Tavhid

Gönderen Konu: HAK YAYINLARININ ZEHEBİ'YE AİT BÜYÜK GÜNAHLAR KİTABINA YAPTIĞI TAHRİFLER!  (Okunma sayısı 583 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0




- Not: Önceki yıllarda neşredilen bu yazıyı düzenlenmiş bir şekilde tekrar neşrediyoruz-

Bismillahirrahmanirrahim,

Hak yayınları tarafından Büyük Günahlar ismiyle yayınlanan İmam Zehebi’ye ait “Kitab’ul Kebair” isimli eserin tercümesinde “Yetmiş Altıncı Günah” olan  “Müslümanların Aleyhine Casusluk Yapmak ve Onların Gizli Yönlerini  Başkalarına Bildirmek” başlığı altında şu ifadelere yer verilmektedir:


Alıntı

“ Bu konuyla ilgili olarak Hatib b. Ebu Beltea radiyallahu anh'ın hadisi vardır.

 Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Mekke'yi fethetmek için Medine'de savaş hazırlıklarına başlamıştır. Sadece müslümanların bildiği bu haberi bir mektupla Hatib b. Ebi Beltea, Mekke'de bulunan ailesini korumak için müşriklere iletmek istedi. Ancak vahiyle bu durum Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'e bildirilince, mektubu oraya götürmek üzere yola çıkan kadının saç örgüleri arasından mektup alınmıştır.

Hz. Ömer radiyallahu anh Hatıb'ı münafıklık yaptığı için öldürmek istemişti. Fakat Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'e vahiy tarafından Hatib'in müslümanların gizli sırlarını müşriklere ifşa etmek için değil de sadece orada bulunan ailesini korumak için bu mektubu yazmış olduğu bildirilince hükmü onun zahirine göre değil de batınına göre verdiğinden Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Ömer radiyallahu anh'ın onu öldürme isteğine karşı gelmiştir.

 (Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Hatib b. Ebi Beltea hakkında vahiyden ötürü batinen hüküm vermiştir. Fakat Rasulullah'ın ölümüyle vahiy kesilmiş olduğundan kişilerin batınına (kalbine) göre hüküm vermek imkansız olmuştur. Bu yüzden böylesine bir şeyi yapan yani; Hatib b. Ebi Beltea gibi zahiren casuzluk yaptığı belli olan kimseye karşı Hz. Ömer radiyallahu anh'ın hükmettiği gibi zahiren hükmederek casus hükmünü ve dolayısıyla onun kafir olup öldürülmesi gerektiğine hükmetmeliyiz. Bu hükmün dışında onun batınına göre hüküm vermeye çalışmak vahyi bilme iddiasından başka bir şey değildir.)

Şimdi ehlince malum olduğu üzere Kebair kitabının iki tane nüshası vardır. Eski nüshada bazı kıssa ve zayıf haberler sözkonusu olup başkaları tarafından ekleme çıkarmalar yapıldığı için bu nüshaya itibar olunmamaktadır. Yayınevinin neşrettiği Kebair kitabı ise daha sahih olan yeni nüshaya istinad ettiği söylenmektedir. Şimdi biz Kebair kitabının gerek yeni gerekse eski nüshaya dayalı baskılarında yaptığımız araştırmada yukarda naklettiğimiz ifadelere raslayamadık. Eski nüshada 69. Günah olarak geçen casusluk günahı ile alakalı şu ifadeler yer almaktadır:


الْكَبِيرَة التَّاسِعَة وَالسِّتُّونَ من جس على الْمُسلمين وَدلّ على عورتهم
فِيهِ حَدِيث حَاطِب بن أبي بلتعة وَأَن عمر أَرَادَ قَتله بِمَا فعل فَمَنعه رَسُول الله صلى الله عَلَيْهِ وَسلم من قَتله لكَونه شهد بَدْرًا إِذا ترَتّب على جسه وَهن على الْإِسْلَام وَأَهله وَقتل أَو سبى أَو نهب أَو شَيْء من ذَلِك فَهَذَا مِمَّن سعى فِي الأَرْض فَسَادًا وَأهْلك الْحَرْث والنسل فَيتَعَيَّن قَتله وَحقّ عَلَيْهِ الْعَذَاب فنسأل الله الْعَفو والعافية وبالضرورة يدْرِي كل ذِي جس أَن النميمة إِذا كَانَت من أكبر الْمُحرمَات فنميمة الجاسوس أكبر وَأعظم نَعُوذ بِاللَّه من ذَلِك ونسأله الْعَفو والعافية إِنَّه لطيف خَبِير جواد كريم


“Bu hususta Hatib bin Ebi Beltia hadisi vardır ki buna göre Ömer (ra) yaptığı şeyden ötürü onu öldürmek istemişti Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ise Bedir ehli olduğundan dolayı onu öldürmekten men etti. Casusun yaptığı casusluk faaliyeti İslamın ve ehlinin zayıflamasına, öldürülmelerine, esir edilmelerine, mallarının alınmasına ve buna benzer şeylere yol açacak nitelikte ise bu şahıs, yeryüzünde fesat çıkartıp ekini ve nesli yok etmeye çalışan birisidir ve öldürülmesi gerekir. Bu şahıs azabı hak eden birisidir. Allahtan afv ve afiyet dileriz. Casusluk yapan herkes zaruri olarak bilir ki laf taşımak en büyük haramlardan birisi olduğuna göre casusun yaptığı laf taşıma daha büyük ve azim bir günahtır. Bundan Allaha  sığınırız ve Ondan afv ve afiyet dileriz, O Lutuf sahibidir ve her şeyden haberdardır. Cömert ve kerem  sahibidir.” 
(El-Kebair eski nüsha sf 236, Türkçesi için bkz Büyük Günahlar, Bedir yayınevi, sf 212)

Sözkonusu ifade yeni nüshalarda da aynı şekilde geçmektedir. Ravza yayınları tarafından neşredilen Büyük Günahlar tercümesi sözkonusu yayınevinden öğrendiğimiz kadarıyla aynı Hak yayınlarının bastığı Kebair tercümesinde esas alınan Muhyiddin Misto tahkikli nüsha esas alınarak basılmıştır. Ravza yayınlarının tercümesi de bu naklettiğimiz şekildedir ve Hak yayınlarının tercümesinde yer alan ifadeler bu kitapta da mevcut değildir.

Biz bu konuyla alakalı Hak yayınlarına şu soruları yöneltmiştik:

"Şimdi buradan Hak yayınlarına soruyoruz:
Casuslukla alakalı bu bölüm sizin tercümede esas aldığınızı ileri sürdüğünüz Muhyiddin Misto tahkikli nüshada bu şekilde mi geçmektedir? Eğer bu şekilde geçmiyorsa bu ifadeleri nereden naklettiniz? Eğer bu ifadeler hiçbir şekilde Zehebi’ye ait değilse hangi hak ve yetkiyle alime ait olmayan bir ifadeyi ona aitmiş gibi lanse etme cüretinde bulundunuz? Eğer bu ifadeler Zehebi’ye ait değil de sizin tarafınızdan yazılmış şeyler ise bunu Zehebi’ye iftira ederek nisbet ettiğinizi herkesin önünde itiraf edecek misiniz? Şunu bilin ki bu konudaki gerçeği dürüstçe açıklayıp bu davranışınızdan tevbe etmediğiniz, geri adım atmadığınız ve de okuyucudan da özür dilemediğiniz müddetçe bu meselenin ve buna benzer tahrifatların sonuna kadar takipçisi olacağımızı buradan ilan ediyoruz. Sizlere düşen bu hususta ve buna benzer diğer tahrifatlar hususunda hakikati açıklayıp gereğini yapmak ve sözkonusu kitabı da piyasadan çekmektir. Alimlere ait olmayan görüşleri alimlere nisbet etmekte ısrar ettiğiniz takdirde bizler asla bu duruma rıza göstermeyecek ve bu tahrifat sona erene kadar uğraşacağız inşallah."

Kitapta yer alan bu ifadenin gerek kendi metni, gerekse parantez içi açıklamaları Zehebi’ye atılmış bir iftira olmasının yanı sıra Allahın dinine de iftiralar içermektedir. Zaten bizim bu konuyu asıl gündeme getirme sebebimiz de budur. Çünkü batıl hatta küfür olan birtakım görüşler sanki İmam Zehebi’ye aitmiş gibi gösterilmekte ve okuyucu bunları muteber bir alimin söylediğini zannederek yanılmakta ve bu batıl görüşleri akide edinmektedir. Bizim şu anki asıl konumuz Zehebi’ye aitmiş gibi gösterilen şu ifadelerdir:

Alıntı

“ Bu konuyla ilgili olarak Hatib b. Ebu Beltea radiyallahu anh'ın hadisi vardır.
 Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Mekke'yi fethetmek için Medine'de savaş hazırlıklarına başlamıştır. Sadece müslümanların bildiği bu haberi bir mektupla Hatib b. Ebi Beltea, Mekke'de bulunan ailesini korumak için müşriklere iletmek istedi. Ancak vahiyle bu durum Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'e bildirilince, mektubu oraya götürmek üzere yola çıkan kadının saç örgüleri arasından mektup alınmıştır.

Hz. Ömer radiyallahu anh Hatıb'ı münafıklık yaptığı için öldürmek istemişti. Fakat Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'e vahiy tarafından Hatib'in müslümanların gizli sırlarını müşriklere ifşa etmek için değil de sadece orada bulunan ailesini korumak için bu mektubu yazmış olduğu bildirilince hükmü onun zahirine göre değil de batınına göre verdiğinden Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Ömer radiyallahu anh'ın onu öldürme isteğine karşı gelmiştir.”

Kitaplarda adet olduğu üzere normal metin kitabın asıl yazarına, parantez içi açıklamalar ise mütercime veya muhakkike aittir. O yüzden sözkonusu yayınevine bilhassa Zehebi’nin sözü gibi nakledilen bu metnin kaynağını soruyoruz bunu hangi kaynaktan aldılarsa sözkonusu kitabın orijinal pdf nüshasını assınlar herkes görsün. Bu yazıdaki batıllara gelince;  Zehebi’ye ait olduğu iddia edilen kurgu ifadede üstü kapalı olarak geçen batıllar parantez içi açıklamada daha da açık bir şekilde zikredilmiş ve şöyle denmiştir:

Alıntı

(Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Hatib b. Ebi Beltea hakkında vahiyden ötürü batinen hüküm vermiştir. Fakat Rasulullah'ın ölümüyle vahiy kesilmiş olduğundan kişilerin batınına (kalbine) göre hüküm vermek imkansız olmuştur. Bu yüzden böylesine bir şeyi yapan yani; Hatib b. Ebi Beltea gibi zahiren casuzluk yaptığı belli olan kimseye karşı Hz. Ömer radiyallahu anh'ın hükmettiği gibi zahiren hükmederek casus hükmünü ve dolayısıyla onun kafir olup öldürülmesi gerektiğine hükmetmeliyiz. Bu hükmün dışında onun batınına göre hüküm vermeye çalışmak vahyi bilme iddiasından başka bir şey değildir.)

Öncelikle burada zikredilen görüş hiçbir alimin dile getirmediği muhdes, bidat bir görüştür. Hiçbir alim Hatib kıssasını bu şekilde yorumlayarak Hatib’in yaptığı amelin küfür ameli olduğunu fakat Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in onun Batıni durumuna muttali olarak tekfir etmediğini vs söylememiştir. Burada açık batıl ve küfürler sözkonusudur. Birincisi bir kimsenin küfür ameli işlediği halde bazı sebeblerden dolayı kafir olmayacağı iddiası. Bu ise “Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz” nassı ve diğer nassların açık tekzibidir, bunu söyleyen kişi tevhidi bilmiyordur çünkü küfür işleyen birisinin ikrah haricindeki bir özürden dolayı mazeretli olacağını söylemektedir. İkincisi ise zahirde küfür olan bir ameli işleyen kişinin Batıni aleminde müslüman olabileceği iddiası. Bu iddia tarihte Cehmiye ve Mürcie’nin gulat kesimi tarafından ortaya atılmıştır. İbn Teymiye’nin Sarim’ul Meslul’deki tabiriyle böyle bir şey savunan kişi okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkar. Çünkü bir amelin küfür ismini alması iman sahibi birisinden sudur etmeyeceğinden dolayıdır. Şu halde Hatib’in ameline küfür denmesi o amelin mümin bir kimseden sadır olmayacağını gösterir. Amel küfür olduğu halde –ikrah durumu sözkonusu olmadan- ameli işleyen kimsenin mümin kalmaya devam etmesi akla da nakle de ters bir durumdur. Bu küfre ikrahın haricinde bir istisna getirmektir, bunu söyleyen bir kimse imanın küfrün ne olduğunu bilmeyen birisidir. Hatib’in ameli küfür değildir, haramdır. Ne Zehebi ne de başka bir alim casusluğun tek başına küfür ameli olduğunu söylememiştir. O yüzden Hatib’in amelini işleyen birisinin zahirde kafir olacağı, Batıni durumda ise müslüman olabileceği iddiası Allahın dinine atılmış büyük bir iftiradır. Bu hususta daha önce açıklamalar yapılmıştı oraya müracaat edilsin. http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=797.msg2277#msg2277

Sözkonusu Büyük Günahlar kitabında daha birçok tahrifat ve batıl görüşler sözkonusudur. Biz burada sadece bir tanesini misal gösterdik. Mezkur yayınevi sözkonusu kitabı gerek satıştan gerekse sanal ortamdan kaldırıp hatasını düzeltmediği müddetçe biz de bu kitaptaki tahrifatları açıklamaya devam edeceğiz inşallah.

Ahiru da’vana en’il hamdu lillahi rabbil alemin.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillahirrahmanirrahim,

Hak Yayınları, Zehebi’nin Büyük Günahlar kitabıyla alakalı beklenen açıklamayı (!)  yapmış ve meselenin candamarını teşkil eden mevzulara hiç değinmeyerek zımnen bizim bu konudaki tesbitlerimizin doğruluğunu tescillemiştir. Zira biz sözkonusu kitapla alakalı şu tesbitlerde bulunmuştuk:

1- Hak Yayınları tarafından neşredilen Büyük Günahlar tercümesi kitabın Arapça aslına uygun değildir ve orijinal metinde olmayan birçok ilaveler yani başka bir tabirle tahrifler yapılmıştır.

2- Bu yapılan ilaveler kitabın müellifi İmam Zehebi’ye iftira mahiyetinde olduğu gibi bizzat Allahın dinine de iftiralar içermektedir ve İslam akidesine aykırı hususlar ihtiva etmektedir.

Bu kitapta buna dair başka misaller de mevcuttur gerekirse bunlardan da bahsederiz, biz ilgili yazımızda sadece Hatib kıssasıyla alakalı bölümü misal olarak vermiştik. Zehebi’nin Kebair kitabına ait şu ana kadar ulaşabildiğimiz Arapça el yazması ve matbu nüshalarında Casusluk günahıyla alakalı yapılan açıklamaların Hak yayınlarının tercümesinde Zehebi’ye aitmiş gibi gösterilen izahlardan tamamen farklı olduğunu belirtmiş ve Hak yayınları sözkonusu tercümeyi hangi nüshayı esas alarak yaptıysa bu nüshayı yayınlamalarını ve kendi tercümelerinin Arapça orijinal metne uygun olduğunu isbat etmelerini kendilerinden talep etmiştik. Şu an yaptıkları açıklamadan da anlaşıldığı kadarıyla Hak yayınları kendi yaptıkları tercümenin Zehebi’nin asıl metninde var olduğunu isbat edememiştir ve böylece açıkça ifade etmeseler de Hatib (ra) ile alakalı bölüme yaptıkları şu ilavenin kendileri tarafından yapıldığını itiraf etmiş olmaktadırlar:

Alıntı
“ Bu konuyla ilgili olarak Hatib b. Ebu Beltea radiyallahu anh'ın hadisi vardır.

 Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Mekke'yi fethetmek için Medine'de savaş hazırlıklarına başlamıştır. Sadece müslümanların bildiği bu haberi bir mektupla Hatib b. Ebi Beltea, Mekke'de bulunan ailesini korumak için müşriklere iletmek istedi. Ancak vahiyle bu durum Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'e bildirilince, mektubu oraya götürmek üzere yola çıkan kadının saç örgüleri arasından mektup alınmıştır.

Hz. Ömer radiyallahu anh Hatıb'ı münafıklık yaptığı için öldürmek istemişti. Fakat Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'e vahiy tarafından Hatib'in müslümanların gizli sırlarını müşriklere ifşa etmek için değil de sadece orada bulunan ailesini korumak için bu mektubu yazmış olduğu bildirilince hükmü onun zahirine göre değil de batınına göre verdiğinden Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Ömer radiyallahu anh'ın onu öldürme isteğine karşı gelmiştir.”

Hak yayınları tercümesinin devamında geçen şu ibare ise Zehebi’ye aittir:

"Yapılan casusluk İslam ümmetine herhangi bir zarar getirmesi, müslümanların öldürülmesi, mallarının yağmalanmasına sebep olabileceği için yeryüzünde fitne ve fesat uyandırmak, ziraat ve hayvan neslinin imhası gibi zararlara yol açabileceği için cezası ölümdür. Bu suçu işleyen de hareketinin fesatçılık olduğunu ve büyük bir cürüm teşkil ettiğini bilir."

