Tavhid

Gönderen Konu: ŞEYH MUHAMMED BİN ABDİLVEHHAB (RH.A) İBN ARABİ’Yİ TEKFİR ETMİYOR MU?  (Okunma sayısı 205 defa)

0 Üye ve 3 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Bu yazımızda inşallah Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab (rh.a)’ın bir mektubunda geçen, haşa her şeyin Allah olduğunu savunan vahdet-i vücud yani bütün varlığın tek olduğu fikriyatının önderi Muhyiddin İbn Arabi’yi tekfir etmediğine dair sözünü ele alacağız. Şimdi Şeyh (rh.a), Kasim ehline gönderdiği bir mektupta kendisine yönelik iftiraları ve asılsız ithamları ele aldığı yerde, birçok asılsız iddiayı saydıktan sonra şöyle demektedir:

 وإني أكفّر ابن الفارض وابن عربي
“Ben, İbn’ul Farid ve İbn Arabi’yi tekfir ediyormuşum…”

Sonra, bütün bu iddialara cevaben şöyle demektedir:

جوابي عن هذه المسائل، أن أقول: سبحانك هذا بهتان عظيم

“Bütün bunlara karşı cevabım: Sen her türlü noksanlıktan münezzehsin (ya Rab!), bu büyük bir iftiradır, demek olacaktır.” (er-Rasail’uş Şahsiyye, sf 12, 1. Mektup)

Bu mektup aynı zamanda ed-Durer’us Seniyye adlı mecmuanın da ilk risalesini teşkil etmektedir. Bu eserin Türkçe tercümesinden mektubun tamamına bakılabilir. Görüldüğü üzere Şeyh (rh.a) ittihad ehlinin öncülerinden İbn Arabi’yi ve aynı küfür akidenin mensuplarından olan İbn’ul Farid’i tekfir ettiği iddiasını –kendisine yöneltilen diğer ithamlarla beraber- yalanlamaktadır.

İşte bu husus, bir çok kimseye müşkil gelmiş ve buradan hareketle türlü türlü iddialar ortaya çıkmıştır. Bundan dolayı Şeyh’i tekfir etmeye yeltenenler olduğu gibi, buradan hareketle İbn Arabi ve ashabını tezkiye etmeye kalkışanlar, bunu Şeyh’in bu sözüyle meşrulaştırmaya çalışanlar da çıkmıştır. Birçokları ise Şeyh’in bu sözünün ona atfedilen bir uydurma ve tahrif olduğunu ileri sürmüşlerdir. Biz de yıllar önce bu kavli duyduğumuzda o zamanki cehaletin de tesiriyle hemen bu sözün uydurma olduğuna hükmettik ve aşağıda nakledeceğimiz türden Şeyh’in İbn Arabi’yi tekfir eden sözlerini de buna gerekçe olarak sunduk. Ancak yıllar içinde aldığımız ilmi terbiye bize, herhangi bir alimin kitabına sokuşturma yapıldığı tarzındaki iddiaların –ciddi karinelere ve delillere istinad etmediği takdirde- ilimden uzak, cahilane bir tavır olduğunu göstermiştir. Şeyh (rh.a)’ın diğer risaleleri hangi yollarla bize ulaşmışsa, bu risalesi ve diğer müşkil addedilen risaleleri de aynı yollarla bize ulaşmıştır. Tıpkı –hepsi benzer ravilerden geldiği halde- işlerine gelen hadisleri sahih, işlerine gelmeyenleri uydurma ilan eden sünnet inkarcısı mealciler gibi, kendi akidemize uymayan her sözü uydurma ve tahrif ilan etmek iyi niyetle ve ilim ahlakıyla uyuşmayan bir davranıştır. Bu sebepten, evla olan, alimlerin bu tarz müşkil gibi görünen sözleri hususunda diğer sözleriyle cem ve telif yoluna gitmektir. Bu da tabiri caizse alimin müteşabih sözlerini muhkem sözlerine arzetmek suretiyle gerçekleşir.

