Tavhid

Gönderen Konu: ARAP VE ACEM MESELESİ!  (Okunma sayısı 323 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 672
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
ARAP VE ACEM MESELESİ!
« : 10.01.2019, 04:17 »
بســـم الله الرحمن الرحيم

ARAP VE ACEM MESELESİ!

SİRAT-İ MUSTAKİM (Dosdoğru yol)

Müellif: Şeyhu'l-İslam İbn Teymiyye (Rahimehullahu Teala)

Pınar yayınları, sayfa 197-213


Bilmelisin ki, kâfirlere ve şeytanlara benzemekle eski araplara ve acemlere (genel olarak yabancılara) benzemek arasında gözden kaçırılmaması gereken önemli bir fark vardır ve bunun kısaca açıklanması gerekir.

Bu da şöyledir:


Kâfirlik ve şeytanlık niteliğinin özü Allah, Rasûlüllah ve mümin kullar tarafından doğrudan doğruya kınanmışken, araplık ve yabancılık vasfı özü itibarı ile Allah, Peygamber ve mümin kullar tarafından kayıtsız-şartsız olarak kınanmış değildir. Tersine meselâ bedevi araplar bu bakımdan “bahtsızlar” ve “kötüler” ile “müminler” ve “iyiler” diye iki kısma ayrılırlar.

Allah (celle celaluhu) bu kısımların birincisini oluşturan “bahtsızlar” ve “kötüler” hakkında şöyle buyuruyor:

“Bedevî araplar, küfür ve münafıklıkta daha yaman ve Allah'ın, Rasûlüllah'a indirdiği prensiplerin sınırlarını tanımamaya daha yatkındırlar. Allah her şeyi bilen, hikmet sahibidir. Bedevî araplar arasında öyleleri var ki, verdiği sadakayı angarya sayarlar ve sizin başınıza belâlar gelmesini gözlerler. Gözledikleri o belâlar kendi başlarına gelesiceler! Allah işiten ve bilendir.” (Tevbe: 97-98)

Aynı konudaki diğer bir ayet de şöyledir:

“Bedeviler arasında savaştan geri kalanlar” Bizi mallarımız ve ailelerimiz alıkoydu. Bizim affedilmemizi dile” diyecekler. Onlar kalblerinde olmayanı dilleri ile söylüyorlar. Onlara de ki: Eğer Allah size zarar vermek istese veya sizin için bir fayda dilese sizin için Allah'ın dilediğine kim engel olabilir? Hiç şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla hebardardır. Her halde siz sandınız ki, Rasûlüllah ve müminler bir daha ailelerine hiç dönmeyeceklerdir ve bu düşünce size hoş göründü. Kötü zanna kapıldınız ve (bu yüzden) helak olmaya lâyık bir topluluk oldunuz.” (Feth: 11-12)

Buna karşılık Allah (celle celaluhu) bedevi arapların “müminler” ve “iyiler” kesimi hakkında da şöyle buyuruyor:

“Bedevi arapların diğer bir kesimi de vardır ki, Allah'a ve ahiret gününe inanırlar, verdikleri sadakaları Allah katında yakınlık ve Rasûlüllahın duasını kazanmaya vesile sayarlar. Gerçekten o verdikleri sadakalar kendilerine Allah katında yakınlık sağlayıcı bir vesiledir. Allah onları ilerde rahmetinin kapsamına alacaktır. Hiç şüphesiz, Allah bağışlayıcı ve esirgeyicidir.”
(Tevbe: 99)

Biz biliyoruz ki, taşradan gelip Peygamberimize (salât ve selâm üzerine olsun) bağlılık sunan bedevi sahabiler içinde şehirli ve kasabalı sahabilerden daha faziletli olanlar vardı. İşte Allah'ın kitabı olan Kur'an da bu bedevilerin bir kısmını yererken başka bir kesimini de övmektedir. Tıpkı şehirlilere ve kasabalılara yaptığı gibi.

Nitekim Allah (celle celaluhu) Kur'an-ı Kerim'inde şöyle buyuruyor:

“Gerek civarınızdaki bedevi araplar ve gerekse Medine'liler arasında katı münafıklar vardır. Sen onları bilmezsin, ama biz biliriz. Allah onlara iki kat azab verecektir. Sonra da büyük azaba havale edileceklerdir.” (Tevbe: 101)

Görüldüğü gibi, Allah (celle celaluhu) hem bedevi araplar arasında ve hem de kasaba ve şehirliler arasında münafıklar olduğunu belirtiyor. Bu ayetin yer aldığı Tevbe suresinin tümü bir yandan, şehirli-bedevî ayırımı yapmaksızın, bütün münafıkları yererken öbür yandan Muhacirlerle Ensar'dan olan öncü müminleri, bu ilk gurubu iyi bir şekilde izleyenleri ve vermiş oldukları sadakaları Allah'a yakınlık ve Peygamberin duasını kazanma vesilesi edinen bedevileri över niteliktedir.

Arapların dışında kalan fars, rum, türk, berberi, habeşî ve diğer milletlerin tümünü içeren acem terimi de böyledir. Yani acemler de tıpkı araplar gibi mümin-kâfîr ve iyi-kötü kısımlarına ayrılırlar.

Allah (celle celaluhu) bu konuda şöyle buyuruyor:

“Ey insanlar, biz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık ve biribirinizi tanıyabilesiniz diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstününüz, günahlardan en çok sakınanınızdır. Hiç şüphesiz Allah her şeyi bilir ve her şeyden haberdardır.” (Hucurat:13)

Peygamber Efendimiz (salât ve selâm üzerine olsun) aynı konuda şöyle buyuruyor:

“Allah cahiliye döneminin atalarla övünme ve böbürlenme duygusunu sizin içinizden sildi. Sizler ister takva sahibi birer mümin ve isterse asi birer günahkâr olunuz, Adem'in torunlarısınız, Adem de topraktandır.”

Yine Peygamberimiz, Ebû Nadre'nin ( Ebû Nadre; El-Münzir b. Malik b. Kıt'a El-Abdi El-Avfi, El-Basrî, Ebu Nadray Nesai İbn Main Ebu Zera ve İbn Sa'ad tevsik ediyor, (doğruluğunu onaylıyorlar). Bkz. Hülasa El-Tehzib, s. 287, açıklamasıyla birlikte.) rivayet ettiğine göre ömrünün son Kurban Bayramında Minada deve sırtından yaptığı konuşmanın (Veda Hutbesi) bir yerinde bu konu ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur:

“Ey insanlar! Haberiniz olsun ki, Rabbiniz tektir. Yine haberiniz olsun ki, atanız birdir. Haberiniz olsun ki, ne arab olanınızın, arap olmayanınıza karşı ve ne de kara derili olanınızın, kızıl derili olanınıza karşı takva dışında hiç bir üstünlüğü yoktur. Hey tebliğ ettim mi. Dinleyenler -evet- diye karşılık verdiler. Peygamberimiz -O halde burada olanlarınız söylediklerimi burada bulunmayanlara ulaştırsınlar”
diye buyurdu.

(Ahmed hadisi buna yakın bir senetle kaydediyor: El-Müsned, c. 5, s. 411. El-Heysemi bu hadisi Feth.El, Rabbâni adlı eserinde zikrettikten sonra şöyle ekliyor “Ahmed'in naklettiği bu hadisin ravileri güvenilirdir.” Bkz. El-Feth El-Rabbanî, c. 12, s. 227.)


Ayni hadis Ebu Nadre aracılığı ile Cabir'den de rivayet edildi. Öteyandan Buharî ile Müslim'in, Amr b. As'a dayandırarak bildirdiklerine göre Peygamberimiz (salât ve selâm üzerine olsun) başka bir hadisinde de bu konuda şunları söylemiştir:

“Falanca oğulları, benim velilerim (yakınlarım, koruyucularım, dostlarım) değildirler. Benim velim sadece Allah ve salih amelli müminlerdir.” (Buhari, Feth El-Barî, c. 10, s. 419; Kitap Edep, H. No: 5990. Müslim c. 1, s. 197, H. No: 215; Kitap İman, bab: Müminlerin dostları.)

Görüldüğü gibi bu son hadiste Peygamber Efendimiz soyca yakınları olan bir kabile kolunun sırf soy ilişkisi yüzünden velisi olamayacaklarını, O'nun velisinin önce Allah ve sonra da -hangi kabile ve milletten olursa olsun- salih amelli müminler olduğunu bildiriyor. Gerek Kur'anda ve gerekse sünnette verdiğimiz bu örneklerin çok sayıda benzerleri vardır. Buna göre göz önünde bulundurulacak sıfatlar, Allah tarafından övülen ve yerilen, yani mümin-kâfir, iyi-kötü ve bilgili-cahil gibi sıfatlardır. Ayrıca Kur'an'da ve sünnette bazı acemleri (yabancıları) öven ifadeler vardır.

Nitekim Allah (celle celaluhu) şöyle buyurur:

“O'dur ki, ümmilere kendilerinden olan ve onlara Allah'ın ayetlerini okuyan, onları arıtan, kendilerine Kitab ve hikmeti öğreten bir Peygamber gönderdi. Oysa onlar daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler. Ve henüz bu ümmilere katılmamış olan diğer bütün insanlara da (O Peygamberi göndermiştir. Peygamber, yalnız ummî araplara değil, Kıyamete kadar gelecek bütün insanlara gönderildi) O Aziz ve hakimdir.” (Cuma: 2-3)

Bu ayetle ilgili olarak Buharî ve Müslim, Ebu Hureyre'ye dayanarak Peygamberimizin (salât ve selâm üzerine olsun) şu hadisini kaydetmişlerdir. Ebu Hureyre -Allah ondan razı olsun- diyor ki:

“Bir defasında Peygamberimizin yanında oturuyorduk. O sırada Cuma suresinde yer alan “.... Ve henüz bu ümmilere katılmamış olan diğer bütün insanlara da O Peygamberi gönderdi. O Aziz ve hakimdir- ayeti nazil oldu. Bunun üzerine oradakilerden biri Peygamberimize -Ya Rasûlüllah, bu ayet kimleri kasdediyor?- diye sordu. Peygamber O arkadaşımıza dönüp hiç bir şey demeden o ayni soruyu üç defa tekrarladı. Sonunda Rasûlüllah elini yanında bulunan Selman-ı Farisî'nin omuzuna koyarak:

“Eğer iman Süreyya (Ülker) yıldızına asılı olsa, bunlardan bazı kimseler ona yine ulaşırlardı”
buyurdu. (Buhari, Feth El-Barî, c. 8, s. 641, H. No: 4897,4898, Kitap Cuma Sûresinin açıklaması, Bab: Ve Aherine Minhum ayeti. Müslim, c. 4, s. 1972-1973, Kitap Sahabinin fazileti; Bab: İranlıların faziletleri, . H. No: 2546.)

Yine Müslim'in, Ebu Hureyre'ye dayanarak bildirdiğine göre, Peygamber Efendimiz (salât ve selâm üzerine olsun) şöyle buyuruyor:

“Eğer bu din Süreyya (Ülker) gezegeninde bile olsa, İran asıllı bir kişi onu oradan alıp benimser.”
(S. Müslim, c. 4, s. 1972, H. No: 2546, Kitap Sahabenin fazileti, Bab: İranlıların fazileti.)

Diğer bir rivayete göre bu hadis:

“Eğer ilim, Süreyya (Ülker) gezegeninde bile olsa, İran asıllı bazı kimseler onu oradan indirip kendilerine mal ederler.” şeklindedir. (Ahmed, El-Müsned, c. 2, s. 296-297-420, 422-469 burada “Rical” sözcüğü yerine “nas” sözcüğü var. Hadislerin hepsinin senedleri sağlamdır.)