Yukarda da beyan ettiğimiz gibi İmam Zehebi’nin casusluk meselesi ile alakalı sözleri şunlardan ibarettir:



الْكَبِيرَة التَّاسِعَة وَالسِّتُّونَ من جس على الْمُسلمين وَدلّ على عورتهم
فِيهِ حَدِيث حَاطِب بن أبي بلتعة وَأَن عمر أَرَادَ قَتله بِمَا فعل فَمَنعه رَسُول الله صلى الله عَلَيْهِ وَسلم من قَتله لكَونه شهد بَدْرًا إِذا ترَتّب على جسه وَهن على الْإِسْلَام وَأَهله وَقتل أَو سبى أَو نهب أَو شَيْء من ذَلِك فَهَذَا مِمَّن سعى فِي الأَرْض فَسَادًا وَأهْلك الْحَرْث والنسل فَيتَعَيَّن قَتله وَحقّ عَلَيْهِ الْعَذَاب فنسأل الله الْعَفو والعافية وبالضرورة يدْرِي كل ذِي جس أَن النميمة إِذا كَانَت من أكبر الْمُحرمَات فنميمة الجاسوس أكبر وَأعظم نَعُوذ بِاللَّه من ذَلِك ونسأله الْعَفو والعافية إِنَّه لطيف خَبِير جواد كريم


“Bu hususta Hatib bin Ebi Beltia hadisi vardır ki buna göre Ömer (ra) yaptığı şeyden ötürü onu öldürmek istemişti Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ise Bedir ehli olduğundan dolayı onu öldürmekten men etti. Casusun yaptığı casusluk faaliyeti İslamın ve ehlinin zayıflamasına, öldürülmelerine, esir edilmelerine, mallarının alınmasına ve buna benzer şeylere yol açacak nitelikte ise bu şahıs, yeryüzünde fesat çıkartıp ekini ve nesli yok etmeye çalışan birisidir ve öldürülmesi gerekir. Bu şahıs azabı hak eden birisidir. Allahtan afv ve afiyet dileriz. Casusluk yapan herkes zaruri olarak bilir ki laf taşımak en büyük haramlardan birisi olduğuna göre casusun yaptığı laf taşıma daha büyük ve azim bir günahtır. Bundan Allaha  sığınırız ve Ondan afv ve afiyet dileriz, O Lutuf sahibidir ve her şeyden haberdardır. Cömert ve kerem  sahibidir.”

Görüldüğü üzere Hak yayınları Zehebi’nin “Bu hususta Hatib bin Ebi Beltia hadisi vardır ki buna göre Ömer (ra) yaptığı şeyden ötürü onu öldürmek istemişti Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ise Bedir ehli olduğundan dolayı onu öldürmekten men etti.” Sözlerini şu şekilde tahrif etmiştir: “Hz. Ömer radiyallahu anh Hatıb'ı münafıklık yaptığı için öldürmek istemişti. Fakat Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'e vahiy tarafından Hatib'in müslümanların gizli sırlarını müşriklere ifşa etmek için değil de sadece orada bulunan ailesini korumak için bu mektubu yazmış olduğu bildirilince hükmü onun zahirine göre değil de batınına göre verdiğinden Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Ömer radiyallahu anh'ın onu öldürme isteğine karşı gelmiştir.” İşte Hak yayınlarının yaptığı açıklama(ma) vasıtasıyla da bu ifadenin tahriften ibaret olduğu iyice açığa çıkmıştır. Çünkü Zehebi’nin orijinal metninde yer almayan bu ifadenin kitabın tercümesine nasıl girdiğine dair tek kelimelik bir açıklama yapmamışlardır ki bunu konuyla alakalı tahrif iddiasının tasdiki olarak değerlendiriyoruz. Esasında buradaki tek olay ekleme manasında tahrif değildir. Zehebi’nin sözünün –işaretlediğimiz- son kısmı da Hak yayınlarının tercümesinde yoktur. Ayrıca Zehebi’nin temas ettiği Hatib’in Bedir ehlinden olduğu için öldürülmediği hususu da tercümede yer almamıştır. Yani bu tercümede eklemelerin yanı sıra çıkarmalar da sözkonusudur. Böylelikle Hak yayınlarının Kebair kitabının girişinde iddia ettiği “Aslına uygun olarak tercüme yaptıkları” iddiası havada kalmış olmaktadır. Esas itibariyle yayın piyasasını takip eden herkes Hak yayınlarının kitaplarının birçoğunun özensiz tercüme edilmiş, hadislerin doğru dürüst tahric ve tahkikinin yapılmamış, imla yönünden düzgün tashih edilmemiş vesair birçok yönden kusurlar taşıyan amatör bir şekilde piyasaya sürüldüğünü bilir. O yüzden açıklama yapan Hak yayınları yetkilisinin kendilerini 35 senedir faaliyet gösteren çok kıdemli bir müessese gibi takdim etmesine itibar edilmez. Bu bakımdan şunu da dile getirelim ki bu yayınevinin kitaplarına ilmi açıdan güven olmaz. Bu adamlar kolay kolay alimlerden tercüme yapmazlar, ama böyle yaptıkları tek tük tercümeleri de bu şekilde ellerine yüzlerine bulaştırmışlardır. Çünkü zihniyetleri bozuktur, alimlerle aynı akideye sahip değillerdir; alimlerin sözleri onlara yetersiz, kapalı, müşkil hatta küfür olarak gelmektedir. Bütün bu tahrifatlar tesadüf değildir bilakis alimin kullandığı ibareleri kendi batıl zihniyetlerine göre açıklama hevesinden kaynaklanmaktadır. Bunu ya Zehebi’nin kitabında olduğu gibi bizzat ibareyi tahrif ederek yaparlar veyahut da alimin kasdıyla alakası olmayan bambaşka fikirleri ihtiva eden alakasız dipnotlarla yapmaya çalışırlar. Son zamanlarda zaten alimlerle irtibatlarını iyice kesmişlerdir, artık tercüme kitap pek yayınlamamaktadırlar. Düşünün ki yıllardır duyurusunu yapmalarına rağmen 20 senedir İbn Ebi’il İzz’in Tahavi akidesi şerhini basamadılar, neden? Bunun alimin meselelere yaklaşımını beğenmemekten başka bir izahı var mıdır acaba? Çünkü o kitapta Maide: 44 meselesi var, cehennemin ebediliği meselesi var şimdi dini tamamen kendi reyleriyle anlamaya alışmış olan bu kişiler bu ezberlerini bozan konuları nasıl izah edecekler? O bölümleri çıkartsan bir dert, yayınlayıp altına manevra amaçlı kabarık dipnotlar koysan başka bir dert… O yüzden yeri gelmişken okuyuculara bir tavsiyemiz olacak; sadece Hak yayınları değil bu şekilde rey ehli olan, kendi anlayışını beğenen, selefi ölçü almayan hiçbir taassub ehli davetçinin yaptığı tercümelere ve de nakillere itibar etmeyin. Bu tip kişilerin alimlerden yaptığı tercümeleri mutlaka okumak zorundaysanız da son derece temkinli olun. Türkiye’de maalesef bu şekilde ilmi kriterlere riayet eden çok az yayıncı vardır. Yayıncıların büyük kısmı ticari amaçlı hareket ederken, güya samimi gibi görünen belli bir kesim de kendi taassupla bağlandıkları görüşlerin propagandası amacıyla hareket etmekte ve bu uğurda yapmayacakları tahrif ve tedlis bulunmamaktadır. O yüzden bilhassa –kafir bile olsa- az çok bir ilmi terbiyeden geçmemiş, kendine göre ahlaki kriterleri olmayan yayıncıların tercümeleri hususunda dikkatli olmak gerektiğine de bu vesileyle dikkat çekmek istiyorum.

Şimdi ilgili yayınevinin Zehebi’nin kitabındaki tahrif konusuyla doğrudan alakası olmayan ve sadece etrafında gezindiği açıklaması ise şundan ibarettir:

Alıntı
“Otuz beş sene önce tercüme ettiğimiz yâda yazılmış kitaplarımız var. Bu kitapların yeni baskısı çıkacağı zaman bunları biz zaten tekrardan gözden geçiriyor; cümle hatası, eksiklik ya da tercüme hatası varsa düzeltiyoruz. Bir virgül, açıklama için konulması gereken parantez yada alimden nakledilen sözler belli olması için eklenen tırnak (“”) işareti eklenmediğinde alimin sözü nerede başlıyor nerede bitiyor anlaşılmıyor. Kitap basılacağı zaman kontrol edildiğinde fark ettiklerimizi düzeltiyoruz. Ama bu bir insan çalışmasıdır ve binlerce sayfa var. İnsanlar tarafından yapılan bir çalışma hiçbir zaman %100 mükemmel olmaz. Bundan dolayı bazen gözden kaçabiliyor.. Sadece Allah (celle celaluhu)’ın fiilleri mükemmel olur.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, eğer ki bir kişi “falan kitabımızda tercüme eksikliği” vb. şeyler söylerse hemen bakarız. Gerçekten bir eksiklik var ise yeni baskıda bunu düzeltiriz. Ve bundan memnun oluruz. Ama bunu bildirmenin de bir usulü, bir yolu ve yordamı vardır!”


Dikkat edilirse Zehebi’nin kitabıyla alakalı tek kelimelik açıklama yoktur. Sadece “kitaplarımızda tercüme hatası olabilir, olursa düzeltiriz vs” yuvarlak birtakım genel sözlerle geçiştirme yapılmıştır.  Okuyucu sizden “Bir virgül, açıklama için konulması gereken parantez yada alimden nakledilen sözler belli olması için eklenen tırnak (“”) işareti eklenmediğinde alimin sözü nerede başlıyor nerede bitiyor anlaşılmıyor.” Gibi umum kaideleri zikretmenizi beklemiyor ki! Sizden beklenen bu bahsettiğiniz durum yani mütercimin yaptığı açıklamayı alimin sözünden ayırd etmek için konulması gereken parantez Hatib (ra) ile alakalı bölüme konuldu mu konulmadı mı? Sizden açıklama beklenen mesele budur! Yayıncılık prensiplerini vs sonra konuşuruz! Ya diyeceksiniz ki;

Alıntı
“Hz. Ömer radiyallahu anh Hatıb'ı münafıklık yaptığı için öldürmek istemişti. Fakat Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'e vahiy tarafından Hatib'in müslümanların gizli sırlarını müşriklere ifşa etmek için değil de sadece orada bulunan ailesini korumak için bu mektubu yazmış olduğu bildirilince hükmü onun zahirine göre değil de batınına göre verdiğinden Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Ömer radiyallahu anh'ın onu öldürme isteğine karşı gelmiştir.”

Bu ifade Zehebi’ye ait değildir, bizim tarafımızdan konulmuştur; Ya bunu diyeceksiniz veyahut da diyeceksiniz ki hayır bu ifade de aynen İmam Zehebi’ye aittir, dileyenler Zehebi’nin kitabının şu nüshasına bakabilir deyip gönülleri ferahlatmak için de ilgili bölüme ait orijinal metni yayınlayacaksınız. Görünen o ki bu ikincisini yapamayacaksınız, zira sözkonusu ifade orijinal metinde yoktur o zaman çıkıp bu ifadenin Zehebi’ye ait olmadığını itiraf edeceksiniz! Zehebi’ye ait olmayan bu ifade de ya kasıtlı olarak alime nisbet edilmiştir ki bunun adı tahriftir; veyahut da açıklama olarak yazılıp sonradan asıl metinle karışmıştır o zaman da onu söyleyin! Fakat siz hiç birini yapmayıp muğlak birtakım sözlerle meseleyi örtbas etmeye çalışıyorsunuz. 35 senelik yayın kuruluşu mu böyle olur? Bu mu yayıncılık ahlakı, bu mu ilim edebi, bu mu alime hürmet? Okuyucuya yani bir nevi ilim talebinde bulunanlara böyle mi yardımcı oluyorsunuz? Ortada bir söz var alime nisbet ediliyor, üstelik bu söz öyle alelade bir söz de değil, bilakis dinde yeni hükümler ifade eden bir görüş keza alimin maksadına uygun bir açıklama da değil bilakis alimin bahsetmediği ve tamamen yayıncının kendi şahsi görüşlerinden ibaret olan bir ifadedir; zerre kadar ilim ahlakı olan birisi kısa sürede böyle bir sözün alime ait olup olmadığını tesbit eder ve eğer alime ait olmadığını tesbit etmişse hemen bunu ilan eder ki alimin söylemediği bir söz ona nisbet edilmesin başka bir tabirle alime iftira atılmasın! Ama sözkonusu ifadeyi alime nisbet eden yayınevi yetkililerinden her kim bunu tesbit ettiği halde çıkıp sözün alime ait olmadığını itiraf etmiyor ve bu surette bu iftiranın yayılmasına ortak oluyorsa o da bu iftira günahına ortaktır ve dilsiz şeytandır!

İşte böylece İmam Zehebi’ye atılan iftira olduğu yerde düzeltilmeden dururken Hak yayınlarının kullandığı şu sözlerin duygu sömürüsü ve ajitasyondan öte bir anlamı olmadığı ortadadır:


Alıntı
“Şu iyice bilinsin ki! Kitaplarımızın incelenmesi ve içerisinde bulunan tercüme hatalarının tespit edilip bize söylenmesi bizi çok memnun eder ve bundan dolayı asla sıkıntı duymayız. Bizim bir kaidemiz var: Biz hatamızda asla ısrar etmez, bir hatamız bulunduğu zaman hiç çekinmeden hatamızdan döneriz. Çünkü hatadan dönmek bizi düşürmez, aksine bizi yükseltir ve bizim için onurdur. Biz bu inancımızı dinimizden, Rasulullah (a.s)’tan ve sahabelerden öğrendik. Hatamız bulunduğu ve bize söylendiği zaman bundan memnun oluruz. Ama her hata bulduğunu iddia edeni, hata buldu olarak kabul etmeyiz.!

Öncelikle hata bulduğunu iddia eden kişi ve kişiler bize hatamızı delilleri ile ispat etmesi gerekmektedir. Eğer ki delili olmadığı halde hata bulduğunu söylerse biz ona isterse o konudaki delillerimizi veririz. Biz her sözümüze delil getirmeye hazırız. Ve Her zaman; delilsiz söylediğimiz sözleri kabul etmeyin diyoruz.”

Siz bugüne kadar hangi hatanızdan vazgeçtiniz ve bunu ilan ettiniz ki “Bizim bir kaidemiz var: Biz hatamızda asla ısrar etmez, bir hatamız bulunduğu zaman hiç çekinmeden hatamızdan döneriz.” Diyebiliyorsunuz! Bu kaideyi ne zaman tatbik ettiniz? Bugüne kadar gerek sizin gerekse hocanızın dini dünyevi herhangi bir konuda sahici bir şekilde geri adım attığı, batıl görüşünden rücu ettiği vaki midir? Şu konuda hatalıymışız bundan tevbe ediyoruz dediğinize şahit olan var mı? Bilakis en bariz meselelerde bile sırf geri adım atmış olmamak için, yanlış yaptık diyemediğiniz için olmadık tevillere başvuran siz değil misiniz? En yakın örnek şu put satışı meselesinde buna küfür diyerek hata ettiğiniz bariz ortada olduğu halde hala ayak diriyorsunuz ve halen daha nasıl manevra yapacağınızı kurguluyorsunuz. Daha geçenlerde Allaha oturma nisbet etmek küfürdür dediniz sonra bu konuyla alakalı birtakım hadis ve asarın varlığı ortaya çıkınca bu sefer biz ondan şunu kasdetmiştik bunu kasdetmiştik demeye başladınız. Geçmişteki misalleri saymaya dahi gerek yok. İşte Tevhid kitabında Zatul Envatla alakalı Rasulden şirk talep etmek küfür olmaz görüşünü sonraki baskılarda çaktırmadan değiştirdiğiniz halde açık küfür olan bu görüşe küfür olması bir yana batıl dahi diyemediniz. "Alimlerden böyle bir görüş var, Öyle de olur böyle de olur" tarzında meseleyi yumuşatmaya çalıştınız. İşte şu an casusluk meselesiyle alakalı yazdıklarınız da aynı serinin devamıdır. Hiçbir hatayı kabul etmeme hasletinizi bırakmadığınız müddetçe de ömrünüz böyle manevralarla geçer ve nihayet tevbe edilmemiş yığınlarca küfür ve günahla Rabbinize kavuşursunuz. Düşünün ki 35 yıllık bir yayın kuruluşu ve sözde davet merkezi var ve bu kadar cehaletin içerisinden gelen bu insanlarda bugüne kadar hiçbir usuli ve itikadi hataya raslanmamış, böyle bir saçmalık olabilir mi ?! Size göre İbn Teymiyye –fıkhi meselelerde değil- bizzat itikadi meselelerde 10 küsur hata yapmış, Muhammed bin Abdulvehhab’ın kitaplarında bir sürü eksik ve kapalı bıraktığı yerler var, hatta utanmasanız daha eski alimlere bile dil uzatacaksınız da o kadarını şimdilik yapmıyorsunuz; fakat ne hikmetse Hak yayınlarının hiçbir kitabında hatta hocanızın yazdıkları bir yana sitedeki sıradan adminlerin yazdıklarında dahi akidevi yönden usul yönünden bir yanlışa raslanamıyor?! Sizce bunda bir terslik yok mu? Yok bizim de hatalarımız var diyorsanız söylesenize bugüne kadar hangi hatanızı kabul ettiğinizi? Kısacası hatamızı delilleriyle ispat edin dönelim demeniz hiçbir zaman yapılmamış boş bir vaatten ibarettir. Size kaç tane meselede ne deliller getirildiği halde rücu etmediniz! Bir de diyorsunuz ki;


Alıntı


"Yukarıda da belirttiğimiz gibi, eğer ki bir kişi “falan kitabımızda tercüme eksikliği” vb. şeyler söylerse hemen bakarız. Gerçekten bir eksiklik var ise yeni baskıda bunu düzeltiriz. Ve bundan memnun oluruz. Ama bunu bildirmenin de bir usulü, bir yolu ve yordamı vardır!

