Tavhid

Gönderen Konu: HAK YAYINLARININ KUDURİ MUHTASARI ADI VERİLEN HANEFİ METNİNİ BASMASI HAKKINDA!  (Okunma sayısı 327 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0

Bismillahirrahmanirrahim,

Hak yayınları, geçtiğimiz günlerde Ebu’l Hasen Ahmed el Kuduri el Bağdadi (v. 428) rahimehullah’ın Hanefi fıkhına dair muhtasar eserini Ziyaeddin el Kudsi’nin tahkikiyle yayınlayacağını duyurdu. Sözkonusu kitap Hanefiler nezdinde meşhur bir eser olup, Türkçede daha önce birçok kez çevirisi yayınlanmıştır. Yasin yayınları ve Beka yayınlarında bu kitabın tercümesi mevcuttur. Önceki yıllarda da Arslan yayınlarından çıkmıştı. Kitap piyasada üstelik birkaç yayınevinde olduğu halde tekrar neden basıyorlar bilmiyoruz, yani bu basacakları eserde diğer yayınevlerinin tercümesinde yer almayan ne tür meziyetler vardır ki bunu basma ihtiyacı hissetmişlerdir. Nitekim Gazali’nin İlcam’ul Avam kitabı da aynı şekilde birkaç yayınevi tarafından neşredildiği halde onu da basacaklarını söylüyorlar. Umarız Hak yayınları –daha önce yaptıkları gibi- bu kitapları da başka birisinin tercümesini kopyala yapıştır yapıp yayınlamaz! Kitabı bastıklarında gerekirse mevcut tercümelerden mukayese ederiz, tercümenin kime ait olduğu ortaya çıkar. Çünkü bunu daha önce Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab’ın Kitab’ut Tevhid’inden derledikleri İşte Tevhid kitabında, Samarrai’nin Mürtede Ait Hükümler kitabından kopyaladıkları İrtidad ve Mürtedin Hükmü kitabında vesairede yapmışlardı. Kitabı tahkik edeceği söylenen Ziyaeddin el Kudsi’ye gelince; onun bu esere tahkik yapacak kadar bir ehliyeti olup olmadığı hususunda pek emin değilim… Kendisi tıp doktoru olup, bildiğimiz kadarıyla herhangi bir resmi ya da gayrı resmi dini eğitim veren bir kurumdan mezun değildir. Sadece ana dili Arapça’dır ve o açıdan kaynaklara ulaşma imkanı vardır o kadar. Eğer bu bilgimizde bir yanlışlık varsa ilgili kişiler bize bu şahsın hangi kurumda, hangi hocalardan ilim aldığına dair tatmin edici bilgiler verirler biz de bu yazdığımızı düzeltiriz. Bu konuda pek hüsnü zannımız olmasa da yine de temenni ediyoruz ki bu kişi de kitabı adam gibi tahkik eder ve de daha önce yaptıkları gibi birtakım dipnotlarla vesaire ile kitabı tahrif etmeye kalkmazlar. Kitaba dipnot koyulmasına bir itirazımız yoktur, ancak dipnotlar kitabın anlaşılmasına yönelik olmalıdır, yoksa günümüzde yaygın olarak yapıldığı gibi kitaba reddiye olarak veyahut da kitapta geçen kendi fikrine muhalif yerleri sulandırıp karartmak için olmamalıdır! Bu yayınevinin daha önce yayınladığı İmam Zehebi’ye ait “Büyük Günahlar” isimli eserde bu türden tahrifatın bolca misali vardır. Bu kişilerin sözkonusu eserde Hatib bin ebi Beltia kıssasına dair yaptıkları tahrifatı şu adresten okuyabilirsiniz. http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=2000.0

Buna dikkat çekmek zorundayız, çünkü basacakları bu kitapta kendi akidelerine aykırı olan bazı yerler vardır! Misal olarak Kuduri (rh.a) sözkonusu eserinde (sf. 197) şöyle demektedir:


ومن تزوج امرأة لا يحل له نكاحها فوطئها لم يجب عليه الحد

“Her kim kendisine helal olmayan bir kadınla evlenir ve onunla ilişkiye girerse ona had cezası gerekmez.”

