Tavhid

Gönderen Konu: İKRAH HALİNDE KÜFÜR AMELİ İŞLENİR Mİ?  (Okunma sayısı 312 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1745
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Alıntı
ikrah altında küfür işlemeye ruhsat olduğunu biliyoruz.fakat bu küfür işleme şeklinin sadece sözden ibaret olduğunu biliyoruz.sorum şu ikrah altında ameli olarak küfür işlemeyede ruhsat varmıdır.yoksa sadece ammar bin yasir (radiyallahu anh) ın yaptığı gibi sözlü küfremi ruhsat vardır.ikrah altında ameli olarak küfr işlemeye zorlanan kişide kalbiyle buğzettiyse ruhsat vardır kafir olmaz diyenin durumu nedir.ameli küfre örnek olarak secde veya kurban kesmek olarak veya farklı bir amel üzerine de cevap verebilirsiniz.

İKRAH HALİNDE KÜFÜR AMELİ İŞLENİR Mİ?

Bismillahirrahmanirrahim,

İkrahtan dolayı küfür sözü söylemenin caiz oluşu alimlerin kahir ekseriyeti tarafından kabul edilmiştir. Ancak ikrah halinde küfür ameli işlenip işlenmeyeceği hususu ihtilaflıdır. Bu hususta İbn Hacer (rh.a) şöyle demektedir:

وَقَالَ قَوْمٌ مَحَلُّ الرُّخْصَةِ فِي الْقَوْلِ دُونَ الْفِعْلِ كَأَنْ يَسْجُدَ لِلصَّنَمِ أَوْ يَقْتُلَ مُسْلِمًا أَوْ يَأْكُلَ الْخِنْزِيرَ أَوْ يَزْنِيَ وَهُوَ قَوْلُ الْأَوْزَاعِيِّ وَسَحْنُونٍ وَأَخْرَجَ إِسْمَاعِيلُ الْقَاضِي بِسَنَدٍ صَحِيحٍ عَنِ الْحَسَنِ أَنَّهُ لَا يَجْعَلُ التَّقِيَّةَ فِي قَتْلِ النَّفْسِ الْمُحَرَّمَةِ وَقَالَتْ طَائِفَةٌ الْإِكْرَاهُ فِي الْقَوْلِ وَالْفِعْلِ سَوَاءٌ

“Bir topluluk ikrah ruhsatının puta secde etmek, müslümanı öldürmek, domuz eti yemek veya zina etmek gibi fiillerde değil sadece söz hakkında geçerli olacağını söylemişlerdir.  Bu, Evzai ve Sahnun’un görüşüdür. Kadı İsmail, el-Hasen’den haram bir cana kıyma hususunda takiyyenin geçerli olmayacağını sahih senedle nakletmiştir. Başka bir topluluk ise söz ve fiilde ikrahın aynı şekilde (geçerli) olacağını söylemiştir.”

İbn Hacer, bu açıklamayı Buhari’nin İkrah kitabını şerhederken yapmıştır. Hafız, kendisi de ikrahın küfür ameli işleme konusunda ruhsat olacağı görüşünde olmalı ki aynı bölümde Nahl: 106 ayetiyle alakalı açıklama yaparken şunları söylemiştir:

“İkraha tabi tutulanlar müstesna kim imanından sonra Allahı inkar ederse…işte ona Allahtan bir gazab ve büyük bir azab vardır”


لِأَنَّ الْكُفْرَ يَكُونُ بِالْقَوْلِ وَالْفِعْلِ مِنْ غَيْرِ اعْتِقَادٍ وَقَدْ يَكُونُ بِاعْتِقَادٍ فَاسْتَثْنَى الْأَوَّلَ وَهُوَ الْمُكْرَهُ

“Zira, küfür bazen itikad olmaksızın söz ve fiille de gerçekleşir ve bazen de itikad konusunda cereyan eder. İşte ayette birincisi (yani itikad etmeden küfür söz ve fiili yapanlar) ikrah halinde istisna edilmiştir.” (Bkz: Feth’ul Bari, 12/313-314)

