Tavhid

Gönderen Konu: ALLAHU TEALA'NIN ZATINDA SONRADAN MEYDANA GELEN ŞEYLER VAR MI?  (Okunma sayısı 352 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı İbnisureyc

  • Newbie
  • *
  • İleti: 6
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0

Allah’ın adıyla başlar ve O’ndan yardım dilerim.

İbni Teymiyye şöyle diyor:

{فإن قلتم لنا: فقد قلتم بقيام الحوادث بالرب قلنا لكم: نعم، وهذا قولنا الذي دل عليه الشرع والعقل.{ مجموعة الرسائل والمسائل

“Eğer bize; ‘siz rab teala da havadisin kaim olduğunu söylüyorsunuz’ derseniz; size şöyle deriz; evet. Bu, akıl ve şeriatın delalet etmiş olduğu bizim görüşümüzdür” (Mecmuatu Resail vel Mesail)

Siz ise havadisin Allah’ta kaim olması hakkında şöyle demişsiniz (yazıdan sadece sormak istediğim kısmı aktarıyorum):

“İbn Ebil İzz (rh.a)’ın da ifade ettiği gibi hulul’ul havadis yani Allah’ın zatına ve sıfatlarına hadis (sonradan olma) olan şeyler dahil olur mu meselesi seleften sonra çıkmış, muhdes/uydurma bir konudur. Biz bunu isbat etmeyiz, nefy de etmeyiz zira bu, kendisiyle hak da batıl da kasdedilebilen uyduruk bir ıstılahtır.” http://tavhid.org/tr/forum/index.php?PHPSESSID=0j27hk8nitss6p6gk8l4iusdm4&topic=91.0

Şimdi bu meselede size bazı sorularım olacak; her sorunun cevabı ayrı ve cevap soruya yönelik olursa sevinirim.

İbni Teymiyye Allah’ın zatında havadisin olduğunu açıkça ilan ediyor, akıl ve şeriatın da buna delalet ettiğini söylüyor.

Siz ise bu meselenin seleften sonra çıkan uydurma bir konu olduğunu söylüyorsunuz.

İbni Teymiyye’nin Allah’ın zatında havadisin olmasına şeriatın ve aklın delalet ettiğini söylemesi ile sizin buna, seleften sonra çıkmış uydurma bir konu demeniz nasıl anlaşılmalıdır? İki görüş arasında bir tezatlık yok mudur?! Allah’ın zatı ile ilgili böyle önemli bir meselede İbni Teymiyye ile aranızda ihtilaf olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Yoksa bu meseleyi ictihadi konulardan görüp ihtilaf olmasının pek önemli olmadığını mı düşünüyorsunuz?!!

İbni Teymiyye’nin sözüne göre şeriatın ve aklın delalet ettiği bir şeyi sizin ne ispat etmeniz ne de nefyetmeniz nasıl anlaşılmalıdır?

Sizin sözünüze göre İbni Teymiyye, Allah’ın zatında havadis olduğunu söyleyerek selefin söylemediği bir şeyi söyleyip uyduruk olan bir şey mi söyledi?

Bu konuda doğru olan sizin görüşünüz mü yoksa İbni Teymiyye’nin görüşü müdür? Yani Allah’ın zatında havadisin olmasına, akıl ve şeriat mı delalet ediyor yoksa bu, seleften sonra ortaya çıkmış uyduruk bir konu mudur?

Siz “Biz bunu isbat etmeyiz, nefy de etmeyiz” diyorsunuz. O halde İbni Teymiyye’nin bunu ispat etmesine ne hüküm veriyorsunuz?

Sizin sözünüzden anlamam gereken şu mudur; “Seleften hiç kimse Allah’ın zatında havadis olduğunu söylememiştir. Bu, seleften sonra ortaya çıkmış uydurma bir konudur. İbni Teymiyye de selefe tabi olduğunu iddia etmesine rağmen bu konuda selefin söylemediği bir şey söyledi, böylece Allah’ın zatı hakkında uyduruk bir şey söyledi.”

Eğer sözlerinizin manasının bundan farklı olduğunu söylüyorsanız kastettiğiniz mana nedir ve söylediğiniz sözlerden nasıl o mana çıkar, ispatlayınız.

Ayrıca İbni Teymiyye’nin bu konudaki görüşünü nasıl anlamamız gerekir; Allah’ın zatında sonradan bazı şeyler mi meydana geliyor? Ezeli olan bir varlıkta nasıl sonradan bazı şeyler meydana gelir? Ezeli olması ile zatında bazı şeylerin sonradan meydana gelmesi birbirine zıt değil midir? Zatında sonradan meydana gelen bu şeyler mahluk değil midir? Bu yaratıcıda, yaratılmış var demek değil midir? Bu sonradan olan şeyler mahluk değil denilirse; sonradan olan bir şeyin aynı zamanda mahluk olmaması nasıl olur?! İkisi birbirine zıt değil midir?! Nasıl bir şey sonradan meydana gelecek ve aynı zamanda mahluk olmayacak?!

Sizin görüşünüzden anlamam gereken, siz Allah’ın zatında sonradan var olan şeyler var da demiyorsunuz yok da demiyorsunuz öyle mi? Eğer böyleyse selef zamanında böyle bir şeyi Allaha nispet eden olmadığı, böylece seleften bunu reddettiklerine dair nakil olmaması sebebi ile nasıl reddetmezsiniz? Tenzih Kuran’da muhkem naslarla mücmel olarak sabit değil midir? Dolayısı ile bu mücmele dâhil olan bütün tafsilatlı şeylerin muhkem mücmel nassa göre reddedilmesi gerekmez mi? Örneğin bir kimse çıkar da Allah’ın haşa sakalı var ya da haşa bıyığı var derse siz bunu ne nefyederiz ne de ispat ederiz mi diyeceksiniz?!!

…zira bu, kendisiyle hak da batıl da kasdedilebilen uyduruk bir ıstılahtır.” demişsiniz. Allah’ın zatında sonradan meydana gelen şeyler var demekle ne gibi bir hak kastedilebilir? Bu kastedilen hak, selef zamanında olmayan uyduruk konular Allah’a nispet edilmeden de ispat edilemez mi?

Hangi selef âlimi bu tür uyduruk konular Allah’a nispet edildiğinde ne red etmiş ne de ispat etmiştir?

Hangi selef âlimi mahlukların özellikleri Allah’a nispet edildiğinde bunu ne nefyederiz ne de ispat ederiz demiştir?
 

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillahirrahmanirrahim,

Şeriatın ve Sünnetin hasımlarını acziyet içerisinde bırakan o Allaha hamdolsun ki, batıl ehli yukarda görüldüğü üzere bizim esas aldığımız selef-i salihin akidesini çürütebilecek hiçbir delilleri olmadığından dolayı ancak böyle bizim sözlerimizin üzerinden birtakım demagojiler üretmekten başka bir iş yapamamaktadırlar. Bir söz vardır “Küçük beyinler kişilerle, orta beyinler olaylarla, büyük beyinler ise fikirlerle uğraşır” Şimdi bu küçük beyinler gördüğünüz üzere fikir ve akideler üzerinde; Allah ve Rasülünün ne buyurduğu konusunda yoğunlaşmayı bırakmış, bizim gibi yanılmaya mahkum aciz beşerin sözlerine kafayı takarak siz şöyle dediniz, şurada çeliştiniz veya falan alimin sözüyle çeliştiniz, hatta falan alim şöyle dedi, bu çelişkidir, şöyledir, böyledir gibi kelamlarla uğraşarak kendi beyin hacimlerinin ancak bu kadarına yettiğini ortaya koymaktadırlar. Biz mücmel cevap olarak diyoruz ki: Biz, yeter ki Kuran ve Sünnet’le ve de selef-i salihinin icmasıyla çelişmeyelim de varsın olsun İbn Teymiye’yle veya başka bir alimle çelişelim! Tabi ortada alimlerle de bir çelişki yok da en kötü ihtimali varsayarak bunu söylüyorum ve bu surette demek istiyorum ki burada tartışılacak asıl konu İbn Teymiye ne dedi veya biz ne dedikten ziyade şeriat bu hususta ne diyor, olmalıdır. Mesela konu “hulul’ul havadis” yani Allahu Teala’nın zatına sonradan olan şeyler dahil olur mu olmaz mı meselesi ise bu, deliller ışığında müzakere edilmelidir, yanılma payı olan insanların –alim de olsalar- görüşleri ancak bundan sonra yan bir mevzu olarak ele alınabilir. Lakin, son zamanlarda bu forumda daha sık karşılaşıldığı üzere muhaliflerimiz böyle meselenin aslına gelmek yerine bizim sözlerimizde veya alimlerin sözlerinde veyahut da bizimle alimlerin sözleri arasında çelişki aramak gibi mevzularla uğraşmaktadır ki bu da meseledeki artniyetli yaklaşımı ve muhaliflerin Allah rızasını hedefleyerek yola çıkmadıklarını ele vermektedir. Zira amaç hakkı bulmak olsaydı, Kitap ve sünnetin hakemliğine arzedilerek meseleler müzakere edilirdi. Böyle yapılmayıp da insanların sözlerinin kendi sözlerine veya başka insanların sözlerine arz edilmesi bunların şahsi husumet ve de birtakım kişi ve kurumları yıpratmaktan öte bir anlam taşımadığını göstermektedir. Bir de burada dikkati çeken başka bir mesele de vardır ki o da bilhassa belli bir çevre tarafından bize yöneltilen ithamların sürekli “İbn Teymiye”  üzerinden yapılmasıdır. Öyle ki yıllardır bilhassa Hak yayınları çevresinden sürekli bize yönelik “Siz şurada İbn Teymiye’yle çeliştiniz” tarzı ithamlar yöneltilmektedir. Bunlar bu işi daha önce askerlik meselesinde yaptılar, şimdi sıfatlar konusunda yapmaya çalışıyorlar. Sanki biz bu dini Allah’tan, Rasülünden ve selef-i salihinin icmasından değil de İbn Teymiye’den alıyormuşuz ve de bizim haşa tek ölçümüz İbn Teymiye’ymiş gibi, çoğu zaman ortada konusu bile geçmediği halde siz böyle dediniz, İbn Teymiye ise şöyle dedi tarzı iddialarda bulunmaktadırlar. Bu kişilerin takıntısı mı var, saplantısı mı var nedir anlamış değiliz. Tarihte selef itikadını temsil eden yüzlerce binlerce alim olduğu halde neden özellikle İbn Teymiye? Halbuki İbn Teymiye –içlerinde en büyüklerinden birisi olsa da- neticede bu imamlardan ancak bir tanesidir. Hatta ondan daha üstün olanları da mevcuttur. Niye bu kişilere göre Ahmed bin Hanbel’le, İmam Şafiiyle, Buhariyle, Muslimle değil özellikle İbn Teymiye’yle çelişiyormuşuz bir anlam vermek mümkün değildir. Bu, sözkonusu şahısların bizim davetimizi anlamadıklarını gösteren bir karinedir. Gerçi bizim yanı başımızda bizimle aynı akidede olduğunu iddia eden kimseler bu daveti anlamamışken bize önyargılı yaklaşan hasımlarımızın anlamaması bir yerde normaldir ama yine de köklü bir altyapıya ve geçmişe sahip olduklarını iddia eden bu kimselerin muhaliflerinin akidesini yeterince analiz etmeden, İbn Teymiyeci diye yaftalayıp onlara bütün meseleleri –nassı ve icmayı bir kenara koyup- İbn Teymiye’ye arzeden mutaassıp kimseler gibi yaklaşmaları önyargılı ve saplantılı bir yaklaşım tarzından ibarettir, bunu da yeri gelmişken belirtmiş olalım.

Bu girizgahtan sonra asıl meseleye geçecek olursak; şimdi “İbn Sureyc” denen şahıs diyor ki:

“Allah’ın adıyla başlar ve O’ndan yardım dilerim.

İbni Teymiyye şöyle diyor:

{فإن قلتم لنا: فقد قلتم بقيام الحوادث بالرب قلنا لكم: نعم، وهذا قولنا الذي دل عليه الشرع والعقل.{ مجموعة الرسائل والمسائل

“Eğer bize; ‘siz rab teala da havadisin kaim olduğunu söylüyorsunuz’ derseniz; size şöyle deriz; evet. Bu, akıl ve şeriatın delalet etmiş olduğu bizim görüşümüzdür” (Mecmuatu Resail vel Mesail)

Siz ise havadisin Allah’ta kaim olması hakkında şöyle demişsiniz (yazıdan sadece sormak istediğim kısmı aktarıyorum):

“İbn Ebil İzz (rh.a)’ın da ifade ettiği gibi hulul’ul havadis yani Allah’ın zatına ve sıfatlarına hadis (sonradan olma) olan şeyler dahil olur mu meselesi seleften sonra çıkmış, muhdes/uydurma bir konudur. Biz bunu isbat etmeyiz, nefy de etmeyiz zira bu, kendisiyle hak da batıl da kasdedilebilen uyduruk bir ıstılahtır.” http://tavhid.org/tr/forum/index.php?PHPSESSID=0j27hk8nitss6p6gk8l4iusdm4&topic=91.0”

Evvela, burada yapılması gereken ilk iş İbn Teymiye’nin bu konuyla yani “hadisler Allah’ın zatına hulul eder mi veyahut da Onun zatıyla kaim olur mu” meselesi alakalı görüşünü tam olarak tesbit etmektir. Sözkonusu hulul’ul havadis veya kıyam’ul havadis adı verilen mesele malum olduğu üzere Kitap, sünnet ve selefin ıstılahında yer almayan, sonradan çıkmış felsefi-kelami bir terimdir. İbn Teymiye’nin eserlerini inceleyen herkesin de bileceği üzere Şeyhulislam (rh.a) hiçbir zaman akidevi meseleleri bu muhdes, bidat lafızlarla izah etme yoluna başvurmaz ve de ne kabul anlamında ne de red anlamında bu tarz kelami ıstılahlara dayanarak bir usul ve akide geliştirmez. O, bu hususta şöyle demektedir:

وكثير ممن تكلم بالألفاظ المجملة المبتدعة كلفظ الجسم والجوهر والعرض وحلول الحوادث ونحو ذلك، كانوا يظنون أنهم ينصرون الإسلام بهذه الطريقة وأنهم بذلك يثبتون معرفة الله وتصديق رسوله، فوقع منهم من الخطأ والضلال ما أوجب ذلك
“Cisim, cevher, araz, hulul’ul havadis ve benzeri sonradan ortaya çıkmış (bidat olan) mücmel lafızlarla konuşan kimselerin çoğu bu yolla İslam’a destek olduklarını ve de marifetullahı ve Onun rasülünün doğruluğunu isbat ettiklerini zannederler, halbuki bunun (yani bidat lafızları kullanmanın) gerekli kıldığı bir çok hata ve sapıklığa düşmektedirler.” (Der’u Tearuz’il Akli ve’n Nakl, 2/104)

Başka bir yerde ise şöyle diyor:

فَإِنَّ الْمُعَطِّلَةَ وَالْمُلْحِدَةَ فِي أَسْمَائِهِ وَآيَاتِهِ كَذَّبُوا بِحَقِّ كَثِيرٍ جَاءَتْ بِهِ الرُّسُلُ بِنَاءً عَلَى مَا اعْتَقَدُوهُ مِنْ نَفْيِ الْجِسْمِ وَالْعَرَضِ وَنَفْيِ حُلُولِ الْحَوَادِثِ وَنَفْيِ الْحَاجَةِ. وَهَذِهِ الْأَشْيَاءُ يَصِحُّ نَفْيُهَا بِاعْتِبَارٍ وَلَكِنَّ ثُبُوتَهَا يَصِحُّ بِاعْتِبَارٍ آخَرَ

“(Sıfatları inkar eden) Muattıla ve Onun isimlerinde ve ayetlerinde ilhada kaçan mülhidler; cisim ve arazın reddi, hulul’ul havadis’in reddi ve de hacetin (Allahın bir şeye muhtaç olmasının) reddi gibi itikadlarına dayanarak rasullerin getirdiği hakkın bir çoğunu yalanlamışlardır. Bu şeyler ise bazı açılardan reddedilmesi doğru olmakla beraber, başka açılardan da kabulü doğru olan hususlardır.” (Fetava, 11/362)

Görüldüğü üzere bu muhdes lafızların ihtiva ettiği manalar bazen reddedilebilirken bazen kabul edilebilmektedir. O yüzden bunları ne mutlak olarak redd, ne de mutlak olarak kabul etmek doğru değildir.

