Tavhid

Gönderen Konu: İBN'UL CEVZİ'NİN HANBELİLERDEN BAZILARINA YÖNELTTİĞİ "TEŞBİH"SUÇLAMASINA REDDİYE  (Okunma sayısı 1024 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 654
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ


İBN'UL CEVZİ'NİN HANBELİLERDEN BAZILARINA YÖNELTTİĞİ "TEŞBİH"SUÇLAMASINA REDDİYE

“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 654
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ


ŞEYH'UL İSLAM İBNU TEYMİYYE (661-728H) (Allah O'na rahmet etsin)

MECMU'UL FETAVA

Yeni baskı 4.cilt sayfa 25-49 arası. Eski baskı 4.cilt sayfa 157-175 arası


İtirazcı sonra dedi ki:

Ebû'l-Ferec İbnü'l-Cevzî, Hanbelîleri reddederek şöyle söylemektedir:"Hanbelîler, Allah'ın gözü, sureti, sağ (el) i, sol (el) i, zâtına ilâve bir yüzü, alnı, göğsü, iki eli, iki ayağı, parmakları, küçük parmağı, uyluğu, bacağı, tabanı, yanı, böğrü, arkası, önü, çıkması, inmesi, koşması ve şaşırmasının (hayretinin) olduğunu söylüyorlar.

Yâni tam bir gövde ve beden ortaya koyuyor ve bunlar zahirine (dildeki açık mânâsına) hamlolunulurlar, ancak organ değildirler diyorlar. Bu adamlarla konuşulmaz. Akla ters düşüyor inâd ediyorlar, sanki çocuklarla konuşur gibi konuşuyorlar".

Cevab:

Bu konuda çeşitli şeyler söyleyeceğiz, dedim. Önce bu ilmî mes'elede söz etmeden evvel bilgisizce ve haksızlıkla yapılan taassubu açıklayacağız.

İkinci olarak bu reddin asla hiçbir delil ve gerekçeye dayanmadan yapılmış olduğunu belirteceğiz. Sonra da aklî ve naklî yönden taşıdığı zaafı dile getireceğiz.

1 - Bir kere Ebû'l-Ferec'in sözleri, kendisinden nakledilen bu musannif (hatâ etmektedir, çünkü Ebû'l-Ferec) o kitabını iddia ettiği gibi Hanbelîleri reddetmek üzere yazmamıştır. O kitabı ile -kendi iddiaları dahilinde- sadece bâzı Hanbelîleri reddetmiş, Ebû Abdillah İbn Hâmid, Kadı Ebû Ya'lâ ve şeyhi Ebû'l-Hasen İbnü'z-Zâğûnî ile bunların bağlılarını ele almıştır.

Değilse Ebû'l-Ferec bütün Hanbelîleri redde kalkışmamış, karşı çıktığı her hususu onların hepsinin ileri sürdüklerine de katılmamış, aksine reddettiği kişilere karşı çıkarken, birçok Hanbelînin sözlerini delil getirmiştir.

Meselâ Rızkullah et-Temîmî, Ebû'l-Vefâ İbn Akîl gibi Temîmî (nâm zât)ların sözlerini zikretmiş olması böyledir.

Rızkullah, dedesi Ebû'l-Hasen et-Temîmî, amcası Ebû'l-Fazl et-Temîmi ve Şerif Ebû Alî İbn Ebî Musa-ki bu zât Ebû'l-Hasen et-Temîmî'nin ashâbındandır- gibi selefinin yoluna yatkındır. Ebû'l-Ferec, Rızkullah'ın şöyle söylediğini bizzat kendisinden rivayet eder:

"Kadı Ebû Ya'lâ Hanbelîlere öyle bir leke sürdü, öyle bir pislik bulaştırdı ki, hiçbir su temizlemez!"


Bu konuda Allah nasip ettiği ölçüde söz edecek, ilim ve insaf dâiresinde bir şeyler söylemeye çalışacağız.

Güç ve kuvvet ancak Allah iledir:


Evet Hanbelîler içinde bir grub bir şeyleri reddederken diğer bâzıları onu bir ölçüde isbât etmeye eğilimlidir. Kimisi isbâttan da, reddetmekten de yana değildir. Dolayısıyla onlarda da, diğer grublarda bulunan çatışmalar vardır. Ancak onların çatışmaya girdikleri konular, çok ince konulardır. Ana mes'elelerde ise onlar birlik içindedirler. Bu sebeble bütün gurublar arasında en az çatışma ve ayrılığa düşenler Hanbelîlerdir.

Çünkü sünnete ve nakle (asara) sıkı sarılırlar. Çünkü İmam Ahmed, dînin asılları (usûlü'd-dîn, itikâd) konusunda başkasının yapmadığını yapmış, insanların çatıştıkları mes'eleleri açıklayıcı sözler söylemiştir. Ve sözleri Kitab'tan, Sünnet'ten ve selefin güzel yoluna tâbi olmaktan destek görmektedir.

Bu sebebledir ki ümmetin her grubundan sünnete (ehl-i sünnete) mensûb olmak isteyen, fakîh kelâmcı veya sufî olsun herkes ona mensûb olmaktadır. Sonra bu insanlar bâzı konularda çatışabilirler de. Bu husus kaçınılmaz bir şeydir.

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem de bunun mutlaka meydana geleceğini bildirmiş, Rabbinden müslümanların şiddetinin kendileri arasında olmamasını, birbirlerine karşı cereyan etmemesini isteyince, bu duasını kabul etmediğini bize haber vermiştir.

Binâenaleyh Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat grubları arasında da bir tür çatışma olacaktır. Ancak içlerinde Kitab'a ve Sünnet'e sarılan bir grub mutlaka bulunacaktır. Evet müslümanların arasında çatışma ve ihtilâf olacağı gibi, yine bu ümmet içinde hakkı ayakta tutan, karşı çıkanların, yardımı kesenlerin kendilerine kıyamete dek zarar vermeyeceği bir taife de bulunacaktır.


Bu sebeble Ebû'l-Hasen el-Eş'arî ve ashabı Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat'e mensûb olunca, Eş'arî, İmam Ahmed'e mensubiyetini ifâde ediyor, ona tâbi olduğunu, onun yolundan gittiğini dile getiriyordu. Eş'arî'nin önde gelen ashabı, İmam Ahmed'in ashabından birçoğu ile muvafakat ve mutabakat hâlinde idiler ki, bu bilinmektedir. Hattâ Ebû Bekir Abdülazîz, sözleri arasında tıpkı kendi ashabının delillerini belirttiği gibi Ebû'l-Hasen el-Eş'arî'nin delillerini de zikretmektedir. Çünkü ona göre Eş'arî, kendi ashabından bir kelâmcıdır.

Hanbelîlere en çok meyyal olan bir diğerleri de, Ebû'l-Hasen et-Temîmî, oğlu et-Temîmî, torunu et-Temîmî ve benzeri Temîmî asıllı zâtlardır. Ebû'l-Hasen, et-Temîmî ile Kadı Ebû Bekr el-Bâkıllânî arasında ne gibi bir sevgi ve arkadaşlık olduğu herkesçe bilinir. Bu sebeble Hafız Ebû Bekr el-Beyhakî, İmam Ahmed'in menkıbelerine dâir yazdığı kitabında İmam Ahmed'in itikadını dile getirirken, Ebû'l-Fazl Abdülvâhid İbn Ebî'l-Hasen et-Temîmî'nin sözlerinden yaptığı nakillere dayanmıştır.

Ayrıca onun İmam Ahmed'in itikadından anladıklarını dile getirdiği başka bir eseri vardır, orada anladıklarını yazmıştır. İmam Ahmed'in bizzat kendi ifâdelerini almamıştır. Toplu bir itikadı kendi ifadeleriyle sunmuş ve (tasvirî bir ifâde kullanarak sık sık) "Ebû Abdillah (şöyle şöyle düşünür) idi" demiştir.