Kafirlerin özellikle tevhid kitaplarına karşı saldırıları örgütlenme şeklindedir. Müslümanlar bir yazı yazar, kafirler onun zıddı şeyler yazar. Burada karşılıklı bir savaş söz konusudur. Onların paraları, çeşitli siteleri var. Ama bizde hak var. Dolayısıyla Müslümanlara karşı asla galip gelemezler. Bu kişiler bir takım cahil insanları etkileyebilirler. Tıpkı Rasulullah (a.s) zamanında olduğu gibi. Mekke müşrikleri hac’a gelen insanları Rasulullah (a.s)’tan uzak tutmak için türlü türlü hilelere başvurmuşlar ve bu konuda istediklerini elde ettikleri de olmuştur. Rasulullah (a.s) insanlara tebliğe geldiğinde kulağını tıkayarak kaçmışlardır.”

Bu da tabanınızdaki cahilleri aldatmak için her zamanki kullandığınız taktiktir. Yaptığınız fırıldakları ortaya çıkaran birisi oldu mu hemen bunlar kafirdir, din düşmanıdır, tevhid ehline saldırıyorlar gibi bahanelerle insanları o kimseye karşı dolduruşa getirirsiniz fakat o muhalifinizin iddialarına da hiçbir zaman adam akıllı cevap veremezsiniz! Bu konudaki açığınızı kamufle etmek için de karşınızdakinin din düşmanı olduğu bahanesine sarılırsınız. Madem karşınızdaki din düşmanıdır, o zaman böyle içi boş söylemlerle durumu idare etmek yerine hakikati (!) ortaya çıkarıp adamın ağzının payını verin ne duruyorsunuz ki? Muhalifinizin size göre kafir olması –ki bundan Allaha sığınırız- ortaya attığı bütün iddiaların geçersiz olmasını mı gerektiriyor? Ayrıca kimde para varmış? Bizi kasdediyorsanız bizde para falan yok, ay sonunu zor getiren insanlarız. Böyle ucu açık laflar ortaya atarak insanların midesini bulandırmaya da çalışmayın.

Alıntı

"Bazı kimseler Büyük Günahlar kitabının 76. Günahın dipnotuna eklenen sözlere itiraz etmişlerdir. Biz bu itirazı bir üyemizin bildirmesi sonucu vakıf olduk. Biz isterdik ki bu kişiler direk olarak bize kendileri itirazlarını yazsınlar. Ama daha evvelde birçok kez dile getirdiğimiz gibi, bu dalalet ehli kişilerin amacı hakkı yaymak değil, hakkın üstünü örtmek, batılı süslü göstermektir.

Burada enteresan bir durum söz konusu!. Gerçekten hakkın ortaya çıkmasını isteyen birisi, eğer ki bizim kitaplarımızda bir hata olduğunu söylüyor ise; bunu söyleyeceği yer eteğinin altındaki kişiler değil, bizleriz. Biz insanların kendi aralarında konuştukları şeyleri bize söylemedikleri sürece bilemeyiz. Bizim kitabımızda hata olduğunu söyleyen bu şahıslar,bizlere çok rahat bir şekilde ulaşacakları adres belli olduğu halde kendi aralarında konuşuyorlar ve net ortamında çeşitli propagandalara başlıyorlar.Bu ne ahlaki nede İslami bir durumdur.

Bu sözler  bize aktarılmadığı müddetçe de sanki bizler cevap vermiyoruz izlenimi oluşturuyorlar. Bu hakkı istemek değil, batılın yayılmasını istemektir. Zaten bu gibi kişilerin amacı Müslümanlarla uğraşmak, onlara iftiralar atmak, karalama kampanyası düzenlemektir. Açtıkları siteyi dahi bunu için açmışlardır.. Allah bu ve benzeri karakterlere sahip olan kişileri doğru yola iletsin. Hallerini düzeltsin yada gerçek yüzleri bütün insanlara göstersin."

Bunlar da aynı şekilde demagoji amaçlı söylenmiş sözlerdir. Sanki daha önce kendi forumlarında yaptığımız hatırlatmaları kale almışlar gibi bu uyarının neden kendilerine başka siteler yoluyla yapıldığını gündeme getiriyorlar. Biz daha önce yayınlarınızdaki gerek akidevi gerekse teknik yanlışlıkları ve tahrifleri sizin sitenizde de yazmıştık, ne oldu sonra? Bir sürü laf kalpazanlığı ve karartma yaparak, yaygarayla bastırmaya çalışarak meseleleri örtbas ettiniz. Bir tanesinde neticeye gidebildik mi? Bir tanesinde sizin beyin yıkama tezgahınızdan geçmemiş olan ortalama bir aklın kabul edebileceği bir izah geldi mi? Bir de çok dürüst kimselermiş gibi bize daha önceden haber verseydiniz diyorsunuz. O dediğiniz kibar metodlar kafir bile olsa az çok iyi niyetli olan, hidayeti umulan kimselere yapılır. Hiçbir şeyden tevbe etme niyeti olmayan, bilakis en açık küfür ve sapıklıkları, en bariz hataları bile laf kalabalığıyla örtbas etmeye çalışan bir güruha ancak bu şekilde kafasına vura vura hakkı göstereceksin ki düzelsinler veya onlar düzelmese bile başka insanlar ibret alsın da o topluluğun şerrinden sakınsın. Şunu bilin ki sizin en kötü hasletiniz alıcılarınızın kapalı olmasıdır. Kendinizi hidayete kapatmışsınız hiçbir günahtan tevbe etmeye meyletmiyor, hiçbir hatanızı kabul etmiyorsunuz. Bu haslet de ilk başta hocanızda mevcuttur. Sizde bu haslet olduğu müddetçe ta ki çıkıp hatalarınızı itiraf etmeye ve hidayet yolunda adım atmaya başlayacağınız güne kadar bizim uslubumuz da ancak hatalarınızı yüzünüze vurup alenen deşifre etme yönünde olacaktır. İstediğiniz kitaba müracaat edin; inatçı hasımlarla ve de bidat ve günahları açıktan işleyenlere karşı yumuşak bir davet uslubu bulamazsınız. Kısacası şikayette bulunduğunuz şey layık olduğunuz şeydir. Kendinizi değiştirmediğiniz müddetçe bundan şikayet etmeye de hakkınız yoktur. Son olarak bu site sizinle alakalı karalama kampanyası yürütmek için açılmamıştır. Sitede binlerce yazı var kaç tanesi sizinle alakalı? O yüzden kendinizi çok büyük davet yapan ve bu yolda saldırılara maruz kalan kimseler gibi takdim etmeyin. Sitemizde batıl fikirler yayan herkese karşı savaş açılmış durumdadır, günlük siteyi takip eden herkes bunu Allahın izniyle görür. Hak yayınları da bu batıl davetçilerinden bir tanesi ve tevhidi bazı söylemlerin arkasına gizlendiğinden ötürü en şerlilerinden birisi olduğu için tıpkı diğer cehennem davetçileri gibi deşifre edilmeye devam edecektir inşallah.

Hak yayınlarının Büyük Günahlar kitabındaki tahrifat hakkında ver(me)diği cevapla alakalı değerlendirmelerimiz şimdilik bu kadardır. Yazımızın bundan sonraki bölümünde Hatib (ra) kıssası ve casusluk meselesiyle alakalı yaptıkları savunmaları ele alacağız inşaallah.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillahirrahmanirrahim,

Yukarda neşretmiş olduğumuz yazıda Zehebi’nin Büyük Günahlar kitabına Hak Yayınları tarafından tahrifat yapıldığı hatta Zehebi’nin sözlerinin tamamen silinip yerine uydurma ilaveler yapıldığı yönündeki tesbitlerimizi dile getirmiştik ve ayrıca kısaca da olsa ilave ettikleri Hatib bin Ebi Beltia kıssasıyla alakalı bölümün akidevi yönden de birçok sapıklık ve küfür içerdiğini ortaya koymuştuk. İşin tahrif boyutuyla alakalı şu ana kadar yayınevi tarafından tatmin edici bir açıklama yapıldığını duymadık. Lakin Hatib (ra) kıssasıyla alakalı mezkur dalalet fırkasının “hizmetkar”lığını yapan birisi Hareket Metodu adlı kitaptan konuyla alakalı bir iktibas yaparak güya meseleyi izah etmeye çalışmış ancak sözkonusu kitaptan astıkları alıntı meseleyi açıklamak bir yana daha da girift hale getirmiş ve bu fırkanın Hatib meselesiyle alakalı sapık akidesini iyice açığa çıkarmıştır. Şimdi biz bu yazımızda bu alıntıdaki bazı açık batılları ortaya koyacağız ve de Hatib meselesiyle alakalı birkaç ilave açıklamada bulunacağız inşaallah.

Öncelikle şunu vurgulamak gerekir ki sözkonusu sapık fırkanın casusluk meselesi ile alakalı akidelerini açıkladıkları Abdurrahman el Muhacir ! ismiyle neşredilen yazıda bir sürü batıl usul sözkonusudur ve bu usullerin hiç birisinin ne nasslardan ne de selefin fehminden herhangi bir dayanağı bulunmayıp tamamen şahsi reye dayalı fikirlerden ibarettir. Mesela yazarın şu sözleri:

“İslam'a ve Müslümanlara hıyanet eden veya Müslümanların sırlarını kafirlere veren kişi, kalbinin iman dolu olduğunu iddia etse bile, şer'i geçerli bir mazereti olmadığı müddetçe, münafık ve hain olarak kabul edilip tevbe ettirilmeden öldürülür.
Bu kişi; "pişman oldum", "tevbe ediyorum" dese de sözlerine itibar edilmez.”


Bu şahsın Müslümanların sırlarını kafirlere verme fiilini mücerred bir küfür ameli olarak gördüğü anlaşılmaktadır. Nitekim “Müslümanlara Karşı Kafirlere Yardım etmenin hükmü” ismiyle yayınladıkları kitaplarında da buna yakın şeyler söylemişlerdir. Halbuki alimler nezdinde casusluk fiili başlı başına bir küfür ameli değildir. Bir kişi ancak yaptığı casusluk fiiline Müslümanları yok etmek, küfrü güçlendirmek gibi küfür olan bir kasıd ilave ederse kafir olur. Bazı muasır cahillerden başka da buna müstakil küfür diyen hiç kimseyi bilmiyoruz. Bu konuyla alakalı daha önce açıklamalarda bulunmuştuk yukarda sözkonusu yazının linki mevcuttur orada yaptığımız nakillerden sadece bir tanesini hatırlatmamız sanırım akıl sahipleri için yeterli olacaktır:

Bu hususta Kurtubi, Mümtahine: 1. Ayetin tefsirinde şöyle demektedir:

“Müslümanların gizli hallerini iyice bilip bu hallerine onların aleyhlerine dikkat çeken, düşmanlarına onların haberlerini bildiren bir kimse, eğer bu işi dünyevi bir maksatla yapıyor ve buna rağmen itikadı da sağlam ise -Hâtıb'ın bu işi yaparken dinden dönme niyetini taşımayıp, onları minnet altında tutmak maksadını gütmesinde olduğu gibi- bu davranışı dolayısıyla kâfir olmaz.”


Ardından alimlerin müslüman casusun ve kafir casusun hükmü ile alakalı ihtilaflarını zikretmektedir. Alimlerin müslüman casus kavramını kullanması bile casusluğu başlı başına bir küfür sebebi olarak görmediklerine delildir, hiçbir muteber alimden de bunu küfür olarak gördüğü nakledilemez. Böylece el-Muhacir, el Muvahhid vs kod isimleri kullanan kişi veya kişilerin Müslümanların sırlarını kafirlere vermeyi mücerred küfür ameli olarak görmelerinin islama soktukları bir bidat olduğu açığa çıkmıştır.

Muhacir denen yazar devamında şöyle diyor:

"Hatıb hadisesi kalbi bir mesele olduğu için biz hiçbir zaman ne bu konuda ne de Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in kalbe göre hüküm verdiği diğer konularda Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem gibi hüküm veremeyiz.
Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in kalbe göre hüküm verdiği meseleler bizim için delil değildir. Çünkü Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in verdiği bu hükümler vahiyle bildirilmiş ve yalnız o olaylara has kılınmış hükümlerdir.
Küfrü açığa çıkmış kişilere, geçerli bir şer'i mazereti olmadığı müddetçe zahiren kafir hükmü vermek gerekir."


Bu da aynı şekilde seleften hiçbir dayanağı olmayan bir sözdür. Bu adamlar hiçbir alimden Hatib olayının Rasulullaha has bir durum olduğunu, Rasulullahtan sonra Hatib’in yaptığı fiili yapan birisinin ise mutlaka tekfir edilmesi gerektiğine dair bir harf dahi nakledemezler. Bilakis yukarda da işaret ettiğimiz gibi alimler Hatib kıssasını delil alarak casusluğun mücerred bir küfür olmadığını delillendirmişler ve yine aynı kıssayı delil alarak müslüman casusun öldürülüp öldürülmeyeceğini tartışmışlardır. Kurtubi ilgili meselenin devamında bu husustaki ihtilafları şöyle nakletmektedir:

“Bu durumdaki bir kimsenin bu davranışı ile kâfir olmadığını kabul ettiğimiz takdirde acaba bu davranışı dolayısıyla had olarak öldürülür mü, öldürülmez mi? Bu hususta ilim adamları ihtilâf etmişlerdir. Malik, İbnu'l-Kasım ve Eşheb şöyİe demişlerdir: Bu hususta İmam (İslam devlet başkanı) ictihad eder. Abdu'l-Melik de şöyle demiştir: Eğer bu hareketi adet haline getirmiş ise öldürülür. Çünkü böyle bir kişi casustur. Malik de casusun öldürüleceğini belirtmiştir. Bu görüş de doğrudur, çünkü böyle bir kimse müslümanlara zarar verir ve yeryüzünde fesad çıkarmaya çalışan bir kimsedir. İbnu'l-Macişun, Hatıb'ın bu işi ilk yapışında teshil edilmiş olması dolayısıyla bu hususta tekrarı (bu işi adet edinmeyi) gözönünde bulundurmuş olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır."

Görüldüğü gibi alimler müslüman casusun öldürülüp öldürülmeyeceği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Eğer onların nezdinde casusluk küfür ameli olsaydı ittifakla casusun mürted olduğunu ve bundan dolayı öldürülmesi gerektiğini söylerlerdi fakat onlardan bunu söyleyen hiç kimse bilmiyoruz. Eğer Hatibin yaptığı amel küfür olsaydı ve de Rasulullah onu vahiyle aldığı özel bilgiden ötürü tekfir etmemiş olsaydı alimler bu kıssayı Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kendine has fiilleri yani hasaisi arasında addederlerdi. Rasulullaha has olan hasais hakkında alimler müstakil eserler kaleme aldıkları halde hiçbir tanesi bunların iddia ettiği şekilde Hatibin işlediği amel küfürdür lakin kalbi durumu vahiyle bildirildiği için tekfir edilmedi, bu da Rasulullahın kendisine has fiillerindendir yoksa Hatib’in yaptığı fiili yapan herkes tekfir edilmesi gerekir diye bir şey zikretmemişlerdir. Bilakis Rasulullahın hayatındaki diğer hadiseler gibi Hatib olayını da herkesi ilgilendiren genel bir hüküm olarak değerlendirmişler ve kendisinden çeşitli ahkamın istinbat edildiği bir delil olarak zikretmişlerdir. Lakin bu adamlar Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ahirzamanda çıkacağını haber verdiği, bizim de müslüman atalarımızın da yani selefin duymadığı şeyleri ihdas eden cehennem davetçileri oldukları için onların nezdinde alimlerin ne dediğinin bir önemi yoktur. Çünkü bu adamların kendilerine has müstakil mezhepleri vardır ve seleften gelen kavilleri de kendi fasit mezheplerine uyarsa alırlar, uymazsa atarlar ya da birbirinden bozuk tevillerle tevil ederler. Muhacirin bu sözünde daha beter bir batıl vardır ki bunu da bir sonraki fıkrada zikredeceğiz inşaallah. Muhacir devamla şöyle diyor:

"Fakat bizim zahiren kafir dediğimiz kişi Allah katında mü'min olabilir. Yine zahiren iman alametleri gösterdiği için kendisine Müslüman hükmü verilen kişi de Allah katında münafık olabilir."

