Tavhid

Gönderen Konu: İBN ARABİ VE VAHDET-İ VÜCUD FELSEFESİNİN İÇ YÜZÜ!  (Okunma sayısı 570 defa)

0 Üye ve 3 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 700
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ


İBN ARABİ VE VAHDET-İ VÜCUD FELSEFESİNİN İÇ YÜZÜ!

ŞEYHU'L İSLAM İBNU TEYMİYYE (661-728H)

(Allah O'na rahmet etsin)

MECMU'U'L FETAVA 2.CİLT (TÜRKÇE BASKIDAN)


Yaratılmışların müftüsü, Takıyyüddin Rahmetullahi Aleyh’e şöyle soruldu; (Allah onu cennetle mükâfatlandırsın) 

Rabb de hakktır, kul da hakktır!

Ah bir de bilsem, mükkellefin kim olduğunu! 

Eğer kul desem, ama o ölüdür?
 
Eğer rabb desem, hiç o mükellef olur mu? 


İkisinden birisi der ki: Bu söz küfürdür. Çünkü kulu da rabbi de arasında fark kılmaksızın tek bir hakk yapmış ve teklif/sorumluluğu yok saymıştır. 

Diğeri ise şöyle der: Sen şiirde ne denmek istediğini anlamadığın gibi bu mısraların sahibine itikad edinmediği ve kastetmediği iftiraları atmaktasın. Çünkü o şöyle demek istemiştir: Kul hakktır, rabb de haktır. Bu  şu  anlama  gelir: Rabb rabbliğinde, kul da kulluğunda hakktır. O yüzden de senin iddia ettiğin gibi kul rabb, rabb de kul değildir.

Sonra: “Ah bir de bilsem, mükkellefin kim olduğunu!” Derken de sorumluluğun hakk olduğunu bilmesine rağmen sorumluluğu gerçekleştirme konusunda kime nisbet edeceğini şaşırmış ve şöyle demiştir:“Eğer kul desem, ama o ölüdür?” Ölü demek, kendisi tarafından hareket etme imkânı olmayıp, bilakis başkalarının dilediği gibi çevirdiği kimsedir. İşte kul da böyledir. Kendisi her ne kadar diri de olsa, Rabbi karşısında ölü yıkayıcısının elindeki ölü gibidir. Allah’ın dışında hiçbir varlığın kendinden bir müdahalesi mümkün değildir. Çünkü Allah kulu, sorumluluğu yerine getirmeye karşı güçlendirmeseydi, bunu kendisi yapamazdı. Öyleyse yapabilme kavramı Allah için hakikiyken, kul için mecâzidir.

Tıpkı “La Havle Vela Kuvvete İlla Billahi’l Aliyyi’l-Azim” sözünde olduğu gibi. Çünkü bunun anlamı: “(Günahlardan dönüş ve (kulluk görevine) güç (yetiriş) ancak Ulu ve Yüce olan Allah(ın İzni ve inâyeti) iledir.” Demektir. Rabb Teâlâ üzerinde, sorumluluk olmadığı bilinmiştir. Çünkü O’nu, bunun için mecbur bırakacak kimse yoktur. Kul da sorumluluğunu sadece Allah ile yerine getirebilir. Sorumluluk ise hakktır. 

İşte bu mısraları söyleyen de bu durumu görünce hayrete düşüvermiştir. Sorumluluğu ve onun kulun üzerinde bir hakk olduğunu kabul etmekle birlikte şaşırıp kalmıştır. [Bu
doğru anlaşılsın!] Akıllı birisinin onun sözünü anlamayanların arasına düşmesi doğru bir şey değildir. Bilakis kusur, kıt anlayıştan kaynaklanmaktadır.” 

Öyleyse hakk kiminledir?  
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 700
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Şeyhu’l-İslâm - Allah ruhunu yüceltsin, kabrini nûrlandırsın -cevap vererek şöyle dedi:  Hamd Allah’adır! 

Şu ikinci kişinin sözü batıldır. İlminin kuşatmadığı, hakikatini bilmediği, hatta daha İbn Arabî’nin sözünü ve aslı astarını bile bilmediği bir konuya dalmıştır. İbn Arabî’nin asıl olarak kabul ettiği inançlardan bu mısrası ve daha birçok sapık sözleri dallanıp budaklanmıştır. Bu kişi, bu lafzın ve delalet ettiği mananın neyi gerektirdiğini de göz ardı etmiştir. 

İbn Arabî’nin görüşlerinin temeli, varlığın tek olmasına dayanır. Vâcibu’l Vücûd ise mümkün olabilecek her varlığın aynısıdır, aralarında fark yoktur. Ayrıca, yok olanın bir şey olduğuna hükmetmektir. Yok, olanların a’yanı ise, yoklukta sabittir. Hakk Teâlâ’nın varlığı, diğer varlıklara taşmıştır. Öyleyse her şeyin varlığı Hakk Teâlâ'nın varlığının aynısıdır. 

Bu mesele başka yerlerde de ele alınmıştır. 

Bu yüzden o, görüşlerini kuvvetlendirmek için şöyle demiştir: “Firavun kendi zamanında otorite makamında ve kılıçla hükmeden bir halife olunca, her ne kadar zâlim birisi olsa da şöyle demiştir: “Ben sizin en yüce Rabbinizim!”201Bu şu anlama gelmektedir: Her ne kadar herkes, herhangi bir şeye nisbetle rabbler olsa da ben onlardan daha yüce olan bir rabbim. Çünkü bana zahirde aranızda hükmetme görevi verildi.” Sihirbazlar da dediklerinin doğruluğunu anlayınca onu yadırgamadılar, ikrar ettiler ve şöyle dediler: “Öyle ise yapacağını yap! Sen, ancak bu dünya hayatında hükmünü geçirebilirsin.” 202 Devlet senindir. Böylelikle, her ne kadar Hakk Teâlâ’nın aynısı olsa da: Firavun’un sözü doğru olmuştur: “Ben sizin en yüce Rabbi’nizim!” 