Yâni Beyhakî bir imamın mezhebi üzere fıkıh konusunda (kendi dilinden) bir kitab ortaya koyan, onu mezhebini anladığı ve görülebildiği kadarıyla dile getiren bir kimse durumundadır.

Aslında başka birileri aynı imamın mezhebini kelimesi kelimesine ondan daha iyi biliyor, amaçlarını daha iyi anlıyor olabilir. Çünkü insanlar imamların mezheblerini aktarma bakımından, imamların şeriatı nakil bakımdan bulundukları konumdadırlar. Her imam, Allah'ın hükmü şöyle şöyledir veya şeriatın hükmü budur derken, şeriatın sahibinden kendisine ulaşanlara ve anladığına göre elde ettiği itikadı dile getirmektedir. Aslında başka birileri şeriatın sahibinin sözlerini, amellerini ondan daha iyi biliyor, muradını daha iyi anlıyor olabilir.

Bu insanoğlu arasında çokça rastlanılan bir durumdur. Dolayısıyla imamlardan nakiller yapılırken rivayetler farklı olabilir. Nitekim Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den nakil yaparken bâzı hadîs ehli de ihtilâf (lı rivayetler) de bulunmuşlardır. Halbuki Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem masumdur. Ondan birbiri ile çelişen iki ayrı haberin çıkması, iki zıt emrin ve durumun sâdır olması düşünülemez. Meğer ki biri nâsih, diğeri mensûh olsun.

Peygamberden başka kişiler ise masum değildir, çeliştiklerinin farkında olmadan birbirine zıt iki haber söylemiş, iki durum ortaya koymuş olabilirler.


Ancak Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den nakledilenlerin seçilmesi ve tanınması gerekenler olduğuna göre -ki rivayetler farklı olmuş, bâzısı daha tercih edilir bulunmuş, onun getirdiği şeriatı istidlal yoluyla nakledenler arasında birçok ihtilâflar cereyan etmiş olabilir, olmuştur- seçme ve tanıma mecburiyetinin başka nakiller için söz konusu olduğunu yadırgamamalıdır.

Hattâ başka nakiller daha özenli bir seçime ve tanımaya tabî tutulmalıdır. Çünkü Allah, Resulüne indirdiği zikri korumayı taahhüd etmiş, ama Resûlüllah'tan başkasından gelen şeyleri korumayı taahhüd etmemiştir. Niçin olmasın ki Allah'ın Resulü ile gönderdiği Kitab ve Hikmet (Sünnet), Allah katından gelmiş olan hidâyettir, Allah'ın yolu ancak bu hidâyet (kaynağı) ile bilinebilir, bu hidâyet Allah'ın kullarına delilidir. Sözgelimi onda günyüzüne çıkmamış bir dalâlet (yanlışlık, yanılgı) kalsaydı, Allah'ın bu bâbta delîli sakıt olur, hidâyeti gider, yolu kapalı kalırdı.

Zira peygamberden sonra insanlara ihtilâf ettikleri hususları açıklaması için beklenen başka bir peygamber yoktur. Aksine bu Resul artık son resuldür, onun ümmeti de en hayırlı ümmettir. İşte bu sebeble bu ümmet içinde Allah'ın izniyle ayakları Hak üzere sabit, haktan şaşmaz bir grub, evet kendilerine karşı çıkanların, yardımı kesenlerin hiçbir zarar vermeyeceği bir taife kıyamete kadar bulunacaktır.
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 654
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
2 - Cevabımızın ikinci şıkkı şudur:

Ebû'l-Ferec'in bizzat kendisi aslında bu konuda çelişki içindedir, ne reddettiğini hep reddetmiş, ne kabul ettiğini bütünüyle kabul etmiştir. Bilâkis söz konusu eserinde kabullenmediği sıfatların birçoğunu başka manzum ve mensur kitablarında kabul etmektedir. Bu konuda o, sıfatları ve sıfatlarla ilgili bâzı hususları bâzan kabul eden, bâzan reddeden kimseler gibidir. Nitekim Ebû'l-Vefa İbn Akıl ile Ebû Hâmid el-Gazâlî'nin durumu budur.

3 - Üçüncü olarak, sıfatları kabul etmenin sadece Hanbelîlerin özelliği olmasının, başkalarında bulunmayacak ölçüde aşırılığın Hanbelîlerde bulunmasının doğru olmadığını söyleyeceğiz.

Evet aksine her kim insanların mezheblerini inceler ve döküme tabî tutarsa, Hanbelîlerde bulunmayacak ölçüde her grubta gerek red gerek kabul bakımından aşırıların bulunduğunu, onlardan kiminin kâh bâtıl bir redde, kâh bâtıl bir isbâta yöneldiğini görür. Çünkü o da bir yol tutturmuş, red ve kabul taraftarları diğer aşırıların aşırılıklarından başka aşırılıklara düşmüştür.

Hattâ diğer grublarda Hanbelîlerinkinden daha çok bâtıl redler, bâtıl kabuller bulursun. Onların red ve kabul açısından sınırı aşmaları, aynı konularda Allah'ın sınırlarını aşan diğer kişilerden etkilenmelerinden kaynaklanmaktadır. Çünkü sünnetin temeli itidale ve doğru yolu tutmağa dayanır, aşırılığa sınırları aşmağa değil.

Halbuki sünneti ve ehl-i sünneti az-çok bilen gerek avam, gerek havastan herkesçe bilindiği üzere İmam Ahmed'in ve tâbîlerinin ilmi kemâl üzere idi.

Ama Allah'ın Resulü ile gönderdiği dini bilmeyen, sahih nakli ve aklen açıklıkla görülen şeyleri seçmeyen, yalan rivayetleri, şüpheli, dengesiz görüşleri ayıramayan cehalet ve dalâlet ehline gelince: Onlar, Resûlüllah'ın da, Kur'ân'ın faziletlerini dile getirdiği Muhacir ve Ensâr ilk müslümanların da kadrü kıymetlerini bilmemektedirler. Artık şu ötekilere karşı duran imamların kadrü kıymetini haydi haydi bilmezler. Çünkü onlar Resûlüllah'a cephe alan, ilim ve imân ehli müslümanlarınkinden başka bir yola yönelenlere daha çok benzerler, onlar bu halleriyle imândan daha çok küfre yakındırlar.

Kalkar onlardan birisi dinin esasları ve cüz'î mes'elelerde öyle şeyler söyler ki, sanki İslâm yurdunda yetişmemiş, ilim ve imân ehlinin bulunduğu yola dâir bir şey duymamış, bu ümmetin selefini, onlara verilen kâmil ilimleri, sâlih amelleri hiç tanımamış, Allah'ın peygamberi ile gönderdiği ve hidâyetle dalâleti, sapıklıkla rüşdü birbirinden ayırmayı sağlayan dinden hiç haberi olmamış gibidir.

Şunu göreceksin:
Bu adamların sünnet imamlarına ve ümmetin önderlerine karşı sergiledikleri olay;

- Râfızîlerin ve onlarla birlik olan münafıkların Ebû Bekir'e, Ömer'e, ileri gelen Muhacir ve Ensâr'a karşı sergiledikleri olay ile, Yahudi ve Hristiyan'ların ve onlara tâbi olan bu ümmet münafıklarının Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e karşı sergiledikleri olay ile;

- Sâbiîlerin ve müşrik filozof vesâirenin peygamberlere karşı sergiledikleri olay ile benzerlik arzetmektedir.

Allahü Teâlâ, kitabında; kâfirlerin ve münafıkların peygamberler ile ilim ve imân ehli hakkında söyledikleri ve ibret alacak olana ibret, basîretlenecek olana basiret, şaşırmış, hayrete düşmüş olana öğüt olacak özellikteki sözlerini dile getirmektedir.

Şunu da göreceksin ki; kelâm ehlinin ve -Allah'ın korudukları hâriç- selef yolundan yüz çevirmişlerin çoğunun ittihâdçı (vahdet-i vücûdçu) elebaşlara ta'zîm göstermekte, kitablarında ittihâdçıvârî sözleri açıkça söylemekte ittihâdçılığın elebaşlarının sözlerini kasdettikleri anlamlar dışında mânâlara zorla çekmeye kalkışmaktadırlar.

