Tavhid

Gönderen Konu: TELFİK (MEZHEPLERİ BİRLEŞTİRMEK) CAİZ MİDİR?  (Okunma sayısı 252 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Murat21

  • Newbie
  • *
  • İleti: 1
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Allah'ın selamı üzerinize olsun Bir sorum olacak biiznillah
Telfik Nedir?
Caiz midir?
Bu konu hakkında bilgilendirirseniz Size Dua ederim.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: TELFİK (MEZHEPLERİ BİRLEŞTİRMEK) CAİZ MİDİR?
« Yanıtla #1 : 31 Ekim 2018, 23:42 »
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Size de. Telfik kelimesi; lügat manası itibariyle “birleştirmek, üst üste koymak” gibi manalara gelir. Fıkıh usulünde ise farklı mezhepleri bir araya getirmek manasında kullanılmaktadır. Yani bir mukallidin, kendisi içtihad ehliyetine sahip olmayan ve alimleri taklid etmekle mükellef olan avamdan birisinin bir konuda bir alimin görüşüyle amel ederken, diğer bir konuda ise başka bir alimin görüşüyle amel etmesidir. Konuya geçmeden önce şunu belirtelim ki bu anlamda kullanılan telfik kelimesine selefin eserlerinde hatta mütekaddim halef ulemasının kitaplarında raslanmaz. Bu kavramın kullanımına daha ziyade Karafi el-Maliki (v. 684) ve sonrasındaki alimlerin eserlerinde raslanmaktadır. Yani telfik-i mezahib denilen mezhepleri birleştirme konusu sonradan çıkmış muhdes bir tartışma konusudur. Bu, daha ziyade mezhep taassubunun ve aşağıda bahsini yapacağımız başka bidat anlayışların zuhurundan sonra onların tetiklediği yan bir mesele olarak ortaya çıkmıştır.

Şimdi inşallah telfik-i mezahib yani mezhepleri birleştirme meselesinin tafsilatını ele almadan önce mezhep taklidinin dayandığı esaslar hakkında bazı hatırlatmalarda bulunmak istiyorum. Daha önce İmam Nevevi (rh.a)’dan ve başkalarından naklen geçtiği üzere avamın mezhebi olmaz, avamın mezhebi müftüsünün mezhebidir. Eğer avamdan birisi bir mesele hakkında soracağı bir tek müfti varsa, o müftinin vereceği fetvayla amel etmesi vaciptir. Çünkü o kimse, müftiden Allah ve Rasülünün hükmünü sormuştur, müfti de ona şeri hükmü açıklamıştır. Bu noktada müftiye muhalefet şeriata muhalefet manasına gelir. Başka bir tabirle, avam olan kişi, bir meselede sadece bir mezhebin görüşünü biliyorsa onunla amel etmesi vaciptir. Eğer avamdan olan sözkonusu mukallid, aynı meseleyi iki alime sorduysa veyahut da konuyla alakalı iki mezhebin görüşünü biliyorsa, bu noktada kendi imkanları çerçevesinde hakkı araştırmak ve bu hususta gerekli çabayı sarfettikten sonra Allah ve Rasülünün muradına en uygun olduğunu düşündüğü fetvayla amel etmek zorundadır.

İbn Kudame (rh.a) kıblenin tesbiti hususunda el-Umde adlı eserinde şöyle demektedir:

“(Kıble husûsunda içtihâdda bulunan) iki müçtehid; (kıblenin yönünde) ihtilâf ederse, hiç biri diğerine tâbi olmaz. Â’mâ (kör) olan ve avâmdan olan (kıbleyi kendi içtihâdı ile tesbît etme durumu olmayan) kişi, bu iki müçtehidden, en çok hangisine güveniyorsa ona uyar.”

Şeyh Bahauddin el Makdisi, el-Umde’ye yazdığı şerhte bu ibareleri açıklarken şöyle demektedir:

“(Kıble husûsunda içtihâdda bulunan) iki müçtehid; (kıblenin yönünde) ihtilâf ederse, hiç biri diğerine tâbi olmaz.”