Öte yandan Tirmizî'nin yine Ebu Hureyre'ye dayanarak bildirdiğine göre Peygamberimiz, Kur'an-ı Kerim'de buyrulan:

“Eğer yüz çevirecek olursanız, Allah sizin yerinize sizin gibi olmayan başka bir kavim geçirir.” ayeti ile ilgili olarak “Bu kavim, fars asıllılardan olacak.” buyurmuştur. (Yazarın işaret ettiği hadis Sünen El-Tirmizî, Kitap Kur'an'ın açıklaması; Bab Muhammed suresi: H. No: 3260, 3261'de daha uzun şekliyle yer almaktadır. Dileyen oraya baş vursun.)

Bunlar dışında fars asılların üstünlüğünü belirten daha bir çok belgeler vardır.
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 672
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: ARAP VE ACEM MESELESİ!
« Yanıtla #1 : 10.01.2019, 04:26 »

Bu ilkenin pratik isbatı gerek tabiin kuşağından ve gerekse onların arkasından gelen kuşaktan olan Hasan-ı Basrî ve İbn-i Şirin, İbn-i Abbas'ın azadlısı İkrime gibi eski İran asıllı seçkin İslâm büyükleridir. Bu listeye daha sonra yetişen bir çok iman, ilim ve dindarlık yıldızını da eklemek gerekir. Öyle ki, bu seçkin yıldızlar alanlarında bir çok arap seçkinini gölgede bırakmışlardı.

“Acem” (yabancı) teriminin kapsamına giren habeşî, rum ve türk gibi milletlerden olan sayılamayacak kadar çok sayıdaki iman ve dindarlık öncüleri konusunda da durum budur. Bu husus İslâm alimlerinin çok iyi bildikleri tarihi bir gerçektir.

Bu gelişmenin bir tek faktörü vardır ki, o da şudur:

İslama göre gerçek üstünlük, Peygamberimize inen iman ve ilim prensiplerine hem görünüşte ve hem de yürekten gösterilen bağlılığın derecesine dayanır. Kimin bu alandaki derecesi daha yüksekse o daha üstündür. Üstünlük Allah'ın Kitabında (Kur'anda) ve Peygamberimizin dili ile övülen İslâm, iman, iyilik, takva (kötülüklerden sakınma), bilgi, salih amel ve ihsan gibi sıfatlara göre belirlenir. Yoksa bir insanın sırf arap veya acem yahud siyah derili ya da beyaz derili yahud şehirli veya bedevi olması bu konuda belirleyici faktör sayılmaz.


Acemlerin bu saydığımız meziyetlerine ve soy-memleket farkının İslâmdaki önemsizliğine rağmen bedevilere ve acemlere benzememizin yasaklanmış olması bir temel inceliğe dayanır ki, o da şudur:

Allah (celle celaluhu) şehirliler ile kasabalıları bilgi, dindarlık ve duygu zenginliği bakımından bedevilere göre daha geniş imkanlarla donatmıştır. Buna karşılık bedeviler de şehirli ve kasabalılardan beden gücü ahlâk sağlamlığı ve tok sözlülük bakımlarından daha üstündürler. İşte sözünü ettiğimiz temel incelik budur. Gerçi bu kuralın işlemediği ve bedevilerin şehirli ve kasabalılara her yönden üstünlük sağladıkları durumlar ve örnekler de vardır. Fakat özde var olan bu temel incelik yüzünden  Allah (celle celaluhu) bütün peygamberleri -selâm üzerlerine olsun- şehirli ve kasabalılar arasından seçip göndermiştir.

Nitekim Allah (celle celaluhu) bir ayette şöyle buyuruyor:

“Sen'den önce gönderdiğimiz peygamberler de kendilerine vahiy sunduğumuz şehirlilerdi.” (Yusuf: 109) 

Bunun temel gerekçesi Allah'ın (celle celaluhu) peygamberlerin, soyluluk da dahil olmak üzere her bakımdan yetkin (kâmil) şahsiyetler olmalarını dilemesidir. Nitekim Allah (celle celaluhu) yukarıda belirttiğimiz gibi genel anlamda bedeviler hakkında şöyle buyurmuştur:

“Bedevi araplar küfür ve münafıklıkça daha koyu ve Allah'ın, Rasûlüllah'a indirdiği prensiplerin sınırlarını tanımamaya daha yatkındırlar.”
(Tevbe:97)

Allah (celle celaluhu) bu ayeti aşağıdaki ayetlerin hemen arkasından buyurmuştur:

“Ancak kınama, savaştan geri kalmak için Sen'den izin isteyen bazı zenginler içindir. Bunlar diğer savaştan geri kalanlarla birlikte olmayı arzu ettiler. Allah da onların kalblerini mühürledi. Artık onlar bilmezler.

Savaştan geri dönüp onların yanına geldiğiniz zaman bu kimseler çeşitli mazeretler ileri sürerler. Onlara de ki: “Hiç özür ileri sürmeyiniz, size inanmıyoruz. Çünkü Allah bize karşı çevirdiğiniz entrikaların bazıları hakkında bize bilgi verdi. Ayrıca ilerde neler yapacağınızı Allah ve Rasûlüllah görecek. Daha sonra da görünür-görünmez her şeyi bilen Allah'ın huzuruna çıkarılacaksınız. O zaman O, yapmış olduğunuz her şeyi size ayrıntıları ile bildirecektir.

Siz yanlarına döndüğünüz zaman kendilerinden vazgeçersiniz diye Allah'a yemin ederler. Onlardan vazgeçiniz. Çünkü onlar murdardır. Ve kazandıklarının cezası olarak varacakları yer de cehennemdir.

Kendilerinden razı olasınız diye size Allah adına yemin ederler. Siz onlardan razı olsanız bile Allah fasıklar (günaha batmışlar) güruhundan razı olmaz.

Bedevi araplar, küfür ve münafıklıkça daha koyu ve Allah'ın, Rasûlüllah'a indirdiği prensiplerin sınırlarını tanımamaya, ayırdetmemeye daha yatkındırlar. Hiç şüphesiz, Allah her şeyi bilen, hikmet sahibidir.”
(Tevbe: 93-97)

Görüldüğü gibi Allah (celle celaluhu) Tebük savaşında savaşa Katılmamak için Peygamberimizden izin isteyen Medine'li münafıkları anlatıp, onların davranışlarını kınadıktan sonra:

“Bedevi araplar, küfür ve münafıklıkça daha koyu ve Allah'ın, Rasûlüllah'a indirdiği prensiplerin sınırlarını tanımamaya, ayırdetmemeye daha yatkındırlar.” buyurmuştur.

Hayrın tümü -özü ve detayı ile - bilgi / ilim ve imanın tekelindedir.

Nitekim Allah (celle celaluhu):

“Allah içinizdeki iman edenler ile kendilerine ilim bağışlananların derecelerini kat kat yükseltir.” buyuruyor. (Mücadile:11)

Aynı anlamı ifade eden diğer bir ayet de şöyledir:

“Kendilerine iman ve ilim verilmiş olanlar dediler ki...” (Rum: 56)

İmanın karşıtı ya açık kâfirlik veya gizli münafıklıktır. İlmin karşıtı ise bilgisizlik/cehalet halidir.

Kısacası, Allah (celle celaluhu) bedevilerin Medine'li araplardan küfür ve münafıklıkta daha koyu olduklarını ve yine onlara göre Kur'an ve sünnette belirlenen sınırları ayırdedememeye daha yatkın olduklarını bildiriyor. Ayetteki sınırlardan maksat namaz, oruç, zekât, hac, mümin, kâfir, zinakâr, hırsız ve içkici gibi Kur'anda yer alan terim ve sıfatlarla ilgili sınırlamalardır. Bu terim ve sıfatları taşımaya lâyık olanları, lâyık olmayanlardan ayırdedecek olan ve lâyık olanların hangi hükümlerle karşılaşacağını belirleyecek olan ölçüler işte bu sınırlardır. Nitekim Ebu Davud'un, İbn-i Abbas'a dayanarak bildirdiğine göre Peygamberimiz (salât ve selâm üzerine olsun) bir hadisinde:

“Kırsal yörelerde oturanlar kaba, vurdumduymaz olur. Av düşkünleri gafil olur. Hükümdarlara kapılananlar fitneye düşerler.” buyurdu. (Sünen Ebî Davud, c. 3, s. 278, H. No: 2859; Kitap Av; Bab: Ava uyma. (Av yapmaya düşkün olma). Tirmizî Kitap Fitneler, Bab: 69, Hadis No: 2256. Tirmizî İbn Abbas'ın aktardığı bu hadis hasen sahih ve gariptir diyor. Sevrî'nin bu hadisinden başkasını bu konuyla ilgili bilmiyoruz, diyor. c. 4, s. 524; Nesaî, c. 7, s. 195-196; Kitap: Av ve hayvan kesme; Ava düşkün olma. Ahmed El-Müsned, c. 1, s. 3570; Süyûtî, Camî El-Sağir, c. 2, s. 610, H. No: 8753. Süyûtî, hadis hasendir diyor.)

Aynı hadisin Ebu Hureyre tarafından bildirilen şeklinde son cümle:

“Kim hükümdara yakın olursa fitneye düşer.” ifade edildikten sonra şu cümle ile bağlanmıştır:

“Kişi hükümdara ne kadar yaklaşırsa, mutlaka Allah'dan aynı oranda uzaklaşır.” (S. Ebî Davud, c. 3, s. 278, H. No: 2860, Kitap Av.)

Bu yüzden eskiler kaba ve vurdumduymaz buldukları kimseye, böyle bir kimsenin akıl ve huy kabalığına işaret etmek üzere:

“Sen yontulmamış bir bedevisin, sen duygusuz bir baldırıçıplaksın” diye hitap ederlerdi.

Şunu da belirtelim ki, “bedevilik” aslında arap köylülerini ifade eden bir terimdir. Her milletin şehirlisi ve köylüsü vardır.

Arapların köylüleri nasıl bedevîlerse, anlatıldığına göre bizanslıların (rumların) köylüleri ermeniler, farsların köylüleri kürtler ve türklerin köylüleri de moğollardır.
 
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 672
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: ARAP VE ACEM MESELESİ!
« Yanıtla #2 : 10.01.2019, 04:35 »
Allahualem bu söylediğimiz temel gerçektir. Gerçi fazlası ve eksiği olabilir. Ayrıca köylerde oturanlar -hangi milletten olurlarsa olsunlar- hüküm bakımından arapların bedevileri gibidirler.

“Bedevilik” teriminin kapsamına girip girmemeleri bu konuda farketmez. Bu temel gerçek, genel olarak şehirlilerin genellikle kırsal yörelerde yaşayanlardan daha üstün olmalarını gerektirir! Yalnız istisna olarak, bazı belirli köylüler çoğu şehirlilerden daha üstün olabilirler. Buna göre sahabileri ve tabiin kuşağını içeren ilk dönem müslümanları (selef) zamanında bedevileri (köylüleri) şehirli genelinde ayırdeden özellikler ya şehirlilere üstünlük sağlayan değerlerde bir eksiklik veya bir mekruhtur. Bu durumda eğer onlara göçmen şehirlilerin adetlerinden de olmayan bir davranışta benzeyecek olursak bu benzer davranışımız ya mekruhtur veya mekruhluğa yolaçacak bir harekettir. İşte araplar ve acemlerle ilgili sözümüz buna dayanır.

