Tavhid

Gönderen Konu: TAĞUTA MUHAKEME OLMANIN HÜKMÜ VE ŞÜPHELERİN GİDERİLMESİ  (Okunma sayısı 6383 defa)

0 Üye ve 4 Ziyaretçi konuyu incelemekte.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1680
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله رب العالمين
والصلاة والسلام على محمد، وعلى آله وصحبه أجمعين.

MUKADDİME

Bu risalede gayemiz Allahın izniyle tağuta muhakeme olma fiilinin bizzat dinin aslı olan "la ilahe illallah" şehadetiyle çeliştiğine dair delilleri ortaya koymak ve konuyla alakalı ortaya atılan şüpheleri Allahın izni ve yardımıyla gidermeye çalışmaktır. Zira günümüzde tağuta muhakemenin dinin aslını bozan bir fiil mi olduğu yoksa sıradan bir günah ve de hakkında çeşitli ihtilaf ve kapalılıklar bulunan, dinin furusuyla alakalı bir mesele mi olduğu noktasında birçok muhtelif görüş ve şüphe etrafta gezmektedir. Bu risalenin gayesi tağuta muhakeme meselesinin bir kısmının da olsa tevhidin aslına girmediğini iddia eden bütün görüş sahiplerini reddetmektir. Şimdi bu muhalif görüşleri kısaca özetleyeceğiz. Ancak bundan önce şu hususun altını çizmek gerekir ki tağuta muhakeme konusunda aşağıda zikredeceğimiz batıl görüşlerin sahipleri görüşleri kale alınmayacak olan muasır bir takım cahillerdir. Hiçbir muteber alimden bu görüşler nakledilemez. Bizim burada bu görüşleri tafsilatlı olarak zikretmemizin sebebi bunları ciddiye aldığımızdan dolayı değil batılın batıllığının iyice açığa çıkması içindir. Çünkü birçok kişi meseleleri ancak tafsilatına inildiği zaman fıkh edebilmektedir ve bu tip batıl usullerin kendilerinin de kabul etmiş olduğu genel kaidelere muhalif olduğunu idrak edememektedirler. Biz de bu tip kimselerin hidayetine vesile olabilmek ümidiyle bu batıl görüşleri zikredeceğiz ve bu görüşlerin hepsinin tağuta muhakeme’nin  dinin aslını bozacağı şeklindeki genel kaideye muhalif olduğunu açığa çıkartacağız inşaallah;

-   Bazı kimselerin iddiasına göre tağuta muhakeme dinden çıkartan bir küfür olmayıp sadece haramdır! Hatta tağuta muhakeme küfürdür diyenler Ehli sünnetten uzaklaşarak Haricilerin görüşüne yaklaşmıştır!

-   Bazılarına göre ise tağuta muhakeme bir kısım alimler nezdinde küfür iken alimlerin bir kısmına göre haramdır! Kısacası bu kimseler tağutun hükmüne başvurmanın küfür oluşunun alimler arasında ihtilaflı olduğunu iddia etmektedir.  Bunlara göre helal sayarak ve tağutun hükmünü üstün tutarak tağuta muhakeme olan kişi, icma ile kafir olurken helal saymadan ve de kalben benimsemeden şirk ahkamını hakem tayin eden kişilerin küfründe icma yoktur, bilakis bu konu alimler arasında ihtilaflıdır!

Tağuta muhakemenin küfür olduğunu kabul edenler de aralarında çeşitli fırkalara ayrılmıştır:
 
-   Bunlardan bazıları tağutun İslama doğrudan zıd olan hükümlerine muhakeme olmanın küfür olduğunu, içeriği açısından İslama muhalif olmayan idari kanunlara muhakeme olmanın küfür olmayacağını ileri sürmektedirler. Yine bu görüşün devamı olarak, idari kanunların sahasına giren meselelerde mahkemeye çıkartılan bir müslüman bu kanunlar çerçevesinde savunma ve ifade verebilir, aynı şekilde bu durumda olan bir kişinin mahkemeyi reddetmesi gerekmez. Misal verecek olursak bu kimselere göre boşanma, miras gibi hakkında şeriatın açık hükmü olan meselelerde veya doğrudan haramı helal helali haram kılma niteliğinde olan kanunlara başvurarak şeriatın zıddı olan hükümleri taleb edenler kafir olurken, sadece hakkını almak için görünüşte şeriata aykırı olmayan hükümleri kafirlerden taleb etmekte bir sakınca yoktur. Bu kimseler bazen de şunu iddia ederler: İnancını yaşayıp tebliğ ettiği için mahkemeye sevkedilen bir müslüman, mevcut mahkeme prosedürü çerçevesinde kafirlerden kendisini serbest bırakmalarını isteyebilir ve yapılan yargılamayı reddetmesi gerekmez. Zira müslümanın akidesini yaşayıp buna davet etmesi İslam’ın da tanıdığı bir hak hatta emrettiği bir husustur, kafirlerin kanunlarında bunun serbest olduğuna atıf yapan hükümler varsa bunların uygulanmasını talep etmekte bir sakınca olmaz, çünkü bu kanunların içeriği İslama aykırı değildir!

-   Diğer bazı kimseler ise tağutun her türlü hükmüne müracaatın küfür olduğunu kabul ettikleri halde bilhassa muhtevası İslama aykırı olmayan meselelerde tağuta muhakeme olmanın küfür oluşunda bir kapalılık olduğunu ve çoğu insanın bunu çözemeyeceğini söyleyerek bu hususta cehaleti özür görmektedirler. Bu bahsettiğimiz çevreler tağuta muhakeme ile alakalı Nisa: 60 ayetinin Medine İslam devletinde İslam mahkemesi var olduğu halde Rasulun hükmünden yüz çevirerek kendi istekleriyle tağuta başvuran kimseler hakkında nazil olduğunu, İslam mahkemesi olmayan küfür diyarlarında hakkında dinin açık hükmü olmayan konularda hakkını almak için tağuta başvuran kimseler için ayetin delaletinin zanni olduğunu ileri sürmektedir.  Bunlar ayrıca iki müslüman arasındaki ihtilafta tağuta başvurmanın kesinlikle küfür olduğunu, ancak kafirle müslüman arasındaki ihtilafta tağuti mahkemeye müracaat etmenin küfür oluşunda kapalılık bulunduğunu iddia ederler. Bu iddiada bulunan çevrelerden bir kısmı yukarda bahsettiğimiz gibi, günümüzde bu zikredilen çerçevede tağuta başvuran kimselerin tekfir edilmeyeceğini savunurken, bazıları da bu kimselerin hüccet ikamesinden sonra tekfir edileceğini söylemektedir. Bunlar, bilhassa da idari kanunlar adını verebileceğimiz, kaynak itibariyle Allahtan başkasına teşri yetkisi vererek ihdas edildiği halde, muhteva itibariyle İslama aykırılık içermeyen kanunlara muhakeme olmanın küfür olmadığı veyahut da küfür dahi olsa bunun zahir (açık) meselelerden değil de kapalı (hafi) meselelerden olduğunu ve dolayısıyla bu kimselerin ancak hüccet ikamesinden sonra tekfir edilebileceğini iddia etmektedirler.

-   Yine tağuta muhakeme küfürdür dedikleri halde bu hükme batıl istisnalar getiren bir kesim de yine aynı şekilde Nisa: 60 ayetinin dar’ul harpte yaşayanlar için delaletinin zanni olduğunu iddia etmektedir. Bunlar bu ayetin dar’ul islamda İslam mahkemesinin varlığına rağmen başka kanunlara müracaat edenlerle alakalı nazil olduğunu ileri sürerek, dar’ul harpte hakkını alabilmek veya kendilerine yapılan haksızlığı gidermek için küfri kanunlara müracaat edenlerin kafir olmayacağını iddia etmektedirler. Ayrıca bunlara göre tağuta ancak kendi isteğiyle başvuran kişi kafirdir, mecbur kaldığı için mahkemeye giden veyahut da mahkemeye çıkartıldığı zaman kendisini savunan kimse bu kapsama girmez.

-   Kendisini ilme nisbet eden bazı kimseler ise tağuta muhakemenin şirk olduğunu kabul ettikten sonra İslam mahkemesi olmayan ülkelerde kişinin hakkını alabilmesi için başka alternatifinin olmadığını, dolayısıyla bunun zaruret hali içerisinde değerlendirileceğini söylemişlerdir. Zaruretler haramları mübah kılacağından dolayı bu kimselere göre küfür diyarında yaşayan kimselerin şirk kanunlarına başvurmasının bir mahzuru yoktur!

-   Bazı  alimlerin mal kaybı, hapis gibi şeylerin ikrah sayılacağına dair fetvalarının zahirini alan birtakım kimselerin mahkemeye gidilmediği zaman bu tip zararlar doğacağı iddiasıyla tağuta muhakemeye cevaz vermeleri de yine bir öncekine benzer bir görüş olarak değerlendirilebilir.

-   Tağuta muhakeme her zaman ve mekanda küfürdür deyip zahirde net bir akideye sahipmiş izlenimi veren bazı fırkalar, tağuta muhakeme kapsamında olduğu gerek aklen gerek örfen belli olan avukat tutmak, temyize müracaat etmek, yargılamaya iştirak ederek savunma yapmak, ifade vermek gibi fiillerin tağuta muhakeme sayılmayacağını iddia etmişler; keza mahkemeye zorla çıkartılmış bir kimsenin mahkemeyi reddetmesine gerek olmadığını ileri sürmüşlerdir. Bunların yaptığı ise hile-i şer’iyye denilen şeriata muhalif hilelerle ve kelime oyunlarıyla şeriatı devre dışı bırakmaktan ibarettir.

-   Tağuta muhakeme konusunda herhangi bir ayrıma gitmeksizin küfür hükmü veren bazı kişiler ise buna rağmen, yukarda saydığımız görüşleri muteber bir ihtilaf veya en azından kişinin te’vilinden dolayı mazur sayılacağı bir mesele olarak değerlendirmişler ve de “kafire kafir demeyen kafirdir” kaidesinin veya yaygın tabirle “silsile tekfir”in bu konularda uygulanmayacağını iddia etmişlerdir. Bundan dolayı, bu kimselerin de tağuta muhakemeyi dinin aslından kabul ettikleri söylenemez. Aynı şekilde tağuta muhakemenin küfür olduğu noktasında cehaleti kısmen veya tamamen özür gören hiç kimsenin dinin aslını yerine getirdiği söylenemez.

