Tavhid

Gönderen Konu: İMAM SUUD B. ABDULAZİZ'İN SÜLEYMAN PAŞA'YA GÖNDERDİĞİ MEKTUP  (Okunma sayısı 245 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Teymullah

  • Özel Üye
  • Newbie
  • *
  • İleti: 23
  • Değerlendirme Puanı: +1/-0
  • تَيْمُ الله اَلسَّلَفِي
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

رسالة الإمام سعود بن عبد العزيز إلى سليمان باشا


İmam Suud b. Abdulaziz’in Süleyman Paşa’ya Gönderdiği Mektup


(ed-Duraru’s-Seniyye fi’l-Ecvibeti’n-Necdiyye, 1/287-313)

(Türkçe Baskı, Varakat Yayınları, 1/309-330)




Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

Hamd Âlemlerin Rabbi olan Allah’adır. Mutlu son muttakilerindir. Düşmanlık ancak zalimleredir. Allah’ın salâtı güvenilir Nebî Muhammed’in, O’nun bütün âlinin ve ashâbının üzerine olsun.

Suud b. Abdulaziz’den Süleyman Paşa’ya... Bundan sonra: Mektubunuz bize ulaştı. Onun içerisinde bize söylediklerinizi; Yusuf Paşa’ya gönderdiğimiz mektubun Allah’ın ve Rasulü’nün emretmediği bir üslupla yazıldığını ve içerisinde müslümanlara kâfirler ve müşrikler olarak hitap edildiğini zikrettiğinizi gördük. Aynı şekilde bu davranışın sapıkların davranışı ve cahillerin takip edeceği bir örnek olduğunu zikretmiş ve Allah (subhânehû ve teâlâ)’nın “Kalplerinde eğrilik bulunanlara gelince, onlar fitne çıkarmak için müteşabih ayetlerin peşine düşerler...” (Ali İmran, 7) buyruğunu aktarmışsınız.

Bizler bütün bunlara cevap olarak diyoruz ki: Biz Allah’ın, Rasulüne ve mümin kullarına emrettiği şeyi yerine getiriyoruz. O (subhânehû ve teâlâ) şöyle buyurmaktadır:

“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et.” (Nahl, 125),

“De ki: Bu benim yolumdur. Ben ve bana tabi olanlar basiret üzere Allah’a davet ediyoruz.” (Yusuf, 108)


Evet, Allah (subhânehû ve teâlâ) bize bütün Ümmet-i Muhammed’e nasihat etmeyi vacip kılmıştır. Âlimlerine hatırlatmak, cahillerine öğretmek, batıl içerisinde olanlarıyla da cihad etmek suretiyle onlara hakkı açıklamak da bu nasihatin kapsamındadır. Onlarla öncelikle hüccet ve beyan ile cihad edilir sonra da kılıç ve mızrakla. Ta ki onlar Allah’ın sapasağlam dinine yapışana, O’nun dosdoğru yoluna girene, cehennem ehline benzemeyi terk edene kadar... Çünkü es-Sâdiku’l Emîn’den (sallallahu aleyhi ve sellem) rivayet edildiği üzere: “Kim bir kavme benzerse, o da onlardandır.”

Allah (subhânehû ve teâlâ) şöyle buyurmuştur:

“Kendilerine açık deliller geldikten sonra fırkalara ayrılıp, ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte onlara büyük bir azap vardır.” (Ali İmran, 105)

Yine O (subhânehû ve teâlâ) bu ümmete hitaben şöyle buyurmuştur:

“Allah’a yönelerek O’na karşı gelmekten sakının, namazı kılın ve müşriklerden olmayın. Dinlerini parçalara ayırıp da grup grup olan kimselerden olmayın. Her grup kendisinde olanla sevinmektedir.” (Rum, 31-32)

Şeytanın cahil ve sefil kimselere oynadığı oyunlardan ve kurduğu tuzaklardan birisi de; kişinin, Allah (subhânehû ve teâlâ)’nın yahudileri, hristiyanları ve müşrikleri kendisi sebebiyle yerdiği sıfatların, bu ümmetten olup da onlara benzeyen kimseleri ilgilendirmediğini zannetmesi ve kendisine Kur’an ayetleri ve Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hadisleri okunduğu zaman da “Bu ayetler müşrikler hakkında indirilmiştir, bunlar yahudiler hakkında indirilmiştir, bunlar hristiyanlar hakkında indirilmiştir, biz onlardan değiliz ki!" demesidir. Bu, şeytanın en büyük oyunlarından ve tuzaklarından birisidir. Bu şüphe sebebiyle nice beyinsiz ve cahil kimse fitneye düşmüştür. Seleften bir zat kendisine bunu söyleyen bir kimseye “Sizden öncekiler gelip geçtiler, şimdi bu ayetlerle sizden başkasına hitap edilmiyor.” diye cevap vermiştir.

Yine âlimlerden bir zat şöyle demiştir: “Şüphesiz Kur’an’ı anlamaya engel olan şeylerden birisi de; kişinin, Allah’ın yahudileri, hristiyanları ve müşrikleri kendisi sebebiyle yerdiği sıfatların onlardan başkasını ilgilendirmediğini zannetmesi ve “Bunlar önceden yaşayan, şimdi ise ölüp gitmiş olan kimseler hakkındadır.” demesidir.”

Tebe-i Tâbiîn’den olan imam ve hafız Süfyan b. Uyeyne şöyle demiştir: “Âlimlerimizden kim fesada uğramışsa, o bir yönüyle yahudilere benzemektedir. Âbidlerimizden de kim fesada uğramışsa, o bir yönüyle hristiyanlara benzemektedir.”

Buhârî’de, Müslim’de ve diğer hadis kitaplarında Ebû Saîd el-Hudrî’den rivayet edildiğine göre Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Sizden öncekilerin yolunu karış karış, arşın arşın takip edeceksiniz. Öyle ki, bir keler deliğine girseler siz de gireceksiniz.” Kendisine “Onlar yahudiler ve hristiyanlar mıdır, ey Allah’ın Rasulü?” diye sorulduğunda ise “Başka kim olacak?” diye cevap vermiştir. Bu, Buhârî’nin lafzıdır. Bu manadaki hadisler ve eserler oldukça fazladır.

İbn Abbas (radıyallahu anh), Allah (subhânehû ve teâlâ)’nın “Tıpkı sizden öncekiler gibi... Onlar sizden daha kuvvetli, daha fazla mala ve evlada sahip idiler. Onlar kendi paylarına düşenden faydalandılar...” (Tevbe, 69) buyruğu hakkında şöyle demiştir: Bu gece geçen geceye ne kadar da benziyor! “Sizden öncekiler” ile kastedilenler Beni İsrâil'dir. Onlara benzedik çıktık. Ben Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şu sözünden başka bir şey bilmem: “Nefsim elinde olan Zat’a yemin ederim ki onların yolundan gideceksiniz. Öyle ki onlardan bir adam bir keler deliğine girse siz de gireceksiniz.”

Şu durumda, azıcık da olsa ilimle alakası olan bir kimse, bütün bu açık delillerden ve kesin naslardan sonra, nasıl olur da bu ümmetin yahudilere ve hristiyanlara benzemediğini, onların yaptıklarını yapmadıklarını, onların yaptıklarını yapsa bile Allah’ın yahudilere ve hristiyanlara yönelik tehditlerinin bu ümmeti ilgilendirmeyeceğini; bu ümmetin içerisinde ortaya çıkan şirki ve küfrü reddeden kimsenin ise icmayı delmiş, sapıklık ve bidatçilik yoluna girmiş olacağını düşünebilir?