Yine şöyle de demiştir: “Onun güzel isimlerinden birisi de el-Aliyy/ Yüce’dir. Peki, kime karşı? Ondan başka birisi var mı ki? Sonra, her şey O iken, neyden yüce olabilir ki? [sözlerini şöyle tamamlar:] Adetler konusunda ifade ettiklerimizi ve bunların nefyedilmesini ispat etmekle aynı anlama geldiğini anlayan, münezzeh olan Hakk’ın müşebbeh olan yaratılmış olduğunu da bilir. Dolayısıyla emreden, yaratılan yaratıcıdır. Yaratılan emir de yaratıcıdır. Bunların hepsi aynı olan tek şeyden kaynaklanır. Hayır hayır! Hatta aynı şeylerdir.” 

Şöyle de demiştir: “Hakk’ın yaratılmışların sıfatıyla gözüktüğünü görmez misin? Hakkın bütün sıfatları, onun hakkıdır. Bu tıpkı, sonradan meydana gelen şeylerin sıfatının yaratıcının hakkının olmasına benzer.”  Ve buna benzer sözlerinde çokça zikrettiği  daha  birçok ifadeler... 

Bu kişinin gidişatında uyguladığı sıralama vardır. Bu, inkârcı Karmati’lerin sıralamasına benzer. Öncelikle, haber bildiren sıfatları nefyeden ve yedi ya da sekiz sıfatı isbat eden Kullabiyelerin Mu’tezilesi ortaya çıkar. Bunda sonra da sıfatları (tamamen) nefyeden ve kendisinden mümkünatların sudur ettiği mücerred bir Vâcibu’l-Vücûd’u isbat eden Felsefecilerin itikadı gelir. 

Daha sonra bu varlığı her var olanın varlığı olarak belirler. Bu yüzden de ona göre, ne biri vacip diğeri mümkün olan, ne de biri yaratıcı diğeri de yaratılan iki tane varlık yoktur.

Bilakis, Vâcibu’l-Vücûdun aynısı, mertebelerin çoğalmasıyla birlikte mümkün olan vacibin aynısıdır. Ona göre bu mertebeler, “Şüphesiz yokluk da bir şeydir.” diyenlerin iddiasına göre yoklukta sabit olan a’yandır. Ancak yok olan, zihnin dışında sabit bir şey kılanın görüşü batıldır. 

Ancak şunlar derler ki: “Yaratıcı, bu a’yanlar için yaratılmış bir varlık kılmıştır.” İbn Arabi ise şöyle der: “Bilakis, onun varlığının bizzat kendisi bu Varlıklara taşmıştır. Böylelikle de varlığında ona muhtaçtır. O da ispat etmesine muhtaçtır. Bu yüzden de şöyle demiştir: “O bana ibadet eder ben de ona... O bana hamd eder ben de ona...” yine ona göre sorumluluk da imkânsızdır. Çünkü sorumluluk, biri emreden diğeri de emredilenden oluşan onu verenden alan için gerçekleşir. 

Bundan dolayıdır ki, kelam ve  işitmede bulunan şeyleri Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in şu buyruğuyla örneklendirmektedir: “Allah, konuşmadığı ya da amele dökmediği sürece, ümmetimin içinden geçirdiklerini affetmiştir.”203

Ona göre konuşan ile konuşulan aynı kişiler olunca bunu Rabbin varlığı için örnek vermiştir. Dolayısıyla ona göre varlık hakkındaki her kelam onun kelamıdır. Konuşan da odur, işiten de. “Eğer kul desem, ama o ölüdür?” demesinin sebebi de budur zaten. 

Başka bir yerde de bizzat onun yazısıyla “Eğer kul desem, o zaten yoktur!” şeklinde gördüm.

Böyle demesinin sebebi, ona göre kulun yaratılmış bir varlığı olmamasıdır. Bilakis ona göre onun varlığı kadim olan Vâcibu’l-Vücûd’tur. Bu mesele  başka  yerlerde  genişçe ele alınmıştır. 

O kişinin sözleri, birbirini tefsir etmektedir. Vahdetu’l Vücûd görüşü, onun, İbn Seb’în’in, arkadaşı Şeşteri’nin, Tilmisâni’nin, Sadreddin Konevi’nin, Said el-Ferğani’nin,  Abdullah Bulyani’nin, Nazmu’s-Suluk’un yazarı İbnu’l Farız’ın ve daha birçok Vahdetu’l Vücûd, ittihad ve hulûl görüşünü savunan inkârcıların görüşüdür.

Bu şiirin ne anlama geldiğine gelirsek, “Ah bir de bilsem, mükkellefin kim olduğunu'.” sözü, mükellefi inkâr etmek anlamına gelen inkâr bildiren bir sorudur. Daha sonra da: “Eğer kul desem, ama o ölüdür?” başka bir yerde de: “Eğer kul desem, o zaten yoktur!” demiştir. Sonuçta her ikisi de batıldır. Çünkü kul var olduğu gibi sabittir de. Onun için yok diyemeyiz. Fakat onu var eden ve sabit kılan Allah’tan başkası değildir. Bu, müslümanların dinidir. Yani; Allah’tan başka herkes, Allah’ın var kılmasıyla yarattığı bir varlıktır. Her şeyin varlığı mutlak sûrette Allah’ın var etmesiyledir.204

Diriyi diri kılan ancak Allah’tır. Hatta Müslümanı Müslüman yapan, namaz kılanı namaz kılan yapan da O’dur. Nitekim Halilullah (Aleyhisselâm) şöyle demiştir:“Rabbimiz! Bizi sana  teslim olan  (Müslümanlar) kıl.”205

  “Ey Rabbim! Beni ve soyumdan gelecekleri namazı devamlı kılanlardan eyle.”206
 
Bu kulların fiillerinin yaratılması meselesidir.