Görüldüğü gibi ayetteki ikrah ruhsatının küfür sözüyle alakalı olduğu gibi fiili hakkında da geçerli olacağını beyan etmiştir. Benzeri açıklamaları Kurtubi de Nahl: 106 ayetinin tefsirinde yapmıştır, oraya da müracaat edilebilir. Ancak şurası unutulmamalıdır ki küfür fiiliyle alakalı bu ruhsat, ikrahın şartlarının gerçekleşmesi halinde kullanılabilir. O da sözkonusu ikrah halinin ancak küfür fiili işleyerek def edilebilmesi, küfür fiili işledikten sonra ikrah halinin devam etmemesi gibi şartlardır. Bu da günümüzde ender raslanan, belki hiç raslanmayan bir vakadır bu sebeble ikrah bahanesiyle (tağuta muhakeme, askerlik vb) küfür fiillerini işlemeye kapı açanların iddiaları geçersizdir. İkrahın mahiyeti ve şartları ile alakalı yazımıza müracaat edebilirsiniz: http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=613.0 Vallahu a’lem.



Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1745
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: İKRAH HALİNDE KÜFÜR AMELİ İŞLENİR Mİ?
« Yanıtla #1 : 09.03.2019, 02:18 »
Bismillahirrahmanirrahim,

Yukarda yaptığımız açıklamalara ilaveten bazı hususlara değinmek istiyoruz. Günümüzde ikrah konusu küfür söz ve fiilleriyle alakalı sıkça tartışılmaktadır. Bu tartışmanın sebebi ise ilim elde etme gayesinden değil ya cehaletten ya da zındıklıktan ve nifaktan kaynaklanmaktadır. Tarihin hiçbir döneminde belki bu kadar tartışılmayan ikrah meselesini günümüzde tartışanlar ya dini yaşamak istemeyen ve yapacağı amellere kılıf bulmak isteyen kişilerdir veyahut da onlara cevap verip güya hakkı müdafaa etmeye çalıştığını iddia eden kimselerdir.  Bunlar ise küfür olmayan şeylere de küfür hükmü verip, alimler arasında ihtilaf edilmiş olan birtakım meselelerde rasgele tercihlerde bulunmakta ve hatta sonra kendi tercihlerini mutlak akide edinip kendileri gibi düşünmeyen herkesi de tekfir cihetine gitmekteler. Böylece cehalet ve sapıklıktan neşet eden bir tartışma yine cehalet ve sapıklıkla neticelenmektedir. Halbuki yukarda da işaret ettiğimiz gibi günümüzdeki yaygın küfür fiilleri (tağuta muhakeme, askerlik, küfür metinleri imzalamak, oy kullanmak vs) hakkında ikrahın sözkonusu olabileceği bir vakıa mevcut değildir. Şu halde vakıası olmayan bir şey neden tartışılmaktadır? İnsanların gayesi bu konuları gündeme getirerek ilerde yapmayı tasarladıkları küfür amellerine kılıf giydirmek değilse o zaman nedir ki mesele, bu teorik konularla gündem meşgul edilmektedir? Malum olduğu üzere selefi salihin vakıası olmayan şeyleri konuşmayı sevmezlerdi çünkü bundan çoğu zaman bir hayır çıkmaz ki nitekim bu bahsettiğimiz konuları tartışanlarda da hayır yoktur. Tartışanlarda ve tartıştıkları meselede hayır olmadığı gibi tartışmanın neticesinde de hayır yoktur ve bu tip münazaralar ekseriya tekfirleşme ile neticelenmektedir. Bu yapılan tekfirler ise çoğunlukla ucu ümmeti tekfir etmeye varan sapık tekfirlerdir. Meseleleri çözecek bir ilim ve imana sahip olmayan tartışmacılar alimlerin kendi aralarında ilmi bir mesele olarak müzakere ettikleri konuları bizzat itikadi konu olarak tartışmakta ve sonrasında alimlerin en fazla birbirlerini hataya nisbet ettikleri konularda birbirlerini küfre nisbet ederek dağılmaktadırlar, farkına varmadan belki de vararak tekfir ettikleri görüşü tercih eden alimleri de tekfir etmektedirler.