Bu tıpkı ahkam konusundaki müçtehidler hakkında söylediğimiz söz gibidir. (Yani ahkam konusunda iki müçtehidin birbirini taklid etmesi caiz olmadığı gibi, kıble tayini hususunda içtihad eden iki kişinin de birbirlerini taklid etmeleri caiz değildir.)

“Â’mâ (kör) olan ve avâmdan olan (kıbleyi kendi içtihâdı ile tesbît etme durumu olmayan) kişi, bu iki müçtehidden, en çok hangisine güveniyorsa ona uyar.”

(Şeyh Makdisi diyor ki) Bu da tıpkı ahkam hususunda söylediğimiz gibidir. (Yani avam, ahkam hususunda birbirlerine muhalif kanaat belirten iki müçtehidden en çok güvendiğine tabi olmakla mükellef olduğu gibi kıble konusunda da birbirine muhalefet eden iki içtihad sahibinden en çok güvendiğine tabi olur.” (el-Udde, 1/88)

Böylece anlaşılıyor ki Mukallid olan kişi, bir nevi taklitte içtihat yaparak mevcut alimler arasında kendi ilmi nisbetinde araştırma yapar ve hangisi ona daha çok güven veriyorsa onu taklid eder, kıyamet günü de bu çabasına göre Rabbine hesap verir. Mesela Şafii’nin kadına dokunmakla abdestin bozulacağı yönündeki fetvasını ve de Ebu Hanife’nin bunun abdesti bozmayacağı yönündeki kavlini, Hanbelilerin ise bunu şehvetle kayıtladığını yakin ilimle bilen birisi bu görüşler arasında Allah’ın rızasını murad ederek bir tercihte bulunur ve Allah rızasına en uygun gördüğü kaville amel eder. Bu husus kalbi tercihle alakalı olduğu için buna kesin bir ölçü getirmek doğru olmaz. Kuşkusuz bu kimse bu fetvaların muteber bir müçtehidden sadır olduğunu yakin ilimle bilmelidir. Aksi takdirde avamdan birisinin kulaktan dolma bilgilerle alimlere görüş nisbet edip bunlara tabi olması caiz olmaz.
Burada mukallid kişi asla alimlerin “tetebbu’ur ruhas” yani ruhsatları araştırma ismini verdikleri yöntemi izlememelidir. Bu hususta Ebu Ömer İbn Abdilberr Rahimehullahu Teala şu nakli yapmakta ve bu durumun batıl olduğu hususunda icma nakletmektedir:


خَالِدُ بْنُ الْحَارِثِ قَالَ: قَالَ لِي سُلَيْمَانُ التَّيْمِيُّ: “إِنْ أَخَذْتَ بِرُخْصَةِ كُلِّ عَالِمٍ اجْتَمَعَ فِيكَ الشَّرُّ كُلُّهُ” قَالَ أَبُو عُمَرَ: «هَذَا إِجْمَاعٌ لَا أَعْلَمُ فِيهِ خِلَافًا وَالْحَمْدُ لِلَّهِ»

Halid b. Haris dedi ki: Bana Süleyman et-Teymi şöyle dedi: “Şayet her alimin yanında ki ruhsatı toplayacak olursan bütün şerleri kendinde toplarsın!”

Ebu Ömer (İbn AbdilBerr) dedi ki: “Bu kendisi hakkında ihtilaf bilmediğim (bir) icmadır. Allah’a hamdolsun…” (Cami’u Beyani’l-İlm ve Fadlihi 2/927 Daru İbn Cevzi.)

