Tavhid

Gönderen Konu: BİDAT EHLİNİN TEKFİRİ HAKKINDA BAZI SORULAR  (Okunma sayısı 419 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Allahuakbar

  • Newbie
  • *
  • İleti: 1
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Selam Aleykum. Adım İbrahim, Azeriyim tevhid ilmini ve selefin akidesini tahsil etmeye çalışıyorum sitenizdeki (tavsiye) kitapları okuyorum. Ve bu esnada sorular çıkıyor. 2soru sormak istiyorum

Soru1: Ehli sünnete göre iman artar ve azalır. Kur'anda imanın artması açıkca belirtildiğine rağmen, iman artmaz diyen mürcienin bu konudaki te'vili nedir ki Bazıları onları tekfir etmiyor? İman sözünün başka manalarımı var?

Soru2: Allah'ın kıyametde görülmesi de aynı önceki soru gibi Kıyamet suresindeki, mealen: "Rabblerine bakarlar" ayetini nasıl te'vil ediyorlarki onları tekfir etmeyenler illeti hadisin ulaşmadığına bağlıyor?

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1772
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: BİDAT EHLİNİN TEKFİRİ HAKKINDA BAZI SORULAR
« Yanıtla #1 : 18.06.2019, 03:34 »
Ve aleykum. Bismillah. Evvela, sitemizde tevhidi yeni öğrenenlere yönelik tavsiye kitaplarımızı okuyanların ilk ilgilenmesi gereken mesele bunlar değildir. O kitaplarda öğrenilmesi gereken en aciliyetli mesele dinin aslının ve de iman küfür sınırlarının ne olduğudur. Bu bahsettiğiniz konu ise bidat ehlinin tekfiri meselesidir ve ehlince malum olduğu üzere İslam itikadındaki en zor ve çetrefilli bahislerden birisidir. Aslında bu işin temeli kolaydır, zira iman küfür sınırlarını bilen herkes “kafir”in dinin zaruri, açık hükümlerini inkar eden kimselere verilen isim olduğunu bilir. Hafi/kapalı meselelerde ise tekfir ancak hüccet ikamesinden sonra sözkonusu olur. Bunu bildikten sonra geriye tek bir mesele kalıyor ki o da muayyen vakıalara ve fırkalara bu genel hükmün nasıl uygulanacağıdır. Yani hangi fırkalar dinin açık hükümlerini reddediyor, görüşleri nelerdir vesaire gibi ki bu da avamın işi değildir. Avama düşen bu hususta selefe tabi olmaktır. Selef alimleri, kendi dönemlerindeki fırkalardan hangisinin tekfir edileceğini, hangisinin tekfir edilmeyeceğini izah etmişlerdir ki Mürcie –aşırı bazı fırkaları hariç- selef tarafından tekfir edilmeyen fırkalar arasındadır. Bu husustaki açıklamalar daha önce geçmişti: http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=321.0 Söz konusu yazıyı okuyup iyice fıkhettikten sonra bu soruyu yöneltseydiniz daha iyi olurdu, hatta belki gerek de kalmazdı. Sorularınız arasında bu fırkaları tekfir etmeyenler niye etmiyor gibi ifadeler kullanmışsınız. Şunu tekrar hatırlatmak isterim ki bunları tekfir etmeyenler selef-i salihinin ve İslam ümmetinin kendisidir. O yüzden bir şey sorarken buna göre edep takınılması, hatta gerekirse sormaktan bile vazgeçilmesi gerekir. Çünkü Rasulullah sav ümmetinin dalalet üzere birleşmeyeceğini ifade etmiştir. O bakımdan ümmetin bidatçilere karşı gösterdiği tavrı sorgulamak, dinin kendisini sorgulamakla eşdeğerdir. Zikrettiğimiz gibi selef, “iman artmaz eksilmez” diyen Mürcie’yi kıble ehli 72 fırka arasında saymışlardır. İlgili nakiller verdiğimiz adreste mevcuttur. Burada tek mevzu tevil ehli olmaları değildir. Namazı, orucu, zekatı başka şeylerle tevil eden Alevi ve Batiniler de tevil ehli olmasına rağmen tevilleri kabul edilmemiş ve de Yahudi ve Hristiyanlardan daha azılı kafir kabul edilmiştir. Çünkü tevil ettikleri şey, bizzat alim cahil herkesin dinden olduğunu zaruri olarak bildiği açık bir meseledir, öyle ki namazdan kasıd aslında bildiğimiz namaz değildir, şudur budur diyen birisinin esasında kalben İslam’a inanmayan bir kafir olduğu ve o söylediği tevilleri de sırf dinle dalga geçmek için ya da İslama açıktan hücüm etmeye cesaret edemediğinden ötürü yaptığı hususu herkesin nezdinde bellidir. İnsaf ve adalet ölçülerinde bakan birisi Mürcie ve Mutezile gibi fırkaların yaptığı tevillerin bunlarla aynı derecede değerlendirilmeyeceğini teslim eder. Zira bir grup dinin açık hükümlerini inkar ederken, diğerleri ise bunlara nazaran biraz daha kapalı olan veya en azından ümmetin bir kısmına kapalı kalması muhtemel bazı meselelerde sapmıştır. Kısacası bidatçilerin tekfir edilmeme sebebi, az veya çok bir ihtimalle de olsa kalplerinde Allaha ve Rasülüne iman olma ihtimalidir. Çünkü saptıkları konular, Allah ve Rasülünün muradı kendilerine kapalı kalma ihtimali içeren hafi mevzular olduğundan dolayı onların yaptığı tevilleri yapan birisi kesinlikle batınen münafık ve zındık olan birisidir, şeklinde mutlak bir iddiada bulunamıyoruz. İslamın açık hükümlerini inkar eden kişilerle alakalı ise bunu çok rahat söyleriz, aradaki fark budur.