Biz, Allah’a hamdolsun ki, Kur’an’ın müteşabihinin peşine düşmüyoruz. Ayetler hakkında Ehli Sünnet âlimlerinin yorumlarına aykırı şeyler söylemiyoruz. Bizim, müşriklerin küfrünü ve onlarla savaşmanın caiz olduğunu delillendirme sadedinde zikrettiğimiz ayetler, bu konudaki muhkem ayetlerdendir; müslümanların âlimlerinin, tevili, zahiriyle hüküm verilip verilmeyeceği ve tefsiri konusunda ihtilafa düştükleri müteşabih ayetlerden değil. Aksine, bunlar öyle ayetlerdir ki, onların manasını bilmeyen hiç kimse özür sahibi değildir. Bu ayetlerden birkaçı şunlardır:

“Allah kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz, bunun aşağısındakileri dilediği kimse için bağışlar.” (Nisa, 48),

“Kim Allah’a ortak koşarsa Allah ona cenneti haram kılar ve onun varacağı yer de cehennemdir.” (Maide, 72),

“Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün...” (Tevbe, 5),

“Onlarla, fitne tamamen ortadan kalkıncaya, din tamamen Allah’ın oluncaya kadar savaşın.” (Enfal, 39)


Siz diyorsunuz ki: Biz, Allah’a hamdolsun ki İslam fıtratı ve sahih akîde üzereyiz. Biz, Allah’a hamdolsun ki önceden de böyleydik. Bu hal üzere yaşar, bu hal üzere ölürüz. Nitekim Allah (subhânehû ve teâlâ) şöyle buyurmuştur:

“Allah, iman edenleri sabit bir sözle hem dünya hayatında hem de ahirette sabit kılar.” (İbrahim, 27)

Biz hem zahirimizle hem de batınımızla Allah Teâlâ’yı zatında ve sıfatlarında birliyoruz. Nitekim O (subhânehû ve teâlâ) bunu muhkem kitabında “Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın.” (Nisa, 36) buyurarak beyan etmiştir. Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem) de şöyle buyurmuştur: “İnsanlarla, Allah’tan başka ilah olmadığına şahitlik edinceye kadar savaşmakla emrolundum...”, “İslam beş esas üzerine bina edilmiştir...”

Bu iddianıza cevaben diyoruz ki:

Vefa ortadan kayboldu, zulüm ortalığı kapladı
Söz ile amelin arasındaki mesafe iyiden iyiye açıldı


İman, gösterişle ve temennilerle olmaz. Ancak onun kalbe yerleşmesiyle ve amellerin onu doğrulamasıyla olur. Eğer bir adam “Ben müminim, ben müslümanım, ben Ehli Sünnet ve’l Cemaat’e mensubum.” diyorsa, bununla beraber İslam’ın ve müslümanların düşmanıysa, sözleriyle ve fiilleriyle onlara savaş ilan etmişse; bu adam sırf iddiası sebebiyle mümin, müslüman ya da Ehli Sünnet ve’l Cemaat mensubu olmaz. Aksine onun küfrü, tıpkı yahudilerin küfrü gibi olur. Zira yahudiler hakkı, oğullarını bildikleri gibi biliyorlardı.

İslam Dini’nin aslı, Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasul’ü olduğuna şehadet etmektir. Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet etmek; tek olan Allah’tan başkasına ibadet etmemeyi, O'ndan başkasına dua etmemeyi, O’ndan başkasından istiğâsede bulunmamayı, O’ndan başkasına tevekkül etmemeyi, O’ndan başkasından korkmamayı, O’ndan başkasından bir şey ummamayı gerektirir. Nitekim Allah (subhânehâ ve teâlâ) şöyle buyurmuştur:

“Artık kim Rabbine kavuşmayı ümit edıyorsa salih amel işlesin ve ibadette Rabbine hiçbir şeyi ortak koşmasın.” (Kehf, 110),

“Şüphesiz mescidler Allah’ındır. Öyleyse Allah ile beraber kimseye dua etmeyin.” (Cinn, 18),

“Eğer müminler iseniz yalnızca Allah’a tevekkül edin.” (Maide, 23),

“Allah’ın mescidlerini ancak Allah’a ve ahiret gününe iman eden, namazı kılan, zekatı veren ve Allah’tan başka kimseden korkmayan kimseler şenlendirir. İşte onların doğru yolu bulacakları umulur.” (Tevbe, 18)


Demek ki bir yaratılmışa dua eden, ondan istiğâsede bulunan, ona ilahlık sıfatlarından birini veren, örneğin “Ey efendim falan, yetiş imdadıma!”, “Bana yardım et!”, “Borcumu ödememi sağla!”, “İhtiyacımın görülmesi için Allah katında bana şefaat et!”, “Ben Allah’a ve sana tevekkül ettim!” gibi sözler söyleyen her kimse, her ne kadar diliyle “Lâ ilâhe illallâh” ve “Ben müslümanım.” dese de Allah’a ibadet konusunda başkasını ortak koşmuştur. Sahabe (radıyallahu anhum) zekatı vermeyenleri, İslam’ın diğer hükümlerini kabul etmelerine rağmen tekfir etmiş, onlarla savaşmış, mallarını ganimet olarak almış, kadınlarını köle edinmiştir. Bunun sebebi, İslam’ın rükünlerinin de Lâ ilâhe illallâh’ın gereklerinden olmasıdır. Nitekim, Ömer (radıyallahu anh)’ın kafası zekat vermeyenlerle savaşma konusunda karıştığı ve “İnsanlarla nasıl savaşırsın? Hâlbuki Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “İnsanlarla, Lâ ilâhe illallah deyinceye kadar savaşmakla emrolundum. Bunu söyledikleri zaman kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak onun hakkı ile olması müstesna. Onların hesapları ise Allah’a aittir.” buyurmuştur.” dediği zaman Ebu Bekir (radıyallahu anh) bu delillendirmede bulunmuştur.

Ebu Bekir (radıyallahu anh) şöyle demiştir: “Zekat da Lâ ilâhe illallâh’ın haklarındandır. Vallahi Rasulullah’a vermekte oldukları bir yuları bile benden esirgeseler bu sebeple onlarla savaşırım.” Bunun üzerine Ömer (radıyallahu anh) şöyle karşılık vermiştir: “Vallahi, benim gördüğüme göre bu, Allah’ın Ebu Bekir’in göğsünü savaşa açmasından başka bir şey değildir. Bundan sonra ben de bu kararın doğru olduğunu anladım.” Bu hadis Sahihayn'da ve diğer islami eserlerde rivayet edilmiştir.

Şu halde “Lâ ilâhe illallâh”ın manasını inkâr eden, şirk ve Allah’tan başkasına ibadet etmek kendilerinin dini haline gelen, beldelerinde şirk iyice yayılmış olan, şirk konusunda kendilerine karşı çıkan kimseleri tekfir eden, bidatçilikle suçlayan ve onlarla savaşan kimseler hakkında ne düşünülür? Yaptıkları şey bu olan kimseler, nasıl Ehli Sünnet ve’l Cemaat’e mensup müslümanlar olabilir? Üstüne üstlük onlar Allah’ın kendisiyle Rasulü’nü gönderdiği İslam Dini’ne, dolayısıyla Allah’ı birlemeye, tek olan ve ortağı bulunmayan Allah’a ibadet etmeye, namazı kılıp zekatı vermeye savaş açmışlardır. Yine onlar bunun dışında küfürlerini ve günahlarını açığa vurmakta, Allah’ın haram kıldıklarını açık açık
helal saymaktadırlar.

Ayrıca küfrün ve şirkin şiarları sizin beldelerinizde açık bir şekilde görülmektedir. Kabirlerin üzerine türbeler inşa edilmiştir. Onların yanında kandiller yakılmakta ve etrafına perdeler gerilmektedir. Yine kabirler Allah ve Rasulü’nün meşru kılmadığı şekilde ziyaret edilmekte, bulundukları yerler bayram yerine çevrilmektedir. Kabirde yatan kimselerden ihtiyaçların görülmesi, sıkıntıların giderilmesi, zor durumların ortadan kaldırılması istenmektedir. Bunlarla beraber Allah’ın yerine getirilmesini emrettiği beş vakit namaz gibi farzlar zayi edilmektedir. Namaz kılmak isteyen kimse tek başına namaz kılmaktadır. Namazı terk edene ise karışılmamaktadır. Aynı şekilde zekat farizası da yerine getirilmemektedir. İşte durum budur. Bu durum, Şam, Irak ve Mısır’daki beldelerin çoğunda ve diğer birçok beldede iyice yayılmış ve herkesin kulağına varmıştır.


