Tavhid

Gönderen Konu: MÜŞRİKLERİN BELDELERİNE SEYAHAT ETMENİN VE ORADA İKAMET ETMENİN HÜKMÜNE DAİR  (Okunma sayısı 1796 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1113
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Müşriklerin Beldelerine Seyahat Etmenin ve Orada İkamet Etmenin Hükmüne Dair

Takdim

Bismillahirrahmanirrahim,

Bu okuyacağınız risale Necd alimlerinden Abd'ul Latif ibni Abd'ur Rahman tarafından müşriklerin beldelerine ve özellikle de daha önce muvahhidlerin elindeyken Türkler yani Osmanlılar tarafından tekrar ele geçirilen beldelere -cihad gayesi olmaksızın barışçıl amaçlarla- seyahat eden kimseleri kınamak gayesiyle kaleme alınmıştır.

Bu risaledeki deliller geneldir o sebeble günümüzde bir İslam beldesi olmadığından hareketle bu fetvanın günümüzde uygulanamayacağını iddia etmek isabetli olmaz.

Şöyle ki bu fetvada; müşriklerin beldelerine yapılan ticari veya başka amaçlı yolculukların caiz olmadığı, ancak kişi o gittiği ülkede dinini muhafaza edebiliyor, batıl ehlinin şüphelerine cevap verebiliyor, dinini açıktan yaşayabiliyor, kafirlere olan düşmanlığını ve onları tekfir ettiğini açıkça izhar edebiliyorsa sürekli ikamet etmek amacıyla değil de geçici gayelerle darul harbe seyahat edebileceği vurgulanıyor.

Günümüzde hicret edecek bir İslam beldesi olmasa bile kişi mevcut küfür ülkeleri ve şehirleri hatta mahalleleri, köyleri, dağları vs. arasında bir tercih yaparak dinini diğerlerine nisbeten daha rahat yaşayabileceği bir ortamı tercih etmelidir. Mekke'deki Müslümanlardan bir kısmının Habeşistan'a hicret etmesi buna misaldir. Zira bu, Dar'ul Harb statüsündeki bir yerden daha rahat olan başka bir şirk diyarına hicret etmek manasına gelir.

Hangi devirde olursa olsun müslümanın fitneden emin olmadığı bir yerde durması caiz değildir. Dinin genel kaideleri bunu men etmektedir. Bu risalede bahsedilen hususlar günümüzde kendisini tevhide nisbet eden çok kimsenin gafil olduğu meselelerdir. Bu risalenin faydalı olmasını Rabbimizden diliyoruz.
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

Çevrimiçi Uhey

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1113
  • Değerlendirme Puanı: +14/-0
Müşriklerin Beldelerine Seyahat Etmenin ve Orada İkamet Etmenin Hükmüne Dair
Abd'ul Latif ibni Abd'ur Rahman (rahimehullah), ed-Durer’us Seniyye, 8/329-340

Abd'ul Latif ibni Abd'ur Rahman (rahimehullah) şöyle dedi:

"Bismillahirrahmanirrahim,

Abd'ul Latif ibni Abd'ur Rahman’dan erdemli oğul İbrahim ibni Abd’ul Melik’e, Allah onu güvende kılsın.

Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerine olsun.

Emma ba’d:

Kendisinden başka –tapılmaya layık- ilah bulunmayan Allah’a nimetlerinden dolayı hamd ederim. Senin, müşriklerin topraklarına seyahatta bulunma meselesine dair verdiğim fetvayı sormakta olan mektubunu aldım. Kardeşlere yazmış olduğum (fetva) talebeler için yeterlidir ve yeterli bir açıklamaydı. Biz, halefin cumhuruna göre fetva ehlinin vermiş olduğu fetvaların ötesine geçmemekteyiz. Evet, İslam’ın asıllarını yıkmak için yola çıkmış kafir düşman tarafından saldırıya uğramış (ve ele geçirilmiş) beldelere seyahet edenlere karşı sert olduğumuz doğrudur. Onlar ki, (İslam’ın asıllarını) ve sembollerini ortadan kaldırmak için yola çıkmıştır. Küfür ve inkar bayrağını yükseltmek istemektedirler. Şirki ve Allah’ın mahlukata benzediğini öğreten kurumları tekrardan inşa etmek istemektedirler. İslam’ın nurunu söndürmek ve aydın kandilini silip (yeryüzünden) temizlemek istemektedirler. Bu, İslam’a ve Müslümanlara şiddetli fitne yükleyen düşmandır. (Bu düşman ayrıca) mürted Rafızilere ve onların bulunduğu yol üzerinde bulunan bid’atçı ve münafıklara itibar kazandırmıştır.

