Tavhid

Gönderen Konu: "İLCAMU'L AVAM" İSİMLİ KİTAP HAKKINDA VERİLEN CEVAPLA İLGİLİ BAZI SORULAR (!)  (Okunma sayısı 5261 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 700
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

اللهُمَّ، مُنْزِلَ الْكِتَابِ، سَرِيعَ الْحِسَابِ، اهْزِمِ الْأَحْزَابَ، اللهُمَّ، اهْزِمْهُمْ وَزَلْزِلْهُمْ

“Ey Kitabı (Kur'an'ı) indiren, hesabı çabuk gören Allahım! Düşman gruplarını hezimete uğrat! Allahım! Onları hezimete uğrat ve onları (belâlarla) sars.” (Müslim no: 1742) amin.

Bir kere bu şahıs siteye üye olduğu halde kendisini tanıtarak soru sormadı. yani şartları yerine getirmedi. İstesek sorusunu yayınlamaz cevapta vermezdik. Buna rağmen yayınladık. Bu şahıs büyük ihtimal İmam Gazalinin kitabının içeriğine katılıyor ve selef akidesine göre yazıldığını iddia ediyor olabilir. Böyle ihtimalli yazıyorum hiç belli olmaz bunların işi çıkar derki hayır ben öyle düşünmüyorum. Hatta der bilakis o kitap bidat bir akideye sahiptir. Yani her şey beklenir bu tiplerden dolayısı ile bunlara karşı çok ihtiyatlı dil kullanmak lazım. Bu şahıs bizimle bir mesele müzakere ediyor ama kendi akidesini gizliyor düşünebiliyormusunuz? Madem bu şahıs verilen cevaplara kulak tıkayıp tekrar tekrar ısrarla cevap istiyorsa o halde biz de iddialarına tek tek tekrar cevap verelim.

Soru; "Sizin bu kitaba olan yaklaşımınız ile İbni Teymiyye’nin bu kitaba olan yaklaşımı aynı mıdır? İki yaklaşım arasında bir tezat yok mudur? Siz bu kitaptan selef akide-sini öğrenmeye ahmaklık derken, İbni Teymiyye’nin İmam Gazali hakkında “hadis ehlinin akidesine döndü ve İlcamu’l-Avam kitabını yazdı” demesi nasıl anlaşılmalıdır?


Cevap; Bizim İmam Gazalinin kitabına yaklaşımımız ile Şeyhul İslam İbn Teymiyyenin kitaba yaklaşımı aynıdır ve ortada çelişki yoktur çelişki sizin tabi olduğunuz şeytanda ve sizde var. Hatta bizler İbn Teymiyye rahimehullah'tan hasımlara karşı olsa bile adaletli olmayı herkesin hakkını hak ettiği oranda vermeyi ondan ve selefin asarından öğrendik. Selefin akidesini bu kitaplardan öğrenmeye ve öğretmeye kalkanlara biz en hafif ifade ile ahmak dedik doğrudur. Bana kalsa ben daha ağır ifadeler kullanırdım. Biz sadece ahmaklık ifadesini kullandık Şeyh ise daha ağır ifadeler kullandı bu ilcam kitabının ve benzerlerinin savunduğu şeyin lazımını küfürle itham etti bunda da isabet etti. Ayrıca bu kitabın içerisindekiler sonradan uydurulan bidat görüşlerle doludur. Hadiste ise sonradan uydurulan şeyler yerilmiş ve ateşte olduğu beyan edilmiş hadisin başka lafızlarında ise sapıklık olarak nitelenmiştir. Bizzat şeriatın yerdiği bir akideyi ve sahibinimi tezkiye edeceğiz.

"Şüphesiz her sonradan icad edilmiş şey bidattir. Her bidat de cehennemdedir.” (Ahmed; Ebu Davud; Tirmizi; İbni Mace; İbni Ebi Asım, es-Sünne, 1/29-30; İbni Hibban; İbni Abdi’l-Berr, Cami, 2/222, 224; Hakim; Taberani; Beyhaki; Cemü’l-Fevaid; Darimi; Tahavi, Müşkil, 1/85-87; Tayalisi; Acuri, 40 Hadis, #8)

Hadisin bazı lafızlarında "her bidat sapıklıktır" şeklinde geçmektedir.

Yine Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: “Kim  bizim  şu  işimizde  (dinimizde)  olmayan  bir  şeyi  sonradan  icad  ederse  bu  reddolunur.” (Müslim;  Ebu Davud)

Sonuç olarak ortada bizim bir çelişkimiz yoktur. Şeyhin bahse konu olan kitap hakkında "hadis ehlinin akidesine döndü" şeklinde bir ifadesi yok. Bu senin Şeyhin sözüne yapmış olduğun bir ilavedir. Bilakis şeyh hadis ehlinin yoluna döndü diyor. İfadesindeطَرِيقَةِkelimesini kullanıyor. Akide kelimesi ayrı tarık kelimesi ayrı. Şeyh bilmiyormuydu akide kelimesini kullanmayı. Hatta gidin bakın Şeyhin türkçe külliyatında hadis ehli lafzı atlanılmış tercüme dahi edilmemiştir. Tevhid ehli kardeşim kendisi doğru tercümeyi yapmıştır. Dolayısı ile sen şeyhin kelamına müdahale edip bizzat İmam Gazalinin kitabının içeriğinin hepsini tezkiye ettiğini iddia edebilmen için başka karinelere ihtiyacın var. Bunuda bulamıyacağına ve hatta daha açık kavli olduğuna göre artık sesini kesip bu meseleyi kapatman gerekir. İbn Teymiyye rahimehullahın açık kavillerinden İmam gazali ve eserlerine nasıl baktığı gayet açık onun demek istediği Allahu alem gazali halis kelam ehlinin yöntemini bırakıp dini seleften almak gerektiğini savunmaya başladı ama selefin nasıl düşündüğü hususunda hata etti. Mesele bu kadar basittir ve izah ettiğimiz şekilde anlaşılır. Yok öyle demiyor diye iddian varsa şeyhin kendi akidesine ve hatta hadis ehlinin akidesine muhalif bir kitabı nasıl tezkiye ettiğini sen açıklarsın biz de okuruz.

Soru;“Gazzâlî’nin hadis ehlinin yoluna dönmesi ise daha önce üzerinde bulunduğu fel-sefe, kelam ve tasavvuf gibi yollara nisbetledir.” demişsiniz. O halde İbni Teymiyye, İmam Gazali hakkında neden böyle demiştir? İmam Gazali’nin, hadis ehlinin akide-sine dönmesinin, daha önceki kelam ve felsefeye nispetle olduğunu bilmiyor muy-du? Bir kimse sapık fikirlere sahipken bu sapık fikirlerinin az bir kısmını terk etti-ğinde ve selefi övdüğü halde ona batıl bir akide lanse ettiğinde onun hakkında “hadis ehlinin akidesine döndü ve bu kitabı yazdı” denilebilir mi hiç?!

Cevap;Neden dediğini yukarda açıkladık tekrar edelim."Allahu alem gazali halis kelam ehlinin yöntemini bırakıp dini seleften almak gerektiğini savunmaya başladı ama selefin nasıl düşündüğü hususunda hata etti. Mesele bu kadar basittir ve bu izah ettiğimiz şekilde mesele anlaşılır. Yok öyle demiyor diye iddian varsa şeyhin kendi akidesine ve hatta hadis ehlinin akidesine muhalif bir kitabı nasıl tezkiye ettiğini sen açıklarsın biz de okuruz."

Her ilimle meşgul olan bilir İmam Gazalinin bir şeylerden tevbe ettiği iddia edilmektedir. Tevbe ise terk etmek dönmek manasına gelir. Demek Gazali geçmişte girdiği yolların tümünden tevbe etmek istemiş ve bahse konu olan kitabıda kendince selefe göre yazmaya çalışmış ama geçmişte nasıl Allah'u tealanın dini hakkında ilimsizce konuşup sapmış ve şüphe denizinde yüzmüşse yine aynı şekilde selefin yoluna girdiğini zannederek şüphe denizine tekrar dalmıştır. Daha önce Tevhid Ehli kardeşin verdiği cevabı tekrar buraya alıyorum. "Burada görüldüğü üzere Gazzâlî’nin hadis ehlinin yoluna döndüğünü ve bu meyanda İlcam kitabını tasnif ettiğini söylemekten başka herhangi bir övgü veya tavsiyede bulunmuyor. Gazzâlî’nin hadis ehlinin yoluna dönmesi ise daha önce üzerinde bulunduğu felsefe, kelam ve tasavvuf gibi yollara nisbetledir. Yoksa kamil anlamda ehli sünneti benimsemesi değildir. Zira sözkonusu kitapta Gazzâlî selefin yolunun en üstün yol olduğunu açıklamaktadır, lakin selefin yolundan kasdı tefvid akidesidir. Fakat bu bile, onun önceki fikirlerine nazaran bir gelişmedir. İbn Teymiye (rh.a) burada meselenin tafsilatına girmemiştir. Zaten Gazzâlî’yi de kelamla iştigal edip şaşkınlık ve bocalamadan başka bir neticeye varamayan kişilere misal olarak zikredip arada geçmiştir. Başka yerlerde ise sözkonusu kitaba tenkidlerini açıkça yöneltmiştir:

"Ebu Hamid (el-Gazzâlî) de bazı yerlerde bu görüşü savunmuştur. İlcam’ul Avam, et-Tefrika beyne’l İmani ve’z Zendeka gibi eserlerinde tevili nehyetmesi bu esasa dayalıdır. Bu tip kimseler, nassların zahirleri üzere ikrar edilmesini insanların buna hamletmesini gerektiren bir maslahat olarak görürler. Bununla beraber onlar, peygamberlerin hakkı açıklamadıklarına, alimlere bilmeleri gereken bir ilmi miras bırakmadıklarına inanırlar. Onların nezdinde hakiki ilme varis olanlar ancak Cehmiye ve Dehriye yani materyalistler ve benzerleri gibi tatil ve inkar ehlinden olan kimselerdir.” (Der’u Tearuz’il Akli ve’n Nakl, 10/270)

İbn Teymiye (rh.a) daha önce İmam Gazalinin nasıl fikirlere sahip olduğunu biliyor ve ona göre ihtiyaç nisbetinde eserlerinde ondan ve görüşlerinden bahsediyordu. Ehli olan kimseler bunu gayet iyi bilirler. Ehli olmayanda yılan gibi kıvranır durur. Son nakille diğer nakil arasında hiç bir çelişki yoktur. Alim bir yerde kısa geçer başka bir yerde ihtiyaca göre açıklama yapar. Alimin kelamına mudahele etme hakkımız olmadığı gibi onu yargılama hakkı da biz de yoktur. Kurguladığın şey şeytanın seni kışkırtmasından başka bir şey değil. Biz de iş olsun diye sana cevap veriyoruz. Tabi olduğun şeytan verdiğimiz cevapları kabul etmeyecek ve sana başka şeyi telkin edecektir. Şeytan sana vesvese veriyor git onlara şunu sor bunu sor diye. Evet bir kimse tüm sapık fikirlerinden dönüp ben artık hadis ehlinin yoluna dönüyorum ve artık hadis kitapları okuyorum dediğinde o kimse hakkında başkalarına bilgi verirken falan kimse hadis ehlinin yoluna döndü denir. İşte şeyhte İmam Gazalinin hem döndüğü yola hemde sözde selefe uygun yazmaya çalıştığı kitaba vakıf olarak açıkça orada yazılan mezhebin lazımının küfür olduğunu ima etmiştir. Çünkü tefviz akidesine göre Allahu tela "yed" " istiva" "nüzul" diye hiç bir mana taşımayan harflerden oluşan kelimeler zikretmiş oluyor. Ne rasuller nede alimler bunların manasını bilmiyor haşa. Bunların  hallerine şaşılır! El diye sıfatı okuyunca direkt kendi ellerine bakıp ayetin zahirinin öyle olduğunu sanıyorlar. Bütün bunlar bu gibi kimselerin İsim ve sıfat nassları karşıısnda şaşkın olduklarını gösterir. Kısaca buradan sana hiç bir malzeme çıkmaz.

Soru;
“İbn Teymiye (rh.a) burada meselenin tafsilatına girmemiştir.” demişsiniz. Öy-leyse sapık bir akideyi anlatan bir kitap hakkında tafsilata girilmeden “hadis ehlinin akidesine döndü ve bu kitabı yazdı” denilmesi nasıl anlaşılmalıdır?"


Cevap; Aynı şeyleri tekrarlayıp duruyorsun. Yukarda açıkladık orayı oku. Takıntı hastalığı var sende illa her kelime için izah talep ediyorsun bizden. Tafsilat dedik niye dedik. Tafsilata girilmeden öyle denir mi böyle denir mi? Yazmadan önce ilaçmı içiyorsun yoksa hayırdır. Orada girmediyse başka yerde girdi naklide gözüne soktuk varsa diyeceğin de aydınlat bizi ne eveleyip geveliyorsun. Varsa ilmin işte sana fırsat koy bütün cehaletimizi ortaya rezil et bizi.

Soru;
"İmam Gazali’nin, İlcamu’l-Avam’da tevili nehyetmede dayandığı asılla alakalı İbni Teymiyye’nin söylediği sözler; onun, İmam Gazali’nin hadis ehline döndüğü ve İlcamu’l-Avam kitabını yazdığına dair söylediği sözlerini değiştirir mi? Madem İlcamu’l-Avam kitabındaki tevilin avama nehyedilmesi batıl birtakım fikirlere daya-nıyor, o halde neden İbni Teymiyye “Gazali, hadis ehlinin akidesine döndü ve İlcamu’l-Avam kitabını yazdı” demiştir? İkisi arasında bir tezatlık yok mu?"


Cevap; Hadis ehlinin akidesine değil kurnaz yoluna yoluna döndü diyor şeyh! Yukarda sordun burada yine tekrarlıyorsun. Sözlerin değiştirilip değiştirilmemesi diye bir şey yok ortada. Senin gibi şeytanın askeri olmuş cahilin kurguladığı bir palavranın izahını yapmaya çalışıyoruz. Evet bir kimse tüm sapık fikirlerinden dönüp ben artık hadis ehlinin yoluna dönüyorum ve artık hadis kitapları okuyorum dediğinde o kimse hakkında başkalarına bilgi verirken falan kimse hadis ehlinin yoluna döndü denir. İşte şeyhte İmam Gazalinin hem döndüğü yola hemde sözde selefe uygun yazmaya çalıştığı kitaba vakıf olarak açıkça orada yazılan mezhebin lazımının küfür olduğunu ima etmiştir. Ortada çelişki yok çelişki sen ve şeytanın anlayışında.

Soru;"İbni Teymiyye’den aktardığınız sözün nasıl anlaşılması gerektiği konusunda da bazı sorular sormak istiyorum:"


Cevap;
Yukarda sordukların neydi? Çok farklı sorularmı onlar? Şimdi çok değişik sorumu soracaksın? İyi hadi sor bakalım. Ama zor olmasın basit bilebileceğim tarzda olsun. Soruları bilene hediye veriyormusunuz?

Soru;"İbni Teymiyye’nin bu sözünden anlaşılan nedir? İbni Teymiyye’nin bu sözüne göre İmam Gazali hadis ehlinin akidesine döndükten sonra bu akideye uygun ola-rak mı İlcamu’l-Avam kitabını yazmıştır? Şayet İbni Teymiyye’nin sözünden anla-şılan bu ise sizin bu kitap hakkındaki yorumunuz nasıl anlaşılmalıdır? Yine bu ki-tap İbni Teymiyye’nin akidesine muhalif olduğu halde, İbni Teymiyye’nin bu kitap hakkında böyle söylemesi nasıl anlaşılmalıdır? İbni Teymiyye bu kitabı okumadan mı böyle bir hüküm vermiştir?  Şayet okumuşsa akidesine muhalif olan bu kitap hakkında, sizin sitenizdeki tabir ile ‘bidat ehlinin akidesini anlatan bir kitap’ hak-kında böyle demesi nasıl anlaşılmalıdır? İbni Teymiyye’nin başka yerlerdeki sözle-rinde İmam Gazali’yi tenkit etmesi, bu kitap hakkındaki sözlerini değiştirir mi? Bir kitap bidat akidesini temsil ettiği halde, avama tevili ve kelam ilmini yasaklaması sebebi ile onun hakkında böyle denilir mi?"

Cevap; Sorular karşısında çok şaşırdım cevap vermek için düşünüyorum şu an. Kaç saniyem var cevap için? Yukarda ne anlatıyoruz? Kırk kere aynı soruyu sordun ne anlaşıldığını kaç kere yazdık. Bir kere her hangi bir kelam sahibinin sözünden sen ben bağımsız olarak kendi kanaatimize göre bir şey anlayamayız. Kelam sahibi şeyh olduğuna göre gider şeyhin bütün eserlerinden kastını araştırır bulur ortaya koyarız. Senin gibi deliller arasını çatıştırmayız. Bunu senin hocan için bile yaparız. Kastı gayet açıktır hadis ehlinin yoluna girdiğini haber vermiştir. Başka yerde ise biraz daha tafsilata girip girdiği yolda yazdığı eser hakkında haklı tenkitlerde ağır ifadelerde bulunmuştur. İmam Gazali, Razi gibi alimlerin eski girdikleri yollardan dönüp tevbe ettiklerini ifade etmek için bende aynı kelamı kullanırım onlar hadis ehlinin yoluna tabi oldular diye. Ama bana birisi sorsa peki o hadis ehlinin yoluna giren şu alimin şu kitabı hadis ehlinin akidesini mi temsil ediyor yoksa bidat ehlinin mi? Böyle bir soruya karşılık bende ya bizzat evet hadis ehlinin, selefin akidesini temsil ediyor diye cevap veririm yada hayır bilakis ehli bidatin akidesini temsil ediyor diye ifade ederim. O halde sen şu soru ile karşı karşıyasın " İbn Teymiyye açıkça İmam Gazalinin şu isimli kitabı hadis ehlinin akidesine göre yazıldı şeklinde bir ifade kullandı mı" Kulanmadığı ortaya çıktığına göre kurduğun tuzak başına çöktü işte. Bilakis başka yerde kitabı açıkça yerdiği ifadesi gözüne girdiği halde niye "cambaza bak cambaza" deyip duruyorsun? Kullandığı ifade gayet açık "“Gerçi, bundan (yani keşf ehlinin yoluna girme-sinden) sonra da hadis ehlinin yoluna rücu ederek “İlcam’ul Avam an İlm’il Kelam” kitabını yazdı.” (Fetava, 4/72) Neymiş hadis ehlinin yoluna rucu ederek yani diğer yollardan ayrılıp hadis ehlinin yoluna dönerek bahse konu olan kitabı yazdı. Sana delil olabilmesi için bizzat kitabın kendisini yani yazılan kitap hakkında olumlu ifade kullanması gerekiyordu. Ama öyle bir ifadesi yok.

Okumayı unutmuş olabilirsin ama Tevhid ehli kardeşin talebelerinden genç bir kardeşimiz şunları yazmıştı;


وَيُحِيلُ فِي آخِرِ أَمْرِهِ عَلَى طَرِيقَةِ أَهْلِ الْكَشْفِ وَإِنْ كَانَ بَعْدَ ذَلِكَ رَجَعَ إلَى طَرِيقَةِ أَهْلِ الْحَدِيثِ وَصَنَّفَ إلْجَامَ الْعَوَامِّ عَنْ عِلْمِ الْكَلَامِ

Ömrünün sonunlarında keşf ehlinin yoluna döndü. Gerçi, bundan (yani keşf ehlinin yoluna girmesinden) sonra da hadis ehlinin yoluna döndü ve “İlcam’ul Avam an İlm’il Kelam” kitabını yazdı.”  (Feteva, 4/72)


Sen tam bu noktada Şeyh'in sözlerine tahrifat ve tebdilat ile müdahale ederek “Yani İbn Teymiyye'ye göre bu kitap hadis ehlinin inancına/akidesine göre yazılmış.” diyorsun. Bu bir övgü bağlamıdır. Sen Şeyh’in bu kitabı bu şekilde övgü bağlamında zikrettiği şeklindeki iddianda haklı olabilmen için Şeyh'in şöyle demesi gerekirdi:

رَجَعَ إلَى طَرِيقَةِ أَهْلِ الْحَدِيثِ وَصَنَّفَ " إلْجَامَ الْعَوَامِّ عَنْ عِلْمِ الْكَلَامِ" على عقيدة أهل الحديث

Bunun manası şöyledir: “Hadis ehlinin yoluna döndü ve Hadis ehlinin akidesine göre ‘İlcam’ul Avam an İlm’il Kelam’ adlı eseri yazdı” Senin iddian doğru olsaydı Şeyh böyle söylemeli veya buna benzer bir övgü haliyle söylemesi gerekirdi.

Şimdi böyle bir cümle ve cümle akışı olmadığı halde sen nasıl olurda kendi kafana göre “Yani İbn Teymiyye'ye göre bu kitap hadis ehlinin inancına/akidesine göre yazılmış.” diyebilirsin? Sen gelip şeyhin cümlesine arapça olarak “علي عقيدة أهل الحديث” Türkçe olarak “hadis ehlinin akidesine göre” gibi bir mana ekliyorsun. İşte senin tahrifat ve tebdilatın budur. Tıpkı Yahudiler gibi sana söylenen sözü, sana söylemeyen bir söz ile değiştiriyorsun.


Kırk kere anlattık. Ne biz nede Şeyh İmam Gazalinin kitabını hadis ehlinin akidesine göre yazdığını demedik. Bizim ifadelerimizle şeyhin ifadeleri arasında çelişki yoktur. Biz de kitabın bidatçilerin akidesi taşıdığını biliyoruz şeyhte. Şeyh senin gibi kendi çaldığı kitapları dahi okumaktan aciz birisi değil. Haddini bil Şeyh bilmediği bir şey hakkında konuşmayacak kadar takvalı bir alimdir. Onun selefin eserlerine vakıf olduğu kadar ne kendi zamanında nede ondan sonra kimse vakıf olamamıştır. O kalın kafana bunları sok işine gelen nakle sarıldığın ama işine gelmeyen nakli bıraktığın yerde şeyh alim hakkında konuştu kitabın içeriği hakkında konuşmadı. Kitabın içeriği hakkında konuştuğunu iddia ediyorsan ispat et. Dikkat et ahmet tevbe etti falanca kitabı yazdı şeklinde değil ahmet tevbe etti falanca kitabı hadis ehlinin akidesine uygun yazdı şeklinde açık kavil getireceksin.

Soru;"Yoksa İbni Teymiyye’nin sözünden anlaşılan şu mudur: “Gazali hadis ehlinin akidesine döndü fakat buna muhalif bir akide yazdı.” Şayet İbni Teymiyye bunu söylüyorsa öncelikle bu sözden nasıl böyle bir şey anlaşılır, bize açıklayın. Bir âlim, selef akidesi üzere görmediği bir kimsenin selef akidesine döndüğünden ve bir eser yazdığından bahsediyor fakat selef akidesine döndükten sonra yazdığı bu eserin, döndüğü akideye zıt ve sapık olduğunu söylemiyor, öyle mi?! Sitenizde yer alan yazılarınızda gördüğüm üzere, bu kitaptan şiddetle sakındırıyor ve bu kitabın, bidat ehlinin akidesini temsil ettiğini söylüyorsunuz. O halde İbni Teymiyye’nin sizin gibi söylemeyip İmam Gazali’nin selef akidesine döndüğü ve İlcamu’l-Avam kitabını yazdığını söylemesini nasıl anlamamız gerekir, bize açıklayın.

İbni Teymiyye’nin bu sözünü okuyan bir kimsenin bu sözden anlayacağı; İlca-mu’l-Avam kitabının, Gazali’nin döndüğü hadis ehlinin akidesine uygun olduğudur. İbni Teymiyye, bu sözünü okuyan kimselerin, İlcamu’l-Avam kitabının hadis ehli-nin akidesine uygun olarak yazıldığını anlayacaklarını düşünmemiş midir?

Her sorunun cevabı ayrı ve cevap soruya yönelik olursa sevinirim.


Cevap; Tevhid Ehli kardeşimizin talebesinden alıntı yapıyorum tekrar oku.


Bunu birkaç vecih altında özetlemek istiyorum:

1-   Şeyhu’l-İslam söz konusu kitap için sadece “yazdı” demiş “hadis ehlinin akidesine göre” veya “selef akidesine göre” veya “selefin menhecine uygun bir şekilde” gibi kitabı tezkiye edici tek bir kelam söylememiştir. Bunu siz ekliyor, Şeyh’in böyle dediğinin hayalini kuruyorsunuz. Sonra hayalleriniz, gerçekler karşısında yıkılınca şaşırıp kalıyorsunuz.

2-   Şeyh’ul-İslam; Gazali için “Ömrünün sonuna doğru keşfe döndü, sonra bundan sonra da hadis ehlinin yoluna döndü” dedi ve ekledi “ve şu kitabı yazdı”. Bir kimsenin hadis ehlinin yoluna dönmesi, her zaman tam anlamıyla hadis ehlinin akidesi ve menheci üzere değişim gösterdiğini, ortaya koymaz. Hatta böyle bir kimse ömür boyu felsefecilikle, kelamcılıkla, akılcılıkla, sufizim ile ilgilenen, görüşleri iman ile küfür arasında gidip gelen, kitaplarında bir çok uydurma hadisler serdeden, nebevi ve selefi menhecden uzak yetişen bir kimseyse…

Yıllarını çöpçülük ile geçiren bir kimsenin ölümüne az bir süre çiftçilik yapmaya başlamasıyla, onun iyi bir zanaatkar olduğu ve ekinlerinin de güzel olduğu nasıl düşünülebilir? Bu aklen de naklende -Allah'ın dilemesi hariç- mümkün değildir.

Şimdi bir çok alim Gazali’nin “İlcam’ul Avam” adlı  eserini ömrünün sonlarında yazdığını söylemektedir. Hatta bir yerde -sıhhatini Allah bilir esas almıyorum- İmam Gazali bu kitabı Hicri 505 yılının Cemaziye’l-Ahir ayının başlarında yazdığını, aynı ayın 15. Günü ise vefat ettiği belirttiklerini gördüm. Her halükarda ölümüne az bir zaman kala yazmıştır. Binaenaleyh, nebevi ve selefi menhecden yüz çevirmesinden ötürü geçmişinden pişmanlık duyan, kalbi felsefecilerin, kelamcıların, sufilerin görüşleri ile kararan bir kimse, bu durumdan tevbe etse bile kendini arındırması sahih nebevi ve selefi akideye, menhece tam anlamıyla sahip olması -Allah'ın dilemesi müstesna, tecrübe edilene göre- çok zordur. Böyle bir durumda kişinin yanlış bildiği doğrular, doğru bildiği yanlışların çok olması, hak sözler ile batıl şeyler kastetmesi kaçınılmazdır.

Şeyhu’l-İslam’da bunun farkında olduğu için övülmesi gereken yerde, gerektiği kadar övmüş, yerilmesi gereken yerde gerektiği kadar yermiştir. Tam anlamıyla Ebu Hamid el-Gazali’yi övmemiştir. Yerdiği durumlar, övdüğü durumlardan fazladır, önemli ve önceliklidir. Bu bağlamda düşünüldüğünde Şeyhu’l-İslam İbn Teymiyye’nin sözleri arasında çelişki yoktur. Şeyh adaletli ve insaflı yaklaşmıştır.

3-   İkinci madde de zikrettiklerimin bağlamında, bir kimsenin hadis ehlinin yoluna dönmesi, bundan sonra yazdığı eserlerinin de tam anlamıyla hadis ehlinin, nebevi ve selefi menhece uygun yazıldığı anlamına gelmez. Bu yüzdendir ki Şeyhu’l-İslam İbn Teymiyye nebevi ve selefi menhecde yeri olmayan görüşleri sebebiyle İmam Gazali’yi ve söz konusu görüşleri serd ettiği  kitabı yermiştir.

Şurası da var ki; aslen nebevi ve selefi menhec üzere olan kimselerin bile yazdıkları eserlerde -az da olsa- nebevi ve selefi menhece muhalif şeylerin olması mümkünken, yıllarını nebevi ve selefi menhece muhalefet etmekle geçirmiş, ömürlerinin sonunda hatalarının farkına varmış İmam Gazali gibi kimselerin çok kısa bir süre içerisinde felsefeden, kelamdan, batinilikten, sufizimden arınmış, tam anlamıyla nebevi ve selefe menhece uygun bir eser yazmış olması -Allah'ın muvaffak kıldığı kimseler hariç- aklen de naklen de çok zor bir iştir.

4-   Gazali, İmamu’l-Harameyn Cüveyni, er-Razi gibi ömürlerinin bidayetlerinde nebevi ve selefi menhecden yüz çevirip, kelam, felsefe, sufizim, akılcılık gibi şerli fenler ile iştiğal eden ve ömürlerinin nihayetlerinde bu durumdan yüz çevirip nebevi ve selefi menhece dönen alimler, akidevi meselelerde nebevi ve selefi menhece uydukları oranda ehl-i sünnet, uymadıkları oranda ehl-i bidattirler.

O yüzden Şeyhu’l-İslam İbn Teymiyye Rahimehullah şöyle demektedir:


“Üstâd Ebû'l-Meâlî gibi, Ebû Hâmid (el-Ğazzâlî) gibi ve bâzı konularda Eş'arî'nin usûlüne muhalefet eden diğerleri gibi bâzı şahsiyetlerin durumuna gelince; Bunların ancak Sünnet ve hadîse muvafakat ettikleri zaman ta'zîm edildiğini görebiliriz. (Mecmu’ul Feteva, 4/17-18; Külliyat, 4/27)

Şahıslar hakkında söylenenler, şahısların kitapları hakkında da geçerlidir. Yani bunların kitaplarında zikredilenler, ancak nebevi ve selefe menhece, sahih sünnete uygunsa övülür, uygun değilse yerilir. Adalet bunu gerektirir. Şeyhu’l-İslam İbn Teymiyye Rahimehullah’ın Gazalinin “İhya” adlı eseri hakkında şu analizleri bir örnektir:


و " الْإِحْيَاءُ " فِيهِ فَوَائِدُ كَثِيرَةٌ؛ لَكِنْ فِيهِ مَوَادُّ مَذْمُومَةٌ فَإِنَّهُ فِيهِ مَوَادُّ فَاسِدَةٌ مِنْ كَلَامِ الْفَلَاسِفَةِ تَتَعَلَّقُ بِالتَّوْحِيدِ وَالنُّبُوَّةِ وَالْمَعَادِ
وَقَدْ أَنْكَرَ أَئِمَّةُ الدِّينِ عَلَى " أَبِي حَامِدٍ " هَذَا فِي كُتُبِهِ. وَقَالُوا: مَرَّضَهُ " الشِّفَاءُ " يَعْنِي شِفَاءَ ابْنِ سِينَا فِي الْفَلْسَفَةِ
وَفِيهِ أَحَادِيثُ وَآثَارٌ ضَعِيفَةٌ؛ بَلْ مَوْضُوعَةٌ كَثِيرَةٌ. وَفِيهِ أَشْيَاءُ مِنْ أَغَالِيطِ الصُّوفِيَّةِ وَتُرَّهَاتِهِمْ. وَفِيهِ مَعَ ذَلِكَ مِنْ كَلَامِ الْمَشَايِخِ الصُّوفِيَّةِ الْعَارِفِينَ الْمُسْتَقِيمِينَ فِي أَعْمَالِ الْقُلُوبِ الْمُوَافِقِ لِلْكِتَابِ وَالسُّنَّةِ، وَمِنْ غَيْرِ ذَلِكَ مِنْ الْعِبَادَاتِ وَالْأَدَبِ مَا هُوَ مُوَافِقٌ لِلْكِتَابِ وَالسُّنَّةِ مَا هُوَ أَكْثَرُ مِمَّا يَرِدُ.

İhya’ya gelince… Bu kitapta bir çok faideler vardır. Lakin kötülenmiş maddelerde vardır. Muhakkak ki bu kitapta felsefecilerin kelamlarından tevhidi, nübüvveti ve (yeniden) dirilmeyi ilgilendiren fasit maddeler vardır.

Din imamları bu kitapları hakkında Ebu Hamid’i (Gazali’yi) yermişler ve demişlerdir ki: “Onu “eş-Şifa” hasta etmiştir. Yani İbn Sina’nın felsefe hakkındaki “Şifa” adlı eseri…

Ve bu kitapta (İhya’da) zayif hadisler, eserler hatta bir çok uydurma hadisler vardır. Sufilerin safsataları ve saçma sapan zırvalarından şeyler vardır. Bununla birlikte istikamet sahibi, arif, sufi şeyhlerinin kitap ve sünnete uygun olan kalp amelleri hakkında kelamları da geçmektedir. Bundan başka ibadetlerden ve edepten kitap ve sünnete muvafık olan şeylerde vardır.
(Mecmu’ul Feteva, 10/551-552)


Şimdi İhya’da geçen batini ve felsefi yaklaşımlar “İlcamu’l-Avam” adlı eserde de geçtiği, Şeyhu’l-İslam İbn Teymiyye’de bizzat bunları belirttiği halde, nasıl olurda şeyh bu kitabın tam anlamıyla nebevi ve selefi menhece uygun yazıldığını, hadis ehlinin akidesini yansıttığı söyleyebilir? Şeyh batini, felsefi ve kelami yaklaşımlardan ötürü Gazali'nin "İhya" kitabını yerden yere vuracak, ama aynı yaklaşımlar ile yazdığı “İlcamu’l-Avam” kitabını öve öve yerlere göklere sığdıramayacak öyle mi? Heyhaat!...

Şayet Şeyhu’l-İslam’ın bu kitabı övdüğü farzedilse bile ancak tıpkı “İhya” kitabında yaptığı gibi nebevi ve selefi menhece uyduğu noktaları övdüğü söylenir ki, mutlak olarak övmediği, tam anlamıyla tezkiye edip, tavsiye etmediği “Der’u Tearud’il Akli ve’n Nakl” kitabında geçen nakiller ile sabittir.

Bu önermeler ışığında akıl ve mantık sahibi kimseler için Şeyhu’l-İslam’ın sözlerinde hiçbir çelişki bulunmamaktadır. Aynı şekilde Şeyh’in sözleri ile bizim sözlerimiz arasında da bir çelişki bulunmamaktadır. Şeyh, bu kitabı tam anlamıyla tezkiye ve tavsiye etmediği “selefin akidesi üzerine yazılmıştır” demediği, bilakis yerdiği felsefeyle, batinilikle itham ettiği aşikar olduğu halde nasıl bizim sözlerimizle onun sözleri arasında bir çelişki olsun ki?

Elhamdulillah, Allah’ın izni ve inayeti ile; Gazalinin “İlcam’ul-Avam” adlı eserinin nebevi ve selefi menheci, akideyi yansıtmadığı, bu menhece ve akideye sahip olan muteber olan hiçbir alimin de bu kitabı tavsiye ve tezkiye etmediği aşikardır. Her şeyin en doğrusunu Allah bilir...


Sözün özü; senin ısrarla kırk kılığa sokmaya çalıştığın mesele çok basittir ve hiçte üzerinde saatlerce çalışılacak araştırma yapılacak bir konu değildir. Şeyhul-İslam İbn Teymiyye ile İmam Gazalinin akidesinin farklı olduğunu meselelere vakıf ehil olan herkes  bilir. Ehli sünnet bir müslümanı iyi halinden dolayı tezkiye eder münker halinden dolayıda kınar buğz ederler. Şeyhul islam olsun başka alimleri olsun zaman zaman bazı kimseleri taşıdıkları bir vasıftan dolayı överken başka vasıflarından dolayıda yererler. İmam gazali hakkında bir yerde başka muayyen bir vakıa ile alakalı beyanda bulunurken bir başka yerde muayyen başka bir vakıa için beyanda bulunmuştur. Şeyhin kitaplarını okuyan herkes onun uslubunu bilir.  Lakin muhalifimizin derdi üzüm yemek değil bağcıyı dövmek olduğu için onun kim ne demiş nasıl demiş diye araştırması gereken bir derdi yok tüm derdi aslında çıkacak kitap hakkında yaptığımız haklı eleştirinin etkisini kırmaktır Allah'u alem. Şimdilik diyeceklerimiz bunlardan ibarettir. İşte sabırsızıkla beklediğin sorularının cevapları burada! Cevaplarını aldıysan şimdi sen bizim sorularımıza cevap ver!
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 700
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

اللهُمَّ، مُنْزِلَ الْكِتَابِ، سَرِيعَ الْحِسَابِ، اهْزِمِ الْأَحْزَابَ، اللهُمَّ، اهْزِمْهُمْ وَزَلْزِلْهُمْ


“Ey Kitabı (Kur'an'ı) indiren, hesabı çabuk gören Allahım! Düşman gruplarını hezimete uğrat! Allahım! Onları hezimete uğrat ve onları (belâlarla) sars.” (Müslim no: 1742) amin.

Şimdi sen bizim sorularımızı cevapla.

1- İlcamu’l-Avam kitabı hadis ehlinin akidesine göremi yazılmış? Evet hadis ehlinin akidesi üzerine yazıldığını iddia ediyorsan nakillerle hadis ehlinin akidesi ile bahse konu olan kitaptaki akideyi karşılaştırıp bizlere ve siteyi takip edenlere iddianı ispat edebilirmisin?

2- Hadis ehlinin açıkca tefviz ve tevili (tahrifi) aynı İmam gazali gibi savunduklarına dair açık nakiller getirebilirmisin?

3- İbn Teymiye Der’ut Tearuz’daki sözünde açık bir şekilde Gazali’nin İlcam’ul Avam’da batini filozofların usulüyle hareket ettiğini söylüyor? Sana göre İbn Teymiyye İmam Gazaliye iftiramı atıyor? İftira attığını iddia ediyorsan atılan iftirayı hadis ehlinin akidesinden naklederek çürütebilirmisin?

4- Selef batiniler gibi avama ayrı havasa ayrı akide mi önerdi? Evet diyorsan bizzat selefin eserlerinden İmam Gazalinin kullandığı ifadeleri bulup getirebilirmisin?

5- Sana göre İbn Teymiyye rahimehullahın birbiri ile çelişik kelamını nasıl anlamamız gerekiyor? Bu iki naklin arasını cem edebilirmisin? Diyelim biz uygunlaştıramıyoruz sen uygunlaştırda öğrenelim.

6- Kaldı ki bir an için farzedelim ki İbn Teymiye hata etti batıl bir kitabı övdü diyelim, bu neyi değiştirir, kitaptaki batılları ortadan kaldırır mı? Ne yapacağız İbn Teymiye kitabı övdü diye batini usulü mü benimseyeceğiz?

Ömrünün sonuna kadar sana müddet acele etme vaktin çok.



“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimdışı İbnisureyc

  • Newbie
  • *
  • İleti: 11
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Allah’ın adıyla başlar; kâfirlerin iftira, hakaret ve şerlerinden O’na sığınırım.
Batılı savunan kişilerin her zamanki taktiği; sıkıştığı anda hakaret, iftira ve karalamaya başvurmak olmuştur. Muhalifim olan site yöneticileri de işte bu taktiğe başvuranlardandır. Bu gibi kimseler sayfalarca yazı yazar, hakaretler eder, sağdan soldan topladığı sözlerin ne manaya geldiğini bilmeden alır -dolayısıyla neyi savunduğunu dahi bilmez-, demagoji yapar, hakkı savunanlara tahrif yaptıklarını söyler fakat esas tahrifi kendisi yapar. İşte böyle kimseler muhatap alınıp da kendisiyle ilmi münazara yapılacak kimseler değillerdir. Soruya ve meseleye yönelik cevap vermeyip, ilmi ispatlar getirmeyip sayfalarca yazı yazmayı cevap vermekten zanneder ne yazık ki.
Bu karaktere sahip olan bir kimse aslında muhatap alınacak biri değil. Ancak yazıları okuyan selim okuyucuların, bu kimselerin ne durumda olduklarını görmeleri için yazdıklarına Allah’ın izni ile cevap vereceğim.
İbni Teymiyye adındaki bu kimsenin sayfalar dolusu yazdığı yazıda ilim namına hiçbir şey yok. Zaten bu siteyi takip edenler bilirler; hakaret, karalama ve iftira gerektiğinde bu şahsı devreye sokarlar. Bu kimsenin seviyesine inecek değilim. Dolayısı ile soruların cevabına geçmeden önce hakaret, karalama ve iftira olan sözlerini kale almadığımı belirtmek isterim.

Şimdi, İbni Teymiyye İmam Gazali hakkında “ehli hadisin akidesine döndü ve İlcamu’l-Avam kitabını yazdı” demişti.
İbni teymiyyenin hadis ehlinden kastı selef ve ona tabi olanlardır. İbni teymiyyenin kitaplarına vakıf olan bunu bilir. Dolayısıyla İbni Teymiyye’nin bu sözünü okuyan selim akıllı bir kimse, İbni Teymiyye’nin bu sözünden İlcamu’l-Avam kitabının ehli hadisin akidesine yani selefin akidesine göre yazıldığını anlar.  Aksini iddia eden bir kimse ya okuduğunu anlamayan bir kimsedir ya da çaresizce meseleyi saptırmak istemektedir.
Bu site yöneticileri ise “Bu kitaptan selefin akidesini öğrenmek ahmaklıktır.” dediler. Ben de kafalarını çalıştırmak için bu kitap hakkında İbni Teymiyye’nin yaklaşımı ile onların yaklaşımını yan yana koydum ve iki yaklaşımın aynı olup olmadığı konusunda sorular sordum.
İbni Teymiyye adını kullanan bu yönetici, çelişkisi güneş gibi ortada olan bu durum için arada çelişki olmadığını söyledi. Oysa selim akıllı bir kimse bu cevapları okuyunca bu durumun açık bir şekilde çelişkili olduğunu görür. Çelişki yok diyene ise güler. Bir kimse “Filan selef akidesine döndü ve filan kitabı yazdı.” diyecek, diğeri de aynı kitap için hem “Bu kitaptan selef akidesini öğrenmek ahmaklıktır.” diyecek, sonra da sözlerimiz aynı diyecek! Akıl sahibi bir insan bunu kabul eder mi? Bu, insanların aklını basite almak değil de nedir? Siz o süper zekanızla (!) meseleyi kurtarayım derken İbni Teymiyye’ye hakaret ettiğinizin farkında mısınız?!

“Sonuç olarak ortada bizim bir çelişkimiz yoktur. Şeyhin bahse konu olan kitap hakkında "hadis ehlinin akidesine döndü" şeklinde bir ifadesi yok. Bu senin Şeyhin sözüne yapmış olduğun bir ilavedir. Bilakis şeyh hadis ehlinin yoluna döndü diyor. İfadesindeطَرِيقَةِkelimesini kullanıyor. Akide kelimesi ayrı tarık kelimesi ayrı. Şeyh bilmiyormuydu akide kelimesini kullanmayı.” demişsiniz. Şu açıklamaya bakın! Gerçekten bu yazıyı okuduğumda gülmekten kendimi alamadım. Yani hadis ehlinin yoluna döndü ama akidesine dönmedi, öyle mi? Yani sana göre İbni Teymiyye, Gazali hadis ehlinin akidesine dönmediği halde onun hakkında “Hadis ehlinin yoluna döndü.” dedi, öyle mi?! Yani hadis ehlinin yolu, hadis ehlinin akidesinden farklı, öyle mi?! Bu saçmalığa sen çocukları bile inandıramazsın  Senin bu söylediğine ancak basireti kör olduğu gibi gözü de kör olan inanır.

“Dolayısı ile sen şeyhin kelamına müdahale edip bizzat İmam Gazalinin kitabının içeriğinin hepsini tezkiye ettiğini iddia edebilmen için başka karinelere ihtiyacın var. Bunuda bulamıyacağına ve hatta daha açık kavli olduğuna göre artık sesini kesip bu meseleyi kapatman gerekir.” demişsiniz.
İbni Teymiyye’nin sözü çok açık.  İbni Teymiyye, İmam Gazali’nin İlcâmu’l-Avâm kitabının hadis âlimlerinin akidesine uygun bir şekilde yazıldığını söylemektedir. Eğer böyle olmasa idi “İmam Gazali hadis ehlinin yoluna döndü ve İlcamu’l-Avam kitabını yazdı.” demezdi. Dolayısı ile bu söz, açık olan bir sözdür ve başka bir karineye ihtiyaç yoktur. Eğer sözü ihtimalli olsaydı o zaman hangi ihtimali kastettiğini anlamak için başka söze başvurulurdu. Ama söz tek manalı olduğunda başka sözüne başvurmaya gerek yoktur. Tabii sizin gibi kimseler, İbni Teymiyye’nin kitaplarında tezat olmasını imkânsız gördükleri için bu gibi durumlarda meseleyi bir şekilde toparlamaya çalışırlar. Dikkat edin, “İbni Teymiyye’nin kitaplarında” dedim. Çünkü bu kitaplar İbni Teymiyye’den yıllar sonra ortaya çıkarılmış olan kitaplardır. Dolayısı ile bu kitaplarda eksik ya da eklemenin olması imkânsız bir şey değildir. Âlimi tezkiye edeyim derken güneş gibi ortada olan şeyleri saptırmayın. Allah için adaleti ayakta tutarak şahitlik eden kimseler olun.

“İbn Teymiyye rahimehullahın açık kavillerinden İmam Gazali ve eserlerine nasıl baktığı gayet açık onun demek istediği Allahu alem Gazali halis kelam ehlinin yöntemini bırakıp dini seleften almak gerektiğini savunmaya başladı ama selefin nasıl düşündüğü hususunda hata etti.” demişsiniz.
Hangi dile göre bu sözden böyle bir mana çıkarıyorsunuz? İbni Teymiyye’nin sözüne kendi reyinizle mana veriyorsunuz. Bunun sebebi de daha önce söylediğim gibi, İbni Teymiyye’nin kitaplarında çelişkili sözlerin olmasını imkânsız kabul etmenizden kaynaklanmaktadır. Dolayısı ile aklınızı kapatmışsınız, sözden ne mana çıkar bir kenara koymuşsunuz, kendi reyinizle söze mana yüklemeye çalışıyorsunuz.
Sizin söze verdiğiniz mana şudur: İmam Gazali dini seleften almak gerektiğini söylemeye başladı ancak ilhad olan bir akidenin selefin akidesi olduğunu iddia etti ve bunu ispat etmek için de İlcamu’l-Avam kitabını yazdı; bu sebeple de İbni Teymiyye onun hakkında “Ehli hadis akidesine döndü ve İlcamu’l-Avam kitabını yazdı.” dedi. Hangi akıl sahibi bu sözün bu manada olduğunu kabul eder? Bu söze bu manayı vererek ancak basireti kör olduğu gibi gözleri de kör olanları kandırabilirsiniz, başka kimseyi kandıramazsınız. Size misal vererek basit bir soru sorayım da İbni Teymiyye’nin sözüne yüklediğiniz mananın ne kadar saçma olduğunu belki anlarsınız; siz anlamazsanız da veya anlamak istemeseniz de en azından biraz olsun aklını çalıştıran kimseler bunu muhakkak anlayacaktır. Düşün; bir kimse yıllarını komünist olarak geçirmiş. Ömrünün sonunda, zamanımızdaki İslam’dan uzak, kendini Müslüman zanneden kimselerin laik akidesine dönmüş ve dinin seleften alınması gerektiğini savunmaya başlamış. Ancak selefin de İslam’dan habersiz cahil toplumun akidesi üzere olduğunu iddia ediyor ve bu uğurda bir eser telif ediyor. Şimdi bu kişi dini seleften almak gerektiğini söylediği için hangi akıl sahibi onun hakkında “Selefin yoluna döndü ve filan eseri telif etti.” der? Siz, İbni Teymiyye’yi ne duruma soktuğunuzun farkında mısınız?! Aklı başında olan sıradan bir insan ile böyle bir şey diyemezken, âlim konumunda olan birinden bu gibi sözlerin çıkması nasıl karşılanır? Bir delik kapatayım derken kocaman bir delik açtığınızın hiç mi farkında değilsiniz?!

“Mesele bu kadar basittir ve izah ettiğimiz şekilde anlaşılır. Yok öyle demiyor diye iddian varsa şeyhin kendi akidesine ve hatta hadis ehlinin akidesine muhalif bir kitabı nasıl tezkiye ettiğini sen açıklarsın biz de okuruz.” demişsiniz.
Daha önce dediğim gibi siz, İbni Teymiyye’nin kitaplarında çelişkili sözlerin olmasını imkânsız gördüğünüz için saçma da olsa kendinizce bir şekilde uzlaştırmaya çalışıyorsunuz. Oysa İbni Teymiyye’nin bu sözünden anlaşılan, İmam Gazali’nin hadis ehlinin akidesine döndüğü ve bu akideyi anlatan İlcamu’l-Avam kitabını yazdığıdır. İbni Teymiyye’nin kendi akidesine zıt olan bir kitap hakkında nasıl böyle diyeceği ise İbni Teymiyye’nin cevap vereceği bir sorudur. İbni Teymiyye’nin sözleri ihtimalli sözler olsaydı o zaman ne kastettiğine bakmak için diğer sözlerine bakılırdı. Ancak söz açık olduğunda o sözün manası başka sözle kaldırılmaz.
Şunu tekrar hatırlatmak isterim; burada İbni Teymiyye’nin şahsı hakkında konuşmuyoruz, piyasada mevcut olan kitapları hakkında konuşuyoruz. Bu kitaplarda çelişki sözler olması imkânsız değildir.

“Demek Gazali geçmişte girdiği yolların tümünden tevbe etmek istemiş ve bahse konu olan kitabıda kendince selefe göre yazmaya çalışmış ama geçmişte nasıl Allah'u tealanın dini hakkında ilimsizce konuşup sapmış ve şüphe denizinde yüzmüşse yine aynı şekilde selefin yoluna girdiğini zannederek şüphe denizine tekrar dalmıştır.” demişsiniz.
Madem Gazali’nin durumu böyleydi, İbni Teymiyye bu durumu bilmiyor muydu da onun hadis ehlinin akidesine döndüğünü söyledi? Yaptığınız bu açıklamalarla İbni Teymiyye’yi tezkiye edeyim derken yeriyorsunuz da farkında değilsiniz. Yani bir kimse filozofken ilhad akidesine dönüp bu ilhad akidesini de selefe nispet edecek, âlim konumunda olan bir kimse de onun hakkında “Ehli hadisin yoluna döndü ve filan kitabını yazdı.” diyecek, öyle mi? İnsanların aklını hafife almayın! Bir kimse eğer bu durumda ise ondan şiddetle sakındırılması gerekir. Filozofken zaten selefe tabi olmak isteyen insanlar ona tabi olmaz. Ama ilhada girip bu ilhadın selefin akidesi olduğunu söyleyen bir kimseden çok şiddetle sakındırmak gerekir. Onun hadis ehlinin yoluna döndüğünü söylemek, insanları açık bir şekilde fitneye sürüklemek demek değil midir? İbni Teymiyye’yi ne kadar da kötü bir duruma soktuğunuzun farkında mısınız?!

“Evet bir kimse tüm sapık fikirlerinden dönüp ben artık hadis ehlinin yoluna dönüyorum ve artık hadis kitapları okuyorum dediğinde o kimse hakkında başkalarına bilgi verirken falan kimse hadis ehlinin yoluna döndü denir.” demişsiniz.
Meseleyi neden saptırıyorsunuz?! Diyorsunuz ki; “Evet bir kimse tüm sapık fikirlerinden dönüp…” Size  ve İbni Teymiyye’ye göre İmam Gazali bütün sapık fikirlerinden döndü mü?! Elbette hayır. İbni Teymiyye tafvid akidesine ilhad diyor. İmam Gazali ilmi seleften almak gerekir deyip selefe ilhad olan bir akide nispet ettiğinde onun hakkında sen “Hadis ehlinin yoluna döndü” mü dersin?! Eğer dersen ne kadar cahil olduğunu ispatlamış olursun.

“Çünkü tefviz akidesine göre Allahu tela "yed" " istiva" "nüzul" diye hiç bir mana taşımayan harflerden oluşan kelimeler zikretmiş oluyor.” demişsiniz.
İşte bu sözlerinde tafvid akidesinden ne kadar habersiz olduğunu ispatlıyorsun. Gerçi kendi akidesini dahi bilmeyen bir kimsenin muhalifin akidesini bilmemesinde şaşılacak bir şey yoktur. Hululü havadis meselesi ile alakalı yazdığınız cevapta savunduğunuz akideden dahi habersiz olduğunuzu ispatladınız. İnşallah fırsat bulduğumda oraya gereken cevabı yazacağım ve inandığınızı söylediğiniz akideden bile habersiz olduğunuz Allah’ın izni ile ortaya çıkacaktır.
Şimdi size soruyorum: Hangi tafvid âlimi Allahu Teâlâ "yed", " istiva", "nüzul" diye hiçbir mana taşımayan harflerden oluşan kelimeler zikretmiş? Bunu kendi kitaplarından ispatlayın. Sana ve seninle aynı yolu takip edenlere, sadece ömrünüzün sonuna kadar değil, kıyamete kadar vakit veriyorum, bakalım ispatlayabilecek misiniz…

“Ne rasuller nede alimler bunların manasını bilmiyor haşa.” demişsiniz. Ben, Allah (celle celaluhu) kendisi hakkında nasta yed, vech, ayn gibi lafızlar kullandığında bunların Arap dilindeki gerçek manası üzere yani uzuv olmadığına kesin bir şekilde inanmakla birlikte bunların muhakkak Allah’a layık olan bir manası olduğuna inanıp o manayı bilmediğim için Allah’a havale ediyorum. Ben bunu söylerken aşağıda ayrıntılı nakledeceğim üzere seleften gelen nakillere dayanıyorum. Burada bu konuda sizin selef mezhebini aktardığını itiraf ettiğiniz bir âlimden nakilde bulunmak istiyorum:
İbni Kudame müteşabihi tarif ederken şöyle diyor:



والصحيح: أَنَّ المُتَشَابِهُ: مَا وَرَدَ فِي صِفَات ِاللهِ -سُبْحَانَهُ- مِمَّا يَجِبُ الِإيمَانُ بِهِ، وَيُحْرَمُ التَّعَرُض ُلِتَأْوِيلِهِ، كقوله -تعالى-: {الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى} ، {بَلْ يَدَاهُ مَبْسُوطَتَان} ، {لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَي} ، {وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّك} {تَجْرِي بِأَعْيُنِنَا} ، وَنَحْوَهُ. فَهَذَا اتَّفَقَ السَّلَفُ -رَحِمَهُمْ الله- عَلَى الإِقْرَارِ بِهِ، وَإِمْرَارِهِ علَى وَجْهِهِ وَتَرْكِ تَأْوِيلِهِ. 

“Doğru olan şudur: Müteşabih; Allah (subhanehu ve teala)’ın sıfatları hakkında varit olan, kendisine iman edilmesi vacip olup tevili (manası) hakkında konuşmanın haram olduğu ayetlerdir. “El-Rahmân, arşa istiva etti.” “Bilakis, O’nun iki yed’i de açıktır.” “İki yed’imle yarattığım…” “Rabbinin vechi baki kalacaktır.” “Gözlerimizin önünde akıp gitmekteydi.” ve benzeri ayetlerde olduğu gibi. Selefi salihin (Allah onlara rahmet etsin) bunları kabul edip geldiği gibi geçirme ve tevilini terk etme konusunda ittifak etmiştir.”

Dikkat edilirse İbni Kudame burada sıfatlarla ilgili ayetleri müteşabih ayetlerden görmüştür. Devamında şöyle diyor:


وَلِأَنَّ فِي الآيَةِ قَرَائِنِ تَدُلُّ عَلَى أَنَّ اللهَ -سبحانه- مُنْفَرِدٌ بِعِلْمِ تَأْوِيلِ المُتَشَابِهِ، وَأَنَّ الوَقْفَ الصَحِيحَ عِنْدَ قوله تعالى: {وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلَّا الله} لَهُ لَفْظًا وَمَعْنَى
.

“Ayetteki karineler, müteşabih ayetlerin tevilinin yalnız Allah’a ait olduğunu ve sahih olan duraklamanın hem lafız hem de mana olarak “وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلَّا الله / Müteşabih ayetlerin tevilini yalnız Allah bilir.” (Âli İmran: 7) sözünde durmak olduğuna delalet eder.”

İbni Kudame’nin bu sözünde görüldüğü üzere, ona göre sıfatla ilgili ayetler müteşabih ayetlerdir ve bu ayetlerin manasını ancak Allah bilir. Akabinde İbni Kudame, ayetin lafızlarının ve manasının buna nasıl delalet ettiğini açıklarken şöyle diyor:


وَلِأَنَّ قَوْلُهُمْ {آمَنَّا بِهِ} يَدُلُّ عَلَى نَوْعِ تَفْوِيضٍ وَتَسْلِيمٍ لِشَيءٍ لَمْ يَقِفُوا عَلَى مَعْنَاهُ.

“Onların “İman ettik.” sözü, manasını bilmedikleri bir şeye teslim olup onu Allah’a tafvid etmenin bir nevine delalet eder.”
Yukarıda sözlerinde açıkça görüldüğü üzere İbni Kudame sıfatla ilgili ayetleri müteşabih ayetlerden saydı ve müteşabih ayetlerin manasını yalnız Allah’ın bileceğini söyledi, burada ise manası bilinmediği için tafvid yapılması gerektiğini açık bir şekilde ifade etmektedir.
Daha sonra İbni Kudame manası bilinmeyen bir şeye nasıl iman edilecek diye bir şüpheyi ortaya atıp ona şöyle cevap veriyor:


فِإِنْ قِيلَ: فَكَيْفَ يُخَاطِبُ اللهُ الخَلْقَ بِمَا لَا يَعْقِلُونَهُ، أَمْ كَيْفَ يُنْزِلُ عَلَى رَسُولِهِ مَا لَا يَطَّلِعُ عَلَى تَأْوِيلِهِ؟ قُلْنَا: يَجُوزُ أَنْ يُكَلِّفَهُمْ الِإيمَانَ بِمَا لَا يَطَّلِعُونَ عَلَى تَأْوِيلِهِ؛ لِيَخْتَبِرَ طَاعَتَهُمْ، كَمَا قال -تعالي-: {وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِين}  {وَمَا جَعَلْنَا الْقِبْلَةَ الَّتِي كُنْتَ عَلَيْهَا إِلَّا لِنَعْلَم ... } الآية، {وَمَا جَعَلْنَا الرُّؤْيا الَّتِي أَرَيْنَاكَ إِلَّا فِتْنَةً لِلنَّاس}.
وَكَمَا اخْتَبَرَهُمْ بِالإِيمَانِ بِالحُرِوفِ المُقَطَّعَةِ مَعَ أَنَّهُ لَا يُعْلَمُ مَعْنَاهَا. وَاللهُ أَعْلَمُ {روضة /ابن قدامة}

“Eğer ‘Allah (celle celaluhu) halka akletmedikleri bir şeyle nasıl hitap edebilir? Veya rasulüne tevilini (manasını) bilmediği bir şeyi nasıl indirebilir?’ denirse, buna şöyle cevap veririz:
Allah’ın, kulları itaatleri konusunda imtihan etmek için onları tevilini (manasını) bilmediği bir şeye iman etmekle mükellef kılması mümkündür. Allah’ın şu ayetinde buyurduğu gibi: “Ta ki içinizden cihad edenlerle sabredenleri belli edinceye kadar size imtihan edeceğiz.” “Seni daha önceki kıbleden, yönelmekte olduğun kıbleye çevirmemizin sebebi; … bilinmesi içindir.” “Sana gösterdiğimiz rüyayı insanlar için bir imtihan kıldık.”
Aynı şekilde Allah (celle celaluhu) surelerin başındaki Hurûfu’l-Mukatta’ya, manasını bilmedikleri halde kullarının iman etmesini isteyerek onları imtihan etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.” (Ravdatu’n-Nâzır ve Cennetu’l-Munâzır)

İbni Kudame’nin bu sözleri Ravdatu’n-Nâzır isimli usul kitabında geçmektedir. Dileyen bu kitaptan ilgili bölümün tamamını okuyabilir. Ben okuyucuya kolaylık olsun diye sözün belli bölümlerini iktibas ettim. 
Sonuç olarak İbni Kudame’nin sözlerinden öz olarak şu üç şey ortaya çıkmaktadır:
1- İbni Kudame’ye göre haberi sıfatlarla ilgili ayetler müteşabih ayetlerdir.
2- İbni Kudame’ye göre müteşabih ayetlerin manasını yalnız Allah bilir.
3- Müşkil olan lafızlara, manasını Allah’a tafvid ederek iman edilmesi gerekir ve bu lafızlara iman edebilmek için Allah hakkında hangi manada kullanıldığını bilmek şart değildir.

İşte selef akidesini aktaran âlim olarak kabul ettiğiniz İbni Kudame… haberi vasıflarla ilgili takınılması gereken tavrı aktarıyor. Eğer samimi iseniz haydi tabi olun. İbni Kudame’nin bütün bu söyledikleri sizin akidenize zıttır. Size göre sıfatla ilgili ayetler müteşabih midir? Size göre bu ayetlerin manasını yalnız Allah mı bilir? Size göre bu lafızların manası bilinmeden Allah’a tafvid edilerek iman edilebilir mi?

Sen, bu gibi ayetlerde Allah’a nispet edilen yed, ayn, vech gibi lafızların manasını bildiğini iddia ediyorsun. Hadi o zaman söyle bana o manayı da ben de bileyim. Naslarda Allah hakkında kullanılan elin manası nedir? Yine gözün, yüzün, ayağın, parmağın manası nedir? Ve diğer izafelerin hepsinin manası nedir, tek tek söyle bana. Soruma dikkat et; sana keyfiyetleri nasıl diye sormuyorum, bildiğin o manayı bana da söyle diyorum. Bu durumda senin için iki seçenek vardır:
Birincisi; bu lafızların Arap dilindeki hakiki manalarını Allah’a izafe ederek halis bir mücessime olduğunu ilan etmek. Şöyle ki; “El, Arap dilinde hakiki manası üzere organdır, uzuvdur. Allah hakkında nasta geçen el de organdır, uzuvdur, bir şeyin parçasıdır. Fakat bu organ ve uzvun keyfiyetini yani büyüklüğünü, boyunu, şeklini vs. ben bilmiyorum ama bizim ellerimiz gibi değildir.” diyeceksin, böylelikle halis bir mücessime olduğunu ilan edeceksin!
İkincisi; Allah’a layık bir mana olduğunu söyleyip bir mana vermeyeceksin. Böylelikle ne isim verirsen ver, ilhad dediğin tafvid akidesini kabul etmiş olacaksın.
Eğer sıfat olduğunu söylüyorsan sana o sıfatın manasını soruyorum, bana o sıfatın manasını söyle!
Üçüncü bir seçenek yok. Eğer var olduğunu iddia ediyorsan sana ve senin yolunu takip edenlere kıyamete kadar süre veriyorum; el, yüz, göz, ayak, parmak ve bunun gibi Allah’a nasta nispet edilen bütün kelimelerin manasını söyle. Tekrar belirteyim; sana mana soruyorum, keyfiyet sormuyorum. Şöyle yap;
El=….
Göz=…..
Ayak=….
Yüz=….
Ve diğerleri=….
Hadi bakalım, meydan senin, göster kendini! Bildiğin o manayı gevelemeden söyle de herkes bilsin, bilmeyen öğrensin.

“İbni Teymiyyenin hadis ehlinin yoluna dönmüş hadis ehlinin akidesine dönmemiş” saçmalığına yukarıda cevap verildi. Yani bir kimse bu kadar da mı cahil olur, denilir ancak! Bir âlim, ilhad akidesine giren bir kimse hakkında, sırf selefi övdüğü akidenin seleften alınması gerektiğini söylediği için onun hadis ehlinin yoluna döndüğünü ama hadis ehlinin akidesine dönmediğini söyleyecek, öyle mi?!  Yani sana göre bir kimse hadis ehli akidesinde olmadığı halde hadis ehli yolu üzere olabilir, öyle mi?! Bu kadar koyu bir cehalet olmaz!