Şimdi, Şeyh (rh.a)’ın külliyatını taradığımızda İbn Arabi ve taifesi hakkında olumlu bir şekilde konuşuyormuş izlenimi veren yegane yer bu naklettiğimiz sözüdür. Onun dışında, İbn Arabi’den bahsettiği her yerde ondan küfür ve dalalet önderi olarak bahsetmektedir. Misal olarak birkaç sözünü nakletmek istiyorum.

وهذا اشتهر عنه أنه على دين ابن عربي الذي ذكر العلماء أنه أكفر من فرعون، حتى قال ابن المقري الشافعي: من شك في كفر طائفة ابن عربي فهو كافر

(…) “Bu kişinin İbn Arabi’nin dini üzere olduğu hususu meşhur olmuştur. İbn Arabi ise alimlerin kendisi hakkında Firavun’dan daha kafirdir, dedikleri bir kimsedir. Öyle ki İbn’ul Mukri eş-Şafii şöyle demiştir: Kim, İbn Arabi taifesinin küfründe şüphe ederse kafirdir.” (er-Rasail’uş Şahsiyye, sf 72, 11. Mektup)

Başka bir yerde de vahdet-i vücutçulardan bahisle şöyle der:


هذا الذي ذكر أهل العلم أنهم أكفر من اليهود والنصارى، وقال بعضهم: من شك في كفر أتباعه فهو كافر، وذكرهم في الإقناع في باب حكم المرتد، وإمامهم ابن عربي

“Bunlar, alimlerin Yahudi ve Hristiyanlardan daha kafirdirler, diye zikrettiği kimselerdir. Bazıları da şöyle demiştir: Onun tabilerinin küfründe şüphe eden kimse kafirdir. (Hanbeli fıkıh kitaplarından) El-İkna’da onları ‘Mürtedin Hükmü’ babında zikretmişlerdir. Bunların imamı ise İbn Arabi’dir.” (er-Rasail’uş Şahsiyye, sf 137, 20. Mektup)

Yine şöyle demektedir:


يتبعون مذهب ابن عربي وابن الفارض. وقد ذكر أهل العلم أن ابن عربي من أئمة أهل مذهب الاتحادية، وهم أغلظ كفراً من اليهود والنصارى. فكل من لم يدخل في دين محمد  صلى الله عليه وسلم ويتبرأ من دين الاتحادية، فهو كافر بريء من الإسلام، ولا تصح الصلاة خلفه، ولا تُقبل شهادته

“Bunlar, İbn Arabi ve İbn’ul Farid’in mezhebine uyarlar. İlim ehli, İbn Arabi’nin İttihadiyye (vahdet-i vücud) mezhebi mensuplarının önderlerinden olduğunu zikretmişlerdir. Bunlar ise küfür bakımından Yahudi ve Hristiyanlardan daha şiddetlidir. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in dinine girmeyen ve İttihadiyye dininden beri olmayan herkes kafir olup İslam’dan beridir, uzaktır. Onun arkasında kılınan namaz sahih olmaz, şahitliği de kabul edilmez.” (er-Rasail’uş Şahsiyye, sf 189, 28. Mektup)

İşte Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab (rh.a)’ın Allah ile kainatın birliğini savunan vahdet-i vücud ve ittihad mezhepleri ile bu batıl mezhebin öncülüğünü yapan İbn Arabi ve İbn’ul Farid ve de tabileri hakkındaki görüşü bu şekildedir. O, bunların hepsini açıkça tekfir etmektedir. Baştaki zikrettiği onları tekfir etmeyen sözüne gelince; bu herhalükarda sözkonusu iki muayyen şahsın durumu hakkındadır yoksa vahdet-i vücud akidesinin küfür olup olmadığı hakkındaki bir tereddüd değildir. Kainattaki herşeyin Allah olduğunu savunan bu akidenin küfür olduğunda değil bir alim, sıradan bir Müslüman hatta Yahudi ve Hristiyan kafirleri dahi şüphe etmez. Nitekim Şeyh (rh.a) da naklettiğimiz sözlerinde bu akidenin küfür olduğunu beyan etmekte, hatta Şafii alimi İbn’ul Mukri’den (v. 837) İbn Arabi taifesinin küfründe duraksayanların dahi kafir olacağı fetvasını onaylayarak nakletmektedir. İbn’ul Mukri’nin sözü öncelikle bu vahdet-i vücud akidesini benimseyenler ve bunları tekfir etmeyenler hakkındadır. İbn Arabi’nin şahsına gelince; İbn’ul Mukri’den önce de sonra da alimler ittihad akidesinin küfür oluşunda icma etmişler, lakin onlardan bir kısmı kitaplarında bu batıl akideyi dile getiren İbn Arabi’yi tekfirden imtina etmişlerdir.

