgisi aslında o kişinin sadece Allah’ı sevmesini gerektirir. Çünkü o mükemmellik, onu yaratanın sevgisine götüren bir delildir. Çünkü tam anlamıyla sevilmeye her şeyden daha layık olan Allah’tır. Fakat gönüller düşük seviyeli olunca, sevdikleri de kendi seviyesinde olmaktadır. Yüce gönüllü olanlar ise sevgilerini her şeyin en yücesine, en şereflisine adarlar.

Varlıklar âlemindeki her türlü güzellik ve mükemmelliği düşünen kul, tüm bunların Allah’ın kemâlinin bir eseri olduğunu ve kendilerini yaratanın mükemmelliğine işaret ettiğini görür. Nitekim kâinattaki her bilgi O’nun bilgisinin, her kudret O’nun kudretinin bir eseridir. Ulvi ve süfli âlemde mevcut olan tüm mükemmelliklerin O’nun mükemmelliğine oranı; mahlukatın bilgisinin, gücünün ve hayatının O’nun bilgisine, gücüne ve hayatına oranı gibidir. O zaman demektir ki kâinatın mükemmellikleriyle O’nun mükemmelliği arasında bir orantı/karşılaştırma yapma imkânı yoktur. Buna binaen O’na duyulan sevgiyle O’nun dışındaki varlıklara duyulan sevgi arasında da bir orantının/kıyasın olmaması gerekir. Bilakis kulun O’na olan sevgisi, O’nunla arasında orantı olmayan her türlü varlığa duyduğu sevgiden daha büyük olmalıdır. Bu sebepledir ki O şöyle buyurmaktadır: “İman etmiş olanlar, en çok Allah’ı severler” (Bakara, 165) Mü’minler, her sevenin sevdiğini sevmesinden daha şiddetli bir şekilde Rablerini severler. Bu da ancak sevgiyle tamam bulan iman sözleşmesinin bir gereğidir.

Bu mesele, ilmi bir detay veya herkesi değil de sadece bazı insanları ilgilendiren bir mesele gibi kulun göz ardı edebileceği veya kendisinden kaçabileceği meselelerden olmayıp bilakis kula düşen en büyük farz/görevdir. İman sözleşmesinin, kendisi olmaksızın yapılamayacağı temel esastır. Kul ancak ve ancak bununla Allah’ın azabından kurtulabilir. İster ilgilensin ister yüz çevirsin, bu böyledir. Muhabbet/Sevgi konusunda bilgisi ve yaşantısıyla ciddi davranmayan, “Allah’tan başka ilah yoktur” şeklindeki şehadetinde de ciddi değil demektir. Zira her ne kadar inkârcılar reddetseler ve cahiller de anlamasalar, muhabbet kelime-i şehadetin sırrı, hakikati ve ifadesidir. Çünkü gerçek ilah, sevilen ve kendisine ibadet edilen varlıktır. Öyle ki kalpler O’nu severek ilah kabul eder, kendisine boyun eğer, itaat eder, kendisine karşı hem korku hem de ümit duygularını hisseder, sıkıntılı anlarında O’na yönelip önemli işlerinde O’na dua eder. Kulu hakkında hep iyi olanı gözettiği konusunda O’na güvenir, O’na sığınır, O’nu anmakla rahatlar ve O’nu severek huzur bulur. İşte bu vasıflara sahip tek varlık Allah’tır. Bu sebepledir ki Kelime-i Şehadet sözlerin en doğrusudur. Şehadeti ikrar edenler Allah’ın tarafındaki insanlar olmakta, inkâr edenler ise O’nun düşmanı olmakta ve gazabını ve intikamını hak etmektedir.

Allah Sevgisi meselesi, etrafında din değirmeninin taşlarının dönüp durduğu temel eksendir. Bu mesele düzgün olduğu takdirde her mesele, her hareket ve her tat düzgün olacaktır. Kul, bu meselenin hakkını vermediğinde ise onun hem ilmi hem ameli; hem davranışları hem de sözleri bozulmaktan kurtulamayacaktır. Güç ve kuvvet sadece Allah’a aittir.


"Ey zindan arkadaşlarım; darmadağınık ve değişik Rabbler mi hayırlıdır, yoksa Vahid ve Kahhar olan Allah mı?

