Tavhid

Gönderen Konu: ŞİRK PİSLİĞİ - İBN KAYYİM (RAHMETULLAHİ ALEYH)  (Okunma sayısı 316 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Sırât-ı Müstakîm

  • Özel Üye
  • Newbie
  • *
  • İleti: 24
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

İbni Kayyim el-Cevziyye
Rahmetullahi Aleyh


(İğasetu’l Lehfan min Mesayidi'ş Şeytan 87-91)


Şirk Pisliği


Allah (Subhanehu ve Teâlâ) kitabında şirki, zinayı ve livatayı diğer günahlardan (her ne kadar bu günahlar da necaset barındırıyor olsa da) ayrı necaset olarak isimlendirmiştir. Allah (Subhanehu ve Teâlâ) şöyle buyurmuştur:

"Ey iman edenler! Müşrikler ancak birer pisliktirler." (Tevbe, 28)

Yine O (Subhanehu ve Teâlâ) lutiler hakkında şöyle buyurmuştur:

"Lut'a gelince, ona da hüküm ve ilim verdik; onu, pis işler yapmakta olan memleketten kurtardık. Zira onlar, gerçekten fena işler yapan kötü bir kavimdi." (Enbiya, 74)

Lutiler de şöyle demişlerdir:

"Lut ailesini memleketinizden çıkarın! Çünkü onlar pek temiz bir topluluktur (!)" (Neml, 56)

Evet, onlar şirklerine ve küfürlerine rağmen, kendilerinin birer pislik ve necaset olduklarını, Lut ailesinin ise bu pislikten uzak olduklarını kabul ediyorlardı. Allah (Subhanehu ve Teâlâ) zinakârlar hakkında da şöyle buyurmaktadır:

"Pis kadınlar pis erkeklere, pis erkekler pis kadınlara layıktırlar." (Nur, 26)

Şirkin necaseti ise biri ağır diğeri hafif olmak üzere iki çeşittir. Ağır necaset, Allah (Subhanehu ve Teâlâ)'nın asla affetmeyeceği büyük şirktir. Allah (Subhanehu ve Teâlâ) kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz. Hafif necaset ise küçük şirktir. Riya, gösteriş, bir yaratılmış üzerine yemin etmek, ondan korkup ümit etmek gibi.

Şirkin necaseti aynîdir, bizatihi necasettir. Bu yüzden Allah (Subhanehu ve Teâlâ), müşrikleri (fethalı cim ile) نَجَسْ olarak isimlendirmiş, (kesralı cim ile) نَجِسْ dememiştir. Çünkü birincisi necasetin kendisini ifade eder. İkincisi ise necasete bulaşmış kimse anlamına gelir. Elbise, kendisine idrar veya şarap bulaştığı zaman necis (kirlenmiş) olur. İdrar ve şarap ise necestir (necasetin ta kendisidir).

Necasetlerin en büyüğü de şirktir. Aynı şekilde zulümlerin en büyüğü de şirktir. Neces, lügatte ve şeriatte dokunmaktan, koklamaktan ve görmekten kaçınıldığı için giderilmesi gereken pislik anlamına gelmektedir. Bozulmamış selim fıtratlar, bu necaslerden nefret eder. Kâmil manada diri ve hayâ sahibi kimseler, bu pisliklerden daha uzakta durur ve daha fazla tiksinti duyar. Bizatihi pis olan şeyler ya bedene sıkıntı verir, ya kalbe sıkıntı verir ya da ikisine birden sıkıntı verir. Yine necaset bazen kokusuyla eziyet verir. Rahatsız eden bir kokusu yoksa dokunarak Ve bulaşarak eziyet verir.

Yani necaset bazen duyularla algılanabilir. Bazen de necaset insanın iç dünyasında olur da ruha ve kalbe egemen olur. Öyle ki, diri bir kalbe sahip olan kimse, o ruhtan ve kalpten çöplük gibi rahatsızlık veren çirkin bir koku duyar. Bu çirkin koku çoğunlukla kişinin teriyle beraber açığa çıkar, teri çöplük gibi kokar. Şüphesiz ruhun ve kalbin çirkin kokusu, bedenden çok insanın iç dünyasını etkiler. Ter de insanın içinden kaynaklanır. Bu yüzden, salih kimsenin teri mis gibi kokar. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) de insanların içinde teri en güzel kokan kimse idi. Ümmü Süleym, Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kendisine topladığı terleri ne yapacağını sorduğunda “O güzel kokuların en güzelidir” cevabını vermiştir. (Müslim, 2331)