Günümüzde tağuta muhakeme meselesi etrafında yaygın olan batıl mezhepler, görüşler toparlayabildiğimiz kadarıyla bunlardır. Elbette İslama nisbet edilen çevrelerde bunların haricinde daha da başka görüşler bulunabilir hatta bu konuda –diğer İslami meselelerde olduğu gibi- insan sayısı kadar farklı görüş mevcuttur. Neredeyse her ferdin tağuta muhakeme meselesiyle alakalı farklı bir mezhebi vardır, desek mübalağa yapmış olmayız. Yerine göre aynı cemaatin içinde bulunan fertlerde bile gerek bu konuda gerekse başka itikadi konularda farklı farklı usullere ve akidelere raslamak mümkündür. Bu görüş farklılıkları ve ihtilaflar asla rahmet değildir, bilakis azabın ve gazabın kaynağıdır. Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:

“Dinlerini parça parça edip guruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah'a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir.” (En’am: 159)

Zira tağuta muhakeme gibi açık bir konuda düşülen ihtilafların sebebi hevaya tabi olup nasslardan yüz çevirmekten kaynaklanmaktadır. Bu muhtelif görüşlerin sahipleri yerine göre birbirlerini tekfir etse dahi, dikkatle incelendiğinde bu görüşlerin çoğunun aynı minvalde olduğu ve aralarında çok az fark olduğu görülür. Bu hususta dikkat çeken başka bir nokta da tağuta muhakeme konusundaki bu batıl mezheplerden herhangi birisine sahip olan kimselerin bir kararda durmamalarıdır. Öyle ki bir kimse bir gün bu görüşlerden birisini savunurken, ertesi gün başka bir batıl mezhebin savunuculuğunu yapabilmektedir. Hatta aynı konuşmanın içersinde diyelim ki başta tağuta muhakemenin küfür olduğunun alimler arasında ihtilaflı olduğunu savunan birisi, bu görüşü çürütüldüğünde hemen bunun küfür olduğunu ancak dar’ul harpte buna ruhsat tanındığını iddia etmekte, bu da çürütüldüğünde kendi yaptıkları fiillerin aslında tağuta muhakeme olmadığını, taleb-i nusra (yardım talebi) veya himaye kapsamında olduğunu savunmaya başlamaktadırlar. İşte bütün bunlar tağuta muhakeme konusunda birtakım batıl istisnalarda bulunan kişi ve cemaatlerin samimiyetsizliğini göstermektedir. Çünkü burada amaç, çoğunlukla hakkı aramak değil bilakis kişilerin kendi dünyevi maslahatları için yaptıkları birtakım küfür fiillerini meşrulaştırmaktır.  Zira bu kimseler bu teorileri tağuta muhakeme olmaktan kaçınmanın doğuracağı zorluklardan kurtulmak için ihdas etmişlerdir. Başka bazı kimseler ise kendileri yapmamış olsa da bu fiilleri yapan kimseleri tekfir etmemek için bu batıl teorileri ihdas etmektedir. Bu teorileri ortaya atanların ortak özelliği rasullerin ortak daveti olan tevhidi anlamamaları ve akide edinmemeleri, hatta bizzat tağuta muhakeme kavramının ne manaya geldiğini bilmemeleri ve bu hususta tefekkür etmemeleridir. Bu kimseler Kitap ve Sünnetin açık nasslarını tahsis ederken hiçbir şer’i delile dayanmazlar. Bunların dayanakları ya mücerred heva ve şahsi görüşleri veyahut da alimlerin bazı sözlerinden yine şahsi reylerine dayanarak çıkarttıkları birtakım neticelerdir. İlerde konuyla alakalı deliller ortaya konulduğunda bu hususlar daha net olarak görülecektir.

Tağuta muhakeme konusunda Kitap ve Sünnetin muhkem nasslarının delalet ettiği ve Selefi salihinin ve onlara güzellikle tabi olan halef alimlerinin hatta kıble ehlinden olan bütün muvahhidlerin sahip olduğu hak akide ise şöyledir: Bütün bu saydığımız muhtelif görüşlerin aksine, tağuta muhakeme her çeşidiyle küfür ve şirktir. Kişi, bunu ister helalliğine itikad ederek, bu kanunları benimseyerek yapsın isterse haram olduğuna inanarak ve kalben bu kanunlara buğzettiğini iddia ederek yapsın kafir olur. Aynı şekilde ister muhakeme olduğu kanun, muhtevası itibariyle İslama zıd bir hüküm içersin veyahut da görünüşte İslama aykırılık içermeyen bir kanun olsun fark etmez. Keza bu kişi ister İslam mahkemesinin bulunduğu bir İslam diyarında yaşasın isterse de hakkını alabileceği bir İslam mahkemesi olmayan küfür diyarında bulunsun, hüküm değişmez. Bu kimsenin bunun küfür olduğunu bilmemesi yani cehaleti veyahut da kendince bir tevile dayanarak tağuta muhakeme fiilini işlemesi mazeret olmaz ve bu şekilde tağutun hükmüne müracaat eden herkes istisnasız olarak kafirdir. Bu kimselerin tekfirinde duraksayan, şüphe eden, bu konularda cehaletin veya tevilin mazeret olabileceğini iddia eden kimse de aynı diğer şirk çeşitlerini tekfir etmeyen kimse gibi kafir ve müşriktir. Yani “kafiri tekfir etmeyen kafirdir” kaidesi, tağuta muhakeme kapsamındaki bütün fiillerle alakalı geçerlidir. Bütün bu hükümlerin sebebi ise şudur: Tağuta muhakemenin küfür oluşu dinin icma ile sabit, zahir (açık), muhkem meselelerinden birisidir. Bu, bizzat dinin aslını ilgilendiren bir mevzudur ve tağutun hükmüne müracaat eden kişi bu surette imanın aslını ortadan kaldırmış olur.

 

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1680
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
TAĞUTA MUHAKEME MESELESİNİN DİNİN ASLINDAN OLMASI NE ANLAMA GELİR?

Tağuta muhakeme meselesinin veya başka herhangi bir meselenin dinin aslından olması, imanın kemal şartı değil, bizzat sıhhat şartı olması manasına gelir. Yani tağuta muhakeme olmak, sadece haram değil aynı zamanda şirktir. Şirk ise malum olduğu üzere affı olmayan bir günahtır.
 
Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:

“Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz, bunun dışındakileri dilediğine bağışlar” (Nisa: 48)

Bundan dolayı Tağuta muhakeme olarak Allaha ortak koşan kişinin dille kelime-i şehadet getirmesinin kendisine bir faydası yoktur. Bu ayet ve benzerleri göstermektedir ki Allaha şirk koşarak tevhidin aslını ihlal eden bir kimse cehalet, tevil veya başka bir şeyden ötürü mazeretli olmaz. Bu hususta tek mazeret ikrahtır.

“Kalbi imanla dolu olduğu ikraha, zorlamaya tabi tutulanlar hariç, her kim Allahı inkar eder ve kalbini küfre açarsa işte ona Allah’tan bir gazab ve büyük bir azab vardır. Bu, onların dünya hayatını ahirete tercih etmelerinden ve Allahın kafirler kavmine hidayet vermemesinden ötürüdür” (Nahl: 106-107)

Tağuta muhakeme gibi fiillerle Allaha şirk koşan kimse müşrik olduğu gibi, onu tekfir etmeyen de aynı şekilde müşrik ve kafirdir. Zira, bizzat hüküm ve teşride Allaha ortak koşan birisine müslüman ismini vermiştir.
 
Alimler şirk hakkında ihtilaf etmezler. Şirk olan bir amelin işlenmesine Allahu Teala hiçbir zaman ve mekanda müsaade etmez, ister küfür diyarı olsun, ister İslam diyarı:

“O size melekleri ve peygamberleri rabb edinmenizi emretmez. Müslüman olduktan sonra size küfrü emreder mi hiç?” (Ali İmran: 80)

“O, kulları için küfre razı olmaz.” (Zümer: 7)

Şirke dair bir meselede nasih-mensuh cereyan etmez. Tağuta muhakeme gibi şirk fiilleri bütün peygamberlerin şeriatlarında ve de Muhammed (as)’ın şeriatında ister Mekke dönemi isterse de Medine dönemi olsun küfür hükmünü almıştır. Zira tağutu, Allahtan başka ibadet edilen, Allahın hükmüne zıd hükümler koyan mercileri reddetmek bütün rasullerin ortak davetidir.

“Andolsun ki biz her ümmete Allah’a ibadet edin, tağuttan kaçının diye (emretmesi için) bir elçi gönderdik” (Nahl: 36)

Tağutu reddetmeyen bir kimsenin imanı yoktur:

“Her kim, tağutu reddedip Allah’a iman ederse, kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa sarılmış olur” (Bakara: 256)

 Tağuta muhakeme olma ise tağutu reddetme iddiasına zıt bir ameldir.

Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:


أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُوا بِمَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ يُرِيدُونَ أَنْ يَتَحَاكَمُوا إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُوا أَنْ يَكْفُرُوا بِهِ وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَنْ يُضِلَّهُمْ ضَلَالًا بَعِيدًا


"Sana ve senden öncekilere indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tağuta muhakeme olmak istiyorlar. Halbuki onu reddetmekle emrolunmuşlardı. Şeytan ise onları uzak bir sapıklıkla saptırmak istiyor." (Nisa: 4/60)

 

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1680
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
“TAĞUTA MUHAKEME” NE DEMEKTİR?

Şimdi, müzakere ettiğimiz meselenin daha iyi anlaşılabilmesi için “tağuta muhakeme” kavramı ne manaya gelmektedir, bunun üzerinde durmak istiyoruz. Bu terkip, iki kelimeden oluşmaktadır. “Tağut” ve “Muhakeme”

İmam Malik (r.h.) tağutu şöyle tanımlamıştır:

"Allah'tan (celle celaluhu) başka kendisine kulluk edilen herşey tağuttur"

Bunu Kurtubi, Nisa: 51. Ayetin tefsirinde nakletmiştir.

En iyi ve en kapsamlı tanımı ise Allame İbni Kayyım (r.h.) yapmıştır:

"Tağut; kulun kendisi sayesinde haddi aştığı her ma'bud, uyulan ve itaat olunan her şeydir. Her kavmin ya da toplumun tağutu; Allah (celle celaluhu) ve Rasulü'nden başka kendisine muhakeme olunan, Allah'ın (celle celaluhu) dışında kendisine ibadet edilip, körü körüne tabi olunan veya Allah'ın (celle celaluhu) emri olup olmadığını bilmeden itaat ettikleri şeydir.İşte bunlar bu alemin tağutlarıdır. Tağut kapsamına giren şeyler konusunda ve insanların onlarla olan durumu dikkatle düşünülecek olursa onların büyük bir çoğunluğunun Allaha kulluktan yüz çevirip tağutlara kul oldukları Allah (celle celaluhu) ve Rasulüne (sallallahu aleyhi ve sellem) itaatten yüz çevirip tağutlara itaat ettikleri görülür." (İ’lam’ul Muvakkiin, 1/40)

Buna göre Kitap ve Sünnetin dışında beşeri kanunlarla insanlara hükmeden her türlü otorite ve mahkeme tağut statüsündedir.

Muhakeme kelimesi Buhari ve Muslim’in ortaklaşa rivayet ettikleri bir hadiste, Allah Rasulu’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) gece namazında yaptığı bir duada şu şekilde geçmektedir:

وَإِلَيْكَ حَاكَمْتُ “Sana muhakeme oldum” (Buhari, Teheccüd: 1)

Ayni, Buhari’ye yazmış olduğu “Umdet’ul Kari” adlı şerhte bu ibareyi şöyle açıklamaktadır:

“Sana muhakeme oldum yani Hakkı inkar eden herkesin hükmünü sana havale ettim ve benimle onlar arasında hakim olarak seni seçtim. Senden başka cahiliye ehlinin hükmüne müracaat ettikleri put, kahin, ateş ve benzeri şeyleri değil…Muhakeme, meseleyi hakime götürmek demektir”  Bedruddin el-Ayni’nin sözleri burada sona erdi. (Umdet’ul Kari, 7/167)

Nisa: 60 ayetinde geçen “yetehakemu” ibaresi ise “tehakum” masdarından alınmadır ki muhakeme ile aynı manadadır. Bu ikisi de müşareket babındadır, yani en az iki tarafın karşılıklı hüküm istemesini, davalaşmasını ifade eder. Bu açıklamalara göre tağuta muhakeme olmak demek; ihtilaf edilen bir meseleyi çözmesi için tağuta götürmek manasına gelir.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1680
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
TAĞUTA MUHAKEMENİN KÜFÜR OLMA SEBEBİ

İhtilaf halinde tağutu hakem tayin etmek, Allahu teala’nın ihtilaf halinde Kitap ve Sünneti hakem tayin etme emrine zıttır. Zira Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:

فَلَا وَرَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لَا يَجِدُوا فِي أَنْفُسِهِمْ حَرَجًا مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيمًا

“Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem tayin etmedikçe,  sonra  da  verdiğin  hükme içlerinde  hiçbir  sıkıntı duymadan tam bir teslimiyet ile teslim olmadıkça iman etmiş olamazlar.” (Nisa: 65)

İbnu Hazm (rh.a) bu ayet hakkında şunları söylemektedir:

Allah Subhanehu ve Teala, nefsine yemin ederek ortaya çıkan herşeyde Resulu hakem tayin etmeden ve Sonra da onun verdiği hükme nefsinde  hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyet ile teslim olmadıkça iman edemeyeceklerini açıkça beyan etti. Şurası kesindir ki hakem tayin etmek, kalbin teslimiyetinin dışında başka bir şeydir. İşte bu, kendisi olmaksızın imanın gerçekleşmeyeceği imandır.” (El-Fisal, 3/109)
 
Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:


يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُولِي الْأَمْرِ مِنْكُمْ فَإِنْ تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللَّهِ وَالرَّسُولِ إِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلًا

Ey iman edenler, Allah ve Resulüne  itaat  edin.  Sizden  olan  emir sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa  düşerseniz  Allah’a ve ahiret gününe  iman  ediyorsanız onu  Allah’a  ve Resulüne döndürün. İşte bu daha hayırlı ve netice bakımından daha  güzeldir.” (Nisa: 59)

İbn Kesir (rh.a) bu ayetin tefsirinde şöyle demektedir:

 “Bu ayet, ihtilaf halinde Kitap ve Sünnet’e muhakeme olmayan ve bu ikisine müracaat etmeyenlerin Allah’a ve ahiret gününe iman etmediklerini göstermektedir.”