Sizin O'nu bırakıp taptıklarınız; kendinizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Allah, onlara hiç bir hüküm indirmemiştir. Hüküm; ancak Allah'ındır. O, Kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din. Ama insanların çoğu bilmezler." (YUSUF 39-40)

"Allah, bir misal verir: Bir adamın, birbirleriyle ortak birkaç efendisi var. Bir adamın da tek bir efendisi var. Bu ikisi bir olur mu hiç? Hamd; Allah'a mahsustur; ama onların çoğu bilmezler.” (ZUMER 29)

"Kalkıp da 'Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir; biz O’ndan başkasına ilah deyip tapmayız, yoksa andolsun ki; saçmasapan söz söylemiş oluruz' dedikleri zaman kalblerini pekiştirmiştik." (KEHF 14)

“Allah; kendisinden başka hiçbir ilah olmayandır.” (BAKARA 255/Ayet el-Kursi)

"Andolsun ki; onlara: Gökten su indirip onunla ölümünden sonra yeri dirilten kimdir? diye sorarsan, elbette; Allah'tır diyecekler. De ki: Hamd (şükür ve övgü) Allah'adır. Ama onların çoğu akletmezler." (ANKEBUT 63)

“Hamd Alemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.” (FATİHA 2)

Çevrimdışı abdullah

  • Özel Üye
  • Newbie
  • *
  • İleti: 44
  • Değerlendirme Puanı: +2/-0
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM.


“Selef Uleması ne güzel demiştir: ‘Sadece sevdiği için Allah’a ibadet eden kişi zındıktır. Sadece umduğu şey için ibadet eden mürcidir. Sadece korktuğundan ibadet eden Haruridir. Sevdiği için, korkarak ve umut içinde ibadet eden kişi ise tevhid ehli bir mümindir.’ ” (Şeyhu’l-İslam İbn Teymiyye Rahimehullah, Allah Sevgisi (Muhabbetullah), s. 65, 1. Baskı, 2015, Guraba Yay.)

“Kulluk, iki temel üzerine kurulmuştur. Kulluğun aslı bu iki temeldir:

Kamil bir sevgi.

Tam bir boyun eğiş/zillet.” (İbn Kayyım Rahimehullah, Zikir ve Zikrin Faziletleri (El-Vabilu’s Sayyib min el-Kelimi’t Tayyib), s.24,  Polen Yay., İstanbul 2010)

“İbadet, Allah sevgisinin tamamını ve en mükemmellini, O’na karşı zilletin/hiçliğin ve alçalmanın zirvesini içeren bir isimdir. Allah’a karşı küçülmeden yoksun bir sevgi ve sevgiden yoksun alçalma, ibadet olmaz. İbadet, ancak her ikisini bir arada bulundurandır.” (Kalp Amelleri/İbadetin Mahiyeti, s.47, İkinci baskı, Guraba Yay.)