Yine devamla şöyle diyor:

"Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem;
Hatıb hakkında, kalbinde iman olduğunu iddia etmesine veya getirdiği mazerete göre değil, Allah-u Teâlâ'nın vahiyle bildirdiği gerçek doğrultusunda, kalbine göre hüküm vermiştir."


Zehebi’nin kitabına koydukları dipnotta ise şöyle demişlerdi:

"Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Hatib b. Ebi Beltea hakkında vahiyden ötürü batinen hüküm vermiştir. Fakat Rasulullah'ın ölümüyle vahiy kesilmiş olduğundan kişilerin batınına (kalbine) göre hüküm vermek imkansız olmuştur. Bu yüzden böylesine bir şeyi yapan yani; Hatib b. Ebi Beltea gibi zahiren casuzluk yaptığı belli olan kimseye karşı Hz. Ömer radiyallahu anh'ın hükmettiği gibi zahiren hükmederek casus hükmünü ve dolayısıyla onun kafir olup öldürülmesi gerektiğine hükmetmeliyiz. Bu hükmün dışında onun batınına göre hüküm vermeye çalışmak vahyi bilme iddiasından başka bir şey değildir."


Bütün bu ifadeler birleştirildiğinde ortaya tamamen sapıkça ve zındıkça bir akide ortaya çıkmaktadır. Buna göre Hatib küfür ameli işlediği halde batınen mümindi! İşte bu, tarihte Cehmiye ve Gulatı Mürcie’nin bazı unsurları tarafından ortaya atılmış bir iddiadır. İbni Teymiye (rh.a) diyor ki:

“Cehm ve Salihi'nin sözlerini taklit edenler şöyle diyorlar:
 
Şüphesiz Allah ve Resulüne sövmek, teslisi ifade etmek ve bütün küfrî kelimeleri telaffuz etmek, gerçekte batini olarak küfür değildir. Bunlar sadece zahiren küfre delil olan şeylerdir. Bundan dolayı bu söven ve kötüleyenin içte (batınen) Allah'ı iyi bilen bir muvahhit ve O'na inanmış bir mümin olması caizdir. Bu kimselere bunun zahiren de batınen de kâfir olduğuna dair nas yahut icma ile bir hüccet ikame edildiğinde derler ki: Bunun içte yalanlamayı, tekzibi gerektirmesi lazımdır. İman ise bunun zıddını gerektirir.”


Şeyhulislam devamla şöyle diyor:

“Şüphesiz biz biliyoruz ki kim zorlama olmadan Allah ve resulüne söverse, dahası kim bir zorlayıcıya uymadan elfazı küfür konuşursa, Allah, resulü ve ayetleriyle alay ederse, bu kişi batınen de zahiren de kâfirdir. Kim dese ki; böylesi biri, kimi zaman içte mümin fakat zahiren kâfir olabilir, işte bu kişi dince zaruri olarak fesat olduğu bilinen bir söz söylemiş olur. Çünkü şüphesiz Allah Kur'an'da kâfirlerin sözlerini zikretmiş ve onların küfürlerine hükmetmiş, onların bu sözlerle cehennemi hakkettiklerini belirtmiştir. Eğer bu küfrî sözleri, onlar aleyhinde şahidlik edenlerin şehadeti mesabesinde yahut ikrar edenin ikrarında yanlışlıklar yapması düzeyinde olsaydı, Allah, doğru da yalan da olması muhtemel şehadet ile onları cehennem ehli kılmazdı. Aksine bu şehadetin ancak doğru olması şartıyla onları azablandırması gerekirdi. Bu, şu ayetlerdeki gibidir:

"Andolsun ki: Allah, kesinlikle Meryem oğlu Mesih 'tir, diyenler kâfir olmuşlardır."
"Andolsun, Allah, üçün üçüncüsüdür, diyenler de kâfir olmuşlardır" (Maide 5/72-73) ve benzeri ayetler.”
(Feteva, 7/557; *Külliyat, 7/438-439)

Sarim’ul Meslul’da ise bu konuyu açıkladığı yerde şöyle demektedir: “Her kim -ikrah vb- şer’i bir zaruret olmadan kasden bilerek küfür kelimesi konuşursa zahiren de batınen de kafirdir. Bizler şöyle denilmesini asla caiz görmeyiz: ‘Bu kişi aslında batınen mümin olabilir’ Her kim böyle derse işte o İslam’dan çıkmıştır.” (Sarim’ul Meslul sf 437)

Görüldüğü gibi ikrahsız olarak küfür ameli işleyen bir kişinin iç aleminde mümin olmasına ihtimal veren kişi Cehmiye’nin en sapık fırkasına dahildir ve bu kişi İslamın temellerini yıkmış olan bir zındık ve kafirdir. Allaha ve Rasulune söven birisi kalben mümin olabilir ancak biz ona zahirine göre kafir deriz diyen birisi ile Müslümanların sırlarını kafirlere veren kişi zahirde kafirdir ancak iç aleminde müslüman olabilir diyen birisi arasında hiçbir fark yoktur. Bu adamlar gerçekten imanın da küfrün de ne olduğunu bilmeyen kişilerdir. Bir de insanlara akide öğretmeye, dine davet etmeye kalkışmıyorlar mı insanın gerçekten hayret edesi geliyor! Okuyuculardan istirhamımız bu yazıları bir magazin haberi gibi okuyup geçmesinler ve bu sözler üzerinde fıkhetsinler ve de Hatib kıssasıyla alakalı bu sözlerin dinde ne büyük bir fesat doğurduğunu idrak etmeye çalışsınlar. Bu adamlar resmen imanla küfrün bir arada olabileceğine itikad etmişler ve iman sahibi birisinden yani Hatib’ten ikrah olmadığı halde küfür ameli sadır olabileceğine ihtimal vermişler. Bununla da yetinmeyip bir de Allaha ve Rasulune iftira atarak Allah ve Rasulunun güya küfür amel işleyen birisine kalbi temiz olduğu için müslüman hükmü verdiğini ileri sürmüşlerdir. Halbuki bu söyledikleri söz ne büyük bir batıldır, dinin temeline ne de büyük bir darbe indirmektedir; hiç kimse bunun farkında değildir! Biz bu şahısların iman meselesinde böyle fasit bir usule sahip olduğunu askerlik tartışmasında da tesbit etmiştik çünkü o mesele hakkında da hocaları şöyle bir fetva vermişti: “İkrah-ı mülci olmadan tağutun ordusuna giren kişinin zahiri (dış görünüşü) küfürdür.” Sonra da güya bunu delillendirmek adına alimlerden Darul harpte yaşayan Müslümanlara zahirlerine göre kafir muamelesi göreceğine dair nakillerde bulundular. Halbuki bunun meselemizle bir alakası yoktur. Akidesine dair bilgi olmayan ve imanını açığa vurmamış birisi hakkında elbetteki zahirine göre yani tebeiyyete, bulunduğu diyara göre kafir muamelesi yapılacaktır, bu kişi iç aleminde mümin de olsa bu böyledir. Lakin darul harpteki bu mümin zahirde bir küfür ameli işlememiştir, eğer işlemiş olsaydı zahiren de batınen de kafir olacaktı. Fakat biz burada bizzat küfür ameli işlemiş olan birisinin batınen mümin olacağı iddiasından bahsediyoruz ki bu tamamen sapıklıktan ibarettir.

İşte Hatib konusunda bu adamların fasit akidesi böyledir ve küfre ikrah haricinde bir istisna getirme esası üzerine kuruludur. Yalnız bu batıl akide hususunda bu adamları yalnız zannetmeyin günümüzde başta kendilerine cihadçı denen fırkalar olmak üzere bir çok sapık fırka Hatib’in amelini küfür olarak görüp ardından Hatib’in küfür işlemesine rağmen müslüman kaldığını ileri sürmektedir. Örneğin Türkiyedeki Ebu Hanzala, Murat Gezenler gibi bir çok sözde davetçinin ilham kaynağı olan  Abdulkadir bin Abdulaziz “el-Cami”de bu kıssayı küfür hususunda cehaletin mazeret olduğuna delil getirmiştir. Seyfeddin ise “Müslümanlara Karşı Kafirlere Yardım Etmenin Hükmü” kitabında –ki kitabın aslı Nasır bin Fehd isminde başka bir cihadçı geçinen yazara aittir- Hatib’in amelinin küfür olduğunu fakat tevilden dolayı mazeretli olduğunu gevelemektedir. Görünen o ki bütün muasır dalalet fırkalarının Hatib meselesine yaklaşımları aşağı yukarı aynıdır, hepsi ameli küfür olarak görme hususunda ittifak etmişlerdir ve alimlerin bu ameli haram olarak nitelemesine itibar etmemektedirler. Ondan sonra da Allah rasulunun Hatib’i tekfir etmemesi müşkilatını (!) çözebilmek için de artçı teoriler geliştirmekte ve casusluğa küfür hükmü verme sapıklığının üzerine ikrah olmadan küfür işleyen birisinin bağışlandığına dair küfür olan izahları ilave etmektedirler. İzahlar farklı da olsa hepsi küfür işleyen birisinin cehalet, tevil, Batıni durumu vb şeylerden dolayı tekfir edilmeyeceği noktasında birleşmektedir ki neticede bunların hepsi şu açık nasslara muhalif küfür akideleri olmaktan öteye geçmez:

“Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz, bunun haricindekini dilediğine bağışlar” (Nisa: 48)
“İkraha tabi tutulanlar müstesna kim imanından sonra Allahı inkar ederse ona Allahtan bir gazab vardır” (Nahl: 106)

Ahiru da’vana en’il hamdu lillahi Rabbil alemin.
 

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillahirrahmanirrahim,

Yukarda da işaret ettiğimiz gibi Zehebi’nin Kebair kitabının tercümesiyle alakalı en büyük problem Hatib kıssasıyla alakalı batıl hatta küfür olan yorumlar ve de bu yorumların hiçbir aslı olmadığı halde Zehebi’ye nisbet edilmesidir. Yayınevi yetkililerine düşen bu batılları izah etmek ve bu ifadelerin Zehebi’ye ait olduğunu iddia ediyorlarsa bunu kitabın orjinalinden ispatlamaktır bundan gerisi boş kelam ve zaman kazanma taktiğinden öteye geçmez. Şimdi bu yazımızda inşaallah Abdurrahman el Muhacir’in Hareket Metodu kitabından sözkonusu Hatib kıssasıyla alakalı nakledilen bölümde yer alan bir hadis etrafındaki çarpıtmaya değinmek istiyorum. Şimdi Ömer (ra)’a ait olan sözkonusu hadisin metni şu şekildedir:


إِنَّ أُنَاسًا كَانُوا يُؤْخَذُونَ بِالوَحْيِ فِي عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، وَإِنَّ الوَحْيَ قَدِ انْقَطَعَ، وَإِنَّمَا نَأْخُذُكُمُ الآنَ بِمَا ظَهَرَ لَنَا مِنْ أَعْمَالِكُمْ، فَمَنْ أَظْهَرَ لَنَا خَيْرًا، أَمِنَّاهُ، وَقَرَّبْنَاهُ، وَلَيْسَ إِلَيْنَا مِنْ سَرِيرَتِهِ شَيْءٌ اللَّهُ يُحَاسِبُهُ فِي سَرِيرَتِهِ، وَمَنْ أَظْهَرَ لَنَا سُوءًا لَمْ نَأْمَنْهُ، وَلَمْ نُصَدِّقْهُ، وَإِنْ قَالَ: إِنَّ سَرِيرَتَهُ حَسَنَةٌ "

"İnsanlar Rasûlullah (SallAllahu Aleyhi ve Sellem) zamanında vahiy ile değerlendirilirdi. Şüphesiz artık vahiy kesilmiştir. Bugün sizi gördüğümüz amellerinizle değerlendiririz. Bu yüzden kim bize hayır ve adalet gösterirse onu emin sayar ve ona yakınlaşırız. Onun gizli halleri bizi ilgilendirmez ve o gizli hallerin hesabı Allah-u Teâlâ'ya aittir. Bize zahiren fena hal gösterenlere güvenemeyiz ve onu tasdik de etmeyiz. Gizli halinin iyi olduğunu söylese bile bu böyledir." (Buhari, 2641)

Şimdi iddiacı sözkonusu hadisle alakalı şöyle demektedir:

“Hatıb hadisesi kalbi bir mesele olduğu için biz hiçbir zaman ne bu konuda ne de Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in kalbe göre hüküm verdiği diğer konularda Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem gibi hüküm veremeyiz.

Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in kalbe göre hüküm verdiği meseleler bizim için delil değildir. Çünkü Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in verdiği bu hükümler vahiyle bildirilmiş ve yalnız o olaylara has kılınmış hükümlerdir.”


Şimdi biz bu iddiacının Hatib kıssasıyla alakalı batıl sözlerini yukarda ele almıştık ve Hatib kıssasıyla alakalı böyle bir yorumun bugüne kadar hiçbir alim tarafından bu şekilde yapılmadığına işaret etmiştik. İddiacının kendi batıl tezine Ömer (ra)’ın sözünü delil getirmesi de aynı şekilde temelsiz bir iddiadır ve yine başka batıllara yol açacak bir yorumdur. Zira hiçbir alim bu hadisi zahiren kötü olan birisi batınen iyi birisi olabilir şeklinde mutlak manada tefsir etmemiştir. Bu günümüzde para ile imanın kimde olduğu bilinmez deyip meyhanedeki şarapçının dahi gizli evliya olabileceğine itikad eden cahillerin sözlerine ve de yukarda işaret ettiğimiz gibi zahiren küfür işleyen birisinin batınen halis bir mümin olabileceğini kabul eden Cehmilerin sözlerine benzemektedir. Ehli sünnet vel cemaat ise zahir-batın uyumunu kabul eder ve asla zahiren küfür veya haram olsun kötü fiiller işleyen birisinin hakikatte Salih bir mümin olacağını kabul etmez. Zahir-batın uyumu hakkında Şeyhulislam İbn Teymiyye (rh.a) şöyle demektedir:

“Rasulullah (s.a.s) şöyle dedi:
 
“Cesedde öyle bir et parçası vardır ki o iyi olursa bütün ceset iyi olur, o bozulursa bütün vücut bozulur, işte o et parçası kalptir.” (Buhari)

Bu hadis gösteriyor ki; kalbin iyi olması, cesedin iyi olmasını gerektirir. Eğer cesed salih değilse, kalb de salih değil demektir. Mü’minin kalbi ise salihtir. O halde iman ettiğini söylemesine rağmen onunla amel etmeyen kimsenin kalbi kesinlikle mü’min değildir. Çünkü cesed, kalbe tabidir ve kalbe yerleşen birşey muhakkak cesedde kendisini ortaya kor.”
(Fetvalar c: 14 s: 120-121)

 İbni Teymiyye bir başka yerde şöyle diyor:

“İman veya nifağın aslı kalptedir. Sözde ve amellerde zahir olan ise onun alameti, delili ve  göstergesidir. Bu sebeble bir kimsede iman ve nifak zahiren gözükürse hüküm buna göre sabit olur.” (Essarimul Meslul s: 34)

Görüldüğü gibi Ehli sünnet nezdinde kişinin dış görünüşü yani zahiri mutlaka iç alemini yani batınını yansıtır. Kişinin kendi iradesiyle hareket etmediği ikrah hali ise bundan müstesnadır. İkrah altında olmadığı halde zahirde küfür olan amelleri işleyen kimse batınen yani kendi iç aleminde mü’min olabilir sözü ise Cehmiye usulune uygun bir sözdür.