Burada dikkat edilmesi gereken başka bir husus da şudur: Allah katında doğru tektir. İçtihad eden alimlerden her birinin görüşü haktır denemez. Bunlardan ancak bir tanesi haktır. Alimlerden bazıları fıkhi konularda içtihad eden her müçtehidin görüşünün hak olacağını söylemişlerse de bu son derece zayıf bir görüştür zira Sünen sahiplerinin rivayet ettiği hadiste içtihad eden müçtehidin hata ettiği takdirde bir sevap, isabet ettiği takdirde iki sevap alacağı ifade edilmiş ve müçtehitlerden birisinin hatalı olduğu açıkça ifade edilmiştir.

Ebu Ömer İbn AbdilBerr Rahimehullahu Teala “Cami’u beyani’l-İlm ve Fadlihi” adlı eserinde İmam Malik'ten rivayet edilen aşağıdaki nakil gibi, başka bir çok nakil yapmış ve şöyle demiştir:

İmam Malik’e Rasulullah ﷺ’in ashabının ihtilafı soruldu, o da şöyle dedi: “Hata olan görüş de, doğru olan görüş de vardır. Bundan dolayı bu görüşleri iyice tetkik edip, incelemelisin!”

Ebu Ömer İbn AbdilBerr dedi ki:

وَفِي رُجُوعِ أَصْحَابِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ وَرَدِّ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ دَلِيلٌ وَاضِحٌ عَلَى أَنَّ اخْتِلَافَهُمْ عِنْدَهُمْ خَطَأٌ وَصَوَابٌ وَلَوْلَا ذَلِكَ كَانَ يَقُولُ كُلُّ وَاحِدٍ مِنْهُمْ: جَائِزٌ مَا قُلْتَ أَنْتَ، وَجَائِزٌ مَا قُلْتُ أَنَا وَكِلَانَا نَجْمٌ يُهْتَدَى بِهِ فَلَا عَلَيْنَا شَيْءٌ مِنَ اخْتِلَافِنَا، قَالَ أَبُو عُمَرَ: وَالصَّوَابُ مِمَّا اخْتُلِفَ فِيهِ وَتَدَافَعَ وَجْهٌ وَاحِدٌ وَلَوْ كَانَ الصَّوَابُ فِي وَجْهَيْنِ مُتَدَافِعَيْنِ مَا خَطَّأَ السَّلَفُ بَعْضُهُمْ بَعْضًا فِي اجْتِهَادِهِمْ وَقَضَايَاهُمْ وَفَتْوَاهُمْ، وَالنَّظَرُ يَأْبَى أَنْ يَكُونَ الشَّيْءُ ضِدُّهُ صَوَابًا كُلَّهُ

“Rasulullah ﷺ’in ashabının bir birlerine müracaat etmeleri ve birbirlerine reddiye vermeleri açık bir delildir ki; onlarda ihtilaflı görüşlerinden bazısının hata, diğer bazısının ise doğru olduğu görüşündeydiler. Zira eğer böyle olmasaydı, onlardan her birinin şöyle demesi gerekirdi: “Senin dediğinde doğru, benim dediğim de doğrudur. Her birimizde kendisi ile doğru yolun bulunduğu bir yıldızdır. İhtilaflı görüşlerimizde bize hiçbir sorumluluk yoktur!”

Hakkında ihtilaf edilip, bir birine zıt görüşler bulunan bir konuda o görüşlerden sadece biri doğrudur. Şayet bir birine zıt olan iki görüş de doğru olsaydı, seleften bazıları diğerlerinin içtihadlarında, hükümlerinde ve fetvalarında hatalı bulmazlardı. Zaten akıl da bir birine zıt olan iki görüşünde aynı anda doğru olmasını kabul etmez.”

