Tavhid

Gönderen Konu: HARAMI MEŞRULAŞTIRMA MESELESİ VE MÜŞRİKLERLE NİKAH GİBİ HARAM EVLİLİKLERİN HÜKMÜ  (Okunma sayısı 5698 defa)

0 Üye ve 16 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
HARAMI MEŞRULAŞTIRMA MESELESİ VE MÜŞRİKLERLE NİKAH GİBİ HARAM EVLİLİKLER YAPANLARIN KAFİR OLACAĞI İDDİASININ TENKİD VE TAHLİLİ

Bismillahirrahmanirrahim,

Allahın izni ve keremiyle bu araştırmamızda günümüzde sıkça gündeme gelen “Haramı fiil yoluyla meşrulaştırma” meselesi ve bunun uzantısı olarak tartışılan müşriklerle evlilik gibi haram olan nikah türlerini yapan kişilerin kafir mi olacağı yoksa yaptıkları işi helal addetmedikleri müddetçe günahkar mı sayılacakları konusunu ele alacağız. Günümüzde bazı kimseler (bunu özellikle belirtelim zira geçmiş alimlerden böyle bir görüş bize ulaşmış değildir) şöyle bir iddiada bulunmaktadırlar: “İslamda Nikah akdi haramla helal arasını ayırd etmek ve aslında haram olan bir kadını helal kılmak için meşru kılınmıştır. Dolayısıyla her kim müşriklerle evlilik gibi haram olduğu açık olan bir fiili nikah akdi yoluyla icra ederse işte bu kişi ameliyle haramı helal kılmış ve dolayısıyla kafir olmuştur.” Bazıları da bu kişi icmayla haram olan bir fiil yaptığından ötürü icmaya muhalefetten dolayı kafir olacağını ileri sürmüştür. Sanki diğer içki, kumar vb fiillerin haram olduğunda icma yokmuş gibi. Öyle ki bu usule göre icma ile sabit olan herhangi bir haramı işleyen kişi kafirdir!

Bu kimseler bu iddialarına çeşitli deliller getirmektedirler. Biz de bu risalede bu delillerin müzakeresini yapacağız. Gözlemlediğimiz kadarıyla aslında bu mesele daha çok müşriklerle evlilik veya onlarla nikahını sürdürme konusu etrafında tartışılmaya başlanmıştır, zira günümüzde haram evlilik türleri arasında en çok gündemde olan bu konudur. Bazı kimseler (ki bunların arasında gerçek manada ilim ehli olan hiç kimse yoktur) bu noktada önce müşriklerle evlenen veya onlarla nikah akdini sürdüren kişilerin kafir olduğunu iddia etmişler, daha sonra da bu iddiayı bir usule dayandırabilmek için (mahremleriyle/yakın akrabalarıyla evlenen, süt kardeşiyle evlenen vb Nisa: 23-24 ve diğer nasslarda sayılan) bütün haram evliliklerin aynı zamanda küfür olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu mezhebin lazımı aslında akid yoluyla yapılan bütün haramların küfür olmasını da gerektirmektedir. Mesela faiz akdi ve diğer haram alışverişler gibi…  Daha sonra bu haramı meşrulaştırma ismi verilen kavramın altına başka birçok fiil daha sokulmuştur (İçki, kumar vb haramları açıktan yapmak, bu tür haram eşyaları satmak vs) Bütün bidatlerde olduğu gibi bu haramı meşrulaştırma adı verilen kavramın içeriği de bir nokta halindeyken büyüdükçe büyümüş ve cahillerin elinde halen genişlemeye devam etmektedir ve de bu konuyla alakalı birbiriyle çelişen birçok fetva üretilmektedir. Öyle ki bunlara göre açıktan içki içen kafir olurken açıktan adam öldürmek, ana babaya eziyet etmek gibi günahları işleyenler tekfir edilmemektedir ilh… Bütün bu saydığımız görüşlerin hiç birisinin seleften bir dayanağı olmadığı gibi Kitap ve Sünnetten delaleti açık bir nassa da dayanmamaktadır. Bu görüşün sahipleri ancak bazı nasslara yaptıkları kişisel yorumlar ve alimlerin bazı sözlerini tevil ederek iddialarını desteklemeye çalışmaktadırlar. İşte bizim bu risaledeki gayemiz bu iddia sahiplerinin getirdikleri delillerin kendi batıl iddialarına delil teşkil etmeyeceğini alimlerin açıklamaları ışığında ortaya koymaktır.

Bu babta bu iddiacıların haram evliliklerin küfür olduğu iddiasına dair en muhkem bir delil olarak takdim ettikleri üvey annesiyle evlendiği için boynu vurulan kişiyle alakalı hadisin tahkikini yapacağız. Yeri gelmişken belirtelim ki –ilerde sözkonusu hadise alimlerin yaptığı açıklamalardan da anlaşılacağı üzere- bu hadis haramı helal kılmanın itikad ve sözle yapılmasının sözkonusu olduğu gibi bazen amelle yapılmasının da sözkonusu olabileceğine dair güzel bir delildir. Bizim itirazımız günümüz Mürciesinin teşri ve haramı helal kılma meselesini sadece itikadla sınırlandırmasına karşı bu hadisin delil getirilmesine değildir. Mesele sadece bundan ibaret olsaydı buna bir itirazımız olmazdı. Ancak bu iddiacılar muasır Mürcie’nin istihlal (helal kılma) kavramını sadece itikadla yapılan helal kılmalara has kılmasına karşılık ifrat bir usul geliştirip amelle istihlal kavramını genişlettikçe genişletmişler ve öyle ki bunların usulune göre neredeyse haram işleyip de kafir olmayan çok az kişi kalmışdır. Bizim itirazımız bunadır. Ayrıca biz müşriklerle evlenen kişilerin yaptığı amelin çirkin bir haram olduğunu söylüyoruz ve asla bu tarz kişileri savunma gibi bir niyetimiz yoktur, böyle kimselerden de beriyiz. Lakin biz bu kimseleri işledikleri haramdan men edelim derken Ehli sünnetin usulune ters yeni bidatler ihdas edilmesine karşıyız ve bu risaledeki gayemiz işte bu batıl usulu deşifre etmek ve bunun seleften hiçbir dayanağı olmayan bir iddia olduğunu gözler önüne sermektir. Bu hususta da yardımı ancak Allahtan beklemekteyiz.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
HARAMI MEŞRULAŞTIRMAK KÜFÜR MÜDÜR?


“Haramı meşrulaştırma”nın küfür olduğuna delil getirilen üvey anne hadisinin tahkikine geçmeden önce “haramı meşrulaştırma” kavramı üzerinde durmak istiyoruz. Bu kavram bu şekliyle Kitap, Sünnet ve alimlerin ıstılahında geçen bir şey değildir. Alimler daha ziyade istihlal yani haramı helal sayma kavramını kullanırlar. Haramı meşrulaştırmaktan kasıd da aynı şekilde Allahın haram kıldığı bir fiili helalleştirmek, helal saymak ise bunun küfür olduğu açıktır. Fakat bu noktada neyin istihlal yani helal sayma olduğu neyin olmadığı iyi tesbit edilmelidir. Birisinin "filan kişi haramı meşrulaştırdı" demesiyle o kişi haramı helal saymış olmaz. Bu sebeble bunun ölçüsünü elbette Kuran ve Sünnette aramak gerekir.

İbni Teymiyye şöyle diyor:

“İman veya nifağın aslı kalptedir. Sözde ve amellerde zahir olan ise onun alameti, delili ve  göstergesidir. Bu sebeble bir kimsede iman ve nifak zahiren gözükürse hüküm buna göre sabit olur. “(Essarimul Meslul s: 34)

Başka bir yerde ise şöyle demektedir:

Rasulullah (s.a.s) şöyle dedi:

“Cesedde öyle bir et parçası vardır ki o iyi olursa bütün ceset iyi olur, o bozulursa bütün vücut bozulur, işte o et parçası kalptir.” (Buhari)
Bu hadis gösteriyor ki; kalbin iyi olması, cesedin iyi olmasını gerektirir. Eğer cesed salih değilse, kalb de salih değil demektir. Mü’minin kalbi ise salihtir. O halde iman ettiğini söylemesine rağmen onunla amel etmeyen kimsenin kalbi kesinlikle mü’min değildir. Çünkü cesed, kalbe tabidir ve kalbe yerleşen birşey muhakkak cesedde kendisini ortaya kor.” (Fetvalar c: 14 s: 120-121)


Öyleyse haramı helal saymanın asıl mahalli de kalptir. Kişi kalben bir haramın haramlığına iman etmediği zaman bu bozuk itikadı mutlaka sözlerine ve amellerine de yansır. Ancak bazı sapık fırkaların dediğinin aksine kişinin birşeyin haramlığını sadece diliyle itiraf etmesi yani bu hususta bilgiye sahip olması, ona iman ettiğini göstermez. Ehli sünnet bu sebeble İmanı kalble tasdik dil ile ikrar azalarla amel olarak tarif etmiştir.  İmanın zıddı olan Haramı helal kılma olayı da diğer küfür çeşitlerinde olduğu gibi ya kalble ya dille ya da fiille gerçekleşir. Ancak, bilhassa  kişinin açık beyanının olmadığı durumlarda yapılan amellere küfür hükmü verebilmek için bu amellerin kalbteki küfürden kaynaklandığının kesin olarak tesbit edilmesi gerekir. Öyle ki bu ameli az bir ihtimal de olsa bir müminin işlemeyeceği ortaya çıkmış olmalıdır.
 
Bu girişten sonra haramı helal kılmanın çeşitlerini şu şekilde misallendirebiliriz:

a)Kalble helal kılmak:
Mesela içkinin helal olduğuna kalben inanmak gibi. Bunun küfür olduğunda kendisini İslama nisbet eden hiç bir fırka arasında ihtilaf mevcut değildir. İhtilaf bundan sonraki iki madde hakkındadır.

b)Dille helal saymak: Haram olan bir şey hakkında bu helaldir, demek. Veya onun helal olduğunu iddia eder tarzda bir ifade kullanmak. Kıble ehli arasında –velev ki kalben aksine inansa bile- haramı diliyle helal saymanın küfür oluşu hakkında da bir ihtilaf yoktur. Yazılı ifadeler de bu kapsamdadır. Ancak Mürcie ve Cehmiye’den olup kıble ehli sayılmayan yani tekfir edilen bazı fırkalar kişinin kalben doğruluğuna itikad etmediği müddetçe diliyle küfür söz söylemesinin küfür olmayacağını iddia ettiklerinden dolayı haramı helal kılıcı nitelikte sözler sarf edenlerin –kalben helal saymıyorlarsa Allah katında müslüman olduğunu iddia etmişlerdir.
 
c)Amelle helal saymak: Ehli sünnete göre kalben helal saymasa ve diliyle bir haramın helal olduğunu ifade etmemiş olsa bile bazı amelleri yapmak haramı helal kılma manasına gelir. Mürcie ve Cehmiye’nin gulat (aşırı) fırkaları ve günümüzdeki benzerleri haricinde buna muhalefet eden olmamıştır. Fakat bunlar hangi amellerdir, işte asıl tartışma konusu budur. Günümüzde bir çokları bu meseleden dolayı ifrat ve tefrite düşmüş; kimisi gulatı mürcienin düşüncesini benimseyerek kalben itikad etmedikten sonra hiç bir zahiri amelin haramı helal sayma manasına gelmeyeceğini iddia etmiş-ki avamın ve müslümanım diyen tevhidden uzak kitlelerin çoğu bu düşüncededir-, bazı kimseler ise bir çok alakasız şeyi haramı meşrulaştırmak olarak değerlendirmiş, o kadar ki bunların nezdinde küfre girmeden haram işleme diye bir kavram nerdeyse imkansız hale gelmiştir. Bu kesim bu düşüncesiyle haricilere yaklaşmış ve açıkça dile getirmeseler bile fiilen büyük günah işleyenleri tekfir etme pozisyonuna gelmişlerdir. Tevhide yakın düşünen kesimlerin azımsanmayacak bir kısmı bu durumdadır. Bu duruma yol açan sebeblerin başında ilimsizlik ve geçmiş ehli sünnet alimlerine ait literatürü fazla okumamak gelir. Bunun yanı sıra toplumdaki dejenerasyona ve ahlaki çöküntüye duyulan tepki de bu tarz düşüncelerin yaygınlaşmasında etkili olmuştur. Her ne kadar bu ikinci grup birinci gruptaki aşırı mürcieden daha az şerli ve nisbeten hakka daha yakın olsa da netice itibariyle selefi salihin akidesine-ki onlar bu akideyi Rasulullahtan öğrenmişlerdir- zıt bir kanaat ortaya attıklarından ötürü bu mesele üzerinde durmak bir zaruret halini almıştır.

Bu kesimin ileri sürdüğü bazı iddialar şunlardır: Gizli mekanlarda içki içmek haramdır, ancak açıktan içki içmek içkiyi helal saymak manasına geleceğinden dolayı küfür olur. İçki satmak, içki imal etmek de bu kapsamdadır. Kadının başını bazen açması haramdır, ancak sürekli açması hicab emrini inkar ettiğini gösterir, dolayısıyla küfürdür. Bu kimselerin üzerinde en çok durduğu iddialardan birisi de şudur: Müşriklerle evlilik yapmak küfürdür. Çünkü İslamda nikah akdi, bir kadınla cimanın helal olabilmesi için şart koşulmuştur. Her kim bu nikah akdini, helal olmayan bir kadını elde etmek için kullanırsa fiilen zinayı meşrulaştırmış olur. Eğer nikah akdi olmaksızın ilişkiye girmiş olsaydı sadece zina günahını işlemiş olurdu. Buna göre bütün haram evlilikler aynı zamanda küfürdür. Dörtten fazla kadınla evlenmek, iki kızkardeşi bir nikah altında toplamak, sütkardeşle ve mahremi olan yakın akrabayla evlenmek gibi. Yeri gelmişken belirtelim, bu bahsettiğimiz “evlenilmesi haram olan kişilerle nikah akdi yapmak küfürdür” teorisi daha çok müşriklerle evliliğini sürdürenlere engel olmak için ihdas edilmiş ancak bu teoriyi ortaya atanlar, kendileriyle çelişkiye düşmemek için diğer haram evlilikleri de bu kategoriye sokmak zorunda kalmışlardır. Bu iddia sahiplerinin ortak özelliği iddialarının hiç birisini selefiyle halefiyle geçmiş ulemadan herhangi birisine dayandıramamalarıdır. Onlar bu teorilerini tamamen nasslardan kendi reyleriyle çıkarttıkları hükümlere dayandırırlar. Bu kişilerin delil olarak en çok zikrettikleri nass ise İmam Ahmed, Nesâî ve diğerlerinin rivayet ettiği şu hadistir:

Berâ (radiyallahu anh) şöyle anlatır: Dayım Ebu Bürde ile karşılaştım, beraberinde bir sancak vardı. Bana: "Rasûlullah (s.a.) beni, babasının karısı (analığı) ile evlenen birisini öldürmem ve malına el koymam için gönderdi." dedi.


Başta Ziyaeddin el kudsi ve şiası olmak üzere haram evlilikleri küfür sayanlar şöyle diyorlar: “Allah rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’in üvey annesiyle evlenen şahsın öldürülüp malının da ganimet olarak alınmasını emretmesi o şahsın mürted sayıldığına delildir. Bu kişinin mürted sayılması da haram olan bir evliliği nikah akdi yoluyla meşrulaştırmasından kaynaklanmaktadır.”

Başta da zikrettiğimiz gibi geçmiş ulemadan haram evliliklerde nikah akdi yapmak küfürdür diye genel bir kaide asla nakledilmiş değildir. Nikah akdi haramı helal sayma manasına gelir, şeklindeki bir genelleme bu Kudsiyye fırkası vb’nin ortaya attığı yeni bir bidattir. Alimlerin kitaplarında haram evliliklerle alakalı birçok tafsilata raslamak mümkün olduğu halde hiç birisi bu fasit kaideyi zikretmemişler, bilakis haram olan evlilik akidlerinden sadece haram diye bahsetmişlerdir.
 
Kendilerine delil olarak aldıkları hadise gelince; evvela –aşağıda da görüleceği üzere- bu hadisin tevili hakkında alimler arasında meşhur bir ihtilaf vardır. Hadiste sözkonusu olan şahsın mürted olduğuna hükmeden alimler olduğu gibi, bu şahsın mürted olarak değil de hadden öldürüldüğünü söyleyen alimler de mevcuttur. Keza üvey annesiyle evlenen kişiye verilecek ceza hakkında da ihtilaf edilmiştir. Kimisi hadisin zahirine dayanarak böyle birisine ölüm cezasını münasip görürken kimisi tazir uygulanacağını söylemiştir. Alimlerin bu hadis hakkındaki görüşlerini ilerde inşaallah tafsilatıyla zikredeceğiz. Eğer bu iddia sahipleri haram evlilik yapan kimselerin küfründe icma olduğunu, böyle birisini tekfir etmeyenin dahi tekfir edileceğini iddia ediyorlarsa bu hususta ihtilaf eden bütün alimleri, onları tekfir etmeyenleri; kısacası bütün ümmeti tekfir etmekle karşı karşıyadırlar. Bunun da sapıklıkta iyice haddi aşmak manasına geleceği ortadadır. Eğer ki bu hususta ihtilaf olabileceğini kabul edip, kendi görüşlerini de hadiste zikredilen şahsı tekfir eden alimlere dayandırmaya çalışıyorlarsa bilsinler ki bu alimler dahil hiç kimse onların yaptığı gibi haram olan bir nikah akdini yapan herkes kafirdir, şeklinde bir genel kaide ihdas etmemiştir. Bilakis bu alimler hadiste bahsedilen şahsın üvey annesiyle evlenmeyi helal saydığını, lafzen bunu söylemese bile konuyla alakalı yasaklayıcı hüküm nazil olduktan sonra bunu alenen yapmasının helal saymak anlamına geldiğinden dolayı tekfir edildiğini söylemişlerdir. Bunu Taberi zikretmiştir. Bir kimsenin haram evlilikler yapması, bilhassa da müşrik ve mürted birisiyle evlenmesi çoğu zaman küfründen kaynaklanıyor olabilir. Ancak bu, müşriklerle evlenmek vb amellerin genel hükmünün haram olduğu hakikatini değiştirmez. Bu amelleri yapan kişilerin işledikleri günahın yanı sıra küfre girip girmedikleri kadı tarafından ayrıca tesbit edilmesi gerekir.

Kısacası bu fırkaların anladığı şekilde haramı meşrulaştırma diye birşey sözkonusu değildir. Ancak kalbini küfre açmış bazı kimselerin, velev ki dilleriyle haram olduğunu itiraf etseler dahi yaptıkları bazı amellerden aslında buna itikad etmedikleri tesbit edilebilir. Bera (ra) hadisinde bahsedilen üvey annesiyle evlenen kişinin tekfir edildiğini söyleyen alimlerin görüşünü esas alacak olursak sözkonusu hadis buna dair bir misal sayılabilir.

   
Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:

     “(Haram ayların) yerlerini değiştirmek ancak küfürde bir artıştır. Bununla kafirler şaşırtılıp, saptırılır. Allah’ın haram kıldığına sayı bakımından uymak için, onu bir yıl helal, bir yıl haram kılıyorlar. Böylelikle Allah’ın haram kıldığını helal kılmış oluyorlar. Yaptıklarının kötülüğü kendilerine “çekici ve süslü” gösterilmiştir. Allah, inkarcı bir topluluğa hidayet vermez.” (Tevbe: 37)


     Haram ayların yerlerini değiştirmek, Allah (celle celaluhu)’ın izin vermediği yeni bir teşri koymaktır. Allah (celle celaluhu) bu yeni teşriye küfür ismini vermiştir. Bu ayete göre Allah (celle celaluhu)’ın şeriatine muhalif teşri yapan bir kimse kafir olur.

     İbni Hazm Tevbe: 37 ayetini zikrettikten sonra şöyle dedi:

     “Kur’an’ın indiği arapça dilinin gereği olarak, bir şeyin fazlası, o şeyin cinsinden olması gerekir. Bu (yani; ayet-teki: “(Haram ayların) yerlerini değiştirmek ancak inkarda bir artıştır” lafzı) ise haram ayların yerlerini değiştirmenin küfür olduğunu göstermektedir. Haram ayların yerlerini değiştirmek bir ameldir ve bu amel Allah (celle celaluhu)’ın haram kıldığını helal kılmaktır. Bu sebeble her kim Allah (celle celaluhu)’ın haram kıldığını bildiği bir meseleyi helal kılarsa, yaptığı bu fiille kafir olur.”        (El-Fasl İbni Hazm c. 3 s: 245)


     İbni Hazm’ın sözünden; büyük küfre girmenin sadece inançla değil, amelle de olabileceği anlaşılmaktadır. İşte bu sebeble, bir şeyi Allah (celle celaluhu)’ın haram kıldığını bildiği halde helal kılan kişi kafir olur. Bu kimsenin, o fiilin haram olduğuna inanması, onun küfrüne engel değildir.

Bu misalden açıkça anlaşılabileceği gibi Allahın açık bir haramını helal kılan bir kanun çıkartmak veya bu doğrultuda örf edinmek küfürdür. Normalde haram aylarda kan dökmek haram olmakla birlikte küfür değildir. Fakat haram ayların yerlerini değiştirmek suretiyle helalleştirme yapmak küfürdür. “Allahın indirdikleriyle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir” (Maide: 44) ayetinin nüzul sebebi olan olay da buna misal verilebilir. Bu olayda yahudiler recm cezasını kaldırıp yerine başka bir kanun getirdikleri için tekfir edilmişlerdir. Halbuki ehli sünnetin nezdinde sadece hadd cezasını uygulamayı terkeden bir yönetici tekfir edilmez. Fakat yahudiler burada hadd cezasını terketmek suretiyle haram işlemişler ve üstüne bu haramı helalleştirmişler yani kendisine uyulan bir kanun haline getirmişlerdir. Bundan dolayı da kafir olmuşlardır. Keza oruç tutmamak haram olmakla birlikte küfür değildir. Fakat Amerikadaki zencilerden bazılarının yaptığı gibi ramazanı aralık ayına alıp kışın oruç tutsa kafir olur. Bu aynı müşriklerin yaptığı nesie uygulaması gibidir.

Günümüzdeki parlementoların yaptığı içkiyi, zinayı, kumarı vs helal kılan teşriler de buna dahildir. Bütün bunlar Tevbe: 31. ayette bahsedilen haham ve papazların yaptığı batıl teşrilerden farksızdır. Bunların yaptığı rabblik taslama işi günümüzde parlementerlere geçmiştir.