Bir de diyor ki; “Şeyhu’l-İslam söz konusu kitap için sadece “yazdı” demiş “hadis ehlinin akidesine göre” veya “selef akidesine göre” veya “selefin menhecine uygun bir şekilde” gibi kitabı tezkiye edici tek bir kelam söylememiştir.” Şimdi İbni Teymiyye diyecek ki; “İmam Gazali hadis ehlinin yoluna/akidesine döndü ve İlcamu’l-Avam kitabını yazdı.” Senin gibi süper zeka (!) biri de kalkıp diyecek ki; “İbni Teymiyye sadece ‘yazdı’ dedi, başka bir şey demedi ki.” Güldürmeyin beni! Gerçekten siz bu söylediklerinize inanıyor musunuz? İbni Teymiyye burada sadece bir kimsenin bir kitap yazmasından mı bahsediyor? Yoksa bir kimsenin hadis ehlinin yoluna döndükten sonra bir kitap mı yazdığını söylüyor? Eğer hadis ehlinin yoluna döndükten sonra bir kitap yazılıyor ve selefe ilhad akidesi nispet ediliyorsa âlime yakışan, “Bu kimse hadis ehlinin yoluna döndüğünü iddia ediyor fakat bu kişi aslında ilhad akidesine döndü ve bu ilhad olan akideyi de selefe nispet ediyor.” demektir. Siz bu açıklamalarınızla İbni Teymiyye’yi ne duruma soktuğunuzun herhalde farkında değilsiniz. Sizin söze verdiğiniz manaya göre bu sözleri kullanan, bırakın âlim olmayı, daha kastettiği şeyleri bile anlatabilecek durumda olmayan bir kimsedir. Siz herhalde kendi sözünüzü dahi anlamıyorsunuz!

“Şeyh’ul-İslam; Gazali için “Ömrünün sonuna doğru keşfe döndü, sonra bundan sonra da hadis ehlinin yoluna döndü” dedi ve ekledi “ve şu kitabı yazdı”. Bir kimsenin hadis ehlinin yoluna dönmesi, her zaman tam anlamıyla hadis ehlinin akidesi ve menheci üzere değişim gösterdiğini, ortaya koymaz” demişsiniz. O halde Gazali’nin döndüğü hadis yolu nedir? Sadece selefi övmesi, kelam ilminin ilaç gibi olduğunu söyleyip sadece hastalara verileceğini ifade etmesi, tevili avama yasaklaması ve bununla birlikte ilhad olan bir akideyi selefe nispet etmesi, hadis ehlinin yoluna mı dönmesidir? İbni Teymiyye bu durumu kastederek mi hadis ehlinin yoluna döndüğünü söylüyor?! Buna ancak basireti kör olduğu gibi gözü de kör olmuş kimseler inanır. Yoksa meseleyi kavrayan mümeyyiz bir çocuk bile sizin bu söylediğinize inanmaz. 
Böylelikle ne kadar tutarsız cevaplar verdiğiniz basiret ehli nezdinde sabit olmuştur. Elhamdulillah.

Şimdi sorduğun sorulara özet olarak cevap vermeye çalışacağım:

Soru: İlcamu’l-Avam kitabı hadis ehlinin akidesine göremi yazılmış? Evet hadis ehlinin akidesi üzerine yazıldığını iddia ediyorsan nakillerle hadis ehlinin akidesi ile bahse konu olan kitaptaki akideyi karşılaştırıp bizlere ve siteyi takip edenlere iddianı ispat edebilirmisin?

Cevap: Hadis ehlinden kastedilen, selef ve selefin akidesine tabi olanlar ise ben şöyle diyorum: İlcamu’l-Avam kitabında tafvid akidesi anlatılmaktadır. Tafvid akidesini bilen ve bu kitabı okuyup okuduğunu anlayan bir kimse bunda şüphe etmez.
Tafvid akidesini özetleyecek olursak; Kur’an veya sünnette Allah hakkında, Arap dilindeki gerçek manası bazı kişilerin aklına teşbihi getirebilecek bir kelime zikredildiğinde ilk olarak akla gelen bu teşbih olan mananın asla kastedilmediğine ve nasta geçen bu kelimenin muhakkak Allah’a layık bir manası olduğuna inanmak ve bu manayı bilmediğimizden dolayı Allah’ın muradı hakkında bir hüküm vermeyip manayı Allah’a havale etmektir.
Selefi salihine baktığımızda onların çoğu bu gibi lafızları tefsir etmemiş yani mana vermemiş, teşbih olan bir manayı Allah hakkında asla düşünmemiş ve bu gibi lafzılar nasta nasıl geçmişse öyle okuyup geçmiştir. Allah’ın kavline Allah’ın muradı üzere iman ettim, demişlerdir. Seleften gelen nakiller birbirini destekleyip bu manada bütünleşmektedir. İşte bu, tafvid akidesidir. Şimdi buna dair bazı delilleri zikredeceğim:


ثنا إِسْحَاقُ بْنُ مُوسَى الْأَنْصَارِيُّ، قَالَ: سَمِعْتُ سُفْيَانَ بْنَ عُيَيْنَةَ، يَقُولُ: مَا وَصَفَ اللَّهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى بِهِ نَفْسَهُ فِي كِتَابِهِ فَقِرَاءَتُهُ تَفْسِيرُهُ، لَيْسَ لِأَحَدٍ أَنْ يُفَسِّرَهُ بِالْعَرَبِيَّةِ وَلَا بِالْفَارِسِيَّةِ


İshak ibni Musa el Ensarî dedi ki: Süfyan ibni Uyeyne’nin şöyle dediğini duydum: “Allah (celle celaluhu)'ın kitabında kendi nefsini vasfettiği (müteşabih) sözleri sadece okumak, o sözlerin tefsiridir. Hiç kimsenin onu Arap veya Fars diliyle tefsir etme hakkı yoktur (caiz değildir).” (Beyhaki, el Esma ve el Sıfat)

Başka bir rivayette şöyle geçmektedir:


ثنا إِسْحَاقُ بْنُ مُوسَى، قَالَ: سَمِعْتُ ابْنَ عُيَيْنَةَ، يَقُولُ: مَا وَصَفَ اللَّهُ تَعَالَى بِهِ نَفْسَهُ فَتَفْسِيرُهُ قِرَاءَتُهُ، لَيْسَ لِأَحَدٍ أَنْ يُفَسِّرَهُ إِلَّا اللَّهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى، أَوْ رُسُلُهُ صَلَوَاتُ اللَّهِ عَلَيْهِمْ


İshak ibni Musa şöyle demiştir: Süfyan ibni Uyeyne’nin şöyle dediğini duydum:
“Allah (celle celaluhu)'ın kendi nefsini vasfettiği (müteşabih) sözlerin tefsiri onları okumaktır.  Allah ve rasulü dışında hiç kimsenin onları tefsir etme hakkı yoktur.” (Beyhaki, el Esma ve el Sıfat)

İbni Batta “İbanetu’l-Kubra” kitabında bu rivayeti buna yakın lafızlarla rivayet etmiştir.
İmam Beğavi “Şerhu’l-Sünne” kitabında selefin mezhebinin tafvid olduğunu zikrettikten sonra bu rivayeti buradakine yakın lafızlarla delil olarak zikretmiştir. 
Süfyan ibni Uyeyne selef âlimlerindendir. Burada görüldüğü üzere Allah’ın kendisini vasfettiği sözleri hiç kimsenin, gerek Arapçayla gerekse başka dilde tefsir etme hakkı olmadığını söylemektedir. Tefsir etmek, o lafza mana vermek yani o lafızla kastedilenin ne olduğunu açıklamaktır. Lisanu’l-Arap’ta “tefsir” kelimesi hakkında şöyle yazmaktadır:


والتَّفْسير كَشف المُراد عَنِ اللَّفْظِ المُشْكل،


“Tefsir; müşkil olan lafızla kastedileni açıklamaktır.” (Lisanu’l-Arap)

Buna göre Süfyan ibni Uyeyne’nin sözünün manası şudur: Allah’ın Kur’an ve sünnette kendisini vasfettiği müşkil lafızlarla kastedilenin ne olduğunu açıklamak, hiç kimsenin hakkı değildir. Gerek Arapça olsun gerekse başka bir dilde olsun, kimse bu lafızla kastedileni açıklayamaz. Bu lafızla kastedileni ancak Allah ve rasulü açıklar. İşte bu, açık bir şekilde tafvid akidesidir.

İmam Tirmizi Sünen’de, “Rahman’ın yemin’i (sağı) doludur ve cömerttir.” hadisi hakkında şöyle dedi:


وَهَذَا حَدِيثٌ قَدْ رَوَتْهُ الأَئِمَّةُ، نُؤْمِنُ بِهِ كَمَا جَاءَ مِنْ غَيْرِ أَنْ يُفَسَّرَ أَوْ يُتَوَهَّمَ، هَكَذَا قَالَ غَيْرُ وَاحِدٍ مِنَ الْأَئِمَّةِ: الثَّوْرِيُّ، وَمَالِكُ بْنُ أَنَسٍ، وَابْنُ عُيَيْنَةَ، وَابْنُ المُبَارَكِ أَنَّهُ تُرْوَى هَذِهِ الأَشْيَاءُ وَيُؤْمَنُ بِهَا وَلَا يُقَالُ كَيْفَ ".{سنن الترمذي}

“Bu hadisi imamlar rivayet etmiş ve şöyle demiştir: “Bu (teşbihi andıran) hadislere tefsir etmeden ve vehme kapılmadan geldiği gibi iman ederiz.” Bunu pek çok imamla birlikle Sevri, Malik ibni Enes, İbni Uyeyne ve İbni el-Mübarek de söylemiştir. Bu gibi hadisler rivayet edilir, onlara iman edilir ve “keyf” denilmez.” (Sünen el-Tirmizi)

İşte bu rivayette de görüldüğü üzere, selef âlimleri müşkil olan bu lafızları tefsir etmemişlerdir. Yani bu gibi lafızlarla kastedilen manayı açıklamamışlardır. İşte bu, tafvid akidesidir. Sonradan gelen büyük âlimler de selefin bu sözlerinden bizim anladığımız manayı anlamışlardır. Birkaç misal zikretmek istiyorum, ancak bu misalleri zikrederken sizin selef akidesini anlatan âlimler olarak kabul ettiğiniz âlimleri tercih edeceğim. Böylelikle “O, Eşari’dir” vs. gibi sözler söyleyemeyeceksiniz. Bu durumda geriye iki seçenek kalıyor; ya görüşünüzden dönmek ya da âlimlerin sözlerine alakasız manalar yükleyerek tahrif etmek. Bakalım hangisini tercih edeceksiniz…

 İbni Batta, suretle ilgili hadisleri zikrettiği babda şöyle diyor:


وَكُلُّ مَا جَاءَ مِنْ هَذِهِ الْأَحَادِيثِ، وَصَحَّتْ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَفَرْضٌ عَلَى الْمُسْلِمِينَ قَبُولُهَا، وَالتَّصْدِيقُ بِهَا، وَالتَّسْلِيمُ لَهَا، وَتَرْكُ الِاعْتِرَاضِ عَلَيْهَا، وَوَاجِبٌ عَلَى مَنْ قَبِلَهَا، وَصَدَّقَ بِهَا أَنْ لَا يَضْرِبَ لَهَا الْمَقَايِيسَ، وَلَا يَتَحَمَّلَ لَهَا الْمَعَانِيَ وَالتَّفَاسِيرَ لَكِنْ تَمُرُّ عَلَى مَا جَاءَتْ وَلَا يُقَالُ فِيهَا: لِمَ؟ وَلَا كَيْفَ؟ إِيمَانًا بِهَا وَتَصْدِيقًا، وَنَقِفُ مِنْ لَفْظِهَا وَرِوَايَتِهَا حَيْثُ وَقَفَ أَئِمَّتُنَا وَشُيُوخُنَا،


“Rasulullah (s.a.s)’tan sahih yolla gelen bu gibi hadislerde Müslümana farz olan şudur; bu hadisleri kabul etmek, tasdik etmek, onlara teslim olmak ve onlara itirazı terk etmektir. Bu hadisleri kabul edip tasdik edenin, bunlara bir miktar tayin etmemesi ve bu hadislere manalar ve tefsirler yüklememesi vaciptir. Ancak bu hadisler geldiği gibi geçirilir. Onlara iman ve onları tasdik ederek onlar hakkında ‘Niçin?’ denilmez, ‘Keyf’ denilmez. O hadislerin lafız ve rivayetinde, imamlarımız ve şeyhlerimizin durduğu yerde dururuz.” (el-İbanetu’l-Kubra)

Başka bir yerde İbni Batta şu nakilde bulunuyor:


ثنا الْوَلِيدُ بْنُ مُسْلِمٍ، قَالَ: سَأَلْتُ الْأَوْزَاعِيَّ، وَالثَّوْرِيَّ، وَمَالِكَ بْنَ أَنَسٍ، وَاللَّيْثَ بْنَ سَعْدٍ عَنِ الْأَحَادِيثِ الَّتِي، فِي الصِّفَاتِ وَكُلُّهُمْ قَالَ: «أَمِرُّوهَا كَمَا جَاءَتْ بِلَا تَفْسِيرٍ»


Velid ibni Müslim şöyle dedi: “Evzai, Sevri, Malik ibni Enes ve Leys ibni Sad’a sıfat hakkındaki hadisler hakkında sordum. Hepsi şöyle dedi: Bu hadisleri geldiği gibi geçirin. Onları tefsir etmeyin.” (el-İbanetu’l-Kubra; Acuri, eş-Şeria)

İşte bu sözlerinde görüldüğü üzere İbni Batta müşkil olan lafızların tefsir edilmemesi, mana verilmemesi gerektiğini söylemektedir. İşte bu, tafvid akidesidir. İbni Batta’nın selef mezhebini aktardığını kabul ediyorsunuz. Hakkı istiyorsanız buyrun, tabi olun işte!

İbni Kudame, Tahrimu’l-Nazar fi Kutubi’l-Kelam kitabında İmam Ahmet’ten bu gibi hadisler hakkında söylediği sözler arasında şunu aktarıyor:


نؤمن بِهَذِهِ الْأَحَادِيث ونقرها ونمرها كَمَا جَاءَت بِلَا كَيفَ وَلَا معنى

“Bu hadislere iman edip onları ikrar ederiz ve keyfiyet düşünmeden ve mana vermeden, nasıl gelmişse öyle geçiririz” (Tahrimu’l-Nazar fi Kutubi’l-Kelam)

Aynı sözü İbni Batta el-İbanetu’l-Kubra kitabında nakletmiştir.
İşte selef akidesini aktardığını söylediğiniz İbni Kudame, İmam Ahmet’ten aktarıyor. Bu aktardığına göre, bu naslara iman edilecek fakat keyfiyet düşünülmeyecek, mana verilmeyecek. Bu, tafvid akidesi değil de nedir?!
Madem İbni Kudame’yi selefin mezhebini nakleden bir âlim olarak kabul ediyorsunuz, işte ondan selefin mezhebini öğrenin ve ona tabi olun. Fakat bu sitede gördüğüm kadarıyla, site yöneticisi bu kimseler, muteber gördükleri âlimlerden onların aleyhine nakil yapıldığında tabi olmayıp tahrif etmeye kalkıyorlar. Halbuki aynı sözü bir Eşari âlimi söylese, tereddüt etmeden “Sapık olan tafvid akidesidir.” derler. Fakat muteber gördükleri âlimlerden aynı sözler gelince, böyle bir itirazla gelemeyecekleri için ya tabi olacaklar ya da tahrif edeceklerdir.
Aşağıda aktaracağım nakilde İbni Kudame selefin mezhebini anlatıyor. Bakalım İbni Kudame el, yüz gibi gerçek manaları uzuv, organ olan lafızların bu manasını mı Allah’a izafe ediyor yoksa bu lafızlara Allah’ın kastettiği mana ile mi iman ediyor:


وَإِذا انسد بَاب التَّأْوِيل من هَذِه الطّرق كلهَا مَعَ أَن فِي وَاحِد مِنْهَا كِفَايَة لم يبْق إِلَّا الطَّرِيق الْوَاضِح وَالْقَوْل السديد وسلوك سَبِيل الله تَعَالَى الَّتِي دلّت على استقامتها الْآثَار وسلكها الصَّحَابَة الْأَبْرَار وَالْأَئِمَّة الأخيار وَمضى عَلَيْهَا الصالحون واقتفاها المتقون وَأوصى بلزمها الْأَئِمَّة الناصحون الصادقون وَهِي الْإِيمَان بالألفاظ والآيات وَالْأَخْبَار بِالْمَعْنَى الَّذِي أَرَادَهُ الله تَعَالَى وَالسُّكُوت عَمَّا لَا نعلمهُ من مَعْنَاهَا وَترك الْبَحْث عَمَّا لم يكلفنا الله الْبَحْث عَنهُ من تَأْوِيلهَا وَلم يطلعنا على علمه وَاتِّبَاع طَرِيق الراسخين الَّذين أثنى الله عَلَيْهِم فِي كِتَابه الْمُبين حِين قَالُوا {آمنا بِهِ كل من عِنْد رَبنَا

 
“Tevil kapısı, bir tanesi yeterli olmasına rağmen bütün bu yollarla kapandığına göre geriye ancak açık olan bir yol, doğru bir söz, eserlerin doğruluğuna delalet ettiği Allahın doğru doğru yolu, dosdoğru olan sahabelerin, hayırlı imamların ve salihlerin uyduğu yol, muttakilerin takip ettiği ve doğru bir şekilde nasihat eden imamların ona tabi olunmasını tavsiye ettiği yol şudur: Lafızlara, ayetlere ve haberlere Allah’ın irade ettiği mana ile iman etmek, bilmediğimiz manası hakkında susmak ve Allah’ın bizi araştırmakla mükellef kılmadığının tevilini araştırmayı ve Allah’ın bizi ilmine muttali kılmadığını terk etmektir. Böylece Allah’ın kitabında övdüğü ilimde derinleşenlerin yoluna uyup, “Biz onlara iman ettik, hepsi Rabbimizin katındadır.” demektir.” (Tahrimu’l-Nazar fi Kutubi’l-Kelam)

İşte bu nakilde görüldüğü üzere İbni Kudame, selefin ve büyük imamların mezhebini anlatıyor. Bu mezhep, ayet ve hadislerdeki müşkil lafızlara Allah’ın kastettiği mana ile iman ettim deyip susmaktır. İşte bu, tafvid akidesidir. 
Selef mezhebini aktardığını kabul ettiğiniz bir başka âlim İmam Zehebi de selefin mezhebini aktarıyor; bakalım aktardığı mezhep, sizin mezhebiniz mi yoksa tafvid akidesi mi:


وَأَمَّا السَّلَفُ، فَمَا خَاضُوا فِي التَّأْوِيْلِ، بَلْ آمَنُوا وَكَفُّوا، وَفَوَّضُوا عِلمَ ذَلِكَ إِلَى اللهِ وَرَسُوْلِه

“Selefe gelince; onlar tevile dalmadılar bilakis iman ettiler, kendilerini tutup başka bir şey yapmadılar, bunların ilmini Allah’a tafvid ettiler.” (Siyeru A’lamu’n-Nubela)

İşte burada görüldüğü üzere İmam Zehebi, selefin akidesinin tafvid olduğunu anlatıyor. Tabii bu kimseler daha önce söylediğim gibi, muteber gördükleri âlimlerden kendi aleyhlerine bir nakil geldiğinde hemen onu tahrif etmeye kalkıyor ve burada kastedilenin, keyfiyeti tafvid etmek olduğunu söylüyorlar. Kur’an ve sünnette, Arap dilindeki hakiki manası Allah’a noksanlık ifade eden lafızların zikredildiği naslar hakkında bu tutuma karşı çıkıp muteber gördükleri âlimlerden kendi akideleri ile çelişen bir söz gördüklerinde, tabiri caizse kırk takla atıp böyle bir metot takip eden bu kişilerin durumlarına şaşılır doğrusu. Fakat İmam Zehebi bu kimselerin böyle saçma yorumlar yapmasına izin vermiyor, başka yerde daha açık bir şekilde şöyle söylüyor:


قُلْتُ: مَنْ أَقَرَّ بِذَلِكَ تَصْدِيْقاً لِكِتَابِ اللهِ، وَلأَحَادِيْثِ رَسُوْلِ اللهِ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - وَآمَنَ بِهِ مُفَوِّضاً مَعْنَاهُ إِلَى اللهِ وَرَسُوْلِهِ، وَلَمْ يَخُضْ فِي التَّأْوِيْلِ وَلاَ عَمَّقَ، فَهُوَ المُسْلِمُ المُتَّبِعُ،


“Dedim ki: Her kim Allah’ın kitabını ve Rasulullah (s.a.s)’ın hadislerini tasdik ederek ikrar edip manasını Allah’a ve rasulüne tafvid eder, tevile dalmaz ve derine inmezse o kimse tabi olan Müslümandır.” (Siyeru A’lamu’n-Nubela)

İşte görüldüğü üzere İmam Zehebi, çok net bir şekilde keyfiyetin değil mananın tafvid edileceğini söylüyor. Ama Allah’tan korkmayan, insanlardan da utanmayan bazı kimseler, bu gibi net olan sözlerde dahi tahrifler yapmaktadırlar. Zamanımızda öyle insanlara şahit oluyoruz ki âlimin sözünü zikrettikten sonra ardından hiç utanmadan âlimin sözünün tam aksini söyleyip “âlim böyle diyor” diyebilmektedirler.
Başka birçok âlimden daha bu konuda nakil yapabilirim fakat şimdilik bu kadarı, hakkı isteyen kimseler için yeterlidir.

Soru: “Hadis ehlinin açıkca tefviz ve tevili (tahrifi) aynı İmam Gazali gibi savunduklarına dair açık nakiller getirebilirmisin?”

Cevap: Hadis ehlinden kasıt selef ve onlara tabi olanlar ise selef âlimlerinin çoğu, yukarıda delillerle ispat edildiği üzere, tafvid akidesine sahiptiler fakat bazı selef âlimleri bazı durumlarda tevil de yapmışlardır. Bu nedenle tevile tahrif diyenler, seleften tevil yapan âlimlerim tahrif yaptığını söylemiş olurlar.
İnşallah bu konuyla ilgili öz olarak şu nakli aktarmak istiyorum:
Nitekim İbni Cerir et-Taberi, Kalem suresi 42. ayette ‘‘sâk’’ kelimesini, sahabe ve tabiinden bir grubun ‘şiddetli bir olay’ olarak tevil ettiğini nakletmiştir. Bu nedenle tevile tahrif diyen bu cahil, aslında sahabe ve tabiini de tahrif yapmakla suçlamıştır.
Tevil hakkında seleften gelen başka nakiller de vardır. Ancak şunu belirtmekte fayda vardır; selef âlimlerinin çoğu tafvid akidesine sahiptiler ve bu, yukarıda kendilerinden yapılan nakillerle ispat edildi. Sonra gelen büyük Hanbeli âlimleri tevile şiddetle karşı çıkmışlar, bununla birlikte tafvid akidesine sahip olmuşlardır. İbni Kudame bu âlimlerden biridir ve yukarıda kendisinden yapılan nakille ispat edildiği üzere tafvid akidesine sahipti. Tevil yapan âlimler dahi selefin tafvid akidesine sahip olduğunu ve kendilerinin bazı sebeplerden dolayı, belli şartlar dahilinde tevil ettiklerini ifade etmişlerdir.
 
Soru: “İbn Teymiyye Der’ut Tearuz’daki sözünde açık bir şekilde Gazali’nin İlcam’ul Avam’da batini filozofların usulüyle hareket ettiğini söylüyor? Sana göre İbn Teymiyye İmam Gazaliye iftiramı atıyor? İftira attığını iddia ediyorsan atılan iftirayı hadis ehlinin akidesinden naklederek çürütebilirmisin?”

Cevap: İbni Teymiyye’nin Gazali hakkındaki yorumu İbni Teymiyye’yi bağlar. Bir âlim hakkında değerlendirme yapılacaksa o âlimin kendi kitabından görüşü alınarak değerlendirme yapılması gerekir. Ona muhalif olan kimseden nakil yapılıp değerlendirme yapılması hatadır. Çünkü bir âlim başkasını tenkit ederken bizzat onun sözünü aktarmayıp kendi anlayışını aktarırsa bu anlayışı doğru da olabilir yanlış da olabilir. Dolayısı ile burada madem İbni Teymiyye’nin bu konudaki sözünü doğru kabul ediyorsunuz, o halde İmam Gazali’nin tevilden nehyetmesinin batıl filozofların akidesine dayandığını kendi kitaplarından açık bir şekilde ispat edin.

Soru: Selef batiniler gibi avama ayrı havasa ayrı akide mi önerdi? Evet diyorsan bizzat selefin eserlerinden İmam Gazalinin kullandığı ifadeleri bulup getirebilirmisin?

Cevap: Daha savunduğunuz akideyi bile bilmezken tevili ve tafvidi bilmeden böyle bir soru sorman gayet normaldir. Tevil ve tafvid, tenzihi gerçekleştirmek için kullanılan yollardır. Dolayısı ile temelde birleşmektedir. Sadece izlenen yol farklıdır. Yoksa temel olan tenzihte aralarında bir farklılık yoktur. Dolayısı ile avama ayrı akide, havasa ayrı akide diye bir şey söylemen, meseleden ne kadar uzak olduğunu ortaya koymaktadır.
 
Soru: “Sana göre İbn Teymiyye rahimehullahın birbiri ile çelişik kelamını nasıl anlamamız gerekiyor? Bu iki naklin arasını cem edebilirmisin? Diyelim biz uygunlaştıramıyoruz sen uygunlaştırda öğrenelim.”

Cevap: Daha önce de belirttiğim gibi burada üzerinde konuşulan konu, İbni Teymiyye’nin şahsı değil, ona nispet edilen kitaplarda geçen sözlerdir. İbni Teymiyye’nin İlcamu’l-Avam kitabı hakkında söylediği sözün onun akidesi ile uygunlaştırılacak bir tarafı yoktur. Bu durum, akıl sahibi nezdinde açık bir şekilde birbirine zıttır. Bunların zıt olmadığını iddia eden kimsenin basireti kör olduğu gibi gözü de kördür. İbni Teymiyye’nin kitaplarında bu gibi şeylerle karşılaşmak garip değildir. Nitekim bunun gibi başka sözler de kitaplarında geçmektedir. İnşallah vakti geldiğinde onları da yazarım. Fakat ben şahsen, İbni Teymiyye hakkında hüsnüzan ederek bu çelişkilere bizzat onun düşmediğini, kitaplarına ekleme veya çıkarma yapıldığını düşünüyorum. İbni teymiyyenin kitaplarına bu gibi müdahalelerin yapıldığını görmekteyiz; bu, şaşılacak bir durum değildir.

Soru: “Kaldı ki bir an için farzedelim ki İbn Teymiyye hata etti batıl bir kitabı övdü diyelim, bu neyi değiştirir, kitaptaki batılları ortadan kaldırır mı? Ne yapacağız İbn Teymiyye kitabı övdü diye batini usulü mü benimseyeceğiz?”

Cevap: Bu durumda senin için iki yol var:
Birincisi: Batıl olduğunu iddia ediyorsan batıllığını muhkem naslarla ispat edeceksin. Sonra İbni Teymiyye bu batılı övmüşse onu da itiraf edip hatalı olduğunu söyleyeceksin.
İkincisi: İlcamu’l-Avam kitabındaki bilgiler doğrudur ve İbni Teymiyye’nin bu kitabı övmesi yerindedir. O halde senin bu kitabı yermenin hatalı olduğunu itiraf edeceksin. Zira iki şey bir arada olmaz; hem İlcamu’l-Avam kitabının doğru olmadığını söyleyip hem de İbni Teymiyye’nin bu kitap hakkındaki sözünü doğru kabul etmek tezattır. Böyle yapmak insanların aklını basite almaktır. Selim akıllı bir kimse buna asla inanmaz.

Şimdi yukarda da değindiğim şu sorularıma cevap verin:
Hangi selef âlimi naslarda geçen el, yüz, göz, parmak vb. lafızların Allah hakkında Arap dilindeki hakiki manası üzere olduğunu söylemiştir? Bunu kendi sözlerinden delillerle ispat edin.
Sonra madem bunların Allah hakkında hangi manada kullanıldığını biliyorsunuz, lafı gevelemeden söyleyin de biz de bilelim. Ve hangi selef âlimi sizin verdiğiniz bu manaları vermiş, kendi sözlerinden ispat edin. Size biraz yardımcı olayım, şöyle yapabilirsiniz:
El=…
Göz=…
Yüz=…
Ayak=…
Parmak=…
Ve diğerleri=… … …
Sana ve senin yolunda olanlara sadece hayatının sonuna kadar değil, kıyamete kadar süre veriyorum. Yukarıda da belirttiğim gibi, bu soruların cevabını verirken ya tam bir mücessime olduğunuzu ya da ne isim verirseniz verin, mufavvida olduğunuzu ilan edeceksiniz. Haydi meydan senin!...


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1745
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillahirrahmanirrahim,

Allahın izni ve yardımıyla “İbn Sureyc” şeklinde layık olmadığı ve muhalif akidede olduğu bir alimin ismini taşıyan şahsın hezeyanlarına teker teker cevap vermeye başlıyoruz. Şimdi bu kişi sözlerine şöyle başlamış:

“Allah’ın adıyla başlar; kâfirlerin iftira, hakaret ve şerlerinden O’na sığınırım.“

Öyle görünüyor ki bu kişi kafirler ifadesiyle bizi hedef almaktadır. Eğer öyleyse bizim küfrümüzün ne olduğunu açıklamak da bu iddiacıya düşer. Bu tipler, sıkıştıklarında “biz onları tanımıyoruz, darul harp ahalisinin genel hükmüne göre tekfir ediyoruz” gibi kelamların arkasına sığınırlar. Nasıl tanımıyorlarsa; bizim kadar akidesini şeffaf bir şekilde ortaya koyan başka kim var, akidemizi bu site üzerinden bile tanıyamıyorlarsa başka nasıl tesbit edecekler? Yok eğer darın hükmüne binaen zahire göre değil de bizzat zahiren ve batınen kafir olduğumuza inanıyorlarsa –ki ifadelerden o anlaşılıyor- o zaman –Allaha sığınırız- bu küfrümüz ne ise ortaya koymak ve isbat etmekle mükelleftirler.

Devamla diyor ki:

“Batılı savunan kişilerin her zamanki taktiği; sıkıştığı anda hakaret, iftira ve karalamaya başvurmak olmuştur. Muhalifim olan site yöneticileri de işte bu taktiğe başvuranlardandır. Bu gibi kimseler sayfalarca yazı yazar, hakaretler eder, sağdan soldan topladığı sözlerin ne manaya geldiğini bilmeden alır -dolayısıyla neyi savunduğunu dahi bilmez-, demagoji yapar, hakkı savunanlara tahrif yaptıklarını söyler fakat esas tahrifi kendisi yapar. İşte böyle kimseler muhatap alınıp da kendisiyle ilmi münazara yapılacak kimseler değillerdir. Soruya ve meseleye yönelik cevap vermeyip, ilmi ispatlar getirmeyip sayfalarca yazı yazmayı cevap vermekten zanneder ne yazık ki.
Bu karaktere sahip olan bir kimse aslında muhatap alınacak biri değil. Ancak yazıları okuyan selim okuyucuların, bu kimselerin ne durumda olduklarını görmeleri için yazdıklarına Allah’ın izni ile cevap vereceğim.”


Bu şahıs burada da aynı şekilde tarafımıza birçok itham yöneltmiş, şu halde bunları da isbat etmek yine ona düşmektedir. Bize kime ne iftirada bulunmuşuz, kim hakkında aslı olmayan sözler söylemişiz, nerede tahrif yapmışız, hangi yazıda sayfalarca yazarak meseleyi karartmışız, demagoji yapmışız, manasını bilmediğimiz sözleri nakletmişiz ve saire hepsini tek tek isbat etmesi gerekir. Bunların şeyhinin sık kullandığı bir Arap deyimi vardır: Kendi hastalığını bana izafe etti, sonra sıvışıp gitti! Bu kişi de sanırım herkesi kendi gibi zannettiği için kendi yaptığı şeyleri bize izafe ederek meseleden sıyrılmaya çalışmaktadır. Bu bize nisbet ettiği şeylerin üstadı kendileridir. Delili de bu yazının kendisidir ve daha önce yazdıkları şeylerdir. Dikkat edin sayfalarca yazı yazıyor, tamamen aynı nakaratları tekrar edip duruyor ve meselenin kendisine dair, tahkikine dair kayda değer hiçbir şey içermiyor! Zaten millet fazla uzun yazıları da okumadığı için bu kadar yazdığına göre heralde bir ilim içeriyor zannedip işine bakıyor herkes. Hakaret konusuna gelince; bu, günümüzde çokça yanlış anlaşılan bir meseledir. Bazı hakaret sayılan şeyler vardır ki gerçekten bir Müslümanın hiçbir durumda ağzına almaması gereken kelimelerdir. Mesela fuhşiyat içeren sövgüler ve benzeri galiz kelimeler gibi. Bir kısmı da vardır ki çoğunlukla kullanılmaması gerekir, ancak bazen durum gerektiğinde, karşı taraf bunu hak ettiğinde kullanılır, hatta kullanılması gerekir. Bizler, atalarıyla övünen kimselere “git atanın zekerini ısır” demekle, hatta bu hususta kinaye yapmayıp açıkça söylemekle emrolunan bir ümmetiz. Bu, hak edenlere karşı bizzat Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından yapılması emredilen nebevi bir emirdir. Keza O (sallallahu aleyhi ve sellem) Yahudilere “ey maymun oğulları, ey domuz oğulları” diye hitap etmiştir. Yine cahile cahil, kafire kafir, münafığa münafık, tahrifçiye tahrifçi, hakkı gizleyene dilsiz şeytan demek hakaret değildir. Dinle alay edenlerle alay etmek de ahlaki bir zaaf değildir, hatta bilakis Allahu Teala “alay edenlerle alay etmek” sıfatını kendisine nisbet etmiştir. Davetin maslahatı bunların terkini gerektiriyorsa terk edilir, yapılmasını gerektiriyorsa karşıdaki kişinin haddini aşması, azgınlığı oranında bunlar yapılır. Bunu da bu vesileyle belirtmiş olalım. Bunlar haricinde Allah rızası için olmayan, nefsani tepkiler elbette ki tasvip edilmez ama şunu da belirtelim ki biz de neticede beşeriz, her beşer gibi iyi saatimiz kötü saatimiz olabilir, kendileri için buna ihtimal tanıyıp yaptıkları taşkınlıkları “insan hata yapamaz mı” vs diye savunmaya kalkanlar, karşısındaki kişilerin de aynı şekilde insan olduğunu ve hata yapabileceğini de kabul etsinler!
 
Ardından diyor ki:

“İbni Teymiyye adındaki bu kimsenin sayfalar dolusu yazdığı yazıda ilim namına hiçbir şey yok. Zaten bu siteyi takip edenler bilirler; hakaret, karalama ve iftira gerektiğinde bu şahsı devreye sokarlar. Bu kimsenin seviyesine inecek değilim. Dolayısı ile soruların cevabına geçmeden önce hakaret, karalama ve iftira olan sözlerini kale almadığımı belirtmek isterim.”

Cümleyi “bu kimsenin seviyesine çıkacak değilim” şeklinde kursaydın daha isabetli olurdu! Zira iman edip imanın gereklerini en az onun kadar uygulamadığın müddetçe bunu hiçbir zaman başaramazsın! Yukarda da dediğim gibi şeri manada hangi hakaret ve iftirayı yaptıysa onu isbatlarsın. Ama hakaret ve iftira kavramlarını kendi hevana göre veya cahiliye örflerine göre doldurduysan tabi yapacak bir şey yok. Yazıda ilim namına bir şey yoksa bunu da yine isbat etmen gerekir. Güya cevap diye bir şeyler karalamışsın ama aklı başında herkesin de gördüğü gibi bozuk kaset gibi aynı şeyleri tekrarlayıp durmaktan başka hiçbir şey yapmamışsın. Başkasına diyorsun da senin yazılarının ne kadar ilimle (!) dolu olduğu ortada, aşağıda tafsilatı gelecek inşallah…

"Şimdi, İbni Teymiyye İmam Gazali hakkında “ehli hadisin akidesine döndü ve İlcamu’l-Avam kitabını yazdı” demişti.
İbni teymiyyenin hadis ehlinden kastı selef ve ona tabi olanlardır. İbni teymiyyenin kitaplarına vakıf olan bunu bilir. Dolayısıyla İbni Teymiyye’nin bu sözünü okuyan selim akıllı bir kimse, İbni Teymiyye’nin bu sözünden İlcamu’l-Avam kitabının ehli hadisin akidesine yani selefin akidesine göre yazıldığını anlar.  Aksini iddia eden bir kimse ya okuduğunu anlamayan bir kimsedir ya da çaresizce meseleyi saptırmak istemektedir.
Bu site yöneticileri ise “Bu kitaptan selefin akidesini öğrenmek ahmaklıktır.” dediler. Ben de kafalarını çalıştırmak için bu kitap hakkında İbni Teymiyye’nin yaklaşımı ile onların yaklaşımını yan yana koydum ve iki yaklaşımın aynı olup olmadığı konusunda sorular sordum.
İbni Teymiyye adını kullanan bu yönetici, çelişkisi güneş gibi ortada olan bu durum için arada çelişki olmadığını söyledi. Oysa selim akıllı bir kimse bu cevapları okuyunca bu durumun açık bir şekilde çelişkili olduğunu görür. Çelişki yok diyene ise güler. Bir kimse “Filan selef akidesine döndü ve filan kitabı yazdı.” diyecek, diğeri de aynı kitap için hem “Bu kitaptan selef akidesini öğrenmek ahmaklıktır.” diyecek, sonra da sözlerimiz aynı diyecek! Akıl sahibi bir insan bunu kabul eder mi? Bu, insanların aklını basite almak değil de nedir? Siz o süper zekanızla (!) meseleyi kurtarayım derken İbni Teymiyye’ye hakaret ettiğinizin farkında mısınız?!

Sonuç olarak ortada bizim bir çelişkimiz yoktur. Şeyhin bahse konu olan kitap hakkında "hadis ehlinin akidesine döndü" şeklinde bir ifadesi yok. Bu senin Şeyhin sözüne yapmış olduğun bir ilavedir. Bilakis şeyh hadis ehlinin yoluna döndü diyor. İfadesindeطَرِيقَةِkelimesini kullanıyor. Akide kelimesi ayrı tarık kelimesi ayrı. Şeyh bilmiyormuydu akide kelimesini kullanmayı.” demişsiniz. Şu açıklamaya bakın! Gerçekten bu yazıyı okuduğumda gülmekten kendimi alamadım. Yani hadis ehlinin yoluna döndü ama akidesine dönmedi, öyle mi? Yani sana göre İbni Teymiyye, Gazali hadis ehlinin akidesine dönmediği halde onun hakkında “Hadis ehlinin yoluna döndü.” dedi, öyle mi?! Yani hadis ehlinin yolu, hadis ehlinin akidesinden farklı, öyle mi?! Bu saçmalığa sen çocukları bile inandıramazsın  Senin bu söylediğine ancak basireti kör olduğu gibi gözü de kör olan inanır."


Öncelikle şunu bil ki alimler senin gibi rasgele konuşmazlar ve kullandıkları kavramları bilinçli seçerler. İbn Teymiye “Gazali’nin İlcamul Avam kitabı tamamen selefin akidesi üzere yazılmştır” demek isteseydi bunu derdi. O böyle dememiş, bilakis “hadis ehlinin yoluna döndü ve İlcamu’l-Avam kitabını yazdı” demiştir. Sen ise ısrarla sözü –öyle olmadığı halde- “hadis ehlinin akidesine döndü” diye nakletmekte ısrar ediyorsun. İnsan en azından sözü olduğu gibi nakleder, ondan sonra ne diyecekse der. Hani sözü tahrif etmeden nakletsen de ondan sonra yoldan kasıt akidedir vs desen tartışırız da sen baştan sözü olmadığı şekilde naklediyorsun, ondan sonra da hakikatte var olmayan bir söz üzerine hüküm bina ediyorsun! Üstelik kavlin içinde İlcamul Avam kitabının hadis ehlinin “akidesine” uygun olduğuna dair bir ifade yok, hatta hadis ehlinin “yoluna” uygun olduğuna yönelik bir şey de yok, daha doğrusu kitapla alakalı bir yorum yok, sadece Gazali’yle alakalı yorum var! Sen neye dayanarak Gazali’yle alakalı söylediği her sözün kitapla alakalı da geçerli olduğunu söyleyebiliyorsun? Yeri gelir insan bir akideyi benimser, ondan sonra farkında olmadan ya da olarak akidesine muhalif söz söyler, yazı yazar vs.

Hadis ehlinin yolu ile akidesi arasında bir zıtlık yoktur, ancak tarikat, menhec gibi kelimelerle ifade edilen “yol” ile “akide” arasında bir anlam farkı vardır. Çünkü bazen bir kimse bir usulü, menheci benimser; lakin genel olarak bir metodolojiyi benimsemesi, o usulün gerektirdiği bütün itikadları kabul etmesi anlamına gelmez. Şöyle ki:

İslam düşünce geleneğinde epistemoloji yani bilgi kaynağı hususunda beş temel ekol, anlayış, yol vardır:

1-   Felsefe metodu: Tamamen aklı esas alır ve nakli yani vahyi devre dışı bırakır. İslam filozofları denilen ancak İslamla bir ilişkisi olmayan felsefeciler bu yol üzeredir.
2-   Kelam metodu: Birinci delil kaynağı olarak aklı esas alırlar, nakli ve şeriatı ise ancak akla uygun gördükleri ölçüde kabul ederler. Yani akıl nakil sentezini –akıl ağırlıklı olmak üzere- kabul ederler. Eşari, Maturidi gibi Sünni görünümlü olan ve Mutezile gibi tamamen sünnet dışı olan kelam fırkalarının hepsi bu görüştedir.
3-   Talimiye/Batiniye metodu: Hakikatin ancak masum imam kanalıyla öğrenilebileceğini iddia ederler ve diğer bütün bilgi kaynaklarını (akıl, nakil, ilham vs) masum imamın öğretilerine göre değerlendirirler. Batini İsmailiye fırkası bu metodu kabul etmektedir.
4-   Tasavvuf metodu: Hakikatin asıl kaynağının kalbe doğan keşf ve ilham yani sezgiler olduğunu ileri sürerler ve de bunları aklın ve naklin önüne geçirirler.
5-   Selef ve hadis ehlinin metodu: Bütün bu batıl usulleri reddeder ve en üstün bilgi kaynağı olarak vahyi yani nakli esas alır. Akli delilleri ve ilhamı ancak şeriata uygun olduğu takdirde kabul eder, masum imam gibi anlayışları ise reddeder.

Bilgi kaynağı konusundaki bu usullerin tafsilatı Süleyman Uludağ tarafından telif edilmiş olan “İslam düşüncesinin yapısı” adlı kitaptan öğrenilebilir. S. Uludağ meselelere zındıkça yaklaşımına rağmen en azından bu ekollerin tam olarak ne savunduğunu nakiller ışığında az çok tarafsız şekilde yansıtmıştır.

Şimdi Gazali, el-Munkizu min’ed Dalal adlı eserinde geçirdiği fikri serüvenleri anlatmış ve burada sayılan ilk dört metodun hepsini tecrübe ettiğini ve de bunlar arasında en doğru metodun keşf ve ilham ehlinin metodu olduğunu ileri sürmüştür. Gazali, el-Munkız’da selef metodundan bahsetmemektedir. Öyle ki bazı kimseler bunu, Gazali’nin hadis ehlinin usulünden habersiz olduğuna yormaktadır. Nitekim onun hadis sahasında yetersiz olduğu ve de hadis ashabının akidesi ve menheci hakkında çok fazla bilgi sahibi olmadığı bilinmektedir. Lakin daha sonra, vefatına yakın hadis ilimleriyle uğraşmaya ve selefi tanımaya başlamış ve de selefin nakil esaslı yönteminin bu sayılan diğer kelam, tasavvuf, felsefe, batinilik gibi yöntemlerin hepsinden daha üstün olduğunu anlamıştır. Bu aşamada İlcamul Avam kitabını telif ederek selef yolunun en üstün yol olduğunu isbatlamaya çalışmıştır. Yani burada asıl mesele bu sayılan beş menhecin savunduğu akidenin tafsilatından ziyade, savundukları metoddur. Gazali akılcı (rasyonalist) veya sezgici metodları tek tek denedikten sonra nakle ve vahye dayalı selef metodunda karar kılmıştır, kısacası onun buradaki tercihi öncelikle menheci/metodik bir tercihtir. İbn Teymiye’nin anlatmak istediği şey özet olarak budur. Yoksa Şeyh (rh.a), Gazalinin bu menhecten kaynaklı diğer akide konularının hepsinde –iman, kader, sıfatlar, vaad vaid vs- birebir selefin akidesini tercih ettiğini anlatmak istememiştir, zaten İbn Teymiye’nin sözlerinde buna delalet eden bir şey de yoktur. Bir kimsenin bu sayılan beş yöntemden birisini tercih etmesi, zikredilen tartışmalı itikadi meselelerin her birinde tercih ettiği yöntem sahiplerinin çoğunluğunca kabul edilen görüşleri benimsemesini gerektirmez. Bu ikisi arasında yani menhec ve akide arasında bu anlamda bir telazum/gerektirici bir zorunluluk yoktur. Mesela İbn Rüşd, menhec olarak filozofların akılcı metodu üzere yürüdüğü halde, felsefecilerin çoğuna muhalefet ederek ve kendi akılcı usulüne muhalefet etme bahasına el, yüz, göz gibi haberi sıfatları kabul edebilmiştir. Keza Kadı Ebu Yala, selef metodu üzere olmasına rağmen sıfatlar konusunda istisnai bazı durumlarda tefvize hatta tevile giderek kendi benimsediği menhece muhalefet etmiştir. İbn Hazm, usul olarak Kitap ve sünnetin zahiri üzere olduğunu kabul ettiği, hatta bunda aşırı gittiği halde sıfatlar bahsinde halis Cehmiye’nin usulünü benimseyerek bütün sıfatları inkar ve tevil etmek suretiyle zahiri usulün tamamen dışına çıkmıştır. İslam düşünce tarihinde buna benzer çelişkilere binlerce misal verilebilir. Her insan kendi akidesiyle, menheciyle çelişebilir. Bu bazen tevilden ve yorumdan, bazen de kişinin benimsediği yolun detayları hakkındaki bilgisizliğinden kaynaklanabilir. Gazali’nin durumu daha ziyade selefin menhecinin detayları hakkındaki bilgisizliğinden kaynaklanıyor gözükmektedir. O, ölmeye yakın selef metodunu benimsemiş, ancak bu yolun detaylarını ve akide sahasındaki tartışmalı meselelere tek tek nasıl uygulanacağını tam olarak öğrenemeden vefat etmiştir. Başka bir tabirle o, akidevi meselelerin akılcı yöntemlerle elde edilemeyeceğini, ancak naslara teslim olarak ve selefi rehber edinerek elde edileceğini tesbit etmiş, lakin rehber edindiği selefin neyi savunduğunu tam olarak bilmediği için işin tafsilatında hataya düşmüştür. Meselenin özeti budur. İbn Teymiye’nin diğer kitaplarında İlcamul Avamı tenkid eden sözleri de bu düştüğü hataları izah etmektedir. Öyle ki Gazali, akidenin dışında bizzat menhecte dahi çelişkiye düşmüştür. Çünkü bir yandan selefin menhecini savunurken, öte yandan kelam ilmi denilen İslami (!) felsefenin havas için caiz olduğunu söyleyerek kelam metoduna prim vermiş, avam ve havasa ayrı akide önermek suretiyle Batini Talimiye mezhebine yaklaşmış, hatta havasstan olan kişinin sıfatları kalbine doğan ilhamlara müracaat ederek tevil edebileceğini savunarak keşif metoduna bağlılığını sürdürmüş ve böylece adeta bu beş bilgi yönteminin hepsini harmanlayıp sentezlemiştir. Öyle görülüyor ki Gazali’de eski batıl geçmişin tesiri ve bundan kaynaklanan kafa karışıklığı devam etmiştir, bununla beraber Gazali yine de selef menhecini bunların hepsinden daha üstün tutması hasebiyle selefi açıkça yeren birtakım kelamcı ve sofilerden daha üstün bir konuma gelmiştir, Gazalinin övülen yönü de bundan ibarettir.

Görüldüğü üzere ne İbn Teymiye’nin sözlerinde ne bizim sözlerimizde bir çelişki yoktur, bilakis Şeyhin sözleri tahkik üzere söylenmiş sözlerdir ve biz de o tahkike tabi olmuşuzdur. Asıl çelişki Gazali’dedir ve onu dahi ne savunduğunu doğru dürüst tesbit etmeden körü körüne taklid eden sizlerdedir, asıl tutarsızlığı kendinizde arayın başkasında değil!

“Dolayısı ile sen şeyhin kelamına müdahale edip bizzat İmam Gazalinin kitabının içeriğinin hepsini tezkiye ettiğini iddia edebilmen için başka karinelere ihtiyacın var. Bunuda bulamıyacağına ve hatta daha açık kavli olduğuna göre artık sesini kesip bu meseleyi kapatman gerekir.” demişsiniz.
İbni Teymiyye’nin sözü çok açık.  İbni Teymiyye, İmam Gazali’nin İlcâmu’l-Avâm kitabının hadis âlimlerinin akidesine uygun bir şekilde yazıldığını söylemektedir. Eğer böyle olmasa idi “İmam Gazali hadis ehlinin yoluna döndü ve İlcamu’l-Avam kitabını yazdı.” demezdi. Dolayısı ile bu söz, açık olan bir sözdür ve başka bir karineye ihtiyaç yoktur. Eğer sözü ihtimalli olsaydı o zaman hangi ihtimali kastettiğini anlamak için başka söze başvurulurdu. Ama söz tek manalı olduğunda başka sözüne başvurmaya gerek yoktur. Tabii sizin gibi kimseler, İbni Teymiyye’nin kitaplarında tezat olmasını imkânsız gördükleri için bu gibi durumlarda meseleyi bir şekilde toparlamaya çalışırlar. Dikkat edin, “İbni Teymiyye’nin kitaplarında” dedim. Çünkü bu kitaplar İbni Teymiyye’den yıllar sonra ortaya çıkarılmış olan kitaplardır. Dolayısı ile bu kitaplarda eksik ya da eklemenin olması imkânsız bir şey değildir. Âlimi tezkiye edeyim derken güneş gibi ortada olan şeyleri saptırmayın. Allah için adaleti ayakta tutarak şahitlik eden kimseler olun.”


Bizler Allah için adaleti ayakta tutmaya çalışıyoruz da sen o tavsiyeyi önce kendine yap, şimdi senin bu yaptıklarının adaletle ve insafla bir alakası var mı? Yani sen git İbn Teymiye’nin Gazali hakkında sarfettiği “hadis ehlinin yoluna döndü” ifadesinden –hiçbir alakası olmadığı halde- İlcam kitabında yazan her şeyi tasvip ettiği neticesini çıkar, ondan sonra da Şeyhin buna muhalif sözleriyle karşılaşınca da bu kendisi geçersiz olan mukaddimeye dayanarak  o sözlerin tahrif olabileceğini vs ima et! Daha önce de sorduk şimdi de soruyoruz tahrif varsa niye İlcam kitabını öven ifadeler tahrif edilmedi de öteki tahrif edildi? Madem İbn Teymiye’nin kitaplarına güvenmiyorsun, o zaman o kitaplardan hiç nakil yapmazsın, dersin bu kitaplar şaibeli, hangisinin ona ait olduğu belli değil, o yüzden bunlarda geçen hiçbir şeyi İbn Teymiye’ye atfetmek doğru değil dersin işin içinden çıkarsın! Ama öyle yapmayıp da işinize gelen sözü allayıp pullayarak nakletmek, muhalifiyle karşılaşınca da ya aslında İbn Teymiye’nin kitaplarında çelişkiler var, tahrifat olabilir vs diye gevelemeye başlamanın dürüstlükle, insafla, adaletle ne gibi bir alakası var? Belki de siz Şeyhin İlcam kitabını tenkid eden sözünden haberdar değildiniz, hatta hocanız da bilmiyordu sonra bu ortaya çıkınca ne yapacağınızı şaşırdınız derken çelişki var vs diye gevelemeye başladınız ha ne dersin, böyle bir ihtimal yok mu? Bizimkisi zan ama kuvvetli bir zan, çünkü sizin gibileri az çok tanıyoruz, doğru dürüst bir şey okumazsınız, meseleleri tahkik etmezsiniz, böyle çuvallayınca da kendi kıt anlayışınızı itham edeceğiniz yerde başkalarına çamur atmaya kalkarsınız. Yalansa dersin yalan, ben İbn Teymiye’nin İlcam hakkındaki sözünü gündeme getirmeden önce muhalifi olan sözden haberdardım, bunun şuurunda olarak bu sözü naklettim dersin mevzuyu kapatırsın! İbn Teymiye’nin sözünün tek manalı olduğu iddiası ise senin kıt anlayışınla söylediğin bir şeyden ibarettir. Biz aylardır bu sözün manasını açıklıyoruz, şimdi de açıkladık, sen bu sözün çok açık olduğunu iddia ediyorsan o zaman bunların hepsine –böyle kafadan sallama şeylerle değil makul olan bir şekilde- izah getirirsin.

“İbn Teymiyye rahimehullahın açık kavillerinden İmam Gazali ve eserlerine nasıl baktığı gayet açık onun demek istediği Allahu alem Gazali halis kelam ehlinin yöntemini bırakıp dini seleften almak gerektiğini savunmaya başladı ama selefin nasıl düşündüğü hususunda hata etti.” demişsiniz.
Hangi dile göre bu sözden böyle bir mana çıkarıyorsunuz? İbni Teymiyye’nin sözüne kendi reyinizle mana veriyorsunuz. Bunun sebebi de daha önce söylediğim gibi, İbni Teymiyye’nin kitaplarında çelişkili sözlerin olmasını imkânsız kabul etmenizden kaynaklanmaktadır. Dolayısı ile aklınızı kapatmışsınız, sözden ne mana çıkar bir kenara koymuşsunuz, kendi reyinizle söze mana yüklemeye çalışıyorsunuz.
Sizin söze verdiğiniz mana şudur: İmam Gazali dini seleften almak gerektiğini söylemeye başladı ancak ilhad olan bir akidenin selefin akidesi olduğunu iddia etti ve bunu ispat etmek için de İlcamu’l-Avam kitabını yazdı; bu sebeple de İbni Teymiyye onun hakkında “Ehli hadis akidesine döndü ve İlcamu’l-Avam kitabını yazdı.” dedi. Hangi akıl sahibi bu sözün bu manada olduğunu kabul eder? Bu söze bu manayı vererek ancak basireti kör olduğu gibi gözleri de kör olanları kandırabilirsiniz, başka kimseyi kandıramazsınız. Size misal vererek basit bir soru sorayım da İbni Teymiyye’nin sözüne yüklediğiniz mananın ne kadar saçma olduğunu belki anlarsınız; siz anlamazsanız da veya anlamak istemeseniz de en azından biraz olsun aklını çalıştıran kimseler bunu muhakkak anlayacaktır. Düşün; bir kimse yıllarını komünist olarak geçirmiş. Ömrünün sonunda, zamanımızdaki İslam’dan uzak, kendini Müslüman zanneden kimselerin laik akidesine dönmüş ve dinin seleften alınması gerektiğini savunmaya başlamış. Ancak selefin de İslam’dan habersiz cahil toplumun akidesi üzere olduğunu iddia ediyor ve bu uğurda bir eser telif ediyor. Şimdi bu kişi dini seleften almak gerektiğini söylediği için hangi akıl sahibi onun hakkında “Selefin yoluna döndü ve filan eseri telif etti.” der? Siz, İbni Teymiyye’yi ne duruma soktuğunuzun farkında mısınız?! Aklı başında olan sıradan bir insan ile böyle bir şey diyemezken, âlim konumunda olan birinden bu gibi sözlerin çıkması nasıl karşılanır? Bir delik kapatayım derken kocaman bir delik açtığınızın hiç mi farkında değilsiniz?!”


İbn Teymiye’nin bu sözünden bu mananın çıktığını yukarda ayrıntılı olarak izah ettik. Şimdi verdiğin misal üzerinden başka bir misal vererek konuyu tekrar açıklayacağım inşallah. Mustafa İslamoğlu denen şahsı bilirsiniz. Neredeyse her ağzını açışında selefe küfreden birisidir. Yeri geldi Evzai’ye, yeri geldi Şafii’ye, başka zaman Ahmed bin Hanbel’e demediğini bırakmaz; hatta sahabeye kadar dilini uzatır. Şimdi bu şahıs sonradan bunu bıraksa, hatta selefi tazim etmeye başlasa, selefin üstünlüğü konusunda kitap telif etse, bununla beraber toplumda yaygın olan demokratik islam anlayışına bağlı kalmaya devam etse veya cehaleti mazeret gören, vesair cehmi akideleri selefin akidesi olarak lanse eden ekole tabi olsa; bu kişiden bahseden birisinin onun hakkında “yıllarca selefe küfretti ancak daha sonra selefin yolunu benimsedi” demesi mutlak anlamda batıl ilan edilebilir mi? En azından bu kişi tenkid edilmeden önce bununla ne kasdettiği sorulmaz mı? Yoksa sırf bunu dediği için hemen “sen onun batıl akidesini selefi olarak niteledin” deyip küfürle mi itham edilir? Bu kişi kasdını izah etse yani dese ki ben bunu önceki haline kıyasla söyledim, bırakın tekfir edilmeyi, tenkid dahi edilebilir mi? Yine M.İ hakkında bu değerlendirmeyi yapan kişi, başka yerlerde de onun selefi tazim eden kitabında da batıl şeyler olduğunu söylese bu şahsın mutlak bir çelişkisi olarak mı kabul edilmesi gerekir? Bu örneği günümüzde Şiilikten Ehli sünnete geçen ama diyelim ki kabircilerin akidesine tabi olan bir kişi hakkında da düşünebilirsiniz. Veya bizzat aile kökeni Sünni olan birisi hakkında da söyleyebilirsiniz. Dikkat edin Sünni diyoruz, halbuki bu toplumun sünnetle bir alakası olmadığı bellidir. Bundan illa bu toplumun akidesini Sünnete uygun kabul ettiğimiz manası çıkar mı? Şii hakkında sonradan Sünni oldu diye haber versek bu, o şahsın Sünnilik adı altında benimsediği batıl akideyi tezkiye ettiğimiz anlamı çıkar mı? Hatta onun ötesinde günümüzde Hristiyanlığı terkederek mevcut müşrik toplumun akidesine geçen birisi hakkında İslamı seçti, benimsedi desek bu kişinin şirkini İslam olarak nitelendirmekle itham edilebilir miyiz? Bakın kitabını savunduğunuz Hak Yayınları bile Seyyid Kutub’un Fizilal’de günümüz halkları için sarfettiği “Müslümanlar” ifadesini “İslamı seçenler” diye çevirmiş. Bu yayınevinden çıkan İslamın Hareket Metodu kitabının “Davanın Menfaati Daima Dava Adamının Menfaatinden Önce Gelir” başlıklı bölümüne bakabilirsiniz. (sf 172) S. Kutub Tevbe: 8-9. Ayetlerin tefsirinde diyor ki:

إن ما وقع من الوثنيين الهنود عند انفصال باكستان لا يقل شناعة ولا بشاعة عما وقع من التتار في ذلك الزمان البعيد.. إن ثمانية ملايين من المهاجرين المسلمين من الهند - ممن أفزعتهم الهجمات البربرية المتوحشة على المسلمين الباقين في الهند فآثروا الهجرة على البقاء - قد وصل منهم إلى أطراف باكستان ثلاثة ملايين فقط!

Hak yayınları bu ifadeyi şöyle çevirmiş:
“Hindistan'la Pakistan ayrıldıkları zaman, Hind Putperestlerinin İslam'ı seçenlere yaptıkları kötülükler ve ihanetler, eski devirlerdeki Tatarların yaptıklarından hiç de aşağı kalmaz...
Hindistan'dan hicret eden 8.000.000 islamı seçen insan barbarların Hindistan'da kalan kendi inançlarındaki diğer insanlara yaptıkları zulümden kurtulmak için hicreti tercih etmişlerdi. Pakistan'a bunlardan sadece 3.000.000'u ulaşabildi.”

Arapça ibarede Müslümanlar şeklinde olan ifade Hak yayınları tarafından “İslamı seçenler” olarak çevrilmiş! Yani Seyyid Kutub bu halklara müslüman dediği halde Hak Yayınları bunu tevil daha doğrusu tahrif edip İslamı seçenler diye çevirmiş. Burası ayrı bir konu ama konumuzla alakalı kısmı demek ki Hak yayınları günümüz toplumlarına İslamı seçenler demekte bir mahzur görmüyor! Çünkü günümüz toplumları din olarak İslamı seçtiklerini ifade etmektedirler. Ama biz onların hakikatte İslamı seçmediklerini biliyoruz. Her ne kadar bunlara İslamı seçti demek yerine başka ifadeler kullanmak, mesela İslama nisbet edilen vs gibi daha doğru olsa da neticede birisi müşrik toplumlara –diğer din mensuplarına nisbetle- İslamı seçenler dediği diye şirki İslam olarak vasfetmekle suçlanamaz. Öyleyse aynı şekilde bazı batılları savunmaya devam eden birisine önceki yaşantısına nisbetle selefin yolunu seçti diyen birisi de bu kimsenin bütün akidesini tezkiye etmekle suçlanmaması gerekir!

Şu halde İbn Teymiye’nin Gazali hakkında sarfettiği “hadis ehlinin yoluna döndü” ifadesinin hiçbir başka anlama gelmeyen mutlak bir nass yani kesin ifade olduğunu ileri sürmenin mesnedi nedir? Öyle ki belki sen bile kafir dediğin kimseler hakkında buna benzer ifadeleri kullanıyorsundur, senin için geçerli olan mazeretler İbn Teymiye için niye geçerli olmuyor? Bizim ne kendimizi, ne de İbn teymiye’yi zor duruma soktuğumuz yok ama görünen o ki siz kendinizi akıl sahipleri nezdinde gülünç duruma düşürüyor ve meselelere ne kadar sığ baktığınızı ele veriyorsunuz…

“Mesele bu kadar basittir ve izah ettiğimiz şekilde anlaşılır. Yok öyle demiyor diye iddian varsa şeyhin kendi akidesine ve hatta hadis ehlinin akidesine muhalif bir kitabı nasıl tezkiye ettiğini sen açıklarsın biz de okuruz.” demişsiniz.
Daha önce dediğim gibi siz, İbni Teymiyye’nin kitaplarında çelişkili sözlerin olmasını imkânsız gördüğünüz için saçma da olsa kendinizce bir şekilde uzlaştırmaya çalışıyorsunuz. Oysa İbni Teymiyye’nin bu sözünden anlaşılan, İmam Gazali’nin hadis ehlinin akidesine döndüğü ve bu akideyi anlatan İlcamu’l-Avam kitabını yazdığıdır. İbni Teymiyye’nin kendi akidesine zıt olan bir kitap hakkında nasıl böyle diyeceği ise İbni Teymiyye’nin cevap vereceği bir sorudur. İbni Teymiyye’nin sözleri ihtimalli sözler olsaydı o zaman ne kastettiğine bakmak için diğer sözlerine bakılırdı. Ancak söz açık olduğunda o sözün manası başka sözle kaldırılmaz.
Şunu tekrar hatırlatmak isterim; burada İbni Teymiyye’nin şahsı hakkında konuşmuyoruz, piyasada mevcut olan kitapları hakkında konuşuyoruz. Bu kitaplarda çelişki sözler olması imkânsız değildir.”