Bu kelâmcıların ve selef yolundan ayrılmışların kalblerinde onlara karşı bir hürmet ve ta'zîm vardır. Onların velî ve imam olduklarına şehâdet ederler, onların hakikat ehli olduğunu itiraf ederler ve daha onlara karşı neler beslerler ki hepsini Allah bilir.

İşte sana bir ittihâdçı örneği:

İbn Arabî, Füsûs'unda açıkça şöyle demektedir: "Velilik peygamberlikten (nübüvvetten) daha büyüktür, hattâ risâletten de daha kâmil (bir makam)dır".

İşte onun sözü:"Nübüvvet makamı bir berzahtadır ki Resulün az üstünde, velînin altında..."

Ve onun ashabından (onun görüşünü benimseyenlerden) bâzısı bunu te'vîle kalkışarak;

"bu peygamberin veliliği nübüvvetinden üstün demektir", veya; "aynı bunun gibi Resulün veliliği de resûllüğünden üstün demektir" derler.

Veya, onun veliliğini Allah ile beraber olduğu hâl, resûllüğünü ise, yaratıklarla beraber olduğu hâl şeklinde anlatır ki, bu apaçık cehaletten başka bir şey değildir.

Çünkü, Resûlüllah mahlûkat ile konuşurken, risâleti onlara tebliğ ederken velilikten kopmuş değildir. Aksine o bu halde iken de, diğer hallerinde de Allah'ın velîsidir. Çünkü o, Allah'ın dostudur ve hiçbir halinde Allah'ın düşmanı değildir. Risâleti tebliğ ederkenki hâli, namaz kılarkenki, Allah'a duâ ederken O'na seslenirkenki hâlinden aşağı değildir.

Peki ya o ta'zîmkârın şu sözü hakkında bizim zoraki te'vîlci ne diyecek?

O diyor ki: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, gümüşten bir kerpiçtir, kendisi ise altından ve gümüşten iki kerpiç. Ve Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in kerpicinin zahirî ilim; kendi iki kerpicinin altın olanının bâtınî ilim, gümüş olanının ise zahirî ilim olduğunu, bu ilimleri aracısız aldığını iddia ediyor ve Füsûs'unda şunu açıkça söylüyor:

Velilik rütbesi nübüvvet rütbesinden daha büyüktür. Çünkü velî vasıtasız olarak alır, nebî ise vasıtalı olarak alır. Böylece kendisini peygamberden daha meziyetli hâle getiren faziletin (yâni veliliğin), hem kendisinde, hem peygamberde bulunan özellik (zahirî ilim makamın) dan daha büyük olduğunu söylemiş oluyor.

Kısacası o, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e hiçbir hususta tabî olmamaktadır. Çünkü kendi iddiasına göre o, zahirde tabî olduğu Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in talîmatını Allah'tan almaktadır. Müctehidin içtihadının başka bir müctehide, Resûl'ün sözlerinin başka bir resule muvafık olması gibi. Binâenaleyh ne haber yoluyla bilinen hakikatlerde, ne de şer'î hakikatlerde onun Resûl'e uyması, ondan bir şey alması asla söz konusu değildir.

Evet o, peygamberle bir Musa ve İsâ ilişkisine aynı şeriata bağlı iki âlim ilişkisine falan razı değildir. Kabul ettiği kendi şeriatını Allah'tan bâtınen aldığı iddiasındadır. Öyle olunca, onun Allah'tan şeriat alış biçimi, Resûl'ün alış biçiminden daha tumturaklı olmaktadır!

Onun, Resûl'den daha seçkin olduğu ve Resûl'ün bu bakımdan ona muhtaç olduğu husus ise "altın kerpiç makamıdır".

İddiası şu:


Kendisi altın kerpici (ilmi)ni, Resûl'e vahyi getiren meleğin aldığı kaynaktan almaktadır.

Şimdi bir bu herifin haline, bir de sonraki bâzı âlimlerin onu ta'zîm edişine bak!

Gazâlî açıkça şunu ifâde etmektedir: "Velîlik rütbesinin, nübüvvet rütbesinden daha yüce olduğunu kim iddia ederse, onu öldürmek bence yüz kâfiri öldürmekten daha sevimli bir iştir. Çünkü onun dine vereceği zarar daha büyüktür".

Sözü daha fazla uzatmak istemiyoruz. Çünkü burada amacımız bu konu değil.

Ayrıca şu da var.

Allah'ın isimleri ve O'nun sıfatlarının isimleri, onlara (Hanbelîlere) göre şer'î ve işitmeye dayalı şeylerdir görüşlere göre tesbit edilemez. Bu bakımdan bu sıfatları kabul etmekten kaçınmak konusunda onlar, bu sıfatları araz diye isimlendirmekten kaçınanlardan daha mazur görülmeye lâyıktırlar.

Zira bizim sıfatlarımızın kimisi arazdır. Meselâ ilim ve kudret gibi. Kimisi de kendi kendisine kâim cevher ve cisimdir. Yüz ve el gibi. Bunlara organ ismini vermek, cisim ismini vermekten daha özel bir adlandırma olur. Çünkü bunda kazanma, yararlanma, tasarruf, ayrılabilme ve bâzıyyet anlamı vardır.

4 - Cevabımızın dördüncü şıkkı şudur:


Bu soru onlara has değildir. Aksine, ümmetin selefi ile fıkıh, hadîs, tasavvuf ve marifet imamları, kelâm ehlinden de Küllâbiyye, Kerrâmiyye ve Eş'arîlerin ileri gelenleri, bu sıfatların cinsini isbât konusunda ittifak etmişlerdir. Bütün bunlar Allah hakkında vech, yed ve benzeri (haberi) sıfatları kabul ederler.


Eş'arî, "Makalât" ında bunun, hadîs ehlinin mezhebi olduğunu ve kendisinin de bu görüşte olduğunu belirtir.

"Ehl-i Sünnet ve Hadîs Ehlinin Görüşü"
bölümünde Eş'arî şöyle demektedir:

"Ehl-i Sünnet ile Hadîs Ehlinin görüşü şudur:

Bunu da, onu da (yâni nasslarda zikredilenlerin hepsini) kabul etmek ve bunu ikrar etmektir. Allah Arş üzerine istiva etmiştir. Keyfiyetsiz olarak elleri vardır. Nitekim O:

"İki elimle yarattım" (38 Sâd 75),


"Allah'ın iki eli de açıktır" (5 Mâide 64)
buyurmaktadır.

Keyfiyetsiz olarak iki gözü vardır. Nitekim O:

"Gözlerimizin önünde akıp gidiyordu" (54 Kamer 14)
buyurmaktadır.

Yine keyfiyetsiz olarak yüzü vardır. Nitekim O:

"Yalnız Rabbinin Celâl ve ikram sahibi yüzü baki kalacaktır" (55 Rahman 27) buyurmaktadır".

Daha önce de belirttiğimiz gibi, grubların hepsinin imamları, isbât ehlindendir.

Ebû'l-Ferec ve başkalarının Hanbelîlerde mevcut olduğunu söyledikleri her şey - ister isbât edenin haklı olduğu, ister reddedenin haklı olduğu, ya da açıklanmaya ihtiyaç duyulan mes'eleler olsun- mutlaka hadîs ehlinde, sûfîlerde, Mâliki ve Şâfiîlerde ve Hanefîlerle diğerlerinde de mevcuttur.

Hattâ ne sünnet, ne cemâat ne hadîs ehlinden ve ne de seleften olan Şia ve benzeri fırkalarda da bunlar mevcuttur. Hattâ bu sonuncularda öyle isbât ve nefiy taraftarları var ki, öncekilerde bile böylesi yoktur.

Aynı şekilde Kitab Ehli olan Yahudi ve Hristiyanlarla Sâbiî ve diğer filozoflar arasında da karşıt (nefiy ve isbât) görüşleri mevcuttur.