İşte bu saydıklarımız haramı amel yoluyla helal saymanın sahih olan misalleridir. Bunlara meşrulaştırma adı da verilebilir. Ancak nasslarda ve selefin ıstılahında meşrulaştırma diye bir kavram yoktur. İstihlal yani helal sayma kavramı vardır. Günümüzdeki fırkaların görüşleri ise sırf yöneticileri ve halkları tekfir edebilmek amacıyla uydurulmuş teorilerdir. Tağutların ve onlara tabi olanların küfrüne dair o kadar çok delil vardır ki böyle fasit delillendirmelere ihtiyaç bırakmaz. Esasında bu kimselerin birçoğu rasullerin ortak daveti olan tevhidi anlamamışlardır. Birçoğunun da gayesi tevhidi ayakta tutmak değil, fakat içinde yaşadıkları sistemin ve toplumun çürümüşlüğüne karşı tepki göstermektir. İçki, zina, kumar gibi ahlaksızlıklar bu kimseleri toplumun içinde bulunduğu açık şirk amellerden daha çok rahatsız eder. Bundan dolayı zorlama tevillerle ahlaki çürüme içindeki kişilerin küfrüne delil ararlar. Halbuki günümüzde bu haramları işleyenlerin çoğu zaten asli kafir olan kimselerdir ve birçoğu tevhidin isminden dahi habersizdir. Belki birçoğu bu haramları gerçekten helal sayarak işlerler. Fakat bu kimselerin bu halde olması gelmiş geçmiş bütün islam ümmetini bağlayacak asılsız kaideler ihdas ederek bidat ve dalalette derinleşmeyi gerektirmez. Günümüzün en büyük hastalıklarından birisi de şeriat nezdinde münker olan bazı amellere duyulan tepkiden dolayı bunlara küfür hükmünü vermektir. Halbuki iman ve küfür hükümleri akılla ve şahsi görüşlere, reye dayanarak değil şeriata ve sahih nakle dayanarak verilmesi gereken hükümlerdir.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Günümüzde "Haramı meşrulaştırma" adı altında -yukarda misalleri verilen- birtakım amellere küfür hükmü veren kimselerin sözleri incelendiğinde çoğunlukla insanların amellerini yorumlayarak yani bu amel ancak haramı helal sayma anlamına gelir gibi kişisel yorumlara dayanarak bu küfür hükmüne ulaştıklarını görürüz. Halbuki bir kimsenin yaptığı amel -zorlama yorumlarla değil- ancak başka bir ihtimal taşımayacak şekilde kişinin haramı helal saydığı manasına gelirse tekfir sözkonusu olur. Bu hususta da ancak şeri ilimlere ve ehli sünnetin tekfirde gözettiği kaidelere vakıf olan kısacası içtihad ehliyetine sahip olan bir kadı veya müftü muayyen şahıslar hakkında hükmedebilir. Ya da haramı helal sayan teşride, yasamada bulunmak gibi küfür olduğunda icma edilmiş fiilleri yapanlar hakkında bu söylenebilir. İlim sahibi olmadıkları halde bu meselelerde konuşan kişiler ise bu risalede detayları görüleceği üzere ancak neticesi bütün İslam ümmetini tekfir etmeye varan görüşler dışında sağlam bir hüküm veremezler.

Bu tip meselelerde şu hususların mutlaka göz önünde bulundurulması gerekir: Ehli sünnet nezdinde mukarrer bir kaidedir ki mezhebin lazımı yani gerektirdiği şeyler mezhebin kendisi değildir! (Lazım’ul mezheb leyse bi mezheb) Kişi ancak kendi mezhebinden sorumludur. Mezhebinin neticesinden, mealinden, varacağı noktadan sorumlu değildir. O yüzden bir kişiye senin sözün şunu gerektiriyor, senin sözünün neticesi şudur, senin sözün aslında şu anlama gelir diyerek küfür isnad edilemez hatta herhangi bir görüş isnad edilemez. Şimdi alimlerin bu konular hakkındaki sözlerini buraya nakletmek istiyorum:

İbn-i Hazm Rahimehullah şöyle der: “İnsanları sözlerinin te’vili ile yani sözlerinin gerektirdiği dolaylı manalar ile tekfir etmek yanlıştır. Çünkü  bu, hasıma yapılan bir iftira ve söylemediğini ona söyletmek kabilindendir. Tehlikeli bir manaya gelebilecek sözü söylemiş bile olsa çelişkili bir durum meydana gelmiş olur. Çelişkili olan ve açık olmayan şey ise küfür değildir. Aksine, kişinin bu çelişkiyi kabul etmesi kendisi açısından iyidir. Çünkü küfürden kaçmış olur. Dolayısıyla doğru olan, kişinin ancak sözünün zahiri ile ve ifade ettiği açık akidesine binaen tekfir olunacağıdır. Kötü olan akidesini sözleri ile güzelleştirmeye çalışmasının kişiye bir faydası olmaz. Ancak o kişi hakkında verilen hüküm, o sözlere binaen olur.” (  El-Fasl, 3/294)

İbn Teymiye’ye Rahimehullah, kendisine, “Mezhebin gerektirdiği, bizzat mezhep midir?” diye sorulması üzerine şöyle cevap vermiştir:

“Şüphesiz kişinin mezhebinin gerektirdikleri, o kişi bunları yerine getirip kabullenmedikçe mezhep değildir. Kişi bunları inkar ve red etmiş ise, bu mezhebinin gerektirdiği bu dolaylı sonuçlar ile kendisini sorumlu tutmak yalan ve iftira olur. Söylediğinin veya yaptığının gerektirdiği dolaylı sonuç ve manaları kabul etmiyor ve uygulamıyor ise, bu kişi çelişkiye düşmüş olur. Ancak bu kişi çelişkiye düşmüş olmasına rağmen, sözlerinin gerektirdiği dolaylı sonuçlardan olan küfür ve küfür ihtimali olan şeyleri kabullenmeyebilir. Bazıları birtakım sözler söylemekte ve kendisinin bu sözlerin gerektirdiği dolaylı sonuçlara iltizam etmediğini bildiği halde, söylediği bu sözün bu sonuçlara iltizam ettiğini bilmemektedir. Mezhebin gerektirdiği, bizzat mezhep olmuş olsaydı, Allahu Teala’nın istiva veya başka sıfatları hakkında, bu sıfatların hakikat değil, mecaz olduğunu söyleyenlerin tümünün kafir olması gerekirdi. Çünkü bu sözün gerektirdiği dolaylı olan sonuç, bu sıfatlardan hiçbirinin hakikat olmamasını gerektirir. Ancak bilmekteyiz ki bu sözü söyleyenlerin çoğu, söylediklerinin gerektirdiğini bilmemekte ve hatta bazıları hakikatin, yaratılmışların hakikatlerinden başka bir şey olmadığını tevehhüm etmektedir.Bunlar hakikat ve mecaz tanımları hakkında cahildirler ve yaptıkları bu tanımlar dile ve şeriata iftira niteliğindedir.”
(Mecmu’ul-Feteva; 20/121)

Şeyhu’l-İslam İbn-i Teymiye Rahimehullah başka bir yerde de şöyle der:

 “İnsanın söylediği sözün gerektirdiği dolaylı sonuç iki türlüdür: Birincisi; doğru olan sözün gerektirdiğidir ki kişinin buna iltizam etmesi gerekir. Çünkü doğrunun gerektirdiği de doğrudur. Açığa kavuşturulduğunda onu kabullenmekten imtina etmeyeceği halinden anlaşılıyorsa, sözünün gerektirdiğini kişiye izafe etmek caizdir.

İkincisi ise, kişinin doğru olmayan sözünün gerektirdiğidir ki böyle bir sözün gerektirdiği ile kişiyi sorumlu tutmak gerekmez. Çünkü böyle bir durumda olsa olsa kendi içinde çelişkiye düşmüş olur. Peygamberler dışında her alimin çelişkiye düşebileceği sabittir. Açığa kavuşturulduğunda kişinin onu kabullenmekten imtina etmeyeceği halinden anlaşılıyorsa, sözünün gerektirdiği kişiye izafe edilebilir. Ancak sözünün fasit olduğu kendisinde açık hale geldiğinde ona iltizam etmeyeceği belli olan kişiye, onu izafe etmek caiz olmaz. Çünkü böyle bir durumda kişi, kendisinin sorumlu tutulacağı bir sözü söylemiş olmasına rağmen, bu sözün fasit olduğundan ve gerektirdiği sonuçlardan habersizdir.

Bu açıklama insanların, mezhebin gerektirdiğinin, bizzat mezhep olup olmadığı konusundaki ihtilafıdır. Bu ihtilaf, bunlardan birisi üzerinde karar kılmalarından daha iyidir. Böylece söylediği açığa kavuşturulduktan sonra, sözünün gerektirdiği sonuçlardan razı olan kişiye bu sonuçlar izafe edilir. Ancak bu sonuçlardan razı değil ise, çelişkiye düşmüş olsa bile, bunlar o kişiye izafe edilmez.”
(Mecmuu’l-Fetava, 29/25-26)
 
Ebu İshak el-Şatıbi Rahimehullah (790 hicri), “el-İtisam” isimli kitabında şöyle der: “Alimlerden duyduğumuza göre muhakkik usül ehlinin mezhebi şudur: ‘Meal yolu ile meydana gelen küfür, kişinin zahiri hali ile meydana gelen küfür gibi değildir.’ Nasıl olsun ki! Kafir bile o meali şiddetle inkar etmekte ve kendisini bunun ile sorumlu tutan muhaliflerini reddetmektedir. Söylediğinin gerektirdiği mananın küfür olduğu kendisine açıklandığı zaman, hiçbir şekilde bu manayı kabul etmez.” (El-İtisam, 2/292)
 
Sehavi, üstadı İbn-i Hacer’in şu görüşünü nakletmektedir: “Sözü açık küfür olan veya söylediği sözün gerektirdiği mananın küfür olduğu kendisine açıklandığında, bu manayı kabul eden kişi hakkında küfür ile hükmedilir. Ancak sözünün gerektirdiği manayı kabul etmeyip reddeden kişi hakkında, sözünün gerektirdiği mana küfür de olsa, küfrüne hükmedilmez.” (Es-Sehavi, Fethu’l-Muğis, 1/334)
 
Bu hususta son olarak Şevkani’nin sözünü nakletmek istiyoruz:

Şevkani Rahimehullah şöyle der: “Bir şeyin gerektirdiği ile tekfir etmek, en büyük yanlışlardandır. Dinini tehlikeye atmak isteyen kişi, böyle bir yönteme başvurması halinde, kendi nefsinin cinayetini işlemiş olur.”  (Es-Seylu’l-Carrar, 4/580)

Alimlerin bu meselede daha çok sözleri vardır. Bu naklettiklerimiz aklı olan için yeter de artar. Alimlerin bu husustaki kavillerini tahkik edip anlayan bir kimse günümüzdeki dalalet fırkalarının bu haramı meşrulaştırma ve benzeri çoğu meselede mezhebin lazımıyla ve meal yoluyla tekfirden başka bir şey yapmadığını görür. Halbuki kişi ancak sahip olduğu akideden dolayı tekfir edilir. Kişinin söz ve fiilleri yorumlanarak sahip olmadığı bir akide ona izafe edilemez. Elbette ki bu söylediğimiz şey daha ziyade kapalı ve ihtimalli sözler hakkındadır. Bizatihi imanın aslını ortadan kaldıran açık küfür söz ve fiilleri işleyen veyahut da dinin zaruri olarak bilinen açık hükümlerini inkar eden kişiler ise kasıd ve niyetlerine bakılmaksızın tekfir edilirler. Vallahu a'lem.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ehli sünnetin büyük günah işleyenler hakkındaki tutumu:

Haramı meşrulaştırdığı bahanesiyle bir çok amele haksız yere küfür ismini veren kişilerin birçoğunun Ehli sünnetin diğer fırkalardan ayrılan en büyük esaslarından birisi olan şirkin haricindeki kebair günahlardan dolayı ehli kıblenin tekfir edilemeyeceği hükmünü büyük oranda göz ardı ettikleri yahut da kabul ediyormuş gibi yapsalar da bu konu üzerinde yeterince fıkhetmedikleri görülmektedir. Biz burada bu kimselerin iddialarının sünnete nasıl muhalefet ettiğini ortaya koymak amacıyla şirk haricindeki amellerde aslolanın küfrün altında bir günah olduğuna dair nakilleri hatırlatma babından zikretmek istiyoruz.

Muhaddislerin imamı Buhari (ra)  “Sahih” inde “İman Kitabı”nda 20.bab başlığı olarak “Kufrun dune Kufr” başlığını atmış, bir sonraki bab başlığını ise şu şekilde belirlemiştir: “Ma'siyetler, Câhiliyyet İşi Nev'indendir Babı: Allah'a ortak koşma müstesna, bu Câhiliyyet işlerinin sahihleri, bunları işlemeleri sebebiyle kâfir sayılmazlar. Çünkü Peygamber (S), Ebû Zerr'e: "Demek ki sen, içinde henüz Câhiliyyet ahlâkı bulunan bir kimsesin" buyurdu; Yüce Allah da: "Şübhesiz ki Allah, kendisine ortak tanınmasını mağfiret etmez, ondan başkasını, dileyeceği kimseler için mağfiret eyler..." (en-Nisâ: 4/48,116) buyurdu”

Tevhidin haricindeki amellerin terki ile alakalı genel hüküm, küfür olmaması noktasındadır. Bunun tek istisnası namazdır. Abdullah bin Şakik (ra) şöyle demiştir:

عَنْ عَبْدِ اللهِ بْنِ شَقِيقٍ العُقَيْلِيِّ، قَالَ: كَانَ أَصْحَابُ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لاَ يَرَوْنَ شَيْئًا مِنَ الأَعْمَالِ تَرْكُهُ كُفْرٌ غَيْرَ الصَّلاَةِ.

“Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ashabı namazdan başka hiçbir amelin terkini küfür olarak görmezlerdi”
(Tirmizi no: 2622)

Tahavi şarihi İbn Ebi’l İzz bu hususta şöyle demektedir:

“Ehl-i sünnetin tümü büyük günah işleyen kimsenin -Hariciler gibi- bütünüyle dinden çıkartacak şekilde kâfir olmayacağını ittifakla kabul etmişlerdir. Çünkü kişiyi dinden çıkartacak şekilde kâfir olursa, o takdirde her durumda öldürülmesi gereken bir mürted olur. Kısas hakkına sahip kimsenin, onu affetmesi de kabul edilmez. Zina, hırsızlık ve içki içmek hallerinde de hadlerin uygulanması diye bir şey söz konusu olmaz. Ancak böyle bir görüşün batıl ve fasit olduğu İslam dininin ihtiva ettiği hükümlerden kesin olarak bilinmektedir.

Yine ehl-i sünnet ittifakla şunu kabul ederler: Büyük günah işleyen bir kimse Mutezile’nin dediği gibi iman ve islam’dan çıkmaz küfre de girmez, kâfirlerle birlikte cehennemde ebedi kalmayı da hakketmez. Çünkü Mutezile’nin de bu husustaki görüşü batıldır. Zira Yüce Allah büyük günah işleyen kimseleri mü’minler arasında saymıştır.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında üzerinize kısas yazıldı... fakat kime kardeşi tarafından bir şey affolunursa artık örfe uyarak istesin..." (el-Bakara, 2/178) Görüldüğü gibi burada katili iman edenler arasından çıkartmamış, onu kısas talep etme hakkına sahip olan kimsenin kardeşi olarak nitelendirmiştir. Burdaki kardeşlikten kasıt ta hiç şüphesiz din kardeşliğidir.

Bir başka yerde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Eğer mü’minlerden iki grup birbirleri ile çarpışırlarsa onların aralarını düzeltin... mü’minler ancak kardeştirler, o halde iki kardeşinizin arasını düzeltin." (el-Hucurat, 49/9-10)

Kitap ve sünnetin nassları ile icma, zina eden, hırsızlık yapan, zina iftirasında bulunan kimsenin öldürülmeyeceğine delalet etmektedir. Bilakis bunlara had uygulanır. Bu da bu günahları işleyen kimselerin mürted olmadıklarının delilidir.” (İbn Ebi’il İzz, Şerhu Akidet’it Tahaviyye, sf 301-302)

Görüldüğü gibi büyük günahlarda aslolan bunun küfür olmamasıdır ancak imamlar, Allaha ortak koşma veya Onu inkar etme manasına gelen masiyetleri, bu genel kaideden istisna etmiştir. Çünkü bunlar iman sahibi olan bir kimseden sadır olmaz. Ancak bunun altındaki günahlar iman sahibi kimselerden de bazen sadır olabilir. Böylece açıkça anlaşılıyor ki amelle gerçekleşen günahların tekfir edilebilmesi için mutlaka ya şirk ve küfürle alakası açık bir biçimde isbatlanmalı yahut da namazın terki, sihir gibi küfür olduğuna dair açık bir nass bulunmalıdır. Aksi takdirde haramı meşrulaştırma gerekçesiyle kebair kapsamında olan haram evlilikler, içki satmak, kadının başını sürekli açması gibi çeşitli günahlara sırf şahsi görüş ve yorumlarla küfür hükmü vermekte acele edenlerde Haricilikten bir pay bulunması kaçınılmaz olur.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
ÜVEY ANNE İLE EVLENEN KİŞİ HAKKINDA VARİD OLAN HADİSİN GEÇTİĞİ YERLER

Haramı meşrulaştırma meselesi hakkında usul cihetinden yaptığımız bu mukaddimelerden sonra haramı meşrulaştırmanın ve de bu babtan olmak üzere haram evlilikler yapmanın küfür olduğuna dair sıkça delil getirilen üvey annesiyle evlenen kişi hakkındaki hadisin hadis kitaplarında geçen farklı rivayetlerini kaydedeceğiz. Bu hadis, birçok eserde geçmektedir. Biz burada sadece lafızlarında farklılık olan rivayetleri alacağız ve konu hakkında rivayet edilen hadislerin sıhhat durumlarıyla alakalı alimlerin görüşlerini nakledeceğiz inşallah.

SÜNEN-İ EBU DAVUD

HADLER BABI

MAHREMİ İLE ZİNA EDEN KİŞİ HAKKINDA BAB


بَابٌ فِي الرَّجُلِ يَزْنِي بِحَرِيمِهِ

4456 - حَدَّثَنَا مُسَدَّدٌ، حَدَّثَنَا خَالِدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ، حَدَّثَنَا مُطَرِّفٌ، عَنْ أَبِي الْجَهْمِ، عَنِ الْبَرَاءِ بْنِ عَازِبٍ، قَالَ: «بَيْنَا أَنَا أَطُوفُ عَلَى إِبِلٍ لِي ضَلَّتْ، إِذْ أَقْبَلَ رَكْبٌ - أَوْ فَوَارِسُ - مَعَهُمْ لِوَاءٌ، فَجَعَلَ الْأَعْرَابُ يَطِيفُونَ بِي لِمَنْزِلَتِي مِنَ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، إِذْ أَتَوْا قُبَّةً، فَاسْتَخْرَجُوا مِنْهَا رَجُلًا فَضَرَبُوا عُنُقَهُ، فَسَأَلْتُ عَنْهُ، فَذَكَرُوا أَنَّهُ أَعْرَسَ بِامْرَأَةِ أَبِيهِ»


4456... “Berâ b. Azib (radiyallahu anh) şöyle demiştir: Kaybolan bir kölemi ararken, yanlarında bayrak olan atlı bir (bedevi) toplulukla karşılaştım. Bedeviler, Rasûlullah'ın yanındaki mevkiimden dolayı etrafımı kuşatmaya başladılar. Derken bir kubbeye (kubbe şeklindeki bir çadıra) geldiler. Oradan bir adam çıkarıp, boynunu vurdular. Onun sebebini sordum. "Babasının karısı ile nikahlandı" dediler.”

حَدَّثَنَا عَمْرُو بْنُ قُسَيْطٍ الرَّقِّيُّ، حَدَّثَنَا عُبَيْدُ اللَّهِ بْنُ عَمْرٍو، عَنْ زَيْدِ بْنِ أَبِي أُنَيْسَةَ، عَنْ عَدِيِّ بْنِ ثَابِتٍ، عَنْ يَزِيدَ بْنِ الْبَرَاءِ، عَنْ أَبِيهِ، قَالَ: لَقِيتُ عَمِّي وَمَعَهُ رَايَةٌ، فَقُلْتُ لَهُ: أَيْنَ تُرِيدُ؟ قَالَ: «بَعَثَنِي رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِلَى رَجُلٍ نَكَحَ امْرَأَةَ أَبِيهِ، فَأَمَرَنِي أَنْ أَضْرِبَ عُنُقَهُ، وَآخُذَ مَالَهُ»

4457... Yezid b. el-Berâ, babasının şöyle dediğini rivayet etmiştir.
Amcamla karşılaştım. Beraberinde bir bayrak vardı. Ona: " Nereye gidiyorsun?" dedim.
"Rasûlullah (s.a) beni, babasının karısı ile nikahlanan bir adama gönderdi. Bana, onun boynunu vurmamı ve malını almamı emretti." dedi.

SÜNEN-İ TİRMİZİ

AHKAM BÖLÜMÜ

BABASININ KARISIYLA EVLENEN KİMSE HAKKINDA Kİ BAB


بَابٌ فِيمَنْ تَزَوَّجَ امْرَأَةَ أَبِيهِ
1362 - حَدَّثَنَا أَبُو سَعِيدٍ الأَشَجُّ قَالَ: حَدَّثَنَا حَفْصُ بْنُ غِيَاثٍ، عَنْ أَشْعَثَ، عَنْ عَدِيِّ بْنِ ثَابِتٍ، عَنْ البَرَاءِ، قَالَ: مَرَّ بِي خَالِي أَبُو بُرْدَةَ بْنُ نِيَارٍ وَمَعَهُ لِوَاءٌ، فَقُلْتُ: أَيْنَ تُرِيدُ؟ قَالَ: «بَعَثَنِي رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِلَى رَجُلٍ تَزَوَّجَ امْرَأَةَ أَبِيهِ أَنْ آتِيَهُ بِرَأْسِهِ»


1362- Berâ (radiyallahu anh)’den rivâyet edildiğine göre, şöyle demiştir: Dayım Ebû Bürde b. Niyâr; elinde bir sancak olduğu halde bana uğramıştı, ben nereye gidiyorsun dedim. O da: “Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), babasının karısı ile evlenen bir adamın boynunu vurup kendisine başını getirmem için beni görevlendirdi.” Dedi.

Tirmizi, hadisi rivayet ettikten sonra şöyle demiştir:

وَفِي البَابِ عَنْ قُرَّةَ المُزَنِيِّ: حَدِيثُ البَرَاءِ حَدِيثٌ حَسَنٌ غَرِيبٌ

“Bu babta Kurrat’ul Muzeni’den de hadis rivayet edilmiştir. Bera hadisi, hasen garibtir.”

