Tavhid

Gönderen Konu: İLMİN HAKİKATİ - ŞER'İ İLMİN SIFATI VE HAK EHLİ ALİMLERİN KİMLER OLDUĞU  (Okunma sayısı 825 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Selefii

  • Özel Üye
  • Newbie
  • *
  • İleti: 35
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
İLMİN HAKİKATİ - ŞER'İ İLMİN SIFATI VE HAK EHLİ ALİMLERİN KİMLER OLDUĞU

Bismillahirrahmanirrahim.


Mukaddime

Malumdur ki günümüzde selefi olduğunu iddia eden camia içerisinde herkes kendisini ilme ve hakka nispet etmekte, kendileri ilme tabi olduğu içinde muhaliflerini cehalete ve batıla izafe etmektedir. Şu sıralar da telegram üzerinden sürekli tevhid ehlini, dalalet, cehalet ve bidat ehli olmakla suçlayan, tevhid davetini bidat diye isimlendirip ondan alıkoymaya çalışan, neşredilen ilmi risaleleri ve konuları sadece kopyala yapıştır diye isimlendiren bir gurup kefere sürüsü, özellikle bu faaliyeti yürütmektedir. Birçok  küfür fırkası arasında özellikle tevhid ehlini hedef seçmelerinin sebebi, tevhid ehlinin; onların ipliğini pazara çıkarmaları, batıllarını ve Allah’ın dini hakkında yaptıkları tahrifatları deşifre etmeleri ve insanları onlardan ve küfür üzere bina ettikleri davetlerinden sakındırmalarıdır. Söz konusu kefere sürüsünün cehennem davetçilerinden birisi kanalında şu yazıyı neşretmiştir:

‘’Necd davet imamlarının risalelerini temel dayanak haline getiren, akidelerini bu temel üzere inşa eden ama bu risalelerden çıkardıkları neticeleri ilim ehlinin tahkikine sunmaktan ictinab eden  –her ne kadar kendilerini onlara nispet etselerde-  davet imamlarının menheci üzerinde değillerdir’’

Öncelikle şunu belirtelim ki; Akide de ölçü kitab, Sünnet ve icmadır. Sitenin içinde bu asıl bir çok defa ısbatlanmış ve üzerine basa basa vurgulanmıştır. Buna muhalif olan biri varsa ilmi kurallara riayet ederek, maksadını ve itirazının neye olduğunu, delilini ve o delilin nasıl medlule delalet ettiğini net bir şekilde ortaya koyarak ve tahrife baş vurmadan buyursun ısbatlasın. Karşısında da öyle çalakalem yazı yazan, işin usulüne girmeyen, ortaya nakil koyup onun izahına ve künhüne inmeden sıvışan biri olduğunu da zannetmesin kimse! Zira millet bir nakli ortaya atıp sıvışmayı delil zannediyor. Halbuki söz konusu naklin diğer vecihleri, siyakı ve sibakı, hangi konuda söylendiği ve dindeki konumu gibi önemli husuları gündeme getiren kimse neredeyse yok gibidir.
 

Bununla beraber herhangi bir alimin ne zatı ne de mücerred sözü hüccet değildir. Bilakis alimlerin sözleri hücceti anlamada birer vasıtadır. Necd davet imamlarının risalelerini okumamız ve insanları onlara yönlendirmemiz  onların kitab, sünnet ve icmaya uymaları, nebevi ilmi hakkıyla taşımaları, onları batıl ehlinin tahrifatlarından korumaları ve zamanında şüphe tohumlarını eken zındık ve ilhad ehline nebevi metot üzere cevap vermiş olmalarıdır. İlh…

Şimdi bunların ‘’bu risalelerden çıkardıkları neticeleri ilim ehlinin tahkikine sunmaktan ictinab eden’’ diyerek kastettikleri ilim ehli kişiler ibni useymin- Abdullah b. Baz- faysal b. Kezzar el casım vb suudlu belamlardır. İleride şer’i ilmin sıfatını ortaya koyunca bunlar gerçekten de ilim ehli mi yoksa selefin yolundan sapmış, insanları da saptırmış birer cehennem davetçisi mi oldukları ortaya çıkacaktır.

Biz bu yazıda İlmin ne olduğunu, ilmin sonucunu, yani lazımını, şer’i ilmin sıfatını ve Rabbani ve nebevi menhec üzerindeki ilim ehlinin kim olduğunu izah edeceğiz. Daha sonra bu bilgilerden yola çıkarak şuan tevhid ehli hakkında, onları cehaletle, okuduklarını fıkıh edememekle suçlayan, davetlerinden alı koymaya çalışan ve kendilerini de selefe nisbet eden bu insi şeytanlardan bazı örnekler vereceğiz ki, gerçekten bu kişiler rabbani alimler miymiş yoksa şeytani alimler miymiş ortaya bir kez daha çıksın. Bunu yaparken de asla kendi hevamıza ve anlayışımıza göre değil, bizzat bu ümmetin kabul görmüş alimlerinin kavilleriyle bunu ortaya koyacağız. Böylece kimin tedlis (hakkı gizleme) telbis (hilelere baş vurma) tahrif (batılı hak gösterme) ve bidat ehli olduğu, kiminde hak ve adalet ehli olduğu Allah Azze ve Celle’nin izniyle ortaya çıkacaktır.

Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki, İlmin ne olduğu, şer’i ilmin vasfının ne olduğunu ve nebevi menhec üzere olan ilim ehlinin (Alimin) kim olduğu konusu, dinde çok büyük bir öneme haiz olmasına rağmen bugün birçok insan tarafından gerekli ilgiyi görmemiş ve ihmal edilmiştir. Bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak da fitnesinden emin olunmuş, Allah ve Rasulü’nün kendilerinin anlayışlarına uymamızı emrettiği, ilim ve amelde bu ümmete imam olmuş ilk üç neslin menhecinden çıkanların saptırmalarına ilim denilmiş ve onlara hak etmedikleri halde alim ismi verilmiştir. Bu konuda gafil olan insanlar ise alim diye zındıklara, ilim diyede bu zındıkların tahriflerine tabi olmuşlardır. Halbuki söz konusu alim diye isimlendirilen kişilerin ve onların davetçiliğini yapan insi şeytanların dindeki tedlis ve tahrifatlarına vakıf olununca görülecektir ki, alim diye isimlendirilenlerin birer belam, onlara davet edenlerin ise hileci birer şeytan olduğu ortaya çıkacaktır. Bu hususta yardımcımız sadece Rabb Azze ve Celle’dir. Ondan başka yardımcımız yoktur.