Dediğim gibi İbn Teymiye’nin kitaplarının ona nisbetinde şüphe varsa bu kitaplardan hiç nakil yapmazsın, böylece kendini de başkalarını da yormamış olursun! Ama bu kitaplarda şüphe olduğu, İbn teymiye’nin İlcamul Avamı öven sözünü bayraklaştırıp hem kitabın reklamı için, hem de güya ‘bakın İbn Teymiye de bu kitabı övüyor’ diye muhaliflerinizi sıkıştırmak için kullanırken değil de İbn Teymiye’nin bu kitabı tenkid eden sözleri ortaya çıkınca aklınıza geldiyse zaten bu niyetin bozukluğunu gösteriyor… Ayrıca şu İbn Teymiye takıntısını, daha doğrusu bizde İbn Teymiye takıntısı olduğu vehmini artık bırakın. Burada hiç kimsenin Allahın kitabı haricindeki hiçbir kitabı içinde asla tezat barındırmayan birer kutsal metin olarak telakki ettiği yok, Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem) dışında hiçbir beşeri masum kabul ettiği de yok. Elbette ki İbn Teymiye’nin veya başka herhangi bir alimin çelişkili konuşması, hata etmesi, vehme düşmesi veya kitabına ekleme çıkarma yapılması muhtemel olan şeylerdir. Ancak bilhassa İbn Teymiye gibi ümmet tarafından tezkiye edilmiş, Şeyhulislam kabul edilmiş, kitapları her tarafa yayılmış, ezberlenmiş, şerhleri yapılmış bir alim hakkında çelişkili konuştuğu veya kitaplarında çelişki olduğu, tahrifat olduğu gibi iddialar her sıkıştığında gündeme getirilecek bir şey değildir, bilakis akla en son gelecek ihtimal olması gerekir. Çünkü onun gibi dostu da düşmanı da çok olan, herkes tarafından tanınan meşhur birisinin eserlerinde böyle bariz çelişkiler olsa bu, dostun da düşmanın da gözünden kaçmaz, derhal gündeme getirilirdi. Alimler eğer bunu gündeme getirmedilerse daha okuduğunu anlamaktan aciz cahil cühelanın bir araya gelerek akıllarına yatmayan her ifadenin çelişki veya tahrif olduğunu ileri sürmesinin kale alınır bir tarafı yoktur.

Ayrıca “İbni Teymiyye’nin şahsı hakkında konuşmuyoruz, piyasada mevcut olan kitapları hakkında konuşuyoruz.” Diyerek meseleyi yumuşatmaya çalışma! Gerçi sen de “İbni Teymiyye’nin kendi akidesine zıt olan bir kitap hakkında nasıl böyle diyeceği ise İbni Teymiyye’nin cevap vereceği bir sorudur.” Diyerek bizzat İbn Teymiye’nin kendisinde de çelişkiler olduğunu ima etmişsin ama İlcamul Avamı güya tahkik eden Ziyaeddin el Kudsi, kitabın son bölümünde İbn Teymiye ile Gazali arasındaki farkları izah ederken  bunu daha açık bir şekilde ifade etmiş ve İbn Teymiye’nin Gazali’nin akidesine muhalif olduğu halde İlcamul Avamdan olumlu bir şekilde bahsetmesinin sebebi olarak bu sözleri Gazali’nin kitabını okumadan veya okusa bile anlamadan sarfetmiş olabileceği veya okuduğu halde bilerek meseleyi çarpıtmış olabileceğini de bir ihtimal olarak zikretmiştir! İşte bu da muhtemelen senin de dilinin altındaki bakladır. İnsan kendisi ne ise başkalarını da öyle zannedermiş. Biz kendisi üçkağıtçı, yalancı dolancı olan kimselerin etrafındaki her insanı da öyle zannettiğine çokça şahid olmuşuzdur. İşte bu Ziya denen megaloman şahsiyet de zannediyor ki başkaları da kendisi gibi bilmediği, okumadığı, anlamadığı konularda kanaat belirtiyor veya bilerek meseleleri çarpıtıyor! Ziyanın İbn Teymiye gibi zekası, dürüstlüğü, muhaliflerinin görüşlerine vakıflığı dost düşman herkes tarafından teslim edilen bir alim hakkında bunları ihtimal olarak dahi zikretmesi onun edepsizliğinin ve azgınlığının tipik bir misalidir. O böylece hem en azılı düşmanlarının dahi İbn Teymiye’ye atfetmeyeceği bir şeyi geveleme suretinde de olsa dile getirmekle tarihi hakikatlere aykırı bir tutum izlemiş, hem de sırf kendi çelişkilerini kamufle etmek için nasıl haddini aşabilecek bir tıynette olduğunu bir kez daha göstermiştir. Onun hakkında söylenecek çok şey olsa da şimdilik geçiyor, devamını sonraya saklıyoruz…

“Demek Gazali geçmişte girdiği yolların tümünden tevbe etmek istemiş ve bahse konu olan kitabıda kendince selefe göre yazmaya çalışmış ama geçmişte nasıl Allah'u tealanın dini hakkında ilimsizce konuşup sapmış ve şüphe denizinde yüzmüşse yine aynı şekilde selefin yoluna girdiğini zannederek şüphe denizine tekrar dalmıştır.” demişsiniz.
Madem Gazali’nin durumu böyleydi, İbni Teymiyye bu durumu bilmiyor muydu da onun hadis ehlinin akidesine döndüğünü söyledi? Yaptığınız bu açıklamalarla İbni Teymiyye’yi tezkiye edeyim derken yeriyorsunuz da farkında değilsiniz. Yani bir kimse filozofken ilhad akidesine dönüp bu ilhad akidesini de selefe nispet edecek, âlim konumunda olan bir kimse de onun hakkında “Ehli hadisin yoluna döndü ve filan kitabını yazdı.” diyecek, öyle mi? İnsanların aklını hafife almayın! Bir kimse eğer bu durumda ise ondan şiddetle sakındırılması gerekir. Filozofken zaten selefe tabi olmak isteyen insanlar ona tabi olmaz. Ama ilhada girip bu ilhadın selefin akidesi olduğunu söyleyen bir kimseden çok şiddetle sakındırmak gerekir. Onun hadis ehlinin yoluna döndüğünü söylemek, insanları açık bir şekilde fitneye sürüklemek demek değil midir? İbni Teymiyye’yi ne kadar da kötü bir duruma soktuğunuzun farkında mısınız?!”


Görüldüğü üzere aynı şeyleri sürekli tekrarlayıp duruyorsun. Bu ya takıntılı kişilikten ya da elinde başka bir malzeme olmaması zavallılığından kaynaklanıyor. İbn Teymiye’nin bu sözünün geçtiği siyak bellidir. O, bunları kelam yolunun batıllığını ve kelam ehlinin dahi sonradan bu yolun batıllığını anladıklarını izah etme sadedinde bir misal olarak zikretmiştir. Mevzu Gazali veya eseri değildir. Bunlar kelam ehlinin şaşkınlık ve hayretine verilen bir misaldir. Orada ismi geçen hiç kimse kamil anlamda selefin yoluna dönmemiştir. Şimdi İbn Teymiye’nin konuyla alakalı sözünü, siyakıyla beraber ve daha önce yaptığımız bazı açıklamalarla birlikte tekrar naklediyorum herkes iyi okusun!

فَإِنْ فُرِضَ أَنَّ أَحَدًا نَقَلَ مَذْهَبَ السَّلَفِ كَمَا يَذْكُرُهُ؛ فَإِمَّا أَنْ يَكُونَ قَلِيلَ الْمَعْرِفَةِ بِآثَارِ السَّلَفِ كَأَبِي الْمَعَالِي وَأَبِي حَامِدٍ الْغَزَالِيِّ وَابْنِ الْخَطِيبِ وَأَمْثَالِهِمْ مِمَّنْ لَمْ يَكُنْ لَهُمْ مِنْ الْمَعْرِفَةِ بِالْحَدِيثِ مَا يُعَدُّونَ بِهِ مِنْ عَوَامِّ أَهْلِ الصِّنَاعَةِ فَضْلًا عَنْ خَوَاصِّهَا وَلَمْ يَكُنْ الْوَاحِدُ مِنْ هَؤُلَاءِ يَعْرِفُ الْبُخَارِيَّ وَمُسْلِمًا وَأَحَادِيثَهُمَا إلَّا بِالسَّمَاعِ كَمَا يَذْكُرُ ذَلِكَ الْعَامَّةُ وَلَا يُمَيِّزُونَ بَيْنَ الْحَدِيثِ الصَّحِيحِ الْمُتَوَاتِرِ عِنْدَ أَهْلِ الْعِلْمِ بِالْحَدِيثِ وَبَيْنَ الْحَدِيثِ الْمُفْتَرَى الْمَكْذُوبِ وَكُتُبُهُمْ أَصْدَقُ شَاهِدٍ بِذَلِكَ فَفِيهَا عَجَائِبُ. وَتَجِدُ عَامَّةَ هَؤُلَاءِ الْخَارِجِينَ عَنْ مِنْهَاجِ السَّلَفِ مِنْ الْمُتَكَلِّمَةِ وَالْمُتَصَوِّفَةِ يَعْتَرِفُ بِذَلِكَ إمَّا عِنْدَ الْمَوْتِ وَإِمَّا قَبْلَ الْمَوْتِ وَالْحِكَايَاتُ فِي هَذَا كَثِيرَةٌ مَعْرُوفَةٌ. هَذَا أَبُو الْحَسَنِ الْأَشْعَرِيُّ: نَشَأَ فِي الِاعْتِزَالِ أَرْبَعِينَ عَامًا يُنَاظِرُ عَلَيْهِ ثُمَّ رَجَعَ عَنْ ذَلِكَ وَصَرَّحَ بِتَضْلِيلِ الْمُعْتَزِلَةِ وَبَالَغَ فِي الرَّدِّ عَلَيْهِمْ. وَهَذَا أَبُو حَامِدٍ الْغَزَالِيُّ مَعَ فَرْطِ ذَكَائِهِ وَتَأَلُّهِهِ وَمَعْرِفَتِهِ بِالْكَلَامِ وَالْفَلْسَفَةِ وَسُلُوكِهِ طَرِيقَ الزُّهْدِ وَالرِّيَاضَةِ وَالتَّصَوُّفِ يَنْتَهِي فِي هَذِهِ الْمَسَائِلِ إلَى الْوَقْفِ وَالْحَيْرَةِ وَيُحِيلُ فِي آخِرِ أَمْرِهِ عَلَى طَرِيقَةِ أَهْلِ الْكَشْفِ وَإِنْ كَانَ بَعْدَ ذَلِكَ رَجَعَ إلَى طَرِيقَةِ أَهْلِ الْحَدِيثِ وَصَنَّفَ " إلْجَامَ الْعَوَامِّ عَنْ عِلْمِ الْكَلَامِ ".

“Farz etsek ki bir kimse, selefin yolunu onun zikrettiği gibi nakletmiş olsun kaldı ki bu kimse Ebû'l Meâlî, Ebû Hâmid el-Gazzâlî, İbn'ul Hatîb (yani Razi) ve benzerleri gibi, selefe ait haberleri ve onların durumunu çok az bilmektedir. Bunlar değil seçkin birer hadîsçi olmak, bu ilmin sıradan kişileri sayılabilecek derecede bile hadîs bilgisine sahip değildi. Bunlardan bir teki bile kulaktan duyma bilgiler dışında Buhârî'yi ve Müslim'i tanımamakta, hadîslerini bilmemektedirler. Nitekim bu hususu herkes belirtmektedir. Üstelik bunlar, hadîs âlimlerine göre mütevâtir derecesinde sahih olan hadîslerle, mevzu ve uydurma olan hadîsleri dahi birbirinden ayırdedememektedirler. Kitapları bunun en sadık şahidi olup bu kitablarda oldukça tuhaf rivayetler vardır!...

Selefin menhecinden ayrılan bu kelâmcıların ve mutasavvıfların genelinin, ya ölüm anında veya ölümden bir süre önce bu hususu itiraf ettikleri görülür. Bu konuyla ilgili meşhur pek çok olay ve rivayet vardır.

İşte Ebû'l Hasan el-Eş'arî (Rahimehullah): Kırk yıl i'tizâlî fikirler arasında yetişip onun savunuculuğunu yaptı. Sonra bu düşüncelerinden vazgeçip Mu'tezile'nin sapıklığını ilân etti ve onlarla şiddetli bir mücâdeleye girişti.

İşte Ebû Hâmid el-Gazzâlî (Rahimehullah): Son derece zekî ve kulluk bilincinde bir kimseydi; kelâmı ve felsefeyi gayet iyi biliyordu; zühd, riyazet ve tasavvuf yoluna sulûk etmişti. Ama sonunda bu mes'elelerde şaşkınlığa düştü ve durmak zorunda kaldı. Keşif ehlinin yoluna döndü ve sonra da Hadis ehlinin yoluna dönüp "İlcâm'ul Avâm an-İlm'il Kelâm (Halkı Kelâm İlminden Alıkoymak)" adlı bir kitab yazdı.” (İbnu Teymiyye, Mecmu’ul Feteva, 4/71-72)

Şeyh (rh.a) ardından Razi ve benzerleri gibi ölümüne yakın selef akidesinin üstünlüğünü itiraf eden diğer kelamcıların kıssalarını nakletmektedir.
Görüldüğü üzere ifadenin siyakı ve sibakı, kelamcıların selefin asarı hakkındaki cehaletleri ve dolayısıyla selefin mezhebi şudur, deme selahiyetlerinin olmadığı ve içlerinde birçoğunun da ölümüne yakın selef mezhebinin üstünlüğünü anladıklarından bahsetmektedir. Ne dersin, İbn Teymiye (rh.a) Gazali’nin selefi tanımadığını söyledikten sonra onun yazdığı İlcam’ul Avam kitabından selef akidesini öğrenin mi diyor? İbn Teymiye’nin kitaplarında çelişki var diyorsun da sana göre de bu kadar çelişki fazla değil mi? Öyle ki senin gibilerin zihniyetine göre bir önceki sayfa sonraki sayfayı tekzib ediyor! İnsan hiç düşünmez mi İbn Teymiye’ye göre Gazali, hadis bilmediğine ve selefi de tanımadığına göre selef mezhebini nasıl yazacak? Bütün bunlardan anlaşılıyor ki Şeyh (rh.a) Gazali ve emsali kelamcıların savundukları kelami görüşlerin çürüklüğünü kendilerinin de itiraf ettiklerini anlatmak üzere bu satırları kaleme almıştır. Yoksa ifadenin akışından asla, bu zikredilen alimler saf selef akidesine döndüler ve kitaplarına da bunu yansıttılar gibi bir anlam çıkmaz. Tabi sen bunu nasıl izah edersin bilmem, ya diyeceksin bu ifadenin bizim işimize yarayan son kısmı sahihtir, baş tarafı ise uydurmadır; veyahut da İbn Teymiye –haşa- ne konuştuğunu bilmeyen birisidir, böyle birbirini tekzib eden sözleri aynı cümle içerisinde pek ala sarfedebilir! Bu ikisini de söylemek sizin gibilerden beklenir, nitekim Ebubekir Sifil gibi bunu söyleyenler var; ama tahkik ehli birisi ise ümmetin takdirini kazanmış, Şeyhulislam ünvanı verilmiş bir alim hakkında en son düşünülecek şeyin bu olduğunu bilir ve alimin ne kasdettiğini anlamaya çalışarak sözlerini cem etmeye gayret eder.”

Şimdi eğer İbn Teymiye’nin Gazali’nin selef yoluna döndüğünü söylemesi, onun kitabındaki her sözü tasdik ettiği manasına geliyorsa, Fahreddin Razi’yi, Cüveyni’yi ve başkalarını da mı onaylıyor? Üstelik Şeyh (rh.a) bundan önce tefvizi selefin mezhebi olarak takdim edenleri sert bir dille tenkid ettiği halde bir iki paragraf sonra tefvizi selefin akidesi olarak mı takdim edecek? Ne diyeceksen Şeyhin sözlerinin geçtiği metnin bütününü ele alarak söyle, öyle bir tane cümle üzerinde yaygara yapmanın bir alemi yok.

“Evet bir kimse tüm sapık fikirlerinden dönüp ben artık hadis ehlinin yoluna dönüyorum ve artık hadis kitapları okuyorum dediğinde o kimse hakkında başkalarına bilgi verirken falan kimse hadis ehlinin yoluna döndü denir.” demişsiniz.
Meseleyi neden saptırıyorsunuz?! Diyorsunuz ki; “Evet bir kimse tüm sapık fikirlerinden dönüp…” Size  ve İbni Teymiyye’ye göre İmam Gazali bütün sapık fikirlerinden döndü mü?! Elbette hayır. İbni Teymiyye tafvid akidesine ilhad diyor. İmam Gazali ilmi seleften almak gerekir deyip selefe ilhad olan bir akide nispet ettiğinde onun hakkında sen “Hadis ehlinin yoluna döndü” mü dersin?! Eğer dersen ne kadar cahil olduğunu ispatlamış olursun.”


Gazali, geçmişte selefin yolunu, naslara bağlılığa dayanan metodu kabul etmediği halde sonradan bu yolu benimsemiştir, böylece en azından o konuyla alakalı olan sapık görüşlerinden vazgeçmiştir, diğer konulardaki sapık görüşleri devam etse de bu cihetten o ve benzerleri hakkında “selefin yoluna döndü” denilmesinde bir sakınca yoktur. Geri kalan sözlerin ise papağan misali aynı şeyi tekrar etmekten ibarettir, cevapları fazlasıyla verildi.

“Çünkü tefviz akidesine göre Allahu tela "yed" " istiva" "nüzul" diye hiç bir mana taşımayan harflerden oluşan kelimeler zikretmiş oluyor.” demişsiniz.
İşte bu sözlerinde tafvid akidesinden ne kadar habersiz olduğunu ispatlıyorsun. Gerçi kendi akidesini dahi bilmeyen bir kimsenin muhalifin akidesini bilmemesinde şaşılacak bir şey yoktur. Hululü havadis meselesi ile alakalı yazdığınız cevapta savunduğunuz akideden dahi habersiz olduğunuzu ispatladınız. İnşallah fırsat bulduğumda oraya gereken cevabı yazacağım ve inandığınızı söylediğiniz akideden bile habersiz olduğunuz Allah’ın izni ile ortaya çıkacaktır.
Şimdi size soruyorum: Hangi tafvid âlimi Allahu Teâlâ "yed", " istiva", "nüzul" diye hiçbir mana taşımayan harflerden oluşan kelimeler zikretmiş? Bunu kendi kitaplarından ispatlayın. Sana ve seninle aynı yolu takip edenlere, sadece ömrünüzün sonuna kadar değil, kıyamete kadar vakit veriyorum, bakalım ispatlayabilecek misiniz…”


Hululul havadis meselesine 1 aydan fazla zaman geçtiği halde cevap vermiş değilsin, bekliyoruz… Tefviz meselesine gelince; her zamanki gibi kelimelere ifadelere takılıp asıl meseleyi kamufle etmeye çalışma! Neticede tefvizciler sıfat naslarının manasını Allahtan başka kimsenin bilmediğini söylüyorlar. Buna göre bizler Allah katındaki manayı bilmediğimiz için sıfat nassları da bizim nezdimizde hiçbir mana ifade etmeyen ifadeler olmuş oluyor. Yani tefviz akidesine göre istiva kelimesinin manası Allah katında malum olsa da insanlar katında malum olmadığı için neticede insanlar nezdinde istiva kelimesi elif-sin-te-vav-ye harflerinin bir araya gelmesinden oluşmuş manası olmayan bir kelimedir. Biz anlamadıktan sonra bunun Allah katında bilmediğimiz bir anlamının olup olmaması insanlık için bir önem arzetmez. Buradaki mesele budur. Hadi diyelim biz tam ifade edemedik, buradan kasdedilen şeyi şimdi daha açık olarak söyledik, sen şimdi bunu izah et ve Kuranda insanlar nezdinde manası olmayan yani manasız kelimelerin nasıl yer aldığını açıkla! Ayrıca bizim kendi akidemizi bilmediğimizi neye istinaden söylüyorsun bunu da isbatla!

“Ne rasuller nede alimler bunların manasını bilmiyor haşa.” demişsiniz. Ben, Allah (celle celaluhu) kendisi hakkında nasta yed, vech, ayn gibi lafızlar kullandığında bunların Arap dilindeki gerçek manası üzere yani uzuv olmadığına kesin bir şekilde inanmakla birlikte bunların muhakkak Allah’a layık olan bir manası olduğuna inanıp o manayı bilmediğim için Allah’a havale ediyorum. Ben bunu söylerken aşağıda ayrıntılı nakledeceğim üzere seleften gelen nakillere dayanıyorum. Burada bu konuda sizin selef mezhebini aktardığını itiraf ettiğiniz bir âlimden nakilde bulunmak istiyorum:”


İbn Kudame’den ve diğer alimlerden getirdiğin nakillere tek tek cevap verildi. http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1393.0 Eğer ilmin varsa, Word dökümanı olarak yaklaşık 80 küsur sayfa tutan bu risaleye tek tek cevap verirsin. Vereceğin cevap yoksa da o zaman selef ve halef alimlerine attığın tefviz iftirasından tevbe eder ve bu tevbeni de ilan edersin. İbn Kudame’den yaptığın nakillerin ayrıntılı izahı tefviz yazısının devamında mevcuttur. http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1393.msg5961#msg5961  Ben burada o yazıdan senin getirdiğin nakillerle alakalı bölümleri iktibas edeceğim inşallah. Sözkonusu yazıda İbn Kudame’nin tefviz akidesinde olmadığını, sıfatları zahir manalarına göre kabul ettiğini gösteren sözleri nakledilmiştir. Eğer İbn Kudame’nin Mufavvida olduğu fikrinde ısrarcıysan bunların hepsine tek tek izah getirmen gerekir.

Diyorsun ki:

“İbni Kudame müteşabihi tarif ederken şöyle diyor:

والصحيح: أَنَّ المُتَشَابِهُ: مَا وَرَدَ فِي صِفَات ِاللهِ -سُبْحَانَهُ- مِمَّا يَجِبُ الِإيمَانُ بِهِ، وَيُحْرَمُ التَّعَرُض ُلِتَأْوِيلِهِ، كقوله -تعالى-: {الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى} ، {بَلْ يَدَاهُ مَبْسُوطَتَان} ، {لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَي} ، {وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّك} {تَجْرِي بِأَعْيُنِنَا} ، وَنَحْوَهُ. فَهَذَا اتَّفَقَ السَّلَفُ -رَحِمَهُمْ الله- عَلَى الإِقْرَارِ بِهِ، وَإِمْرَارِهِ علَى وَجْهِهِ وَتَرْكِ تَأْوِيلِهِ. 

“Doğru olan şudur: Müteşabih; Allah (subhanehu ve teala)’ın sıfatları hakkında varit olan, kendisine iman edilmesi vacip olup tevili (manası) hakkında konuşmanın haram olduğu ayetlerdir. “El-Rahmân, arşa istiva etti.” “Bilakis, O’nun iki yed’i de açıktır.” “İki yed’imle yarattığım…” “Rabbinin vechi baki kalacaktır.” “Gözlerimizin önünde akıp gitmekteydi.” ve benzeri ayetlerde olduğu gibi. Selefi salihin (Allah onlara rahmet etsin) bunları kabul edip geldiği gibi geçirme ve tevilini terk etme konusunda ittifak etmiştir.”

Dikkat edilirse İbni Kudame burada sıfatlarla ilgili ayetleri müteşabih ayetlerden görmüştür. Devamında şöyle diyor:

وَلِأَنَّ فِي الآيَةِ قَرَائِنِ تَدُلُّ عَلَى أَنَّ اللهَ -سبحانه- مُنْفَرِدٌ بِعِلْمِ تَأْوِيلِ المُتَشَابِهِ، وَأَنَّ الوَقْفَ الصَحِيحَ عِنْدَ قوله تعالى: {وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلَّا الله} لَهُ لَفْظًا وَمَعْنَى.

“Ayetteki karineler, müteşabih ayetlerin tevilinin yalnız Allah’a ait olduğunu ve sahih olan duraklamanın hem lafız hem de mana olarak “وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلَّا الله / Müteşabih ayetlerin tevilini yalnız Allah bilir.” (Âli İmran: 7) sözünde durmak olduğuna delalet eder.”

İbni Kudame’nin bu sözünde görüldüğü üzere, ona göre sıfatla ilgili ayetler müteşabih ayetlerdir ve bu ayetlerin manasını ancak Allah bilir.”

Buna ilgili yazıda şöyle cevap verdik:

“Onun sıfatları müteşabihlerden sayması ve tevilini yalnızca Allahın bileceğini söylemesi mutlaka tefvizi savunduğunu göstermez. Çünkü yukarda da geçtiği üzere tevil lafzı bazen tefsir manasında, bazen de bir şeyin hakikati manasında kullanılır. İkinci manada sıfatları mutlak müteşabih olarak saymak ve bunun hakikatini yani keyfiyetini sadece Allahın bileceğini ifade etmek yanlış değildir. Şeyh (rh.a) Allahu a’lem bunu kasdetmiştir. Yanlış olan ise tevili tefsir manasında anlayıp Kuranda tefsirini Allahtan başka kimsenin bilemeyeceği ayetler olduğunu iddia etmektir ki Şeyhin bunu söylediği hususu açık değildir ve sıfatları zahir manalarına göre tefsir ettiği diğer sözlerine muhaliftir.”

Demişsin ki:

“Akabinde İbni Kudame, ayetin lafızlarının ve manasının buna nasıl delalet ettiğini açıklarken şöyle diyor:

وَلِأَنَّ قَوْلُهُمْ {آمَنَّا بِهِ} يَدُلُّ عَلَى نَوْعِ تَفْوِيضٍ وَتَسْلِيمٍ لِشَيءٍ لَمْ يَقِفُوا عَلَى مَعْنَاهُ.

“Onların “İman ettik.” sözü, manasını bilmedikleri bir şeye teslim olup onu Allah’a tafvid etmenin bir nevine delalet eder.”

Yukarıda sözlerinde açıkça görüldüğü üzere İbni Kudame sıfatla ilgili ayetleri müteşabih ayetlerden saydı ve müteşabih ayetlerin manasını yalnız Allah’ın bileceğini söyledi, burada ise manası bilinmediği için tafvid yapılması gerektiğini açık bir şekilde ifade etmektedir.”


Buna ilgili yazıda şöyle cevap verdik:

“İbn Kudame’nin Mufavvida olduğunu söyleyenlerin dayandıkları asıl bölüm burasıdır. Çünkü burada hem müteşabihin manasının bilinmeyeceğini söylemekte, hem de bunların Allaha tefviz yani havale edileceğini ifade etmektedir. Bu ise iddialarına göre ancak bir Mufavvid’den sadır olabilecek bir ifadedir. Biz, yukarda aynı tefviz lafzını kullanan Şeyh Berbehari’den misal vermiştik ki onun tefviz akidesi üzere olmadığı ehli nezdinde malum olan bir şeydir ve dost düşman –aklı başında- herkes bunu kabul etmektedir. Berbehari’nin tefvizi, manayı değil keyfiyeti tefviz yani Allaha havale etme manasında kullandığı açıktır. Şu halde bir alimin “tefviz” ifadesini kullanması tek başına onun bildiğimiz anlamda Mufavvida olduğunu iddia etmek için yeterli bir sebeb değildir. “Manasına vakıf olmadıkları” ifadesi de aynı şekilde ihtimalli bir ifadedir. Zira biz yukarda tefviz akidesine sahip olmadıkları belli olan İmam Ahmed gibi alimlerin de buna benzer ifadeler kullandıklarını ve bununla yine keyfiyeti kasdettiklerini ortaya koyduk. Şu halde bundan yola çıkarak tefvizi kesin olarak bu alime atfetmek de doğru bir iş olmaz.”

Devamla diyorsun ki:

“Daha sonra İbni Kudame manası bilinmeyen bir şeye nasıl iman edilecek diye bir şüpheyi ortaya atıp ona şöyle cevap veriyor:

فِإِنْ قِيلَ: فَكَيْفَ يُخَاطِبُ اللهُ الخَلْقَ بِمَا لَا يَعْقِلُونَهُ، أَمْ كَيْفَ يُنْزِلُ عَلَى رَسُولِهِ مَا لَا يَطَّلِعُ عَلَى تَأْوِيلِهِ؟ قُلْنَا: يَجُوزُ أَنْ يُكَلِّفَهُمْ الِإيمَانَ بِمَا لَا يَطَّلِعُونَ عَلَى تَأْوِيلِهِ؛ لِيَخْتَبِرَ طَاعَتَهُمْ، كَمَا قال -تعالي-: {وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِين}  {وَمَا جَعَلْنَا الْقِبْلَةَ الَّتِي كُنْتَ عَلَيْهَا إِلَّا لِنَعْلَم ... } الآية، {وَمَا جَعَلْنَا الرُّؤْيا الَّتِي أَرَيْنَاكَ إِلَّا فِتْنَةً لِلنَّاس}.
وَكَمَا اخْتَبَرَهُمْ بِالإِيمَانِ بِالحُرِوفِ المُقَطَّعَةِ مَعَ أَنَّهُ لَا يُعْلَمُ مَعْنَاهَا. وَاللهُ أَعْلَمُ {روضة /ابن قدامة}

“Eğer ‘Allah (celle celaluhu) halka akletmedikleri bir şeyle nasıl hitap edebilir? Veya rasulüne tevilini (manasını) bilmediği bir şeyi nasıl indirebilir?’ denirse, buna şöyle cevap veririz:
Allah’ın, kulları itaatleri konusunda imtihan etmek için onları tevilini (manasını) bilmediği bir şeye iman etmekle mükellef kılması mümkündür. Allah’ın şu ayetinde buyurduğu gibi: “Ta ki içinizden cihad edenlerle sabredenleri belli edinceye kadar size imtihan edeceğiz.” “Seni daha önceki kıbleden, yönelmekte olduğun kıbleye çevirmemizin sebebi; … bilinmesi içindir.” “Sana gösterdiğimiz rüyayı insanlar için bir imtihan kıldık.”
Aynı şekilde Allah (celle celaluhu) surelerin başındaki Hurûfu’l-Mukatta’ya, manasını bilmedikleri halde kullarının iman etmesini isteyerek onları imtihan etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.” (Ravdatu’n-Nâzır ve Cennetu’l-Munâzır)

İbni Kudame’nin bu sözleri Ravdatu’n-Nâzır isimli usul kitabında geçmektedir. Dileyen bu kitaptan ilgili bölümün tamamını okuyabilir. Ben okuyucuya kolaylık olsun diye sözün belli bölümlerini iktibas ettim. 
Sonuç olarak İbni Kudame’nin sözlerinden öz olarak şu üç şey ortaya çıkmaktadır:
1- İbni Kudame’ye göre haberi sıfatlarla ilgili ayetler müteşabih ayetlerdir.
2- İbni Kudame’ye göre müteşabih ayetlerin manasını yalnız Allah bilir.
3- Müşkil olan lafızlara, manasını Allah’a tafvid ederek iman edilmesi gerekir ve bu lafızlara iman edebilmek için Allah hakkında hangi manada kullanıldığını bilmek şart değildir.”

Buna da cevabımız şöyledir:

“İbn Kudame’nin Mufavvida olduğunu iddia edenler bu sözleri de dayanak edinerek Şeyh (rh.a)’a göre tıpkı hurufu mukatta’nın manasının bilinmediği gibi sıfat naslarının manasının da bilinemeyeceği görüşünde olduğunu söylemektedirler. Burada öncelikle şunu belirtmemiz gerekir ki; yukarda açıkladığımız üzere –her ne kadar müteahhirun alimlerinin birçoğu bu harfleri mutlak müteşabih kabul etmeye meyilli ise de- selef alimleri hurufu mukatta hakkında bu görüşte değildir, bilakis bu harfleri açıklamaya çalışmışlardır. Şa’bi (ra)’dan bu harflere Kuran’ın sırrı dediği naklolunmuşsa da diğer selef alimlerinden gelen haberler bunun aksini göstermektedir. Şa’bi (ra)’ın bu sözüyle bu harflerin –günümüzde yaygın olarak kabul edildiği gibi- manası hiçbir şekilde bilinmeyecek mutlak müteşabihler kapsamında olduğunu kasdettiği de müsellem değildir. Bunlara kesin bir mana verilemez gibi bir şeyi kasdetmiş olması da muhtemeldir. Elbette ki bu, sözkonusu kavlin ondan sahih olarak nakledildiği kabul edildiği takdirdedir.  Bu sözü sadece Suyuti’nin ed-Durr’ul Mensur’da ve ondan nakleden bazı yerlerde gördüm. Suyuti bu rivayeti İbn Münzir, Ebu’ş Şeyh gibi alimlere nisbet etse de ben bu kavli ne bu zikrettiği alimlerden ne de başkalarından müsned olarak bulamadım. Bilakis İbn Ebi Hatim, Şabiden bu harflerin Allahın isimleri olduğunu nakletmektedir. Şu halde –Allah affetsin- İbn Kudame bu sözleriyle eğer mukatta harflerinin mutlak müteşabih kapsamında olduğunu kasdediyorsa bu doğru değildir. Lakin bunu bile kasdetse sıfatlarla mukatta harflerini kıyas etmesi sıfatların manasının hiç bilinmediği inancında olduğuna kesin delil teşkil etmez. Nitekim o, sıfatların tevilinin bilinmeyeceğini söylerken mukatta harflerinin manasının bilinmeyeceğini ifade etmiştir ki tevil ve mana aynı şeyler değildir. Bununla sıfatlarının keyfiyetinin ve mahiyetinin bilinmeyeceğini, tıpkı mukatta harflerinin gerçek manasının kesin tarzda bilinmemesinin bir zarar vermediği gibi sıfatların hakikatini tam olarak bilmemenin de bir zarar vermeyeceğini ifade etmek istemiş olması da muhtemeldir.”

“İşte selef akidesini aktaran âlim olarak kabul ettiğiniz İbni Kudame… haberi vasıflarla ilgili takınılması gereken tavrı aktarıyor. Eğer samimi iseniz haydi tabi olun. İbni Kudame’nin bütün bu söyledikleri sizin akidenize zıttır. Size göre sıfatla ilgili ayetler müteşabih midir? Size göre bu ayetlerin manasını yalnız Allah mı bilir? Size göre bu lafızların manası bilinmeden Allah’a tafvid edilerek iman edilebilir mi?”


İbn Kudame’nin sözlerinde akidemize zıt bir yön olmadığını söz konusu yazıda ortaya koyduk. Sıfatların müteşabih olup olmadığına gelince; bu konuda sözkonusu yazıda malumat vardır, ilerde inşaallah daha ayrıntılı olarak da açıklanır. Ama İbn Kudame hakkındaki yazıda da söylediğimiz gibi “Müteşabihin tevilini Allahtan başka kimse bilmez” ayetinde geçen tevil kelimesi bazen tefsir anlamında, bazen bir işin hakikati ve mahiyeti, keyfiyeti manasında kullanılır. Bu ikinci manada sıfatlar mutlak müteşabih sınıfındadır ve bunların tevilini yani asıl mahiyetini hiç kimse bilemez. Ancak tevil kelimesi tefsir manasında ise ne sıfatların ne de Kuranda geçen başka herhangi bir şeyin tefsiri ve manası bilinmeyen anlamında müteşabih olması sözkonusu değildir. İbn Kudame sıfatların tevilini yalnız Allah bilir demiş ve bununla keyfiyeti kasdetmiştir. Mufavvida’nın anladığı şekilde manasını insanlar bilemez diye bir şey dememiş, bilakis kendisi de sıfatların manasını zahiri anlamlarına göre açıklamıştır. Meselenin tafsilatı ilgili yazıda geçmiştir.

“Sen, bu gibi ayetlerde Allah’a nispet edilen yed, ayn, vech gibi lafızların manasını bildiğini iddia ediyorsun. Hadi o zaman söyle bana o manayı da ben de bileyim. Naslarda Allah hakkında kullanılan elin manası nedir? Yine gözün, yüzün, ayağın, parmağın manası nedir? Ve diğer izafelerin hepsinin manası nedir, tek tek söyle bana. Soruma dikkat et; sana keyfiyetleri nasıl diye sormuyorum, bildiğin o manayı bana da söyle diyorum. Bu durumda senin için iki seçenek vardır:
Birincisi; bu lafızların Arap dilindeki hakiki manalarını Allah’a izafe ederek halis bir mücessime olduğunu ilan etmek. Şöyle ki; “El, Arap dilinde hakiki manası üzere organdır, uzuvdur. Allah hakkında nasta geçen el de organdır, uzuvdur, bir şeyin parçasıdır. Fakat bu organ ve uzvun keyfiyetini yani büyüklüğünü, boyunu, şeklini vs. ben bilmiyorum ama bizim ellerimiz gibi değildir.” diyeceksin, böylelikle halis bir mücessime olduğunu ilan edeceksin!
İkincisi; Allah’a layık bir mana olduğunu söyleyip bir mana vermeyeceksin. Böylelikle ne isim verirsen ver, ilhad dediğin tafvid akidesini kabul etmiş olacaksın.
Eğer sıfat olduğunu söylüyorsan sana o sıfatın manasını soruyorum, bana o sıfatın manasını söyle!
Üçüncü bir seçenek yok. Eğer var olduğunu iddia ediyorsan sana ve senin yolunu takip edenlere kıyamete kadar süre veriyorum; el, yüz, göz, ayak, parmak ve bunun gibi Allah’a nasta nispet edilen bütün kelimelerin manasını söyle. Tekrar belirteyim; sana mana soruyorum, keyfiyet sormuyorum. Şöyle yap;
El=….
Göz=…..
Ayak=….
Yüz=….
Ve diğerleri=….
Hadi bakalım, meydan senin, göster kendini! Bildiğin o manayı gevelemeden söyle de herkes bilsin, bilmeyen öğrensin.”


Burada sözkonusu sıfatların organ manasında olduğunu kabul etmekten ya da manasını Allaha tefviz ve havale etmekten başka üçüncü bir seçenek olmadığını söylemişsin ki bu, senin ve atalarının saplantısından ibarettir. Çünkü siz ve ecdadınız olan diğer Muattıla mensupları önce sıfat naslarının zahirinden mahlukatın organlarının ve sıfatlarının kasdedildiğini zannedip teşbihe düştünüz, ondan sonra da güya bu teşbihten kurtulmak için sıfatları inkar ederek tatile düştünüz. Sizin en büyük sapıklığınız Kuranın zahirinin teşbih yani küfür olduğuna inanmanızdır. Size göre Allah zahiri yani akla gelen ilk manası küfür olan bir kitap indirerek çoğunluğu avam olan insanları fitneye düşürmüş! Sen önce bunu bir izah et, bunu izah ettiğinde daha doğrusu edemediğinde –ki izahı yok bunun- zaten hakkı göreceksin Allahın izniyle. Biz Allahu teala hakkında organ, uzuv diye bir şeyin ne reddedildiğini ne de kabul edildiğini Kitap ve sünnette görmedik. O yüzden biz bunun reddi veya kabulü üzerine bir akide bina etmeyiz. Buna benzer cisim, hacim,kütle vs bütün mücmel lafızlar için de kaide budur. O yüzden bizden bu el, yüz, ayak gibi şeyler Allah hakkında organdır cevabını alamayacağın gibi değildir cevabını da alamazsın. Çünkü bu, kişiyi ilgilendirmeyen konulara dalmasıdır ve Allah hakkında ilimsizce konuşmasıdır, mükellef olmadığı şeylere girerek durduk yere vebale girmesidir. Bununla beraber sorduğun şey de saçmadır. Zira bizim kendimize ait muhdes bir akide sahibi olmadığımızı, bilakis geçmişteki bir akidenin savunuculuğunu yaptığımızı az çok tesbit etmen gerekir ki o da selefin akidesidir. Hadi diyelim sana göre selefin değil de hadis ehlinden ve Hanbelilerden bir cemaatin akidesi olsun ama neticede onlar ne diyorsa biz aynısını söylüyoruz. Bu kesimlerden de Allaha organ nisbet eden hiç kimse yoktur. Hatta bazıları bu sıfatların organ manasında olmadığını açıkça tasrih etmektedir. Bununla beraber racih olan dediğimiz gibi bu uzuv vb tabirleri kullanmayı tümden terketmektir. Bizler Allahu teala’nın daha sonra ayrılması mümkün olan bir takım cüzlerden, parçalardan müteşekkil olmadığına inanırız, bunun ötesinde elden kasıd organ mıdır değil midir gibi konulara girmeyiz. Çünkü organı nefyedenlerin birçoğu bununla sıfatın kendisini nefyetmeyi amaçlamaktadır, böyle şeylere prim verecek lafızları kullanmayız.

El, yüz, ayak gibi lafızların hakiki manasının organ olduğu iddiası ise batıldır. Çünkü bunlar organ için de başka şeyler için de kullanılan müşterek lafızlardır. Bu tür lafızlar izafe edildiği varlığa göre anlam kazanır. İnsanın eli, kapının kolu, kedinin eli ilh… hepsinin anlamı izafe edildiği varlığa göre farklıdır. Keza insanın ayağı, masanın ayağı, sineğin ayağı da böyledir. Şimdi el, ayak, yüz gibi şeylerin hakiki manası organdır dediğimizde masanın ayağını, kapının kolunu, yastığın yüzünü nasıl izah edeceğiz? Böylece bu kelimelerden mutlaka organ manası kasdedilmesi gerektiği iddiası boşa çıkmaktadır. Bunların hakiki ve zahiri manası, izafe edildiği varlığa göre değişir ve o varlıkla beraber zikredildiğinde akla gelen ilk mana zahiri mana olur. Yani masanın ayağı denildiğinde bunun hakiki anlamı masayı ayakta tutan şeylerdir, insanın ayağı denilince insandaki ayak uzvudur. İnsanın eli malumdur, kedinin eli ön ayaklarıdır, kapının kolu kapıyı açıp kapamaya yarayan şeydir. Bunların hakiki manaları da bu şekildedir. Allahu Teala hakkında zikredildiğinde de Onun şanına layık olan iki el, iki ayak, yüz bu lafızların hakiki ve zahiri manasını teşkil etmektedir. Nasıl ki masanın ayağı dediğimizde insandaki organ olan ayak anlaşılmıyorsa –la teşbih- Allahu Teala’nın ayağı dediğimizde de insandaki ayak uzvu, organı akla gelmesi gerekmez. Masanın ayağı hakiki ayaktır, bunun başka bir ismi veya tevili yoktur. Masanın altındaki o nesnenin aslında ismi başkaydı da mecazen ayak denildi denemez. Aynı şekilde Allahu Teala’nın ayağı da hakiki ayaktır. O ayaktan kasıd aslında başka bir şeydir fakat mecazen ayak denildi denilemez. Kısacası el=el, ayak=ayak, parmak= parmak, yüz= yüzdür. Başka bir ifadeyle nasslarda Allaha izafeten geçen el= Allahın şanına layık hakiki bir eldir. Ayak= Allahın şanına layık hakiki bir ayaktır ilh… Bunların manası budur. Bizler Allahın kıyamet günü kainatı avuçlarının içine alacağına, Ademi ve başka şeyleri elleriyle yarattığına, cehennemin üzerine ayağını koyacağına ve cehennemin bundan dolayı büzüşeceğine, iki gözüyle gördüğüne, bir rivayette kainatı parmaklarının üzerine koyacağına, ahirette müminlerin Onun yüzüne bakacağına, Ademi kendi suretinde yarattığına ilh… inanırız. Birisi çıkıp bütün bunlar organı ve uzvu çağrıştırmaktadır derse ona deriz ki; neyi çağrıştırırsa çağrıştırsın bizler Kitap ve sünnetin gittiği yere kadar gideriz, durduğu yerde ise dururuz. Organı nefyetmekte veya kabul etmekte bir hayır olsaydı şüphesi Allah, rasülü ve selefi salihin imamları bu konuyu açıklarlardı. Onlar bu hususta durduğuna göre bize de düşen durmaktır ve bu konuda konuşmamaktır.

“İbni Teymiyyenin hadis ehlinin yoluna dönmüş hadis ehlinin akidesine dönmemiş” saçmalığına yukarıda cevap verildi. Yani bir kimse bu kadar da mı cahil olur, denilir ancak! Bir âlim, ilhad akidesine giren bir kimse hakkında, sırf selefi övdüğü akidenin seleften alınması gerektiğini söylediği için onun hadis ehlinin yoluna döndüğünü ama hadis ehlinin akidesine dönmediğini söyleyecek, öyle mi?!  Yani sana göre bir kimse hadis ehli akidesinde olmadığı halde hadis ehli yolu üzere olabilir, öyle mi?! Bu kadar koyu bir cehalet olmaz!

Bir de diyor ki; “Şeyhu’l-İslam söz konusu kitap için sadece “yazdı” demiş “hadis ehlinin akidesine göre” veya “selef akidesine göre” veya “selefin menhecine uygun bir şekilde” gibi kitabı tezkiye edici tek bir kelam söylememiştir.” Şimdi İbni Teymiyye diyecek ki; “İmam Gazali hadis ehlinin yoluna/akidesine döndü ve İlcamu’l-Avam kitabını yazdı.” Senin gibi süper zeka (!) biri de kalkıp diyecek ki; “İbni Teymiyye sadece ‘yazdı’ dedi, başka bir şey demedi ki.” Güldürmeyin beni! Gerçekten siz bu söylediklerinize inanıyor musunuz? İbni Teymiyye burada sadece bir kimsenin bir kitap yazmasından mı bahsediyor? Yoksa bir kimsenin hadis ehlinin yoluna döndükten sonra bir kitap mı yazdığını söylüyor? Eğer hadis ehlinin yoluna döndükten sonra bir kitap yazılıyor ve selefe ilhad akidesi nispet ediliyorsa âlime yakışan, “Bu kimse hadis ehlinin yoluna döndüğünü iddia ediyor fakat bu kişi aslında ilhad akidesine döndü ve bu ilhad olan akideyi de selefe nispet ediyor.” demektir. Siz bu açıklamalarınızla İbni Teymiyye’yi ne duruma soktuğunuzun herhalde farkında değilsiniz. Sizin söze verdiğiniz manaya göre bu sözleri kullanan, bırakın âlim olmayı, daha kastettiği şeyleri bile anlatabilecek durumda olmayan bir kimsedir. Siz herhalde kendi sözünüzü dahi anlamıyorsunuz!”


Bu safsata tarzı kelamlara yukarda yeterli cevap verildi. İbn Teymiye’nin hadis ehlinin yoluna döndü dedikten sonra İlcamul Avamı yazdı sözünden ne sana delil çıkar, ne de bize delil çıkar. Bu, zannettiğin gibi açık bir söz değildir. Bu sözün tefsiri için Şeyhin başka sözlerine müracaat etmek gerekir. Çünkü kavlin içinde İlcamul Avamı bütünüyle tezkiye eden bir ifade yoktur. Zaten yukarda da belirttiğimiz gibi İbn Teymiye’nin bu sözü zikrettiği makam Gazali’nin akidesini veya kitabını incelediği bir makam değildir. Konu, kelamcılıktan tevbe eden kelam imamlarının halidir ve Gazali sadece bir misal olarak verilmiştir. Aklı başında herkes, İbn Teymiye’nin Gazali ve eseri hakkındaki görüşlerinin tam olarak tesbit edilebilmesi için daha tafsilatlı sözlerine müracaat edilmesi gerektiğini görür. Esasen hiçbir alimin hatta kafir, facir bir filozofun dahi bir mesele hakkındaki görüşü böyle kitabının içinden cımbızla çekilmiş bir sözden yola çıkarak tesbit edilemez. Siz bu yöntemi değil bir muvahhide, araştırmacı kişiliğe sahip aklı başında herhangi birine dahi kabul ettiremezsiniz. Bilakis her münevver kişi bir yazarın bir mesele hakkındaki görüşünün ancak konuyla alakalı bütün sözleri bir araya getirilerek tesbit edilebileceğini kabul eder. Ama ilimde ayak takımı mesabesinde olanlar bu tür şeylerle sevinirler ve tıpkı muhaliflerinin bir tane sözünü cımbızla çekip sabah akşam manşete taşıyan medya maymunları gibi sürekli aynı şeyi tekrar ederek psikolojik baskı kurmaya çalışır ve o sözü açıklayan başka her şeyi görmezden gelir, inkar veya tevil ederler. Bir kimsenin üzerinde durduğu kavli tahkik etmeye yanaşmaması ve ona muhalif şeyleri çeşitli bahanelerle devre dışı bırakmaya çalışması zaten başlı başına bu meselenin artniyetli olarak ele alındığını gösteren bir karinedir.

“Şeyh’ul-İslam; Gazali için “Ömrünün sonuna doğru keşfe döndü, sonra bundan sonra da hadis ehlinin yoluna döndü” dedi ve ekledi “ve şu kitabı yazdı”. Bir kimsenin hadis ehlinin yoluna dönmesi, her zaman tam anlamıyla hadis ehlinin akidesi ve menheci üzere değişim gösterdiğini, ortaya koymaz” demişsiniz. O halde Gazali’nin döndüğü hadis yolu nedir? Sadece selefi övmesi, kelam ilminin ilaç gibi olduğunu söyleyip sadece hastalara verileceğini ifade etmesi, tevili avama yasaklaması ve bununla birlikte ilhad olan bir akideyi selefe nispet etmesi, hadis ehlinin yoluna mı dönmesidir? İbni Teymiyye bu durumu kastederek mi hadis ehlinin yoluna döndüğünü söylüyor?! Buna ancak basireti kör olduğu gibi gözü de kör olmuş kimseler inanır. Yoksa meseleyi kavrayan mümeyyiz bir çocuk bile sizin bu söylediğinize inanmaz. 
Böylelikle ne kadar tutarsız cevaplar verdiğiniz basiret ehli nezdinde sabit olmuştur. Elhamdulillah.”

Burada dediği tek doğru kelam bu dediği şeye çocukların inanacağıdır. Evet, bir alimin konuyla alakalı sadece tek bir kelamını, o da tamamen yüzeysel ve sığ bir bakış açısıyla bayraklaştırıp sözün önünü arkasını, başka yerlerde konuyla alakalı yapılan diğer açıklamaların hepsini göz ardı ederek “hadis ehlinin yoluna döndü dedi dolayısıyla İlcam kitabını tümüyle tezkiye etti” neticesini çıkarmak; aklı gelişmemiş çocukların, ilmi olmayan cahillerin veya böyle yarı okumuş cahillerin kabul edebileceği bir şeydir. Muhakkik, araştırmacı birisi ise böyle bir kelimeden yola çıkarak 700 yıldır bilinen, tanınan, neredeyse Gazali’nin en büyük muhalifi kimdir denilse akla gelecek ilk isimlerden birisi olan İbn Teymiye’nin hayatını baştan yazmaya kalkmaz; yüzlerce yıldır keşfedilemeyen “İbn Teymiye’nin aslında Gazali’yle aynı akidede olduğu” hakikatini (!) keşfedip, suyun kaldırma kuvvetini bulunca hamamdan “buldum, buldum” diye fırlayan Yunan filozofu gibi ortalığı yaygaraya vermez.  Çünkü İbn Teymiye gibi birisinin Gazali’yle aynı akidede olduğu sözü, geçtim İslami ilimleri, genel anlamda bilim dünyası için, düşünce tarihi, İslam tarihi vesair hangi disiplini ele alırsanız alın büyük bir iddiadır ve ciddi şekilde temellendirilmesi gerekir. Tabi bunları diyorum da boşuna yazdığımın da farkındayım çünkü işin hassasiyetini anlayacak birisi karşımızda yok maalesef! Karşımızda sadece muhalifini sıkıştıracak bir malzeme bulduğunu zanneden, ilimle alakası da yüzeysel okuduğu birtakım şeylerden ibaret olan bir kifayetsiz muhteris olunca bu sözlerin çok fazla anlamı da olmuyor haliyle. Sen bu iddianı yani İbn Teymiye’nin Gazali’nin akidesini tasvip ettiği iddiasını bu forum sayfalarında değil de gidip mesela bu konularda çalışma yapan adam gibi bir akademisyene söyle bakalım sana nasıl tepki veriyor? Tabi orijinal söylemlerle şöhret olmaya çalışan birtakım tiplerden bahsetmiyorum, sahasının uzmanı olan kişilerden bahsediyorum. Kaldı ki İbn Teymiye gibi tahkik ehli tenkidçi bir alimden bahsediyoruz. Şeyhin kitaplarını az çok mütalaa eden herkesin de bildiği üzere İbn teymiye (rh.a) taassubtan uzak birisi olarak bir alimi veya eserini körü körüne övecek birisi değildir. Bir yerde övse bile mutlaka ya aynı yerde ya da bir başka yerde sözkonusu alimin veya kitabının hatasını dile getirir. O, kendisiyle aynı akide ve menhecte olan alimlere dahi yeri geldiğinde en sert eleştirileri yaparken Gazali gibi tamamen zıt birisinin kitabını mutlak olarak öveceği veya tavsiye edeceği nasıl düşünülebilir? Bu konuda yazmaya devam etsek daha çok şeyler yazarız ama zırva tevil götürmez diye bir söz vardır o yüzden çok fazla uzatmaya da gerek görmüyorum, şu ana kadar yeterince açıkladığımız için burada kesiyorum. Zaten burada bu sözün gündeme getirilmesinin arkasında Allah rızasına dair pek bir şey bulunmadığından dolayı ne dersek diyelim çok bir şey değişeceğini de düşünmüyorum. Allah en doğrusunu bilendir. Bundan dolayı bizim Gazali ve kitabıyla alakalı meselede söyleyeceklerimiz bundan ibarettir. Hak yayınlarının kitabı hakkında da bir değerlendirme yapıp İlcamul Avam konusunu kapatacağız inşallah. Sen ey İbn Sureyc! Eğer bu meselede aynı kelamları tekrarlayıp duracaksan bize bir daha boşuna yazma. İlla bir şey yazacaksan siteye ilk defa? gelip bilmeyen birisi numarası yaparak Gazali’nin kitabı nasıl falan diye ar-ge çalışması yaptığın dönemlerde sana yazdığımız şeylere cevap ver! http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1970.0 Orada Gazali’nin kitaplarındaki batıllar ve alimlerin onun hakkındaki tenkitleriyle alakalı bir çok şey naklettik. Sen onların hepsini duymazdan gelip sadece işine gelen konuları malzeme yaptın. O konularda cevabını yeterince aldın. Bu konuya devam etmek istiyorsan Gazali’nin batiniliğini, filozofluğunu ve bütün bunların nasıl selef akidesi sayılacağını izah edersin.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1745
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bundan sonraki bölümde bu şahıs, sözde sorduğumuz sorulara cevap vermiş, daha doğrusu verir gibi yapmış. Şimdi verdiği cevapların değerlendirmesini yapacağız inşallah.

“Şimdi sorduğun sorulara özet olarak cevap vermeye çalışacağım:

Soru: İlcamu’l-Avam kitabı hadis ehlinin akidesine göremi yazılmış? Evet hadis ehlinin akidesi üzerine yazıldığını iddia ediyorsan nakillerle hadis ehlinin akidesi ile bahse konu olan kitaptaki akideyi karşılaştırıp bizlere ve siteyi takip edenlere iddianı ispat edebilirmisin?

Cevap: Hadis ehlinden kastedilen, selef ve selefin akidesine tabi olanlar ise ben şöyle diyorum: İlcamu’l-Avam kitabında tafvid akidesi anlatılmaktadır. Tafvid akidesini bilen ve bu kitabı okuyup okuduğunu anlayan bir kimse bunda şüphe etmez.
Tafvid akidesini özetleyecek olursak; Kur’an veya sünnette Allah hakkında, Arap dilindeki gerçek manası bazı kişilerin aklına teşbihi getirebilecek bir kelime zikredildiğinde ilk olarak akla gelen bu teşbih olan mananın asla kastedilmediğine ve nasta geçen bu kelimenin muhakkak Allah’a layık bir manası olduğuna inanmak ve bu manayı bilmediğimizden dolayı Allah’ın muradı hakkında bir hüküm vermeyip manayı Allah’a havale etmektir.”


Şimdi tefviz ile alakalı yaptığın bu tanım doğrudur yani tefvizin tanımı budur, sıfat naslarının zahiri yani akla gelen ilk manalarını reddedip bunun bizim bilmediğimiz, ancak Allahın bildiği yani batini bir manası olduğuna iman etmektir. Bu tanımdan sonra bakalım selef imamları gerçekten tefvizi savunmuşlar mı?

Diyorsun ki:

“Selefi salihine baktığımızda onların çoğu bu gibi lafızları tefsir etmemiş yani mana vermemiş, teşbih olan bir manayı Allah hakkında asla düşünmemiş ve bu gibi lafzılar nasta nasıl geçmişse öyle okuyup geçmiştir. Allah’ın kavline Allah’ın muradı üzere iman ettim, demişlerdir. Seleften gelen nakiller birbirini destekleyip bu manada bütünleşmektedir. İşte bu, tafvid akidesidir. Şimdi buna dair bazı delilleri zikredeceğim:
ثنا إِسْحَاقُ بْنُ مُوسَى الْأَنْصَارِيُّ، قَالَ: سَمِعْتُ سُفْيَانَ بْنَ عُيَيْنَةَ، يَقُولُ: مَا وَصَفَ اللَّهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى بِهِ نَفْسَهُ فِي كِتَابِهِ فَقِرَاءَتُهُ تَفْسِيرُهُ، لَيْسَ لِأَحَدٍ أَنْ يُفَسِّرَهُ بِالْعَرَبِيَّةِ وَلَا بِالْفَارِسِيَّةِ

İshak ibni Musa el Ensarî dedi ki: Süfyan ibni Uyeyne’nin şöyle dediğini duydum: “Allah (celle celaluhu)'ın kitabında kendi nefsini vasfettiği (müteşabih) sözleri sadece okumak, o sözlerin tefsiridir. Hiç kimsenin onu Arap veya Fars diliyle tefsir etme hakkı yoktur (caiz değildir).” (Beyhaki, el Esma ve el Sıfat)”


Buna şu şekilde cevap verdik:

“Bu lafzı Beyheki’den başka rivayet eden görmedim. Eğer bu rivayet sahihse, rivayetin diğer lafızlarıyla beraber değerlendirildiğinde manası, sıfatlara yapılan Arapça, Farsça veyahut da başka dillerde yapılan zahirine muhalif teviller olması gerekir. Süfyan (rh.a)’ın Arapça ve diğer dillerde sıfat nasslarını zahirlerine yani Arap dilindeki malum ve meşhur olan manalarına uygun olarak tefsir etmeyi dahi nehyettiği ileri sürüldüğü takdirde sözün başı ve sonu çelişmiş olur. Çünkü bir yanda sıfat ayetlerinin okunuşu onların tefsirini teşkil eder diyor ki bu ayetlerin okunuşunun Arapça olduğu bellidir, diğer yanda da eğer bu ayetleri Arapça dil kaidelerine göre tefsir etmek caiz değildir diyorsa bu çelişki olur. Eğer bu söz umum olarak Arapça yapılan bütün tefsirleri nehyediyorsa şu halde yed (el), yed yani eldir veya ayn (göz) ayn yani gözdür demek dahi caiz olmaması gerekir ki, bunun batıllığı ortadadır. Eğer söz umumu üzere değilse şu halde bu sözden hangi hass yani özel mananın kasdedildiğini bulmak için karinelere müracaat etmek gerekir. Sözün dahili karineleri ayetin okunuşuna yani lafzın zahirine uygun tefsirlerin nehyedilmediğini göstermektedir.  Sıfatların Arapça’dan başka dilde tercüme veya tefsir yapılmasına gelince; bunun caiz olduğu hususu daha önce Ebu Hanife (ra)’dan naklen geçmişti. Yukarda geçtiği üzere Gazali, selefe muhalif şazz bir görüş ortaya atarak sıfatların Arapça’daki eş anlamlı kelimelerinin ve de diğer dillerdeki karşılıklarının zikredilmesinin yani başka dile tercüme edilmesinin caiz olmadığını iddia etmiş, Ebu Hanife ise kendisinden nakledilen bir kavilde, sıfatların başka dile tercümesinin caiz olduğunu söylemiştir ki bu, başka dilde tefsirin de caiz olduğunu göstermektedir. Çünkü esas itibariyle Kuranın tercümesi tefsiri demektir. Zira Kuran’ın başka bir dile birebir aktarılması mümkün değildir. Başka dile aktarılan şey onun açıklaması ve tefsiridir. Bundan dolayıdır ki Kuran tercümesiyle namaz kılmak caiz değildir, zira okunan şey Kuran değil, Kuran tefsiridir. Böylece Süfyan (ra)’ın kasdının sıfatları Farsça olarak açıklamayı nehyetmek olmadığı ortaya çıkmaktadır zira Farsça’ya tercümesinin caiz olması Farsça açıklamasının caiz olmasıyla eş anlamlıdır. Sıfatları Farsça açıklamak caiz olduğuna göre Kuranın dili olan Arapça olarak açıklamanın caiz olduğu evla cihette ortaya çıkar. Şu halde burada Süfyan’ın nehyettiği şeyin sıfat naslarının zahiri manasına uygun olarak Arapça ya da Farsça olarak tefsir edilmesi, açıklanması olmadığı ortaya çıkmaktadır. Onun nehyettiği şey, bunları zahirlerine muhalif olarak bu dillerde tefsir etmek; mesela Cehmiye’nin istivayı istila olarak veya eli kudret olarak tefsir etmesi ve bunu yaparken Arap dil kaidelerinden istifade etmesi gibi  şeylerdir. Böylece Mufavvida’nın sıfatları tefsir etmenin ve başka dile tercüme etmenin caiz olmadığı iddiasına dayanak yapmaya çalıştıkları bu kavlin onlara delil olmayacağı, bilakis kendi aleyhlerine delil olduğu ortaya çıkmaktadır.”

Devamla şöyle diyor iddiacı:

“Başka bir rivayette şöyle geçmektedir:

ثنا إِسْحَاقُ بْنُ مُوسَى، قَالَ: سَمِعْتُ ابْنَ عُيَيْنَةَ، يَقُولُ: مَا وَصَفَ اللَّهُ تَعَالَى بِهِ نَفْسَهُ فَتَفْسِيرُهُ قِرَاءَتُهُ، لَيْسَ لِأَحَدٍ أَنْ يُفَسِّرَهُ إِلَّا اللَّهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى، أَوْ رُسُلُهُ صَلَوَاتُ اللَّهِ عَلَيْهِمْ

İshak ibni Musa şöyle demiştir: Süfyan ibni Uyeyne’nin şöyle dediğini duydum:
“Allah (celle celaluhu)'ın kendi nefsini vasfettiği (müteşabih) sözlerin tefsiri onları okumaktır.  Allah ve rasulü dışında hiç kimsenin onları tefsir etme hakkı yoktur.” (Beyhaki, el Esma ve el Sıfat)

İbni Batta “İbanetu’l-Kubra” kitabında bu rivayeti buna yakın lafızlarla rivayet etmiştir.”