Bu hadisi Bera (ra)’dan benzer lafızlarla Nesai Nikah bölümü no: 3331-3332’de, Darimi yine Nikah bölümünde 2285’de ve de İbn Mace, Hudud kitabında 2607 numaralı hadis olarak tahric etmişlerdir. Sünen sahipleri haricinde de birçok muhaddis bu hadisi tahric etmiştir. Begavi, Şerh’us Sunne’de Bera hadisini tahric ettikten sonra aynı Tirmizi gibi hasen garib hükmünü vermiştir. (10 / 305) İbn Ebi Şeybe de kendi senediyle Bera’dan rivayet etmiş, Hafız İbn Hacer “İthaf’ul Hiyara” adlı eserinde onun isnadıyla alakalı “ricali güvenilirdir” demiştir. (4/38) Hakim de Bera hadisini Müstedrek’te rivayet etmiş ve Muslim’in şartı üzere sahih olduğunu beyan etmiştir. (2/208 Thk: Abdulkadir Ata)

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Aynı hadis, yukarda Tirmizi’nin de işaret ettiği gibi Kurrat’ul Muzeni’den de rivayet edilmiştir. İbn Mace, Bera hadisini naklettikten sonra aynı hadisin Kurre’den gelen lafzını şu şekilde tahric etmiştir:

حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ ابْنُ أَخِي الْحُسَيْنِ الْجُعْفِيِّ قَالَ: حَدَّثَنَا يُوسُفُ بْنُ مَنَازِلَ التَّيْمِيُّ قَالَ: حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ إِدْرِيسَ، عَنْ خَالِدِ بْنِ أَبِي كَرِيمَةَ، عَنْ مُعَاوِيَةَ بْنِ قُرَّةَ، عَنْ أَبِيهِ قَالَ: «بَعَثَنِي رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِلَى رَجُلٍ تَزَوَّجَ امْرَأَةَ أَبِيهِ، أَنْ أَضْرِبَ عُنُقَهُ وَأُصَفِّيَ مَالَهُ»

2608- Kurre (bin Eyâs bin Hilâl), (Radıyallâhü anh); Şöyle demiştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) beni, babasının (ölümünden sonra) karısıyla evlenen bir adamın boynunu vurmak ve malını müsadere etmek üzere ona gönderdi." (İbn Mace, Hudud: 35) 

Busiri, Zevaidu İbni Mace’de şöyle demiştir: Bu, sahih bir isnaddır, ricali sikadır (güvenilirdir). Bunu ayrıca Nesai, Darakutni, Hakim ve Beyheki Sunen’ul Kubra’da rivayet etmiştir. (Misbah’uz Zucace, 3/116’dan özetle)

İbn’ut Turkmani ise Beyheki’nin Sunen’ul Kubra adlı eserine yazmış olduğu “el-Cevher’un Nekiyy” adlı şerhte senedde yer alan Halid bin Ebi Kerime’de zayıflık olduğunu beyan etmiş ve ayrıca gerek İbn Mace’nin naklettiği şekliyle Kurre hadisinde gerekse Bera hadisinde öldürülen kişinin malının (diğer savaş ganimetleri gibi) beşte birinin ayrıldığından bahsedilmediğine dikkat çekmiştir. (el-Cevher’un Nekiyy, 6/295)

Üvey annesiyle evlenen kişinin öldürüldükten sonra malının tahmis edilmesi yani devlete beşte birlik pay ayrılması hususu Kurre hadisinin bazı lafızlarında geçmektedir. Hadis, “beşte biri ayırdı” ziyadesiyle İmam Tahavi’nin “Şerhu Meani’il Asar” adlı eserinde (3/130) ve de İmam Taberi’nin “Tehzib’ul Asar” adlı eserinin “Musnedu İbn Abbas” bölümünde (1/571) yine Halid bin Ebi Kerime- Muaviye bin Kurre- babası Kurre tarikiyle rivayet edilmektedir. İbn Kayyım (rh.a) hadisi bu “humus” (beşte bir) ziyadesiyle naklettikten sonra Yahya bin Main’in bu hadis hakkında sahih dediğini nakletmiştir. (Zad’ul Mead, 5/13)



Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Hadisin Bera ve Kurre’den (r. Anhuma) gelen bu iki tarikini naklettikten sonra şimdi de alimlerin hadisin gerek senedi gerekse metni hakkında yapmış oldukları genel değerlendirmeleri nakletmek istiyoruz:

Hafız İbn Hacer (rh.a) hadis hakkında şöyle demektedir:


أَخْرَجَهُ أَحْمَدُ وَأَصْحَابُ السُّنَنِ وَفِي سَنَدِهِ اخْتِلَافٌ كَثِيرٌ وَلَهُ شَاهِدٌ مِنْ طَرِيقِ مُعَاوِيَةَ بْنِ مُرَّةَ عَنْ أَبِيهِ أَخْرَجَهُ بن مَاجَهْ وَالدَّارَقُطْنِيُّ وَقَدْ قَالَ بِظَاهِرِهِ أَحْمَدُ وَحَمَلَهُ الْجُمْهُورُ عَلَى مَنِ اسْتَحَلَّ ذَلِكَ بَعْدَ الْعِلْمِ بِتَحْرِيمِهِ بِقَرِينَةِ الْأَمْرِ بِأَخْذِ مَالِهِ وَقِسْمَتِهِ

“Bu hadisi Ahmed ve Sünen ashabı nakletmişlerdir. Hadisin senedinde çokça ihtilaf vardır. Hadisin Muaviye bin Kurre’den o da babasından tarikiyla gelen bir şahidi vardır. Bunu İbn Mace ve Darakutni tahric etmiştir. İmam Ahmed hadisin zahirini almış, cumhur ise bunu haram olduğunu bildiği halde helal sayanlara hamletmiştir. Sözkonusu kişinin malının alınıp taksim edilmesi bunun bir göstergesidir.” (Feth’ul Bari, 12/118)

Şevkani ise hadisin farklı lafızlarını naklettikten sonra şöyle demiştir:


وَلِلْحَدِيثِ أَسَانِيدُ كَثِيرَةٌ مِنْهَا مَا رِجَالُهُ رِجَالُ الصَّحِيحِ

“Bu hadisin birçok senedi vardır, bunların arasında sahih ricali tarafından rivayet edilenler mevcuttur” (Neyl’ul Evtar, 8 / 322)

İbn Kayyım ise “bu hadiste çokça ihtilaf vardır” diyerek hadisin birbirinden farklı sened ve metinlerle nakledildiğini ve dolayısıyla muzdarib yani çelişkili olduğunu ima eden Hafız Munziri’ye cevaben hadisin hasen senedli bir çok tariki olduğunu ve bunların birbirini kuvvetlendirdiğini ve dolayısıyla hadisin kendisiyle amel edilecek mahfuz bir hadis olduğunu ifade etmiştir. (İbn Kayyımın Tehzib’us Sunen adlı eserinden (6/266 - 267) nakleden Cemal bin Muhammed es-Seyyid, İbn’ul Kayyim el Cevziyye ve Cuhuduhu fi hidmet’is Sunnetin Nebeviyye, 3/172)

Hadis hakkında alimlerin değerlendirmeleri bunlardır. Hadisin sıhhat durumu hakkında konuşulmuş ise de alimlerin genelde sözkonusu hadisle ihticac ve amel ettiklerini görüyoruz. Ancak İbn Hacer’in de işaret ettiği gibi alimler bu hadisin tevilinde birbirinden farklı görüşler dile getirmişlerdir. Hadise yapılan şerhleri de inşallah bir sonraki bölümde nakledeceğiz.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
ÜVEY ANNESİYLE EVLENEN ADAMLA ALAKALI HADİSE YAPILAN ŞERHLER

Bundan sonra inşaallah sözkonusu hadisi şerh eden çeşitli mezheplere müntesip veyahut da müstakil müçtehid konumunda olan alimlerden nakillerde bulunacağız. Böylece bu hadisin ve genel anlamda haram evlilikler yapmanın hükmünün ümmet arasında nasıl tartışılmış olduğu ortaya çıkacak ve de batıl ehlinin selefiyle halefiyle bütün İslam ümmetine nasıl muhalefet ettikleri iyice gözler önüne serilmiş olacaktır. Hadisin açıklamasıyla alakalı nakil yapacağımız ilk alim aynı zamanda Şafii fakihlerinden olan muhaddis Beyhaki’dir. O,  “Ma’rifet’us Suneni ve’l Asar” adlı eserinin “Kitab’ul Murted” bölümünde bu hadisi İmam Ahmed’den şöylece nakletmektedir:

16637- قَالَ أَحْمَدُ: وَرُوِّينَا عَنْ عَدِيِّ بْنِ ثَابِتٍ , عَنْ يَزِيدَ بْنِ الْبَرَاءِ , عَنْ أَبِيهِ ,
قَالَ: " لَقِيتُ عَمِّي وَمَعَهُ رَايَةٌ , فَقُلْتُ: أَيْنَ تُرِيدُ؟ فَقَالَ: بَعَثَنِي رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِلَى رَجُلٍ نَكَحَ امْرَأَةَ أَبِيهِ , فَأَمَرَنِي أَنْ أَضْرِبَ عُنُقَهُ وَآخُذَ مَالَهُ " ,

16638 - أَخْبَرَنَاهُ أَبُو عَلِيٍّ الرُّوذْبَارِيُّ , أَخْبَرَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ دَاسَةَ , حَدَّثَنَا أَبُو دَاوُدَ , حَدَّثَنَا عَمْرُو بْنُ قُسَيْطٍ الرَّقِّيُّ , حَدَّثَنَا عُبَيْدُ اللَّهِ بْنُ عَمْرٍو , عَنْ زَيْدِ بْنِ أَبِي أُنَيْسَةَ , عَنْ عَدِيِّ بْنِ ثَابِتٍ ,. . . , فَذَكَرَهُ ,

16637- Ahmed dedi ki bize Adiyy bin Sabit’ten, o da Yezid B. Bera’dan, babasının şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Amcamla karşılaştım, beraberinde bir sancak vardı. Ona nereye gidiyorsun? Dedim. O da: “Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) beni babasının karısı ile nikahlanan bir adama, boynunu vurmam ve malını almam için gönderdi” dedi.

16638- (aynı hadisin farklı bir senedini zikrediyor, o yüzden çevirmeye ihtiyaç duymadık)

Beyheki, hadisi bu şekilde naklettikten sonra şöyle demiştir:


16639 - قَالَ أَصْحَابُنَا: وَضَرْبُ الْعُنُقِ لَا يُجِبُّ نَفْسَ النِّكَاحِ دُونَ الِاسْتِحْلَالِ , فَكَأَنَّهُ اسْتَحَلَّهُ بَعْدَ اعْتِقَادِ تَحْرِيمِهِ فَصَارَ بِهِ مُرْتَدًّا فَوَجَبَ بِهِ ضَرْبُ عُنُقِهِ وَأَخْذُ مَالِهِ فَيْئًا , وَاللَّهُ أَعْلَمُ،

16639- Beyhaki diyor ki: Ashabımız (Şafiiler) şöyle demiştir: Helal görmeksizin sırf nikah akdinden dolayı boynu vurmak gerekmez. Dolayısıyla bu kimse ancak bunun haram olduğuna itikad ettikten sonra helal addettiği için mürted olmuş ve bu surette boynunun vurulup malının fey olarak alınması vacib olmuştur. Vallahu a'lem. (Beyheki, Marifet’us Suneni ve’l Asar, 12/263, Thk: Abdulmu’ti Emin Kalaci, 1.baskı 1412/1991)

Beyheki’nin bu sözü açıkça göstermektedir sırf nikah kıymak, haramı helal saymak ve dolayısıyla katli vacib kılan irtidad anlamına gelmez. Beyheki bunu Şafiilere nisbet etmektedir ki aslında ister Şafiilerden ister diğerlerinden olsun, İslam imamlarından hiç biri nikah akdi yapmanın mücerred olarak helalleştirme manasına geleceğini söylememiştir. İlerde bu husustaki diğer nakilleri de ortaya koyduğumuzda bu mesele daha da aydınlanacaktır inşallah. Hadisteki şahsın mürted olma sebebi ise nikah kıymanın üzerine ilave ettiği başka küfürlerden dolayıdır. Bu da bunun helal olduğuna itikad etmesi gibi şeylerdir. Şu halde müşriklerle evlilik başta olmak üzere haram evlilik çeşitlerinden birisi ile nikah akdi yapan kimsenin bunun helal olduğuna itikad etmese bile bu akid vasıtasıyla haramı meşrulaştırdığından dolayı kafir olacağını iddia eden bazı muasır cahiller asılsız bir söz söylemektedir. Bu hususta silsile tekfir uygulayıp buna küfür demeyenlerin de kafir olacağını iddia etmek ise haram bir nikah akdi yapmanın küfür olmayacağını söyleyen Şafiiler ve diğer imamların ve de bunları tekfir etmeyenlerin kafir olmasını gerektirmektedir ki İslam ümmetinin bu şekilde dalalet üzere birleşmesi imkansızdır. Bu sözün batıl olduğunun delili sözün kendisidir, başka bir izaha ihtiyaç bırakmaz. Vallahu a’lem.




Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Beyheki, ilerleyen sayfalarda Kitab’ul Hudud’da bu hadisi tekrar ele almıştır:

مَنْ وَقَعَ عَلَى ذَاتِ مَحْرَمٍ بِنِكَاحٍ أَوْ غَيْرِهِ

Mahremleriyle nikah kıyarak veya nikahsız ilişkiye giren kimse

16852 - رُوِّينَا عَنْ أَبِي الْجَهْمِ , عَنِ الْبَرَاءِ بْنِ عَازِبٍ , قَالَ: إِنِّي " لَأَطُوفُ فِي تِلْكَ الْأَحْيَاءِ عَلَى إِبِلٍ لِي ضَلَّتْ فِي عَهْدِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِذْ جَاءَ رَكْبٌ أَوْ فَوَارِسُ مَعَهُمْ لِوَاءٌ , فَجَعَلَ الْأَعْرَابُ يَلُوذُونَ بِي لِمَنْزِلَتِي مِنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ , فَانْتَهَوْا إِلَيْنَا , فَأَطَافُوا بِقُبَّةٍ , فَاسْتَخْرَجُوا رَجُلًا , فَضَرَبُوا عُنُقَهُ , فَسَأَلْتُ عَنْ قِصَّتِهِ فَقِيلَ: وُجِدَ قَدْ عَرَّسَ بِامْرَأَةِ أَبِيهِ " ,

16852- Bera B. Azib’ten nakledildiğine göre o şöyle demiştir. “Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) zamanında Kaybolan bir devemi aramak için şu mahallelerde geziniyordum, Birden yanlarında bayrak olan atlı veya süvari birliği geldi. Bedeviler, Rasûlullah'ın yanındaki mevkiimden dolayı beni korumaya aldılar. Sonra bizden uzaklaştılar.  Derken bir kubbeye (kubbe şeklindeki bir çadıra) geldiler. Oradan bir adam çıkarıp, boynunu vurdular. Onun sebebini sordum. "Babasının karısı ile gerdeğe girdi" dediler.”

16853 - أَخْبَرَنَاهُ أَبُو عَبْدِ اللَّهِ الْحَافِظُ , حَدَّثَنَا أَبُو الْعَبَّاسِ بْنُ يَعْقُوبَ , حَدَّثَنَا الْحَسَنُ بْنُ عَلِيِّ بْنِ عَفَّانَ , حَدَّثَنَا أَسْبَاطُ بْنُ مُحَمَّدٍ , عَنْ مُطَرِّفٍ , قَالَ: وَحَدَّثَنَا أَبُو الْعَبَّاسِ , حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ إِسْحَاقَ , حَدَّثَنَا مُعَلَّى بْنُ مَنْصُورٍ , حَدَّثَنَا أَبُو زُبَيْدٍ , حَدَّثَنَا مُطَرِّفٌ , عَنْ أَبِي الْجَهْمِ مَوْلَى الْبَرَاءِ بْنِ عَازِبٍ , عَنِ الْبَرَاءِ ,. . . فَذَكَرَهُ. وَاللَّفْظُ لِحَدِيثِ أَبِي زُبَيْدٍ ,

16854 - وَرُوِّينَاهُ مِنْ حَدِيثِ يَزِيدَ بْنِ الْبَرَاءِ , عَنْ أَبِيهِ , وَفِيهِ: «إِلَى رَجُلٍ نَكَحَ امْرَأَةَ أَبِيهِ» , فَكَأَنَّهُ نَكَحَهَا وَعَرَّسَ بِهَا بِمَجْمُوعِ الرِّوَايَتَيْنِ , فَأَمَرَ بِقَتْلِهِ ,


16853- (Aynı hadisin farklı bir senedini zikretmektedir. Bu sebebten tercüme etmeye gerek duymadık)

16854- Yezid B. Beranın, babasından naklettiği rivayette “Babasının karısı ile nikah kıyan adama” şeklinde geçmektedir. İki rivayetin cem edilmesiyle, adamın babasının karısını nikahladığı ve ilişkiye girdiği (veya düğün yaptığı) ve bu yüzden Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), adamın öldürülmesini emrettiği ortaya çıkar.



16855 - قَالَ الشَّافِعِيُّ فِي رِوَايَةِ الْمُزَنِيِّ فِيمَنْ تَزَوَّجَ بِأُمِّ امْرَأَتِهِ بَعْدَ دُخُولِهِ بِالْبِنْتِ وَهُمَا عَالِمَانِ , ثُمَّ أَصَابَهَا: أَقَمْنَا عَلَيْهِمَا الْحَدَّ , وَهُمَا زَانِيَانِ سَمَّيَا الزِّنَا بِاسْمِ النِّكَاحِ ,


16855- Müzeni'nin rivayetine göre Şafii : -Gerdeğe girdikten sonra- karısının annesiyle –bilerek- evlenen ve temas eden kimse hakkında "İkisine de had uygularız zira bu ikisi nikah adı altında zina etmiştir" demiştir. (Beyheki, Marifet’us Suneni ve’l Asar, 12/320, Thk: Abdulmu’ti Emin Kalaci, 1.baskı 1412/1991)

Görüldüğü üzere Beyheki, hadiste bahsedilen adamın hem nikah kıydığını hem de ilişkiye girdiğini açıkça belirttikten sonra Şafii’den tıpkı bunun gibi kaynanasıyla evlenen ve temas eden kimseye zina haddi uygulanacağını rivayet etmiştir. Beyheki’nin bölüm başlığı olan “Mahremleriyle nikah kıyarak veya nikahsız ilişkiye giren kimse” ifadesi de buna işaret eder. İmam Şafii böyle bir kimsenin mahremiyle girdiği bu ilişkiye nikah adı vermesine itibar etmeksizin onun için zina haddi uygulanacağını kabul etmektedir. İmam eş-Şafii kaynanasıyla evlenen bu kişiden bahsettiği yerde evlenmesinden ve temas etmesinden ayrı ayrı bahsetmektedir. Bu da bir kimsenin evlenmesi haram olan kişiyle nikah akdi yapmasının küfür olduğunu, akid yapmaksızın zina eden kişinin ise haram işlediğini ileri sürerek ikisini ayrı hükümde değerlendiren dalalet ehlinin aleyhinedir. Zira İmam, hem evlenmeyi hem teması bir arada gerçekleştiren kimseye zina haddini uygun görmektedir. Oysa batıl ehlinin düşüncesine göre nikah akdi kıyarak haramı meşrulaştırdığı için mürted haddi vermesi gerekirdi. Halbuki ilerde de geleceği üzere Şafii’nin gerek kaynanası gerek başka mahremleriyle evlenen kişiler için uygun gördüğü ceza zina haddidir. İmam Malik ve başkaları da aynı görüştedir. İşte böylece cahiller haram evliliklerin küfür olduğunu ileri sürerek, daha önce İslam ümmetinden hiç kimsenin söylemediği bir bidat ortaya atmışlardır. Bütün bunlara karşı yardım dilenecek yegane merci Allahtır.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Beyheki, ardından Şafii’nin sözlerini nakletmeye devam etmektedir:

16856 - وَبَسَطَ الْكَلَامَ فِيهِ , ثُمَّ قَالَ: ثُمَّ جَاءَ مَنْ يَدَّعِي تَسْوِيَةَ الْأَخْبَارِ عَلَى مَذْهَبِهِ , وَحَمَلَ الْخَبَرَ الَّذِي رُوِّينَاهُ فِي هَذَا الْبَابِ عَلَى أَنَّهُ إِنَّمَا أَمَرَ بِقَتْلِهِ لِأَنَّهُ كَانَ قَدِ اسْتَحَلَّهُ , فَصَارَ بِهِ مُرْتَدًّا مُحَارِبًا

16857 - وَاحْتَجَّ بِمَا رَوَيْنَا فِي , حَدِيثِ يَزِيدَ بْنِ الْبَرَاءِ عَنْ أَبِيهِ , قَالَ لَقِيتُ عَمِّي وَمَعَهُ رَايَةٌ , فَقُلْتُ: أَيْنَ تُرِيدُ؟ قَالَ: «بَعَثَنِي رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِلَى رَجُلٍ نَكَحَ امْرَأَةِ أَبِيهِ , فَأَمَرَنِي أَنْ أَضْرِبَ عُنُقَهُ وَآخُذَ مَالَهُ»

16858 - وَبِحَدِيثِ مُعَاوِيَةَ بْنِ قُرَّةَ , عَنْ أَبِيهِ , أَنَّ «النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بَعَثَ جَدَّ مُعَاوِيَةَ إِلَى رَجُلٍ عَرَّسَ بِامْرَأَةِ أَبِيهِ أَنْ يَضْرِبَ عُنُقَهُ , وَيُخَمِّسَ مَالَهُ» ,

16859 - قَالَ: فَدَلَّ عَلَى أَنَّهُ كَانَ مُرْتَدًّا مُحَارِبًا , لِأَنَّ الْمُرْتَدَّ الَّذِي لَمْ يُحَارِبْ لَا يُخَمَّسُ مَالُهُ ,

16860 - وَهَذَا الَّذِي ذَكَرَهُ لَيْسَ فِي الْحَدِيثِ مِنْهُ شَيْءٌ لَا الِاسْتِحْلَالُ وَلَا الْمُحَارَبَةُ , وَلَوْ جَازَ دَعْوَى الِاسْتِدَلَالِ فِي هَذَا لَجَازَ مِثْلُهَا فِي زَنَا مَنْ رُجِمَ لِأَنَّ أَهْلَ الْجَاهِلِيَّةِ كَانُوا يَسْتَحِلُّونَ الزِّنَا ,


16856- Şafii bu konuda uzunca bahsettikten sonra şöyle demiştir: “Sonra kendi mezhebine göre haberlerin tesviyesini iddia eden kimse gelmiş ve bu babta bize rivayet edilen hadisi, bu adamın yaptığı ameli helal saydığından ve bu yaptığından dolayı muharip mürted olduğu için Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in onun öldürülmesini emrettiğine hamletmiştir.

16857- Bu noktada, Yezid B. Bera’nın babasından naklettiğini rivayet ettiğimiz hadisi hüccet olarak sunmuştur. “Amcamla karşılaştım, beraberinde bir sancak vardı. Ona nereye gidiyorsun? Dedim. Oda: “Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) beni babasının karısı ile nikahlanan bir adama, boynunu vurmam ve malını almam için gönderdi” dedi.”

16858- Aynı şekilde, Muaviye B. Kurre’nin babasından naklettiği hadisi delil göstermiştir. “Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Muaviye’nin dedesini, babasının karısı ile gerdeğe giren bir adama, onun boynunu vurup malının beşte birisini alması için göndermiştir.”

16859- Sonra (o iddiacı) şöyle demiştir: Bu hadis, bu adamın muharib (savaşçı) mürted olduğuna delalet eder. Çünkü muharib olmayan mürtedin malının beşte biri alınmaz.

16860- “Fakat hadiste bu şahsın ne helal saydığına ne de savaştığına delalet eden bir şey yoktur. Bu istidlal sahih olsa aynısı zina edenin recmedilmesiyle alakalı da geçerli olması gerekir. Zira Cahiliye ehli zinayı da helal saymaktaydı.”