Bu zikredilen şeyler bu beldelerde ortaya çıkmıştır. Nitekim Hanefi, Şâfiî, Malikî ve Hanbeli mezhebine mensup olan birçok âlim bunu kitaplarında zikretmişlerdir. Örneğin Ebu’l Vefâ İbn Akil el-Hanbelî şunları zikretmiştir: Şeriat’ın hükümleri cahil ve aşağılık kimselere ağır geldiği zaman Şeriat’ın hükümlerinden sapmışlar ve kendileri için vaz’ ettikleri bazı uydurmaları yüceltmeye başlamışlardır. Böylece bir başkasının emri altına girmedikleri için üzerlerindeki yükü hafifletmişlerdir. Benim nezdimde onlar vaz’ ettikleri bu uydurmalar sebebiyle kâfirdirler. Örneğin onlar kabirleri tazim eder onlara Şeriat’ın yasakladığı derecede saygı gösterirler. Kabirlerin yanında, ateş yakar, onları öper, güzel kokularla kokulandırırlar. Ölülerden ihtiyaçların görülmesini isterler. İçerisinde “Ey efendim, bana şunları şunları yap!” gibi ifadeler bulunan kağıt parçaları yazarlar. Bereketlenmek için kabrin toprağından alırlar. Kabirlerin üzerine güzel koku akıtırlar. Kabirleri ziyaret etmek için yolculuğa çıkarlar. Ağaçlara çaput bağlarlar. Bunları yaparak Lât’a ve Uzzâ’ya tapan kimselerin yolundan gitmiş olurlar.

Onlara göre el-Keff türbesinin duvarlarını öpmeyen, çarşamba günü el-Melmûse Mescidi’nin taşlarına elini yüzünü sürmeyen, tabutunu taşıyan kimselerin “Ebu Bekir Sıddık”, “Muhammed” ya da “Ali” demediği, babasının kabrini kireçleyip etrafına tuğla örmeyen, elbisesini baştan aşağı yırtmayan, kabrinin üzerine gül suyu dökmeyen kimse acınacak bir kimsedir. İbn Akîl’in sözleri burada sona erdi.

Şimdi şu imama bir bak! Zamanında şirkin ortaya çıkışını ve cahil ayak takımı arasındaki yayılışını nasıl da anlatıyor? Bu sebeple onları nasıl tekfir ediyor? Bu âlim, beşinci yüzyılda yaşamıştır ve Kâdı Ebû Ya’lâ el-Hanbelî’nin talebelerindendir. Onun bu sözünü Hanbelî âlimlerden birçok kimse nakletmiştir. Örneğin Ebu’l Ferec İbnu’l Cevzî, bunu Telbîsu’l İblîs isimli eserinde zikretmiştir.

İmam Ebu Bekir et-Tartûşî el-Mâlikî, Ebû Vâkıd el-Leysî hadisini zikrettikten sonra bazı açıklamalarda bulunmuştur. Hadisin metni şu şekildedir: Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birlikte Huneyn’e doğru yola çıktık. O zaman küfürden yeni çıkmıştık. Müşriklerin de etrafında ibadet ettikleri “Zâtu Envât” denilen bir sidre ağaçları vardı. Silahlarını ona asıyorlardı. Sonra biz de bir sidre ağacının yanından geçtik ve bunun üzerine “Ya Rasulullah, onların nasıl Zâtu Envat’ı varsa bize de bir Zâtu Envât yap!” dedik. Bunun üzerine Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Allahu Ekber! Bu öncekilerin yoludur. Nefsimi elinde tutan Zât’a yemin ederim ki Beni İsrâil’in Musa’ya söylediği gibi söylediniz. Onlar ‘Onların ilahları olduğu gibi bize de bir ilah yap!’ demişlerdi. Musa da onlara ‘Siz bilmeyen bir topluluksunuz.’ demişti. Sizden öncekilerin yolunu mutlaka takip edeceksiniz.”

et-Tartûşî şöyle demiştir: Allah size rahmet etsin. İyi dinleyin. Nerede insanların yöneldiği, tazim ettiği, kendisinden şifa umduğu, üzerine çiviler çakıp çaputlar astığı bir sidre ya da ağaç görürseniz, işte o Zâtu Envat’tır. Onu kesin! Ebu Bekir et-Tartûşî’nin sözleri burada sona erdi.

Bu ağacın üzerine silahları asmak ve etrafında ibadet etmek, insanlar ona ibadet etmedikleri ve ondan bir şey istemedikleri halde Allah ile beraber başka ilahlar edinmek oluyorsa; kabirlerin etrafında ibadet etmek, kabirde yatan kişiyi vesile edinerek dua etmek, doğrudan ona dua etmek ve onun yanında dua etmek hakkında ne düşünürsün? Ayrıca kabir ile fitneye düşme tehlikesi, ağaç ile fitneye düşme tehlikesinden kıyaslanamayacak derecede daha büyüktür. Keşke şirk ve bidat ehli bunları bilseydi!

Ebu Şame künyesiyle meşhur olan Hafız Ebu Muhammed Abdurrahman b. İsmail “el-Havadis ve’l Bida” isimli kitabında şunları söylemektedir: Şeytanın insanlara süslediği ve insanlardan birçoğunun içine düştüğü bidatlerden bazıları da duvarları ve direkleri güzel kokularla kokulandırmak, belli yerlere kandiller asmaktır. Bir adam, velilerden ve salihlerden olduğuna inanılan bir kimseyi rüyasında o yerde bir şey yaparken gördüğünü uydurur ve insanlarda hemen onun anlattığı şeyi yaparlar ve buna son derece dikkat ederler. Fakat aynı hassasiyeti farzlar ve sünnetler konusunda göstermezler. (Bu yerlerin) yaptıkları şeylerin kendilerini Allah’a yaklaştıracağını zannederler. Daha sonra bu mekânların olduğu yer, kalplerinde büyüdükçe büyür ve bu yerleri tazim etmeye başlarlar. Hastalarının şifa bulmasını, adadıkları adaklarla ihtiyaçlarının giderilmesini umarlar. Hâlbuki kendisinden bir şey umdukları; ya çeşme, ya ağaç, ya duvar, ya da taştır.

Dımeşk’te de buna benzeyen birçok yer bulunmaktadır: Toma kapısının dışındaki Sıtma Çeşmeciği, Bab-ı Sağîr’in içindeki kokulandırılmış direkler, herkesin gelip geçtiği bir yolun üzerinde olan Nasr kapısının dışındaki lanetlenmiş kuru ağaç bunlardan bazılarıdır. Allah (subhânehû ve teâlâ) bu ağacı kesmeyi yada kökünden sökmeyi müyesser kılsın. Yine bundan başka Zatu Envât’ları da ortadan kaldırmayı nasip etsin.

(Ebu Şame devam etti ve Ebu Vakid’in hadisini aktararak şöyle dedi:) İnsanlar Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile beraber yolculuk ettikleri sırada Zatu Envât denen büyük yeşil bir ağaca rastladılar ve dediler ki: “Onların Zatu Envat’ı gibi bize de bir Zatu Envât yap.” Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bunun üzerine şöyle buyurdu: “Allahu Ekber! Bu tıpkı Musa’nın kavminin “Bizede onların ilahları gibi bir ilah yap.” demelerine benziyor. Sizden öncekilerin yolunu takip edeceksiniz.” Tirmizî, “bu hasen sahih bir hadistir” demiştir.

Ebu Şame sonra ilim ehlinin Afrika beldelerindeki bu tarz putlara ne yaptığını nakletmektedir. “Afiyet Çeşmesi” denilen bir çeşmeden, birçok insanın bu çeşme sebebiyle fitneye düştüğünden, bu çeşme için uzak diyarlardan geldiklerinden, evlenemeyen ya da çocuğu olmayan kimselerin “beni Afiyet Çeşmesi’ne götürün.” dediklerinden bahsetmektedir. Sonra bir seher vakti çıkıp onu yıktığını, onun üzerinde sabah ezanı okuduğunu, sonra “Allah’ım, bunu senin için yıktım, bunu eski haline getirme.” dediğini, ondan sonra da çeşmenin bir daha eski haline gelmediğini anlatmaktadır.