Hattâ bunlar arasında, Sıfatiyye kelâmcılarının kabul etmedikleri birçok şeyi isbât edenlere rastlanmaktadır. Bununla birlikte peygamberlere tâbi olan mü'minler, Yahudiler, Hristiyanlar ve hidâyet üzere olan Sâbiîler arasında isbât; peygamberlere tâbi olmayan müşriklerle bid'atçı Sâbiîler arasında ise nefiy daha yaygındır.

İsbâtın, fırkalardan herhangi birine hâs olmadığını isbâtlamak için burada olduğu gibi başka yerlerde de ümmetin selefi ile müctehidlerinin görüşünü hem kendi ağızlarından, hem de değişik fırkalara mensup kişilerin ağızlarından aktardık.

Şeyhü'l-Harameyn Ebû'l-Hasen Muhammed b. Abdülmelik el-Kerecî bu nakilleri aktaranlardan biridir.

Şafiî mezhebine mensup imamlardan biri olan bu zât, "el-Fusûl fi'l-Usûl anı'l-Eimmeti'l-Fuhûl İlzâmen li Zevi'l-Bidai ve'l-Fudûl" isimli eserinde;

- Şafiî,

- Mâlik,

- Sevrî,

- Ahmed b. Hanbel,

- Buhârî,

- Süfyân b. Uyeyne,

- Abdullah b. el-Mübârek,

- Leys b. Sa'd ve

- İshâk b. Râhûye'nin görüş ve itikâdlarını nakletmiştir.


Söz konusu bu âlimleri tanıtırken de İslâm düşüncesindeki önem ve mertebelerine dikkat çekerek bunlarla yetinmesinin sebebini, onların peşlerinden gidilebilecek önderler olmaları ve doğuda da, batıda da görüşlerine başvurulan kimseler olmalarıyla açıklamaktadır. Çünkü onlar önder ve imam olma şartlarını başkalarından daha çok taşımaktadırlar.

Nakilleri başkalarından daha iyi hıfzetmiş, basiret, zekâ, Kur'ân ve Sünnet'i tanıma, icmâ, rivayet senedi ve râvileri bilme, Arab dili ve kullanışına vukûfiyet, tarih, nâsıh-mensûh gibi konularla sahîh ve sahîh olmayan rivayetleri tanıma; kısacası hem nakil, hem de akıl yönünden başkalarından üstün oldukları gibi güvenilirlik ve dine bağlılıkta kararlılık ve dayanıklılık yönünden de başkalarından üstündürler.

el-Kerecî yine şöyle demektedir:

 "Bunlardan herhangi birinin yukarıda saymış olduğumuz konuların birinde bir eksiği söz konusu olduğunda, Sahabe ve Tabiîn dönemine yakınlığı o eksiğini gidermektedir. İşte bu anlamıyla adı geçen âlimler başkalarından farklıdırlar. Başkaları, imamlık seviyesinde olsalar bile özet olarak sıraladığımız şartların bir kısmını haiz değiller. Söz konusu şartları özet olarak sıraladık, çünkü onları, ayrıntılı bir biçimde ele almanın yeri burası değildir".

Ayrıca şöyle demektedir:

"Belirtmemiz gereken üçüncü bir vecih de şudur:

Onlardan yapılan nakillerde, fıkıh konularında bir müctehidin mezhebini takip etmekle birlikte akide konusunda ona muhalefet eden kimsenin aleyhine delil vardır. Çünkü bu durumda olan kişi, mezhebini kabul ettiği müctehidi akîde açısından ya sapıklığa, ya bid'ata, ya da tekfire nisbet etmiş olmalı ki, bu konuda onu kabul etmiyor. Akîde konusunda ona muhalefet etmekle birlikte fıkıh konusunda mezhebine tâbi olmak şeriat açısından da, insan fıtratı açısından da cidden yadırganacak bir durumdur.


Her kim:

"Ben, fıkıh yönünden Şafiî, itikâd yönünden de Eş'arî'yim"
derse, cevap olarak ona deriz ki:

Bu, zıdları cemetmektir, hattâ irtidâttır. Çünkü Şafiî itikâd yönünden Eş'arî değildi.

Yine her kim:

"Ben fıkıhta Hanbelî, itikâdda Mu'tezilîyim" derse, ona deriz ki:

O halde sen, ileri sürdüğün bu görüş sebebiyle sapıtmışsın. Çünkü İmam Ahmed itikâd ve ictihâdda Mu'tezilî değildi".

Yine şöyle demektedir:

"Mâlikîlerden bir kısmı kendilerini Eş'arîlerin görüşlerine kaptırdılar. Allah'a yemin ederim ki, o büyük âlimlerin mezhebini kendisine rehber edinmiş biri için, bu utanılacak bir durumdur, vebal ve felâketle sonuçlanacak bir sapmadır. O büyük âlimlerin görüşlerini; Cehmiyye, Mu'tezile, Kaderiyye, Vakıfiyye gibi fırkaları ve Lâfziyye görüşünde olanları tekfir edişlerini nakletmiştik".

el-Kerecî "Lâfz" mes'elesini enine boyuna anlatır ve nihayet anlattığını şu sözlerle düğümler:

"Zikrettiğimiz imamların dışındakilerin mezheblerine intisap eden yoktur. Bu nedenle görüşlerini nakletme ihtiyacını duymadık".


Yine şöyle demektedir:

"Eğer biri çıkıp:


"Mezhebi yaygınlaşan Şafiî, Mâlik, Sevrî ve Ahmed gibi hadîs ehlinden, mezhebinin bağlıları bulunan imamların görüşlerini nakletmekle yetinseydiniz ya. Çünkü Evzaî, Leys vesâirenin mezheblerine intisap eden kimseler görmüyoruz"
derse cevap olarak deriz ki:

Çünkü -bu âlimler dışında- andığımız imamlar, genelde görüşlerin sahipleridir. Zira onlar, kendi çağlarında önder idiler. Sonra diğer görüşleri, muteber imamların görüşlerinin kapsamına girmiştir. Meselâ İbn Uyeyne kendi çağında önder idi. Ne var ki benimsediği görüşleri bir eser halinde te'lif edip yazmamıştır. Eser te'lif edenler; Şafiî, Ahmed ve İshâk gibi talebeleridir. Böylece onun görüşleri, bu talebelerinin görüşlerinin kapsamına girmiştir.

el-Leys b. Sa'd'a gelince, talebeleri görüşlerini derlememişlerdir.

Şafiî: "Ona talebe nasip olmamıştır" demektedir.

Ama görüşleri ya İmam Mâlik'in ya da Sevrî'nin görüşleriye uyuşmakta (bir mes'elede İmam Mâlik'in görüşüyle uyuşuyorsa, başka bir mes'elede Sevrî'nin görüşüyle uyuşmaktadır). Böylece onun mezhebi, mezheblerinin kapsamına dahil olmaktadır.

Evzaî'ye gelince, mes'elelerin çoğunda onun görüşü ya Mâlik'in, ya Sevrî'nin ya da Şafiî'nin görüşüyle uyuşmaktadır. Böylece görüşleri, onların görüşlerinin kapsamına girmektedir. Aynı şekilde İshâk'ın görüşleri de Ahmed'in görüşlerinin kapsamında sayılır".

el-Kerecî, bu anlattıklarının kaynağını da şöyle anlatır:

"Şayet onların görüşlerinin bu âlimlerin görüşleri kapsamına girdiğine dâir bu ayrıntılı bilgiyi nereden aldın denecek olursa, derim ki:

Âlimlerin ihtilâf ettikleri ve ittifak ettiklerini içeren; ahkâmın ve büyük âlimlerin görüşlerini ve delillerini açıklama hususunda mezheblerin divânı ve onları mükemmel bir şekilde anlatan değerli âlim Ebû Hâmid el-İsferâyînî'nin "Ta'lika" sından aldım".

Yine şöyle demektedir:

"Ebû Zür'a ve Ebû Hatim'in namaz ve ahkâmla ilgili okuduğum ve duyduğum görüşleri, Ahmed'in görüşlerine muvafıktır ve görüşlerinin kapsamına girmektedir. Kaldı ki bu husus ilim ehlince meşhurdur.