Buna verdiğimiz cevap şu şekildedir:

“Görüldüğü üzere Süfyan (ra)’ın kavlinin bazı lafızlarında “Allahtan başka hiç kimse bunları tefsir edemez.” denilirken bazılarında “Rasullerinden başka” ilavesi de mevcuttur. Bu, öncelikle Mufavvida’dan bazılarının ileri sürdüğü “sıfat naslarının manasını peygamberler dahi bilmez” iddiasının batıllığını ortaya koymaktadır. Zira bu kimseler, yukarda bahsi geçen Ali İmran: 7. Ayetteki “O müteşabihlerin tevilini Allahtan başka hiç kimse bilmez” kavlini, sıfatların tefsirini ve manasını Allahtan başka kimse bilmez şeklinde anlamışlardır. Halbuki bundan kasıd manası değil, hakikati yani keyfiyetidir. Süfyan’ın Allah ve Rasullerinden başka bunları kimse tefsir edemez sözü bunu reddetmektedir. Süfyan’ın bundan kasdı ise sıfatlara Allah ve Rasülünün vermediği manaları veren, bu ikisinin yapmadığı şekilde sıfatları tefsir eden kimseleri reddetmektir. Esma ve sıfat bahsi tevkifidir, yani nassa bağlı bir konudur; bu hususta Kitap ve sünnetten bir asla dayanmayan kıyas ve içtihadların bir yeri yoktur. Süfyan bin Uyeyne ve sıfatların tefsirini reddeden diğer imamların gayesi, kendi dönemlerinde Cehmiye ve emsalinin yaptığı şekilde “istiva’dan kasıd istila’dır, elden kasıd kudrettir” tarzı nassın zahirine muhalif tefsirlerdir. Yoksa onların kasdı bu sıfatların Arap dilindeki meşhur ve zahir olan manalarına göre tefsir edilmesini nehyetmek değildir.”

Sonra diyorsun ki:

“İmam Beğavi “Şerhu’l-Sünne” kitabında selefin mezhebinin tafvid olduğunu zikrettikten sonra bu rivayeti buradakine yakın lafızlarla delil olarak zikretmiştir.”

Begavi (rh.a)’ın tam lafzı şu şekildedir:

وَفِي حَدِيثِ أَنَسٍ، وَغَيْرِهِ: «اللَّهُ أَفْرَحُ بِتَوْبَةِ عَبْدٍ مِنْ أَحَدِكُمْ يَسْقُطُ عَلَى بَعِيرِهِ وَقَدْ أَضَلَّهُ فِي أَرْضِ فَلاةٍ».
فَهَذِهِ وَنَظَائِرُهَا صِفَاتٌ لِلَّهِ عَزَّ وَجَلَّ، وَرَدَ بِهَا السَّمْعُ، يَجِبُ الإِيمَانُ بِهَا، وَإِمْرَارُهَا عَلَى ظَاهِرِهَا مُعْرِضًا فِيهَا عَنِ التَّأْوِيلِ، مُجْتَنِبًا عَنِ التَّشْبِيهِ، مُعْتَقِدًا أَنَّ الْبَارِي سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى لَا يُشْبِهُ شَيْءٌ مِنْ صِفَاتِهِ صِفَاتِ الْخَلْقِ، كَمَا لَا تُشْبِهُ ذَاتُهُ ذَوَاتِ الْخَلْقِ، قَالَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى: {لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ} [الشورى: 11].
وَعَلَى هَذَا مَضَى سَلَفُ الأُمَّةِ وَعُلَمَاءُ السُّنَّةِ، تَلَقَّوْهَا جَمِيعًا بِالإِيمَانِ وَالْقَبُولِ، وَتَجَنَّبُوا فِيهَا عَنِ التَّمْثِيلِ وَالتَّأْوِيلِ، وَوَكَلُوا الْعِلْمَ فِيهَا إِلَى اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ، كَمَا أَخْبَرَ اللَّهُ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَنِ الرَّاسِخِينَ فِي الْعِلْمِ، فَقَالَ عَزَّ وَجَلَّ: {وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا} [آل عمرَان: 7].
قَالَ سُفْيَانُ بْنُ عُيَيْنَةَ: كُلُّ مَا وَصَفَ اللَّهُ تَعَالَى بِهِ نَفْسَهُ فِي كِتَابِهِ، فَتَفْسِيرُهُ قِرَاءَتُهُ، وَالسُّكُوتَ عَلَيْهِ، لَيْسَ لأَحَدٍ أَنْ يُفَسِّرَهُ إِلا اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ وَرُسُلُهُ.
وَسَأَلَ رَجُلٌ مَالِكَ بْنَ أَنَسٍ عَنْ قَوْلِهِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى: {الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى} [طه: 5] كَيْفَ اسْتَوَى؟ فَقَالَ: الاسْتِوَاءُ غَيْرُ مَجْهُولٍ، وَالْكَيْفُ غَيْرُ مَعْقُولٍ، وَالإِيمَانُ بِهِ وَاجِبٌ، وَالسُّؤَالُ عَنْهُ بِدْعَةٌ، وَمَا أَرَاكَ إِلا ضَالًّا، وَأَمَرَ بِهِ أَنْ يُخْرَجَ مِنَ الْمَجْلِسِ.
وقَالَ الْوَلِيدُ بْنُ مُسْلِمٍ: سَأَلْتُ الأَوْزَاعِيَّ، وَسُفْيَانَ بْنَ عُيَيْنَةَ، وَمَالِكَ بْنَ أَنَسٍ عَنْ هَذِهِ الأَحَادِيثِ فِي الصِّفَاتِ وَالرُّؤْيَةِ، فَقَالَ: أَمِرُّوهَا كَمَا جَاءَتْ بِلا كَيْفٍ.
وَقَالَ الزُّهْرِيُّ: عَلَى اللَّهِ الْبَيَانُ، وَعَلَى الرَّسُولِ الْبَلاغُ، وَعَلَيْنَا التَّسْلِيمُ.
وَقَالَ بَعْضُ السَّلَفِ: قَدَمُ الإِسْلامِ لَا تَثْبُتُ إِلا عَلَى قَنْطَرَةِ التَّسْلِيمِ.
قَالَ أَبُو الْعَالِيَةِ: {ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاءِ} [الْبَقَرَة: 29] ارْتَفَعَ فَسَوَّى خَلْقَهُنَّ.
وَقَالَ مُجَاهِدٌ: {اسْتَوَى} [الْبَقَرَة: 29]: عَلا عَلَى الْعَرْشِ.

“Enes hadisi ve başkalarında şöyle gelmiştir: Allah, içinizden bir kulun tevbesine, çölde devesini kaybedip de tekrar bulan kişinin sevincinden daha çok sevinir. İşte bu ve benzerleri Allah Azze ve Celle’nin sıfatlarıdır. Bu hususta sem’i yani nakle dayalı şeri deliller gelmiştir. Bunlara iman etmek ve de tevilden yüz çevirmek, teşbihten de kaçınmak suretiyle bunları zahirleri üzere kabul etmek gerekir. Her şeyi yoktan var eden Allah Subhanehu ve Teala’nın zatının mahlukatın zatlarına benzemediği gibi, sıfatlarından hiçbir şeyin de mahlukatın sıfatlarına benzemediğine inanmak gerekir. Allah Subhanehu şöyle buyurmaktadır:

‘Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir ve bilendir.’ (Şura: 11)

İşte bu ümmetin selefi ve sünnet alimleri bu akide üzere yaşamışlardır. Onlar, bu sıfatların hepsini kabul ve iman ile karşılamışlardır. Bu hususta tevil ve temsilden, benzetmeden kaçınmışlardır. Bunların ilmini Allah Azze ve Celle’ye havale etmişlerdir. Tıpkı, Allah Subhanehu ve Teala’nın ilimde derinleşenler hakkında buyurduğu gibi:

‘İlimde derinleşenler ise biz ona iman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır, derler.’ (Ali İmran: 7)

Süfyan bin Uyeyne (ra) şöyle demiştir: ‘Allah’ın kendisini kitabında vasfettiği her şeyin tefsiri onları okumak ve onlar hakkında sükut etmek, susmaktır. Allah Azze ve Celle ve de Rasullerinden başka hiç kimseye bunun tefsirini yapmak düşmez.’

Bir adam Malik’e Allah Subhanehu ve Teala’nın ‘Rahman Arşa istiva etti (tahta çıktı)’ (Taha: 5) ayeti hakkında ‘nasıl istiva etti’ diye sorunca o, şöyle dedi: ‘İstiva bilinen bir şeydir, bunun nasıl olduğu ise akledilemez. Ona iman etmek vaciptir, bu hususta soru sormak ise bidattir. Ben seni ancak sapmış birisi olarak görüyorum!’ Sonra adamın meclisten çıkarılmasını emretti.

Velid bin Müslim de dedi ki: Ben, Evzai, Süfyan bin Uyeyne ve Malik bin Enes’e bu rüyet (Allah’ın görülmesi) ve sıfatlar hakkındaki hadisleri sorduğum zaman şöyle dediler: ‘Onları nasıl demeden, geldikleri gibi kabul edip geç!’

Zühri ise şöyle dedi: Beyan etmek Allah’a, tebliğ edip duyurmak Rasul’e, teslim olmak ise bize aittir.

Ebu’l Aliye ‘Sonra göğe istiva etti (yükseldi)’ (Bakara: 29) kavli hakkında şöyle dedi: Yükseldi ve onların yaratılışını düzenledi.

Mücahid ise ‘İstiva etti’ kavlini ‘Arşın (tahtın) üzerine yükseldi’ olarak açıklamıştır.” (Begavi, Şerh’us Sunne, 1/170-171)

“Açıkça görüldüğü üzere Begavi (rh.a) selefin sıfatlar konusundaki mezhebinin, onları zahiri manaları üzere kabul etmek olduğunu söylemiş ve sonra Süfyan’ın, Malik’in ve diğerlerinin sözlerini bu hususu desteklemek amacıyla nakletmiştir. Yani Begavi’nin sözleri de aynı şekilde Süfyan (ra)’ın sıfatların tefsiri, onların okunuşudur sözünün, sıfatları dildeki zahiri manalarına göre tefsir etmek manasında olduğunu göstermektedir. Nitekim selefin bu yöndeki kavillerini zikrettikten sonra Mücahid ve Ebul Aliye’nin istivayı yükselmek olarak tefsir eden kavillerini nakletmektedir. Bu, açıkça Begavi’nin muradının sıfat naslarının Arap dilindeki zahiri manalarına göre tefsir edilmesi ve bu zahire muhalif istila vb tefsirlere gidilmemesi olduğunu göstermektedir. Eğer Begavi’nin amacı sıfat naslarının lügatteki zahiri manalarına göre dahi olsa tefsirini tümden nehyetmek olsaydı, sözün sonunda istivanın tefsirine dair selefin kavillerini zikretmesinin bir anlamı olmazdı. Hal böyleyken birileri sadece Begavi’nin ‘Bunların ilmini Allah Azze ve Celle’ye havale etmişlerdir.’ Sözünü alıp, sözün öncesini ve sonrasını görmezden gelerek Begavi’ye tefviz akidesini nisbet etmeye cüret edebilmişlerdir. Halbuki Begavi’nin bundan kasdı keyfiyeti Allaha havale etmektir. Mufavvida’nın dediği gibi manayı da Allaha havale etseydi, sıfatların zahiri manalarına göre alınması gerektiğini söylemez ve selefin yaptığı bu tarz tefsirleri nakletmezdi. Zira Mufavvida sıfatların manasını Allaha havale etmeden önce kesinlikle zahiri manalarını reddetmektedir. Bu surette hem Süfyan bin Uyeyne ve emsalinin sıfatları tefsirden nehyetmesinin zahirine muhalif tefsirleri reddetmek amaçlı olduğu bir kez ortaya çıkmış ve Begavi’nin tefviz ehli olduğunu iddia edenlerin de yalancılığı ve tahrifçiliği aşikar olmuştur. Velhamdulillah.”
 
Bundan sonra demişsin ki:

“Süfyan ibni Uyeyne selef âlimlerindendir. Burada görüldüğü üzere Allah’ın kendisini vasfettiği sözleri hiç kimsenin, gerek Arapçayla gerekse başka dilde tefsir etme hakkı olmadığını söylemektedir. Tefsir etmek, o lafza mana vermek yani o lafızla kastedilenin ne olduğunu açıklamaktır. Lisanu’l-Arap’ta “tefsir” kelimesi hakkında şöyle yazmaktadır:

والتَّفْسير كَشف المُراد عَنِ اللَّفْظِ المُشْكل،

“Tefsir; müşkil olan lafızla kastedileni açıklamaktır.” (Lisanu’l-Arap)”


Buna cevabımız şu şekilde olmuştur:

“Mufavvida, batıl tefviz fikrini selefe nisbet etmek amacıyla seleften nakledilen ve sıfat nasslarını tefsir etmeyi, yorumlamayı nehyeden bazı kavillere sarılmaktadır. Bu bölümde bu rivayetleri tek tek nakledip değerlendirmelerini yapacağız inşallah. Bundan önce “tefsir” kavramı üzerinde durmak istiyorum. Arap lügatinde ve dolayısıyla alimlerin ıstılahında “tefsir” kelimesi iki manada kullanılmaktadır.

Birinci ve en meşhur mana, açıklamak ve izah etmektir. Mesela lügat ehlinin imamlarından sayılan Halil bin Ahmed (v. 170) şöyle demiştir:

الفَسْرُ: التفسير وهو بيان وتفصيل للكِتاب

“El-Fesr, Tefsir demektir. O da kitabı açıklamak ve tafsilatını izah etmektir.” (el-Ayn, 7/247)

İbn Manzur (v. 711) ise tefsirin bu beyan yani açıklama manasını zikrettikten sonra ikinci manasını şöyle izah etmektedir:

الفَسْرُ: كَشْفُ المُغَطّى، والتَّفْسير كَشف المُراد عَنِ اللَّفْظِ المُشْكل

“El-fesr, kapalı olan şeyi açmaktır. Tefsir de müşkil (anlaşılması güç, problemli) lafızdan kasdedilen şeyi keşfetmek, açmaktır.”

Sonra İbn Manzur  buna misal olarak doktorun suya, hatta idrara bakarak hüküm vermesini yani hastalığı tesbit etmesini misal olarak vermektedir. (Lisan’ul Arab, 5/55)

Böylece anlaşılıyor ki tefsir kelimesinin manalarından birisi bir sözü açıklamak iken, diğeri ise bir şeyin zahirinden anlaşılmayan esrarını çözmektir. Sudan veya idrardan –zahirde bir alakası gözükmediği halde- hastalığı tesbit etmek böyledir. Veya tefsir’ul ahlam denilen rüya tabiri de buna misal olarak verilebilir. Aşağıda vereceğimiz nakiller incelendiğinde selefin nehyettiği tefsirin daha ziyade bu ikinci manada yani sıfat naslarının zahirinde yer almayan esrarını, başka bir deyişle keyfiyetini ve hakikatini çözmeye çalışmak olduğu görülür. Lafzı zahirinden çıkartma manasındaki tevil de bu meyanda nehyedilmiştir. Şunu da belirtelim ki selef zamanında tevil kelimesi, bugünkü bildiğimiz anlamda yani lafzı zahiri ve hakiki anlamından alıp batini ve mecazi manasına hamletmek manasında pek kullanılmamıştır. Selef bu anlamda sıfatları tevil edenleri yermek için de tefsir kelimesini kullanmıştır. Bu husus inşallah nakiller okunduğunda daha iyi anlaşılacaktır.”

Devamında diyorsun ki:

“Buna göre Süfyan ibni Uyeyne’nin sözünün manası şudur: Allah’ın Kur’an ve sünnette kendisini vasfettiği müşkil lafızlarla kastedilenin ne olduğunu açıklamak, hiç kimsenin hakkı değildir. Gerek Arapça olsun gerekse başka bir dilde olsun, kimse bu lafızla kastedileni açıklayamaz. Bu lafızla kastedileni ancak Allah ve rasulü açıklar. İşte bu, açık bir şekilde tafvid akidesidir.”

Buna da cevabımız şu şekildedir:

“Zehebi’nin el-Uluvv kitabında kendisi ile alakalı bölümde naklettiğine göre Kıvam’us Sunne lakaplı Ebu’l Kasım el Asbahani (v. 535) Süfyan’ın bu kavlini şu şekilde izah etmektedir:

قَالَ الإِمَام الْحَافِظ أَبُو الْقَاسِم إِسْمَاعِيل بن مُحَمَّد بن الْفضل التَّيْمِيّ الطلحي الْأَصْبَهَانِيّ مُصَنف التَّرْغِيب والترهيب وَقد سُئِلَ عَن صِفَات الرب فَقَالَ مَذْهَب مَالك وَالثَّوْري وَالْأَوْزَاعِيّ وَالشَّافِعِيّ وَحَمَّاد ابْن سَلمَة وَحَمَّاد بن زيد وَأحمد وَيحيى بن سعيد الْقطَّان وَعبد الرَّحْمَن بن مهْدي وَإِسْحَاق بن رَاهَوَيْه أَن صِفَات الله الَّتِي وصف بهَا نَفسه وَوَصفه بهَا رَسُوله من السّمع وَالْبَصَر وَالْوَجْه وَالْيَدَيْنِ وَسَائِر أَوْصَافه إِنَّمَا هِيَ على ظَاهرهَا الْمَعْرُوف الْمَشْهُور من غير كَيفَ يتَوَهَّم فِيهَا وَلَا تَشْبِيه وَلَا تَأْوِيل قَالَ ابْن عُيَيْنَة كل شَيْء وصف الله بِهِ نَفسه فقراءته تَفْسِيره
ثمَّ قَالَ أَي هُوَ على ظَاهره لَا يجوز صرفه إِلَى الْمجَاز بِنَوْع من التَّأْوِيل

İmam, Hafız, Ebu’l Kasım İsmail bin Muhammed bin Fadl et-Teymi et-Talhi el Asbahani –ki Tergib ve Terhib adlı eserin yazarıdır- kendisine Rabbin sıfatları sorulduğunda şöyle demiştir:

“Malik, Sevri, Evzai, Şafii, Hammad bin Seleme, Hammad bin Zeyd, Ahmed, Yahya bin Said el Kattan, Abdurrahman bin Mehdi ve İshak bin Rahuye’nin görüşü şöyleydi: Allah’ın kendisini vasfettiği ve Rasulünün de vasfettiği işitme, görme, yüz, iki el ve sair sıfatları keyfiyet vermeksizin, teşbih ve tevile gitmeksizin, bilinen ve meşhur olan zahirleri üzeredir. Süfyan bin Uyeyne, Allah’ın kendisini  vasfettiği her şeyin okunuşu, tefsiridir, demiştir.”

El-Asbahani sonra şöyle demiştir:

“Yani zahiri üzeredir. Herhangi bir tevil yoluyla mecaz anlamına yorumlanması caiz değildir.” (el-Uluvv, sf 263)

Açıkça görüldüğü üzere Süfyan’ın “okunuşu onun tefsiridir” sözünü bu sıfatların zahiri manaları üzere olduğu şeklinde açıklamaktadır ki zaten sözün siyakı da bunu gerektirmektedir. Çünkü sıfatların tefsiri, onun okunuşudur demek okunduğu gibi yani okunduğu zaman ilk akla gelen mana ile tefsir edilir demektir. Ayrıca Süfyan, Allah’ın kendisini  vasfettiği her şeyin okunuşu, tefsiridir, demiştir. Yani bu kaideyi bütün sıfatlar için zikretmiştir. Sadece batıl ehlinin “zahiri teşbih vehmi uyandıran” ismini verdiği haberi sıfatlar için zikretmemiştir. Nitekim İmam Asbahani bu sözü naklettiği yerde de el ve yüzün yanı sıra işitme ve görme sıfatlarını da zikretmiştir. Bu sıfatların manasının Allaha havale edilmesi, manasının bilinmeyeceğinin iddia edilmesi ise bütün kendilerini Ehli sünnete nisbet eden fırkaların icmasıyla batıldır. Selefi olsun Eşari olsun bütün ümmet, işitme ve görme sıfatlarının zahirleri üzere olduğunu ve manasının tefviz edilmeyeceği hususunda ittifak halindedir. Şu halde Süfyan’ın sözünü tefviz manasında anlamak ve onun sıfat naslarının hepsinin, herhangi bir tefsir ve mana vermeden, sadece teberrüken okunup geçileceğini söylediğini iddia etmek vahim bir hatadır. Eğer Süfyan’ın bunu sadece el yüz gibi haberi sıfatlar hakkında söylediği iddia edilecekse, onun sözünde böyle bir ayrıma gitmemizi gerektirecek hiçbir karine ve işaret yoktur, bilakis “Allah’ın kendisini  vasfettiği her şey” demesi böyle bir ayrımı ortadan kaldırmaktadır. Böylece anlaşılmaktadır ki Allahu Teala’nın işitme, görme, bilme gibi sıfatları selef nezdinde nasıl anlaşılıyorsa istiva, nüzül, göz, ayak gibi sıfatları da aynı şekilde anlaşılır yani zahiri manalarına göre alınırlar, keyfiyetleri ise Allaha havale edilir. Bu sıfatların zahiri anlamlarının teşbih içerdiği gerekçesiyle farklı muameleye tabi tutulacağı iddiası ise hem batıldır, hem de böyle bir anlayışın sabit bir kriteri yoktur. Zira Mutezile ve Cehmiye, Eşarilerin de kısmen kabul ettiği kelam yani konuşma sıfatını bütünüyle mahluk sıfatı olarak görmüş ve kökünden inkar etmiştir. Yine Allahın ahirette görülmesini aynı şekilde cismiyeti gerektireceği iddiasıyla reddetmişlerdir. Daha aşırı gidenleri Allah’a sıfat isnad etmenin, hatta isim isnad etmenin mahlukata benzetmek olacağını ileri sürmüştür. Eşari ve Maturidi kelamcıları bu bidat fırkalarına nasıl bunların teşbih gerektirmeyeceği şeklinde cevap verdiyse, biz de aynı şekilde haberi sıfatları kabul etmenin teşbihi gerektirmeyeceği şeklinde cevap veririz.”

“Beyheki, ayrıca şu lafzı ondan rivayet etmiştir:

أَخْبَرَنَا أَبُو عَبْدِ اللَّهِ الْحَافِظُ، أَخْبَرَنِي مُحَمَّدُ بْنُ يَزِيدَ، سَمِعْتُ أَبَا يَحْيَى الْبَزَّازُ، يَقُولُ: سَمِعْتُ الْعَبَّاسَ بْنَ حَمْزَةَ، يَقُولُ: سَمِعْتُ أَحْمَدَ بْنَ أَبِي الْحَوَارِيِّ، يَقُولُ: سَمِعْتُ سُفْيَانَ بْنَ عُيَيْنَةَ، يَقُولُ: كُلُّ مَا وَصَفَ اللَّهُ تَعَالَى مِنْ نَفْسِهِ فِي كِتَابِهِ فَتَفْسِيرُهُ تِلَاوَتُهُ، وَالسُّكُوتُ عَلَيْهِ.

“(İsnadı zikrettikten sonra) Allah’ın kendisini kitabında vasfettiği her şeyin tefsiri onları okumak ve onlar hakkında sükut etmek, susmaktır.” (el-Esma ve’s Sifat, 2/308. İbn Hacer bu rivayetin senedinin sahih olduğunu bildirmiştir. Feth’ul Bari, 13/407)

Beyheki, aynı sözü el-İtikad adlı eserinde de (sf 118) rivayet etmiş ve ardından şu açıklamayı yapmıştır:

وَإِنَّمَا أَرَادَ بِهِ وَاللَّهُ أَعْلَمُ فِيمَا تَفْسِيرُهُ يُؤَدِّي إِلَى تَكْيِيفٍ، وَتَكْيِيفُهُ يَقْتَضِي تَشْبِيهًا لَهُ بِخَلْقِهِ فِي
أَوْصَافِ الْحَدَثِ

“Bununla –Allah en doğrusunu bilir- tefsirinde tekyife yani keyfiyete dalmaya yol açan şeyleri kasdetmiştir. Bu sıfatların keyfiyetine dalmak ise teşbihe yani sonradan olma varlıkların sıfatları noktasında mahlukatına benzetmeyi gerektirir.”

Görüldüğü üzere Süfyan’ın nehyettiği tefsirin, keyfiyet vermeye ve mahlukata benzetmeye yol açan tefsir olduğunu ifade etmektedir. Yani burada bir şeyin esrarını, perde arkasını çözmeye çalışmak manasındaki tefsir kasdedilmiş ve böylece sıfatların gerisinde yatan hakiki mana demek olan keyfiyeti araştıranlar kınanmıştır.

Darakutni ise isnadıyla aynı manada bir rivayet Süfyan’dan şöyle nakletmektedir:

حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ مَخْلَدٍ، ثنا عِيسَى بْنُ إِسْحَاقَ بْنِ مُوسَى الْأَنْصَارِيُّ أَبُو الْعَبَّاسِ، قَالَ: سَمِعْتُ أَبِي يَقُولُ: سَمِعْتُ سُفْيَانَ بْنَ عُيَيْنَةَ، يَقُولُ: «كُلُّ شَيْءٍ وَصَفَ اللَّهُ بِهِ نَفْسَهُ فِي الْقُرْآنِ فَقِرَاءَتُهُ تَفْسِيرُهُ لَا كَيْفَ وَلَا مِثْلَ»

“(İsnadı zikrettikten sonra) Allah’ın kendisini Kur’an’da vasfettiği her şeyin okunuşu aynı zamanda tefsiridir. Nasıl demeden (keyfiyete dalmadan), benzetmeye (temsile) gitmeden…” (es-Sifat, no: 61; ayrıca Lalekai, es-Sunne, no: 736)

Bu rivayette de, sıfat naslarının okunduğu şekliyle yani zahirleri üzere tefsir edilmesini kabul etmekte, tekyif (keyfiyetini araştırmak) ve temsil (mahlukata benzetmek) ihtiva eden bir tefsiri ise nehyetmektedir. Böylece sıfatlar hakkında nehyedilen tefsirin, sıfat inkarcısı tevilcilerin yaptığı zahire muhalif tefsirler ve de aşırı isbat ehli Müşebbihe’nin yaptığı keyfiyete dalarak ve mahlukatın sıfatlarına benzeterek yapılan tefsirler olduğu ortaya çıkmaktadır. Kur’an’ın okunuşuna yani zahirine uygun tefsirler ise men edilmemiştir.”


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1745
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Devamla diyorsun ki:

“İmam Tirmizi Sünen’de, “Rahman’ın yemin’i (sağı) doludur ve cömerttir.” hadisi hakkında şöyle dedi:

وَهَذَا حَدِيثٌ قَدْ رَوَتْهُ الأَئِمَّةُ، نُؤْمِنُ بِهِ كَمَا جَاءَ مِنْ غَيْرِ أَنْ يُفَسَّرَ أَوْ يُتَوَهَّمَ، هَكَذَا قَالَ غَيْرُ وَاحِدٍ مِنَ الْأَئِمَّةِ: الثَّوْرِيُّ، وَمَالِكُ بْنُ أَنَسٍ، وَابْنُ عُيَيْنَةَ، وَابْنُ المُبَارَكِ أَنَّهُ تُرْوَى هَذِهِ الأَشْيَاءُ وَيُؤْمَنُ بِهَا وَلَا يُقَالُ كَيْفَ ".{سنن الترمذي}

“Bu hadisi imamlar rivayet etmiş ve şöyle demiştir: “Bu (teşbihi andıran) hadislere tefsir etmeden ve vehme kapılmadan geldiği gibi iman ederiz.” Bunu pek çok imamla birlikle Sevri, Malik ibni Enes, İbni Uyeyne ve İbni el-Mübarek de söylemiştir. Bu gibi hadisler rivayet edilir, onlara iman edilir ve “keyf” denilmez.” (Sünen el-Tirmizi)

İşte bu rivayette de görüldüğü üzere, selef âlimleri müşkil olan bu lafızları tefsir etmemişlerdir. Yani bu gibi lafızlarla kastedilen manayı açıklamamışlardır. İşte bu, tafvid akidesidir.”


Buna cevabımız şöyledir:

“…“Geldikleri gibi kabul etmek” ifadesinden kasdın zahirleri üzere kabul etmek olduğu açıktır.

İmam Tirmizi’nin Sünen’inde (no: 3045) “Rahman’ın sağ eli doludur” hadisini rivayet ettikten sonra söylediği şu sözler de bu kabildendir:

وَهَذَا حَدِيثٌ قَدْ رَوَتْهُ الأَئِمَّةُ، نُؤْمِنُ بِهِ كَمَا جَاءَ مِنْ غَيْرِ أَنْ يُفَسَّرَ أَوْ يُتَوَهَّمَ، هَكَذَا قَالَ غَيْرُ وَاحِدٍ مِنَ الأَئِمَّةِ: الثَّوْرِيُّ، وَمَالِكُ بْنُ أَنَسٍ، وَابْنُ عُيَيْنَةَ، وَابْنُ الْمُبَارَكِ أَنَّهُ تُرْوَى هَذِهِ الأَشْيَاءُ وَيُؤْمَنُ بِهَا وَلاَ يُقَالُ كَيْفَ.

“Bu hadisi imamlar rivayet etmiştir. Buna, tefsir etmeden ya da  vehme düşmeden geldiği gibi iman ederiz. Sevri, Malik bin Enes, İbnu Uyeyne, İbn’ul Mubarek gibi birçok imam da böyle demiş ve bu tip şeylerin rivayet edileceğini, bunlara iman edileceğini ve ‘nasıl’ denilmeyeceğini ifade etmişlerdir.”

Allahu Teala’nın ayağını cehennemin üzerine koymasıyla alakalı hadisi naklettikten sonra da (no: 2557) benzeri açıklamaları yaparak şöyle demektedir:

وَهَذَا الَّذِي اخْتَارَهُ أَهْلُ الحَدِيثِ أَنْ يَرْوُوا هَذِهِ الأَشْيَاءُ كَمَا جَاءَتْ وَيُؤْمَنُ بِهَا وَلاَ تُفَسَّرُ وَلاَ تُتَوَهَّمُ وَلاَ يُقَالُ: كَيْفَ

“İşte bu, hadis ehlinin tercih ettiği yoldur ki o da bu tip şeyleri geldiği gibi rivayet etmek ve bunlara iman edilmesi, bunların tefsir edilmemesi ve vehme kapılarak nasıl, denilmemesidir.”

Tirmizi’nin sıfatları tefsir etmeyi nehyettikten sonra aynı siyakta keyfiyeti, nasıllığı araştırmayı nehyetmesi burada nehyedilen tefsirin, keyfiyet araştırması manasındaki bir tefsir olduğunu göstermektedir. Yoksa sıfatları zahiri manalarına göre kabul etmek ve o şekilde tefsir ederek mana vermek nehyedilmemiştir. ‘Geldiği gibi kabul etmek’ ifadesi buna delalet eder. Geldiği gibi yani lafız nasıl geldiyse, ifadeden ne anlaşılıyorsa o şekilde kabul etmek demektir. Tirmizi, Rahman’ın sağ eliyle alakalı rivayet ettiği başka bir hadisin akabinde ise (no: 662) şöyle demektedir:

وَقَدْ قَالَ غَيْرُ وَاحِدٍ مِنْ أَهْلِ العِلْمِ فِي هَذَا الحَدِيثِ وَمَا يُشْبِهُ هَذَا مِنَ الرِّوَايَاتِ مِنَ الصِّفَاتِ: وَنُزُولِ الرَّبِّ تَبَارَكَ وَتَعَالَى كُلَّ لَيْلَةٍ إِلَى السَّمَاءِ الدُّنْيَا، قَالُوا: قَدْ تَثْبُتُ الرِّوَايَاتُ فِي هَذَا وَيُؤْمَنُ بِهَا وَلاَ يُتَوَهَّمُ وَلاَ يُقَالُ: كَيْفَ؟ هَكَذَا رُوِيَ عَنْ مَالِكٍ، وَسُفْيَانَ بْنِ عُيَيْنَةَ، وَعَبْدِ اللهِ بْنِ الْمُبَارَكِ أَنَّهُمْ قَالُوا فِي هَذِهِ الأَحَادِيثِ: أَمِرُّوهَا بِلاَ كَيْفٍ، وَهَكَذَا قَوْلُ أَهْلِ العِلْمِ مِنْ أَهْلِ السُّنَّةِ وَالجَمَاعَةِ، وَأَمَّا الجَهْمِيَّةُ فَأَنْكَرَتْ هَذِهِ الرِّوَايَاتِ وَقَالُوا: هَذَا تَشْبِيهٌ وَقَدْ ذَكَرَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ فِي غَيْرِ مَوْضِعٍ مِنْ كِتَابهِ اليَدَ وَالسَّمْعَ وَالبَصَرَ، فَتَأَوَّلَتِ الجَهْمِيَّةُ هَذِهِ الآيَاتِ فَفَسَّرُوهَا عَلَى غَيْرِ مَا فَسَّرَ أَهْلُ العِلْمِ، وَقَالُوا: إِنَّ اللَّهَ لَمْ يَخْلُقْ آدَمَ بِيَدِهِ، وَقَالُوا: إِنَّ مَعْنَى اليَدِ هَاهُنَا القُوَّةُ وقَالَ إِسْحَاقُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ: إِنَّمَا يَكُونُ التَّشْبِيهُ إِذَا قَالَ: يَدٌ كَيَدٍ، أَوْ مِثْلُ يَدٍ، أَوْ سَمْعٌ كَسَمْعٍ، أَوْ مِثْلُ سَمْعٍ، فَإِذَا قَالَ: سَمْعٌ كَسَمْعٍ، أَوْ مِثْلُ سَمْعٍ، فَهَذَا التَّشْبِيهُ وَأَمَّا إِذَا قَالَ كَمَا قَالَ اللَّهُ تَعَالَى يَدٌ، وَسَمْعٌ، وَبَصَرٌ، وَلاَ يَقُولُ كَيْفَ، وَلاَ يَقُولُ مِثْلُ سَمْعٍ، وَلاَ كَسَمْعٍ، فَهَذَا لاَ يَكُونُ تَشْبِيهًا، وَهُوَ كَمَا قَالَ اللَّهُ تَعَالَى فِي كِتَابهِ: {لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ}.

“İlim ehlinden birçoğu, bu hadis ve benzeri sıfatlar hakkındaki rivâyetlerle alakalı ve de Allah’ın her gece dünya semasına inişi hakkında şöyle demektedirler: “Bu tür rivâyetler sabittir, bunlara iman edilmeli, vehme düşülmemeli, nasıl denmemelidir.” Aynı şekilde Mâlik, Sûfyân b. Uyeyne, Abdullah b. Mübarek’ten bu türden hadisler hakkında şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: ‘Bunları nasıl demeden geldikleri gibi kabul edip geçin’. Ehli Sünnet vel cemaat ilim adamlarının görüşü böyledir. Cehmiyye ise bu tür rivâyetleri reddederek bu bir teşbih yani benzetme olur demektedir. Allah, Kitabı’nın pek çok yerinde el, işitme ve görme tabirlerini zikrediyor. Cehmiyye ise bu ayetleri tevil etti ve ilim ehlinin tefsir ettiği şekle aykırı olarak tefsir ederek dediler ki: “Allah, Adem’i eliyle yaratmamıştır. Burada “el” kelimesi güç ve kuvvet anlamındadır.” İshâk b. İbrahim şöyle diyor: ‘Eğer şöyle söylenirse Teşbih (benzetme) olur: (Mahlukattaki) El gibi el, ele benzeyen el; işitme gibi işitme, işitmeye benzeyen işitme.’ Amma, Allahu Teala’nın buyurduğu gibi el, işitme ve görme denir de nasıl demezse, (keyfiyetini araştırmaz ise) ve işitme gibi ve işitmeye benzer denilmezse bu teşbih olmaz ve Allah’ın kitabındaki şu ayetteki gibi olur: “Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, bilendir.” (Şûrâ 11)

Ebubekr ibn’ul Arabi’nin Tirmizi’nin bu sözlerine yaptığı açıklamalar yukarda geçmişti. Onun da işaret ettiği gibi Tirmizi’nin burada sıfatlara mana verilmesini değil, keyfiyet verilmesini reddettiği ve de Cehmiye gibi sıfat inkarcısı zümrelerin yaptığı zahire muhalif fasit tevilleri reddettiği ortadadır. Nitekim Tirmizi, onlar hakkında şöyle demektedir: ‘Cehmiyye ise bu ayetleri tevil etti ve ilim ehlinin tefsir ettiği şekle aykırı olarak tefsir ederek dediler ki: “Allah, Adem’i eliyle yaratmamıştır. Burada “el” kelimesi güç ve kuvvet anlamındadır.’ Dikkat edilirse Cehmiye’nin sıfatları tefsir etmesini değil, ilim ehlinin tefsir etmediği şekilde tefsir edip yorumlamasını eleştirmektedir. Buradan ilim ehlinin sıfatları tefsir ettiği de açıkça anlaşılmaktadır. Selefin yaptığı tefsir ile Cehmiye’nin yaptığı tefsir arasındaki fark; selefin tefsiri Arap dil kaidelerine göre ve diğer nasslar ışığında yapması; Cehmiye’nin ise bunların hiç birine riayet etmeden veyahut da dildeki şazz bir takım manaları esas alarak tefsir etmesidir.”

Sonra şöyle demişsin:

“Sonradan gelen büyük âlimler de selefin bu sözlerinden bizim anladığımız manayı anlamışlardır. Birkaç misal zikretmek istiyorum, ancak bu misalleri zikrederken sizin selef akidesini anlatan âlimler olarak kabul ettiğiniz âlimleri tercih edeceğim. Böylelikle “O, Eşari’dir” vs. gibi sözler söyleyemeyeceksiniz. Bu durumda geriye iki seçenek kalıyor; ya görüşünüzden dönmek ya da âlimlerin sözlerine alakasız manalar yükleyerek tahrif etmek. Bakalım hangisini tercih edeceksiniz…

 İbni Batta, suretle ilgili hadisleri zikrettiği babda şöyle diyor:

وَكُلُّ مَا جَاءَ مِنْ هَذِهِ الْأَحَادِيثِ، وَصَحَّتْ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَفَرْضٌ عَلَى الْمُسْلِمِينَ قَبُولُهَا، وَالتَّصْدِيقُ بِهَا، وَالتَّسْلِيمُ لَهَا، وَتَرْكُ الِاعْتِرَاضِ عَلَيْهَا، وَوَاجِبٌ عَلَى مَنْ قَبِلَهَا، وَصَدَّقَ بِهَا أَنْ لَا يَضْرِبَ لَهَا الْمَقَايِيسَ، وَلَا يَتَحَمَّلَ لَهَا الْمَعَانِيَ وَالتَّفَاسِيرَ لَكِنْ تَمُرُّ عَلَى مَا جَاءَتْ وَلَا يُقَالُ فِيهَا: لِمَ؟ وَلَا كَيْفَ؟ إِيمَانًا بِهَا وَتَصْدِيقًا، وَنَقِفُ مِنْ لَفْظِهَا وَرِوَايَتِهَا حَيْثُ وَقَفَ أَئِمَّتُنَا وَشُيُوخُنَا،

“Rasulullah (s.a.s)’tan sahih yolla gelen bu gibi hadislerde Müslümana farz olan şudur; bu hadisleri kabul etmek, tasdik etmek, onlara teslim olmak ve onlara itirazı terk etmektir. Bu hadisleri kabul edip tasdik edenin, bunlara bir miktar tayin etmemesi ve bu hadislere manalar ve tefsirler yüklememesi vaciptir. Ancak bu hadisler geldiği gibi geçirilir. Onlara iman ve onları tasdik ederek onlar hakkında ‘Niçin?’ denilmez, ‘Keyf’ denilmez. O hadislerin lafız ve rivayetinde, imamlarımız ve şeyhlerimizin durduğu yerde dururuz.” (el-İbanetu’l-Kubra)

Başka bir yerde İbni Batta şu nakilde bulunuyor:

ثنا الْوَلِيدُ بْنُ مُسْلِمٍ، قَالَ: سَأَلْتُ الْأَوْزَاعِيَّ، وَالثَّوْرِيَّ، وَمَالِكَ بْنَ أَنَسٍ، وَاللَّيْثَ بْنَ سَعْدٍ عَنِ الْأَحَادِيثِ الَّتِي، فِي الصِّفَاتِ وَكُلُّهُمْ قَالَ: «أَمِرُّوهَا كَمَا جَاءَتْ بِلَا تَفْسِيرٍ»

Velid ibni Müslim şöyle dedi: “Evzai, Sevri, Malik ibni Enes ve Leys ibni Sad’a sıfat hakkındaki hadisler hakkında sordum. Hepsi şöyle dedi: Bu hadisleri geldiği gibi geçirin. Onları tefsir etmeyin.” (el-İbanetu’l-Kubra; Acuri, eş-Şeria)

İşte bu sözlerinde görüldüğü üzere İbni Batta müşkil olan lafızların tefsir edilmemesi, mana verilmemesi gerektiğini söylemektedir. İşte bu, tafvid akidesidir. İbni Batta’nın selef mezhebini aktardığını kabul ediyorsunuz. Hakkı istiyorsanız buyrun, tabi olun işte!”


Buna cevabımız şöyledir:

“Tefviz akidesini savunanlar selef imamlarının yanı sıra bazı hadis imamlarının ve Hanbeli fakihlerinin de kendileri gibi düşündüğünü iddia ederek hem kendi karaltılarını çoğalmak hem de kendilerince bizi yani Ehli sünneti, yine bizim itibar ettiğimiz imamlardan gelen bazı nakillerle köşeye sıkıştırmaya çalışmaktadırlar. Bu babta getirdikleri nakillerden bir tanesi Hanbeli fakihlerinden muhaddis İbn Batta (v.387)’nin “el-İbane” adlı eserinde geçen bir ifadedir. İbn Batta (rh.a) Allahu Teala’nın “suret” sıfatı hakkında açmış olduğu babın girişinde şunları zikretmiştir:

بَابُ الْإِيمَانِ بِأَنَّ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَتِهِ بِلَا كَيْفٍ قَالَ الشَّيْخُ: وَكُلُّ مَا جَاءَ مِنْ هَذِهِ الْأَحَادِيثِ، وَصَحَّتْ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَفَرْضٌ عَلَى الْمُسْلِمِينَ قَبُولُهَا، وَالتَّصْدِيقُ بِهَا، وَالتَّسْلِيمُ لَهَا، وَتَرْكُ الِاعْتِرَاضِ عَلَيْهَا، وَوَاجِبٌ عَلَى مَنْ قَبِلَهَا، وَصَدَّقَ بِهَا أَنْ لَا يَضْرِبَ لَهَا الْمَقَايِيسَ، وَلَا يَتَحَمَّلَ لَهَا الْمَعَانِيَ وَالتَّفَاسِيرَ لَكِنْ تَمُرُّ عَلَى مَا جَاءَتْ وَلَا يُقَالُ فِيهَا: لِمَ؟ وَلَا كَيْفَ؟ إِيمَانًا بِهَا وَتَصْدِيقًا، وَنَقِفُ مِنْ لَفْظِهَا وَرِوَايَتِهَا حَيْثُ وَقَفَ أَئِمَّتُنَا وَشُيُوخُنَا

“Allah Azze ve Celle’nin Ademi kendi suretinde yarattığına –keyfiyetine girmeden- iman etme babı. Şeyh şöyle dedi: Rasulullah (s.a.s)’tan sahih yolla gelen bu gibi hadisler hususunda Müslümanlara farz olan; bu hadisleri kabul etmek, tasdik etmek, onlara teslim olmak ve onlara itirazı terk etmektir. Bu hadisleri kabul edip tasdik edenlerin, bunlara kıyaslamalar yapmaması ve bu hadislere manalar ve tefsirler yüklememesi vaciptir. Lakin bu hadisler geldiği gibi kabul edilerek geçilir. Onlara iman ve onları tasdik etmekten dolayı onlar hakkında ‘Neden ve nasıl’ denilmez. O hadislerin lafız ve rivayetlerinde, imamlarımız ve şeyhlerimizin durduğu yerde dururuz.” (el-İbanetu’l-Kubra, 7/244)

Allahın izni ve yardımıyla diyoruz ki: İşte bu nakil de tıpkı daha önce bahsi geçen benzerleri gibi, Allah’tan korkmayan kullardan da utanmayan, rezil olma endişesini dahi kaybetmiş, haya perdesini yırtmış, ilmi sahada istikbali düşünmeden gündelik olarak yaşayan, o an için zevahiri kurtaracak bir nakil ortaya atıp bu naklin önünün sonunun ne olduğunu hesap etmekten ve olur da birisi çıkar bu nakli izah edecek başka bir nakil getirir diye düşünmekten dahi aciz birtakım tiplerin, gerekli tahkik ve araştırmayı yapmadan, bir alimin sözleri arasından cımbızla çektiği bir kavildir. Sırf muhaliflere cevap yetiştirmek için hareket eden bu kişilerin hırsları gözlerini kör etmiş ve kendilerine muhalif olduğu her halinden belli olan bir alimin açık, müfesser sözlerini bırakıp daha mücmel birtakım sözlerine yapışmışlardır. Zira geçtiğimiz asırda tatil ehlinin sancaktarlığını yapmış olan Zahid el Kevseri onun hakkında şöyle demektedir:

“İbane adlı eserin sahibi, Haşeviye’nin en koyularından olup, onlar nezdinde makam sahibidir. Yoksa beş para etmez!” (Tenib’ul Hatib, sf 289)

Rabbimizden Kevseri’ye layık olduğu şekilde muamele etmesini diliyoruz. Ancak Kevseri en azından batıl akidesinin gereğini yapmış ve onunla aynı akideye mensup ayak takımının yaptığı gibi İbn Batta’yı kendi mezheplerine dahil etmeye çalışmamıştır. Çünkü o, muhaliflerinin görüşlerine vakıftı ve şimdikiler gibi rasgele sallamıyordu.

Şimdi bu kimselerin iddiasına göre İbn Batta, sıfat naslarına manalar ve tefsirler yüklenmemesi gerektiğini söyleyerek tefviz akidesini savunmaktadır! Bizler inşallah bunun, tamamen bu alime yapılmış bir iftiradan ibaret olduğunu yine harici ve dahili karinelere dayanarak izah edeceğiz.

İbn Batta’nın el-İbanet’ul Kubra adlı hacimli eseri dışında bir de el-İbanet’us Sugra adı verilen daha muhtasar bir eseri vardır. “eş-Şerhu ve’l İbane” ismiyle de bilinen bu kitabında Şeyh (rha) buradaki kavlinin bir benzerini zikretmektedir ki bu, yukardaki kavilden maksadının ne olduğunu da izah etmektedir:

بَعْضُ اَلصِّفَاتِ اَلْخَبَرِيَّةِ  :
ثُمَّ اَلْإِيمَانُ وَالْقَبُولُ وَالتَّصْدِيقُ بِكُلِّ مَا رَوَتْهُ اَلْعُلَمَاءُ وَنَقَلَهُ اَلثِّقَاتُ أَهْلُ اَلْآثَارِ عَنْ رَسُولِ اَللَّهِ - صلى الله عليه وسلم - وَيَلْقَاهَا بِالْقَبُولِ وَلَا تُرَدُّ بِالْمَعَارِيضِ وَلَا يُقَالُ لِمَ وَكَيْفَ وَلَا تُحْمَلُ عَلَى اَلْمَعْقُولِ وَلَا تُضْرَبُ لَهَا اَلْمَقَايِيسُ وَلَا يُعْمَلُ لَهَا اَلتَّفَاسِيرُ إِلَّا مَا فَسَّرَهُ رَسُولُ اَللَّهِ - صلى الله عليه وسلم - أَوْ رَجُلٌ مِنْ عُلَمَاءِ اَلْأُمَّةِ مِمَّنْ قَوْلُهُ شِفَاءٌ وَحُجَّةٌ مِثْلُ أَحَادِيثِ الصفات وَالرُّؤْيَةِ.
وَمِثْلُ مَا رُوِيَ أَنَّ اَللَّهَ - عز وجل - يَضَعُ اَلسَّمَوَاتِ عَلَى إِصْبُعٍ وَالْأَرَضِينَ عَلَى إِصْبُعٍ .
وَأَنَّ اَللَّهَ - عز وجل - يَضَعُ قَدَمَهُ فِي اَلنَّارِ فَتَقُولُ. قَطْ قَطْ

“Bazı haberi sıfatlar:

Sonra, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den alimlerin rivayet edip, eser yani rivayet ehli olan sika ravilerin naklettikleri ve de kabulle karşıladıkları herşeye iman etmek, hepsini kabul ve tasdik etmek gerekir. Bunlara itiraz ederek karşılık verilmez, neden ve nasıl denilmez, akledilebilen şeylere yorumlanmaz, başka şeylerle mukayese edilemezler ve de onlara Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ya da ümmetin alimlerinden olup sözü şifa ve hüccet olan bir kimsenin yaptığı tefsirler, yorumlar haricinde bir tefsir yapılamaz. Mesela sıfatlarla ve rüyet (Allahı görmek) hakkındaki hadisler gibi. Yine Allah Azze ve Celle’nin gökleri bir parmağına, yerleri bir parmağına koyduğuna dair ve Allah Azze ve Celle’nin ayağını cehenneme koyması ve cehennemin  ‘yeter, yeter’ demesi hakkında rivayet edilenler gibi…” (eş-Şerhu ve’l İbane, sf 235)

Açıkça görüldüğü üzere İbn Batta (rh.a) sıfatların tefsirini eğer “Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ya da ümmetin alimlerinden olup sözü şifa ve hüccet olan bir kimsenin yaptığı tefsirler”den olursa kabul etmekte; hadislere ve seleften gelen eserlere dayanmayan tefsirleri ise reddetmektedir. Burada İbn Batta’nın sıfatlara tefsir ve mana yüklemeyi esas itibariyle kabul ettiği çok açıktır. Onun reddettiği tefsirler ise Cehmiye’nin ve benzerlerinin yaptığı türden sünnete ve seleften bir asla dayanmayan, bilakis şahsi reylere dayalı olan ve de zahiri manaya muhalif olan tefsir ve açıklamalardır. Böylece Şeyh’in diğer eserinde kullandığı “manalar ve tefsirler yüklenemez” ifadesinin tefviz yani sıfatların manasının hiçbir şekilde bilinemeyeceği manasında olmadığı açık bir biçimde ortaya çıkmaktadır.

İbn Batta’nın el-İbanet’ul Kübra’da geçen kavlinin tefviz manasında olmadığını gösteren en yakın harici karine ise, bu sözün hemen ardından şu hadisi nakletmiş olmasıdır:

حَدَّثَنَا أَبُو عَبْدِ اللَّهِ نَصْرُ بْنُ أَحْمَدَ بْنِ عَلِيٍّ الْجُوزَجَانِيُّ قَالَ: ثنا يُوسُفُ بْنُ مُوسَى، قَالَ: ثنا جَرِيرٌ، عَنِ الْأَعْمَشِ، عَنْ حَبِيبِ بْنِ أَبِي ثَابِتٍ، عَنْ عَطَاءِ بْنِ أَبِي رَبَاحٍ، عَنِ ابْنِ عُمَرَ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:  «لَا تُقَبِّحُوا الْوَجْهَ فَإِنَّ اللَّهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَةِ الرَّحْمَنِ»

(İsnadı zikrettikten sonra) İbn Ömer (ra)’dan Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu demiştir: Yüzleri kötülemeyin. Zira Allah Ademi Rahman’ın suretinde yaratmıştır.”

Bu hadis, Allah Adem’i kendi suretinde yarattı şeklinde rivayet edilen meşhur hadisin müfesser yani daha açık izah edilmiş bir şeklidir. Cehmiye, hadisin daha meşhur olan ilk şeklini “Adem’i Adem suretinde yarattı” vb tarzında fasit tevillerle tevil ederken, bu lafzı ise tevil etmeye fazla mecal bulamadıklarından dolayı bu hadisin sıhhatine dil uzatırlar. Zira hadisin bu lafzı adeta Cehmilerin başına inen bir balyoz mesabesindedir. İşte İbn Batta (rh.a) suret sıfatıyla alakalı açtığı babta ilk olarak bu hadise yer vermiş ve böylece suretle alakalı yapılan bütün izahların geçersiz olduğunu göstermiştir. Bu, Şeyh (rh.a)’ın suret hadisi gibi hadisler hakkında söylediği “manalar ve tefsirler yüklemeyiz” sözünün de ne amaçla söylendiğini ortaya koymaktadır. Yani İbn Batta (rh.a) suretten kasıd Adem’in suretidir vs tarzında zahirine muhalif tevilleri reddetmek amacıyla bu sözü sarfetmiştir. Onun mana ve tefsirden kasdı tevil ve keyfiyettir. Bu da tıpkı diğer selef imamlarının sıfatlara tefsir ve mana vermeyi reddedip bununla tevil ve tekyifi reddetmeleri gibidir. Zaten sözün başında keyfiyet vermeden demesi, keza devamında da nasıl denilemez, demesi gibi sözün kendi içindeki karineler onun maksadının suret sıfatı ve diğer sıfatların keyfiyetine ve teviline dalanları reddetmek olduğunu göstermektedir. Yoksa onun amacı sıfat naslarına zahirine göre mana verenleri reddetmek değildir. Zira bizzat kendisi aynı eserinde sıfatları zahirlerine göre tefsir etmiştir. Misal olarak istiva ve uluvv sıfatları hakkında şöyle demektedir:

نَقُولُ: إِنَّ رَبَّنَا تَعَالَى فِي أَرْفَعِ الْأَمَاكِنِ، وَأَعْلَى عِلِّيِّينَ، قَدِ اسْتَوَى عَلَى عَرْشِهِ فَوْقَ سَمَاوَاتِهِ، وَعِلْمُهُ مُحِيطٌ بِجَمِيعِ خَلْقِهِ

“Biz deriz ki: Yüce Rabbimiz en yüksek mekanda, yüceler yücesindedir. Göklerinin üzerindeki Arşına (tahtına) istiva etmiş, yerleşmiştir. İlmi ise bütün yarattıklarını kuşatmıştır.” (el-İbane, 7/141)

İbn Batta’nın, hiçbir Mufavvida’nın kabul etmeyeceği şekilde Allahu Teala’nın uluvv yani yücelik mekanında olduğunu söylediği görülmektedir. Allaha –velev ki mahlukatın dışında bulunan yücelik mekanını nisbet etme manasında da olsa- mekan isnad etmek tefvizcisiyle, tevilcisiyle bütün Eşari ve Maturidiler nezdinde en büyük sapıklıktır, hatta ayak takımları nezdinde bu, dinden çıkmayı gerektiren bir küfürdür!

Başka bir yerde de aynı meseleyle alakalı olarak şöyle demektedir:

فَقِيلَ لِلْحُلُولِيَّةِ: لِمَ أَنْكَرْتُمْ أَنْ يَكُونَ اللَّهُ تَعَالَى عَلَى الْعَرْشِ؟ وَقَالَ اللَّهُ تَعَالَى: {الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى} [طه: 5] وَقَالَ: {ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ الرَّحْمَنُ فَاسْأَلْ بِهِ خَبِيرًا} [الفرقان: 59] فَهَذَا خَبَرُ اللَّهِ أَخْبَرَ بِهِ عَنْ نَفْسِهِ وَأَنَّهُ عَلَى الْعَرْشِ

“(Allah’ın her yerde olduğunu iddia eden) Hululcülere denilir ki: Siz, Allahu Teala’nın Arşı (tahtı) üzerinde olduğunu neden inkar ettiniz? Halbuki Allahu teala şöyle buyurmuştur:

‘Rahman Arşa istiva etti/tahta çıktı’ (Taha: 5)
‘Sonra Arşa istiva etti/tahta çıktı.’ (Furkan: 59)
İşte bu, Allah’ın kendi nefsi hakkında, Arşın (tahtın) üzerinde olduğuna dair verdiği haberidir.” (el-İbane, 7/136)

İbn Batta’nın Arşa istiva sıfatını hakiki manası üzere anladığı ve buradan Onun binefsihi yani zatıyla Arşa istiva etmiş olduğu neticesini çıkarttığı açıkça görülmektedir.

İşte bütün bu dahili ve harici karineler, İbn Batta (rh.a)’ın sıfat naslarına mana ve tefsir vermeyi reddetmesinin Mufavvida’nın anladığı manada olmadığını, bilakis zahiri ve hakiki manalarına muhalif tevilleri reddetmek amacıyla bu sözü sarfettiğini açıkça göstermektedir. Bu aynı zamanda acziyet içerisindeki muhaliflerin batıl davalarını isbat etmek gayesiyle nasıl da birbirinden çürük yerlere istinad ettiklerini göstermektedir. Velhamdulillah.”
Velid bin Muslim rivayeti hakkındaki açıklamamız ise şu şekildedir:

“Lalekai şu haberi nakletmiştir:

أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ عُبَيْدٍ، قَالَ: أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ الْحُسَيْنِ، قَالَ: ثَنَا أَحْمَدُ بْنُ أَبِي خَيْثَمَةَ، قَالَ: ثَنَا الْهَيْثَمُ بْنُ خَارِجَةَ، قَالَ: ثَنَا الْوَلِيدُ بْنُ مُسْلِمٍ، يَقُولُ: سَأَلْتُ الْأَوْزَاعِيَّ وَسُفْيَانَ الثَّوْرِيَّ، وَمَالِكَ بْنَ أَنَسٍ عَنْ هَذِهِ الْأَحَادِيثِ الَّتِي فِيهَا ذِكْرُ الرُّؤْيَةِ , فَقَالُوا: «أَمِرُّوهَا كَمَا جَاءَتْ بِلَا كَيْفَ»

(İsnadı zikrettikten sonra) Velid bin Müslim diyor ki: Ben, Evzai, Süfyan es-Sevri ve Malik bin Enes’e bu rüyet (Allah’ın görülmesi) hakkındaki hadisleri sorduğum zaman hepsi şöyle dediler: ‘Onları nasıl demeden (keyfiyetine dalmadan), geldikleri gibi kabul edip geçin!’ (es-Sunne, no: 930, İbn Ebi Hayseme, et-Tarih’ul Kebir, no: 4688)

Acurri ise aynı rivayeti şu şekilde nakletmiştir:

حَدَّثَنَا أَبُو سَعِيدٍ أَحْمَدُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ زِيَادٍ قَالَ: نا أَبُو حَفْصٍ عُمَرُ بْنُ مُدْرِكٍ الْقَاصُّ قَالَ: حَدَّثَنَا الْهَيْثَمُ بْنُ خَارِجَةَ قَالَ: نا الْوَلِيدُ بْنُ مُسْلِمٍ قَالَ: سَأَلْتُ الْأَوْزَاعِيَّ , وَالثَّوْرِيَّ , وَمَالِكَ بْنَ أَنَسٍ , وَاللَّيْثَ بْنَ سَعْدٍ: عَنِ الْأَحَادِيثِ الَّتِي فِيهَا الصِّفَاتُ؟ فَكُلُّهُمْ قَالَ: «أَمِرُّوهَا كَمَا جَاءَتْ بِلَا تَفْسِيرٍ»

(İsnadı zikrettikten sonra) Velid bin Müslim diyor ki: Ben, Evzai, Süfyan es-Sevri, Malik bin Enes ve Leys bin Sa’d’a bu sıfatlar hakkındaki hadisleri sorduğum zaman hepsi şöyle dediler: ‘Onları tefsir etmeden, geldikleri gibi kabul edip geçin!’ (eş-Şeria, 3/1146 no: 720; ayrıca İbn Batta, el-İbane, 7/241, İbn Abdilberr, el-İstizkar, 2/513)

İbn Receb el Hanbeli ise el-Hasen’in şöyle dediğini hakletmiştir:

قال أبو هلال: سأل رجل الحسن عن شيء من صفة الرب عز وجل، فقال: أمروها بلا مثال

“Ebu Hilal dedi ki: Adamın biri el-Hasen’e Rabb Azze ve Celle’nin sıfatları hakkında bir şey sorunca o şöyle cevap verdi: Onu misal vermeksizin (benzetme yapmaksızın) kabul edip geçin!” (Feth’ul Bari, 7/234)

Aynı rivayetin bazı lafızlarında “keyfiyetini, nasıllığını araştırmadan” denilirken, bazılarında ise “tefsir etmeden” denilmesi, keza bazılarında da misal vermeksizin (benzetme yapmaksızın) denilmesi bunların hepsinin aynı manada kullanıldığını ve burada nehyedilen tefsirin keyfiyet verme ve Allahı mahlukatına benzetme manasındaki bir tefsir olduğunu göstermektedir. Keza, selef imamlarından benzer lafızda nakledilen bazı haberler, bununla bazen zahirine muhalif tevilleri reddetmenin kasdedildiğini de göstermektedir. Abdullah bin Ahmed bin Hanbel’in babasından naklettiği şu haberde olduğu gibi:

سَأَلْتُ أَبِي رَحِمَهُ اللَّهُ عَنْ قَوْمٍ، يَقُولُونَ: لَمَّا كَلَّمَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ مُوسَى لَمْ يَتَكَلَّمْ بِصَوْتٍ فَقَالَ أَبِي:
«بَلَى إِنَّ رَبَّكَ عَزَّ وَجَلَّ تَكَلَّمَ بِصَوْتٍ هَذِهِ الْأَحَادِيثُ نَرْوِيهَا كَمَا جَاءَتْ

“Allah rahmet etsin, babama Allah Azze ve Celle, Musa ile konuştuğunda sesle konuşmadı diyen bir topluluk hakkında sordum da bana şöyle cevap verdi: Bilakis Aziz ve Celil olan Rabbin sesle konuşmuştur. Biz bu hadisleri geldiği gibi rivayet ederiz.” (es-Sunne, no: 533)

Bu, Abdullah’ın babasından arada herhangi bir vasıta olmaksızın naklettiği, inkarına mecal olmayan bir haberdir. Burada öncelikle İmam Ahmed, hiçbir tefvizcinin kabul etmeyeceği “ses” sıfatını kabul etmekte ve böylece kelam sıfatının manasını da açıklamış olmaktadır. Bizim konumuzla alakalı yönü ise sözün sonunda sarfettiği “geldiği gibi rivayet ederiz” ifadesidir ki bu “geldikleri gibi kabul edip geçin” ifadesiyle aynı manaya gelmektedir ve bundan kasdın hadisleri zahirleri üzere kabul etmek olduğunu göstermektedir. Eğer maksat bu olmasaydı sözün öncesinde ses meselesinin sözkonusu edilmesinin bir anlamı olmazdı. Kelam hakkındaki ayet ve hadislerin zahiri ses sıfatını isbat etmekte ve İmam Ahmed de bu nassların zahirleri üzere kabul edilmesi gerektiğini ifade etmektedir ki bundan dolayı da ses sıfatını kabul etmektedir. İşte bu, hadisleri geldiği gibi kabul etmenin ne anlama geldiğini tefsir eden bir haberdir. Bundan Mufavvida’nın anladığı şekilde, herhangi bir mana vermeden okuyup geçin diye bir şey kasdedilmediği bu rivayet nezdinde aşikardır. Buna delalet eden başka bir haberi ise Hallal, şu şekilde nakletmektedir:

وَقَدْ حَدَّثَنَا أَبُو بَكْرٍ الْمَرُّوذِيُّ، رَحِمَهُ اللَّهُ قَالَ: سَأَلْتُ أَبَا عَبْدِ اللَّهِ عَنِ الْأَحَادِيثِ الَّتِي تَرُدُّهَا الْجَهْمِيَّةُ فِي الصِّفَاتِ، وَالرُّؤْيَةِ، وَالْإِسْرَاءِ، وَقِصَّةِ الْعَرْشِ، فَصَحَّحَهَا أَبُو عَبْدِ اللَّهِ، وَقَالَ: " قَدْ تَلَقَّتْهَا الْعُلَمَاءُ بِالْقَبُولِ، نُسَلِّمُ الْأَخْبَارَ كَمَا جَاءَتْ، قَالَ: فَقُلْتُ لَهُ: إِنَّ رَجُلًا اعْتَرَضَ فِي بَعْضِ هَذِهِ الْأَخْبَارِ كَمَا جَاءَتْ فَقَالَ: يُجْفَى، وَقَالَ: مَا اعْتِرَاضُهُ فِي هَذَا الْمَوْضِعِ، يُسَلِّمُ الْأَخْبَارَ كَمَا جَاءَتْ؟ "

“Bize Ebubekr el Mervezi (rh.a) tahdis etti ve dedi ki: Ben Ebu Abdillah’a (yani Ahmed bin Hanbel’e) Cehmiye’nin reddettiği sıfatlar hakkındaki, rüyet, İsra ve Arş kıssası gibi hadisler hakkında sordum. Ebu Abdillah bu hadislerin sahih olduğunu söyledi ve şöyle dedi: Alimler bunları kabulle karşılamışlardır. Biz de bu haberlere geldikleri gibi teslim oluruz. (Mervezi) dedi ki: Ben ona şöyle dedim: Adamın birisi bu haberlerin bazılarının geldikleri şekline itiraz etti! Bunun üzerine şöyle dedi: Boşver! Ve dedi ki: Bu konuda itirazı ne ola ki? Haberlere geldiği şekliyle teslim olacak!” (es-Sunne, 1/246)

Bu da aynı şekilde sika imamlardan nakledilen ve inkarına mecal olmayan bir rivayettir. Dikkatle bakıldığında Cehmiye’nin itiraz ettiği şeyin, bu hadislerin naklinden ziyade manası olduğu görülmektedir. Yani onlar hadislerin zahirleri üzere kabul edilmesine karşı çıkmışlardır. Mesela Mutezilenin hepsi rüyet hadislerinin aslını inkar etmez, lakin onlar Allahın ahirette görülmesinden kasdın baş gözüyle görmek değil, Rabb teala’nın rahmetini müşahede etmek vesair manalarda olduğunu söylerler. Ehli sünnet ise Allahu teala’nın baş gözüyle görüleceğini ifade ederek hadislerin zahirini kabul eder. Eşari ve Maturidiler de bu hususta –tafsilatta bazı ayrılıklar olsa da- Ehli sünnete muvafıktırlar. İşte İmam Ahmed, bu hadislerin geldikleri gibi kabul edilmesini söyleyerek zahiri manaları üzere alınması gerektiğini ifade etmiştir. Bundan kasıd, hadislerin sadece lafzen rivayet edilip manalarının Allaha havale edilmesi olsaydı bidat ehlinin bu hususta çok kayda değer bir itirazı olmayacaktı. Zaten o, Usul’us Sunne adlı risalesinde sıfatların zahiri manaları üzere kabul edilmeleri gerektiğini ifade ederek şöyle demiştir:

ولكن نؤمن به كما جاء على ظاهره، ولا نناظر فيه أحداً

“Lakin bunlara geldikleri gibi zahirleri üzere iman ederiz ve bu hususta hiç kimseyle tartışmayız.” (Lalekai, es-Sunne, 1/178)


İbn Batta’nın naklettiği başka bir rivayette ise şöyle gelmiştir:

وَأَخْبَرَنِي أَبُو صَالِحٍ، قَالَ: حَدَّثَنِي أَبُو الْحَسَنِ عَلِيُّ بْنُ عِيسَى بْنِ الْوَلِيدِ قَالَ: ثنا أَبُو عَلِيٍّ حَنْبَلُ بْنُ إِسْحَاقَ قَالَ: قُلْتُ لِأَبِي عَبْدِ اللَّهِ: يَنْزِلُ اللَّهُ تَعَالَى إِلَى سَمَاءِ الدُّنْيَا؟ قَالَ: «نَعَمْ» قُلْتُ: نُزُولُهُ بِعِلْمِهِ أَمْ بِمَاذَا؟  قَالَ: فَقَالَ لِي: «اسْكُتْ عَنْ هَذَا» وَغَضِبَ غَضَبًا شَدِيدًا، وَقَالَ: «مَا لَكَ وَلِهَذَا؟ أَمْضِ الْحَدِيثَ كَمَا رُوِيَ بِلَا كَيْفٍ»

“(İsnadı zikrettikten sonra) Hanbel bin İshak dedi ki: Ben Ebu Abdillah’a Allah dünya semasına iner mi diye sordum. Evet, dedi. Dedim ki: İnmesi ilmi ile midir ne iledir? Şiddetli şekilde öfkelenerek bana, bu konuda sus, dedi ve dedi ki: Bundan sana ne, hadisi rivayet edildiği gibi keyfiyet vermeden oku geç!” (el-İbane, 7/242)

Görüldüğü üzere Hanbel, sıfatın teviline dalmak isteyince İmam Ahmed, hadisi olduğu gibi kabul etmesini ona emretmiş ve bunu sıfatın keyfiyetine dalmak olarak vasfetmiştir.