"الِاخْتِلَافُ لَيْسَ بِحُجَّةٍ عِنْدَ أَحَدٍ عَلِمْتُهُ مِنْ فُقَهَاءِ الْأُمَّةِ إِلَّا مَنْ لَا بَصَرَ لَهُ وَلَا مَعْرِفَةَ عِنْدَهُ، وَلَا حُجَّةَ فِي قَوْلِه"

Yine Ebu Ömer dedi ki:

“Bildiğim kadarıyla ümmetin fakihlerinden hiç birine göre ihtilaf hüccet değildir. Ancak basireti ve marifeti olmayan ve sözü hüccet kabul edilmeyen bazı kimseler hariç…”

Bütün bunlar gösteriyor ki bütün müçtehidlerin görüşleri haktır, bu sebeble bunlardan dilediğimiz bir tanesini seçebiliriz şeklinde bir mantık güderek mezheplerden dilediği fetvayı seçmek ve bu şekilde mezhepleri telfik etmek, birleştirmek caiz olmayan bir usuldür. Bilakis kişiye düşen Allah katında bir tane olan doğru görüşü araştırmak için çaba sarfetmektir.
Böylece anlaşılıyor ki avamdan birisi, herhangi bir mezheple kayıtlamaksızın ve her mezhebin en kolay görüşünü almayı hedeflemeksizin alimlerin birbiriyle çelişen fetvalarından Allah’ın rızasına en uygun gördüğü fetvayla amel edebilir, hatta böyle yapması vaciptir. Avamın muayyen bir mezhebe bağlı kalması gerektiğini iddia eden alimlerin sözleri ise herhangi bir delile dayanmamaktadır, bilakis bu seleften bir aslı olmayan bidat bir görüştür. Çünkü selef zamanında avamdan her birisi hangi alime denk geliyorsa ona soruyordu. Hiç kimse de onları falan alime sorduysanız artık başkasına soramazsınız, gibi bir şeyle mükellef tutmuyordu. Nevevi’nin de işaret ettiği gibi avamın Şafii, Hanbeli gibi belirli bir mezhebe tabi olması gerektiğini iddia eden alimler, daha ziyade avamın ruhsatları araştırmasını engellemek amacıyla bunu söylemişler, ancak bu amaçla da olsa dinde aslı olmayan bir kaide getirdikleri için hata etmişlerdir. Bu konularda Şeyhulislam İbn Teymiye geniş izahlarda bulunmuştur, şu adresten bakılabilir: http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=317.0
 
Bunlar, telfik konusunun iyi anlaşılabilmesi için gerekli olan bazı mukaddimelerdi. Bu mukaddimeden sonra telfik konusunun izahına geçebiliriz. Telfik caiz midir, sorusuna ancak telfik derken neyin kasdedildiği açıklandığı takdirde cevap verilebilir. Bunun tafsilatı ise aşağıdadır.

Şimdi mezheplerin telfiki, birleştirilmesi iki kısımdır:

1-   Birbirinden tamamen farklı, birbirine etki etmeyen meselelerde iki farklı mezhebin görüşüyle amel etmek:

Mesela avamdan bir kimse Hanbeli ve Şafiilerin içtihadına göre namazda rükuya giderken ve rükudan kalkarken el kaldırır. Aynı kişi Hanefilerin içtihadını uygun bularak kasden orucu bozduğunda 61 gün oruç tutsa –yukarda zikrettiğimiz şartlar çerçevesinde- böyle bir telfikten dolayı kınanmaz. Avamın her konuda muayyen bir mezhebi taklid etmesi gerektiğini ve kendi mezhebinden dışarı çıkamayacağını söyleyen alimlere göre ise bunu yapamaz, ancak yukarda da söylediğimiz gibi bu asılsız bir görüştür. Avamın muayyen bir mezhebe bağlı olması gerekmediğini söyleyen bütün alimlere göre birbirinden ayrı konularda avam uygun gördüğü her fetvayla amel edebilir, bu fetvaların aynı mezhepten ve aynı alimden sadır olması şart değildir. Bu anlamdaki bir telfik caizdir ve bunun kınanması doğru değildir. Bu, eğer ruhsatları toplama gayesiyle yapılırsa kınanır, ancak burada kınanan şey farklı mezhebin görüşüyle amel etmesi değil, bunu yaparken gözettiği gayedir yani işin kolayına kaçmasıdır.