Bu önemli konuyu; her biri diğerini gerektiren üç asıl üzere bine edecek ve her asıl hakkında önemli açıklamalarda bulunacağız. Dolayısıyla konun iskeleti şu şekildedir:

1.) Asıl: Dinde İlme Tabi Olmanın Emredilmesi ve Cehaletle Hareket Etmenin Nehyedilmesi

2.) Asıl: İlmin Ne Olduğu ve İlmin Lazımı/Gereği

3.) Asıl: Şer’i İlmin Sıfatının Ne Olduğu ve Şer’i Manada Rabbani Alimin Kim Olduğu

Allah Azze ve Celle’den muvaffakiyet dileriz...

Çevrimdışı Selefii

  • Özel Üye
  • Newbie
  • *
  • İleti: 35
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
1.) Asıl: Dinde İlme Tabi Olmanın Emredilmesi ve Cehaletle Hareket Etmenin Nehyedilmesi


Bu aslın subutu ve kat’iyeti Kitap, Sünnet ve İcma ile sabittir.

- Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:’’De ki: Muhakkak ki Rabbim; zahir ve batın fevahişi, günahı, haksız yere isyanı, hakkında bir sultan/delil indirmediği bir şeyi Allaha şirk koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.’’ (Araf 33)

İbnul Cevzi rahimehullah şöyle der:’’Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.’’ Bu din hakkında kesin olarak bilmediği şeyi söylemenin, genel olarak haram olduğunu gösterir.’’ (Zadul Mesir 2/320)


İbni Kayyım rahimehullah şöyle demiştir: ’’Bu 4 şey, ölü, kan ve domuz etinden farklı olarak, Allah tarafından kayıtsız ve şartsız herkese her zaman haram kılınmıştır. Ölü, kan ve domuz eti haram olmakla beraber bazı hallerde mubah sayılmaktadır. Oysa bu ayette zikredilen dört husus her halükarda haramdır.’’ (Bedaiut Tefsir 2/100-101)


Yine Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:’’Hakkında ilmin olmayan bir şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, ondan sorumludur.’’ (İsra 36)

Hafız b. Kesir rahimehullah bu ayetle ilgili selefin sözlerini aktardıktan sonra şöyle demiştir:’’Bütün bu açıklamaların hepsi Allah azze ve celle’nin bilmeden, vehim, zan ve kuruntu üzere konuşmayı yasakladığı noktasında birleşiyor.’’ (Tefsiru İbni Kesir 6/400)


İmam Taberi rahimehullah da şöyle demiştir:’’Allah teala bu âyet-i Kerimede, insanın, kesin olarak bilmediği, işitmediği ve görmediği şeyler hakkında herhangi bir karara varmasını yasaklıyor. Aksi takdirde hesap vereceğini beyan ediyor.’’ (Tefsirut Taberi)


- Nebevi Sünnete gelince: Nebi (sallallahu aleyhi ve selem) şöyle buyurmuştur:’’İlim öğrenmek her müslümana farzdır.’’ (İbni Mace)

Bu hadis zayıf olsada manasının sıhhatinde ümmetten hiç kimse ihtilaf etmemiştir. Hadiste bahsedilen farziyet ise, kifayi değil ayni ilimler hakkındadır. Yani her mükellefin kendisiyle yükümlü olduğu ve mazeret sahibi kabul edilmediği farz-ı ayn ilimlerdir. Bu ilmin keyfiyeti hakkında Hafız İbni Abdilber Camiu Beyanil İlmi ve Fadlihi isimli kitabında detaylı açıklama yapmıştır. Söz konusu açıklama Türkçe eserde sayfa 19 ila 20 arasında geçmektedir. İsteyen oraya müracaat edebilir.


- İcmaya gelince: Hafız İbni Abdilber rahimehullah şöyle demiştir:’’Alimler, ilimden bir kısmının herkese özel olarak farz-ı ayn olduğu….konusunda icma etmişlerdir.’’ (Camiu Beyanil İlmi ve Fadlihi s:19)

İmam Karrafi rahimehullah da ‘’el Furuk’’ isimli kitabının 93. Fırkasında şu açıklamları yapmıştır:’’Gazzali, icmayı ‘’ihya-u Ulumiddin’’ isimli kitabında anlatmıştır. Şafii rahimehullah’da er Risalesinde: Mükellefin bir konuda Allahın hükmünü öğrenmeden o işe girişmesinin caiz olmadığını söylemiştir. Bu bakımdan satış yapacak olan kişi önce satış konusunda yüce Allahın belirlediği kuralları ve kanunlarını bilmek zorundadır. Yine bir şeyi kiraya verecek olan kişinin ‘’kira’’ konusundaki Allahın kanunlarını öğrenmesi gerekir. Hakeza borç veren ve alan kişinin borçlar,  namaz kılan kişinin de kıldığı namaz hakkında Allah azze ve celle’nin hükmünü öğrenmesi vaciptir. Vel hasılı bu husus taharet ve (dindeki) diğer bütün söz ve ameller hakkında geçerlidir.