Yine Ebu Şâme şöyle demiştir: Bundan daha fazla dehşet vereni ve daha acı olanı ise; herkes tarafından kullanılan yolu kullanmaları ve o yol üzerindeki üç eski ve bayağı kapının birinden geçmeleridir. Geçtikleri kapı ya Allah’ın peygamberi Süleyman b. Davud (as)’ın zamanındaki cinlerin yaptığı, ya Zülkarneyn’in yaptığı ya da içinden geçilmesine izin verilen, başkasının yaptığı bir kapıdır. Kuzey Kapısı’dır. Nitekim bunları Târîhu Dımeşk isimli eserimizde aktardık. İnsanlar, kendisine güvenilmeyen birinin altı yüz otuz altı yılı içinde bir rüya gördüğünü ve rüyanın güya o yerde Ehli Beyt’ten birinin defnedilmiş olduğunu içerdiğini söylemektedirler. Güvenilir bir zat bana, bu rüyayı gördüğü söylenen kişinin kendisine bunu uydurduğunu itiraf ettiğini haber verdi. Evet, (bu rüya sebebiyle) herkes tarafından kullanılan yolu kesmişler, kapının tamamını insanların hakkını gasp ederek mescit haline getirmişlerdir. Öyle ki yoldan geçmekte olan kimse zor geçmektedir. Bu, o yoldan gelip giden insanların çektiği sıkıntıyı ve meşakkati iyice artırmaktadır. Allah da, bu mescidin inşasına sebep olanların azabını kat kat artırsın. Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in Dırar Mescidi’ni yıkmasını örnek alarak onun yıkılmasına ve verdiği eziyetin ortadan kaldırılmasına yardım eden kimsenin de mükâfatını bol bol versin. Ebû Şâme’nin sözleri burada sona erdi.

Şu imamların sözlerine bir bak! Onların zamanındaki şirkin ortaya çıkışına ve o dönemde bu belanın her tarafı sarmış olduğuna bir bak! Malum olduğu üzere gelen her dönem mutlaka kendisinden öncekinden daha şerli olacaktır. Ebu Şâme’nin şirkin ve putların ortaya çıktığı yer olarak Dımeşk’i özel olarak zikretmesi ve putları ortadan kaldırmayı temenni etmesi üzerinde düşün. Ayrıca Dımeşk onun memleketi ve vatanıdır.

İbn Kayyım (rahimehullâh) İğâsetu’l Lehfân isimli eserinde şunları söylemektedir: “Şeytan’ın kurduğu en büyük tuzaklardan biri de, taraftarlarını ve dostlarını hem önceki asırlarda hem de günümüzde kabirlerle fitneye düşürmesidir. Bu öyle bir fitnedir ki, bu fitneden, Allah’ın fitneye düşmekten koruduğu kımselerden başkası kurtulamamıştır. Bu fitne o kadar büyümüştür ki, insanlar Allah’ı bırakıp kabirde yatanlara ibadet eder hale gelmişlerdir. Bu kimselerin kabirlerine tapılmaya başlanmıştır. Bu kabirler put haline getirilmiştir. Üzerlerine heykeller dikilmiş, üzerinde kabirde yatan kimsenin resimlerinin olduğu suretler çizilmiştir. Sonra bu suretler üç boyutlu bir hale getirilmiş ve putlaştırılmıştır. Böylece Allah ile beraber onlara ibadet edilmiştir. Bu büyük hastalığın başlangıcı ise Nuh Kavmi’nde olmuştur.” İbn Kayyım bu konuda sözü uzattıkça uzatır ve sonra şöyle der:

Evet, Dımeşk’te -Kokulandırılmış Direk, Musalla’nın yanındaki Narenc Mescidi’nin içindeki cahillerin ibadet ettiği put, hristiyan mezarlığının yanındaki değirmenin altındaki insanların bereket umdukları put gibi birçok put vardı. Allah (subhânehû ve teâlâ) bunların yıkılmasını Şeyhu’l-İslam İbn Teymiyye’nin ve Allah’ın muvahhid kullarının eliyle müyesser kılmıştır. Yine Kallût nehrinde, insanların adaklar adadığı ve kendisinden bereket umduğu bir put vardı. Meydanın yanında, etrafında kandil yakılan, müşriklerin kendisinden bereket beklediği başka bir put vardı. Bundan başka, tepesinde top gibi yuvarlak bir taş olan uzun bir direk vardı. Yine Derb-i Hacer Mescidi’nin yanında, müşriklerin ibadet ettiği, üzerine küçük bir mescit inşa edilmiş bir put vardı. Allah bunların ortadan kaldırılmasını müyesser kıldı.

Şirk ehli, Allah’ı bırakıp da putları ilah edinme konusunda ne kadar da hızlıdır! Onlar derler ki: “Bu taş, bu ağaç, bu çeşme adakları kabul eder.” Böyle demekle, “Bunlar Allah ile beraber ibadetleri kabul eder.” demiş olurlar. Çünkü adak, adayanın, kendisiyle adakta bulunulan kimseye yaklaştığı bir ibadettir. Onlar ayrıca bu putlara yüzlerini gözlerini sürüp, onları selamlarlar.

Hâlbuki selef, Allah (subhânehû ve teâlâ)’nın namazgâh edinilmesini emrettiği Makam-ı İbrahim’deki taşa bile el-yüz sürülmesini reddetmişlerdir. Nitekim Ezrakî “Kitabu’l Mekke” isimli eserinde Katade’nin, Allah (subhânehû ve teâlâ)’nın “İbrahim’in makamından bir namazgâh edinin.” (Bakara, 125) buyruğu hakkında şunları söylediğini nakletmektedir: “Onlar ancak onun yanında namaz kılmakla emrolundular, ona dokunmakla değil. Fakat bu ümmet ona dokunarak, kendisini önceki ümmetlerin yükünden daha ağır bir yükün altına sokmuştur. Bize anlatıldığına göre, insanların Makam-ı İbrahim’e çok dokunmaları yüzünden İbrahim’in ayağının ve parmaklarının izi yıpranmıştır. İbn Kayyım’ın sözleri burada sona erdi.

Yine İbn Kayyım (rahimehullâh) meşhur “Zâdu’l Meâd fi Hedyi Hayri’l İbâd” isimli eserinde Tâif Gazvesi’nden bahsettikten sonra bazı açıklamalarda bulunmuştur. Tâif Gazvesi’nden sonra, Tâiften bir heyet Rasulullah (sallâllahu aleyhi ve sellem)’in yanına gelmiş, O’ndan bazı isteklerde bulunmuştu. O’ndan istedikleri şeyler arasında, Lât’ı kendileri için üç sene daha yıkmadan bırakması da vardı. Onlar bu isteklerinin sebebini bildirirken, kadınlarını ve aralarındaki cahil kimseleri endişeye sürüklemek istemediklerini söylediler. Fakat Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) onların isteğini kabul etmedi. Onlar da Lât’ın bir seneliğine olsun bırakılmasını istediler. Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) bunu da kabul etmedi. Bunun üzerine onlar onun bir aylığına olsun bırakılmasını talep ettiler. Fakat Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) yine, onu ismi zikredilen bir şey olarak bırakmaya yanaşmadı.

İşte İbn Kayyım bu kıssadan alınacak derslerden bahsederken şunları söylemiştir: Bu kıssadaki faidelerden biri de şudur: Şirkin ve tağutların bulunduğu yerlerin, onları yıkmaya ve ortadan kaldırmaya güç yetirildikten sonra bir gün bile bırakılması caiz değildir. Çünkü onlar şirkin ve küfrün şiarlarıdır. Münkerlerin en büyüğüdür. Onları yıkmaya güç yetirildiği halde olduğu gibi bırakılmaları kesinlikle caiz değildir. Kabirlerin üzerine inşa edilen, Allah’ın dışında kendisine ibadet edilen, put ve tağut haline gelen türbelerin hükmü de aynıdır. Tazim edilerek, kendisiyle teberrükte bulunularak, kendisine adaklar adanarak ve öpülerek kendisine yönelinen taşların hükmü de budur. Bunlardan hiçbir şeyi, ortadan kaldırmaya güç yetirdikten sonra yeryüzü üzerinde bırakmak caiz değildir. Bunlardan birçoğu Lât, Uzzâ ve diğer üçüncüleri olan Menât konumundadırlar. Hatta bunların yanında işlenen şirk onların yanında işlenen şirkten daha büyüktür. Vallâhu’l Müsteân.