Sorduğunuz mevzuların tafsilatına gelince; Kur’an’da imanın artacağına delalet eden ayetleri elbette Ehli sünnetin okuyup kabul ettiği gibi Mürcie de okuyup tasdik ediyordu. Mesela şu ayet gibi;

وَإِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ آيَاتُهُ زَادَتْهُمْ إِيمَانًا

“Allah’ın ayetleri onlara okunduğunda bu onların imanını arttırır.” (Enfal:2)

Lakin, Mürcie bu noktada bu ayetin imanın bizzat kendisinin artacağı veya azalacağı şeklinde anlaşılmasının caiz olmadığını ileri sürmektedir. Zira onların iddiasına göre iman, tasdik demektir ve tasdik edilecek şeylerin artması da azalması da küfürdür. Mesela imanın altı şartına yedincisini ilave etmek veya birini reddedip beş şarta iman etmek gibi. Fakat, onların bu itirazı yerinde değildir, çünkü kıble ehlinden hiç kimse imanın bu manada artıp eksileceğini söylememiştir. Artıp eksilen şey amellerdir. Ameller de imana dahil olduğu için haliyle salih ameller arttığında iman artar, azaldığında da iman azalır. Mürcie ise amelleri imandan saymazlar ve imanın, Arapçada tasdik manasında kullanılmasından hareketle imanı tasdikten ibaret sayarlar. Tasdiğin kendisinde artma ve azalma olmadığı için de imanda artma ve azalmayı kabul etmezler. Kısacası onları, sahip oldukları bu tarz usuller ayetleri tevil etmeye sevketmiştir.

Ayetlere getirdikleri tevillere gelince; mesela onların imamlarından olan Maturidi, “Tevilat’ul Kuran” adlı tefsirinde yukarda zikri geçen ayetteki artışın imandaki sebat ve kuvvet bakımından artış olduğunu söylemiştir. Keza ayetler indikçe yeni bilgilerin ve iman edilecek yeni hususların gelmesi hasebiyle bir artıştan bahsetmiştir. İtikadda onun yolundan giden Ebu’l Leys es-Semerkandi de aynı ayeti “tasdik ve yakin” bakımından artış olarak tefsir eder. Tasdikten kasdı ise dediğimiz gibi tasdik edilecek hususların artışı bakımındandır. Onların ayetlere getirdikleri açıklamalar bu minvaldedir. Bütün bunların batıl olduğunun en büyük delili, bu açıklamaların ayetin zahirine ve de selefin bu ayetleri tefsir ediş biçimine muhalif olmasıdır. Bununla beraber bu kimseler, küfürden kaçmışlar ve ayet böyle diyor ama biz böyle diyoruz gibi inkarcı bir pozisyona düşmemişlerdir. Bilakis Ehli sünnetin ayetleri yanlış anladığını, ayetlerin Ehli sünnetin anladığı şekilde açıklandığı takdirde bunun bir çok batıla kapı açacağını ileri sürmüşlerdir. Ancak onların yaptığı bütün bu açıklamalar onları küfürden kurtarsa dahi zayıflığı aşikardır ve en önemlisi selefin imanın artıp azalacağı yönündeki icmasına muhaliftir.