___________________________________________________________________________________________________________________________________

201 Naziat, 79/24.

202 Taha, 20/72.

203 Buhâri, Eymân, 6664; Müslim, İman, 127/201-202. Her ikisi de Ebû Hureyre (Radıyallâhu Anh)’dan rivâyet etmişlerdir.

204 Bu cümleden sonra bazı kelimeler, mana anlaşılamayacak derecede, asıl nüshada silinmiştir.

205 Bakara, 2/128.

206 İbrahim, 14/40.

“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 700
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Fusûsu’l-Hikem Üzerine 

Soru:

Dinin imamları, Müslümanların hidâyete erdiren değerli âlimleri bu konuda ne demektedirler?

İnsanlar arasında (Fusûsu’l-Hikem diye) meşhur bir kitap vardır. Bunun yazarı bu kitabı, gördüğünü iddia ettiği bir rüyada Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in izniyle kaleme aldığını öne sürmektedir. Zaten kitaplarının çoğu Allah’ın indirdiklerine ve gönderdiği peygamberlerin görüşlerine zıttır. Kitabın içinde geçen sözlerinden bir tanesi şöyledir: “Adem (Aleyhisselâm)’ın, insan olarak isimlendirilmesinin sebebi, Hakk Teâlâ için kendisiyle görme melekesinin sağlandığı gözün göz bebeği mertebesinde olmasından dolayıdır.” 

Başka yerde ise şöyle demiştir: “Münezzeh olan hakk, müşebbeh olan yaratılmışın ta kendisidir.”  Nuh (Aleyhisselâm)’ın kavmi hakkında da şöyle demiştir: “Eğer onlar, Vedd, Suva’, Yeğus, Yeuk ve Nesr’e ibadet etmelerini terk etselerdi, bunları terk ettikleri oranda hakka karşı bilgisiz kalırlardı.” Sözlerini şöyle sürdürdü: “Her ibadet edilende hakkın çeşitli vechi vardır. Bunu bilenler bilir, bilmeyenler bilmez. Âlim olan, kime  ibadet ettiğini ve hangi şekilde zahir oldu da sonunda ibadet ettiğini bilir. Bunların arasının ayırt edilmesi ve çokluğu somut şekillerdeki azalar gibidir.” 

Hud (Aleyhisselam)'ın kavminin  ise yakınlıkla  iç  içe olduklarına, derken uzaklığın ortadan kalktığına, sonra onların hakkında cehennemin müsemmasının da ortadan kalktığına, yakınlaştırılanlardan olma nimetlerini kazandıklarına hükmeder. Ayrıca onlar Rabb Teâlâ’nın sırat-ı  müstakimi üzerindedirler!
 
Kendisi, azap kelimesini hak eden bütün kulların tehdit edildiğini de inkâr eder. 

Kısacası, bu hususta onu onaylayan küfre girer mi girmez mi? Ya da onun bu sözünden razı olunur mu olunmaz mı? Bunu işiten akıllı ve buluğa eren birisi olduğunda dili ya da kalbiyle inkâr etmezse günaha girer mi yoksa girmez mi? Lütfen bize açıkça fetva verin. Unutmayın ki Allah Teâlâ bu hususta ahid almıştır. Ayrıca ihmal edilmesi [iradesi ve imanı] zayıflara ve cahillere büyük zararlar vermiştir. Yardım ancak Allah’tan istenir ve O’na dayanılır. Durumun ıslah edilmesi ve sapıklığın kökünün kurutulması için inkârcıların alelacele cezalarının kesilmesini dileriz.

Cevap: 


Hamd Allah’a mahsustur. 

Bu zikredilen kelimelerin her biri küfür olan kelimelerdir. Bu hususta da, İslâm Dini’nde küfür olması bir tarafa, Müslümanlar, Yahudiler ve Hristiyanlardan oluşan din ehli arasında hiçbir tartışma bulunmamaktadır.

Kişinin: “Âdem (Aleyhisselâm)'ın insan olarak isimlendirilmesinin sebebi, Hakk Teâlâ için kendisiyle görme melekesinin sağlandığı gözün göz bebeği mertebesinde olmasından dolayıdır.”sözü, Âdem (Aleyhisselâm)’ın Hakk Teâlâ’nın bir parçası hem de bu parçalarının en değerlisi olmasını gerektirir: O ise, bundan pek yücedir. İşte bu, onların görüşünün hakikatidir. Zaten görüşlerinden de bilinmektedir.

İkinci kelime buna muvafakat  sağlamaktadır. Bu  ifade: “Münezzeh olan hakk, müşebbeh olan yaratılmışın ta kendisidir.” cümlesidir.

Bundan dolayı sözlerini şöyle tamamlamıştır: “Dolayısıyla emreden, yaratılan yaratıcıdır. Yaratılan emir de yaratıcıdır. Bunların hepsi aynı olan tek şeyden kaynaklanır. Hayır hayır! Hatta aynı şeylerdir. O çok olan varlıklardır. 

“Babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince: Yavrucuğum! Rüyada seni boğazladığımı görüyorum; bir düşün, ne dersin? Dedi.
O da  cevaben: Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulursun, dedi.”
210 

Burada çocuk babasının aynısıdır. Bu yüzden de babası, sadece kendisini boğazladığını görüyordu.

“Biz, oğluna bedel ona büyük bir kurban verdik.”211
 
Bu, rüyasında insan şeklinde gözükerek, babanın aynısı konumunda olan oğlu hükmünde değil de, onun şekline bürünen varlık, koç şeklinde belirmiştir. 