Bunun gibi olan beldeler birçok sebepten dolayı genel hoşgörü(lü tutum) dışında değerlendirilir. Bu sebeplerden biri(ncisi): Bir kimseyi herhangi bir suçlamadan uzak tutacak bir biçimde dini açığa vurmanın mümkün olmayışıdır.

Bu hakikat, birlikte oturdukları ve ziyaret ettikleri kişileri bilgilendirenler tarafından bilinmektedir. Onlarla ilişkide bulunan bir kimsenin onlara aşırı meylini, (onlarla) birlik olduğunu ve (onlara) dalkavukluğunu göstermeksizin, başka bir biçimde mualemede bulunması çok nadir rastlanılan bir durumdur. Bu (husus) çok iyi bilinmektedir ve Allah’ın şeriatine ve dinine karşı hiçbir hürmet duygusuna sahip olmayan kara cahil yada inkar üzere olan kimseden başkası tarafından inkar edilemez. Böyle bir kimsenin O’nun Yüceliğine doğru dürüst saygı ve hürmeti yoktur. Yalnızca -hakikatini yada fakihlerin bununla neyi kasdettiğini bilmeksizin- (kalıplaşmış) veciz sözlerin zahirlerini; ayetlere ve sünnetlere ve hidayet menhecine karşı bir kalkan olarak almaktadır. O, Allah’a yolculuk eden kimselerle (gittikleri yolun) ve ahiretin ortasında oturan bir kaya gibidir, elde etmek istedikleri şeyden onları (insanları) alıkoymakta, engellemekte ve onların azimlerini katletmektedir.

Bu kimselerden çoğu, bu hususlarda fetva veren (kimseler) olarak ortaya çıkmaktadır. Onlar sebebiyle, kargaşa (ve karışıklık) var ve insanların anlayışları (onlardan dolayı) saptırıldı. Daha sonra putperestlerin beldeleri(ne gitmek onlar tarafından) serbest bırakıldı ve (böylelikle) birçok insanı fitneye düşürdüler. İnsanlar kadınlarıyla birlikte kervanlar eşliğinde –musibet ve sapkınlık önderlerinin fetvalarına uyarak- o beldelere seyahatler düzenledi. Onları dinleyen ve dini hususlar ile önemli meselelerde onlara başvuranlardan hiçkimse, Allah’a ulaşmaz yahut O’na yakınlığın hazzını alamaz veya hakikat nehirlerine ulaşarak onların lezzetini tatmaz.

Seleften biri (İbni Şirin): "Bu ilim dindir. Dinini kimden aldığına dikkat et!" demiştir. Herkim bu tür dini ilimlere, ustası olmadan yahut da kavramadan dalarsa iyilikten çok kötülüğe sebep olur. Bu kişinin başarıya ulaşmasından ziyade sapması daha olasıdır. Denildiğine göre; din, yarım-yamalak fıkıh bilen (fakih) biri tarafından bozulur yine dil yarım-yamalak gramer bilen (dilci) kişi tarafından bozulur ve tıb da yarım-yamalak bilen (doktor) tarafından bozulur. Yani, dinin asıllarını ve bilgeliğin kaynaklarını öğren ki, Kur’an ayetlerinden ve Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sahih sünnetinden hüküm çıkarabilme kabiliyetin olsun. Arkana yaslanıp, (avamın sahip olduğu) standard (ilim seviyesi) ile yetinip diğer insanların yaptığını yapma. Onlardan biri: dini kaynağından alan meşruiyet kazanmış olur, dinini bugünkülerden alan ise allak-bullak olur demiştir. el-Kafiye eş-Şafiyye’deki şu sözler ne kadar da güzeldir:


Ehli Hadis kurtulmuştur;
Peygamberin ve Kur’an’ın takipçileri,
Allah’ın söylediğini bilmekle beraber Peygamberin söylediğinin ilmini de bilirler.
Onlar ilim ehlidir.
Geriye kalanlar ise cehalet içerisindedirler ve büyük bir kibir ve tutarsızlıkla iddialarda bulunurlar.
Büyük zorluklar, küstahlık ve rezillikle semaya ellerini uzatmaya çalışırlar.
Durumları bu iken, ona erişebilecelerini düşünüyor musun?
Yüce Allah, bu ölümlü budalalardan beridir.
     