İbn Arabi’yi tekfir etmeyen alimler ondan ittihad küfrünü nefyederek ve de sözlerini tevil ederek, bazen de ona aidiyetini inkar ederek bu kanaate sahip olmuşlardır. Mesela İbn Arabi’yi müdafaa edenlerden birisi olan Celaleddin es-Suyuti’nin durumu böyledir. Zaten o ve onun gibiler ittihad küfrünü küfür olarak kabul etmese ve İbn Arabi’den de bu küfrü nefyetmese onun sözlerinin zahirde anlaşılandan başka manaları olabileceğini iddia ederek onu savunmaya kalkmazlardı. Suyuti’nin İbn Arabi’yi müdafaa amaçlı yazdığı “Tenbih’ul Gabi bi Tebrieti İbn’il Arabi” adlı risalesi elimizde mevcuttur. Burada Suyuti, İbn Arabi’yi müdafaa amacıyla sözü uzatmış ve İbn Arabi’nin sözlerinin zahirinin küfür olduğunu ancak bunların şeriata uygun tevillerinin bulunabileceği iddiasını dile getirmiştir. Suyuti’nin zahir kelimesini kullanmasına dikkat edilsin. Zira zahir, usulde bir lafzın ilk akla gelen anlamı manasında kullanılır ve zahirin ikinci bir manaya delaletinin muhtemel olduğu ifade edilir. İkinci bir manaya delalet etme ihtimali olmayan açık, kesin ifadelere ise nass denilir. Böylece Suyuti ve benzerleri gibi İbn Arabi’nin sözlerinin tevile müsait olduğunu iddia edenler, onun sözlerinin aslında açık değil ihtimalli sözler olduğunu söylemektedirler. Yoksa her kim İbn Arabi’nin veya bir başkasının açık küfür sözü söylediği halde kafir olmayabileceğini yahut da bazı kimseler için küfür sözler konuşmanın caiz olduğunu iddia ederse kafirdir. Burada tek mesele, Suyuti ve emsali İbn Arabi’nin açık küfürlerine nasıl bir izah getiriyorlar, bu hususta gerçekten kendilerini kurtaracak bir tevilleri var mı yok mu ona bakmaktır. Bu ise bizim işimiz değildir, bunu yapma imkanımız da yoktur. Çünkü bu zatlar ölüp gitmiştir, kendi iç alemlerinde nasıl bir itikad taşımaktadırlar, İbn Arabi’nin hangi sözüne ne açıklama yapmışlardır, tesbit etme imkanımız yoktur. Kaldı ki Suyuti, sözkonusu risalede İbn Arabi’nin tekfirine karşı çıkarken bu küfürlerin onun kitaplarına sokulmuş olması veya bizzat kitapların ona iftira edilmiş olması gibi bir çok ihtimali sıraladıktan sonra bu sözlerin tevilinin olabileceğini sadece bir ihtimal sadedinde zikretmektedir. Bunu mutlak bir şey olarak zikretmemektedir ve onun bütün küfür sözlerinin de tevil edileceğini savunduğu açık değildir. Ben şu an nerde geçtiğini hatırlamamakla beraber Şeyhulislam İbn Teymiye’nin bazı eserlerinde İbn Arabi muhiplerinin onun sözlerine yaptığı öyle teviller hatırlıyorum ki normalde bu sözün asla bir tevili olamaz denebilecek açık küfürlere bile insanı hayrette bırakan izahlar getirebilmişlerdir. Bu tip iddiaların hepsi batıl ve fasid tevillerden ibaret olmakla beraber böyle kimseler hakkında hüküm vermeden önce tam olarak neyi savundukları ortaya çıkmalıdır. Eğer hiçbir izahı olmayan şeylere dahi küfür demekten imtina ediyorlarsa kafirdirler, durumları böyle olmasa bile böyle zındıkları aklamaya çalıştıkları için taziri ve cezayı hak etmektedirler. Şeyhulislam, vahdeti vücudçuların Yahudi ve Hristiyanlardan bile daha şedid kafir olduklarını izah ettiği bir yerde onların savunucuları hakkında şöyle demektedir:


وَهَكَذَا هَؤُلَاءِ الِاتِّحَادِيَّةُ: فَرُءُوسُهُمْ هُمْ أَئِمَّةُ كُفْرٍ يَجِبُ قَتْلُهُمْ وَلَا تُقْبَلُ تَوْبَةُ أَحَدٍ مِنْهُمْ إذَا أُخِذَ قَبْلَ التَّوْبَةِ فَإِنَّهُ مِنْ أَعْظَمِ الزَّنَادِقَةِ الَّذِينَ يُظْهِرُونَ الْإِسْلَامَ وَيُبْطِنُونَ أَعْظَمَ الْكُفْرِ وَهُمْ الَّذِينَ يَفْهَمُونَ قَوْلَهُمْ وَمُخَالَفَتَهُمْ لِدِينِ الْمُسْلِمِينَ وَيَجِبُ عُقُوبَةُ كُلِّ مَنْ انْتَسَبَ إلَيْهِمْ أَوْ ذَبَّ عَنْهُمْ أَوْ أَثْنَى عَلَيْهِمْ أَوْ عَظَّمَ كُتُبَهُمْ أَوْ عُرِفَ بِمُسَاعَدَتِهِمْ وَمُعَاوَنَتِهِمْ أَوْ كَرِهَ الْكَلَامَ فِيهِمْ أَوْ أَخَذَ يَعْتَذِرُ لَهُمْ بِأَنَّ هَذَا الْكَلَامَ لَا يَدْرِي مَا هُوَ أَوْ مَنْ قَالَ إنَّهُ صَنَّفَ هَذَا الْكِتَابَ وَأَمْثَالَ هَذِهِ الْمَعَاذِيرِ الَّتِي لَا يَقُولُهَا إلَّا جَاهِلٌ أَوْ مُنَافِقٌ؛ بَلْ تَجِبُ عُقُوبَةُ كُلِّ مَنْ عَرَفَ حَالَهُمْ وَلَمْ يُعَاوِنْ عَلَى الْقِيَامِ عَلَيْهِمْ فَإِنَّ الْقِيَامَ عَلَى هَؤُلَاءِ مِنْ أَعْظَمِ الْوَاجِبَاتِ؛ لِأَنَّهُمْ أَفْسَدُوا الْعُقُولَ وَالْأَدْيَانَ عَلَى خَلْقٍ مِنْ الْمَشَايِخِ وَالْعُلَمَاءِ وَالْمُلُوكِ وَالْأُمَرَاءِ وَهُمْ يَسْعَوْنَ فِي الْأَرْضِ فَسَادًا وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ.

“Bu vahdet-i vücudçuların durumu da aynıdır: Bunların elebaşıları küfrün önderleri olup öldürülmeleri vaciptir. Tevbe etmeden yakalandığı zaman bunlardan herhangi birinin tevbesi kabul olunmaz. Çünkü bunlar, dıştan müslüman olduklarını söyleyip içlerinde büyük bir küfrü gizli tutan zındıkların önde gelenlerindendirler. Bunlar, ne söylediklerini ve müslümanların dinine muhalefet ettiklerini gayet iyi bilmektedirler. Bu sebeple bunlara intisap eden, bunları savunan, övüp yücelten, kitaplarına değer veren, bunlara yardım ve desteğiyle tanınan, bunlar hakkında söz söylemeyi hoş görmeyen veya onların sözlerinin mahiyetini, bu kitabı onun yazıp -yazmadığını bilmediği mazeretiyle ve ancak bir cahilin ya da münafıkın ileri sürebileceği benzeri mazeretlerle onları mazur görmeye kalkışan herkesin cezalandırılması gerekir. Hatta durumlarına vakıf olup da onlara karşı çıkmaya yardımcı olmayan herkesin de cezalandırılması gereklidir. Çünkü böylelerine karşı kıyam edip mücadelede bulunmak en önemli vecibelerdendir. Zira bunlar bazı şeyhlerin ve alimlerin, hükümdarlar ve devlet adamlarının akıllarını ve dinlerini ifsad etmişlerdir; bunlar yeryüzünde sırf fesat peşinde koşar ve insanları Allah'ın yolundan alıkoyarlar.” (Fetava, 2/131)