Allah'a tevhid üzere kulluğun vecihlerinden bir vecih olan yukarıda anlatılan iki mertebesiyle (Allah'ı nimetlerinden dolayı ve Mutlak Kemal oluşundan dolayı sevme mertebeleri) Allah sevgisinin geçerli olması için, "Allah'a tevhid üzere kulluk etmek" dediğimiz amelin, Allah sevgisi vechinin yanında şu diğer temel vecihleri de bulunmalıdır (bu diğer vecihler bulunmuyorsa eğer, o sevgi de zaten Allah sevgisi değildir esasında Allah'ı tanımamaya dayanan başka tür bir sevgidir): Allah'ın rahmet etmesine ve azab etmemesine mutlak muhtaciyet halinde olduğunu, mülkün asıl sahibinin Allah olduğunu kabullenerek O'nun rahmetine götürücü emirlerine yapışarak O'ndan rahmet etmesini talep edip ummak, Allah'ın azab etmesinden korkarak azabına götürücü amellerden uzak durmak, böylece Allah'ın emredip yasaklamasını mutlak teslimiyet ve boyun eğmeyle karşılamak, mutlak muhtaciyetini Allah'a arzederek her işte O'na tevekkül etmek, Allah karşısında mutlak olarak aciz ve mağlub bir halde olduğunu hiçbir gücü olmadığını kabullenmek, Allah'ın Şer'i iradesinin kendi iradesine karşı mutlak üstünlüğünü kabullenerek Allah'a mutlak olarak teslim olmak gibi her bakımdan Allah karşısında mutlak zelil/alçak, küçük ve hiç olduğunu Allah'ın ise kendisi karşısında mutlak yüce ve büyük olduğunu kabullenerek Allah karşısında O'na yönelik mutlak muhtaciyet, mutlak mağlubiyet, mutlak itaat gibi tüm fiilleri bakımından tamamen alçalmak suretiyle O'nu Övüp Yüceltmek yani kalbin Allah'a secde etmesi (secde, kendisine secde edilene nisbetle kendisinin zelil/alçak konumda olduğunu ortaya koymak suretiyle secde edilen zatın yüceliğini ifade etme fiilidir), kalbin Allah'ı her şeyden Zatı, İsim Sıfatları Rububiyyet Uluhiyyet özellikleri gibi her özelliği bakımdan mutlak kemal seviyede yüce değerde görerek sevip tazim etmesi, Allah'ın kainat üzerindeki Rububiyyetin ve kulların ibadetlerinin ancak bir kısmının değil, bilakis Tüm Rububiyyetin ve tüm ibadetlerin tamamının ortaksızca tek hak sahibi olma mükemmelliğinde, yüceliğinde olduğu hakikatini görerek Allah'ı Zat, Sıfat, fiillerinde, Rububiyetinde ve ibadete layık oluşunda birlemesi. İşte "Allah'a tevhid üzere kulluk etmek" dediğimiz amel tüm bu vecihleri toplayan bir bütündür. Tüm bu vecihleriyle bu amel de ancak tek Rab ve Tek İlah olan, Mutlak Yüceliğin ve Mükemmelliğin Tek sahibi olan Allah'ın hakkıyla tanınıp O'na iman edilmesiyle tanınabilir ancak. (Bu vecihlerden tek birinin bile Allah'tan başkasına yöneltilmesi ise o şeyi Allah'a ortak koşarak ilah edinmek demek olur, bunun şirk ve ilah edinme olması için tüm bu vecihlerin o varlığa yöneltilmesi gerekmez. Allah'ı hakkıyla tanımadıkları için Allah'a yöneltilmesi gereken tüm bu vecihleri toplayan bu temel ameli de tanımayanlar, bundan dolayı Alimlerin "sevgi ve zilletten biri olmazsa o amel ibadet olmaz" gibi sözlerini anlamayıp sevgisiz yapılan bir şirk ibadetinin şirk olmayacağını zannetmektedirler, halbuki alimlerin "o amel ibadet olmaz" derken ki ibadetten kastı işte Allah'a yöneltilmesi gereken bu ameldir, ibadetin tüm bu kalbi temel vecihlerini toplayan bu kulluk fiilidir. Bu kimselerin anlayışına göre ise mesela iyilik ilahı ve kötülük ilahı şeklinde iki batıl uydurma ilaha inanıp ikisine de rububiyyet vasfı veren bir topluluk, bu inandıkları kötülük ilahını sevmeyip ona buğz ettikleri için onu ilah edinmiş olmamaktadırlar. Bu anlayışın Allah'ın tevhidi hususunda ne büyük bir cehalete dayandığı ortadadır.)



"Ey zindan arkadaşlarım; darmadağınık ve değişik Rabbler mi hayırlıdır, yoksa Vahid ve Kahhar olan Allah mı?

Sizin O'nu bırakıp taptıklarınız; kendinizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Allah, onlara hiç bir hüküm indirmemiştir. Hüküm; ancak Allah'ındır. O, Kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din. Ama insanların çoğu bilmezler." (YUSUF 39-40)

"Allah, bir misal verir: Bir adamın, birbirleriyle ortak birkaç efendisi var. Bir adamın da tek bir efendisi var. Bu ikisi bir olur mu hiç? Hamd; Allah'a mahsustur; ama onların çoğu bilmezler.” (ZUMER 29)

"Kalkıp da 'Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir; biz O’ndan başkasına ilah deyip tapmayız, yoksa andolsun ki; saçmasapan söz söylemiş oluruz' dedikleri zaman kalblerini pekiştirmiştik." (KEHF 14)

“Allah; kendisinden başka hiçbir ilah olmayandır.” (BAKARA 255/Ayet el-Kursi)

"Andolsun ki; onlara: Gökten su indirip onunla ölümünden sonra yeri dirilten kimdir? diye sorarsan, elbette; Allah'tır diyecekler. De ki: Hamd (şükür ve övgü) Allah'adır. Ama onların çoğu akletmezler." (ANKEBUT 63)

“Hamd Alemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.” (FATİHA 2)

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
15 Yanıt
5498 Gösterim
Son İleti 08 Haziran 2015, 18:35
Gönderen: Uhey
2 Yanıt
3069 Gösterim
Son İleti 18 Ağustos 2018, 04:38
Gönderen: İbn Teymiyye
1 Yanıt
2862 Gösterim
Son İleti 19 Şubat 2018, 01:47
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
331 Gösterim
Son İleti 14 Eylül 2018, 20:43
Gönderen: abdullah
0 Yanıt
330 Gösterim
Son İleti 25 Eylül 2018, 02:08
Gönderen: Ahmed bin Hanbel