Şeyh’ul İslam Muhammed ibni Abd’il Vehhab, Siret olaylarından bazılarına işaret ederek şöyle demiştir:

"Bir kimsenin İslam’ı, Allah’ın tevhidine iman ediyor ve şirki terkediyor olsa dahi, müşriklere net bir biçimde onlara düşmanlık ve kin beslediğini açıkça söylemek suretiyle müşriklere düşmanlık beslemeksizin, doğru değildir."

Bak şeyh, düşmanlık ve kin olmaksızın kişinin İslam’ının doğru olmadığı hakikatinde ne kadar da nettir. (Peki) bu netlik, (müşriklerin beldelerine) seyahat edenler de var mıdır? Şeyh’in Kitab ve Sünnet’ten bahsettiği delillerin gerektirdiği şey zahir ve mütevatirdir. (Şeyhin bu sözü) dinini açıktan yaşayan kimsenin (bu beldelere) seyahat etmesinin caiz olduğunu söyleyen halef (seleften sonraki dönem) alimlerinin de görüşleriyle uyum içerisindedir.   

Ah, işte (bütün) mesele dinini açıktan yaşamadır. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile Kureyş arasında, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in onların dinine saldırıda bulunmasından, onların kuruntularını aptalca olarak adlandırmasından ve ilahlarını eleştirmesinden daha büyük bir düşmanlık var mıydı? Kaç tane adam hazırlanıp sonra oraya seyahatte bulunuyor ve orada bu farzda insanların eksik kaldıkları şeyleri –ki onların orada bu tür şeyleri yaptıkları rivayet edilmektedir- yapıyor? Çok iyi bilinmektedir ki onlar bu farzı yerine getirmeyi tümüyle terkediyor ve bırakıyorlar. (Bu farzı yerine getirmek) yerine korkudan dolayı bazı sözler ediyorlar ve onlara yağcılıkta bulunuyorlar. Bunun delilleri çoktur ve sağduyu ve sezgiler yoluyla bilinen şey delil gerektirmez.

İkinci sebeb: Bahsini ettiğimiz insanlar gibi, Müslümanlar’ın yurduna saldırıda bulunanlara karşı savaşmanın bütün herkes için farz ayn oluşu ve farzı kifaye olmayışıdır.

Bu (kaide) yerine getirilmiştir (amel edilmiştir) ve de çok iyi bilinmektedir. Dolayısıyla, -bu örnekte olduğu gibi- bu farzı terk etmek ve dünyalık sebebiyle bundan başka bir şeyi seçmek caiz değildir ve buna izin de verilmemiştir. İslam’ın prensipleri ve bütün hükümlerin kaynakları, dünyalık sebebiyle kişisel farzların terkedilebileceği görüşünü reddetmektedir. Bu (husustaki İslam’ın hükmü)nü bilen, bu durum ile "Dinini açıktan yaşayabilen (bu beldelere) seyahatte bulunabilir.", sözüyle ifade edilen durum arasındaki farkı bilir. Bu şart olasılık dahilinde olsa dahi, peki durumun hakikati bu ise (o zaman) nasıl olacak?   

Üçüncü sebep: Alimlerimizin sözlerinin zahiri; dinini deliller ve kanıtlar ile bilmeyen kişinin bu beldelere seyahatte bulunamayacaklarını gerektirir.

Bundan dolayı, (müşriklerin beldelerine seyahatte bulunmayı içeren) izin; dinini Kur’an ve Sünnetten mütevatir deliller ile bilen kişiler ile sınırlıdır. (Ancak) bu kabiliyete sahip birisi dinini açıktan yaşayabilir ve de yaşanılabilir kılabilir. Dininin delillerini bu şekilde bilmeyen –ne de tartışmada kullanabileceği kat’i delillere sahip olmayan- kişi nasıl olurda dinini açıktan yaşayabilir? Manzum biçiminde (dile getirildiği üzere):


İlimsiz kara cahil, edebe muhtaçdır,
Başsız eşşek, yulara muhtaçtır.