İbn’ul Kayyım (rh.a) ise şöyle demektedir:

“Her kim husumetlerini Allah ve Rasulunden başkasına götürür, ona muhakeme olursa bu kimse tağuta muhakeme olmuştur. Halbuki onu reddetmek emredilmiştir. Kul, hükmü Allah’a has kılmadıkça tağutu reddetmiş olmaz…”  (Tarik’ul hicreteyn, sf 37)

Alimlerin yaptığı bu açıklamalar, tağuta muhakemenin küfür olma illetini ortaya koymaktadır. Tağuta muhakeme olan kimse, öncelikle ihtilaf halinde Allah ve Rasulunu hakem tayin etmemiş, sonra da bu ikisine zıt bir merciyi hakem tayin etmiştir. İhtilafı Allah ve Rasulune götürmek, her zaman ve her mekanda farz olan bir fiildir ve bu, kulun imanının geçerli olması için mutlaka gerekli olan bir şarttır. Bu genel hükümden hiç kimse istisna edilemez, buna dair hiçbir delil yoktur . İşte bütün bunlar, tağutu hakem tayin etmenin bizzat dinin aslını ortadan kaldıran bir fiil olduğunu, bunun Allaha ve Rasulune iman eden bir kimseden sadır olmayacağını ve dindeki birtakım kapalı meselelerle asla mukayese edilemeyeceğini açıkça ortaya koymaktadır. Ama biz yine de meselenin dinin aslıyla bağlantısının iyice ortaya çıkması için birkaç nakil daha yapmak istiyoruz.

Şevkani Nisa: 60 ayetinin tefsirinde şöyle demektedir:

"Sana indirilene de, senden önce indirilmiş olanlara da iman etmiş olduklarını iddia edenleri görmez misin? " kavlinde Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şu kimselere hayret etmesi istenmektedir ki bunlar kendilerinin hem Rasulullah’a indirilen Kuran’a ve hem de diğer peygamberlere indirilenlere iman ettiklerini iddia etmekte, ondan sonra da bu iddialarıyla çelişen ve hatta bu iman iddiasını temelinden ortadan kaldıran bir amel ortaya koymaktadırlar. İşte Allahu teala’nın bu kavli onların bu imandan hiçbir asla sahip olmadıklarını izah etmektedir. (İmanı ortadan kaldıran) bu fiil onların tağuta muhakeme olmayı istemeleridir. Halbuki onlar gerek Rasulullah’a indirilen kitapta, gerekse ondan önce indirilen kitaplarda tağutu reddetmekle emrolunmuşlardı” (Feth’ul Kadir tefsiri)

Fahruddin Razi ise ilgili ayetin tefsirinde şöyle demektedir:

“Bil ki müfessirler bu âyetin, münafıklardan birisi hakkında nazil olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Sonra Ebu Müslim şöyle demiştir: "Bu âyetin zahiri, daha önce yahudi iken, münafıkça müslüman olan bir ehl-i kitap hakkında olduğuna delalet etmektedir. Çünkü Allah Teâlâ'nın, "Sana indirilene de, senden önce indirilmiş olanlara da iman etmiş olduklarını yalan yere iddia edenler..." ifadesi ancak bu durumda olan bir münafığa uyar." Bu ifadeden murad şudur: Bazı kimseler, ehl-i tuğyandan (azgın kimselerden) bazısı huzurunda muhakeme olmayı istemiş, Hz, Muhammed (s.a.s)'in huzurunda muhakeme olmayı istememişlerdir. Kâdî şöyle demiştir: "Tâğutların huzurunda muhakeme olmanın bir küfür gibi; Hz. Muhammed (s.a.s)'in hükmüne razı olmamanın ise bir küfür olması gerekir. Buna şunlar delalet eder:

a) Allah Teâlâ, 'Onlar onu inkâr etmekle emrolundukları halde, yine de tâgutun huzurunda muhakeme olunmalarını İsterler" buyurmuş ve tâğutun huzurunda muhakeme olunmayı, ona iman saymıştır. Halbuki nasıl tâğutu inkâr etme Allah'a iman manasına geliyorsa, tâğuta iman etmenin de Allah'ı inkâr manasına geleceğinde şüphe yoktur.


b) Hak Teâlâ, "Öyle değil rabbine andolsun ki onlar, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden yürekleri hiç bir sıkıntı duymadan, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar" (Nisa,65) buyurmuştur. Bu, Allah'ın Resûlü'nün hükmüne razı olmayanların kâfir sayılacakları hususunda bir nasstır.

c) Allah Teâlâ, "Artık Onun emrinden uzaklaşıp gidenler, kendilerini bir fitne (belâ) çarpmasından, yahut onlara pek acıklı bir azab çatmasından çekinsinler" (Nûr, 63) buyurmuştur. Bu âyet, Hz. Peygambere muhalefet etmenin, büyük bir günah olduğuna delalet ediyor. Bütün bu âyetlerde, Allah'ın ve peygamberin herhangi bir emrini reddeden kimsenin, bu reddi ister şüphesi yönünden, isterse inadı yönünden olsun, İslâm'dan çıkmış olacağı hususunda deliller vardır ki bu durum da, sahabe-i kiramın, zekatını vermeyenlerin mürted olduklarına, öldürülmeleri gerektiğine ve çocuklarının esir edileceklerine dair verdikleri hükmün doğru olduğunu gösterir." (Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 8/121-122)

Razi’nin sözleri burada sona erdi. Yeri gelmişken şunu da belirtelim. Fahruddin er-Razi, Eş’ari kelamcılarından olup Allahın isim ve sıfatlarını te’vil etmesi vb bazı meselelerde Ehli sünnete muhalefet etmiştir. Ancak onun böyle olması bizzat dinin aslı olan meselelerde hata etmesini gerektirmez. Bilakis onun bu ayetin tefsirinde el-Kadı ünvanlı bir zattan –ki bu zatın Kadı Ebu Ya’la el-Hanbeli olduğu söylenmektedir- yaptığı nakil belki de tağuta muhakemenin küfür oluşu hususunda alimlerden gelen en sarih ibarelerden birisidir. Zira bazıları Allah Rasulu’nun hükmüne itiraz etmenin küfür olduğunu idrak ettikleri halde, tağuta muhakemenin küfür oluşunu idrak edememektedirler. Bundan dolayı zahirde Allah rasulunu tasdik eder gibi görünen bir kimsenin sırf tağuta muhakeme olduğu için kafir olmasının sebebini bir türlü anlayamazlar. Halbuki Razi’nin de beyan ettiği gibi bir kimsenin tağuta muhakeme olması, ona iman ettiğini gösterir. Tağuta iman etmeyen birisi onun hükmünü kabul etmez. Tağuta iman ise Allah’a imanla bir arada olmaz. Dolayısıyla tağuta muhakeme olan birisi Allah’a iman etmediğini, yani kafir olduğunu ortaya koymuştur. Razi’nin bu açıklamaları Ehli sünnet alimlerinin yaptığı açıklamalara da muvafıktır.

Şeyh Süleyman bin Abdillah al’uş Şeyh, ceddi Muhammed bin Abdilvehhab (rh.a)’ın telif etmiş olduğu “Kitab’ut Tevhid”e yazmış olduğu şerhte "Sana ve senden öncekilere indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tağuta muhakeme olmak istiyorlar. Halbuki onu reddetmekle emrolunmuşlardı. Şeytan onları uzak bir sapıklıkla saptırmak istiyor." (Nisa: 4/60) ayetiyle alakalı babı şu şekilde izah etmektedir:

 “La ilahe illallah”şehadetinin manası olan tevhid, aynı zamanda Rasul (sallallahu aleyhi ve sellem)’e imanı da ihtiva ettiği ve gerektirdiği için –ki böylece bu ikisi kelime-i şehadeti oluşturur- Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) bu iki şehadeti tek bir rukun olarak açıklamıştır. Şu hadiste olduğu gibi:

"İslâm beş şey üzerine kurulmuştur: Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın Rasûl'ü olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, hacc etmek, ramazân orucunu tutmak"
 
İşte bundan dolayı musannif (Muhammed bin Abdilvehhab) bu bab başlığı altında tevhidin içerdiği ve gerektirdiği bir husus olan ihtilaf halinde Rasul’u hakem tayin etme meselesine dikkat çekmiştir. Madem ki bu, “la ilahe illallah” şehadetinin hem muktezası (gereği) hem de lazımıdır, o halde her mü’minin bunu yerine getirmesi gerekir. La ilahe illallahın manasını bilen herkesin Allah’ın hükmüne boyun eğip Onun katından Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) vasıtasıyla gelen emirlerine teslim olması şarttır.

Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet eden bir kimse ihtilaf halinde Allah ve Rasulunden başkasını hakem tayin ettiği takdirde bu şehadetinde yalancı konumuna düşmüş olur.”

Ardından şöyle devam etmektedir:

“Allahu teala’nın “Onlar tağutu reddetmekle emrolunmuşlardı” ibaresi şu manaya gelmektedir: Tağuta muhakeme olmak, imanı yok etmektedir ve ona zıddır. Zira tağutu inkar etmeyen ve ona muhakeme olmayı terk etmeyen kimsenin imanı sahih ve geçerli olmaz. Tağutu reddetmeyen birisi Allah’a iman etmiş sayılmaz.”

Alimlerin yaptığı bu izahlardan şu hususlar anlaşılmaktadır:

1- Tağuta muhakeme fiili kelime-i şehadetin 1. Rüknü olan “la ilahe illallah” kelimesiyle çelişmektedir. Zira bu kelime Allah’tan başka hüküm koyucuların reddini içermektedir. Tağutun hükmüne müracaat eden kişi hükmünde Allah’a ortak koşmaktadır.

2- Tağutun kanunlarına başvuran kişi kelime-i şehadetin ikinci rüknü olan “Muhammedun Rasulullah” şehadetini de ihlal etmiş olur. Zira bu kelime, bütün ihtilaflı işlerde Rasulu hakem tayin etmeyi ve onun verdiği hükme teslim olmayı içermektedir.

3- Tağuta muhakeme olan kişi tağutu reddetmemiş demektir. Tağutu yani Allahtan başka ilahlık iddiasında bulunanları reddetmeyen kişi ise Allaha iman etmiş sayılmaz.