Başka bir yerde ise bu nakillerde de zikredilen cisim kelimesiyle alakalı şöyle demektedir:

وَصْفِ اللَّهِ بِالْجِسْمِ نَفْيًا وَإِثْبَاتًا بِدْعَةً لَمْ يَقُلْ أَحَدٌ مِنْ سَلَفِ الْأُمَّةِ وَأَئِمَّتِهَا أَنَّ اللَّهَ لَيْسَ بِجِسْمٍ كَمَا لَمْ يَقُولُوا أَنَّ اللَّهَ جِسْمٌ بَلْ مَنْ أَطْلَقَ أَحَدَ اللَّفْظَيْنِ اسْتَفْصَلَ عَمَّا أَرَادَ بِذَلِكَ فَإِنَّ فِي لَفْظِ الْجِسْمِ بَيْنَ النَّاطِقِينَ بِهِ نِزَاعًا كَثِيرًا فَإِنْ أَرَادَ تَنْزِيهَهُ عَنْ مَعْنًى يَجِبُ تَنْزِيهُ عَنْهُ مِثْلَ أَنْ يُنَزِّهَهُ عَنْ مُمَاثَلَةِ الْمَخْلُوقَاتِ فَهَذَا حَقٌّ. وَلَا رَيْبَ أَنَّ مَنْ جَعَلَ الرَّبَّ جِسْمًا مِنْ جِنْسِ الْمَخْلُوقَاتِ فَهُوَ مِنْ أَعْظَمِ الْمُبْتَدَعَةِ ضَلَالًا دَعْ مَنْ يَقُولُ مِنْهُمْ أَنَّهُ لَحْمٌ وَدَمٌ وَنَحْوُ ذَلِكَ مِنْ الضَّلَالَاتِ الْمَنْقُولَةِ عَنْهُمْ

“İster kabul etme, ister reddetme anlamında Allahı cisimle vasfetmek bidattir. Bu ümmetin selefinden ve imamlarından hiç kimse “Allah cisim değildir” demedikleri gibi “Allah cisimdir” de dememişlerdir. Bilakis bu iki ifadeyi kullananların her birine neyi kasdettiği hususunda tafsilatı sorulur. Çünkü cisim lafzını kullananlar arasında çokça tartışma vardır. Eğer onlar bununla tenzih edilmesi gereken bir manadan Onun tenzih edilmesini kasdediyorsa mesela Onu mahlukata benzemekten tenzih etmek gibi bu haktır. Onlardan nakledilen Allah hakkında ettir, kandır demeleri gibi sapıklıklar bir tarafa Rabbi mahlukatın cinsinden bir cisim olarak telakki edenlerin dahi sapıklık bakımından en büyük bir bidatin içerisinde bulunduklarında şüphe yoktur.” (El-Fetava’l Kubra, 6/547)

Tedmuriye risalesinde de (sf 135-136) şöyle demektedir:

ولهذا لما كان الرد على من وصف الله تعالى بالنقائص بهذه الطريق طريقًا فاسدًا - لم يسلكه أحد من السلف والأئمة، فلم ينطق أحد منهم في حق الله تعالى بالجسم لا نفيًا ولا إثباتًا، ولا بالجوهر والتحيز ونحو ذلك؛ لأنها عبارات مجملة لا تحق حقًا ولا تبطل باطلاً، ولهذا لم يذكر الله في كتابه فيما أنكره على اليهود وغيرهم من الكفار، ما هو من هذا النوع، بل هذا هو من الكلام المبتَدَع، الذي أنكره السلف والأئمة.

“Allahü Teâlâ'yı eksikliklerle nitelendirmeye karşı çıkmak için bu yolu takip etmek tutarsız olduğundan selef ve imamlardan hiç kimse bu yola girmemişlerdir. Onlardan hiç kimse Allah'ın ne cisim olduğunu veya olmadığını, ne cevher olduğunu veya olmadığını, ne de tahayyüz yani bir yerde olup olmadığını söz konusu etmemiştir. Çünkü bu tür sözler mücmel, kapalı ifadeler olup ne bir hakkı güçlendirir ve ne de batılı ortadan kaldırırlar. İşte bu sebebledir ki, Allah Kitab'ında Yahudilerle diğer kâfirlerin iddialarını reddederken bu tür şeyleri söz konusu etmemiştir. Bu gibi sözler, selef ve imamların reddettikleri bid'at ehlinin sözlerindendir.”

İşte Şeyh’in bu tarz muhdes lafızlarla alakalı genel kaidesi bu şekildedir. Görüldüğü üzere Allah cisimdir demeyi reddettiği gibi değildir demeyi de reddetmektedir, lakin bu kelimeyi kullanmamakla beraber bu mücmel kelimelerle hak kasdedilirse –lafzı değil- o hak manayı tasdik etmekte, batıl kasdedilirse yine lafzı değil o batıl manayı reddetmektedir. Bu yapılmadığı takdirde batıla kapı açılır. Hulul’ul havadis veya kıyam’ul havadis gibi meselelerde de onun usulu bu şekildedir. Görüldüğü üzere bunlarla hak bir mana kasdedildiğinde, mesela Allah’ın fiillerinin Onun zatıyla kaim olması kasdedildiğinde bu manayı tasdik etmekte; batıl bir mana mesela Allah’ın zatına önceden olmayan bazı sıfatların, arazların dahil olması kasdedildiğinde ise bu manayı reddetmektedir. Bununla beraber hiçbir yerde doğrudan bu ifadelere sahip çıkıp “Allah’ın zatı hadisler için mahal olmuştur, hadisler Onun zatıyla kaimdir veya Onun zatına hulul etmiştir” şeklinde bir lafız kullanmamıştır. “Allah’ın zatı hadisler için mahal olmamıştır, hadisler Onun zatıyla kaim değildir veya Onun zatına hulul etmemiştir” şeklinde nefiy manasında bir lafız da kullanmamıştır İbn Teymiye’nin menhecini tanıyan herkes, onun akidevi meseleleri böyle bidat lafızlarla izah etmeyeceğini bilir. Böyle lafızları sıfat inkarcısı kelamcılar nefyetme anlamında kullanırlar, yine sıfatları isbatta aşırı kaçan Kerramiye gibi kelam fırkaları da kabul ederek kullanırlar. Ne İbn Teymiye’den önce ne de sonra hadis ve sünnet ehlinin muhakkiklerinin  böyle şeyleri kullandıkları vaki değildir.

Şimdi hal böyleyken sen, bizimle İbn Teymiye arasında çelişki olduğunu iddia ediyorsun. Bir İbn Teymiye’nin sözlerine bak, bir de bizim kullandığımız sözlere bak:

“İbn Ebil İzz (rh.a)’ın da ifade ettiği gibi hulul’ul havadis yani Allah’ın zatına ve sıfatlarına hadis (sonradan olma) olan şeyler dahil olur mu meselesi seleften sonra çıkmış, muhdes/uydurma bir konudur. Biz bunu isbat etmeyiz, nefy de etmeyiz zira bu, kendisiyle hak da batıl da kasdedilebilen uyduruk bir ıstılahtır.”

Bu sözlerle İbn Teymiye’nin sözleri arasında bir çelişki var mı? O da biz de itikadi meselelerin bu muhdes havadis vs tabirleriyle izah edilemeyeceğini söylüyoruz. Hatta bunu söylemek ve bizimle bu alimi mukayese etmek bile aslında yersiz, üstelik zaten biz bu usulü de ondan ve öğrencilerinden öğrenmişiz. Zaten bu sözü de kafamızdan söylemiyoruz, İbn Ebil İzz’den naklediyoruz. Onun Tahavi akidesi şerhini okuyan herkesin bileceği üzere o (rh.a) bu şerhi genelde İbn Teymiye ve İbn Kayyım’ın kitaplarından istifade ve özetlemek suretiyle hazırlamıştır. Zaten akidevi konularda da tamamen İbn Teymiye gibi inanmaktadır. Bu imamların hepsi de selef akidesine tabidir, Allah Subhanehu onlardan razı olsun. İbn Ebi’il İzz bizim bu sözü sarfetmeden önce kendisinden naklettiğimiz yerde şöyle demektedir:

“Yerilmiş kelâm ilminde söz konusu edilen hâdis’lerin (yaratılmışların) Yüce Rabbe hulûl’ü ile ilgili açıklamalara gelince ne Kitapta, ne de sünnette buna dair nefyedici bir ifade de yoktur, isbat edici bir ifade de yoktur. Bu ifade icmali yani kapsamlı ve özlü bir ifadedir. Eğer bununla Yüce Allah’ın mukaddes zatına sonradan yaratılmış mahlukatından hiçbir şeyin hulûl etmeyeceği kastediliyor, yahut da önceden sahip olmadığı yeni bir sıfata sahip olmayacağı anlatılmak isteniyorsa bu doğru bir ifadedir. Şâyet bununla o istediğini yapmıyor, dilediği vakit dilediği şekilde söz söylemiyor, mahlukata benzemeksizin gazap etmiyor, hoşnut olmuyor yahutta kendi celal ve azametine yakışacak şekilde inmek, istivâ etmek, gelmek gibi kendi zatını vasfettiği vasıflar ile vasıflandırmayarak bu gibi ihtiyarî sıfatları nefyetmek maksadı ile söyleniyorsa bu da batıl bir nefiydir.” (Şerhul Akidet’it Tahaviyye, 1/96-97 Thk: Arnavut)

Peki soruyorum sana, bizim sözlerimizle Tahavi şarihinin sözleri arasında bir fark var mı? Ne ilginçtir ki bizim sözümüzü naklediyorsun, lakin sözlerini özetleyip aktarmaktan başka bir şey yapmadığımız halde İbn Ebil İzz (rh.a)’ın sözünü nakletmiyorsun? Hayırdır amacın ne senin? Dikkat et, burada –farzedelim- bir çelişki varsa İbn Teymiye ile İbn Ebil İzz arasında çelişki olması gerekiyor. Çünkü senin iddiana göre İbn Teymiye Allah’ın zatına havadisin hulul edeceğini söylüyor. İbn Ebi’i İzz’e baktığımızda ise bu mutlak anlamda nefiy de isbat da edilemez diyor. Madem çelişki aramaya meraklısın o zaman sana göre olsa olsa bu iki alimin sözü çelişkilidir, git o zaman bunu araştır! Ama elhamdülillah İbn Teymiye’den yukarda naklettiklerimiz Tahavi şarihinin sözlerinin de İbn Teymiye ile çelişmediğini ortaya koymaktadır. Hal böyle olsa da senin bu sözde çelişkiyi sadece bize izafe etmen, İbn Ebil İzz’i ise es geçmen art niyetini ve buraya gelip şeytanlık yapan her sapığın yolunu takip ettiğini göstermektedir. Çünkü bu siteyi dikkatli takip eden herkesin göreceği gibi burada yazıp çizen, bizi tekfir eden, şununla bununla itham eden muhalifler bunu hep bizim sözlerimiz üzerinden yapmakta lakin bizimle aynı sözleri söyleyen alimler hakkında ise sus pus olmaktadırlar. Bu da meselenin hakkı ortaya koymak değil sırf gözü dönmüş bir husumetten ibaret olduğunu göstermektedir Vallahu a’lem. İbn teymiye’den alıntı yaptığın sözün ne anlama geldiğinin izahı ise inşallah aşağıda gelecektir.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Şimdi İbn Sureyc denen şahıs, bize şu soruları yöneltmiştir:

“İbni Teymiyye Allah’ın zatında havadisin olduğunu açıkça ilan ediyor, akıl ve şeriatın da buna delalet ettiğini söylüyor.

Siz ise bu meselenin seleften sonra çıkan uydurma bir konu olduğunu söylüyorsunuz.

İbni Teymiyye’nin Allah’ın zatında havadisin olmasına şeriatın ve aklın delalet ettiğini söylemesi ile sizin buna, seleften sonra çıkmış uydurma bir konu demeniz nasıl anlaşılmalıdır? İki görüş arasında bir tezatlık yok mudur?! Allah’ın zatı ile ilgili böyle önemli bir meselede İbni Teymiyye ile aranızda ihtilaf olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Yoksa bu meseleyi ictihadi konulardan görüp ihtilaf olmasının pek önemli olmadığını mı düşünüyorsunuz?!!

İbni Teymiyye’nin sözüne göre şeriatın ve aklın delalet ettiği bir şeyi sizin ne ispat etmeniz ne de nefyetmeniz nasıl anlaşılmalıdır?

Sizin sözünüze göre İbni Teymiyye, Allah’ın zatında havadis olduğunu söyleyerek selefin söylemediği bir şeyi söyleyip uyduruk olan bir şey mi söyledi?

Bu konuda doğru olan sizin görüşünüz mü yoksa İbni Teymiyye’nin görüşü müdür? Yani Allah’ın zatında havadisin olmasına, akıl ve şeriat mı delalet ediyor yoksa bu, seleften sonra ortaya çıkmış uyduruk bir konu mudur?

Siz “Biz bunu isbat etmeyiz, nefy de etmeyiz” diyorsunuz. O halde İbni Teymiyye’nin bunu ispat etmesine ne hüküm veriyorsunuz?