“Ondan eşini yarattı.”212

Burada da kendinden başka birisiyle evlenmemiştir. 

Başka bir yerde de şöyle demiştir: “Allah her türlü anlayıştan gizli/kapalıdır. Ancak, “Alem, onun  şekli ve kimliğidir.” Diyenin anlayışı böyle değildir. 

Şöyle de demiştir: “Onun güzel isimlerinden birisi de el-Aliyy/Yücedir. Peki, kime karşı? Ondan başka birisi var mı ki? Sonra, her şey O iken, neyden yüce olabilir ki? Demek ki O’nun yüceliği kendisine aittir. Bir de O, varlık açısından mevcudatın aynısıdır. Dolayısıyla muhdesât diye isimlendirilen de zâtından dolayı yüce olmaktır. Muhdesât ise ondan başka bir şey değildir [Sözlerini şöyle sürdürdü:] İşte Allah, gözüken şeylerin ta kendisidir. Yine O, açığa çıktığında kapalı kalan şeylerin de aynısıdır. Başkasını gören diye bir şey yoktur. O’ndan başka konuşan diye bir şey yoktur. İşte O kendisi için açığa çıkan ve ondan gizli kalandır. O, Ebû Said el-Harrâz ve bunun dışında başka sonradan uydurulan isimlerle isimlenendir.” 

Sözlerini şöyle tamamladı: “Nefsi için yüce olan, kendisinin kemaliyeti olan kimsedir. Bu kemaliyetle de varlıkla alakalı bütün işleri ve yoklukla ilgili nisbetleri kapsar. Bu hususta, örf, akıl ve din açısından övülmesiyle ya da örf, akıl ve din açısından yerilmesi arasında hiçbir fark yoktur. Bu özellikle de sadece Allah’ın müsemması içindir. Şöyle de demiştir: Hakk Teâlâ’nın muhdesât  sıfatlarla  belirdiğini  görmez misin? Ve bununla, eksiklik ve yeme sıfatlarıyla kendinden haber verdiğini? Mahlûkun ise, hakkın sıfatlarıyla gözüktüğünü görmez misin? Ve bunların başından sonuna kadar O’nun sıfatları olduğunu? Nitekim  muhdesâtın  sıfatları, Hakk Teâlâ’nın hakkıdır.

Ve buna benzer daha birçok ifadeler... 



_________________________________________________________________________________________________________________________________

210 Saffat,37/102.

211 Saffat, 37/107.

212 Nisa, 4/1.
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 700
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0

Fusûsu’l-Hikem diye  adlandırılan bu kitabın  sahibi,  İbn Seb’in, Şeşteri, Tilmisâni’nin, Sadreddin Konevi, İbnu’l-Farız ve bunlara tâbi olanlar gibilerinin savunduğu görüşleri varlığın tek olduğudur. Bunlar Vahdet-i Vücûd diye isimlendirilirler. Kendilerinin hakikate isabet ettiklerini ve irfan sahibi olduklarını iddia ederler. Onlar yaratıcının varlığını mahlûkatın varlığının aynısı olarak görürler. Dolayısıyla, güzellik, çirkinlik, övülme, yerilme gibi bütün mahlûkatın vasıflandığı her şeyle vasıflanan onlara göre yaratıcının aynısıdır. Aynı şekilde onlara göre yaratıcının, mahlûkatın varlığına ters düşen ve ondan farklı olan bir varlık asla olamaz. Bilakis onlara göre, asla yaratıcıdan başka bir şey yoktur. 

Onların [küfür ve batıl olan] sözlerinden bir tanesi de şudur: “Allah’tan başka hiçbir şey yoktur. (Her şey Allah’tır.)” dolayısıyla puta tapanlar onlara göre başka bir şeye tapmamışlardır. Çünkü onlara göre Allah’tan başka bir şey yoktur.

Bu yüzden de Allahu Teâlâ’nın:

“Rabbin sadece kendisine ibadet etmenizi emretti.”213

Ayetini, “Rabbin sadece kendisine ibadet etmenizi takdir etti.” şeklinde anlamışlardır. Çünkü onlara göre zaten O’ndan başka ibadet edilmesi düşünülecek bir şey yoktur. Kısacası her putperest ancak Allah’a ibadet etmiştir. 

Yine bundan dolayı bu kitabın yazarı, buzağıya tapanların isabet ettiklerini benimsemiş, Hz. Musa (Aleyhisselâm)'ın Harun (Aleyhisselâm)’ın buzağıya  tapanları yadırgamasına karşı çıktığını zikretmiş ve şöyle demiştir: “Hz. Musa (Aleyhisselâm) durumu Harun (Aleyhisselâm)’dan  daha  iyi  bilmekteydi. Çünkü o, Allah’ın kendisinden başka bir şeye ibadet etmemelerini takdir ettiğini(!)bildiğinden, buzağıya tapanların neye taptıklarını biliyordu. Allah’ın hükmettiği herşey mutlaka gerçekleşecektir. Musa (Aleyhisselâm)'ın kardeşi Harun (Aleyhisselâm)’ı yermesi gördüğü yadırgamasından ve ona tâbi olmamasından kaynaklanmıştır. Çünkü gerçek arif, hakkı her şeyde gören kimsedir. Hatta her şeyin aynısını görendirde.
 