İşte alimlerin zikrettiği bu üç madde üzerinde düşünen kimse tağuttan hüküm taleb eden kimsenin imanının olmadığını, çünkü yaptığı fiilin imana zıd bir fiil olduğunu ve dolayısıyla nasıl ki İslam diniyle alay edenlerin iman iddiası reddolunduysa tağuti hükümlere müracaat edenlerin de iman iddiasının aynı şekilde reddolunacağını açıkça görür. Bu durumda olan bir kişinin cehaleti, tevili veya yaptığı işi helal saymaması gibi bahanelerin bu kimsenin kafir olduğu gerçeğini değiştirmeyeceği ortadadır. Keza tağuta muhakeme olarak dinin aslını ihlal etmiş olan birisinin küfür diyarında ya da İslam diyarında bulunmasının da bu hükmü değiştirmeyeceği aklı başında olan herkesin göreceği bir husustur.

Tağuta muhakemenin bizzat tevhidle çelişen bir amel olduğu ortaya çıktıktan sonra geriye şu mesele kalıyor: Tağuta muhakemenin küfür oluş illeti nedir?  Aslında yukarda saydığımız üç madde tağuta muhakemenin küfür olma illetini ortaya koymaktadır. Ancak aşağıda alimlerden yapacağımız nakiller bu sebeblerin hepsini bir araya getirip ortak bir illette birleştirmektedir ki o da şudur: Allah ve Rasulu’nun şeriatı dışında bir kanuna muhakeme olan kişi, bu ameliyle İslam şeriatından yüz çevirmiş, ona iltizamı yani bağlanmayı reddetmiş ve Allahın dininden başka bir dine, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şeriatından başka bir şeriata tabi olmuştur. Bunun küfür olduğu ise icma ile sabittir, bunda hiçbir alimin ihtilafı sözkonusu değildir.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1680
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
TAĞUTA MUHAKEMENİN KÜFÜR OLDUĞU ALİMLERİN İCMASIYLA SABİTTİR

Şimdi Allahın izniyle tağuta muhakemenin, beşeri kanunlarla hükmeden hakimlere ve mahkemelere müracaat etmenin İslam dininden çıkartan bir küfür ve şirk ameli olduğu hususunda alimlerin ittifak halinde olduklarını ve bunun İslam dininden zaruri olarak bilinen bir mesele olduğuna dair alimlerin kavillerini zikretmek istiyoruz:

İbnu Hazm şöyle diyor:

“İslam şeriatında Hakkında bir nass ve vahiy gelmemiş olan İncil kaynaklı bir hükümle hükmeden kimsenin kafir ve müşrik olacağı ve İslam dininden çıkmış olacağı hususunda Müslümanlardan iki kimse arasında dahi ihtilaf yoktur.” (El-İhkam fi Usul’il Ahkam, 5/173)

İbnu Teymiyye (rh.a) ise şöyle demektedir:

"Şu elimizdeki tahrif edilmiş Tevrat nüshalarıyla amel etmek caiz değildir.  Bugün her kim  Tevrat’ın değiştirilmiş ve neshedilmiş hükümleriyle amel ederse o kimse kafirdir." (Mecmu’ul Fetava, 35/200) 

Hafız İbn Kesir (rh.a) “el-Bidaye ve’n Nihaye” adlı eserinin Tatar hükümdarı Cengizhan’dan bahsettiği bir bölümünde şunları zikretmektedir:

“Onun “Yesak” (yasa) kitabına gelince, bu, kalın bir yazıyla iki cilde yazılmıştı. Çok hacimli olan bu iki ciltlik eser, yanlarındaki bir deve üzerinde taşınırdı. Bazılarının anlattıklarına göre Cengizhan dağa çıkar, sonra iner, tekrar çıkar, sonra iner, bu iniş çıkışı defalarca tekrarlar, nihayet yorulup bayılır ve yere düşerdi. O esnada da yanındaki katibe, söyleyeceklerini yazmasını emreder ve söylediklerini kanun olarak yazdırırdı. Eğer durum böyleyse demek ki içindeki şeytan konuşur ve konuştuklarını kanun haline getirirmiş. Cüveynî'nin anlattıklarına göre Tatarlar'dan bir kişi çok şiddetli soğuklarda ibadet için dağa çıkarmış. Bir defasında yine dağa çıkmış iken görünmezlerden bir sesin kendisine, «Biz Cengizhan'ı ve çocuklarını yeryüzüne hakim kıldık» dediğini işitmişti. Moğol ihtiyarları ve âlimleri bu sözü tasdik ederler ve doğru kabul ederlerdi.

Bundan sonraki kısımda Cüveynî, Cengizhan'ın yasasından bazı maddeler aktarmıştır. Şöyle ki:

«Zina eden kişi, evli olsa da olmasa da öldürülür. Aynı şekilde homoseksüellik yapan da öldürülür. Kasten yalan söyleyen öldürülür. Büyü yapan öldürülür. Casusluk yapan öldürülür. Çekişmekte olan iki kişinin arasına giren ve bu iki kişiden birisine yardım eden öldürülür. Durgun suya bevleden öldürülür. Durgun suya dalan öldürülür. Sahibinin izni olmaksızın bir esire yemek yediren veya su içiren veya birşey giydiren öldürülür. Kaçak birini görüp de sahiplerine veya hükümete teslim etmeyen öldürülür. Bir esire yemek yediren veya yiyecek birşeyi bir kimsenin önüne atan öldürülür. Çünkü yiyeceği önüne atılmamalı, aksine bizzat eliyle ona vermelidir. Bir kimse bir başkasına yemek yedirecekse önce kendisi o yemekten tatmalıdır. Misafir emir olsa bile, böyle yapmalıdır. Ama esire yedirmemelidir. Bir kimse yemek yer de yanındakine yedirmezse öldürülür. Bir hayvanı boğazlayan kimse o hayvan gibi boğazlanır. Hayvanı boğazlamamalı, aksine karnını yarmalı ve içinden önce eliyle kalbini tutup çıkarmalıdır...» Bütün bu hükümler Allah'ın, kulları olan peygamberlere indirmiş olduğu şeriatlerine muhaliftir. Son peygamber Muhammed b. Abdullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) indirilen muhkem şeriatı terk edip neshedilmiş, başka şeriatlere muhakeme olan kimse kafir olduğuna göre Cengizhan'ın yasalarına muhakeme olan kimse nasıl kâfir olmasın?! Böyle bir kimse Müslümanların icmaıyla kâfir olur.

Zira Allahu teala buyuruyor ki:

«Cahiliye devri hükmünü mü istiyorlar? Yakînen bilen bir millet için Allah'tan daha iyi hüküm veren kim vardır?»
(el-Mâide, 50)

«Hayır; Rabbine and olsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip, sonra senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe inanmış olmazlar.» (en-Nisâ; 65)

Allahu Teala doğru söylemiştir."
(İbn Kesîr, El Bidaye Ve'n-Nihaye, 13/139, Dar'u İhya'it Turas'il Arabi, 1408/1988 türkçesi için bkz. El-Bidaye ve'n Nihaye, Çağrı Yayınları: 13/244)

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

Câhiliyet hükmünü mü istiyorlar? Ama yakinen inanan bir kavim için, Allah'tan daha iyi hüküm veren kimdir?» (Maide: 50)

İbn Kesir (rh.a) bu ayetin tefsirinde ise şunları zikretmektedir:

“Bütün hayırları ihtiva eden, bütün kötülükleri yasaklayan, uydurma heves ve arzulara meyilden alıkoyan Allah'ın hükmünün dışına çıkanları Hak Teâlâ reddediyor. Kulların kendi elleriyle koydukları ve Allah'ın şeriatına dayanmayan câhiliyyet hükümlerinin Sapıklıklarını ve bilgisizliklerini reddediyor. Bu sapıklıkları; kendi görüş ve hevesleri sonucu ortaya çıkardıklarını bildiriyor. Söz gelimi Tatarların, Cengiz Han diye bilinen krallarından alınma krallık buyrukları vardır ve bununla hüküm verirler. Nitekim bu yasayı onlara kral koymuştur. Bu yasalar Yahûdî, Hıristiyan ve İslâm dinine mensûb muhtelif milletlerden iktibas yoluyla tanzim edilmiş kanunlar topluluğudur. Ancak bu yasalar içerisinde birçoğu, Cengiz Han'ın mücerred görüş ve heveslerinden ibarettir. O bunu, çocukları için izlenen bir hüküm haline getirmiştir ki; onlar, Allah'ın kitabından ve Rasûlullah'ın sünnetinden önce bu yasaya uyarlar. Onlardan böyle davrananlar kâfirdir, öldürülmeleri vâcibtir. Az veya çok hiçbir konuda Allah'tan başkasının hükmüne müracaat edilemez. Bunun için Allah Teâlâ; onlar, Allah'ın hükmünden vazgeçip câhiliyyetin hükmünü mü tercih ediyor ve istiyorlar? buyuruyor. Halbuki Allah'ın şeriatından daha adaletli hüküm verecek kim vardır? Allah'ın şeriatına inanıp yakîn ve bilgi sahibi olanlar; Allah'ın hüküm verenlerin en iyisi olduğunu, mahlûkatına karşı annenin çocuğuna merhametinden daha merhametli davrandığını bilirler. Zîrâ Allah Teâlâ; her şeyi bilendir, her şeye kadir olandır, her şeyde âdil olandır.” (İbn Kesir, Tefsir'ul Kur'an'il Azim, 3/131, Thk: M. Selame, Dar'u Tayyibe, 1420/ 1999. Türkçesi için bkz. Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 5/2364)

Şeyhulislam İbn Teymiye ise bu Tatarların durumundan bahsederken şöyle demektedir:

“Müslümanların dininden zaruri olarak olarak bilindiği gibi ve de bütün Müslümanların ittifakıyla her kim İslam dininden başka bir dine tabi olmaya veyahut da Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şeriatından başka bir şeriata uymaya müsaade ederse bu kimse kafirdir. Ve bunun küfrü kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar edenin küfrü gibidir.”

Aynı fetvanın başka bir yerinde ise şöyle demektedir:

“Onlar yani Tatarlar kendi aralarında Allahın hükmüyle hükmetmezler, bilakis kendilerine ait uydurmalarla hükmederler ki bu hükümler bazen İslama uygun olur, bazen uygun olmaz.”

Ardından şöyle devam etmektedir:

“Bu kesimle savaşmak Müslümanların icması ile vacibtir. İslam dinini bilen ve de bu kimselerin iç yüzünü bilen bir kimse bu hususta şüphe etmez.”  (Bkz. Mecmu’ul Fetava, 28/501-553)

Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:

وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ

“Kim, Allahın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir.” (Maide: 44)

İbn Kesir (rh.a) bu ayetin tefsirinde şöyle demiştir:

“Sahîh olan şudur : Bu âyet, zina eden iki Yahudi hakkında nazil olmuştur. Yahudiler, kendi elleriyle Allah'ın kitabını değiştirmişler ve evli kişilerin recmedilmesi emrini tahrif ederek, yüz sopa ve yüzü karaya boyayıp ters-yüz olarak merkebe bindirme şekline çevirmek hususunda aralarında anlaşmışlardı.”

Hafız İbn Hacer’in naklettiğine göre Malikilerden İsmail el-Kadı bu ayet hakkında şöyle demiştir:

 “Ayetlerin zahiri şunu göstermektedir ki her kim onların (Yahudilerin) yaptığı gibi yapar ve Allahın hükmüne muhalif bir hüküm icad edip bunu kendisiyle amel edilen bir din (kanun) haline getirirse sözkonusu tehdit onun için de geçerlidir. Bu ister yönetici isterse de başkası olsun fark etmez…” (Feth’ul Bari, 13/120)

Sözkonusu ayetin iniş sebebi araştırılıp üzerinde düşünüldüğü zaman şu açıkça görülür ki Yahudilerden recm hükmünü değiştirip yerine başka hüküm getirenler geçmişteki bir topluluktur. Onlardan sonra gelen nesil, bu batıl şeriata rıza gösterip tabi olmaktan başka bir şey yapmadıkları halde aynı küfür hükmü onlar için de devam etmiştir. Bu, Tevbe: 31. Ayette anlatıldığı şekliyle papaz ve hahamlarının uydurduğu batıl kanunlara itaat eden kitap ehlinin durumunun aynısıdır.