Mesela yukarda geçen ikrah halinde küfür ameli işlenir mi meselesi ümmet arasında tartışılmış meşhur bir meseledir. İkrah halinde küfür ameli işlenebileceğini savunan alimler olduğu gibi küfür fiili değil de sadece küfür sözü söylemeye ruhsat verildiğini söyleyen alimler de mevcuttur. Mesele böyle meşhur ve de meşru bir ihtilaf olmasına rağmen günümüzde birileri çıkıp ikrah halinde küfür ameli işlenmez görüşünü alıp bayraklaştırabiliyor ve farklı görüşte olan alimlerin mevcudiyeti ortaya çıkınca da bu sefer alimlerin sözlerini tevil ederek ikrah halinde küfür ameli işleme ruhsatının sadece yaptığı fiili tevil edebilen kimselere has olduğunu iddia etmektedirler. Misal olarak bu zihniyetteki kimseler Kurtubi’nin Nahl: 106. Ayetin tefsirinde söylediği şu sözler gibi birtakım kavilleri mutlaklaştırmaktadırlar:

“Muhammed b. el-Hasen ise der ki: Esir olan bîr kimseye: Bu puta secde et, aksi takdirde seni öldürürüz denilecek olursa, eğer put kıble tarafında ise, secde etsin ve yüce Allah'ın önünde secde etmek niyetini taşısın. Şayet kıbleden başka bir tarafa ise, onu öldürecek olsalar dahi secde etmemelidir.”

Bu Şeybani’nin kavlidir ve tartışılmaz bir nass değildir. Nitekim bundan dolayı Kurtubi, Muhammed bin Hasen’in sözüne itiraz etmiş ve şöyle demiştir:

“Sahih olan ise, kıbleden başka bir tarafta olsa dahi, secde edebileceğidir. Böyle bîr durumda da secde etmek niye uygun olmasın ki? Çünkü Sahih'te İbn Ömer'den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Mekke'den Medine'ye gelişinde, bineği üzerinde yüzü hangi tarafa dönük olursa olsun (nafile) namaz kılardı. İşte yüce Allah'ın: "Bundan dolayı nereye dönerseniz Allah'ın yüzü oradadır" (el-Bakara, 2/115) âyeti bu hususta nazil olmuştur. Bir rivayette ise: Bineği üzerinde de vitir kılardı. Şu kadar var ki, bineği üzerinde farz namaz kılmazdı, denilmektedir. Güvenlik halinde, yolculuk sebebiyle bineğin üzerinden inmenin vereceği yorgunluk dolayısıyla, yolculukta bu şekilde namaz kılma mubah olduğuna göre, böyle bir durumda bu niçin mubah olmasın?”

Görüldüğü gibi Kurtubi tartışmasız bir küfür fiili olan puta secde etmenin ikrah halinde yapılabileceğini ve bunun için putun kıble tarafında olmasının şart olmadığını söylemektedir. Tabi ki kişi kalbinden asla puta secde etme niyeti geçirmemeli ve Allaha secde etmeyi kasdetmelidir, çünkü en azından bu niyetini muhafaza etmek onun iradesi dahilindedir. Veyahut da yine Kurtubi’nin aynı yerde bahsettiği şu meseleyi mutlaklaştıranlar olmuştur:

“Muhakkik ilim adamları şöyle demişlerdir: Zorlanan bir kimse, küfrü gerektiren sözler söyleyecek olursa, bu sözleri ancak kinayeli ifadelerle söylemesi caiz olur. Çünkü bu gibi kinayeli ifadeler kullanmak suretiyle yalandan kaçıp kurtulma imkânı vardır. Bu şekilde söylenmeyecek olursa, kişi kâfir olur. Çünkü zorlamanın kinayeli ifadeler üzerinde herhangi bir etkisi söz konusu olmaz. Mesela, bir kimseye; Allah'ı inkâr et" denilecek olursa, o da; lahiyy diye "yâ"yı ilave ederek söyler. (Oyalanan kimseyi inkâr ediyorum demektir.) Aynı şekilde böyle birisine: Nebi'yi inkâr et, denilirse, o da şöyle der: "Nebiyyi inkâr ediyorum" diye şeddeli söyler. Bu da yüksekçe bir yer demektir. Yine, sofrayı andıran şekilde kuru hurma dallarından yapılan şey hakkında da kullanılır. O bu sözü söylerken, kalbiyle bunlardan birisini kasteder, böylelikle küfürden ve küfrün günahından da uzak durmuş olur. Şayet ona hemzeli olarak; Nebî'i inkâr et, denilecek olursa, o da "haber veren kimse"yi kastederek, Nebî'i inkâr ediyorum, der. Yani, Tulayha, Mü-seylemetü'l-Kezzâb gibi herhangi bir haber veren kimseyi kast eder. Ya da bununla, şairin hakkında şu beyiti söylemiş olduğu Nebî'i de kastedebilir:
"Bir araya toplanmış, un gibi çakıl yığınının yakınındaki yüksekçe yerinde (nebi') İnce ve ufalmış çakıl yığınına döndü."


