Tavhid

Gönderen Konu: DALALET FIRKALARININ VAHYE MUHALEFET İÇİN UYDURDUKLARI TEORİLER!  (Okunma sayısı 300 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1637
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
İbn Ebi'i İzz (rh.a) Tahavi akidesine yazdığı şerhin sonunda şöyle demektedir:

"Sapıklık fırkalarının vahye karşı biri tebdil yolu, diğeri de techil (cahil bırakma) yolu olmak üzere iki yöntemleri vardır. Tebdil yapanlar da iki türdür. Vehm ve tahyil (hayallendirme) ehli kimseler ile tahrif ve te’vil yapan kimseler.

Vehm ve tahyîl yapanlar der ki: Peygamberler Allah’tan, ahiret gününden, cennet ve cehennem’den, durumun gerçek vaziyetine uymayan bir takım hususlarla haber vermişlerdir. Onlar durumu gerçeği gibi haber vermek yerine Allah’ın büyük bir şey olduğunu, bedenlerin tekrar diriltileceğini, onların maddi bir takım nimetlere ve maddi ve hissedilir bir takım cezalara ma’ruz kalabileceklerini hayallerinde canlandıracak ve vehmetmelerini sağlayacak bir şekilde hitab etme yolunu seçmişlerdir. Durum böyle olmamakla birlikte cumhur’un maslahatı böyle bir yolu seçmeyi gerektirmektedir, yalan dahi olsa. Bu cumhur’un faydasına söylenmiş bir yalandır. İşte İbn Sina ve onun benzerleri "Kanun"larını bu esasa bina ederek ortaya koymuşlardır.

Tahrif ve te’vil ehline gelince: Bunlar şöyle derler: Peygamberler bu sözleriyle bizatihi hakkı olduğu şekliyle haber verme maksadını gütmemişlerdir. Hak gerçek mahiyeti itibariyle bizim akıllarımızla bilip öğrendiğimiz şeydir.

Bundan sonra bu görüşleri artık çeşitli te’vil yollarıyla kendi kanaatlerine uygun düşecek şekilde te’vil etmek için olanca gayretlerini harcarlar. İşte bundan dolayı onların önemli bir çoğunluğu açıktan açığa te’vil lafzını zikretmez, bunun yerine: Şu kastedilmiş olabilir, demek yolunu seçerler. Bunların bütün bilgileri ise lafzın ihtiva etmesi muhtemel olan manadan ibarettir.

Techil ve tadlîl ehli kimselere gelince, bunların görüşlerinin gerçek mahiyeti şudur: Peygamberlere tabi olanlar cahil ve sapık kimselerdir. Bunlar Allah’ın kendi zatını vasfetmiş olduğu âyetlerden ve peygamberlerin buyruklarından Allah’ın neyi murad ettiğini bilmezler deyip sözlerini şöyle sürdürürler: Nass’ın Allah’tan başka hiçbir kimsenin, ashab ve onlara güzel bir şekilde tabi olanlar şöyle dursun, Cebrail’in de, Muhammed’in de sair peygamberlerin de bilemeyeceği bir te’vilinin olması mümkündür. Muhammed -Sallallahu aleyhi vesellem-: "Rahman Arş’a istiva etti." (Tâhâ, 20/5); "Güzel söz yalnız O’na yükselir." (Fatır, 35/10); "Kendi ellerimle yarattığıma secde’den seni ne alıkoydu?" (Sad, 38/75) buyruklarını okurdu ama bu âyet’lerin ne manaya geldiğini bilmezdi. Aksine bu buyrukların delâlet ettiği manayı Allah’tan başkası bilemez, derler ve selef’in yolunun bu olduğunu zannederler.

Kimileri de şöyle der: Bu buyruklardan kasıt, zahirinden anlaşılan medlul değildir, bunların maksadını kimse bilemez. Tıpkı kıyametin ne zaman kopacağının bilinemeyeceği gibi.