Adiyy bin Hatem (ra) diyor ki:

"Rasulullah'ı (sallallahu aleyhi ve sellem):

"Onlar, Allah'ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih'i Rab edindiler." (Tevbe: 9/31) ayetini okurken duydum ve:"Biz onlara ibadet etmiyoruz ki" dedim. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem):

"Allah'ın helal kıldığını haram, haram kıldığını helal kıldıklarında onlara itaat etmiyor musunuz?" diye sordu. Ben:"Evet" diye cevap verdim. Bunun üzerine Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

"İşte bu onlara ibadet etmektir."  (Tirmizi Tefsir: 10, Taberi: 14/210, (61632-61634)

İşte tağuta muhakeme olmaktan kasıd budur. Yani tağutların yaptıkları batıl teşrilere tabi olmak, onlara muhakeme olmakla aynı şeydir. Tağutun hükmüne başvurmak ise Allahın şeriatına muhalif hükümler koyarak ilahlık taslayan bu tağuta ibadet etmek manasına gelir. Alimlerden naklolunan bütün bu kavillerden çıkan ortak neticeleri şöyle özetleyebiliriz:

1- İster Tevrat ve İncil gibi aslen ilahi kaynaklı olup nesh edilmiş şeriatlar olsun, ister Cengiz yasası veya günümüzdeki uydurma kanunlar gibi beşeri kaynaklı  hükümler olsun İslam şeriatı haricindeki kanunlarla amel edenler üç kısımdır:

a) Müşerri yani kanun koyucu statüsünde olanlar
b) Bu kanunlarla hükmeden hakimler ve sair idareciler,
c) Bu kanunlara muhakeme olup, bunlarla amel eden tebaa yani halk kesimi


Kitap, Sünnet ve icma bu üç sınıfın da kafir olduğunu göstermektedir. Uydurma kanunlarla amel eden ilk iki sınıfı ayrım gözetmeksizin tekfir ettikleri halde üçüncü sınıf yani bu kanunlara göre ihtilaflarını çözen kimseler hakkında tafsilata ve ayrıma giden kimselerin bu görüşlerinin mücerred heva ve şahsi reyden başka hiçbir dayanakları yoktur ve bunlar kendi içlerinde çelişki halindedir. Zira küfre rıza küfürdür. Küfür kanunlarını bizzat icad edip yürürlüğe koyanlar ile bu yürürlükteki kanunlara muhakeme olanlar arasında hiçbir fark yoktur. Mesela günümüz parlementolarında kanun çıkaran kimseler, çıkarttıkları kanunun muhteva itibari ile İslama uygun olup olmadığına bakılmaksızın tekfir edilirler. Tağuta muhakeme ile alakalı çeşitli istisnalar getiren iddia sahiplerinin de birçoğu aynı şekilde cehalet ve tevillerine bakmaksızın bu kanun koyucuları tekfir ederler. Bu kanunlarla hükmeden hakimler de böyledir. Zira bu kimseler Allah ve Rasulu haricinde bir teşri ve hüküm kaynağı kabul etmişlerdir. Küfre girmelerinin sebebi, çıkarttıkları kanunun İslama aykırı olmasından önce kanunun kaynağının Allahın hakimiyetine değil, halkın egemenliğine istinad etmesidir. Hal böyleyken nasıl olur da bunların icad ettikleri küfri kanunları sırf zahirde de olsa kabul ederek bu kanunlara muhakeme olanların tekfirinde tafsilata ve ayrıma gidilir? Zira bu mahkemelerde gönüllü veya gönülsüz muhakeme olan herkes, Allahtan başkasının hükümranlığına dayanılarak icad edilmiş kanunlara tabi olmaktadır. Velev ki sözkonusu kanunun muhtevası İslama uygun olsa bile burada Allahtan başkasının teşri ve hüküm koyma yetkisini kabul etme illeti aynen devam etmektedir.

2- İbn Kesir ve diğer alimlerden naklettiğimiz ibareler, tağuta muhakeme olmanın küfür oluşunun tıpkı Allah’a, meleklerine, kitaplarına iman gibi İslam dininden zaruri olarak bilinen zahir (açık) meselelerden olduğunu ve alimlerin bu hususta ihtilaf değil, ittifak halinde olduklarını gösterir. Sonraki nesillerin bu hakikati unutmuş olmaları bunun dinin zaruri hükümlerinden birisi olduğu gerçeğini değiştirmez. Hafız İbn Kesir’in bahsettiği "Yesak", vahye dayanmayan beşeri nitelikteki bir kanundur. (Hatta M. Kemal, Yesak'ın ismini dahi olduğu gibi iktibas edip icad ettiği küfür kanunlarına "yasa" "anayasa" gibi isimler vermiştir.) İlletin aynı olduğu yerde hüküm de aynıdır. Yani eskinin "Yasa"sına muhakeme olanlar nasıl ki kafirse şimdinin yasasına tabi olanlar da aynı şekilde kafirdir. Halbuki görüldüğü üzere Yesak’ın içinde bizzat İslam’dan alınma kanunlar da vardı. Fakat alimlerden hiç birisi Yesak’ta İslama uygun hükümlere muhakeme olanlar kafir olmaz, İslama aykırı olanlara muhakeme olanlar ise kafirdir şeklinde bir tafsilata gitmemişlerdir. Hafız İbn Kesir’in Cengiz yasalarına muhakeme olanların küfrünü isbatlama sadedinde yukarda İbn Hazm’ın naklettiği icmaya atıf yapması manidardır ve hükmün illetini fıkh etmek açısından önemlidir. Bugün birisi muharref Tevrat ve İncil’de yer alan İslama aykırı olmayan hususlarla amel edilebileceğini, bunlarla hükmedileceğini iddia etse aklı başında hiç kimse bu kişinin küfründe tereddüd etmez. Fakat ne yazık ki birçok kimse nesh edilmiş ilahi kaynaklı şeriatlara muhakeme olanları tekfir ederken, vahiyden hiçbir asla dayanmayan beşeri kanunlara İslama aykırı olmayan idari hususlarda uyulabileceğini iddia etmektedirler. Halbuki bu kanunların muhtevasının İslama uygun olup olmadığının hiçbir önemi yoktur. İbn Teymiye, Tatarların durumunu anlatırken buna işaret etmiştir. Çünkü bu kanunlar, hüküm koyma yetkisini Allahtan başkasına vererek oluşturulmuştur ve velev ki içerik itibariyle %100 İslama uygun olsa, hatta bizzat islamın hükümleri dahi olsa o artık tağuti bir kanundur. Alimlerden hiç birisi bu yasalara muhakeme olanlar hakkında böyle bir ayrım yapmamıştır.

Bu konuda kapalılık olduğu iddiasına gelince; beşeri kanunlara muhakeme olanın küfründe tereddüd eden kişi ile Tevrat ve İncil’e muhakeme olan kişinin küfründe şüphe eden kişi arasında bir fark yoktur. Bu ikisi de iman ile küfür arasındaki farkı ayırd edememiş ve kişinin müslüman olabilmesi için bütün batıl şeriatlardan uzaklaşarak Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şeriatına bağlanması gerektiği hususunu idrak edememiştir ki böyle bir kimse İslamın aslından habersizdir ve müslüman olamamıştır. Bu meseleyi halk’ul Kuran veya arşa istiva gibi hafi (kapalı) meselelerle kıyas etmek yersizdir. Zira tağuta muhakeme meselesi izah ettiğimiz şekilde bizzat tevhidin aslını ilgilendiren zahir, açık bir mesele olduğu halde bidat ehlinin itikadını teşkil eden bu sayılan meseleler ve benzerleri tevhidin kemalini ilgilendirse de bizzat tevhidin aslıyla alakalı meseleler değildir.  Tağuta muhakeme olmak, bizzat Kuran nassıyla tağuta iman etme manasına gelen bir fiil olduğu sabitken nasıl olur da akidenin ikinci dereceden bir meselesi olarak değerlendirilir?

İşte! Kitap ve Sünnetin muhkem nassları ve de alimlerin bu nasslara dayalı olarak yaptıkları izahlar, tağuta muhakemenin her ne şekilde yapılırsa yapılsın kişiyi İslam dininden çıkartan büyük küfür olduğunu ve bunun bütün alimlerin ittifakıyla sabit olduğunu göstermektedir. Tağuta muhakemenin küfür olduğu hususunda alimlerin ihtilaf ettiği gibi iddiaların da batıl olduğu naklettiğimiz bu icmalardan sonra açık bir biçimde ortaya çıkmış bulunmaktadır. Burada zikrettiğimiz deliller, tağuta muhakemenin bizzat dinin aslını ihlal eden bir amel olduğunu giriş kısmında bahsetmiş olduğumuz tağuta muhakemenin küfür oluşuna az veya çok istisna getiren veyahut da bu hususta tevil ve cehaletin mazeret olabileceğini ileri süren bütün görüş sahiplerini çürütmektedir. Bu açıklamaların ışığında ayrıca şunları da ilave etmek istiyoruz:

Evvela şer’i hükümlerde aslolan şey o hükmün ismi değil, dayandığı illettir. Dolayısıyla bir amelin küfür veya haram olma illeti ne ise, o illet devam ettiği müddetçe hüküm de devam eder. Bu hususta Necd diyarı alimlerinden Şeyh Ebu Batin (rh.a) “el-İntisar li Hizbillah’il Muvahhidin” adlı kıymetli eserinde şu izahları yapmaktadır:


"Bir insan ilah kelimesinin manasını tahkik edip, bunun ibadet edilen mabud anlamına geldiğini öğrenir ve de ibadetin hakikatine vakıf olursa, ibadet çeşitlerinden herhangi birisini Allah'tan başkasına yönelten bir kimsenin o varlığa ibadet etmiş ve de onu ilah edinmiş olduğunu açıkça görür. Bu kişi isterse ibadet ettiği bu varlığa ilah ve mabud ismini vermekten kaçınsın ve de yaptığı işin adını şefaatçi edinme, tevessül, iltica veya başka bir şey koymuş olsa da (durum böyledir)

Müşrik (bu ismi almayı) istese de istemese de müşriktir. Nasıl ki faizci istese de istemese de faizci ismini alıyorsa veya içkici içtiği şeye başka isim verse de içkici ismini alıyorsa bu da böyledir. Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)'den gelen hadiste şöyle buyrulmuştur:

"Ümmetimden bir topluluk içki içecekler ve ona içkiden başka isimler vereceklerdir" (Ebu Davud 3688 ve diğerleri)

İsmin değişmesi, müsemmanın hakikatini değiştirmeyeceği gibi hükmünü de ortadan kaldırmaz. Nasıl ki bedevilerin batıl yolla yaptıkları (soygun tarzındaki) alışverişleri hak olarak isimlendirmeleri veya zalimlerin insanlardan haksız yolla aldıkları şeylere başka isimler vermeleri işin hakikatini değiştirmiyorsa bu da böyledir."

Mesela içkinin (hamrın) haram olma illeti sarhoşluk vererek aklı örtmesi, ortadan kaldırmasıdır. Çoğu sarhoş edenin azı da sahih hadislerde geçtiği üzere haramdır. Bir kişi içtiği nesnenin içki değil de mesela gazoz olduğunu iddia etse, eğer ki o gazozun içinde alkol varsa velev ki içilen nesnenin adı şarap olmasa da şarapla aynı hükümdedir, yani haramdır.