İşte bütün bunlardan dolayı “Geldikleri gibi kabul etmek” ifadesinden kasdın zahirleri üzere kabul etmek olduğu açıktır.”


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1745
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Devamla diyorsun ki:

“İbni Kudame, Tahrimu’l-Nazar fi Kutubi’l-Kelam kitabında İmam Ahmet’ten bu gibi hadisler hakkında söylediği sözler arasında şunu aktarıyor:

نؤمن بِهَذِهِ الْأَحَادِيث ونقرها ونمرها كَمَا جَاءَت بِلَا كَيفَ وَلَا معنى

“Bu hadislere iman edip onları ikrar ederiz ve keyfiyet düşünmeden ve mana vermeden, nasıl gelmişse öyle geçiririz” (Tahrimu’l-Nazar fi Kutubi’l-Kelam)

Aynı sözü İbni Batta el-İbanetu’l-Kubra kitabında nakletmiştir.
İşte selef akidesini aktardığını söylediğiniz İbni Kudame, İmam Ahmet’ten aktarıyor. Bu aktardığına göre, bu naslara iman edilecek fakat keyfiyet düşünülmeyecek, mana verilmeyecek. Bu, tafvid akidesi değil de nedir?!
Madem İbni Kudame’yi selefin mezhebini nakleden bir âlim olarak kabul ediyorsunuz, işte ondan selefin mezhebini öğrenin ve ona tabi olun. Fakat bu sitede gördüğüm kadarıyla, site yöneticisi bu kimseler, muteber gördükleri âlimlerden onların aleyhine nakil yapıldığında tabi olmayıp tahrif etmeye kalkıyorlar. Halbuki aynı sözü bir Eşari âlimi söylese, tereddüt etmeden “Sapık olan tafvid akidesidir.” derler. Fakat muteber gördükleri âlimlerden aynı sözler gelince, böyle bir itirazla gelemeyecekleri için ya tabi olacaklar ya da tahrif edeceklerdir.”


Bu söze yaptığımız açıklama da aşağıdaki şekildedir. Bunlarda iddia ettiğin gibi en ufak bir tahrif ya da çarpıtma varsa isbat edersin. Sözü siyakından, bağlamından kopartarak nakletmek dürüstlük değildir, dürüstlük sözün gerçekten ne amaçla söylendiğini ortaya çıkarmaktır!

“Mufavvida’nın selef-i salihin imamlarının sıfatları tefviz ettiği yani keyfiyetlerinin yanı sıra bizzat manalarını da Allaha havale ettikleri yönündeki iddialarına delil getirdikleri bazı nakiller de “biz bu sıfatlara mana vermeyiz, manalarını araştırmayız” tarzı ibarelerdir. Bunlardan birisi İmam Ahmed bin Hanbel (v. 241)’in bir sözüdür. İbn Kudame, Hallal’ın es-Sunne’sinden bu rivayeti şu şekilde nakletmektedir:

قَالَ وَأَخْبرنِي عَليّ بن عِيسَى أَن حنبلا حَدثهمْ قَالَ سَأَلت أَبَا عبد الله عَن الْأَحَادِيث الَّتِي تروى إِن الله تبَارك وَتَعَالَى ينزل كل لَيْلَة إِلَى السمآء الدُّنْيَا وَأَن الله يرى وَإِن الله يضع قدمه وَمَا أشبهه فَقَالَ أَبُو عبد الله نؤمن بهَا ونصدق بهَا وَلَا كَيفَ وَلَا معنى وَلَا نرد مِنْهَا شَيْئا ونعلم أَن مَا جَاءَ بِهِ الرَّسُول حق إِذا كَانَت بأسانيد صِحَاح وَلَا نرد على رَسُول الله صلى الله عَلَيْهِ وَسلم قَوْله وَلَا يُوصف الله تَعَالَى بِأَكْثَرَ مِمَّا وصف بِهِ نَفسه أَو وَصفه بِهِ رَسُوله بِلَا حد وَلَا غَايَة {لَيْسَ كمثله شَيْء وَهُوَ السَّمِيع الْبَصِير} [الشورى 11] وَلَا يبلغ الواصفون صفته وَصِفَاته مِنْهُ وَلَا نتعدى الْقُرْآن والْحَدِيث فَنَقُول كَمَا قَالَ وَنصفه كَمَا وصف نَفسه وَلَا نتعدى ذَلِك نؤمن بِالْقُرْآنِ كُله محكمه ومتشابهه وَلَا نزيل عَنهُ صفة من صِفَاته لشناعة شنعث

“Hallal dedi ki: Bana Ali bin İsa, Hanbel’in kendilerine şöyle naklettiğini haber verdi: Ben, Ebu Abdillah’a, rivayet edilen şu hadisler hakkında sordum: ‘Allah Tebareke ve Teala her gece dünya semasına iner’ ‘Allah (ahirette) görülecektir.’ ‘Allah ayağını koyar’ ve benzerleri. Ebu Abdillah şöyle cevap verdi: Biz keyfiyet ve mana vermeden bunlara iman eder, bunları tasdik ederiz. Onlardan hiçbir şeyi reddetmeyiz ve sahih senedlerle geldiği takdirde Rasul (sallallahu aleyhi ve sellem)’in getirdiği her şeyin hak olduğunu biliriz. Biz Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sözünü reddetmeyiz. Allahu Teala da kendisini vasfettiğinden ya da Rasülünün vasfettiğinden daha fazlası ile vasfedilemez. Sınır ve miktar tayin etmeksizin! ‘Onun benzeri hiçbir şey yoktur, O işitendir, bilendir.’ (Şura: 11) Vasfedenler onun sıfatlarına erişemezler. Sıfatları Ondandır. Bu hususta Kuran ve hadisin çizdiği sınırı aşmayız. O ne demişse biz de onu deriz. O kendisini nasıl vasfettiyse biz de öyle vasfederiz. Bu çizgiyi aşmayız, Kuran’ın muhkemine de müteşabihine de iman ederiz. Birilerinin yaptığı şenaatlerden, kötü işlerden dolayı Onun herhangi bir sıfatını iptal etmeyiz.” (İbn Kudame, Zemm’ut Tevil, sf 21; ayrıca Ebu Ya’la, İbtal’ut Tevilat, 1/45; İbn Teymiye, Der’ut Tearuz, 2/30; İbn’ul Kayyim, Muhtasar’us Savaik, sf 469)

Tefvizciler bilhassa bu rivayette geçen ‘mana vermeden’ ifadesine sarılarak bunun tefviz akidesinin tam kendisi olduğunu ileri sürerler ve İmam Ahmed’in sıfat naslarına –zahir manaları dahil- mana vermeyi nehyettiğini ileri sürerler. Bunun ise İmam Ahmed’in konuyla alakalı diğer sözlerine muhalif olduğu ortadadır. Zira daha önce naklettiğimiz üzere İmam Ahmed, sıfat naslarının zahirleri üzere icra edilmesini savunmuş ve bu doğrultuda sıfat naslarına mana vermiş; mesela kelam sıfatını ses olarak yorumlamış, uluvv sıfatının manasını Allah’ın mahlukatından bain yani ayrı olması olarak açıklamış, Onun arşın üzerinde olmasının mahlukatı ile kendisi arasında bir hadd yani sınır manasında olduğunu ifade etmiştir. Bütün bunlar bu imamın sıfatlara mana vermeyi nehyetmesinin tefvizcilerin anladığı şekilde olmadığını gösteren harici karinelerdir. Sözün içindeki dahili karinelere gelirsek; dikkat edilirse İmam bu konuda Kuran ve sünnetin çizdiği sınırın dışına taşmamaya vurgu yapmaktadır. Nitekim İbn Batta’nın rivayetinde şöyle demektedir:

قَالَ أَبُو عَبْدِ اللَّهِ وَنَحْنُ نُؤْمِنُ بِالْأَحَادِيثِ فِي هَذَا وَنُقِرُّهَا، وَنُمِرُّهَا كَمَا جَاءَتْ بِلَا كَيْفٍ، وَلَا مَعْنًى إِلَّا عَلَى مَا وَصَفَ بِهِ نَفْسَهُ تَعَالَى

“Ebu Abdillah dedi ki: Biz bu husustaki hadislere iman eder ve onları ikrar ederiz. Nasıl demeden geldikleri gibi kabul edip geçeriz. Allahu Teala’nın kendisini vasfettiğinin dışında bir mana da vermeyiz.” (el-İbane, 7/58)

İbn Batta, herhangi bir isnad zikretmeksizin doğrudan İmam Ahmed’e bu kavli atfetmektedir. Eğer bu rivayet sahihse, açıkça İmam’ın kasdını ortaya koymaktadır. Çünkü burada İmam, mana vermenin kendisini değil, Allahu Teala’nın kendisi hakkında zikretmediği yani nasslarda geçmeyen bir manayı vermeyi reddetmektedir.

Ayrıca söz dikkatli incelendiğinde görülecektir ki İmam burada bilhassa keyfiyet vermeyi reddetmektedir ki zaten mana vermemekle keyfiyet vermemeyi bir arada zikretmiştir. Bu da tıpkı yukarda diğer imamlardan nakledilen sözlere benzemektedir ki onlar da keyfiyet vermeyi ve tevil yapmayı reddetmek amacıyla “tefsir etmeyiz” ifadesini kullanmışlardır. İmam’ın mihne olayları esnasında yaptığı münazaraların birinde sarfettiği bir söz de buna ışık tutmaktadır. Sıfatlar meselesinin konuşulduğu bir esnada orada bulunanlardan birisi İmam Ahmed’e itiraz etmiş ve onun Allahu Teala hakkında ‘kulakla duyuyor, gözle görüyor’ dediğini iddia etmiştir. Bunun üzerine (Halife Memun’un naibi) İshak ona ‘Semi’ (İşiten) ve Basir (Gören) sıfatlarının manası nedir diye sordu. O şöyle cevap verdi:

لا أدري، هو كما وصف نفسه “Bilmiyorum, O kendisini vasfettiği gibidir.” (Tarih’ut Taberi, 8/639)

Malum olduğu üzere Mufavvida dahil bütün fırkalar, işitme ve görme sıfatlarının manasının bilindiğini kabul ederler. İmam Ahmed’in burada işitme ve görme sıfatlarından mana itibariyle hiçbir şey anlamadığını söylemesi mümkün değildir. Şu halde burada İmam Ahmed’in bilmediği şeyin keyfiyet olduğu aşikardır. Karşısındaki kişi onu işitme ve görme sıfatlarının keyfiyetine dalmaya zorlamış ve bunların kulak ve gözle mi gerçekleştiğini sormuştur. Ahmed ise işitme ve görme sıfatlarının manasını yani tevilini ve keyfiyetini bilmediğini ifade etmiştir. İşte bu sözündeki gaye de bununla aynıdır.

Kısacası İmam Ahmed’in buradaki amacı tefvizcilerin iddia ettiğinin aksine sıfatların zahiri manasını reddetmek değil, bilakis sıfatların geldikleri şekliyle zahiri manaları üzere kabul edilmesi gerektiğini ifade etmek ve Cehmiye gibi sıfat inkarcılarının yaptığı şekilde “burada kasdedilen mana aslında şudur” şeklinde yorumlara gitmemektir. Konuyla alakalı diğer sözleriyle ve bu sözün siyakıyla beraber değerlendirildiğinden bundan başka bir mana çıkmaz. Ama kalbinde eğrilik olan bazı kimseler sadece ‘mana vermeden’ ifadesine sarılmaya devam edip dahili harici bütün karineleri görmezden geleceklerse Allah hidayet etsin demekten başka bir sözümüz olmaz.

Bu sözü zikreden imamlar da bu bahsettiğimiz şekilde açıklamışlardır. Mesela Kadı Ebu Yala bu ve buna benzer sözleri zikrettikten sonra şöyle demiştir:

فَقَدْ نَصَّ أَحْمَدُ عَلَى الْقَوْلِ بِظَاهِرِ الأَخْبَارِ مِنْ غَيْرِ تَشْبِيهٍ وَلا تَأْوِيلٍ

“Böylece Ahmed teşbihe ve tevile gitmeden haberlerin zahirini kabul etmek gerektiğini açıkça ifade etmiştir.”

İbn Teymiye ise Der’ut Tearuz’da bu kavli zikrettikten sonra şöyle demiştir:

أي لا نكيفها ولا نحرفها بالتأويل، فنقول: معناها كذا

“Yani biz ona keyfiyet vermeyiz ve tevil yoluyla onu tahrif ederek, bunun manası şudur demeyiz.”

Başka bir yerde ise bu kaville alakalı şöyle demiştir:

ظَنُّوا أَنَّ مُرَادَهُ. أَنَّا لَا نَعْرِفُ مَعْنَاهَا. وَكَلَامُ أَحْمَد صَرِيحٌ بِخِلَافِ هَذَا فِي غَيْرِ مَوْضِعٍ وَقَدْ بَيَّنَ أَنَّهُ إنَّمَا يُنْكِرُ تَأْوِيلَاتِ الْجَهْمِيَّة وَنَحْوِهِمْ الَّذِينَ يَتَأَوَّلُونَ الْقُرْآنَ عَلَى غَيْرِ تَأْوِيلِهِ

“Zannettiler ki onun kasdı ‘biz manayı bilmeyiz’ demektir. Halbuki Ahmed’in birçok yerdeki buna muhalif sözleri gayet açıktır. O, kendisinin ancak Kuranı tevil edilmemesi gereken şekilde tevil eden, yorumlayan Cehmiye ve benzerlerinin tevillerini inkar ettiğini açıkça beyan etmiştir.” (Fetava, 17/363)

Bunlar, meşhur Hanbeli alimlerinden bazılarının Ahmed’in sözüne yaptığı açıklamalardır. Bunlar da aynı şekilde Ahmed’in maksadının sıfatlara yapılan fasit tevilleri ve keyfiyetlendirmeleri reddetmek olduğunu göstermektedir. Bununla beraber bütün bunlar bu sözün sıhhati teslim edildiği takdirdedir. Bu söz, Ahmed’in yeğeni Hanbel tarikiyle gelmektedir. Bazı alimler, Hanbel bin İshak’ın Ahmed’den naklettiği haberlere bilhassa bu türden tek kaldığı yerlerde ihtiyatla yaklaşarak Hanbel’in garib ve ferd haberlerini kabul etmeye yanaşmamışlardır. İbn Receb bu hususta şöyle demektedir:

وهو ثقة إلا أنه يهم أحيانًا، وقد اختلف متقدِّمو الأصحاب فيما تفرَّد به حنبل عن أحمد: هل تثبت به رواية عنه أم لا؟

“O, sikadır ancak bazen vehimde bulunur. Ashabın yani Hanbelilerin öncüleri Hanbel’in Ahmed’den rivayet etme hususunda tek kaldığı şeylerin sabit olup olmadığı hususunda ihtilaf etmişlerdir.” (Feth’ul Bari, 2/368)

Allah en doğrusunu bilendir.”

Devamla demişsin ki:

“Aşağıda aktaracağım nakilde İbni Kudame selefin mezhebini anlatıyor. Bakalım İbni Kudame el, yüz gibi gerçek manaları uzuv, organ olan lafızların bu manasını mı Allah’a izafe ediyor yoksa bu lafızlara Allah’ın kastettiği mana ile mi iman ediyor:

وَإِذا انسد بَاب التَّأْوِيل من هَذِه الطّرق كلهَا مَعَ أَن فِي وَاحِد مِنْهَا كِفَايَة لم يبْق إِلَّا الطَّرِيق الْوَاضِح وَالْقَوْل السديد وسلوك سَبِيل الله تَعَالَى الَّتِي دلّت على استقامتها الْآثَار وسلكها الصَّحَابَة الْأَبْرَار وَالْأَئِمَّة الأخيار وَمضى عَلَيْهَا الصالحون واقتفاها المتقون وَأوصى بلزمها الْأَئِمَّة الناصحون الصادقون وَهِي الْإِيمَان بالألفاظ والآيات وَالْأَخْبَار بِالْمَعْنَى الَّذِي أَرَادَهُ الله تَعَالَى وَالسُّكُوت عَمَّا لَا نعلمهُ من مَعْنَاهَا وَترك الْبَحْث عَمَّا لم يكلفنا الله الْبَحْث عَنهُ من تَأْوِيلهَا وَلم يطلعنا على علمه وَاتِّبَاع طَرِيق الراسخين الَّذين أثنى الله عَلَيْهِم فِي كِتَابه الْمُبين حِين قَالُوا {آمنا بِهِ كل من عِنْد رَبنَا
 
“Tevil kapısı, bir tanesi yeterli olmasına rağmen bütün bu yollarla kapandığına göre geriye ancak açık olan bir yol, doğru bir söz, eserlerin doğruluğuna delalet ettiği Allahın doğru doğru yolu, dosdoğru olan sahabelerin, hayırlı imamların ve salihlerin uyduğu yol, muttakilerin takip ettiği ve doğru bir şekilde nasihat eden imamların ona tabi olunmasını tavsiye ettiği yol şudur: Lafızlara, ayetlere ve haberlere Allah’ın irade ettiği mana ile iman etmek, bilmediğimiz manası hakkında susmak ve Allah’ın bizi araştırmakla mükellef kılmadığının tevilini araştırmayı ve Allah’ın bizi ilmine muttali kılmadığını terk etmektir. Böylece Allah’ın kitabında övdüğü ilimde derinleşenlerin yoluna uyup, “Biz onlara iman ettik, hepsi Rabbimizin katındadır.” demektir.” (Tahrimu’l-Nazar fi Kutubi’l-Kelam)

İşte bu nakilde görüldüğü üzere İbni Kudame, selefin ve büyük imamların mezhebini anlatıyor. Bu mezhep, ayet ve hadislerdeki müşkil lafızlara Allah’ın kastettiği mana ile iman ettim deyip susmaktır. İşte bu, tafvid akidesidir.”


Buna yaptığımız açıklama da şöyledir:

“Burada Şeyh (rh.a)’ın sıfat naslarıyla alakalı genel bir kaide olarak tefvizi savunduğu belirgin değildir. Çünkü “bilmediğimiz manası hakkında susmak” ifadesini kullanmaktadır. Bu ifade sıfat naslarının manalarından bir  kısmını bilmenin mümkün olduğuna da işaret etmektedir. Bu, avamdan hatta bazen alimlerden bir kısım sıfat nassları hakkında o an için müşkilata düşen bir kimsenin yapması gereken şeyi anlatmak için olabilir. Zira biz bilmekteyiz ki bazen en muhakkik alimler dahi Kurandaki bazı lafızların bizzat kelime manasında tereddüde düşebilmiştir. İbn Abbas (ra)’dan “fatır/yaran, yaratan, yoktan var eden” kelimesinin manasını bedeviler kendi aralarında konuşurken öğrendiği nakledilmektedir. Keza Ömer (ra)’ın Abese suresindeki “ebben/çayırlar” kelimesinin manasını sonradan öğrendiği rivayet olunmaktadır. Aynı şekilde Kuran ve sünnette geçen bazı sıfatlarla alakalı haberlerin manasını duyan bir kişi bizzat lafzı anlamayabilir veya lafzı anlasa bile bununla ne murad edildiğini bilmeyebilir. Burada kişinin yapması gereken şey, alelacele şahsi reyleriyle bu müşkil lafzı tefsir etmeye kalkmak değil, bilakis onun hakkında ilme sahip oluncaya kadar susmaktır. Bu hususta yukarda İmam Ahmed bin Hanbel’in bir kavli hakkında yaptığımız açıklamayı nakletmekle yetiniyoruz:

“İmam Ahmed bin Hanbel (v.241) “Usul’us Sunne” adlı eserinde şöyle demektedir:

وَمن لم يعرف تَفْسِير الحَدِيث ويبلغه عقله فقد كفي ذَلِك وَأحكم لَهُ فَعَلَيهِ الْإِيمَان بِهِ وَالتَّسْلِيم مثل حَدِيث الصَّادِق المصدوق وَمثل مَا كَانَ مثله فِي الْقدر وَمثل أَحَادِيث الرُّؤْيَة كلهَا وَإِن نبت عَن الأسماع واستوحش مِنْهَا المستمع وَإِنَّمَا عَلَيْهِ الْإِيمَان بهَا

“Her kim hadisin tefsirini, açıklamasını bilmez ve aklı ona erişemez ise şu onun için yeterli olur ve sağlam bir yol olur: Ona düşen şey buna iman etmek ve teslim olmaktır.  Mesela (kaderle alakalı İbn Mesud’dan rivayet edilen) Sadık’ul Masduk hadisi gibi ve ona benzer kaderle alakalı hadisler gibi, yine rüyet (Allahın görülmesi) hakkındaki tüm hadisler gibi. Kulağı tırmalasa ve bunları işitene ürperti verse bile ona düşen şey bütün bunlara iman etmektir.”

İmam’ın bu kavli sıfatların tefsirinin mümkün olduğuna delalet etmektedir. Çünkü hadislerin tefsirini ve izahını bilmeyen kimselerin bunlara iman edip teslim olmakla yetinmesi gerektiğini bildirmiştir. Bu ise bu hadislerin bir açıklaması olduğunu gösterir. Aksi takdirde söz konusu hadislerin bir açıklaması yoktur demesi gerekirdi, böyle dememiş bilakis insanlardan belli bir kesimin bu hadislerin açıklamasına ulaşamayabileceğine işaret etmiştir. Buna verdiği misaller arasında kader hadislerinin yanı sıra doğrudan sıfatlarla alakalı olan Allahu teala’nın ahirette görülmesine dair hadisler de vardır. Bütün bu hadislerin ehli nezdinde açıklaması vardır, bu açıklamalara vakıf olmayan kimseler ise açıklamasını bilmedikleri gerekçesiyle bu hadisleri reddedemezler, bunların izahına vakıf olana kadar bunlara teslim olmaları gerektiği gibi izahını öğrendikten sonra da teslimiyete devam etmeleri gerekir. Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur ki; İmam Ahmed sıfat hadislerini, kader vb konulardaki hadislerle beraber zikretmiştir. Nasıl ki kader hadislerinin tefsiri bilinmez denilemezse sıfat hadislerinin tefsiri de bilinmez denilemez. Bu neyse diğeri de odur. Seleften halefe kadar ümmet bu rivayetlerin Arap dil kaideleri ve şeri nasslar ışığında tefsiri ve şerhiyle meşgul olmuştur. Burada nehyedilen şey bu değil, bu tarz rivayetleri zahirlerinden uzaklaştırarak tevil ve tahrif etmeye çalışmaktır. Böylece İmam Ahmed’in tefviz akidesine muhalif olarak sıfat nasslarının ve diğer bazı kimselere müşkil gelen nassların tefsirine ulaşmanın mümkün olduğu görüşünü savunduğu anlaşılmaktadır. Hatta bunu Ehli sünnetin kavli olarak görmektedir, çünkü o, bu ifadeleri sarfettiği “Usul’us Sunne/Sünnetin Esasları” risalesini kendi şahsi görüşlerini değil, Ehli sünnetin itikadını anlatmak için kaleme almıştır. Şuna da işaret etmek gerekir ki tefviz ve tevil yöntemleri, sıfatlar bahsinde batıl olduğu gibi dinin diğer bütün konularında da batıl ve geçersizdir. O yüzden hiçbir ayet ve hadis hakkında –ne kadar müşkil gelirse gelsin- bunun manası bilinemez deyip rafa kaldırılmayacağı gibi, zahirine muhalif teviller de yapılamaz. Bütün bunlar tıpkı Yahudilerin yaptığı Allahın kitabını arkalarına atma, şeriatı iptal etme amaçlı tahrif amelleridir.”

Devamında şöyle diyorsun:

“Selef mezhebini aktardığını kabul ettiğiniz bir başka âlim İmam Zehebi de selefin mezhebini aktarıyor; bakalım aktardığı mezhep, sizin mezhebiniz mi yoksa tafvid akidesi mi:

وَأَمَّا السَّلَفُ، فَمَا خَاضُوا فِي التَّأْوِيْلِ، بَلْ آمَنُوا وَكَفُّوا، وَفَوَّضُوا عِلمَ ذَلِكَ إِلَى اللهِ وَرَسُوْلِه

“Selefe gelince; onlar tevile dalmadılar bilakis iman ettiler, kendilerini tutup başka bir şey yapmadılar, bunların ilmini Allah’a tafvid ettiler.” (Siyeru A’lamu’n-Nubela)

İşte burada görüldüğü üzere İmam Zehebi, selefin akidesinin tafvid olduğunu anlatıyor. Tabii bu kimseler daha önce söylediğim gibi, muteber gördükleri âlimlerden kendi aleyhlerine bir nakil geldiğinde hemen onu tahrif etmeye kalkıyor ve burada kastedilenin, keyfiyeti tafvid etmek olduğunu söylüyorlar. Kur’an ve sünnette, Arap dilindeki hakiki manası Allah’a noksanlık ifade eden lafızların zikredildiği naslar hakkında bu tutuma karşı çıkıp muteber gördükleri âlimlerden kendi akideleri ile çelişen bir söz gördüklerinde, tabiri caizse kırk takla atıp böyle bir metot takip eden bu kişilerin durumlarına şaşılır doğrusu. Fakat İmam Zehebi bu kimselerin böyle saçma yorumlar yapmasına izin vermiyor, başka yerde daha açık bir şekilde şöyle söylüyor:

قُلْتُ: مَنْ أَقَرَّ بِذَلِكَ تَصْدِيْقاً لِكِتَابِ اللهِ، وَلأَحَادِيْثِ رَسُوْلِ اللهِ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - وَآمَنَ بِهِ مُفَوِّضاً مَعْنَاهُ إِلَى اللهِ وَرَسُوْلِهِ، وَلَمْ يَخُضْ فِي التَّأْوِيْلِ وَلاَ عَمَّقَ، فَهُوَ المُسْلِمُ المُتَّبِعُ،

“Dedim ki: Her kim Allah’ın kitabını ve Rasulullah (s.a.s)’ın hadislerini tasdik ederek ikrar edip manasını Allah’a ve rasulüne tafvid eder, tevile dalmaz ve derine inmezse o kimse tabi olan Müslümandır.” (Siyeru A’lamu’n-Nubela)

İşte görüldüğü üzere İmam Zehebi, çok net bir şekilde keyfiyetin değil mananın tafvid edileceğini söylüyor. Ama Allah’tan korkmayan, insanlardan da utanmayan bazı kimseler, bu gibi net olan sözlerde dahi tahrifler yapmaktadırlar. Zamanımızda öyle insanlara şahit oluyoruz ki âlimin sözünü zikrettikten sonra ardından hiç utanmadan âlimin sözünün tam aksini söyleyip “âlim böyle diyor” diyebilmektedirler.
Başka birçok âlimden daha bu konuda nakil yapabilirim fakat şimdilik bu kadarı, hakkı isteyen kimseler için yeterlidir.”


Zehebi’nin sözlerinin açıklaması aşağıdadır, bunlarda iddia ettiğin gibi nasıl bir tahrif yaptıysak bunu ortaya koyarsın. Bir sözü gerçekten olması gerektiği şekilde, alimin kasdettiği şekilde açıklamanın tahrifle alakası yoktur. Burası anlaşılırsa bir kavle yapılan her açıklamayı tahrif veya kıvırma olarak görenlerin maskesi düşer! Tahrif demek sözü yerinden kaydırmak demektir. Biz eğer söze olmadık manalar yükleyerek açıklamaya çalışsaydık bu tahrif olurdu, ama sözü başka karinelere dayanarak açıklamak ise tahrif değil şerhtir. Bunun üzerinde düşünülürse asıl tahrifçinin kim olduğu Allahın izniyle ortaya çıkacaktır.

“Burada son olarak tefviz akidesine sahip olmakla itham edilen alimlerden birisi olan İmam Zehebi’den (v. 748) bahsetmek istiyorum. O, malum olduğu üzere İbn Teymiye (v. 728)’in öğrencisidir ve genel hatlarıyla hocasının ve dolayısıyla selef-i salihinin yolu üzeredir. Buna rağmen o da Mufavvida olmakla itham edilebilmiştir. Tefviz akidesini savunan ve bu akidenin Eşariler dışında seleften ve selefe tabi olanlardan çok fazla bir taraftarı olmadığının bilincinde olan bazı kimseler büyük bir telaş ve panik havasında kendilerine yakın ifadeler sarfettiğini zannettikleri her alimin kavline –tahkik etmeden- alelacele sarılarak sözkonusu alimi hemen Mufavvida ilan edivermektedirler. Öyle ki bizler, İbn Teymiye gibi ömrü tefviz akidesiyle mücadele etmekle geçmiş bir alimin dahi Mufavvida ilan edildiğine dünya gözüyle şahit olduk ki bu artık sözün bittiği yerdir ve buna şahit olduysak artık başka kime ne nisbet edilse şaşırmamamız gerekir. İbn Teymiye’nin tefvizi savunduğunu iddia eden bir ahmakın hezeyanlarına verdiğimiz cevabı şu adresten takip edebilirsiniz: http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1473.msg4851#msg4851 Tabi bu kişi veya kişiler, İbn teymiye (rh.a)’ın tefviz akidesini yerden yere vuran sözleri açığa çıktığında bu sefer İbn Teymiye’nin kitaplarında çelişkiler olduğunu, sözlerinin tahrif edilmiş olabileceğini ve saireyi gevelemeye başladılar.  Hakikati araştırma gibi bir hedefi olmayan bu tiplerin bu tarz manevralar yapmalarında da aynı şekilde şaşılacak bir şey yoktur. Bundan dolayı bu kimselerin tefviz akidesine nisbet ettikleri alimlerden olan İmam Zehebi’nin tefviz aleyhindeki sözleri ortaya çıktığında nasıl manevralar geliştirecekler artık merak bile etmiyoruz…

Zehebi (rh.a) “Uluvv” adlı eserinde Kadı Ebu Ya’la’nın sıfatların zahiri manaları üzere kabul edilmesi gerektiğine dair sözlerini naklettikten sonra şöyle demektedir:

قلت الْمُتَأَخّرُونَ من أهل النّظر قَالُوا مقَالَة مولدة مَا علمت أحدا سبقهمْ بهَا
قَالُوا هَذِه الصِّفَات تمر كَمَا جَاءَت وَلَا تَأَول مَعَ اعْتِقَاد أَن ظَاهرهَا غير مُرَاد فتفرع من هَذَا أَن الظَّاهِر يَعْنِي بِهِ أَمْرَانِ أَحدهمَا أَنه لَا تَأْوِيل لَهَا غير دلَالَة الْخطاب كَمَا قَالَ السّلف الاسْتوَاء مَعْلُوم
وكما قَالَ سُفْيَان وَغَيره قرَاءَتهَا تَفْسِيرهَا
يَعْنِي أَنَّهَا بَيِّنَة وَاضِحَة فِي اللُّغَة لَا يبتغى بهَا مضائق التَّأْوِيل والتحريف
وَهَذَا هُوَ مَذْهَب السّلف مَعَ اتِّفَاقهم أَيْضا أَنَّهَا لَا تشبه صِفَات الْبشر بِوَجْه إِذْ الْبَارِي لَا مثل لَهُ لَا فِي ذَاته وَلَا فِي صِفَاته
الثَّانِي أَن ظَاهرهَا هُوَ الَّذِي يتشكل فِي الخيال من الصّفة كَمَا يتشكل فِي الذِّهْن من وصف الْبشر فَهَذَا غير مُرَاد
فَإِن الله تَعَالَى فَرد صَمد لَيْسَ لَهُ نَظِير وَإِن تعدّدت صِفَاته فَإِنَّهَا حق وَلَكِن مَا لَهَا مثل وَلَا نَظِير فَمن ذَا الَّذِي عاينه ونعته لنا وَمن ذَا الَّذِي يَسْتَطِيع أَن ينعَت لنا كَيفَ يسمع كَلَامه

“Derim ki: Nazar (kelam) ehli olan müteahhirler sonradan ortaya çıkmış bir görüş ileri sürmüşlerdir. Bu görüşü onlardan önce kimsenin ileri sürmüş olduğunu bilmiyorum. Derler ki: Bu sıfatlar geldiği gibi kabul edilir, te’vil edilmez. Bununla birlikte zahirlerinin kastedilmediğine inanılır.
 
İşte buradan zahir ile iki hususun kastedildiği anlamı çıkmaktadır:

Birincisi, bunların selefin dediği şekilde hitabın delâleti dışında bir te’vili yoktur. Yani istivâ bilinen bir şeydir. Süfyân ve başkalarının dedikleri gibi onun okunması, onun tefsiridir yani bu buyruk dil açısından açık seçiktir. Bunlar için te’vil ve tahrifin dar boğazlarına girilemez. İşte selefin mezhebi budur. Bununla birlikte onlar ayrıca bunların hiçbir şekilde insanların sıfatlarına benzemediklerini de ittifakla kabul etmiştir. Çünkü yaratıcının ne zatı itibariyle, ne de sıfatlarında hiçbir benzeri yoktur.

İkincisi, hayalde bu sıfatlar ile ilgili olarak oluşan bunların zahirleridir. Tıpkı insan zihninde insanın vasıfları ile ilgili olarak oluşan tasavvur gibi. Bu ise kastedilmiş olamaz. Çünkü Allah-u Teâlâ bir ve tektir, sameddir, O’nun benzeri yoktur. Sıfatları çok olsa dahi hepsi haktır. Ama bu sıfatların eşi ve benzeri bulunmaz. Onu görüp de bize niteliklerini anlatabilen kimdir ki? O’nun kelâmının nasıl işitilmiş olduğunu kim bize anlatabilir ki?” (el-Uluvv, sf 251; Türkçesi için bkz. 298-299)

İşte bunlar, Zehebi (rh.a)’dan Mufavvidaya açık bir reddiyedir. Görüldüğü üzere selefin mezhebinin tevili reddetmekle beraber sıfat naslarının zahiri manalarını da reddetmek olduğunu iddia eden kimseleri inkar etmektedir. Eşarilerden Nevevi, Beycuri gibi alimlerin bu yöndeki kavillerini daha önce zikretmiştik. Bu, Zehebi’ye göre tamamen muhdes bir kavildir ve selefe ait olmayan bir iftiradır. Üstelik o “zahir” kavramını ikiye ayırmakta ve sıfat naslarından dini bilmeyen cahillerin anladığı teşbih ve temsil içerikli zahirin reddedileceğini, lugatta akla ilk gelen mana anlamındaki zahirin ise kabul edileceğini söylemektedir. Birinci manadaki zahirin reddedileceğini kendisi de kabul etmektedir. Şu halde müteahhirun kelamcılarının reddettiği zahir bu değildir, bilakis onlar lugavi manayı reddetmektedirler. Zehebi de buna itiraz etmekte ve onlar hakkında hüsnü zan etmemektedir, yani onların bizzat lugavi manayı inkar ettiklerini ve bu surette selefin mezhebine muhalefet ettiklerini söylemektedir.

Aynı eserinin başka bir yerinde ise Hatib el Bağdadi (rh.a)’ın sıfatların zahirleri üzere icra edileceği yönündeki sözünü naklettikten sonra şöyle demektedir:

وَهَذَا الَّذِي علمت من مَذْهَب السّلف وَالْمرَاد بظاهرها أَي لَا بَاطِن لألفاظ الْكتاب وَالسّنة غير مَا وضعت لَهُ كَمَا قَالَ مَالك وَغَيره الاسْتوَاء مَعْلُوم وَكَذَلِكَ القَوْل فِي السّمع وَالْبَصَر وَالْعلم وَالْكَلَام والإرادة وَالْوَجْه وَنَحْو ذَلِك هَذِه الْأَشْيَاء مَعْلُومَة فَلَا نحتاج إِلَى بَيَان وَتَفْسِير لَكِن الكيف فِي جَمِيعهَا مَجْهُول عندنَا وَالله أعلم

“Benim selefin mezhebinden bilip öğrendiğim budur. Bu sıfatların zahirleri ile kastedilen de budur. Yani kitap ve sünnetteki lafızların kullanıldıkları anlam dışında bâtınî bir anlamları yoktur. Nitekim Mâlik ve başkaları şöyle demiştir: İstivânın ne olduğu bilinmektedir. İşte semî’, basar, ilim, kelâm, irâde yüz ve benzeri sıfatlar hakkında söylenecekler de bunlardır. Bunlar bilinen şeylerdir. Dolayısıyla bunun ayrıca açıklamaya ve tefsire ihtiyaçları yoktur, fakat bunların hepsi hakkında geçerli olmak üzere keyfiyet, bizim için bilinmeyen bir şeydir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.” (el-Uluvv, sf 254, Türkçesinde sf 302)

Burada da açıkça sıfatların zahir manaları üzere olduğunu ve bu manaların bilinmekte olduğunu, lakin bilinmeyen şeyin ise keyfiyet olduğunu ifade ederek hadis ehlinin mezhebini onaylamaktadır. Burada Zehebi’nin işitme, görme gibi sıfatlar ile yüz gibi –zahiri teşbih ifade ettiği iddia edilen- haberi sıfatlara aynı hükmü vermesine dikkat edilmelidir. Halbuki Mufavvida birinci sınıf ile ikinci sınıfı birbirinden ayırır. İşitme görme gibi sıfatların manasının bilineceğini söylerlerken haberi sıfatların manasının bilinmeyeceğini söylerler. Zehebi ise hepsinin zahiri manası üzere olduğunu ve bu mananın malum olduğunu, ancak bunlardan hiç birinin keyfiyetinin bilinmeyeceğini ifade etmektedir. Yine –tıpkı Kuranın zahiri ve batini manaları olduğunu ve aslında Kuranın zahirinin kasdedilmediğini iddia eden Batini fırkasının söylediğine benzer şekilde- sıfat naslarının insanlar tarafından bilinmeyen batini bir manasının olduğu iddiasını da açıkça reddetmektedir.

İşte bu nakiller Zehebi’nin selefi isbat mezhebi üzere olduğunu ve tefviz akidesinden beri olduğunu açıkça göstermektedir. Esasında bu nakillerin ötesinde onun Uluvv, Arş ve sıfatlar hakkında 40 hadis kitapları gibi tefviz ve tevil ehline indirilmiş darbeler mesabesindeki kitapları telif etmiş olması bile onun Mufavvida olmadığını isbatlamaya yeter de artar. Zira o bu kitaplarda uluvv ve diğer sıfatların hakiki manaları üzere olduğunu seleften nakillerle ortaya koymuştur. Elbette ki herkes gibi Zehebi’nin de hataları olabilir. O, bilhassa istiva sıfatıyla alakalı bazı alimlerin söylediği zatıyla istiva etti veya istikrar etti, yerleşti gibi ifadeleri selefin ıstılahında olmadığı için inkar etmiştir. Lakin işin aslında bu kelimelerin içerdiği manaları ikrar ettiği görülür. Onun itirazı nasslarda geçmeyen bu lafızların kullanımınadır yoksa ihtiva ettikleri sahih manalara değildir. Bununla beraber bu hususta o, gerekenden fazla hassas davranmıştır. Çünkü selef imamları, nasslarda geçmese de sahih mana içeren bazı lafızları haber babından kullanmışlardır. Allah’ın mahlukatın üzerinde olmasının Hadd (sınır) ve bain (mahlukattan ayrı) olması manasına geldiğini söylemeleri gibi. Bu gibi ayrıntılar haricinde genel olarak Zehebi’nin çizgisi selef imamlarının takip ettiği yol üzeredir. Bundan dolayıdır ki Muattıla’nın imamı Kevseri o habis dilini Zehebi’ye de uzatmıştır. Dil uzattığı başka bir alim olan Osman bin Said ed Darimi’yi İbn’us Subki’nin tezkiye etmesini eleştirirken şöyle demiştir:

وثناء ابن السبكي على الدارمي المجسم ناشئ من تقليد الذهبي ونحوه من الحشوية.

“İbn’us Subki’nin Mücessim Darimi’yi övmesi Zehebi ve de Haşeviye’den olan benzerlerini taklid etmesinden kaynaklanmaktadır!”

Sonra devamında şöyle demektedir:

وقد نقلنا في أواخر تكملة الرد على نونية ابن القيم" مبلغ قسوة ابن السبكي على شيخه في باب التجسيم مع أن الذهبي يسعى جهده في الإبتعاد عن النطق بما لم يرد في الكتاب والسنة في باب الصفات وان كان غالطاً في فهم ما ورد وهو أهون بكثير من الدرامي صاحب النقض

“İbn’ul Kayyim’in Nuniyesine reddiyenin tekmilesinde İbn’us Subki’nin şeyhine (yani Zehebi’ye) tecsim meselesinde yaptığı tenkidleri nakletmiştik. Bununla beraber Zehebi, -her ne kadar nasslarda gelen şeylerin ne şekilde anlaşılacağı hususunda hata etmişse de- sıfatlar bahsinde Kitap ve Sünnette geçmeyen şeyleri konuşmama hususunda son derece gayret sarfetmiştir ve o çoğu meselede Nakd adlı eserin sahibi Darimi’den daha ehvendir.” (Makalat’ul Kevseri, sf 267)

Görüldüğü üzere gerek öğrencisi İbn’us Subki gerekse de Kevseri gibi Cehmiler Zehebi’yi mücessime ve Haşeviyye olmakla suçlamışlardır. Hiç şüphe yok ki Zehebi, Mufavvida olsaydı bu ithamlara maruz kalmayacaktı. Her ne kadar bazı nasslarda geçmeyen lafızları konuşmama hususundaki mübalağalı tavrı onu tefviz akidesine yaklaştırmış olsa da o akideye girmemiş ve haliyle Kevseri’yi razı edecek bir duruma düşmemiştir (Elhamdulillah) İşte Cehmiye’nin muhakkiki Kevseri onu kendisinden saymazken Zehebi’nin kitaplarını doğru dürüst tetkik etmemiş olan birtakım cahillerin onu tefvize yani tatil akidesine nisbet etmelerinin manasızlığı ortadadır…

Şimdi bu kimselerin, Zehebi (rh.a)’ın Mufavvida olduğuna dair getirdikleri nakillere gelince; bunlar onun Siyer adlı eserinde İbn Huzeyme (rh.a) hakkındaki bölümde kullandığı bazı ifadelerdir.

قَالَ الحَاكِمُ: سَمِعْتُ مُحَمَّدَ بنَ صَالِحِ بنِ هَانِئٍ، سَمِعْتُ ابْنَ خُزَيْمَةَ يَقُوْلُ:
مَنْ لَمْ يُقِرَّ بِأَنَّ اللهَ عَلَى عَرشِه قَدِ اسْتوَى فَوْقَ سَبعِ سَمَاوَاتِه، فَهُوَ كَافِرٌ حَلاَلُ الدَّمِ، وَكَانَ مَالُهُ فَيْئاً.
قُلْتُ: مَنْ أَقَرَّ بِذَلِكَ تَصْدِيْقاً لِكِتَابِ اللهِ، وَلأَحَادِيْثِ رَسُوْلِ اللهِ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - وَآمَنَ بِهِ مُفَوِّضاً مَعْنَاهُ إِلَى اللهِ وَرَسُوْلِهِ، وَلَمْ يَخُضْ فِي التَّأْوِيْلِ وَلاَ عَمَّقَ، فَهُوَ المُسْلِمُ المُتَّبِعُ، وَمَنْ أَنْكَرَ ذَلِكَ، فَلَمْ يَدْرِ بِثُبُوْتِ ذَلِكَ فِي الكِتَابِ وَالسُّنَّةِ، فَهُوَمُقَصِّرٌ وَاللهِ يَعْفُو عَنْهُ
“Hakim dedi ki: Ben Muhammed bin Salih bin Hani’yi (şöyle derken) işittim: Ben İbn Huzeyme’yi şöyle derken işittim: “Her kim Allah’ın arşının üzerinde olduğunu ve yedi kat göğün üstüne istiva etmiş, çıkmış olduğunu kabul etmezse o, kanı helal olan bir kafirdir ve malı da fey’dir.”

(Ben Zehebi) derim ki:Her kim Allah’ın kitabını ve Rasulullah (s.a.s)’ın hadislerini tasdik ederek bunu ikrar eder, manasını Allah’a ve rasulüne tefviz (havale) eder, tevile dalmaz ve derine inmezse o kimse (sünnete) tabi olan Müslümandır. Her kim de bunun Kitap ve sünnette sabit olduğunu bilmeden inkar ederse o kimse kusurludur, Allah onu affeder.”

Burada mevzu uluvv yani Allahu Teala’nın mahlukatının üstünde olması meselesidir. Allahu teala’nın sıfatları bakımından yüce olduğu zaten Müslüman ismi taşıyan herkesin kabul ettiği bir mevzudur. Cehmiye ve tabilerinin inkar ettiği mesele ise Onun zatı bakımından yücelerde oluşudur. İbn Huzeyme (rh.a) da tam bu meseleden bahsederek bunu kabul etmeyenlerin de kafir olduğunu beyan etmektedir. Zehebi, Allahın yedi kat semanın üstünde oluşuna itiraz etmemektedir -ki zaten zikri geçtiği üzere bunları isbat etmek için müstakil kitaplar telif etmiştir-, ancak Zehebi bu zikredilen tekfir hükmünün ancak hüccet ikamesinden sonra sözkonusu olacağını beyan etmektedir ki selef imamlarının üzerinde bulunduğu yol da budur. Şimdi İbn Huzeyme’nin fetvasını umum olarak ikrar eden ve Allahu teala’nın göklerin üzerinde olduğunu kabul eden birisinin Mufavvida olmadığı belli olan bir şeydir. Şu halde geriye tek bir şey kalmaktadır ki o da burada tefviz edilecek şeyin keyfiyet olduğudur. Yukarda geçtiği üzere bazen imamlar, mana kelimesiyle keyfiyeti kasdederler ki keyfiyet de neticede manadan sayılır. Yani bizler her ne kadar sıfatların lügat manasını idrak etsek dahi keyfiyetlerini idrak etmediğimiz için manayı da aslında kamil anlamda idrak etmiş sayılmayız. Mesela bizler lügatten Arşa istivanın tahta çıkmak, yerleşmek olduğunu bilmekteyiz ve bunu da Allaha nisbet etmekteyiz. Lakin Rabbul aleminin tahtına nasıl yerleştiğini bilmediğimiz için işin hakikatinde Arşa istiva/tahta çıkma sıfatının manasını da bu anlamda biliyor sayılmayız. O yüzden bu anlamda manayı da Allaha tefviz yani havale etmek caizdir. Ancak tefvizcilerin yaptığı şekilde sıfatın lügat manasını inkar etmek ve bunların tarafımızdan bilinmeyen batini manalarının olduğunu düşünerek o batini manayı Allaha havale etmek ise caiz değildir.

İmam Zehebi, İbn Huzeyme hakkındaki sözlerinin devamında şöyle demektedir:

وَكِتَابُه فِي (التَّوحيدِ) مُجَلَّدٌ كَبِيْرٌ، وَقَدْ تَأَوَّلَ فِي ذَلِكَ حَدِيْثَ الصُّورَةِ فَلْيَعْذُر مَنْ تَأَوَّلَ بَعْضَ الصِّفَاتِ، وَأَمَّا السَّلَفُ، فَمَا خَاضُوا فِي التَّأْوِيْلِ، بَلْ آمَنُوا وَكَفُّوا، وَفَوَّضُوا عِلمَ ذَلِكَ إِلَى اللهِ وَرَسُوْلِه، وَلَوْ أَنَّ كُلَّ مَنْ أَخْطَأَ فِي اجْتِهَادِهِ - مَعَ صِحَّةِ إِيْمَانِهِ، وَتَوَخِّيْهِ لاتِّبَاعِ الحَقِّ - أَهْدَرْنَاهُ، وَبَدَّعنَاهُ، لَقَلَّ مَنْ يَسلَمُ مِنَ الأَئِمَّةِ مَعَنَا، رَحِمَ اللهُ الجَمِيْعَ بِمَنِّهِ وَكَرَمِهِ.

"Onun Tevhid hakkındaki kitabı büyük bir cilt halindedir. Onda suret hadisini tevil etmiştir. Sıfatların bir kısmını tevil edenler mazurdurlar. Selefe gelince; onlar tevile dalmadılar bilakis iman ettiler, kendilerini tutup başka bir şey yapmadılar, bunların ilmini Allah’a ve Rasülüne tefviz (havale) ettiler. Eğer, geçerli bir imana sahip olup hakka tabi olmayı hedeflediği halde içtihadında hata eden herkesi heder edip bidatçı saysaydık imamlardan bizimle beraber sağ salim kurtulan çok az kişi kalırdı. Allah hepsine lütfuyla ve keremiyle rahmet buyursun (amin.) (Bkz. Siyeru A’lami’n-Nubela, 14/373-376)

Burada görüldüğü üzere İmam Zehebi, “Allah Ademi kendi suretinde yarattı” hadisini tevil eden İbn Huzeyme’yi tenkid etmektedir. Zira –Allah affetsin- İbn Huzeyme, bu hadislerde bahsedilen suretin Allaha ait olmadığını, yüzüne vurulan kimseye ait olduğunu iddia etmektedir. Yani ona göre hadisin manası “Yüze vurmayın, çünkü Allah Ademi yüzüne vurduğunuz kişinin suretinde yaratmıştır” şeklindedir. (Bkz. Tevhid, 1/81 ve devamı) Bu ise seleften bir aslı olmayan, bilakis Cehmiye’nin tesiri altında söylenmiş bir sözdür. Zehebi’nin naklettiğine göre Taberani, şöyle demiştir:

سمعت عبد الله ابن أحمد يقول قال رجل لأبي إن فلانا يقول في حديث رسول الله صلى الله عليه وآله وسلم أن الله خلق آدم على صورته فقال على صورة الرجل فقال أبي كذب هذا قول الجهمية وأي فائدة في هذا

“Abdullah bin Ahmed’i şöyle derken işittim: Birisi babama dedi ki: Falan kişi, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ‘Allah Ademi kendi suretinde yarattı’ hadisi hakkında ‘adam suretinde yarattı’ diyor. Bunun üzerine babam şöyle dedi: Bu, Cehmiye’nin kavlidir. Bunda ne gibi bir fayda vardır ki?” (Mizan’ul İtidal, 1/603)

Böylece İmam Ahmed, sureti Allahın sıfatı olmaktan çıkarıp hadiste bahsedilen suretin insanlarla alakalı olduğu açıklamasını yapanların Cehmiye olduğunu ifade etmektedir. Suret meselesinin tafsilatı için şu adrese bkz. http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=86.0

Kısacası burada Zehebi’nin ele aldığı asıl mesele İbn Huzeyme’nin suret hadisini tevil etmesidir. Zehebi, bunu reddederek bu tevillerin doğru olmadığını, bilakis sıfat hadislerinin manasını yani keyfiyetini ve tevilini yani hakikatini Allaha havale etmek gerektiğini ifade etmektedir. Onun ilmi havale etmekten kasdı budur. Yoksa burada manayı inkar edip Allaha havale etmekle alakalı bir şey yoktur, bilakis suret sıfatının tasdiki sözkonusudur. Bununla beraber –günümüzde bazı şaşkınların yaptığı gibi- İbn Huzeyme (rh.a)’ı bundan dolayı bidata hatta Cehmiliğe nisbet etmek doğru değildir. Çünkü o, bu hadisin sıfat nassı olmadığını vehmederek böyle bir açıklamaya gitmiştir ve bunu selefe muhalefet kasdıyla yapmamıştır. Bundan dolayı Zehebi onu bu hususta hatalı görmekle beraber mazur saymaktadır ki doğrusu da budur.

Böylece, Zehebi’nin Mufavvida olduğu iddiasına dayanak getirmeye çalıştıkları sözlerinin tefvizle alakası olmadığı, bilakis tevili yermek için söylenmiş olduğu ortaya çıkmaktadır. Zehebi’nin tıpkı tefviz ithamı yapılan diğer alimler gibi tefvizden uzak olduğu ortaya çıkmış bulunmaktadır. Elhamdulillah. Tefviz, manayı havale, tefsir etmeme gibi lafızları gördükleri her ibareye tabiri caizse “mal bulmuş magribi gibi” sarılan kimselerin de cehaleti bu vesileyle tekrar ortaya çıkmaktadır. Halbuki bu kimselere düşen bu mücmel ve ihtimalli lafızlardan yola çıkarak hüküm vermede acele etmemek ve bu sözleri sarfeden alimlerin hangi siyakta bunları söylediklerini tahkik etmekti. Fakat burada maksat hakkı bulmak değil de kendi batıl davalarını avam nezdinde isbat etmek, cahillerin gözünü boyamak olunca işte böyle alelacele kendi lehlerine zannettikleri her nakle sahip çıkmışlar ve böylece kendi akideleriyle alakası olmayan alimleri kendilerine nisbet etmişlerdir.  Bu da bu kimselerin samimiyetsizliğini göstermektedir. Yine, güya kendilerini selefe nisbet ettikleri halde, ne hikmetse muhaliflerin alimler hakkında söyledikleri her sözü tasdik eden, onların kendilerine nisbet ettikleri herkesi bidatçı ilan eden kimselerin de tahkik ve araştırmadan uzak olarak bu kanaate sahip oldukları da yine bu vesileyle ortaya çıkmıştır. İlim talebesine düşen şey, her duyduğu şeyin peşinden gitmek değil bilakis meseleyi tahkik edip hakka isabet etmeye çalışmaktır. Vallahu a’lem. Velhamdulillahi Rabbil alemin.”

Elhamdulillah, böylece “İbn Sureyc” adlı iddiacının selefin ve hadis ehli alimlerin tefviz akidesi üzere olduğu iddiasına dayanak yaptığı nakillerin sadece birtakım kelime benzerliklerinden öte hiçbir şekilde tefviz akidesine delalet etmediği yine bu alimlerin kendi beyanlarından ortaya çıkmıştır. Eğer aksini iddia ediyorsa ona düşen burada yaptığımız açıklamaları çürütmektir, onu da yapamıyorsa iddiasından rücü ve tevbe etmektir. Kaldı ki selefin gerçekten tefviz diye bir akidesi olsaydı bu, seleften halefe bütün kitaplarda nakledilir, asla kendisi hakkında ihtilaf olmayan bir mesele olarak kabul edilirdi. Bilakis sözkonusu yazıda bahsettiğimiz gibi selefin zahirleri üzere kabul ettiği hakkında icma nakledilmiştir ve selefin bu doğrultuda sıfat nasslarını tefsir ettikleri onlardan rivayet edilmiştir. Aksini iddia eden, öncelikle selefin tefviz yaptığına dair böyle ihtimalli sözleri değil, açık deliller getirmeli ve de bunun aksini gösteren bütün nakilleri de tek tek izah etmelidir.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1745
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bu şahsın diğer sorumuza cevabı ise şu şekildedir:

“Soru: “Hadis ehlinin açıkca tefviz ve tevili (tahrifi) aynı İmam Gazali gibi savunduklarına dair açık nakiller getirebilirmisin?”

Cevap: Hadis ehlinden kasıt selef ve onlara tabi olanlar ise selef âlimlerinin çoğu, yukarıda delillerle ispat edildiği üzere, tafvid akidesine sahiptiler fakat bazı selef âlimleri bazı durumlarda tevil de yapmışlardır. Bu nedenle tevile tahrif diyenler, seleften tevil yapan âlimlerim tahrif yaptığını söylemiş olurlar.
İnşallah bu konuyla ilgili öz olarak şu nakli aktarmak istiyorum:
Nitekim İbni Cerir et-Taberi, Kalem suresi 42. ayette ‘‘sâk’’ kelimesini, sahabe ve tabiinden bir grubun ‘şiddetli bir olay’ olarak tevil ettiğini nakletmiştir. Bu nedenle tevile tahrif diyen bu cahil, aslında sahabe ve tabiini de tahrif yapmakla suçlamıştır.
Tevil hakkında seleften gelen başka nakiller de vardır. Ancak şunu belirtmekte fayda vardır; selef âlimlerinin çoğu tafvid akidesine sahiptiler ve bu, yukarıda kendilerinden yapılan nakillerle ispat edildi. Sonra gelen büyük Hanbeli âlimleri tevile şiddetle karşı çıkmışlar, bununla birlikte tafvid akidesine sahip olmuşlardır. İbni Kudame bu âlimlerden biridir ve yukarıda kendisinden yapılan nakille ispat edildiği üzere tafvid akidesine sahipti. Tevil yapan âlimler dahi selefin tafvid akidesine sahip olduğunu ve kendilerinin bazı sebeplerden dolayı, belli şartlar dahilinde tevil ettiklerini ifade etmişlerdir.”