Bu yüzden Firavun’u, ariflerin ve tahkikçilerin büyüklerinden sayarlar ve rubûbiyet iddiasında isabet ettiğini düşünürler. Nitekim O kitapta şöyle demiştir: “Firavun kendi zamanında otorite makamında ve kılıçla hükmeden bir halife olunca, her ne kadar zâlim birisi olsa da şöyle demiştir: “Ben sizin en yüce Rabbi’nizim!”214 Bu şu anlama gelmektedir: Her ne kadar herkes, herhangi bir şeye nisbetle rabbler olsa da ben onlardan daha yüce olan bir rabbim. Çünkü bana zahirde aranızda hükmetme görevi verildi.” Sihirbazlar da dediklerinin doğruluğunu anlayınca onu yadırgamadılar, ikrar ettiler ve  şöyle dediler: “Öyle ise yapacağını yap! Sen, ancak bu dünya hayatında hükmünü geçirebilirsin.”215 Devlet senindir. Böylelikle, her ne kadar Hakk Teâlâ’nın aynısı olsa da: Firavun’un  sözü doğru olmuştur: “Ben sizin en yüce Rabbi’nizim!” 

Onların  kâfir olduklarını  bilmen  için  şunu bilmen  sana yetecektir: onların görüşlerinin en hafifi, Firavun’un mü’min ve günahlardan beri olarak öldüğünü söylemeleridir. Nitekim şöyle demiştir: “Musa (Aleyhisselâm) Firavun’un gözünün nûrudur. Bunu da boğulurken Allah’ın verdiği iman sebebiyle gerçekleştirmiştir. Bu yüzden de onun ruhunu tertemiz bir şekilde almıştır. Onda hiçbir pislik söz konusu bile değildir. Çünkü Allah onun ruhunu iman ederken günah kazanmadan önce almıştır. Zaten İslâm da eskiden yapılan hataları affeder.”

Müslüman, Yahudi ve Hristiyanlardan oluşan bütün dinlerde zorunlu olarak bilinir ki Firavun yaratılmışların Allah’a karşı en fazla kâfir olanıdır. Bu ne ki! Allah Teâlâ Kur’ân’da, bir kâfirin özel ismini belirterek, Firavun’un kıssasından daha büyüğünü anlatmamıştır. Yine onun hakkında zikrettiği gibi kâfirlerden hiçbirinin ne küfrünü, ne tağutluğunu ne de büyüklenmesini anlatmamıştır. 


Hem onun hem de kavminin hakkında azabın en şiddetlisine gireceklerinden haber vermiştir. Çünkü Al-i Firavun ibaresi, tıpkı Al-i  İbrahim, Al-i Lût, Al-i Davud, Al-i gibidir. Bu isim tamlamalarındaki tamlayanı ailenin kapsamına dâhil  olacağına âlimler ittifak etmişlerdir. İnsanlardan Allah’ın en büyük düşmanına gelip de onların Allah’a karşı küfre düştükleri konusunda isabet ettiklerini ve haklı olduklarını söyledikleri zaman, onların bu dediklerinin Yahudi ve Hristiyanların küfürlerinden daha büyük olduğu anlaşılmıştır. Bir de diğer ifadeler nasıl durumdadır acaba, varın siz düşünün! 

Selef âlimleri ve imamları yaratıcının, yarattıklarından farklı olduğu konusunda ittifak halindedirler. Ne O’nun zâtında yarattıklarından bir şey, ne de yarattıklarında O’nun zâtından bir şey olamaz. 

Selef ve imamlar, Cehmiyye’yi “O, her yerdedir.” dedikleri için tekfir etmişlerdir. Onları yadırgadıkları ve karşı çıktıkları meselelerden birisi de, O’nun karınlarda, abdest alma yerlerinde ve helalarda olabileceğidir. O, bütün bunlardan pek yücedir. O zaman hele bir de, karınların, abdest alma yerlerinin, helaların, necasetlerin, pisliklerin bizzat kendisi yapanların durumu ne olabilir, varın siz düşünün! 

Ümmetin selefi ve imamları Allah’ın, ne zâtında, ne sıfatlarında ne de fiillerinde bir benzerinin olmadığı hususunda da müttefiktirler. İmamlardan birisi şöyle demiştir: Allah’ı yarattıklarına benzeten kâfir olur. Allah’ın kendisiyle vasfettiği özelliği inkâr eden kâfir olur. Ne Allah’ın kendini vasfettiği ne de Rasûlü’nün O’nu vasfettiği hususlarda benzetme olamaz.

Müşebbihe ve Mücessime 216 nerede bunlar nerede? Bunlar, Allah’ı mahlûkatları gibi yapmakla küfürde  tavan yapmışlardır. 

Onlar: “Allah kadimdir, mahlûkat ise muhdestir.” Diyorlar. Diğerleri ise yaratılmışların bizzat kendisi olarak görmektedirler. Bu da yetmezmiş gibi, bir de bütün eksik ve afetli sıfatlarla vasıflandırmaktadırlar. Hâlbuki bunlarla, ancak bütün kâfirler, bütün günahkârlar, bütün şeytanlar, bütün yırtıcı hayvanlar, bütün yılan çeşitleri vasıflandırılabilir. Allah onların iftiralarından ve sapıklıklarından beridir. Allah, onların söyledikleri şeylerden münezzehtir; son derece yücedir ve uludur. 

Allah Teâlâ kendisi gibi, Rasûlü ve mü’min kulları için de onlardan intikamını alacaktır. Bunlar şöyle derler: Hristiyanlar: “Allah Mesîh’in ta kendisidir.”217diyerek tahsis ettiklerinden dolayı kâfir olmuşlardır. Hristiyanların, Mesih hakkında dediklerinin hepsini onlar da Allah hakkında derler. Hristiyanların küfrü bunların küfürlerinden olsa olsa bir parçadır. 