2-   Birbiriyle alakası olan, aynı meselede iki farklı mezhebin görüşüyle amel etmek:
Fıkıhta telfik deyince akla gelen ve ihtilaf konusu olan şey daha çok budur. Bundan kasıd mesela bir kimsenin, hem mahremi olmayan kadına dokunduğu hem vücudundan kan aktığı halde birinci durumun Hanefî, ikincisinin Şâfiî mezhebine göre abdesti bozmadığı hükümlerini bir araya getirip kendini abdestli saymasıdır. Halbuki kadına dokunduğu için Şafiilere göre, kan aktığı için de Hanefilere göre abdesti bozulmuştur.

İşte bu manadaki telfik hakkında da alimlerden üç görüş gelmiştir. Böyle bir telfike mutlak olarak cevaz verenler, bunu mutlak olarak men edenler ve de buna şartlı olarak cevaz verenler.

Birincisi yani telfike mutlak yani kayıtsız şartsız cevaz verenler arasında Hanefilerden İbn Humam es-Sivasi (v. 861), öğrencisi İbn Emir el Hac (v. 879); Malikilerden ed-Desuki (v. 1230) gibi alimlerin isimleri zikredilmektedir. Mesela İbn Humam muayyen bir mezhebe bağlı kalmanın şart olmadığını izah ettiği yerde bunu şart koşanların görüşünü tenkid etme babından şöyle demektedir:

وَالْغَالِبُ أَنَّ مِثْلَ هَذِهِ إلْزَامَاتٌ مِنْهُمْ لِكَفِّ النَّاسِ عَنْ تَتَبُّعِ الرُّخَصِ وَإِلَّا أَخَذَ الْعَامِّيُّ فِي كُلِّ مَسْأَلَةٍ بِقَوْلِ مُجْتَهِدٍ قَوْلُهُ أَخَفُّ عَلَيْهِ. وَأَنَا لَا أَدْرِي مَا يَمْنَعُ هَذَا مِنْ النَّقْلِ أَوْ الْعَقْلِ وَكَوْنُ الْإِنْسَانِ يَتَّبِعُ مَا هُوَ أَخَفُّ عَلَى نَفْسِهِ مِنْ قَوْلِ مُجْتَهِدٍ مُسَوَّغٌ لَهُ الِاجْتِهَادُ مَا عَلِمْت مِنْ الشَّرْعِ ذَمَّهُ عَلَيْهِ، وَكَانَ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - يُحِبُّ مَا خَفَّفَ عَنْ أُمَّتِهِ، وَاَللَّهُ سُبْحَانَهُ أَعْلَمُ بِالصَّوَابِ.

“Genellikle onların bu tür şeyleri şart koşmaları, insanların ruhsatların peşinde koşmasını engellemek gayesinden kaynaklanmaktadır. Yoksa avamdan olan birisi her meselede herhangi bir müçtehidin kendisine en kolay gelen görüşünü alabilir. Ben bir kimsenin kendisine içtihad izni verilen bir müçtehidin kavlinden kendisi için en kolay olan şeyi araştırmasına mani olacak nakilden veya akıldan bir delil bilmiyorum. Şeriattan da bunun kınanmasına dair bir şey öğrenmedim. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetine kolaylık getiren şeyleri severdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.” (Feth’ul Kadir, 7/258)
Öğrencisi İbn Emir el Hac da hocasının görüşünü desteklemektedir. (et-Takrir ve’t Tahbir, 3/351)

Desuki de her mezhebin ruhsatlarının araştırılmasını men edenlerin görüşlerini naklettikten sonra bundan yola çıkarak telfiki men edenlerin görüşünü zikretmiş ve kendisi bunun caiz olduğunu kesin bir dille ifade etmiştir. (Haşiyet’ud Desuki, 1/20)

Ancak bu görüşe katılmak mümkün değildir. Çünkü seleften yukarda naklettiğimiz şekilde ruhsatların araştırılmasını ve her alimin en kolay görüşünü almayı men eden kati fetvalar ve hatta İbn Abdilberr’in naklettiği şekilde icma varid olmuştur. Bunun dinde kolaylığın tercih edilmesi ile bir alakası yoktur. Çünkü alime müracaat eden avamın yapması gereken şey, mesele hakkında şeriatın hükmünü öğrenmeye çalışmaktır. Ruhsat peşinde koşan kişinin amacı ise şeriatın hükmünü öğrenmek değil, kendi yapacağı işe uygun kılıf bulmaktır.