Hatta alimlerden bir grup, Havaric, Mu’tezile ve Rafıziler gibi bid’atçıların hüküm sürdüğü beldelere gitmenin caiz olmadığını söylemişlerdir ancak bu hususta delillerle dinini bilen ve tartışma sırasında açıkca görüşünü (ve delilleri) karşısındakilere sunan kişiyi bundan istisna etmişlerdir.

Sen –Allah seni hidayete erdirsin- zaten bilmektesin ki, biz öyle bir zamandayız ki alimler zor bulunur. Cahiliyyenin eski adetleri ve kör tutkular (ilme) üstün gelmiştir. Yalnızca çok az insan eski İslam’ı ve Allah’ın düşmanı olan müşriklerle ittifak etmenin caiz olmadığını ve bununla beraber ittifak etmenin değişik çeşitlerini ve ittifakın bazı çeşitlerinin müslümanı kafir olarak isimlendirmeyi gerekli kılmakta olduğunu, diğer bazı çeşitlerin ise (tekfiri gerektirmediğini ve hüküm açısından) daha hafif olduğunu bilmektedir. Yalnızca çok az insan yalakalığın ve onlara meyletmenin hakikatini bilmektedir. Yalnızca çok azı, Allah (subhanehu ve teala)’nın ve Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’in yasakladıkları diğer meseleleri bilmekte ve yalnızca çok azı bir kimsenin işlediğinde günahkar yahut mürted olacağı diğer meseleleri bilmektedir.

Bu iki yüzlü dönek insanların küfür ve inkarı karşısında kalbleri Allah için saygı ve hürmet dolu olanlar nerede? Kim Allah’ın düşmanlarına karşı koyup onlarla savaşarak bu bereketli paydan hakkına düşeni kazanmıştır? Kim Allah (azze ve celle) ve Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’in dininde zafer elde etmiş ve zafere engel olan ve bu yolda duran kimseleri (tavır alarak onları) boykot etmiştir? Hüküm –sevilen yakınlarla alakalı olsa dahi- Allah (azze ve celle)’nindir. Kim, onlara yaptıkları şeyin küfür, aşırı sapıklık, Allah (subhanehu ve teala)’yı suistimal etmekte ve iman ve tevhidin asıllarını bozan hususlardan biri olduğunu açıklamaktadır? Kim, onlara –Rabbinden bir nur ve dininden bir kavrayış üzere kalarak- yaptıkları şeyin apaçık küfür olduğunu onlara açıklıyor?

Şüphe ehline sor bakalım; bu hususta cahil olmak, bunu öğrenmekten ve amele dökmekten kaçınmak affedilebilir mi? Kendini sadece İslam’a nispet etmek, -Allah’ın yarattıkları arasında en büyük kafir olmalarına rağmen- onunla arkadaşlık edenlerin kendisini İslam’a nispet ettiklerinde yeterli midir? Onlar; Allah’ı inkar ediyor, O’nun hükümlerini reddediyor ve onların hakikati ile alay ediyorlar.   
 
Eğer onlar: kişinin kendisini sadece, (İslam'a) atfetmesi yeterlidir ve bu onu kınanmaktan korur derlerse bu durumda alıntıladıkları ve kendi delilleri olarak ikame ettikleri prensiplerinden dönmüş ve (onu) reddetmiş olurlar. Herkim buna doğru biçimde –ve insanların durumunu doğru bilerek- bakarsa, bilirki onlar hevalarına tabi olmakta ve kendi arzularına meyletmektedirler. Allah’tan bizi ve onları bağışlamasını dileriz.