İbn Teymiyye (rh.a)’ın vahdeti vücud akidesini savunanları açıkça tekfir ettiği halde çeşitli bahanelerle onları desteklemeye devam eden kişilere ise genel olarak cezayı öngörmesi ve bunların bir kısmını cahil bir kısmını ise münafık olarak vasıflaması üzerinde düşünülmelidir. Yani bu kimselerin hepsi münafık olmayabilir. Bu ihtimaller Suyuti vb’nin hakkında da geçerlidir.

Suyuti gibi ittihad akidesinin küfür olduğunu kabul etmekle beraber İbn Arabi’yi muayyen olarak tekfir etmeyen bir çok alim mevcuttur. Misal olarak Şafiilerden Zekeriyya el Ensari (v. 926) Esne’l Metalib, 4/119; İbn Hacer el Heytemi (v. 974) Tuhfet’ul Muhtac, 9/82’de, Hatib eş-Şirbini (v. 977), Mugni’l Muhtac, 5/428’de İbn’ul Mukri’nin sözkonusu kavlini reddetmişler, İbn Arabi’nin evliyadan birisi olduğunu iddia ederek sözlerinin zahiri manası üzere olmadığını iddia etmişlerdir.  Hatta sonraki Şafiilerden İbn’ul Mukri’ye katılan nerdeyse yok gibidir. Halbuki İbn Arabi’nin sözleri arasında hiçbir tevil ihtimali olmayan açık küfürler de mevcuttur. Misal olarak “Kul Rabbtir, Rabb ise kuldur; keşke hangisinin mükellef olduğunu bilseydim” demiştir. Onun “Fusus’ul Hikem” vb kitapları bu küfürlerle doludur. Bu alimler sözkonusu küfürlere nasıl bir tevil getirmişlerdir bilmiyoruz, hesaplarını Allah Subhanehu’ya verirler. Sadece böyle Eşari-Kuburi-Sofi akidesine temayüllü olan alimler değil, bizzat selef itikadına sahip alimlerden dahi onun sözlerini tevil etmeyip küfür olduğunu kabul etmekle beraber hakkında hüsnü zan ederek durumunu Allaha havale edenler olmuştur. Misal olarak İbn Teymiye’nin öğrencisi olan İmam Zehebi (rh.a) onun kitaplarından küfür sözlerini ve alimlerin onun hakkındaki tenkid ve tekfirlerini naklettikten sonra şöyle demiştir:
إلا أن يكون ابن العربي رجع عن هذا الكلام، وراجعَ دين الإِسلْام، فعليه من اللَّه السلام.

“İbn’ul Arabi’nin bu sözlerden dönerek İslam’a rücü etmiş olması bundan müstesnadır, eğer öyle ise Allah’ın selamı onun üzerine olsun.”
Sonra şöyle demektedir:


ولعلَّ ذَلِكَ وَقَعَ منه فِي حال سكرِه وغيبته، فنرجو له الخير.

“Umulur ki bunlar ondan sekir ve gaybet halinde yani kendinden geçip aklı başından gittiği bir esnada sadır olmuştur. O takdirde onun için hayır dileriz.” (Tarih’ul İslam, 14/274-278)