Buharî'ye gelince, onun tercih ettiği görüşleri olduğuna şahit olmadım. Ancak Hafız Muhammed b. Tâhir'den duyduğuma göre bâzı ictihâdları olmuştur ve bunlar da Ahmed'le İshâk'ın görüşlerine uygundur.

İşte bu sebeblerledir ki adlarını zikrettiğimiz kimselerin görüşlerini nakletmekle yetindik. Çünkü genelde görüş sahipleri onlardır, imamet şartlarını haiz oldukları için de rehber edinilme ehliyetine sahiptirler.

Diğerleri, her ne kadar büyük imamlar iseler de, onların yolundan gitmişler ve onların seviyesinde değiller.Her imamı ayrı ayrı başlıklar altında anlattıktan sonra "Onikinci Bölüm" başlığı altında imamların görüşlerinin özetlerini vererek şöyle diyor:

"Bu imamlardan yapılan nakilleri inceleyip onlara nisbetle sahîh olanları tesbit edince, akaîdle ilgili görüşlerini yukarıda anlattığım şekliyle bir tasnife tabî tutarak fasıllara" ayırdım. Her fasılda, imametlerine şahit ve onlara ittibâa bir çağrı olsun, bir de görüşlerine uymanın vâcib, onlara muhalefet etmenin ise haram olduğunu ortaya koysun diye iyiliklerinden bir kısmını zikrettim. Çünkü çağımızda akaîd konularında bu imamlara tâbi olmak, sahabe ve tabiînden bize ulaşan icmâa tabî olmakla eş değerdedir.

Hiçbir müslüman onlara muhalefet edemez ve bu hususta mazur sayılamaz. Çünkü doğru, söylediklerinin dışında değildir. Onlar, yol göstericilerdir; bu ümmetin mezheblerinin erleridir. Ümmetin ileri gelenleri ve önder âlimleridir. Din ve diyanet, sıdk ve emânet ehli müctehidlerdir. Bu sebeble ümmet onları fer'î mes'elelerde de rehber edinmiş, kendileri ile Allah arasında onları vesile ittihaz edinmiştir. Nihayet onların mezhebi doğuda ve batıda yayılmıştır. Aynı şekilde akaîd konusunda da onların rehber edinilmesi ve görüşlerine uyulması gerekir.

Bilgilerin üstünlüğü, imamet şartlarını haiz olmaları ve Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellemle ashabının çağına yakın olmaları sebebiyle kesin olarak biliyoruz ki, Resûlüllah ve ondan sonra ashabının inançla ilgili görüşleri konusunu başkalarından daha iyi biliyorlardı.

Nitekim bu hususları kitabımızın baş taraflarında anlattık."

el-Kerecî yine şöyle demektedir:

"Sonra, -bâzı kardeşlerimin isteği doğrultusunda- andığım âlimlerin görüşlerinin özetini ve bizzat kendilerinin sözlerinden bâzısını aktarmak istedim. Çünkü sözleri daha kolay ezberlenir türdendir ve Kur'ân'ın ihtiva ettiği mânânın özüdür.

Kendisine tevekkül edilenden yardım dileyerek diyorum ki:

Sözlerinden naklettiklerimiz iki başlık altında toplanır:

- Sünnetin ve onun faziletinin açıklanması,

- bid'at ve bid'at ehlinden uzak durmak.


-----------------------------------------------------------------------------------

(el-Kerecî; Şafiî âlimlerden olup müfessir ve muhaddistir. Hicrî 532 yılında vefât etmiştir. (ed-Dâvûdî, Şemsu'd-Din Muhammed Alî, Tabakâtu'l-Müfessirîn, Mısır - 1972, n. 187).
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 654
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Süneti


Bilesin ki "sünnet", Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yolu ve onu uygulamaktır. "Sünnet" "söz, amel ve itikâd" olmak üzere üç kısımdır. Rivayet edilen zikir ve tesbihât kavli sünnete; namaz, oruç ve zekâtın kurallarıyla, iyi davranışlar ve ahlâkî kurallarla benzeri hususlar da fiilî sünnete girer. Bu iki kısım sünnetin bir kısmı; mutlaka uyulması gereken, bir kısmı da; uyulması hoş karşılanan hususlardır. Onlara uymakla kişi ecir ve sevab kazanır. Üçüncü kısım olan; itikâdî sünnet olup imânla ilgilidir ve temel kurallardan biridir.

Allah'ın yardımını dileyerek dağınık bir şekilde olup onlardan naklettiklerimin özetini zikrediyorum ve nakil yoluyla bana ulaşmayıp akaîdle ilgili kitablarda derlenenleri de ona ilâve ediyorum. Ayrıca gücüm yettiğince özetleyerek bir düzen içerisinde görüşlerini, sunmaya çalışacağım ki, ezberlemek isteyene kolaylık olsun.

Bu ölçüler çerçevesinde diyorum ki:


Resûlüllah'ın sünnetine uymak isteyen şunu bilsin ki; "akaîdle ilgili sünnet" üç çeşittir:

a - Allah'ın isim, zât ve sıfatlarıyla ilgili olanlar,

b - Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in mucizeleri ve ashâbıyla ilgili olanlar,

c - Müslümanlar ve onların dünya ve âhiretleriyle ilgili olanlar.

a - Birinci çeşit: Allah'ın kadîm ve gayr-i mahlûk isim ve sıfatlarının bulunduğuna inanmalıyız. Nitekim Kur'ân onları zikretmiş, Resûlüllah'ın onları ashabına haber verdiği güvenilir râviler tarafından nakledilmiştir. Güvenilir eleştirmenler, bu rivayetlerin sahîh olduklarını belirtmiştir ve Kur'ân da onların doğruluğuna delâlet etmektedir.

Buna göre Allah (öncesi olmayan) Evvel, (sonrası olmayan) Âhir, (ortağı bulunmayan) Ahâd, (varlığının öncesi olmayan) Kadîm, (hiçbir şeye ihtiyacı olmadığı halde her şeyin kendisine muhtaç olduğu) Samed, (keremi bol) Kerîm, (her şeyi bilen) Âlîm, (her suçluya cezasını verecek güçte olduğu halde onlara yumuşak davranan) Halim, (pek yüksek) Aliyy, (her şeyin büyüklüğüne şahitlik ettiği) Azîm, (dilediği kulunun sânını yücelten ve pek yüce olan) Rafî' ve (şânı büyük) Mecîd'dir. Şiddetli çarpması vardır. Mahlûkatı hiç yoktan ve örneksiz olarak ilk baştan yaratan ve onları yok ettikten sonra tekrar diriltendir. Dilediğini yapandır. (Pek güçlü) Kaviyy, (istediğini, istediği gibi yapmaya muktedir) Kadîr'dir. (istemediği şeyin meydana gelmesine engel olan) Manî' ve (dilediğine yardım eden, onu başarıya ulaştıran) Nasîr'dır.

"O'nun benzer hiçbir şey yoktur. O işiten, görendir" (42 Sûra 11)

Ve daha bunlar gibi başka isim ve sıfatları da vardır: Örneğin; nefs, vech (yüz), ayn (göz), kadem (ayak), yed (el), ilm, nazar, sem', basar, irâde, meşîet, rızâ, gazab (öfke), mahabbet, dahk (gülme), ucb (hayret etme), istihyâ (haya etme), gayret (kıskanma), kerahet (hoşlanmama), sahat (hoşlanmama), kabz (daraltma), bast (genişletme), kurb (yaklaşma), dünûvv (yakınlşam), fevkiyet (yukarda olmak), ulûvv (yücelik), kelâm, selâm, kavl (konuşma), nida, tecellî, lika', nüzul, suud (yükselme), istiva (yükselmek, çıkmak) gibi sıfatlarla Allah'ın gökte oluşu, Arş'ının üzerinde ve yaratılmışlarının dışında oluşu.

İmam Mâlik: "Allah göktedir, ilmi ise her yerdedir" demiştir.