Bu tâğutlara ibadet eden hiç kimse, onların yaratabileceğine, rızıklandırabileceğine, hayat verip öldürebileceğine inanmıyordu. Onlar bu putların yanında ancak; bugünkü müşrik kardeşlerinin, tâğutlarının yanında yaptıkları şeyi yapıyorlardı. İşte bugünkü kimseler aynen kendilerinden öncekilerin yolundan gitmiş, onların yolunu karış karış, arşın arşın izlemişlerdir. Şirk, cehaletin yayılması ve ilmin ortadan kalkması sebebiyle insanlar üzerinde hakim olmuştur. Maruf münker, münker maruf sayılır olmuştur. Sünnet bidat, bidat sünnet haline gelmiştir. Küçük bu hal üzere büyümekte, büyük bu hal üzere yaşlanmaktadır. Yoldaki işaretler iyice silinmiştir. İslam’ın garipliği iyice artmıştır. Alimler azalmış, beyinsizler üstün duruma gelmiştir. İş iyice çığrından çıkmış, sıkıntılar şiddetlenmiştir. İnsanların elleriyle yaptıklarından ötürü karada ve denizde fesat ortaya çıkmıştır. Fakat Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in ümmetinden mutlaka hakkı ayakta tutan bir taife bulunacak, Allah (subhânehû ve teâlâ) yeryüzüne ve üzerindekilere varis oluncaya kadar şirk ve bidat ehliyle cihad edecektir. O varislerin en hayırlısıdır.


Kıssadan çıkarılacak bir diğer hüküm de şudur: Yönetici, bu türbeler ve tâğutlar için ayrılan malları, cihadda ya da müslümanların maslahatına olan diğer işlerde harcayabilir. Yöneticinin, bu tâğutlara sunulan malları alması ve bu malları ordu, savaşçılar ve müslümanların maslahatına olan işler için kullanması caizdir, hatta vaciptir! Nitekim Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem) Lât’ın mallarını almış ve onu İslam’a ısındırmak için Ebu Süfyan’a vermiştir. Ayrıca o mallarla Urve’nin ve Esved’in borçlarını ödemiştir. Aynı şekilde yöneticinin, kabirlerin üzerine inşa edilip put haline getirilen türbeleri yıkması vaciptir. İsterse onun yerini savaşçılara pay olarak verir, isterse orayı satıp parasını müslümanların maslahatına olan işlerde harcar.

Türbenin vakfedilmesi durumunda ise vakıf batıl olur. Türbe kaybedilmiş mal hükmünde olur. Yönetici, ondan elde edilen malları müslümanların maslahatına olan işlerde harcar. Zira vakıf ancak ibadet olacak şekilde, Allah ve Rasulü’ne itaat olan şeylerle sahih olur. Dolayısıyla vakıf; bir türbe için ya da etrafında kandil yakılan, tazim edilen, kendisine adak adanan, etrafında haccedilen, Allah’ın dışında kendisine ibadet edilen ve O’nun dışında ilah edinilen bir türbe için sahih olmaz. Bu konuda İslam âlimlerinden ve onların izinden gidenlerden hiç kimse farklı bir görüş beyan etmemiştir.

Hanefî âlimlerinden olan Şeyh el-Kâsım, Düreru’l Bihâr isimli eseri şerh ederken şöyle demiştir: “Avamdan olan kimselerin çoğundan vaki olan adak şu şekilde olmaktadır: Kişi salihlerden birinin kabrine gitmekte, sonra ‘Ey efendim falan! Eğer kaybettiğim şey bulunursa, ya da hastam sağlığa kavuşturulursa, ya da ihtiyacım görülürse; sana şu kadar altın, ya da yiyecek, ya da mum!’ demektedir. Bu adak icma ile batıldır. Bunun batıl olmasının birçok sebebi vardır. Bunlardan birisi, yaratılmışa adak adamanın caiz olmamasıdır. Diğer bir sebep de bunun küfür olmasıdır.” Şeyh el-Kâsım daha başka şeyler de söyler ve sonra şunu ekler: “İnsanlar bu belanın içine düşmüşlerdir. Özellikle de Ahmed el-Bedevi’nin doğum gününde...” Şeyh el-Kâsım’ın sözleri burada sona erdi.

Şâfiî âlimlerinden olan el-Ezraî, “Kûtu’l Muhtâc Şerhu’l Minhâc” isimli eserinde şunları söylemektedir: Bir velînin ya da şeyhin kabri üzerine bina edilen, veya o bölgede bulunmuş ya da yaşamış olan velilerden, peygamberlerden veya salihlerden bir zat adına inşa edilmiş olan türbelere adak adamaya gelince, eğer adakta bulunan kimse o yeri, türbeyi ya da köşeyi tazim etmeyi, içerisinde yatan, ya da türbenin kendisi adına bina edildiği ya da türbenin kendisine nispet edildiği kimseyi tazim etmeyi amaçlıyorsa -ki bu avamın çoğunda görülen durumdur-; bu adak batıldır, bağlayıcı değildir.

Çünkü onlar, bu yerlerin kendilerinden kaynaklanan bir ayrıcalıkları olduğuna itikat etmekte, bu yerler sebebiyle belaların savıldığına, nimetlerin celbedildiğine, onlara adanan adak nedeniyle hastalıklardan şifaya kavuşulduğuna inanmaktadırlar. Öyle ki onlar, bir taş hakkında “Şu taşa salih bir kul oturdu ya da yaslandı.” denildiğini duysa, hemen o taşa adaklar adamaktadırlar. Yine onlar bazı kabirlere kandil, mum ve yağ adamakta ve “Şu kabir ya da şu yer adakları kabul eder.” demektedirler. Onlar böyle diyerek, onlara adak adandığı takdirde; hastanın iyileşmesi, kaybolan eşyanın geri gelmesi ve malların selamette olması gibi arzu edilen şeylerin hâsıl olacağını söylemek istemektedirler. Onlar, bunlar gibi başka nezr-i mücazatlarda da bulunurlar.

İşte bu şekildeki bu adak batıldır. Bunda hiçbir şüphe yoktur. Hatta kabirlere yağ ve mum benzeri şeyler adamak mutlak olarak batıldır. Bu adaklara örnek olarak Halil İbrahim (as)’ın kabrine ya da onun dışındaki nebilerin veya velilerin kabrine adanan çok sayıdaki mumu gösterebiliriz. Çünkü adakta bulunan kimse bununla ancak kabrin üzerinde teberrük ve tazim amacıyla mum yakmayı kastetmekte ve bunu bir ibadet olarak görmektedir. Bu şekilde adakta bulunan kimselerin çoğu maksadını açıkça ifade etmekte, örneğin “Halil’in ya da falanca kimsenin ya da falanca şeyhin kabrinin üzerinde yakılacak şu kadar mum Allah’ın benim üzerimde hakkı olsun!” demektedir. İşte böyle bir adağın batıl olduğu konusunda hiçbir şüphe yoktur. Bahsedilen mum yakma fiili de haramdır. İster o mumdan faydalanan olsun ister olmasın, fark etmez. Çünkü adakta bulunan kimse mum yakarak birinin faydalanmasına niyet etmemiş, hatta bunu aklından bile geçirmemiştir. Onun maksadı ancak az önce işaret ettiğimiz şeydir. Bu fiil, birçok kimsenin kendisiyle imtihan edildiği en ağır bidatlerdendir. Ayrıca bu fiil, aynısını peygamberlerinin (aleyhimusselam) kabrinin üzerinde yapmaları sebebiyle sahih hadislerde lanetlenen yahudilere ve hristiyanlara benzemektir. El-Ezraî’nin sözleri burada sona erdi.

İyi bak! Bu âlimler; bu şirk amellerinin her tarafı sardığını, Şam’daki beldelerin ve diğer beldelerin çoğunda iyice yayıldığını, İslam’ın garipliğinin arttığını, öyle ki marufun münker, münkerin de maruf olarak algılandığını, kabirlerin üzerine inşa edilen türbelerin ve binaların çoğaldığını, bunun beraberinde onlarla ve onların yanında işlenen şirklerinde çoğaldığını, öyle ki bu türbelerin birçoğunun Lât, Uzzâ ve diğer üçüncüleri olan Menât konumuna geldiğini, hatta bu türbelerle ve onların yanında işlenen şirkin bu putlarla ve onların yanında işlenen şirkten daha büyük olduğunu nasıl açıkça ifade ediyorlar!