Kuduri’nin şerhi olan “el-Lubab” isimli kitapta bu ibare şu şekilde şerh edilmektedir:


لشبهة العقد، قال الإسبيجاني: وهذا قول أبي حنيفة وزفر، وقال أبو يوسف ومحمد: إذا تزوج محرمة وعلم أنها حرام فليس ذلك بشبهة وعليه الحد إذا وطئ، وإن كان لا يعلم فلا حد عليه

“Bu, akid şüphesi olduğundan dolayıdır. İsbicani şöyle demiştir: Bu, Ebu Hanife ve Zufer’in kavlidir. Ebu Yusuf ve Muhammed ise şöyle demiştir: Mahremi olan bir kadınla onun kendisine haram olduğunu bilerek evlenirse bu, (cezayı düşüren) bir şüphe sayılmaz ve onunla ilişkiye girdiğinde ona had cezası gerekir. Eğer bilmeden yaptıysa had cezası gerekmez.” (el-Meydani, el-Lubab fi Şerh’il Kitab, 3/191)

Görüldüğü üzere Kuduri ve Hanefilerden birçoğu, mahremleriyle evlenen birisine had cezası gerekmediğini söylemektedirler. Aşağıda geleceği üzere bu kimseye gereken şey Ebu Hanife’ye göre tazirden ibarettir. Halbuki, bu amel Ziyaeddin el Kudsi’ye göre küfürdür ve ölüm cezasını gerektirir! Hatta o, bildiğimiz kadarıyla buna küfür demeyenleri dahi tekfir etmektedir! O yüzden Kuduri’de geçen bu ibareye nasıl bir açıklama yapacağını gerçekten merak ediyoruz!

Kuduri’nin diğer bir şerhi olan “el-Cevheret’un Neyyire”de ise mahremiyle evlenen bu kimsenin had değil de tazir cezasına çarptırılmasının gerekçesi şu şekilde izah edilmektedir:

وَلِأَبِي حَنِيفَةَ أَنَّهُ لَيْسَ بِزِنًا لِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى لَمْ يُبِحْ الزِّنَا فِي شَرِيعَةِ أَحَدٍ مِنْ الْأَنْبِيَاءِ وَقَدْ أَبَاحَ نِكَاحَ ذَوَاتِ الْمَحَارِمِ فِي شَرِيعَةِ بَعْضِ الْأَنْبِيَاءِ وَإِنَّمَا عُزِّرَ لِأَنَّهُ أَتَى مُنْكَرًا.

“Ebu Hanife’ye göre bu (yani mahremlerle evlilik) zina sayılmaz, çünkü Allahu Teala zinayı hiçbir peygamberin şeriatında mübah kılmamıştır. Mahremlerle evlenmeyi ise bazı peygamberlerin şeriatında mübah kılmıştır. Bunu yapan kimse münker bir amel işlediği için tazir edilir.” (ez-Zubeydi, el-Cevheret’un Neyyire, 2/155)

Böylece anlaşılıyor ki Ebu Hanife’ye göre mahremiyle evlenen birisi, kafir olmak bir yana cezayı hak edecek bir zina yapmış dahi sayılmamaktadır çünkü geçmiş bazı şeriatlarda –mesela Adem (as) zamanında aynı batından olmayan kızkardeşlerle evliliğin helal olması gibi- mahremlerle evlilik helaldi. İşte bu işi yapan kişi yaptığı işi nikah şüphesiyle yaptığı için şüphelerle had cezalarının düşürülmesi hükmü gereğince had cezasına çarptırılmaz, ancak caiz olmayan bir iş yaptığı için tazir edilir. Bu, konuyla alakalı delillere ve de cumhurun kavline aykırıdır. Biz bu açıklamayı onaylamasak da Hanefilerden bazılarının konuya dair açıklaması budur. Ziya, kendi şahsi mezhebine aykırı olan bütün bu meselelere Kuduri’yi tahkik ederken değinecek mi, değinirse nasıl açıklayacak sabırsızlıkla bekliyoruz!