Biz senden dikkat edersen açık nakil istedik, sak/baldır meselesindeki gibi ihtilaf konusuna delalet etmeyen nakilleri talep etmedik. Çünkü burada tevil derken kasıd bellidir, o da sıfat naslarının zahirinin teşbih ifade ettiği gerekçesiyle iptal edilip zahire muhalif başka bir manaya hamledilmesidir. Selef alimlerinden bu şekilde yani tıpkı kendilerinden sonraki kelamcıların yaptığı gibi teşbihe düşmek endişesiyle sıfat nasslarını zahirlerinden çıkarttığına dair bir tane kayda değer nakil getirilemez. Getirilen şeylerin ise tahkik edildiğinde konuyla alakası olmadığı Allahın izniyle görülecektir. Biz baldır meselesini ve selefin tevil yaptığına delil getirilen diğer bazı nakilleri daha önce izah ettik. Eğer ilmin varsa o açıklamalarımıza tek tek reddiye yaparsın.
http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1509.0
http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1493.0
Sak/baldır sıfatı hakkındaki yazıda da izah edildiği gibi seleften sak lafzını şiddet ve korku olarak izah edenler, öncelikle bunu sıfat olarak görmedikleri için yaparlar. Zira ilgili Kalem: 42. Ayetinde “O gün baldır açılır” buyrulmaktadır. Buradaki baldırın Allahu Teala’ya nisbeti açık değildir. Bu baldırın Allahu Teala’ya ait olduğu ancak bazı hadislerde sarih olarak gelmiştir. Yani sak’ı şiddet olarak tefsir edenler, sadece ayetin lafzını esas almışlar, belki de sözkonusu hadisler kendilerine ulaşmadığından dolayı sak’ın lügat manasına göre tefsir yapmakla yetinmişlerdir. İbn Teymiye’nin işaret ettiği gibi bundan başka da hakkında ihtilaf edilen bir sıfat ayeti yoktur. Bunun hakkındaki ihtilaf ise sıfat ayeti olup olmadığı hakkındaki ihtilaftan kaynaklanmaktadır. Sıfat nassı olduğu açık olsaydı, tıpkı diğer sıfat nasslarında ihtilaf yaşanmadığı gibi bunda da ihtilaf yaşanmayacaktı. Ayrıca bu ayeti zorluk şeklinde izah edenlerin, bunu teşbihe düşme endişesiyle yaptıklarına dair bir işaret yoktur ki bu iş sonraki tevilcilere delil olsun. İbn Abbas ve emsali bu manayı daha kuvvetli gördükleri için böyle bir açıklamaya gitmişlerdir. Eğer amaçları ayetin zahiri teşbih ifade ediyor gerekçesiyle olsaydı, aynı şeyi benzeri sıfat ayetleri hakkında da yapmaları gerekirdi ki böyle bir şey onlardan nakledilmemiştir. Ayrıca hangi selef alimi hatta hangi aklı başında halef alimi İbn Abbas’ın bu görüşünü sıfatı tevil etmesi olarak nitelemiştir? Selefin arasında sıfatların tevili diye bir anlayış olsaydı bu onlardan meşhur olurdu ve selefin akidesini nakledenler onların arasında böyle bir ihtilafın varlığından yani sıfatları tevil edenler ve etmeyenler şeklinde iki sınıftan bahsederlerdi. Halbuki böyle bir şey vaki olmamıştır, bilakis senin tefvizin delili diye naklettiğin haberlerde sıfatları bu anlamda tefsir ve tevil edenler şiddetli bir şekilde kınanmıştır. Yani sen aslında o nakilleri yapmakla kendi aleyhine fermanını imzalamış oldun. Çünkü aklın sıra selefin tefvizi savunduğunu ispatlamak amacıyla selefin sıfatları tefsir etmeyi, onlara mana vermeyi reddeden görüşlerini naklettin. Biz bunların hepsinin zahire muhalif tevilleri ve keyfiyet vermeyi reddetme amaçlı olduğunu, yoksa zahire uygun tefsir etmeyi ve mana vermeyi reddetmeye yönelik olmadığını teker teker isbat ettik. Fakat bir an için bunların tefvize delalet ettiği farzedilse bile neticede bu nakillerde sıfatlara yapılan tevillerin kınandığı açıktır. Ne dersin sıfatları tevil edenlere karşı sert sözler sarfeden İmam Malik, Sufyan bin Uyeyne, Ahmed bin Hanbel, Ebu Hanife ve emsali imamlar İbn Abbas’ın ve başkalarının tevil yaptığından (!) habersiz miydi? Eğer farzedelim ki selef arasında tevilin caiz olup olmadığı yönünde bir ihtilaf varsa ve bu onlar arasında bilinen bir şey ise, neden selef imamları tevilin aleyhinde bu kadar şiddetli görüş belirttiler, başka ihtilaflı konularda bıraktıkları ihtiyat payını burada bırakmadılar? İbn Kudame (rh.a) “Zemm’ut Tevil” adındaki Türkçede de var olan eserinde tevili reddeden Kitap, sünnet ve icmadan delillerin yanı sıra selef ve haleften bir çok alimin de sözlerini bir araya getirmiştir. Biz de İbn Kudame’nin naklettikleriyle ve senin naklettiklerinle beraber 30 kadar alimden, hatta bizzat Eşari ve Maturidilerden selefin tevil yapmadığına, tevilin Cehmiye ve Mutezile gibi bidat fırkalarının icad ettiği bir sapıklık olduğuna dair icma naklettik. http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1493.msg5973#msg5973 orada da açıkça görüleceği üzere Ebu Hanife, Eşari, İbn Abdilberr ve bu konudan bahseden başka birçokları sıfatların tevilini ancak Cehmiye ve Mutezile gibi fırkalara nisbet etmişlerdir. Ne dersin bu alimlerin aklına seleften de az da olsa tevil yapanlar vardır demek gelmedi de bu tesbiti yapmak sana ve senin gibi nasipsizlere mi nasip oldu? Selefin tevil yaptığına dair en ufak bir işaret olsaydı kelamcılar bunu es geçer miydi? Halbuki onlar, böyle bir şey olmadığı için selefin tevil yapmadığını itiraf etmişler hatta bu babta “selefin yolu daha selametli, halefin yolu daha ilimli ve hikmetlidir” diye bir söz dahi uydurmuşlardır. Şimdi sen ise kalkmışsın bu herkesin bildiği tarihi hakikati tersine çevirip seleften tevil yapanlar olduğunu ileri sürüyorsun. Sen sadece İbn Abbas’tan nakletmişsin, selefin tevil yaptığını ileri sürenlere göre Mücahid, Katade, Ahmed, Malik, Buhari ve daha birçok selef imamı tevil yapmış! Bunların her bir iddiasını kabul edecek olsak tevili terketme hususunda selefin icma etmesi bir yana, bunun çok meşhur bir ihtilaf olması gerekiyor, ama ne hikmetse biz selef sıfatları tevil edip etmeme hususunda ikiye ayrıldı, ihtilaf etti gibi bir iddiaya kelamcıların kitaplarında bile raslayamıyoruz! Ama sen hala tevilin yani tahrifin selefin bir kısmının görüşü olduğunda ısrarcıysan kendi naklettiğin sözler de dahil olmak üzere naklettiğimiz 30 küsür icmayı tek tek izah edersin veyahut da mertçe ortaya çıkarsın bu alimlerin hepsi yalan söylüyor, hepsi hata etmiş, siz bakmayın onlara doğrusu bizim dediğimizdir yani selefin bir kısmı tevil yapmıştır dersin! Son olarak şunu da söyleyelim, biz burada selefin tevili terkedip sıfatları zahirlerine göre icra etme hususunda icma ettiğini ispatladık, bu icmadan sonra velev ki seleften bir iki kişinin tevil yaptığı bir an için farzedilse bile bu, icmaya muhalif bir görüş olur ve reddedilir, tıpkı İbn Abbas (ra)’ın muta nikahını caiz görmesinin diğer selef imamları tarafından şiddetle kınanması gibi…

Sahabeden sonraki nesilde, tam tevil de değil, tevile biraz benzeyen sözler sarfeden kimseler alim de olsa diğer imamlar tarafından şiddetle kınanmışlardır. Beyheki, bu konuyla alakalı şöyle bir kıssa nakletmektedir:


أَخْبَرَنَا أَبُو عَبْدِ اللَّهِ الْحَافِظُ، أنا أَبُو زَكَرِيَّا الْعَنْبَرِيُّ، نا مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ السَّلَامِ، نا إِسْحَاقُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ، أنا جَرِيرٌ، عَنِ الْأَعْمَشِ، عَنْ أَبِي وَائِلٍ شَقِيقِ بْنِ سَلَمَةَ قَالَ: قَرَأَهَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مَسْعُودِ: (بَلْ عَجِبْتُ وَيَسْخَرُونَ) . قَالَ شُرَيْحٌ: إِنَّ اللَّهَ لَا يَعْجَبُ مِنْ شَيْءٍ، إِنَّمَا يَعْجَبُ مَنْ لَا يَعْلَمُ. قَالَ الْأَعْمَشُ: فَذَكَرْتُهُ لِإِبْرَاهِيمَ، فَقَالَ: إِنَّ شُرَيْحًا كَانَ يُعْجِبُهُ رَأْيُهُ، إِنَّ عَبْدَ اللَّهِ كَانَ أَعْلَمَ مِنْ شُرَيْحٍ، وَكَانَ عَبْدُ اللَّهِ يَقْرَؤُهَا {بَلْ عَجِبْتُ} [الصافات: 12]

“(İsnadı zikrettikten sonra) Ebu Vail Şakik bin Seleme dedi ki: Abdullah İbn Mesud (Saffat: 12. Ayetini) ‘Ben hayret ettim, onlar ise alay ediyorlar’ şeklinde okudu. Kadı Şüreyh bunun üzerine ‘Allah hiçbir şeyden hayret etmez. Ancak bilmeyen kimse hayret eder’ dedi. Ameş diyor ki: Ben bundan İbrahim (en-Nehai’ye) bahsettim de şöyle dedi: Şureyh, kendi görüşünü beğenen biridir. Abdullah, Şureyh’ten daha alimdi ve Abdullah bu ayeti ‘ben hayret ettim’ şeklinde okumuştur.”

Beyheki’nin bir sonraki rivayetinde İbrahim en-Nehai’nin sözü şu şekildedir:

إِنَّ شُرَيْحًا شَاعِرٌ يُعْجِبُهُ عِلْمُهُ

“Şureyh, kendi ilmini beğenen bir şairdir.” (el-Esma ve’s Sifat, 2/415)

Görüldüğü üzere Kadı Şüreyh, taaccüb (hayret etme) sıfatının Allaha nisbet edilmesine delil teşkil eden İbn Mesud kıraatini Allaha noksanlık izafe etmeye yol açacağı gerekçesiyle reddetmiş ve bunun üzerine kendisinden daha büyük alimlerin sert tepkisiyle karşılaşmıştır. Halbuki Şüreyh’in yaptığı ayeti zahirinden çıkartıp tevil etmek veya Allaha nisbet edildiği aşikar olan bir şeyi tahrif etmeye kalkışmak değildi, onun yaptığı sadece ayetin farklı bir kıraatini tercih etmekten ibaretti. Hatta Şüreyh’in tercih ettiği kıraat yani zamiri Allaha değil de Allah Rasülüne nisbet etmek ve {بَلْ عَجِبْتَ } ‘Sen hayret ettin’ manasına gelecek şekilde okumak şu an daha çok tercih edilen kıraattir ve Mushaflarda ekseriya bu şekildedir. Yani Şureyh belki o kıraatte isabet de etmişti, ancak sahabeye karşı bu şekilde aleni muhalefet etmesi ve taaccüb sıfatını inkar etmesinden dolayı selef imamları nezdinde kınanmıştır. Bu ayet dışında Allahu teala’nın hayret sıfatına delalet eden başka hadisler de vardır, bunların Şüreyh’e ulaşmamış olması muhtemeldir. Selefin farklı kıraate dayanarak sıfatı reddedenlere tavrı böyle olursa, bizzat açık naslara uzak teviller getirenlere karşı tavrı nasıl olurdu acaba? Eğer selefin faziletli imamlarından dahi olsa aralarından bir veya iki kişi bu şekilde bir tevile gitseydi bile elbette ki selef imamlarının onlara karşı tepkisi, İbn Abbas (ra)’a ‘eğer muta nikahı yapacak olsan seni recmederim’ diyen Abdullah bin Zübeyr (ra)’ın tepkisinden daha şiddetli olacaktı, çünkü burada bizzat Allahın sıfatlarının reddi sözkonusudur. Kısacası selefin tevil yaptığına dair nakil getirsen, hatta bunun bizzat Eşarilerin teviliyle aynı türden bir tevil olduğunu isbat dahi etsen bu hiçbir şeyi çözmüyor. Tıpkı rafizilerin İbn Abbas’ın muta görüşünü öne sürüp mutanın Ehli sünnet arasında da ihtilaflı olduğunu veya seleften gelen çıplak ayağa meshetme görüşüne dair bazı nakilleri öne sürüp Ehli sünnet arasında da kendileri gibi düşünenler olduğunu söylemelerinin bir değeri yoksa tevile dair gelen nakillerin de bir değeri yoktur. Çünkü icma münakid olup bağlandıktan sonra ona muhalefet eden İbn Abbas da olsa başkası da olsa bu şazz bir kavil olarak değerlendirilip reddedilir. Selefin tevili terketme ve sıfatları zahiri üzere kabul etme noktasında icma etmiş olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Bundan sonra buna muhalif bir görüş her kimden gelirse gelsin reddedilir. Böyle yapılmayıp da icma olan konularda dahi gelen her nakle itibar edilecek olsa en açık meseleler dahi ihtilaflı hale gelir. Yani sizin bir kere usulünüz baştan yanlıştır. İbn Abbas’tan veya bir başkasından bir iki nakil getirerek icmayı ortadan kaldırmış olmazsınız. Aksi takdirde –tabiri caizse- selefin tevili terketme hususunda icma ettiğini nakletme hususunda icma etmiş olan selefiyle halefiyle, kelamcısıyla hadisçisiyle bütün bir ümmeti yalancı saymakla karşı karşıya kalırsınız.
Bütün bu anlatılanlar gösteriyor ki biz sorumuzun cevabını alamadık, yani sen selefin tevil veya tefviz yaptığına dair –tıpkı Gazali’nin tevil veya tefviz yaptığına dair sözü gibi- açık bir söz getiremedin. Biz bunların aleyhine 30 küsür icma naklettik, sen ise bu icmayı nakzedecek veyahut da senin iddiana delalet edecek bir icma da getiremedin. O yüzden bu soruyu tekrar soruyor ve senden bu iddiana dair açık bir nakil istiyoruz…


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1745
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
İbn Sureyc isimli şahıs, devamla diyor ki:

“Soru: “İbn Teymiyye Der’ut Tearuz’daki sözünde açık bir şekilde Gazali’nin İlcam’ul Avam’da batini filozofların usulüyle hareket ettiğini söylüyor? Sana göre İbn Teymiyye İmam Gazaliye iftiramı atıyor? İftira attığını iddia ediyorsan atılan iftirayı hadis ehlinin akidesinden naklederek çürütebilirmisin?”

Cevap: İbni Teymiyye’nin Gazali hakkındaki yorumu İbni Teymiyye’yi bağlar. Bir âlim hakkında değerlendirme yapılacaksa o âlimin kendi kitabından görüşü alınarak değerlendirme yapılması gerekir. Ona muhalif olan kimseden nakil yapılıp değerlendirme yapılması hatadır. Çünkü bir âlim başkasını tenkit ederken bizzat onun sözünü aktarmayıp kendi anlayışını aktarırsa bu anlayışı doğru da olabilir yanlış da olabilir. Dolayısı ile burada madem İbni Teymiyye’nin bu konudaki sözünü doğru kabul ediyorsunuz, o halde İmam Gazali’nin tevilden nehyetmesinin batıl filozofların akidesine dayandığını kendi kitaplarından açık bir şekilde ispat edin.”


Görüldüğü gibi suya sabuna dokunmayan ortadan  bir cevap vermiş. Halbuki bu şahsa sorulan şey gayet açık: İbn Teymiye, batini usulü savunuyor diyerek Gazali’ye iftira mı attı? İbn Teymiye’nin sözü iftira ise iftira dersin, yok doğru ise doğrudur dersin. Bu şahıs bunu yapmak yerine her zamanki gibi ortadan birşeyler yuvarlamış ondan sonra bizden bu iddianın dayanağını istemiş. Biz bunu daha önce yazdık, hatta bizzat bu şahsa cevap olarak yazdığımız yazıda bu nakiller mevcut, muhtemelen hepsini okumuştur ama işine gelmeyen ve unutmaya çalıştığı bir hakikat olduğu için görmezlikten geliyor muhtemelen. http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1970.0 

Biz burada hatırlatma babından tekrar Gazali’nin buna delalet eden sözlerini nakledeceğiz inşallah. O, İlcam kitabının girişinde selefe göre (!) avamın yapması gereken şeyleri şu şekilde özetlemiştir:

“Basîret ehli yanında şüphesiz en açık hak mezheb, Selefin mezhebidir. Ya’nî sahabe ve tâbi’înin mezhebidir. İşte şimdi bu mezhebi ve delîllerini açıklayarak diyorum ki, bizce hak olan Selef mezhebinin hakikati şudur ki; avâmdan olan bir kimseye, (Allahu teâlânın zâtı ve sıfatları hakkındaki) bu hadislerden birisi ulaşınca, onun üzerine yedi şey vâcib olur:
1– Takdîs,
2– Tasdîk,
3– Aczini i’tirâf etmek,
4– Sükût,
5– Keff (el çekmek, çekinmek),
6– İmsâk,
7– Ma’rifet ehline teslîm olmak.

(Bunun açıklaması ise şöyledir)

1– Takdîs: Allahu teâlâyı cisim olmaktan ve bunun uzantılarından tenzîh etmektir.
2– Tasdîk: Rasûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem”’in buyurduklarına inanmaktır. Onun bütün bildirdikleri haktır. Bütün söylediği şeylerde doğru sözlüdür. Bunlar Onun söylediği ve murâd ettiği doğrultuda haktır.
3– Aczini i’tirâf etmek: Onun (bu tarz konularda Allahu Teâlânın ve Resûlullah’ın “sallallahu aleyhi ve sellem”) murâdını bilmesinin ve anlamasının, gücü dışında olduğunu ikrâr etmesidir. Zâten bu onun (yani avâmın) şânından değildir, vazîfesi de değildir.
4– Sükût: (Sıfat naslarının) ma’nâsı hakkında soru sormaması, o mevzuya dalmaması, ondan suâl etmenin bid’at olduğunu bilmesidir. O mevzuya dalmasında dîni için tehlike vardır. Bunlara daldığı takdirde farkında olmadan küfre düşebilir.
5– İmsâk: Bu lafızlarda tasrif (çekim) yapmak, başka bir dile çevirmek, onda ziyâde ve noksanlık yapmak, cem’ ve tefrîk [birleştirme ve ayırma] yapmak gibi yollarla tasarrufta bulunmamasıdır. Bilakis söylenen lafızdan başkasını konuşmamalı ve onu, îrâdı, irâbı, tasrîfi ve sîgası nasıl bildirilmişse, ancak o şekilde söylemelidir.
6– Keff: Bunların ma’nâlarını irdelemekten gönlünü ve zihnini men’ etmek ve bu konularda tefekkür etmemektir.
7– Teslîm: Bu işin ehline teslîm olmaktır. Kendisine âcizliği dolayısıyla gizli olan bu hususların, Resûlullaha “sallallahu aleyhi ve sellem”, Peygamberlere “aleyhimusselâm”, sıddîklara ve velîlere gizli kalmadığına i’tikâd etmektir.

Selef-i sâlihîn, yukarıdaki yedi maddeyi avâmın herbiri üzerine vazife olarak vâcib kılınmasını i’tikâd etmişlerdir. Selefin bu yedi vazifenin herhangi birine muhâlefeti düşünülemez.”

Görüldüğü üzere Gazali’nin usulü; avam için ayrı, havas için ayrı akide öngören Batinilerin ve filozofların akidesine yakındır. Nitekim kitabın mukaddimesinde “teslim” maddesini izah ederken söylediği, sıfatların manasının Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e, diğer peygamberlere, Sıddıklara ve velilere gizli olmadığı yönündeki sözü bunu göstermektedir. Yani ona göre selef avama tefvizi emretmiş, lakin bu tefviz mezhebi de aslında hakikatin kendisi olmayıp, avama emredilen birşeydir. Arif dediği havas, seçkin zümre ise tevile başvurabilir. Bunu, imsak başlığı altında tevilin kısımlarını izah ederken açıkça ifade etmiştir. Akide konusunda böyle avama ayrı havassa ayrı ikili bir sistem önermesi ise batıl olup bunu ancak dalalet ehli birisi söyler. O, bu usulü başka eserlerinde de takip etmiştir. Mesela bir eserinde şöyle demektedir:

فإن قيل فما معنى قوله تعالى: " الرحمن على العرش استوى "؟ وما معنى قوله عليه السلام: " ينزل الله كل ليلة إلى السماء الدنيا " قلنا الكلام على الظواهر الواردة في هذا الباب طويل ولكن نذكر منهجاً في هذين الظاهرين يرشد إلى ما عداه وهو أنا نقول: الناس في هذا فريقان عوام وعلماء، والذي نراه اللائق بعوام الخلق أن لا يخاض بهم في هذه التأويلات بل ننزع عن عقائدهم كل ما يوجب التشبيه ويدل على الحدوث ونحقق عندهم أنه موجود ليس كمثله شيء، وهو السميع البصير، وإذا سألوا عن معاني هذه الآيات زجروا عنها، وقيل ليس هذا بعشكم فادرجوا فلكل علم رجال. ويجاب بما أجاب به مالك بن أنس رضي الله عنه، بعض السلف حيث سئل عن الاستواء، فقال: الاستواء معلوم والكيفية مجهولة، والسؤال عنه بدعة، والايمان به واجب، وهذا لأن عقول العوام لا تتسع لقبول المعقولات ولا إحاطتهم باللغات ولا تتسع لفهم توسيعات العرب في الاستعارات.وأما العلماء فاللائق بهم تعريف ذلك وتفهمه

“Eğer denilirse ki: Allahu Teala’nın ‘Rahman Arşa istiva etti’ kavlinin ve Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ‘Allah her gece en yakın göğe iner’ sözünün manası nedir? Deriz ki: Bu babta gelen bu tür zahiri ifadeler hakkındaki söz uzundur. Lakin biz, bu iki zahiri ifade hakkında, diğerleriyle alakalı da doğru yolu gösterecek bir menhec, yöntem zikredeceğiz ki o da şudur: Biz diyoruz ki; insanlar bu babta iki sınıftır: Avam ve de alimler. Halkın avam olanları için bizim layık gördüğümüz şey, bu tevillere dalmamalarıdır. Bilakis, biz onların inançlarından teşbihi ve hudusa yani sonradan yaratılmış olmaya delalet eden şeyleri (Allaha nisbet etmeyi) çeker alırız ve de onların nezdinde Onun var olduğunu ve Onun benzeri hiçbir şey olmadığını, Onun işiten ve gören olduğunu tahkik ederiz. Onlar, bu ayetlerin manaları hakkında soru sorduklarında kınanırlar ve onlara denilir ki: ‘Bu, sizin işiniz değildir, yavaş olun, her ilmin uzmanı ayrıdır.’ Ve onlara seleften birisi olan İmam Malik bin Enes’in kendisine istiva hakkında sorulduğu zaman cevap verdiği gibi cevap verilir: ‘İstiva malumdur, keyfiyet meçhuldür, bu konuda soru sormak bidattir, ona iman etmek ise vacibtir.’ Zira avamın akılları ma’kulat yani akli hususları kabul etmeye ve de dil açısından onları ihata etmeye elverişli olmadığı gibi Arapların istiare konusundaki genişliğini de kavramaya elverişli değildir. Alimlere gelince; onlara layık olan ise bunları bilmek ve kavramaya çalışmaktır.” (el-İktisad fi’l İtikad, sf 38 ayrıca benzeri sözler için bkz. İhya, 1/104 ve Kavaid’ul Akaid, sf 136)

Görüldüğü üzere Gazzâlî, Malik’in sözünü avama yönelik söylenmiş bir söz olarak almaktadır. Buna göre avamın sahip olacağı akide ile havassın, alimlerin sahip olacağı akide farklıdır! Avam sıfatların keyfiyetine, teviline girmekten men edilirken alimler ise bundan men edilmezler! Bu ise cesetlerin dirilmesini, hatta cenneti, cehennemi vs’yi inkar edip avamın bunlara inanmasının gerekli olduğunu, havassa ise gerekmediğini ileri süren Batini filozofların sözlerinin değişik bir versiyonudur. Şimdi Gazali’nin Malik (ra) kıssasıyla alakalı sözleri üzerinde kısaca düşünelim. Diyor ki: “Onlar (yani avam), bu ayetlerin manaları hakkında soru sorduklarında kınanırlar ve onlara denilir ki: ‘Bu, sizin işiniz değildir, yavaş olun, her ilmin uzmanı ayrıdır.’ Ve onlara seleften birisi olan İmam Malik bin Enes’in kendisine istiva hakkında sorulduğu zaman cevap verdiği gibi cevap verilir: ‘İstiva malumdur, keyfiyet meçhuldür, bu konuda soru sormak bidattir, ona iman etmek ise vacibtir.’ Zira avamın akılları ma’kulat yani akli hususları kabul etmeye ve de dil açısından onları ihata etmeye elverişli olmadığı gibi Arapların istiare konusundaki genişliğini de kavramaya elverişli değildir. Alimlere gelince; onlara layık olan ise bunları bilmek ve kavramaya çalışmaktır.” Şimdi Malik’in kıssası bilinmektedir. Kendisine Allah nasıl istiva etti diye soran adamın sorusu karşısında kızdığı, terlediği ve nihayet adamı şiddetle azarlayıp meclisinden kovduğu malumdur. Üstelik adama diyor ki ‘Bu konuda soru sormak bidattir ve sen de bidatçisin’ Yani sıfat hakkında bu tarz sorular sormanın tümüyle yasaklanmış bir bidat olduğunu söylüyor. Gazali’nin dediği gibi ‘Bu, sizin işiniz değildir, yavaş olun, her ilmin uzmanı ayrıdır.’ Demiyor! Malik’in sözü ile Gazali’nin bu sözü arasında en ufak bir irtibat var mı? Malik, karşısındaki kişiye bu senin ehil olduğun bir saha değildir mi diyor, yoksa bu işi ‘bidattir’ diyerek avam havas herkese mi nehyediyor? İşte batini usul burada devreye girmektedir. Çünkü Gazali’nin iddiasına göre Malik, sıfatlar hakkında soru sormayı şiddetle nehyetti ve bunu bidat olarak niteledi. Halbuki aslında sıfatlar hakkında soru sormak nehyedilmiş de değildir, bidat da değildir! Malik ise takiyye yaparak, gerçeği gizleyerek bunun yasaklanmış bir bidat olduğunu söyledi, bunu da avamın bu meselelere dalmasını engellemek için yaptı! İşte bilenler için bu batiniliğin ta kendisidir, selef imamlarını böyle bir iftiradan tenzih ederiz. Şu an bu tür batini görüşler daha ziyade tasavvufçular arasında yaygındır. Onlara göre mesela İbn Arabi’nin kitaplarını okumak avam için haramdır, lakin havas için caizdir. Keza iddialarına göre bazı alimler –küfür olmadığı halde- şeriatın zahirini korumak ve avamın bu meselelere girmesni engellemek için bu kitaplarda geçen vahdeti vücud gibi şeylere küfür demişler, halbuki bunlar –iddialarına göre- hakikatin ta kendisidir. Yine iddialarına göre İzz bin Abdisselam bir yerde İbn Arabi’ye zındık demiş, başka bir yerde onun devrin kutbu olduğunu söylemiş, bu çelişkiyi soranlara da ona zındık diyerek şeriatı muhafaza ettiğini, kutub diyerek de hakikati söylediğini ifade etmiştir. Yani iddialarına göre Şeyh İzzeddin (rh.a) İbn Arabi’yi soran avama onun kafir olduğunu söyleyerek avamın vahdeti vücud gibi konulara dalmasını engellemek istemiştir, tıpkı güya İmam Malik’in aslında öyle olmadığı halde sıfatlara dair soru sormanın bidat olduğunu söylemesi gibi! İki imamı da bu iftiralardan tenzih ederiz. Keza tasavvufçuların, bazı sahabelere Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in diğer insanlarda olmayan gizli ilimler verdiği yönündeki iddiaları malumdur. Nakşilere göre Ebubekir (ra)’a Hira mağarasında gizli ilimler vermiş ve bu ilim, Naşibendi silsilesiyle günümüze kadar ulaşmıştır! Kadirilere göre ise bu gizli ilim Ali (ra)’a verilerek Abdulkadir Geylani’ye ulaşmış ve onun kanalıyla da günümüze gelmiştir! Gazali’ye göre ise sahabenin seçkinleri sıfatların tevilini Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem)’den öğrenmişler, lakin bunu avama yaymamışlar, istisnai bazı durumlarda açıklamışlardır! Bu tarz şeyler halis Batinilerde ise daha çok ve yaygındır. Bunlar da Tahavi şarihi İbn Ebil İzz’in bahsettiği şu kimselerdir:

"Vehm ve tahyil (hayallendirme) yapanlar der ki: Peygamberler Allah’tan, ahiret gününden, cennet ve cehennem’den, durumun gerçek vaziyetine uymayan bir takım hususlarla haber vermişlerdir. Onlar durumu gerçeği gibi haber vermek yerine Allah’ın büyük bir şey olduğunu, bedenlerin tekrar diriltileceğini, onların maddi bir takım nimetlere ve maddi ve hissedilir bir takım cezalara ma’ruz kalabileceklerini hayallerinde canlandıracak ve vehmetmelerini sağlayacak bir şekilde hitab etme yolunu seçmişlerdir. Durum böyle olmamakla birlikte cumhur’un maslahatı böyle bir yolu seçmeyi gerektirmektedir, yalan dahi olsa. Bu cumhur’un faydasına söylenmiş bir yalandır. İşte İbn Sina ve onun benzerleri "Kanun"larını bu esasa bina ederek ortaya koymuşlardır.”

Gazali’nin bahsettiği usulle bu filozofların usulü mukayese edildiğinde menhec olarak ikisinin de aynı olduğu, sadece bu usulü tatbik ettikleri meselelerin farklılaştığı görülür. Batini filozoflar avama din konusunda maslahat amaçlı yalan söylenebileceğini bütün dini meselelerde iddia ederken, Gazali ve emsali ise dinden zaruri bilinen meseleleri bundan istisna etmiş lakin bilhassa sıfatlar gibi meselelerde bu usulü tatbik etmişler. Tabi bunlar lafzen Rasul (sallallahu aleyhi ve sellem) ve selef imamları insanlara yalan söyledi tarzında bir ifade kullanmasalar da sözlerinin manası buraya çıkmaktadır. Yani İmam Malik ve benzerleri sıfatlar hakkında soru sormak, bunların tevillerine dalmak bidattir diye genelleme yaparken aslında doğru olmayan bir şey söylediler yani yalan söylediler, bunu da avamın maslahatı için yaptılar halbuki ehli için bunlar bidat veya haram değildir! Gazali’nin usulü özetle böyledir.

İbn Sureyc isimli iddiacının sorusuna böylece cevap vermiş olduk, o ise hiçbir şeye cevap vermedi. İşte Gazali’nin batiniler gibi avama ayrı havasa ayrı akide öneren ikili sistemi savunduğu açık sözleri burada! Şimdi bunların hak olduğunu, batinilerin akidesiyle alakası olmadığını iddia ediyorsan bunun izahını yapmak sana düşer…

Devamla diyor ki:

“Soru: Selef batiniler gibi avama ayrı havasa ayrı akide mi önerdi? Evet diyorsan bizzat selefin eserlerinden İmam Gazalinin kullandığı ifadeleri bulup getirebilirmisin?

Cevap: Daha savunduğunuz akideyi bile bilmezken tevili ve tafvidi bilmeden böyle bir soru sorman gayet normaldir. Tevil ve tafvid, tenzihi gerçekleştirmek için kullanılan yollardır. Dolayısı ile temelde birleşmektedir. Sadece izlenen yol farklıdır. Yoksa temel olan tenzihte aralarında bir farklılık yoktur. Dolayısı ile avama ayrı akide, havasa ayrı akide diye bir şey söylemen, meseleden ne kadar uzak olduğunu ortaya koymaktadır.”


Burada da yine kaçamak cevapların ötesinde bir şey yoktur. Bizim sana sorduğumuz şey gayet açıktır. Eğer Gazali’nin selef avama tefvizi önerdi, selefin büyükleri ise kendi aralarında avama belli etmeyecek tarzda tevil yaptılar ve bu sırrı da ancak ehil olan kimselere verdiler şeklindeki iddiasına katılıyorsan seleften birebir buna delalet eden nakil getirmen gerekir. Aslında bu nakli Gazali’nin getirmesi gerekiyordu, fakat o getirmemiş, sen aynı iddiayı savunuyorsan o zaman bu nakli senin getirmen lazım. Getireceğin nakil şu şekilde olacak: Selef, avama tevili nehyedecek, bununla beraber sıfatların zahiri manasının da geçerli olmadığını, bunların insanlar tarafından bilinmeyen batini manaları olduğunu söyleyecek fakat daha sonra kendi aralarında aynı sıfatların tevilini konuşacaklar lakin birbirlerini de bu tevilleri avama anlatmamaları için tenbihleyecekler! Şimdi sana düşen bu şekilde veya en azından bu manayı ifade eden bir tane dahi olsa nakil getirmektir. Sen ise bunu yapmayıp tevil ve tefviz kavramlarıyla alakalı bir sürü kelam yapmışsın halbuki biz sana tevil ile tefvizin farkı nedir, benzerliği nedir diye sormadık. Bununla beraber o konuda söylediklerin de gerçeği yansıtmamaktadır. Tevil ve tefvizin ikisinin de –güya- tenzih amaçlı olması yani aynı gayede birleşmesi ikisinin birbirine zıt olmamasını gerektirmez. Çünkü dünyada aynı gayeye yönelik olduğu halde birbirine zıt nice şeyler vardır. Mesela sıfatları bütünüyle tatil eden, inkar eden halis Muattıla mezhebi de iddialarınca Allahı mahlukata benzemekten tenzih etmeyi amaçlar, keza 7 veya 14 sıfatı kabul eden Eşari ve Maturidiler, sadece ilim ve kudreti kabul eden Mutezile, sıfatların hepsini kabul eden Ehli sünnet; bütün bunlar sorulduğunda tenzihi kendilerine gaye edinmişlerdir ancak bunlardan sadece bir tanesi yani sünnet ve hadis ehli bu tenzihe isabet etmiştir. Şimdi Cehmiye ve Mutezile’nin halis tatili, Sünni geçinen kelamcıların kısmi tatili, Ehli sünnetin sıfatları bütünüyle isbatı aynı tenzih gayesiyle yapıldığı için birbirine zıt değildir denebilir mi? Veya Ehli sünnet de Müşebbihe de ikisi de sıfatları isbatı amaçladığı için birbirlerine zıt sayılmaz; Ehli sünnetin tenzih ile beraber isbat metodu ile Müşebbihe’nin tenzihsiz isbat metodu isbatı gerçekleştirmek için kullanılan yollardır, dolayısıyla temelde birleşmektedir denebilir mi, böyle saçma ve tutarsız bir söz olabilir mi? Tevil ve tefvizin tenzih akidesine giden yollar olduğu için birbirine zıt olmadığı şeklindeki kelamın bu şekilde temelden usulen batıl bir söz olmakla beraber, tafsilatına inildiğinde de batıl olduğu görülecektir. Çünkü tevil görüşü neticede sıfatların manasının insanlar tarafından bilinebileceğini iddia eder, tefviz görüşü ise Allahtan veya bir kavle göre Peygamberlerden başka kimsenin bunları bilemeyeceğini savunur. Bunlar ise birbirine zıt şeylerdir. Bilhassa bu iki görüşe getirilen deliller incelendiğinde bunların asla bir arada bulunması sözkonusu olmayan zıt, hatta nakid yani birbiriyle tamamen çelişen, birbirini ortadan kaldıran görüşler olduğu görülür. Çünkü tevili savunanların bir kısmı Ali İmran: 7. Ayetin manasının “Müteşabihin tevilini yalnızca Allah ve ilimde derinleşenler bilir” şeklinde olduğunu, tefvizi savunanların bir kısmı ise “Müteşabihin tevilini yalnızca Allah bilir” ifadesinde durulacağını, sonrasında ise mananın “İlimde derinleşenler ise şöyle derler…” şeklinde olduğunu iddia ederler. Bu iki mananın ise birbirine zıt olduğu bellidir. Yani Allahu teala ya tevilin ilimde derinleşenler tarafından bilineceğini söylemiş, ya da onlar da dahil Allahtan başka kimse tarafından bilinmeyeceğini söylemiştir, bu ikisi bir arada olamaz. Tabi bu ayetin aslında ne tevile ne tefvize delalet eden bir yönü yoktur, bu konu daha önce geçmişti, lakin bu ayeti kendilerine delil alan tevilci ve tefvizci gruplar açısından bu iki mana tamamen çelişiktir. Keza tefvizciler seleften nakledilen ve sıfatlara mana vermeyi, onları tefsir etmeyi nehyeden kavillere sarılırlar. Tevilciler ise seleften bazılarının tevil yaptığı tarzındaki iddialara sarılırlar. Bunlar da yine birbirine zıt şeylerdir. Çünkü selef ya tevili nehyetmiştir, ya da serbest bırakmıştır. Bu ikisinin ortası olmaz. İşte bütün bu zıt şeyleri bir araya getirebilecek yegane usul ise batini usuldür. Zira avamın akidesi ile havassın akidesinin farklı olabileceğini iddia eden yegane mezhep onlardır. Gazali de zaten işin içinden böyle çıkmıştır (!) Avam için tevili nehyetmiş, bunun bidat olduğunu selefe söyletmiş, havas için ise cevaz vermiştir. Son olarak bizim kendi akidemizi bilmediğimizi iddia etmişsin, iddiacı sen olduğuna göre bu iddiayı isbat etmek de haliyle sana düşmektedir!

Ardından diğer sorumuzla alakalı şöyle diyor:

“Soru: “Sana göre İbn Teymiyye rahimehullahın birbiri ile çelişik kelamını nasıl anlamamız gerekiyor? Bu iki naklin arasını cem edebilirmisin? Diyelim biz uygunlaştıramıyoruz sen uygunlaştırda öğrenelim.”

Cevap: Daha önce de belirttiğim gibi burada üzerinde konuşulan konu, İbni Teymiyye’nin şahsı değil, ona nispet edilen kitaplarda geçen sözlerdir. İbni Teymiyye’nin İlcamu’l-Avam kitabı hakkında söylediği sözün onun akidesi ile uygunlaştırılacak bir tarafı yoktur. Bu durum, akıl sahibi nezdinde açık bir şekilde birbirine zıttır. Bunların zıt olmadığını iddia eden kimsenin basireti kör olduğu gibi gözü de kördür. İbni Teymiyye’nin kitaplarında bu gibi şeylerle karşılaşmak garip değildir. Nitekim bunun gibi başka sözler de kitaplarında geçmektedir. İnşallah vakti geldiğinde onları da yazarım. Fakat ben şahsen, İbni Teymiyye hakkında hüsnüzan ederek bu çelişkilere bizzat onun düşmediğini, kitaplarına ekleme veya çıkarma yapıldığını düşünüyorum. İbni teymiyyenin kitaplarına bu gibi müdahalelerin yapıldığını görmekteyiz; bu, şaşılacak bir durum değildir.”

Bu da aynı şekilde kaçamak yoldan verilmiş bir cevaptır. Biz ona İbn Teymiye’nin İlcamul Avam’ı övdüğü iddia edilen sözü ile açıkça yeren sözünün nasıl telif edileceğini soruyoruz o ise bize “İbni Teymiyye’nin İlcamu’l-Avam kitabı hakkında söylediği sözün onun akidesi ile uygunlaştırılacak bir tarafı yoktur.” Diye cevap veriyor! Biz sana İbn Teymiye’nin genel akidesi ile İlcam’ı övdüğünü iddia ettiğin sözünün arasını nasıl cem edersin demedik ki? Sana sorduğumuz şey, İbn Teymiye’nin İlcam’ul Avam’ın batini usulüyle yazıldığını söylediği sözü ile “Gazali, hadis ehlinin yoluna döndü ve İlcam’ul Avam’ı yazdı” sözünü nasıl uzlaştırdığın idi. Sen ise cevap vermek yerine konuyu başka mecraya çektin. Halbuki buna cevap veren kişi ya der ki bu iki söz birbiriyle çelişmiyor, uzlaştırılması da şu şekilde olur der nasıl uzlaştırdığını izah eder veyahut da der ki bu iki söz birbiriyle çelişiyor! O zaman da nasıl olup da İbn Teymiye’nin birbiriyle çelişik ifadeler kullandığını açıklarsın. Ya dersin İbn Teymiye burada açıkça çelişkiye düşmüştür ki gördüğüm kadarıyla bunu demiyorsun, kitaplarına ekleme çıkarma yapılmıştır demeyi tercih ediyorsun, o zaman İbn Teymiye’nin bu iki sözünden hangisinin uydurma olduğunu delilleriyle izah edersin. Şimdi sen ilk başta İbn Teymiye İlcam kitabını övüyor diyerek geldin, demek ki sana göre bu söz sahih, o zaman diğer sözün uydurma olması gerekiyor! Peki buna delil ne? Neden İlcamul Avamı öven sözü sahih, diğeri neden uydurma!? Burada selefilik adı altında İlcamul Avam kitabından olumlu siyakta bahseden sözü uydurma ilan eden birisi olsaydı aynısını bu sefer tersten ona soracaktık: Neden bu uydurma da diğer kitabı yeren sözü uydurma değil? Bu soruyu esasında alimlerin kitaplarında tahrif iddia eden herkese soruyoruz: Neden alimin sizin akidenize ve menhecinize uygun gördüğünüz sözleri sahih, görmedikleriniz neden uydurma? Buradaki ölçü ne, kriter ne, bir sözün sahih olup olmadığı sizin şahsi kanaatlerinize göre mi belirleniyor, yoksa objektif ilmi kriterlere göre mi? Şimdi sen de ilmi esaslara göre bu cevapsız kalan sorumuza tekrar cevap ver ve İbn Teymiye’nin aşağıdaki sözlerinin birbiriyle çelişip çelişmediğini, eğer çelişiyorsa bunlardan hangisinin İbn Teymiye’ye ait olduğunu delilleriyle bize açıkla:


وَهَذَا أَبُو حَامِدٍ الْغَزَالِيُّ مَعَ فَرْطِ ذَكَائِهِ وَتَأَلُّهِهِ وَمَعْرِفَتِهِ بِالْكَلَامِ وَالْفَلْسَفَةِ وَسُلُوكِهِ طَرِيقَ الزُّهْدِ وَالرِّيَاضَةِ وَالتَّصَوُّفِ يَنْتَهِي فِي هَذِهِ الْمَسَائِلِ إلَى الْوَقْفِ وَالْحَيْرَةِ وَيُحِيلُ فِي آخِرِ أَمْرِهِ عَلَى طَرِيقَةِ أَهْلِ الْكَشْفِ وَإِنْ كَانَ بَعْدَ ذَلِكَ رَجَعَ إلَى طَرِيقَةِ أَهْلِ الْحَدِيثِ وَصَنَّفَ " إلْجَامَ الْعَوَامِّ عَنْ عِلْمِ الْكَلَامِ

“İşte Ebu Hamid el Gazzâlî; ileri derecede zekası, ibadete düşkünlüğü, kelam ve felsefe hakkındaki derin bilgisi; zühd, riyazet ve tasavvuf yoluna girmiş olması ile beraber bu meselelerde ancak duraklama ve şaşkınlığa ulaşabildi. Ahir ömründe keşf ehlinin yoluna döndü. Gerçi, bundan (yani keşf ehlinin yoluna girmesinden) sonra da hadis ehlinin yoluna rücu ederek “İlcam’ul Avam an İlm’il Kelam” kitabını yazdı.”  (Feteva, 4/72)

هذا الرجل يرى رأي ابن سينا ونحوه من المتفلسفة والباطنية، الذين يقولون: إن الرسل أظهرت للناس في الإيمان بالله واليوم الآخر خلاف ما هو الأمر عليه في نفسه، لينتفع الجمهور بذلك، إذ كانت الحقيقة لو أظهرت لهم لما فهم منها إلا التعطيل، فخيلوا ومثلوا لهم ما يناسب الحقيقة نوع مناسبة، على وجه ينتفعون به.وأبو حامد في مواضع يرى هذا الرأي، ونهيه عن التأويل في إلجام العوام والتفرقة بين الإيمان والزندقة مبني على هذا الأصل، وهؤلاء يرون إقرار النصوص على ظواهرها هو المصلحة التي يجب حمل الناس عليها، مع اعتقادهم أن الأنبياء لم يبينوا الحق، ولم يورثوا علماً ينبغي للعلماء معرفته، وإنما المورث عندهم للعلم الحقيقي هم الجهمية والدهرية، ونحوهم من حزب التعطيل والجحود.

“(…) Bu adam, felsefeciler ve Batinilerden İbn Sina ve benzerlerinin görüşüne sahiptir ki onlar şöyle demektedir: Rasuller, insanlara Allah’a ve ahiret gününe iman hususunda meselenin olduğu şeklinden farklı bir şeyi izhar etmişlerdir, ta ki cumhur (insanların çoğunluğu) bununla faydalansın. Zira eğer gerçek onlara olduğu gibi açıklansaydı bundan tatil yani inkardan başka bir şey anlaşılmayacaktı. Bundan dolayı onlar da gerçekle bir yönden uyumlu olacak şekilde, faydalanacakları tarzda insanlara hayal ettirme ve misal verme yolunu (yani sembolik anlatımı) tercih ettiler. Ebu Hamid (el-Gazzâlî) de bazı yerlerde bu görüşü savunmuştur. İlcam’ul Avam, et-Tefrika beyne’l İmani ve’z Zendeka gibi eserlerinde tevili nehyetmesi bu esasa dayalıdır. Bu tip kimseler, nassların zahirleri üzere ikrar edilmesini insanların buna hamletmesini gerektiren bir maslahat olarak görürler. Bununla beraber onlar, peygamberlerin hakkı açıklamadıklarına, alimlere bilmeleri gereken bir ilmi miras bırakmadıklarına inanırlar. Onların nezdinde hakiki ilme varis olanlar ancak Cehmiye ve Dehriye yani materyalistler ve benzerleri gibi tatil ve inkar ehlinden olan kimselerdir.” (Der’u Tearuz’il Akli ve’n Nakl, 10/270)
İbn Sureyc isimli iddiacı devamla diyor ki:

“Soru: “Kaldı ki bir an için farzedelim ki İbn Teymiyye hata etti batıl bir kitabı övdü diyelim, bu neyi değiştirir, kitaptaki batılları ortadan kaldırır mı? Ne yapacağız İbn Teymiyye kitabı övdü diye batini usulü mü benimseyeceğiz?”

Cevap: Bu durumda senin için iki yol var:
Birincisi: Batıl olduğunu iddia ediyorsan batıllığını muhkem naslarla ispat edeceksin. Sonra İbni Teymiyye bu batılı övmüşse onu da itiraf edip hatalı olduğunu söyleyeceksin.
İkincisi: İlcamu’l-Avam kitabındaki bilgiler doğrudur ve İbni Teymiyye’nin bu kitabı övmesi yerindedir. O halde senin bu kitabı yermenin hatalı olduğunu itiraf edeceksin. Zira iki şey bir arada olmaz; hem İlcamu’l-Avam kitabının doğru olmadığını söyleyip hem de İbni Teymiyye’nin bu kitap hakkındaki sözünü doğru kabul etmek tezattır. Böyle yapmak insanların aklını basite almaktır. Selim akıllı bir kimse buna asla inanmaz.”


Burada da aynı şekilde sorumuza hiçbir cevap vermeden soruya soruyla karşılık vererek meseleyi geçiştirmiş. Behey adam (!) biz sana İbn Teymiye’den mi bahsediyoruz, kitabın bizzat kendisinden bahsediyoruz! Diyoruz ki sana İbn Teymiye’nin ne dediğini bir an için boşver ki zaten İbn Teymiye’yle bir işiniz olmadığı belli, Şeyhin sözünü sadece bizi ilzam etmek için getiriyorsunuz, yoksa bu kitabı İbn Teymiye övüyor diye kitabı tezkiye etmeye başlamadınız. Sizin yaptığınız tıpkı takiyyeci Rafizilerin işine benziyor. Buhari’den Ali (ra)’ı öven hadisleri getirip bakın sizin kaynaklarda bile İmam Ali övülmüş derler, ondan birkaç sayfa önceki Ebubekir, Ömer ve Osman (r.anhum ecmain)’in faziletleriyle alakalı bölümleri gösterince bunların hepsi uydurma derler. Birisi de onlara madem bu kitap uydurmaysa niye uydurma kitaptan delil getiriyorsunuz deyince de kaçacak delik ararlar! Şimdi de siz; İbn Teymiye sizin nezdinizde Haşeviye Mücessime’nin imamı olduğuna –veya öyle olması gerektiğine- göre İbn Teymiye bir kitabı övse ne olur, övmese ne olur, ne değişir? Hatta İbn Teymiye gibi size göre sapık olan birinin bu kitabı övmesi kitabın lehine değil aleyhine delil olması gerekmiyor mu? Şimdi sen bunları bırak asıl meseleye gel, Gazali’nin nasıl bir batini usul takip ettiğini gerek İlcam kitabından gerekse İhya’dan nakillerle isbat ettik. Sen şimdi bu batini usulü benimsiyor musun, benimsiyorsan delilin ne, selef buna mı davet etmiş; yok benimsemiyorsan ve bunun batıl olduğunu ikrar ediyorsan o zaman niye bizimle çekişiyorsun, neye itiraz ediyorsun bunların hepsini izah etmen gerekir.

Bahsettiğin meselelere gelince; onların hepsine cevap verildi. Gazali’nin savunduğu batini usulün çürüklüğü yukarda delilleriyle ortaya konuldu. İbn Teymiye’nin İlcam kitabıyla alakalı olumlu gözüken sözleri de –görmezden gelme çabana rağmen- defalarca izah edildi ve bunun Gazali’nin mücmel manada selefin yolunu üstün kabul ettiği manasında olduğu, lakin bunun Gazali’nin işin tafsilatında selefin bütün akidesini kabul ettiği anlamına gelmeyeceği açıklandı. Şu ana kadar da buna demagojinin haricinde bir cevap vermiş değilsin.

İddiacı son olarak şunları söylemiş:

“Şimdi yukarda da değindiğim şu sorularıma cevap verin:
Hangi selef âlimi naslarda geçen el, yüz, göz, parmak vb. lafızların Allah hakkında Arap dilindeki hakiki manası üzere olduğunu söylemiştir? Bunu kendi sözlerinden delillerle ispat edin.
Sonra madem bunların Allah hakkında hangi manada kullanıldığını biliyorsunuz, lafı gevelemeden söyleyin de biz de bilelim. Ve hangi selef âlimi sizin verdiğiniz bu manaları vermiş, kendi sözlerinden ispat edin. Size biraz yardımcı olayım, şöyle yapabilirsiniz:
El=…
Göz=…
Yüz=…
Ayak=…
Parmak=…
Ve diğerleri=… … …
Sana ve senin yolunda olanlara sadece hayatının sonuna kadar değil, kıyamete kadar süre veriyorum. Yukarıda da belirttiğim gibi, bu soruların cevabını verirken ya tam bir mücessime olduğunuzu ya da ne isim verirseniz verin, mufavvida olduğunuzu ilan edeceksiniz. Haydi meydan senin!...”

Bunlara yukarda cevap verildi. Selefin sıfatları hakiki ve zahiri manada kabul ettiklerine dair gerek kendi sözlerinden gerekse halef ulemasının sözlerinden 30 küsür icma naklettik. Şimdi sana düşen bunları tek tek izah etmektir. Bu bahsettiğin el, yüz, göz, ayak, parmak gibi sıfatların manasını da izah ettik. Bunların manası, Arap dilindeki karşılıklarıdır. Bunların manasının ve tefsirinin Allahu Teala’nın şanına layık iki el, iki göz, iki ayak, yüz ve parmaklar olduğunu seleften nakillerle açıkladık. Sana düşen bu nakilleri de tek tek izah etmektir. O açıklamalardan da görüleceği üzere ne Mücessime olduk, ne de Mufavvida! Böylece bütün iddiaların da Allahın izniyle boşa çıkmış oldu.

Bizim İbn Sureyc adlı ismine layık olmayan şahsa vereceğimiz cevaplar bu kadardır. Görüldüğü üzere o bizim hiçbir sorumuza cevap vermemiş ve hiçbir meseleyi izah edememiştir. O yüzden yukarda ona yöneltilen soruları tekrar soruyoruz. Bunlara, böyle dolambaçlı, alakasız laf kalabalığıyla değil de gerçekten –bize muhalif de olsa- “cevap” denilmeyi hak eden şekilde karşılık vermediği müddetçe de bu şahısla herhangi bir şekilde muhatap olmayacağımızı ilan ediyoruz. Ahiru davana enil hamdu lillahi Rabbil alemin.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1745
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

اللهُمَّ، مُنْزِلَ الْكِتَابِ، سَرِيعَ الْحِسَابِ، اهْزِمِ الْأَحْزَابَ، اللهُمَّ، اهْزِمْهُمْ وَزَلْزِلْهُمْ


“Ey Kitabı (Kur'an'ı) indiren, hesabı çabuk gören Allahım! Düşman gruplarını hezimete uğrat! Allahım! Onları hezimete uğrat ve onları (belâlarla) sars.” (Müslim no: 1742) amin.

Şimdi sen bizim sorularımızı cevapla.

1- İlcamu’l-Avam kitabı hadis ehlinin akidesine göremi yazılmış? Evet hadis ehlinin akidesi üzerine yazıldığını iddia ediyorsan nakillerle hadis ehlinin akidesi ile bahse konu olan kitaptaki akideyi karşılaştırıp bizlere ve siteyi takip edenlere iddianı ispat edebilirmisin?

2- Hadis ehlinin açıkca tefviz ve tevili (tahrifi) aynı İmam gazali gibi savunduklarına dair açık nakiller getirebilirmisin?

3- İbn Teymiye Der’ut Tearuz’daki sözünde açık bir şekilde Gazali’nin İlcam’ul Avam’da batini filozofların usulüyle hareket ettiğini söylüyor? Sana göre İbn Teymiyye İmam Gazaliye iftiramı atıyor? İftira attığını iddia ediyorsan atılan iftirayı hadis ehlinin akidesinden naklederek çürütebilirmisin?

4- Selef batiniler gibi avama ayrı havasa ayrı akide mi önerdi? Evet diyorsan bizzat selefin eserlerinden İmam Gazalinin kullandığı ifadeleri bulup getirebilirmisin?

5- Sana göre İbn Teymiyye rahimehullahın birbiri ile çelişik kelamını nasıl anlamamız gerekiyor? Bu iki naklin arasını cem edebilirmisin? Diyelim biz uygunlaştıramıyoruz sen uygunlaştırda öğrenelim.

6- Kaldı ki bir an için farzedelim ki İbn Teymiye hata etti batıl bir kitabı övdü diyelim, bu neyi değiştirir, kitaptaki batılları ortadan kaldırır mı? Ne yapacağız İbn Teymiye kitabı övdü diye batini usulü mü benimseyeceğiz?

Ömrünün sonuna kadar sana müddet acele etme vaktin çok.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1745
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillahirrahmanirrahim. İbn Sureyc isimli üye! Aradan aylar geçmesine rağmen hala sorularımıza cevap vermedin, cevaplarımız hakkında bir yorum da yapmadın. Bütün bunlara karşı verecek cevabın varsa ver, yoksa da gel tevbeni ilan et! Vesselamu ala men'ittebea'l huda...

Çevrimdışı İbnisureyc

  • Newbie
  • *
  • İleti: 11
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla başlar ve tecsim ehlinin şerrinden ona sığınırım.
 
Muhalifim olan bu site yöneticileri benden tafvid akidesini ispatlamamı istediler. Bende ancak derdi hak olmayan ve kendi batıl görüşünde ısrarcı olan kişilerin kabul etmeyeceği çok açık deliller sundum. Öyle ki bu site yöneticilerin selef akidesini aktardığını itiraf ettikleri alimlerden nakil yaptım. Fakat bu kimseler عنز و لو طارت  “uçsa da keçidir” misali gibi alimler aşikar bir şekilde tafvid akidesini anlatsa da alimin sözünü alıp altına tam aksini yazmaya utanmadılar. Bununla da yetinmeyip cevabını verdiğim soruları tekrar asıp şöyle diyerek meseleyi kısır döngüye soktular: “Bunlara, böyle dolambaçlı, alakasız laf kalabalığıyla değil de gerçekten –bize muhalif de olsa- “cevap” denilmeyi hak eden şekilde karşılık vermediği müddetçe de bu şahısla herhangi bir şekilde muhatap olmayacağımızı ilan ediyoruz.”

Şimdi de kalkmış diyor ki bize cevap vermedin cevabın yoksa tevbeni ilan et vs..

Böyle bir münazaranın sonuç alınamayacak bir münazara olduğu aşikardır. Dolayısı ile bunun devam ettirilmesi gereksiz vakit israfı yapmak olduğu için cevap yazmadım. Yoksa yazdığınız cevap birçok hata ve çelişki ile doludur. Öyle ki bir kimsenin münazara da düşeceği en kötü duruma dahi düşerek kendi aleyhinize olan delilleri lehinize zannedip sundunuz. Bunları yazmaktan aciz değilim. Zaten akıl sahibi bir kimse yazılarınızı okuduğunda içindeki cehalet, çelişki hata ve saptırmaları çok net görür. Ancak dediğim gibi gereksiz vakit kaybı olduğu için şu an yazmıyorum.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1745
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillahirrahmanirrahim. Ben de yokluğa ibadet eden ilhad ve tatil ehlinin şerrinden Allaha sığınarak sözlerime başlıyorum! İbn sureyc isimli üye! Şimdi bu yazdığın şeyler cevap mı? "Yoksa yazdığınız cevap birçok hata ve çelişki ile doludur." Mücerred bunu yazarak bizi çürütmüş mü oldun şimdi? Nerde hata ve çelişki varsa isbat etmek gibi bir yükümlülüğün yok mu?

"Muhalifim olan bu site yöneticileri benden tafvid akidesini ispatlamamı istediler. Bende ancak derdi hak olmayan ve kendi batıl görüşünde ısrarcı olan kişilerin kabul etmeyeceği çok açık deliller sundum. Öyle ki bu site yöneticilerin selef akidesini aktardığını itiraf ettikleri alimlerden nakil yaptım. Fakat bu kimseler عنز و لو طارت  “uçsa da keçidir” misali gibi alimler aşikar bir şekilde tafvid akidesini anlatsa da alimin sözünü alıp altına tam aksini yazmaya utanmadılar."

Biz tefviz akidesine dair getirdiğin bütün delil ve nakillerin konuya delil olmayacağını  tek tek ayrıntılı bir şekilde izah ettik. Sen madem bir iddia sahibiysen bu açıklamaların hatalı olduğunu isbat edersin, şurada saçmalamışsınız deyip delilleriyle ortaya koyarsın. Yoksa sen de bilirsin ki her fırka kendisine birtakım deliller getirir, bu deliller arasında zahirde parlak gibi görünenler de vardır ama bir bakarsın ki alimler o dalalet ehlinin getirdiği çok açık gibi görünen delilleri öyle bir çürütürler ki hiç birisinin konuyla alakalı olmadığı gün gibi ortaya çıkar. Yani bir delilin geçerli delil olup olmadığı ancak bu tür münazara ve karşılıklı reddiyelerde ortaya çıkar. Aksi takdirde kendince delil getiren her batıl fırka mensubu zaten senin gibi "benim delillerim çok açık, siz konuyu saptırıyorsunuz" demektedir. Biz böyle diyen herkese tamam abi diyeceksek o zaman gelmiş geçmiş bütün sapık fırkaların hepsine birden hak vermemiz gerekir Allah korusun. Şimdi Rafizi İbn'ul Mutahhar el Hilli, o zamana kadar Şia akidesini savunmak için yazılmış en kuvvetli eserlerden birisi kabul edilen Minhacul Kerameyi yazdı. İbn Teymiye (rh.a) ise Minhac'us Sunne adlı dev eserini yazarak Rafizi'nin bütün iddialarını tek tek çürüttü, en kuvvetli görünen delillerini bile alt üst etti. Şu ana kadar da Şii uleması Minhac'us Sunne'ye cevap verebilmiş değildir. Bu, onların batıl yolda olduğunun en büyük delillerinden bir tanesidir. Bizim kendimizi İbn Teymiye veya başka bir alimle mukayese etme gibi bir durumumuz yoktur. Lakin senin mantığınla gidersek Rafizi'ye de hak vermemiz lazım, adam çok açık delilleri yazmış siz o delilleri olmadık şekilde tevil ettiniz dememiz gerekiyor! Öyle deyip bırakmak yerine o delillerin delil olmadığı iddiasını çürütmek daha isabetli değil mi ne dersin? Kaldı ki mevzu sadece senin getirdiğin nakiller değildir. Ben sıfat nasslarının zahiri üzere anlaşılması gerektiği hususunda selefin icmasını dile getiren 30 küsür nakil getirdim ki bunların hepsi tevili de tefvizi de ortadan kaldırmaktadır. Bu nakillere vereceğin bir cevap yok mu? Yoksa tevbe etmen gerekmiyor mu? "Öyle ki bir kimsenin münazara da düşeceği en kötü duruma dahi düşerek kendi aleyhinize olan delilleri lehinize zannedip sundunuz." Böyle demek yerine tıpkı bizim yaptığımız gibi o delillerin delil olmadığını ortaya koyman daha doğru olmaz mı? Bizim seleften aldığımız akidemizden herhangi bir şüphemiz yoktur da ola ki bizim kendi şahsi yorumumuzdan kaynaklanan bir görüşümüz varsa ya da bir alime söylemediği bir şeyi izafe ettiysek ya da başka buna benzer bir yanlışa düştüysek isbatlandığı takdirde tevbeye hazırız, peki sen de hazır mısın? Eğer delile tabiysen nerde açık delillerin ve de muhalifinin delillerine cevabın nerede? Ayrıca sadece bu tefviz meselesi değil, diğer başlıktaki hulul'ul havadis meselesi de öyle yarım kaldı duruyor. Sana orda havadis meselesinin yanı sıra kendini nisbet ettiğin iki alimden, Ebu Hanife ve İbn Sureyc'ten nakil yaparak bu konularda kelam yapmanın bidat olduğunu isbat ettik, şimdi sana düşen şey bu meselede de ya tevbe etmek ya da muhalifinin delilini çürütmektir. " Bunları yazmaktan aciz değilim." Aciz değilsen yaz o zaman! "Zaten akıl sahibi bir kimse yazılarınızı okuduğunda içindeki cehalet, çelişki hata ve saptırmaları çok net görür." Allaha hamdolsun biz de akıl sahibiyiz, biz o çelişkileri görmedik. Okuyuculardan gören olduysa bilmiyorum, onlardan da bunu belirten olmadı, bir tek akıl sahibi sen ve taraftarların ise o zaman gösterin o çelişkileri de herkes görsün! Bekliyoruz, vesselamu ala men'ittebea'l huda...

Çevrimdışı İbnisureyc

  • Newbie
  • *
  • İleti: 11
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Yer, yön, uzuv gibi mahlukata ait bütün vasıflardan münezzeh olan Allah’ın adıyla başlar ve Rablerini tanımayıp mahluka ait vasıfları ona nisbet eden cahil mücessimenin şerrinden ona sığınırım.

Son yazdıklarında kısır döngüden vazgeçmiş gibisin... Şayet kısır döngüden vazgeçtinse yazılarındaki hataları ve çelişkileri fırsat buldukça yazmaya çalışayım inşeAllah…

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1745
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Göklerin üstündeki tahtının üzerinde oturan, kıyamet günü de Nebisi Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'i yanına oturtacak olan, o yüksek mekanından ayrılmadan her gece en yakın göğe inen Rabb'in ismiyle başlarım! İbn Sureyc! Daha önceki yazılarda ne vardı ki kısır döngü oluştu ve yukarda ne yazdım ki o kısır döngüden (!) vazgeçmiş oldum? Şimdi bunları bırakalım da sen varsa iddia ettiğin çelişkileri yazmaya başla çok istiyorsan! Ama yazdığın şeyler mümkün mertebe sistemli olursa, konular dağılmazsa çok iyi olur. Bu arada sen kimsin, Hak yayınları adına mı yazıyorsun, mevzu onların bastığı İlcamul Avam kitabından açıldı da o yüzden soruyorum...

Çevrimdışı İbnisureyc

  • Newbie
  • *
  • İleti: 11
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Mahlukata karışmamakla birlikte mahdud olmayan (sınırı olmayan) Allah’ın adıyla başlar ve Allah’ı tanımayıp onu cisim olarak değerlendiren; “mahlukatla karışmadığına göre muhakkak bir sınırı vardır diyen” cahil mücessimenin iftiralarından O’na sığınırım.

Öncelikle şunu belirtmek isterim; ben, Allah’a mahlukatın vasıflarını vermeyen, onu tevhid eden bir muvahhidim. Allah’a mahlukatın vasıflarını veren ve O’nu tevhid etmeyen tüm kafir ve müşriklerden de beriyim. Hak Yayınları adına veya başka herhangi bir grup adına yazıyor değilim.
 
Cisme ait olan özellikleri Allah’a izafe etmesine rağmen kendisine “tevhid ehli” ismini veren şahsın yazdıklarına Allah’ın izni ile cevap vereceğim. Ancak bu şahıs konuyu çok gereksiz uzattığı için ilmi değeri olmayan, alakasız yazılarına cevap vermeyeceğim. Cevap vermediğim yazıların ya ilmi değeri yoktur ya konuyla alakasızdır ya da tekrardan ibarettir. Yoksa cevap vermediğim yazılar doğru demek değildir. Çünkü bu şahıs ilimsizce yazdığı için neredeyse her cümlesinde hata var.
 