Her kim  öğrenir ve öğrendiklerinin gerektirdiği şekilde amel ederse iki kez Allaha itaat etmiş olur. Buna mukabil öğrenmeyen ve amel etmeyen kimsede iki kez Allaha isyan etmiş olur. Öğrenip ama amel etmeyen ise Allaha bir kez itaat etmiş ve bir kez de isyan etmiş olur…

Yüce Allahın şu kavli bu kaideye delildir:’’Hakkında ilmin olmayan bir şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, ondan sorumludur.’’ (İsra 36)

Allah azze ve celle bu ayet de Nebisine bilmediği bir şeyin peşine düşmesini yasaklamıştır. Çünkü hakkında ilim sahibi olmadan bir işe (amele) başlamak caiz değildir. Bu yüzden ilim öğrenmek her durumda farz olur.’’ (El Furuk 2/148-149)   



İbni Teymiye rahimehullah da şöyle demiştir:"Bütün nebiler fahşayı, şirki, zulmü nehyetmek  ve Allah hakkında bilmeden konuşmamak hakkında ittifak etmişlerdir." (Kitabu’n-Nübüvvet  s: 430)

Yine Şeyh rahimehullah şöyle demiştir:"Haram kılınan öyle meseleler vardır ki gerek zaruret hallerinde ve gerekse zaruret dışı hallerde asla helal kılınmamıştır. Bunlar; şirk, fahşa, Allah hakkında bilmeden konuşmak ve zulüm gibi hallerdir. Bu dört şeyi Allah-u teala şu ayette zikretmiştir:"De ki: Muhakkak ki Rabbim; zahir ve vatın fevahişi, günahı, haksız yere isyanı, hakkında bir sultan/delil indirmediği bir şeyi Allaha şirk koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.’’  (Araf: 33) Zikri geçen bu meseleler bütün şeriatlerde haramdır. Allah-u teala bütün rasulleri bunları yasaklamak için gönderdi ve hiç bir durumda bunlardan hiç bir tanesini dahi mübah kılmadı. İşte bu sebeble bu Mekki surede zikredilmiştir.’’(Fetava 14/470-471)


Netice Olarak:

Bütün bu naslar ve yapılan açıklamalar Allah (Azze ve Celle)’nin, Nebisi Muhammed (Sallallahu aleyhi ve selem) ile gönderdiği dini hakkında cehaletle konuşmanın ve hareket etmenin haram olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Ayrıca bütün bu deliller (mefhumu ile) ilmin vucubiyetine ve ilim üzere hareket etmenin gerekliliğinide ortaya koymaktadır. Bu bakımdan İslam dini hakkında konuşacak herkese, ilim üzere konuşmak vaciptir. Buradaki ilmin sıfatının ne olduğu ise ileride açıklanacaktır. Zira günümüzde bu husus gözetilmediğinden dolayı ilim diye tahrifçilerinin bidat, hatta küfür ve zındıklık ifade eden sözleri, görüşleri, akideleri ve fikirleri ilim diye sunulmuş, söz konusu görüş ve fikir sahibi şahıslarda alim diye pazarlanmıştır. Halbuki ilim diye bahsettikleri şeyler tam bir cehalet ve batıl, alim diye kastettikleride birer zındıktır. Bu husustaki nizayı/anlaşmazlığı ortadan kaldıracak yegane unsur ise, şer’i ilmin sıfatının ne olduğunu bilmeye ve sınırlarını kavramaya bağlıdır. Allah Azze ve Celle’den muvaffakiyet dileriz…



Çevrimdışı Selefii

  • Özel Üye
  • Newbie
  • *
  • İleti: 35
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
2.) Asıl: İlmin Ne Olduğu ve İlmin Lazımı/Gereği


Bu asıl, iki fasıldan oluşmaktadır. Birincisi ilmin tarifi ve manası hakkındadır. İkincisi ilmin lazımı hakkındadır.

1.) Fasıl: İlmin Tarifi ve Manası


İlim lafzı Arap dilinde ‘’ayn-lam ve mim’’ kökünden gelen bir lafızdır. İfade ettiği mana ise, ‘’Hakkı, hakikati üzere, yakini bir şekilde bilmek ve kavramak’’ demektir. Nitekim Alimlerin bu kavram hakkında yaptığı açıklamalar, ilim lafzının bu anlama geldiğini açıkça göstermektedir.

Ragıp el İsfehani rahimehullah şöyle demiştir:’’İlim: bir şeyi hakikatiyle idrak etmektir.’’ (Müfredat s:719)

İmam Kurtubi rahimehullah ise şöyle demiştir:’’İlim, malumu olduğu gibi bilmek demektir.’’ (Kurtubi Tefsiri) Kadı Ebu Ya’la rahimehullah da ilmi böyle tarif etmiştir.

Ebu Hilal el Askeri ise şöyle demiştir:’’İlim, bir şeye olduğu gibi tam bir güvenle (yakinle) inanmak demektir.’’(El Furuk Fil Luğa s:96)

Alimlerin ilmin tarifiyle ilgili yaptıkları bu açıklamların hepsi, yukarıda verdiğimiz tarife çıkmaktadır. Buna göre İlim; Hakkı, hakikati üzere, yakini bir şekilde bilmek ve kavramaktır. Şimdi bu tarifi, ilim lafzının ifade ettiği anlamı tam olarak kavramak için açalım.

Tarifte geçen ‘’hak’’ lafzı, varlığı/mevcudiyeti kesin olan şey demektir. Hafız İbnul Esir rahimehullah şöyle demiştir:’’Hak, hakikatte mevcut olan ve mevcudiyeti kesin olan şey’dir.’’ (En Nihaye 1/413)

Buna göre, varlığı kesin her şeye hak ismi verilir. Mesela; güneş haktır, ay haktır, denizler ve dağlar haktır, cennet ve cehennem haktır vb gibi. Dolayısıyla gerek kevni olarak ve gerekse de dini olarak varlığı kesin olan her şey haktır. Çünkü dikkat edilirse ilmi tarif eden alimlerden bazıları ‘’ilim; bir şeyi hakikatiyle idrak etmektir.’’ derken bazıları da ‘’malumu olduğu gibi bilmek’tir’’ demiştir. Burada ‘’bir şey’’ lafzı ile ‘’malumu’’ lafzı aynı şeydir. Zira ‘’bir şeyden’’ kasıt kevni yada dini herhangi bir şeydir ki, buna ‘’malum’’ yani ‘’var olan ve bilinen şey’’ de denilir. O halde ilim, malumun, yani diğer bir tabirle hakkın tasavvuru ile ilgilidir. İşte tam burada tarifte geçen ikinci ıstılah olan ‘’hakikat’’ lafzı devreye giriyor.