Sizin sözünüzden anlamam gereken şu mudur; “Seleften hiç kimse Allah’ın zatında havadis olduğunu söylememiştir. Bu, seleften sonra ortaya çıkmış uydurma bir konudur. İbni Teymiyye de selefe tabi olduğunu iddia etmesine rağmen bu konuda selefin söylemediği bir şey söyledi, böylece Allah’ın zatı hakkında uyduruk bir şey söyledi.”

Eğer sözlerinizin manasının bundan farklı olduğunu söylüyorsanız kastettiğiniz mana nedir ve söylediğiniz sözlerden nasıl o mana çıkar, ispatlayınız.”

Şeyh’in sözleri ile bizim sözlerimiz arasında çelişki olduğu iddiasına yukarda cevap verdik. İbn Sureyc’in kendisine mesned aldığı İbn Teymiye’ye ait olduğunu söylediği “Eğer bize; ‘siz rab teala da havadisin kaim olduğunu söylüyorsunuz’ derseniz; size şöyle deriz; evet. Bu, akıl ve şeriatın delalet etmiş olduğu bizim görüşümüzdür” ifadesine gelince; Şeyhulislam (rh.a) sözkonusu ifadeyi Rafizi Şiilere karşı yapmış olduğu reddiye sadedinde zikretmektedir. O yüzden bu konu hem Mecmuatur Resail vel Mesail, 3/117-119’da hem de Şia’ya reddiye olarak telif ettiği Minhac’us Sunne, 2/378-381’de geçmektedir. Buradaki konu, kelam yani konuşma sıfatıyla alakalıdır. Malum olduğu üzere Ehli sünnet vel cemaat Allahu Teala’nın dilediği zaman, dilediği şekilde konuşacağını söyler yani kelamı Allah Subhanehu’nun ihtiyari, dilemesine bağlı fiili sıfatlarından birisi olarak görür. Eşari ve Maturidiler ise bu fiili sıfat kavramını doğru bulmazlar ve bunun Allah’ın zatına sonradan hulul etmiş, dahil olmuş birtakım şeylerin varlığını kabul etmek anlamına geleceğini iddia ederler. Şia ve Mutezile de bu fiili sıfatları inkar hususunda benzer gerekçelerden hareket etmektedir. İşte Şeyh (rh.a) da bunlarla olan münazarasında şöyle demektedir:


فإن قلتم: هذا بناء على أن فعل الله لا يقوم به لأنه لو قام به لقامت به الحوادث؟ قيل: والجمهور ينازعونكم في هذا الأصل، ويقولون: كيف يعقل فعل لا يقوم بفاعل ونحن نعقل الفرق بين نفس التكوين وبين المخلوق المكون؟ وهذا قول جمهور الناس كأصحاب أبي حنيفة وهو الذي حكاه البغوي وغيره من أصحاب الشافعي عن أهل السنة، وهو قول أئمة أصحاب أحمد كأبي إسحاق بن شاقلا وأبي بكر بن عبد العزيز وأبي عبد الله بن حامد والقاضي أبي يعلى في آخر قويه وقول أئمة الصوفية وأئمة أصحاب الحديث، وحكاه البخاري في كتاب أفعال العباد عن العلماء مطلقاً، وهو قول طوائف من المرجئة والشيعة والكرامية.

“Eğer derseniz ki: Bu, ‘Allah’ın fiilleri Onunla beraber değildir çünkü Onunla beraber olsa havadis yani sonradan olan şeyler Onunla beraber olmuş olur’ esasına dayalıdır. Buna cevaben denilir ki: Cumhur yani çoğunluk bu asıl üzerinde sizinle ihtilaf etmekte ve şöyle demektedirler: Failiyle beraber olmayan bir fiil nasıl akledilebilir, zira biz tekvin yani yaratma fiilinin kendisi ile mükevven yani yaratılmış olan mahluk arasındaki farkı akledebiliyoruz. İşte bu insanların çoğunun; Ebu Hanife ve ashabının görüşüdür, yine Begavi’nin ve başkalarının Şafii’nin ashabı kanalıyla Ehli sünnetten naklettikleri görüş de budur. Yine o, Ahmed’in ashabı’nın önde gelenlerinin; Ebu İshak bin Şaküla, Ebubekr Abdulaziz, Ebu Abdillah bin Hamid ve -son kavline göre- Kadı Ebu Ya’la’nın; yine sufi imamlarının ve hadis ashabının imamlarının görüşüdür. Buhari, bunu ‘Kulların Fiilleri’ kitabında alimlerden mutlak olarak nakletmiştir. Bu, aynı zamanda Mürcie, Şia ve Kerramiyye’den bazı grupların da görüşüdür.”

Görüldüğü üzere İbn Teymiye’nin reddiye bulunduğu kimseler, Allahu Teala’nın fiillerini Ondan ayrı tutmuşlar ve buna gerekçe olarak şunu getirmişlerdir: Eğer biz Onun fiillerinin –mesela yaratmasının- Onunla kaim bir sıfat olduğunu kabul edersek, Onda sonradan meydana gelen bazı sıfatların olduğunu kabul etmiş oluruz. Öyle ki bundan dolayı Eşariler, Rabb Teala’nın en büyük sıfatlarından olan yaratma sıfatını dahi müstakil bir sıfat olarak kabul etmemekteler. Zira yaratma sonradan vuku bulmuştur. Onlar, yaratmayı kudret sıfatının bir cüzü olarak kabul eder ve sonra da tekvin yani yaratmadan kasdedilen şeyin mükevven yani yaratılan olduğunu iddia ederler. Buna göre yaratma, ancak yaratılana bağlı olarak gelişen bir şeydir yoksa Allahu Teala’nın yaratma diye zatıyla kaim müstakil bir sıfatı yoktur. Bütün bunlar Ehli sünnetin görüşüne aykırı olduğu gibi bidat ehli dahil Müslümanların da çoğunun kabul ettiği görüşe aykırıdır. İbn Teymiye’nin cumhurdan kasdı da budur. İbn Teymiye’nin cumhura nisbet ettiği görüş ise öncelikli olarak Allahu Teala’nın fiillerinin Onun zatıyla kaim olduğu görüşüdür. Yoksa kelamcıların “hadisler (sonradan olma şeyler) Allah’ın zatıyla kaimdir” şeklinde formüle ettiği şey değildir. Nasıl olsun ki, İbn Teymiye bizzat Begavi’den, Buhari’den ve diğer alimlerden kaynak vererek bütün selefin görüşü budur, diyor. Halbuki bu referans verdiği kaynaklarda “hadisler Allah’ın zatıyla kaimdir” şeklinde bir ifade olmadığı malum olan bir şeydir. Ne dersiniz, İbn Teymiye alimlerin kitaplarında geçmediği bilinen bu sözün bu kitaplarda olduğunu mu iddia ediyor? Eğer farzedelim böyle dediyse, bunun yalan olduğu belli değil mi? İbn Teymiye sizce böyle bir şeye tevessül eder mi? Hadi –haşa- Allah’tan korkmadı da tevessül etti diyelim; bu, yalan olduğu çok kolayca ortaya çıkarılabilecek bir şey değil mi, kullardan da mı çekinmedi de selefin kitaplarında olmadığı aşikar olan “havadisin Allahın zatıyla kaim olduğu” görüşünü onlara nisbet etti? İbn Teymiye’nin kasıdlı olarak böyle bir yalan söyleyeceğini aklı başında muhalifleri bile kabul etmez.  Bütün bunlar muhal olduğuna göre Şeyh’in burada selefe nisbet ettiği şeyin kıyam’ul havadis meselesi olmadığı bellidir. Onun selefe nisbet ettiği şey, Allah’ın fiillerinin Onun zatıyla kaim olduğu, zatından bağımsız olmadığı görüşüdür ki selefin böyle dediği açıktır. Böyle olmasaydı selef imamları Allah’ın dilediği zaman, dilediği şekilde konuşabileceğini beyan etmezlerdi. Bunun hadislerin Allah’ın zatıyla kaim olduğu manasına geleceği sözü ise kelamcıların bu görüşe yaptığı bir tefsirdir. Nitekim Şeyhulislam başka bir yerde şöyle demektedir:


ويترجمون " الصِّفَات الاختيارية " بِمَسْأَلَة " حُلُول الْحَوَادِث " فَإِنَّهُ إِذا كلم مُوسَى بن عمرَان بمشيئته وَقدرته وناداه حِين أَتَاهُ بقدرته ومشيئته كَانَ ذَلِك النداء وَالْكَلَام حَادِثا.قَالُوا: فَلَو اتّصف الرب بِهِ لقامت بِهِ الْحَوَادِث قَالُوا: وَلَو قَامَت بِهِ الْحَوَادِث لم يخل مِنْهَا وَمَا لم يخل من الْحَوَادِث فَهُوَ حَادث

“Onlar, ihtiyari/dilemeye bağlı sıfatları ‘hulul’ul havadis’  yani Allahu Teala’nın zatına sonradan olan şeyler dahil olur mu olmaz mı meselesi olarak tercüme etmişlerdir. Buna göre, Allah Subhanehu, Musa bin İmran (as) ile dilemesine ve kudretine bağlı olarak konuşup, Onun huzuruna geldiği zaman kudreti ve dilemesiyle Ona seslendiği vakit bu konuşma ve seslenme hadistir. Dediler ki: Eğer Rabb bununla vasfedilirse, hadisler Onunla beraber olmuş olur. Yine dediler ki: Hadisler Onunla beraber olursa O, hadislerden hali olmamış olur, hadislerden hali olmayan bir şeyin ise kendisi hadis yani sonradan olmadır manasına gelir (ki bu da Allah hakkında muhaldir.)” Cami’ur Rasail, 2/7

Böylece anlaşılıyor ki Ehli sünnetin ve başka bir çok fırkanın kabul ettiği, Allahu Teala dilediği zaman konuşur akidesi kelamcılara göre Allah’ın zatına mahlukatın dahil olmasını gerektirmektedir, bu da Allah’ın zatının hadis olmasını gerektirmektedir. Bu, onların ancak mezhebin lazımı babından atfettikleri bir sözdür. Mezhebin lazımı mezhep değildir ve kelamcılar bu sözü böyle yorumladı diye o sözün mutlaka o anlama gelmesi gerekmez.

Şeyh (rh.a) devamla Allah’ın fiillerinin Onunla kaim olduğunu kabul etmekle beraber bunun tafsilatında ihtilaf eden fırkaların görüşlerini vererek şöyle demektedir:

ثم القائلون بقيام فعله به منهم من يقول فعله قديم والمفعول متأخر، كما أن إرادته قديمة والمراد متأخر، كما يقول ذلك من يقوله من أصحاب أبي حنيفة وأحمد وغيرهم، ومنهم من يقول بل هو حادث النوع كما يقول ذلك من يقوله من الشيعة والمرجئة والكرامية، ومنهم من يقول بمشيئته وقدرته شيئاً فشيئاً لكنه لم يزل متصفاً به فهو حادث الآحاد قديم النوع، كما يقول ذلك من يقوله من أئمة أصحاب الحديث وغيرهم من أصحاب الشافعي وأحمد وسائر الطوائف.

“Sonra, Onun fiillerinin Onunla kaim olduğunu söyleyenlerden Onun fiilinin kadim yani ezeli olduğunu, mefulün yani fiile konu olan şeyin ise sonradan olduğunu söyleyenler vardır. Tıpkı Onun iradesinin kadim olup irade edilen, istenilen şeyin ise sonradan olması gibi. Nitekim Ebu Hanife’nin, Ahmed’in ve diğerlerinin ashabından bunu söyleyenler vardır. Yine onlardan bu fiilin nev’ yani tür bakımından hadis olduğunu söyleyenler vardır. Nitekim Şia’dan, Mürcie’den ve Kerramiyye’den böyle diyenler vardır. Yine onlardan bu fiilin Onun dilemesi ve kudretiyle birbiri peşince vuku bulduğunu lakin Onun ezelden beri bu vasfa sahip olduğunu, (bu ilahi fiilin) tek tek hadis olsa da nev olarak kadim olduğunu söyleyenler vardır. Nitekim hadis ashabının imamlarından ve başkalarından, Şafii ve Ahmed’in ashabından ve diğer taifelerden böyle söyleyenler vardır.”

Böylece anlaşılıyor ki buradaki İbn Teymiye’nin asıl üzerinde durduğu ve de ispatlamaya çalıştığı mevzu; fiiller Allah’ın zatıyla kaim midir değil midir meselesidir, hadisler Onun zatıyla kaim midir değil midir meselesi değildir. Bu ikisi aynı mesele değildir. Zira Şeyh’in de naklettiği üzere fiiller zat ile kaimdir diyen fırkalar kendi aralarında fiil kadim midir, hadis midir diye ihtilaf etmiştir. Ehli sünnet Allah’ın fiilleri nev yani tür bakımından kadim, ahad yani tek tek fiil olması bakımından hadistir demiştir. Buna göre Allah’ın Musa as ile konuşması, kelamı sonradan ortaya çıkmıştır lakin ortaya çıkan kelamın türü kadim, ezeli bir kelamdır. Bidat fırkalarından fiiller mutlak hadistir diyen de olmuştur. Bunlara göre Allah’ın Musa (as) ile konuşması nev olarak da ahad olarak da hadistir, sonradan olmadır. Bu ise Ehli sünnete zıt bir görüştür. “Allah’ı hadislerin mahalli olarak tasavvur etme” suçlamasına muhatap olacak asıl kimseler Allah’ın fiili bütünüyle hadistir diyen bu tür fırkalardır, Ehli sünnet değildir zira Ehli sünnet tezahür eden fiilin kendisini kadim olarak görmektedir. Bununla beraber elbette ki o fiilin tezahürü hadistir, sonradan meydana gelmiştir.

Şeyh (rh.a) yaratma fiilini hadis veya kadim sayan muhtelif fırkaların görüşlerini bu şekilde naklettikten sonra reddiyede bulunduğu Rafizi’ye hitaben şöyle demektedir:

وإذا كان الجمهور ينازعونكم فتقدر المنازعة بينكم وبين أئمتكم من الشيعة ومن وافقهم، فإن هؤلاء يوافقونكم على أنه حادث لكن يقولون هو قائم بذات الله فيقولون قد جمعنا حجتنا وحجتكم فقلنا العدم لا يؤمر ولا ينهى، وقلنا الكلام لا بد أن يقوم بالمتكلم.فإن قلتم لنا: فقد قلتم بقيام الحوادث بالرب قلنا لكم: نعم، وهذا قولنا الذي دل عليه الشرع والعقل، ومن لم يقل أن الباري يتكلم ويريد ويحب ويبغض ويرضى ويأتي ويجيء، فقد ناقض كتاب الله
.