Açıkça görüldüğü üzere, İmam eş-Şafii ve Beyhaki bu şahsın haramı helalleştirdiği ve dolayısıyla mürted olduğu görüşünü reddetmektedir. Öyle anlaşılıyor ki nikah akdinin helalleştirme manasına geldiği iddiası bir yana, hadiste bahsedilen muayyen kişinin mürted olduğu hususu dahi üzerinde icma edilmiş bir mesele değildir. Zaten dikkat edilirse hadiste sözkonusu kişiyle alakalı mürted oldu veya haramı helal yaptı gibi bir ibare geçmemektedir. Nakillerden de anlaşılacağı üzere bu şahsın mürted olduğunu söyleyen alimler, öldürülüp malının alınmasından hareketle bunu söylemişlerdir. Adamın üvey annesiyle evlendiği sabit olmasına rağmen tekfirinde icma edilmemiş olması en azından batıl ehlinden guluvve, ifrata kaçan bir kesimin haram evlilik yapmanın küfür olduğu hususunun dinde açık! bir mesele olduğu ve bunun tekfirinde duraksayan kişinin dahi tekfir edileceği tarzındaki iddiasını boşa çıkartmaktadır. Zira nikah akdi yapmanın istihlal manasına geldiği açık bir mesele olsaydı alimler asla bu konuda duraksayacak değildi. Alimlerin tesbit edemediği bir şeyi tesbit etmek ise cahillere düşmez! Kaldı ki bu bahsedilen kişi muayyen bir şahıstır, bu muayyen şahsın tekfirinde nikah akdinden başka bir çok illet sözkonusu olabilir. Nitekim bunun açıklaması inşallah ilerde gelecektir. Bu şahsın mürted olduğunu söyleyen hiçbir alim onun sırf nikah akdinden dolayı tekfir edildiğini söylememiştir. Bu hadisin bu şekilde yorumlanmasının bir selefi yoktur.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
İmam Şafii, bu şahsın mürted olduğu görüşünü bu şekilde reddettikten sonra muharip yani savaşçı statüsünde olduğu iddiasını da şöylece reddetmektedir:

16861 - وَفِي حَدِيثِ أَبِي الْجَهْمِ عَنِ الْبَرَاءِ , «أَنَّهُمْ أَطَافُوا بِقُبَّةٍ , فَاسْتَخْرَجُوا رَجُلًا» فَأَيْنَ الْمُحَارَبَةُ هُنَا؟ ثُمَّ إِنْ كَانَ الْأَمْرُ عَلَى مَا قَالَ مِنَ الِاسْتِحَلَالِ فَهُوَ حُجَّةٌ عَلَيْهِ فِي أَنَّ مَالَ الْمُرْتَدِّ لَا يَكُونُ لِوَرَثَتِهِ , وَتَخْمِيسُهُ لَا يُنَافِي مَذْهَبَ الشَّافِعِيِّ فَإِنَّهُ يُوجِفُ الْخُمُسَ فِيمَا أَوْجَفَ عَلَيْهِ مِنَ الْغَنِيمَةِ , وَفِيمَا لَمْ يُوجِفْ عَلَيْهِ مِنَ أَمْوَالِ الْفَيْءِ ,

16862 - قَالَ الشَّافِعِيُّ: الْخُمُسُ ثَابِتٌ لِأَهْلِهِ فِي كُلِّ مَا أُخِذَ مِنْ مُشْرِكٍ غَنِيمَةً كَانَتْ أَوْ فَيْئًا , وَالْفَيْءُ مَا رَدَّهُ اللَّهُ عَلَى أَهْلِ دِينِهِ مِنْ مَالِ مَنْ خَالَفَ دِينَهُ ,

16863 - قَالَ أَحْمَدُ: وَإِنْ كَانَ فَعَلَهُ عَلَى وَجْهِ الِاسْتِحْلَالِ , فَهُوَ حُجَّةٌ عَلَيْهِ وُجُوبِ الْحَدِّ عَلَيْهِ , وَقَوْلُ الرَّاوِي: «إِلَى رَجُلٍ نَكَحَ امْرَأَةَ أَبِيهِ» يَدُلُّ عَلَى الْعَقْدِ , وَقَوْلُ الْآخَرِ: «إِلَى رَجُلٍ عَرَّسَ بِامْرَأَةِ أَبِيهِ» يَدُلُّ عَلَى الدُّخُولِ ,

16861- Ebu’l Cehm’in, Bera’dan naklettiği hadiste “Bir Kubbeye yöneldiler, ve Bir adam çıkarttılar” geçmektedir. Burada Muharabe (savaşma) nerededir? Sonra eğer mesele onların (Hanefilerin) dediği gibi istihlal (helal) kılma meselesi olsaydı; bu (onların savunduğu) mürtedin malının varislerine kalacağı görüşü aleyhinde bir delil olurdu. Bu şahsın malından beşte bir alınması Şafii’nin mezhebine aykırı değildir. Zira o, beşte bir almayı kendisi için at koşturulmuş olan ganimetler hususunda uygun gördüğü gibi, kendisi için at koşturulmuş olmayan fey malları için de uygun görmüştür. 

[Zira Hanefiler mürtedin malının varislerine kalacağını savunurlar, eğer bu hadiste bahsedilen kişi mürtedse onların mezhebine göre malının ganimet alınması değil, mirasçılarına paylaştırılması icab ederdi.]

16862- İmam Şafii şöyle demiştir: “Humus, Müşriklerden ganimet yoluyla alınan ve fey olan her şeyde ehli için sabittir. Fey ise Yüce Allah’ın, Dinine muhalefet edenlerin mallarından, dininin ehli olanlara verdiği bir şeydir.

[Dolayısıyla bu hadisteki adamın malının beşte birinin alınması, mutlaka o şahsın muharib mürted olduğuna delalet etmez. Bu, fey olarak alınmış bir mal da olabilir.]

16863- İmam Ahmed diyor ki: Eğer bu kişinin ameli helal sayma şeklinde cereyan ettiyse bu, hadisteki cezayı had olarak görenlerin aleyhinedir.  Ravinin “Babasının karısı ile nikahlanan adama” sözü, Akde delalet eder, diğer “Babasının karısı ile ilişkiye giren (evlenen) adama” sözü ise, ilişkiye delalet eder.

İmam Şafii böylece hem bu şahsın yaptığı ameli helal sayarak mürted olduğu görüşünü, hem de Müslümanlarla savaşan muharip statüsünde olduğu görüşünü reddetmiş ve bu kişinin malının beşte birinin alınmasının muharip mürted oluşuna delalet etmeyeceğini söylemiştir. İmam Ahmed’in sözü de bu adamın mürted olarak mı, yoksa had cezası olarak mı öldürüldüğü konusunda ihtilaf olduğuna işaret eder.
Beyheki, konunun sonunda şunları söylemektedir:


16864 - وَقَدْ ذَهَبَ بَعْضُ أَهْلِ الْعِلْمِ إِلَى ظَاهِرِ الْخَبَرِ فِي إِيجَابِ الْقَتْلِ بِهِ بِكُلِّ حَالٍ لَعَظِيمِ التَّحْرِيمِ , وَذَهَبَ بَعْضُهُمْ إِلَى أَنَّ ذَلِكَ كَانَ قَبْلَ نُزُولِ الْحُدُودِ فِي سُورَةِ النُّورِ قَبْلَ بَيَانِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ رَجْمَ الثَّيِّبَ الزَّانِيَ , فَلَمَّا نَزَلَتْ وَبَيَّنَ ذَلِكَ صَارَ الْأَمْرُ إِلَى ذَلِكَ قَالُوا: ثُمِّ أَنَّهُ إِنَّمَا نُسِخَ مِنْهُ كَيْفِيَّةَ الْقَتْلِ , فَأَمَّا أَصْلُ وُجُوبِ الْقَتْلِ فَإِنَّهُ لَمْ يَقُمْ دَلَالَةٌ إِلَى نَسْخِهِ فَهُوَ بَاقٍ عَلَى الْوُجُوبِ , وَاللَّهُ أَعْلَمُ

16864- Beyhaki diyor ki:İlim ehlinden bazıları hadisin zahirinden yola çıkarak böyle bir kimsenin yaptığı haramın şiddetinden ötürü her halükarda öldürülmesi gerektiğini ifade etmişlerdir. Bazıları da bu olayın Nur suresindeki zina ile alakalı hadlerin nazil olmasından ve de Rasulullahın evliyken zina edenlerin recmedilmesi ile alakalı hükmünden  önce olduğunu söylemişlerdir. Bu görüşte olanlar şöyle demektedir: Böylece öldürmenin şekli neshedilmiştir. (Yani boynunu vurma yerine recm cezası getirilmiştir) Fakat bu şekilde zina edenin öldürülmesi hükmü baki kalmıştır, neshedilmemiştir. (Beyheki, Marifet’us Suneni ve’l Asar, 12/320-322, Thk: Abdulmu’ti Emin Kalaci, 1.baskı 1412/1991)

Beyheki’nin naklettiği bu görüş sahiplerinin hadisteki öldürme olayını mürted haddi değil, zina haddi olarak gördükleri açıktır. Halbuki kıssada zinanın yanı sıra, dalalet ehlinin küfür olarak kabul ettiği nikah akdi de sözkonusudur. Buna rağmen bazı alimler bunu zina cezası olarak görmeye devam etmişlerdir. Mahremiyle zina eden kişiye ölüm cezası verilmiş olmasını da farklı şekillerde izah etmeye çalışmışlardır. Bu alimler, hadiste bahsedilen şahsın öldürülmesini mürted oluşuna bağlamamışlar bilakis işlediği haramın ağırlığına hamletmişlerdir. Nitekim evlinin zinası ve livata gibi suçlarda ölüm cezası öngörülmüştür. Mahremlerle evlenmek de onların nezdinde aynı şekilde küfür olmadığı halde ölümle cezalandırılan bir günahtır. Vallahu a'lem. Beyheki’nin “Marifet’us Suneni ve’l Asar” adlı eserinden yaptığımız alıntı burada sona erdi. Velhamdulillahi rabbil alemin.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillahirrahmanirrahim,

Üvey anne hadisiyle alakalı açıklamalarını nakledeceğimiz ikinci alim Ebu Cafer et-Tahavi’dir. Hanefi fakihlerinden olan bu zat, “Şerhu Meani’l Asar” adlı eserinde sözkonusu hadisi farklı lafızlarıyla naklettikten sonra şu açıklamaları yapmıştır:


فَذَهَبَ قَوْمٌ إِلَى مَنْ تَزَوَّجَ ذَاتَ مَحْرَمٍ مِنْهُ وَهُوَ عَالِمٌ بِحُرْمَتِهَا عَلَيْهِ , فَدَخَلَ بِهَا أَنَّ حُكْمَهُ حُكْمُ الزَّانِي , وَأَنَّهُ يُقَامُ عَلَيْهِ حَدُّ الزِّنَا الرَّجْمُ أَوِ الْجَلْدُ وَاحْتَجُّوا فِي ذَلِكَ بِهَذِهِ الْآثَارِ. وَمِمَّنْ قَالَ بِهَذَا الْقَوْلِ أَبُو يُوسُفَ وَمُحَمَّدٌ رَحِمَهُمَّا اللهُ. وَخَالَفَهُمْ فِي ذَلِكَ آخَرُونَ , فَقَالُوا: لَا يَجِبُ فِي هَذَا حَدُّ الزِّنَا , وَلَكِنْ يَجِبُ فِيهِ التَّعْزِيرُ وَالْعُقُوبَةُ الْبَلِيغَةُ. وَمِمَّنْ قَالَ بِذَلِكَ أَبُو حَنِيفَةَ وَسُفْيَانُ الثَّوْرِيُّ رَحِمَهُمَا اللهُ.

“Ebu Cafer dedi ki: Bazıları, kendisine mahrem olan ve onunla evlenmesinin haram olduğunu bildiği halde mahremi ile evlenen ve onunla gerdeğe giren bir kimsenin hükmünün zinakarın hükmü ile aynı olduğu, ona zina haddi olan recm ya da celde cezası uygulanacağı kanaatini benimsemiş ve bu hususta bu rivayetleri delil göstermiştir.
 
Bu görüşü ifade edenler arasında Ebu Yusuf ve Muhammed –Allah’ın rahmeti onlara olsun- de vardır.

Bu hükümde başkaları onlara muhalefet ederek: böyle bir durumda zina haddini uygulamak gerekmez. Ancak tazir ve ağır bir ceza vermek gerekir, demişlerdir.

Bu görüşü kabul edenler arasında Ebu Hanife ve Süfyan es-Sevri –Allah’ın rahmeti onlara olsun- de vardır.”


Dikkat edilirse Tahavi (rh.a) bazı alimlerin mahremi olan birisiyle nikah kıyan ve gerdeğe giren kişiye normal zina haddini uygun gördüklerini nakletmektedir. Bu alimler hem nikahı, hem de ilişkiyi ayrı ayrı zikretmişler ve kişinin nikah akdi kıydığı sabit olmasına rağmen ona sadece yaptığı zinadan ötürü ceza verileceğini söylemişlerdir. Buna göre kendisine ebediyen haram olan yakın akrabalarıyla nikah kıyan kişi eğer bekarsa yüz deynek cezası alacak; evliyse recmedilecektir. Halbuki evlenmenin haram olduğu kişilerle nikah akdi kıymanın küfür olduğunu iddia eden sefihlere göre bu kişi zaten mürted olduğundan dolayı öldürülmesi gerekmektedir. Fakat görüldüğü üzere bunu bu din ve akıl yoksunu sefihlerden başka hiç kimse söylememiştir. Alimlerin, bu kimseyi bu işin haramlığını bilen birisi olarak vasfetmeleri, onların sözlerini bu fiilin haramlığını bilmeyenlere hamletmeyi de imkansız kılmaktadır.

Ayrıca Tahavi’nin evlenmeyi ve cinsel ilişkiyi ayrı ayrı zikretmesi alimlerin bu konuyla alakalı ihtilaflarını mahremleriyle nikahsız olarak zina eden kişilere hamletmeye çalışan tevil cambazlarının sözlerinin de boş olduğunu göstermektedir. Bunlar Arapçada nikah kelimesinin hem evlilik hem de ilişki anlamında kullanılmasını istismar ederek alimlerin mahremiyle nikahlanan kişiye zina haddi veya tazir gerekir, şeklindeki sözlerinin mahremiyle zina eden kişilerle alakalı olduğunu, onlarla veya başka haram olan kadınlarla nikah akdi yaparak ilişkiye giren kişilerin ise icmaen (!) kafir olduğunu iddia ederler. Halbuki açıkça görüldüğü üzere Tahavi, alimlerin bu husustaki ihtilafını zikrederken hem evlenmeyi, hem de ilişkiyi ayrı ayrı zikretmiş ve ardından alimlerin böyle bir kişiye zina haddi mi yoksa tazir mi verileceği hususundaki ihtilaflarını nakletmiştir. Bunun benzerleri daha önce Beyheki’den yapmış olduğumuz nakillerde de vardı, ilerde de böyle nakiller gelmeye devam edecektir inşallah.

Not: Tahavi burada sadece Irak ehlinin görüşlerini zikretmiştir. Mahremiyle evlenerek ilişkiye giren bir kimseye zina haddini uygun görenler arasında İmameyn’in haricinde el-Hasen’ul Basri, Malik, Şafii, Ahmed ve Ebu Sevr de vardır. Bedruddin el-Ayni, Tahavi’nin kitabına yazmış olduğu şerhte bu görüş sahipleri arasına bu isimleri de ilave etmiştir. (Ayni, Nuheb’ul Efkar, 15/505)


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Tahavi’nin zikrettiği gibi Kufe fakihlerinden Ebu Hanife ve Sufyan ise böyle bir kimseye tazir cezasını uygun görmüştür. Tahavi bu görüşlerin önce bu iki imama kadar varan senedlerini zikretmektedir:

4884 - حَدَّثَنَا سُلَيْمَانُ بْنُ شُعَيْبٍ , عَنْ أَبِيهِ , عَنْ مُحَمَّدٍ , عَنْ أَبِي يُوسُفَ , عَنْ أَبِي حَنِيفَةَ , بِذَلِكَ


4884, Bize Süleyman b. Şuayb, babasından tahdis etti. O Muhammed’den, o Ebu Yusuf’tan, o Ebu Hanife’den bunu nakletti.

4885 - حَدَّثَنَا فَهْدٌ قَالَ: ثنا أَبُو نُعَيْمٍ قَالَ: سَمِعْتُ سُفْيَانَ يَقُولُ فِي رَجُلٍ تَزَوَّجَ ذَاتَ مَحْرَمٍ مِنْهُ فَدَخَلَ بِهَا قَالَ: لَا حَدَّ عَلَيْهِ.

4885- Bize Fehd tahdis edip dedi ki: Bize Ebu Nuaym tahdis edip dedi ki: Ben Süfyan’ı mahremi olan bir kadınla evlenip onunla gerdeğe giren bir adam hakkında: Ona had düşmez derken dinledim.

Tahavi ardından şöyle devam etmektedir:


وَكَانَ مِنَ الْحُجَّةِ عَلَى الَّذِينَ احْتَجُّوا عَلَيْهِمَا بِمَا ذَكَرْنَا أَنَّ فِي تِلْكَ الْآثَارِ أَمَرَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِالْقَتْلِ وَلَيْسَ فِيهَا ذِكْرُ الرَّجْمِ , وَلَا ذِكْرُ إِقَامَةِ الْحَدِّ. وَقَدْ أَجْمَعُوا جَمِيعًا أَنَّ فَاعِلَ ذَلِكَ لَا يَجِبُ عَلَيْهِ قَتْلٌ إِنَّمَا يَجِبُ عَلَيْهِ - فِي قَوْلِ مَنْ يُوجِبُ عَلَيْهِ الْحَدَّ - عَلَيْهِ الرَّجْمُ إِنْ كَانَ مُحْصَنًا. فَلَمَّا لَمْ يَأْمُرِ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ الرَّسُولَ بِالرَّجْمِ , وَإِنَّمَا أَمَرَهُ بِالْقَتْلِ ثَبَتَ بِذَلِكَ أَنَّ ذَلِكَ الْقَتْلَ لَيْسَ بِحَدٍّ لِلزِّنَا , وَلَكِنَّهُ لِمَعْنًى خِلَافَ ذَلِكَ. وَهُوَ أَنَّ ذَلِكَ الْمُتَزَوِّجَ , فَعَلَ مَا فَعَلَ مِنْ ذَلِكَ عَلَى الِاسْتِحْلَالِ كَمَا كَانُوا يَفْعَلُونَ فِي الْجَاهِلِيَّةِ فَصَارَ بِذَلِكَ مُرْتَدًّا , فَأَمَرَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنْ يُفْعَلَ بِهِ مَا يُفْعَلُ بِالْمُرْتَدِّ. وَهَكَذَا كَانَ أَبُو حَنِيفَةَ وَسُفْيَانُ رَحِمَهُمَا اللهُ , يَقُولَانِ فِي هَذَا الْمُتَزَوِّجِ إِذَا كَانَ أَتَى فِي ذَلِكَ عَلَى الِاسْتِحْلَالِ أَنَّهُ يُقْتَلُ. فَإِذَا كَانَ لَيْسَ فِي هَذَا الْحَدِيثِ مَا يَنْفِي مَا يَقُولُ أَبُو حَنِيفَةَ وَسُفْيَانُ , لَمْ يَكُنْ فِيهِ حُجَّةٌ عَلَيْهِمَا لِأَنَّ مُخَالِفَهُمَا لَيْسَ بِالتَّأْوِيلِ أَوْلَى مِنْهُمَا.


“Ebu Hanife ile Süfyan es-Sevri aleyhine sözünü ettiğimiz rivayetleri delil getirenlere karşı ikisinin lehine olan deliller arasında Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in öldürmeyi emretmiş olmakla birlikte ne recmden ne de haddin uygulanmasından söz etmiş olması da vardır.
 
Hep birlikte de böyle bir işi yapan kimseye ölüm cezası vermenin gerekmediğini aksine ona –haddi gerekli görenlerin görüşüne göre- muhsan olması halinde recm uygulanması gerektiğini ittifakla kabul etmiştir.

Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) gönderdiği elçiye recmi uygulamasını emretmeyip ona o kişiyi öldürmesini emretmiş olması dolayısıyla burada ki öldürme, zina haddi değildir, aksine ölüm cezası bundan farklı bir gerekçeden dolayı sabit olmaktadır.

O da şudur: Bu şekilde evlenen o kişi, yaptığı bu işi helal kabul ederek yapmıştı. Tıpkı cahiliyyede iken yaptıkları gibi. Bu haliyle o kişi mürted olmuştu. Bundan dolayı Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’de ona mürtede yapılan uygulamanın aynısının yapılmasını emretti.

İşte Ebu Hanife ve Süfyan bu şekilde evlenen bir kimsenin, eğer bu işi helal kabul ederek yapmışsa öldürüleceğini söylüyorlardı.
 
Hadiste Ebu Hanife ve Süfyan’ın dediklerini geçersiz kılacak herhangi bir ifade bulunmadığına göre, onlara karşı delil olacak bir husus da yok demektir. Çünkü onlara muhalif kanaat belirtenlerin yaptıkları tevilin, onların tevilinden daha öncelikli olmasını gerektiren bir husus yoktur.”


Böylece Tahavi, bu hadisin Ebu Hanife ve Sevri’nin tazir görüşüne zıt olmadığını izah etmeye çalışmaktadır. Zira bu hadiste bahsedilen kişi yaptığı işi helal sayarak yapmıştı ve o yüzden mürted haddiyle öldürülmüştü. Tahavi, bunu mahremiyle evlenen kişiye zina haddi gerekir diyen cumhura karşı hüccet olarak getirmiştir. Eğer bu hadis onlara delil olsaydı şahsın recmedilmesi gerekirdi, demektedir. Bu imamların, sözkonusu haram evliliği yapanların eğer bunu helal sayarlarsa öldürüleceğini söylemelerine dikkat edilsin. Eğer bu alimlerin nezdinde nikah kıymak bizzat istihlalin yani helal kılmanın kendisi olsaydı burada ayrıca helal sayma şartını zikretmeye gerek kalmazdı. Fakat onlar hadiste zikri geçen şahıs gibi bu işi helal sayarak yapana ölüm cezası verirken, helal saymadan yapana ise tazir cezası vermektedirler. Şu halde onlara göre hadiste bahsedilen bu kişi, sırf nikahtan dolayı değil bu nikahı cahiliye adetini sürdürerek helal saydığından ötürü öldürülmüştür.