Hakikat ise; hakkın, gerçekte üzerinde bulunduğu şekil, hall ve keyfiyettir. Yani malumun nasıllığıdır. Örneğin güneş haktır. Güneşin hakikati ise, çok sıcak olması, çok büyük olması, aydınlatıcı olması ve belli sürelerle doğup batmasıdır. Yine dağlar haktır. Çünkü varlığı kesindir. Dağların hakikati ise, çok büyük ve yüksek olmaları, taşlardan ve kayalıklardan oluşması ve sert olmasıdır. Ancak dağlar da güneşte olduğu gibi doğup batma vb diğer özellikler yoktur. İşte bu bakımdan ilim, hakkın, hakikatiyle (yani üzerinde bulunduğu şekil ve keyfiyetle) kesin bir şekilde bilinmesidir.

Yani bir insan, eğer örneğin; varlığı kesin olan, yani hak olan güneşi, çok büyük olması, aydınlatıcı olması, yakıcı olması gibi sıfatlarıyla biliyorsa, o insana bilen, tanıyan manasında ‘’Alim’’ denilir. Zira Alim Ebu Abdullah el Halimi rahimehullahın da dediği gibi: ‘’eşyaların hakikatini idrak eden ve bilendir.’’ (Beyhaki, el Esma ves Sıfat s:20)  Ancak bir insan güneşi, bu şekilde kendisine has sıfatlarıyla değil de, örneğin dağların sıfatlarıyla tanıyorsa, bu insana da ''cahil'' denir. Çünkü hakkı hakikati üzerine tanımamıştır. Bilakis hakkı hakikatine muhalif olarak tanımlamıştır ki, bu cehalettir. Hemde mürekkep/koyu cehalettir.

Ancak şunuda belirtelim ki: Bizim her varlığın hakikatini kavrayışımız sadece müşahade alemiyle sınırlıdır. Zira, mesela; melekler hak olsada bize hakikatleri meçhuldur. Çünkü melekler alemi, gayb alemidir. Yine cinler alemide böyle. Çünkü varlıkları kesin olsada, zatlarına ta’alluk eden hakikatlerine vakıf olamayız. Sadece Allemel Ğuyub olan Allah azze ve celle’nin bize haber verdiği kadarıyla zatlarına ta’alluk eden bazı sıfatlarını bilebiliriz ki, onlarda malumdur. Allah azze ve celle’nin sıfatları da böyledir. Biz Allah azze ve cellen’nin, peygamber efendimizin haber verdiği gibi, zatına yaraşır bir şekil de her gecenin son üçte birinde dünya semasına nuzul ettiğine ta’til-tahrif-tekyif-temsil ve hulul olmadan kesin bir şekilde inanırız. Ama bu nuzulün hakikatine cahiliz. Bu bakımdan Salih selefimizin de dediği gibi, aklımız bu durumu tasavvur edemez ve fehmedemez.

Netice olarak:

İlim: eşyayı, hakkı veya ma’lumu, hakikatiyle kesin bir şekilde bilmek ve kavramaktır. Bunu böyle bilene alim, bilmeyene cahil denir. Bu kavram iyice anlaşıldığında bu gün islam adına konuşan çoğu insanın, özellikle de davetçi diye geçinenlerin, islamın hakikatinden habersiz kimseler olduğu, hatta küfür ve şirk dinini İslam ve tevhid diye sundukları gerçeği daha net bir şekilde anlaşılacaktır.


Çevrimdışı Selefii

  • Özel Üye
  • Newbie
  • *
  • İleti: 35
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
2.) Fasıl: İlmin Lazımı ve Gereği

İlim  -daha öncede izah ettiğimiz gibi-  hakkı, hakikati üzerine yakini bir şekilde bilmektir. Kul, bu şekilde hakkı, hakikati üzerine bilince ona iki şey lazım olur. Bunlardan:

Birincisi tefriktir. Yani ayırt etme. 
İkincisi de tatbiktir. Yani amel etme.

Çünkü her malum (eşya veya hak) aynı hakikate sahip değildir. Bilakis her birinin, kendisini diğer şeylerden ayıran, kendisine has hakikati ve sıfatları vardır. Bu bakımdan bir insan herhangi bir malumu hakikatiyle bilip tanıyınca, onu diğerlerinden ayırt eder ve gereğince muamelede bulunur. Mesela daha önce kevni olarak örneğini verdiğimiz güneş ve dağları düşünelim. Güneşte, dağlar da malumdur ve haktır. Ancak her birinin kendisini diğerinden ayıran kendisine has bir hakikati vardır. Bu bakımdan aklı başında hiç kimse çıkıpta ‘’güneş de dağda aynı şeydir’’ diyemez.  Farz-ı muhal böyle bir iddiada bulunan bir kimse çıksa bile, insanlar böyle diyen bir kişinin güneşi ve dağları tanımadığını hemen anlar. Dolayısıyla böyle bir iddianın batıllığını da anlarlar. Bu Allahın dininde de böyledir. Bir kul tevhidin ve imanın hakikatini bilip kavrayınca onları şirkten ve küfürden ayırt eder ve ikisinin aynı şey olmadığını bilir. Bu bakımdan her ikisini ayırmayan kişinin cahil olduğunu da anlar.  Burda bahsettiğimiz bu husus bütün insanların fıtratlarında mevcut olan bir şeydir. Hatta hayvanlarda bile bu meleke vardır.  O halde tefrik, gerek kevni hususlarda olsun ve gerekse de dini hususlar da olsun,  ilmin zaruriyatındandır. Yani lazımı ve gereklerindendir. Nitekim ehli sünnet alimlerinin ilim hakkında yaptıkları izahlar da buna delalet eder.