Kirli nefsin necaseti sürekli artar durur. Nihayetinde beden üzerinde görünür hale gelir. Temiz nefis ise bunun tam tersinedir. Nefis necasetlerden arındığı zaman, yeryüzünde bulunan en güzel kokulu misk gibi etrafa güzel kokular saçar. Kirli nefis ise yeryüzünde bulunan en çirkin kokulu leş gibi etrafa kötü kokular saçar. Şirk zulümlerin en büyüğü, çirkinlerin en çirkini, kötülüklerin en kötüsü olması sebebiyle Allah (Subhanehu ve Teâlâ)’nın en çok buğzettiği, en sevmediği, en çok öfkelendiği şeydir. Bu yüzden Allah (Subhanehu ve Teâlâ) şirk koşan kimse için, hem dünyada hem ahirette, başka hiçbir günah için hazırlamadığı cezalar hazırlamıştır ve onu asla bağışlamayacağını, ehlinin birer pislik olduğunu bildirmiştir. Şirk ehlini haremine yaklaşmaktan menetmiş, kestiklerinin yenmesini ve onlarla evlenilmesini haram kılmıştır. Onlarla müminlerin dostluk bağlarını kesmiş, onların, kendisinin, meleklerinin, peygamberlerinin ve müminlerin düşmanı ilan etmiştir. Onların mallarını, kadınlarını ve çocuklarını tevhid ehline helal kılmıştır.

Çünkü şirk Allah (Subhanehu ve Teâlâ)’nın rab oluşunu inkâr etmektir. Allah (Subhanehu ve Teâlâ)’nın uluhiyetini küçük görmektir. Allah (Subhanehu ve Teâlâ) hakkında kötü zan beslemektir. Nitekim Allah (Subhanehu ve Teâlâ) şöyle buyurmaktadır:

"Allah hakkında kötü zanda bulunan münafık erkeklere ve münafık kadınlara, Allah'a ortak koşan erkeklere ve ortak koşan kadınlara azap etmesi içindir. Müslümanlar için bekledikleri kötülük çemberi başlarına gelsin! Allah onlara gazap etmiş, lânetlemiş ve cehennemi kendilerine hazırlamıştır. Orası ne kötü bir yerdir!"
(Feth, 6)

Şirk ehlinden başkası için böylesi bir tehdit ve ukûbet bir araya gelmemiştir. Çünkü onlar, Allah (Subhanehu ve Teâlâ) hakkında kötü zanda bulunmuşlar, O’na ortak koşmuşlardır. Eğer O’nun hakkında hüsnü zanda bulunmuş olsalardı, O’nu hakkıyla bilirlerdi. Bu sebepten dolayı Allah(Subhanehu ve Teâlâ) kitabında üç yerde, müşriklerin kendisinin kadrini gerektiği şekilde bilemediklerini söylemiştir. O’na eş ve ortaklar bulan, onları seven, onlardan korkan, onlardan bir şeyler ümit eden, onlara boyun eğen, onların öfkesinden kaçınan, rızalarının peşinde olan kimseler O’nun kadrini hakkıyla nasıl bilmiş olabilirler ki!? Allah (Subhanehu ve Teâlâ) şöyle buyurmaktadır:

"İnsanlardan bazıları vardır ki, Allah’tan başka ortaklar edinip onları Allah’ı sevdiği gibi severler." (Bakara, 165)

"Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’a mahsustur. Bundan sonra kâfirler hala rablerine denk tutmaktadırlar." (En’am, 1)

Yani O’na ibadette, sevgide ve tazimde bazı şeyleri denk tutmaktadırlar. İşte müşrikler, bu şekilde Allah (Subhanehu ve Teâlâ) ve batıl ilahlarını bir tutarlar. Fakat, ateşe girdikleri zaman bu yaptıklarının dalalet olduğunu itiraf edeceklerdir. Ateşte kendileriyle birlikte olan ilahlarına şöyle diyeceklerdir:

"TAllahi, biz sizi Âlemlerin Rabbiyle bir tutarken açık bir dalalet içindeymişiz." (Şuara, 97-98)

Bilinmektedir ki, müşrikler ilahlarını, Allah (Subhanehu ve Teâlâ) ile O’nun zatı, sıfatları ve fiilleri konusunda bir tutmadılar. İlahlarının gökleri ve yeri yarattığını, diriltmeye ve öldürmeye güçlerinin yettiğini söylemediler. Onlar, ilahlarını ancak, onları sevme, onlara tazimde bulunma, onlara kulluk etme konusunda Allah (Subhanehu ve Teâlâ) ile bir tuttular. Tıpkı günümüzde kendisini İslam’a nispet eden bazı müşriklerin yaptığı gibi...