“İşte cumhur (Müslümanların çoğunluğu) sizinle bu şekilde ihtilaf edince sizinle Şia’dan olan imamlarınız, öncüleriniz ve onlara uygun kanaat belirten kimseler arasındaki ihtilaf şöyle takdir edilir: Bunlar fiilin hadis yani sonradan olma olduğu hususunda size uygun kanaat belirtiyorlar, lakin onun Allah’ın zatıyla kaim olduğunu söylüyorlar ve diyorlar ki: ‘Biz kendi delillerimizi ve sizin delillerinizi topladık ve dedik ki yokluğa emir veya nehiy yöneltilmez. Yine dedik ki: Kelam yani konuşma ancak Mütekellim yani konuşan ile kaimdir. Eğer siz bize derseniz ki: Siz, havadis yani sonradan olma şeylerin Rabb ile beraber olduğunu söylemiş oldunuz, biz de size deriz ki: Evet, bu bizim, şeriatın ve aklın kendisine delalet ettiği görüşümüzdür. Her kim, Yaradan’ın konuştuğunu, dilediğini, sevdiğini, buğzettiğini, razı olduğunu, geldiğini söylemezse Allah’ın kitabıyla çelişmiş olur.”

Şimdi burada Şeyh (rh.a) bu kitabı kendilerine reddiye olarak kaleme aldığı İmamiye Şiası ile onlardan önceki Şia fırkalarının görüşlerini mukayese ederek ilk Şia fırkaları ile sonraki Şiiler arasındaki ihtilaf ve ittifak edilen hususları özetlemektedir. Buna göre kadim Şia’nın bir kısmı Allah’ın fiillerinin hadis olduğunu söyleme hususunda bugünkü Şia ile müttefiktir. Lakin onlar bu hadis fiillerin Allah’ın zatıyla kaim olduğunu söyleyerek günümüz Şia’sından ayrılmaktadır. Mevcut Şia akidesinde ise bunlar Allah’ın zatıyla kaim olamaz. Onlar bu noktada Eşariler, Mutezile ve diğer sıfat inkarcısı fırkalar gibi düşünmektedir. Şeyh’in ifadeleri dikkatle incelendiğinde bu ifadelerin Şeyh’in kendisine değil, sözkonusu Şia fırkaları ve Allah’ın fiillerinin hadis olduğunu kabul etmekle beraber Onun zatıyla kaim olduğunu söyleyen diğer fırkalara ait olduğu, Şeyh’in onların dilinden bunları naklettiği açıkça görülmektedir. “İbn Sureyc”in diline doladığı ifade Minhac’us Sunne’deki ilgili yerde şöyle geçmektedir:

فَإِنْ قُلْتُمْ لَنَا: قَدْ قُلْتُمْ بِقِيَامِ الْحَوَادِثِ بِالرَّبِّ. قَالُوا لَكُمْ  : نَعَمْ، وَهَذَا قَوْلُنَا الَّذِي دَلَّ عَلَيْهِ الشَّرْعُ وَالْعَقْلُ

“Eğer siz bize derseniz ki: Siz, havadis yani sonradan olma şeylerin Rabb ile beraber olduğunu söylemiş oldunuz, onlar da size der ki: Evet, bu bizim, şeriatın ve aklın kendisine delalet ettiği görüşümüzdür.”

Burada açıkça “onlar der ki” diyerek bu sözün sözkonusu Şia fırkalarına ait olduğu tasrih edilmiştir. Şu halde İbn Teymiye bu ifadeleri kendi söylememiş, bu fırkalara söylettirmiştir. Buradan bu ifadeleri kendisinin sahiplendiği net olarak söylenemez. Kaldı ki burada bu fırkalara söylettirilen şey sadece muhaliflerin “Siz, havadis yani sonradan olma şeylerin Rabb ile beraber olduğunu söylemiş oldunuz” sözünden sonra “evet” demeleridir. Yani farzı muhal bu ifadeler Şeyh’in kendi görüşünü yansıtan sözler olsa dahi bu bile Şeyh’in havadis’in Allah’ın zatıyla kaim olduğu görüşünü savunduğunu söylemek için yeterli karine değildir. Çünkü sözün öncesi ve sonrası Allah’ın fiilleri Onun zatıyla kaim midir, değil midir konusu etrafında dönmektedir. Bunun havadis’in Allah’ın zatıyla kaim olmasını gerektirdiğini ise muhalifler söylemektedir. Burada fiil zat ile kaimdir, diyen fırkalar adeta demiş olmaktadırlar ki “Bundan siz hadisler Allah’ın zatı ile kaimdir neticesini çıkartsanız dahi bu bizi ilgilendirmez, zira biz akli ve nakli çeşitli delillere dayanarak Allah’ın fiillerinin Onun zatı ile kaim olduğu neticesine vardık. Artık bundan sonra bunu sizin hulul’ul havadis veya kıyam’ul havadis şeklinde yorumlamanız bizi ilgilendirmemektedir.” Bu fırkaların sözkonusu hulul’ul havadis fikrini bizzat sahiplendikleri kabul edilse bile bu Ehli sünneti ilgilendirmez, neticede İbn Teymiye burada ancak birtakım bidat fırkalarının sözlerini nakletmiş ve bu sözlere kendisi adına yahut Ehli sünnet adına sahip çıkmamıştır. Böylece Şeyh’in burada geçen ifadelerinden yola çıkarak onun havadisin Allah’ın zatıyla kaim olduğu görüşünde olduğunu iddia edenlerin tutarsızlığı ve sözü tahkik etmeden alelacele bu iddiada bulundukları ortaya çıkmaktadır.

Şeyh (rh.a) bunun ardından şöyle devam etmektedir:

قالوا وبالجملة فكل ما يحتج به المعتزلة والشيعة مما يدل على أن كلامه متعلق بمشيئته وقدرته وأنه يتكلم إذا شاء وأنه يتكلم شيئاً بعد شيء، فنحن نقول به، وما يقول به من يقول أن كلام الله قائم بذاته وأنه صفة له والصفة لا تقوم إلا بالموصوف فنحن نقول به، وقد أخذنا بما في قول كل من الطائفتين من الصواب وعدلنا عما يرده الشرع والعقل من قول كل منهما، فإذا قالوا لنا: فهذا يلزم منه أن تكون الحوادث قامت به، قلنا ومن أنكر هذا قبلكم من السلف والأئمة، ونصوص القرآن والسنة تتضمن ذلك مع صريح العقل، وهو قول لازم لجميع الطوائف، ومن أنكره فلم يعرف لوازمه وملزوماته
.

“Özet olarak dediler ki; Mutezile ve Şia’nın delil olarak getirdiği her şey Onun kelamının dilemesine ve kudretine bağlı olduğuna ve Onun dilediği zaman konuştuğuna ve bir şeyi konuştuktan sonra başka bir şeyi konuştuğuna delalet etmektedir ki bizim de dediğimiz şey budur. Yine Allah’ın kelamı Onun zatıyla kaimdir ve bu, Onun sıfatıdır, sıfat ise ancak (o sıfatla vasıflanan) mevsuf ile kaimdir (beraberdir) diyenler de bunu diyor ki biz de bunu diyoruz. Böylece biz, her iki taifenin sözünden doğru olanı aldık ve bu ikisinin sözlerinden şeriatın ve aklın reddettiği şeylerden de yüz çevirdik. Onlar bize şöyle derlerse: Bundan hadislerin (sonradan olma şeylerin) Onunla beraber olduğu neticesi çıkar; biz deriz ki: Sizden önce seleften ve imamlardan bunu inkar eden kimdir? Kuran ve sünnet, yanında da sarih akıl bunu ihtiva eder. Bu, bütün taifelerin sözünün lazımıdır. Bunu inkar eden, kendi sözünün gerektirdiği şeyleri bilmemektedir.”

Burada yine, Allah’ın fiillerinin Onun zatıyla beraber kaim olduğunu savunan fırkaların görüşünü nakletmektedir. Bu da bir önceki gibidir. Buradaki asıl mesele Yüce Allah’ın kelamının ve diğer fiili sıfatlarının Onun zatıyla kaim olduğudur. Bundan birileri havadisin Onun zatıyla kaim olduğu neticesini çıkartsa bile bu önemli değildir. Bunun ardından da şöyle demektedir:

ولفظ الحوادث مجمل، فقد يراد به الأعراض والنقائص والله منزه عن ذلك ولكن يقوم به ما شاءه ويقدر عليه من كلامه وأفعاله ونحو ذلك مما دل عليه الكتاب والسنة.

“Havadis (sonradan olanlar) lafzı mücmel yani kapalıdır. Bununla bazen arazlar ve noksanlıklar kasdedilir ki Allah bundan münezzehtir. Lakin Onun sözlerinden ve fiillerinden dilediği ve takdir ettikleri ve buna benzer Kitap ve sünnetin delalet ettiği şeyler Onunla kaimdir.”

İşte bu sözler, İbn Teymiye’nin akidesini özetlemektedir. O, havadis lafzının bazen noksanlık manasında batıl şeylere de delalet edebilen mücmel bir söz olduğunu ifade etmiştir. Bu söz Allahu Teala hakkında eksiklik ifade eden şeyler için kullanılıyorsa bunu reddettiğini açıkça beyan etmiştir. Ancak bununla kasdedilen Allah’ın fiillerinin Onunla beraber olduğu, zatından ayrı değerlendirilemeyeceği ise bunu kabul etmektedir. Yukarda geçtiği üzere Şeyh’in selefin ıstılahında olmayan muhdes ve mücmel lafızlarla alakalı usulü her zaman böyledir. O, hiçbir zaman bu tarz ıstılahları kendisi kullanmaz. Karşı tarafa bununla ne kasdettiğini sorar, eğer hak olan bir şeyi kasdediyorsa bu manayı tasdik eder, batıl mana kasdediyorsa bunu reddeder ama herhalükarda kendisi o ıstılahları nefy veya isbat cihetinden kullanarak mevzuları izah etmeye kalkışmaz.


Özetle İbn Teymiye’nin “Allah’ın zatına birtakım hadis, sonradan olma şeyler dahil olur veya bazı hadisler Onun zatıyla kaim olur” şeklinde mutlak kabul ettiği bir görüşü yoktur. Onun mutlak kabul ettiği şey Allahu Teala’nın konuşmak, inmek, istiva, gülmek gibi dilediği zaman yaptığı dilemediği zaman yapmadığı fiili/ihtiyari sıfatlarının olduğu ve bu sıfatların da Onun zatıyla kaim ve beraber olduğu, tıpkı diğer sıfatları gibi Onun zatından ayrı telakki edilemeyeceğidir. Bu selefin görüşü olup kelamcılar eğer bunu “hadislerin Onun zatına dahil olması” diye tefsir ediyorlarsa bu onların bileceği bir iştir. Bu görüşün ismi kelamcıların ıstılahında bu bile olsa neticede bu, aklın ve şeriatın delalet ettiği bir şeydir ve onlar buna bu ismi verdiler diye biz bunu inkar edecek değiliz. Bununla beraber “Allah’ın zatı hadisler için bir mahaldir” gibi mücmel ve bidat bir lafzı da kullanmayız. İbn Teymiye’nin sözlerinin özeti budur.

İşte sen hırs ve hasetle, meseleyi tahkik etmeden, başını sonunu incelemeden, kitaptan cımbızla çektiğin –tabi bu nakli sağdan soldan değil de bizzat kitaptan aldıysan!- bir ifadeye dört elle sarılır; bu sözün sahibi olan alimin bu konulardaki görüşünün tam olarak ne olduğunu araştırmazsan işte böyle gülünç duruma düşersin ve İbn Teymiye’yi iyi tanıyan her araştırmacının gülüp geçeceği bir şey olan “Allaha hadisler (sonradan olan şeyler) hulul eder, dahil olur dedi” iddiasını ortaya atarak kendini rezil edersin! Gerçi sadece sen değil ki, günümüzde İbn Teymiye aleyhinde atıp tutanların çoğu bu şekilde onun söylemediği şeyleri ona izafe etmekteler. Mesela Türkiye’deki Eşari-sofi camianın önde gelenlerinden olan Salih Ekinci, bir siteye verdiği röportajda şöyle diyor:

“…Mesela onun mezhebinde bel kemiği mesabesinde olan "Allahu Teâlâ yekûnu mahallen lil havadisi" "Hâdis olan, sonradan yaratılan şeyler Cenab-ı Hakk'ın zatına kaim oluyor." Hâlbuki selef böyle bir şey söylememiştir. Bilakis bu görüşü red etmişlerdir. Zaten ilk selef döneminde böyle bir mesele hiç yoktu. Ehl-i Sünnet'e göre Cenab-ı Hakk'ın tüm sıfatları kadimdir. Zatına yeni bir şey kaim olmaz. İbn-i Teymiye mezhebi ise olur diyor. Bir de bu hususu selefe nispet ediyor. Bu doğru değildir. Bu görüş Selef'in küçük bir gurubunun akidesidir. Ehl-i hadisin çoğu akidenin inceliklerini bilmezlerdi. Zahirini biliyor, ince meselelere inmiyorlardı. İşte onlardan küçük bir gurup yukarıda bahsettiğimiz görüşe inanmışlardı. İbn-i Teymiyye onlara tabi olmuştur. Bir de Kerramiyye mezhebine tabi olmuştur.”

Böylece Salih Ekinci –Allah hidayet etsin- İbn Teymiye’nin söylemediği hulul’ul havadis görüşünü ona izafe ediyor. İzafe etmekle kalmayıp bunun, onun mezhebinin belkemiği olduğunu ileri sürüyor. Halbuki İbn Teymiye’nin dediği şey, Allah’ın fiillerinin Onun zatıyla kaim olduğudur. Bu ise iddia ettiği gibi selefin küçük bir grubunun değil, bütününün mezhebidir. Seleften bunun aleyhine tek bir nakil getirilemez. İbn Teymiye’nin hulul’ul havadis görüşüyle tek alakası, eğer bununla Allah’ın sıfatları ve fiilleri Onun zatıyla kaim olduğu kasdediliyorsa bu hak bir manadır, lakin bu havadis vb lafızlar bidat lafızlardır demekten ibarettir. Ekinci’nin bu arada hadis ehlini küçümsediği de gözden kaçmamaktadır. Bu da onun zındık olduğunu ele vermektedir. Zira Ahmed bin Hanbel’in yanında hadis ashabını kötüleyen birisinden bahsedilmiştir de elbisesini silkeleyerek “zındık, zındık” diyerek oradan çıkmıştır. (Nakleden, Zehebi, Siyeru A’lam’in Nubela, 11/299) Ebu Hatim er-Razi ise “Bid’atçilerin alameti, Ehl’ul Eser'e (Ehl’ul Hadis’e) iftira atmalarıdır.” Demiştir. (bkz. el-Lalekai, Şerhu Usul’i İ’tikadi Ehl’is Sünneti ve’l Cema'at, 1/198-204 # 321-323) Zaten bu tip kişilerin sözlerini dikkatli inceleyenler, onların İbn Teymiye'ye değil bizzat selefe muhalif olduklarını görür. Selefe dil uzayan ise aslında Allah ve Rasülüne dil uzatmıştır.