İkincisi ise telfiki mutlak olarak men edenlerin görüşüdür. Malikilerden eş-Şatibi (v. 790) bunun –yukardaki abdest misalinde olduğu gibi- icmaya muhalif amellere yol açacağı gerekçesiyle men edileceği görüşüne meyletmektedir. (el-Muvafakat, 5/103) Şafiilerden İbn Hacer el Heytemi (v. 974) de telfiki men etmekte hatta bunun icma ile yasak olduğunu ileri sürmektedir. (Tuhfet’ul Muhtac, 2/431) Bu hususta İbn Humam’ı da tenkid etmektedir. (age 10/112) Alimlerden birçoğu bu şekilde telfikin caiz olmadığı görüşünü savunmuştur. Onlar bir nevi telfikle tetebbu'ur ruhas yani ruhsat peşinde koşmayı aynı şey saymışlardır ancak bu ikisi her zaman aynı değildir. Buna dair değerlendirmemiz aşağıda gelecektir inşallah.

Üçüncüsü de telfike şartlı olarak cevaz verenlerin görüşüdür. Hanbelilerden Mer’i bin Yusuf el Kermi (v. 1033) bu hususta müstakil bir risale telif etmiş ve avamın ruhsatları araştırma gayesi olmaksızın farklı müçtehidlerin fetvalarıyla amel etmesinin –velev ki telfike yol açsa dahi- caiz olduğunu çeşitli delillerle izah etmiştir. Hanbelilerden er-Ruheybani (v. 1243) onun “Gayet’ul Munteha” adlı eserine yazmış olduğu şerhte el-Kermi’nin konuyla alakalı sözlerini şu şekilde nakletmektedir:


اعْلَمْ أَنَّهُ قَدْ ذَهَبَ كَثِيرٌ مِنْ الْعُلَمَاءِ إلَى مَنْعِ جَوَازِ التَّقْلِيدِ، حَيْثُ أَدَّى إلَى التَّلْفِيقِ مِنْ كُلِّ مَذْهَبٍ،؛ لِأَنَّهُ حِينَئِذٍ كُلٌّ مِنْ الْمَذْهَبَيْنِ أَوْ الْمَذَاهِبِ يَرَى الْبُطْلَانَ، كَمَنْ تَوَضَّأَ مَثَلًا وَمَسَحَ شَعْرَةً مِنْ رَأْسِهِ مُقَلِّدًا لِلشَّافِعِيِّ، ثُمَّ لَمَسَ ذَكَرَهُ بِيَدِهِ مُقَلِّدًا لِأَبِي حَنِيفَةَ، فَلَا يَصِحُّ التَّقْلِيدُ حِينَئِذٍ.

“Bil ki; alimlerden bir çoğu, (başka mezhepleri) taklid etmenin caiz olmadığı görüşündedirler. Zira (onlara göre) bu, her mezhebi telfik etmeye, birleştirmeye yol açar. Çünkü o takdirde iki mezhebe veya (daha fazla) mezheplere göre söz konusu amel batıl olmaktadır. Mesela (buna göre) abdest alan ve Şafii’yi taklid ederek saçından az bir miktarı mesh eden, sonra Ebu Hanife’yi taklid ederek zekerine dokunan bir kimsenin bu taklidi caiz değildir.”