Bu şahıs bana küfrünün ne olduğunu sormuş, oysa sadece bu başlık altında yazdıkları bile onun halis bir mücessime olduğunu ispatlamak için yeter de artar. Kendisinin mücessime olduğuna zaten kendisi şahitlik etmektedir. Bu kişinin durumu yüce Allah’ın şu ayette buyurduğu gibidir:

مَا كَانَ لِلْمُشْرِكِينَ أَن يَعْمُرُوا مَسَاجِدَ اللَّهِ شَاهِدِينَ عَلَىٰ أَنفُسِهِم بِالْكُفْرِ ۚ أُولَٰئِكَ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ وَفِي النَّارِ هُمْ خَالِدُونَ


“Müşrikler, kâfir olduklarına hâl ve hareketleriyle bizzat kendileri şahidlik ederken Allah’ın mescitlerini onarmaya (veya oralarda bulunmaya asla) layık değildirler. Onların yaptığı (iyi) ameller boşa gitmiştir ve onlar, ateşte ebedi kalıcıdırlar.” (Tevbe: 17)

Aynı şekilde kendisi hakkında söylediğim her şeyi ve fazlasını, sadece bu başlık altında yazdıkları ile ortaya koymuştur. Esas mesele bu olmadığı için üzerinde durmuyorum.

Sözlerinin devamında bu şahıs şöyle diyor: “ …hatta bilakis Allahu Teala “alay edenlerle alay etmek” sıfatını kendisine nisbet etmiştir.” Allahu Teâlâ’nın alay etmek diye bir sıfatı mı vardır? Sana göre sıfatlar Arap dilindeki gerçek manası üzere olduğuna göre Allah’a nispet ettiğin alay etme sıfatının Arap dilindeki gerçek manası nedir? Hangi sahabe, hangi tabiin Allah’ın alay etme sıfatı olduğunu söylemiştir?

Cisme ait olan özellikleri Allah’a izafe etmesine rağmen kendisine “tevhit ehli” ismini veren bu şahıs, yazılarının devamında şöyle diyor:
“2-   Kelam metodu: Birinci delil kaynağı olarak aklı esas alırlar, nakli ve şeriatı ise ancak akla uygun gördükleri ölçüde kabul ederler. Yani akıl nakil sentezini –akıl ağırlıklı olmak üzere- kabul ederler. Eşari, Maturidi gibi Sünni görünümlü olan ve Mutezile gibi tamamen sünnet dışı olan kelam fırkalarının hepsi bu görüştedir.”
Ben (ibnisureyc) şöyle diyorum: Hangi Eşari veya Maturidi âlimi, birinci delil kaynağı olarak aklı esas alıp nakli ve şeriati ancak akla uygun gördükleri ölçüde kabul etmiştir? Bu sözden anlaşılan, Eşariler ve Maturidiler aklı esas almış, nakil ve şariatten de akıllarına uyanı kabul edip uymayanı kabul etmemiştir. Şimdi sana düşen; Eşari ve Maturidilere nispet ettiğin bu inancı onların kendi sözlerinden ispat etmektir. Eğer bunu onların sözlerinden kesin olarak ispat etmezsen -ki hiçbir zaman bunu ispat edemezsin- iftiracı olduğun açıkça ortaya çıkmış olacak.

Daha sonra şöyle diyor: “O, ölmeye yakın selef metodunu benimsemiş,…” Daha önce defalarca İbni Teymiyye’nin sözünün de bu manada olduğunu söylemişti. Ardından ise şöyle diyor:
“Öyle ki Gazali, akidenin dışında bizzat menhecte dahi çelişkiye düşmüştür. Çünkü bir yandan selefin menhecini savunurken, öte yandan kelam ilmi denilen İslami (!) felsefenin havas için caiz olduğunu söyleyerek kelam metoduna prim vermiş, avam ve havasa ayrı akide önermek suretiyle Batini Talimiye mezhebine yaklaşmış, hatta havasstan olan kişinin sıfatları kalbine doğan ilhamlara müracaat ederek tevil edebileceğini savunarak keşif metoduna bağlılığını sürdürmüş ve böylece adeta bu beş bilgi yönteminin hepsini harmanlayıp sentezlemiştir.”
Ben (ibni sureyc) şöyle diyorum: Şimdi Gazali hakkında bir yerde, ölümüne yakın selef metodunu benimsediğini söylüyorsun. Zaten İbni Teymiyye’nin de sözlerinin bu manada olduğunu defalarca söyledin. Yani senin İbni Teymiyye’nin sözüne verdiğin manaya göre o, Gazali’nin selef menhecine döndüğünü söylemiştir. Ardından ise Gazali’nin menheçte dahi istikrarı olmadığını, menheçte dahi çelişkilerde olduğunu söylüyorsun(!). Şimdi bu söylediklerin açık olarak birbirini nakzetmiyor mu? Gazali selef menhecine mi döndü yoksa selef menhecine dönmedi de bütün menhecleri harmanladı mı? Hangisi doğru? Yoksa her ikisi de aynı manada mı diyorsun?!

İşte bu sebeple âlimler sizin gibileri hakkında şöyle demişlerdir:

أَنه لم يدع دَعْوَى إِلَّا نقضهَا وَلَا أطد قَاعِدَة إِلَّا هدمها

“Bu kişi bir iddia ile gelmiş ve onu nakzetmiş bir kaide söylemişse muhakkak onu yıkmıştır.”

Yine âlimler bu şekildeki tutumlarınızdan dolayı sizin gibiler hakkında şöyle demişlerdir:

مَذْهَب الحشوية مَذْهَب واه سَاقِط يظْهر فَسَاده من مُجَرّد تصَوره

“Haşeviyyenin mezhebi yıkık, önemsiz bir mezheptir. O mezhebin fasitliği sadece onu tasavvur etmekle ortaya çıkar.”

Tıpkı âlimlerimizin tarif ettiği gibi, aklı başında olan en basit kişi dahi yazdıklarınızı okuduğunda içindeki çelişkilere ve fesatlığa şahit olur.

Devam edecek inşeAllah…

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1745
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillahirrahmanirrahim.

İbn Sureyc! Sana bize isnad ettiğin çelişkileri, bizim getirdiğimiz delillerin neden delil olmadığını, senin getirdiğin delillerin neden delil olduğunu izah etmen, kayda değer cevap vermediğin 6 adet sorumuza cevap vermen için son bir fırsat verdik lakin sen şu yukardaki uzun yazışmanın asıl mihverini teşkil eden konulara değinmektense  yine her zamanki gibi alakasız konulara girip konunun merkezi yerine etrafında gezmeyi tercih etmişsin. Alakasız konulara cevap vermeyeceğim diyorsun, alakasız dediğin şeyler konunun bizzat kendisi olmasın? Aşağıda girdiğin meselelerin bizim yazışmamızla doğrudan ne gibi bir alakası var? Çünkü bizim konumuz öncelikle Gazali’nin İlcam’ul Avam kitabının selefe uygun olup olmadığı ve bu minvalde Gazali’nin savunduğu tefviz akidesinin selefin akidesi olup olmadığı idi. Sen şimdi bu konuları bırakmışsın, hadd konusuna girmişsin, akıl-nakil meselesine girmişsin ilh… Esas meseleyle -birazcık- alakalı yegane konu olarak da Gazali’nin selef menhecini tam olarak benimsemediğine dair bir sözümüzde –ne kasdettiğimiz gayet açık olduğu halde- çelişki olduğunu iddia etmişsin ki o da yine mücerred bizim sözümüzde çelişki aramaya yönelik, bunun dışında hakka hakikata hizmet etmeyen kısır bir tartışmadan ibarettir. Esas mevzulara girmeden, sıfatların zahiri ve hakiki manaları üzere olduğuna dair 30 küsür icmayı çürütmeden tali meselelerle uğraşman veya yeni yeni konular açmaya çalışman bize “yenilen pehlivan güreşe doymaz” deyişini hatırlatıyor… Bütün bunlar esas meselede verecek bir cevabın olmamasından kaynaklanıyor olabilir mi ne dersin? Bunlara cevabım var diyorsan o zaman münazara edebi gereği bunları öne alman ve diğer konuları sonraya saklaman gerekmez mi? Şimdi ben inşallah burada açtığın meselelere de muhtasar cevaplar vereceğim lakin sen önce bizim şu ana kadarki münazaramızı bir yere bağla, daha önce yazılanlara cevabın varsa ver, yoksa da cevabım yok dersin tevbe edersin olur biter! Bunu yapman şartıyla yeni konular hakkında da müzakere yaparız lakin daha önceki münazarayı bir yere bağlamadığın takdirde bu yeni açtığın meselelerde seninle münazara edecek değilim bunu da iyice bilmiş ol!

Yazdığın meselelere gelince diyorsun ki:

“Mahlukata karışmamakla birlikte mahdud olmayan (sınırı olmayan) Allah’ın adıyla başlar ve Allah’ı tanımayıp onu cisim olarak değerlendiren; “mahlukatla karışmadığına göre muhakkak bir sınırı vardır diyen” cahil mücessimenin iftiralarından O’na sığınırım.”

Öncelikle Allah cisimdir, diye kim söylemiş? Bu söz bizim ağzımızdan çıkan bir söz mü yoksa senin bizim bir takım sözlerimizi yorumlayarak bu olsa olsa cisim manasına gelir diye bize isnad ettiğin bir görüş mü? Eğer ikincisi ise Ehli sünnette insanları mezheplerinin lazımına göre yargılama diye bir usul var mıdır, sorarım sana? İkincisi; Allahu Teala’nin haddi yani sınırı vardır diyen biz miyiz yoksa selef mi? Daha yeni pdf haline getirdiğimiz hadd risalesi var, henüz okumadıysan oku! Ahmed bin Hanbel, İshak bin Rahuye ve Abdullah ibn’ul Mübarek gibi selef imamları açıkça Allahu Teala’ya hadd nisbet etmişlerdir. İlgili risale buradadır: http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1467.0 Şimdi, hadd meselesinden dolayı bizi mücessimelikle itham ettiğin gibi bu imamları ve diğerlerini de itham edebilecek misin bakalım, madem konuyu açtın buna da cevap verirsin artık.

“Öncelikle şunu belirtmek isterim; ben, Allah’a mahlukatın vasıflarını vermeyen, onu tevhid eden bir muvahhidim. Allah’a mahlukatın vasıflarını veren ve O’nu tevhid etmeyen tüm kafir ve müşriklerden de beriyim.”

Bunları ben de diyorum, ne oldu şimdi? Eğer sana göre biz Allahı mahlukatına benzetiyorsak o zaman nasıl teşbihe düştüğümüzü isbat etmen gerekir böyle kuru lafla olmuyor.

“Cisme ait olan özellikleri Allah’a izafe etmesine rağmen kendisine “tevhid ehli” ismini veren şahsın yazdıklarına Allah’ın izni ile cevap vereceğim.”

Cisim ne demektir, cisme ait olan özellikler nedir, benim Allaha izafe ettiğimi iddia ettiğin cisme mahsus sıfatlar nelerdir bütün bunları kelamcı ve filozofların ıstılahlarıyla değil de Kitap, sünnet ve selefin icması ışığında izah edebilir misin?

“Ancak bu şahıs konuyu çok gereksiz uzattığı için ilmi değeri olmayan, alakasız yazılarına cevap vermeyeceğim. Cevap vermediğim yazıların ya ilmi değeri yoktur ya konuyla alakasızdır ya da tekrardan ibarettir. Yoksa cevap vermediğim yazılar doğru demek değildir. Çünkü bu şahıs ilimsizce yazdığı için neredeyse her cümlesinde hata var.”


Konuyu gereksiz uzatmamdan kasıd nedir, bütün delillerini tek tek çürütüp delil olmayacağını ortaya koymam mı yoksa kendi delillerimi beyan etmem mi? Hangisiymiş mesela o ilmi değeri olmayan yazılar? “İlimsizce yazdığı için”?! Yazılara dikkat et, benim şahsi sözlerim mi ağırlıkta yoksa seleften gelen asar mı? Selefin sözleri çoğunluk teşkil ediyorsa bu “ilimsizce” sözü kime dönüyor sen söyle? Üstelik diyorsun ki her cümlesinde hata var! Selefin sözlerini hatalı buluyorsan onu açıkça belirt! Yok, onları değil de benim sözlerimi hatalı buluyorsan o zaman en azından birkaç misal ver de okuyucu ikna olsun! Böyle muğlak sözlerle kendini iyice zor duruma düşürdüğünün bilmiyorum farkında mısın?

“Bu şahıs bana küfrünün ne olduğunu sormuş, oysa sadece bu başlık altında yazdıkları bile onun halis bir mücessime olduğunu ispatlamak için yeter de artar. Kendisinin mücessime olduğuna zaten kendisi şahitlik etmektedir. Bu kişinin durumu yüce Allah’ın şu ayette buyurduğu gibidir:

مَا كَانَ لِلْمُشْرِكِينَ أَن يَعْمُرُوا مَسَاجِدَ اللَّهِ شَاهِدِينَ عَلَىٰ أَنفُسِهِم بِالْكُفْرِ ۚ أُولَٰئِكَ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ وَفِي النَّارِ هُمْ خَالِدُونَ

“Müşrikler, kâfir olduklarına hâl ve hareketleriyle bizzat kendileri şahidlik ederken Allah’ın mescitlerini onarmaya (veya oralarda bulunmaya asla) layık değildirler. Onların yaptığı (iyi) ameller boşa gitmiştir ve onlar, ateşte ebedi kalıcıdırlar.” (Tevbe: 17)

Aynı şekilde kendisi hakkında söylediğim her şeyi ve fazlasını, sadece bu başlık altında yazdıkları ile ortaya koymuştur. Esas mesele bu olmadığı için üzerinde durmuyorum.”

Ben sana benim küfrüm nedir diye sorduğumu hatırlamıyorum, benim sana sorduğum tamamen senin kendi sözünde geçen bana isnad ettiğin “cehalet, çelişki hata ve saptırmaları” sordum. Hadi küfrüm nedir diye sorsam bile bu yazdıkların yine bir cevap teşkil etmiyor. Bu başlık altında yazılanlar burada sadece senin bakış açına göre mücessimeliğe delalet ediyor, bunu da isbat etmedikten sonra sadece senin kendi mücerred iddian olmaktan öteye geçmez! Sana düşen herkesin göreceği şekilde bunu isbat etmektir! Ben kendimin mücessime olduğuma şahitlik etmiyorum, sadece sen benim bazı sözlerimi alıp mücessimeliğe yoruyorsun yani beni mezhebimin lazımıyla tekfir ediyorsun o kadar, o yüzden bu da boş bir laftan ibarettir. Kaldı ki burada ben asla kendime ait şahsi bir görüş dile getirmedim. Benim yazdığım ne varsa hepsi Kuran, sünnet ve seleften açık delillere dayanmaktadır. Hadi diyelim onları tevil ettin –gerçi o tevillere bile şahit olmadık şimdiye kadar da!- en kötü ihtimalle ben tarihte hadis ehlinden ve Hanbelilerden bir taifenin savunduğu görüşleri savunuyorum. Peki sorarım sana Eşari ve Maturidi alimlerinden muhalif oldukları Hanbelileri tekfir eden var mı? Hatta bizzat Allah diğer cisimlere benzemeyen bir cisimdir diyen halis Mücessimeyi tekfir eden kaç tane alim var? Sizin kendi alimleriniz nezdinde dahi Mücessimenin tekfiri hususunda racih kavil hangisidir? Biz Mücessime’nin tekfiri hakkında alimlerin kavillerini şu adreste bir araya getirdik: http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=898.0 Orada da görüleceği üzere Eşari ulemasından dahi Mücessime’yi mutlak manada tekfir edenler azdır. Günümüzdeki Habeşiler ve emsali gibi Eşarilerin ayak takımı bile sayılmayacak birtakım cahil cühela haricinde bu görüşü savunan pek fazla kimse yoktur. Yani kısacası sizin itibar ettiğiniz alimlere göre değil Hanbeliler, Mücessime bile açıkça Allahın sıfatları kulların sıfatları gibidir demedikleri müddetçe kafir olmuyorlar! Başka bir tabirle sen eğer cumhurun görüşüne tabi isen bize Mücessime bile desen yine tekfir edemezsin! Yoksa siz tecsim ehlini mutlak tekfir eden bu şazz kavli esas alarak mı bizi Mücessime sınıfına sokup tekfir ediyorsunuz? Eğer biz bu söylediklerimizden dolayı kafirsek, görüşlerini tekrar etmekten başka hiçbir şey yapmadığımız hadis ehli alimler; Herevi, Siczi, Osman ed-Darimi, İbn Teymiye vb de kafir mi size göre, bunu açık açık yazın? Yok onlar hatalı veya bidat ehli Müslüman, biz ise halis Mücessime müşriği oluyorsak bizde onlarda olmayan fazladan hangi inanç bulunmaktadır ki biz tekfir ediliyoruz?

“Sözlerinin devamında bu şahıs şöyle diyor: “ …hatta bilakis Allahu Teala “alay edenlerle alay etmek” sıfatını kendisine nisbet etmiştir.” Allahu Teâlâ’nın alay etmek diye bir sıfatı mı vardır? Sana göre sıfatlar Arap dilindeki gerçek manası üzere olduğuna göre Allah’a nispet ettiğin alay etme sıfatının Arap dilindeki gerçek manası nedir? Hangi sahabe, hangi tabiin Allah’ın alay etme sıfatı olduğunu söylemiştir?”


Öncelikle bu konuyu gündeme getirmen meselelere ne kadar art niyetli yaklaştığını göstermektedir. Zira burada cevapsız bıraktığın o kadar mesele varken tutmuşsun, konuyla doğrudan alakası olmayan, hatta öyle söz arasında başka bir meseleden bahsederken geçen bir ifadeyi cımbızla çekip gündeme taşımışsın! Zira bu alay meselesini özellikle sıfatlar konusundan bahsederek değil, bilakis başka bir siyakta zikrederek diyorum ki: “Dinle alay edenlerle alay etmek de ahlaki bir zaaf değildir, hatta bilakis Allahu Teala “alay edenlerle alay etmek” sıfatını kendisine nisbet etmiştir.” İşte bunları da belirtiyim ki maksadının üzüm yemek mi yoksa bağcıyı mı dövmek olduğu iyice açığa çıksın! Alay meselesine gelince; bu yazdıklarına gerçekten şaşıyorum! Burada mutlak manada “Allahu Teala’nın alay etme sıfatı vardır” diye bir ifade geçti mi? Biz ne dediğimizi çok iyi biliyoruz. Bilakis diyoruz ki “Allahu Teala “alay edenlerle alay etmek” sıfatını kendisine nisbet etmiştir.” Bu ikisi birbirinden farklı şeylerdir. İşte sen de senin gibiler de böyle selefin fehminden uzak, saplantılı bir şekilde bu konulara yaklaştığınız için kaybediyorsunuz. Allah Subhanehu’ya alay etmek, tuzak kurmak gibi sıfatlar mutlak anlamda nisbet edilemez, zaten Kuran ve sünnetin hiçbir yerinde bu sıfatlar mutlak olarak gelmemiştir, hep kayıtlı olarak yani başkasının alayına alay ederek karşılık veren, tuzağına tuzakla karşılık veren şekilde geçmiştir. Zaten mutlak anlamda alay, tuzak, hile kemal sıfatları ve övgüyle layık vasıflar değildir. Lakin bunları yapana misliyle karşılık vermek ise kemal sıfatıdır hatta yokluğu halinde noksanlığı gerektirir. Konumuz bu olmadığı için ilgili nassları tek tek zikredecek değiliz. Alay etmenin bu şekilde kayıtlı olarak Allaha nisbet edildiği hususu ise açıktır ve herkesin bildiği Kuran’ın üçüncü sayfasındaki ayetlerde şu şekilde zikredilmektedir:


وَإِذَا لَقُوا الَّذِينَ آمَنُوا قَالُوا آمَنَّا وَإِذَا خَلَوْا إِلَى شَيَاطِينِهِمْ قَالُوا إِنَّا مَعَكُمْ إِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِئُونَ اللَّهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ

“Onlar iman edenlerle karşılaştıklarında iman ettik derler. Şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise biz sizinle beraberiz, biz ancak onlarla alay ediyoruz, derler. Halbuki Allah onlarla alay eder ve onları bırakır da azgınlıkları içinde bocalayıp dururlar.” (Bakara: 14-15)

İbn Cerir et-Taberi ve İbn Ebi Hatim, İbn Abbas (ra)’ın “Allah onlarla alay eder” ifadesini şöyle tefsir ettiğini rivayet etmişlerdir:


يسخر بهم للنقمة مِنْهُم “Onlardan intikam almak için onlarla alay eder.”

Beyheki ise el-Esma ve’s Sifat’ta İbn Abbas (ra)’dan bu ayetle alakalı şunu rivayet etmiştir:

يفتح لَهُم بَابا فِي جَهَنَّم من الْجنَّة ثمَّ يُقَال لَهُم: تَعَالَوْا فيقبلون يسبحون فِي النَّار والمؤمنون على الأرائك وَهِي السرر فِي الحجال ينظرُونَ إِلَيْهِم فَإِذا انْتَهوا إِلَى الْبَاب سد عَنْهُم فَضَحِك الْمُؤْمِنُونَ مِنْهُم فَذَلِك قَول الله {الله يستهزئ بهم}

“Allah onlara cehennemin içinde cennetten bir kapı açar ve sonra onlara: Gelin, denilir. Onlar da ateşin içinde yüzdükleri halde oraya doğru yönelirler. Bu esnada müminler de tahtların üzerinde onlara doğru bakarlar. Nihayet kapıya vardıklarında kapı yüzlerine kapatılır, müminler de onların bu haline gülerler. İşte Allahu Teala’nın “Allah onlarla alay eder” kavlinin manası budur.” (Bkz, Suyuti, ed-Durr’ul Mensur, 1/78)

Açık bir şekilde görüldüğü üzere Allahu Teala’nın münafıklarla alay etmesi bizzat hakiki manadadır. Mecazi anlamda değildir, keza Allahu Teala’nın onlara azapla cevap vermesi vb gibi teviller de geçerli değildir. İmam Taberi (ra) ilgili ayetin tefsirinde bu görüşleri uzun uzadıya reddetmiş, İbn Abbas (ra)’ın konuyla alakalı sözlerini de bu meyanda zikretmiş ve ardından şöyle demiştir:


وَأَمَّا الَّذِينَ زَعَمُوا أَنَّ قَوْلَ اللَّهِ تَعَالَى ذِكْرُهُ: {اللَّهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ} [البقرة: 15] إِنَّمَا هُوَ عَلَى وَجْهِ الْجَوَابِ، وَأَنَّهُ لَمْ يَكُنْ مِنَ اللَّهِ اسْتِهْزَاءٌ وَلَا مَكْرٌ وَلَا خَدِيعَةٌ؛ فَنَافُونَ عَلَى اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ مَا قَدْ أَثْبَتَهُ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ لِنَفْسِهِ وَأَوْجَبَهُ لَهَا. وَسَوَاءٌ قَالَ قَائِلٌ: لَمْ يَكُنْ مِنَ اللَّهِ جَلَّ ذِكْرُهُ اسْتِهْزَاءٌ وَلَا مَكْرٌ وَلَا خَدِيعَةٌ وَلَا سُخْرِيَةٌ بِمَنْ أَخْبَرَ أَنَّهُ يَسْتَهْزِئُ وَيَسْخَرُ وَيَمْكُرُ بِهِ، أَوْ قَالَ: لَمْ يَخْسِفِ اللَّهُ بِمَنْ أَخْبَرَ أَنَّهُ خَسَفَ بِهِ مِنَ الْأُمَمِ، وَلَمْ يُغْرِقْ مَنْ أَخْبَرَ أَنَّهُ أَغْرَقَهُ مِنْهُمْ.

“Allahu Teala’nın ‘Allah onlarla alay eder’ kavlinin onlara cevap manasında olduğunu, Allah’tan bir alay, tuzak ya da hile zuhur etmediğini iddia edenlere gelince; bunlar Allah Azze ve Celle’nin kendisi hakkında isbat ettiği ve gerekli kıldığı şeyleri inkar edenlerdir. Bu kişiler ister şanı yüce Allah’tan istihza ve alay ettiğini, tuzak kurduğunu haber verdiği kişiler hakkında istihza, tuzak, hile ve alay etme zuhur etmemiştir desin; isterse de Allah geçmiş kavimlerden yere batırdığını haber verdiklerini aslında batırmamıştır, suda boğduklarını haber verdiklerini aslında boğmamıştır desin, farketmez!”

İmam Taberi böylece Allahu Teala’nın alay etme gibi sıfatlarını inkar edenlerin, kitabında haber verdiği diğer hususları inkar edenlerle aynı durumda olduklarını ifade etmektedir. Onun bunları –kayıtlı- birer sıfat olarak kabul ettiği hususu açıktır. Hatta senin –layık olmadığın halde- ismini taşıdığın İbn Süreyc (rh.a) akide metninde Allahın sıfatları arasında bu alayın benzeri olan mekr yani tuzak kurma sıfatını da saymıştır. Kendini ona nisbet ediyorsan onun akidesini bul ve incele, ve de ondan ne kadar uzak olduğunu da yakından gör. (el-Camiu fi Akaidi Ehlil Eser, sf 691 ve devamında bu eser mevcuttur.) Bu risalede senin asla kabul etmeyeceğin sıfatlar ve de harf ve ses vasıtasıyla konuşmak gibi daha bir çok vasıf Allahu Teala’ya nisbet edilmektedir. Bence sen bu İbn Sureyc ismini değiştirsen iyi edersin çünkü taşıyamıyorsun!

“Cisme ait olan özellikleri Allah’a izafe etmesine rağmen kendisine “tevhit ehli” ismini veren bu şahıs, yazılarının devamında şöyle diyor:
“2-   Kelam metodu: Birinci delil kaynağı olarak aklı esas alırlar, nakli ve şeriatı ise ancak akla uygun gördükleri ölçüde kabul ederler. Yani akıl nakil sentezini –akıl ağırlıklı olmak üzere- kabul ederler. Eşari, Maturidi gibi Sünni görünümlü olan ve Mutezile gibi tamamen sünnet dışı olan kelam fırkalarının hepsi bu görüştedir.”
Ben (ibnisureyc) şöyle diyorum: Hangi Eşari veya Maturidi âlimi, birinci delil kaynağı olarak aklı esas alıp nakli ve şeriati ancak akla uygun gördükleri ölçüde kabul etmiştir? Bu sözden anlaşılan, Eşariler ve Maturidiler aklı esas almış, nakil ve şariatten de akıllarına uyanı kabul edip uymayanı kabul etmemiştir. Şimdi sana düşen; Eşari ve Maturidilere nispet ettiğin bu inancı onların kendi sözlerinden ispat etmektir. Eğer bunu onların sözlerinden kesin olarak ispat etmezsen -ki hiçbir zaman bunu ispat edemezsin- iftiracı olduğun açıkça ortaya çıkmış olacak.”


İbn Süreyc (!) Görüldüğü kadarıyla sen, daha kendi alimlerinin akidesinden habersizsin. Bunun yanı sıra siteyi de çok fazla takip etmediğin anlaşılıyor. Çünkü biz aylar önce Eşariler nezdinde aklın nakilden üstün tutulduğu hususunu bizzat kendi kaynaklarından nakille ortaya koyduk. İlgili yazı şu adrestedir: http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1520.msg5571#msg5571 Madem konuyu açtın ve bizim Eşarilere iftira attığımızı iddia ettin, oradaki aklı nakle üstün tutan açık kavillerin izahını da bi zahmet yaparsın artık!

“Daha sonra şöyle diyor: “O, ölmeye yakın selef metodunu benimsemiş,…” Daha önce defalarca İbni Teymiyye’nin sözünün de bu manada olduğunu söylemişti. Ardından ise şöyle diyor:
“Öyle ki Gazali, akidenin dışında bizzat menhecte dahi çelişkiye düşmüştür. Çünkü bir yandan selefin menhecini savunurken, öte yandan kelam ilmi denilen İslami (!) felsefenin havas için caiz olduğunu söyleyerek kelam metoduna prim vermiş, avam ve havasa ayrı akide önermek suretiyle Batini Talimiye mezhebine yaklaşmış, hatta havasstan olan kişinin sıfatları kalbine doğan ilhamlara müracaat ederek tevil edebileceğini savunarak keşif metoduna bağlılığını sürdürmüş ve böylece adeta bu beş bilgi yönteminin hepsini harmanlayıp sentezlemiştir.”
Ben (ibni sureyc) şöyle diyorum: Şimdi Gazali hakkında bir yerde, ölümüne yakın selef metodunu benimsediğini söylüyorsun. Zaten İbni Teymiyye’nin de sözlerinin bu manada olduğunu defalarca söyledin. Yani senin İbni Teymiyye’nin sözüne verdiğin manaya göre o, Gazali’nin selef menhecine döndüğünü söylemiştir. Ardından ise Gazali’nin menheçte dahi istikrarı olmadığını, menheçte dahi çelişkilerde olduğunu söylüyorsun(!). Şimdi bu söylediklerin açık olarak birbirini nakzetmiyor mu? Gazali selef menhecine mi döndü yoksa selef menhecine dönmedi de bütün menhecleri harmanladı mı? Hangisi doğru? Yoksa her ikisi de aynı manada mı diyorsun?!”


Bu meseleleri sizin gibi takıntılı ya da mecburen takıntılı gözükmek zorunda olan zevata izah etmek zor bir iştir, çünkü Gazali meselesini gayet açık olduğu halde aylardır izah edemedik, şimdi de izah edebileceğimi sanmıyorum. Bir kere sende iyi niyet ve meselelerin gerçekten hakikatini tesbit etmek gibi bir gaye olsa benim sözlerimde çelişki aramak ve güya bulduğun çelişkileri bayraklaştırmak yerine meselenin aslına yoğunlaşırsın. Benim hakkımda ister saçmaladı de, ister çelişkiye düştü de, ne dersen de ben diyorum ki Gazali selefin menhecini kabul ettiğini zannetmiş, lakin selef metoduna ağırlık vermekle birlikte diğer batıl metodlardan da bazı unsurları savunmaya devam etmiştir. Şimdi sana düşen aylardır yaptığın gibi yok İbn Teymiye başta böyle dedi, sonra çelişti; sen başta böyle dedin, sonra çeliştin demek yerine meselenin bizzat aslına inerek sözkonusu iddianın kendisini çürütmen değil midir? Yani karşındaki muhatabın çelişti, saçmaladı her neyse ama adam bir şekilde diyor ki Gazali batini, tasavvufi ve felsefi metodları kullanmaya devam etti. Sen de Gazali’nin eserlerine, kendi sözlerine müracaat ederek bunun böyle olmadığını, bilakis selef menhecine bağlı kalmaya devam ettiğini, onun sözlerinin batinilikle bir alakası olmadığını ortaya koyarsın olur biter! Ama bunu yapmıyorsun neden, yapamıyorsun da ondan! Mızrak çuvala sığmaz diye bir tabir vardır. Sen de herkes gibi görüyorsun neyin ne olduğunu, bu tesbitlerde İbn Teymiye’nin veya ona tabi olarak bizim haklı olduğumuzu da görüyorsun o yüzden asıl meseleye bir türlü giremeyip her fesatçının yaptığı gibi sadece sen şöyle dedin böyle dedin diye meseleyi şahsileştirmeye çalışıyorsun. Yok öyle değilse o zaman hadi Gazali’nin menhec sapması yaşamadığını isbat et! Kaldı ki Gazali kendi menheciyle çeliştiyse suç bu tesbiti yapanın mı yoksa Gazali’nin mi? Bu zat açık bir şekilde başta selefin nakle dayalı metodunu savunurken sonra kelam metodunun kısmen caiz olduğunu savunuyor ardından tevil ve kelam metodunun sadece havassa caiz olduğunu savunarak batiniliğe savruluyor. Bunların kapalı veya tevil götürür bir tarafı yok ki zaten açık açık yazmış! Bir insan en bariz meselede bile çelişkiye düşemez mi, hatta bir dakika önce söylediğini bir dakika sonra yalanlayamaz mı, bu mümkün değil mi? Böyle birisinin başta şöyle derken sonda böyle dediğini tesbit etmek mi çelişkidir, yoksa adamın böyle yapması mı çelişkidir? Ben sadece ne dediğini aktarıyorum ve bunun bir tenakuz olduğunu söylüyorum, sen ise sözün asıl sahibindeki tenakuzu görmezden gelip çelişkiyi deşifre eden kişiyi çelişkiyle suçluyorsun, mevzu bundan ibarettir! Gazali hakkında bir vecihten selefi savunuyor diyen, başka bir vecihten kelamı savunuyor diyen, keza diğer bir vecihten batiniliği savunuyor diyen kişilerin hiç biri hata etmiş sayılmaz. Bunları ancak takıntılı ya da art niyetli kişiler çelişki olarak görür. Muhatabını anlamaya çalışan birisi ise sözün nerede nasıl söylendiğine bakar ve ona göre hükmünü verir. Umarım bu sefer anlatabilmişimdir, çünkü aylardır aynı kısır döngü artık gerçekten sıkmaya başladı!

“İşte bu sebeple âlimler sizin gibileri hakkında şöyle demişlerdir:

أَنه لم يدع دَعْوَى إِلَّا نقضهَا وَلَا أطد قَاعِدَة إِلَّا هدمها

“Bu kişi bir iddia ile gelmiş ve onu nakzetmiş bir kaide söylemişse muhakkak onu yıkmıştır.”

Yine âlimler bu şekildeki tutumlarınızdan dolayı sizin gibiler hakkında şöyle demişlerdir:

مَذْهَب الحشوية مَذْهَب واه سَاقِط يظْهر فَسَاده من مُجَرّد تصَوره

“Haşeviyyenin mezhebi yıkık, önemsiz bir mezheptir. O mezhebin fasitliği sadece onu tasavvur etmekle ortaya çıkar.”

Tıpkı âlimlerimizin tarif ettiği gibi, aklı başında olan en basit kişi dahi yazdıklarınızı okuduğunda içindeki çelişkilere ve fesatlığa şahit olur. ”


Buradan itibaen Şihabuddin ibn Cehbel el Halebi isimli Şafii-Eşari alimlerinden birisinin İbn Teymiye’ye cihet meselesinde yaptığı reddiyeden alıntı yapmışsın. Onun bu risalesini Sübki nakletmiştir. (Tabakat’uş Şafiiyyet’il Kubra, 9/36 ve devamı) Yalnız madem arapça şiir naklettin, bari tercümesini doğru dürüst yapsaydın! Doğrusu şu şekilde:

“Bu kişi hangi iddia ile gelmiş ise, onu nakzetmiş; hangi kaideyi kurduysa muhakkak onu yıkmıştır.”

Bu sıfata da burada kimin layık olduğunu insaflı okuyuculara bırakıyorum!

Haşeviye meselesine gelince; seleften ve selefin izini takip edenlerden hiç kimsenin bilhassa sıfatlar konusunda bu tabiri kullandığı sabit değildir; bilakis bu tabiri Cehmiye, Mutezile ve emsali tatil ehli, hadis ashabının akidesine tabi olanlara nisbet etmişlerdir. Onların ehli sünnete haşeviye yani ayaktakımı, değersiz demelerinin sebebi Ehli sünneti felsefeyle vesaireyle uğraşmadıklarından ötürü hakir görmeleridir. Onlar bu surette Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ashabını “sefih” olarak nitelendiren ve Allahu Teala’nın haklarında mealen şöyle buyurduğu: “Kendilerine insanların (yani sahabenin) iman ettiği gibi siz de iman edin denildiğinde, biz sefihlerin yani beyinsizlerin iman ettiği gibi iman edeceğiz, derler. Dikkat edin asıl sefih ve beyinsizler onlardır lakin bilmezler.” (Bakara: 13) münafık atalarının izinden gitmişlerdir. Nitekim bu ayette zikredilen ithamı kelamcılar “selefin yolu daha sağlam, halefin yolu ise daha bilgece ve daha hikmetlicedir” diyerek kibarca ifade etmişlerdir. Yani demek istiyorlar ki dini bakımdan selefin yolu daha sağlam olabilir ama aklınızı çalıştıracaksanız halefin yolundan gidin, selef akıllarını pek kullanmamış! Günümüzde de tevhid ehlini veya bazı konularda tevhide yakın düşünenleri gerici, yobaz, dar görüşlü, çağı okuyamayan vesair sıfatlarla yad eden bilumum laik, modernist, reformist vesair gürüh ne ise bu zikrettiklerimiz de kendi devirlerinde aynı misyonu icra eden kimselerdir.

Muhaddis Ebu Hatim er-Razi bunlar ve bunların izini takip eden senin gibiler hakkında bak ne diyor:

وَعَلَامَةُ أَهْلِ الْبِدَعِ الْوَقِيعَةُ فِي أَهْلِ الْأَثَرِ , وَعَلَامَةُ الزَّنَادِقَةِ تَسْمِيَتُهُمْ أَهْلَ السُّنَّةِ حَشْوِيَّةً يُرِيدُونَ إِبْطَالَ الْآثَارِ. وَعَلَامَةُ الْجَهْمِيَّةِ تَسْمِيَتُهُمْ أَهْلَ السُّنَّةِ مُشَبِّهَةً

“Ehl'ul Bid’atın alameti, Ehl’ul Asar'a (Ehl’ul Hadis’e) iftira atmalarıdır. Zenadika’nın (Zındıkların) alameti: Ehl'is Sünnet’i, Asar'ı (rivayetleri ve haberleri) geçersiz saymak istediklerinden dolayı "Haşeviye (değeri bulunmayan kimse)" olarak adlandırmalarıdır. Cehmiyye’nin alameti: Ehl'is Sünnet’i, "Müşebbihe (Allah’ı mahlukata benzeten)" olarak adlandırmalarıdır.” (el-Lalekai, Şerhu İ’tikadi Ehli’s Sünnet ve’l Cema'at, 1/201)

İşte sen de hadis ehlinin akidesini Haşviyye ve Müşebbihe olarak nitelendirmek suretiyle ancak zındık ve Cehmi olduğunu ortaya koydun o kadar.

“Devam edecek inşeAllah…” Devam edeceksen de böyle devam etme! Ya tevbe et, ya da neyi savunuyorsan adam gibi delillendir, önceki münazarayı tamamla, konudan konuya atlama! Vesselamu ala men’ittebea’l huda…


Çevrimdışı İbnisureyc

  • Newbie
  • *
  • İleti: 11
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla başlarım.

Bu bölümde Allah’ın izni ile kendisine tevhit ehli ismini vermiş fakat aslında tecsim ehli olan şahsın yaptığı saptırmalara cevap vereceğim.

Bu şahıs şöyle diyor: “Eşarilerin kendi kitaplarından yaptığımız bu nakille anlaşılıyor ki sıfat nasslarını zahiri, hakiki anlamları üzere alan ve onların bir manası olduğunu kabul eden hiç kimse tafvid ehli sayılmaz.”

Bu şahıs sözleri anlamadan aktararak ne kadar cahil olduğunu ortaya koymaktadır. Şöyle ki; burada bazı kimseler tarafından zahiri teşbih uyandırabilecek nasları şu üç şekilde kabul eden kimsenin tafvid ehli sayılmayacağı söylenmektedir. Bunlar;

1-   Bu nasları hakiki anlamları üzere alan,
2-   Bu nasları zahirleri üzere kabul eden,
3-   Bu nasların bir manası olduğunu kabul eden.

Halbuki bu vasıflar birbirinden farklı olan vasıflardır. Hepsinin ayrı olarak incelenmesi gerekir. Fakat bu cahil şahıs hepsini aynı zannederek zikretmiştir. Şimdi bu ihtimallerin tahlilini yapalım:

Birinci ihtimal: Bu nasları hakiki anlamları üzere almak.

Tafvid ehli, bazı kimseler açısından zahiri teşbih uyandırabilecek lafızları Arap dilindeki gerçek manası üzere kabul etmemişlerdir. Çünkü bu lafızların Arap dilindeki gerçek manaları Allah’a layık değil ve muhkem naslara aykırıdır. Örneğin; yed’in Arap dilindeki gerçek manası carihadır. Yed’in Arap lügatinde bundan başka gerçek manası varsa buyurun ispatlayın ve bu mananın Allah’a layık olduğunu seleften ispat edin! Ama bunu yaparken sizden ne isteniyorsa onu yapın. Yoksa el gerçek el deyip artık ne düşünürsen dermiş gibi geçiştirmeyin! Akidenizden utanmayın; Allah hakkında naslarda geçen yed’i cariha kabul ediyorsanız açıkça ilan edin! Yok bu manada kabul etmiyorsanız gerçek el ne demek, ne anlamamız gerekir, izah edin. Hem gerçek el diyecek hem de “kim bundan ne anlarsa” mı diyeceksiniz?!

Bundan dolayı bütün ehlisünnet âlimleri Allah hakkında naslarda zikredilen yed’in bu mana üzere olmadığını söylemişlerdir. Tafvid ehli, nassın siyakından bir bütün olarak mana anlamıştır. Burada üzerinde konuşulan, nassın tamamı değil, nas içinde geçip Arap lügatindeki gerçek manası Allah’a layık olmayan kelimelerdir. Bu kelimelerin Arap lügatindeki gerçek manaları Allah’a layık olmadığı için ehlisünnet âlimleri bu manayı kabul etmemişlerdir.

İkinci ihtimal: Bu nasları zahirleri üzere kabul etmek.

“Zahir” kavramı bir ıstılahtır. Bir kimse gerek “bu naslar zahiri üzeredir” dediğinde gerekse “bu naslar zahiri üzere değildir” dediğinde bunu hangi mana üzere kullandığını bilmek gerekir. Aksi halde bu şahsın düştüğü komik duruma düşülebilir. Âlimler zahir lafzını farklı manalarda kullanmışlardır. Örneğin İbni Kudame, Zemmu’t-Te’vil adlı kitabında zahir hakkında şöyle demiştir:

وَظَاهر اللَّفْظ هُوَ مَا يسْبق إِلَى الْفَهم مِنْهُ حَقِيقَة كَانَ أَو مجَازًا

“Bir lafzın zahiri, ister hakiki manası olsun ister mecaz manası olsun, lafızdan ilk olarak anlaşılandır.” (Zemmu’t-Te’vil)

Görüldüğü üzere İbni Kudame ister mecaz olsun ister hakiki manası olsun lafızdan ilk olarak anlaşılan manaya “zahir” demektedir. Yani İbni Kudame’nin bu sözüne göre, bir lafız okunduğunda ondan ilk olarak mecaz manası akla geliyorsa o mecaz mana üzere kabul eden bir kimse o lafzı zahiri üzere kabul etmiştir. Bu şahıs da “zahiri üzere kabul edilir” diye bir söz gördüğünde bu âlimlerin kendi batıl akidesi üzere olduğunu zannediyor ve hatta sözlerini bu konuda delil getiriyor.

Şimdi bu şahsa soruyorum; zahiri üzere kabul edilir lafzı mutlak olarak Arap dilindeki lügat manası üzere kabul edilir mi demektir? Eğer böyle iddia ediyorsan bunu ispatla!
 
Üçüncü ihtimal: Bu nasların bir manası olduğunu kabul etmek.
Tafvid ehli, bu nasların bir manası olduğunu kabul etmektedir. Sizin bu sözünüze göre ise kabul etmemektedir. O halde bunu tafvid ehlinin kendi sözlerinden ispatlayın, yapamazsanız -ki hiçbir zaman bunu yapamayacaksınız- iftiracı olduğunuz tekrar aşikâr olacaktır.
 
Dolayısı ile bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere bu şahsın “Eşarilerin kendi kitaplarından yaptığımız bu nakille anlaşılıyor ki sıfat nasslarını zahiri, hakiki anlamları üzere alan ve onların bir manası olduğunu kabul eden hiç kimse tafvid ehli sayılmaz.” mukaddimesi batıl olan bir mukaddimedir. Bu mukaddimeye bina edilen şeyler de haliyle batıl olacaktır. Şöyle şer’i bir kaide vardır:

ما بني على باطل فهو باطل

“Batıla bina edilen batıldır.”

Bu şahıs, âlimlerin sözlerini bu batıl olan mukaddimeye dayanarak anlamaya çalıştığı için ne yazık ki âlimlerin sözlerini anlamamış ve sonra da kendi lehine zannederek delil diye aktarmış. Zaten yukarıda ispatlandığı üzere, mukaddimesi batıl olduğu için buna binaen söyleyeceği her şey de batıl olacaktır.
 
Şimdi aktardığı âlimlerin sözlerinin asla kendisine delil olmayacağını Allah’ın izni ile ispat edeceğim.
 
Bu şahıs İmam İbni Abdilber’in şu sözünü kendisine delil zannederek nakletmiş:

قال أبو عمر أَهْلُ السُّنَّةِ مجموعون عَلَى الْإِقْرَارِ بِالصِّفَاتِ الْوَارِدَةِ كُلِّهَا فِي الْقُرْآنِ وَالسُّنَّةِ وَالْإِيمَانِ بِهَا وَحَمْلِهَا عَلَى الْحَقِيقَةِ لَا عَلَى الْمَجَازِ إِلَّا أَنَّهُمْ لَا يُكَيِّفُونَ شَيْئًا مِنْ ذَلِكَ وَلَا يَحُدُّونَ فِيهِ صِفَةً مَحْصُورَةً وَأَمَّا أَهْلُ الْبِدَعِ وَالْجَهْمِيَّةُ وَالْمُعْتَزِلَةُ كُلُّهَا وَالْخَوَارِجُ فَكُلُّهُمْ يُنْكِرُهَا وَلَا يَحْمِلُ شَيْئًا مِنْهَا عَلَى الْحَقِيقَةِ وَيَزْعُمُونَ أَنَّ مَنْ أَقَرَّ بِهَا مُشَبِّهٌ وَهُمْ عِنْدَ مَنْ أَثْبَتَهَا نَافُونَ لِلْمَعْبُودِ وَالْحَقُّ فِيمَا قَالَهُ الْقَائِلُونَ بِمَا نَطَقَ بِهِ كِتَابُ اللَّهِ وَسُنَّةُ رَسُولِهِ وَهُمْ أَئِمَّةُ الْجَمَاعَةِ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ

Âlimin bu sözünü şöyle tercüme etmiş:

“Ehlisünnet, Kuran ve Sünnette geçen bütün sıfatları kabul etmek ve bunlara iman etmek ve de bu sıfatları mecazi manada değil hakiki manaları üzere almak hususunda icma etmiştir. Ancak şurası var ki onlar bu sıfatlardan hiç birisine keyfiyet vermezler ve o sıfatlardan herhangi birisini bir sınırla sınırlandırmazlar. Cehmiye ve Mutezile’nin tamamı ve de Haricilerin tamamı gibi bidat ehli olanlar ise bu sıfatları inkar eder ve onlardan herhangi birisini hakiki manasına hamletmezler ve de bu sıfatları kabul edenlerin (Allah’ı kullara benzeten) Müşebbihe olduğunu iddia ederler. Sıfatları kabul edenlerin nezdinde ise onlar Mabud’u (Allah’ı) inkar edenlerdir. Hakk olan ise Allah’ın kitabı ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sünnetinin beyan ettiği şeyleri söyleyenlerdir ki bunlar Cemaat’in imamlarıdır, Allah’a hamdolsun”  (İbn Abdilberr, et-Temhid, 7/145)

Bu şahıs bu sözün tercümesini tahrif ederek yapmıştır. Bu sözün doğru tercümesi şöyledir:

"Ebu Ömer şöyle dedi: Ehlisünnet; Kuran ve sünnette varid olan bütün sıfatları ikrar etmek, onlara iman etmek ve bu sıfatların mecaza değil de hakikate hamledileceği konusunda icma etmiştir. Ancak onlar bu sıfatların hiçbirine keyfiyet vermezler ve bu sıfatları sınırlı sıfatlar olarak görmezler. Fakat bidat ehli, Cehmiyye ve Mutezilenin hepsi ile Havariç; işte bunların hepsi bu sıfatları inkâr eder ve onlardan hiçbirini hakikate hamletmezler. Onlar bu sıfatları ikrar edenlerin müşebbihe olduğunu iddia ederler. Oysa kendileri bu sıfatları ispat edenlerin katında Ma’bud’u nefyedenlerdir. Bu konuda hak olan Allah’ın kitabı ve Rasulullah (s.a.s)’in sünnetinin beyan ettiği şeyleri söyleyenlerin görüşüdür ki bunlar cemaat’in imamlarıdır, Allah’a hamdolsun.”

Görüldüğü gibi İmam İbni Abdilber burada ehlisünnetin sıfatları mecaza değil, hakikate hamlettiklerini söylemektedir. Bu şahıs ise bu kısmı kendi çarpık anlayışı ile “hakiki manaları üzere almak” şeklinde tercüme etmiştir ki İmam İbni Abdilber’in sözünde böyle bir şey yoktur.

Ehlisünnet, Allah’ın bütün sıfatlarının mecazi sıfatlar olmayıp gerçek sıfatlar olduğunu söylemişlerdir. Fakat Allah’ın sıfatlarının gerçek sıfatlar olduğunu söylemek; Allah için sıfat olarak kabul edilen her lafzın Arap dilindeki gerçek manası üzere olduğu anlamına gelmez. Basit bir örnek verecek olursak bazı ehlisünnet âlimleri, Allah hakkında naslarda geçen yed’in Allah’ın bir sıfatı olduğunu, dolayısı ile Allah’ın bu sıfatının hakiki yani gerçek bir sıfat olduğunu söylemişlerdir. Fakat bununla birlikte naslarda geçen bu yed’in asla uzuv, organ veya cariha olmadığını söylemişlerdir. İşte İbni Abdilber’in sözü de bu manadadır. Yoksa İmam İbni Abdilber asla ehlisünnetin naslarda geçen yed’i Arap dilindeki gerçek manası yani cariha olarak kabul ettiğini söylememiştir. Çünkü yed’in Arap dilindeki gerçek manası carihadır.
Şimdi bu şahsa soruyorum: İbni Abdilber’in sözündeki “hakikate hamletmek” sözünün “Arap dilindeki lügat manaları üzere kabul etmek” anlamında olduğunun delili nedir? Bu sözden nasıl böyle bir mana anlaşılır?
 
Bu sözün bu kimsenin akidesine delil olmadığı aşikârdır.

Ayrıca İbni Abdilber bu söylediklerini nüzulle alakalı hadisin açıklamasında söylemiştir. Bu hadisin şerhinde Allah’ın her yerde olduğunu söyleyenlere uzunca reddiye yazmış, daha sonra nüzul ile alakalı hadis hakkında açıklamalar yapmıştır. Bu sözlerin öncesinde İmam Malik’ten şu nakli yapmıştır:

قَالَ حَدَّثَنَا مُطَرِّفٌ عَنْ مَالِكِ بْنِ أَنَسٍ أَنَّهُ سُئِلَ عَنِ الْحَدِيثِ إِنَّ اللَّهَ يَنْزِلُ فِي اللَّيْلِ إِلَى سَمَاءِ الدُّنْيَا فَقَالَ مَالِكٌ يَتَنَزَّلُ أَمْرُهُ وَقَدْ يَحْتَمِلُ أَنْ يَكُونَ كَمَا قَالَ مَالِكٌ رَحِمَهُ اللَّهُ عَلَى مَعْنَى أَنَّهُ تَتَنَزَّلُ رَحْمَتُهُ وَقَضَاؤُهُ بِالْعَفْوِ وَالِاسْتِجَابَةِ وَذَلِكَ مِنْ أَمْرِهِ أَيْ أَكْثَرُ مَا يَكُونُ ذَلِكَ فِي ذَلِكَ الْوَقْتِ وَاللَّهُ أَعْلَمُ وَلِذَلِكَ مَا جَاءَ فِيهِ التَّرْغِيبُ فِي الدُّعَاءِ

Mutarrif bize Malik ibni Enes’ten şöyle rivayet etti: “İmam Malik’e, “Allah geceleyin dünya semasına iner” hadisi hakkında soruldu, o şöyle cevap verdi: “Onun (Allah’ın) emri art arda iner.” Bu hadisin manasının Allah ona rahmet etsin İmam Malik’in söylediği gibi olması ihtimal dâhilindedir. Şöyle ki; O’nun rahmet ve kazası, af ve icabetle iner. İşte bu da O’nun emrindendir. Yani bu en çok, hadiste bahsedilen vakitte olur demektir. Allah en doğrusunu bilir. Bundan dolayı bu vakitte dua etmeye teşvik edilmiştir.” (et-Temhid c.7 s. 143-144)

Şimdi bu şahsa soruyorum: Madem İbni Abdilber zahirleri bazı kimselere teşbihi vehmettirebilecek lafızların Arap dilindeki gerçek manası üzere kabul edileceği konusunda icma nakletmiş, o halde İmam Malik’ten nakledilen görüş nasıl anlaşılacak? Ne dersin, yoksa İmam Malik icmaya muhalefet mi etti?! İbni Abdilber de kendi aktardığı icmaya muhalefet ederek bunun aksi bir görüşün ihtimal dahilinde olduğunu söyledi, öyle mi?!

Bundan sonra ben (ibni sureyc) şöyle diyorum: Bu açıklamalardan sonra bu şahsın koyduğu mukaddimenin batıl olduğu ve bu mukaddimeye dayanarak kendi batıl görüşüne delil olarak aktardığı bu icmanın asla kendisine delil olmadığı basiret ehli nezdinde aşikâr olmuştur. Allah’a hamdolsun.

Devam edecek inşeAllah
 







Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1745
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillahirrahmanirrahim,

Şimdi Allahın izni ve yardımıyla İbni Süreyc denilen şahsın iddialarını ele alacağız ve yaptığı bütün kelime oyunlarını ve hileleri açığa çıkaracağız. Bu şahıs sözlerine şöyle başlamış:

“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla başlarım.

Bu bölümde Allah’ın izni ile kendisine tevhit ehli ismini vermiş fakat aslında tecsim ehli olan şahsın yaptığı saptırmalara cevap vereceğim.”


Aylardır bize tecsim ehli yakıştırması yapmasına rağmen isbat edebilmiş değildir, ona rağmen aynı tecsim ehli lafını tekrarlayıp durmaktadır, geçiyoruz!

“Bu şahıs şöyle diyor: “Eşarilerin kendi kitaplarından yaptığımız bu nakille anlaşılıyor ki sıfat nasslarını zahiri, hakiki anlamları üzere alan ve onların bir manası olduğunu kabul eden hiç kimse tafvid ehli sayılmaz.”

Bu şahıs sözleri anlamadan aktararak ne kadar cahil olduğunu ortaya koymaktadır. Şöyle ki; burada bazı kimseler tarafından zahiri teşbih uyandırabilecek nasları şu üç şekilde kabul eden kimsenin tafvid ehli sayılmayacağı söylenmektedir. Bunlar;

1-   Bu nasları hakiki anlamları üzere alan,
2-   Bu nasları zahirleri üzere kabul eden,
3-   Bu nasların bir manası olduğunu kabul eden.

Halbuki bu vasıflar birbirinden farklı olan vasıflardır. Hepsinin ayrı olarak incelenmesi gerekir. Fakat bu cahil şahıs hepsini aynı zannederek zikretmiştir.”
Bütün bunların birbiriyle yakından ilişkili olan konular olduğu zaten bellidir, lakin bunlar aynıdır, dediğimizi nerden çıkarttın? Aynı siyakta zikredilen her şey aynı manada mı oluyor? Meselenin ayrıntılı tahliline girdiğimizde Allahın izniyle kimin cahil olduğu ortaya çıkacaktır…
“Şimdi bu ihtimallerin tahlilini yapalım:

Birinci ihtimal: Bu nasları hakiki anlamları üzere almak.

Tafvid ehli, bazı kimseler açısından zahiri teşbih uyandırabilecek lafızları Arap dilindeki gerçek manası üzere kabul etmemişlerdir. Çünkü bu lafızların Arap dilindeki gerçek manaları Allah’a layık değil ve muhkem naslara aykırıdır. Örneğin; yed’in Arap dilindeki gerçek manası carihadır. Yed’in Arap lügatinde bundan başka gerçek manası varsa buyurun ispatlayın ve bu mananın Allah’a layık olduğunu seleften ispat edin! Ama bunu yaparken sizden ne isteniyorsa onu yapın. Yoksa el gerçek el deyip artık ne düşünürsen dermiş gibi geçiştirmeyin! Akidenizden utanmayın; Allah hakkında naslarda geçen yed’i cariha kabul ediyorsanız açıkça ilan edin! Yok bu manada kabul etmiyorsanız gerçek el ne demek, ne anlamamız gerekir, izah edin. Hem gerçek el diyecek hem de “kim bundan ne anlarsa” mı diyeceksiniz?!

Bundan dolayı bütün ehlisünnet âlimleri Allah hakkında naslarda zikredilen yed’in bu mana üzere olmadığını söylemişlerdir. Tafvid ehli, nassın siyakından bir bütün olarak mana anlamıştır. Burada üzerinde konuşulan, nassın tamamı değil, nas içinde geçip Arap lügatindeki gerçek manası Allah’a layık olmayan kelimelerdir. Bu kelimelerin Arap lügatindeki gerçek manaları Allah’a layık olmadığı için ehlisünnet âlimleri bu manayı kabul etmemişlerdir.”


Burada öncelikle “İbn Süreyc” tefviz ehline göre sıfat naslarının hakiki yani Arap lügatinde gerçek manası üzere olmadığı şeklindeki tesbitimizi kabul etmektedir. Buradaki asıl mesele ise bu, selefin mezhebine uygun mudur konusudur. Biz, daha önce sıfatların zahiri ve hakiki manası üzere olduğuna dair 30 küsür icma naklettik, şimdi bunlardan sırf “hakikat” konusuna temas eden alimlerin sözlerine kısaca işaret edeceğiz.

1-   İmam Şafii: وجبت الدينونة عَلَى سامعه بحقيقته والشهادة عليه كما عاين وسمع من رَسُول اللَّهِ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وسلم –

“Bu haberleri işiten kimseye düşen; tıpkı bunları Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den bizzat görmüş ve işitmiş olan bir kimse gibi haberleri hakikati üzere din edinmek (hakiki manaları üzere onlara inanmak) ve onlara şahitlik yapmaktır.”

2-   Halife el-Kadir billah (v. 422): Abbasi halifelerinden olan bu zat tarafından hazırlattırılıp insanlara duyurulan ve devrindeki Ehli sünnet alimlerinin onaylamış olduğu akide metninde şöyle denilmektedir:.

وكل صفة وصف بها نفسه أو وصفه بها رسوله فهي صفة حقيقة لا صفة مجاز

“Onun kendisini vasfettiği veya Rasülünün vasfettiği bütün sıfatlar hakiki sıfatlardır, mecazi sıfatlar değildir…”

3-   Ebu Ömer et-Talemenki (v. 429): Hafız Zehebi (rh.a) tevil ve mecazın reddi hususundaki Ehli sünnetin icma ettiği görüşü Endülüs bölgesi imamlarından olan bu zattan şöyle nakletmektedir:

أجمع المسلمون من أهل السنة على أن معنى قوله: {وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ} ونحو ذلك من القرآن أنه علمه، وأن الله تعالى فوق السموات بذاته، مستو على عرشه كيف شاء.
وقال أهل السنة في قَوْلِهِ: {الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى} : أن الاستواء من الله على عرشه على الحقيقة لا على المجاز، فقد قال قوم من المعتزلة والجهمية: لا يجوز أن يسمى الله عز وجل بهذه الأسماء على الحقيقة..

“Ehli sünnetten olan Müslümanların icma ettiklerine göre Yüce Allahın “Nerede olursanız o sizinle beraberdir” buyruğu ile Kuran’dan buna benzer buyruklarda kasdedilen onun ilmidir  ve de Allahu Teala zatıyla semavatın üstündedir, dilediği şekilde Arşına istiva etmiştir. Ehli sünnet “Rahman Arşa istiva etti” kavli hakkında şöyle derler: Allahın arşına istiva etmesi, mecazi anlamda değil hakiki anlamdadır. Mutezile ve Cehmiye’den bir topluluk ise Allah Azze ve Celle’nin bu isimlerle hakiki manada isimlendirilmesi caiz olmaz dediler…” (Zehebi, Muhtasar’ul Uluvv, sf 264 Türkçesinde sf 292)

4-   İbn Abdilberr (v. 463): Ümmetin icma ve ihtilaf ettiği konuları en iyi bilen alimlerden birisi olan bu alim bu hususta şöyle demektedir:

أهل السنة مجموعون عَلَى الْإِقْرَارِ بِالصِّفَاتِ الْوَارِدَةِ كُلِّهَا فِي الْقُرْآنِ وَالسُّنَّةِ وَالْإِيمَانِ بِهَا وَحَمْلِهَا عَلَى الْحَقِيقَةِ لَا عَلَى الْمَجَازِ إِلَّا أَنَّهُمْ لَا يُكَيِّفُونَ شَيْئًا مِنْ ذَلِكَ وَلَا يَحُدُّونَ فِيهِ صِفَةً مَحْصُورَةً وَأَمَّا أَهْلُ الْبِدَعِ وَالْجَهْمِيَّةُ وَالْمُعْتَزِلَةُ كُلُّهَا وَالْخَوَارِجُ فَكُلُّهُمْ يُنْكِرُهَا وَلَا يَحْمِلُ شَيْئًا مِنْهَا عَلَى الْحَقِيقَةِ وَيَزْعُمُونَ أَنَّ مَنْ أَقَرَّ بِهَا مُشَبِّهٌ وَهُمْ عِنْدَ مَنْ أَثْبَتَهَا نَافُونَ لِلْمَعْبُودِ وَالْحَقُّ فِيمَا قَالَهُ الْقَائِلُونَ بِمَا نَطَقَ بِهِ كِتَابُ اللَّهِ وَسُنَّةُ رَسُولِهِ وَهُمْ أَئِمَّةُ الْجَمَاعَةِ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ

“Ehli sünnet, Kuran ve Sünnette geçen bütün sıfatları kabul etmek ve bunlara iman etmek ve de bu sıfatları mecazi manada değil hakiki manaları üzere almak hususunda icma etmiştir. Ancak şurası var ki onlar bu sıfatlardan hiç birisine keyfiyet vermezler ve o sıfatlardan herhangi birisini bir sınırla sınırlandırmazlar. Cehmiye ve Mutezile’nin tamamı ve de Haricilerin tamamı gibi bidat ehli olanlar ise bu sıfatları inkar eder ve onlardan herhangi birisini hakiki manasına hamletmezler ve de bu sıfatları kabul edenlerin (Allahı kullara benzeten) Müşebbihe olduğunu iddia ederler. Sıfatları kabul edenlerin nezdinde ise onlar Mabud’u (Allahı) inkar edenlerdir. Hakk olan ise Allahın kitabı ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sünnetinin beyan ettiği şeyleri söyleyenlerdir ki bunlar Cemaat’in imamlarıdır, Allaha hamdolsun” (İbn Abdilberr, et-Temhid, 7/145)

İşte bunlar, selefin sıfatlar konusundaki akidesini ortaya koyan 30 küsür nakilden sadece “hakikat-mecaz” konusuyla açık bir şekilde alakalı olanlarıdır ve de selef nezdinde sıfatların mecazi değil hakiki yani gerçek manaları üzere olduğunu açıkça ifade etmektedirler. Bu da senin “Tafvid ehli, bazı kimseler açısından zahiri teşbih uyandırabilecek lafızları Arap dilindeki gerçek manası üzere kabul etmemişlerdir. Çünkü bu lafızların Arap dilindeki gerçek manaları Allah’a layık değil ve muhkem naslara aykırıdır.” Sözünün tam zıddıdır. Şimdi sen ya, selefin mezhebinin tefviz olduğu iddiandan vazgeç, ya da tefviz ehlinin inancıyla selefin inancı arasındaki bu açık çelişkiyi izah et! “Örneğin; yed’in Arap dilindeki gerçek manası carihadır. Yed’in Arap lügatinde bundan başka gerçek manası varsa buyurun ispatlayın ve bu mananın Allah’a layık olduğunu seleften ispat edin!” Yed’in gerçek manasının cariha yani organ olduğu iddiasını birazdan ele alacağım inşaallah, yalnız senin bu ifaden açıkça selefin itikadıyla çelişmektedir önce onu belirtmemiz gerekiyor. Çünkü sen sıfatların gerçek manası Allaha layık değildir, diyorsun lakin selef layıktır, diyor! Yok demiyorsa yukardaki nakiller ne o zaman? İbn Abdilberr’in sözüne yaptığın saptırmalara ise az sonra cevap vereceğim inşaallah.