Şunu da belirtelim ki, ehl-i sünnet vel-cemaat ve mezhebinin inancına göre genel olarak araplar rumu, süryanisi ve farslısı ile genel olarak arap olmayanlardan Kureyş kabilesi, geride kalan bütün araplardan ve Haşimi kolu bütün Kureyş kabilesinden daha üstün olduğu gibi Peygamberimizin de tüm Haşimioğullarının en üstün kişisidir.
Buna göre Peygamber Efendimiz (salât ve selâm üzerine olsun) gerek fert olarak ve gerekse sayıca insanların en üstünüdür. Üstünlük sıralamasında ilk sırada arapların, sonra Kureyş kabilesinin ve daha sonra da bu kabilenin bir kolu olan Haşimoğullarının yer alması Peygamberimizin bu koldan olmasından dolayı değildir. Gerçi bu da bir üstünlük faktörüdür, ama aslında bu sıraladıklarımız kendiliklerinden üstündürler. Böylece Peygamberimizin hem fert olarak ve hem de soya dayalı üstünlüğü gerçeklik kazanır. Yoksa kısır döngüye (fasit daireye) düşeriz.

Bu yüzdendir ki, İmam-ı Ahmed Hanbel'nin arkadaşı Ebu Muhammed Kirmani "ehl-i sünnet mezhebini" tanıtırken şöyle diyor:

“Bu mezheb ilim imamlarının, hadis adamlarının, tanınmış ve önder edinilmiş sünnet uzmanlarının mezhebidir. Tanıyabildiğim bütün Irak, Hicaz ve Şam alimleri bu mezhebe bağlı idiler. Kim herhangi bir konuda bu mezhebe ters düşer veya onu kötüler veya bu mezhebin taraftarlarına dil uzatırsa o kimse cemaatten kopmuş, sünnet çığrından sapmış ve hak yoldan ayrılmış bir bidatçıdır (uydurmacıdır). Bu mezheb, Ahmed b. Hanbel, İshak b. İbrahim b. Muhalled Abdullah b. Zubeyr Humeydi ve Said b. Mansur gibi önlerinde diz çöküp ders okuduğumuz seçkin alimlerin mezhebidir. Bu alimlerin önemli görüşlerinden biri imanın söz, amel ve niyet unsurlarından meydana geldiğidir.”


Ebu Muhammed bu uzun açıklamalarının bir yerinde şöyle diyor:

“Biz arapların hakkını, üstünlüğünü ve parlak geçmişlerini tanıyor, onları seviyoruz. Çünkü Peygamberimiz -bu konuda- “Arapları sevmek iman ve onlardan nefret etmek münafıklık alâmetidir” buyurmuştur.

(Hakîm, bu hadisi El-Müstedrek'inde Enes'ten naklediyor ve şöyle diyor: “Her ne kadar Buhari ve Müslim bu hadisi tahrim etmemişlerse de isnadı sahihtir.” El-Zehebî'de “El-Telhis adlı yapıtında bu hadisi zikrettikten hemen sonra şöyle diyor: Hadisin nakilcilerinden El-Heysem, Metruk, Makil ise zayıftır. El-Müstedrek Maa El-Telhis, c. 4, s. 87. El-Süyuti ise El-Cami El-Sağir adlı eserinde bu hadisi kaydediyor ve şu yazgıyı veriyor “Hadis, zayıftır.” Bkz. Cami El-Sağîr, c. 1, s. 567, H. No: 3664; Ayrıca Bkz. El-Mekasıd El-Hasene, s. 23, H. No: 31.)

(Muhalled Abdullah b. Zubeyr Humeydi; Abdullah b. El-Zübeyr b. İsa El-Kuraşî, El-Humeydî, El-Mekkî, Ebubekir, güvenilir hadis ezbercilerinden ve hukuk bilginlerindendir. İbn Uyeyne'nin en ünlü dostlarındandır. Hakim Ravi için şöyle der “Buharî, Humeyd katında onaylanmış hadis için başka ravi aramazdı.” onun kuşak ravilerinden olan El-Humeydî, 219 yılında öldü. Bkz. Takrib El-Tehzib, c. 1, s. 415, Biy. No: 305)


Biz bu konuda arapları sevmeyen, onların üstünlüklerini tanımayan yabancı milletlerin ve baldırıçıplak köleler gibi düşünmüyoruz. Çünkü onların bu yoldaki görüşleri bidat ve sapmadır. ]Bu sözleri Ahmed b. Hanbel'in bizzat kendisinin söylediğini ileri sürenler de vardır. Bu kaynaklardan biri Ahmed b. Saad Istaharî tarafından kaleme alınan bir risaledir. Eğer bu rivayet doğru ise bu sözler hem İmam-ı Hanbelî ve hem de çok sayıda başka alim tarafından söylenmiş demektir.

Bazı bilginler de genel olarak arapların acem geneline karşı hiç bir üstünlük taşımadığı görüşündedirler. Acemler için kullanılan “halklar” deyiminin sebebi, bu milletlerin kabilelerden farklı bir topluluk birimi olan halk kitlelerine egemen olmalarıdır. Bu yüzden “kabileler araplara ve halklar da acemlere özgüdür” denmiştir.

Bazı bilginlerde bir kısım acemlerin araplardan daha üstün olduklarını ileri sürmüşlerdir. Böyle bir iddia çoğu zaman bir tür münafıklıktan kaynaklanır. Bu münafıklık ya doğrudan doğruya inançla (itikatla) veya bazı şüpheler tarafından körüklenen ihtirasların yol açtığı davranışlarla ilgilidir. Bu yüzden Peygamberimiz (salât ve selâm üzerine olsun) “Arapları sevmek imanın ve onlardan nefret etmek münafıklığın alâmetidir.” buyurmuştur.


Şunu da ekleyelim ki, böyle konularda söylenen her çeşit sözlerin ihtiraslardan arınmış olması zayıf bir ihtimaldir. Bu tip tartışmaların her iki tarafında da şeytanın payı vardır ve bu bakımdan -ne vesile ile olursa olsun- haram kılınmış bir tartışmadır.

Oysa  Allah (celle celaluhu) müminlere “Hep birlikte Allah'ın ipine sarılmayı” emrederek kendilerine ayrılığa ve çatışmaya düşmeyi yasakladı. Yine onlara barış ve dirlik halinde olmalarını buyurdu. Nitekim aşağıdaki sahih hadise göre Peygamberimiz (salât ve selâm üzerine olsun) şöyle buyuruyor:

“Müminler karşılıklı sevgi, biribirlerini kayırma ve dayanışma bakımından bir tek vücud (canlı organizma) gibidirler. Vücudun her hangi bir organı rahatsızlanınca geride kalan organlar ateşlenerek ve uykusuz kalarak hasta organın rahatsızlığını paylaşırlar.”

(S. El-Buhari, H. No: 6011, Feth El-Bâri, c. 10, s. 438, Kitap Edep; Bab: İnsanlara ve hayvanlara acıma; S. Müslim, H. No: 2563; c. 2, s. 1999-2000 Kitap, iyilik, sıla ve edepler.)


Yine Peygamberimiz-başka bir sahih hadise göre bu konuda şöyle buyuruyor:

“Biribirlerinizle ilişkilerinizi kesmeyiniz, biribirinize yüz çevirmeyiniz, biribirinize nefret beslemeyiniz, biribirinizi kıskanmayınız, Allah'ın emri uyarınca O'nun biribirlerini kardeş bilen kulları olunuz.”


(Sahih El-Buharî, Feth El-Barî, c. 10, s. 481, H. No: 6065, Kitap Edep, Bab: Kıskançlık ve birbirinden yüz çevirmeyi yasaklayan hadisler. S. Müslim, c. 4, s. 1985-80, H. No: 2563, Kitap iyilik, sıla ve edepler, Sanı ve kötülükleri araştırmanın haramlığı.)


Kur'anda ve sünnette bu hadisin vurguladığı ana fikre çağıran mesajlar sayılamayacak kadar çoktur.

Yukarda sözünü ettiğimiz önce genel anlamda arapların, arkasından Kureyş kabilesinin ve onun arkasından da bu kabilenin bir kolu olan Haşimioğullarının üstün olduğunu belirten delil Tirmizî'de yer alan şu hadistir. Sahabilerden Abbas b. Abdülmuttalib -Allah ondan razı olsun- diyorki:

“Bir defasında Peygamberimize dedim ki:

“Ya Rasûlüllah, Kureyşliler aralarında toplanarak soylarını müzakere etmişler ve senin çöplükte yetişen bir hurma ağacı olduğun sonucuna varmışlar” dedim.

Bana şu cevabı verdi:

“Allahu teala varlıkları yaratırken beni onların hayırlı kesiminden yaptı. Arkasından kabileleri yaratırken beni en hayırlı kabileye bağladı. Daha sonra aile kollarını yaratırken beni kabilemin en hayırlı kolundan türetti. Ben hem fert olarak ve hem de aile kolu olarak insanların en hayırlısıyım.” (Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 584, H. No: 3607, Kitap Yaşam öyküleri (Menakib) Bab: Peygamberin üstünlükleri.)

(Abbas b. Abdülmuttalib; Abdullah b. El-Haris b. Nevfel b. El-Hari b. Abdulmuttalip b. Haşim El-Kuraşi, tabiinin büyük hukukçularındandır. Allah Rasûlü zamanında doğdu. İbn Sa'd Tabakatında verdiği bilgiye göre Allah Rasülü ağzına tükürüğünden koymuş. İbn El-Zübeyr zamanında Basraya atandı. Daha sonra Amman'a döndü ve orada öldü. 84 Bkz. Tehzib El-Tehzib, c. 5, s. 180-181, Biy. No: 310; İbn Sa'd Tabakat, c. 5, s. 24, 27.)


Abbas b. Abdülmuttalib “çöplükte yetişen hurma ağacı” benzetmesi ile Peygamberimizin kötü bir insan çevresinde yetişen seçkin bir şahsiyet olduğunu ifade etmek istemiştir. Peygamberimiz de ona verdiği cevapta hem şahıs olarak ve hem de soyca insanların en hayırlısı olduğunu belirtmiştir.

Yine Tirmizî'nin bildirdiğine göre sahabilerden Muttalib b. Ebu Vedaa diyor ki:

“Bir gün amcası Abbas, Peygamberimizin (salât ve selâm üzerine olsun) huzuruna gelerek kulağına gelen bir dedikoduyu anlattı. Bunun üzerine Rasûlüllah minbere çıkarak cemaate Ben kimim? -diye sordu. Cemaat -Sen Allah'ın Rasûlüsün- diye karşılık verdikten sonra o şunları söyledi:

“Ben Abdülmuttalib oğlu Abdullah'ın oğlu Muhammed'im. Allah varlıkları yaratırken Beni onların hayırlı kesiminden yaptı. Arkasından yarattığı varlıkları ikiye ayıran Allah Ben'i hayırlı kısımda yaptı. Sonra kabileleri yaratırken Ben'i en hayırlı kabileye bağladı. Daha sonra aile kollarını yaratırken Ben'i kabilemin en hayırlı kolundan fert olarak da en hayırlı olarak yarattı.”  (Sünen-i Tirmizî, c. 5, s. 584, H. No: 3608; Kitap Yaşam öyküleri, Bab: Peygamberin üstünlüğü.) 

(El-Muttalib b. Ebî Veda El-Haris b. Sabirab. Said El-Sehmî Ebû Abdullah, büyük sahabidir. Mekke'nin kurtuluş günü müslüman oldu. Daha sonra Medine'ye yerleşti ve orada öldü. Bkz. Takrib, El-Tehzib, c. 2, s. 254, Biy. No: 1178, El-İsabe, c. 3, s. 425, Biy. No: 8028.)