Zira telfiki men eden bu alimlere göre bu şahsın saçından az bir kısmı mesh ettiği için Ebu Hanife’ye göre, zekerine dokunduğu için de Şafii’ye göre abdesti geçerli olmamakta ve böylece bütün mezheplere göre geçersiz bir abdest almış olmaktadır. El-Kermi buna benzer başka misaller verdikten sonra şöyle demektedir:

وَهَذَا وَإِنْ كَانَ ظَاهِرًا مِنْ حَيْثُ الْعَقْلِ، وَالتَّعْلِيلُ فِيهِ وَاضِحٌ، لَكِنَّهُ فِيهِ حَرَجٌ وَمَشَقَّةٌ خُصُوصًا عَلَى الْعَوَامّ، الَّذِي نَصَّ الْعُلَمَاءُ عَلَى أَنَّهُ لَيْسَ لَهُمْ مَذْهَبٌ مُعَيَّنٌ.وَقَدْ قَالَ غَيْرُ وَاحِدٍ: لَا يَلْزَمُ الْعَامِّيَّ أَنْ يَتَمَذْهَبَ بِمَذْهَبٍ مُعَيَّنٍ، كَمَا لَمْ يَلْزَمْ فِي عَصْرِ أَوَائِلِ الْأُمَّةِ.

“Bu, akıl yönünden açık olmakla ve (telfikin men’ine dair) getirdikleri illetler de açık olmakla beraber bunda bilhassa avam için zorluk ve meşakkat sözkonusudur. Ki alimler avamın muayyen bir mezhebi olmayacağını açıkça beyan etmişlerdir. Birçokları da şöyle demiştir: ümmetin ilk dönemlerinde gerekmediği gibi (bugün de) avamın muayyen bir mezhebe bağlı olması gerekmez.”

Sonra kendi görüşünü şöyle beyan etmektedir:


وَاَلَّذِي أَذْهَبُ إلَيْهِ وَأَخْتَارُهُ: الْقَوْلُ بِجَوَازِ التَّقْلِيدِ فِي التَّلْفِيقِ، لَا بِقَصْدِ تَتَبُّعِ ذَلِكَ؛ لِأَنَّ مَنْ تَتَبَّعَ الرُّخَصَ فَسَقَ، بَلْ حَيْثُ وَقَعَ ذَلِكَ اتِّفَاقًا، خُصُوصًا مِنْ الْعَوَامّ الَّذِينَ لَا يَسْعُهُمْ غَيْرُ ذَلِكَ.

“Benim tercih ettiğim görüş ise telfik konusunda taklidin caiz olduğudur. Tabi bu, bunu bizzat gaye edinmemek şartıyladır. Ruhsatları araştırmayı gaye edinen kişi ise fasık olur.”

Er-Ruheybani de Şeyhin bu açıklamalarına katıldığını beyan etmektedir. (Metalib’u Ul’in Nuha fi Şerhi Gayet’il Munteha, 1/392)