Gariptir ki bu kimseler tevhid ehlini şeyhlerin, peygamberlerin ve salihlerin değerini küçümsemekle itham ederler. Onların suçu ise ancak şöyle demeleridir: “Onlar da sizin gibi kullardır. Ne kendilerine ne de başkalarına; ne bir fayda, ne de bir zarar verebilirler. Öldürmede ve diriltmede tasarruf sahibi değillerdir. Onlar kendilerine ibadet eden kimselere asla şefaat edemezler. Çünkü Allah (Subhanehu ve Teâlâ) bunu onlara haram kılmıştır. Tevhid ehline de ancak Allah (Subhanehu ve Teâlâ)'nın izin verdiği ölçüde şefaat edebilirler. Yoksa onların bu konuda bir yetkileri yoktur. Aksine bütün yetki Allah’ındır. Şefaat ve velayet tümüyle Allah’ındır. Yaratılmışların, Allah (Subhanehu ve Teâlâ) dışında ne bir velisi ne bir şefaatçisi vardır. Şirk Ve ta’til (sıfatları işlevsiz hale getirme) Allah (Subhanehu ve Teâlâ) hakkında kötü zan beslemekten kaynaklanmaktadır. Bu sebeple muvahhidlerin önderi İbrahim (Aleyhisselam) tartıştığı müşriklere şöyle demiştir:

"Allah'tan başka bir takım uydurma ilâhlar mı istiyorsunuz? Siz, Âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?" (Saffat, 86-87)

Ayetteki mana her ne kadar “Siz O’nunla beraber başkalarına ibadet etmişken ve O’na ortaklar kılmışken, O’nun size nasıl bir muamelede bulunmasını bekliyorsunuz? Size nasıl bir karşılık vermesini umuyorsunuz?” şeklinde olsa da bu tehdidin altında şöyle bir manayı da görebilirsin: “Siz rabbinize nasıl bir kötü zan beslediniz ki O’nunla beraber başkalarına ibadet ettiniz?”

Şöyle ki müşrik, ya Allah (Subhanehu ve Teâlâ)’nın âlemi yönetme konusunda bir vezire, bir yardımcıya veya bir desteğe ihtiyacı olduğunu zannederek şirke düşer. Bu ise her şeyden müstağni olan, her şeyin kendisine muhtaç olduğu zat hakkında büyük bir iftiradır. Ya da Allah (Subhanehu ve Teâlâ)’nın kudretinin ancak ortaklarının kudretiyle beraber tamam olacağını zannederek şirke düşer. Ya da O’nun bir şeyi ancak bir vasıtanın haber vermesinden sonra bilebileceğini, o vasıtanın O’nu merhametli kılmadığı müddetçe merhamet edemeyeceğini, O’nun tek başına yeterli gelmeyeceğini, kuluna bir şey yapmak istediği zaman -tıpkı yaratılmışın yaratılmışa aracılık ettiği gibi o vasıta aracılık etmediği sürece bunu yapamayacağını, şefaatçiye olan ihtiyacı ve onunla faydalanması için onun şefaatini kabul etmek zorunda olduğunu, o şefaatçiyle kıtlıktan bolluğa, güçsüzlükten kuvvete çıktığını, bu aracının duaları kendisine yükseltmediği müddetçe -tıpkı dünyadaki hükümdarlar gibi- kullarının dualarına icabet edemeyeceğini zannederek şirke düşer. Ki bu sonuncusu insanların şirke düşmesinin asıl nedenidir. Ya da Allah (Subhanehu ve Teâlâ)’nın kullarının dualarını, uzak olması sebebiyle duyamayacağını, ancak bir aracının kendisine iletmesi durumunda duyabileceğini zanneder. Ya da bir yaratılmışın O’nun üzerinde bir hakkı olduğuna inanır, bu üzerindeki hakkı sebebiyle de onun üzerine yemin eder, O’na bu yaratılmışla tevessül eder. Tıpkı insanların, ileri gelenlere ve hükümdarlara, onların değer verdikleri ve geri çeviremeyecekleri kimselerle tevessülde bulundukları gibi...