Herkim Allah’ın emrinin kolay birşey olduğunu düşünür (ve hafife alarak) Allah’a karşı günahta bulunur –veyahut Allah’ın yasaklarını bilir ve (caydırıcı ceza) ne olursa olsun bu ameli işler veya Allah’ın hakkını bilir ve onun kaybından dolayı acı çeker ve Allah’ı hatırlar, (günah olan bu) ameli terkeder ve (daha sonra) kalbi ona karşı ihtiyatsız olursa- ve hevasına Allah’ın rızasını kazanmaktan öncelik verirse, mahlukata itaata Rabbine itaattan daha fazla önem verirse –Allah’a kalbinde, sözlerinde ve amelinde arta kalanı verirken geriye kalan hususlar onun için daha önemliyse- (bu durumda) Allah’a hakettiği saygıyı ve övgüyü vermemiş olur.

Nasıl olurda Allah’a hakettiği övgüyü üzerinde barındıran bir kimse Allah’ın –Allah’ı ve Rasullerini inkar eden- düşmanlarını bırakır ve onlarla savaşmayıp onları kınamaz –bilakis onlarla gülen bir yüz, tatlı dil ve yüce gönüllü (samimi, sevgi dolu) bir biçimde buluşur- Allah’ı hakettiği biçimde yüceltmeden, O’na itaat etmeden, Rabbine karşı büyüklenerek, O’nun haklarına tecavüzde bulunarak ve O’nun emriyle alay ederek?     

Bu, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ashabının (üzerinde bulundukları şeyin) zıttınadır ve bir bid’attır.

Onlar, hak yola kör ve cahildirler.     
 
Dördüncü sebep: Müşriklerin beldelerine seyahatin caiz olması için seyahat eden kimsenin fitneye düşmekten emin olması zorunluluğudur.

Eğer bu kimse, dinini açıktan yaşamanın onu –müşriklerin ona üstün gelmek veya süslü-püslü şüpheleri ona anlatmak suretiyle- fitneye düşürebileceklerse bu durumda bu kişinin onların yanına gitmesi ve (böylelikle) dinini tehlikeye atması caiz olmaz. (Bu ümmetten dini) ilk kabul eden, önde gelen ve alim kimseler Habeşistan’a gitmek suretiyle bu gibi fitnelerden kaçmıştır.

Muhacirden (olup da) onlar arasında Ca’fer ibni Ebu Talib (radiyallahu anh) ve onun ashabı vardı. Siz, onlarla karışan ve onlara giden kimselerin etkilediği fitneleri zaten biliyorsunuz. Onlar bunu, kendilerini bundan men eden ve müşriklerden uzak durmalarını söyleyen –bunu da (müşriklerden uzakta durmanın) dinin bir emri olduğuna inanarak yapan- kimselere sözle saldırıda bulunmak için bir sebep yapmışlardır. Onlar bundan, kendi oturum ve toplantılarında bahsetmeyi bir gurur (ve övünç) meselesi yapmışlardır. Birden çok insan (onlara karşı) şunu alıntılamıştır:


وَكَفَى بِرَبِّكَ هَادِياً وَنَصِيراً

"Hidayet verici ve yardımcı (zafer verici) olarak Rabbin yeter." (el-Furkan 25/31)


Sizin oralardan, (müşriklerin beldelerine) seyahat edenlerden bazıları, onların mektup ve kitaplarını (yanlarında) getirmiş ve müslümanları onlara itaat etmeye, onlarla barış yapmaya ve bu mektup ve kitapları yazanlarla savaşmamaya davet etmişlerdir. Doğrusu birçok kimse bunu memnuniyet verici bulmuştur, yardım Allah’tan dilenir. Mesele, bu kişilerin onları övmekten ve onları adil ve iyi yönetim ile nitelemekten etkilenmiş olmalarıdır –ve Allah (celle celaluhu)’ya ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e itaatsizlik ve mü’minlerin yolundan başka bir yola tabi olmak gibi en şeytani şeyleri de yapmaları- sizin tarafınızdan da çok iyi bilinmektedir. Sizden buna şahit olmayan yahut onların ağzından işitmeyenler şimdi iştmiş oldular. Doğru yolda olan mahlukatın en cahil ve sapkınları, -mevzubahis hususta- (bu beldelere ve) müşriklere seyahat etmenin caiz olduğu hususunda tartışan ve caiz olduğu görüşünü muhafaza edenlerdir.
 
Beşinci sebep: (İsyana/inkara götüren) yolları (kapatmak) ve sebeplerini tıkamanın dinin en büyük prensiplerinden biri olmasıdır.