İşte bütün bunlar, sizin “Biz İslam fıtratı ve sahih itikat üzereyiz!” şeklindeki iddialarınızı çürütmektedir. Hatta çoğunuzun İslam fıtratını terk ettiğini, onu arkasına attığını ve dininin Allah’a şirk koşmak, ölülere dua etmek, onlardan istiğâsede bulunmak, onlardan ihtiyaçların görülmesini ve sıkıntıların giderilmesini talep etmek ve bidatlere sımsıkı yapışmak haline geldiğini göstermektedir.

“Biz gerçek müslümanlarız. Bunun üzerinde âlimlerimiz, dört mezhebin âlimleri, dinimizin ve Ümmet-i Muhammed’in müçtehitleri icma etmiştir.” şeklindeki iddianıza gelince, deriz ki:

Allah’ın, Rasulü’nün ve dört imamın yolundan giden âlimlerin sözlerinden, sizin bu zayıf hüccetinizi ve batıl iddianızı çürütecek şeyler açıkladık. Bir iddiada bulunan herkes, iddiasını fiilleriyle doğrulamamaktadır. Fakir kimse “Bin dinar” deyince zengin olmamaktadır. Kişinin dili “ateş” deyince yanmamaktadır. Nitekim Rasulullah’ın düşmanı yahudiler, Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendilerini İslam’a davet ettiği zaman “Biz zaten müslümanız. Ancak hristiyanların Mesih’e ibadet ettikleri gibi sana ibadet etmemizi istiyorsan, o başka.” demişlerdi. Aynı şekilde hristiyanlar da benzer sözler söylemişlerdi. Firavun da benzer sözler söylemiş ve “Ben size ancak kendi görüşümü söylüyorum ve ben sizi ancak doğru yola iletiyorum” (Mümin, 29) demişti. Fakat o böyle diyerek yalan söylemiş ve iftirada bulunmuştu. Aynı şekilde sizin haliniz, âlimlerinizin ve padişahlarınızın hali yalan söylediğinize ve iftirada bulunduğunuza şahitlik etmektedir. Biz, (bin iki yüz) yirmi iki yılında Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in içerisinde defnedilmiş olduğu Hücre-yi Şerife’yi açtığımız zaman padişahınız Selim’in mektubunu gördük. Bu mektubu onun amcasının oğlu Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e göndermişti. O’ndan istiğâsede bulunuyor, O’na dua ediyor, O’ndan hristiyanlara ve diğer düşmanlarına karşı yardım talep ediyordu. Yine bu mektubun içerisinde, sizin yalan söylediğinize şahitlik eden aşırı derecede huşu, korkuyla karışık saygı ve kulluk göze çarpmaktadır.

Mektubun başı “Kulunuz Sultan Selim’den...” diye başlamaktadır. Mektup sonra şöyle devam etmektedir: “Yâ Rasulullah! Başımıza zor durumlar geldi. Savmaya güç yetiremeyeceğimiz kadar sıkıntı üstümüze çöktü. Haçın kulları Rahman’ın kullarına hakim oldu. Senden onlara karşı bize yardım etmeni, onları bizim karşımızda kırıp geçirmeni niyaz ediyoruz.” Yine o bundan başka birçok kelam etmiştir. Burada zikredilenler onların özetidir.

Şu büyük şirke, tek olan ve her şeyi bilen Allah’a karşı işlenen şu küfre bir bak! Bir de müşriklerin, ilahlarından, Lât’tan ve Uzzâ’dan istediklerine bak! Onlar başlarına sıkıntılı bir durum geldi mi ibadeti Mahlukatın Yaratıcısı’na has kılıyorlardı.

Bu, üst tabakanızın hali olduğuna göre, alt tabakanızın yaptıkları hakkında ne düşünüyorsunuz? Padişahınızın sözlerine benzer sözlerin yazılı olduğu kâğıtları, Hücreyi Şerife’de, hem avamdan hem de havastan olan kimselerin yazdığını gördük. Bunların içerisinde ihtiyaçların görülmesi ve sıkıntıların giderilmesi isteniyordu. Bu gibi şeyler sayamayacağımız kadar fazla idi.
Ebu Davud’un ve diğer hadis âlimlerinin rivayet ettiğine göre Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadiste ümmetinin yetmiş üç fırkaya ayrılacağını, biri hariç hepsinin cehennemde olduğunu haber vermiştir. Kendisine “O biri kimlerdir?” diye sorulunca da “Bugün benim ve ashabımın üzerinde bulunduğu şey üzere olanlardır.” buyurmuştur.

Şu halde Ehli Sünnet ve’l Cemaat her zamanda ve her mekânda Rasulullah’ın izini takip eden kimselerdir. İşte onlar kurtuluşa erecek olan fırkanın mensuplarıdır. Rasulullah’ın ashabı, Tâbiîn, Dört İmam ve onlara kıyamet gününe kadar güzellikle tabi olan kimseler gibi...

Allah (subhânehû ve teâlâ) bütün peygamberlerini kendisinin birlenmesi ve tevhid meşalesinin yanması için, şirkin ortadan kaldırılıp izlerinin silinmesi için göndermiştir. Bu ümmetin içinde vaki olan, kabirlerin üzerine binalar inşa etmek, ihtiyaçların giderilmesi için kabirde yatanlara seslenmek, birçok ibadeti onlara yöneltmek ve onlara adaklarda bulunmaktır. İşte Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem)... O’nun zamanında herhangi bir salihin, velinin, şehidin ya da nebinin kabrinin üzerinde bir bina bulunuyor muydu? Bilakis O, kabirlerin üzerine bina yapılmasını yasaklamıştı. Nitekim bu Sahih-i Müslim’de ve diğer hadis kitaplarında rivayet edilmiştir.

İşte O’nun ashabı ve onlardan sonra gelenler... Irak’ı, Şam’ı ve yeryüzünün birçok beldesini fethettiler. Onlardan birisinin, bir kabrin üzerine bina yaptığını, bir kabre dua ettiğini, ondan istiğâsede bulunduğunu, ona adaklar adadığını, onun için kurban kestiğini, üzerine vakıf yaptığını ya da üzerinde kandil yaktığını biliyor musunuz? Aksine Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem) bunları yasaklamış, bunlar hakkında ağır ifadeler kullanmış, bunları yapan kimselere lanet etmiştir. Yine rivayetle sabit olduğuna göre O, Ali b. Ebî Tâlib (radıyallâhu anh)’ı, kırmadığı hiçbir suret ve yerle yeksan hale getirmediği hiçbir yükseltilmiş kabir bırakmamak üzere görevlendirmiştir. Bunu Müslim rivayet etmiştir.

Aynı şekilde ne Sahabe’den, ne de onlara güzellikle tabi olan kimselerden hiç kimse, başlarına bir sıkıntı geldiği zaman ya da bir şeye ihtiyaç duydukları zaman, bir ölünün yanına gelip de, şu müşriklerin, dua ettikleri ölülere ya da gaipte olan kimselere dedikleri gibi, “Ey efendim falan! Sen bana yetersin, benim ihtiyacımı gör.” demiyordu.

Aynı şekilde Sahabe’den hiç kimse Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem)’den, O’nun vefatından sonra istiğâsede bulunmamıştır. Aynı şekilde başka peygamberlerden de, ne kabirleri yanında ne de kabirlerinden uzak oldukları zaman istiğâsede bulunmamışlardır. Yine onlar dua etmek ya da namaz kılmak için peygamberlerin kabirlerinin yanında bulunmaya özen göstermiyorlardı.


Aksine, Ömer b. Hattab (radıyallâhu anh)’ın hilafeti zamanında insanlar kuraklık sebebiyle sıkıntı çekmişlerdi de Ömer (radıyallâhu anh) Abbas (radıyallâhu anh)’ın duasını vesile edinerek Allah (subhânehû ve teâlâ)’dan yağmur yağdırmasını istemiş ve şöyle demişti: “Allahım! Sıkıntıda kaldığımız zaman Sana Nebimiz ile tevessül ediyorduk, Sen de bize yağmur gönderiyordun. Biz şimdi Nebimizin amcasıyla Sana tevessül ediyoruz, bize yağmur gönder.” Bunun üzerine insanlar yağmura kavuşmuştu.