Herhalükarda bu yayınevinin sözkonusu Kuduri metnini basacak olması bazı açılardan bir gelişme olarak kabul edilebilir. Bu kişiler, düne kadar kelimenin tam manasıyla “mezhepsiz” bir anlayış üzere hareket eden tiplerdi. Bu kişilerin yayınlarına göz atanlar, fıkhi meselelerde sabit bir mezhep üzere olmadıklarını, taraftarlarını da buna göre eğitmediklerini, bilakis daha ziyade her mezhepte en kolay ruhsat görüşü ne ise ona göre hareket ettiklerini görür. Davetçinin Tefsirinde mesela her meselede bir grup alim bu hususta şöyle der, diğerleri böyle der şeklinde farklı görüşleri herhangi bir tercihte bulunmadan, en azından şazz ve zayıf görüşleri ayıklamadan –tabi onu da hangi ilimle yapacaklar ayrı mesele!- avamın önüne boca ettikleri görülmektedir. Avam da haliyle hemen bu görüşlerden işine gelen hangisi ise ona meyletmektedir. Mesela seferilik hususunda en uç ruhsat görüş olan 2-3 km de olsa kısa uzun her yolculuğu sefer sayan görüşü alıp bir semtten diğerine giderken namazların cem edilmesi veya kısatılması buna misaldir. (Burada bu görüşlerin doğruluğu yanlışlığı hususunda birşey söylemiyorum. Bu kimseler deliller onu gerektirdiği için böyle amel etseler sorun yok, ancak ruhsatları araştırıp onlara tabi olma mantığıyla yapılması problemdir.) Bu kimseler düne kadar ekseriyetle tevhidi geçinen camianın çoğu gibi delile tabi olma veya hadis ehli adı altında yayılan neo-zahiri fıkıh anlayışıyla amel etmekteydiler. Namazda elleri kaldırma veya elleri göğüs üzerine bağlama gibi uygulamaları ise kendi aralarında yapıp camilerde vs halka açık yerlerde takiyye gereği Hanefi mezhebine göre amel etme sözkonusu idi. Belki de hala öyledirler. Ama yine de böyle bir topluluğun bu muhdes fıkıh anlayışlarına muhalif olarak ümmet nezdinde kabul görmüş bir eseri basmak istemeleri bu açıdan olumlu bir gelişme addedilebilir.

Lakin burada yine de bazı soru işaretleri sözkonusudur. Birincisi neden şimdi? Daha önce sağdan soldan çalıp bastıkları kitaplar deşifre oldu, kendileri kitap yazacak kadar ilimleri de yok, o yüzden artık geçmiş alimlerin eserlerine yöneldiler ondan mı, yoksa bu konularda birileriyle rekabet mi ediyorlar? İkincisi neden başka bir mezhep değil de Hanefi mezhebi? Bu yayınevinin birkaç senedir değiştirdikleri yayın politikası bu sorulara neden olmaktadır. Çünkü düne kadar –çok net ve sahih bir şekilde olmasa da- genel anlamda kitaplarında selef akidesini anlatan bu çevre, son yıllarda çark edip Eşari-Maturidi akidesini yaymaya başlamışlar, bu doğrultuda Gazali’nin selef akidesini kelamcıların usulüyle izah ettiği İlcam’ul Avam adlı kitabını basacaklarını duyurmuşlar, daha öncesinde de Ebu Hanife’ye nisbet edilen ve içinde çok sayıda Mürcii-Cehmi fikriyat bulunan Fıkh’ul Ekber kitabının şerhini neşredeceklerini duyurmuşlardı.  Her nedense Fıkh’ul Ekber aradan uzun süre geçmesine rağmen basılmadı, Gazali de ne zaman basılır Allahu a’lem.

Daha önce naklettiğimiz üzere devletle yakın ilişkileri bulunan gazeteci Nevzat Çiçek, bir röportajında şöyle diyor:


Alıntı yapılan:  Habertürk

Soru: Tarikatlara, cemaatlerin denetlenmesi gündemde. “Hükümet bu konuda adımlar atacak” söylentisi var. Acaba bununla ilgili bir tedirginlikleri var ve bu nedenle mi bir araya geldiler?