Tahavi devamında şöyle demektedir:


وَفِي ذَلِكَ الْحَدِيثِ «أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَقَدَ لِأَبِي بُرْدَةَ الرَّايَةَ» وَلَمْ تَكُنِ الرَّايَاتُ تُعْقَدُ إِلَّا لِمَنْ أَمَرَ بِالْمُحَارَبَةِ , وَالْمَبْعُوثُ عَلَى إِقَامَةِ حَدِّ الزِّنَا , غَيْرُ مَأْمُورٍ بِالْمُحَارَبَةِ. وَفِي الْحَدِيثِ أَيْضًا أَنَّهُ بَعَثَهُ إِلَى رَجُلٍ تَزَوَّجَ امْرَأَةَ أَبِيهِ وَلَيْسَ فِيهِ أَنَّهُ دَخَلَ بِهَا. فَإِذَا كَانَتْ هَذِهِ الْعُقُوبَةُ وَهِيَ الْقَتْلُ مَقْصُودًا بِهَا إِلَى الْمُتَزَوِّجِ لِتَزَوُّجِهِ دَلَّ ذَلِكَ أَنَّهَا عُقُوبَةٌ وَجَبَتْ بِنَفْسِ الْعَقْدِ لَا بِالدُّخُولِ وَلَا يَكُونُ ذَلِكَ إِلَّا وَالْعَاقِدُ مُسْتَحِلٌّ لِذَلِكَ. فَإِنْ قَالَ قَائِلٌ: فَهُوَ عِنْدَنَا عَلَى أَنَّهُ تَزَوَّجَ وَدَخَلَ بِهَا. قِيلَ لَهُ: وَهُوَ عِنْدَ مُخَالِفِكَ عَلَى أَنَّهُ تَزَوَّجَ وَاسْتَحَلَّ. فَإِنْ قَالَ: لَيْسَ لِلِاسْتِحْلَالِ ذِكْرٌ فِي الْحَدِيثِ. قِيلَ لَهُ: وَلَا لِلدُّخُولِ ذِكْرٌ فِي الْحَدِيثِ فَإِنْ جَازَ أَنْ تَحْمِلَ مَعْنَى الْحَدِيثِ عَلَى دُخُولٍ غَيْرِ مَذْكُورٍ فِي الْحَدِيثِ جَازَ لِخَصْمِكَ أَنْ يَحْمِلَهُ عَلَى اسْتِحْلَالٍ غَيْرِ مَذْكُورٍ فِي الْحَدِيثِ. وَقَدْ رُوِيَ فِي ذَلِكَ حَرْفٌ زَائِدٌ عَلَى مَا فِي الْآثَارِ الْأُوَلِ

“Ayrıca sözü geçen hadiste Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Ebu Burde’ye sancak verdiği belirtilmektedir. Sancaklar ise ancak savaşmakla emrolunmuş kimselere verilirdi. Zina haddini uygulamak üzere gönderilmiş bir kimseye ise savaş emri verilmiş olmaz.

Yine hadiste Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in, onu babasının karısı ile evlenen bir adama gönderdiği belirtilmektedir. Fakat adamın onunla gerdeğe girmiş olduğundan söz edilmemektedir.

Bu ölüm cezasının, evlenen kimseye evlendiğinden dolayı verilmesi maksat olarak gözetilmişse bu durum, bunun bir ceza olduğuna ve gerdeğe girmekle değil de bizzat akdin kendisi ile bu cezanın uygulanması gerektiğine delildir. Böyle bir hüküm ise ancak akdi yapan kimsenin bu yaptığını helal görmesi halinde söz konusu olabilir.

Şayet bir kimse: hadiste anlatılan olay bize göre o adamın evlenip onunla gerdeğe girmesiyle ilgilidir diyecek olursa ona şöyle cevap verilir:

Ancak aynı hadis sana muhalif kanaatte olanlara göre de onun o kadın ile evlenip bu evliliği helal görmesi hakkındadır.

Eğer: Hadiste böyle bir evliliği helal kabul ettiğini gösteren bir ifade yoktur diyecek olursa ona da şöyle cevap verilir:

Yine hadiste, o kadın ile gerdeğe girdiğinden de söz edilmiyor. Eğer senin, hadisin anlamını hadiste söz edilmeyen gerdeğe girmeye yorumlaman mümkün oluyor ise sana muhalif olan kimselerinde aynı hadisi yine onda söz edilmemiş olan helal kabul etmesi şeklinde yorumlamaları mümkün olur. Bu konuda birinci gurup rivayetlerde bulunanlara göre bir fazlalık da rivayet edilmiştir.”


Tahavi’nin bu ifadelerini haram evlilikleri küfür olarak gören bazıları kendilerine dayanak yapmaya çalışmaktadırlar. Fakat burada onlara dayanak olabilecek bir şey yoktur. Zira Tahavi, bu ölüm cezasının zinadan dolayı değil, akidden dolayı verildiğini söyledikten sonra şöyle demiştir:


وَلَا يَكُونُ ذَلِكَ إِلَّا وَالْعَاقِدُ مُسْتَحِلٌّ لِذَلِكَ

“Böyle bir hüküm ise ancak akdi yapan kimsenin bu yaptığını helal görmesi halinde söz konusu olabilir.”

Görüldüğü gibi haram nikah akdinin küfür olmasının bunun ancak helal sayılmasından sonra sözkonusu olacağını ifade etmektedir. Eğer nikah akdi başlıbaşına bir helal sayma olsa burada ayrıca helal saymayı zikretmesine gerek yoktu. Bu husus daha önce geçti.

Ayrıca hadiste istihlal (helal sayma)’nın açık olmadığını belirtmesine dikkat edilsin. Tahavi kendisi her ne kadar hadisi helal saymaya hamletse de bunun açık bir ifade değil, hadisten çıkartılan bir yorum olduğunu kabul etmekte ve hatta muhaliflerini bununla ilzam etmektedir. Yani bu hadiste size de bize de açık bir delil yoktur demektedir. Vallahu a’lem.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Tahavi, ardından hadiste bahsedilen kişinin mürted olduğuna delalet eden ziyadeyi rivayet etmektedir. O ziyade şöyledir:

4886 - حَدَّثَنَا حُسَيْنُ بْنُ نَصْرٍ , قَالَ: ثنا يُوسُفُ بْنُ عَدِيٍّ , قَالَ: ثنا عَبْدُ اللهِ بْنُ عَمْرٍو , عَنْ زَيْدِ بْنِ أَبِي أُنَيْسَةَ , عَنْ جَابِرٍ الْجُعْفِيِّ , " عَنْ يَزِيدَ بْنِ الْبَرَاءِ , عَنْ أَبِيهِ , قَالَ: لَقِيَ خَالَهُ وَمَعَهُ رَايَةٌ فَقُلْتُ لَهُ: إِلَى أَيْنَ تَذْهَبُ؟ فَقَالَ: بَعَثَنِي رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِلَى رَجُلٍ نَكَحَ امْرَأَةَ أَبِيهِ أَنْ أَقْتُلَهُ وَآخُذَ مَالَهُ "


4886- Yezid b. El-Bera’dan, o babasından, onun şöyle dediğini rivayet etti: Babam, beraberinde sancak bulunduğu halde dayısı ile karşılaştı. Ona: Nereye gidiyorsun? Diye sordum. Dayım: Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) beni, babasının karısını nikahlayan bir adama onu öldürmem ve malını almam için gönderdi, dedi.

Yine buna yakın bir rivayet el-Bera’dan başkasında da nakledilmiştir:


 4887 - حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عَلِيِّ بْنِ دَاوُدَ , وَفَهْدٌ وَمُحَمَّدُ بْنُ الْوَرْدِ قَالُوا: حَدَّثَنَا يُوسُفُ بْنُ مُنَازِلٍ الْكُوفِيُّ قَالَ: ثنا عَبْدُ اللهِ بْنُ إِدْرِيسَ عَنْ خَالِدِ بْنِ أَبِي كَرِيمَةَعَنْ مُعَاوِيَةَ بْنِ قُرَّةَ عَنْ أَبِيهِ «أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بَعَثَ جَدَّهُ مُعَاوِيَةَ إِلَى رَجُلٍ عَرَّسَ بِامْرَأَةِ أَبِيهِ أَنْ يَضْرِبَ عُنُقَهُ وَيُخَمِّسَ مَالَهُ»


4887- Muaviye b. Kurra’dan, onun, babasından rivayet ettiğine göre, peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), onun dedesi Muaviye’yi babasının karısı ile evlenmiş bir adamın boynunu vurması ve malını beşte biri alıp gelmesi için gönderdi.

İmam Tahavi (rh.a) bu hadisleri şöyle izah etmektedir:

فَلَمَّا أَمَرَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي هَذَيْنِ الْحَدِيثَيْنِ بِأَخْذِ مَالِ الْمُتَزَوِّجِ وَتَخْمِيسِهِ دَلَّ ذَلِكَ أَنَّ الْمُتَزَوِّجَ كَانَ بِتَزَوُّجِهِ مُرْتَدًّا مُحَارِبًا فَوَجَبَ أَنْ يُقْتَلَ لِرِدَّتِهِ , وَكَانَ مَالُهُ كَمَالِ الْحَرْبِيِّينَ لِأَنَّ الْمُرْتَدَّ الَّذِي لَمْ يُحَارِبْ كُلٌّ قَدْ أَجْمَعَ فِي أَخْذِ مَالِهِ , عَلَى خِلَافِ التَّخْمِيسِ. فَقَالَ قَوْمٌ وَهُمْ أَبُو حَنِيفَةَ وَأَصْحَابُهُ رَحِمَهُمُ اللهُ وَمَنْ قَالَ بِقَوْلِهِمْ مَالُهُ لِوَرَثَتِهِ مِنَ الْمُسْلِمِينَ. وَقَالَ مُخَالِفُوهُمْ: مَالُهُ كُلٌّ فَيْءٌ وَلَا تَخْمِيسَ فِيهِ لِأَنَّهُ لَمْ يُوجِفْ عَلَيْهِ بِخَيْلٍ وَلَا رِكَابٍ. فَفِي تَخْمِيسِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَالَ الْمُتَزَوِّجِ - الَّذِي ذَكَرْنَا - دَلِيلٌ عَلَى أَنَّهُ قَدْ كَانَتْ مِنْهُ الرِّدَّةُ وَالْمُحَارَبَةُ جَمِيعًا. فَانْتَفَى بِمَا ذَكَرْنَا أَنْ يَكُونَ عَلَى أَبِي حَنِيفَةَ وَسُفْيَانَ رَحِمَهُمَا اللهُ فِي ذَلِكَ الْحَدِيثِ حُجَّةٌ.


“Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bu iki hadiste evlenen o adamın malının ve (diğer rivayette) beşte birinin alınmasını emretmiş olması, evlenen o kişinin, bu evliliği ile mürted ve muharib (kendisi ile savaşılan) bir kimse olduğuna, mürted oluşu dolayısıyla öldürülmesi gerektiğine, malının harbilerin malı gibi değerlendirildiğine delildir. Çünkü savaşa kalkışmamış mürtedin malının alınacağını ittifakla herkes kabul etmiştir. Ancak beşte birinin alınması konusunda böyle bir ittifak yoktur.

Bazıları –ki bunlar Ebu Hanife, onun arkadaşları ve onların görüşlerini kabul eden kimseler olup- onun malı Müslüman mirasçılarına aittir, demiştir.
Onlara muhalefet edenler ise şöyle demişlerdir: Malı bir fey olup malının beşte birinin alınması diye bir şey yoktur. Çünkü onun ele geçirilmesi için ne ata binilmiş ne de deve koşturulmuştur.

Ancak Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sözünü ettiğimiz evli adamın malının beşte birini alması ise bu adamın aynı zamanda hem mürted olmuş hem de muharabe etmiş (İslam yönetimine karşı baş kaldırmış) birisi olduğuna delildir.
 
Sözünü ettiğimiz bu açıklamalar ile Ebu Hanife ve Süfyan’a karşı bu hadiste delil olacak bir taraf kalmamaktadır.”


Tahavi, böylece mahremleriyle evlenen kişiye zina haddi gerekdiğini söyleyen cumhurun bu hadisle ihticac edemeyeceğini, zira bu hadiste bahsedilen kişinin mahremleriyle evlenmenin ötesinde bir fiil olan irtidad suçunu işlediğinden dolayı öldürüldüğünü ve tıpkı mürtedler gibi malının alındığını beyan etmektedir. Ardından Kufe fakihlerinden bu iki zatın savunduğu şekilde fasid bir nikah akdine dayanarak zina eden kimselere hadd değil tazir gerekeceğini isbat etme sadedinde şöyle demektedir:


فَإِنْ قَالَ قَائِلٌ: فَقَدْ رَأَيْنَا ذَلِكَ النِّكَاحَ نِكَاحًا لَا يَثْبُتُ فَكَانَ يَنْبَغِي إِذَا لَمْ يَثْبُتْ أَنْ يَكُونَ فِي حُكْمِ مَا لَمْ يَنْعَقِدْ فَيَكُونُ الْوَاطِئُ عَلَيْهِ كَالْوَاطِئِ لَا عَلَى نِكَاحٍ فَيُحَدُّ. [ص:151] قِيلَ لَهُ: إِنْ كَانَ ذَلِكَ كَذَلِكَ , فَلِمَ كَانَ سُؤَالُكَ إِيَّانَا مَا ذَكَرْت ذِكْرَ التَّزْوِيجِ كَانَ يَنْبَغِي أَنْ تَقُولَ رَجُلٌ زَنَى بِذَاتِ مَحْرَمٍ مِنْهُ. فَإِنْ قُلْت ذَلِكَ كَانَ جَوَابُنَا لَكَ أَنْ نَقُولَ: عَلَيْهِ الْحَدُّ وَإِنْ أَطْلَقْت اسْمَ التَّزَوُّجِ , وَسَمَّيْت ذَلِكَ النِّكَاحَ نِكَاحًا وَإِنْ لَمْ يَكُنْ ثَابِتًا فَلَا حَدَّ عَلَى وَاطِئٍ عَلَى نِكَاحٍ جَائِزٍ وَلَا فَاسِدٍ.

 
“Eğer bir kimse: Bizler, böyle bir nikâhın sabit olmayan bir nikâh olduğunu gördük. Sabit olmadığına göre, onun hiç akit yapılmamış hükmünde olması ve böylelikle buna binaen ilişki kuran kimsenin, nikâhsız ilişki kuran kimse gibi değerlendirilerek ona had vurulması gerekirdi diyecek olursa ona şöyle cevap verilir:

Eğer durum böyleyse niçin senin bize sorun bu şekildedir? Bu durumda senin, sorduğun soruda evlenmeden söz etmemen gerekirdi ve sen: Bir adam kendisine mahrem olan bir kadın ile zina etti, demeliydin.

Böyle diyecek olursan bizim de sana cevabımız şöyle olur: Ona had uygulamak gerekir. Eğer evlilik lafzını kullanıp ona nikâh adını verecek olursan, bu sabit olmasa dahi ister caiz isterse de fasid olsun bir nikah üzere ilişki kuran kimseye had söz konusu değildir.”


Bedruddin el-Ayni’nin bu ibarenin şerhinde de açıkladığı üzere bu hususta Ebu Hanife’ye muhalif olanlar, mahremleriyle evlenen kimse gibi haram evlilikler yapan kişilerin nikahı fasid yani geçersiz olduğundan dolayı bu nikahı yok sayarak bu kimselere normal zina haddini uygun görmektedirler. Ayni, açıklamasının devamında bu kimseler, fasid dahi olsa bir nikah kıymadan bu ilişkiye girseydi onlara zina haddi gerekeceğini söyledikten sonra şöyle devam etmektedir: “Eğer sen bu kişi mahremiyle evlendi, ardından ilişkiye girdi dersen o zaman şöyle deriz: Şüpheden dolayı bu kimseye had cezası uygulanmaz. Zira ister helal bir nikah olsun, isterse de haram bir nikah olsun nikahta mutlak olarak had cezası yoktur” (Ayni, Nuhab’ul Efkar, 15/512)

Gerek İmam Tahavi, gerekse Bedruddin el-Ayni Hanefilerin meşhur “şibh-i nikah yani nikah şüphesi taşıyan işlerde zina haddi uygulanmaz” kaidesini savunmaktadırlar. Açıkça belirttikleri gibi bir haram bir ilişkiden önce ister fasid, ister geçerli olsun nikah akdi yapılırsa artık bu ilişkiye giren kişilere zina haddi gerekmez. Açıkça anlaşılacağı üzere Hanefilere göre ister kendisine ebediyen haram olan mahremleriyle nikah kıyan olsun, isterse arızi bir durumdan ötürü haram olan müşriklerle iman etmeden önce nikah kıyanlar olsun haram bir evlilik yapan kimseden had cezası düşer. Zira Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) “şüphelerle hadleri düşürünüz” buyurmuştur. Görüldüğü gibi bu imamlar haram bir nikah akdi yapan kişileri haramı meşrulaştırdığı gerekçesiyle tekfir edip ona mürted cezası uygulamak şöyle dursun, bu durumdaki birisine zina cezası dahi vermemektedirler. Diğer alimler ise nikah geçersiz olduğundan dolayı nikahı yok hükmünde sayarak zina cezası vermektedirler.

Görüldüğü gibi Seleften veya haleften hiçbir alim, nikah akdi kıymak haramı meşrulaştırmaktır deyip haram evlilikler yapanları tekfir etmemiştir. Bütün fıkıh kitaplarında haram evliliklerle alakalı müstakil bablar vardır. Bunların hiç birisinde ister müşriklerle evlilik isterse de başka haram nikah türleri olsun bu sayılan haram evlilikler aynı zamanda küfürdür, manasında tek bir kelime dahi getirilemez. Bu, asrımızdaki bazı cahillerin zamanında düşünmeden ve araştırmadan ortaya attıkları ve şimdi de nasıl savunacaklarını şaşırdıkları bir hezeyandan öteye geçmez. Ümmetin kitapları ortadadır. Aksini iddia eden kişi alimlerden bu iddiaya destek olacak tek bir harf dahi olsa getirmekle mükelleftir. Velhamdulillahi rabbil alemin.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
İmam Tahavi (rh.a) son olarak haram evlilik yapan kişiye zina haddi uygulanmayacağını delillendirmek amacıyla Ömer (radiyallahu anh)’ın bir fetvasını zikrediyor:

وَقَدْ رَأَيْنَا عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ , قَضَى فِي الْمُتَزَوِّجِ فِي الْعِدَّةِ الَّتِي لَا يَثْبُتُ فِيهَا نِكَاحُ الْوَاطِئِ عَلَى ذَلِكَ مَا يَدُلُّ عَلَى خِلَافِ مَذْهَبِكَ. وَذَلِكَ أَنَّ


“Ömer B. El-Hattab’ın, iddet süresi içerisinde bir kadın ile evlenen bir kimse hakkında sizin benimsediğiniz görüşün aksine delil olacak bir hüküm verdiğini görüyoruz. Oysa iddette ilişki kuran hiçbir kimse için bu konuda nikah sabit olamaz. Bunu da şu rivayette görüyoruz:

4888 - إِبْرَاهِيمَ بْنَ مَرْزُوقٍ حَدَّثَنَا قَالَ: ثنا عَبْدُ اللهِ بْنُ مَسْلَمَةَ بْنِ قَعْنَبٍ قَالَ: ثنا مَالِكٌ عَنِ ابْنِ شِهَابٍ عَنْ سَعِيدِ بْنِ الْمُسَيِّبِ وَسُلَيْمَانَ بْنِ يَسَارٍ أَنَّ طُلَيْحَةَ نَكَحَتْ فِي عِدَّتِهَا فَأُتِيَ بِهَا عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ فَضَرَبَهَا ضَرَبَاتٍ بِالْمِخْفَقَةِ وَضَرَبَ زَوْجَهَا وَفَرَّقَ بَيْنَهُمَا وَقَالَ أَيُّمَا امْرَأَةٍ نَكَحَتْ فِي عِدَّتِهَا فُرِّقَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ زَوْجِهَا الَّذِي نَكَحَتْ ثُمَّ اعْتَدَّتْ بَقِيَّةَ عِدَّتِهَا مِنَ الْأَوَّلِ , ثُمَّ اعْتَدَّتْ مِنَ الْآخَرِ وَإِنْ كَانَ دَخَلَ بِهَا الْآخَرُ ثُمَّ لَمْ يَنْكِحْهَا أَبَدًا , وَإِنْ لَمْ يَكُنْ دَخَلَ بِهَا اعْتَدَّتْ مِنَ الْأَوَّلِ وَكَانَ الْآخَرُ خَاطِبًا مِنَ الْخُطَّابِ

4888- (..) Said b. El-Museyyeb ile Süleyman b. Yesar’dan rivayete göre, Tuleyha iddet içerisinde iken nikahlandı. Ömer b. El-Hattab’a getirildi. Ona elindeki kamçı ile birkaç darbe indirdiği gibi kocasına da vurdu ve onları birbirinden ayırarak şöyle dedi: "Herhangi bir kadın iddeti içerisinde nikahlanacak olursa nikahlamış olduğu kocası ile birbirlerinden ayrılırlar. Sonra diğer kocasından iddet bekler. İsterse öteki onunla gerdeğe girmiş olsun. Daha sonra da sonraki koca onu ebediyen nikahlayamaz. Eğer sonraki koca onunla gerdeğe girmemiş ise birincisinden iddet bekler, diğeri ise ona evlilik teklifi yapabilecek taliplerden biri olur." (Malik, Muvatta’da no: 1115’te rivayet etmiştir.)

4889 - حَدَّثَنَا يُونُسُ , قَالَ أَخْبَرَنَا ابْنُ وَهْبٍ , قَالَ: أَخْبَرَنِي يُونُسُ , عَنِ ابْنِ شِهَابٍ , فَذَكَرَ بِإِسْنَادِهِ مِثْلَهُ


4889- Bana Yunus, İbn Şihab’tan haber verdi. O, hadisi senediyle aynen zikretti.

4890 - حَدَّثَنَا إِبْرَاهِيمُ بْنُ مَرْزُوقٍ , قَالَ: ثنا وَهْبُ بْنُ جَرِيرٍ , قَالَ: ثنا هِشَامُ بْنُ أَبِي عُبَيْدِ اللهِ , عَنْ قَتَادَةَ , عَنْ سَعِيدِ بْنِ الْمُسَيِّبِ , أَنَّ رَجُلًا , تَزَوَّجَ امْرَأَةً فِي عِدَّتِهَا , فَرُفِعَ إِلَى عُمَرَ فَضَرَبَهَا دُونَ الْحَدِّ وَجَعَلَ لَهَا الصَّدَاقَ وَفَرَّقَ بَيْنَهُمَا وَقَالَ لَا يَجْتَمِعَانِ أَبَدًا. قَالَ: وَقَالَ عَلِيٌّ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ إِنْ تَابَا وَأَصْلَحَا جَعَلْتُهُمَا مَعَ الْخُطَّابِ.