Bu hadis Ahmed b. Hanbel'in “Müsned” adlı eserinde de aynı rivayet zincirine dayandırılarak yer almıştır.
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 672
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: ARAP VE ACEM MESELESİ!
« Yanıtla #3 : 10.01.2019, 04:48 »
Görüldüğü gibi Peygamberimiz varlıkların her ayırımında kendisinin hayırlı tarafta yer aldığını belirtiyor. Yukarıdaki hadisin “Allah varlıkları yaratırken Ben'i onların hayırlı kesiminden yaptı. Arkasından yarattığı varlıkları ikiye ayıran Allah Ben'i hayırlı kısımdan yaptı” şeklindeki ifade iki türlü açıklanabilir:

1 - Buradaki “varlıklar” deyimi ile ya insanlar ve cinler kasdedilmiştir veya kasdedilen yeryüzündeki yaratıkların tümüdür. Ademoğulları, yani insanlar her iki muhtemel anlamı ile de bu varlıkların hayırlı kesimidir. Eğer bu terim “Yeryüzünün bütün varlıkları” anlamına alınarak melekleri de kapsayacak şekilde yorumlanırsa o zaman insanların meleklerden üstün olduğu belirtilmiş olur ki, bunun tutarlı açıklaması vardır. Sonra Allah insanları iki kısma ayırdı. Bu iki kısım araplar ile acemler (arap olmayanlar) dır. Arkasından arapları kabilelere ayırdı ve Kureyş kabilesi bu kabilelerin en hayırlısı oldu. Sonra Allah kabileleri kollara ayırdı ki, Kureyş kabilesinin en hayırlı kolu Haşimoğulları oldu.

2 - Hadisteki “varlıklar” terimi ile Peygamberimiz doğrudan doğruya Ademoğullarını, yani insanları da kasdetmiş olabilir. Peygamberimiz onların hayırlı kesiminden yani Hz. İbrahim oğullarından, başka bir ifade ile araplardan oldu. Sonra Allah İbrahim oğullarını, İsrailoğulları ve İshakoğulları diye ikiye ayırdı veya araplan Adnanoğulları ve Kahtanoğulları diye iki kısma ayırdı ve Peygamberimizi İsmailoğullarından ve arapların Adnanoğulları kolundan yaptı. Arkasından İsmailoğullarını -veya Adnanoğullarını- kabilelere ayıran Allah Peygamberimizi Kureyş kabilesine bağladı. Bu açıklamaların hangisi benimsenirse benimsensin, bu hadisin, arapların arap olmayanlardan üstün olduğunu belirttiği kesindir. Peygamberimiz bu üstünlüğü önce Haşimoğullarını, arkasından Kureyş kabilesini ve üçüncü derecede de tüm arapları sevmeyi gerektirdiğini bildiriyor.

Nitekim Tirmizî'nin bildirdiğine göre Muttalib b. Ebu Rebia diyor ki:

“Bir defasında Rasûlüllah'ın amcası Abbas öfkeli bir şekilde Peygamberimizin yanına geldi. O sırada ben da oradaydım. Peygamberimiz amcasına:

“Seni öfkelendiren nedir?”
diye sordu. Amcası Abbas bu soruya şu karşılığı verdi:

“Ya Rasûlallah, bu Kureyşlilere ne oluyor ki, biribirleri ile karşılaştıkları zaman güler yüzlü oluyorlar, fakat bizimle karşılaşınca başka türlü oluyorlar.”

Bunun üzerine Peygamberimiz de yüzü kızaracak derecede öfkelenerek şöyle buyurdu:

“Nefsimi elinde tutan Allah'a yemin ederek söylüyorum ki, her hangi bir kimse sizi Allah ve Rasûlü için sevmedikçe kalbine iman girmiş olmaz. Ey insanlar, amcamı üzen beni üzmüş demektir. Çünkü insanın amcası babasının dengidir.” (Sünen El-Tirmizi, c. 5, s. 652, H. No: 3758, Kitap: Yaşam öyküleri, Bab: Abdulmuttalip oğlu Abbas'ın yaşam serüveni.)

Aynı hadisin Abdullah b. Haris'e dayalı ve Ahmed b. Hanbel'in, “Müsned” adlı eserinde yer alan ifadesi şöyledir:

“Bir defasında Rasûlüllah'ın amcası Abbas Peygamberimizin yanına gelerek -Ya Rasûlallah, biz dışarı çıktığımızda Kureyşlilerin kendi aralarında konuştuklarını görüyoruz. Fakat bizi görür görmez susuyorlar- dedi. Bunun üzerine kaşları arasındaki damar şişecek derecede öfkelenen Rasûlüllah şöyle dedi:

“Vallahi, her hangi bir kimse sizi Allah ve Rasulü için sevmedikçe kalbine iman girmiş olmaz.” (Ahmed, El-Müsned, c. 1, s. 207-208 isnadı hasendir. Çünkü Yezid b. Ebi Ziyad konusunda tartışılmıştır. Allahüalem.)

Yine bu konu ile ilgili olan ve Ahmed b. Hanbel'in, Tirmizî'nin ve Müslim'in, Vasıl b. Aska'a dayanarak kaydettikleri şu hadisi birlikte okuyalım:

“Allah İsmail'in oğullarından Kenane'yi, Kenane soyundan Kureyş kabilesini, Kureyş kabilesinden Haşimoğullarını ve Haşimoğullarından da beni seçti.”

Aynı hadisi buna yakın bir ifade ile Tirmizî ile Ahmed b. Hanbel Evzai'ye dayanarak nakletmişlerdir.

Bu hadis, Hz. İsmail ile onun soyundan gelenlerin Hz. İbrahim'in en seçkin evlâtları olmasını ve Hz. İshak'ın soyundan daha üstün olmasını gerektirir. Bilindiği gibi İshak oğulları -ki bunlar israiloğullarıdır- aralarında bir çok peygamber çıktığı ve kendilerine hak Kitab (Tevrat) geldiği için acemlerin (arap olmayanların) en üstün kesimini oluştururlar. Arapların bunlara karşı üstün olduğu sabit olunca acemlerin diğer kesimlerinden haydi haydi üstün oldukları meydana çıkar. İşin bu tarafı iyi.

Yalnız denebilir ki, İsmail'in, Hz. İbrahim'in en seçkin oğlu olduğunu ve Kenane oğullarının da İsmail'in soyunun en seçkin kolu olmalarını gerektirir, ama bu ifade İsmail'in soyunun diğerlerinden daha üstün olmasını gerektirmez. Çünkü bu soyun atası seçkin olmakla birlikte soyun bazı kesimleri diğerlerinden daha seçkin olabilir.

Böyle bir itiraza karşılık şu cevap verilebilir:

Eğer hadisteki maksad İsmail'in soyunun üstünlüğünü belirtmek olmasaydı, Hz. İsmail'in seçkinliğini belirtmenin bir anlamı olmazdı. Çünkü o takdirde İsmail ile İshak'ın adlarını zikretmek arasında bir fark olmamış olurdu. Ayrıca bu hadis, benzer anlamdaki diğer hadislerle bir arada incelendiği zaman hepsinin aynı anlamı ifade ettiklerini gösterir.

Sözün kısası, bilmek gerekir ki, önce Kureyş kabilesinin ve arkasından da bu kabilenin Haşimoğulları kolunun üstünlüğü ile ilgili çok sayıda hadis vardır. Hepsini sıralamanın yeri burası değildir. Yukarıdaki hadis bunun delillerinden biridir. Çünkü Kureyş kabilesi ile araplar arasındaki ilişki araplar ile insanlığın tümü arasındaki ilişki gibidir. İlerde tekrar değineceğimiz gibi şeriatın bu konudaki hükmü budur.

Sebebine gelince Allah (celle celaluhu) arapları ve arap dilini bazı meziyetlere sahip kıldığı gibi Kureyş kabilesini de aralarından peygamber çıkararak öbür araplardan önde tutmuştur. Sonra da Haşimoğullarını kendilerine zekât vermeyi yasaklayarak ve savaş ganimetlerinden pay tanıyarak diğerlerinden ayırmıştır. Allah (celle celaluhu) hiç şüphesiz her bir üstünlük derecesini hesapla bağışlar. O “Her şeyi bilen hikmet sahibidir.”

Nitekim Kur'an-ı Kerim'de:

“Allah meleklerden de insanlardan da elçiler seçer” ve

“Allah elçilik görevini kime vereceğini bilir.” buyuruyor. (Hac Suresi: 57, En'am Suresi: 124.)

Şunu da söyleyelim ki, bilginler “O yol sana ve kavmine bir şereftir” ve “Hiç şüphesiz kendi aranızdan bir peygamber geldi.” ayetlerini açıklarken sayıca kabarık çeşitli görüşler ileri sürmüşler, bunları ele almanın burası yeri değildir.

Bu konu ile ilgili olarak sahabilerden Abdullah b. Ömer şöyle bir olay anlatıyor:

“Bir defasında bazı arkadaşlarla birlikte Rasûlüllah'ın avlusunda oturuyorduk. Bir ara önümüzden bir kadın geçti. Arkadaşlardan biri:

“Rasûlüllah'ın kızı geçiyor” dedi. Bunun üzerine Ebu Süfyan:

“Muhammed, Haşimoğulları arasında tıpkı pislik içinde yetişen bir reyhan çiçeği gibidir.”
diye konuştu.

Önümüzden geçen kızı, bu sözlerin varıp Peygamberimize anlatınca hemen öfkeli bir şekilde yanımıza geldi. Kızgınlığı yüzünden belli oluyordu, bize dönerek şunları söyledi:

“Kulağıma ne biçim sözler geliyor? Bilesiniz ki, Allah yedi kat gökleri yarattı ve en üst katını seçerek dilediği kullarını oraya yerleştirdi. Sonra varlıkları yarattı ve içlerinden Ademoğullarını (insanları), insanlar arasından da arapları, arapların içinden Mudar kolunu, Mudarlardan Kureyş kabilesini, Kureyş kabilesi içinden Haşimoğullarını ve Haşimoğullarından da beni seçti. Demek ki, ben seçkinlerin seçkinlerinin seçkiniyim. Kim arapları severse beni sevdiği için onları sevmiş olur. Buna karşılık kim araplardan nefret ederse benden nefret ettiği için onlardan nefret etmiş olur.”
(Hakim, El-Müstedrek, c. 4, s. 7374, Kitap, Sahabeyi tanıma, Bab: Oymakların üstünlükleri. Bu hadisin Ravilerinden Muhammed b. Zekvan, zayıftır. Fakat hadis, yazarın yukardan aşağı anlattığı hadislerle takviye ediliyor.)

Yine Tirmizî'nin Kabus b. E Zıbyanın babasına dayanarak bildirdiğine göre bir defasında Peygamber Efendimiz (salât ve selâm üzerine olsun) sahabilerden Selman-ı Farisî'ye:

“Ya Selman, bana nefret besleme, yoksa benim dinimden ayrılmış olursun” dedi.

Selman-ı Farisî'nin:

“Ya Rasûlüllah, senden nasıl nefret edebilirim ki, Allah beni senin sayende hidayete ulaştırdı?” şeklindeki karşılığı üzerine Rasûlüllah kendisine:

“Araplardan nefret edersin ve dolayısıyle bana nefret beslemiş olursun” buyurdu.

(Kabus b. Ebi Zıbyan El-Cenbî EI-Kûfî'nin Nesaf, Darekutnî, İbn Hibban, İbn Sa'd ve diğerleri zayıf olduğunu söylüyor. Ahmed İbn Hanbel'den oğlunun naklettiğine göre: “Rivayetleri bir şey ifade etmemesine karşın insanlar (hadisçiler) ondan hadis naklinde bulunurlar. Ebu Hatim: “Naklettiği hadisler yazılır, ancak kanıt kabul edilemez” der. İbn Main bir yerde zayıf olduğunu söylerken başka bir yerde sika olduğunu söylüyor. İbn Hacer Takribinde: “Burada Leyyin rivayette bulunmuştur. Altıncı kuşak, ravilerdendir” diyor onun için. Bkz. Lisan El-Mizan, c. 7, s. 337, Biy. No: 4385, Tehzib El-Tehzib, c. 7, s. 305-306; Biy. No: 553, Takrib El-Tehzib C. 2, s. 115, Biy. No: 1 Yahya b. Main Kitab-u Tarih, c. 2, s. 479.)