Nevzat Çiçek’in cevabı: FETÖ meselesinden dolayı devletin tarikatlara ve cemaatlere olan bakış açısı değişti. Devlet katında cemaat ve tarikatların büyük bir kısmının milli ve yerli olmadığı düşünülüyor. Yani “Dışarıyla bağlantıları var. Halkı gözetmiyorlar, daha çok kendi çıkarlarını öne çıkarıyorlar” tarzı yaklaşımlar oluştu. “Bu ülkenin ve bu halkın faydasına çalışmıyorlar.” Yeni paradigma, Hanefi-Maturidi, biraz daha Eşarilik ile Maturidilik arasında gidip gelen, daha akılcılığı önemseyen bir paradigma olacak. Çünkü keşfe, rüyaya dayalı bir din anlayışının FET֒yü ürettiğini düşünen ve dolayısıyla da tarikat ve cemaatlerin yeniden yapılanması gerektiğine inanan bir sistem var. Bunu tarikat ve cemaatler de sistemin kendisi de biliyor.”

Röportajın devamında da şöyle deniliyor:

Alıntı yapılan:  Habertürk
FET֒den boşalan kadrolara belli tarikat, cemaatlerin yerleştiği iddialarına ne diyorsun?

Soru şu: Yerleşiyor mu, yerleştiriliyor mu? Bana göre yerleştiriliyor ve zaten sorun bu. 12 Eylül’de de böyleydi. “Devlet kadroları için eleman yetiştirmeye başlıyorum” dediğiniz andan itibaren iş bitiyor. Tarikatların kapısında “Resmi hizmete mahsustur” yazılıyor ve siz insanlardan uzaklaşıyorsunuz. Aslında bugünkü tartışma “Milli bir din oluşacak mı, oluşmayacak mı?” sorusu üzerinden devam ediyor.

Milli dinden kasıt nedir?

“Hanefi Maturidi bir din anlayışı bu toplumun kodlarına daha uygun. FET֒yü gördük. Dolayısıyla din algısını biraz daha farklı yürütelim” diye bir yaklaşım söz konusu.
Hanefi Maturidilik ile ilgili bir sorun yok ama bunu milli bir din halinde oluşturursanız ayrı, sivil alanda bırakırsanız ayrıdır. Şimdi bunun kavgası yapılıyor.”

Bu tesbitler, hükümete yakın çizgide, hükümet kaynaklarından haber akışına sahip olduğu düşünülen; tabiri caizse “kulağı delik” bir gazeteciye aittir. Önümüzdeki dönemde Hanefi-Maturidi ekolünün daha akılcı bir yorumuyla sistem tarafından ön plana çıkarılacağının işaretlerini veriyor.

Geçmişte selefi akideye yakın olan bir topluluğun bir yandan Eşari-Maturidi akidesini yaymaya başlaması, diğer taraftan da fıkıh sahasında ehli hadis-zahiri anlayıştan uzaklaşarak Hanefi mezhebine ait bir metni yayınlayacağını ifade etmesi ilginçtir. Öyle zannediyoruz ki birileri günümüzde terörle eş anlamlı hale gelen selefilik ithamından kurtulup, topluma ve devlete daha yakın bir çizgiye gelmeye çalışıyor ya da daha derin bazı müdahelelerle Türkiye’deki radikal İslamcı çevre birileri tarafından dönüştürülmeye çalışılıyor. Allah Subhanehu en doğrusunu bilendir, bu husustaki gelişmeleri yakından takip etmeye devam edeceğiz inşallah…



 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
23 Yanıt
5186 Gösterim
Son İleti 09 Nisan 2018, 06:33
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
833 Gösterim
Son İleti 08 Nisan 2018, 06:27
Gönderen: İbn Teymiyye
16 Yanıt
612 Gösterim
Son İleti 21 Ağustos 2018, 02:28
Gönderen: Tullab'ul Ilm
0 Yanıt
420 Gösterim
Son İleti 21 Ağustos 2018, 20:56
Gönderen: Tullab'ul Ilm
51 Yanıt
1998 Gösterim
Son İleti 03 Kasım 2018, 04:23
Gönderen: İbn Teymiyye