Ruyetullah meselesine gelince; evet, Ehli sünnet “Onlar Rabblerine bakarlar” (Kıyame: 22) ayetini, ahirette Allahu teala’nın baş gözüyle görüleceğine delil getirmekte ve bu hususta isabet etmektedir. Lakin, insaf penceresinden bakıldığında bu ayetin konuya delaleti, “Bunu görüp de ruyetullahı inkar eden kimse Ebu Cehil gibi kafirdir” diyeceğimiz açıklıkta değildir. Zira Mutezile gibi ruyetullahı inkar eden fırkalar, bu ayeti Allah’ın sevabına, kudretine, ilmine vs bakmak olarak tevil ederler. İmam Ahmed bin Hanbel rahimehullah, Ehli sünnetle onlar arasındaki münazarayı şu şekilde özetlemektedir:

“Biz onlara –yani Cehmiye’ye- dedik ki: Sizler Cennet Ehli'nin Rabbleri'ne bakacağını niçin İnkar ettiniz? Dediler ki: Kimsenin Allah-u Te'ala’yı görmesi sözkonusu değildir. Zira kendisine bakılan bir şeyin bilinebilen ve nitelenebilen bir şey olması gerekir. Bir şey ancak yansıma yoluyla görülebilir.
Biz de diyoruz ki: Allah-u Te'ala şöyle buyurmuyor mu?
وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَّاضِرَةٌ إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ
“O gün bir takım yüzler Rableri'ne bakıp parlayacaktır.” (Kıyamet 75/22-23)
Onlar diyorlar ki bunun manası Rabbleri'nin vereceği Sevab'a bakacaklardır, şeklindedir. Zira insanlar ancak Allah’ın Fiilleri'ne ve Kudreti'ne bakabilirler, deyip şu Ayet'i okudular:
أَلَمْ تَرَ إِلَى رَبِّكَ كَيْفَ مَدَّ الظِّلَّ
“Görmedin mi Rabbini? Gölgeyi nasıl uzatmakta?” (Furkan 25/45) ve dediler ki; İşte Allah-u Te'ala “Görmedin mi Rabbini” buyurduğu halde onlar Rabbleri'ni görmemektedir. O halde bu Ayet'in manası “Rabbleri'nin Fiili'ni görmediniz mi” şeklinde olur.
Biz ise diyoruz ki: İnsanlar Allah’ın fiillerini her zaman Müşahede etmektedirler. Halbuki Allah-u Te'ala Kıyamet Günü'nde (o güne has olarak) Rabbleri'ne bakacaklarını bildirmektedir. Bir de diyorlar ki “Bu Ayet'in manası Rabbleri'nden Sevab bekleyeceklerdir, şeklindedir (böylece Ayet'te geçen “Nazar”ı İntizar manasına hamlettiler). Biz ise hem Sevab'ı İntizar ederler/beklerler, hem de Rabbleri'ne Nazar ederler/bakarlar, diyoruz.
Bunun üzerine şöyle dediler: “Allah-u Te'ala, ne dünyada ne de Ahiret'te görülemez” ve Müteşabihat'tan olan şu Ayet'i okudular: 
لاَّ تُدْرِكُهُ الأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ
“Gözler O'nu İdrak edemez; O gözleri İdrak eder; O Latif'tir, Habir'dir.” (el-En’am 6/103)
Halbuki  bu Ayet'in manasını Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem) şüphesiz ki herkesten daha iyi biliyordu. Böyle olduğu halde “Siz Kıyamet Günü Rabbinizi göreceksiniz.” buyurmuştur. Aynı şekilde Musa (aleyhi selam)’a hitaben: “Beni asla göremezsin.” buyurmuştur. Ben görülmem, dememiştir. Şimdi hangisine tabi olmamız gerekir? “Siz Kıyamet Günü Rabbiniz'i göreceksiniz.” diyen Allah Rasulü'ne mi, yoksa Rabbiniz'i görmeyeceksiniz, diyen Cehm’in kavline mi? Cennet Ehli'nin Rabbleri'ni göreceklerine dair Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’den rivayet edilen Hadisler İlim Erbabı'nın malumudur. Ehl-i İlim bu Hadisler'in sıhhatinde İhtilaf etmemiştir.” (Ahmed bin Hanbel, er-Reddu ale’l Cehmiyye, sf 129)