Bu zikredilen kitabı son dönemde yaşayanlardan yetkili bir kimseye okuyunca, birisi ona şöyle dedi: “Bu kitap Kur’ân’a muhalefet etmektedir. 0 da: Kur’ân’ın tamamı şirk doludur’ dedi. Asıl tevhid ancak bizim şu sözümüzdedir.” dedi... Yani; Kur’ân’ın rabb ile kul arasını ayırdığını kastediyor. Onlara göre tevhidin hakikati, Rabbin kulun ta kendisidir... Bunun üzerine başka birisi de dedi ki: Öyleyse benim eşimle kızım arasında ne fark olabilir ki?” o da zaten fark yok ki! Fakat şu (hakka ulaşmaktan) engelli(!) kimseler haram derler. Ama biz ise: Evet! Size haramdır!” diyoruz. 

Bu kimselerin sözleri hakkında küfürdür denildiğinde bu ifade onların hallerini belirtmez. Çünkü [onlara göre] küfür kavramı, altında farklı çeşitler barındıran bir cinstir. Hatta her kâfirin küfrü onların küfründen bir parçadır. Bundan dolayı şunların liderlerinden birisine Sen Nusayrisin denildiğinde: Nusayr benden bir parçadır cevabını vermişti. Abdullah b. Mübarek (Rahmetullahi Aleyh) de şöyle derdi: Bizler Yahudilerle Hristiyanların sözlerini anlatabiliyoruz. Ancak Cehmiyye’nin sözlerini anlatmaya dilimiz varmıyor! ” İşte bunlar, şu Cehmiyyelerden daha berbattırlar. Çünkü onların vardıkları son nokta, Allah’ın her yerde olduğunu söylemeleriydi. Bunların sözleri ise, Allah her yerin varlığıdır şeklindedir. Onlara göre, biri hall (hulûl eden) diğeri de mahall (hulûlun gerçekleştiği yer) olan iki tane mevcut varlık yoktur. 

Bundan dolayı da dediler ki: “Âdem (Aleyhisselâm)’ın, insan olarak isimlendirilmesinin sebebi, Hakk Teâlâ için kendisiyle görme melekesinin sağlandığı gözün göz bebeği mertebesinde olmasından dolayıdır.” Müslümanlar, Yahudiler ve Hristiyanlar;  insanlardan herhangi birisi hakkında Allah’ın bir parçasını olduğunu söyleyenlerin bütün dinlerde kâfir olduğunu dinde zaruri olarak kabul etmişlerdir. Çünkü Hristiyanlar, her ne kadar sözleri küfrün en büyüklerinden olsa da bunu söylememiştir. Onlardan hiçbirisi,  ne  yaratılmışların aynısının yaratıcının parçası olduğunu, ne yaratıcının mahlûk olduğunu ne de münezzeh olan hakkın müşebbeh olan yaratılmış olduğunu ifade etmemiştir. 


________________________________________________________________________________________________________________________________

213 İsra, 17/23.

214 Naziat, 79/24.

215 Taha, 20/72.

216 Mücessime ve Müşebbihe, İslâm ümmeti arasında çıkmış sapık fırkalardan olup Mücessime Allah’a cisim isnad eden Müşebbihe ise Allah’ın zâtını ve sıfatlarını, insanlara ve sıfatlarına benzeten bir gruptur. (Abdulkadir el-Bağdadi, Mezhepler Arasındaki Farklar, s. 202)

217 Maide, 5/17, 72.
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 700
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Aynı şekilde: “Eğer müşrikler putlara ibadet etmelerini terk etselerdi, bunları terk ettikleri oranda hakka karşı bilgisiz kalırlardı.” ifadesi de bütün dinlerde zaruretle bilinen küfürdür. Çünkü bütün din mensupları ve peygamberlerin hepsi putperestlerin putlara tapmalarını  yasaklamış, bunu yapanı tekfir etmişlerdir. Mü’minin mü’min olması için putlara tapmaktan ve Allah’ın dışında ibadet edilen her varlıktan beri olması gerekir. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: 

“İbrahim ’de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardı: Onlar kavimlerine demişlerdi ki: “Biz sizden ve Allah’ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah ’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir. ” Şu kadar var ki, İbrahim babasına: “Andolsun senin için mağfiret dileyeceğim. Fakat Allah’tan sana gelecek herhangi bir şeyi önlemeye gücüm yetmez” demişti, (O mü’minler şöyle dediler:) Rabbimiz! Ancak sana dayandık, sana yöneldik, Dönüş de ancak sanadır.”218

Halilullah (Aleyhisselâm) da şöyle demiştir: 

“İbrahim dedi ki: İyi ama neye taptığınızı (biraz olsun) düşündünüz mü? İster siz, ister eski atalarınız. İyi bilin ki onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi (benim dostumdur.)”219

“Bir zaman İbrahim, babasına ve kavmine demişti ki: Ben sizin taptıklarınızdan uzağım. Ben yalnız beni yaratana ibadet ederim. Çünkü O, beni doğru yola  iletecektir.”220 

“Ey kavmim! Ben sizin (Allah’a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Ben hanîf olarak, yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah’a çevirdim ve ben müşriklerden değilim.”
221

Bu husus, Müslümanlar bir kenara, Yahudi ve Hristiyanlarda bile özel bir delille delillendirilmeye gerek kalmayacak kadar açık ve çoktur. Eğer birisi çıkar da: “Eğer müşrikler putlara ibadet etmelerini terk etselerdi, bunları terk ettikleri oranda hakka karşı bilgisiz kalırlardı.” derse, Yahudi ve Hristiyanlardan daha fazla kâfir olmuştur. Onları tekfir etmeyen de Yahudi  ve Hristiyanlardan daha fazla kâfir olmuştur. Çünkü Yahudi ve Hristiyanlar putperestleri tekfir ediyorlardı. Öyleyse putlara tapmayı terk edeni, terk ettigi oranda hakka karşı bilgisiz sayanın durumu ne olur sizce?