Görüldüğü gibi Peygamberimiz araplardan nefret etmeyi dinden ayrılma sebebi ve kendisine nefret besleme tezahürü sayıyor. Öyle anlaşılıyor ki, Peygamberimizin fars asıllı ve faziletleri her keşçe bilinen Selman-ı Farisî gibi ünlü bir sahabiye bu şekilde hitap ederken aslında diğer fars asıllı müslümanları önceden uyarmak, şeytanın bu yoldaki kışkırtmalarına peşinen set çekmek istemiştir. Tıpkı aşağıdaki hadis gibi:

“Ey Muhammed'in kızı Fatıma, ben Allah'ın sana vereceği hiç bir cezayı önleyemem. Ey Allah Rasûlü'nün amcası Abbas, Ben Allah'ın sana vereceği hiç bir cezayı önleyemem. Ey Allah Rasûlü'nün halası Safiyye, ben Allah'ın sana vereceği hiç bir cezayı önleyemem. Ama malımdan dilediğinizi isteyiniz.”
(S. Müslim, Kitap El-İman, Bab: Allah'ın “yakınlarını (Allah'ın azabıyla) korkut”, ayeti. H. No: 205-206. Sözel dizgede, müellifinden biraz farklılık var. c. 1, s. 192-193; Sünen-i Tirmizi, c. 4, s. 554-555, H. No: 2310, Kitap: Zühd; Bab: Peygamberin yakınlarını korkutma ile ilintili hadisler. Sözel dizgede bazı farklılıklar vardır.)

Peygamberimiz bu sözleri ile bu üç yakınının akrabalarını kendisi ile aralarından bulunan soy ortaklığına güvenerek doğruluğu ve iyi amel işleme görevini ihmal etmemeleri konusunda uyarmak istemiştir.

Tekrar konumuza dönersek açıkça görürüz ki bu hadislere göre genel olarak araplardan nefret etmek, onlara düşmanı olmak ya doğrudan doğruya küfür veya küfür sebebidir.


Bu da onların diğer milletlerden üstün olmasını ve onları sevmenin imanın güçlenme sebeplerinden biri olmasını gerektirir. Çünkü araplardan nefret etme ile ilgili yasak, eğer diğer milletlerden nefret etme yasağı gibi olsaydı bu yasak dinden ayrılma ve Peygamberimize karşı dolaylı şekilde nefret besleme sebebi olmaz, sadece bir çeşit haksızlık ve sınırı aşma sayılırdı.

Fakat madem ki, Peygamberimiz bu nefreti dinden ayrı düşme ve Rasûlüllah'a karşı dolaylı biçimde nefret besleme sebebi saymıştır, bu durum araplardan nefret etmenin diğer milletlere karşı nefret beslemekten daha ağır bir günah olduğunu gösterir ve bu da arapların diğer milletlerden üstün olduğuna delildir. Çünkü sevgi ve nefretin önem derecesi sevilenin veya nefret edilenin üstünlük derecesine bağlıdır. Yani kim ki, kendisine karşı nefret beslemek daha ağır günah sayılırsa bu durum onun diğerlerinden üstün olduğunu gösterir. Aynı zamanda bu durum böyle bir kimseyi sevmenin, dinin gereği olduğunun delilidir.

Sebebine gelince bu sevgi nefretin karşıtıdır ve fazilet kazandırıcıdır. Başka bir deyimle özellikleri sebebi ile kendisine karşı nefret beslenmesi azab sebebi olan kimseyi sevmek sevab gerekçesidir aynı zamanda bu durum onun üstünlüğünü gösteren bir delildir.

Nitekim bu gerçek Cabir b. Abdullah -Allah ondan razı olsun- tarafından rivayet edilen şu hadiste açıkça belirtiliyor. Peygamber Efendimiz (salât ve selâm üzerine olsun) buyuruyor ki:

“Ebu Bekir ile Ömer'i sevmek imanın, ve onlardan nefret etmek kâfirliğin belirtilerindendir. Tıpkı bunun gibi Arapları sevmek imanın ve onlardan nefret etmek kâfirliğin belirtilerindendir.”
(Sûyûtî Camî El-Sağîr, c, 1, s. 67, H. No: 3668.)

Harb-ı Kirmanî, bu hadisi:

“Arapları sevmek iman, onlardan nefret etmek ise münafıklık ve küfürdür.” şeklinde naklederek bunu delil olarak kullandı. (Hakim, El-Müstedrek, c. 4, s. 82.)

Bu isnadın doğru olup olmadığı tartışılabilir. Belki de hadis bu şekli ile başka bir kanaldan rivayet edilmiştir. Bu rivayete buraya alışımın sebebi, Selman-ı Farisî'nin rivayet etmiş olduğu ve yukarda ele aldığımız hadisle anlam bakımından uyuşmasıdır. Bilindiği gibi Selman-ı Farisî'ye dayandırılarak rivayet edilen söz konusu hadiste araplardan nefret etmenin bir çeşit küfür olduğu belirtilmişti. Bu da onları sevmenin bir iman belirtisi olmasını gerektirir. Görülüyor ki, bu iki hadis arasında anlam birliği vardır.

Yine Tirmizî'nin, halife Hz. Osman'a -Allah ondan razı olsun- dayanarak naklettiği şu hadisde bu kategoriye girer:

“Kim araplara kem gözle bakar, onları aldatırsa benim şefaatimin kapsamına giremez, benim sevgimi elde edemez.”
(Tirmizi, Sünen, c. 5, s. 724; H. No: 3928, kitap Yaşam Öyküleri, Bab: Arapların üstünlüğünü bildiren hadisler. Hadis, zayıftır.)

Sayfalarında bu hadise yer vermiş olan Tirmizî onunla ilgili olarak:

“Bu hadis, sadece Husayn b. Ömer tarafından nakledilmiş olan (garib) bir hadistir. Husayn b. Ömer de pek güvenilir bir hadis nakledicisi değildir” diyor.

Benim görüşüme göre bu hadisde Selman-ı Farisî'den gelen hadise yakın anlamdadır. Çünkü bir millete kem gözle bakmak ve onları aldatmak, onları sevmekle birarada bulunamaz. Tersine bu tutum, o milleti hor görme ve ondan nefret etme duyguları ile birlikte bulunur. Buna göre bu hadisin anlamı Selman-ı Farisî'nin hadisinin anlamına uzak değildir.

Fakat bu hadisin ravisi olan Husayn, hadis uzmanları tarafından güvenilir sayılmıyor. Meselâ ünlü hadisçi İbn-i Muın, onun hakkında:

“sözü edilmeye değmez” derken İbn-i Medenî:

“Kuvvetli bir ravî değil” demekte Buharî ve Ebu Zera da:

“Rivayet ettiği hadisler asılsız” diye görüşlerini belirtmektedirler. Yakub b. Şeybe onun:

“çok zayıf bir ravi” olduğunu belirtirken bu konuda daha ileri giden İbn-i Adıy:

“Onun rivayet ettiği hadislerin büyük çoğunluğu kopuk halkalıdır (mudal)” demektedir.

Her halde bu yüzden Ahmed b. Hanbel, “Müsned” adlı eserini oğlu Abdullah'a yazdırırken bu hadisten söz etmedi. Oysa O bu hadisi, tıpkı Tirmizî gibi, Muhammed b. Bişr yolu ile işitmiş ve oğlunun belirttiğine göre kayda da geçirmişti. Fakat buna rağmen onu oğluna yazdırmadı.

Çünkü İmam-ı Ahmed, “Müsned” adlı eserinde benimsediği metoda göre mevzu (asılsız) veya mevzu olma ihtimali güçlü olduğuna inandığı hadislere yer vermemiştir. Nitekim bu yüzden kendisine gelen bir çok hadisi bu kitabına almamıştır. Çünkü Peygamberimiz (salât ve selâm üzerine olsun):

“Kim şahsi kanaatine göre asılsız olan bir hadisi bana isnad ederek naklederse kendisi de yalancılardan biri olur.” buyurmuştur. (S. Müslim, c. 1, s. 9, Giriş, Bab: Hadis naklinin güvenilir ravilerden yapılması ve yalancılarınkinin bırakılması, Tirmizi, H. No: 2662. Muğire b. Şu'be'den Tirmizî: “Bu hadis hasen sahihtir, bu bağlamda diğerbir hadis Ebi Talib'in oğlu Ali ve Semre'den gelmektedir.” der. c. 5, s. 36, İbn Mâce Giriş bölümü yalan olduğu bilindiği halde Allah Rasûlü'nden hadis naklinde bulunma H. No: 38-39-40-41.)(

Aşağıdaki hadis de bu kategoridendir:

“Ancak münafıklar araplardan nefret edebilirler.” (İmam Ahmed El-Müsned, c. 1, s. 81. Ravilerinden Zeyd b. Cübeyr yazarın da ifade ettiği gibi münkir El-Hadistir.)

Bu hadisin ravilerinden biri olan Zeyd b. Cubeyre de hadis uzmanları tarafından güvenilir sayılmamıştır.

Yine İbn-i Abbas'a dayandırılan şu hadisi de yukarıdakiler gibi değerlendirmek gerekir:

“Şu üç sebepten dolayı arapları seviniz:

1 - Ben arabım

2 - Kur'an arapçadır.

3 - Cennetliklerin cennetteki dili arapça olacaktır.”
(Hakim bu-hadisi iki kanaldan naklediyor. 1 - Yahya b. Yezid İbn Cüreyc'den,  2 - Muhammed b. El-Fadl İbn Cüreyc. Hakim şöyle diyor: “Yahya b. Yezidin hadisi sahihtir. Ancak Muhammed b. El-Fadl'ın hadisin de ona uygun olarak zikrettim.” Fakat El-Zehebi şöyle diyor: “Ben şu kanıdayım: Ravilerden Yahya'nın zayıf olduğunu Ahmed ve başkaları söylüyor. Bu rivayet Ala b. Amr El-Hanefinin hiçbir dayanağa dayandırmadan yaptığı rivayettir. Ebu El-Fadl yalancılıkla suçlanır. Bütün bunlardan ötürü hadisin mevzu olduğunu sanıyorum. Bkz. El-Müstedrek ve bi hamişihi El-Telhis c. 4, s. 87, Süyûtî, c. 1, s. 40, H. No: 225. Ne var imamların bir çoğu bu hadisi kötülediler, asılsız ve münkir olduğunu söylediler. Bkz. Lisan El-Mizan, c. 4, s. 185-186.)

Ünlü hadis bilgini bu hadis için “Hasendir (güzeldir)” deyimini kullanıyor. Acaba bu sözü ile hadisin rivayet zinciri bakımından mı “güzel” olduğunu, yoksa genel anlamda metnini mi “güzel” buldu, bilmiyorum. Oysa Ebu Ferec b. Cevzî(41) bu hadisi “mevzu (asılsız) hadisler” arasında sayarken Salebi de onun için “Aslı yoktur” diyor.

Bu konudaki tartışmalı belgelerden biri de Evs b. Zamac(42) tarafından Selman-ı Farisî'ye mal edilen şu sözdür:

“Ey Araplar, Peygamberimiz üstün olduğunuzu belirttiği için biz de sizleri üstün sayıyor ve bu gerekçe ile kadınlarınızla evlenmiyor ve namazda size imam olmuyoruz.”