İbni Kayyım rahimehullah şöyle demiştir:’’İlim çok nakil yapmak, araştırma yapmak ve çok konuşmak değildir. Fakat ilim, sözlerin doğrusunu yanlışından, hak olanı batılından ve peygamberliğini kandilinden alınanla şahısların görüşlerinden alınanları ayırmaya yarayan bir nurudur.’’ (İctimaul Cuyuşil İslamiyye s:80)

İbni Receb el Hanbeli rahimehullah da şöyle demiştir:’’İlim kalbe bırakılan bir nurdur ki, kul onunla hakikati bilir, hakla batılı birbirinden ayırt eder ve maksadları hasıl edecek az ve öz ibarelerle onu ifade eder.’’ (Fadlu İlmis Selef s:37-41)

Bu iki imamın sözlerine dikkat edilmelidir. Nasılda ilmi tefrik olarak açıklıyorlar. Buna göre ilim hakkı batıldan ayıran bir nurdur. Ancak bu husus hakkı ve batılı bildikten sonra hasıl olur. Aksi halde hakkı ve batılı bilmeden hiç kimse hakkı batıldan ayırt edemez.  Bu zaruri olarak bilinen bir şeydir. Bu hususta:

Ali radyallahu anh şöyle demiştir:’’Hakkı tanı ki (bil ki), ehlini de tanıyasın (bilesin) (Telbisu İblis)

Abdullah b. Mesud radyallahu anh ise şöyle demiştir:’’Bir kimse ki, hakkı batıldan, marufu da münkerden ayırt edecek bir kalbe sahip değildir. İşte onun sonu helak ve hüsrana yuvarlanmaktır.’’ (Telbisu İblis)

Yine İbni Mesud radyallahu anh şöyle demiştir:’’Kalbi marufu tanımayan ve kalbi münkeri nehyetmeyen kişi helak olmuştur’’ (Ebu Nuaym Hilye)

Şairin biriside bu hususa işareten şiirinde şöyle demiştir:

’’Şerri tanıdım, yaşamak için değil korunmak için,
Hayrı şerden ayıramayan şerrin kucağına düşer’’


Buna delalet diğer bir unsur ise, Kur’anı Kerim’in Furkan diye isimlendirilmesidir. Çünkü Kur’an ilahi ilmin menba-ı ve kaynağıdır. Bu bakımdan hakkı batılda ayırt etmiş ve herkese hak ettiği ismi vermiş ve muamelede bulunmuştur. Bu sebeble Allah azze ve celle Ömer radyallahu anh’ı ‘’Faruk’’ diye isimlendirmiştir. Çünkü Ömer, sahib olduğu rabbani ilimle hakkı batıldan ayırmış ve muhattablarına hakkettiği şekilde muamelede bulunmuştur. Şüphe yok ki Ömer radyallahu anh bunu kendisinde mevcut olan bir ilimle yapmıştır. Hatta O, radıyAllahu anh, şöyle demiştir:’’İslamın bağları tek tek kopacaktır. Taki İslam da cahiliyeyi bilmeyen insanlar yetiştiği zaman.’’

İbni Kayyım rahimehullah şöyle demiştir:’’Bunun sebebi şudur: Cahiliye ve şirk bilinmediği zaman, Kur’anın onu basitsemesi ve kötülemesi de bilinmezse, içine düşülür, telaffuz ve tasdik edilir, ona çağrılır ve güzel görülür. Ancak ne var ki o kimse, bu durumun cahiliye ehlinin üzerinde bulunduğu hal olduğunu bilmez. Yada benzeri bir durum olduğunu veya daha kötü olduğunu kavrayamaz. Bununla da islamın gömleği üzerinden sıyrılır. Böylece maruf münker olur, münker de maruf olur. Bidat sünnet olur, sünnet de bidat olur. Bu bağlam da kişi, sırf iman ve tevhid olan değerlerinden dolayı tekfir edilir vede sırf, Rasule tabi olmak ve heva ile bidatlerden uzaklaşmak sebebiyle bidatçılıkla itham edilir.’’(Medaricus Salikin 1/351-352)

Netice olarak:

İlmin iki lazımı vardır. Bunlar tefrik ve tatbik’tir. Biz tatbik kısmını genel/icmali anlamda herkes bildiği için izah etmedik. Ancak işin tefrik boyutu böyle değildir. Geçmişte ve bilhassa da günümüz de bu husus gözetilmediği için, imana küfür ismini verenler, küfre de iman ismini verenler bayağı çoğalmıştır. Bir yandan kitab-sünnet ve icma ile kafir oldukları sabit olan kimseleri Müslüman yapma derdinde olanlar; Bir yandan da kitab-sünnet ve icma ile Müslüman olduğu sabit olan kimseleri tekfir edenler. Tıpkı İmam Ebu Butayn rahimehullah'ın dediği gibi:''Bu iki gurup arasında islamın içine düştüğü musibet ne büyük, bu iki beladan çektiği ne kadar da kötüdür.'' (Feteve Eimmetun Necdiyye 3/336)

Bu bela ve musibetin 2 temel sebebi vardır: Birincisi: Dinin üzerine kaim olduğu şer’i ıstılahlara karşı olan cehalet, onların sınırlarını kavrayamama’dır. İkincisi de: Kavramış olsa bile ihlastan uzak olarak ilmi, sadece nefsi ve dünyevi şehvetleri elde etmek için aracı edinerek, o ilmin gerekleriyle amel etmeyi terk etmektir.  Allah Azze ve Celle’den bütün bunlardan selamet dileriz.

Çevrimdışı Selefii

  • Özel Üye
  • Newbie
  • *
  • İleti: 35
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
3.) Asıl: Şer’i İlmin Sıfatının Ne Olduğu ve Şer’i Manada Rabbani Alimin Kim Olduğu

Bu aslı da 2 fasıla ayırıp önce, şer’i ilmin sıfatını, sonra buradan yola çıkarak şer’i manada rabbani alimin kim olduğunu ortaya  koyacağız.