Allahu a’lem doğrusu da Şeyhin zikrettiğidir. Yani her mezhebin ruhsatlarını toplamayı gaye edinmemiş olan, alimlerin görüşleri arasında rasgele tercihte bulunmayan, bilakis Allah’ın rızasını hedeflemiş olan birisi abdest hususunda bir meselede Hanefilerin içtihadını uygun gördüğü için onlara tabi olsa, sonra yine abdest konusunda Şafiilerin bir içtihadını uygun görse bu abdesti geçerlidir. Sözkonusu abdestin geçerli olmadığını ileri sürmekte Şeyh Yusuf’un da işaret ettiği gibi avama meşakkat vardır, zira bu sefer avamın sözkonusu meselede diğer mezheplerin nasıl fetva verdiğini araştırması gerekmektedir. Zaten bu, seleften herhangi bir dayanağı olmayan bir uygulamadır. Selef zamanında avam, o an kime fetva sorabiliyorlarsa soruyorlar ve onunla amel ediyorlardı. Mesela selef zamanında avamdan birisinin Ebu Hanife gibi fetva veren bir alime denk geliyor ve zekere dokunmaktan ötürü abdest almıyor ve sonra Şafii gibi fetva veren birine denk gelip başının az bir kısmını meshetmekle yetiniyor olması mümkündü. Seleften hiç kimsenin böyle bir şeyi nehyettiği varid olmamıştır. Bu tip tartışmalar, hayırlı nesillerden sonra taassub ve kör taklidin çoğaldığı dönemlerde ortaya çıkmıştır ve hiçbir delile dayanmamaktadır. Burada önemli olan hakkı araştırmak gayesiyle farklı mezheplerin kavilleriyle amel eden birisi ile hak arayıcısı olmayan veya her konuda farklı görüşlere tabi olarak dinle oyun oynayan kimsenin arasını ayırd etmektir. Öyle ki bu kimseler bir bakmışsınız başı sıkışınca Şafii olmuş, sonra aynı meselede Hanefi olmuş ila ahir öyle mezheplerden işine geleni alıyor, işine gelmeyeni bırakıyor! Mesela kişi Şafii olduğunu ileri sürer, sonra büyükşehire yerleşip otobüste, çarşıda pazarda sık sık kadınlarla muhatap olmaya başlayınca sürekli abdest almak zorunda kalmamak için Hanefileri taklid etmeye başlar zira Hanefilere göre kadına dokunmak abdesti bozmamaktadır! Bu hususta ona fetva veren hocalar da kendi aralarında ikiye ayrılırlar. Bir kısmı telfike düşmemesi için diğer konularda da Hanefilere göre davranması gerektiğini telkin eder, diğerleri ise sadece o konuda Hanefilere tabi olabileceğini, sair konularda Şafii’ye uymaya devam edebileceğine fetva verirler, böylece bir batıl diğerini doğurur öyle sürer gider… Bütün bunlar fasit mezhep anlayışından kaynaklanan batıl anlayışlardır. Halbuki avama düşen şey, hangi mezhepten olursa olsun alimlere danışmak ve onların fetvalarıyla amel etmektir. Alimlerin birbiriyle ihtilaf eden görüşlerinden birisiyle amel etmeye başladığında artık onun mezhebi odur. Bunu kendisine din ve mezhep edindikten sonra herhangi bir şeri gerekçe olmadan bunu terkedemez. Mesela kişi kadına dokunmanın abdesti bozacağına itikad ettiyse artık diğerinin daha kolay olduğu gerekçesiyle bu itikadını değiştiremez. Böyle yaptığı takdirde dinle oyun oynamış olur. İşte böyle yapan birisinin yaptığı telfik elbette batıldır. Ama hakkı araştırma gayesiyle mezhep yani görüş değiştiren kişinin ise kınanacak bir tarafı yoktur.

Konuyu özetlemek gerekirse; aynı meselenin örneğin abdestin bir cüzünde Hanefilerin diğer cüzünde Şafiilerin veya başkalarının kavliyle amel eden kişi, bu farklı görüşlere Allah rızasından dolayı, hakka ulaşmak gayesiyle sahip olduysa bu telfikten dolayı bir sakınca yoktur. Mezheplerin ruhsat hükümlerini toplamak gayesiyle ve bütün içtihadların kendisine uyulmasında sakınca olmayan manasında hak olduğu şeklindeki bir düşünceyle yapılan telfik ise batıldır.

Vallahu a’lem. Velhamdulillahi Rabbil alemin.





 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
1555 Gösterim
Son İleti 21 Ekim 2016, 23:52
Gönderen: Tevhid Ehli
6 Yanıt
2154 Gösterim
Son İleti 07 Nisan 2017, 02:32
Gönderen: Uhey
0 Yanıt
1460 Gösterim
Son İleti 18 Mart 2017, 16:11
Gönderen: AbdulAzim
0 Yanıt
1332 Gösterim
Son İleti 23 Mart 2017, 03:14
Gönderen: İbn Teymiyye
0 Yanıt
1294 Gösterim
Son İleti 23 Mart 2017, 03:28
Gönderen: İbn Teymiyye