Biz bu meseleyi bu şekilde daha önce de askerlik meselesi hakkında münazara ederken bu sapık fırka mensuplarına aktarmıştık ancak onlar –tam da yeri olduğu halde- şu an konumuz bu değil vs diyerekten bu meseleyi geçiştirdiler. Mesele gayet açıktır. İkrah hali haricinde bir müslüman kötü bir fiil yapıp da kendisinin aslında iyi birisi olduğunu iddia edemez. Ancak kişi ikrah altındadır bunu isbat edemez veyahut da zahirde adaletli gibi gözüken yalancı şahitlerden dolayı suçsuz kişiye ceza tatbiki gerebilir vs bunlar ise istisnai durumlardır. Bu tip konular hakkında da Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır:


إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ، وَإِنَّكُمْ لَتَخْتَصِمُونَ إِلَيَّ، فَلَعَلَّ بَعْضَكُمْ أَنْ يَكُونَ أَلحَنَ بِحُجَّتِهِ مِنْ بَعْضٍ فَأَقْضِي لَهُ عَلَى نَحْوِ مَا أَسْمَعُ، فَمَنْ قَضَيْتُ لَهُ فَلَا يَأْخُذْ مِنْ حَقِّ أَخِيهِ شَيْئاً، فَكَأَنَّمَا أَقْطَعُ لَهُ قِطْعَةً مِنْ نَارٍ


"Ben ancak bir insanım. Siz davalarınıza bakmam için bana müracaat ediyorsunuz. Bir kısmınız (hakkı savunurken) delilini ifade etme hususunda bir kısmınızdan daha güçlü olabilir, ben de ondan dinlediklerime göre hüküm veririm. Binaenaleyh ben (bu şartlar içerisinde) herhangi bir kimse için kardeşinin hakkı olan bir şeyin verilmesine hükmedersem o kimse bu şeyi almasın. Çünkü ben (bu şekilde verdiğim  hükümle) ona  ateşten  bir  parça  kes(ip  ver)mişim  (demek)tir.”
(Ebû Dâvûd, Edeb 87)

Bu hadis açıkça göstermektedir ki Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) insanların batınlarına göre değil zahirlerine göre hükmetmiştir. Bunun en büyük göstergesi de münafıkların birçoklarının kalbi durumunu bildiği halde onlara zahirde İslamla hükmetmesidir. Bu hususta İmam Şafii (ra) yukardaki hadisi izah ederken şöyle demektedir:


فَأَخْبَرَ أَنَّهُ يَقْضِي عَلَى الظَّاهِرِ مِنْ كَلَامِ الْخَصْمَيْنِ وَإِنَّمَا يَحِلُّ لَهُمَا وَيَحْرُمُ عَلَيْهِمَا فِيمَا بَيْنَهُمَا وَبَيْنَ اللَّهِ عَلَى مَا يَعْلَمَانِ، وَمِنْ مِثْلُ هَذَا الْمَعْنَى مِنْ كِتَابِ اللَّهِ قَوْلُ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ {إِذَا جَاءَكَ الْمُنَافِقُونَ} [المنافقون: 1] إلَى قَوْلِهِ {الْكَاذِبُونَ} فَحَقَنَ رَسُولُ اللَّهِ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - دِمَاءَهُمْ بِمَا أَظْهَرُوا مِنْ الْإِسْلَامِ وَأَقَرَّهُمْ عَلَى الْمُنَاكَحَةِ وَالْمُوَارَثَةِ وَكَانَ اللَّهُ أَعْلَمَ بِدِينِهِمْ بِالسَّرَائِرِ

“Burada Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine başvuran iki hasmın sözlerinin zahiriyle hükmettiğini haber vermiştir. Ve bu surette Allah ile aralarında kendi bildikleri hususlarda onlara birtakım şeyleri helal, birtakım şeyleri de haram kılmıştır. Bu manada olmak üzere Allahın kitabındaki şu kavil de bunun gibidir: “Münafıklar sana geldiklerinde biz senin Allah Rasulu olduğuna şehadet ederiz derler. Allah senin kendi rasulu olduğunu bilmektedir ve de Allah şahittir ki münafıklar yalan söylemektedir.” (Munafıkun: 1) Şu halde Allah onun gizledikleri dinlerini, inançlarını bildiği halde Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onların izhar ettiği İslamlarına binaen kanlarını korumuş ve nikah, miras gibi hususlarda onlara hak tanımıştır.” (El-Ümm, 5/138)

Şeyhulislam İbn Teymiyye ise şöyle demiştir:


ثم جميع هؤلاء المنافقين يظهرون الإسلام ويحلفون أنهم مسلمون وقد اتخذوا أيمانهم جنة وإذا كانت هذه حالهم فالنبي صلى الله عليه وسلم لم يكن يقيم الحدود بعلمه ولا بخبر الواحد ولا بمجرد الوحي ولا بالدلائل والشواهد حتى يثبت الموجب للحد ببينة أو إقرار

“Sonra bu münafıkların hepsi İslam izhar edip kendilerinin müslüman olduğuna dair yemin ederler ve bu surette yeminlerini kalkan edinirlerdi. Onların hali bu olduğu halde Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara kendi bilgisiyle veya tek kişinin haberine dayanarak ya da mücerred vahiyle yahut da bir delil veya itiraf vasıtasıyla had cezasını gerektirecek bir duruma ulaşmadığı takdirde deliller ve şahitlere dayanarak dahi onlara had cezası tatbik etmemiştir.” (Sarimul Meslul, 356)

Açıkça görüldüğü gibi Ömer hadisini Rasulullah zamanında insanlar zahirlerine göre değil batınlarına göre muamele görürdü gibi mutlak bir şekilde anlamak açık bir hatadır. Rasulullah davalarda bunların iddia ettiği gibi insanların kalbine göre değil zahire göre hükmeder ve vahiy yoluyla batınen kafir olduğunu bildiği münafıklara dahi zahirde İslam muamelesi yapardı ve O, bu surette kendi ümmetine de zahire göre hükmetmeleri konusunda örnek olmuştur. Rasulullahın zahiri delilleri bırakıp Batıni hale göre hükmettiği bir tek örnek gösterebilirler mi? Bu iddiaya göre Rasulullahın münafıklara zahirlerine göre müslüman muamelesi yapması başta olmak üzere birçok fiilinin bir açıklaması yoktur. Ömer hadisinin insanlar gizli hallerinden sorumlu tutulurlardı şeklinde tercümesi de yanlıştır hadisin metninde öyle bir ibare yoktur. Ömer (ra) “İnsanlar vahiyle değerlendirilirdi” demiştir. Kaldı ki bu her zaman böyle olmamıştır, bu ancak hadisin şarihlerinin de beyan ettiği gibi “bazı vakitlerde” böyle olmuştur. Kirmani, bu ibareyi şöyle şerhetmiştir:


يعني كان الوحي يكشف عن سرائر الناس في بعض الأوقات


“Yani bazı zamanlar vahiy insanların gizli hallerini açığa çıkartırdı” (El-Kevakib’ud Derari, 11/164)

İşte böylece anlaşılmaktadır ki Rasulullah zamanında insanların batınlarına göre hüküm aldığı iddiası batıldır ve hele ki zahiren fesat ameller işleyen insanların hatta küfür izhar eden  kişilerin kalbleri temiz olduğu için mümin addedildikleri iddiası ise büsbütün batıl bir iddiadır ve de bu ancak batılda iyice derinleşmekten başka bir anlam ifade etmez.  Böylece bu kişiler Hatib kıssasıyla alakalı batıl sözlerini delillendirmek isterken iyice batıla batmışlardır. Vallahu’l Mustean.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillahirrahmanirrahim. Deccalin hizmetkarı yine ortaya çıkmış ve Hak yayınlarının zahirde küfür amel işleyen birisinin batınen müslüman olabileceği şeklinde bir itikadı olmadığını söylemiş. Biz Allaha hamd olsun hiç kimseye kendisine ait olmayan bir görüş nisbet edecek değiliz ve bunu yaptığımız takdirde İslam ahlakına uymayan bir iş yapmış oluruz. Şimdi Hak yayınlarının Hatib meselesinde parantez içi yaptığı açıklamayı tekrar zikrediyoruz:

"Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Hatib b. Ebi Beltea hakkında vahiyden ötürü batinen hüküm vermiştir. Fakat Rasulullah'ın ölümüyle vahiy kesilmiş olduğundan kişilerin batınına (kalbine) göre hüküm vermek imkansız olmuştur. Bu yüzden böylesine bir şeyi yapan yani; Hatib b. Ebi Beltea gibi zahiren casuzluk yaptığı belli olan kimseye karşı Hz. Ömer radiyallahu anh'ın hükmettiği gibi zahiren hükmederek casus hükmünü ve dolayısıyla onun kafir olup öldürülmesi gerektiğine hükmetmeliyiz. Bu hükmün dışında onun batınına göre hüküm vermeye çalışmak vahyi bilme iddiasından başka bir şey değildir."

Bunlar da Abdurrahman el Muhacir'in sözleri:

"Hatıb hadisesi kalbi bir mesele olduğu için biz hiçbir zaman ne bu konuda ne de Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in kalbe göre hüküm verdiği diğer konularda Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem gibi hüküm veremeyiz.
Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in kalbe göre hüküm verdiği meseleler bizim için delil değildir. Çünkü Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in verdiği bu hükümler vahiyle bildirilmiş ve yalnız o olaylara has kılınmış hükümlerdir.
Küfrü açığa çıkmış kişilere, geçerli bir şer'i mazereti olmadığı müddetçe zahiren kafir hükmü vermek gerekir."

Casusluğun küfür olduğuna dair ise şunları söylüyor:

“İslam'a ve Müslümanlara hıyanet eden veya Müslümanların sırlarını kafirlere veren kişi, kalbinin iman dolu olduğunu iddia etse bile, şer'i geçerli bir mazereti olmadığı müddetçe, münafık ve hain olarak kabul edilip tevbe ettirilmeden öldürülür.
Bu kişi; "pişman oldum", "tevbe ediyorum" dese de sözlerine itibar edilmez.”


Görüldüğü gibi aynı Hatib'in mazeretini getiren ve iman ehli olduğunu söyleyen bir kimsenin müslümanların sırlarını kafirlere verdiği takdirde mazeretine itibar edilmeyeceğini söylüyor.

Şimdi burada Hak yayınlarının akidesini merak edenlerin soracağı çok basit sorular vardır:

1- Casusluk yani müslümanların sırlarını kafirlere vermek küfür müdür?
2- Hatib müslümanların sırlarını kafirlere vermiş midir?
3- Hatib bu amelinden sonra müslüman kalmaya devam etmiş midir?
4- Hatibin aynı amelini yapan birisi yani müslümanların sırlarını kafirlere veren kişi bugün olsa tekfir edilir mi?

Bu kişilerin bütün bu sorulara vereceği cevap evetse şu halde bu kimselerin küfür dedikleri casusluk amelini işleyen birisinin yani Hatib'in kalbi niyetinden dolayı müslüman kalmaya devam edeceğini savundukları ortaya çıkmış olur. Buna velev ki bir kişi için de cevaz verseler burada farkeden bir şey olmaz. Hak yayınları bugün küfür ameli gördükleri casusluk veya başka herhangi bir fiili işleyen bir kimseyi iyi niyet de iddia etse tekfir ediyor olabilir lakin acaba bu görüşlerini gerçekten sağlam bir temele mi dayandırıyorlar yoksa Rasulullah zamanında insanların kalbine göre hüküm verilirdi, şimdi ise buna imkan yoktur o yüzden zahirlerine bakarak küfür hükmü veririz gibi bir gerekçeye mi dayandırıyorlar? Eğer buysa bu batıl bir gerekçelendirmedir. İmanın ne olduğunu anlayan birisi iman sahibi birisinden küfür ameli sadır olmayacağını bilir ve davasını da bu şekilde temellendirir. Hak yayınlarının bu husustaki yapacağı açıklamayı bekliyoruz...


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Hatib (ra) kıssasıyla alakalı batıl ehlinin sözlerinin değerlendirmesine geçmeden önce bu demagoji üstadlarının yaptığı farklı bir demagojiye dikkat çekmek istiyorum. Diyorlar ki:

“Mevzuya gelince: Bahsi geçen kitaba Hak Yayınları tarafından eklenen dipnot şu şekildedir:

(Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem Hatib b. Ebi Beltea hakkında vahiyden ötürü batinen hüküm vermiştir. Fakat Rasulullah'ın ölümüyle vahiy kesilmiş olduğundan kişilerin batınına (kalbine) göre hüküm vermek imkansız olmuştur. Bu yüzden böylesine bir şeyi yapan yani; Hatib b. Ebi Beltea gibi zahiren casuzluk yaptığı belli olan kimseye karşı Hz. Ömer radiyAllahu anh'ın hükmettiği gibi zahiren hükmederek casus hükmünü ve dolayısıyla onun kafir olup öldürülmesi gerektiğine hükmetmeliyiz. Bu hükmün dışında onun batınına göre hüküm vermeye çalışmak vahyi bilme iddiasından başka bir şey değildir.) (Hafız Zehebi, Büyük Günahlar: s. 142. Hak Yayınları’nın eklediği dipnot)

İddia ise şu şekildedir:

“Öncelikle burada zikredilen görüş hiçbir alimin dile getirmediği muhdes, bidat bir görüştür. Hiçbir alim Hatib kıssasını bu şekilde yorumlayarak Hatib’in yaptığı amelin küfür ameli olduğunu fakat Rasulullah (sallAllahu aleyhi ve sellem)’in onun Batıni durumuna muttali olarak tekfir etmediğini vs söylememiştir. Burada açık batıl ve küfürler sözkonusudur. Birincisi bir kimsenin küfür ameli işlediği halde bazı sebeblerden dolayı kafir olmayacağı iddiası. Bu ise “Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz” nassı ve diğer nassların açık tekzibidir, bunu söyleyen kişi tevhidi bilmiyordur çünkü küfür işleyen birisinin ikrah haricindeki bir özürden dolayı mazeretli olacağını söylemektedir. İkincisi ise zahirde küfür olan bir ameli işleyen kişinin Batıni aleminde müslüman olabileceği iddiası.”


Meseleye geçmeden önce iddiacılara birkaç soru sormak istiyorum. Belki ortaya attıkları iddianın ne kadar basit bir iddia olduğunu anlarlar.
Büyük günahlar kitabı 30 yılı aşkın bir süredir tercüme edilmiş bir kitaptır. Kim bilir şimdiye kadar iddia sahipleri belki bu kitapta bahsi geçen dip notu defalarca okumuşlardır. Şimdi ne oldu da bu gün böyle bir iddia ortaya attılar?

İddiacının iddiasına göre, dip notta "casusluk meselesi Allah’a şirk koşmakla aynı tutulmuş buna rağmen batına göre yani batında niyet halis olduğu için bizatihi küfür olan bir meselede niyete dayanılarak müslüman hükmü verilmiştir"!

Ve ayrıca aynı dip notta “açık batıl ve küfürler söz konusudur” iddiasındalar!

O zaman iddiacıya soruyorum! Sizler Tevhid havarisi olduğunuzu iddia ediyorsunuz! İnsanları Hak Yayınları'nın kitaplarını okumamaları için elinizden geleni yapıyorsunuz. Kitaplarda yanlış bulmak için didik didik arıyorsunuz ve vaktinizin çoğunu bu iş için harcıyorsunuz. Buna insanlar her gün şahitlik ediyorlar.

Sizler 30yılı aşkındır tercüme edilmiş bu kitabı defalarca okumuşsunuzdur. O zaman iddia ettiğiniz gibi, bu kadar “açık batıl ve küfürler söz konusu “olduğu halde şimdiye kadar neden bu açık küfürleri fark etmediniz?

Yoksa küfrü şirki yenimi öğrendiniz de bu gün mü bu dip notu çözebildiniz?

Bu demek oluyor ki şimdiye kadar ki iman iddianız boş bir iddiadan ibaretti!

Sizler gerçekten ortaya attığınız bu iddianıza kendiniz inanıyor musunuz?
Daha dün “Allahtan başkasından şefaat istemek şirk olmakla beraber, yapan kişinin niyetine göre bunda tafsilat olabilir.” Sözünüze davetulhaq yöneticileri tarafından yapılan reddiyeyi ne çabuk unuttunuz?

Aslıd-din ile ilgili bir meselede “bizler beşeriz hata yapabiliriz” sözlerinizi ne çabuk unuttunuz?

Hangi batıl görüşünüzü daha söyleyelim?

Şimdi ortaya attığınız iddia bize mi uyuyor yoksa size mi?”


Şimdi gerçekten büyük bir deha (!) ürünü olan bu incelik (!) karşısında hayret ediyor ve diyoruz ki hayırdır, o saydığın uyduruk meselelerden dolayı geçmişte bizi tekfir ettiğiniz gibi şimdi de bundan dolayı mı tekfir edeceksin? Sen 30 senedir bu kitabı okuyup da kitaptaki küfrü tesbit edemediğine göre demek ki küfrün ne olduğunu yeni öğrendin, deyip bugüne kadar kafir olduğumuza mı hükmedeceksin? Nereden öğrendiniz bu usulu? Ne dersiniz şimdi Mustafa İslamoğlunun 30 sene önceki bir kitabında, hatta ona da gerek yok İbn Arabi’nin 1000 sene önceki kitabında bir küfür olsa siz de bunu sitenize yeni koysanız, koyan kişi de bu şahısların kitaplarını incelemiş olan birisi olsa mesela hocanız yeni yazdığı bir kitabında ilk defa İbn Arabi’nin küfründen bahsetmiş olsa ne diyeceksiniz; bu adam yıllardır İbn Arabi’yi okur fakat ilk defa onun küfründen bahsediyor demek ki küfrün ne olduğunu yeni öğrendi şimdiye kadar müslüman değilmiş mi diyeceksiniz? Hırstan ve hasetten öyle gözünüz dönmüş ki tıpkı o zındık kadın gibi bizi tekfir edebilmek için veya en azından hakkımızda şüphe uyandırmak için öyle bahanelere sarılıyorsunuz ki dünyada da ahirette de rezil olmaktan utanmayacak bir hale gelmişsiniz. Ben şimdi belki o kitabı bugüne kadar okumadık, kitabı okuduk ama dipnotu görmedik, onu da gördük belki unuttuk veya çeşitli meşguliyetlerden gündeme getirmedik vs demeye bile ihtiyaç duymuyorum. Eğer bundan dolayı tekfir ediyorsanız bu o kadar rezil bir tekfir usulu ki buna mezhebin lazımıyla tekfir bile denmez. Bu ancak tıpkı daha önceki tekfir denemeleriniz gibi siyasi tekfir çabasından ibarettir. Bunu da bir şey tutturamasanız da sırf mide bulandırmak için ortaya attınız işte. Şimdi bu fasıldan sonra inşallah asıl mevzuya geçebiliriz.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Hak yayınları yetkilisi şöyle diyor:

“Hatıb b. Ebi beltea’nın durumuna bizattihi küfür diyip sonra kalbi durumuna hüküm verildiğini kitabın hangi cümlesinden çıkardınız?
Kitaplarımızda aksine Hatıb b. Ebi beltea’nın yaptığının küfür olmadığını haram olduğunu açık bir şekilde yazılı olduğu halde?”