(Ebu Ferec b. Cevzî; El-İmam Abdurrahman b. Alî b. Muhammed El-Cevzi nin El-Kuraşinin, soyu Ebubekir El-Sıddık'a dayanır. Hadis, tefsir, tarih ve diğer bilimlerde bilgiliydi, ayrıca ünlü konuşmacıdır da. Bir çok özgün yapıt sahibidir. Ünlülerinden birkaçı: Zad El-Mesir fi İlm-i El-Tefsir, El-Muntazam fi tarih ve El-Mevzuat Fî El-Hadis ve Telbis-i İblîs Fî El-Va'z 597 yılında öldü. Doğumu 508'dir. Bkz. İbn Hallikan, c. 3, s. 140-143, Biy. No: 370, Zerkelî, El-Alam, c. 3, s. 316- 317)

(Evs b. Zam'ac El-Kûfî El-Hadrâmî El-Nahîde deniliyor- Tabiinin ileri gelenlerindendir. Muhadramlığı da söyleniyor. El-Aclî, Kûfe'li tabiinden güvenilir birisidir, diyor. İbn Hibbanda onu güvenilirler arasında saydı. Bkz. Tehzib El-Tehzib, c. 1, s. 383, Biy. No: 701.)


Görüldüğü gibi, Selman-ı Farisî, bu sözleri ile, Peygamberimizin (salât ve selâm üzerine olsun) arapların üstün olduklarını belirttiğini belirtiyor.

Peygamberimiz vermiş olduğu bu haber ya inşaî (emir, buyruk) veya ihbari (bilgi verme) niteliği taşır.


Eğer bu yoldaki sözü inşaî nitelikte kabul edilirse o zaman uyulması gereken kesin bir hükümle karşı karşıyayız demektir. Yok eğer bu bilgi haber verme (ihbari) mahiyeti taşıyorsa Peygamberimizin haberi doğru bir hadistir.

Az önce Selman-ı Farisî -Allah ondan razı olsun- tarafından söylendiğini bildirdiğimiz sizler bu rivayet kanalından başka Ebu Leylâ Kindî tarafından da şu şekilde nakledilmiştir:

“Ey araplar, sizler şu iki bakımdan bizden üstün tutuldunuz:

1 - Namazda size imam olamayız

2 - Kadınlarınızla evlenemeyiz.”


(Ebu Leylâ Kindî; Asıl adı Seleme b. Muaviye ya da Muaviye b. Seleme veya başka bir şeydir. Nevaz, Ebi Leyla El-Kindî olarak ünlüdür. Kûfeli olan bu zat için İbn Hacer: “ikinci kuşak, güvenilir ravilerdendir” der. Bkz. Takrib El-Tehzib, c. 2, s. 467, Biy. No: 7.)


Evlenecek eşler arasında denkliği belirlerken arap olmayı başka milletlerden olmaya karşı bir üstünlük faktörü sayan çok sayıda fıkıh bilgini Selman-ı Farisî'nin bu sözlerini delil olarak gösterirler.

Nitekim bize gelen iki rivayetten birine göre İmam-ı Ahmed, bu sözleri delil göstererek evlenecek eşler arasında denkliğin sadece belirli kimseler için bir imtiyaz değil bütün evliliklerde gözetilmesi gereken kayıtsız bir hak olduğunu, hatta bu şartı göz önünde bulundurmayan evliliklerde çiftlerin biribirinden ayrılabileceğini savunmuştur. Yine bu sözlere dayanan İmam-ı Şafiî'nin ve İmam-ı Hanbelî'nin arkadaşları, şerefliliğin namazda imam olmanın sebeplerinden biri olduğunu söylemişlerdir.

Bu konu ile ilgili enteresan bir belge de şudur. Rebi b. Fadla diyor ki:

“Bir defasında on iki atlı sefere çıkmıştık. Yol arkadaşlarımın hepsi Peygamberimizin sahabilerindendi ve Selman-ı Farisî de aralarında idi. Yolda namaz vakti gelince önce aramızda kim imam olacak? diye konuşuldu, sonunda kafiledekilerden biri imam oldu ve bize farzı dört rekât olarak kıldırdı. Namaz sona erince Selman-ı Farisî bir kaç kere üst üste -Nedir bu nedir bu?- dedikten sonra namazın niçin yolculuk (seferilik) şartları uyarınca iki rekât olarak kıldırılmadığını, oysa namazı kısa tutmaya çok ihtiyacımız olduğunu belirtti. Bunun üzerine kafiledekiler kendisine -Ya Selman, sen bize namaz kıldır, aramızda bu göreve en lâyık kimse sensin- deyince Selman-ı Farisî onlara şu cevabı verdi -Hayır, ey İsmailoğulları (araplar) imamlık sizin hakkınızdır, bizler sizin vezirleriniz (yardımcılarınız) iz.”

Bu konuda burada dile getirdiklerimin dışında daha başka belgeler de vardır. Fakat bunların kimi tartışmalı ve kimi de asılsızdır.

Bu konudaki diğer bir delil de şudur; Halife Ömer -Allah ondan razı olsun- zamanında bağış listesi düzenlerken listeye aldığı kimseleri neseplerini göz önünde tutarak sıraladı. Bu prensip uyarınca öne Peygamberimize soyca en yakın olanların adlarını yazdı, böylece araplar bittikten sonra arap olmayanları kütüğe aldı. Bu usul gerek geride kalan halifeler, gerek Emeviler ve gerekse Abbasîler devrinde hep böyle devam etti. Fakat daha sonra değiştirildi.(!)

 
 
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 672
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: ARAP VE ACEM MESELESİ!
« Yanıtla #4 : 11.01.2019, 01:45 »
Araplar için söz konusu olan bu üstünlük onların akıl, dil, ahlâk ve amel alanlarındaki üstünlüklerinden kaynaklanır. Bunu şöyle açıklayabiliriz:

Üstünlük;

- ya faydalı bilgiye / ilme

- veya salih amele dayanır,
bu iki ana faktörden kaynaklanabilir,

İlmin kaynağı “hafıza” ve “kavrama” gücüdür. Tezahürü de söz ve yazı yolu ile ifade edilmektir.

Bu kriterlerin ışığında arapları değerlendirecek olursak onların diğerlerine göre daha “kavrayışlı”, “hafızaları daha kuvvetli”, gerek sözlü ve gerekse yazılı ifade alanında daha “yetenekli” olduklarını görürüz.

Onların dilleri kavramlar arasındaki incelikleri en iyi şekilde ifade eden bir dildir. Bu husus analiz yapmak isteyince de böyledir, sentez yapmak isteyince de.

Arapça az sözle çok anlam ifade edebilir. Eğer bu dili konuşan kimse isterse bir çok anlamı aynı kelimede biraraya getirip senteze kavuşturur. Arkasından da birbirine benzeyen iki kavramın arasını başka bir kelime ile kısa ve öz bir şekilde ayırdederek analize kavuşturur.

Meselâ hayvanlar alemini ele alırsak arapça hayvanlar arasındaki ortak özellikleri kapsamlı kavramlarla ifade ettikten sonra bu ortak özellikli hayvanların seslerini, yavrularını, barınaklarını, tırnaklarını ve diğer farklı özelliklerini ayrı âyrı kelimelerle belirtebilmektedir. Arapçanın her alanda görülen bu geniş ifade yeteneği, tartışmasız bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır.

Salih amele gelince; bu da ahlâka dayanır. Ahlâkın kaynağı da içgüdülerdir. Arapların içgüdüleri diğerlerine göre iyiliğe daha yatkındır.


Gerçekten araplar cömertliğe, uysallığa, kahramanlığa, vefakârlığa ve diğer güzel huylara yakın mizaçlıdırlar.
Fakat İslâmdan önce bu yetenekler onlarda iyiliğe dönük potansiyel meziyetlerdi, pratiğe dönüşmekten alıkonmuşlardı. Yine o zamanlar ne gökten inmiş bir bilgi kaynağına ne bir peygamberden miras kalmış bir toplum düzenine (şeriata) sahip olmadıkları gibi tıp ve matematik gibi akıl ilimleri ile de uğraşmıyorlardı. O dönemde uğraştıkları ilim dalları şiir ve hitabet; ezberledikleri şeyler, şecereleri ile tarihlerinin önemli günleri ve bir de gündelik hayatları için gerekli gördükleri yıldızlar ilmi ile savaş bilgileri idi.

Peygamberimiz (salât ve selâm üzerine olsun) yer yüzünde bir başka benzeri ne görülmüş ve ne de görülecek olan, ilahi kaynaklı eşsiz hidayet meşalesi ile onlar arasında ortaya çıkınca önce ona karşı şiddetle direndiler.

Peygamberimiz onların doğuştan sahip oldukları fıtri sadeliği gölgeleyen küfür karanlığını dağıtmak, kendilerini cahiliye geleneklerinden vazgeçirebilmek için çok büyük sıkıntılar çekti, Ama kendilerine sunulan bu aydınlık hidayeti benimseyince kalblerinde biriken tortular yok oldu, bu tortular yerine gönülleri Allahu tealanın Muhammed'e (salât ve selâm üzerine olsun) indirdiği nurla aydınlanmaya başladı.

Bu büyük nuru o iyiliğe yatkın fıtri yapıları ile birleştirince doğuştan sahip oldukları kemâl ile Allah'ın kendilerine indirdiği kemâl varlıklarında biraraya geldi.

Bu gelişmeyi daha iyi kavrayabilmek için aslında verimli bir toprak parçası düşününüz. Fakat bu toprak parçası uzun süre hiç sürülmemiş veya yaban otları ile dikenliğe dönüşerek domuzların ve yırtıcı hayvanların cirit attığı bir alan haline gelmiş. Fakat günün birinde dikenleri ayıklanarak ve üzerinde cirit atan canavarlar kovularak güzelce sürüldükten sonra toprağına verimli tohumlar ekilince en kaliteli ekini veren bereketli bir tarlaya dönüştü. Tıpkı bunun gibi, muhacirler ile ensar arasından çıkan ilk dönemin öncü müslümanları, Peygamberlerden sonra Allah'ın en üstün kulları oldular, üstünlük bakımından onlardan sonra gelen kesimi de, arap olsun, başka milletlerden olsun, Kıyamet gününe kadar bu öncülerin izinden giden müslümanlar meydana getirdi.

O dönemde bu kemalden uzak olan diğer tüm insanlar iki kısma ayrılıyordu.

1 - Bir kısmı Allah'ın hidayetini kabul etmemiş olan kâfirler idi. Yahudi ve hrıstiyanlar gibi.

2 - Öbür kesimini de söz konusu fıtri meziyetlere sahip olmayan arap dışı kavimler meydana getiriyordu. Bu kavimlerin büyük bir çoğunluğu farslar ve rumlar gibi kâfirdirler.

Bu yüzden ilâhi şeriat, az önce sözünü ettiğimiz ilk dönemin öncü kuşağına uyma, onları örnek edinme ve onlar dışında kalan toplumların yaşama tarzlarına karşı olma ilkesini ortaya koydu. Karşı çıkılması emredilen yabancı toplumların gelenekleri, ya Allah'ın ilkelerine aykırı ya hayatın ihtiyaçları karşısında yetersiz veya bu ikisinden birine yakın şeylerdi.

İslâmiyetin koymuş olduğu yabancılara (acemlere) benzeme yasağına arap olmayan eski ve yeni bütün gelenekleri ile birlikte arap olmayan müslümanların ilk dönem öncü müslümanlarınkileri ile bağdaşmayan gelenekleri de girer. Tıpkı bunun gibi “Arap cahiliye dönemi” teriminin kapsamına İslâmdan önceki arap halkın gelenekleri yanında çoğu arapların yeniden hortlattıktan eski cahiliye adetleri de girer.

Bu arada araplar arasında kim yabancılara benzerse onlara katıldığı gibi yabancı kavimler arasında kim araplara benzerse onlara katılmış olur. Bundan dolayıdır ki, bilgi / ilim ve iman elde etmiş olan farslılar bu sonucu bu dosdoğru (hanif) dinin gerek arap kaynaklı ve gerekse ilâhî nitelikli unsurlarına bağlanmakla kavuştukları gibi araplar arasında bu alanda fire verenler ya bu insanlardan uzaklaştıkları veya sünnet gereği olarak karşı olmaları gereken yabancı geleneklere özendikleri için fire vermişlerdir. İkinci ihtimal daha geçerlidir.