İşte bu zikrettiklerimizin hepsi rububiyetin anlamını tam bilememek ve hakkını yerine getirememektir. Müşrik her ne kadar Allah (Subhanehu ve Teâlâ)’yı sevse de, O’ndan korksa da, O’ndan ümit etse de, O’na tevekkül etse de, O’na yönelse de bunları Allah Subhanehu ve Teâlâ) ve Allah (Subhanehu ve Teâlâ)’ya ortak koştuğu varlık arasında bölüştürdüğü için müşriktir. Bu tazim, bu sevgi, bu korku ve bu ümit -az veya çok- Allah’tan başkasına yönlendirilirse azalır, zayıflar hatta ortadan kalkar,

Evet, şirk Rabb’e eksiklik izafe etmektir. Müşrik bu eksikliği O’na izafe etmek istese de istemese de durum böyledir. Bu sebeple Allahu Teala rububiyeti gereği, kendisine şirk koşan kimseyi bağışlamayacak, ona ebedi azabı tattıracak, onu yaratılmışların en bedbahtı kılacaktır.

Hangi müşriğe bakarsan bak onun, şirkiyle Allah (Subhanehu ve Teâlâ)’yı yücelttiğini zannettiği halde O’na eksiklik izafe ettiğini görürsün. Aynı şekilde hangi bidatçiye bakarsan bak, onun, bidatıyla Peygamber’i yücelttiğini zannettiği halde O’na eksiklik isnad ettiğini görürsün. Çünkü bidatçi, bidatinin sünnetten daha hayırlı ve doğruya daha yakın olduğunu zannetmektedir. Cahil bir mukallit ise o bidati sünnet zannetmektedir. Yok, eğer bidatinin ne olduğunu bilerek bu bidati işliyorsa, bu kimse açık bir şekilde Allah ve Resûlü’ne karşı geliyor demektir.

Allah’a ve Resûlü’ne eksiklik isnad edenler Allah’ın, Resûlü’nün ve O’nun dostlarının katında iki sınıftır; Şirk ehli ve bidat ehli. Özellikle de akidesini Allah ve Resûlü’nün sözlerinin birtakım lafızlar olduğu, bunların kesin bilgi adına bir şey ifade etmeyeceği üzerine bina etmişse. Allahım! Sen müslümanlara yardım et. Allah ve Resûlü’ne bundan ileri seviyede nasıl bir eksiklik isnad edilebilir ki!?

Teşbih ve tecsime düşme korkusuyla Rab Teala’dan kemâl sıfatlarını nefyedenlerin durumu da böyledir. Bunlar da, Allah (Subhanehu ve Teâlâ)’nın kendi için ispat ettiği kemal sıfatlarını nefyederek O’na eksiklik isnad etmişlerdir.

Özetleyecek olursak, bu iki taife gerçekten Allah (Subhanehu ve Teâlâ)’ya eksiklik isnad etmektedirler. Hatta bu konuda insanların en ileri gidenleridir. Şeytan onların kafalarını karıştırmıştır ve isnad ettikleri bu eksikliği kemal sıfatı sanmışlardır. Bu nedenle bidat şirkin hemen yanında yer almaktadır.

"De ki: Rabbim ancak gizli ve açık fuhşiyatı, günahı, haddi aşmayı, hakkında bir delil indirmediği şeyleri ona ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kıldı." (A’raf; 33)

Ayette günah ile haddi aşma bir arada zikredildiği gibi, şirk ve bidat de bir arada zikredilmiştir.

Muhammed bin Abdulvehhab (rahimehullah) şöyle der: Muvahhidlerin avamından olan bir kimse bu müşriklerin âlimlerinden bin tanesine galip gelir! Tıpkı Yüce Allah’ın şöyle buyurduğu gibi: «Bizim ordularımız kesinlikle galip gelecektir.»  (Saffat: 173) Yüce Allah’ın ordusu, kılıç ve mızraklar ile galip oldukları gibi hüccet ve lisan ile de galiptirler. Asıl korkması gereken kişi, bu yolda yürüdüğü halde beraberinde (ilimden) bir silahı olmayan muvahhiddir. (Cevahiru’l Mudiyye Sayfa:35, Muvahhid Yayınları)

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
1 Yanıt
2791 Gösterim
Son İleti 06.06.2018, 23:04
Gönderen: Uhey
2 Yanıt
4531 Gösterim
Son İleti 18.08.2018, 04:38
Gönderen: İbn Teymiyye
0 Yanıt
1377 Gösterim
Son İleti 30.11.2018, 20:16
Gönderen: Teymullah
0 Yanıt
1403 Gösterim
Son İleti 01.12.2018, 16:27
Gönderen: Teymullah
0 Yanıt
1121 Gösterim
Son İleti 02.12.2018, 19:24
Gönderen: Teymullah