Bazıları da şöyle der: Bu gibi buyruklar zahirleri gibi kabul edilir ve zahirlerine göre yorumlanırlar. Bununla birlikte bunların te’vilini Allah’tan başkası bilemez. Böylelikle bu görüşün sahipleri bir taraftan zahirlerine muhalif bir te’villerinin bulunduğunu söylerken, bununla birlikte: Bunlar zahirlerine göre yorumlanır, diyerek çelişkiye düşmektedirler.

Bunların görüşlerinin ortak noktası şudur: Rasûl -kendilerinin- müşkil ya da müteşabih kabul ettikleri nasslardan neyin kastedildiğini açıklamamıştır. Bundan dolayı onların herbir kesiminin müşkil kabul ettiği nasslar diğer bir kesimin müşkil kabul ettiğinden farklıdır.

Kimileri de yine: Bunların manaları bilinmez der ve bunların arasından bazıları şu kanaati ileri sürer: “Bunların ilmini peygamber açıklamamıştır. Bunun yerine, bunları açıklamayı aklî delillere ve bu nassları te’vil etmek yolunda ilimde olanca gayretini harcayan kimselere havale etmişlerdir. Bunların da ortak noktası şudur: Rasûl bilmezdi yahut bildirmedi. Biz hakkı akıllarımızla biliriz, sonra da Allah Rasûlünün kelamını aklımızla kavradıklarımıza uygun şekilde yorumlarız. Peygamberler ve peygamberlere tabi olanlar aklî bilgileri bilemezler, sem’î bilgileri de kavrayamazlar.”

Bütün bunlar ise doğru yoldan bir sapmadır ve başkalarını saptırmadır.


Yüce Allah’tan, kabul edeni cehenneme kadar götüren bu aslı astarı olmayan görüşlerden kurtarıp esenlik ve afiyet ihsan etmesini dileriz.

Onların vasfedegeldiklerinden münezzeh olan, izzetin Rabbi olan senin Rabbin, her türlü eksiklikten münezzehtir. Selam olsun peygamberlere; hamdolsun âlemlerin Rabbi Allah’a."


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1637
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0

İbn Teymiyye (rh.a) ise "Hameviyye/Hama Fetvası" adlı eserinde şöyle demektedir:

"Sahabe ve onlara ihsan ile tabî olanlar ve bu konuda onların yolunu benimseyenler istikâmet üzeredirler. Bunların yolundan sapanlar ise üç gruptur: Tahyil ehli, Te'vil ehli ve Techil ehli.

1. Tahyil ehli (sembolistler) : Bunlar, onların yolunda giden filozof, kelâma, mutasavvıf ve fıkıhçılardır. Bütün bu adamlar diyorlar ki: «Resulün Allah'a ve âhiret gününe imanla ilgili olarak sözünü ettiği şeyler, tüm insanların yararlanmaları için hakikatleri hayal ettirmekten (sembolik olarak anlatmaktan) ibarettir. Yani gerçekte bunlar, hakkı açıklamak, insanlara doğru yolu göstermek, ya da hakikatleri olduğu gibi ortaya koymak değildir.»
Böyle diyenler ayrıca kendi aralarında iki bölüme ayrılıyorlar : Bir bölümü Resûl'ün, hakikatleri oldukları şekilde bilmediğini söylüyor ve diyorlar ki: «Bu hakikatları bazı ilâhiyatçı filozoflar ile evliya adı verilen bazı şahıslar bilmiştir». Sonra da bu filozof ve evliya dedikleri şahısların içinde Allah'ı ve âhiret gününü peygamberler-, den daha iyi bilenlerin olduğunu iddia ediyorlar. Bu sözler, Şia ve sûfiyyenin bâtınî gruplarından olan filozoflardan aşırı ilhadçı sapık kimselerin sözleridir.

Diğer bir kısmı da: «Hayır, gerçekte Resul hakikatleri biliyor, fakat onları açıklamamıştır. Aksine bu hakikatlere zıt şeyler söylemiş, halkın bu zıt şeyleri anlamasını murad etmiştir. Çünkü halkın faydası hakkı yansıtmayan bu itikadlardadır» demişlerdir.