1.) Fasıl

Öncelikle belirtelim ki şer’i ilimden kasıt; semadan yeryüzüne indirilmiş olan vahiy ilmidir. Allah (azze ve celle) bu ilmi ‘’ruh’’ ve ‘’nur’’ diye isimlendirmiştir. Çünkü bu ilim ölü kalpleri diriltir ve insanları cehaletin, körlüğün karanlıklarından ilmin ve basiretin aydınlığına çıkarır. Allah (azze ve celle) indirmiş olduğu bu ilmin tebliği için Muhammed b. Abdullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) seçmiştir. Muhammed (sallallahu aleyhi ve selem) de ümmetinin ilkliğini ve aslını teşkil eden Ashabına (Allahu Teala hepsinden razı olsun) bu ilmi aldığı gibi aktarmış ve ashab da Şar’i’nin maksadı doğrultusunda bu ilmi en güzel şekilde ve sınırlarına vakıf olarak kavramıştır. Allahu Teala da onlardan razı olmuş ve onların zamanın da dinini tamamlamıştır.
 
Nebi (sallallahu aleyhi ve selem)’in vefatından sonra Ashab da, Nebi (sallallahu aleyhi ve selem) den aldıkları gibi tebdil ve tahrif yapmadan bu ilmi/dini tabiine, tabiin de,  etba’u tabiine aktarmıştır. Etba’u tabiinden de ta günümüze kadar, bu şer’i ilim, saflığı bozulmadan olduğu gibi muhkem bir şekilde gelmiş ve kıyamete kadar da öyle olacaktır. İki vahyin naslarının ve bu ümmetin icmasının da muhkem bir şekilde ortaya koyduğu gibi Allah (azze ve celle)  ashabı sonrakilere takdim etmiş, onları gönderdiği risaleti anlamda ölçü kılmış ve onların yoluna muhalefeti, bizzat rasule muhalefet olarak değerlendirmiştir. Gerek sahabe ve gerekse onlardan sonra gelenler de bu naslara vakıf olmuş, ilmin  ashabdan alınması gerektiğini, ilmi ashabtan almayanın  ve onların anladığı gibi anlamayanın sapıtıcağını, bilgisi çok olsa bile cahil, sapık, mübtedi ve yerine göre kafir ve zındık olacağını söylemişler ve bu hususta icma etmişlerdir.

İşte bütün bunlar göstermektedir ki; Şer’i ilmin sıfatı: Vahiy ilmini; (sahabe-tabiin ve etbau tabiinden oluşan) selefi salihinin, menheci üzerine, onların anladığı gibi anlamak, onların uyguladığı gibi uygulamak, onların durduğu yerde durmak, onların söylediklerini söylemek , onların  hakkında konuşmadıkları konularda dili tutumak ve onların yolu dışındaki diğer bütün yollardan beri olmaktır.

Bu asıl; itikadi- ahlaki ve ameli yönden dinin tamamı hakkında geçerli olan bir kaidedir. Bu öyle bir asıldır ki, hakim ve hakemdir. Geri kalanlar ise sadece ona mahkumdur. Her kim mahkum olanları öne geçirip hakem yapmaya, hakim olanı da mahkum etmeye çalışırsa ilhad ve zındıklık kapısını açmış olur. Nitekim İslam tarihinde zuhur etmiş büyük-küçük ne kadar sapma varsa hepsinin menşe-i bu aslın bilerek yada bilmeyerek ihlal edilmesidir. Bu durum günümüzde de böyledir. Şimdi bu husus ortaya koyan bazı selef alimlerinin kavillerini verelim…

Huzeyfe radıyallahu anh şöyle demiştir: “Ey kurrâlar topluluğu, Allah’tan korkun! Ve Sizden öncekilerin yoluna tabi olun. Yemin ederim ki onların yoluna tabi olursanız oldukça öne geçersiniz. Şayet onlara tabi olmayı terk ederek sağa ve sola ayrılırsanız uzak bir sapıklığa düşersiniz.’’(Hilyetul Evliya)

İmam Evza-i rahimehullah şöyle demiştir: ’’İlim: Nebi (sallallahu aleyhi ve selem)’in ashabından nakledilenlerdir. Onlardan gelmeyen ilim değildir.’’(Camiu Beyanil İlmi ve Fadlihi s:268) İmamın sözüne dikkat edilmelidir. Nasılda şer’i ilmi Nebi (sallallahu eleyhi ve selem)'in ashabı (Allahu Teala hepsinden razı olsun) ile kayıtlamış ve onlardan gelmeyen bilgiye ilim dememiş.

Yine İmam Evza-i (Ebu İshaka) şöyle demiştir:"Sen sünnet üzere sabret. Kavmin (sünnet ehlinin) durduğu yerlerde sen de dur. Onlar ne söylerse sen de (aynısını) söyle. Onların hakkında konuşmadıkları konularda sen de konuşma. Selefi Salihin'in yolunu izle. Muhakkak ki onlara yeten, sana da yeter.’’ (Lalekai, Şerhu İtikadi Ehlis Sunne)

İmam Berbehari rahimehulla da şöyle demiştir:’’Bil ki; İslam Sünnet, Sünnet de İslam’dır. Biri olmadan diğeri (mevcud) olmaz. Cema'ate tutunmak (da) Sünnet’tendir. Herkim Cema'at'ten gayrısını ister ve ondan ayrılırsa; İslam boyunduruğunu boynundan çıkarıp atmış, sapan ve başkalarını saptıran birine çevrilmiş olur. Cema'atin üzerine bina edildiği esas, Muhammed sallahu aleyhi ve sellem Ashabı'na -Allah tümüne rahmet etsin- dayanır. Onlar Sünnet ve Cema'at Ehli (Ehl-i Sünnet ve’l Cema'at)’dir. (Dini ve İlmi) onlardan almayan her kimse, sapkın ve Bid’atçidir. Her Bid’at Dalalet, her Dalalet ve (Dalalet) Ehli de ateştedir…’’(Şerhus Sunne)

İşte bunlar selefin (itikadi-ameli-ahlaki ve menheci olarak) ilmi sadece ashabtan alınması gerektiğini, onlardan ilmi almayanın sapıp, saptıracağını ve onlardan başka mercilerden ilim almaktan sakındırdığına dair bazı sözleridir. Muteahhir selef imamlarıda bu hususa dikkat çekmiştir.