Şimdi bu şahıslar böyle muğlak cümleler kurarak cahilleri aldatmaya çalışmaktadırlar. Madem Hatib’in yaptığı amelin küfür değil, haram olduğuna inanıyorsunuz şu halde söyler misiniz Hatib hangi ameli yapmıştı? Sizler casusluğun küfür olduğunu söylediniz ve dediniz ki: “Casusluk (müslümanların gizli hallerini kafirlere haber vermek) bu küfürlerden bir küfürdür.” Hatib’in yaptığı amelin ise casusluk olduğu ortadadır. Alimlerin casusluğun hükmünü ele alırken Hatib kıssasını delil almaları dahi bunu göstermektedir. Şu halde Hatib’in yaptığı ameli küfür olarak gördüğünüzden bahsetmemiz neden ağırınıza gidiyor ki? Biz size Hatib’i tekfir ediyorsunuz demedik ki. Hatib’in yaptığı amel diyerek meseleyi niye kamufle ediyorsunuz, Hatib’in yaptığı amel casusluk amelidir. Siz Hatib’in yaptığı amel olan casusluğu küfür olarak vasfettiniz ve ondan sonra da Hatib sözkonusu ameli yaptığı halde Hatib’i tekfir etmediniz ki eğer onu tekfir etseydiniz Allah ve Rasulunun mümin olarak vasfettiği birini tekfir etmeniz size küfür olarak yeterdi. Bu mümkün olmadığına göre casusluğun küfür olmadığını itiraf etmeniz gerekiyordu ki siz onu da yapmadınız ve böylece küfür olan bir ameli işleyen birisinin Batıni durumundan ötürü kafir olmadığını ileri sürerek ayrı bir küfür ihdas ettiniz. Hatib’in yaptığı ameli bizatihi küfür olarak görmüyoruz derken kasdınız, Hatib’in yaptığı şekildeki bir casusluğu küfür olarak görmediğinizi beyan etmekse o zaman Müslümanların sırlarını kafirlere vermenin küfür olduğunu isbatlamak için yaptığınız onca kelamın ve sözde delillendirmenin manası nedir? Siz bu hususta Kurtubi’nin, Mümtahine: 1. Ayetin tefsirinde söylediği şu sözlere katılıyor musunuz, neden bu konuya ve alimlerin konuyla alakalı diğer sözlerine bir kelimeyle de olsa değinmediniz?

“Müslümanların gizli hallerini iyice bilip bu hallerine onların aleyhlerine dikkat çeken, düşmanlarına onların haberlerini bildiren bir kimse, eğer bu işi dünyevi bir maksatla yapıyor ve buna rağmen itikadı da sağlam ise -Hâtıb'ın bu işi yaparken dinden dönme niyetini taşımayıp, onları minnet altında tutmak maksadını gütmesinde olduğu gibi- bu davranışı dolayısıyla kâfir olmaz.”

Kurtubi’nin sözleri hak mı değil mi? Eğer hak diyorsanız şu halde Müslümanların sırlarını kafirlere vermenin küfür olduğunu ispatlamaya çalışmanızın sebebi nedir? Bundan kasıd islamı yok etmek, küfrü güçlendirmek amaçlı bir casusluk ise bunun küfür olduğu zaten açıktır, neyi ispatlamaya çalışıyorsunuz ki? Kaldı ki Hatib’in yaptığı şekildeki yani kafirlerin ailesine zarar vermemesini sağlama amacına yönelik olarak kafirlere Müslümanların sırlarını verme şeklindeki bir casusluk küfür değilse o zaman bu fiilin aynısını yapan birisinin tekfir gerekçesi nedir ki günümüzde böyle birinin tekfir edileceğini ileri sürüyorsunuz? Çünkü küfür olan şey Müslümanların sırlarını kafirlere vermek değildir ki küfür olan şey küfrü güçlendirme İslamı zayıflatma arzusudur. Kişi de böyle bir kasdı olmadığını beyan ettiğine göre artık geriye şahsı tekfir etmek için ne gibi bir delil kalmaktadır ki? Size göre Hatib’in yaptığı fiil, sahibi olduğu tevilden dolayı haram statüsünde değerlendiriliyorsa şu halde Hatib’in yaptığı fiilin aynısını günümüzde yaptığı tesbit edilen birisi nasıl olup da tekfir edilmektedir? Bu sadece Hatib’e has bir haram mıdır? Bir tek alimden Hatib bunu yaptığı zaman günahkar oldu, lakin aynı fiili günümüzde yapan birisi günahkar değil kafir olur şeklinde bir kelime dahi nakledebilir misiniz? Bilakis Kurtubi, bunu Hatib’e has bir durum olarak değil bilakis genel kaide olarak nakletmektedir. Kurtubi ilgili meselenin devamında bu husustaki ihtilafları şöyle nakletmektedir:

“Bu durumdaki bir kimsenin bu davranışı ile kâfir olmadığını kabul ettiğimiz takdirde acaba bu davranışı dolayısıyla had olarak öldürülür mü, öldürülmez mi? Bu hususta ilim adamları ihtilâf etmişlerdir. Malik, İbnu'l-Kasım ve Eşheb şöyİe demişlerdir: Bu hususta İmam (İslam devlet başkanı) ictihad eder. Abdu'l-Melik de şöyle demiştir: Eğer bu hareketi adet haline getirmiş ise öldürülür. Çünkü böyle bir kişi casustur. Malik de casusun öldürüleceğini belirtmiştir. Bu görüş de doğrudur, çünkü böyle bir kimse müslümanlara zarar verir ve yeryüzünde fesad çıkarmaya çalışan bir kimsedir. İbnu'l-Macişun, Hatıb'ın bu işi ilk yapışında teshil edilmiş olması dolayısıyla bu hususta tekrarı (bu işi adet edinmeyi) gözönünde bulundurmuş olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.“

Görüldüğü gibi alimler bizzat günümüzde de Hatib’in yaptığı fiilin aynısını yapan birisinin tekfir edilemeyeceğini ve had cezasıyla cezalandırılacağını söylemektedirler, hiç kimse sizin gibi bunu Hatib’e has bir durum olarak görmemektedir. Fakat siz her zamanki ahlakınız gereği işinize gelmeyen bu nakillere en ufak bir işaretle dahi temas etmeyip meseleyi laf kalabalığının arasında boğmayı tercih ettiniz. Sonrasında diyorsunuz ki:

“Öncelikte dört mezhebe göre: Hatıb b. Ebi Beltea yaptığı bu amel ile kafir olmamıştır. Çünkü hadise baktığımız zaman Rasulullah (a.s), Hatıb b. Ebi Beltea’yı affetmiş ve bu affını Bedir’e katılmasına bağlamıştır. Burada Bedir’e katılmak küfür işleyenin affedileceği gibi bir düşünceyi akla getirebilir. Bu asla söz konusu değildir. Bedir’e katılmak kişinin küfrünün affedileceğini göstermez. Bedir’e katılan birisi küfür işleseydi tevbe etmediği sürece affedilmez, aksine tekfir edilirdi. İşte bundan dolayı hadise bakıldığında Hatıb b. Ebi Beltea küfür işlememiştir. Çünkü Hatıb b. Ebi Beltea yaptığı ameli bir tevile göre yapmıştır. İşte bundan dolayı kafir olmamıştır.

Rasulullah (a.s), Hatıb b. Ebi Beltea’nın gerçekten böyle bir tevil ile yaptığını bildiğinden dolayı inanmıştır. Çünkü bu kalple ilgilidir. Ama Hatıb b. Ebi Beltea’nın bu durumu tekerrür etmez. Yani Hatıb b. Ebi Beltea gibi yapan bir kişiye inanmayız. Çünkü doğru mu söylüyor yoksa yalan mı bilmiyoruz. Çünkü bu kalbi bir durum.

Hatıb b. Ebi Beltea’nın durumunu Rasulullah (a.s) vahy ile bildiği için ameline küfür hükmü vermedi ve işlediği amelin bir günah olduğuna hüküm etti ve badire katıldığı için ona ceza vermeyip affetmiştir. Ama biz zahire göre hüküm verdiğimiz için niyete bakmayız.  Bundan dolayı zamanımızda Ömer (radiyallahu anh) gibi hareket edeceğiz. Çünkü kişinin niyetini bilmiyoruz.”


Öncelikle dört mezhep uleması sadece Hatib’in kafir olmadığı hususunda mı icma etmiştir, yoksa Hatib’in yaptığı amel olan casusluğun müstakil bir küfür olmadığında mı icma etmiştir, meseleyi niye karartıyorsunuz? Alimlerin konuyla alakalı sözlerini naklettik, sözlerinden açıkça anlaşılmaktadır ki alimler hem Hatib’in imanında hem de aynı Hatib’in yaptığı şekilde casusluk yapan birinin tekfir edilmeyeceğinde icma etmiştir. Şimdi sizin akidenize (!) göre Hatib, bu husustaki mazeretinden dolayı küfürden kurtulurken aynı Hatib’in durumunda olan biri günümüzde neden küfür hükmünden kurtulamamaktadır, bunun cevabını vermeniz gerekir. Eğer, Hatib’in durumu vahiyle bilinmişti günümüzde ise böyle bir durum yoktur diyorsanız deriz ki:  Eğer kişi Hatib’in sunduğu mazeretin aynısını sunuyor yani kafirlere Müslümanların sırlarını verme sebebinin kafirlerin ailesine zarar vermemesini sağlama amacına yönelik olduğunu söylüyorsa bu kişinin tekfir edilmemesi için neden mutlaka vahye ihtiyaç duyulsun? Size göre casusluk bizatihi küfür olan bir amel midir? Eğer öyleyse –haşa- bu küfür amelini işleyen Hatib nasıl olur da kalbi durumunda mümin kalabilmektedir? Yok eğer size göre casusluk bizatihi küfür olan bir amel değilse, kişi –aynı Kurtubi’nin Mümtahine suresi tefsirinde söylediği gibi- itikadı sağlam olduğu halde dünyevi gerekçelerle bunu yaptığında kafir olmuyorsa, Kurtubi’nin ve diğer alimlerin bu husustaki sözlerini tasdik ediyorsanız şu halde casusluğu kafirlere olan sevgisinden ve küfre rızasından dolayı yapmadığını söyleyen bir kimsenin mutlaka kalbi durumunu bilmeye ihtiyaç kalır mı? Buna dair en ufak bir delil veya nakil bulabilir misiniz? Sizden önce bunu söyleyen bir tek alim getirebilir misiniz? Ayrıca diyorsunuz ki:

“Kitaplarımız; Bizatihi küfür işlediği halde kalbi durumuna göre müslüman hükmü verenlere karşı yapılan reddiyelerle doludur ki Hatıb b. Ebi beltea’nın olayı aynen böyle iddia edenlere delil olamayacağı konusunda bolca yazılar kitaplarımızda mevcuttur. Buna rağmen nasıl kalkıp bizatihi küfür dediğimiz bir ameli işleyenin batını müslüman olabilir inancında olduğumuzu iddia edebilirsiniz?

Anlayışınızın zayıf olduğu defalarca kanıtlanmıştır. Bari siz şöyle iddia ediyorsunuz demeden önce “biz sözlerinizden böyle anlıyoruz” deyin ki meseleyi size açıklayalım.”


Evet, kitaplarınız insanların kalbi durumuna göre hüküm verenlere yapılan reddiyelerle doludur. Lakin siz bu reddiyeleri yaparken meselenin özünü fıkhetmediyseniz yaptığınız reddiyelerin ne anlamı kalır ki? Siz küfür ameli işleyen kişilere müslüman hükmü verenlere reddiyede bulunurken gerçekten Ehli sünnetin dayandığı zahir-batın uyumunu mu esas alıyorsunuz yani zahirinde küfür olan birisinin Batıni halde de mümin olması imkansızdır şeklinde mi delillendiriyorsunuz, yoksa İslamda hüküm zahire göredir, dolayısıyla zahirde küfür işleyen birisi batınen mümin de olduğunu iddia etse biz ona zahirine göre kafir hükmü veririz diyerek bu kimsenin Batıni halde mümin olma ihtimaline kapı açacak şekilde mi delillendiriyorsunuz? Bizim gördüğümüz kadarıyla ikincisini yapıyorsunuz ki böyle bir inanç ancak Cehmiye akidesine sahip olanların ileri süreceği küfür bir görüştür. “Hareket Metodu” adlı kitabınızda bizzat Hatib kıssasının ele alındığı bölümde –ki bu bölümün başlığı “İslamda Hüküm Zahire Göredir” şeklindedir- şöyle denmektedir:

“Bazı kimseler bu hadisenin, küfür ameller işleyen, hatta müslümanlara çok büyük zararlar veren, onların sırlarını kafirlere bildiren kişilerin, sırf bazı iyi amelleri sebebiyle müslüman kalabileceklerine ve bu nedenle öldürülmeme-leri gerektiğine delil teşkil ettiğini ileri sürmüşlerdir. Hatta bazıları daha da ileri giderek, bu hadisenin, Allah'ın şeria-tini ortadan kaldıran ve insanlar arasında, beşeri kanunlarla hükmeden kafir hükümdarların, şehadet getirdikleri ve müslüman olduklarını iddia ettikleri için müslüman kabul edilmesi gerektiğine delil olduğunu ileri sürmektedirler. Bu iddia sahipleri; küfür amel işlese bile, kalbinde iman bulunduğunu söyleyen kişinin, müslüman kalacağını ileri sürmektedirler.

Bütün bunlar geçersiz iddialardır. İkrahı mülci olmak-sızın küfür işleyen kişinin, işlediği küfür tesbit edildiğin-de, kalbinin iman dolu olduğunu iddia etse bile, ona kafir hükmü verilir yoksa ona; "Senin kalbin imanla doludur, onun için küfür işlemiş sayılmazsın" denilmez. Şayet böy-le bir kişi, küfründen tevbe etmezse öldürülür. Tevbesi de ancak; işlediği amel veya söylediği sözün küfür olduğunu kabul edip, işlediği küfürden pişman olarak, bu söz veya ameli bir daha işlememeye dair kesin söz verdiğinde kabul edilir.”


Görüldüğü gibi bu başlıktaki bölümün amacı sadece casusluk meselesinde değil, bütün küfür amelleri hakkında kişinin kalbi sağlam olduğu takdirde küfür amel işleyenlerin tekfir edilemeyeceği görüşünü savunanlara reddiye verilmektedir. Şimdi bu görüş sahiplerinin hangi esaslara dayanarak reddedildiğine bakalım. Abdurrahman el Muhacir, ilgili ibarenin devamında şöyle demektedir:

“Hatıb (radiyallahu anh), müslümanların sırlarını kafirlere gönder-diğinde Rasulullah (s.a.s) bunu vahiy vasıtasıyla öğrendi ve ona bunu neden yaptığını sordu. Hatıb cevab olarak hemen, Allah'a ve Rasulüne iman ettiğini, imanında ve dininde bir değişiklik olmadığını beyan etti. Çünkü Hatıb, böy-le birşeyi ancak, kalbinde iman olmayan münafıkların yapabileceğini biliyordu. Bu sebeple üzerindeki şüpheleri kaldırmak için, önce kalbinde nifak bulunmadığını bildirdi ve daha sonra da bu işi niçin yaptığını açıkladı.

 Müslümanlar zahire göre hüküm vermeleri gerektiğine, kalbi durumları yalnızca Allah'ın bildiğine inandıkları için Ömer (radiyallahu anh);
"Ya Rasulullah! Beni bırak onun boynunu vurayım. Çünkü adam münafık olmuş" dedi.

İşte böyle bir küfür işleyen kimseye, bir müslümanın vermesi gereken hüküm budur. Bu İslam şeriatinin hük-müdür. Şayet böyle yapılmayıp, bu münafıkların getirdikleri geçersiz mazeretlere itibar edilecek olursa, mazeret kapısı tamamen açılır ve İslam aleyhinde çalışan nifak ehline hiçbir ceza verilemez. Sonuçta da İslam toplumu çok büyük zararlar görebilir. Fakat Rasulullah (s.a.s), vahiyle Hatıb'ın kalbi durumunu ve meselenin iç yüzünü bildiği için, ona münafık hükmü vermemiştir. Rasulullah (s.a.s) zahire göre değil, kendisine vahiyle bildirildiği için Ha-tıb'ın kalbine göre hüküm vermiştir.
Biz de Rasulullah (s.a.s) gibi vahiyle insanların kalbi durumlarını bilseydik, insanların zahirine göre değil, kalbi durumlarına göre hüküm verirdik. Fakat gaybı yalnız Allah ve Allah'ın kendilerine vahyettiği nebi ve rasuller bilebilir. Bizim, insanların, gaybi bir mesele olan kalbi durumlarını bilmemiz mümkün değildir. Bu yüzden, insanlara kalbi durumlarına göre değil, zahiren gösterdikleri hareketlere göre hüküm vermemiz gerekir. İslam şeriatinde hü-küm, zahire göre verilir.