4890- Said b. el-Müseyyeb’den rivayete göre, bir adam iddeti içersinde bir kadın ile evlendi. Bu husus Ömer’e dava edilince o kadına hadden daha aşağı bir miktar vurdu ve ona mehir verilmesini takdir etti. Onunla kocasını birbirinden ayırdı ve: Ebediyen bir araya gelemezler, dedi.
(Said b. El-Museyyeb) dedi ki: Ali de : Eğer ikisi de tövbe edip (durumlarını) düzeltirlerse her ikisini de evliliğe talip olanlar arasına koyarım, dedi.
(İbn Ebi Şeybe, el-Musannef no: 28553. Bedruddin el-Ayni bu üç rivayetin de sahih yolla geldiğini söylemiş ve Said bin Museyyeb’in Ömer (ra) ile görüşmediği gerekçesi ile hadisi munkatı sayan İbn Hazm’ın bu iddiasının doğru olmadığını söylemiştir. (Nuhab’ul Efkar, 15/514)
 
Tahavi, bu rivayetleri zikrettikten sonra şöyle demiştir:


أَفَلَا تَرَى أَنَّ عُمَرَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ قَدْ ضَرَبَ الْمَرْأَةَ وَالزَّوْجَ الْمُتَزَوِّجَ فِي الْعِدَّةِ بِالْمِخْفَقَةِ فَاسْتَحَالَ أَنْ يَضْرِبَهُمَا وَهُمَا جَاهِلَانِ بِتَحْرِيمِ مَا فَعَلَا لِأَنَّهُ كَانَ أَعْرَفَ بِاللهِ عَزَّ وَجَلَّ مِنْ أَنْ يُعَاقِبَ مَنْ لَمْ تَقُمْ عَلَيْهِ الْحُجَّةُ. فَلَمَّا ضَرَبَهُمَا دَلَّ ذَلِكَ أَنَّ الْحُجَّةَ قَدْ كَانَتْ قَامَتْ عَلَيْهِمَا بِالتَّحْرِيمِ قَبْلَ أَنْ يَفْعَلَا ثُمَّ هُوَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ لَمْ يُقِمْ عَلَيْهِمَا الْحَدَّ وَقَدْ حَضَرَهُ أَصْحَابُ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَتَابَعُوهُ عَلَى ذَلِكَ وَلَمْ يُخَالِفُوهُ فِيهِ. فَهَذَا دَلِيلٌ صَحِيحٌ أَنَّ عَقْدَ النِّكَاحِ إِذَا كَانَ وَإِنْ كَانَ لَا يَثْبُتُ , وَجَبَ لَهُ حُكْمُ النِّكَاحِ فِي وُجُوبِ الْمَهْرِ بِالدُّخُولِ الَّذِي يَكُونُ بَعْدَهُ وَفِي الْعِدَّةِ مِنْهُ وَفِي ثُبُوتِ النَّسَبِ وَمَا كَانَ يُوجِبُ مَا ذَكَرْنَا مِنْ ذَلِكَ فَيَسْتَحِيلُ أَنْ يَجِبَ فِيهِ حَدٌّ لِأَنَّ الَّذِي يُوجِبُ الْحَدَّ هُوَ الزِّنَا , وَالزِّنَا لَا يُوجِبُ ثُبُوتَ نَسَبٍ وَلَا مَهْرٍ وَلَا عِدَّةٍ.

“Ömer (radiyallahu anh)’ın, iddet içerisinde evlenen kadını ve erkeği kamçısı ile dövdüğünü görüyoruz. Yaptıklarının haram olduğunu bilmedikleri halde onları dövmesi ise imkansız bir şeydir. Çünkü Ömer (radiyallahu anh), kendisine hüccet ikame edilmemiş kimseleri cezalandırmayacak kadar Allah’ı bilen, tanıyan birisi idi.
Onları dövmüş olması ise, bu işi yapmadan önce bu yaptıklarının haram olduğuna dair delilin onlar tarafından bilindiğini göstermektedir. Yine de o her ikisine de had uygulamadı. Bunu, Rasulullah’ın ashabının huzurunda yapmıştı. Onlar da bu konuda ona uydular ve ona muhalefet etmediler.
İşte bu, eğer nikah akdi yapılmışsa isterse sabit olmayan bir akit olsun, gerdeğe girdikten sonra mehrin gerekmesi, ondan dolayı (gerdekten dolayı) iddet beklemek, nesebin subutu gibi hükümlerin de bu akit dolayısıyla sabit olduğuna dair sahih bir delildir. Sözünü ettiğimiz bütün bu hususları gerektiren bir akit halinde ise haddin gerekmesi imkansız olur. Çünkü haddi gerektiren şey zinanın kendisidir. Zina ise nesebin de mehrin de iddetin de sabit olmasını gerektirmez.”


Görüldüğü üzere Ömer (radiyallahu anh) iddet süresi dolmadan evlenen kişilerin yaptığı haram bir nikah akdi olmasına rağmen onlara tazirin ötesinde bir ceza vermemiş, tekfir etmek bir yana zina haddi dahi vurdurmamış ve hatta yaptıkları akdi geçersiz saydığı halde mehrin, iddetin, nesebin subutu gibi konularda bir açıdan nikahı geçerliymiş gibi muamele etmiştir. Halbuki muhaliflerin iddiasına göre bu karı kocayı haramı meşrulaştırdıklarından ötürü mürted sayarak ölüm cezası uygulaması gerekiyordu! Tahavi’nin işaret ettiği gibi bu kimseler iddet dolmadan evlenmenin haram olduğunu da biliyorlardı ki bu zaten açık nassla sabit olan bir meseledir: “Boşanmış kadınlar, kendi başlarına (evlenmeden) üç ay hali (hayız veya temizlik müddeti) beklerler.” (Bakara: 229) “Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınızda, onları iddetlerini gözeterek boşayın ve iddeti de sayın. Rabbiniz Allah'tan korkun.” (Talak: 1) Bu konuda daha nice nasslar vardır. Sözkonusu kişiler bu nassların zıddına hareket ettikleri ve buna muhalif bir nikah akdi yaptıklaır halde tekfirlerinden söz eden kimse olmamıştır. Bedruddin el-Ayni, Ömer (ra)’ın bu uygulamasını Hanefilerin nikah şüphesi taşıyan akidlere zina muamelesi yapılmayacağı şeklindeki görüşüne delil getirmiştir.

İmam Tahavi, bu konuyu şu şekilde bitirmektedir:


فَإِنْ قَالَ قَائِلٌ: إِنَّ هَذَا الَّذِي ذَكَرْت مِنْ وَطْءِ ذَاتِ الْمَحْرَمِ مِنْهُ عَلَى النِّكَاحِ الَّذِي وَصَفْتَهُ وَإِنْ لَمْ يَكُنْ زِنًا فَهُوَ أَغْلَظُ مِنَ الزِّنَا فَأَحْرَى أَنْ يَجِبَ فِيهِ مَا يَجِبُ فِي الزِّنَا. قِيلَ لَهُ: قَدْ أَخْرَجْتَهُ بِقَوْلِكَ هَذَا مِنْ أَنْ يَكُونَ زِنًا وَزَعَمْت أَنَّهُ أَغْلَظُ مِنَ الزِّنَا وَلَيْسَ مَا كَانَ مِثْلَ الزِّنَا أَوْ مَا كَانَ أَعْظَمَ مِنَ الزِّنَا مِنَ الْأَشْيَاءِ الْمُحَرَّمَةِ يَجِبُ فِي انْتِهَاكِهَا مِنَ الْعُقُوبَاتِ مَا يَجِبُ فِي الزِّنَا لِأَنَّ الْعُقُوبَاتِ إِنَّمَا تُؤْخَذُ مِنْ جِهَةِ التَّوْقِيفِ لَا مِنْ جِهَةِ الْقِيَاسِ. أَلَا تَرَى أَنَّ اللهَ عَزَّ وَجَلَّ قَدْ حَرَّمَ الْمَيْتَةَ وَالدَّمَ وَلَحْمَ الْخِنْزِيرِ كَمَا حَرَّمَ الْخَمْرَ , وَقَدْ جَعَلَ عَلَى شَارِبِ الْخَمْرِ حَدًّا لَمْ يُجْعَلْ مِثْلُهُ عَلَى أَكْلِ لَحْمِ الْخِنْزِيرِ , وَلَا عَلَى أَكْلِ لَحْمِ الْمَيْتَةِ وَإِنْ كَانَ تَحْرِيمُ مَا أَتَى بِهِ كَتَحْرِيمِ مَا أَتَى ذَلِكَ. وَكَذَلِكَ قَذْفُ الْمُحْصَنَةِ جَعَلَ اللهُ فِيهِ جَلْدَ ثَمَانِينَ وَسُقُوطَ شَهَادَةِ الْقَاذِفِ وَإِلْزَامَ اسْمِ الْفِسْقِ. وَلَمْ يَجْعَلْ ذَلِكَ فِيمَنْ رَمَى رَجُلًا بِالْكُفْرِ , وَالْكُفْرُ فِي نَفْسِهِ أَعْظَمُ وَأَغْلَظُ مِنَ الْقَذْفِ. فَكَانَتِ الْعُقُوبَاتُ قَدْ جُعِلَتْ فِي أَشْيَاءَ خَاصَّةٍ , وَلَمْ يُجْعَلْ فِي أَمْثَالِهَا وَلَا فِي أَشْيَاءَ هِيَ أَعْظَمُ مِنْهَا وَأَغْلَظُ. فَكَذَلِكَ مَا جَعَلَ اللهُ تَعَالَى مِنَ الْحَدِّ فِي الزِّنَا لَا يَجِبُ بِهِ أَنْ يَكُونَ وَاجِبًا فِيمَا هُوَ أَغْلَظُ مِنَ الزِّنَا. فَهَذَا الَّذِي ذَكَرْنَا فِي هَذَا الْبَابِ هُوَ النَّظَرُ , وَهُوَ قَوْلُ أَبِي حَنِيفَةَ وَسُفْيَانَ رَحِمَهُمَا اللهُ تَعَالَى

“Bir kimse: Senin sözünü ettiğin böyle bir kimsenin, açıkladığın şekildeki bir nikâha dayanarak kendisine mahrem olan birisi ile cinsel ilişkide bulunması halinde zina etmiş sayılmasa dahi yaptığı bu iş zinadan daha ağırdır. O halde zinada uygulanması gereken cezanın bu fiil sebebiyle de uygulanma gereği öncelikle söz konusu olur, diyecek olursa ona şöyle denilir:

Sen bu sözlerinle, böyle bir işi zinanın dışına çıkarmış oluyorsun. Sen bu işin zinadan daha ağır olduğunu iddia ediyorsun, oysa zina gibi ya da zinadan daha büyük olan herhangi bir haram işin yapılmasıyla zinada gereken cezanın gerekmesi de söz konusu değildir. Çünkü cezalar, tevkif ile öğrenilir, kıyas yoluyla öğrenilmez.

Nitekim yüce Allah’ın içkiyi haram kıldığı gibi leşi, kanı ve domuz etini haram kıldığını görüyoruz. İçki içene haddi öngörmekle birlikte aynı şeyi her ne kadar onun yaptığı işin haramlığı ötekinin haram oluşu gibi olsa da domuz eti yiyene de leş yiyene de öngörmemiştir.

Aynı şekilde muhsan olan bir kadına zina iftirasında bulunmaya da Allah’u Teala seksen celde olarak bir had belirlemiş ayrıca iftirada bulunan kimsenin şahitliğinin kabul edilmemesi ile ona fasık denileceğini tespit etmiştir.

Oysa böyle bir cezayı bir kimseye kâfir iftirasında bulunan için tespit etmemiştir. Hâlbuki özü itibariyle küfür (iftirası), kazf’den (zina iftirasından) daha büyük ve daha ağırdır.

Bu sebeple cezalar, özel bir takım şeyler hakkında tespit edilmekle birlikte ne benzerleri hakkında ne de onlardan daha büyük ve daha ağır olanlar hakkında öngörülmüştür.
 
Aynı şekilde Yüce Allah’ın zina ile ilgili tespit etmiş olduğu haddin de zinadan daha ağır olan şeyler hakkında uygulanması gerekmez.

İşte bu konuda bizim sözünü ettiğimiz bu açıklamalar doğru nazarın kendisidir ve bu aynı zamanda Ebu Hanife ve Süfyan’ın da görüşüdür.”


Şarih el-Ayni’nin de işaret ettiği gibi, bazı kimseler mahremlerle evlenerek onlarla temas etmenin ve onların hürmetini çiğnemenin zinadan daha ağır bir suç olduğunu ve hatta ondan daha ağır bir ceza gerektirdiğini ileri sürerek Kufelilerin buna zina haddinden daha düşük olan tazir cezası vermelerine itiraz etmişlerdir. Hanefiler de görüldüğü gibi had cezalarının akli kıyaslarla belirlenmeyeceğini, bilakis tevkifi yani nassa bağlı dondurulmuş hükümler olduğunu söyleyerek bu itirazı defetmeye çalışmışlardır. Yeri gelmişken belirtelim ki bizim buradaki gayemiz haram evlilik yapanların durumunu fıkhi açıdan incelemek ve alimlerin muhtelif görüşlerinden hangisinin sahih olduğunu ortaya koymak veya bu hususta bir tercihte bulunmak değildir, böyle bir yetkimiz de yoktur. Biz bu hususlarda müftümüz olan, kendisinden fetva naklettiğimiz alimlere ve bilhassa Hanbeli fukahasına tabiyiz. Bu naklettiğimiz her şeyi doğru içtihad kabul ederek de nakletmiyoruz. Bizim burada gayemiz, sadece “haram evlilik yapmak küfürdür” şeklindeki batıl iddiayı alimlerden yaptığımız nakiller ışığında tenkide tabi tutmaktır. Ancak herkesi –bu meselenin tafsilatından bağımsız olarak- Tahavi’nin zikretmiş olduğu şu genel kaide üzerinde düşünmeye davet ediyoruz: Şer’i cezalar kıyasla değil, tevkifle yani nassla belirlenir! Aslında bu kaide başta şer’i cezaların en büyüğü olan mürted ahkamı ve iman küfür hükümleri olmak üzere şeriatın her meselesinde geçerlidir. Ali (ra) bu yüzden “Din, re’ye (görüşe) dayalı bir iş olsaydı mestlerin üstünü değil, altını meshederdik” demiştir. Lakin bugün çoğu insan, dinin tevkifi olduğunu yani sınırlarının Allah ve Rasulu tarafından çizilmiş olduğunu unutarak bilhassa tekfir meselelerinde ifrat ve tefrit arasında görüş beyan etmekte; kimisi hoşlarına gitmeyen her fiile küfür olmadığı halde küfür hükmü verirken, kimisi de bariz küfür olan fiillere dahi akıllarına yatmadığı için küfür hükmü vermekten imtina etmektedir. Halbuki Kadı İyaz’ın Şifa’nın son kısmında da belirttiği gibi iman ve küfür hükümleri Allah ve Rasulunden alınır; kısır delillendirmelerin ve fasid kıyasların bu meselede bir geçerliliği yoktur. Vallahu a’lem bi’s savab.

Haram evlilikler meselesi hakkında İmam Tahavi’den ve onun kitabını şerh eden Bedruddin el-Ayni’den yapmış olduğumuz nakiller burada son buldu. Velhamdulillahi rabbil alemin.

-Ebu Cafer et-Tahavi, Şerhu Meani’l Asar, 3/148-152. Naşir: Alem’ul Kutub, 1414/1994
-Bedruddin el-Ayni, Nuhab’ul Efkar, 15/501-517, Thk: Ebu Temim Yasir bin İbrahim, Katar, 1429/2008


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Alıntı
Analıgını alan kişi hakkında mürted olma sebeni başka küfürleri oldugunu söylüyorsunuz.bunuda helel saydıgını söylüyorsunuz.bunun delili nedir.  bu sizin sözünüz.Rasul aleyhıselam bunu yapan kişiye sorun bakalım helalmı yoksa harammı diyor,demiyor .Zaten hadisin metninde bunu helel saydı kellesini alın   demiyor ibni kesir  nisa 22 ayetinde,   Atâ îbn Ebu Rebâh «Çünkü o, çirkin ve iğrenç bir şeydir.» âyeti hakkında; Allah ona (bunu yapana) buğz eder, demiş. «Ve o fena adet­ti.» âyeti hakkında da; bu yola giren insanlar için ne kötü yoldur, bun­dan sonra bunu yapan, DİNİNDEN  dönmüş olur ve öldürülür. Malı da Beytülmâl için ganimet sayılır demiştir. Sizler niye rasul aleyhıselamın verdigı  hukmu uygulamıyorsunuz  her meselede alimler helal saydıgı için analıgını alan kışi mürted oldugunu söylüyorsunuz.Bir de analıgını alan  kişi haram oldugunu söylese bu şekilde evli kalsaydı  o zaman ne olacaktı.Delil olarak da zina yapan kişi zinayı meşrulaştırırsa  ya da içkiyi meşrulaştırırsa kafir olmadıgını söyleyip bunu delil alıyorsunuz helal sayarsa kafir oldugunu söylüyorsunuz.Doğru içki yada zina yapan müslüman ısrar dahi etse müslümandır.Çünkü bunun hakkında kufür hükmü yok. 

siz bu konu hakkındaki almlerın görüşünü söylüyorsunuz oysa allah ihtilaf vukuuunda alaha ve resulüne götürürler nisa 65.imam şafinin yada imam malikin bu konu hakkında ayet ya da bildigi hadis varmı.ancak kelamla gidiliyorsa  ben delilimi sundum. birde hiç kimse böyle küfur hukmunu vermemiştir deyip bidat ehli diyorsunuz ıbn kesıre yada atabın ıbn rebaha ne diyosunuz.

alimler herşeyi tesbit edecek diye bir kuralmı var .Allah azza ve celle bu hükmü vermiş rasul aleyhı selam da uygulamıştır,alimler zaten adamın kafirmi yoksa müslümanmı öldügünde bile ihtliaf ediyor,kellesini almaya giden sahabelere soruyorlar siz neden bu adamın kellesini aldıgınız dediginde  Rasûlullah (s.a.) : Beni babasının hanımı ile.evlenen bir adama gönderdi ve boynunu vurmamı emretti. öldürme sebebinin, bu oldugunu söylüyor eger başka bir kufru olsaydı sahabeye söylemezmiydı.Birde  bu muayyen şahsın tekfirinde nikah akdinden başka bir çok illet sözkonusu olabilir diyosunuz .Olabilir demek ne demek, analıgını alan kişi evlendiginden dolayı kafir olmuyor diyorsanız  hangi sebebden dolayı kafir oldu varsa ,kuran ve sünnetden getirın     
hadise yorum katmayın  size istediginiz kadar süre getirin o zaman . hidayete erenlere selam olsun.

Elhamdulillah vessalatu vesselamu ala Rasulillah, emma ba’d:

Bu cehalet numunesi yazılarda ilmi açıdan değer ifade eden bir şey olmadığı halde bu tür saplantılara kapılan birçok kimse olduğu için bir ibret vesikası olarak cevabıyla birlikte yayınlıyoruz. Umarım akletmeye vesile olur. Öncelikle şunu belirtmek istiyoruz ki 1400 senedir hiçbir alimin tesbit edemediği bir şeyi ahirzamanda ortaya çıkmış ve üstelik hiçbir ilme sahip olmayan birtakım kimselerin tesbit etmesi mümkün değildir. Bunun mümkün olduğunu iddia etmek, İslam ümmetinin sapıklık üzerine birleşmiş olacağını ileri sürmektir. Bu konu üzerinde daha önce de durmuştuk ama hatırlatma kabilinden konuyla ilgili hadisleri tekrar nakletmek istiyoruz:

"Ümmetim dalalet üzerinde birleşmez"  (İbni Mâce, Fiten: 8)
"Allah benim ümmetimi dalalet üzerinde toplamaz'  (  Tirmizi, Fiten: 7 , Dârimî, Mukaddime, 8)   
"Allahtan, ümmetimi hata üzerinde birleştirmemesini istedim; bunu bana verdi" (Yakın anlam için bkz. Ebu Dâvud, fiten. 1)
“Ümmetimden bir topluluk, Allahın emri (kıyamet) gelinceye kadar Allahın emri üzere var olmaya devam edecek ve onlara yardımdan çekinenler ve onlara muhalefet edenler asla onlara zarar veremeyecektir” (  Buhari no: 3641)

Görüldüğü üzere güya nasslara tabi olmayı hedeflediğini iddia eden birtakım insanlar, alimlerin tesbit edemediği şeyleri kendilerinin tesbit ettiğini iddia ederek bu zikrettiğimiz hadisleri yalanlamış olmaktadır. Çünkü bunların iddiasına göre bütün ümmet sapıklık üzere birleşmiş, tartıştığımız konudan misal verecek olursak nikah akdinin helalleştirme manasına geldiğini bugüne kadar hiçbir alim çözememiş, fakat günümüzde yaşayan ve Arapça dahi bilmeyen cahiller, hadis meallerine bakarak nikah akdi yapmak helal kılmak anlamına gelir diye hükmetmişler! Kısacası bu iddiaya göre ümmet 1400 senedir dalalet hatta küfür üzere yaşarken asrımızda yaşayan bazı kimseler ortaya çıkarak ümmete işin doğrusunu izah etmişler! Şu halde Allah Rasulunun bahsettiği sürekli hak üzere sebat edecek olan topluluk nerededir? Hani İslam ümmeti asla sapıklık üzere icma etmeyeceklerdi? Gerçekten ihtilafları Allah Rasulune götürmek gerekiyor; peki bu zikrettiklerimiz Allah rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hadisi değil midir? İnsana düşen, bir hadisten kendi cehaletiyle anladığı şey; eğer ümmetin icmasıyla çelişiyorsa kendi cehaletini öne alıp ümmeti dalaletle suçlayarak ümmetinin sapıklık üzere birleşmeyeceğini söyleyen Allah rasulunu yalanlamak değil; bilakis icmaya teslim olup kendi cehaletini sorgulamaktır, bunu artık herkes anlasın!

Üvey anne hadisine gelince; biz ilk bölümde hadisin ulaşabildiğimiz bütün lafızlarını naklettik; bunların hiç birisinde üvey annesiyle evlenen şahıs mürted oldu, küfre girdi diye bir ibare var mı? Eğer bize güvenmiyorsanız, Arapçanız da varsa! Hadisin lafızlarını siz kendiniz araştırın ve içinde bu şahıs kafir olduğu için boynu vuruldu diye bir ibare geçen bir tek rivayet varsa burada yayınlayın! Şunu herkes bilmesi gerekir ki alimler hiçbir zaman gereksiz yere ihtilaf etmezler! Selef Alimleri bir meselede ihtilaf ediyorsa mutlaka o meselede bir kapalılık olduğundan dolayı ihtilaf etmişlerdir. Eğer ki üvey anne hadisinde bu şahsın mürted olduğundan dolayı öldürüldüğü hiçbir tevile mahal bırakmayacak şekilde açıkça beyan edilseydi bu şahsın kafir olduğu hakkında değil alimler, avamdan iki müslüman dahi ihtilaf etmeyecekti. Şu halde sanki hadis çok açık olduğu halde alimler ihtilafa düşmüş de siz de bu sebeble insanların sözünü bırakıp Allah rasulune tabi olmuşsunuz gibi bir çarpıtmaya gitmeyin! Eğer hadisin açık olduğunu iddia ediyorsanız yukarda da söylediğim gibi hadisin neresinde bu şahsın kafir olduğu yazılıyorsa bunu ortaya koyarsınız. Şahsın öldürülmesi her zaman için kafir olduğuna delalet etmez. Küfür olmadığı halde şeriatın ölüm cezası verdiği birçok fiil vardır. Evliyken zina etmek, adam öldürmek, livata vb. Malının alınması da keza her zaman küfre delalet etmez. Çünkü alimlerden bir kısmına göre malına el koyma şeklinde bir ceza çeşidi caizdir. Alimlerden bazıları bu şahsın malının alınmasını yaptığı suçun ağırlığına bağlamışlardır. Nitekim sünnette zekat vermeyenlerden malının yarısının alınması gibi uygulamalar sözkonusudur. Biz bunları bu yorumları tasvib ettiğimizden dolayı nakletmiyoruz, racih olan kavil elbette ki hadisteki şahsın mürted olduğudur. Ancak bu şahsın mürted olduğu neticesi hadisteki açık bir lafızdan değil, hadisin yorumlanmasıyla elde edilmektedir. Şu halde muhalif görüşte olan alimleri açık nassa muhalefetle suçlamanızın bir dayanağı yoktur.