Bu adamlar yine diyorlar ki: «Peygamberin, batıl da olsa tecsim (cisimleştirme), bedenlerin meâdı (ba's v.s.) ve cennet ehlinin yiyip içeceklerini haber vermesi gerekir. Çünkü halkı, kulların faydası için, yalanlarla dolu olan bu metoddan başka bir metodla davet etmeye imkân yoktur». îşte bu sözler Allah'a ve âhiret gününe imanla ilgili naslar hakkında bu adamların söyledikleri sözlerdir.

Amellere gelince, bazısı bunları kabul ediyor, bir kısmı da amelleri itikâdlar gibi sembolik görerek diyor ki: «Bazı insanlar bu amellerle yükümlü, bazısı değil; halk bunlarla yükümlüdür, ama seçkinler değil». îşte bu yol, mülhid Bâtınilerin, îsmâiliyye'nin ve benzerlerinin yoludur.

2. Te'vil ehli :
Bunlar da şöyle diyorlar: «Resul, Allah'ın sıfatları hakkındaki naslarla, insanların aslı bâtıl olan şeylere inanmasını istememiş, bunlarla birtakım anlamlar kasdetmiş, ama bu anlamlan onlara açıklamamış ve göstermemiştir. Bakarak, hakki akü-larıyla bulmalarını, bu nasları medlulünden başka yönlere çevirmek için çalışmalarını istemiştir. Böyle yapmaktan maksadı onları imtihan etmek, onlara külfet yüklemek, zihinlerini ve akıllarını yormaktır. Bunu, kendisinin sözlerini medlulünden ve gerektirdiği mânadan çevirmeleri, başka anlama çekmeleri hususunda yapmış, yani hakkı onlara dolaylı yoldan tarif etmiştir». Bu sözler ise Kelâmcıların, Cehmiyyenin, Mûtezile'nin ve ara sıra bunların sözlerine benzer şeylere dalan kimselerin sözleridir.

İşte bu fetvamızda kendilerini reddetmek istediğimiz grup bunlardan oluşmaktadır. Çünkü insanların birincilerden kaçtıkları zaten meşhur bir şey. Bunlar ise öyle değil. Zira bu grup bir çok mes'elede sünnetten yana görünmekle birlikte, aslında ne İslâm için tam bir destek durumundadırlar ve ne de filozofları tam reddetmişlerdir. Gerçi saydığımız şu mülhidler bunları, meâd ile ilgili naslarda da, tıpkı sıfatlarla ilgili naslarda iddia ettikleri metoda mecbur etmek istemişler, ama bunlar onlara demişlerdir ki: «Biz ıztırârî olarak peygamberlerin nedenlerin meâdı (ba's v.s.) itikadını getirmiş olduklarını biliyoruz". Biz de daha önce meâdı reddeden şüphelerin geçersiz olduğunu belirtmiştik.

Ehl-i Sünnet bunlara şunu söylüyor: «Biz Resullerin, sıfatların isbâtı ile gelmiş olduklarını zorunlu olarak biliyoruz. İlâhî kitablarda sıfatla ilgili naslar, meâd ile ilgili naslardan daha çok ve daha büyük bir yer tutmaktadır». Ehl-i Sünnet şunu da ilâve eder: Arab müşrikler ve diğer başkaları meâdı inkâr ediyorlardı, Resule karşı da meâdı inkâr edip fiilen onunla tartıştılar. Sıfatlarda ise böyle bir şey yapmadılar, yani araplardan hiçbiri peygambere karşı Allah'ın sıfatlarını inkâr edip karşı çıkmamıştır.

Demek ki, akılların sıfatları ikrarı daha kolay, meâdı ikrarı ise daha zordur. Başka deyişle akıl inkâr edecekse, önce sıfatları değil, meâdı inkâr eder. Öyle olunca siz nasıl olur da haber verdiği sıfatların, haber verdiği gibi olmadığını, meâdin ise haber verdiği gibi olduğunu söylersiniz?! (Yani akla uygunluk esâsı kabul edilirse sıfatlar akla meâdden daha uygundur. Buna göre, niçin sıfatları akla uygun bulmayıp te'vil ettiniz de, meâd mes'elesini te'vil etmediniz?!)