Ömer (radiyallahu anh) şöyle diyor: "İnsanlar Rasulullah (s.a.s) zamanında vahiy ile gizli hallerinden de sorumlu tutulurlardı. Rasulullah'ın vefatı ile vahiy kesilmiştir. Bugün sizi gördüğümüz amellerinizden dolayı sorumlu tutarız. Bu yüzden kim bize hayır ve adalet gösterirse onu emin sayar ve güvenilir kabul ederiz. Gizli hallerinin hesabı Allah'a aittir. Bize zahiren fena hal gösterenlerden de emin olamayız. Niyetinin iyi olduğunu söylese bile ona inanma-yız." (Buhari) Hatıb hadisesi kalbi bir mesele olduğu için biz hiçbir zaman ne bu konuda ne de Rasulullah (s.a.s)'in kalbe göre hüküm verdiği diğer konularda Rasulullah (s.a.s) gibi hü-küm veremeyiz. Rasulullah (s.a.s)'in kalbe göre hüküm verdiği meseleler bizim için delil değildir. Çünkü Rasulullah'ın verdiği bu hükümler vahiyle bildirilmiş ve yalnız o olaylara has kılınmış hükümlerdir.”


Şimdi dikkat edilirse particilerin, tağut taraftarlarının vb’nin küfür söz ve fiilleri işleyenler eğer kalbi durumları sağlamsa kafir olmazlar şeklindeki iddiaları tamamen “hüküm zahire göredir” esasına göre çürütülmeye çalışılmakta ve bu noktada kendilerine delil aldıkları Hatib kıssası da aynı şekilde Allah Rasulu’nun Hatib’in kalbi durumuna göre hükmettiği ve bunun da Allah Rasulu’ne has bir durum olduğu ileri sürülerek açıklanmaya çalışılmaktadır. Şimdi bundan sonraki ifadelere dikkat edin:

“Küfrü açığa çıkmış kişilere, geçerli bir şer'i mazereti olmadığı müddetçe zahiren kafir hükmü vermek gerekir. Fakat bizim zahiren kafir dediğimiz kişi Allah katında mü'min olabilir. Yine zahiren iman alametleri gösterdiği için kendisine müslüman hükmü verilen kişi de Allah katında münafık olabilir. Kalpleri ancak Allah (celle celaluhu) bildiği için, insanların kalbine göre hü-küm verir. Zahire göre değil de gayba ve kalbe göre hüküm veren kişi ya kendisinde ilahlık sıfatı bulunduğunu ya da Allah tarafından kendisine vahyedildiğini iddia etmiş olur ki, bunların ikisi de apaçık küfürdür.”

Dikkat edin diyor ki “Küfrü açığa çıkmış kişilere, geçerli bir şer'i mazereti olmadığı müddetçe zahiren kafir hükmü vermek gerekir. Fakat bizim zahiren kafir dediğimiz kişi Allah katında mü'min olabilir.” Yani ikrah vs şer’i bir mazereti olmadığı halde küfür işleyen kişiler zahiren kafirdirler ancak Allah katında mümin olabilir diyor. Bunu küfür işleyenlerden bahsettikten sonra söylüyor. Burada kendilerini “biz ikrah altında küfür işleyen birisinin mazeret sahibi olduğunu bilmiyorsak zahirde tekfir ederiz demek istedik” vb şekillerde savunmalarına imkan yoktur çünkü sözün başında ikrah gibi şeri mazeretleri olan kişileri zaten istisna etmişler ve burada tamamen şeri mazeret olmadan küfür işleyenlerden bahsetmektedirler. Bunu söyledikten sonra da bizim zahiren kafir dediğimiz kişi Allah katında mümin olabilir diyerek şeri mazereti olmadan küfür işleyen birisinin Allah katında Batıni durum olarak mümin olabileceğini ifade etmiş olmaktadırlar. Bu ifadenin gerek kendisi gerekse siyakı tamamen bu fasit akideye delalet etmektedir. Zaten ilerleyen sayfalarda kullandıkları şu ifade daha açık bir şekilde aynı manaya işaret etmektedir:

“İslam şeriatinde, işlendiğinde küfür olan ameller ve sözler açıkça bildirilmiştir. Kim bunlardan birisini işlerse, zahire göre İslam şeriatinin bildirdiği hükmü verip, batıni durumu Allah'a havale etmek gerekir. Şayet böyle yapıl-mayacak olursa, zahire göre hüküm verdiği için İslam şe-riati işlemez hale gelir.”

Çok açık bir şekilde küfür ameli işleyen kişinin Batıni durumunun Allaha havale edileceği ifade edilmektedir. Bu da batına göre hüküm vermek İslam şeriatını işlemez hale getirir, şeklinde gerekçelendirilmektedir. Buna göre küfür amel işleyen kişi kalben mümin dahi olsa bu bizi ilgilendirmez zira biz ancak insanların zahiriyle mükellefiz. Ardından Hatib kıssasıyla alakalı şu sözleri tekrar ederek Hatib –güya- zahirde küfür olan bir amel işlediği halde Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onun Batıni haline vahiy yoluyla muttali olduğu için tekfir etmediğini ve dolayısıyla günümüzdeki iddiacılara bunun delil olmayacağını ileri sürmektedir:

“Rasulullah (s.a.s) Hatıb hakkındaki hükmünü, onun Bedire katılıp katılmamasına göre değil; "Allah onlara muttali oldu (kalbi durumlarını bildi)" sözünden de anlaşıla-cağı üzere, onun kalbi durumuna göre vermiştir. Kalbi duruma göre hüküm verme ise yalnız Allah (celle celaluhu)'nun ve Allah bildirdiğinde Rasulullah (s.a.s)'in yetkisindedir. Sahabeler, Rasulullah (s.a.s)'in sözünden, hiçbir zaman Bedir'e katılanların küfür işlemeyecekleri veya açık bir küfür işlediklerinde Bedir'e katıldıkları için onlar hakkında zahire göre hükmedilmeyeceği şeklinde mana çıkarmamış-lardır.

Rasulullah (s.a.s) bu sözü, Bedir'e katılanların büyük fazilet sahibi kişiler olduğunu ve onlar hakkında hüküm verirken, diğer müslümanlardan daha çok hüsnü niyette bulunulması gerektiğini bildirmek için söylemiştir. Yoksa, açık küfür işleseler de onlara dünyada kafir muamelesi yapılmaması gerektiğini bildirmek için söylemiş değildir.

Hatıb dininden dönmediğini, bu işi yapmasının sebebinin İslam'dan dönmek olmadığını söyleyince Rasulullah (s.a.s) ona:"Sen Bedir'e katıldığın için bu sözün kabul edildi" demedi. Fakat: "Doğru söyledin." diyerek, onun kalbi durumunun böyle olduğunu tasdik etti.

Bütün bu açıklamalardan sonra, konunun başında zikredilen iddiaların ne kadar batıl olduğu apaçık ortaya çık-mıştır. Hatıb hadisesi onların iddialarına delil olamaz. Rasulullah (s.a.s); Hatıb hakkında, kalbinde iman olduğunu iddia etmesine veya getirdiği mazerete göre değil, Allah'ın vahiyle bildirdiği gerçek doğrultusunda, kalbine göre hüküm vermiştir. ”
 
Görüldüğü gibi ikrah hali olmadan küfür söz ve amel işleyen kişilerin kafir olacağı hususu tamamen İslam’da hükmün zahire göre olması kaidesine dayandırılmakta ve yazının hiçbir yerinde ikrahsız küfür işleyen kişilerin indellah ve indennas yani gerek Allah katında gerekse insanlar katında kafir olacağına, bu kimselerin Batıni halde de müslüman olmasının imkansız olduğuna, zahirle batının birbiriyle uyum içerisinde olduğu vs konulara hiç değinilmemekte tam aksine küfür işleyen kimselerin iç alemlerinde müslüman olabilecekleri söylenip sadece bunun bizi ilgilendirmeyeceği, bizim vereceğimiz bütün hükümlerin zahire göre olması gerektiği beyan edilmektedir. Zaten konuyla alakalı olarak insanların zahiri hallerine göre hüküm verileceğini beyan eden Ömer (ra) hadisinin zikredilmesi de bunu göstermektedir. Sözkonusu hadisle alakalı açıklama yukarda geçmiştir.

Bütün bu sözler ve delillendirmeler açık bir şekilde Hak yayınlarının akidesine göre ikrah gibi geçerli bir mazereti olmadan küfür işleyen herkese zahiren kafir hükmü verileceğini, ancak bu kimsenin Allah katında mümin olma ihtimali olduğunu, fakat bizim bunu araştırmakla mükellef olmadığımızı, Hatib’in ise işlediği amel küfür olmasına rağmen kalbindeki imana vahiy yoluyla muttali olunduğundan dolayı kafir hükmü verilmediğini, Rasulullahtan sonra böyle bir şey mümkün olmadığından ister casusluk isterse de başka herhangi bir küfür ameli işleyen kimsenin zahirine göre tekfir edilmesi gerektiğini, bu kimsenin iç aleminde mümin olup olmadığı hususunun Allaha havale edilmesi gerektiğini göstermektedir. Bütün bunlar ise açık küfür olan sözlerdir. Yukarda geçtiği üzere Şeyhulislam İbn Teymiye (rh.a) böyle düşünen kimseler hakkında şöyle demiştir:

“Her kim -ikrah vb- şer’i bir zaruret olmadan kasden bilerek küfür kelimesi konuşursa zahiren de batınen de kafirdir. Bizler şöyle denilmesini asla caiz görmeyiz: ‘Bu kişi aslında batınen mümin olabilir’ Her kim böyle derse işte o İslam’dan sıyrılıp çıkmıştır.” (Sarim’ul Meslul sf 437)

Yukarda da açıklandığı üzere zahirde kötü olan birisinin batınen iyi olması Ehli sünnete göre mümkün değildir. Bu adamlar ise bu kaideyi kabul etmemekte ve gerek  bu meselede gerekse askerlik gibi meselelerde zahirde küfür işleyen kimsenin batınen mümin olabileceğini iddia etmektedirler. Üstlerine gidince de bu görüşü delillendirmeye çalışmaktadırlar. Eğer bu görüşü kabul etmiyorsanız o halde sıkışınca neden Ebu Hanife’den vb ‘den nakil getirerek bu fasit sözü delillendirmeye çalışıyorsunuz? Akidenizi neden açıkça savunmuyorsunuz? Hatib meselesindeki tevilleriniz de işte bu fasit akideye yani zahirle batının bazen farklı olabileceği fikrine dayanmaktadır. Askerlik yapan herkesi zahiren tekfir edip askerlerin içinde müminler olabileceğini iddia etmeniz de yine aynı yere istinad etmektedir. Açıkça görülmektedir ki biz asla size iftira atmış değiliz. Bilakis sizler takiyye yapmaya çalışıyor ve çelişik sözler arasında bocalıyorsunuz. Eğer ilminiz varsa buyurun sözkonusu zahir batın telazumu konusundaki görüşünüzü açıkça yazın ve bu husustaki delillerinizi getirin! Zahirde küfür işleyen birisi batınen mümin olabilir mi, Ebu Hanife’nin Darul harp ahalisine zahiren kafir hükmü verilmesi gerektiği ile alakalı sözü ne anlama geliyor vs hepsini enine boyuna müzakere edelim!

Hak yayınlarının Hatib kıssasıyla alakalı iddialarının usul yönünden değerlendirmesi bu şekildedir. Yazının bundan sonraki bölümünde bu kimselerin konuyla alakalı alimlerden yaptıkları nakillerin tahkikini yaparak konuyu toparlayacağız inşaallah.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Hak yayınlarının Hatib kıssasıyla alakalı iddialarının usul yönünden değerlendirmesi bu şekildedir. Şimdi Hak yayınları yetkilisi sözlerinin devamında şöyle diyor:

“Sizler aslında ortaya attığınız her iddianızda Tevhid’den zerre kadar anlamadığınızı ortaya koyuyorsunuz. Bu konuda söylenecek çok şey var fakat sözü daha fazla uzatmadan meseleye geçmek istiyorum.

Sizler hak düşmanı olan kimselersiniz buna rağmen, Allah’tan sizin halinizi düzeltmesini ve size hidayet etmesini diliyoruz.”

Biz hangi iddiamızla tevhidden zerre kadar anlamadığımızı ortaya koymuşuz! Madem çok iddialı konuşuyorsun o zaman şu Hatib meselesinde söylediğimiz hangi sözün tevhidden anlamadığımızı ortaya koyduğunu açıklaman gerekir. Bu nasıl bir ahlak ve anlayıştır ki sen kitaplarında alenen Cehmiyye’nin usulunu savun, zahirde küfür işleyen birisinin iç aleminde mümin olmasına ihtimal ver, Hatib’in (ra) yaptığı amelin ismi olan casusluğun küfür olduğunu ileri sür ondan sonra bu ameli işleyen bir kimsenin–ikrah hali de olmadığı halde- batıni halinin temizliğinden ötürü müslüman kalabileceğini iddia et; bütün bu küfür ve batıllarla beraber sonra da tevhidden bahset, başkalarını da tevhidi anlamamakla suçla! Siz bir tane Hatib meselesinde bu kadar batıl kustunuz bizim bu meseleyle alakalı bir tane batılımızı –demagoji ve laf ebeliği yapmadan- şeri delillere dayanarak isbat edebilir misin, eğer isbat edebiliyorsan neden o batılın adını koymuyorsun da her zamanki taktikle yuvarlak sözlerle mide bulandırıp meseleyi kapatıyorsun? Şimdi bu sözlerini aynen kendisine iade ederek sözkonusu şahsın Hatib kıssasıyla alakalı alimlerden yapmış olduğu nakillerin değerlendirmesine geçmek istiyorum. Allaha hamdolsun kimin tevhidden zerre kadar nasiplenmediği ve kimlerin hak düşmanı olduğu Allahın izniyle ortaya çıkmıştır ve de çıkmaya devam edecektir. İlgili şahsın alimlerden getirdiği ilk nakil casusluğun tarifiyle alakalıdır:

“Kitabımızda itiraz edilen noktaya cevap vermeden önce casusluk meselesine kısaca değinmek istiyorum.
Kitaplarımızda genel olarak Casusluk meselesi hakkında âlimlerin görüşleriyle birlikte genel bilgiler verilmiştir.
Fakat biz yinede önbilgi olarak Öncelikle casus nedir? Bununla alakalı âlimlerin sözlerini zikredelim ki mesele daha iyi anlaşılsın.
قال الشيخ محمد بن أحمد بن محمد عليش المالكي–رحمه الله-: [( عين ) بفتح العين المهملة أي جاسوس على المسلمين يطلع الحربيين على عورات المسلمين، وينقل أخبارهم إليهم، وهو رسول الشر والناموس رسول الخير](منح الجليل: 6/35)
Maliki mezhebinin alimlerinden, Şeyh Muhammed bin Ahmed bin Muhammed Ali’ş el-Maliki rahimehullah şöyle diyor:
“Casus, Müslümanların gizli hallerini harbilere haber veren kişidir ve bu kişi şer habercisidir.” (Menha’l Celil: 6/35)
Diğer âlimlerin casus hakkındaki tarifleri de buna benzemektedir. Kısacası âlimlere göre casus; Müslümanların sırlarını harbilere aktaran kişidir.
“Âlimlerin sözlerine ve Kur’an ayetlerine baktığımızda casusluk ameli muvalattan sayılmıştır. Mumtehine 1 ayeti, âlimlerin icmaı ile tevelli ayetidir ve bu ayet Hatıb b. Ebi Beltea hakkında inmiştir. O zaman buna göre casusluk fiili, kâfirlere yardımdan sayılır. Yani bu kâfirlere muvalattır. Ama her muvalat küfür değildir.
Selef alimleri, el-muvala ile et-tevelli’yi aynı manada kullanmışlardır. Ama  sonraki bazı alimler muvala ile tevelliyi farklı manada kullanmışlardır. Seleften sonraki alimler şöyle demişlerdir: Tevelli küfürdür. El-Muvala bazıları küfür, bazıları küfür değildir. Bazı alimler göre ise et-tevelli içinde de küfür olmayan ameller vardır. El-Muvala amel sayılır. Harbilere yardım da ameldir ama her zaman küfür olmaz.  Bunları anlatmamızın sebebi ise; Casusluk hem tevelli, hemde muvalaya girer.
Casusluğun küfür olduğuna alimlerin sözleri şu şekildedir:”


Öncelikle şunu belirtmemiz gerekiyor ki bu şahıs alimlerin casuslukla alakalı bu tarifini aktararak aslında ipi kendi boynuna geçirmiş ve kendi kendini tekfir ederek kendi idam fermanını imzalamıştır. Çünkü casusluğu Müslümanların sırlarını harbilere veren kişi olarak tanımlamış ve ardından casusluğun küfür olduğunu ileri sürmüştür. Bunu yaptıktan sonra da aynı casusluk fiilini yapan Hatib’in küfür işlemesine rağmen mümin olarak kaldığını iddia etmiştir. Böylece de bir kimsenin küfür olan bir fiili yaptığı halde bir şekilde mümin kalabileceğini ileri sürerek ikrahın haricinde küfre istisna getirmiştir. Bu ise küfür olduğu açık olan bir görüştür. Şimdi şahsın sözleri içinde çelişkiler mevcuttur ve ne dediği de çok belli değildir. Ancak netice itibariyle casusluğun küfür olduğunda karar kılmıştır. Şimdi casusluğun Müslümanların sırlarını kafirlere vermek olduğunu ve de bunun küfür olduğunu ikrar eden bu şahsa soruyoruz: Hatib (ra)’ın bu tanıma göre –ki bu tarifin hak olduğu gerek şer’an gerek örfen malumdur- casusluk yaptığı aşikardır. Çünkü o, Müslümanların Mekke’ye yürüyecekleri bilgisi Müslümanların gizli hali ve sırrı kapsamında olduğu halde bu bilgiyi İslam düşmanlarına mektup vasıtasıyla haber vermeye teşebbüs etmiştir. Bu fiil casusluk olduğuna göre ve casusluk da sizin nezdinizde küfür olduğuna göre şu halde Hatib (ra)’ın –haşa- bundan dolayı kafir olması gerekir. Yok kafir olmadıysa o zaman casusluğun küfür olduğu iddianızdan vazgeçmeniz gerekir veya çelişkinize izah getirmeniz gerekir. Bu açık çelişkiye de görüldüğü kadarıyla ancak küfre girerek izah getirebilirsiniz. Zira casusluk küfür olduğu halde ve Hatib de herhangi bir ikrah halinde olmadığı halde küfre girmekten nasıl kurtulacaktır? Yazınızda yapmış olduğunuz Hatib’in tevili vardı ve sair açıklamalar da durumu izah etmemektedir çünkü ilk başta casusluk küfürdür dediniz ve bundan herhangi bir istisna da getirmediniz. Şu halde Hatib’in yaptığı ameli küfür dediğiniz casusluğun kapsamından çıkartmadığınız müddetçe –ki çıkartamazsınız- hangi izahı yaparsanız yapın elinizde kalacaktır. Zaten kitaplarınızda bunu Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) onun kalbine hükmettiği için tekfir etmemiştir şeklinde izah ederek size göre küfür olan casusluk amelini ikrahsız olarak yaptığı halde Batıni halinden ötürü kafir olmayacağını söylediniz ve bu surette küfrünüzü arttırdınız.