Böylece ortaya çıkmaktadır ki alimlerden bazıları Muhyiddin İbn Arabi hakkında hüsnü zan etmişler ve kitaplarındaki küfürlerin küfür olduğunu kabul etmekle beraber bu küfürleri ondan tenzih etmişlerdir. Başkaları ise bu tevillere ve hüsnü zanlara katılmamış ve İbn Arabi’yi muayyen olarak tekfir etmişler, onun aleyhinde sözü çoğaltmışlardır. Burhanuddin el Bikai (rh.a) “Tenbih’ul Gabi fi Tekfir’i İbn Arabi” adlı eserinde onu tekfir eden kırk kadar alimin kavlini bir araya getirmiştir. Bu alimlerin listesine şu adresten ulaşabilirsiniz: http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1615.0 Hiç şüphesiz racih olan da budur yani İbn Arabi’nin görüşlerinin küfür olmasının yanı sıra, şahsının da kafir olduğu ve o şekilde muamele görmesi gerektiğidir. Yani ona asla alim ve veli muamelesi yapılmaz, ismi anıldığında rahmet ve mağfiret dilenmez, Müslüman olduğuna şahitlik yapılmaz ilh… Çünkü onun küfür ihtiva eden kitapları her tarafa yayılmış, muhakkik alimler de bu kitapların ona ait olduğuna ve şahsının bu akide üzere olduğuna şahitlik edip onu tekfir etmişlerdir. Bunlardan tevbe ettiğine dair yakin bir ilim de gelmemiştir. Sözlerinin şeriata uygun bir tevili olduğu iddiası zaten batıldır. Bu sözleri cezbe halinde söyleseydi aklı başına geldiğinde bunlardan tevbe etmesi gerekirdi. Kaldı ki kitabı telif ettiği aylar haftalar süresince devam eden bir cezbe hali de makul bir şey değildir. Kısacası onun hakkında hüsnü zan eden alimlerin sözü isabetli değildir, üstelik bunun sözkonusu zındığın küfürlerinin halk nezdinde meşrulaşmasını sağlaması gibi bir tehlikesi de mevcuttur. Nitekim alimler, küfürde onun derecesine varmayan hatta birçoğu tekfir edilmeyen bidatçılar hakkında dahi kınamayı ve tenkidi çoğaltmışlar, sözkonusu bidatçileri halk nezdinde mahkum etmişler ta ki insanlar bu bidat ehlinin sözlerine meyletmesin. Vahdet-i vücudçu zındıkların bir çoğu, bu akideyi halk arasında yayarken birkısım alimlerin İbn Arabi, Hallac ve benzerleri hakkındaki hüsnü zandan kaynaklanan tezkiyelerini kullanmuşlardır. Kısacası İbn Arabi’yi tekfir etmeyen alimlerin kavli hatalı hatta batıldır, bununla beraber onun sahip olduğu küfürlerin küfür olduğunu kabul ettikleri müddetçe bu alimleri tekfir etmeye mahal yoktur.

Aliyy’ul Kari (rh.a) Vahdet-i Vücudçulara yapmış olduğu reddiyenin bir yerinde şöyle demektedir:

اعْلَم أَن من اعْتقد حَقِيقَة عقيدة ابْن عَرَبِيّ فكافر بِالْإِجْمَاع من غير النزاع وَإِنَّمَا الْكَلَام فِيمَا ذا أول كَلَامه بِمَا يَقْتَضِي حسن مرامه

“Bil ki; İbn Arabi’nin akidesinin hakikatine inanan bir kimse icma ile ve ihtilafsız olarak kafirdir. Tartışma onun sözlerini iyi niyetli olarak tevil eden hakkındadır.”(er-Reddu ale’l Kailine bi Vahdet’il Vücud, sf 155)

Keza Muhammed bin Abdilvehhab’ın oğullarına bu kimseler hakkında sorulan bir soruya şöyle cevap vermişlerdir:

فمن أهل العلم من أساء به الظن، بهذه الألفاظ وأمثالها، ومنهم من تأول ألفاظه، وحملها على غير ظاهرها، وأحسن فيه الظن.