Şimdi siz de muhtemelen Salih Ekinci gibi adamları ya da Arap versiyonlarını taklid ederek bunları söylüyorsunuz, onlar da kimbilir kimi taklid ediyorlar. Meselenin hakikati ise böyle değildir. Demek ki bir deli kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış deyişinde olduğu gibi herkes birbirini taklid ederek böyle sözler yayılmakta ve bu surette alimlere alakasız şeyler nisbet edilmektedir.

“İbn Sureyc”in, “Salih Ekinci”nin ve benzerlerinin bu tip kelamların arkasına saklayarak kamufle ettikleri görüş şudur: Allahu Teala’nın sıfatları kadimdir, dolayısıyla Allahu teala’nın fiili sıfatları diye bir şey olmaz yani Allahu teala hakiki anlamda istiva etmez, inmez, gülmez ilh… Bu surette bu sıfatları isbat eden açık nassları tekzib ederler. En önemlisi de Allahu teala’nın kelamı bütünüyle kadimdir yani Allahu Teala ezeldeki kelam sıfatı haricinde sonradan konuşmamıştır derler. Buna göre Allahu Teala hakikatte Musa as ile konuşmamıştı. Yine Kuran aslında Allah’ın konuştuğu bir şey değildir. Allah’ın Cebraile vahy ettiği şey mahluktur. Hatta şu okuduğumuz Kuran Allah’ın hakiki kelamı ve konuşması değil, Allahın ezeldeki kelamının ibaresi veya hikayesidir. Dolayısıyla elimizdeki Kuran mahluktur. Bütün bunlardan Alemlerin Rabbini tenzih ederiz. İşte Eşari ve Maturidiler bütün bu küfür ve sapıklıkları kamufle etmek için kelamı ve benzerlerini fiili sıfat olarak kabul edenlere siz Allahı hadislerin mahalli, kendisinde sonradan olan şeylerin var olduğu bir varlık olarak kabul ediyorsunuz derler. Sonradan olma dedikleri de işbu istiva, nüzul, kelam gibi fiili sıfatlardır. Böylece bunları inkar ederek düştükleri sapıklıkları izah edip meşrulaştırmaya çalışırlar. Bunu da belirtelim ki asıl tartışmanın ne olduğu iyice ortaya çıksın.

Bu surette İbn Sureyc denen şahsın İbn Teymiye’nin Allah’ın zatının hadislerin mahalli olduğunu söylediği iddiası çökmüş olmaktadır. Bu mukaddime çökünce buna dayalı olarak iddia ettiği her şey de haliyle çökmektedir. Bizim İbn Teymiye’yle ihtilaf ettiğimiz iddiası da çökmektedir, çünkü bizimle Şeyhin söylediği şeyler aynıdır. Bundan sonraki bölümde de bu şahsın diğer sorularını cevaplandıracağız inşallah.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
“İbn Sureyc”in şu sorularına gelince,

“Ayrıca İbni Teymiyye’nin bu konudaki görüşünü nasıl anlamamız gerekir; Allah’ın zatında sonradan bazı şeyler mi meydana geliyor? Ezeli olan bir varlıkta nasıl sonradan bazı şeyler meydana gelir? Ezeli olması ile zatında bazı şeylerin sonradan meydana gelmesi birbirine zıt değil midir? Zatında sonradan meydana gelen bu şeyler mahluk değil midir? Bu yaratıcıda, yaratılmış var demek değil midir? Bu sonradan olan şeyler mahluk değil denilirse; sonradan olan bir şeyin aynı zamanda mahluk olmaması nasıl olur?! İkisi birbirine zıt değil midir?! Nasıl bir şey sonradan meydana gelecek ve aynı zamanda mahluk olmayacak?!”

Yukarda ayrıntılı olarak izah ettiğimiz gibi İbn Teymiye’nin “Allah’ın zatında hadis olan şeyler vardır” şeklinde bir görüşü yoktur. Bu tabir, kelamcıların icad ettiği muhdes bir tabirdir. Üstelik mücmel ve muğlak bir ifadedir. Allah’ın zatına mahluk bir şeyin girmeyeceği zaten malumdur. Lakin malum olan başka bir şey vardır ki kelamcılar bu tabirden yola çıkarak ümmet arasında tartışılan sıfatlara dair konuları kendilerince çözümlemek istemişler ve ilk dönemlerde ümmetin kahir ekseriyeti tarafından kabul edilen Allahu Teala’nın fiili/ihtiyari sıfatlarını kabul etmeyi “Allah’ı hadislerin mahalli olarak kabul etmek” şeklinde tefsir etmişlerdir. Yani kelamcılar, bu tabiri icad ederek küfür olduğu tartışmasız olarak kabul edilen –mesela- Allah’a eş, oğul, çocuk nisbet etmek, tasavvufçuların savunduğu mahluklardan birinin Allah ile birleşmesi (ittihad) ya da Allah’ın mahluklarından birisinin suretine girmesi (hulul) gibi şeyleri tenkid etmekten ziyade kıble ehlinden bir çoğunun kabul ettiği Allah’ın gelmek, inmek, yükselmek (istiva), gülmek gibi fiili sıfatlarını reddetmeyi amaçlamışlar ve bilhassa havadisin hululü gibi tabirleri kullanarak bunları kabul etmenin Allah’ın zatına mahlukatın hulul ettiğini savunan kavimlerin şirkiyle aynı manaya geldiği imasında bulunmuşlardır. Burada şunu sormak gerekiyor: Allahu Teala’nın birtakım fiillerde bulunması ile Onun zatına mahlukatın dahil olmasının ne alakası vardır? Fiili sıfatları kabul edenler, bu sıfatların tür olarak ezeli olduğunu kabul ederler. Lakin bu sıfatlar Allah dilediği zaman tezahür eder. Mesela Allahu Teala’nın kelam sıfatı ezelden beri mevcuttur. Fakat Allahu Teala bu sıfatını dilediği zaman tezahür ettirir. Bunun Allah’ın zatına mahlukatın dahil olmasıyla bir alakası yoktur. Biz, Allahu teala konuştuğu zaman çıkan harf ve seslerin mahluk olduğunu kabul etmiyoruz ki Allah’ın zatında mahluk sıfatların olduğunu söylemiş olalım! Malum olduğu üzere Allahu teala Adem (as)’ı “Kun/Ol” emriyle yaratmıştır. Şimdi bu ol emri mahluk mudur, keza yaratma fiili mahluk mudur? Ehli sünnet bunların ikisini de mahluk olarak görmez. Zira kelam sıfatı da yaratma sıfatı da Allah hakkında ezelden beri var olan sıfatlardır. Ancak bu sıfatlar Allah dilediği zaman gerçekleşmiştir. Mesela bir kişide Arapça bilme sıfatı vardı, lakin bu sıfatı ancak Arap bir turistle karşılaştığı zaman tezahür etti. Bu, o kimsenin Arapçayı o an öğrendiği manasına gelmez. –La teşbih- Allahu Teala’nın da bazı sıfatlarının sonradan tezahür etmesi, Onun o sıfatlara sonradan sahip olduğu manasına gelmez. Onun ezeli olan zatının sahip olduğu ezeli sıfatlar Onun dilediği bir zamanda tecelli etmiştir. Tıpkı ezeli olan zatının Musa as istediğinde dağa tecelli ettiği gibi, yine ahirette müminlere tecelli edeceği gibi.

“Sizin görüşünüzden anlamam gereken, siz Allah’ın zatında sonradan var olan şeyler var da demiyorsunuz yok da demiyorsunuz öyle mi? Eğer böyleyse selef zamanında böyle bir şeyi Allaha nispet eden olmadığı, böylece seleften bunu reddettiklerine dair nakil olmaması sebebi ile nasıl reddetmezsiniz? Tenzih Kuran’da muhkem naslarla mücmel olarak sabit değil midir? Dolayısı ile bu mücmele dâhil olan bütün tafsilatlı şeylerin muhkem mücmel nassa göre reddedilmesi gerekmez mi? Örneğin bir kimse çıkar da Allah’ın haşa sakalı var ya da haşa bıyığı var derse siz bunu ne nefyederiz ne de ispat ederiz mi diyeceksiniz?!!”


İşte bu ifadeler, söylenen sözü anlamadığınızı göstermektedir. Biz, “Allah’ın zatına hadisler hulul etmiştir de demeyiz etmemiştir de demeyiz” veya “Allah cisimdir de demeyiz değildir de demeyiz” gibi ifadeleri kullanırken iki zıddı bir arada toplamak için söylemiyoruz. Bizim dediğimiz şundan ibarettir: Bu tabirler muhdes ve bidat tabirlerdir, bunların içini kimisi hak ile doldururken kimisi batıl ile doldurabilir, o yüzden biz bu tabirlerle konuşmayı baştan reddediyoruz. Ama böyle yapmayıp da Allah’ın zatına hadis olan şeyler dahil olabilir dersek, yukarda zikrettiğimiz küfür olan şeyler de hulul ve ittihad gibi bunun içine girebilir. Dahil olmaz desek, kelamcıların çoğu bu tabirle Allahın fiili sıfatlarını inkar ederek Kuranı ve sünneti yalanladıkları için, hatta bu tabiri kendi batıl düşüncelerini kamufle ettikleri anahtar bir kelime olarak kullandıkları için bu sefer onların sözüne uygun düşmüş oluruz. O yüzden biz bu tabirleri ne red ne kabul anlamında hiçbir şekilde kullanmayız. Bu aynı şuna benzer: Birisi bize soruyor diyor ki İslam’da düşünce hürriyeti var mı? Biz var, desek biliyoruz ki bugün bu kavramın içi batıl bir şekilde doldurulmaktadır. Çünkü günümüzde yaygın olan anlayışa göre bir insan istediği dini seçebilir, din konusunda ve başka konularda istediği gibi görüş beyan edebilir. Bu ise İslam’da yoktur. Fakat bu soruya İslam’da düşünce hürriyeti yoktur diye cevap versek bu da doğru olmaz, çünkü İslam’da şura prensibi vardır. Yönetici bir konuda kesin bir karara varmadan önce Müslümanların ileri gelenleriyle istişare eder ve onlar da şeriata muhalif olmamak kaydıyla diledikleri şekilde görüşlerini beyan ederler, bundan dolayı da kınanmazlar. O yüzden evla olan bu soruya evet veya hayır diye net cevaplar vermekten ziyade tafsilata gitmektir. Yani sorana düşünce hürriyetinden kasdın nedir, diye sorarız. O bize kasdını açıkladığında açıkladığı şeye göre hükmünü veririz. Bununla beraber biz, asla İslam’da düşünce hürriyeti vardır veya yoktur şeklinde mutlak ifadelerle bu meseleyi izah etmeyiz. Batıdan ithal edilmiş olan insan hakları, kadın hakları, özgürlük, eşitlik veyahut da tam tersi şiddet, terör gibi çağımızın muhdes, bidat bütün lafızlarına yaklaşım da bu şekilde olmalıdır. Maalesef günümüzde kendisini İslam’a nisbet eden çeşitli hizip ve fırkalar, topluma verecekleri mesajları bu muasır ıstılahlar üzerinden kurgulamakta ve ya bu kavramları bütünüyle kabul ederek ya da bütünüyle reddederek düşünce sistemlerini oluşturmaktadır. Bunun neticesi de bu kavramların içerdiği batılları benimsemek ya da bunları mutlak reddetmek suretiyle içinde varsa birtakım hak olan unsurları reddetmek şeklinde tezahür etmektedir. Halbuki Müslümana düşen, kafirlerin icad ettiği bu ıstılahlar yerine şeri, sünni, selefi kavramlarla konuşmak ve meramını bunlarla ifade etmektir. Geçmişte kelamcıların hatası da bu olmuştur. Onlar, islami kavramlar yerine kafir filozofların icad ettiği bu tip felsefi kavramlarla konuşmuşlar ve neticede bu kavramları reddetmek veya kabul etmek adına bir çok batıla düşmüşlerdir. Bu “havadis” meselesine de yaklaşımımız tıpkı bu çağdaş terimlere yaklaşımımız gibidir. O yüzden mesela sahabeden hiç kimse düşünce hürriyetini reddetmemiştir, o yüzden düşünce hürriyetini kabul etmek gerekir şeklindeki bir söz ne kadar saçmaysa aynı şekilde sahabeden hiç kimse Allah’ın zatı hadislere mahal olur dememiştir, o yüzden Allah’ın zatı hadislere mahal olmaz demek gerekir demek de o kadar saçma ve mantıksızdır. Zira herkes bilir ki sahabe zamanında düşünce hürriyeti diye bir kavram yoktu, aynı şekilde “Allahın zatı hadisler için mahal midir” diye bir tartışma da yoktu. Böyle bir tartışma sahabe zamanında olmadığı için, sırf sahabe hululul havadis görüşünü savunmadı diye bunun zıttı olan görüşü tercih etmek ve bunu selefi bir tavır olarak lanse etmek batıldır. Burada denebilecek şey en fazla, sahabe bunu söylememiştir, o yüzden biz de bunu söylemeyiz demekten ibarettir. Kısacası sünni, selefi bir Müslümanın sonraki asırlarda ortaya çıkmış tartışmalara taraf olması gerekmez, hatta bu doğru da olmaz. Eğer işin bu noktasını anlayabilirseniz bizim ne demek istediğimizi de anlarsınız.
“Tenzih Kuran’da muhkem naslarla mücmel olarak sabit değil midir?” sözünüze gelince; bizim meselemiz bu değildir. Tenzih elbetteki nassla sabit olan bir şeydir, ancak müşkilat kelam ehlinin Yunan felsefesinden aldıkları birtakım kavramları  ve düşünceleri şer’i tenzihin bizzat kendisi olarak takdim edip, sonra buna muhalif olduğunu düşündükleri her görüşü tenzihe aykırı diye lanse etmeleridir. “Dolayısı ile bu mücmele dâhil olan bütün tafsilatlı şeylerin muhkem mücmel nassa göre reddedilmesi gerekmez mi?” sözünüzle cisim, cevher, araz, hulul’ul havadis gibi şeylerin tenzih naslarının kapsamında olduğunu ve dolayısıyla reddedilmesi gerektiğini kasdediyorsanız işte batıl olan şey budur. Çünkü bunların tenzihe aykırı olduğu sözü de kelamcıların yaptığı şahsi ve indi bir yorumdur. Bu sayılan şeylerin çoğunun tanımında dahi bir ittifak sözkonusu değilken nasıl olur da akide bunların üstüne bina edilir? Şu halde tenzih nasslarını bahane ederek bu muhdes tabirler üzerine konuşmaya kimse mecbur edilemez. Bize Allah cisim midir, cevher midir araz mıdır Onun zatı hadislere mahal olur mu gibi sorular sorulduğunda bizim vereceğimiz cevap biz bu kavramlar nedir bilmiyoruz, tek bildiğimiz “Onun benzeri hiçbir şey yoktur, O işitendir, bilendir” (Şura: 11) demekten ibaret olacaktır. Sakal ve bıyık meselesi ise bundan farklıdır. Çünkü bu kelimeler Kuran, sünnet ve Arap lügatinde var olan, bilinen kelimeler olduğu halde Allaha nisbet edilmemiştir. Eğer Allahu Teala’nın böyle bir sıfatı olsaydı Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bundan bahsederdi ve insanlar nasıl ki el, ayak, yüz gibi kelimeleri duyduklarında zorluk çekmedilerse bunu anlamakta da bir zorluk çekmezlerdi. Hulul’ul havadis, kıyam’ul havadis vs lafızlar ise böyle değildir. Bunlar her ne kadar arapça olsa da şu anki terkib ve ıstılahi manasıyla selef zamanında kullanılmamıştır. Yunan felsefesi yayıldıktan sonra bu kelimeler de şu anki manasına kavuşmuştur. O yüzden Allahu Teala’ya sakal nisbet edilemez sözü ile hulul’ul havadis nisbet edilemez sözü arasındaki fark zahirdir. Zira birincisinde sakal kelimesi bilinen bir şey olduğu ve o dönemde bunu Allaha nisbet etmek –dil açısından- mümkün olduğu halde Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bunu yapmamıştır. Bu da böyle bir sıfatın olmadığını gösterir. Hulul’ul havadis, cisim, cevher, araz vb kelimeler ise Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) döneminde ya yoktu ya da günümüzdeki manasında kullanılmıyordu, yani bunları Allaha nisbet etme imkanı o dönemde yoktu, bunları reddetme imkanı da yoktu çünkü Arap dilinde bu kullanımlar mevcut değildi. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) döneminde bunlar nefy de isbat da edilmediği için biz de aynı şekilde bunları nefy de isbat da etmeyiz, mesele bundan ibarettir.