İbni Teymiye rahimehullah şöyle demiştir:’’Sonrakilerin, öncekilerden ayrı olarak ortaya koydukları ve daha önce hiçbir kimsenin dile getirmediği her görüş hatadır. Nitekim İmam Ahmed rahimehullah şöyle demiştir:’’Bir imamın olmadan bir mesele hakkında konuşmaktan sakın’’(Fetava 21/291)

Yine Şeyh rahimehullah şöyle demiştir: “Her kim Kur’anı veya hadisi sahabe ve tabiin tarafından bilinmeyen bir şekilde açıklarsa o kimse Allah’a iftira etmiş, Allah’ın ayetleri konusunda haktan yüz çevirmiş ve sözü yerinden çıkarmıştır. Bu zındıklık ve ilhad kapısını açmaktır. Bunun da batıl olduğu İslam dininde zorunlu olarak bilinir.”(Mecmuu’l-Fetava 13/243)

Hafız İbn Receb el-Hanbelî rahimehullah şöyle demiştir: “Bütün bu ilimlerden faydalı olanı; kitap ve sünnet naslarını ve bunların anlamlarını anlamayı, sahabe, tabiin ve onlara tabi olanlardan rivayet edilen Kur’an ve hadis anlamlarıyla, helal, haram, zühd, incelikler, bilgiler ve diğer meselelerde onlardan gelen sözlerle kayıtlamaktır.”(Fadlu İlmi’s-Selef  s:6)

Hafız İbn Abdilhadi rahimehullah şöyle demiştir: “Bir ayet veya bir hadis hakkında, selef zamanında bulunmayan, onların bilmedikleri ve ümmete açıklamadıkları bir yorum ortaya koymak caiz değildir. Zira bu, onları hakkı bilmemekle ve ondan sapmakla itham etmeyi, sonradan gelen bu itirazcının da daha doğru yolda olduğu iddiasını içerir.” (Es-Sarimu’l-Menkî  1/497)

İmam eş Şatıbî rahimehullah şöyle demiştir: “Bu yüzden şer’î delile bakan herkesin öncekilerin anlayışını ve onların üzerinde bulundukları uygulamayı gözetmesi gerekir. İlim ve amel bakımından en doğruya ulaştıranı ve en sağlamı budur.”(El-Muvafakat: 3/77)

İşte bütün bu nakiller açıkça göstermektedir ki, şer’i ilmin sıfatı;Din ilmini sadece ashabtan ve ihsanla onlara tabii olan tabiin ve etba’u tabiinden (onların anladığı, inandığı ve uygaladığı şekilde)  almaktır. Bu yol ve menhec; Allahu Teala’nın "İşte bu benim dosdoğru yolumdur, buna uyun. Başka yollara sapmayın, sonra onlar sizi Allah'ın yolundan ayırırlar...." (Enam 153) ayetinde  bahsettiği  ‘’Sıratı Mustakim’in’’ ta kendisidir. Bu bakımdan her kim (bilgi ve amel seviyesi ne kadar yüksek olursa olsun) bu asla riayet etmezse insi bir şeytan olup, saptırıcı bir cehennem davetçisidir. Bu bakımdan ümmet din konusunda, ilk üç neslin anlayışına mutlak bir şekilde tabi olmak konusunda icma etmiş ve insanları bu hususta uyarmışlardır.

İmam Evza-i rahimehullah şöyle demiştir:’’Bu ilim dindir. Ve bu dini kimden aldığınıza bir bakın. Dininiz konusunda kimlere güvenerek/itimad ederek tabi olduğunuza bir bakın. Ne yaptığınıza dikkat edin’’ (İbane 184)

Muhammed b. Sirin rahimehullah da şöyle demiştir:’’Şüphesiz ki bu ilim dindir. Öyle ise dinînizi kimlerden aldığınıza dikkat edin’’ (Müslim Mukaddime)

Netice Olarak:

Şer’i ilmin sıfatı; İki vahye sadece selefi salihinin anlayışı ve uygulaması üzerine tabi olmaktır. Bu ikisi birbirinden asla ayrı değildir. Tıpkı ‘’La ilahe illallah Muhammeden rasulullah’’ kelimesi gibi. Nasıl ki sadece ‘’La ilahe illallah’’ kelimesi İslam için yeterli değilse, aynı şekilde sadece Kuran ve sünneti de hüccet olarak kabul etmek tek başına yeterli değildir. Nasıl ki ‘’La ilahe illallah’’ kelimesi ancak ‘’Muhammeden Rasulullah’’ ile fayda veriyorsa, Kuran ve sünnet de ancak selefin anlayışıyla fayda verir. Bu bakımdan ehli sünnet ‘’kitab ve sünnet hüccettir’’ derken, hiçbir zaman selefin anlayışını ve uygulamasını, bunun dışına çıkarmayı kastetmemişlerdir. Tevfik Allahu Teala’dan’dır.


Çevrimdışı Selefii

  • Özel Üye
  • Newbie
  • *
  • İleti: 35
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
2.) FASIL: Şer’i Manada Rabbani Alimin Kim Olduğu


Daha önce Hakkı, hakikati üzere, yakini bir şekilde bilmenin ilim; Hakkı hakikati üzerine bilene ise Alim denileceğini belirtmiştik. Aynı şekilde şer’i ilmin sıfatının da İki vahye sadece selefi salihinin anlayışı ve uygulaması üzerine tabi olmak olduğunu de zikretmiştik. Buna göre şeriat nezdinde rabbani alim de bu vasıf üzere şer’i ilmi bilen, ona tabi olan ve onu uygulayandır. Yoksa bu vasıftan bağımsız olarak din adına konuşan kişi asla rabbani bir alim değildir. Bilakis o sırat-ı müstakimden insanları saptırıp, cehenneme davet eden şeytani bir alimdir.