Kaldı ki bu hadis en fazla hadiste bahsi geçen muayyen kişinin küfre girdiğine delalet etmektedir. Üvey annesiyle evlenen herkesin küfre girdiğine nasıl delil olmaktadır? Siz bundan da öte hadisten haram bir nikah akdi kıyan herkesin kafir olduğu neticesini istinbat (!) ediyorsunuz. Hadisin neresinde haram nikah akdi yapan kişi kafir olur şeklinde bir hüküm vardır, gösterebilir misiniz? Hadiste bahsedilen mesele muayyen bir fert hakkında verilmiş bir hükümdür. Hadiste şahsın mürted olduğu sabitse bile şahsın neden tekfir edildiğine dair bir bilgi yoktur. Alimler, şahsın haramı helal saydığından ötürü tekfir edildiğini söylemişlerdir. Taberi gibi alimler, bu şahsın Allah ve Rasulune meydan okuduğundan dolayı tekfir edildiğini zikretmiştir. Bunların hepsi ilerde inşallah gelecektir. Bu şahsın tekfir sebebi olarak haram bir evliliği nikah akdi yoluyla meşrulaştırmış olması yorumu ise günümüzdeki cahillere aittir. Eğer bu sizin kendi yorumunuz değil de hadiste bizzat geçen bir ibareyse sözkonusu hadisten “Bu adam nikah akdi yaparak haramı meşrulaştırmıştır, bu yüzden kafir olmuştur” şeklinde veya buna yakın bir ibareyi gösterin!

Ata bin Ebi Rebah’ın üvey annesiyle evleneni tekfir etmesine gelince; evvela “bunu yapan dininden dönmüş olur” ibaresi tesbit edebildiğimiz kadarıyla Ata’ya değil, İbn Kesir’e aittir. Bu alimlerin üvey annesiyle evleneni tekfir ettiği sabit olsa dahi buradan haram evlilik yapan herkes kafirdir şeklinde genel bir hükmün kasdedildiğini neye binaen ileri sürüyorsunuz? İbn Kesir bunu üvey anneyle alakalı ayetin tefsirinde Ata'nın kavlini naklettikten sonra zikretmiş ve diğer haram evliliklerden bahsetmemiş, ayrıca bunun küfür oluş illetini de sizin gibi nikah akdi yapmasına vs bağlamamıştır, hatta meselenin tafsilatına hiç girmemiş ve dolayısıyla bu amelin küfür olma illetine de değinmemiştir.  Onların bunu söyleyerek haram evlilik yapan herkes kafirdir şeklinde genel bir kaide ihdas ettiklerine dair hiçbir delil yoktur. Bu kavilden bu neticeyi çıkarmak da yine birilerinin şahsi yorumu olmaktan öteye gitmez.

Kısacası günümüzdeki bazı cahillerin bu hadisten çıkarttıkları hükümler tamamen şahsi yorumlardan ibarettir ve iddia etmiş oldukları “nikah akdi yapmak helalleştirme anlamına gelir”,şeklindeki bir hükmü hiçbir alimden nakledemeyecekleri gibi hadisin hiçbir lafzında da böyle bir ibare bulamazlar. Nasslara yapmış oldukları kişisel yorumlarını mutlaklaştırıp dinin bizzat kendisi gibi sunmak ise Allaha ve Rasulune iftiradır ve de bu bidatçıların en büyük alametlerinden birisidir.

Haram evlilik yapmak küfürdür, nikah akdi helalleştirmek manasına gelir diyen bütün muhaliflerden istenen çok basit bir şeydir: Bu iddialarının delilini getirmek! Bizim buradaki meselemiz ne üvey anne hadisinde geçen kişinin kafir olup olmadığı konusudur; hatta genel olarak üvey annesiyle evlenen kişi kafir olur mu olmaz mı meselesi de değildir. Bizim konumuz bellidir. Birileri haram bir evlilik üzerine nikah akdi gerçekleştirmenin küfür olduğunu iddia ediyorlar, her iddia sahibinin delil getirmesi gerektiği gibi bu iddiacıların da Kitap, Sünnet ve İcma'dan "Haram evlilik yapmak küfürdür" iddiasına delil getirmesi gerekir. Buna dair ya bir ayet, yoksa bir hadis, veya icmadan bir delil; hatta hiç birisi yoksa alimlerden "evlenilmesi haram olan birisiyle nikah akdi yapmak küfürdür" manasında bir tek kelime getirsinler; onlardan istenen bu kadar kısa ve özdür. Sözü uzatmaya, alakasız yerlere çekmeye gerek yoktur; üvey annesiyle evlenen kişinin kıssası gibi hadislerden çıkartılan şahsi yorumlar da bizi ilgilendirmemektedir. Bir iddiaya getirilecek delilin konuyla doğrudan irtibatlı olması gerekir. Üvey anne hadisinde nikah akdi yapmak helalleştirmek sayılır diye bir ibare geçmemektedir. Konuya tam manasıyla işaret eden bir delil varsa getirin, yoksa bunun delilsiz bir iddia olduğunu itiraf edin ve iddianızdan vazgeçin, tevbe edin! Muhaliflerin yapacağı şey bu kadar basittir. Vesselamu ala men'ittebea'l huda...

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Alıntı
-Bir müslüman,tevhidden habersiz  bir kişiyle evlendiğinde,kızın kendisini dinleyip itaat edecek zannı ile  belki kendi vesilesiyle Allah'ın hidayet vereceğini düşündüğü {hidayet ancak Allah'tandır}  biriyle evlenmesi yanlış olmakla beraber,böyle bir evliliğin yaptığını farzedecek olursak,bu müslüman kişinin hükmü,ve böyle bir evliliğin hükmü  nedir?

Bu tıpkı içki veyahud hırsızlık gibi büyük günah olan bir suç mu işlemiştir,yoksa bu kişi küfre mi girmiştir,küfre girmişse bunun delili nedir ?

Bismillahirrahmanirrahim. Müşriklerle evlenmek kat'i nassla sabit bir haramdır. "İman edinceye kadar müşriklerle evlenmeyin..." mealindeki Bakara: 221 ayeti buna delalet etmektedir. "Kafir kadınları nikahınız altında tutmayın..." (Mumtahine: 10) ayeti de önceden evlenilmiş olan müşrik kadınları nikah altında tutmayı nehyetmektedir. Alimler bu kat'i nasslar sebebiyle müşriklerle nikah kıymanın veya nikahı devam ettirmenin haram olduğu hususunda icma etmiştir. Her kim bu fiillerin tümüyle helal olduğunu veya tebliğ, davet vb sebeblerle helal olacağını iddia ederse kati bir haramı helal saydığı için küfre girmiş olur. Ancak bunun haram olduğunu itiraf ederek müşriklerle evlilik yapan veya mevcut evliliği sürdüren bir kişi ise günahkar olmakla beraber bundan dolayı tekfir edilmez. Bazılarının iddia ettiği şekilde nikah akdi helal saymak anlamına gelir vs görüşlerin dayandığı bir delil yoktur. Vallahu a'lem.


Alıntı
Bismillah. "Sen bundan (Kur'an'dan) önce gafillerden idin" [12/3]. "Kitap nedir iman nedir bilmezdin" [42/52]. Ve bir de vahyin birkaç ay boyunca kesilmesinden sonra nazil olan "(Rabbin) Seni şaşırmış bulup da doğru yola eriştirmedi mi?" [93/7] ayetlerini göz önünde bulundurarak;

Cibril'le ilk karşılaşmadan sonra peygamberin (sallallahu aleyhi vesellem) Haticetul Kubra ile tekrar nikah kıydığına ilişkin deliliniz var mı? Her ne kadar Hatice validemiz ilk iman eden kişi ise de, peygamber hakkında (sallallahu aleyhi vesellem) "vahiyden önce dalalet üzereydin" denildiği bir vaziyette Hatice validemizin daha sahih akideye sahip olması düşünülemez. Öyleyse mağaradan eve gidene kadar nikah düşmüş müdür?
Allah razı olsun.

Bismillahirrahmanirrahim,

Evvela bu bahsetmiş olduğunuz ayetlerde kasdedilen şey Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in vahiy gelmeden önce küfür ve şirk üzere olduğu değildir. Bundan kasıd Rasulullah'ın putlara ibadet etmemekle beraber Allah'a nasıl ibadet edileceğinin tafsilatını ve diğer şer'i ahkamı bilmemesi gibi hususlardır. Yoksa Rasuller gerek risaletten önce gerekse sonra iman üzeredirler.

Nikah konusuna gelince; alimlerin ekseriyetine göre karı koca iddet süresi içinde iman ettikleri takdirde nikah tazelemeleri gerekmez. Kişinin şirk üzere olması, geçmişteki nikahının geçersizliğini gerektirmez. Vallahu a'lem.



Alıntı
Allah razı olsun. "Bir iddet süresi"nin delili nedir?

İkinci olarak, "Allah, inkâr edenlere, Nuh'un karısı ile Lut'un karısını misal verdi. Bu ikisi, kullarımızdan iki salih kulun (nikahı) altında idiler, onlara hıyanet ettiler." [66/10] Yukarıda bahsedilen hüküm aile hukuku ile alakalı olduğu için aklıma takıldı, ayetteki nikahlar hakkında ne anlamalıyız? Eski şeriatların neshedildiği durumlardan biri midir, değilse açıklar mısınız?

Bismillahirrahmanirrahim.

İbn Kudame el-Hanbeli (rh.a) karı kocadan birisinin müslüman olmasıyla alakalı hükümleri açıkladığı yerde meseleye şöyle girmiştir:


فَإِنْ كَانَ دَخَلَ بِهِنَّ، ثُمَّ أَسْلَمَ فَمَنْ لَمْ تُسْلِمْ مِنْهُنَّ قَبْلَ انْقِضَاءِ عِدَّتِهَا حَرُمَتْ عَلَيْهِ مُنْذُ اخْتَلَفَ الدِّينَانِ فِي هَذِهِ الْمَسْأَلَةِ فُصُولٌ

“Koca, eğer ki hanımlarıyla zifafa girdiyse ve sonra müslüman olduysa eşlerinden iddet bitiminden önce müslüman olmayanlar, din ayrılığı baş gösterdiği andan itibaren ona haram olur. Bu meselede bazı tafsilatlar vardır…”

Yani eşlerden birisi müslüman olduğu andan itibaren birbirlerine haram olurlar. İddet süresi bittiği halde diğer eş müslüman olmadığı takdirde ise nikah tümüyle ortadan kalkar. İddet bitene kadar ise nikah askıdadır. Tıpkı ric’i talakta olduğu gibi kişi aile hayatını sürdüremez ancak iddet müddeti içinde eşi müslüman olursa yeni bir nikaha ihtiyaç olmadan ailesine geri döner. İmam Ahmed, Şafii, İshak ve seleften bir çoğu böyle demiştir. Malik ve Ebu Hanife ise eşlerden birisi müslüman olur olmaz nikahın fesh olduğunu söylemiştir. Bu kavle göre ise diğer eş de İslama girince yeni nikah gerekir. İbn Kudame bu hususta bazı tafsilatlar ve farklı görüşler zikrettikten sonra cumhurun dayandığı delilleri şöyle açıklamaktadır:


وَلَنَا، مَا رَوَى مَالِكٌ فِي مُوَطَّئِهِ، عَنْ ابْنِ شِهَابٍ قَالَ: كَانَ بَيْنَ إسْلَامِ صَفْوَانِ بْنِ أُمَيَّةَ وَامْرَأَتِهِ بِنْتِ الْوَلِيدِ بْنِ الْمُغِيرَةِ نَحْوٌ مِنْ شَهْرٍ، أَسْلَمَتْ يَوْمَ الْفَتْحِ، وَبَقِيَ صَفْوَانُ حَتَّى شَهِدَ حُنَيْنًا وَالطَّائِفَ وَهُوَ كَافِرٌ، ثُمَّ أَسْلَمَ،فَلَمْ يُفَرِّقْ النَّبِيُّ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - بَيْنَهُمَا، وَاسْتَقَرَّتْ عِنْدَهُ امْرَأَتُهُ بِذَلِكَ النِّكَاحِ. قَالَ ابْنُ عَبْدِ الْبَرِّ: وَشُهْرَةُ هَذَا الْحَدِيثِ أَقْوَى مِنْ إسْنَادِهِ

“Bizim görüşümüz ise Malik’in Muvatta’da İbn Şihab’dan naklettiği şekildedir. İbn Şihab şöyle demiştir: Safvan bin Umeyye’nin İslama girişi ile hanımının İslama girmesi arasında yaklaşık bir ay vardır. Kadın, Fetih günü müslüman olmuştur. Safvan ise kafir olarak kalmış ta ki Huneyn ve Taif gazvelerine kafir olarak şahid olmuş ve sonra müslüman olmuştur. Nebi (sav)onları ayırmamıştır. (Müslüman olduktan sonra) Karısı onun yanında aynı nikahla kalmaya devam etmiştir. İbnu Abdilberr diyor ki: Bu hadisin şöhreti, isnadından daha kuvvetlidir.”

Ardından Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in döneminde vuku bulan bu tür olayları zikretmeye devam etmektedir. Ebu Sufyan, İkrime, Hakim bin Hizam ve başka bir çok kimsenin İslama giriş hikayesinde kimi zaman koca, kimi zaman kadın önce müslüman olmuştur ve buna rağmen Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) onların nikahlarını geçersiz saymamıştır. İbn Kudame (rh.a) ardından meseleyi şöyle bağlamaktadır:

وَيُفَارِقُ مَا قَبْلَ الدُّخُولِ، فَإِنَّهُ لَا عِدَّةَ لَهَا فَتَتَعَجَّلُ الْبَيْنُونَةُ، كَالْمُطَلَّقَةِ وَاحِدَةً، وَهَاهُنَا لَهَا عِدَّةٌ، فَإِذَا انْقَضَتْ، تَبَيَّنَّا وُقُوعَ الْفُرْقَةِ مِنْ حِينَ أَسْلَمَ الْأَوَّلُ، فَلَا يُحْتَاجُ إلَى عِدَّةٍ ثَانِيَةٍ؛ لِأَنَّ اخْتِلَافَ الدِّينِ سَبَبُ الْفُرْقَةِ، فَتُحْتَسَبُ الْفُرْقَةُ مِنْهُ كَالطَّلَاقِ.

“Bu mesele, zifaftan önce (müslüman olan kişinin) durumundan farklıdır. Çünkü zifaftan önce İslama giren kişiye iddet gerekmez ve tıpkı tek seferde boşanan kimse gibi  araları derhal ayrılır. Burada ise iddet gerekir. İddet sona erdiği zaman (bain talaktaki gibi) ayrılırlar. Fiilen ayrılmaları (karı koca hayatının sona ermesi) ise eşlerden İslama giren ilk kişi ile beraber başlar. Bundan dolayı ikinci bir iddete ihtiyaç yoktur. Çünkü din farklılığı ayrılmanın sebebidir. Burada ayrılık, boşanma gibi değerlendirilir.” (bkz. İbn Kudame, el-Muğni, 5/498-501, Thk: Abdulkadir Ata, Darul Kutubil İlmiyye)

Kısacası kocasından ayrılan her kadında olduğu müşrik kocasından ayrılan kadının da iddet beklemesi gerekir ta ki rahminin boş olduğu ortaya çıksın. Bununla müslüman kadının müşrikle evliliğini sürdürebileceği gibi bir mana anlaşılmaması gerekir. Zaten yukarda birbirlerine haram olurlar diyerek buna işaret etmişti.

İkinci meseleye gelince; Kurtubi Tahrim: 10. Ayetin tefsirinde Nuh ve Lut (aleyhimasselam)’ın hanımlarının müşrik ya da münafık olduğuna dair kavilleri zikretmiştir. Onlar müslüman görünen münafıksa zaten burada bir mesele yoktur. Çünkü münafığın iç alemindeki küfür bizi ilgilendirmez, dışarıya küfür izhar edene kadar ona müslüman muamelesi yapılır. Eğer müşriklerse onların şeriatında bu hususta bir nehiy gelmemiş olabilir. Hatta bizim şeriatımızda dahi ilk başlarda müşriklerle evlenmek ve nikahı altında tutmak men edilmemişti. Kurtubi (rh.a) Mumtahine: 10 ayetinde geçen “Kafir kadınları nikahınız altında tutmayın “kavlinin açıklamasında şunları nakletmektedir: “en-Nehaî'den şöyle dediği nakledilmiştir: Burada kastedilen dar-ı harbe gidip orada kâfir olan müslüman kadındır. Kâfirler önceleri müslüman hanımlarla evleniyor, müslüman erkekler de müşrik kadınlarla evleniyorlardı. Daha sonra bu husus, bu âyet-i kerime ile neshedildi. Bunun üzerine Ömer b. el-Hattab Mekke'de bulunan müşrik iki tane hanımını boşadı.”

Şu anda muhkem olan hüküm ise bunun haram olduğudur. Her kim müşriklerle evlilik hususunda geçerli olan haram hükmünü kabul etmeyip neshedilmiş olan hükümle amel edilebileceğini iddia ederse küfre girer. Zira İbn Kesir (rh.a)’ın Cengiz Yasası ile alakalı kavlinde zikrettiği gibi neshedilmiş şeriatlarla amel eden kişi icma ile kafirdir. Nuh ve Lut as’ın hanımlarının durumuyla alakalı alimlerden bir açıklamaya ulaşamadım, ancak bunun ziyade bir ilim olması haricinde hüküm bakımından bir önemi yoktur. Çünkü İslam şeriatında müşriklerle evliliğin haram olduğu bellidir, geçmiş şeriatlardaki hükmün buna bir etkisi olmaz.

Velhamdulillahi rabbil alemin.




Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1607
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ynt: HARAMI MEŞRULAŞTIRMA MESELESİ
« Yanıtla #17 : 25 Mayıs 2017, 02:37 »
Alıntı
müşriklerle nikah konusunda şöyle bir itiraz getirdiler de yazınızda geçen الْعَاقِدُ مُسْتَحِلٌّ (helalleştiren akid) demekmiş. İmam Tahavinin asıl görüşü bu amelin küfür olduğuymuş dediler. Sizin çeviriniz yanlışmış dediler...

Bismillahirrahmanirrahim. Size tavsiyemiz haram evliliklerle alakalı yazımızı bir kez daha dikkatli okumanızdır, her ne kadar uzun bir yazı olsa da madem bu meseleyi araştırma ihtiyacını hissettiniz şu halde konuyla alakalı müşkilatların bir çoğunu aydınlatabileceğine inandığımız bu yazıyı iyice fıkhederek okuyun ki kafanızdaki şüphelere cevap teşkil edebilsin. Sorduğunuz meselenin de cevabı sözkonusu yazıyı dikkatli okuyanlar açısından aslında risalede mevcuttur ama ben yine de size kolaylık olması açısından meseleyi anlamanıza yardımcı olacak hususları ilgili yazıdan derleyip nakledeceğim inşaallah.

Evvela İmam Tahavi (rh.a)’ın sözkonusu ifadesini bir kez daha hatırlayalım:

فَإِذَا كَانَتْ هَذِهِ الْعُقُوبَةُ وَهِيَ الْقَتْلُ مَقْصُودًا بِهَا إِلَى الْمُتَزَوِّجِ لِتَزَوُّجِهِ دَلَّ ذَلِكَ أَنَّهَا عُقُوبَةٌ وَجَبَتْ بِنَفْسِ الْعَقْدِ لَا بِالدُّخُولِ وَلَا يَكُونُ ذَلِكَ إِلَّا وَالْعَاقِدُ مُسْتَحِلٌّ لِذَلِكَ.

“Bu ölüm cezasının, evlenen kimseye evlendiğinden dolayı verilmesi maksat olarak gözetilmişse bu durum, bunun bir ceza olduğuna ve gerdeğe girmekle değil de bizzat akdin kendisi ile bu cezanın uygulanması gerektiğine delildir. Böyle bir hüküm ise ancak akdi yapan kimsenin bu yaptığını helal görmesi halinde söz konusu olabilir.”


Şimdi burada ne gibi bir tercüme yanlışlığı olabilir ki? Çünkü buradaki vav Allahu a’lem haliyyedir yani durum belirten vavdır.  وَلَا يَكُونُ ذَلِكَ Bu (yani öldürme) sözkonusu olmaz إِلَّا وَالْعَاقِدُ مُسْتَحِلٌّ لِذَلِكَ Ancak akit yapan kişinin bunu helal görmesi hali müstesna. Mana bu şekildedir. Vav’ı yeni bir cümle başlangıcı olarak aldığımızda ise tamamen manasız bir ifade ortaya çıkıyor. Yani وَلَا يَكُونُ ذَلِكَ Bu (yani öldürme) sözkonusu olmaz dedikten sonra إِلَّا وَالْعَاقِدُ مُسْتَحِلٌّ لِذَلِكَ “akit yapan bunu helalleştirmiştir.” Diyeceğiz de o aradaki (hariç, müstesna… gibi anlamlara gelen) “illa” istisna edatını ne yapacağız? Arapçayı bilen birisi bu şekilde anlamlı bir cümle kurulamayacağını da bilir.  Bizim risalede geçen ifadenin yanlış tercüme edildiğini iddia eden kişi madem çok Arapça biliyorsa o zaman sözkonusu ifadenin neden kendi iddia ettiği şekilde çevrilmesi gerektiğini de nahiv kaideleri ışığında ortaya koysun.

Bunlar sözkonusu ifadeyi iddia edilen şekilde tercüme etmenin imkansız olduğunu nahiv kaideleri açısından izah eden açıklamalardı. Bu ifadenin bu şekilde tercüme edilmesini imkansız kılan ikinci bir husus ise ifadenin sahibi olan İmam Tahavi’nin bizzat kendisidir. Çünkü Hanefi fakihlerinden olan İmam Tahavi nikah akdini küfür görmek şöyle dursun haram bir nikah vasıtasıyla ilişkiye giren kişiye zina haddi bile tatbik edilmeyeceğini savunan bir alimdir. Helal kılmayla alakalı sözlerini sarfetmeden önce konunun girişinde şunları zikrediyor:

فَذَهَبَ قَوْمٌ إِلَى مَنْ تَزَوَّجَ ذَاتَ مَحْرَمٍ مِنْهُ وَهُوَ عَالِمٌ بِحُرْمَتِهَا عَلَيْهِ , فَدَخَلَ بِهَا أَنَّ حُكْمَهُ حُكْمُ الزَّانِي , وَأَنَّهُ يُقَامُ عَلَيْهِ حَدُّ الزِّنَا الرَّجْمُ أَوِ الْجَلْدُ وَاحْتَجُّوا فِي ذَلِكَ بِهَذِهِ الْآثَارِ. وَمِمَّنْ قَالَ بِهَذَا الْقَوْلِ أَبُو يُوسُفَ وَمُحَمَّدٌ رَحِمَهُمَّا اللهُ. وَخَالَفَهُمْ فِي ذَلِكَ آخَرُونَ , فَقَالُوا: لَا يَجِبُ فِي هَذَا حَدُّ الزِّنَا , وَلَكِنْ يَجِبُ فِيهِ التَّعْزِيرُ وَالْعُقُوبَةُ الْبَلِيغَةُ. وَمِمَّنْ قَالَ بِذَلِكَ أَبُو حَنِيفَةَ وَسُفْيَانُ الثَّوْرِيُّ رَحِمَهُمَا اللهُ.