“…zira bu, kendisiyle hak da batıl da kasdedilebilen uyduruk bir ıstılahtır.” demişsiniz. Allah’ın zatında sonradan meydana gelen şeyler var demekle ne gibi bir hak kastedilebilir? Bu kastedilen hak, selef zamanında olmayan uyduruk konular Allah’a nispet edilmeden de ispat edilemez mi?”


Bunu yukarda izah etmiştik. Kelamcılar Allah’ın dilediği zaman yaptığı, dilediği zaman yapmadığı fiili sıfatlara sahip olmasını “Allah’ın zatının hadislere mahal olması” diye tabir etmişlerdir ki Allah’ın fiili sıfatlara sahip olması haktır, yani kelamcılar bununla hakkı kasdederler ne var ki o hakkı reddetmek için bu tabiri kullanırlar. Ama biz ancak o kavramın içini doldurdukları hakkı kabul ederiz, yoksa bu bidat kavramı yine kabul etmeyiz. “Bu kastedilen hak, selef zamanında olmayan uyduruk konular Allah’a nispet edilmeden de ispat edilemez mi?” sorusunun muhatabı ise biz değiliz, İbn Teymiye veya ehli sünnetten başka herhangi biri de değildir. Zira ehli hadis akidesine sahip hiçbir aklı başında alim Allah’ın fiili sıfatlara sahip olmasını “Allahın zatına hadisler hulul eder” şeklinde formüle etmemiştir. Bunu kim yaptıysa, örneğin aşırı isbat ehli Mücessim kelamcılar ve benzerleri, sorunuzun muhatabı onlardır.

"Hangi selef âlimi bu tür uyduruk konular Allah’a nispet edildiğinde ne red etmiş ne de ispat etmiştir?"

Burada sen öncelikle neyi savunduğunu ortaya koymak zorundasın. Eğer diyorsan ki muhdes lafızlarla akideyi açıklamak caizdir ve selef de bunu yapmıştır, seleften bunu kim yaptıysa isnadıyla beraber getirir önümüze korsun. Bizim elimizdeki kitaplarda selefin bu muhdes lafızlarla itikadi mevzuları açıkladığına dair sahih bir nakil olmadığı için biz bu konuda rahat konuşuyoruz. Onlardan bu nakledilmediğine göre böyle bir şey yapmadıkları anlamına gelir, bunun için daha ziyade bir delil aramaya gerek yoktur. Çünkü ümmet, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in haberlerini titizlikle topladığı gibi selefin haberlerini de yine aynı yöntemlerle toplamıştır. Selefin asarını toplayan eserlerde onların “Allah cisim değildir, cevher değildir, arazdan münezzehir, hadisler Onun zatıyla kaim olmaz veya Onun zatı hadislerin mahalli değildir” gibi tabirler kullandıklarına dair bir tek sahih nakil getiremezsin. Keza onların bu sayılan şeyleri Allaha nisbet etmeleri zaten sözkonusu değildir. Şu halde ortaya çıkıyor ki selef bu muhdes, uydurma tabirleri Allah hakkında isbat etmedikleri gibi nefiy de etmemişlerdir. Bilakis bu tabirleri ağızlarına almaktan kaçınmışlar, bunlar hakkında konuşan kelamcıları alabildiğine yermişler, kendileri bunlardan bahsetmek şöyle dursun, bunların konuşulduğu kelam meclislerinden dahi uzak durmuşlardır. Esasında bu, selefi tanıyan herkesin tasdik edeceği bir şeydir ve selefin kelami ıstılahları velev ki nefiy amacıyla da olsa kullandığını ileri sürmek ancak inat ve mükabere yoluyla söylenen bir sözden öteye gitmez. Bundan dolayı İbn Teymiye (rh.a) yukarda nakledildiği üzere şöyle demiştir: “İster kabul etme, ister reddetme anlamında Allahı cisimle vasfetmek bidattir. Bu ümmetin selefinden ve imamlarından hiç kimse “Allah cisim değildir” demedikleri gibi “Allah cisimdir” de dememişlerdir.”
Herevi, Ebu Hanife’nin (v. 150) bu husustaki görüşünü isnadıyla şu şekilde nakletmektedir:


أَخْبَرَنِي طَيِّبُ بْنُ أَحْمَدَ أَخْبَرَنَا مُحَمَّدُ بْنُ الْحُسَيْنِ أَخْبَرَنَا أَبُو الْقَاسِمِ بْنُ مَتُّوَيْهِ حَدَّثَنَا حَامِدُ بْنُ رُسْتُمَ حَدَّثَنَا الْحَسَنُ بْنُ مُطِيعٍ حَدَّثَنَا إِبْرَاهِيمُ بْنُ رُسْتُمَ عَنْ نُوحٍ الْجَامِعِ قَالَ (قُلْتُ لِأَبِي حَنِيفَةَ مَا تَقُولُ فِيمَا أَحْدَثَ النَّاسُ مِنَ الْكَلَامِ فِي الْأَعْرَاضِ وَالْأَجْسَامِ فَقَالَ مقَالَاتُ الْفَلَاسِفَةِ عَلَيْكَ بِالْأَثَرِ وَطَرِيقَةِ السَّلَفِ وَإِيَّاكَ وَكُلَّ مُحْدَثَةٍ فَإِنَّهَا بِدْعَةٌ)

“(Senedi zikrettikten sonra) Nuh’ul Cami’den şöyle demiştir: Ben, Ebu Hanife’ye insanların ihdas ettikleri arazlar ve cisimler hakkındaki sözlere ne dersin, dedim de şöyle cevap verdi: Bunlar, felsefecilerin sözleridir. Sana düşen rivayetlere ve selefin yoluna sarılmaktır. Sakın ha! Sonradan ortaya çıkan her şey bidattir!” (Zemm’ul Kelam, 5/207)

Ebu Abdirrahman es-Sulemi’nin isnadıyla naklettiğine göre ise şöyle demiştir:

قَالَ: وَسَمِعْتُ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ أَحْمَدَ بْنِ سَعِيدٍ الْبُخَارِيَّ، سَمِعْتُ سَعِيدَ بْنَ الْأَحْنَفِ، سَمِعْتُ الْفَتْحَ بْنَ عُلْوَانَ، سَمِعْتُ أَحْمَدَ بْنَ الْحَجَّاجِ، سَمِعْتُ مُحَمَّدَ بْنَ الْحَسَنِ، صَاحِبَ أَبِي حَنِيفَةَ يَقُولُ: قَالَ أَبُو حَنِيفَةَ: (لَعَنَ اللَّهُ عَمْرَو بْنَ عُبَيْدٍ، إِنَّهُ فَتَحَ لِلنَّاسِ الطَّرِيقَ إِلَى الْكَلَامِ، فِيمَا لَا يَعْنِيهِمْ مِنَ الْكَلَامِ)

(Senedi zikrettikten sonra) “Allah Amr b. Ubeyd’e lanet eylesin. İnsanlar için onları ilgilendirmeyen kelamlar hakkında kelamın kapısını o açtı.” (Ebu’l Fadl el Mukri, Ehadisun fi Zemm’il Kelam, sf 87)

İbn Ebi’l İzz, bu sözü şu şekilde nakletmiştir: “Ebu Hanife’ye -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- araz ve cisimler hakkında söylenen sözlere dair soru sorulmuş, şu cevabı vermiştir: “Allah Amr b. Ubeyd’e lanet eylesin. Bu hususta söz söyleme kapısını ilk açan kişi odur.”

Görüldüğü üzere araz, cisim gibi tabirleri İslam’da ilk ihdas eden kişi Amr bin Ubeyd el Mutezili ve benzerleridir. Ebu Hanife’den cisim ve araz gibi muhdes tabirler hakkında senediyle nakledilen şey budur. Birtakım yalancı raviler tarafından ona nisbet edilen kitaplarda geçen birtakım şeyler ise bizi ilgilendirmez. Görüldüğü gibi bu tabirleri filozofların sözleri olarak niteleyip bunlardan bütünüyle uzaklaşmayı tavsiye etmektedir.

Senin ismini taşıdığın “İkinci Şafii” lakablı İbn Sureyc’in (v. 303) bu husustaki görüşünü ise Ebu’l Kasım el-Asbahani, isnadıyla şöyle nakletmektedir:


أَخْبَرَنَا أَحْمَدُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ الْفَقِيهُ فِي كِتَابِهِ وَغَيْرُهُ قَالا: أَنا أَبُو عبد الرَّحْمَن ابْن أَحْمَدَ بْنِ الْحَسَنِ، أَنا أَبُو عَبْدِ الرَّحْمَنِ السّلمِيّ قَالَ: سَمِعت أَبَا نصر أَحْمد ابْن مُحَمَّد بْنَ حَامِدٍ الْجزي يَقُولُ: سَمِعْتُ أَبِي يَقُولُ: قُلْتُ لأَبِي الْعَبَّاسِ ابْنِ سُرَيْجٍ مَا التَّوْحِيدُ؟ قَالَ: تَوْحِيدُ أَهْلِ الْعِلْمِ وَجَمَاعَةِ الْمُسْلِمِينَ: أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلا اللَّهُ وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللَّهِ، وَتَوْحِيدُ أَهْلِ الْبَاطِلِ مِنَ الْمُسْلِمِينَ الْخَوْضُ فِي الأَعْرَاضِ وَالأَجْسَامِ، وَإِنَّمَا بُعِثَ النَّبِي - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّم َ - بِإِنْكَارِ ذَلِكَ.

(Senedi zikrettikten sonra ravi Hamid el Cizzi/Siczi diyor ki) Ben Ebu’l Abbas İbn Sureyc’e Tevhid nedir? Diye sordum. Şöyle dedi: İlim ehlinin ve Müslümanların cemaatinin tevhidi: “Şehadet ederim ki Allahtan başka ibadete layık ilah yoktur ve Muhammed Onun Rasülüdür.” Müslümanlardan batıl ehli olanların tevhidi ise arazlar ve cisimler hakkında konuşmaktır. Halbuki Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) ancak bunları inkar etmek için gelmiştir.” (el-Hucce fi Beyan’il Mehicce, 1/107)

İşte görüyorsun ey “İbn Sureyc”! İsmini taşıdığın alim, arazlar ve cisimler hakkında konuşmak bir yana, Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bizzat bu batılları nehyetmek için gönderildiğini söylüyor. Siz ise bu batılları yaymak için uğraşıyorsunuz. İbn Sureyc ismine layık değilsin dediğimizde de bunu hakaret olarak algılıyorsun. Madem o isme layık olduğunu iddia ediyorsan o zaman akidede İbn Sureyc gibi ol! Tıpkı onun gibi Kitap ve sünnette olmayan akidelerden ve ıstılahlardan uzaklaş! Keza eğer Ebu Hanife’nin mezhebine tabi olduğunu iddia ediyorsan onun akidesine sahip ol ve kelamcıların, filozofların ıstılahlarını, ortaya attıkları teorileri terk et! Bu iki nakil, selefin bu tarz ıstılahları kullanmaktan kaçındıklarını açıkça göstermektedir. Bunlar olmasa bile seleften nakledilen kelamcıların yerilmesine dair bütün haberler aynı zamanda kelamcıların ıstılahlarını kullananları da kapsamaktadır. Çünkü yerilmiş kelam ilmi ancak bu ıstılahlarla, ya onları reddetmek ya da kabul etmek suretiyle yapılır. Tahavi şarihi İbn Ebil İzz (rh.a) selefin kelamcılar hakkındaki sözlerinin bir kısmını toplamıştır, şu adresten bakılabilir:
http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=892.0

“Hangi selef âlimi mahlukların özellikleri Allah’a nispet edildiğinde bunu ne nefyederiz ne de ispat ederiz demiştir?”