Tağuta muhakeme meselesinde de mahkemenin küfür oluş illeti diğer sayfalarda alimlerden yaptığımız nakillerden de anlaşılacağı üzere bunun Allahtan başkasına teşri (hüküm koyma) yetkisi verme manasına gelmesidir. İslam şeriatı dışındaki Yesak benzeri cahiliye kanunlarını esas almak, bu kanunları tazim etmek, sırf görünüşte de olsa kabul etmek, bu kanunlarla amel etmek küfür olduğuna göre bu ameller devam ettiği müddetçe küfür hükmü de devam eder. İşte bu nokta anlaşılırsa sırf olayın ismi değiştiği için küfür hükmü vermekten vazgeçenlerin ne büyük bir dalalet ve şaşkınlık içersinde olduğu iyice ortaya çıkar. Mesela temyize başvurmanın, avukat tutmanın caiz olduğunu; kişinin kendi isteğiyle mahkemeye başvuramayacağını fakat hakkında dava açılırsa savunma yapıp ifade verebileceğini iddia edenlerin durumu böyledir. Zira tağuta muhakemenin küfür olma illeti yani şirk ahkamının esas kabul edilip ona göre hareket edilmesi illeti devam etmektedir. Bu illet ortadan kalkmadığı müddetçe de bu sayılan fiillere küfür ismini vermek için ek bir delile ihtiyaç yoktur.Keza mahkemeye tutuklu olarak çıkartılmış birisinin mahkemeyi reddetmediği takdirde küfre gireceği hususunda da ek bir delil gerekmez. Buna itiraz edenler meseleyi tağuta muhakeme olmaktan nasıl çıkarttıklarını izah etmek zorundadırlar. Tağuta muhakemeyle alakalı genel kaideyi tatbik edenlerin ise bu kaide kapsamına giren her meseleye tek tek izah getirmesi gerekmez.

Yapılan delillendirmelerde de buna dikkat edilmesi gerekir. Esasında İslam dininde zaruri olarak bilinen böyle bir meselede yani şirk ahkamına tabi olmanın küfür oluşu hususunda alim olsun cahil olsun kimsenin istisna getirme yetkisi yoktur, hele ki nasslardan hüküm çıkarma seviyesine ulaşmamış yani müçtehid olmayan kimselerin zaten söz söyleme hakları bulunmamaktadır. (Bizim burada yaptığımız ise yeni bir içtihadda bulunmak değil, zarurat-ı diniye kapsamındaki bir hükmü hatırlatmaktan ibarettir.) İçtihad ehliyetine sahip olmayan kimselerin açık nassları bırakıp Yusuf (as) kıssası, Necaşi kıssası gibi kapalı nasslardan kendi reyleriyle hüküm çıkartıp İslamdaki genel kaideleri tahsis etmeleri temelden yanlış olmakla beraber, bunu yaparken nassları birbirinden bağımsız ele alıp birbirleriyle çatıştırmaları da yanlış üstüne yanlıştır. Mesela sanki Allahtan başkasının hükmünü kabul etmek şirk olduğu halde Yusuf (as) zindan arkadaşlarına kendilerini kralın yanında anmalarını isteyerek böyle bir şirki işlemiş ve bu da şirkin işlenebileceği istisnai bir durummuş gibi lanse edilmektedir. Eğer ki Yusuf (as)’ın isteğinin tağuta muhakemeyle bir ilgisi yoksa –ki öyledir- zaten mesele yoktur. Bu delil getiren kimselerde az bir hayır olsaydı, tağuta muhakemenin bazı durumlarda caiz olduğunu iddia ederek açık nasslarla çatışmaya girmezlerdi. Kısacası bu yazılanları tenkid edecek olan kimsenin yapması gereken şey kendi yaptıkları amelin aslında tağuttan hüküm isteme olmadığını akli ve nakli olarak ispat etmeleridir.

“Eğer yapamazsanız ki asla yapamayacaksınız; yakıtı insanlar ve taşlar olan kafirler için hazırlanmış o ateşten sakının” (Bakara: 24.)


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1680
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
TAĞUTA MUHAKEME OLMANIN HÜKMÜYLE ALAKALI GELEN BAZI HABER VE ESERLER

Buraya kadar Allahın izniyle tağuta muhakemenin dinin aslını bozan bir küfür fiili olduğuna dair Kitap, sünnet ve icmadan delilleri ortaya koyduk. Bundan sonra günümüzde tağuta muhakeme konusunda ileri sürülen çeşitli iddiaları ele alacağız inşallah. Ancak onun öncesinde bu iddiaların batıllığının ve genel anlamda muhakeme meselesinin daha iyi anlaşılabilmesi için konuyla alakalı en büyük delillerden birisi olan Nisa: 60 ayetinin iniş sebebi ve tefsiriyle alakalı selefin sözlerini nakletmek istiyoruz. Eğer ki Kuran ve Sünneti hevamıza göre değil de selefin fehmiyle anlayacaksak, Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’in övdüğü ilk üç hayırlı nesil olan selef-i salihin, hiçbir istisna getirmeksizin tağuta muhakeme olanları tekfir etmiştir. Aşağıdaki nakilleri okuduğumuz zaman bu husus daha net anlaşılacaktır inşallah.

Müfessirlerin imamı İbnu Cerir et-Taberi (rh.a) tefsirinin Nisa: 60. Ayet ile alakalı bölümüne –her zaman yaptığı gibi- ayetin manasını özet olarak açıklayarak başlamakta ve şöyle demektedir:

   
الْقَوْلُ فِي تَأْوِيلِ قَوْلِهِ تَعَالَى: {أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُوا بِمَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ يُرِيدُونَ أَنْ يَتَحَاكَمُوا إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُوا أَنْ يَكْفُرُوا بِهِ وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَنْ يُضِلَّهُمْ ضَلَالًا بَعِيدًا} [النساء: 60] يَعْنِي بِذَلِكَ جَلَّ ثَنَاؤُهُ: {أَلَمْ تَرَ} [البقرة: 243] يَا مُحَمَّدُ بِقَلْبِكَ فَتَعْلَمَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ صَدَّقُوا بِمَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ , وَإِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُوا بِمَا أُنْزِلَ مِنْ قَلْبِكَ مِنَ الْكُتُبِ {يُرِيدُونَ أَنْ يَتَحَاكَمُوا} [النساء: 60] فِي خُصُومَتِهِمْ {إِلَى الطَّاغُوتِ} [النساء: 60] يَعْنِي: " إِلَى مَنْ يُعَظِّمُونَهُ , وَيَصْدُرُونَ عَنْ قَوْلِهِ , وَيَرْضَوْنَ بِحُكْمِهِ مِنْ دُونِ حُكْمِ اللَّهِ , {وَقَدْ أُمِرُوا أَنْ يَكْفُرُوا بِهِ} [النساء: 60] يَقُولُ: " وَقَدْ أَمَرَهُمُ اللَّهُ أَنْ يُكَذِّبُوا بِمَا جَاءَهُمْ بِهِ الطَّاغُوتُ الَّذِي يَتَحَاكَمُونَ إِلَيْهِ , فَتَرَكُوا أَمْرَ اللَّهِ , وَاتَّبَعُوا أَمْرَ الشَّيْطَانِ. {وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَنْ يُضِلَّهُمْ ضَلَالًا بَعِيدًا} [النساء: 60] يَعْنِي أَنَّ الشَّيْطَانَ يُرِيدُ أَنْ يَصُدَّ هَؤُلَاءِ الْمُتَحَاكِمِينَ إِلَى الطَّاغُوتِ عَنْ سَبِيلِ الْحَقِّ وَالْهُدَى , فَيُضِلَّهُمْ عَنْهَا ضَلَالًا بَعِيدًا , يَعْنِي: فَيَجُورُ بِهِمْ عَنْهَا جَوْرًا شَدِيدًا، وَقَدْ ذُكِرَ أَنَّ هَذِهِ الْآيَةَ نَزَلَتْ فِي رَجُلٍ مِنَ الْمُنَافِقِينَ دَعَا رَجُلًا مِنَ الْيَهُودِ فِي خُصُومَةٍ كَانَتْ بَيْنَهُمَا إِلَى بَعْضِ الْكُهَّانِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ وَرَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بَيْنَ أَظْهُرِهِمْ ذِكْرُ مَنْ قَالَ ذَلِكَ:

“Görmedin mi” Bu hitap tıpkı Bakara: 243. Ayette olduğu gibi “Ey Muhammed! Kalbinle görmedin mi, bilirsin anlamındadır. Yani sen Sana indirilen kitabı ve senden önce indirilen kitapları tasdik ettiklerini iddia edenleri bilirsin. Onlar aralarındaki husumetlerde “tağuta muhakeme olmak istiyorlar” Tağuttan kasıd tazim ettikleri, sözüne itibar ettikleri Allahın hükmünün dışında verdikleri hükümlerden razı oldukları kimselerdir. “Halbuki onu reddetmekle emrolunmuşlardı” Yani diyor ki “Allah o hükmüne başvurdukları Tağutun getirdiği şeyleri inkar etmelerini emretmişti. Onlar ise Allahın emrini terk edip şeytanın emrine uydular. “Şeytan ise onları derin bir sapıklığa itmek istiyor” Yani şeytan bu tağuta muhakeme olanları hak ve hidayet yolundan alıkoymak ve uzak bir sapıklıkla onları o yoldan saptırmak yani şiddetli bir dönüşle döndürmek istiyor. Bu ayetin aralarında husumet olan bir münafık ile bir Yahudi hakkında nazil olduğu söylenmiştir. Münafık, -Rasulullah da aralarında yaşadığı halde- yahudiyi bir kâhinin hakemliğine davet etmiş ve bunun üzerine bu âyet nazil olmuştur. Bu hususta zikrolunanlar şunlardır:

حَدَّثَنِي مُحَمَّدُ بْنُ الْمُثَنَّى , قَالَ: ثنا عَبْدُ الْوَهَّابِ , قَالَ: ثنا دَاوُدُ , عَنْ عَامِرٍ , فِي هَذِهِ الْآيَةِ: {أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُوا بِمَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ يُرِيدُونَ أَنْ يَتَحَاكَمُوا إِلَى الطَّاغُوتِ} [النساء: 60] قَالَ: " كَانَ بَيْنَ رَجُلٍ مِنَ الْيَهُودِ وَرَجُلٍ مِنَ الْمُنَافِقِينَ خُصُومَةٌ , فَكَانَ الْمُنَافِقُ يَدْعُو إِلَى الْيَهُودِ لِأَنَّهُ يَعْلَمُ أَنَّهُمْ يَقْبَلُونَ الرِّشْوَةَ , وَكَانَ الْيَهُودِيُّ يَدْعُو إِلَى الْمُسْلِمِينَ لِأَنَّهُ يَعْلَمُ أَنَّهُمْ لَا يَقْبَلُونَ الرِّشْوَةَ , فَاصْطَلَحَا أَنْ يَتَحَاكَمَا إِلَى كَاهِنٍ مِنْ جُهَيْنَةَ , فَأَنْزَلَ اللَّهُ فِيهِ هَذِهِ الْآيَةَ: {أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُوا بِمَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ} [النساء: 60] حَتَّى بَلَغَ: {وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيمًا} [النساء: 65] "

(Burada önce rivayetin senedini zikretmiştir. Biz sözü uzatmamak adına senedleri hazfederek nakledeceğiz) Âmir eş-Şa'bi diyor ki: "Yahudilerden biri ile münafıklardan bir kişi arasında anlaşmazlık çıktı. Münafık olan kimse, Yahudilerin rüşvet aldıklarını bildiği için onların huzurunda muhakeme olunmak istiyordu. Yahudi ise müslümanların, rüşvet almadıklarını bildiği için onların huzurunda muhakeme olunmak istiyordu. Bu iki kişi Cüheyne kabilesinden bir kâhinin huzurunda muhakeme olmak üzere anlaştılar. İşte bunun üzerine Allah teala bu âyet-i kerimeyi indirdi.”