Alimler –caizliği ve yasaklığı sözkonusu olan- birçok fetvaya bu prensibi dayanak kılmışlardır. Bu, ilim ehline gizli değildir. Necd Davası’nın Şeyhi (Allah ona rahmet etsin!) Kitab et-Tevhid’de bu prensip için bir başlık açmıştır. (Şeyh'ul İslam Muhammed ibni Abd’il Vehhab) "Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Tevhidi Himaye Edip, Şirke Götüren Tüm Yolları Tıkaması Hakkında Gelenler Babı" demiş ve ardından bu prensibin delillerinden bazılarını nakletmiştir.

Siz bize, Şeyh'ul İslam İbni Teymiyye’nin er-Risale el-Medeniyye’sinden bunun Maliki Mezhebi’nin en güzel özelliklerinden olduğunu okumuştunuz. Şöyle diyordu (Şeyh'ul İslam İbni Teymiyye): "Ahmed (ibni Hanbel)’in mezhebi de bu konuda İmam Malik’le aynıdır." Bundan dolayı, eğer biz bu beldelere seyahat etmenin caiz olmadığına dair fetvamızı sadece bu –isyana götüren yolları tıkamaya dair- prensibe binaen vermiş olsaydık, biz büyük bir asıl ile (muarızlara) direnir ve (kendimizi) kutlu bir mezhebe atfederdik.

Altıncı sebep; bizim –üzerinde tartıştığımız- bu beldelere gitmenin, alimlerin beyanatlarına ve cevazlarına dahil olmadığına inanıyor oluşumuzdur.

Bu şundan dolayıdır, çünkü meselenin aslı bu kişinin müslümanlarla savaş içerisinde olan ve (müslümanlara) saldırıda bulunan düşmanların askeri kamplarına gidiyor olmasıdır. Onlar, (müslümanların) bazı topraklarını ele geçirmiş, (müslümanların) dininin direklerini yıkmaya çalışıyor ve onun asıllarını ve de tali meselelerini ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Onlar şirke –ve küfre- zafer kazandırıyor, onların ordusunu şereflendiriyorlar. Bu sebeple, bu beldelere seyahat eden kimse aynı bir askeri kampa seyahatte bulunan (kişi) gibidir. Bu (yerler hüküm açısından), Tatarların vayahut Hendek yada Uhud Günü’nde Kureyş’in askeri kampı gibidir. Kimse, bu durumda –müşriklerin beldelerine dini açıktan yaşayabildiğimiz için gitmenin caiz olduğuna dayanarak- oralara seyahat etmenin caiz olduğunu söyleyebilir mi? Bu görüş akıldan ve delilden mi geliyor yoksa bu bir safsata ve doğru yoldan sapkınlık mıdır?


İlim, kendisine fayda vermez,
Zeka ve açık görüşlülük olmadıkça.

Ebu Davud’un Müsned’inde ve –insanların İmam- diye adlandırdıkları İmam Ahmed’in Müsned’inde Ebu Bekre (radiyallahu anh)’ın hadisi olarak, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle dediği bulunabilir:

يَنْزِلُ نَاسٌ مِنْ أُمَّتِي بِغَائِطٍ يُسَمُّونَهُ الْبَصْرَةَ عِنْدَ نَهْرٍ يُقَالُ لَهُ دِجْلَةُ يَكُونُ عَلَيْهِ جِسْرٌ يَكْثُرُ أَهْلُهَا وَتَكُونُ مِنْ أَمْصَارِ الْمُهَاجِرِينَ وَتَكُونُ مِنْ أَمْصَارِ الْمُسْلِمِينَ فَإِذَا كَانَ فِي آخِرِ الزَّمَانِ جَاءَ بَنُو قَنْطُورَاءَ عِرَاضُ الْوُجُوهِ صِغَارُ الأَعْيُنِ حَتَّى يَنْزِلُوا عَلَى شَطِّ النَّهْرِ فَيَتَفَرَّقُ أَهْلُهَا ثَلاَثَ فِرَقٍ فِرْقَةٌ يَأْخُذُونَ أَذْنَابَ الْبَقَرِ وَالْبَرِّيَّةِ وَهَلَكُوا وَفِرْقَةٌ يَأْخُذُونَ لأَنْفُسِهِمْ وَكَفَرُوا وَفِرْقَةٌ يَجْعَلُونَ ذَرَارِيَّهُمْ خَلْفَ ظُهُورِهِمْ وَيُقَاتِلُونَهُمْ وَهُمُ الشُّهَدَاءُ

"Ümmetimden bazıları Basra olarak adlandırılan alçak bölgede, Dicle olarak adlandırılan bir nehir kıyısında yerleşecektir. Orada, çok kalabalık insanlardan ve hicret edenlerden oluşan bir şehir olacaktır." Bir rivayette Müslümanların beldelerinden olduğu söyleniyor.