Yine aynı şekilde Resûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in, ehl-i kitabı, tahrif ve tebdillerinden dolayı kınadığı bilinmektedir. Biliyoruz ki Tevrat, sıfatları zikreden âyetlerle doludur. Eğer onlar bu sıfatlarda tahrif ve tebdil yapmış olsalardı peygamber onları elbette daha fazla kınayıp reddedecekti. Nasıl öyle olmasın ki, onlar gelip huzurunda sıfat âyetlerini zikrettikçe onlara hayret ederek ve onları tasdik ederek (!?) gülüyordu, onları, sıfatları reddedenlerin isbat edenleri ayıpladıkları «tecsime düştünüz, teşbihe saptınız v.s.» gibi lâfızlarla reddetmemişti. Aksine (Allah'ın eli demelerinden değil) «Allah'ın eli bağlıdır»(55) demelerinden, "Allah fakirdir biz ise zenginiz"(56) demelerinden «Allah gökleri ve yeri yaratınca istirahata çekildi» demelerinden dolayı kınamıştı. Bu sonuncusu hakkında Allah: «Biz gökleri, yeri ve arasındakileri altı günde yarattık ve bize bir yorgunluk dokunmamıştır»(57) buyurur

O halde Tevrat, Kur'an ve hadiste zikredilen sıfatlara uygun sıfatlarla doludur, ama Tevrat'ta meâd Kur'an'daki gibi tasrih edilmemiştir. Her iki kitabın ittifak ettiği sıfatlan te'vil etmek caiz görülürse, sadece birinde geçen meâdı te'vil etmek daha evlâdır. İmdi peygamberimizin dininden zarurî olarak -meâdı te'vil etmenin bâtıl olduğu- malûm olduğuna göre, sıfatları te'vil etmek daha bâtıldır.

3. Techil ehli (cahil sayanlar); Sünnete ve selefin tâbilerine mensub olanlardan böylesi kimseler çoktur. Bunlar derler ki: Resûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine inen sıfat âyetlerinin anlamlarını bilmiyordu. Bu âyetlerin anlamlarını Cebrail de bilmiyordu, öne geçen ilk müslümanlar da.

Sıfatlardan bahseden hadisler hakkındaki,  «bunların anlamlarını sadece Allah bilir, peygamber bunları ilke olarak söylemiş olmakla birlikte durum budur» sözleri de aynıdır. Onların bu sözüne göre peygamber, anlamlarını bilmediği şeyler söylemiştir.

Bunlar böyle demekle Allah Teâlâ'nın «Onun te'vilini ancak Allah bilir»(58) kavl-i kerimine uyduklarını sanıyorlar. Gerçekten selefin çoğunluğu âyetin burasında susmayı tercih etmiştir. Bu susma sahih bir susmadır. Fakat bunlar, bir sözün anlamı ve tefsiri ile, yalnızca Allah tarafından bilinen te'vilini birbirinden ayırmıyor ve Allah'ın bu âyette zikrettiği te'vil ile müteahhirinin sözleri arasında geçen te'vilin aynı anlamda olduğunu sanıyor, dolayısıyla büyük bir yanılgı içine düşüyorlar.


55 " 5Mâide, 64
56    3Âl-İ İmran,  181
57    50 Kaf, 38
58    3 Al-i îmran, 7

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
3 Yanıt
2206 Gösterim
Son İleti 08 Haziran 2015, 18:02
Gönderen: Uhey
1 Yanıt
1785 Gösterim
Son İleti 30 Kasım 2015, 17:35
Gönderen: Tavhid.org
1 Yanıt
1901 Gösterim
Son İleti 13 Mart 2016, 09:02
Gönderen: Tavhid.org
1 Yanıt
1595 Gösterim
Son İleti 23 Temmuz 2017, 12:21
Gönderen: AbdulAzim
0 Yanıt
503 Gösterim
Son İleti 25 Eylül 2018, 02:08
Gönderen: Ahmed bin Hanbel