Onun bir de şöyle sözü vardır: “Âlim olan, kime ibadet ettiğini ve hangi şekilde zahir oldu da sonunda ibadet ettiğini bilir. Bunların arasının ayırt edilmesi ve çokluğu, somut şekillerdeki azalar ve ruhani şekildeki manevî kuvvetler gibidir. Demek ki ibadet edilen her varlıkta Allah’tan başka kimseye ibadet edilmemiştir.”
 
Bu ifade de putperestlerin küfründen daha berbattır. Çünkü onlar, araya aracılar ve şefaatçiler koymuş ve şöyle demişlerdi:

 “Onlara, bizi sadece Allah ’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz.”
222

“Yoksa onlar başkasını şefaatçiler mi edindiler? De ki: Onlar hiçbir şeye güç yetiremezler ve akıl erdiremezlerse de mi (Şefaatçi edineceksiniz)?”223
 
Ayrıca onlar, Allah’ın, göklerin ve yerin, putların da yaratıcısının Allah olduğunu kabul ediyorlardı. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
 
“Andolsun ki onlara: Gökleri ve yeri kim yarattı? Diye sorsan, elbette “Allah’tır” derler.”224 

“Onların çoğu Allah’ a ancak ortak koşarak inanırlar.”225
 
İbn Abbas (Radıyallâhu Anh) dedi ki: “Yani; onlara göklerin ve yerin yaratılması hakkında sorarsın demektir. Onlar da hemen ardından: “Allah” diyecekler sonra da başkasına ibadet edeceklerdir. Mesela onlar telbiyelerindeki “sana geldim Allah'ım! Senin ortağın yoktur. Ancak birisi  vardır ki o senindir. Sen onu ve onun sahip olduklarına sahipsin.” Bundan dolayı Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: 

“Allah size kendinizden bir temsil getirmektedir: Mülkiyetiniz altında bulunan köleler içinde, size verdiğimiz rızıklarda birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekineceğiniz derecede sizinle eşit ( haklara sahip)ortaklarınız var mı?”
226

Bunların küfrü, putperestlerin başkalarına değil de Allah’a ibadet ettiklerini kabul etmeleri açısından daha büyüktür. Bir de onlara göre putlar, Allah’a karşı insanın bir organı ve nefsin kuvvetleri mertebesindedir. Ama putperestler öyle mi? Onlar taptıkları putların Allah’tan başka bir varlık olduğunu ve yaratıldıklarını itiraf ediyorlardı. Bir de şu açıdan bakarsak, putperest Araplar, göklerin ve yerin bu ikisinden başka yaratan bir rabbleri olduğunu da kabul etmektelerdi.

Ama diğerlerine göre, gökler ve yer diye bir kavram yoktur. Diğer yaratılmışlar ise, olsa olsa gökler ile yerden ve diğer yaratılmışlardan tamamen farklı birer rabbdirler. Bilakis yaratılan yaratanın ta kendisidir!
 
Yine İslâm Dini’nde zaruri olarak bilinen hususlardan birisi de; Ad, Semud, Firavun kavmi ve Allah’ın kıssalarını anlattığı kâfirler Allah’ın düşmanıdırlar ve onlar ahirette azab edilecektirler. Ayrıca Allah onlara lanet ve gazab etmiştir. Onları öven, onları Allah’a yakınlaştırılanlardan ve cennetliklerden kılanların küfrü bu açıdan Yahudi ve Hristiyanlardan daha büyüktür.


__________________________________________________________________________________________________________________________________

218 Mümtehine, 60/4.

219 Şuara, 26/75-77.

220 Zuhruf, 43/26-27.

221 En’am, 78-79.

222 Zümer, 39/3.

223 Zümer, 39/43.

224 Zümer, 39/38

225 Yusuf 12/ 106.

226 Rum. 30/28.
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 700
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Bilginlerin İbn Arabî Hakkındaki Görüşleri. 



"İşbu fetva, bu adamların sözlerini uzun uzun zikredip küfür ve ilhadlarını ortaya koymaya müsait değildir. Bilinsin ki bu adamlar, yahudilerden de, hıristiyanlardan da daha kafir olan Batıni-Karamita ve İsmailiyye türünden bir gruptur. Nitekim büyük alim ibrahim el-Ca'beri  (Rahmetullahi Aleyh) 227,Fusus kitabının yazarı İbn Arabi ile bir araya geldiği zaman şöyle demiştir: "Onu, Allah'ın indirdiği her kitabı ve gönderdiği her peygamberi yalanlayan pis bir ihtiyar olarak gördüm"."

Büyük fıkıh alimi Ebu Muhammed Abdisselam (Rahmetullahi Aleyh) 228Kahire'ye geldiğinde kendisine ibn Arabi sorulduğu zaman şöyle demişti: «O kötülük piri, yalancı mı yalancı, hayırdan, uzak biridir, alemin kadim olduğu görüşündedir, zinayı haram saymaz.»

İbn Arabi, alemin kadim olduğunu söylediği ve bu, bilinen bir küfür olduğu içindir ki, İbn Abdisselam.: «O, alemin kadim olduğuna kaildir» demiş ve bu ifadeleri ile ibn Arabi' nin kafir olduğunu belirtmiştir. Henüz o sıralarda İbn Arabi' nin «Alem, bizzat Allah'tır; alem, Allah'ın suretidir; alem Allah'ın hüviyetidir» şeklindeki sözleri yayılmamıştı. Şüphesiz böylesi bir fikir Vacibü'l-Vücud'un varlığını kabul edip, «Mümkün varlıklar O'ndan sudur etmiştir» diyerek alemin kadim olduğu fikrini savunanların küfründen daha beterdir.