Abdullah b. Mübarek: "Rabbimizi yedi göğünün fevkinde, Arş'ının üzerinde ve yaratılmışlarının dışında biliriz. -Yeri işaret ederek- Cehmiye'nin dediği gibi O, buradadır, demeyiz" demiştir.

Süfyân es-Sevrî; 'Nerede olursanız O, sizinle beraberdir' âyetinin tefsirinde: "O'nun ilmi sizinle beraberdir" demiştir.

İmam Şafiî: "O, kendi göğünde, Arşı'nın üzerindedir, yaratıklarına dilediği şekilde yakın olur" demiştir.

İmam Ahmed de: "O, Arş'ı üzerine istiva etmiştir ve her yeri bilmektedir" demiştir.

O, her gece dilediği şekilde dünya göğüne iner. Kıyamet günü dilediği şekilde iner. Kürsünün üzerine çıkar. Arş ve Kürsü ile onlar hakkında vârid olan âyet ve haberlere imân edilir.
Güzel söz O'na çıkar. Meleklerle ruh O'na yükselir. Âdem'i elleriyle yaratmıştır. Kalem, Adn cennetini ve Tûbâ ağacını elleriyle yaratmıştır. Tevrat'ı da elleriyle yazmıştır ve iki eli de sağ eldir.

İbn Ömer şöyle demiştir: "Allah dört şeyi elleriyle yaratmıştır: Âdem'i, Arş'ı, Kalem'i ve Adn cennetini. Diğer yaratıklara ise "ol" demiş ve onlar da olmuşlardır". Allah, vahiy yoluyla dilediği şekilde konuşur. Hz. Âişe (radiyallahu anh) şöyle demiştir:"Allah'ın benim hakkımda metlüv bir vahiy indireceğini tasavvur etmiyor ve kendimi buna lâyık görmüyordum".

Kur'ân, bütün yönleriyle indirilmiştir ve yaratılmış (mahlûk) değildir. Yaratılmış bir tek harfi yoktur. Allah'tan başlamış ve O'na dönecektir.


Abdullah b. Mübarek şöyle demiştir: "Kur'ân'ın bir harfini bile inkâr eden, küfre girmiştir. Biri, Kur'ân'dan tek bir "lâm" harfi için "bunun Kur'ân'dan olduğuna inanmıyorum" diyecek olsa kâfir olur. Peygamberlere indirilen yüz sahife -ve dört kitabtır- Allah'ın kelâmı yaratılmış değildir.

Ahmed şöyle demiştir: "Levh-i Mahfûz'da olan, Mushaf'ta olan, nasıl okunur ve nasıl vasfedilirse edilsin insanların tilâveti, Allah'ın kelâmıdır ve O'nun kelâmı yaratılmış değildir".

Buhârî şöyle demiştir: "Mushaf'taki Kur'ân'dır ve kişilerin göğüslerindeki (ezberleri) Kur'ân'dır. Bundan başkasını söyleyenin tevbe etmesi istenir, değilse yolu, küfür yoludur".

Şafiî, delillere dayanılarak itikâd edilecek şeyleri zikreder ve şöyle der: Allah'ın isim ve sıfatları vardır. Kur'ân onları bize getirmiş, ve Peygamber de onları ümmetine haber vermiştir. Allah'ın yaratıklarından hiç kimse, delile karşı koyamaz. -Şafiî, bir takım açıklamalarda bulunduktan sonra sözü şuraya getirmektedir:- Meselâ Allah c.c, her şeyi duyup işittiğini bize haber vermektedir.

"Hayır, Allah'ın iki eli de açıktır" (5 Mâide 64) sözüyle iki elinin bulunduğunu;

"Gökler de sağ elinde dürülmüştür" (39 Zümer 67) sözüyle sağ elinin bulunduğunu;

"O'nun yüzünden başka her şey helak olacaktır" (28 Kasas 88) ve

"Yalnız Rabbinin, celâl ve ikram, sahibi yüzü baki kalacaktır"
(55 Rahman 27) sözüyle yüzünün olduğunu;

"Rab ayağını üzerine koyuncaya - Cehennem kastediliyor- kadar"  sözüyle de ayağının bulunduğunu bize haber veriyor.
(Buhârî, Tefsîru Sûre, 50, Eymân, 12, Tevhıd, 7; Müslim, Cennet, 35, 37)

Allah, mü'min kuluna güler. Çünkü Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Allah yolunda ölen hakkında şöyle buyurmuştur:

"Allah, gülerek onu karşılıyor." (Nesâî, Cihâd, 37; İbn Hanbel, 11/244)

Yine Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in haber verdiği gibi her gece Allah dünya göğüne iner. Allah'ın bir gözü kör değildir.

Nitekim Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem deccâlden bahsederken:

"Onun bir gözü kördür. Oysa Rabbinizin bir gözü kör değildir" (Buhârî, Edeb, 77, Fiten, 26, Tevhıd, 17, Cihâd, 178; Müslim, Fiten, 95; Ebû Dâvud, Melâhim, 14, Sünnet, 26; Tirmizî, Fiten, 56)

Mü'minler, mehtaplı gecede dolunayı gördükleri gibi kıyamet günü Rablerini gözleriyle görürler. Yine Resûlüllah'ın şu hadîste belirttiği gibi Allah'ın parmağı vardır:

"Hiçbir kalb yoktur ki Rahmân'ın parmaklarından ikisi arasında olmasın" (İbn Mâce, Mukaddime, 13; İbn Hanbel, IV/182)

Şafiî'nin naklettiği bu hadîsler dışında daha nice hadîs var ki Sıhah ve Müsned'lerde rivayet edilmiş, ümmet tarafından güzel karşılanmış ve tasdik edilmişlerdir.

Bu hadîslerden bir kısmı şöyledir: "Allah'tan daha kıskanç kimse yoktur" (Buhârî, Tevhid, 7403; Müslim, Tevbe 32/2760),

"Sa'd'ın bu kıskançlığına şaşıyor musunuz? Allah'a yemin ederim ki ben, ondan daha kıskancım ve Allah da muhakkak benden daha kıskançtır." (Buhârî, Nikâh, 107, Hudûd, 40; Müslim, Liân, 16, 17; Dârimî, Nikâh, 37),

"Allah'tan çok kendisinin övülmesini seven yoktur. Allah'tan çok kıskanç olan da yoktur. Bu sebebledir ki O, gizli ve açık kötülükleri yasaklamıştır" (Buhârî, Nikâh, 107; Müslim, Tevbe, 36; Tirmizî, Rıdâ, 14),

"Allah'ın eli doludur" (Buhârî, Tefsîru Sûre, 11; Müslim, Zekât, 36),

"Diğer elinde mizan vardır ve o mizan bir aşağı iner, bir yukarı kalkar" (Buhârî, Tefsîru Sûre, 11),

"Kıyamet günü Allah, yerleri avuçlar ve gökler sağ elindedir. Sonra şöyle buyurur: Hükümdar benim"
(Buhârî, Tefsîru Sûre, 39; Müslim, Münâfıkin, 23; İbn Mâce, Mukaddime, 13).

"Allah'ın avuçlarıyla üç avuç"
(İbn Mâce, Zühd, 34),

"Allah, Âdem'i yarattığında sırtını sağ eliyle sıvazladı" (Buhârî, Tefsîru Sûre, 7; Muvatta, Kader, 2).

Ebû Rezîn hadîsinde şöyle denilmektedir:

"Dedim ki: Yâ Resûlüllah, Rabbimizle karşılaştığımızda Rabbimiz bize ne yapacak?


Şöyle cevap verdi:

"Her yanınız kendisince görülür olarak O'na arzedileceksiniz, O'na hiçbir şey gizli kalmaz. Rabbin eliyle sudan bir avuç alacak ve size doğru saçacak. Hayatıma yemin ederim ki o sudan her birinizin yüzüne damla düşecektir"
(Ahmed b. Hanbel, IV/14).