"Ahir zamanda geniş yüzlü, küçük gözlü olan Kantura Kabilesi gelecek ve nehir yatağına yakın bir yerde yerleşecektir. İnsanlar üç gruba ayrılacak: Bir grup ineklerin ve hayvanların kuyruklarına tutunacak ve mahvolacaktır. Diğer grup kendi canlarını kurtaracak ve (buna karşılık) küfre düşecek, diğer grup ise çocuklarını arkalarına alıp (ölene kadar) onlarla savaşacaktır. İşte onlar, şehidlerdir." (Ebu Davud, #4306)   

Bu hadisin senedinde Sa’id ibni Cemhan bulunsa da, o –hadis ilmi kendisine demiri yumuşatmaktan daha kolay olan- Ebu Davud tarafından sika olarak derecelendirilmiştir.

(Rasulullah) insanları üç gruba bölmüş ve canlarını kurtararak, savaşmadan barış yapan kimselerin küfrüne hükmetmiştir. Bu dünyada canını korumak için onlara karşı savaşmayan ve onlardan uzak duran kimse mahvolmuştur. Onlara karşı mücadele eden ve savaşan ve böylelikle Allah’a ve Rasulüne zafer kazandırandan başkası kurtuluşa ermemiştir. (Rasulullah) onların şehid olduğu ve şehadetlerinin özel olduğu hususunda (bizleri) bilgilendirmiştir.

Bazı kimseler bu hadisi açıklarken yedinci yüzyıldaki Tatarlar’a işaret ettiğini söyleseler de, bu; bu olayın başka durumlara işaret etmesine yada hala geçerliliğini korumuş olmasına mani değildir. Şüphe yok ki, bu zamanda olanlar bu hadisde işaret edilenlere dahil değilse bile, birçok açıdan benzerlikler taşımaktadır.


Eğer o, kesinkes bayan yada erkek değilse bile,
O annesinin emzirdiği erkek kardeşidir.
 

Şeyh’ul İslam (ibni Teymiyye) İhtiyarat’ında derki: "Herkim Tatarlar’ın askeri kampına giderse ve orada onlarla kalırsa, malı ve kanı helal olan bir mürted olmuştur." Bunu iyi düşün çünkü –inşallah- kafa karışıklığını ortadan kaldırır. İnsanların, Allah ve Rasulü'nün niyetini ve ilim ehlinin açık beyanlarındaki niyetini anlamasında engeller olması çokça rastlanılan birşeydir.

Bil ki; hicretin farz olduğuna, şirk beldelerinde kalmanın yasaklığına, oralara gitmenin yasaklığına, o beldelerin insanlarıyla oturmanın yasaklığına ve onların evlerinden ve de toplantı yerlerinden uzak kalmaya dair rivayetler vardır. Naslar, genel ve mutlak (hüküm bildirmekte) ve (konuya dair) açık delildir. Bu nasların sınırlı olduğunu söyleyen kimse, sadece bazı özel durumları ve insanların cumhurunun usulünde genel uygulama sahası olmayan kısmi delilleri getirir. Bilakis bu deliller de sınırlı olumaya elverişlidir.   

Buna izin vardır diyen kimse, hicretin farz olduğu ve müşriklerle yaşamanın yasaklandığına dair genel delilleri tartışmaz. Sadece yapabildikleri, kıyas yoluyla diğerine benzer bir hüküm, diğerine benzer bir ikincil mesele yada diğerine benzer bir mesele çıkarmaktır. Biz, bu insanların yaptıkları kıyaslar ile hemfikir değiliz çünkü (bu kıyaslar) genel ve mutlak deliller ile çelişmektedir.