“İlim ehlinden onlar hakkında bu lafızlarından ötürü kötü düşünenler olduğu gibi onlardan bu lafızları tevil edip zahirinden başka manaya hamledenler ve onlar hakkında hüsnü zan edenler de olmuştur.” (ed-Durar’us Seniyye, 3/21)

Böylece anlaşılıyor ki, İbn Arabi ve emsalinin savunduğu vahdeti vücud fikrinin küfür olduğu hatta buna küfür demeyenin dahi kafir olduğu hususunda ittifak edilmiştir. Bununla beraber muayyen bir şahıs olarak İbn Arabi’nin durumu hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazı alimler İbn Arabi hakkında hüsnü zan ederek ittihad fikrini ondan tenzih etmişler ve kitaplarının tahrif edildiğini söylemişler ya da yanlış anlaşıldığını iddia ederek sözlerini tevil etmeye çalışmışlardır. Çünkü ilimden az nasibi olan herkesin bileceği üzere fiile hüküm vermekle faile hüküm vermek her zaman birbirinin aynı olan bir şey değildir. Bir kimse ittihad akidesinin küfür olduğunu kabul etmekle beraber İbn Arabi’den ittihad fikrini nefyederek onun tekfir edilmeyeceğini savunuyorsa bu kimsenin tekfiri için bir yol yoktur. Çünkü tekfir ancak küfrü iman olarak isimlendiren, İbn Arabi’nin her şeyin Allah olduğunu savunduğunu bilmesine ve kabul etmesine rağmen onun tekfirinde duraksayan kimse için sözkonusu olur.

Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab (rh.a)’ın İbn Arabi ve İbn’ul Farid’i tekfir etmediği yönündeki sözüne gelecek olursak; yukarda da işaret ettiğimiz gibi bu, muayyen tekfirle alakalı bir meseledir. Muayyen bir şahsın tekfirinde duraksayan kimse, küfrü iman olarak vasfetmeden kendine göre bazı gerekçelerle duraksıyorsa bu kimseyi tekfir etmek için bir sebeb yoktur. O yüzden Şeyh (rh.a)’ın İbn Arabi’yi tekfir etmediği için kafir olduğunu yahut en azından bu sözün küfür olduğunu, Şeyh’e iftira olarak nisbet edildiğini ileri sürenler büyük bir dalalet içerisindedir. Zira bu söz, hem her muayyen kafiri tekfir etmeyenin kafir olacağı gibi dinde büyük bir batılı içermektedir, hem de bunda İbn Arabi ve emsalini tekfir etmeyen sayısız alimlere de dil uzatma sözkonusudur. Şeyh'in sözünde ise şu ihtimaller mevcuttur.

Birincisi, Şeyh (rh.a) işin bidayetinde İbn Arabi hakkında hüsnü zan eden alimlerin yoluna uymuş ve vahdet-i vücud akidesini tekfir etmekle beraber İbn Arabi’nin bu küfürden beri olduğu kanaatini savunmuş olabilir. Zira Şeyh’in zamanındaki ulemanın çoğu İbn Arabi hakkında hüsnü zan ediyorlardı. Şeyh de döneminin ilmi muhitlerinde yaygın olan bu görüşe katılmış, ancak sonradan meseleyi tahkik ederek İbn Arabi hakkında hüsnü zanda bulunmayı terketmiş ve onu tekfir etmiştir. Lakin –kanaatimce- bu ihtimal zayıftır, çünkü Şeyh (rh.a) davete başlamadan önce İbn Teymiye ve İbn’ul Kayyim’in kitaplarını mütalaa etmiş ve bu kitaplarda yer alan görüşleri benimsedikten sonra davete başlamıştır. İbn Teymiye’nin kitaplarını okuyan bir kimsenin ise onun İbn Arabi’yi deşifre eden sözlerinden habersiz olması pek mümkün değildir.

İkincisi; Şeyh (rh.a) İbn Arabi ve İbn’ul Farid’in son haline, bu görüşlerinden tevbe edip etmediğine muttali olmadığı manasında bu sözü sarfetmiştir. Bunu da şer’i siyaset babından yapmıştır. Yoksa bu kişilerin küfürlerini tasdik etmek ya da o küfürleri üzere oldukları halde Müslüman olduklarını iddia etmek babından yapmamıştır. Zira Şeyh (rh.a)’ın davetini inceleyen herkes onun muayyen şahıslar ve hadiselerle uğraşmaktan ziyade insanları tevhid akidesine yönlendirmeye yoğunlaştığını bilirler. Burada da aynı şey sözkonusudur. O, kendisine yöneltilen bir çok ithamı saydıktan sonra şöyle demektedir:

وإني أكفر ابن الفارض، وابن عربي; وإني أحرق دلائل الخيرات، وروض الرياحين، وأسميه روض الشياطين.