Şunu da belirtelim ki; Allah (celle celaluhu) Kitab'ını (Kur'an'ı) arapça olarak indirdiği, Rasûlüllah bu Kitab'ı ve hikmeti arapça dili ile tebliğ ettiği ve bu dinin öncü kuşağı da bu dili konuştuğu için arapçayı öğrenmek bu dini kavrayıp öğrenmenin tek aracı olmuş, bu dilin öğrenimi dinin gerekleri arasına girmiş, bu dili konuşabilmek bu dinin bağlıları için daha kolayca din bilgisi elde etmenin, dinin prensiplerine daha eksiksiz bir şekilde uymanın ve muhacirler ile ensardan oluşan ilk örnek kuşağa her yönü ile daha sıkı şekilde benzemenin en güvenilir ve kestirme yolu olmuştur.

İnşaallah, bu kitabın ilerdeki sayfalarında alimlerin arapca konuşmanın gereği ve sebepsiz yere başka bir dili kullanmanın mekruhluğu hakkındaki bazı görüşlerine yer vereceğiz.

Dilin yanıbaşında çeşitli ilim dalları ile ahlâk unsurlar yer alır. Allah'ın sevdiği ve hoşlanmadığı kısımları ile adet ve gelenekler insan hayatında çok büyük önem taşır. Bundan dolayı şeriat, ilk müslümanların gerek sözlerle ve gerekse davranışlarla ilgili adetlerinin benimsenmesini ve zaruret olmadıkça bu adetlerin dışına çıkılmasının hoş olmadığı ilkesini getirmiştir.

Kısacası, yabancılara benzeme yasağının ana gerekçesi;

- bu tutumun ya ilk öncü Müslüman kuşağın sahip olduğu faziletlerden yoksun kalmaya;

- veya onlar dışında kalan toplumların kusurlarına kapılmaya yol açabileceğidir.


Bu yüzdendir ki, acem asıllı müminler bu önemli inceliği kavrayınca, özellikle aralarındaki şuurlu müslümanlar, kendilerini zorlayarak ilk dönem müslümanlarına benzemeye çalışmışlar ve bu gayretleri sayesinde Kıyamet gününe kadar gelecek olan bağlıların (tabiinin) en üstün kuşağı olarak kendileri dışında kalan bir çok acem asıllı müslüman cemaate önder olmuşlardır. Onlar acem kaynaklı müslümanları, ilk dönem müslümanlarına bağlılıklarına göre derecelendiriyorlardı.

Nitekim Ebu Tahir Selefî'nin bildirdiğine göre Esmaî, “Fadl-ül Furs” adlı eserin bir yerinde “İsfahan şehrinin acemleri, acemlerin Kureyşlileridirler” demiştir. Yine Selefî'nin bildirdiğine göre ünlü sahabî Said b. Museyyeb -Allah ondan razı olsun- “Eğer ben Kureyşli olmasaydım, önce fars asıllı ve arkasından da İsfahan'lı olmak isterdim” demiştir.

Başka bir kanala dayanılarak bildirildiğine göre yine Said b. Museyyeb bu konuda şöyle diyor:

“Eğer ben Kureyş kabilesinden olmasaydım, İsfahan'lı olmak isterdim. Çünkü Peygamberimiz:

“Eğer bu din Ülker (süreyya) gezegenine asılı olsa, acem asıllı bazı kimseler ona yine ulaşmayı başarırlardı”
buyurarak genel olarak farslıları ve özellikle İsfahanlıları şereflendirmiştir.” (Hadisin tahriri geride geçti. Ebî Nuaym, Ahban-İsfahan, c. 1, s. 38-39.)

Bildirildiğine göre sahabilerden Selman-ı Farisî, İbn-i Abbas'ın azadlısı İkrime ve daha bir çok ünlü müslüman İsfahan( iranda bir şehir) asıllı idi. Ayrıca İsfahan şehrinin her alanındaki İslama etkisi, diğer acem şehirlerindekinden daha belirgindi. Nitekim Hafız Abdülkadir Rehavî bu gerçeği şu sözlerle anlatıyor:

“Bağdat'dan sonra hadis alanında İsfahan kadar ilerlemiş başka bir yer hiç görmezdim. İsfahanlılar arasında sünnetin inceliklerini bilen ve uygulayan imamlar, hadisleri ve diğer aslî İslâmi ilimleri iyi bilen alimler diğer yerlere göre sayıca çoktur. Öyle ki, anlatıldığına göre, oranın kadınları Salih b. Ahmed b. Hanbel, Ebu Bekir b. Ebu Asım ve bunlardan sonra gelenler gibi, ayni zamanda hadis uzmanları idiler. Benim bildiğim kadarı ile başka hiç bir yerde bunlar gibisi yoktur.”


Tıpkı bunun gibi, fars diyarındaki herhangi bir yöre veya bu diyarın halkından olan herhangi bir şahıs, gerçek anlamda övülürken sadece ilk dönem müslümanlarına benzediği için övülürdü. Hatta herhangi bir şahsın diğer bir şahsa, herhangi bir sözün başka bir sözü ve her hangi bir davranışın başka bir davranışa göre üstün olup olmadığı tartışıldığında bu tartışmanın gerekçesi tarafların destekledikleri şahsı, sözü veya davranışı ilk dönem müslümanlarının uygulamalarına daha yakın bulmaları olurdu. Sözün kısası, bu ümmetin bütün ileri gelenleri şu ilkeyi ortak görüş olarak benimsemişlerdir:

İlk dönem arap müslümanların hayat tarzı en üstün örnektir ve daha sonra gelen müslümanlar arasındaki üstünlük farkı, bu ilk örnek nesle benzeme derecesine göre ölçülür. Bizim burada anlatmak istediğimiz işte budur.


Bu konu ile ilgili sözlerimizi bağlarken şu iki noktayı belirtmek gerekir.

1 - Üstünlükler konusunu inceleyen veya bu konuda görüş bildiren her müslüman, sorumluluğunun farkında olan bir kimse gibi davranarak iyi olanı bilmeyi ve bunu vargücü ile araştırmayı amaç edinmeli, başkalarına karşı övünmeyi veya her hangi bir kimseyi düşünmemelidir.


Nitekim Müslim'in, Iyaz b. Hamar Muşacii'ye dayanarak bildirdiğine göre Peygamber Efendimiz (salât ve selâm üzerine olsun) şöyle buyuruyor:

“Bana vahyedildi ki, mütevazi olunuz. Öyle ki, hiç kimse başkası karşısında övünmesin ve hiç kimse başkasına karşı haddini bilmezlik etmesin.” (Müslim, c. 4, s. 2199, Kitap Cennet nimetleri ve orada olanların nitelikleri, Bab: Cennet ve Cehennemliklerin dünyada iken bilinen nimetleri, H. No: 2865. Özel No: 64 aynı bab. Orada zikredilen hadis daha uzundur. Buraya alınan onun küçük bir bölümüdür.) (Iyaz b. Hamar Muşacii; Büyük sahabîlerden olan bu zat, Basra'ya yerleşti ve ölümüne kadar orada yaşadı. Bk. El-Takrîb, c. 2, s. 90.)

Görüldüğü gibi Allah (celle celaluhu) Peygamberinin dili ile övünme veya haddini bilmeme yolu ile başkalarına karşı büyüklük taslamayı yasaklıyor. Büyüklenmek eğer haklı bir gerekçeye dayalı olursa “övünme” ve eğer asılsız bir gerekçeye dayalı olursa “haksızlık ve haddini bilmemek” olur.

Herhangi bir kimse Haşimoğulları soyundan gelmek, Kureyş kabilesinden olmak, arap veya fars asıllı olmak gibi üstün sayılmış bir zümredendir diye kendini üstün saymak veya böyle bir duyguya kapılmak hakkına sahip değildir. Bu hatalı bir görüştür. Çünkü daha önce belirttiğimiz gibi, her hangi bir zümrenin üstün oluşu bu zümreden olan herkesin mutlaka üstün olmasını gerektirmez. Çünkü öyle habeş asıllı müslümanlar olabilir ki, Allah katında tek tek bütün Kureyşlilerden üstündürler. Üstelik böyle bir duyguya kapılmak sahibine değer kaybettirerek faziletten uzaklaşmasına yol açar. Eğer bu kişi başkalarına karşı üstünlük taslamış veya haddini bilmez davranmışsa bu yüzden uğrayacağı kayıpların hesabı ayrı bir konudur.

Buna karşılık Kureyşliler ve Haşimoğulları gibi seçkin bir zümreden olmayan kimseler de bilsinler ki, onların Peygamberimizi (salât ve selâm üzerine olsun) onaylayıp emirlerine uymuş olmaları, O'nu sevenleri sevmeleri, Allah'ın üstün saydığı kulları örnek edinmeleri ve Rasûlüllah'a gelen hak dinin ilkelerini uygulamaları kendilerinin üstün sayılmış zümrelerin tüm fertlerinden daha üstün olmalarını sağlar ki, gerçek üstünlük budur.


Meselâ halife Hz. Ömer'e -Allah ondan razı olsun- bakalım. Zamanında kendilerine bağış payı verilecek olanların listesi tutulacağı sırada “Emirülmüminin ilk sıraya kendi adını yazsın” diyenlere “Hayır, Ömer'i Allah'ın kendisini koyduğu yere koyunuz” diye cevap vererek önce Rasûlüllah'ın yakınlarını ve arkasından O'na yakınlık derecesine göre sırası gelenleri yazdıktan sonra kendi adını Beni Adiy Oğullarına sıra gelince yazmıştır. Bilindiği gibi, Beni Adiy oğulları, Kureyş kabilesinin geri plânda kalan kollarından biri idi. Fakat Ömer'in (radiyallahu anh) işte bu hakka bağlılık titizliği ve diğer bir çok faziletleri, kendisini diğer Kureyş boyları bir yana, Haşimoğullarının bile tümünün önüne geçirmiştir.

2 - Belirteceğimiz ikinci nokta şudur ki, “Arap” ve “Acem” terimleri zaman zaman yanlış anlaşılıyor. Daha önce belirttiğimiz gibi, “Acem” terimi, aslında sözlük anlamı ile arap olmayan milletlerin tümünü kapsamına alır. Fakat zamanla fars asıllı müslümanlar inanç ve bilgi alanlarında diğer “acem” kavimlerin önüne geçip üstünlük sağlayınca bu terim, yeni dönem alimlerinin dilinde sadece fars asıllılar için kullanılmaya başladı.
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 672
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: ARAP VE ACEM MESELESİ!
« Yanıtla #5 : 11.01.2019, 01:55 »
Öte yandan “Arap” terimi aslında şu üç niteliği biraraya getiren kavmi ifade eder:

1 - Dili arapça olanlar

2 - Arap soyundan gelenler

3 - Arap yarımadasında yaşayanlar.