Bu sorunun cevabı yeterince verilmiştir diye düşünüyorum. Selef elbette ki mahluklara ait olduğu açıkça belli olan şeylerin Allah’a nisbet edilmesini –velev ki Kitap ve sünnette nefyine dair açık bir şey geçmese de- reddederdi. Bugün de birisi gelse –haşa- Allah’ın Arşı taşıyan meleklere muhtaç olduğunu, onlar olmasa Arşın çökeceğini ileri sürse biz bunu reddederiz.  Her ne kadar bunun reddine dair tafsili bir delil gelmemiş olsa dahi, Allahu Teala’nın Samed oluşu, hiçbir şeye muhtaç olmaması, bütün acziyetlerden ve noksanlıklardan münezzeh oluşuna dair bütün deliller bunun reddedilmesi için kafi gelir. İşte burada sizin anlamadığınız nokta; cisim, araz, cevher, hululul havadis gibi terimlerin Allah hakkında noksanlık ifade ettiği hususunun açık olmamasıdır. Çünkü bunların tanımında dahi bir ittiak yoktur. Zira cismi bazıları zat olarak tanımlar ve bu anlamda Allaha nisbet eder. Bazı kimseler ise cismi reddetme bahanesiyle Allahın sıfatlarını reddeder. Arazı da aynı şekilde Allah’ın hiçbir sıfatı olmadığını, çünkü sıfatın araz olduğunu iddia etmek için kullanan fırkalar vardır. Bunlar da arazı sıfat diye tanımlar. Hulul’ul havadis de yukarda ifade ettiğimiz gibi çoğu zaman fiili sıfatları reddetmek için kullanılan bir kavramdır. Yani burada tek mesele, bunların nasslarda geçmiyor olması değildir. Bu tabirler nasslarda geçmediği gibi aynı zamanda mücmel yani kapalı lafızlardır. Adresini verdiğimiz yazıda Tahavi şarihi, bu hususta şöyle demektedir:

“Selef cevher, cisim, araz ve buna benzer lafızları kullanmayı - bunları doğru ve kabul edilir birtakım ilimlerde kullanılan terimler gibi doğru manalar hakkında ki lafızlar olarak görerek - yalnızca yeni birtakım terimler oluşları sebebiyle kerih görmüş değillerdir. Elbette onlar, hakka delalet etmeyi ve batıl ehline karşı delil getirmeyi kötü görüyor değillerdi. Aksine onlar bu gibi şeyleri, yalan ve hakka muhalif işler niteliğindeki birtakım hususları kapsamalarından ve ondan öte kitap ve sünnet’e muhalif oluşlarından dolayı kerih görmüşlerdi. Bundan dolayı bu gibi şeylerle uğraşanların, mü’minlerin, ilim adamlarının bir tarafa, avamdaki yakîn ve bilgiye dahi sahip olamadıklarını görmek mümkündür.”

İşte bu tür mücmel lafızlar –yukarda İbn Teymiye’nin de izah ettiği gibi- bir hakkı ifade etmeye ve batılı ortadan kaldırmaya yeterli lafızlar olmadığı için akide konularında, bilhassa da Alemlerin Rabbini vasfederken bunları red veya kabul cihetinde kullanmak caiz değildir. Mesele bundan ibarettir.
Bizim bu sorulara cevaben söyleyeceklerimiz bu kadardır. Bundan sonra bugüne kadar bu hulul’ul havadis meselesiyle alakalı yazdığımız hususları tekrar toplu olarak bu başlık altında zikretmek istiyoruz. Her kimin bu meseleyle alakalı soracağı bir şey varsa, konuyla alakalı yazdıklarımızı iyice okuyup bunlarda açıklanmadığını düşündüğü şeyleri sorabilir, yoksa cevabı verilmiş soruları tekrar tekrar sormanın faydası olmaz. Vesselam.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
“Şimdi Hak yayınları yetkilisi bize şu soruları yöneltmişti:

“Allah’ın kelamı hakkında inancını anlamak için sana birkaç soru soracağım;
Allah’ın zatında havadis var mıdır?
Allah’ın kelamı hadis midir?
Mahluk olmayan hadisler var mıdır?
Kendisinde hadis olan bir zat ezeli olabilir mi?
Allah’ın kelamının bir başlangıcı var mıdır?
Başlangıcı olan varlık mahluk değil midir? Ezeli olabilir mi?
Allah’ın kelamı yok iken var olursa, bu kelam ezeli olabilir mi?
Allah’ın kelamı harf ve ses midir? Harf ve ses ise bu harfler ve sesler mahluk mudur? Mahluk değilse bunlar Allah’ın sıfatı mıdır? Bunlar Allah’ın sıfatı değilse, Allah’ın zatı ve sıfatları dışında mahluk olmayan kadim olan varlıklar mı vardır?”

Biz de cevaben şunları söyledik:

“…bu soruların hepsi kelami mukaddimelere dayalı muhdes meselelerdir, selefin ıstılahında bu tarz şeylere raslamak mümkün değildir. Biz Ehli sünnetin kelam meselesine bakış açısını daha önce sayfalar dolusu yazdık, bu hususta alimlerden nakillerde bulunduk. Bunları tekrarlayacak değiliz. Bunların tafsilatını öğrenmek isteyenler şu yazılara müracaat edebilirler:
http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=885.0
http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=886.0
http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=91.0

Ehli sünnetin kelam konusundaki akidesini özetlemek gerekirse; Allah’ın kelamı harf ve ses iledir. Allah’ın bütün sıfatları ezeli olduğu gibi, kelam sıfatı da ezelidir. Bununla beraber, Allah dilediği zaman konuşur. Diğer fiili sıfatları da böyledir. Dilediği zaman yaratır, dilediği zaman sever, dilediği zaman gazablanır, dilediği zaman iner ilh… Bunları dilediği zaman yapması bu sıfatların ezeli olmasına mani değildir. Yani Allah’ın kelamı mahluk değildir, Onun bir sıfatıdır, kelama ait harf ve sesler de böyledir yani kadimdir. Çünkü mahluk olan bir şey Allah’ın sıfatı olmaz. Onun Adem’e kün/ol diye seslenmesi, bu kelamla beraber Adem’i yaratması ilh bunlar hep sonradan olan işlerdir. Bu işlerin sonradan olması Adem’i yarattığı halk sıfatının mahluk olmasını gerektirmediği gibi, ol kelimesinin de mahluk olmasını gerektirmez. Bu yüzden Ehli sünnet Allahu Teala’nın bu tür fiillerine ‘Nev olarak kadim, fert olarak hadis’ demiştir. Yani yapılan iş elbette ki hadistir/sonradan olmadır. Allah İstiva etme sıfatına, özelliğine ezelden beri sahip olsa da bunu ancak Arşa istiva ettiği zaman yapmıştır. İstiva’nın yeri göğü yarattığı altı günün sonunda gerçekleşmesi Onun istiva sıfatının mahluk olmasını gerektirmez.

Bu iddiacının sorduğu diğer sorulara gelince; bunların çoğu kelamcıların hulul’ul havadis dediği meseleyle alakalıdır. Zira kelamcılar Allahu Teala’ya hadis yani sonradan olma varlıklar dahil olmaz gerekçesiyle Onun istiva, inme, gazap, rıza vb fiili-ihtiyari sıfatlarını reddetmişler, kelam sıfatını da tevil ederek kelam-ı nefsi dedikleri Allahu Teala’nın ezelde kendi nefsinde konuştuğu kelamı kabul etmişler, Mushaflarda yazılı olan, okunan Kur’an’ı ise mahluk kabul etmişlerdir. Biz daha önceden hulul’ul havadis meselesiyle alakalı bazı açıklamalarda bulunmuştuk. Bu şahsın sorularının hepsinin cevabının bu açıklamalarda yer aldığı inancıyla bunları tekrar etmekle yetiniyoruz.

“Ehli sünnet ve’l cemaat Allahu Teala’ya nisbet edilen isimlerden ve fiillerden sıfat türetmeyi kabul etmektedir. Zira bunlar Allahu Teala’nın bir vasfı, sıfatı olmasaydı Allah’a nisbet edilmezdi. İstiva da Allaha nisbet edilen bir fiil olduğuna göre Onun sıfatı olduğu ortaya çıkmaktadır. Yalnız şurası var ki istiva, Allah’ın meşietine/dilemesine bağlı, her zaman değil de ancak Onun dilediği zamanlarda vuku bulan fiili sıfatlarındandır. Onunla her daim beraber olan sıfatları manasında zati sıfatlarından olan uluvv sıfatıyla bağlantılıdır. Ehli sünnet, dilediği zaman yaptığı fiilleri de Rabb Teala’nın fiili sıfatı olarak kabul etmiştir. Bununla beraber Allahu Teala gerek fiili, gerekse zati sıfatlarıyla ezelden ebede kadar daima muttasıftır. Esasında Arş’a istiva’nın Allah’ın bir sıfatı, fiili sıfatlarından birisi olması gayet açık bir konudur, lakin bu konuda ileri geri konuşanlar olduğu için bu konuya değinmek istedik. Zira geçmişte kelamcılar ve bugün de onların mukallidleri istiva, nüzül, gelmek vb Allah’ın dilemesine bağlı olarak gerçekleşen fiili/ihtiyari sıfatları hadis (sonradan olma) fiillere delalet ettiği gerekçesiyle reddetmekte ve bunları sıfat olarak kabul etmemektedirler. Çünkü bunların iddiasına göre bu fiilleri sıfat olarak kabul etmek, Allah’ın sıfatları arasında hadis/sonradan olma şeylerin varlığını kabul etmek manasına gelir. Halbuki Allah’ın sıfatları ezeli ve ebedidir, O sürekli bu sıfatlarla muttasıftır. Şimdi bu şüpheye inşallah Tahavi akidesi şarihi İbn Ebi’l İzz el Hanefi (rh.a)’ın açıklamaları ışığında cevap vermek istiyoruz. İmam Tahavi (rh.a) akide metninde şöyle demektedir:

مَا زَالَ بِصِفَاتِهِ قَدِيمًا قَبْلَ خَلْقِهِ، لَمْ يَزْدَدْ بِكَوْنِهِمْ شَيْئًا لَمْ يَكُنْ قَبْلَهُمْ مِنْ صِفَتِهِ، وَكَمَا كَانَ بِصِفَاتِهِ أَزَلِيًّا، كَذَلِكَ لَا يَزَالُ عَلَيْهَا أَبَدِيًّا.

"O mahlukatı yaratmadan önce de sıfatları ile kadim idi. Onları var etmekle birlikte önceden sahip olmadığı bir sıfata yeniden sahip olmamıştır. Sıfatları ile ezelî olduğu gibi aynı sıfatlara sahip olarak ebedîdir."

İbn Ebi’l İzz, bu kavli şu şekilde şerh etmektedir:

ش: أَيْ: أَنَّ اللَّهَ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى لَمْ يَزَلْ مُتَّصِفًا بِصِفَاتِ الْكَمَالِ: صِفَاتِ الذَّاتِ وَصِفَاتِ الْفِعْلِ. وَلَا يَجُوزُ أَنْ يُعْتَقَدَ أَنَّ اللَّهَ وُصِفَ بِصِفَةٍ بَعْدَ أَنْ لَمْ يَكُنْ مُتَّصِفًا بِهَا، لِأَنَّ صِفَاتِهِ سُبْحَانَهُ صِفَاتُ كَمَالٍ، وَفَقْدَهَا صِفَةُ نَقْصٍ، وَلَا يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ قَدْ حَصَلَ لَهُ الْكَمَالُ بَعْدَ أَنْ كَانَ مُتَّصِفًا بِضِدِّهِ. وَلَا يرد عَلَى هَذِهِ صِفَاتُ الْفِعْلِ وَالصِّفَاتُ الِاخْتِيَارِيَّةُ وَنَحْوُهَا، كَالْخَلْقِ وَالتَّصْوِيرِ، وَالْإِمَاتَةِ وَالْإِحْيَاءِ، وَالْقَبْضِ وَالْبَسْطِ وَالطَّيِّ، وَالِاسْتِوَاءِ وَالْإِتْيَانِ وَالْمَجِيءِ، وَالنُّزُولِ، وَالْغَضَبِ وَالرِّضَا، وَنَحْوِ ذَلِكَ مِمَّا وَصَفَ بِهِ نَفْسَهُ وَوَصَفَهُ بِهِ رَسُولُهُ، وَإِنْ كُنَّا لَا نُدْرِكُ كُنْهَهُ وَحَقِيقَتَهُ الَّتِي هِيَ تَأْوِيلُهُ، وَلَا نَدْخُلُ فِي ذَلِكَ مُتَأَوِّلِينَ بِآرَائِنَا، وَلَا مُتَوَهِّمِينَ بِأَهْوَائِنَا، وَلَكِنْ أَصْلُ مَعْنَاهُ مَعْلُومٌ لَنَا، كَمَا قَالَ الْإِمَامُ مَالِكٌ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ، لَمَّا سُئِلَ عَنْ قَوْلِهِ تَعَالَى: {ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ} [الأعراف: 54] (الْأَعْرَافِ: 54) : كَيْفَ اسْتَوَى؟ فَقَالَ: الِاسْتِوَاءُ مَعْلُومٌ، وَالْكَيْفُ مَجْهُولٌ. وَإِنْ كَانَتْ هَذِهِ الْأَحْوَالُ تَحْدُثُ فِي وَقْتٍ دُونَ وَقْتٍ، كَمَا فِي حَدِيثِ الشَّفَاعَةِ: «إِنَّ رَبِّي قَدْ غَضِبَ الْيَوْمَ غَضَبًا لَمْ يَغْضَبْ قَبْلَهُ مِثْلَهُ، وَلَنْ يَغْضَبَ بَعْدَهُ مِثْلَهُ» . لِأَنَّ هَذَا الْحُدُوثَ بِهَذَا الِاعْتِبَارِ غَيْرُ مُمْتَنَعٍ، وَلَا يُطْلَقُ عَلَيْهِ أَنَّهُ حَدَثَ بَعْدَ أَنْ لَمْ يَكُنْ، أَلَا تَرَى أَنَّ مَنْ تَكَلَّمَ الْيَوْمَ وَكَانَ مُتَكَلِّمًا بِالْأَمْسِ لَا يُقَالُ: إِنَّهُ حَدَثَ لَهُ الْكَلَامُ، وَلَوْ كَانَ غَيْرَ مُتَكَلِّمٍ لِآفَةٍ كَالصِّغَرِ وَالْخَرَسِ، ثُمَّ تَكَلَّمَ يُقَالُ: حَدَثَ لَهُ الْكَلَامُ، فَالسَّاكِتُ لِغَيْرِ آفَةٍ يُسَمَّى مُتَكَلِّمًا بِالْقُوَّةِ، بِمَعْنَى أَنَّهُ يَتَكَلَّمُ إِذَا شَاءَ، وَفِي حَالِ تَكَلُّمِهِ يُسَمَّى مُتَكَلِّمًا بِالْفِعْلِ، وَكَذَلِكَ الْكَاتِبُ فِي حَالِ الْكِتَابَةِ هُوَ كَاتِبٌ بِالْفِعْلِ، وَلَا يَخْرُجُ عَنْ كَوْنِهِ كَاتِبًا فِي حَالِ عَدَمِ مُبَاشَرَتِهِ لِلْكِتَابَةِ وَحُلُولُ الْحَوَادِثِ بِالرَّبِّ تَعَالَى، الْمَنْفِيُّ فِي عِلْمِ الْكَلَامِ الْمَذْمُومِ، لَمْ يَرِدْ نَفْيُهُ وَلَا إِثْبَاتُهُ فِي كِتَابٍ وَلَا سُنَّةٍ، وَفِيهِ إِجْمَالٌ: فَإِنْ أُرِيدَ بِالنَّفْيِ أَنَّهُ سُبْحَانَهُ لَا يَحِلُّ فِي ذَاتِهِ الْمُقَدِّسَةِ شَيْءٌ مِنْ مَخْلُوقَاتِهِ الْمُحْدَثَةِ، أَوْ لَا يَحْدُثُ لَهُ وَصْفٌ مُتَجَدِّدٌ لَمْ يَكُنْ - فَهَذَا نَفْيٌ صَحِيحٌ. وَإِنْ أُرِيدَ بِهِ نَفْيُ الصِّفَاتِ الِاخْتِيَارِيَّةِ، مِنْ أَنَّهُ لَا يَفْعَلُ مَا يُرِيدُ، وَلَا يَتَكَلَّمُ بِمَا شَاءَ إِذَا شَاءَ، وَلَا أَنَّهُ يَغْضَبُ وَيَرْضَى لَا كَأَحَدٍ مِنَ الْوَرَى، وَلَا يُوصَفُ بِمَا وَصَفَ بِهِ نَفْسَهُ مِنَ النُّزُولِ وَالِاسْتِوَاءِ وَالْإِتْيَانِ كَمَا يَلِيقُ بِجَلَالِهِ وَعَظَمَتِهِ - فَهَذَا نَفْيٌ بَاطِلٌ..