Ben, İbn Arabi ve İbn’ul Farid’i tekfir ediyormuşum, Delail’ul Hayrat ve Ravd’ur Reyahin kitaplarını yakıyormuşum ve onu Ravd’uş Şeyatin olarak isimlendiriyormuşum…

Sonra bütün bu iddiaları reddedip ardından kendisi hakkında doğru olanın ne olduğunu şöyle açıklamaktadır:

وأما المسائل الأخر، وهي: أني أقول لا يتم إسلام الإنسان حتى يعرف معنى لا إله إلا الله، وأني أعرف من يأتيني بمعناها، وأني أكفر الناذر إذا أراد بنذره التقرب لغير الله، وأخذ النذر لأجل ذلك، وأن الذبح لغير الله كفر، والذبيحة حرام; فهذه المسائل حق، وأنا قائل بها

“Diğer meselelere gelince ki o da şudur: Ben, insanın İslam’ı La ilahe illallah’ın manasını bilinceye kadar tamam olmaz diyormuşum; bana bu kelimenin manası ile gelenleri tanıyormuşum (kabul ediyormuşum), yine ben adak adayan kimse bu adağıyla Allah’tan başkasına yaklaşmayı kasdederse onu tekfir ediyormuşum, Allah’tan başkasına kurban kesmenin küfür olduğu ve bu kesilen hayvanın etinin haram olduğu; işte bu meseleler ise haktır, gerçektir ve ben bunları söylüyorum.”

Burada ismi geçen Delail’ul Hayrat ve Ravd’ur Reyahin kitapları içinde batıl hurafeler olan ve yerine göre yakılmayı hak eden, hatta Ravd’uş Şeyatin (Şeytanların Bahçesi) olarak isimlendirilmeyi hak eden kitaplar olabilir. Ancak Şeyh bunları yapmadığını söylüyor. Gerçekten de yapmamıştır, çünkü muhtemelen bu mektup Şeyh’in davetinin başlarında yazılmıştı ve Şeyh de maslahat açısından bu tarz şeylerle uğraşmaya gerek duymamış olabilir. Keza İbn Arabi ve emsalinin küfrünü açıktan dillendirmeye de gerek duymamış olabilir veya gerçekten onun son hali hakkında duraksamış da olabilir. O, böyle muayyen mevzularla uğraşmak yerine halkı tevhide davet edip şirkten uzaklaştırmayı ana gaye edinmişti. Günümüzdeki birçok davetçiler ise tevhid davetini arka plana atıp İbn Arabi’nin, Mevlana’nın ve sairenin kitaplarındaki küfürleri ifşa etmeyi veyahut da Mevlidlerde, birtakım dua kitaplarında geçen bidat ve hurafeleri dillendirmeyi daha çok tercih etmekteler ve etraflarında da ancak bu tarz şeylere tepki gösteren lakin tevhidin en temel esaslarından habersiz olan kimseleri toplamaktadırlar. Bizim Şeyh’in sözlerinden anladığımız bu konuları değil de La ilahe illallah’ın manasını anlatmaya yoğunlaşması ve diğer konuları ise ancak uygun zaman ve mekanlarda gerektiği kadar anlatmasıdır. Vallahu a’lem. Velhamdulillahi Rabbil alemin.




 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
1754 Gösterim
Son İleti 06 Nisan 2018, 19:10
Gönderen: Uhey
0 Yanıt
249 Gösterim
Son İleti 16 Ağustos 2018, 19:10
Gönderen: abdullah
0 Yanıt
235 Gösterim
Son İleti 31 Ağustos 2018, 18:35
Gönderen: Teymullah
0 Yanıt
399 Gösterim
Son İleti 31 Ağustos 2018, 21:21
Gönderen: Teymullah
0 Yanıt
215 Gösterim
Son İleti 15 Eylül 2018, 13:04
Gönderen: abdullah