“Ebu Cafer dedi ki: Bazıları, kendisine mahrem olan ve onunla evlenmesinin haram olduğunu bildiği halde mahremi ile evlenen ve onunla gerdeğe giren bir kimsenin hükmünün zinakarın hükmü ile aynı olduğu, ona zina haddi olan recm ya da celde cezası uygulanacağı kanaatini benimsemiş ve bu hususta bu rivayetleri delil göstermiştir.
 
Bu görüşü ifade edenler arasında Ebu Yusuf ve Muhammed –Allah’ın rahmeti onlara olsun- de vardır.

Bu hükümde başkaları onlara muhalefet ederek: böyle bir durumda zina haddini uygulamak gerekmez. Ancak tazir ve ağır bir ceza vermek gerekir, demişlerdir.

Bu görüşü kabul edenler arasında Ebu Hanife ve Süfyan es-Sevri –Allah’ın rahmeti onlara olsun- de vardır.”


Tahavi’nin zikrettiği gibi Kufe fakihlerinden Ebu Hanife ve Sufyan ise böyle bir kimseye tazir cezasını uygun görmüştür. Tahavi bu görüşlerin önce bu iki imama kadar varan senedlerini zikretmektedir:

4884 - حَدَّثَنَا سُلَيْمَانُ بْنُ شُعَيْبٍ , عَنْ أَبِيهِ , عَنْ مُحَمَّدٍ , عَنْ أَبِي يُوسُفَ , عَنْ أَبِي حَنِيفَةَ , بِذَلِكَ

4884, Bize Süleyman b. Şuayb, babasından tahdis etti. O Muhammed’den, o Ebu Yusuf’tan, o Ebu Hanife’den bunu nakletti.

4885 - حَدَّثَنَا فَهْدٌ قَالَ: ثنا أَبُو نُعَيْمٍ قَالَ: سَمِعْتُ سُفْيَانَ يَقُولُ فِي رَجُلٍ تَزَوَّجَ ذَاتَ مَحْرَمٍ مِنْهُ فَدَخَلَ بِهَا قَالَ: لَا حَدَّ عَلَيْهِ.

4885- Bize Fehd tahdis edip dedi ki: Bize Ebu Nuaym tahdis edip dedi ki: Ben Süfyan’ı mahremi olan bir kadınla evlenip onunla gerdeğe giren bir adam hakkında: Ona had düşmez derken dinledim.


Tahavi ardından şöyle devam etmektedir:

وَكَانَ مِنَ الْحُجَّةِ عَلَى الَّذِينَ احْتَجُّوا عَلَيْهِمَا بِمَا ذَكَرْنَا أَنَّ فِي تِلْكَ الْآثَارِ أَمَرَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِالْقَتْلِ وَلَيْسَ فِيهَا ذِكْرُ الرَّجْمِ , وَلَا ذِكْرُ إِقَامَةِ الْحَدِّ. وَقَدْ أَجْمَعُوا جَمِيعًا أَنَّ فَاعِلَ ذَلِكَ لَا يَجِبُ عَلَيْهِ قَتْلٌ إِنَّمَا يَجِبُ عَلَيْهِ - فِي قَوْلِ مَنْ يُوجِبُ عَلَيْهِ الْحَدَّ - عَلَيْهِ الرَّجْمُ إِنْ كَانَ مُحْصَنًا. فَلَمَّا لَمْ يَأْمُرِ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ الرَّسُولَ بِالرَّجْمِ , وَإِنَّمَا أَمَرَهُ بِالْقَتْلِ ثَبَتَ بِذَلِكَ أَنَّ ذَلِكَ الْقَتْلَ لَيْسَ بِحَدٍّ لِلزِّنَا , وَلَكِنَّهُ لِمَعْنًى خِلَافَ ذَلِكَ. وَهُوَ أَنَّ ذَلِكَ الْمُتَزَوِّجَ , فَعَلَ مَا فَعَلَ مِنْ ذَلِكَ عَلَى الِاسْتِحْلَالِ كَمَا كَانُوا يَفْعَلُونَ فِي الْجَاهِلِيَّةِ فَصَارَ بِذَلِكَ مُرْتَدًّا , فَأَمَرَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنْ يُفْعَلَ بِهِ مَا يُفْعَلُ بِالْمُرْتَدِّ. وَهَكَذَا كَانَ أَبُو حَنِيفَةَ وَسُفْيَانُ رَحِمَهُمَا اللهُ , يَقُولَانِ فِي هَذَا الْمُتَزَوِّجِ إِذَا كَانَ أَتَى فِي ذَلِكَ عَلَى الِاسْتِحْلَالِ أَنَّهُ يُقْتَلُ. فَإِذَا كَانَ لَيْسَ فِي هَذَا الْحَدِيثِ مَا يَنْفِي مَا يَقُولُ أَبُو حَنِيفَةَ وَسُفْيَانُ , لَمْ يَكُنْ فِيهِ حُجَّةٌ عَلَيْهِمَا لِأَنَّ مُخَالِفَهُمَا لَيْسَ بِالتَّأْوِيلِ أَوْلَى مِنْهُمَا.

“Ebu Hanife ile Süfyan es-Sevri aleyhine sözünü ettiğimiz rivayetleri delil getirenlere karşı ikisinin lehine olan deliller arasında Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in öldürmeyi emretmiş olmakla birlikte ne recmden ne de haddin uygulanmasından söz etmiş olması da vardır.
 
Hep birlikte de böyle bir işi yapan kimseye ölüm cezası vermenin gerekmediğini aksine ona –haddi gerekli görenlerin görüşüne göre- muhsan olması halinde recm uygulanması gerektiğini ittifakla kabul etmiştir.

Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) gönderdiği elçiye recmi uygulamasını emretmeyip ona o kişiyi öldürmesini emretmiş olması dolayısıyla burada ki öldürme, zina haddi değildir, aksine ölüm cezası bundan farklı bir gerekçeden dolayı sabit olmaktadır.

O da şudur: Bu şekilde evlenen o kişi, yaptığı bu işi helal kabul ederek yapmıştı. Tıpkı cahiliyyede iken yaptıkları gibi. Bu haliyle o kişi mürted olmuştu. Bundan dolayı Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’de ona mürtede yapılan uygulamanın aynısının yapılmasını emretti.

İşte Ebu Hanife ve Süfyan bu şekilde evlenen bir kimsenin, eğer bu işi helal kabul ederek yapmışsa öldürüleceğini söylüyorlardı.
 
Hadiste Ebu Hanife ve Süfyan’ın dediklerini geçersiz kılacak herhangi bir ifade bulunmadığına göre, onlara karşı delil olacak bir husus da yok demektir.
Çünkü onlara muhalif kanaat belirtenlerin yaptıkları tevilin, onların tevilinden daha öncelikli olmasını gerektiren bir husus yoktur.”


Böylece Tahavi, bu hadisin Ebu Hanife ve Sevri’nin tazir görüşüne zıt olmadığını izah etmeye çalışmaktadır. Zira bu hadiste bahsedilen kişi yaptığı işi helal sayarak yapmıştı ve o yüzden mürted haddiyle öldürülmüştü. Tahavi, bunu mahremiyle evlenen kişiye zina haddi gerekir diyen cumhura karşı hüccet olarak getirmiştir. Eğer bu hadis onlara delil olsaydı şahsın recmedilmesi gerekirdi, demektedir. Bu imamların, sözkonusu haram evliliği yapanların eğer bunu helal sayarlarsa öldürüleceğini söylemelerine dikkat edilsin. Eğer bu alimlerin nezdinde nikah kıymak bizzat istihlalin yani helal kılmanın kendisi olsaydı burada ayrıca helal sayma şartını zikretmeye gerek kalmazdı. Fakat onlar hadiste zikri geçen şahıs gibi bu işi helal sayarak yapana ölüm cezası verirken, helal saymadan yapana ise tazir cezası vermektedirler. Şu halde onlara göre hadiste bahsedilen bu kişi, sırf nikahtan dolayı değil bu nikahı cahiliye adetini sürdürerek helal saydığından ötürü öldürülmüştür.

فَلَمَّا أَمَرَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي هَذَيْنِ الْحَدِيثَيْنِ بِأَخْذِ مَالِ الْمُتَزَوِّجِ وَتَخْمِيسِهِ دَلَّ ذَلِكَ أَنَّ الْمُتَزَوِّجَ كَانَ بِتَزَوُّجِهِ مُرْتَدًّا مُحَارِبًا فَوَجَبَ أَنْ يُقْتَلَ لِرِدَّتِهِ , وَكَانَ مَالُهُ كَمَالِ الْحَرْبِيِّينَ لِأَنَّ الْمُرْتَدَّ الَّذِي لَمْ يُحَارِبْ كُلٌّ قَدْ أَجْمَعَ فِي أَخْذِ مَالِهِ , عَلَى خِلَافِ التَّخْمِيسِ. فَقَالَ قَوْمٌ وَهُمْ أَبُو حَنِيفَةَ وَأَصْحَابُهُ رَحِمَهُمُ اللهُ وَمَنْ قَالَ بِقَوْلِهِمْ مَالُهُ لِوَرَثَتِهِ مِنَ الْمُسْلِمِينَ. وَقَالَ مُخَالِفُوهُمْ: مَالُهُ كُلٌّ فَيْءٌ وَلَا تَخْمِيسَ فِيهِ لِأَنَّهُ لَمْ يُوجِفْ عَلَيْهِ بِخَيْلٍ وَلَا رِكَابٍ. فَفِي تَخْمِيسِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَالَ الْمُتَزَوِّجِ - الَّذِي ذَكَرْنَا - دَلِيلٌ عَلَى أَنَّهُ قَدْ كَانَتْ مِنْهُ الرِّدَّةُ وَالْمُحَارَبَةُ جَمِيعًا. فَانْتَفَى بِمَا ذَكَرْنَا أَنْ يَكُونَ عَلَى أَبِي حَنِيفَةَ وَسُفْيَانَ رَحِمَهُمَا اللهُ فِي ذَلِكَ الْحَدِيثِ حُجَّةٌ.

“Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bu iki hadiste evlenen o adamın malının ve (diğer rivayette) beşte birinin alınmasını emretmiş olması, evlenen o kişinin, bu evliliği ile mürted ve muharib (kendisi ile savaşılan) bir kimse olduğuna, mürted oluşu dolayısıyla öldürülmesi gerektiğine, malının harbilerin malı gibi değerlendirildiğine delildir. Çünkü savaşa kalkışmamış mürtedin malının alınacağını ittifakla herkes kabul etmiştir. Ancak beşte birinin alınması konusunda böyle bir ittifak yoktur.

Bazıları –ki bunlar Ebu Hanife, onun arkadaşları ve onların görüşlerini kabul eden kimseler olup- onun malı Müslüman mirasçılarına aittir, demiştir.
Onlara muhalefet edenler ise şöyle demişlerdir: Malı bir fey olup malının beşte birinin alınması diye bir şey yoktur. Çünkü onun ele geçirilmesi için ne ata binilmiş ne de deve koşturulmuştur.

Ancak Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sözünü ettiğimiz evli adamın malının beşte birini alması ise bu adamın aynı zamanda hem mürted olmuş hem de muharabe etmiş (İslam yönetimine karşı baş kaldırmış) birisi olduğuna delildir.
 
Sözünü ettiğimiz bu açıklamalar ile Ebu Hanife ve Süfyan’a karşı bu hadiste delil olacak bir taraf kalmamaktadır.”


Tahavi, böylece mahremleriyle evlenen kişiye zina haddi gerektiğini söyleyen cumhurun bu hadisle ihticac edemeyeceğini, zira bu hadiste bahsedilen kişinin mahremleriyle evlenmenin ötesinde bir fiil olan irtidad suçunu işlediğinden dolayı öldürüldüğünü ve tıpkı mürtedler gibi malının alındığını beyan etmektedir. Ardından Kufe fakihlerinden bu iki zatın savunduğu şekilde fasid bir nikah akdine dayanarak zina eden kimselere hadd değil tazir gerekeceğini isbat etme sadedinde şöyle demektedir:

فَإِنْ قَالَ قَائِلٌ: فَقَدْ رَأَيْنَا ذَلِكَ النِّكَاحَ نِكَاحًا لَا يَثْبُتُ فَكَانَ يَنْبَغِي إِذَا لَمْ يَثْبُتْ أَنْ يَكُونَ فِي حُكْمِ مَا لَمْ يَنْعَقِدْ فَيَكُونُ الْوَاطِئُ عَلَيْهِ كَالْوَاطِئِ لَا عَلَى نِكَاحٍ فَيُحَدُّ. [ص:151] قِيلَ لَهُ: إِنْ كَانَ ذَلِكَ كَذَلِكَ , فَلِمَ كَانَ سُؤَالُكَ إِيَّانَا مَا ذَكَرْت ذِكْرَ التَّزْوِيجِ كَانَ يَنْبَغِي أَنْ تَقُولَ رَجُلٌ زَنَى بِذَاتِ مَحْرَمٍ مِنْهُ. فَإِنْ قُلْت ذَلِكَ كَانَ جَوَابُنَا لَكَ أَنْ نَقُولَ: عَلَيْهِ الْحَدُّ وَإِنْ أَطْلَقْت اسْمَ التَّزَوُّجِ , وَسَمَّيْت ذَلِكَ النِّكَاحَ نِكَاحًا وَإِنْ لَمْ يَكُنْ ثَابِتًا فَلَا حَدَّ عَلَى وَاطِئٍ عَلَى نِكَاحٍ جَائِزٍ وَلَا فَاسِدٍ.
 
“Eğer bir kimse: Bizler, böyle bir nikâhın sabit olmayan bir nikâh olduğunu gördük. Sabit olmadığına göre, onun hiç akit yapılmamış hükmünde olması ve böylelikle buna binaen ilişki kuran kimsenin, nikâhsız ilişki kuran kimse gibi değerlendirilerek ona had vurulması gerekirdi diyecek olursa ona şöyle cevap verilir:

Eğer durum böyleyse niçin senin bize sorun bu şekildedir? Bu durumda senin, sorduğun soruda evlenmeden söz etmemen gerekirdi ve sen: Bir adam kendisine mahrem olan bir kadın ile zina etti, demeliydin.

Böyle diyecek olursan bizim de sana cevabımız şöyle olur: Ona had uygulamak gerekir. Eğer evlilik lafzını kullanıp ona nikâh adını verecek olursan, bu sabit olmasa dahi ister caiz isterse de fasid olsun bir nikah üzere ilişki kuran kimseye had söz konusu değildir.”


Bedruddin el-Ayni’nin bu ibarenin şerhinde de açıkladığı üzere bu hususta Ebu Hanife’ye muhalif olanlar, mahremleriyle evlenen kimse gibi haram evlilikler yapan kişilerin nikahı fasid yani geçersiz olduğundan dolayı bu nikahı yok sayarak bu kimselere normal zina haddini uygun görmektedirler. Ayni, açıklamasının devamında bu kimseler, fasid dahi olsa bir nikah kıymadan bu ilişkiye girseydi onlara zina haddi gerekeceğini söyledikten sonra şöyle devam etmektedir: “Eğer sen bu kişi mahremiyle evlendi, ardından ilişkiye girdi dersen o zaman şöyle deriz: Şüpheden dolayı bu kimseye had cezası uygulanmaz. Zira ister helal bir nikah olsun, isterse de haram bir nikah olsun nikahta mutlak olarak had cezası yoktur” (Ayni, Nuhab’ul Efkar, 15/512)

Gerek İmam Tahavi, gerekse Bedruddin el-Ayni Hanefilerin meşhur “şibh-i nikah yani nikah şüphesi taşıyan işlerde zina haddi uygulanmaz” kaidesini savunmaktadırlar. Açıkça belirttikleri gibi bir haram bir ilişkiden önce ister fasid, ister geçerli olsun nikah akdi yapılırsa artık bu ilişkiye giren kişilere zina haddi gerekmez. Açıkça anlaşılacağı üzere Hanefilere göre ister kendisine ebediyen haram olan mahremleriyle nikah kıyan olsun, isterse arızi bir durumdan ötürü haram olan müşriklerle iman etmeden önce nikah kıyanlar olsun haram bir evlilik yapan kimseden had cezası düşer. Zira Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) “şüphelerle hadleri düşürünüz” buyurmuştur. Görüldüğü gibi bu imamlar haram bir nikah akdi yapan kişileri haramı meşrulaştırdığı gerekçesiyle tekfir edip ona mürted cezası uygulamak şöyle dursun, bu durumdaki birisine zina cezası dahi vermemektedirler. Diğer alimler ise nikah geçersiz olduğundan dolayı nikahı yok hükmünde sayarak zina cezası vermektedirler.”

Tahavi’nin görüşlerinin tafsilatını risalemizden inceleyebilirsiniz. Açıkça anlaşıldığı üzere İmam Tahavi haram evlilik yapanlar hakkında ne cahillerin savunduğu şekilde kafir olduğu iddiasıyla mürted haddini ne de bazı alimlerin savunduğu şekilde zina haddini öngörmemektedir. O, böyle birisi hakkında taziri uygun görmektedir. Eğer Tahavi nikah kıymayı başlı başına helal kılmak olarak görseydi haram nikah kıyanlara taziri değil, mürted haddi olan ölüm cezasını öngörmesi gerekirdi. Şu halde konuyla alakalı görüşü bu olan bir imamın kendisiyle çelişerek akit yapan herkes helal kılmış sayılır demesi mümkün müdür? Nikah akdi yapan herkes helal saymış ise bunun cezası mürtedin haddi olan ölüm cezası mıdır, yoksa ilgili şahsı tazir edip bırakmak mıdır? İşte bütün bunlar şeriatı bilmeyen kimselerin böyle meseleler hakkında konuştukları zaman nasıl kendilerini rezil edeceklerini gösteren cevapsız sorulardır.

Bu anlattıklarımız da sözkonusu ifadenin “akit yapan helal saymıştır” şeklinde tercümesinin ve böyle bir görüşün Tahavi’ye izafe edilmesinin caiz olmadığını gösteren açıklamalardır.

“Akit yapan herkes helal saymıştır” ifadesinin değil bir alime, avamdan olan aklı başında Sünni bir Müslümana dahi nisbetinin caiz olmadığının usuli yönden açıklaması ise ilgili yazıda söylendiği gibidir: “Bu mezhebin lazımı aslında akid yoluyla yapılan bütün haramların küfür olmasını da gerektirmektedir. Mesela faiz akdi ve diğer haram alışverişler gibi… “ Bunu ise Ehli sünnet müntesibi alim cahil hiç kimse söylemez. Çünkü bu tıpkı Haricilerin yaptığı gibi büyük günah işleyenleri tekfir etmeye yol açacak çok tehlikeli bir sözdür. Selef veya haleften hiçbir alimden “haram bir işi akid yoluyla yapan kimse kafir olur” şeklinde veya bu manaya gelecek tek bir harf nakledilemez. Keza “geçmiş ulemadan haram evliliklerde nikah akdi yapmak küfürdür diye genel bir kaide asla nakledilmiş değildir. Nikah akdi haramı helal sayma manasına gelir, şeklindeki bir genelleme bu Kudsiyye fırkası vb’nin ortaya attığı yeni bir bidattir. Alimlerin kitaplarında haram evliliklerle alakalı birçok tafsilata raslamak mümkün olduğu halde hiç birisi bu fasit kaideyi zikretmemişler, bilakis haram olan evlilik akidlerinden sadece haram diye bahsetmişlerdir.”

Son olarak şunu da zikretmek istiyoruz ki iman küfür hükümleri Allah ve Rasülünden alınır ve de usuluddin meselelerinde delil ancak Kitap, sünnet ve sahabe icmasıdır. Bir alimin şahsı tek başına delil değildir. Bu, her Müslümanın İslam dininden zaruri olarak bildiği bir meseledir. Şu halde –bu bir iftira olmakla beraber- bir an için İmam Tahavi’nin “akid yapan herkes helal kılmıştır” dediği farzedilse bile bu şeriat nezdinde ne anlam ifade eder? Sırf bu söze dayanarak küfür olmayan bir şey küfür olur mu veya tam tersi küfür olan bir şey küfür olmaktan çıkar mı? Ancak mesele tahkik edilir, bir fiilin küfür olduğu nass ve icma ekseninde isbat edilir, daha sonra alimin kavli ancak ünsiyet için yani meseleyi okuyucuya yaklaştırmak için veya başka bir tabirle delile götüren bir vasıta olarak zikredilir yoksa delilin bizzat kendisi olarak değil! Kısacası bu iddiacılara düşen şey akit yapmanın helalleştirme manasına geldiğini şeri deliller ışığında isbat etmek, selefin bu husustaki icmasını ortaya koymak, bu iddialarına muhalif olan onlarca delil ve nakili izah etmektir. Öyle tevili hakkında ihtilaf edilmiş müteşabih bir hadisi delil getirerek alimlerin müteşabih birtakım sözlerini siyakından sibakından, öncesinden sonrasından koparıp cımbızla çekerek, alimlerin sözlerini tahrif ederek hiçbir iddia isbatlanmış olmaz vesselam.

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 654
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Davetulbatıl forumunda içi boş demogoji tarzında sözde reddiye asıldığı için bizde reddiyemizi yukarıya çıkardık. Onların asmış oldukları yazıda burada yazılanlara cevab teşkil edecek bir şey yok sadece içi boş demogoji yani kalpazanlıklar var. Biz burada yazılanlara cevab bekliyoruz. Mevzuyu alakasız nakillerle karartmaya, cahillerin gözlerini boyayacak duruma getirmeye ve çok açık uydurma batılınızı kurtarmaya yönelik yazılar karalamaya çalışmayın. Artık bu yalanı dolanı bırakın dürüst olun. Bizzat meselenin usulüne inin inebiliyorsanız. Soru şu; Ümmetten görüşüne itibar edilen hangi alim üvey anne ile alakalı hadisi delil alarak haram evlilik yapanın şirk yada küfür işlediğini iddia etmiş? Siz buna cevab verin. Üvey anne ile evlilik yapmak küfür diyen olabilir bu ayrı mevzu siz tüm haram evlilik yapanların kafir olduğunu ispat edin. Küfür dediğinize göre demekki bu mevzunın size göre kitab ve sünnetten dayanakları var o halde getirin bu açık delilleri yorumlarınızı değil. Kimse sizin nasslardan kendi hevanıza göre çıkardığınız yorumlara itibar etmez. Bir amele küfür dediğinizde delilide kitab ve sünnetten olur alimlerden değil. Alimlere ancak şunun için muracat ederiz. Kitab ve sünnetten sizin gibi hüküm çıkarmışlarmı yoksa çıkarmamışlar mı? Ümmetin alimleri hakikati tesbit edememiş yıllar sonra siz tesbit etmişsiniz.
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
1822 Gösterim
Son İleti 10 Haziran 2015, 22:43
Gönderen: İbn Teymiyye
0 Yanıt
1142 Gösterim
Son İleti 11 Kasım 2015, 20:28
Gönderen: İbn Teymiyye
0 Yanıt
2224 Gösterim
Son İleti 15 Kasım 2015, 18:55
Gönderen: İbn Teymiyye
0 Yanıt
1912 Gösterim
Son İleti 04 Aralık 2015, 22:34
Gönderen: Tevhid Ehli
1 Yanıt
3241 Gösterim
Son İleti 17 Eylül 2017, 21:50
Gönderen: Tevhid Ehli