“Yüce Allah gerek zatî, gerek fiili sıfatları itibariyle kemal sıfatlarına sahiptir. Yüce Allah’ın daha önceden sahip değilken, sonradan herhangi bir sıfata sahip olduğuna inanmak mümkün değildir. Çünkü O’nun sıfatları kemal sıfatlarıdır. Bu sıfatların olmayışı bir eksikliktir. Daha önceden zıttı ile muttasıf iken, sonradan kemali elde etmiş olması düşünülemez.

Fiili sıfatları, ihtiyarî sıfatları ile benzeri sıfatları ileri sürerek bu görüşün reddedilmesi mümkün değildir. Mesela yaratmak, suret vermek, hayat vermek, öldürmek, daraltmak (kabz), yaymak (bast), dürmek (et-tay), istivâ, gelmek, gitmek, nüzul, gazab ve rıza buna benzer gerek kendisinin, gerek Rasûlünün kendisini vasfettiği sıfatlar (O’nun ezeli ve ebedi olarak kemal sıfatlarına sahip olduğu gerçeğine aykırı olarak görülemez.)

Her ne kadar bizler bunların künhünü ve hakikatini yani tevilini idrak edemiyorsak da bu böyledir. Ayrıca bu konuda ne kendi görüşlerimize dayanarak te’vile dalarız, ne de kendi hevalarımıza uyarak vehimlerde bulunuruz. Ancak bunun aslî manası bizim tarafımızdan bilinmektedir. Nitekim İmam Malik -Radıyallahu anh-’a Yüce Allah’ın: "Sonra ‘Arş’a istivâ etti." (el-Araf, 7/54) buyruğu ile ilgili olarak: Nasıl istivâ etti? diye sorulunca o şu cevabı vermişti: ‘İstivâ bilinen bir şeydir, keyfiyet ise meçhul’dür.’ Bu haller bir takım vakitlerde meydana geliyor, bazılarında meydana gelmiyorsa da yine böyledir. Tıpkı şefaat ile ilgili hadisteki şu ifadede olduğu gibi: "Gerçek şu ki Rabbim bugün daha önceden benzeri görülmedik ve bundan sonra da benzeri görülmeyecek bir şekilde gazaplanmış bulunuyor."

Çünkü bu itibar ile böyle bir hudûs (sonradan meydana geliş) (Allah hakkında) imkânsız (mümteni’) değildir ve bu gibi şeyler (yani sıfatlar) hakkında önceden bu yoktu, sonradan meydana gelmiştir, ifadeleri kullanılamaz. Nitekim dün de konuşabilme gücüne sahip olmakla birlikte bugün konuşan bir kimse hakkında, o kimse yeni konuşmaya başladı, denilemez. Eğer küçüklük ve dilsizlik gibi bir rahatsızlık sebebiyle daha önceden konuşamıyor, sonra da konuşmaya başlamışsa o takdirde o yeni konuşmaya başladı, denilebilir. Herhangi bir rahatsızlık olmaksızın susup, konuşmayan bir kimse kuvvet itibariyle (potansiyel olarak) mütekellim’dir. Yani o dilediği zaman konuşabilir. Konuşması halinde ise ona fiilen mütekellim denilir. Yazma esnasında yazmayı bilenin hali de böyledir. O, o durumda fiilen kâtip’tir. Fiilen yazmadığı vakit kâtip (yazmayı bilen) bir kişi olmanın sınırı dışında değildir.

Yerilmiş kelâm ilminde söz konusu edilen hâdis’lerin (yaratılmışların) Yüce Rabbe hulûl’ü ile ilgili açıklamalara gelince ne Kitapta, ne de sünnette buna dair nefyedici bir ifade de yoktur, isbat edici bir ifade de yoktur. Bu ifade icmali yani kapsamlı ve özlü bir ifadedir. Eğer bununla Yüce Allah’ın mukaddes zatına sonradan yaratılmış mahlukatından hiçbir şeyin hulûl etmeyeceği kastediliyor, yahut da önceden sahip olmadığı yeni bir sıfata sahip olmayacağı anlatılmak isteniyorsa bu doğru bir ifadedir. Şâyet bununla o istediğini yapmıyor, dilediği vakit dilediği şekilde söz söylemiyor, mahlukata benzemeksizin gazap etmiyor, hoşnut olmuyor yahutta kendi celal ve azametine yakışacak şekilde inmek, istivâ etmek, gelmek gibi kendi zatını vasfettiği vasıflar ile vasıflandırmayarak bu gibi ihtiyarî sıfatları nefyetmek maksadı ile söyleniyorsa bu da batıl bir nefiydir.” (Şerhul Akidet’it Tahaviyye, 1/96-97 Thk: Arnavut)

İbn Ebil İzz’in açıklamalarından da anlaşılacağı üzere istiva, nüzul gibi sıfatların belirli zamanlarda gerçekleşmesi bu sıfatların ezeli olmasına aykırı değildir. Neticede Allahu Teala’nın bunları yapma sıfatı, özelliği vardır ve bu sıfat, özellik Onun dilediği zamanlar vuku bulur. Tıpkı yazma özelliğine sahip olan birisinin bu özelliğini her zaman değil, belli zamanlarda gerçekleştirmesi gibi. Bundan dolayı Allahu Teala’nın bu fiili sıfatlara sahip olması ve sözkonusu fiillerin belirli zamanlarda gerçekleşmesi Ona hadis/sonradan olma şeylerin hulul etmesini gerektirmez. Bununla beraber bizler yerilmiş kelam ehlinin kullandığı ne Kitap’ta ne de sünnette geçmeyen bu muhdes lafızları kullanarak meramımızı ifade etmeyiz. Çünkü bunlarla hak da batıl da kasdedilebilir ki öyle olmuştur ve kelamcılar fiili sıfatları inkar etmeyi bu tür bidat ıstılahların arkasına saklanarak meşrulaştırmışlardır.”

Kanaatimizce bütün bunlar sizin sorduğunuz meselenin de cevabını teşkil etmektedir. İbn Ebil İzz (rh.a)’ın da ifade ettiği gibi hulul’ul havadis yani Allah’ın zatına ve sıfatlarına hadis (sonradan olma) olan şeyler dahil olur mu meselesi seleften sonra çıkmış, muhdes/uydurma bir konudur. Biz bunu isbat etmeyiz, nefy de etmeyiz zira bu, kendisiyle hak da batıl da kasdedilebilen uyduruk bir ıstılahtır. Hele ki bundan yola çıkarak Kitap ve sünnette sabit olan sıfatları reddetme cihetine asla gidemeyiz. Allah bizi bu tür şeylerle mükellef tutmamıştır. Sahabeden ve seleften hiç kimse de bunları ve sizin sorduğunuz şu tarz soruları gündeme getirmemiştir: “Peki Allah cc. Musa as. İle tayin ettiği vakitte ses ve harf ile konuştuğunda bu sesin ve harflerin bir başlangıcı, konuşma bittiğinde ise ses ve harflerin sonu gelmiyor mu? Allah’ın cc. zatında hadis olan ve sonu olan şeyler meydana gelmiyor mu?Bu durumu Allah cc. sıfatlarının ezeli ve ebedi olması yönüyle nasıl açıklıyorsunuz.” Selef, Allahu Teala’nın Musa (as) ile dilediği şekilde konuştuğuna iman etti o kadar! Onlardan hiçbir tanesi sizin bu daldığınız meselelere daldı mı?

Müslim'in İbn Mes'ûd radıyallâhu anh'tan rivayetine göre Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Derine dalanlar helak olmuştur.» Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem bu sözünü üç kez peş peşe söylemiştir.[Müslim, (2670), Ebû Dâvûd (4608)

Hattabi bu hadisin şerhinde diyor ki:

"Mütenatti (derine dalan): Bir şeyde ileri ve aşırı giden, Kelamcıların metodu üzere kendisini hiç ilgilendirmeyen meselelere derinlemesine dalan, akıllarının eremeyeceği şeylerle uğraşan kimseye denilir.”

Şimdi bizlere düşen şey, Allahu Teala’nın Musa ile konuştuğuna iman etmektir. Bunun ötesine geçip ‘Efendim buradan kasıd, Allah’ın ezeldeki kelamını Ona işittirmesi veya ezeli kelamına delalet eden harf ve sesleri ağaçta yaratması olmalıdır, aksi takdirde sonradan olma bir şey Allah’ın kelam sıfatına dahil olmuş olur, bu da şirktir vs’dir” şeklinde ne Kitap’ta ne Sünnet’te, ne selefin asarında yer almayan bir takım kelamlarla açık nassları tahrif etmeye çalışmak dinde derine dalmanın, aşırı gitmenin, üstüne vazife olmayan işlere girmenin ta kendisidir. Eğer bu işte bir hayır olsaydı mutlaka Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabı ve de onlardan sonraki imamlar bu açıklamaları yapardı ve derlerdi ki: Sakın bu konuşma meselesini yanlış anlamayın, bundan kasıd Musa Allah’ın sesini duydu demek değildir, o ancak ezeldeki kelama delalet eden bir şey işitmiştir ilh… Buna dair tek bir nakil olmadığına göre bütün bunların hepsinin muhdes, bidat meseleler olduğu ortaya çıkmaktadır. Bununla beraber yukarda İbn Ebil İzz’den naklettiğimiz metinde de izah edildiği üzere Allahu Teala’nın konuşma, istiva, nüzul, gelme vb ihtiyari/fiili sıfatları Ona hadis/mahluk birtakım sıfatların dahil olmasını gerektirmez. Allah, her zaman konuşma sıfatına sahipti ve sahip olmaya da devam edecektir. Ona ait olan harf ve sesler de Onun sıfatı olması cihetiyle kadimdir. Ancak Allah’ın ezeli olan bu sıfatları değişik zamanlarda sınırlı bir süre için tecelli edebilir. Bu, sıfatın ezeli olmasına gölge düşürmez. Bunun, yukarda da verilen birçok örneği vardır ama bunun en çarpıcı misali yaratma sıfatıdır. Kelamcılar Allahu teala’nın fiili sıfatlarının bir çoğunu inkar etmişlerdir, ancak yaratma sıfatını inkar etmek Allahı inkarla eş anlamlı olduğu için bunu inkar edememişlerdir. Lakin yaratma sıfatını ve benzeri üzerinde icma edilen diğer sıfatları kendi batıl usullerine adapte edebilmek amacıyla tabiri caizse kılıktan kılığa girmişlerdir.

İbn Teymiye (rh.a) bu husustaki görüşleri şöyle özetlemektedir:

“Yüce Allah'ın Hâlık (yaratan), Râzık (rızık veren), Bâis (öldükten sonra dirilten), Vâris (göklerin ve yerin mülkünü miras alan), Muhyi (hayat veren), Mumît (öldüren) gibi fiilî sıfatlarla nitelendirilmesi, bizim mezhebin ilim adamlarına göre kadîmdir. Mâliki, Şafii ve Sûfilere mensup ehl-i sünnetin çoğunluğuna göre de bu böyledir. Muhammed b. îshâk el-Kelâbâzi bunu böylece belirtir. Hattâ Hanefiler, Sâlimîler ve Kerrâmiler de bu görüşü kabul etmektedir. Bu konudaki anlaşmazlık Mutezile ve Eş'ariye ile başlamıştır.” (6.cilt)

Maturidilerden Nureddin es-Sabuni de Mutezile ve Eşarilerin yaratmayı Allah’ın zatı ile kaim sıfatlarından kabul etmediklerini, hadis olarak kabul ettiklerini ifade eder ve Maturidilerin ise yaratmayı ezeli sıfatlardan kabul ettiğini söyler. Sabuni’nin naklettiğine göre Eşari tekvin yani yaratmanın, yaratılan yani mükevvenle beraber, ona bağlı olduğunu söylemektedir. (Sabuni, Maturidiyye Akaidi, sf  86 ve devamı) Taftazani ise Şerh’ul Akaid’de Eşarilerin görüşünü müdafaa etmektedir. Eşariler yaratma sıfatını kudret sıfatının bir uzantısı olarak görürler. Buna göre ezeli olan sıfat, kudret ve dolayısıyla yaratma kudretine sahip olma sıfatıdır. Fiili sıfat olan yaratma ise hadistir. Böylece Eşariler Ehli sünneti hulul’ul havadis yani sonradan olma şeyleri Allah’ın sıfatları arasına sokmakla suçlarken kendileri yaratma sıfatını hadis kabul ederek aynı duruma düşmüşlerdir. Halbuki Ehli sünnetin bu türden fiili sıfatlarla alakalı kabul ettiği “Nevi olarak kadim, fert olarak hadis” kaidesini kabul etselerdi bu türden tenakuzlara düşmeyeceklerdi. Kısacası kelam sıfatı tıpkı yaratma gibi kadim bir sıfattır. Nasıl ki Allah bir mahluku yarattığında aradan bir süre geçmesi, yaratma işinin başı ve sonu olması o sıfatının aslının ezeli olmasına zarar vermiyorsa, kelamın da bir başlangıcı ve sonu olması, belli bir zaman diliminde cereyan etmesi kelam sıfatının ezeli olmasına gölge düşürmez. Çünkü ezeli olan sıfatın kendisidir, sıfatın tecellisi ise Allah’ın dilediği zaman aralığında gerçekleşir, bunun ezeli olması gerekmez. Allah’ın mukaddes Zatı da ezelidir, ancak Musa (as) talep ettiğinde bir süre dağa tecelli etmiştir, keza kıyamet günü mahlukata tecelli edecektir. Vallahu a’lem.”

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
2 Yanıt
2913 Gösterim
Son İleti 25 Eylül 2017, 21:21
Gönderen: AbdulAzim
2 Yanıt
2101 Gösterim
Son İleti 21 Mayıs 2017, 21:12
Gönderen: huzeyfe
5 Yanıt
1750 Gösterim
Son İleti 13 Ocak 2018, 23:39
Gönderen: Tevhid Ehli
3 Yanıt
787 Gösterim
Son İleti 26 Temmuz 2018, 03:06
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
281 Gösterim
Son İleti 26 Ekim 2018, 23:56
Gönderen: Tevhid Ehli