Bu zikredilen şey de mutlak değildir. Bundan dolayıdır ki Serahsi (rh.a) bu hususta tafsilata giderek şöyle demiştir:


وَكَذَلِكَ لَوْ أُكْرِهَ عَلَى شَتْمِ مُحَمَّدٍ - عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ -، فَإِنْ أَجَابَهُمْ إلَى ذَلِكَ، وَلَمْ يَخْطُرْ بِبَالِهِ شَيْءٌ لَمْ تَبِنْ مِنْهُ امْرَأَتُهُ، وَإِنْ خَطَرَ عَلَى بَالِهِ رَجُلٌ مِنْ النَّصَّارِي يُقَال لَهُ مُحَمَّدٌ فَإِنْ شَتَمَ مُحَمَّدًا، وَيُرِيدُ بِهِ ذَلِكَ الرَّجُلَ، فَلَا تَبِينُ امْرَأَتُهُ وَقَدْ أَظْرَفَ فِي هَذِهِ الْعِبَارَةِ حَيْثُ لَمْ يَقُلْ خَطَرَ بِبَالِهِ رَجُلٌ مِنْ الْمُسْلِمِينَ يُقَال لَهُ مُحَمَّدٌ غَيْرُ رَسُولِ اللَّهِ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - وَإِنَّمَا قَالَ رَجُلٌ مِنْ النَّصَارَى؛ لِأَنَّ الشَّتْمَ فِي حَقِّ النَّصَارَى أَهْوَنُ مِنْهُ فِي حَقِّ الْمُسْلِمِينَ،

“Aynı şekilde Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’e sövmeye zorlanan bir kimse bu hususta onlara icabet eder ve bu esnada aklından herhangi bir şey geçmezse karısı ondan boş olmaz. Hristiyanlardan ismi Muhammed olan birisini aklından geçirerek Muhammed’e söver ve o Hristiyan şahsı kasdederse yine karısı boş olmaz.”

Ardından devamla şöyle demektedir:


فَإِنْ تَرَكَ مَا خَطَرَ بِبَالِهِ، وَشَتَمَ مُحَمَّدًا - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - وَقَلْبُهُ كَارِهٌ لِذَلِكَ كَانَ كَافِرًا، وَتَبِينُ مِنْهُ امْرَأَتُهُ؛ لِأَنَّهُ بَعْدَمَا خَطَرَ بِبَالِهِ قَدْ، وَجَدَ مَخْرَجًا عَمَّا اُبْتُلِيَ بِهِ، فَإِذَا لَمْ يَفْعَلْ كَانَ كَافِرًا، فَإِنْ شَتَمَ النَّبِيَّ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - فِي غَيْرِ مَوْضِعِ الضَّرُورَةِ كَفَرَ، وَكَرَاهَتُهُ بِقَلْبِهِ لَا تَنْفَعُ شَيْئًا.

“Fakat aklına gelen  (başka) şeyleri terk ederek bizzat Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’e sövecek olursa velev ki kalbi bundan hoşnut olmasa dahi yine kafir olur, karısı da kendisinden boş olur. Çünkü aklına (kasdedebileceği başka) bir şey gelip başına gelen beladan bir çıkış yolu bulduğu halde bunu yapmamışsa o kimse kafirdir. Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’e bu şekilde zaruret (ikrah) hali haricinde söven kimse kafirdir ve kalben bundan hoşnut olmaması da ona fayda vermez.”
(El-Mebsut, 24/130)

Görüldüğü gibi Serahsi, küfür sözünü tevil etmeyen kişinin durumunda tafsilata gitmiş ve eğer ki bu kişi o an tevil edebileceği bir şey aklına gelmemiş olan birisiyse herhangi bir tevil yapmadığı halde o kişinin kafir olmayacağını beyan etmiştir. Ancak tevil imkanı olduğu halde yapmayan kimse ise kalbini küfre açmış sayılacağından ötürü kafir addedilmiştir. Tevil imkanı olmayan kimse ise Allahu a’lem bu aklına bir şey gelmeyen kişi gibi değerlendirilir. Zira alimler bunlar haricinde hiç tevil kaldırmayacak küfür fiillerinde de ikrahtan bahsetmişlerdir. Örneğin tağuta askerlik ve müslümanlara karşı çıkartılmış bir küfür ordusunda yer almak konusunda dahi ikrah bir mazeret olarak görülmüştür. Bedir savaşı sonrası Allah rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) Abbas’tan fidye istediğinde o şöyle demişti:


إِنِّي كُنْتُ مُسْلِمًا قَبْلَ ذَلِكَ، وَإِنَّمَا اسْتَكْرَهُونِي، قَالَ: «اللَّهُ أَعْلَمُ بِشَأْنِكَ، إِنْ يَكُ مَا تَدَّعِي حَقًّا، فَاللَّهُ  يَجْزِيكَ بِذَلِكَ، وَأَمَّا ظَاهِرُ أَمْرِكَ، فَقَدْ كَانَ عَلَيْنَا، فَافْدِ نَفْسَكَ»


“Muhakkak ki ben bundan önce müslüman idim. Ancak topluluk beni zorlamıştı (ikrahta bulunmuşlardı).” Rasulullah Aleyhissalatu Vesselam şöyle dedi: “Söylediğin şeyi Allah daha iyi bilir. Eğer söylediğin doğruysa, Allah karşılığını verecektir. Ancak zahirdeki durumun bize karşı olduğundur. Şimdi kendin için fidye ver”
(Mecme’uz Zevaid, 6/86 Heysemi, Mecme’uz Zevaid’de bunu İmam Ahmed’den naklettikten sonra şöyle demiştir: “Senedde ismi zikredilmemiş bir ravi vardır. Geri kalan ricali sika (güvenilir) kimselerdir”)

Dikkat edilirse Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) Abbas (ra)’ı yalanlamamış ve eğer dediği doğruysa Allah katında hak ettiği karşılığı alacağını beyan etmiştir. Nitekim müteahhirun Maliki ulemasından Zurkani “Eğer söylediğin doğruysa, Allah karşılığını verecektir.” İfadesini “dünya ve ahiret sevabını verecektir” şeklinde açıklamıştır.  (Zurkani, Şerhu Mevahib’il Ledunniyye, 2/323) Halbuki Abbas (ra)’ın tağuti bir orduda savaşa çıkması İslamı bozan bir küfür fiilidir buna rağmen onun ikrah altında olma iddiası doğruysa bu onun için mazeret teşkil edecekti. Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) amcası Abbas’ın yaptığı şey küfür fiilidir, fiilde takiyye olmaz diyerek onu tamamen yalancı addetmemiştir lakin zahirine göre hükmederek fidye almıştır. İbn Teymiyye’nin, müslüman olduklarını iddia ettikleri halde İslam Şeriatı’na karşı çıkan Tatarlarla savaş konusundan bahsederken zikretmiş olduğu şeyler de buna işaret eder:

“Beraberlerinde zorla savaşa çıkardıkları kimse ise niyetine göre diriltilir. Bize düşen ordunun tamamına karşı savaşmaktır. Zira zorlanan diğerlerinden ayırt edilemez.
Sahih’te Nebi’den Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle rivâyet olunmuştur:
“Bir ordu, Kabe’ye saldırmak için çıkar. Bir çöle geldiklerinde yere batırılırlar.” “Yâ Rasulullah, eğer içlerinde ikrah altında savaşa katılan varsa?” diye sorulduğunda, “Niyetlerine göre diriltilirler” karşılığını verdi.”
Hadis, çeşitli yollarla gelen müstefîd bir hadistir. Sahih sahipleri hadisi Aişe, Hafsa ve Ümmü Seleme’den rivâyet ederler.” Daha sonra İbn Teymiyye aynı hadisin başka bir rivâyetini daha aktararak şöyle der: “Allahu Teâlâ Onun hürmetini çiğnemek isteyen orduyu, baskı altında olan ve olmayanıyla birlikte, onları ayırt etme kudretine sahip olduğu halde her birini niyetlerine göre diriltmek üzere hepsini birden helak etti. Öyleyse müslüman mücahitlere, bilmedikleri halde zorlanan ile zorlanmayanın arasını ayırt etmek nasıl vacip olabilir? Hatta içlerinden birisi baskı altında savaşa çıktığını iddia etse bile sırf bu iddiası ona bir yarar sağlamaz. Zira Abbas ibn Abdi’l-Muttalib, Bedir Günü müslümanlar kendisini esir aldıklarında Nebi’ye Sallallahu Aleyhi ve Sellem , “Yâ Rasulullah, ben baskı altında idim” demiş, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ise Ona, “Bizi ilgilendiren senin gösterdiğin tutumdur; gizli olan yönün ise Allah’a kalmıştır” diye karşılık vermiştir."
(Mecmuu’l-Fetâvâ: 28/535-538 ve 546-547.)