Birinci tevessül, Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in hayatında, O’nun duasıyla ve şefaatiyle bulunulan tevessüldür. Bu sebeple insanlar, Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in vefatından sonra Abbas (radıyallâhu anh)’ın duasıyla tevessülde bulunmuşlardır. İşte bu; Allah’ın Rasulü’nü kendisiyle gönderdiği şeyin, ibadetin bütün çeşitleriyle Allah’a has kılınmasının gerçekleşmesidir. İşte bu, “Lâ ilâhe illallâh”ın manasıdır. Zira Allah (subhânehu ve teâlâ)’nın peygamberlerini göndermesinin ve kitaplarını indirmesinin sebebi ancak yalnızca kendisine ibadet edilmesi, kendisiyle beraber başka bir ilaha -ibadet duası olsun, istek duası olsun- dua edilmemesidir. Allah (subhânehû ve teâlâ) şöyle buyurmuştur:

“Ey kitap ehli! Dininizde aşırıya gitmeyin.” (Nisa, 171),

“Onlar hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i Allah’ın dışında rabler edindiler. Hâlbuki onlar ancak tek bir ilaha ibadet etmekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka ilah yoktur. Onların ortak koşmalarından münezzehtir.” (Tevbe, 31)


Şu halde hahamları ve rahipleri rabler edinmek, yahudilerin ve hristiyanların amellerindendir.

Birçok âlim, şirkin ve küfrün sebeplerinden birisinin, Abdulkadir (el Geylânî) gibi salihler hakkında, hatta Ali b. Ebî Tâlib gibi zatlar hakkında, hatta Mesih (as) gibi peygamberler hakkında aşırıya gitmek olduğunu söylemişlerdir. Kim bir peygamber ya da veli hakkında aşırıya giderse, ona ilahlık sıfatlarından birini verirse, Örneğin “Ey efendim falan, yetiş imdadıma, yardım et bana, bana sen yetersin.” gibi sözler ederse; bunların hepsi şirk ve dalalettir. Bu fiili işleyen kimseden tevbe etmesi istenir. Eğer tevbe ederse ne âlâ. Tevbe etmezse öldürülür.

İbn Kayyım (rahimehullâh) “Menâzilu’s Sâirîn” isimli eserin şerhinde şunları söylemektedir: “Şirk çeşitlerinden biri de ölülerden ihtiyaçların görülmesini istemek, onlardan istiğâsede bulunmak ve onlara yönelmektir. Bunlar dünyadaki şirkin temelidir.” İbn Kayyım bazı şeyler söyler ve sözü şuraya getirir: “Bu büyük şirkten ancak tevhidi gerçekleştirip ibadeti Allah’a has kılan, müşriklere Allah için düşmanlık gösteren, onlara öfke beslemeyi Allah’a yaklaşma vesilesi sayan kimseler kurtulmuştur. Bunlardan kurtulan kimse ne kadar azizdir! Hatta bunlara karşı gelen kimseye düşmanlık göstermeyen kimse ne kadar azizdir!”

“İşlediğimiz ve kendisiyle imtihan edildiğimiz günahlara gelince, bu İslam’da kırılan ilk sürahi değildir. (İslam tarihinde bu günahlar hep işlenegelmiştir.) Ayrıca bu günahlar bizi, sapık fırkalardan olan ve itikatları Ehli Sünnet ve’l Cemaat itikadına muhalif olan Hâricîler’in dediği gibi İslam dairesinden çıkarmaz.” sözlerinize gelince, deriz ki:

Allah’a hamdolsun ki biz, kıble ehlinden olan hiç kimseyi günahından dolayı tekfîr etmiyoruz. Biz insanları ancak, Allah’ın, Rasulü’nün ve ümmetin içerisinde doğruyu dile getiren diller konumunda olan Ümmet-i Muhammed’in âlimlerinin küfür olduğunu söylediği fiilleri işlemeleri sebebiyle tekfir ediyoruz. Örneğin dua, adak ve kurban gibi ibadetlerde Allah’a bir başkasını ortak koşan, dine ve ehline buğzeden, dinle alay eden kimseleri tekfir ediyoruz. Fakat zina etmek, hırsızlık yapmak, cana kıymak, içki içmek ve zulmetmek gibi günahlara gelince, biz bunları yapanları, Allah’a ve Rasulü’ne iman ettikleri takdirde tekfir etmiyoruz. Yalnız bunları helal sayarak yapması durumu başka... Aynı şekilde biz, şer’î had cezası gerektiren günahları işleyen kimselere had cezasını tatbik ediyoruz. Eğer kişinin işlediği günah bir had cezasını gerektirmiyorsa; onu ve benzerlerini haram kılınan fiilleri işlemekten caydıracak tazir cezalarını uyguluyoruz.

Gerek küçük günahlar, gerekse büyük günahlar Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve ashabı zamanında da işlenmişti de onlar insanları bu nedenle tekfir etmemişlerdi. İşte Ehli Sünnet ve’l Cemaat bunu ileri sürerek, insanları günahları sebebiyle tekfir eden Hâricîler’e ve her ne kadar büyük günah işleyen kimseyi kâfir olarak isimlendirmeseler de onun cehennemde ebedi kalacağını savunan, “Bu kimseyi iki konum ortasındaki bir konuma yerleştiririz. Ona ne mümin deriz, ne de kâfir deriz. Onu fasık olarak isimlendiririz.” diyen, Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in kıyamet günündeki şefaatini inkâr eden ve “Cehenneme giren kimse şefaatle veya başka bir şeyle oradan çıkmayacaktır.” diyen Mutezile’ye reddiye vermiştir.

Biz, Allah’a hamdolsun ki bu iki mezhepten, Hâricîler’den ve Mutezile’den berîyiz. Hem Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in şefaatini, hem de O’nun dışındaki peygamberlerin ve salihlerin şefaatini kabul ediyoruz. Fakat şefaat ancak tevhid ehli için söz konusudur. Allah’ın izni olmadan da şefaat diye bir şey olmaz. Nitekim Allah (subhânehü ve teâlâ) şöyle buyurmaktadır:

“Onlar (melekler) Allah’ın razı olduğundan başkasına şefaat edemezler.” (Enbiya, 28),

“O’nun katında, O’nun izni olmadan şefaat edecek olan kimdir?” (Bakara, 255)


Böylece Allah (subhânehû ve teâlâ) şefaat için iki şart zikretmiştir: Birincisi, Allah’ın şefaat edecek olan kişiye şefaat izni vermesidir. Şefaati dünyadayken Allah’tan başkasından talep eden müşriklerin sandığı gibi değil!

Allah (subhânehu ve teâlâ) şöyle buyurmaktadır:

“De ki: Allah’ın dışında ilah olduğunu iddia ettiklerinizi çağırın bakalım. Onlar göklerde ve yerde zerre ağırlığınca bir şeye sahip değildirler. Onların göklerde ve yerde bir ortaklıkları yoktur. Allah’ın onlardan bir yardımcısı da yoktur. O’nun izin verdiği kimse hariç O’nun katında şefaatin bir faydası da olmaz.” (Sebe, 22-23)

İbn Kayyım (rahimehullâh) bu ayet hakkında açıklamalarda bulunurken şunları söylemiştir: Allah (subhânehû ve teâlâ), müşriklerin tutunduğu dalları öyle bir kesmiştir ki, bunu düşünüp bilen kimse bilir: Allah’tan başka velî ya da şefaatçi edinen kimsenin durumu tıpkı kendine (çürük) bir ev edinen örümceğin durumuna benzer.

Evet, müşrik, mabudunu ancak bazı yararları elde etmek için ilah edinir. Ancak şu dört hasletten birine sahip olan kimse başkasına yarar sağlayabilir: Bir varlık kendisine ibadet eden kimsenin istediğini verebilecek güce sahiptir, bu güce sahip değilse sahip olanın ortağıdır, onun ortağı da değilse yardımcısı ve destekçisidir, yardımcısı veya destekçisi de değilse onun katında bir şefaatçidir. İşte Allah (subhânehû ve teâlâ) bu dört mertebeyi en yükseğinden en düşüğüne kadar sırayla nefyetmiştir. Başkasının bir şeye sahip olabileceğini, kendisine ortak olabileceğini, kendisine yardımcı olabileceğini ve müşriğin talep ettiği şefaati nefyetmiştir. Yalnız müşriğin nasiplenemeyeceği şefaati ispat etmiştir. O da kendisinin izniyle olan şefaattir. İşte bu ayet akıllı kimse için açık bir delil ve nur olarak yeter. Tevhidi açıklama, şirkin köklerini ve dallarını kesme adına yeterli gelir.