Muhammed Ali eş-Şevkani’nin kat’i bir şekilde –el-Munteka Şerh’inde Mevardi’nin şirk beldelerinde yaşamanın caiz olduğuna dair görüşünü reddederek- "Bu görüş, nassın geneliyle çelişmektedir. Bundan dolayı, bu görüş ne kabul edilir ne de dikkate alınır!" dediğini gördüm. Bu, bizim bu hususta yazdığımız haleften alimlerin meşhur olan görüşleriyle uyumlu olan şeylerin üstüne ek(bir delil)dir. Daha önce de bahsini ettiğimiz gibi, biz (hüküm vermede) alimlerin görüşünün ötesine gitmiyoruz. Buradaki mesele, bu konunun aslının derin bir araştırma istiyor oluşudur. Eğer, sizde bundan başka şüphe kaldıysa bana (cevap yazarak) bildiriniz. Şüphede iken sessiz kalmaktan sakının!

Babamın –Allah ona rahmet etsin ve mezarını aydınlık etsin- şöyle yazdığını gördüm:


Kollarını sıva ve can atarak ilim ara,
Bunu sabah ve akşam yap,
Soru üstüne soru sor ve doğru yola ulaştırılmış bir araştırmacı ol,
Ben, gerçek hatanın cahil olmak olduğunu görüyorum.

Satış meselesine gelince; bu konuda bana kimse birşey sormadı, ne de ben bu konuda bir söz ettim.

Şeyh'ul İslam zimmet ehline satış meselesini tartışmakta ve onların küfrü için yada festivallerinde kullanabileceklari şeyleri onlara satmayı yasaklamaktadır. Harbi kafire (birşeyler satmaya) gelince;

Müslümanlarla savaşmasına yardımcı olacak hiçbirşey –mal mülk vebenzeri hayvanlar ve binekler dahi olsa- satılmaz. Hatta bazıları harbilerin beldelerinde Müslümanların buldukları ve taşıyamayacakları şeyler –mobilyaları ve eşyaları dahil olmak üzere- yakılır demişlerdir. Onları, bunlardan istifade etmeye izin vermekten yasaklamışlardır.

Peki, onlara birşeyler satmak ve -Müslümanlara karşı- yardım etmek nasıldır? Eğer siz, bahsini ettiğimiz bugün (o beldelere) seyahat edenlerin davranışlarını da eklerseniz, bu durumda mesele çok daha kötü ve aşağılıktır. Bu, (bu meseleye dair hususlardan) sadece biridir.   

İnsanlardan çokları, (harbi kafirler tarafından ele geçirilmiş) beldelerdeki mürtedlerin küfürde ve fıskda, bizim bahsini ettiğimiz hususlardaki hükümler açısından çok daha kötü durumda olduklarını anlamıyorlar. Onlardan, onlara gidenlerin güler yüzle, onları şereflendirerek ve harbi kafirlerle alakalı söylediklerimizden çok daha kötülerini yaparken bulursun. Bunu iyi anla!
 
Biz, yalnız Allah’tan dualarımıza icabet etmesini ve Dinine, Kitabına, Peygamberine ve mü’min kullarına zafer vermesini dileriz. Müşrikler istemese bile, Allah’tan Dinini diğer bütün dinlere üstün kılmasını dileriz.

Allah’ın çokca selamı ve salatı kulu ve elçisi ümmi Peygambere, ailesine ve kıyamete kadar onun ashabı üzerine olsun!"
Kişinin Ehl'üs Sünnet, Ehl'ul Hadis, Ehl'ul Asar, Selefi olmasının alameti Sünnet'e ittiba etmesidir.

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
2589 Gösterim
Son İleti 23.06.2015, 02:27
Gönderen: Tevhid Ehli
5 Yanıt
3034 Gösterim
Son İleti 10.06.2019, 22:14
Gönderen: İbn Umer
0 Yanıt
1331 Gösterim
Son İleti 11.11.2015, 10:59
Gönderen: İbn Teymiyye
0 Yanıt
1362 Gösterim
Son İleti 08.10.2017, 15:33
Gönderen: Uhey
0 Yanıt
1230 Gösterim
Son İleti 10.02.2018, 03:37
Gönderen: Tevhid Ehli