Görüldüğü gibi müslümanlara karşı kafirlerin safında yer alarak küfür ameli işleyen kişiler eğer ikrah halinde bunu yaptılarsa bundan dolayı Allah katında mazurdurlar ancak şurası var ki zahiri halde Müslümanlar onların durumunu araştırmakla mükellef değildir bu ayrı bir meseledir. Kafirlerin safında asker olan kişilerin ise puta secde ederken Allaha secde etmeyi kasdeden kişi gibi yaptığı fiili uygun bir tarafa tevil ederek yapması mümkün değildir. Bu bile bu tarz küfür fiillerini ikrah halinde dahi yapan kafir olur deyip hatta böyle düşünmeyenleri tekfir edenler aleyhine başlı başına bir delildir.

Kaldı ki bu kişilerin bunu derken dayandıkları şeri bir delil yoktur. İkrah ile ilgili nasslar bellidir. Kuranı Kerim’de ikraha işaret eden ayetler (Nahl: 106, Ali İmran: 28, Nisa: 97) ve de ikrahla alakalı hadislerde (Ammar bin Yasir kıssası, Müseyleme’nin yakaladığı iki kişiyle alakalı kıssa, ümmetimden ikrahın günahı kaldırılmıştır hadisi vb) ikrahın sınırları çizilmemiştir ve bu nasslarda ikrahla alakalı hemen hemen hiçbir tafsilat olmadığı için ikrah konusu hakkında alimler katında bir çok görüş ortaya çıkmış ve ayrıntıya indikçe ihtilaflar da çeşitlenmiştir. Örneğin putlara secde edenin kıbleye dönmesi gerektiği hususu tamamen alimin kendi içtihadıdır. Veya diliyle küfür söz söyleyen kimsenin tevriyede bulunması gerektiği de neticede alimler tarafından içtihad edilmiş bir konudur. Alimler tevriye yapma imkanı olan bir kimsenin tevriye yapmayıp diliyle küfür söz söylemesini bir nevi o kişinin küfrü kendi iradesiyle seçmesi olarak değerlendirmişlerdir. Lakin tevriye yapma imkanı olmayan küfür fiillerine zorlanan kişi ne yapacaktır? Bu şahsın iradesi elinden alınmış vaziyettedir ve zorlandığı küfür fiiline de rızası olmadığı bellidir. İkrah ile ilgili nasslar ise küfür söz ve fiilleri arasında herhangi bir ayrım yapmamaktadır. Örneğin Nahl: 106. Ayette “Her kim Allahı inkar ederse…” dedikten sonra bundan ikraha tabi tutulanları istisna etmektedir ve sözlü olarak ve de fiili olarak inkar edenlerin hepsiyle alakalı umum lafız kullanmaktadır. İbn Kesir (rh.a) bu ayetin tefsirinde şunları nakletmiştir:

“İbn Cerîr der ki: Bize Abd'ül-A'lâ'nın... Ebu Ubeyde ibn Mu­hammed İbn Ammâr İbn Yâsir'den rivayetinde o, şöyle demiştir: Müşrikler Ammâr îbn Yâsir'i yakaladılar ve ona işkence ettiler de, sonun­da onların istediklerinden bazısını yapmak zorunda kaldı. Daha sonra' Ammâr, Hz. Peygamber (s.a.) e gelip bundan şikâyet etti de Hz. Peygamber (s.a.) : Kalbini nasıl buluyorsun? diye sordu. Ammâr : îmânla dopdolu, diye cevab verdi. Hz. Peygamber (s.a.) : Onlar işkencelerine dönerlerse; sen de bu sözüne dön, buyurdu. Hadîsi Beyhakî buradakinden daha geniş olarak rivayet etmiştir. Bu rivayette Ammâr'ın, Hz. Peygamber (s.a.) e sövdüğü ve onların ilâhlarını hayırla andığı da kaydedilmiştir. Bu rivayette Ammâr şöyle demiştir : Ey Allah'ın elçi­si, sana sövmedikçe ve ilahlarını hayırla anmadıkça beni bırakmadı­lar. Hz. Peygamber : Kalbini nasıl buluyorsun? diye sordu da Ammâr : îmânla dopdolu, dedi. Bunun üzerine Allah Rasûlü : Onlar eğer işken­celerine dönerlerse; sen de bu söze dön, buyurdu ve bu hususta Allah Teâlâ: «Kalbi îmânla dolu olduğu halde zorlananların dışında...» âyetini indirdi.”