Şimdi Allahın izni ve keremiyle bu iddiacının casusluğun müstakil bir küfür olduğu iddiasını desteklemek amacıyla alimlerden yaptığı nakillerin değerlendirmesine geçeceğiz. Ancak ondan önce bu hususta Ehli sünnetin kavlini tekrar hatırlatmak istiyoruz. Yukarda aslında Kurtubi’den casusluğun küfürden razı olunarak yapılırsa küfür olacağı bunun haricinde dünyevi bir maksatla yapılırsa haram olacağı yönünde nakilde bulunmuştuk. Bu sefer bizzat selef imamlarından olan İmam Şafii’den bu konuyla alakalı nakilde bulunacağız ta ki meseleyle alakalı hiçbir işkal kalmasın ve Ehli sünnetin görüşü iyice açığa çıksın.

Şafii (ra) “el-Umm” adlı eserinde “Müşriklere Müslümanların gizli hallerini bildiren Müslüman” ünvanıyla müstakil bir başlık açmış ve sözkonusu başlık altında şu bilgilere yer verilmiştir:


المسلم يدل المشركين على عورة المسلمين:
قيل للشافعي: أرأيت المسلم يكتب إلى المشركين من أهل الحرب، بأن المسلمين يريدون غزوهم، أو بالعورة من عوراتهم، هل يحل ذلك دمه، ويكون في ذلك دلالة على ممالأة المشركين - على المسلمين -؟
قال الشَّافِعِي رحمه الله: لا يحل دم من ثبتت له حرمة الإسلام، إلا أن يقتل، أو يزني بعد إحصان، أو يكفر كفراً بيناً بعد إيمان، ثم يثبتَ على الكفر.وليس الدلالة على عورة مسلم، ولا تأييد كافر بأن يحذِّر أن المسلمين يريدون منه غِرَّة ليحذرها، أو يتقدم في نكاية المسلمين بكفر بيِّنٍ.
فقلت للشافعي: - أي: قال الربيع: للشافعي -:أقلت هذا خبراً أم قياساً؟
قال: قلته بما لا يسع مسلماً علمه عندي، أن يخالفه بالسنة المنصوصة بعد الاستدلال بالكتاب.
فقيل للشافعي: فاذكر السنة فيه.


“Şafii’ye denildi ki: Ehli harb’ten olan müşriklere Müslümanların onlarla savaşacağını veyahut da Müslümanların sırlarından herhangi bir sırrı yazan müslüman hakkında ne dersin? Bu kimsenin kanı helal midir ve bu onun müslümanlara karşı müşriklere destek olduğu anlamına gelir mi?

Şafii (rh.a) şöyle dedi:

Kendisi hakkında İslam hürmeti sabit olmuş bir kimsenin kanı ancak adam öldürmek veya evliyken zina etmek veyahut da imandan sonra açık bir küfürle kafir olmak ve sonra küfürde sebat etmek suretiyle helal olur. Müslümanın gizli hallerini haber vermek veya Müslümanların kendisini gafil avlayacağı hususunda sakınması için uyararak kafire destek olmak veyahut da Müslümanların zararına yol açmak açık bir küfür değildir.

Ben Şafii’ye dedim ki: Bunu habere dayandırarak mı söylüyorsun yoksa kıyasa mı?

O şöyle dedi: Ben, bunu Kitap’la delillendirdikten sonra bir de benim nezdimde hiçbir müslümanın ilmine karşı gelemeyeceği, kesin bir şekilde gelmiş olan Sünnet’e dayanarak söylüyorum.

Bunun üzerine Şafii’ye bu husustaki sünneti bize anlat, denildi.”


Şafii (ra)’ın Müslümanların sırlarını kafirlere vermekten ibaret olan casusluk fiilini müslümanın kanını helal kılan bir küfür ve irtidad olarak görmediği aşikardır. Şafii bunu herkes hakkında genel hüküm olarak zikretmiş ve de bu hususta Hatib (ra) kıssasıyla istidlal etmiştir.

Şafii, bunun ardından Hatib (ra) ile alakalı hadisi kendi senediyle nakletmektedir. Hadis malum olduğu için burada tekrar etmeye gerek görmüyoruz. Hadisi zikrettikten sonra şöyle devam etmiştir:


قال الشَّافِعِي رحمه الله: في هذا الحديث مع ما وصفنا لك، طرح الحكم باستعمال الظنون؛ لأنه لما كان الكتاب
1 - يحتمل أن يكون ما قال حاطب كما قال: من أنه لم يفعله شاكاً في الإسلام -، وأنه فعله ليمنع أهله.
2 - ويحتمل أن يكون زلة لا رغبة عن الإسلام.
3 - واحتمل المعنى الأقبح - أي: النفاق -.
كان القول قوله، فيما احتمل فعله، وحكم رسول الله - صلى الله عليه وسلم - فيه بأن لم يقتله.ولم يستعمل عليه الأغلب، ولا - أعلم - أحداً أتى في مثل هذا أعظم في الظاهر من هذا؛ لأن أمر رسول الله - صلى الله عليه وسلم - مباين في عظمته لجميع الآدميين بعده، فإذا كان من خابر المشركين بأمر رسول الله - صلى الله عليه وسلم - ورسول الله - صلى الله عليه وسلم - يريد غرَّتهم فصدَّقه، - على - ما عاب عليه - من ذلك غير مستعمل عليه - الأغلب مما يقع في النفوس، فيكون لذلك مقبولاً كان من بعده في أقل من حاله، وأولى أن يقبل منه مثل ما قبل منه.


 “Burada bahsettiğimiz şeylerin yanı sıra zanna dayanarak hükmü devre dışı bırakma sözkonusudur. Çünkü sözkonusu mektubun;

1- Hatib’in dediği gibi İslam’dan şüpheye düştüğünden dolayı değil ailesini korumak için gönderilmiş olma ihtimali vardır.
2- Bunun İslam’dan yüz çevirme amaçlı olmayan bir zelle olma ihtimali de mevcuttur.
3- Veyahut da en kötü ihtimal (yani nifaktan dolayı yapmış olma ihtimali) de sözkonusu olabilir.

Şu halde yaptığı fiil ihtimalli olduğuna göre burada onun sözü (savunması) ne ise o esas alınır. Rasulullah onu öldürmeme yönünde hüküm vermiş ve de onun hakkında çoğunlukla sözkonusu olan duruma (yani nifak ihtimaline) göre hüküm vermemiştir. Bildiğim kadarıyla buna benzer bir fiili yapan hiç kimsenin durumu zahirde bundan daha büyük ve azametli değildir. Zira Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’ın yaptığı işin (savaşın) kendisinden sonraki bütün insanlarınkinden daha büyük olduğu hususu açıktır. Şu halde Rasulullah’ın yaptığı işi ve Rasulullah’ın onlara ansızın baskın yapacağını müşriklere haber veren kişiyi Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) kınamış olsa bile yine de sözünü tasdik ediyor ve de bu hususta  ekseriyetle nefislerde oluşan düşünceyi (yani bunun nifaktan dolayı yapılmış olduğu ihtimalini) tatbik etmiyor ve bu kişinin özrü kabul ediliyorsa, ondan sonrakilerin onun halinden daha hafif olması ve ondan kabul edilen özrün bir benzerinin diğerlerinden kabul edilmesi daha evladır.”


Görüldüğü üzere Şafii (ra) Hatib’in fiili ihtimalli bir fiil olduğundan dolayı bu hususta ihtimale dayalı olarak ve hatta birçoğu bu ameli, nifaktan dolayı da yapsa ekseriyete dayalı olarak hüküm verilmediğini, bilakis Hatib’in beyanının esas alındığını söylemektedir. Günümüzde de buna benzer bir fiil yapan olduğunda aynı şekilde muamele edileceğini ve özür beyan ettiğinde özrünün kabul edileceğini vurgulamaktadır. Zira orduların en şereflisi olan Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ordusunu müşriklere ihbar eden bir kişi kafir olmuyorsa, ondan daha düşük mertebede olan bir orduyu haber veren kimsenin kafir olmaması ve bu husustaki mazeret beyanının kabul edilmesi evla tarikinden hayli hayli geçerlidir. Şafii’nin bu sözleri, Rasulullah’ın sırrını kafirlere haber veren kişi kafir olmadığı halde sanki kendi cemaatleri Rasulullah’ın cemaatinden daha değerliymiş gibi cemaatlerinin sırlarını kafirlere verenleri tekfir edenlerin sözlerinin ne kadar  batıl olduğunu ortaya koymaktadır. Ayrıca Şafii (ra)’ın sözlerinde Hatib’in özrünün kabul edilmesini ona has bir fiil olarak görenlere de reddiye vardır. Şafii aynı minvaldeki açıklamalarına şöyle devam etmektedir:


قيل للشافعي: أفرأيت إن قال قائل: إن رسول الله - صلى الله عليه وسلم - قال: "قد صدق"
إنما تركه لمعرفته بصدقه، لا بأن فعله كان يحتمل الصدق وغيره.
فيقال له: قد علم رسول الله - صلى الله عليه وسلم - أن المنافقين كاذبون، وحقن دماءهم بالظاهر، فلو كان حكم النبي رسول الله - صلى الله عليه وسلم - في حاطب بالعلم بصدقه، كان حكمه على المنافقين: القتل بالعلم بكذبهم، ولكنه إنما حكم في كل بالظاهر.
وتولى الله - عزَّ وجلَّ منهم السرائر، ولئلا يكون لحاكم بعده أن يدع حكماً له مثل ما وصفت من علل أهل الجاهلية، وكل ما حكم به رسول الله - صلى الله عليه وسلم - فهو عام حتى يأتي عنه دلالة على أنه أراد به خاصاً، أو عن جماعة المسلمين الذين لا يمكن فيهم أن يجهلوا له سنة، أو يكون ذلك موجوداً في كتاب الله - عز وجل -.


“Şafii’ye denildi ki: Birisi şöyle derse: Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) (Hatib) hakkında “O doğru söylemiştir” buyurmuştur. Şüphesiz ki O (sallallahu aleyhi ve sellem) Hatib’i doğru sözlü olduğunu bildiğinden ötürü serbest bırakmıştır yoksa yaptığı fiilin doğru söylediğine veya (sayılan) diğer hususlara dair ihtimal taşımasından dolayı değil.

Ona cevaben şöyle denir: Şüphesiz Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) münafıkların yalancı olduklarını bildiği halde zahirlerine hükmederek onların kanlarını dokunulmaz saymıştır. Eğer ki Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Hatib hakkında verdiği hüküm, onun doğru sözlü olduğuna dair sahip olduğu (özel) bilgiden kaynaklansaydı münafıklara da aynı şekilde kendi özel bilgisine dayanarak (iman iddiasında) yalancı olduklarından ötürü ölüm hükmü vermesi gerekirdi. Fakat O, bunların hepsine zahire göre hüküm vermiştir. Allah (Azze ve Celle) de onların gizli hallerinden yüz çevir(meyi emret)miştir ta ki Ondan (sallallahu aleyhi ve sellem) sonraki yöneticilere de daha önce bahsettiğimiz cahiliye hastalıkları gibi (zahire göre değil şahsi bilgilere göre) hüküm verme hususunda bir kapı açmasın. Ayrıca Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in verdiği bütün hükümler amm’dır (yani herkesi bağlayıcı genel niteliktedir); ta ki ona has olduğuna dair Ondan veyahut da ona ait bir sünnetten habersiz kalması mümkün olmayan Müslümanların cemaatinden bir delil gelene kadar ya da bu tahsise dair bir delil Allah’ın kitabında bulunmadıkça bu böyledir.”
(Tefsir’ul İmam’iş Şafii, 3/1335-1337 el-Ümm’den naklen ayrıca bkz. El-Umm, 5/609-611, Dar’ul Vefa)

Şafii, konunun devamında casusa verilecek cezanın tazir cezası kapsamında olduğu için yöneticinin içtihadına bırakıldığını, yöneticinin de bilhassa Hatib gibi şeref sahibi olan ve İslama hizmetleri dokunmuş olan kişileri bu tarz suçlarda dilerse affedebileceğini beyan etmektedir. Şüphesiz ki casusluk başlı başına bir küfür ameli olsa casusun tıpkı mürted gibi öldürülmesi ve de serbest bırakılmaması gerekirdi. Konuyu uzatmama adına naklin buraya kadarki bölümüyle iktifa ediyoruz.

Görüldüğü üzere Şafii (ra) Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Hatib’in canını bağışlamasının Hatib’in doğru söylediğine dair vahiy yoluyla aldığı özel bilgisinden kaynaklandığını ileri sürenleri açıkça reddetmiştir ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in münafıklara ve sair insanlara zahire göre hükmettiği gibi Hatib’e de zahire göre hükmettiğini açıkça ortaya koymuştur. O, usul olarak Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in yaptığı bir fiilin ta ki Kitap, Sünnet ve İcma’dan aksine bir delil gelene kadar bütün ümmetini bağlayacağını zikrederek Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Hatib’le alakalı uygulamasının bütün ümmeti için geçerli olduğu hükmünü gerekçelendirmiştir. Allaha hamdolsun ki böylece batıl ehlinin, casusun tekfir edilmeyip mazeretinin kabul edilmesi hükmünün sadece Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e has bir uygulama olduğu ve de Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Hatib’in Batıni haline hükmettiği yönündeki iddiaları 1200 küsür sene öncesinden İmam Şafii (ra)’ın dilinden tekrar yalanlanmış ve batıl ehlinin batılları tekrar seleften geri dönmüştür. Bu vesileyle tekrar ortaya çıkmıştır ki ilmini seleften almayan herkes mahcub ve rüsvay olmaya mahkumdur, ta ki bütün iddialarını bir kenara bırakıp hakiki anlamda selefe ittiba edene kadar…

Aslında bu yaptığımız nakiller casusluğun küfür olduğu ve Hatib’in vahiy yoluyla gelen bir bilgiden dolayı tekfir edilmediği iddiasının geçersizliğini beyan etme hususunda yeterlidir ancak biz yine de inşaallah batıl ehlinin alimlerden kendilerine dayanak yapmaya çalıştıkları bazı sözlerin de tahkikini yapacağız ta ki kafalardaki bütün şüphe ve evhamlar giderilmiş olsun.


 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
10 Yanıt
4738 Gösterim
Son İleti 30 Kasım 2017, 00:59
Gönderen: İbn Teymiyye
0 Yanıt
1544 Gösterim
Son İleti 18 Şubat 2016, 00:31
Gönderen: İbn Teymiyye
10 Yanıt
4449 Gösterim
Son İleti 30 Haziran 2018, 01:34
Gönderen: İbn Teymiyye
0 Yanıt
977 Gösterim
Son İleti 06 Nisan 2017, 21:48
Gönderen: Leys b. Sad
7 Yanıt
1132 Gösterim
Son İleti 06 Ekim 2018, 22:36
Gönderen: Tevhid Ehli