Arap yarımadası, Kızıl denizden Basra Körfezine ve Yemenin en güney ucundan Şam dolaylarına kadar olan coğrafi alanı kapsamına alır. Yemen bu alanın içinde sayılırken, Şam yöresi bu alanın dışında tutulur. Araplar Peygamberimizden (salât ve selâm üzerine olsun) önceki dönemde ve Peygamberimiz zamanında sınırlarını belirttiğimiz sadece bu topraklarda yaşıyorlardı. Fakat İslâm gelip de müslümanlar yeni yöreler fethedince araplar doğunun bir ucundan batının öbür ucuna varan ve Şam (Suriye) sahilleri ile Ermenistana kadar ulaşan büyük alana dağılıp yaşamaya başladılar. Saydığımız bu yeni fethedilmiş yerler farsların, rumların, berberilerin ve diğer kavimlerin yurtları idi. Fetihlerin arkasından meydana gelen kaynaşma sonrasında bu yöreler şu iki kısma ayrılır olmuşlardır:

a - Bu yörelerin bir kısmında arapça dili egemendir. Öyle ki, buralarda yaşayan halkın ezici çoğunluğu ya sadece arapça konuşur veya bir başka dilin yanında arapçayı da kullanır. Yalnız konuşulan arapça yer yer şive farklılıkları gösterir. Şam, Irak, Endülüs, ve Mısır gibi yöreler bu kısmın örnekleridir. Fars ve Horasan dolaylarının da eskiden böyle olduğunu sanıyorum.

b - Bu yörelerin diğer bir kısmında arapça dışında bir dil egemendir. Bu kısmın örnekleri Türkistan, Horasan, Ermenistan ve Azerbaycan dolaylarıdır. Bu kısma giren yörelerin kendi aralarında baştan beri arapça konuşanlar, sonradan arapçayı benimseyenler ve arapçadan başka bir dil kullananlar olmak üzere üçe ayrılırlar. Bu yörelerin halkı, tıpkı dilleri gibi, ırkları bakımından da üçe ayrılırlar:

1 - Bu yörelerin bir bölüm halkı arap soyundan ve arap olma niteliklerini ya hem dil hem yerlerin bölgesi ya sadece yerleşim bölgesi yahut sadece dil bakımından halen de korumaktadırlar.

2 - Bu yöre halklarının başka bir kesimi aslında arap ırkından, hatta Haşimoğulları soyundandırlar ve araplık niteliklerini ya hem dil hem yerleşim bölgesi veya bu iki unsurun biri bakımından devam ettirmektedirler.

3 - Bu yöre halklarının bir üçüncü kesimi var ki, soyları belirsizdir. Yani arap asıllı mı, yoksa acem asıllı mı olup olmadıklarını bilinmemektedir. Saydığımız yörelerde yaşayan halkların çoğunluğu böyledir. Bunların bir kesimi vaktiyle hem dil ve hem de yerleşim bölgesi bakımından arap iken diğer bir kısmı da bu unsurların her ikisi bakımından acem idi.


Bu yörelerin halkları arap dili ile ilişkileri bakımından da üçe ayrılırlar:

1 - Bir kısmı arapçayı orijinal arap şivesi ile konuşur.

2 - Bir diğer kısmı arapçayı farklı ve bozuk bir şive ile konuşur. Bunlar ana dilleri başka olup sonradan arapça öğrenenlerdir. Sonradan arapça öğrenen çoğu ilim adamları gibi.

3 - Bir başka kısmı da çok az arapça konuşabilir.


Fetihler sonrası kaynaşmanın meydana getirdiği bu iki tip yörenin bir kısmında arap niteliği egemenken diğer bir kısmında arap dışı (acem) niteliği hakimdir, bir kısmında da her iki nitelik biribirine denk durumdadır.

Bu duruma göre İslâm dünyasında araplık niteliği hem soy hem dil ve hem de yerleşim bölgesi bakımından farklı kısımlara ayrıldığına göre bazı İslâmî hükümler de bu kısımlardaki farklılaşmaya, özellikle soy ve dil farklılıklarına göre değişiklik gösterir. Meselâ daha önce değindiğimiz Haşimoğullarının zekât alamayacağı ve buna karşılık Humus (savaş ganimetlerinin beşte biri) gelirlerden pay alma hakkına sahip oldukları hükmü, bu sülâlenin soy özelliğine dayanır ve buna göre dillerini değiştirip arapçadan başka bir dili edinseler bile bu hüküm değişmez. Bunun yanında yine bir kaç sayfa önce arapça ve arap ahlâkı hakkında söylediklerimiz bu nitelikleri taşıyanlar için söz konusudur. Bu kimseler fars asıllı bile olsalar farketmez. Buna karşılık bu nitelikleri taşımayanlar için yukarda yapmış olduğumuz değerlendirmeler söz konusu olamaz. Böyle kimseler Haşimî asıllı bile olsalar bu böyledir.

Bu açıklamayı yaparken güttüğümüz amaç;

Bu kitabın başından beri üzerine basa basa vurguladığımız acemlere (yabancılara) benzeme yasağında sadece ilk öncü müslüman kuşağın düşünce ve hayat tarzının ölçü olduğunu belirtmektir.

Buna göre kim bu örnek neslin düşüncesine ve hayat tarzına daha yakınsa üstün olan odur. Buna karşılık kim düşünce ve hayat tarzı bakımından bu nesle ters düşüyorsa -her ne kadar arap soyundan gelme olsa ve dili arapça da olsa- O kimse İslâma ters ve yabancı düşmüş demektir. İlk dönem müslümanlarının görüşü budur.

Nitekim Hz. Ali'nin torunu Ebu Cafer “kim müslüman olarak doğmuş ise o kimse araptır” diyor. Ebu Cafer'e mal edilen bu söz şöyle açıklanabilir:

Kim müslüman olarak doğmuş ise o kimse arap yurdunda doğmuş ve arapçayı da öğrenmiş olur. işte ilk dönem müslümanlari (selef) bu konuda böyle düşünüyorlardı.

Öte yandan Selefî'nin Ebu Hureyre'ye -Allah ondan razı olsun- dayandırarak naklettiği bir hadise göre Peygamberimiz (salât ve selâm üzerine olsun) şöyle buyuruyor:

“Kim arapça konuşuyorsa o kimse araptır. Yine kim iki göbekten beri müslüman olan bir sülâleden geliyorsa o kimse de araptır.”


Eğer bu hadisin aslı var ise (sahih ise) Peygamberimiz arap olmayı arap niteliği elde etmeyi sadece arapça konuşmaya ve arap soyundan sayılmayı da kişinin iki göbek öncesinden beri (babam ile dedesinin) İslâm devletinin egemenliği altında olmasına bağladığı görülüyor.

Nitekim İmam Ebu Hanife, Peygamberimizin bu sözüne dayanarak evlenmek isteyen eşlerden iki göbek öncesi müslüman veya azadlı olmayan tarafın iki göbekten beri müslüman olan tarafla denk sayılamayacağını, her iki tarafda hem azadlı ve hem de aynı milletten olsa bile bu hükmün değişmeyeceğini ileri sürer. Ebu Yusuf'a göre bu konuda bir göbek öncesi de iki göbek öncesi gibi işlem görür. İmam-ı Şafiî ile İmam-ı Ahmed'e göre evlenecek çiftler arasındaki denkliği belirlerken bu faktör göz önünde tutulmaz. İmam-ı Ahmed'in böyle düşündüğü belge ile sabittir. (Bkz. İbn Hübeyre, El-Efsah, c. 2, s. 121; Ebî Davud, Mesail-i İmam Ahmed, s. 159.)

Bu konu ile ilgili olarak Hafız-ı Selefi, Peygamberimize (salât ve selâm üzerine olsun) dayanan şöyle bir olay anlatıyor:

“Sahabilerden Ebu Seleme b. Abdurrahman'ın bildirdiğine göre bir gün Kays b. Ratate sahabilerden Suheyb-i Rumî, Selman-ı Farisî ve Bilâl-i Habeşî'den meydana gelen gurubun yanına gelerek:

“Şu Evs ve Hazreç kabileleri bu adamı (Peygamberimizi kasdederek) desteklemeye koyuldular. Bunlar hakkında ne diyorsunuz?” dedi.

O sırada orada bulunan Muaz b. Cebel, bu sözleri üzerine hemen ayağa kalkarak adamın yakasından tuttu ve kendisini Rasûlüllah'ın yanına götürerek söylediklerini ona nakletti. Bunun üzerine Peygamberimiz öfkeli bir şekilde ayağa kalktı ve cübbesi yerlerde sürüne sürüne acele bir biçimde Mescide geldi. “Haydi, namaza” çağrısı yapıldıktan sonra Rasûlüllah minbere çıkarak şu sözleri söyledi:

“İmdi, ey insanlar! Bilesiniz ki, Rabb'imiz tek, atamız bir ve dinimiz aynıdır. Hiç birinizin araplığı ana ve baba yolu ile değildir. Araplık sadece dile dayanır. Kim arapça konuşuyorsa o araptır.”


Peygamberimizin bu sözleri üzerine ayağa kalkan Muaz b. Cebel olayın müsebbibi olan Kays b. Ratate'yi kasdererek münafık adama ne yapmamızı emredersiniz?” diye sordu.

Peygamberimiz kendisine: “Bırakın onu, cehenneme kadar yolu var” diye karşılık verdi. Sözü edilen Kays b. Ratade, bir süre sonra İslâmdan dönen ve bu yüzden öldürülenlerden biri oldu. Bu hadis gerçi zayıftır, ama anlam bakımından yabana atılacak cinsten değildir. Hatta daha önce belirttiğimiz gibi, başka bazı rivayet kanallarından gelen şekli ile sahihdir (doğrudur).


(Bu hadisi Eşlem b. Sehl El-Rezzaz El-Vasîtî Tarih-î Vasıt, adlı kitabında kaydediyor: s. 251-252. Hadisin nakilcilerinden Kurra'nın kişiliği bilinmiyor. Ebubekir El-Hezelî, Mekruktur. Zaten müellif yukarda hadisin zayıflığına işaret ediyor.)


Bu konuda şimdiye kadar söylediklerimizi düşünerek okuyan kimse şeriatın neye uymamızı ve nelere karşı çıkmamızı emrettiğini iyi anlar. Ayrıca okuyucularımız bu uyma ve karşı çıkmanın delilleri ile bir kısım gerekçe ve sebeplerini ve bazı hikmetlerini de inceleme imkânına kavuşmuşlardır.

(Suheyb-i Rumî; Sahabinin büyüklerinden olan bu zatın asıl adı, Suhayb b. Sinan b. Malik, El-Rebî, El-Nemri'dir. Rumi diye isimlendirmesi Rum diyarından esir edilmesindendir. Künyesi, Ebû Yahya'dır. Mekke'de ilk müslüman olanlardandır. Bu künyeyi ona Allah Rasûlü -üzerine selam- vermiştir. Müslüman olmasından dolayı Mekke'de işkence gören Mustafazaflardandır. Medine'ye hicret edeceği zaman Kureyş Müşrikleri onu engellediler. Bunun üzerine bütün malını onlara bıraktı, onlar da yolunu açtılar. Allah Rasûlü bu nedenle ticaretinde kazançlı çıktın ey Ebu Yahya dedi. Allah'ın şu ayeti onun hakkında indirilmiştir: “İnsanlardan öylesi de vardır ki Allah rızasını isteyerek nefsini satın alır.” (Bakara 207) Bütün savaşlara Allah Elçisi ile birlikte katıldı. Ömer, kendisine karşı girişilen suikast sonucu yaralandığında Suheyb'i namazları kıldırmak için kendine halef tayin etti. Medine'de h. 39 yılında 73 yaşında iken öldü. (Allah Razı olsun) Bkz. Esed El-Ğabe, c. 3, s. 30-33.)
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
3 Yanıt
3942 Gösterim
Son İleti 23.03.2017, 04:26
Gönderen: Tevhid Ehli
1 Yanıt
3545 Gösterim
Son İleti 19.04.2017, 03:58
Gönderen: Tevhid Ehli
5 Yanıt
2843 Gösterim
Son İleti 07.11.2018, 19:55
Gönderen: Tevhid Ehli
1 Yanıt
3792 Gösterim
Son İleti 17.09.2017, 21:50
Gönderen: Tevhid Ehli
10 Yanıt
3148 Gösterim
Son İleti 07.04.2018, 22:51
Gönderen: abdullah