"Cehennem'den çıkardığı avuç, asla hayır işlemeyen topluluktur ve onlar kömüre dönüşmüşlerdir. (Allah) onları, hayat nehri denilen nehirlerden birine atar"
(Buhârî, İmân, 15; Müslim, İmân, 302).

"Rabbimi en güzel suret üzere gördüm"
(Darimi, ruya,2/162),

"Âdem'i kendi sureti üzere yarattı"
(Buhârî, İsti'zân, 1; Müslim, Birr, 115),

"Sizden biriniz Rabbine o kadar yaklaşır ki, perdesini üzerine örter"
(Buhârî, Tefsîru Sûre, 11; Müslim, Tevbe, 52; İbn Mâce, Mukaddime, 13),

"Baban Rabbinle birebir (arada perde olmaksızın) konuştu", (Tirmizi,tefsir;3010 dediki hasen garib)

"Sizden hiç kimse yok ki, arada bir tercüman olmadığı halde Rabbi onunla konuşmasın", ( Buhari,Tevhid,7512 müslim, zekat,67/1016)

"Rabbimiz, kıyamet günü gülüyor olarak bize tecellî edecektir".(Ahmed, 4/407)

Buhârî'nin Mi'râc hadîsinde şöyle denilmektedir: "Sonra izzet sahibi Allah'a yaklaştı. O kadar yaklaştı ki arada iki yay kadar, yahut daha az bir mesafe kaldı"  (Buhârî, Tevhîd, 36) .
Yine hadîslerde şöyle buyurulmak-tadır: "Allah bir kitab yazdı ve o kitab O'nun yanında Arş'ın üzerindedir. (İşte o kitabta) rahmetim, gazabımı geçmiştir (yazılıdır)" (Buhârî, Tevhîd, 55; Müslim, Tevbe, 14-16),

"(İnsanların) Cehennem'e atılmasına devam edilir ve Cehennem: Daha daha var mı, der. Nihayet izzet sahibi (Allah), ayağını üzerine kor ve Cehennem büzüşerek: Yeter, yeter, der" (Buhârî, Tefsîru Sûre, 50; Müslim, Cennet, 35, 37).

"Allah, kendisini tanıdıkları surette onlara gelir ve: Ben Rabbinizim, buyurur. Onlar da: Evet Rabbimizsin derler"
(Müslim, İmân, 299; İbn Hanbel, 11/534),

"Allah kulları toplar ve uzak olanın da, yakın olanın da duyacağı bir sesle: Hükümdar benim, hesaba çeken benim buyurur" (Buhârî, Tevhîd, 32)

Bu gibi konularda, ister bizi ürkütmüş olsun, ister olmasın; ister ulaşmış olsun isterse de ulaşmamış olsun daha nice hadîs vardır.

Hem bu hadîslerde, hem de sıfatlarla ilgili âyetlerde anlatılanların hepsine imân ederiz. Onları tahrif etmeden, nasıllığı üzerinde durmadan kabul ederiz. Onları akıllara hamletmediğimiz gibi yaratılmışların sıfatlarına da benzetmeyiz. Onlar hakkında fikir yürütme yönüne gitmez ve onlara ne ilâvede bulunur, ne de onlardan eksiltme yaparız. Aksine onlara imân eder, her hususta önderlerimiz olan selef-i sâlihînin yaptığı gibi ilmini âlimine bırakırız.

İshak'ın da şöyle dediğini rivayet etmiştik:

"Allah'ın kendisini, ya da Peygamberin O'nu vasıfladığı hiçbir sıfatı ne sözümüzle ne de kalbimizle reddederiz. Müslüman, Allah'ın kendisini vasıflandırdığı her sıfatın hem gereğine göre davranır, hem de kalben ona inanır. Ayrıca gönderilmiş Peygamber de olsa, mukarreb melek de olsa ancak Allah'ın o sıfatı, kendisine tanıttığı isimle bilir ve tanıttığı şekilde anlar. İnsanoğlunun o sıfatları idrâk etmesine gelince, hiç kimse idrâk edemez..."


Aynı şekilde Mâlik, Evzaî, Süfyân, Leys ve Ahmed b. Hanbel'in de görüşlerini nakletmiş ve onların rü'yet ve nüzul ile ilgili hadîsler hakkında, 'rivayet edildikleri gibi onları kabul edin' dediklerini belirtmiştir.

Yine -Ebû Hanîfe'nin talebesi - Muhammed b. el-Hasan'ın, Allah'ın dünya göğüne ineceğine dâir hadîslerle benzerleri hakkında: 'Bu hadîsleri güvenilir râviler nakletmişlerdir. Biz de onları rivayet eder, onlara inanır ve onları tefsir etmeyiz' dediği rivayet edilmiştir".

el-Kerecî - rahmetullahi aleyh'in sözü burada son buldu.

Gariptir, şu kelâmcılara karşı sıfatlarla ilgili âyet ve hadîsler delil olarak getirildiğinde: Hanbelîler şöyle şöyle demişlerdir derler. Böylece bâtıl görüşlerini tervîc ederler. Oysa Hanbelîler selefin peşinden gitmiş, yollarını takip etmiş ve takındıkları tavırları takınmışlardır. Ya diğerleri öyle mi?

b - İkinci çeşit:


Bu nevi sözlerde ilim ehline onlarla hitap edilecek hüccet ve delil yoktur. Çünkü söverek ve tehdit ederek cevap vermek, herkesin yapabileceği bir davranıştır. Halbuki kişi, müşrik ya da Ehl-i Kitab'la tartışıyor olsa bile, kendisinin hak üzere ve karşısındakilerin bâtıl üzere olduklarını ortaya koyacak delilleri ortaya koymakla sorumludur.

Nitekim Allahü Teâlâ, Peygamberine hitap ederek şöyle buyurmaktadır: "(Ey Muhammed), sen hikmetle, güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et" (16 Nahl 125),

"Kitab ehliyle ancak en güzel şekilde mücâdele edin" (29 Ankebût 46)

Bu sözü söyleyene karşı olan kişi - bu sözü ister Ebû'l-Ferec veya bir başkası olsun, Râfızîler gibi bid'atle şöhret bulmuş fırkadan biri olsun - reddetme makamında olduğundan delil getirmek ve lüzumsuz sözden kaçınmak durumundadır.

Kaldı ki karşı çıktığı kimselerin hem usûl, hem fürûda kendisinden daha âlim oldukları herkesçe müsellemdir.


Bununla birlikte iddialarında da, onları reddederken de ne naklî, ne de aklî bir delil getirebilmektedir. Bizzat kelâm ehlinin birçoğunun bile karşı çıktığı bâzı kelâmcıların görüşlerini taklid etmektedir. Bu kelâmcıların aklî hüccet diye ileri sürdüklerine körükörüne uymaktadır. Nitekim bu itirazcının yaptığı da bundan başka bir şey değildir.

Kim, aklî bir delil getirmeksizin, aklî delillere dayanıyorum iddiasını ileri sürebilir ki? Değilse, Râfızîlerin Masum'u ile Sûfiyye'nin Gavs'ı gibi insanları meçhul esrarengizliklere havale etmiş olur."Bu gibilere hitap edilip konuşulamaz" şeklindeki iddiasına gelince, ona denilir ki: Allah peygamberleri, bütün insanları dinine davet etsinler diye göndermiştir. O halde geriye, Allah'ın insanlarla konuşmasını istemediği kim kalıyor?

Senin ve başkalarının tanıdığı nice fazilet sahibi insan var, bunların hangisi bu durumdadır? İnanıyorum ki, kafası çalışmaz beyinsiz biri bile bu iddiacının ileri sürdüklerine cevap vermekten âciz değildir."Bunlar aklı bir tarafa atıp onu hiç hesaba katmıyorlar" şeklindeki iddiasına gelince, deriz ki: Akla karşı koymak, ya ikrar ettiklerini ikrar ederken, ya da bu gibi hususları kabul ettikleri halde Allah hakkında maddî organları reddederken içine düştükleri çelişki esnasında söz konusu olur.