Yed meselesine gelince; şimdi en meşhur Arapça lügatlerinden birisi olan İbn Manzur’un Lisan’ul Arab adlı eserinden (15/421) el kelimesinin bazı kullanımlarını nakledeceğim:

ويَدُ القَوْسِ: أَعلاها Yayın eli yani üst kısmı.
ويَدُ السيفِ: مَقْبِضُه Kılıcın eli yani kabzası.
ويَدُ الرَّحَى: العُود الَّذِي يَقْبِض عَلَيْهِ الطَّاحِنُ Değirmenin eli yani (el değirmeninde) unu öğüten kişinin tuttuğu sap.


Şimdi sorarım sana: “yayın eli”, “kılıcın eli” “değirmenin eli” organ mı? Nerede kaldı senin “yed’in Arap dilindeki gerçek manası carihadır (yani organdır).” Sözün? Demek ki Arap dilinde el bazen organ dışındaki manalarda da kullanılabiliyormuş değil mi? Hatta bunun örnekleri Türkçe’de vardır mesela kapının kolu gibi. Burada organ manasının kasdedilmediği açıktır. Eğer bu varlıklar hakkında organ manası kasdedilmeksizin el kelimesi kullanılabiliyorsa Allah Subhanehu hakkında bu, evla cihetinden caiz olur. Biz Allahu Teala’nın keyfiyetini bilmiyoruz. Şu halde insan, hayvan gibi varlıklarda el organ manasında kullanılıyor diye diğer bütün varlıklarda da organ manasında kullanılacak diye bir kaide yoktur ki zaten bunun böyle olmadığı açıktır.

Eğer bu naklettiğim manaların mecaz olduğunu iddia edersen ben de derim ki: Hangi mananın mecaz, hangisinin hakikat olduğunu kim nasıl belirleyecek, bunun ölçüsü nedir? Biz günümüzde anlaşılan manasıyla ne dinde, ne de dilde mecaz diye bir şey varlığını kabul etmiyoruz ayrı mesele ama mecazı kabul edenler bile mecazın tanımında ittifak edememiştir. Zira Varakat şerhi ve başka usul kitaplarında bahsedildiği üzere mecazın ilk tanımı, Lafzın konulduğu ilk anlamın dışında kullanılmasıdır. İkinci tanımı ise üzerinde ittifak edilen ıstılahi manası dışında kullanılmasıdır. Ben burada hakikat-mecaz konusunun tafsilatına girecek değilim ama belki daha önce de söylediğim bir şeyi burada da tekrarlamak istiyorum. Arap dilinde ve diğer dillerde her kelime kullanılış şekline göre mana kazanır. O yüzden falan kelimenin hakiki manası şudur, mecazi manası şudur gibi kesin bir tanım hiçbir kelime hakkında yapılamamaktadır. Mesela yukarda naklettiğimiz yay, kılıç ve değirmen gibi varlıklar hakkında “el” ifadesi kullanıldığında hiç kimsenin aklına organ manası gelmez. Bilakis bu varlıklar hakkında el denildiğinde ilk akla gelen mana veya başka bir tabirle el lafzının “bu varlıklar hakkında konulduğu mana” –ki bu hakikatin tanımıdır- zikredilen üst, kabza ve sap gibi anlamlardır. Yani “yay” hakkında bahsedildiğinde “el”in hakiki manası üst kısım iken; “kılıç” hakkında bahsedildiğinde kabza, değirmen hakkında ise değirmenin sapı hakiki manadır. Çünkü “yed/el” lafzı bu varlıklar hakkında bu manada konulmuştur ya da hakikatın diğer tanımına göre ise bu varlıklar hakkında yed kelimesinin bu anlamları ifade etmek için kullanılmasında ıstılah edilmiş yani uzlaşılmıştır. Allah Subhanehu hakkında ise yed/el kelimesi Onun şanına layık bir eldir ve Onun hakkında elin hakiki manası budur. Yalnız, Allahu Teala’nın zatının ve sıfatlarının keyfiyetini bilmediğimiz için “gerçek el ne demek, ne anlamamız gerekir” sorusuna bunun dışında bir cevap veremiyoruz! Çünkü söylediğimiz gibi el kelimesi ve diğer kelimeler ancak nisbet edildiği varlığa göre mana kazanır ve her varlığa nisbet edilen mana da hakiki manadır. Kılıcın gerçek eli kabzadır, değirmenin gerçek eli sapıdır. Allahu Teala’nın gerçek eli ise keyfiyetini bilmediğimiz bir eldir. Biz bunu zannettiğin gibi meseleyi geçiştirmek için yapmıyoruz, bilakis Allahu teala’nın sıfatlarının keyfiyetine vakıf olmadığımız için böyle diyoruz, diğer varlıkların ise keyfiyetine vakıfız aradaki fark budur! “Yoksa el gerçek el deyip artık ne düşünürsen dermiş gibi” geçiştirmiyoruz. Bilakis Allahu Teala’nın kendisine has hakiki bir eli vardır, bu el mecazi manada kudret, nimet vesaire değildir diyoruz ve de bunun üzerinde de bilakis düşünmeyin diyoruz! Zira hadiste “Allahın zatı hakkında düşünmeyin, Onun mahlukatı hakkında düşünün!” buyrulmuştur. “Akidenizden utanmayın” demişsin, burada akidesinden utanan kim, senin gibiler mi yoksa biz Ehli sünnet mi? Ehli sünnetin kitaplarında bu konularda hiçbir eveleme geveleme takiyye göremezsin ama Eşariler vb’nin eserleri ise bunların örnekleri ile doludur. O yüzdendir ki İbn Kudame (rh.a) “Zındıklardan sonra Eşariler kadar inançlarını gizleyen ikinci bir topluluk yoktur” mealinde bir söz sarfetmiştir. “Allah hakkında naslarda geçen yed’i cariha kabul ediyorsanız açıkça ilan edin” Merak etme, böyle demiş olsak bunu bugüne kadar ilan etmiş olurduk, takiyyeci arıyorsanız gidin aynaya bakın ve herkesi kendiniz gibi zannetmeyin! “Yok bu manada kabul etmiyorsanız gerçek el ne demek, ne anlamamız gerekir, izah edin.” Allahu Teala’nın keyfiyetini bilmediğimiz için böyle bir durumumuz yoktur ve hiçbir zaman da olmayacaktır! Tek bildiğimiz Onun kendisine mahsus hakiki bir eli olduğudur o kadar, yani Allah hakkında gerçek el demek, “Ona mahsus ve şanına layık bir el” demektir, bu hususta mahlukatın ulaşabileceği yegane bilgi de budur! “Hem gerçek el diyecek hem de “kim bundan ne anlarsa” mı diyeceksiniz?!” Bu tamamen senin şahsi yorumundan ibarettir, bilakis İslamda bilhassa Allahın sıfatları hakkında “kim ne anlarsa” diye bir serbestiyet tanınmamıştır. Hiç kimse ben Allah’ın eli olduğunu okudum, bundan da şu manayı anlıyorum diye keyfi yorum yapamaz. Herkes, Allah’ın eli ifadesinden “Onun şanına layık, mahlukattan kimsenin eline benzemeyen bir el” manasını anlamak zorundadır ve bunun dışında da hiçbir mana veremez. “Bundan dolayı bütün ehlisünnet âlimleri Allah hakkında naslarda zikredilen yed’in bu mana üzere olmadığını söylemişlerdir.” Bunun –tam anlamıyla- “yalan” olduğunu yukarda nakillerle ispatladık. “Tafvid ehli, nassın siyakından bir bütün olarak mana anlamıştır. Burada üzerinde konuşulan, nassın tamamı değil, nas içinde geçip Arap lügatindeki gerçek manası Allah’a layık olmayan kelimelerdir. Bu kelimelerin Arap lügatindeki gerçek manaları Allah’a layık olmadığı için ehlisünnet âlimleri bu manayı kabul etmemişlerdir.” Bunların konumuzla ne alakası var ki niye söylüyorsun? Elbette ki “Allahın iki eli açıktır” ifadesinin bütün olarak manasının Allah’ın cömertliğini, keremini ifade etmek olduğu bellidir ve bu sadece Mufavvida’nın değil bütün İslam fırkalarının görüşüdür. Lakin bunun bu anlamda olması, bu ifadenin komple mecaz olmasını ve de Allahın eli olmamasını gerektirmez. Zira biz bazı insanlar hakkında “eli açıktır” deriz ve bununla cömert olduğunu kasdederiz. Lakin şurası da var ki eli olmayan bir varlık hakkında buna benzer deyimler kullanılmaz. Bilakis bir varlık hakkında bu tabirin kullanılması onun eli olduğuna işarettir, iyice düşünülürse bu açıkça görülür.

“İkinci ihtimal: Bu nasları zahirleri üzere kabul etmek.

“Zahir” kavramı bir ıstılahtır. Bir kimse gerek “bu naslar zahiri üzeredir” dediğinde gerekse “bu naslar zahiri üzere değildir” dediğinde bunu hangi mana üzere kullandığını bilmek gerekir. Aksi halde bu şahsın düştüğü komik duruma düşülebilir. Âlimler zahir lafzını farklı manalarda kullanmışlardır. Örneğin İbni Kudame, Zemmu’t-Te’vil adlı kitabında zahir hakkında şöyle demiştir:

وَظَاهر اللَّفْظ هُوَ مَا يسْبق إِلَى الْفَهم مِنْهُ حَقِيقَة كَانَ أَو مجَازًا

“Bir lafzın zahiri, ister hakiki manası olsun ister mecaz manası olsun, lafızdan ilk olarak anlaşılandır.” (Zemmu’t-Te’vil)

Görüldüğü üzere İbni Kudame ister mecaz olsun ister hakiki manası olsun lafızdan ilk olarak anlaşılan manaya “zahir” demektedir. Yani İbni Kudame’nin bu sözüne göre, bir lafız okunduğunda ondan ilk olarak mecaz manası akla geliyorsa o mecaz mana üzere kabul eden bir kimse o lafzı zahiri üzere kabul etmiştir. Bu şahıs da “zahiri üzere kabul edilir” diye bir söz gördüğünde bu âlimlerin kendi batıl akidesi üzere olduğunu zannediyor ve hatta sözlerini bu konuda delil getiriyor.

Şimdi bu şahsa soruyorum; zahiri üzere kabul edilir lafzı mutlak olarak Arap dilindeki lügat manası üzere kabul edilir mi demektir? Eğer böyle iddia ediyorsan bunu ispatla!”

Şimdi sen bunları yazmakla neyi isbat etmiş oldun? Yukarda da söylemiştim burada zahiri mana ve hakiki mana, birebir aynı şeydir diyen kimse zaten yok. İbn Kudame’nin sözlerine gelince; o sözleri nakleden biziz. Vereceğimiz adreste onun bu kavliyle alakalı geniş açıklama mevcuttur ve Şeyh’in bu sözlerle amacı da sıfatları tevil etmenin batıl olduğunu ispatlamaktır, onlara katılıyor musun peki? Naklin tamamını incelemek isteyen şu adrese bakabilir: http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1404.0 Yukarda da söylediğimiz gibi mecaz konusunda sahih olan kavil, ne dilde ne dinde hakikatin zıddı manasında bir mecaz olmadığıdır ve her kelimenin kullanıldığı yere göre hakiki manasında olduğu görüşüdür. İbn Teymiye (rh.a) ve ashabı bunu ifade etmişlerdir ve bunun aksine seleften ve ilk dönem lügatçilerinden bir şey nakledilmemiştir. Hakikat mecaz ayrımı sonraki devirlerde ortaya çıkmış bir şeydir. Bununla beraber Ehli sünnetten mecazın varlığını kabul edenler olmuştur. Görüldüğü kadarıyla İbn Kudame (rh.a) da bunlardan birisidir. Şimdi onun sözlerinin tam metni şu şekildedir:

فَإِن قيل فقد تأولتم آيَات وأخبارا فقلتم فِي قَوْله تَعَالَى {وَهُوَ مَعكُمْ أَيْن مَا كُنْتُم} [الْحَدِيد 4] أَي بِالْعلمِ وَنَحْو هَذَا من الْآيَات وَالْأَخْبَار فيلزمكم مَا لزمنا
94 - قُلْنَا نَحن لم نتأول شَيْئا وَحمل هَذِه اللفظات على هَذِه الْمعَانِي لَيْسَ بِتَأْوِيل لِأَن التَّأْوِيل صرف اللَّفْظ عَن ظَاهره وَهَذِه الْمعَانِي هِيَ الظَّاهِر من هَذِه الْأَلْفَاظ بِدَلِيل أَنه الْمُتَبَادر إِلَى الأفهام مِنْهَا
95 - وَظَاهر اللَّفْظ هُوَ مَا يسْبق إِلَى الْفَهم مِنْهُ حَقِيقَة كَانَ أَو مجَازًا وَلذَلِك كَانَ ظَاهر الْأَسْمَاء الْعُرْفِيَّة الْمجَاز دون الْحَقِيقَة كاسم الراوية والظعينة وَغَيرهمَا من الْأَسْمَاء الْعُرْفِيَّة فَإِن ظَاهر هَذَا الْمجَاز دون الْحَقِيقَة وصرفها إِلَى الْحَقِيقَة يكون تَأْوِيلا يحْتَاج إِلَى دَلِيل وَكَذَلِكَ الْأَلْفَاظ الَّتِي لَهَا عرف شَرْعِي وَحَقِيقَة لغوية كَالْوضُوءِ وَالطَّهَارَة وَالصَّلَاة وَالصَّوْم وَالزَّكَاة وَالْحج إِنَّمَا ظَاهرهَا الْعرف الشَّرْعِيّ دون الْحَقِيقَة اللُّغَوِيَّة

“Eğer denilirse ki: Siz de bazı ayetleri ve haberleri tevil etmiş bulunuyorsunuz. Zira “Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir” (Hadid: 4) ayetinde kasdedilenin ilimle (beraber oluşu) olduğunu söylediniz. Veya bunun gibi ayet ve haberleri tevil ettiniz. Şu halde bize ne lazım gelirse size de o lazım gelir!

Biz buna cevaben deriz ki: Biz herhangi bir şeyi tevil etmiş değiliz ve de bu tür lafızları bu  manalara hamletmek de tevil değildir. Zira tevil, lafzı zahirinden çıkartmak demektir. Bu (bizim hamlettiğimiz) manalar ise ilk akla gelen manalar olmaları hasebiyle bizzat zahiri mananın kendisidir.

Lafzın zahiri, hakiki olsun mecazi olsun ilk akla gelen manadır. Bu yüzden örfte kullanılan isimlerin zahiri manaları, hakiki manaları değil mecazi manaları olmuştur. Raviyye ve Zaine isimleri ve diğer örfi isimler gibi. İşte bunların zahirleri hakiki manaları değil mecazi manalarıdır. [Zira, raviyye kelimesi hakiki mana itibariyle su tulumu anlamına geldiği halde şu anki kullanımda hadis rivayet eden ravi anlamında kullanılmaktadır. Keza Zaine kelimesi aslında mahfe manasına gelirken şu anki kullanımda mahfenin içinde taşınan kadın anlamında kullanılmaktadır.] (Bilakis) bu isimleri hakiki manalarına hamletmek tevil etmek olur ki bu da delile ihtiyaç duyar. Keza, el-Vudu’ (abdest), et-Tahare (şer’i temizlik), es-Salat (namaz), es-Savm (oruç), ez-Zekat (zekat), el-Hacc (hacc) gibi hem şer’i örfteki manaları hem de lugavi hakikatteki manaları bulunan lafızlarda da durum aynıdır. Bunların zahiri manaları, şer’i örfteki kullanımlarıdır lugavi hakiki manaları değildir.”

Şeyh İbn Kudame, bunun ardından ayette geçen “Allah sizinle beraberdir” ifadesinin zahiri manasının Allah’ın himayesi ve koruması olduğunu ifade ederek burada bir tevil sözkonusu olmadığını beyan etmiştir. (Zemm’ut Tevil, sf 45 ve devamı Türkçesinde sf 122 vd)

İbn Kudame (rh.a) burada Allahın sıfatlarının hiçbir şekilde tevil edilemeyeceğini ve sıfatlara yapılan birtakım izahların –mesela beraberliği ilim olarak açıklamak gibi- tevil yani lafzı zahirinden çıkarmak sayılmayacağını ifade etmektedir. Çünkü zahir, ilk anlaşılan manadır ve beraberlik deyince Allah hakkında ilk anlaşılan mana ise ilim vb’dir yoksa mahlukatıyla iç içe olması değildir. Elbette ki –bizim açımızdan- İbn Kudame (rh.a)’ın mecazı kabul etmesi bir çelişkidir ve meseleye yaptığı açıklamaya gölge düşürmektedir. Çünkü adeta beraberliğin ilim manasında yorumlanması mecazi mana olabilir ama Allah hakkında ilk akla gelen bu mana olduğu için beraberliğe ilim manası vermek mecaz da olsa zahiri mananın dışına çıkmak sayılmaz tarzında bir şey söylemekte ve bu sözüyle –kasdı o olmasa da- sıfatlarda mecaz kabul eden bidat görüşüne bir nevi kapı açmaktadır. Buradan hareketle birisi de çıkıp elin hakiki manası organdır, lakin Allah hakkında organ sözkonusu olmayacağına göre mecazi manası olan kudret ve nimet tercih edilmelidir, Allah hakkında da akla gelen mana bunlar olduğuna göre (!) elin zahiri manası kudret ve nimettir şeklinde batıl bir söz söyleyebilir. İbn Kudame’nin böyle demediği aşikardır, çünkü sözkonusu Zemmut Tevil kitabı baştan sona bu tarz tevilleri reddetmek için yazılmıştır; lakin mecazın varlığına cevaz vermesi bu batıllara kapı açmıştır ve kendisi açısından bir çelişki doğurmuştur. Allah onu da bizi de affetsin. Biz de zaten mecazın bir delili olmamasının yanı sıra mecazı kabul etmenin getireceği bu tür zararlardan dolayı da mecazı reddediyor ve bu konunun üzerinde duruyoruz. Ancak bunun böyle olması, İbn Kudame’nin sözüyle bizim söylediğimiz şeyin tamamen çelişkili olmasını gerektirmez. Çünkü neticede İbn Kudame (rh.a) mecazın varlığına imkan tanısa da sıfat naslarının akla ilk gelen mana yani zahir üzere anlaşılması gerektiğini kesin olarak ifade etmektedir. Peki sen, buna katılıyor musun? Madem konu açıldı kendi görüşünü de açıkça ifade etseydin ya! Bilakis senin alimlerin, tefviz ve tevil ehli ulema, sıfat naslarının zahirleri üzere olmadığını açıkça ifade etmişler. Daha önce naklettiğimiz üzere Eşarilerden Nevevi, İbrahim el Beycuri ve başkaları bunu açıkça ifade etmişler ve selefe de bunu nisbet etmişlerdir. http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1393.0

Şimdi sen hangi görüşü savunuyorsun? Sıfatların zahiri üzere mi olduğunu yoksa zahirlerinden tenzih edilmesi gerektiğini mi? İmam Nevevi – Allah onu da bizleri de affetsin- “Allah cehenneme ayağını koyar” hadisi ile alakalı şöyle demektedir:

وَقَدْ سَبَقَ مَرَّاتٍ بَيَانُ اخْتِلَافِ الْعُلَمَاءِ فِيهَا عَلَى مَذْهَبَيْنِ أَحَدُهُمَا وَهُوَ قَوْلُ جُمْهُورِ السَّلَفِ وطائفة من المتكلمين أنه لايتكلم فِي تَأْوِيلِهَا بَلْ نُؤْمِنُ أَنَّهَا حَقٌّ عَلَى مَا أَرَادَ اللَّهُ وَلَهَا مَعْنَى يَلِيقُ بِهَا وَظَاهِرُهَا غَيْرُ مُرَادٍ وَالثَّانِي وَهُوَ قَوْلُ جُمْهُورِ الْمُتَكَلِّمِينَ أَنَّهَا تُتَأَوَّلُ بِحَسَبِ مَا يَلِيقُ بِهَا فَعَلَى هَذَا اخْتَلَفُوا فِي تَأْوِيلِ هَذَا الْحَدِيثِ

“Daha önce de defalarca açıklaması geçtiği gibi bu tarz sıfat hadisleri hakkında alimlerin iki görüşü vardır. Bunlardan birincisi selefin cumhurunun ve de kelamcılardan bir taifenin görüşüdür ki buna göre bunların tevili hakkında konuşulmaz bilakis biz bunların Allahın muradı doğrultusunda hak olduğuna ve Ona layık bir manası olduğuna ve de bu nassların zahirinin kasdedilmediğine iman ederiz. İkinci görüşe göre ki bu da kelamcıların cumhurunun görüşüdür; bunlar layık olduğu şekilde tevil edilirler. Bu anlayışa göre de sözkonusu hadisi değişik şekillerde tevil etmişlerdir.”  (Şerhu Muslim, 17/183)

Görüldüğü üzere sıfatları zahirleri üzere kabul edenlerin Mufavvida olamayacağını biz değil Nevevi söylüyor, bir eleştirin varsa ona yönelt bize değil! İbn Kudame ise gördüğün üzere tam tersini söylüyor ve sıfatların zahirleri üzere olduğunu ifade ediyor.

“zahiri üzere kabul edilir lafzı mutlak olarak Arap dilindeki lügat manası üzere kabul edilir mi demektir?” Sorusuna gelince; bu bize yani mecazı kabul etmeyenlere göre böyledir. Çünkü mecaz olmadığına göre bütün kelimeler hakiki manası üzeredir ve Arap dilinde hangi mana için vaz edildiyseler –kullanıldığı yere göre- o manada kabul edilirler. İbn Kudame gibi mecazı kabul edenlere göre ise -ister mecaz ister hakikat olsun- zahir, akla gelen ilk manadır ve sıfatlar Arap dilinde ilk akla gelen manaya göre tefsir edilir. Yukarda da söylediğimiz gibi İbn Kudame ve benzeri alimlerin bu yaklaşımı bazı çelişkiler ve batıla kapı açan bazı zaaflar barındırsa da pratikte bunun çok fazla bir önemi yoktur. Çünkü İbn Kudame gibi alimler neticede fiiliyatta sıfatları mecazi manasıyla yorumlamamışlar, hatta mecaza hamledenlere reddiyede bulunmuşlardır.

“Üçüncü ihtimal: Bu nasların bir manası olduğunu kabul etmek.
Tafvid ehli, bu nasların bir manası olduğunu kabul etmektedir. Sizin bu sözünüze göre ise kabul etmemektedir. O halde bunu tafvid ehlinin kendi sözlerinden ispatlayın, yapamazsanız -ki hiçbir zaman bunu yapamayacaksınız- iftiracı olduğunuz tekrar aşikâr olacaktır.”

Şimdi bu şahıs, her zamanki adeti üzere bir metnin içinden cımbızla çektiği bir sözün üstünde durarak yaygara yapmaya çalışmaktadır. Tefviz ehli sıfatların manası olduğunu söylüyor da bunları söylemelerinin pratik hayatta ne gibi bir faydası var? Onlardan birçoğuna göre sıfatların manasını sadece Allah biliyor ve bu hususta Ali İmran: 7. Ayette geçen “Onun tevilini Allahtan başka kimse bilmez” kavlini delil alıyorlar. Buna göre sıfatların manasını Rasuller ve o Rasullerin Seyyidi olan Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) dahi bilmemektedir ve de buna rağmen manasını bilmedikleri şeyleri insanlara anlatmışlardır. Mufavvida’dan –Gazali gibi- sıfatların manasını Rasullerin veya bazen Salihlerin bilebileceğini iddia edenler de vardır. Fakat herhalükarda insanların çoğu veya hiç birisi bunların manasını bilmemektedir. Dolayısıyla Mufavvida’ya göre pratikte sıfatlar insanlar nezdinde bir mana ifade etmemektedir. İnsanlar isteva kelimesini elif-sin-te-vav-ya harflerinden oluşan bir terkip olarak, keza yed kelimesini ye ve dal harflerini bir araya getirerek teberrüken okurlar ve de onun dışında bu kelimelerin manasını anlamazlar! Mufavvida nezdinde hal böyleyken bizim “onların bir manası olduğunu kabul eden hiç kimse tafvid ehli sayılmaz.” Dememizle “Bu manayı insanların bilebileceğini kabul eden hiç kimse tafvid ehli sayılmaz.” Dememiz arasında çok fazla bir anlam farkı var mıdır? Sözkonusu yazıyı okuyan herkes buradan kasdedilen mananın ikincisi olduğunu rahatlıkla anlar. İlgilenenler yazının orjinaline müracaat edebilir: http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1520.0

Şimdi o yazıdan bazı alıntılar yaparak kasdımızın ne olduğunu açığa çıkarmaya çalışacağım inşaallah.

“Tefvid kelimesi “havale etmek” manasına gelir ve akidevi istilah olarak da Kur’an ve sünnetteki bazı nassların ve bilhassa da sıfat naslarının manasını Allaha havale etmek anlamında kullanılır.”
“Beycuri, ardından selef ve halefin mezheplerinin bu tarz nassları zahiri üzere almamak noktasında ittifak ettiklerini, –ki buna icmali (genel) tevil adını veriyor-  ardından selefin bu naslardan kasdedilen muradı Allaha havale ettiğini, halefin ise açıklama cihetine gittiğini ve saire iddia ediyor.”
“Şu halde anlaşılıyor ki Eşariler kendi içlerinde tevil ehli ve tefvid ehli olmak üzere iki kısma ayrılmışlar ve tefvid ehli sözkonusu sıfat naslarının –mesela el, ayak, istiva vb gibi- zahiri manaları üzere olmadığını kabul edip ardından gerçek manalarını Allaha havale ederken Tevil ehli ise nassın zahirini almama noktasında tefvid ehli yani mufavvida ile ittifak edip ardından manayı Allaha havale etme yerine açıklama yapmaktadırlar.”

Açıkça görüldüğü üzere tefviz akidesini “sıfatların hiçbir manası olmadığını söyleyenler” olarak değil “manasını Allaha havale edenler” olarak tanımlamışız. Öbür türlü demek istesek zaten derdik. Sonrasında da şöyle demişiz:

“Tefvid görüşünün selefe nisbeti onların yaptığı bir iftiradır, hakikatle bir alakası yoktur. Eşarilerin kendi kitaplarından yaptığımız bu nakille anlaşılıyor ki sıfat nasslarını zahiri, hakiki anlamları üzere alan ve onların bir manası olduğunu kabul eden hiç kimse tefvid ehli sayılmaz. İşte bu anlamda selefin mezhebini tahkik eden herkes, selefin tefvid akidesinden beri olduğunu idrak eder.”

Bu sözler siyakıyla sibakıyla değerlendirildiğinde “onların bir manası olduğunu kabul eden” ifadesinden kasdın “anlaşılabilecek bir manası olduüğunu kabul eden” olduğu çok açıktır. Yukarda da dediğimiz gibi tefviz ehli nezdinde sıfatların bir manası olsa da bu manayı bilme imkanı olmadığı için insanlar nezdinde bu mananın varlığı da yokluğu da müsavidir. İbn Süreyc’in burada yaptığı ise tamamen kelime oyunundan ibarettir. Yoksa cımbızla çektiği sözkonusu ibareyi okuyan kişi, altındaki üstündeki diğer ifadeleri okumadı mı, bizim kasdımızı anlamadı mı sanıyorsunuz? Ama az bir ihtimal yaşlılıktan kaynaklanan bir anlama güçlüğü sözkonusu olabilir, o ihtimali de göz ardı etmemek gerekiyor!

“Dolayısı ile bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere bu şahsın “Eşarilerin kendi kitaplarından yaptığımız bu nakille anlaşılıyor ki sıfat nasslarını zahiri, hakiki anlamları üzere alan ve onların bir manası olduğunu kabul eden hiç kimse tafvid ehli sayılmaz.” mukaddimesi batıl olan bir mukaddimedir. Bu mukaddimeye bina edilen şeyler de haliyle batıl olacaktır. Şöyle şer’i bir kaide vardır:

ما بني على باطل فهو باطل

“Batıla bina edilen batıldır.”

Bu şahıs, âlimlerin sözlerini bu batıl olan mukaddimeye dayanarak anlamaya çalıştığı için ne yazık ki âlimlerin sözlerini anlamamış ve sonra da kendi lehine zannederek delil diye aktarmış. Zaten yukarıda ispatlandığı üzere, mukaddimesi batıl olduğu için buna binaen söyleyeceği her şey de batıl olacaktır.”

Batıl mukaddimeye dayalı olan şeyin de batıl olacağı sözüne aynen katılıyoruz. Bu şahıs da görüldüğü üzere bize yapacağı tenkidleri aslı astarı olmayan, en iyi ihtimalle yanlış anlamaya veya dilediği gibi anlamaya dayalı şeylere bina ettiği için haliyle o bina da çökmeye mahkum olmaktadır.

“Şimdi aktardığı âlimlerin sözlerinin asla kendisine delil olmayacağını Allah’ın izni ile ispat edeceğim.
 
Bu şahıs İmam İbni Abdilber’in şu sözünü kendisine delil zannederek nakletmiş:

قال أبو عمر أَهْلُ السُّنَّةِ مجموعون عَلَى الْإِقْرَارِ بِالصِّفَاتِ الْوَارِدَةِ كُلِّهَا فِي الْقُرْآنِ وَالسُّنَّةِ وَالْإِيمَانِ بِهَا وَحَمْلِهَا عَلَى الْحَقِيقَةِ لَا عَلَى الْمَجَازِ إِلَّا أَنَّهُمْ لَا يُكَيِّفُونَ شَيْئًا مِنْ ذَلِكَ وَلَا يَحُدُّونَ فِيهِ صِفَةً مَحْصُورَةً وَأَمَّا أَهْلُ الْبِدَعِ وَالْجَهْمِيَّةُ وَالْمُعْتَزِلَةُ كُلُّهَا وَالْخَوَارِجُ فَكُلُّهُمْ يُنْكِرُهَا وَلَا يَحْمِلُ شَيْئًا مِنْهَا عَلَى الْحَقِيقَةِ وَيَزْعُمُونَ أَنَّ مَنْ أَقَرَّ بِهَا مُشَبِّهٌ وَهُمْ عِنْدَ مَنْ أَثْبَتَهَا نَافُونَ لِلْمَعْبُودِ وَالْحَقُّ فِيمَا قَالَهُ الْقَائِلُونَ بِمَا نَطَقَ بِهِ كِتَابُ اللَّهِ وَسُنَّةُ رَسُولِهِ وَهُمْ أَئِمَّةُ الْجَمَاعَةِ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ

Âlimin bu sözünü şöyle tercüme etmiş:

“Ehlisünnet, Kuran ve Sünnette geçen bütün sıfatları kabul etmek ve bunlara iman etmek ve de bu sıfatları mecazi manada değil hakiki manaları üzere almak hususunda icma etmiştir. Ancak şurası var ki onlar bu sıfatlardan hiç birisine keyfiyet vermezler ve o sıfatlardan herhangi birisini bir sınırla sınırlandırmazlar. Cehmiye ve Mutezile’nin tamamı ve de Haricilerin tamamı gibi bidat ehli olanlar ise bu sıfatları inkar eder ve onlardan herhangi birisini hakiki manasına hamletmezler ve de bu sıfatları kabul edenlerin (Allah’ı kullara benzeten) Müşebbihe olduğunu iddia ederler. Sıfatları kabul edenlerin nezdinde ise onlar Mabud’u (Allah’ı) inkar edenlerdir. Hakk olan ise Allah’ın kitabı ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sünnetinin beyan ettiği şeyleri söyleyenlerdir ki bunlar Cemaat’in imamlarıdır, Allah’a hamdolsun”  (İbn Abdilberr, et-Temhid, 7/145)

Bu şahıs bu sözün tercümesini tahrif ederek yapmıştır. Bu sözün doğru tercümesi şöyledir:

"Ebu Ömer şöyle dedi: Ehlisünnet; Kuran ve sünnette varid olan bütün sıfatları ikrar etmek, onlara iman etmek ve bu sıfatların mecaza değil de hakikate hamledileceği konusunda icma etmiştir. Ancak onlar bu sıfatların hiçbirine keyfiyet vermezler ve bu sıfatları sınırlı sıfatlar olarak görmezler. Fakat bidat ehli, Cehmiyye ve Mutezilenin hepsi ile Havariç; işte bunların hepsi bu sıfatları inkâr eder ve onlardan hiçbirini hakikate hamletmezler. Onlar bu sıfatları ikrar edenlerin müşebbihe olduğunu iddia ederler. Oysa kendileri bu sıfatları ispat edenlerin katında Ma’bud’u nefyedenlerdir. Bu konuda hak olan Allah’ın kitabı ve Rasulullah (s.a.s)’in sünnetinin beyan ettiği şeyleri söyleyenlerin görüşüdür ki bunlar cemaat’in imamlarıdır, Allah’a hamdolsun.”

Görüldüğü gibi İmam İbni Abdilber burada ehlisünnetin sıfatları mecaza değil, hakikate hamlettiklerini söylemektedir. Bu şahıs ise bu kısmı kendi çarpık anlayışı ile “hakiki manaları üzere almak” şeklinde tercüme etmiştir ki İmam İbni Abdilber’in sözünde böyle bir şey yoktur.

Ehlisünnet, Allah’ın bütün sıfatlarının mecazi sıfatlar olmayıp gerçek sıfatlar olduğunu söylemişlerdir. Fakat Allah’ın sıfatlarının gerçek sıfatlar olduğunu söylemek; Allah için sıfat olarak kabul edilen her lafzın Arap dilindeki gerçek manası üzere olduğu anlamına gelmez. Basit bir örnek verecek olursak bazı ehlisünnet âlimleri, Allah hakkında naslarda geçen yed’in Allah’ın bir sıfatı olduğunu, dolayısı ile Allah’ın bu sıfatının hakiki yani gerçek bir sıfat olduğunu söylemişlerdir. Fakat bununla birlikte naslarda geçen bu yed’in asla uzuv, organ veya cariha olmadığını söylemişlerdir. İşte İbni Abdilber’in sözü de bu manadadır. Yoksa İmam İbni Abdilber asla ehlisünnetin naslarda geçen yed’i Arap dilindeki gerçek manası yani cariha olarak kabul ettiğini söylememiştir. Çünkü yed’in Arap dilindeki gerçek manası carihadır.
Şimdi bu şahsa soruyorum: İbni Abdilber’in sözündeki “hakikate hamletmek” sözünün “Arap dilindeki lügat manaları üzere kabul etmek” anlamında olduğunun delili nedir? Bu sözden nasıl böyle bir mana anlaşılır?
 
Bu sözün bu kimsenin akidesine delil olmadığı aşikârdır.”

İbn Süreyc denen şahıs aynı kelime oyunlarını burada da devam ettirmektedir. Burada güya bizim tahrif ettiğimizi iddia ettiği ibare şu şekildedir:
وَحَمْلِهَا عَلَى الْحَقِيقَةِ لَا عَلَى الْمَجَازِ
Bizim tercümemiz şu şekildedir:
“bu sıfatları mecazi manada değil hakiki manaları üzere almak hususunda”
Bu şahsın tercümesi ise şu şekildedir:
“bu sıfatların mecaza değil de hakikate hamledileceği konusunda”

Şimdi iddiasına göre biz “hakikate” yerine “hakiki manalarına” dediğimiz için ibareyi tahrif etmiş yani kasıtlı olarak ve de manasını bütünüyle bozacak şekilde değiştirmiş oluyoruz! Ben gerçekten anlamıyorum, bu adam bunları cidden inanarak mı yazıyor, kasıtlı mı yapıyor yoksa yaşlılıktan kaynaklanan bir şeydir deyip es mi geçelim, gerçekten dumura uğramış ve şaşırmış bir vaziyetteyim! Ama ben yine de bu hususta bir an için kendisini samimi kabul edeyim ve sorayım: “hakikate hamletmek” ile “hakiki manalarına hamletmek” arasında ne gibi bir anlam farkı vardır, bu inceliği (!) kavrayamayan bizim gibi anlayışı kıt olan kimselere izah lütfunda bulunur musunuz acaba? Zira biz bugüne kadar okuduğumuz belagat, usul vesair bütün ilimlerde hakikat ve mecazı bir kelimenin “manası” ile alakalı ıstılahlar olarak gördük. Yani bir kelime ya mecazi manadadır, ya da hakiki manadadır. Şu halde mecazi manasına hamledilemeyen bir kelime, haliyle hakiki manasına hamledilir. Buna göre bir kelimeyi “hakikate hamletmek” ile “hakiki manasına hamletmek” arasında hiçbir mana farkı olmaması gerekir! Biz bugüne kadar bunu okuduk, yok siz “bizim okumadığımız yerden” başka bilgilere vakıfsanız bunları arzedin de biz de bu vesileyle cehaletimizi gidermiş olalım! Yani hakikat ve mecaz kavramları “mana” dışında başka bir şey için kullanılıyor mu ki bizim tercümemizi tahrif olarak vasfettiniz cidden merak ediyorum! Ben açıkçası bu şahsın usuldeki hakikat ve mecaz kavramlarına vakıf olduğu hususunda da tereddüdlüyüm çünkü yazdığı şeyler tamamen bu ıstılahların usuldeki kullanımıyla uzaktan yakından alakası olmayan niteliktedir. Zira diyor ki:

“Görüldüğü gibi İmam İbni Abdilber burada ehlisünnetin sıfatları mecaza değil, hakikate hamlettiklerini söylemektedir. Bu şahıs ise bu kısmı kendi çarpık anlayışı ile “hakiki manaları üzere almak” şeklinde tercüme etmiştir ki İmam İbni Abdilber’in sözünde böyle bir şey yoktur.

Ehlisünnet, Allah’ın bütün sıfatlarının mecazi sıfatlar olmayıp gerçek sıfatlar olduğunu söylemişlerdir. Fakat Allah’ın sıfatlarının gerçek sıfatlar olduğunu söylemek; Allah için sıfat olarak kabul edilen her lafzın Arap dilindeki gerçek manası üzere olduğu anlamına gelmez.”

Bilhassa bu son “Fakat Allah’ın sıfatlarının gerçek sıfatlar olduğunu söylemek; Allah için sıfat olarak kabul edilen her lafzın Arap dilindeki gerçek manası üzere olduğu anlamına gelmez.” İfadesi ne anlama geliyor? İlmi olarak manasından vazgeçtim, düz Türkçe olarak manası nedir bu cümlenin bunu anlatabilecek birisi var mı bana? Ya bunu yazan Türkçe bilmiyor ya ben bilmiyorum lakin bu ifade şu haliyle –benim bildiğim- Türkçe’de hiçbir anlam ifade etmemektedir. Yani nasıl oluyor ki Allah’ın sıfatları gerçek sıfatlar oluyor, fakat bunlar Arap dilindeki gerçek manaları üzere olmuyor?! O zaman Ehli sünnet ile muhalifleri arasındaki ihtilaf konusu nedir? Mesela istivayı ele alalım. Kıble ehli olan hiç kimse zaten Allahın Arşa istivasını reddetmiyor ve edemez de. Lakin bidat ehli diyor ki: Bu kelime mecazi manasıyla kullanılmıştır, hakiki manasıyla kullanılmamıştır. Ehli sünnet ise bunun mecaz değil hakiki manada olduğunu söylemektedir. Kelimenin hakiki manası “yükselmek, karar kılmak, yerleşmek”tir. Ehli sünnet sıfatlarda mecazı reddettiğine göre Ehli sünnete göre istivanın manası bunlardır. Bidat ehli ise istivadan kasdın, bu kelimenin mecazi yani yan anlamları olduğunu iddia ettikleri istila, hükmetmek, kuşatmak gibi manalara geldiğini ileri sürmektedirler. İbn Abdilberr’in anlattığı şey özet olarak budur. Yok bunu değil de başka bir şeyi anlatıyorsa buyursun muhalifimiz izah etsin. Yani Ehli sünnet istivayı gerçek bir sıfat olarak kabul ederken ne diyor, Allah gerçekten Arşa istiva etmiştir, lakin istiva gerçek anlamıyla değildir mi diyor?! Gerçek anlamıyla olmayan şey otomatikmen mecaz anlamda olmuyor mu? Bu takdirde Ehli sünnetle muhalifleri arasında ne gibi bir ihtilaf kalıyor? Mecazi manada olmak şartıyla en sapık fırkaya göre dahi zaten Allah Arşa gerçekten istiva etmiştir, çünkü bu Kuranda bahsedilen bir meseledir, bunu açıktan kimse inkar edemez. Senin iddiana göre Ehli sünnet de aynı şeyi söylüyorsa o zaman tartışma konusu olan şey ne? Bütün bunları artık Kuran ve sünnetin ötesinde Arap diline hatta Türkçe diline göre, hatta akidenizin temeli yaptığınız Yunan mantığına göre dahi izah edebilir misin? Bizler senin bu anlattığın şeylerde bir mana bulamadık, bu anlattıklarının bir “manası” varsa izah et de biz de anlayalım!

“Basit bir örnek verecek olursak bazı ehlisünnet âlimleri, Allah hakkında naslarda geçen yed’in Allah’ın bir sıfatı olduğunu, dolayısı ile Allah’ın bu sıfatının hakiki yani gerçek bir sıfat olduğunu söylemişlerdir. Fakat bununla birlikte naslarda geçen bu yed’in asla uzuv, organ veya cariha olmadığını söylemişlerdir. İşte İbni Abdilber’in sözü de bu manadadır. Yoksa İmam İbni Abdilber asla ehlisünnetin naslarda geçen yed’i Arap dilindeki gerçek manası yani cariha olarak kabul ettiğini söylememiştir. Çünkü yed’in Arap dilindeki gerçek manası carihadır.”

Bütün bunlar senin gibilerin elin hakiki manası organdır saplantısından ve kuruntusundan kaynaklanan kelamlardır. Sizin mücessime ve müşebbihe dediğiniz alimler de dahil olmak üzere Ehli sünnete müntesip hangi alim Allah hakkında “organ” manasına gelen uzuv, cariha vb bir kelimeyi kullanmıştır, buna dair bir tek nakil getirebilir misin? Yani sizin Haşeviye dediklerinizden kim diyor ki elin hakiki manası organdır ve biz de bu hakiki manayı Allah hakkında isbat ediyoruz! Şimdi böyle diyen hiç kimse yok ve buna rağmen biliyorsun ki sizin mücessime dediğiniz alimler el gibi sıfatları hakiki manasıyla kabul etmiştir. Bundan da kasıdları yukarda izah ettiğimiz üzere Allaha layık olan ve keyfiyeti bilinmeyen; kudret ve nimet gibi mecazi anlamda da olmayan bir eldir. Şu halde senin bu açıklamaların komple gereksizdir. Ehli sünnetin el vb sıfatları organ manasında kabul etmemesi, sıfatları hakiki manada almadıklarını göstermez. Bütün dünyayı kendi şahsi saplantılarınıza göre izah etmeye kalkmayın, sen Allahın elinden organ manası anladın diye bütün insanlık öyle anlaması şart değildir!

“Şimdi bu şahsa soruyorum: İbni Abdilber’in sözündeki “hakikate hamletmek” sözünün “Arap dilindeki lügat manaları üzere kabul etmek” anlamında olduğunun delili nedir? Bu sözden nasıl böyle bir mana anlaşılır?”

Bunun delili sözün kendisidir, izahı yukarda geçti. Hakikate hamletmenin, hakiki manalarına hamletmekten başka bir anlamı varsa izah edersin!

“Ayrıca İbni Abdilber bu söylediklerini nüzulle alakalı hadisin açıklamasında söylemiştir. Bu hadisin şerhinde Allah’ın her yerde olduğunu söyleyenlere uzunca reddiye yazmış, daha sonra nüzul ile alakalı hadis hakkında açıklamalar yapmıştır. Bu sözlerin öncesinde İmam Malik’ten şu nakli yapmıştır:

قَالَ حَدَّثَنَا مُطَرِّفٌ عَنْ مَالِكِ بْنِ أَنَسٍ أَنَّهُ سُئِلَ عَنِ الْحَدِيثِ إِنَّ اللَّهَ يَنْزِلُ فِي اللَّيْلِ إِلَى سَمَاءِ الدُّنْيَا فَقَالَ مَالِكٌ يَتَنَزَّلُ أَمْرُهُ وَقَدْ يَحْتَمِلُ أَنْ يَكُونَ كَمَا قَالَ مَالِكٌ رَحِمَهُ اللَّهُ عَلَى مَعْنَى أَنَّهُ تَتَنَزَّلُ رَحْمَتُهُ وَقَضَاؤُهُ بِالْعَفْوِ وَالِاسْتِجَابَةِ وَذَلِكَ مِنْ أَمْرِهِ أَيْ أَكْثَرُ مَا يَكُونُ ذَلِكَ فِي ذَلِكَ الْوَقْتِ وَاللَّهُ أَعْلَمُ وَلِذَلِكَ مَا جَاءَ فِيهِ التَّرْغِيبُ فِي الدُّعَاءِ

Mutarrif bize Malik ibni Enes’ten şöyle rivayet etti: “İmam Malik’e, “Allah geceleyin dünya semasına iner” hadisi hakkında soruldu, o şöyle cevap verdi: “Onun (Allah’ın) emri art arda iner.” Bu hadisin manasının Allah ona rahmet etsin İmam Malik’in söylediği gibi olması ihtimal dâhilindedir. Şöyle ki; O’nun rahmet ve kazası, af ve icabetle iner. İşte bu da O’nun emrindendir. Yani bu en çok, hadiste bahsedilen vakitte olur demektir. Allah en doğrusunu bilir. Bundan dolayı bu vakitte dua etmeye teşvik edilmiştir.” (et-Temhid c.7 s. 143-144)

Şimdi bu şahsa soruyorum: Madem İbni Abdilber zahirleri bazı kimselere teşbihi vehmettirebilecek lafızların Arap dilindeki gerçek manası üzere kabul edileceği konusunda icma nakletmiş, o halde İmam Malik’ten nakledilen görüş nasıl anlaşılacak? Ne dersin, yoksa İmam Malik icmaya muhalefet mi etti?! İbni Abdilber de kendi aktardığı icmaya muhalefet ederek bunun aksi bir görüşün ihtimal dahilinde olduğunu söyledi, öyle mi?!”

Buna vereceğimiz cevap birkaç vecihten olacaktır:

Birincisi: Malik’e isnad edilen sözkonusu rivayet sened itibariyle sahih değildir. Zira İbn Abdilberr (rh.a) sözkonusu rivayeti Muhammed bin Ali bin el-Cebeli-Cami bin Sevade-Mutarrif-Malik tarikiyle nakletmiştir.

İbn Abdilberr, Muhammed bin Ali bin Cebeli hakkında “Müslümanların sikalarından birisi” olarak bahsetse de bu tartışılır zira Hatib el Bağdadi, onun hakkında “çok şedid bir Rafizi” denildiğini ifade etmiştir. (Tarihu Bağdad, 4/170) Zehebi de onu “koyu Rafizi” olarak nitelemektedir. (Tarih’ul İslam, 9/585) Cami bin Sevade hakkında ise şöyle demektedir: “Adem bin ebi İyas’tan karı kocanın arasını bulmakla alakalı batıl bir haber nakletmiştir, bu adeta onun bir afetidir.” (Mizan’ul İtidal, 1/387) İbn Hacer, buna ilaveten şunu zikretmiştir: Darakutni, “Garaibu Malik” adlı Malik (ra)’dan nakledilen garip haberlerle alakalı eserinde onun kanalıyla nakledilen bir hadise yer vermiş ve sonra şöyle demiştir: “Bu hadis batıldır, Cami de zayıftır.” (Lisan’ul Mizan, 2/415)

Böylece bu rivayetin sağlam bir senedi olmadığı ortaya çıkmaktadır. Buna benzer bir rivayeti İbn Adiyy, Malik’in katibi olan Habib bin ebi Habib’ten nakletmiştir ki bu şahıs tam bir yalancıdır. İbn Adiyy, ondan Malik’in –nüzül hadisi hakkında- “Rabbimiz emrini indirir” dediğini naklettikten sonra bu zat hakkında İmam Ahmed’in şöyle dediğini isnadıyla rivayet etmiştir: “Güvenilir değildir, hadisleri değiştirir ve yalan söylerdi.” Yahya bin Main’den de onun hakkında “hiçbir şey değildir” dediğini nakletmiştir. (el-Kamil, 3/ 324)

Zehebi ise bu rivayeti nakledip zaafına işaret ettikten sonra şöyle demiştir:


وَالمَحْفُوْظُ عَنْ مَالِكٍ -رَحِمَهُ اللهُ- رِوَايَةُ الوَلِيْدِ بنِ مُسْلِمٍ، أَنَّهُ سَأَلهُ عَنْ أَحَادِيْثِ الصِّفَاتِ، فَقَالَ: أَمِرَّهَا كَمَا جَاءتْ، بِلاَ تَفْسِيْرٍ.
فَيَكُوْنُ لِلإِمَامِ فِي ذَلِكَ قَوْلاَنِ إِنْ صَحَّتْ رِوَايَةُ حَبِيْبٍ.

“Malik (rh.a)’dan mahfuz olan, sağlam olarak hıfzedilen ise Velid bin Müslim rivayetidir. Buna göre ona sıfat hadisleri hakkında sorduğunda şöyle demiştir: Bunları tefsir etmeden geldikleri gibi kabul ediniz. Eğer Habib rivayeti sahih ise bu konuda İmam’ın iki görüşü olmuş olmaktadır.” (Siyeru Alamin Nubela, 8/105)

Zehebi’nin de işaret ettiği gibi Malik’in nüzul hadisini “emrin inmesi” olarak açıklamasına dair rivayet sened bakımından zayıf olduğu gibi metin bakımından da münkerdir ve Malik’ten gelen ve de sıfat nasslarını tevil etmeye karşı olduğunu gösteren diğer daha sahih rivayetlere zıddır. Hatta onun istivanın teviline karşı çıkmasına dair rivayet neredeyse tevatür derecesine ulaşmıştır. Bunları bırakıp bu türden kıyıda köşede kalmış, ne idüğü belirsiz rivayetlerle Malik’in nüzul sıfatını tevil ettiği iddia edilemez. Üstelik bu, içinde Malik’in de bulunduğu selef imamlarının –daha önce naklettiğimiz şekilde- sıfat naslarının tefsir yani tevil edilmeden zahirleri üzere kabul edilmesi hususundaki icmalarına da terstir. Malik gibi bir imamın selefin icmasına muhalefet ederek Cehmiye’ye uygun bir görüşe sahip olması sözkonusu değildir. Zehebi, Malik’ten bu hususta iki kavil gelmiş olması gibi bir ihtimal zikretse de bu Allahu a’lem isabetli bir yaklaşım değildir. En kötü ihtimal böyle bir şey vuku bulsa bile bu, Malik’in bir hatası olarak kabul edilir. Nasıl ki Ebu Hanife’nin selefe muhalif olarak amelleri imandan saymamasına itibar edilmezse, Malik’in de nüzül sıfatını tevil ettiği kabul edilse bile buna itibar edilmez ve de bu icmayı bozmaz. Ancak bahsettiğimiz gibi bu, Malik’e isnad edilmiş bir iftiradan ibarettir. İbn Teymiye (rh.a) “Şerhu Hadis’in Nüzül” adlı eserinde bunu açıkça ifade etmiştir. Nüzül konusuyla alakalı bu tarz rivayet ve görüşlerin değerlendirmesi için onun sözkonusu eserinin tercümesine müracaat edilebilir: http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=634.0

İbn Abdilberr’in sözüne gelince; o (rh.a) nüzül hadisini ele aldığı yerde bu sözleri zikretmeden önce şöyle demiştir:

وَأَمَّا قَوْلُهُ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي هَذَا الْحَدِيثِ يَنْزِلُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى إِلَى سَمَاءِ الدُّنْيَا فَقَدْ أَكْثَرَ النَّاسُ التَّنَازُعَ فِيهِ وَالَّذِي عَلَيْهِ جُمْهُورُ أَئِمَّةِ أَهْلِ السُّنَّةِ أَنَّهُمْ يَقُولُونَ يَنْزِلُ كَمَا قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَيُصَدِّقُونَ بِهَذَا الْحَدِيثِ
وَلَا يُكَيِّفُونَ وَالْقَوْلُ فِي كَيْفِيَّةِ النُّزُولِ كَالْقَوْلِ فِي كَيْفِيَّةِ الِاسْتِوَاءِ وَالْمَجِيءِ وَالْحُجَّةُ فِي ذَلِكَ وَاحِدَةٌ وَقَدْ قَالَ قَوْمٌ مِنْ أَهْلِ الْأَثَرِ أَيْضًا إِنَّهُ يَنْزِلُ أَمْرُهُ وَتَنْزِلُ رَحْمَتُهُ وروى ذلك عن حبيب كاتب ملك وَغَيْرِهِ وَأَنْكَرَهُ مِنْهُمْ آخَرُونَ وَقَالُوا هَذَا لَيْسَ بِشَيْءٍ لِأَنَّ أَمْرَهُ وَرَحْمَتَهُ لَا يَزَالَانِ يَنْزِلَانِ أَبَدًا فِي اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَتَعَالَى الْمَلِكُ الْجَبَّارُ الَّذِي إِذَا أَرَادَ أَمْرًا قَالَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ فِي أَيِّ وَقْتٍ شَاءَ وَيَخْتَصُّ بِرَحْمَتِهِ مَنْ يَشَاءُ مَتَى شَاءَ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْكَبِيرُ الْمُتَعَالُ


“Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bu hadisteki ‘Allah Tebareke ve Teala dünya semasına iner’ sözüne gelince; insanlar bu hususta çokça ihtilaf etmişlerdir. Ehli sünnet imamlarının cumhurunun üzerinde bulunduğu yol, onların ‘Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in buyurduğu gibi iner’ şeklindeki sözleridir. Böylece onlar bu hadisi tasdik ederler, keyfiyetine dalmazlar; zira nüzülün keyfiyeti hakkında konuşmak, istivanın ve meci’ yani gelmenin keyfiyeti hakkında konuşmak gibidir ve de bu hususlardaki hüccet aynıdır. Yine eser ehlinden bir topluluk ise Onun emri iner ve yine Onun rahmeti iner demişlerdir. Bu, Malik’in katibi olan Habib ve başkalarından nakledilmiştir. Eser ehlinden başkaları ise bunu inkar etmiş ve bu görüş hiçbir şey ifade etmez, demişlerdir. Zira Onun emri ve rahmeti zaten gece gündüz sürekli inmektedir. Melik ve Cebbar olan Allah Teala ki bir şey dilediği zaman dilediği vakitte ona ol der o da oluverir; rahmetini dilediğine dilediği zaman tahsis eder. Ondan başka ilah yoktur, o Büyük ve Yücedir.”

Açıkça görüldüğü üzere İbn Abdilberr, ehli sünnetin büyük çoğunluğunun nüzül hadisini tevil etmeden yani zahiri üzere aldıklarını; bunu rahmetin ve emrin inmesi olarak açıklayanların ehli sünnet içinde az bir topluluk olduğunu açıkça ifade etmiştir. Böyle dedikten sonra Malik’ten nakledilen ilgili rivayeti zikretmiştir. Onun ardından da nüzulün Arşı boşaltmak suretiyle olduğunu iddia eden görüşe değinmiş ve onu reddetmiştir. Buna göre Ehli sünnete müntesip olanlardan çoğu nüzül sıfatını keyfiyetine ve teviline dalmadan zahiri üzere kabul etmiş, az bir topluluk tevil etmiş, başka az bir topluluk ise nüzül esnasında Arşın boş kaldığını ileri sürmüştür. Bunlar, sahabe ve tabiinden sonraki nesillerde Ehli sünnet arasında beliren görüşlerdir ve de selefin icmasına zıt olan, selefin öncülerinin hiç birinden sahih yolla nakledilmemiş sözlerdir.

İbn Abdilberr bundan sonra şu sözleri sarfetmektedir:

قَالَ حَدَّثَنَا مُطَرِّفٌ عَنْ مَالِكِ بْنِ أَنَسٍ أَنَّهُ سُئِلَ عَنِ الْحَدِيثِ إِنَّ اللَّهَ يَنْزِلُ فِي اللَّيْلِ إِلَى سَمَاءِ الدُّنْيَا فَقَالَ مَالِكٌ يَتَنَزَّلُ أَمْرُهُ وَقَدْ يَحْتَمِلُ أَنْ يَكُونَ كَمَا قَالَ مَالِكٌ رَحِمَهُ اللَّهُ عَلَى مَعْنَى أَنَّهُ تَتَنَزَّلُ رَحْمَتُهُ وَقَضَاؤُهُ بِالْعَفْوِ وَالِاسْتِجَابَةِ وَذَلِكَ مِنْ
أَمْرِهِ أَيْ أَكْثَرُ مَا يَكُونُ ذَلِكَ فِي ذَلِكَ الْوَقْتِ وَاللَّهُ أَعْلَمُ وَلِذَلِكَ مَا جَاءَ فِيهِ التَّرْغِيبُ فِي الدُّعَاءِ

Mutarrif bize Malik ibni Enes’ten şöyle rivayet etti: “İmam Malik’e, “Allah geceleyin dünya semasına iner” hadisi hakkında soruldu, o şöyle cevap verdi: “Onun (Allah’ın) emri art arda iner.” Bu hadisin manasının Allah ona rahmet etsin İmam Malik’in söylediği gibi olması ihtimal dâhilindedir. Şöyle ki; O’nun rahmet ve kazası, af ve icabetle iner. İşte bu da O’nun emrindendir. Yani bu en çok, hadiste bahsedilen vakitte olur demektir. Allah en doğrusunu bilir. Bundan dolayı bu vakitte dua etmeye teşvik edilmiştir.” (et-Temhid c.7 s. 143-144)

İbn Abdilberr, burada ilk bakışta sanki nüzülü tevil eden görüşe meylediyor gibi gözükse de başka bir eserinde bu görüşü açıkça reddederek şöyle demektedir:


وَقَدْ قَالَ قَوْمٌ إِنَّهُ يَنْزِلُ أَمْرُهُ وَتَنْزِلُ رَحْمَتُهُ وَنِعْمَتُهُ وَهَذَا لَيْسَ بِشَيْءٍ لِأَنَّ أَمْرَهُ بِمَا شَاءَ مِنْ رَحْمَتِهِ وَنِقْمَتِهِ يَنْزِلُ بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ بِلَا تَوْقِيتِ ثُلُثِ اللَّيْلِ وَلَا غَيْرِهِ
وَلَوْ صَحَّ مَا رُوِيَ فِي ذَلِكَ عَنْ مَالِكٍ كَانَ مَعْنَاهُ أَنَّ الْأَغْلَبَ مِنَ اسْتِجَابَةِ دُعَاءِ مَنْ دَعَاهُ مِنْ عِبَادِهِ فِي رَحْمَتِهِ وَعَفْوِهِ يَكُونُ ذلك الوقت

“Bir topluluk da şöyle demiştir: Onun emri iner ve de rahmeti ve nimeti iner! Bu görüş hiçbir şey ifade etmez. Zira Onun rahmeti ve azabına dair emrinden dilediği kadarı gece de gündüz de gecenin üçte birisi ve benzeri gibi bir vakit sınırlandırması olmaksızın iner. Eğer bu hususta Malik’ten rivayet edilen haber sahihse manası şöyle olur: Kullarından rahmeti ve affı hususunda Ona dua edenlerin duasının en çok kabul edildiği vakit bu vakittir.” (el-İstizkar, 2/529)

Görüldüğü üzere nüzülü rahmetin vs’nin inmesi olarak tevil eden görüşü açıkça reddetmektedir. Malik’ten gelen rivayeti ise –zayıflığına işaret etmekle beraber- nüzülün tevili olarak değil, bilakis nüzül hadisine yapılan ek bir açıklama olarak değerlendirmektedir. Yani Allahu Teala her gece dünya semasına inmektedir, Onunla beraber rahmeti ve affı da her zamankinden daha fazla inmektedir, o yüzden bilhassa gecenin son üçte birlik kısmında dua ve istiğfarı arttırmak gerekir. Buna göre rahmetin inmesi hadise yapılan ilave bir açıklamadır. Bu surette anlaşılıyor ki İbn Abdilberr nüzülü tevil ve tahrif etmemiştir, mecaza da hamletmemiştir, hakiki manasında almıştır. Nüzülün hakiki manası ise Allahu Teala’nın Arşı boş bırakarak inmesini gerektirmez, bilakis bu bir nevi keyfiyetlendirmeye girer. Allahu Teala Arşı boş bırakmadan inmeye kadirdir. Diğer varlıklar için muhal olan şeyler Allah hakkında mümkün olabilir.

“Bundan sonra ben (ibni sureyc) şöyle diyorum: Bu açıklamalardan sonra bu şahsın koyduğu mukaddimenin batıl olduğu ve bu mukaddimeye dayanarak kendi batıl görüşüne delil olarak aktardığı bu icmanın asla kendisine delil olmadığı basiret ehli nezdinde aşikâr olmuştur. Allah’a hamdolsun.”

Ey İbn Sureyc! Görüyorsun ki hiçbir şey ortaya çıkmadı! Bilakis tek ortaya çıkan şey senin safsatacılığın ve en bariz hakikatleri bile nasıl ters yüz ettiğindir. Eğer İbn Abdilberr’in naklettiği icma bize delil olmuyorsa, sana nasıl delil oluyor onu izah et, hatta İbn Abdilberr’in sözüne katılıyor musun onu söyle, çünkü o açıkça sıfatlarda mecaz olmadığını hatta sıfatları mecazi anlamda kabul edenlerin ancak bidat ehli bazı fırkalar olduğunu söylüyor, sen de bu görüşte misin, sıfatlarda mecaz var mıdır, sıfatları mecazi manada yorumlayanlar bidatçı mıdır bunları açıkla! Madem sana göre İbn Abdilberr Allahu Teala’nın inmesinden kasdın rahmetinin inmesi olduğunu söyledi ki bu açıkça bir mecazdır, şu halde kendi zikrettiği usulle mi çelişti?

“Devam edecek inşeAllah”

Dedim ya devam edeceksen böyle etme! “Çırpındıkça batıyorsun” diye bir tabir vardır. Şu an o durumdasın. Yaşın ilerlemiş, git Allaha tevbe et salih amellerle uğraş şu an sırf hırsla hasetle saldırıyorsunuz ve de durum gerek dini gerek dünyevi açıdan tamamen aleyhinize işliyor. Tevbe edemiyorsun ahiretini berbat ediyorsun bari sus kabuğuna çekil de dünyada rezil olmayasın, ama bunu ancak hikmet sahibi olan birisi akleder. Vesselamu ala men’ittebea’l huda…

 

Related Topics