Görüldüğü gibi Ammar (ra) işkence altında Allah Rasulune sövmüş ve putları hayırla yad etmiştir ki bu ikisi de açık küfür fiilidir. Hadiste Ammar’ın herhangi bir tevil yaptığından bahsedilmemektedir.

Bu noktada şek şüphe içindeki bazı kimselerin kendi vehimlerini isbat edebilme adına alimlerin birtakım içtihadlarını mutlak bir akide haline getirmeleri ve hatta bu hususta yine alimler tarafından benimsenmiş olan diğer görüşleri de tekfire yeltenmeleri son derece vahim bir sapmadır ve zaten bugüne kadar hiçbir alim böyle bir şey söylememiştir. Yani örneğin küfür söz ve fiillerinde mutlaka tevriye gerekir diyen bir alimin tevriye gerekmez, kalbini küfre açmadan sözkonusu fiili yapabilir diyen bir alimi tekfir ettiği vaki değildir, bu günümüzdeki cahillerin uydurduğu bir kelamdan ibarettir. Zaten burada tekfiri gerektiren nasıl bir durum vardır ki? Kişi küfür fiiline iman ismini vermemiştir, onun küfür olmadığını iddia etmemiştir. Bu kimse ikrah yoluyla iradesinin ortadan kalktığını düşündüğü birisini tekfir etmekten imtina etmiştir o kadar. Bu kimse en fazla hatalı olmakla suçlanabilir. Tarihte hiçbir alimin ikrah saymadığı bir durumu ikrah olarak gören başka bir alimi tekfir ettiği isbat edilemez. İnsan cahillerin yürüttüğü bu tartışmalardan sıyrılıp ikrahın ne olduğunu anlamaya çalışırsa hatta ondan önce bizzat imanın ve küfrün ne olduğunu öğrenirse bu tarz şüphelerden kurtulur ve daha önce karmakarışık gelen şeyler zihninde aydınlamaya başlar Allahın izniyle. Bu tarz meselelerde bazı kimselerin tekfir saplantısında olmaları çok hassas olmalarından değil meselelerin asıllarındaki şüphe ve cehaletlerinden kaynaklanır. Öyle ki bu kimseler mesela küfür fiilinde ikrahın geçerli olacağını kabul ettiklerinde günümüzde ikrah bahanesiyle tağuta askerlik yapan, muhakeme olan vs kimselerin haklı çıkacağını zannetmektedirler. Halbuki ikrahın ne olduğunu ve hangi şartlarla geçerli olacağını bilmiş olsalar günümüzdeki bu tartışmaların boş olduğunu anlayacaklardı. Tabi yeri gelmişken şunu da belirtelim ki ikrah konusuyla alakalı böyle afaki tartışmalar yürüten kimseler acaba kendileri böyle bir imtihanla karşılaşsalar ne yapacaklardır bu da merak konusudur. Bizler bu tarz meselelerde böyle sivri konuşmalar yapan çoğu kimsenin hiçbir ikrah durumu olmadığı halde tağutların korkusuyla aleni küfür fiillerini işlediklerini hatta dinlerinden büsbütün irtidad edip sıyrıldıklarını görmüşüzdür. O yüzden bu tarz içi boş sivri söylemler takva alameti değildir. Esas takva bütün meselelere Ehli sünnetin gösterdiği ifrattan ve tefritten uzak itidalli çizgide yaklaşarak hakkı tesbit etmeye çalışan ve sonrasında da o öğrendiği hakta sebat eden kimsenin davranışıdır. Vallahu a’lem, Velhamdulillahi Rabbil alemin.



 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
3106 Gösterim
Son İleti 11.06.2015, 17:42
Gönderen: Tevhid Ehli
1 Yanıt
2865 Gösterim
Son İleti 31.01.2016, 23:08
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
1616 Gösterim
Son İleti 01.02.2016, 23:51
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
1666 Gösterim
Son İleti 02.08.2016, 20:08
Gönderen: İbn Teymiyye
3 Yanıt
2892 Gösterim
Son İleti 22.02.2017, 03:38
Gönderen: Tevhid Ehli