İbn Arabi'yi bizzat gören alimler onun çok yalancı ve iftiracı olduğunu, el-Fütuhat el - Mekkiyye ve benzeri kitaplarının akıl sahibi hiç kimsenin gözünden kaçmayacak yalanlarla dolu olduğunu söylemişlerdir. Evet İbn Seb'in, Konevi, Tilimsani gibi taraftarları arasında İbn Arabi İslam'a en yakın olanı olduğu halde durum budur. Şimdi İslam'a en yakın olan, yahudilerin ve hiristiyanlarm 'küfründen daha beter bir küfrün içinde bulunursa İslam'dan en uzak olanların durumunu varın siz hesap edin!.. Ben bunların bahsettikleri küfrün onda birini bile zikretmedim.............

Bu vahdet-i vücudçuların durumu da aynıdır: Bunların elebaşıları küfrün önderleri olup öldürülmeleri vaciptir. Tevbe etmeden yakalandığı zaman bunlardan herhangi birinin tevbesi kabul olunmaz. Çünkü bunlar, dıştan müslüman olduklarını söyleyip içlerinde büyük bir küfrü gizli tutan zındıkların önde gelenlerindendirler. Bunlar, ne söylediklerim ve müslümanların dinine muhalefet ettiklerini gayet iyi bilmektedirler. Bu sebeple bunlara intisap eden, bunları savunan, övüp yücelten, kitaplarına değer veren, bunlara yardım ve desteğiyle tanınan, bunlar hakkında söz söylemeyi hoş görmeyen veya onların sözlerinin mahiyetini, bu kitabı onun yazıp -yazmadığını bilmediği mazeretiyle ve ancak bir cahilin ya da münafıkın ileri sürebileceği benzeri mazeretlerle onları mazur görmeye kalkışan herkesin cezalandırılması gerekir. Hatta durumlarına vakıf olup da onlara karşı çıkmaya yardımcı olmayan herkesin de cezalandırılması gereklidir. Çünkü böylelerine karşı kıyam edip mücadelede bulunmak en önemli vecibelerdendir. Zira bunlar bazı şeyhlerin ve alimlerin, hükümdarlar ve devlet adamlarının akıllarını ve dinlerini ifsad etmişlerdir; bunlar yeryüzünde sırf fesat peşinde koşar ve insanları Allah'ın yolundan alıkoyarlar.

Bunların dinde meydana getirdiği yıkımlar, müslümanların mallarına el koyan ama dinlerine dokunmayan Moğolların ve yol kesici eşkıyaların - ki bunlar müslüman dünyayı fesada vermelerine rağmen dine dokunmamışlardır - zarar ve tahribatından daha büyük olmuştur. Bunları tanımayanlar tahkir etmezler. Ama bunların sapıklıkları ve saptırmalarını tavsif edip anlatmak mümkün değildir; bunlar tıpatıp Batıni Karamita'nın benzeridirler.

Dolayısıyla bunlar Moğolların hakimiyetini arzulamakta, onların müslümanlara galebe çalmasını tercih etmektedirler. Yalnız onların yandaş ve taraftarlarından hiç haberi olmayanlar bundan müstesnadır; çünkü bunlar onların içyüzünü bilmemektedirler.

Yine aynı nedenle bunlar yahudileri ve hiristiyanları nasılsalar öylece kabul edip, tıpkı putperestleri hak üzere saydıkları gibi, bunları da hak üzere görmektedirler ki, bu her iki tutum da büyük bir küfürdür.

Böyleleri hakkında hüsn-ü zan besleyip de onların durumunu bilmediğini iddia eden kimse, onlara muhalefet edip, açıkça onları reddetmese bile, işte artık onların halini bilsin. Aksi halde onlardan kabul edilecek ve onlardan sayılacaktır.

Onların sözlerinin Şeriat'a uygun bir te'vili vardır» diyenlere gelince, şüphesiz bunlar da onların elebaşıları ve önderlerindendir. Çünkü böyle birisi şayet aklı başında ise söylediklerinde kendisinin yalancı olduğunu bilir. Eğer bu hususa içiyle ve dışıyla gerçekten inanıyorsa bu da hıristiyanlardan daha fazla kafirdir. Böylelerini kafir tanımayan ve sözlerinin bir te'vili olduğunu kabul eden kimse, 'teslis ve ittihad' akideleri dolayısıyla hıristiyanları hiç mi hiç kafir sayamaz. Doğruyu bilen ancak Allah'tır.


___________________________________________________________________________________________________________________________________

227 Ebû İshak İbrahim b. Ömer el-Ca’berî (732/1332).Şafii fakihlerinden olduğu gibi aynı zamanda da kıraat âlimidir.  Yüz kadar eseri vardır.  Bkz: Zirikli el-A'lam 1/55.

228 Ebû Muhammed Abdulaziz b. Abdusselam (660/1262) Sultanu’l-Ulema (Eşari akidesini savunurdu) lakabına sahip bir fakih olup ictihad mertebesinde kabul edilmiştir. Dimeşk’te doğup büyümüş, Bağdat ve Kahire’ye gitmişti. Bütün buralarda takdirlerle karşılanmıştır. Ayrıca çeşitli İslâmi ilimlerde eserleri vardır. Bkz: Zirlikli, el-A’lam, 4/21.
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
2370 Gösterim
Son İleti 10.06.2015, 01:08
Gönderen: İbn Teymiyye
3 Yanıt
2061 Gösterim
Son İleti 30.03.2019, 01:43
Gönderen: İbn Kesir
1 Yanıt
3186 Gösterim
Son İleti 02.03.2019, 23:02
Gönderen: Uhey
1 Yanıt
1519 Gösterim
Son İleti 21.04.2019, 18:00
Gönderen: İbn Teymiyye
1 Yanıt
347 Gösterim
Son İleti 30.04.2019, 03:32
Gönderen: İbn Teymiyye