Kur’an bu ayetlerin benzerleriyle doludur. Fakat insanların çoğu bu ayetlerin bulundukları zamanı da kapsadığının farkında değillerdir. Onlar zannederler ki bu ayetler önceden yaşayıp ölmüş, arkalarında hiçbir mirasçı bırakmamış kimseler hakkındadır. İşte kalplerin Kur’an’ı anlamasına engel olan anlayış budur. Vallahi onlar gelip geçmiş olsalar bile arkalarında kendileri gibi ya da kendilerinden daha şerli veya kendilerinden daha hayırlı kimseler bırakmışlardır. Kur’an onlara hitap ettiği gibi onlardan sonrakilere de hitap etmektedir.

Fakat durum tam da Ömer b. Hattab (radıyallâhu anh)’ın dediği gibidir: İslam’ın düğümleri ancak birer birer çözülecektir. Cahiliyeyi, şirki, Kur’an’ın ayıpladığı ve yerdiği şeyleri bilmeyen kimse İslam’ın içerisinde büyüdüğü zaman, bunların içine düşer, bunları onaylar ve bunlara çağırır, bunları doğru ve güzel görür. Üzerinde bulunduğu şeyin cahiliye ehlinin üzerinde bulunduğu şey olduğunu, ya da onun bir benzeri, ya da ondan daha kötüsü veya iyisi olduğunu bilmez. İşte İslam’ın düğümleri bu şekilde çözülür. Maruf münkere, münker de marufa döner. Bidat sünnet, sünnet de bidat olarak algılanır. Kişi; tevhidi gerçekleştirdiği için, Rasul (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e uyduğu için, hevâ ve bidat ehlini terk ettiği için bidatçi olarak görülür. Basirete ve diri bir kalbe sahip olan kimse hakikati açık bir şekilde görür. Başarı yalnız Allah’tandır. İbn Kayyım’ın sözleri burada sona erdi.

İşte bunlar, birçok kimsenin, büyük âlimlerden, İslam’ın değişime uğrayacağı ve garipleşeceği ile ilgili naklettikleri sözlerdir. Nitekim bunu doğru sözlü ve doğrulanan zat olan Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem), Sahih-i Müslim’de rivayet edildiği üzere şöyle buyurmuştur: “İslam garip olarak başladı. Sonra yine başladığı gibi garip bir hale gelecektir.”

Sevban (radıyallâhu anh)’ın rivayet ettiği, Sahih-i Müslim’de ve diğer hadis kitaplarında yer alan bir hadiste Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Ümmetimden bir topluluk putlara tapmadıkça kıyamet kopmaz.”

Yine Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem) Irbad b. Sâriye (radıyallâhu anh)’ın rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyurmuştur: “Sizden kim uzun yaşarsa birçok ihtilafa şahit olacaktır. Siz benim sünnetime ve benden sonraki doğru yola iletilmiş raşid halifelerin sünnetine sarılınız. Ona iyice yapışınız. Azı dişlerinizle ısırırcasına yapışınız. Sonradan ortaya çıkan işlerden de sakınınız. Zira her yenilik dalalettir.” Bu hadisi Ebu Davud ve diğer hadis âlimleri rivayet etmiştir.

Yine Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem), Buharî’de yer alan bir hadiste şöyle buyurmuştur: “Devs (kabilesi)’nin kadınlarının kalçaları Zulhalasa putunun etrafında sallanmadıkça kıyamet kopmaz.”

İşte bizim, ilim ehlinin, bu ümmetin içinde şirkin ve şirk dışındaki bidatlerin ortaya çıkıp iyice çoğalması hakkındaki daha önce naklettiğimiz sözleri; Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in bu hadislerde ve diğer hadislerde haber verdiği şeyleri doğrular niteliktedir.

“Böyle bir gaflete nasıl düşersiniz? Müslümanları ve kıble ehlini tekfir ederek. Şam taraflarında bulunan, Allah’a ve ahiret gününe inanan bir topluluk ile savaşarak, onların mallarını ve ırzlarını helal sayarak, hayvanlarını keserek ve yiyeceklerini yakarak nasıl fitneyi hortlatırsınız?” şeklindeki sözlerinize gelince, deriz ki:

Biz, kimseyi günahı sebebiyle tekfir etmediğimizi daha önce söylemiştik. Biz ancak, Allah’a şirk koşan, Allah’a ortak kılan, Allah’a dua ettiği gibi ona da dua eden, Allah’a kurban kestiği gibi ona da kurban kesen, Allah’a adak adadığı gibi ona da adak adayan, Allah’tan korktuğu gibi ondan da korkan, zorluk zamanlarında ve fayda celbetmek istediği zamanda ondan istiğâsede bulunan, putlar uğrunda ve kabirlerin üzerine bina edilmiş olup Allah’tan başka kendisine ibadet edinilen birer put haline gelmiş olan türbeler uğrunda savaşan kimseleri tekfir ediyor, bu kimselerle savaşıyoruz. Eğer İbrahim Milleti üzere olduğunuzu ve Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’i takip ettiğinizi iddia ediyorsanız; bu putların hepsini yıkın ve yerle yeksan edin! Bütün şirklerden ve bidatlerden Allah’a tevbe edin! “Lâ ilâhe illallâh, Muhammedun Rasulullah” sözünü tahkik edin!

İbadetin herhangi bir çeşidini -ölü olsun, diri olsun- Allah’tan başkasına yönelten kimseleri bundan sakındırın ve onlara bu yaptıklarının İslam Dini’ne aykırı olduğunu ve putperestlere benzemek olduğunu öğretin. Eğer bundan vazgeçmezlerse ve geriye savaştan başka bir seçenek kalmazsa, o zaman din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşmak vacip olur.

Ayrıca idareniz altında bulunan kimselerden İslam’ın hükümlerini ve rükünlerini yerine getirmelerini isteyin. Onlara namazı mescitlerde cemaatle kılmalarını emredin. Eğer mescide gelmeyen olursa onu edeplendirin. Aynı şekilde Allah’ın farz kıldığı, zenginlerden alınıp ihtiyaç sahiplerine verilecek olan, Allah’ın ihtiyaç sahibi kimselere verilmesini emrettiği zekatı da yerine getirin.

Bunları yaptığınız takdirde bizim kardeşimiz olursunuz. Bizim lehimize olan, sizin de lehinize olur. Bizim aleyhimize olan sizin de aleyhinize olur. Kanlarınız ve mallarınız bize haram olur. Fakat şimdi üzerinde bulunduğunuz hal üzere kalırsanız, içerisinde bulunduğunuz şirkten tevbe etmezseniz, Allah’ın Rasulünü kendisiyle gönderdiği dinine girmezseniz, şirki, bidatleri ve yenilikleri terk etmezseniz; siz Allah’ın sapasağlam dinine dönünceye ve O’nun dosdoğru yoluna girinceye kadar sizinle savaşmaya devam ederiz! Nitekim Allah (subhânehû ve teâlâ) bunu bize şöyle buyurarak emretmiştir:

“Fitne kalmayıncaya, din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın.“ (Enfal, 39),

“...müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün. Onları yakalayın, hapsedin ve onlar için her gözetleme yerinde oturun. Eğer tevbe eder, namazı kılar ve zekatı verirlerse yollarını serbest bırakın.” (Tevbe, 5)


Yüce Allah’tan bizi ve diğer Muhammed Ümmeti’ni dosdoğru dinine iletmesini, bizi öfkeye uğramışların ve sapıkların yolundan uzak tutmasını niyaz ediyoruz. Allah’ın salâtı, efendimiz Muhammed’in, O’nun bütün âlinin ve ashâbının üzerine olsun.

(Hicrî bin iki yüz) yirmi beş yılının Zilkâde ayının on dördünde yazıldı.



 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
4 Yanıt
1096 Gösterim
Son İleti 05 Temmuz 2015, 20:07
Gönderen: Tevhid Ehli
1 Yanıt
1567 Gösterim
Son İleti 28 Ağustos 2018, 02:06
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
1293 Gösterim
Son İleti 27 Eylül 2016, 23:59
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
765 Gösterim
Son İleti 09 Aralık 2017, 03:25
Gönderen: İbn Teymiyye
0 Yanıt
282 Gösterim
Son İleti 13 Ağustos 2018, 22:15
Gönderen: Osman