- İmam es Secezi rahimehullah ‘’hak ehlinin imamlarından ve özelliklerinden’’ bahsederken şöyle demiştir: “Hak imamları; rablerinin kitabına tabi olan ve nebilerinin sünnetine uyan, uyulmaları emredilen seleflerinden gelen rivayetlere sarılan kimselerdir…’’

Onları öne geçirip başkalarına imam kılan ilimlerini izah ettikten sonra şeyh şöyle devam eder:

‘’Eğer bir kimse bu ilimlerde öne geçer de, bu ilmi kendisinden öncekilerden (seleften) almışsa ve selefe tabi olan, bid’atlerden uzaklaşan biriyse onun imamlığına hükmedilir ve kendisinden ilim alınıp müracaat edilmesine ve kendisine itimad edilmesine hak kazanır. Bundan sonra da ilmi edâ etmek için ayak kaymalarından, dinde yenilik çıkarmaktan, sahip olduğu ilim ile etrafındakilere yüksekten bakmaktan sakınmalıdır…(Risaletu’s-Secezî İla Ehliz-Zubeyd)

Görüldüğü üzere Şeyh (rahimehullah) ilmi seleften alan, selefe tabi olan ve buna mukabil yenilikler ihdas etmekten sakınan kimselerin hak ehlinin imamlarından olacağını, kendisinden ilim alınıp müracaat edilmesine ve kendisine itimad edilmesine hak kazanacağını açıkça belirmiştir. Buna göre ilmi seleften almayan veya ilmi seleften aldığı halde amel bakımından onlara uymayan ve böylece dinde yenilikler ihdas eden birisi ilmi çok olsa bile hak ehli rabbani alimlerden değildir. Çünkü böyle biri aslı rabbani, ilahi ve nebevi olan, selefi yoldan çıkarak, şeytanın yoluna temessük etmiştir. Böyle birisi ise hak ehli sıfatını alamaz. Çünkü hak Nebi (sallallahu aleyhi ve selem) ve ashabının üzerinde bulunduğu yolla kayıtlıdır. Her kim dinde onların yoluna muhalefet ederse batıla düşmüştür. Böyle birisinin ilminin çokluğu, makamının yüceliği vs gibi etkenler ondan sakınmaya mani değildir.

Nitekim İmam rahimehullah yine şöyle demiştir:’’Esere (rivayetlere) tabi olan kimse yaşça küçük olsa ve soylu olmasa dahi öne geçirilip saygı gösterilmesi gerekir. Rivayetlere muhalif olan ise yaşça büyük ve şerefli olsa dahi ondan uzaklaşmak gerekir.” (A.g.e)

İmam berbehari rahimehullah da şöyle demiştir:
''Bil ki –Allah sana rahmet etsin!- İlim yalnızca çokça rivayet etmek ve çok kitap yazmak değildir!. Alim, ilmi kısıtlı olsa da ve kitapları az olsa da Kitab ve Sünnet’e tabi olandır. Kitab ve Sünnet’e muhalefet eden –ilmi ve kitapları çok olsa da- Bid'at sahibidir.’’ (Şerhus Sunne)

Diğer nüshada  altı çizili yer "Alim, ilmi kısıtlı olsa da ve kitapları az olsa da İlim ve Sünnet’e tabi olandır" şeklinde geçmektedir. Her iki lafızda muteber olup aynı kapıya çıkmaktadır. Çünkü kitab ve sünnete tabi olmak da, ilme tabi olmak da (ki bu şer’i ilmidir) –daha öncede belirttiğimiz gibi- selefin anlayşını da kapsamaktadır. Dolayısıyla selefi menhec üzere kitab ve sünnet ilmini bilen, ona tabi olan ve onda davet eden bir kimse rabbani bir alimdir. Ve ümmete imamlık yapmaya layık biridir. Velev bu kimse ilmi ve kitabları az,  yaşça küçük olsa ve soylu olmasa dahi bu böyledir.

İmam es-Secezî rahimehullah yine şöyle dedi: “Bugün menheci gözettiği ve zikrettiğimiz ilimlerde öne geçtiği bilinen kimse, kendisine uyulacak bir imamdır. Kim de yoldan kayar da bidat ehli ve kelamcılarla fikir alışverişinde bulunup, hadisten ve hadis ehlinden uzaklaşırsa hecredilmesi ve terk edilmeyi hak eder. İsterse bu ilimlerde öne geçmiş birisi olsun, yine böyledir.”(A.g.e)


Sonuç Olarak:

Rabbani alim selefin yolunu bilen, zahiri ve batını ile ona tabi olan, selefin anlayışına zıt yenilikler ihdas etmekten sakınan ve sakındıran ve insanları sadece selefe davet eden kişidir. Bu vasıftan kul, (bilgisi çok olsa bile) ne kadar uzaksa o kadar batıla, bidate ve küfre yakındır. Görmez misin haricileri, kaderileri, mürciyeyi ve mutezileyi. Acaba ilk üç neslin arasında yaşamalarına rağmen onları bu şekilde isimlendiren temel etken neydi ??

Yada riddet dönemlerinde, Müslüman iken kafir olan, böylece sahabenin kendileriyle savaştığı insanlarla savaşın temel sebebi neydi?? Onların mallarını ve canlarını mübah kılan temel husus neydi.? İlh… Bu esasa çok dikkat edilmelidir. Zira selefin ismini kullanarak küfre iman adını veren, bidatlere sünnet diyen, böylece kafirleri müslüman, tevhid ve sünnet ehlini bidatçı ve harici diye isimlendiren bir çok belam ve zındık türemiştir. Onların bellerini kıracak, batıllarını ifşa edecek ve din üzerindeki hile ve tahriflerini vede rezilliklerini ortaya koyacak yegane husus bu asıldır... Tevfik Allahu Teala’dan’dır.

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
1 Yanıt
2399 Gösterim
Son İleti 25 Kasım 2015, 13:51
Gönderen: İbn Umer
0 Yanıt
2332 Gösterim
Son İleti 12 Temmuz 2016, 23:58
Gönderen: Tevhid Ehli
17 Yanıt
4082 Gösterim
Son İleti 25 Nisan 2018, 01:31
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
477 Gösterim
Son İleti 20 Temmuz 2018, 00:56
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
212 Gösterim
Son İleti 30 Kasım 2018, 20:16
Gönderen: Teymullah