İşte Ehli sünnet ile rüyet inkarcısı Mutezile ve Cehmiye’nin karşılıklı delilleri bunlardır. Görüldüğü üzere her iki tarafın da kendine göre delilleri ve delillere verdiği cevaplar vardır. Mutezile, bu konuda esas itibariyle akli delillerden hareket eder ve görülmenin cismin özelliği olduğunu, Allahu Teala’nın ise bundan münezzeh olduğunu söyler, ardından Kur’an’dan bazı tafsili delillerle bu akli çıkarımlarını desteklemeye çalışırlar. Ehli sünnetin getirdiği her bir delile onların cevabı vardır. Onlara karşı getirilecek en büyük delil ise konuyla ilgili açık hadislerdir. Onlardan bir kısmı bu hadisleri sahih olmadığı gerekçesiyle reddederken bir kısmı da bu hadisleri bile Allah’ın mükafatının, azametinin, kudretinin vs görüleceği şeklinde tevil etmeye kalkışmıştır. Bu konuda “Rablerine bakarlar” ayeti açıktır, bunlar da ayeti inkar ettikleri için kafirdir, şeklinde düz mantıkla gitmek isabetli değildir zira zayıf bir kavil de olsa seleften bu ayeti onların açıkladığı şekilde açıklayanlar vardır. Nitekim bu ayeti İbn Abbas’ın öğrencisi Mücahid’in Allah’ın vereceği sevaba, rızka, fazla bakarlar şeklinde açıkladığı hatta Rabbin kendisinin görüleceğini inkar ettiğine dair rivayetleri Taberi ve başkaları nakletmektedir. Taberi, bu “sevaba bakarlar” görüşünü yine İbn Abbas’ın öğrencisi olan Ebu Salih’ten de nakletmiştir. Lakin İbn Abdilberr’in de işaret ettiği gibi bizim için önemli olan konuyla alakalı hadisler ve de selefin bu husustaki icmasıdır. O yüzden İbn Abdilberr, bu husustaki icmayı Mücahid’in kavli yüzünden terkedemeyeceğimizi ve Mücahid’in kavlinin merdud olduğunu ifade etmiştir. (et-Temhid, 7/157) Bizim burada Mücahid’in görüşünü sözkonusu etme nedenimiz, şazz bir görüş de olsa seleften bu ayeti Mutezile gibi izah edenler olduğuna işaret etmektir. Nitekim itikadda Mutezili olan Hanefi fakihi Cessas, bu ayeti bu şekilde tevil etmekte ve bu noktada seleften nakledilen bu tarz görüşlere sarılmaktadır. (Ahkam’ul Kur’an, 4/169) Şu halde Mutezile, sırf bu ayeti bu şekilde izah ettiklerinden ötürü tekfir edilecekse, bu tekfirin ucu bazı selef alimlerine kadar gider. Onların ruyetullahı reddetmeleri, konuyla alakalı mütevatir derecesindeki hadisleri reddetmelerinden ötürü küfürdür. Lakin bu küfür tevil küfrüdür, dindeki açık bir meseleyi inkar anlamındaki riddet küfrü değildir. O yüzden bu durumdaki birisi, açık bir biçimde Allahı ve Rasülünü inkar etmedikçe tekfiri sözkonusu değildir. Hüccet ulaşmasından kasıd budur, yani tekfirin şartlarının oluşup engellerinin kalkması, öyle ki artık kişinin küfürle yüz yüze kalmasıdır. Bu durumda kişi ya görüşünde inad ederek küfrünü açığa vurur yahut da yine bir teville kendisini küfürden kurtarır. Bunun tesbiti de bizim işimiz değildir, Allah ile kendi aralarındadır ya da kadının huzuruna çıktılarsa kadının işidir.

Sorduğunuz meselelerin özeti bu şekildedir. İster bu meseleler olsun, ister buna benzer tevil yoluyla düşülen başka bidatlar olsun bunların hepsinde önemli olan sözkonusu bidatları savunan kimselerin bu görüşleriyle Allah ve Rasülünü tekzib edip etmedikleridir. Bu kimseler bir teville kendilerini bu konumdan çıkarmışlarsa ve de savundukları şey bizzat tevhidi nakzeden ya da dinin zaruri hükümlerini inkar manasına gelen bir şey değilse bu kimseler tekfir edilmezler ve kendilerine Müslüman muamelesi yapılmaya devam eder. Tarihteki bidat fırkalarının tamamıyla alakalı uygulanacak olan kaide budur. Vallahu a’lem.

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
2163 Gösterim
Son İleti 18.02.2016, 00:41
Gönderen: İbn Teymiyye
3 Yanıt
4138 Gösterim
Son İleti 25.07.2016, 23:55
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
1070 Gösterim
Son İleti 01.08.2018, 06:48
Gönderen: İbn Teymiyye
68 Yanıt
6298 Gösterim
Son İleti 01.03.2019, 03:15
Gönderen: Tevhid Ehli
4 Yanıt
411 Gösterim
Son İleti 24.08.2019, 19:41
Gönderen: Tevhid Ehli