Birincisi, bâtıldır. Çünkü Allah hakkında açık açık tecsîme kail olan ve bu konuda aşırı giden Mücessime'nin iddialarının bile aklı hesaba katmama olduğunu ileri süren olmamıştır. Hiç kimse de onlar için, "Bunlarla konuşulmaz" dememiştir. Aksine, Mücessime'nin gulâtına cevap veren -Hişâm b. el-Hakem, onun etbâı ve benzerleri-nin verdikleri aklî cevaplar, tartışmaya açıktır. Onlara karşı gelenler, iddialarının birçoğunu çürütmüşlerse de, ileri sürdükleri deliller, onların delillerine benzemekte ve delillerinden daha üstün değildir. Çünkü tarafların her birinin görüşleri arasında hak olanı da, bâtıl olanı da vardır.

Ebû'l-Ferec İbnu'l-Cevzî, bu hususları reddederken eğer kelâm ehlinden sıfatları nefyedenlerin görüşlerine dayanıyor ise, onlar, nefiy konusunda da, isbât konusunda da ileri sürülen herhangi bir şey hakkında bu, aklı hesaba katmamaktır demezler. Öyle ki, insanların en câhili ve en sapığı olan, Allah'ı inkâr edenler ve akla en aykırı davranışlarda bulunanlar hakkında bile bu tür sözleri pek kullanmazlar. Evet, Ebû'l-Ferec'in sözlerine başvurduğu kimselerin büyük çoğunluğu, karşıtları için:

"Bunlar akla aykırı davranıyorlar" demez, ama görüşlerinin bâtıl olduğu aklî değerlendirme ve istidlal ile bilinir, derler. Sıfatları reddeden kelâmcıların büyük çoğunluğu bu görüşte iseler de, bu, kabul edilmeğe değer bir yol değildir. Fakat anlatmak istediğimiz şu: Sıfatları reddedenler, her ne kadar onları kabul edenlerin bâzı görüşlerini reddederken onlara karşı birçok kimsenin nefretini kazandıracak sözler söylemişlerse de, hiçbir zaman görüşlerinin bozukluğunun zarurî bir bilgi ile bilindiğini ve onların akla karşı çıkıp yan çizdiklerini iddia etmiş değillerdir. Aslında halkın onlara karşı nefret duygularını tahrik edip görüşlerini etkisiz kılmağa çalışırken, nefret edenlerin nefretlerinin hak, ya da bâtıla, görüşlerinin akla karşı çıkmak olduğuna, görüşlerinin bâtıl olduğunun aklî zorunluluğun bir gereği olduğuna ya da görüşlerinin bâtıllığının apaçık olduğuna delil olsun diye bu yola başvurmuş değiller.

Red taraftarı kelâm ehlinin önderlerinden birinin, sıfatları kabul edenler hakkında böyle bir şey söylediğine muttali değilim. Her ne kadar onlara cevap verirken birtakım aşırılıkları olmuşsa da böyle şeyler söylememişlerdir. Sırf nefret edenlerin nefreti, ya da muvafakat edenlerin sevgisi sebebiyle bir şeyin doğru veya yanlış olmayacağı malûmdur. - Meğer ki bu duygu Allah'tan ola- Sevgi ya da nefretin delil olarak ileri sürülmesi, hevâ ve hevesin delil olarak ileri sürülmesinden başka bir şey değildir.

Böyle bir şey Allah'ın hidâyetinin dışında bir yoldur. İnsanın, hevâsına uyanı seçmesi ve hoşlanmadığı söz ve davranışlardan yüz çevirmesi, hevâ ve hevese tabî olmaktır; Allah'ın bize tavsiye ettiği metodla bir ilgisi yoktur.

Allah c.c şöyle buyurmaktadır: "Doğrusu birçokları, bilmeden keyiflerine uyarak halkı şaşırtıyorlar" (6 En'âm 119),

"Eğer onlar sana icabet etmiyorlarsa, bil ki onlar, keyiflerine uyuyorlar. Allah'tan bir yol gösterici olmadan yalnız kendi keyfine uyandan daha sapık kim olabilir?" (28 Kasas 50)

 Allahu teala, Dâvud aleyhiselama hitaben:

"Keyf(in)e uyma, sonra seni Allah'ın yolundan saptırır" (38 Sad 26) buyurmuştur.

Yine şöyle buyurmaktadır:

"Eğer (onlar) şahitlik ederlerse sen onlarla beraber şahitlik etme; âyetlerimizi yalanlayanların ve âhirete inanmayanların keyiflerine uyma. (Nasıl uyarsın ki) onlar, Rablerine eş tutmaktadırlar" (6 En'âm 150),

"De ki: 'Ey Kitab ehli, dininizde haksız yere aşırılığa dalmayın ve önceden sapmış, birçoklarını da saptırmış, doğru yoldan şaşmış bir milletin keyiflerine uymayın"
(5 Mâide 77),

"Sen onların, kendi dinlerine uymadıkça ne Yahudiler, ne de Hristiyanlar senden razı olmazlar. 'Asıl doğru yol, Allah'ın yoludur' de. Sana gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyacak olsan, andolsun ki, Allah'tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı olmaz" (2 Bakara 120).

Allah'ın Peygamberi'ni kendisiyle gönderdiği ilim ve kullarına açıkladığı hareket tarzından sonra insanların hevalarına tabî olan da bu durumdadır. Bu sebebledir ki selef, Kur'ân ve Sünnet'e muhalefet eden bid'at ve ayrılık ehlini "Hevâ Ehli" diye isimlendiriyorlardı. Çünkü bunlar, Allah'tan bir rehberlik olmaksızın sırf canları istediğini kabul ediyor ve istemediğini de reddediyorlar.

Ebû'l-Ferec'e itiraz eden kişinin: "Sanki onlar, çocuklara hitap ediyorlar" şeklindeki sözüne gelince; ona deriz ki: Hanbelîler, ancak Allah ve Resûlü'nden ve Allah'ı ve O'nun gönderdiği hükümleri herkesten iyi bilen sahabe ve onlara iyilikle tabî olanlardan nakledilenlerle insanlara hitap ederler.

Biz, din işinde onlar ne derse ona teslim oluruz. Allah ve O'nun dini hakkında ne haber verirlerse, onları önderlerimiz olarak biliriz. Onlara tabî olan, adalet üzeredir ve onların yolundan ayrılıp başkalarının onlardan daha âlim olduklarını, onların bildiklerini gizlediklerini, kendilerine haber verileni anlamadıklarını ya da Allah'ı tanıma konusunda başkalarının bilgisinin daha tam ve mükemmel olduğunu, onlardan nakledilenin başkaları tarafından daha iyi anlaşıldığını ileri süren, adaletten ve doğru yoldan ayrılmıştır.

Bu konuyu yukarıda etraflıca anlattık. Başarı, hiç şüphesiz Allah'tandır.


وَمَنْ لَمْ يَجْعَلِ اللّٰهُ لَهُ نُورًا فَمَا لَهُ مِنْ نُورٍ

 "Bir kimseye Allah nur vermemişse, artık o kimsenin aydınlıktan nasibi yoktur."(Nur:40)
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillahirrahmanirrahim. İbn'ul Cevzi'nin Def'u Şubeh'it Teşbih adlı kitabı ve İbn Teymiye'nin bu kitaba yaptığı reddiye hakkında yapmış olduğumuz bir münazarayı şu adresten okuyabilirsiniz: http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1473.msg4854#msg4854

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
2914 Gösterim
Son İleti 09 Haziran 2015, 01:35
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
2773 Gösterim
Son İleti 19 Haziran 2015, 02:34
Gönderen: Tevhid Ehli
1 Yanıt
2886 Gösterim
Son İleti 17 Eylül 2018, 16:09
Gönderen: Uhey
0 Yanıt
2268 Gösterim
Son İleti 11 Kasım 2015, 17:15
Gönderen: İbn Teymiyye
1 Yanıt
537 Gösterim
Son İleti 29 Eylül 2018, 11:51
Gönderen: İbn Teymiyye