حَدَّثَنَا ابْنُ الْمُثَنَّى , قَالَ: ثنا عَبْدُ الْأَعْلَى , قَالَ: ثنا دَاوُدُ , عَنْ عَامِرٍ , فِي هَذِهِ الْآيَةِ: {أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُوا بِمَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ} [النساء: 60] فَذَكَرَ نَحْوَهُ , وَزَادَ فِيهِ: فَأَنْزَلَ اللَّهُ {أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُوا بِمَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ} [النساء: 60] يَعْنِي الْمُنَافِقِينَ {وَمَا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ} [البقرة: 4] يَعْنِي الْيَهُودَ {يُرِيدُونَ أَنْ يَتَحَاكَمُوا إِلَى الطَّاغُوتِ} [النساء: 60] يَقُولُ: " إِلَى الْكَاهِنِ {وَقَدْ أُمِرُوا أَنْ يَكْفُرُوا بِهِ} [النساء: 60] أَمَرَ هَذَا فِي كِتَابِهِ , وَأَمَرَ هَذَا فِي كِتَابِهِ أَنْ يُكْفَرَ بِالْكَاهِنِ "

Şa’bi’den nakledilen başka bir rivayette yukarda anlatılanlara ek olarak şunları zikretmiştir:

“Sana ve senden önce indirilenlere iman ettiklerini iddia edenleri görmez misin?” kavlinde “sana indirilene” iman iddiasında bulunan kişi münafıktır. “Senden önce indirilenlere” iman iddiasında bulunan kişi ise Yahudi’dir. “Tağuta muhakeme olmak istiyorlar” kavlinde bahsedilen “tağut”tan kasıd kahindir. “Halbuki onu reddetmekle emrolunmuşlardı” Zira bu münafığa da diğer Yahudi’ye de kendi kitaplarında kahinleri inkar etmeleri emrolunmuştu.


حَدَّثَنِي يَعْقُوبُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ قَالَ: حَدَّثَنَا ابْنُ عُلَيَّةَ , عَنْ دَاوُدَ , عَنِ الشَّعْبِيِّ قَالَ: كَانَتْ بَيْنَ رَجُلٍ مِمَّنْ يَزْعُمُ أَنَّهُ مُسْلِمٌ , وَبَيْنَ رَجُلٍ مِنَ الْيَهُودِ خُصُومَةٌ , فَقَالَ الْيَهُودِيُّ: أُحَاكِمُكَ إِلَى أَهْلِ دِينِكَ , أَوْ قَالَ: إِلَى النَّبِيِّ؛ لِأَنَّهُ قَدْ عَلِمَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَا يَأْخُذُ الرِّشْوَةَ فِي الْحُكْمِ. فَاخْتَلَفَا , فَاتَّفَقَا عَلَى أَنْ يَأْتِيَا كَاهِنًا فِي جُهَيْنَةَ قَالَ: فَنَزَلَتْ: {أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُوا بِمَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ} [النساء: 60] يَعْنِي: " الَّذِي مِنَ الْأَنْصَارِ {وَمَا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ} [البقرة: 4] يَعْنِي: " الْيَهُودِيَّ {يُرِيدُونَ أَنْ يَتَحَاكَمُوا إِلَى الطَّاغُوتِ} [النساء: 60] إِلَى الْكَاهِنِ {وَقَدْ أُمِرُوا أَنْ يَكْفُرُوا بِهِ} [النساء: 60] يَعْنِي: " أَمَرَ هَذَا فِي كِتَابِهِ , وَأَمَرَ هَذَا فِي كِتَابِهِ. وَتَلَا: {وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَنْ يُضِلَّهُمْ ضَلَالًا بَعِيدًا} [النساء: 60] , وَقَرَأَ: {فَلَا وَرَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ} [النساء: 65] إِلَى: {وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيمًا} [النساء: 65] "

Yine Şa’bi’den nakledilen başka bir rivayette şöyle demiştir: “Müslüman olduğunu iddia eden birisi ile bir Yahudi arasında husumet vardı. Yahudi “Ben senin dininden olanlara veya peygambere muhakeme olurum” dedi. Zira Peygamber (as)’ın hüküm verirken rüşvet almadığını biliyordu. Aralarında ihtilaf ettiler sonra Cuheyne’den bir kahine gitme hususunda anlaştılar. Bunun üzerine “Sana ve senden önce indirilenlere iman ettiklerini iddia edenleri görmez misin?” ayeti nazil oldu. Burada “sana indirilene” kavlinde kasdedilen Ensar’dan birisidir. “Senden önce indirilenlere” kavlinden kasıd ise Yahudi’dir. “Tağuta muhakeme olmak istiyorlar” kavlinde bahsedilen “tağut”tan kasıd kahindir. “Halbuki onu reddetmekle emrolunmuşlardı” Zira bu münafığa da diğer Yahudi’ye de kendi kitaplarında kahinleri inkar etmeleri emrolunmuştu. Şabi bunları söyledikten sonra ayetin son kısmını okudu: “Şeytan ise onları derin bir sapıklığa itmek istiyor” Ardından da Nisa: 65. Ayeti okudu:

” Rabbine yemin olsun ki aralarındaki anlaşmazlıklarda seni hakem seçip sonra da verdiğin hükme, içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamıyla boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.”


حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ الْأَعْلَى , قَالَ: ثنا الْمُعْتَمِرُ بْنُ سُلَيْمَانَ , عَنْ أَبِيهِ , قَالَ: زَعَمَ حَضْرَمِيُّ أَنَّ رَجُلًا , مِنَ الْيَهُودِ كَانَ قَدْ أَسْلَمَ , فَكَانَتْ بَيْنَهُ وَبَيْنَ رَجُلٍ مِنَ الْيَهُودِ مُدَارَأَةٌ فِي حَقٍّ , فَقَالَ الْيَهُودِيُّ لَهُ: انْطَلِقْ إِلَى نَبِيِّ اللَّهِ. فَعَرَفَ أَنَّهُ سَيَقْضِي عَلَيْهِ. قَالَ: فَأَبَى , فَانْطَلَقَا إِلَى رَجُلٍ مِنَ الْكُهَّانِ , فَتَحَاكَمَا إِلَيْهِ. قَالَ اللَّهُ: {أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُوا بِمَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ يُرِيدُونَ أَنْ يَتَحَاكَمُوا إِلَى الطَّاغُوتِ} [النساء: 60] "

Hadrami ise şunu ileri sürmüştür: Yahudilerden birisi müslüman oldu. Bir hak meselesinde onunla bir Yahudi arasında ihtilaf vardı. Yahudi “Allah’ın nebisine gidelim” dedi. Zira diğeri aleyhinde hüküm vereceğini biliyordu. Öteki ise buna yanaşmadı. Sonra beraberce kahinlerden birisine gidip muhakeme oldular. Bu olay üzerine bu ayet nazil oldu.


حَدَّثَنَا بِشْرُ بْنُ مُعَاذٍ , قَالَ: ثنا يَزِيدُ , قَالَ: ثنا سَعِيدٌ , عَنْ قَتَادَةَ , قَوْلُهُ: {أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُوا بِمَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ} [النساء: 60] الْآيَةُ , حَتَّى بَلَغَ: {ضَلَالًا بَعِيدًا} [النساء: 60] ذُكِرَ لَنَا أَنَّ هَذِهِ الْآيَةَ نَزَلَتْ فِي رَجُلَيْنِ: رَجُلٍ مِنَ الْأَنْصَارِ يُقَالَ لَهُ بِشْرٌ , وَفِي رَجُلٍ مِنَ الْيَهُودِ فِي مُدَارَأَةٍ كَانَتْ بَيْنَهُمَا فِي حَقٍّ , فَتَدَارَءَا بَيْنَهُمَا فِيهِ , فَتَنَافَرَا إِلَى كَاهِنٍ بِالْمَدِينَةِ يَحْكُمُ بَيْنَهُمَا , وَتَرَكَا نَبِيَّ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ. فَعَابَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ ذَلِكَ. وذُكِرَ لَنَا أَنَّ الْيَهُودِيَّ كَانَ يَدْعُوهُ إِلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمَا , وَقَدْ عَلِمَ أَنَّ نَبِيَّ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَنْ يَجُورَ عَلَيْهِ , فَجَعَلَ الْأَنْصَارِيُّ يَأْبَى عَلَيْهِ وَهُوَ يَزْعُمُ أَنَّهُ مُسْلِمٌ وَيَدْعُوهُ إِلَى الْكَاهِنِ , فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى مَا تَسْمَعُونَ , فَعَابَ ذَلِكَ عَلَى الَّذِي زَعَمَ أَنَّهُ مُسْلِمٌ , وَعَلَى الْيَهُودِيِّ الَّذِي هُوَ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ , فَقَالَ: {أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُوا بِمَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ} [النساء: 60] إِلَى قَوْلِهِ: {صُدُودًا} [النساء: 61] "

Katâde'den rivayete göre ise Ensar'dan Bişr adında birisi ile bir yahudi arasında, çekiştikleri bir hak konusunda Hz. Peygamber (sa)'e gelmek yerine Medine'nin kâhinine gitmişler de bu âyet-i kerime nazil olmuştur. Allahu Teala bu ayette bu kimseleri kınamıştır. Bize anlatıldığına göre Yahudi, Hz. Peygamber (sa)'in hükümde kendisine haksızlık etmiyeceğini bildiği için "Hüküm vermesi için Allah'ın Rasûlü'ne gidelim." derken müslüman olduğunu iddia eden o ansarî "Hayır, kâhine gidelim." diye diretiyordu ve bunun üzerine bu işittiğiniz âyet-i kerime nazil oldu. İşte bu ayette Müslüman olduğunu iddia eden kişiyi ve ehli kitaptan olan o Yahudiyi ayıplamaktadır.
 

حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ الْحُسَيْنِ , قَالَ: ثنا أَحْمَدُ بْنُ مُفَضَّلٍ , قَالَ: ثنا أَسْبَاطٌ , عَنِ السُّدِّيِّ: {أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُوا بِمَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ يُرِيدُونَ أَنْ يَتَحَاكَمُوا إِلَى الطَّاغُوتِ} [النساء: 60] قَالَ: " كَانَ نَاسٌ مِنَ الْيَهُودِ قَدْ أَسْلَمُوا وَنَافَقَ بَعْضُهُمْ , وَكَانَتْ قُرَيْظَةُ وَالنَّضِيرُ فِي الْجَاهِلِيَّةِ إِذَا قُتِلَ الرَّجُلُ مِنْ بَنِي النَّضِيرِ قَتَلَتْهُ بَنُو قُرَيْظَةَ قَتَلُوا بِهِ مِنْهُمْ , فَإِذَا قُتِلَ الرَّجُلُ مِنْ بَنِي قُرَيْظَةَ قَتَلَتْهُ النَّضِيرُ , أَعْطُوْا دِيَتَهُ سِتِّينَ وَسَقًا مِنْ تَمْرٍ. فَلَمَّا أَسْلَمَ نَاسٌ مِنْ بَنِي قُرَيْظَةَ وَالنَّضِيرِ , قَتَلَ رَجُلٌ مِنْ بَنِي النَّضِيرِ رَجُلًا مِنْ بَنِي قُرَيْظَةَ , فَتَحَاكَمُوا إِلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ , فَقَالَ النَّضِيرِيُّ: يَا رَسُولَ اللَّهِ , إِنَّا كُنَّا نُعْطِيهِمْ فِي الْجَاهِلِيَّةِ الدِّيَةَ , فَنَحْنُ نُعْطِيهِمُ الْيَوْمَ ذَلِكَ. فَقَالَتْ قُرَيْظَةُ: لَا , وَلَكِنَّا إِخْوَانُكُمْ فِي النَّسَبِ وَالدِّينِ , وَدِمَاؤُنَا مِثْلُ دِمَائِكُمْ , وَلَكِنَّكُمْ كُنْتُمْ تَغْلِبُونَنَا فِي الْجَاهِلِيَّةِ , فَقَدْ جَاءَ اللَّهُ بِالْإِسْلَامِ فَأَنْزَلَ اللَّهُ يُعَيِّرُهُمْ بِمَا فَعَلُوا. فَقَالَ: {وَكَتَبْنَا عَلَيْهِمْ فِيهَا أَنَّ النَّفْسَ بِالنَّفْسِ} [المائدة: 45] فَعَيَّرَهُمْ , ثُمَّ ذَكَرَ قَوْلَ النَّضِيرِيِّ: كُنَّا نُعْطِيهِمْ فِي الْجَاهِلِيَّةِ سِتِّينَ وَسَقًا وَنَقْتُلُ مِنْهُمْ وَلَا يَقْتُلُونَ , فَقَالَ: {أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ} [المائدة: 50] وَأَخَذَ النَّضِيرِيَّ فَقَتَلَهُ بِصَاحِبِهِ. فتَفَاخَرَتِ النَّضِيرُ وَقُرَيْظَةُ , فَقَالَتِ النَّضِيرُ: نَحْنُ أَكْرَمُ مِنْكُمْ , وَقَالَتْ قُرَيْظَةُ: نَحْنُ أَكْرَمُ مِنْكُمْ , وَدَخَلُوا الْمَدِينَةَ إِلَى أَبِي بَرْزَةَ الْكَاهِنِ الْأَسْلَمِيِّ , فَقَالَ الْمُنَافِقُ مِنْ قُرَيْظَةَ وَالنَّضِيرِ: انْطَلِقُوا إِلَى أَبِي بَرْزَةَ يُنَفِّرُ بَيْنَنَا. وَقَالَ الْمُسْلِمُونَ مِنْ قُرَيْظَةَ وَالنَّضِيرِ: لَا , بَلِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يُنَفِّرُ بَيْنَنَا , فَتَعَالَوْا إِلَيْهِ. فَأَبَى الْمُنَافِقُونِ , وَانْطَلَقُوا إِلَى أَبِي بَرْزَةَ فَسَأَلُوهُ , فَقَالَ: أَعْظِمُوا اللُّقْمَةَ. يَقُولُ: أَعْظِمُوا الْخَطَرَ. فَقَالُوا: لَكَ عَشَرَةُ أَوْسَاقٍ قَالَ: لَا , بَلْ مِائَةُ وَسَقٍ دِيَتِي , فَإِنِّي أَخَافُ أَنْ أُنَفِّرَ النَّضِيرَ فَتَقْتُلَنِي قُرَيْظَةُ , أَوْ أُنَفِّرَ قُرَيْظَةَ فَتَقْتُلَنِي النَّضِيرُ فَأَبَوْا أَنْ يُعْطُوهُ فَوْقَ عَشَرَةِ أَوْسَاقٍ , وَأَبَى أَنْ يَحْكُمَ بَيْنَهُمْ , فَأَنْزَلَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ: {يُرِيدُونَ أَنْ يَتَحَاكَمُوا إِلَى الطَّاغُوتِ} [النساء: 60] وَهُوَ أَبُو بَرْزَةَ , وَقَدْ أُمِرُوا أَنْ يَكْفُرُوا بِهِ , إِلَى قَوْلِهِ: {وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيمًا} [النساء: 65]

Süddi'ye göre ise bu âyet-i kerime, Nadr ve Kureyze oğulları Yahudi-lerinden, müslüman olduklarını iddia eden münafıklarla, yine bu iki Yahudi kabilesinden, gerçekten müslüman olanlar hakkında nazil olmuştur. Münafıklar, Ebu Berze el-Eslemi adındaki bir kâhine başvurmak istemişler, müslümanlar ise, Resulullah'ın hakemliğini istemişlerdir. Bunun üzerine de bu âyet-i kerime inerek münafıkları kınamıştır.

Bu hususta Süddi diyor ki: "Yahudilerden bir kısım insanlar müslüman olmuşlardı. Müslüman olduklarını söyleyen bu kişilerden bir kısmı da münafıktı. Cahiliye döneminde Nadr oğullan, daha kuvvetli olduklarından Kureyza oğullarından biri Nadr oğullarından bir kimseyi öldürdüğünde katile kısas tatbik edilirdi. Fakat Nadr oğullarından biri Kureyza oğullarından birini öldürecek olursa katile kısas tatbik edilmezdi. Öldürülen kişinin altmış Vesk yiyecek ölçüsündeki diyeti verilirdi.

Kureyze ve Nadr oğullarından bir kısım insanların müslüman olmalarından sonra, Nadr oğullarından biri Kureyza oğullarından bir kimseyi öldürdü. Taraflar Resulullah'ın hakemliğine başvurdular. Nadr oğulları dediler ki: "Ey Allah'ın Resulü, biz cahiliye döneminde bu gibi durumlarda onlara diyet veriyorduk." Kureyza oğullan da dediler ki: "Hayır bunu kabul etmeyiz. Biz hem soy bakımından hem de din bakımından sizinle kardeşiz. Bizim kanımız da sizin kanınız gibidir. Fakat sizler cahiliye döneminde bize galip gelmiştiniz. Artık Allah İslamı getirdi." Bunun üzerine Allah teala da Yahudilerin, birbirlerine karşı haksızlık yapmalarını ayıplayarak şu âyeti indirdi:

"Biz Tevrat'ta onlara şu hükümleri farz kılmıştık: Cana can, göze göz buruna burun"(Maide: 45)

 Allah teala Nadr oğullarının diyet vererek kısas uygulamamalarını ayıplayarak da şu âyeti indirdi: "Onlar cahiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar?" (Maide: 50)

Bundan sonra Resulullah, Nadr kabilesinden olan katili ona kısas tatbik etti. Bundan sonra Nadr ve Kureyza oğullan birbirlerine karşı övünmeye başladılar. Nadr oğulları da "Biz daha üstünüz" demeye başladılar. Kurayza ve Nadir oğullarından münafık olanlar daha sonra Medine'ye gelip Ebu Berze el-Eslemi adındaki kâhinin yanına gittiler. Ve "Biz Ebu Berze'nin hakemliğine başvuralım da lehimize hüküm versin." dediler. Bu iki kabileden müslüman olanlar ise "Hayır, biz Resulullah'a gidelim de aramızda o hüküm versin." dediler. Fakat münafıklar bunu kabul etmediler ve Ebu Berze'nin yanına gittiler. Onun, aralarında hakemlik yapmasını istediler. O da dedi ki: "Lokmayı büyük yapın." Onlar da dediler ki: "Sana on vesk ölçüsü yiyecek verelim." Ebu Berze "Hayır almam. Benim diyetim olarak yüz vesk vereceksiniz. Çünkü ben, Nadr oğullarının lehine hüküm verecek olsam, Kureyza oğullarının beni öldüreceklerinden korkarım. Kureyza oğullarının lehine hüküm verecek olursam. Nadr oğullarının beni öldüreceklerinden korkarım." Fakat münafıklar, Ebu Berze'ye on veskten fazla yiyecek vermemekte direttiler. Ebu Berze de bu ücretle aralarında hüküm vermemekte diretti. İşte bunun üzerine Nisa:60-65 arası ayetler nazil oldu. Bu ayette bahsedilen “tağut” Ebu Berze'dir. Onlar bu şahsı reddetmekle emrolunmuşlardı.


وَقَالَ آخَرُونَ: الطَّاغُوتُ فِي هَذَا الْمَوْضِعِ: هُوَ كَعْبُ بْنُ الْأَشْرَفِ ذِكْرُ مَنْ قَالَ ذَلِكَ: حَدَّثَنِي مُحَمَّدُ بْنُ سَعْدٍ , قَالَ: ثني أَبِي قَالَ: ثني عَمِّي قَالَ: ثني أَبِي عَنْ أَبِيهِ , عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ , قَوْلُهُ: {يُرِيدُونَ أَنْ يَتَحَاكَمُوا , إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُوا أَنْ يَكْفُرُوا بِهِ} [النساء: 60] وَالطَّاغُوتُ: رَجُلٌ مِنَ الْيَهُودِ كَانَ يُقَالَ لَهُ كَعْبُ بْنُ الْأَشْرَفِ , وَكَانُوا إِذَا مَا دُعُوا إِلَى مَا أَنْزَلَ اللَّهُ وَإِلَى الرَّسُولِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ قَالُوا: بَلْ نُحَاكِمُكُمْ إِلَى كَعْبٍ؛ فَذَلِكَ قَوْلُهُ: {يُرِيدُونَ أَنْ يَتَحَاكَمُوا إِلَى الطَّاغُوتِ} [النساء: 60] الْآيَةُ "

Diğerleri ise şöyle demiştir: Bu ayette bahsedilen “tağut” Kab bin Eşref’tir. Abdullah b. Abbas bunu zikretmiş ve demiştir ki: Bu ayette bahsedilen “tağut” Yahudilerden Kab bin Eşref denilen bir adamdır. Onlar Allahın indirdiğine ve Rasule davet edildikleri zaman biz bilakis Ka’b’ın huzurunda sizinle muhakeme olacağız dediler ve bunun üzerine bu ayet nazil oldu.

Taberi bunun ardından ayetin Kab bin Eşref’e muhakeme olanlarla alakalı nazil olduğu görüşünü Mücahid, Rabi bin Enes ve Dahhak’tan da nakletmektedir. Taberi’nin bu naklettiği ihtilaf sadece kendisine muhakeme olunan tağutun kimliğiyle alakalı bir ihtilaftır, işin özünde bütün rivayetler ve zaten ayetin lafzı münafıklardan bazı kimselerin Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) dışında bazı kimselere muhakeme olduğuna işaret etmektedir.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1680
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
TAĞUTA MUHAKEME OLMANIN HÜKMÜYLE ALAKALI ŞÜPHELERİN GİDERİLMESİ

Tağuta muhakeme olmanın küfür ve şirk olduğuna dair Kitap, sünnet ve de müçtehid alimlerden yaptığımız bu nakillerin ardından bu meseleyle alakalı ortaya atılan şüphelere yine –ilmimizin yettiği ölçüde- aynı usulle cevap vermeye çalışacağız. Tağuta muhakeme olmak, ondan hüküm istemek imanın aslını bozan ve bizzat kelime-i şehadetle çelişen bir fiil olmasına rağmen batıl fırkalara mensup birçok kimse bu hususta yıllardır çeşitli şüpheler ekmeye devam etmektedir. Bunun sebebi de şüphesiz İslamı ve tevhidi yaşamaktan imtina etmeleri ve dünyevi konforlarını temin etmekten başka bir şey değildir.
Risalemizin girişinde de beyan ettiğimiz üzere bu fırkalardan kimileri tağuta muhakemenin ancak İslam devletinde küfür olacağını, İslam mahkemesinin olmadığı yerde bunun zaruretten ötürü caiz olacağını iddia etmektedir. Kimileri de darul harpte tağuta muhakeme olunabileceğini genel bir kaide olarak benimsemektedir. Kimisi iki müslümanın kendi aralarındaki ihtilafta küfür mahkemesine başvuramayacağını ancak kafirden hakkını almak için mahkemeye başvurabileceğini ileri sürmektedir. Bazıları da bu şüphelerin tümünü bir araya getirmişlerdir. Bu şüphelere karşı çıkıyor gibi görünen bazı kimseler ise daha değişik bazı şüpheler ortaya atmaktadırlar. Mesela kafirlerin İslama aykırı olmayan kanunlarına muhakeme olunacağını iddia edenler gibi… Veyahut da tağuta muhakemenin küfür değil de haram olduğunu savunanlar gibi. Temyize başvurmak mahkeme sayılmaz diyerek hem sarih akılla hem de sahih nakille çelişenleri, Müslüman kendisi müracaat edemez fakat hakkında suçlama yapıldıysa kendini savunabilir diyenleri de buna ekleyebiliriz. Tağuta muhakeme küfürdür dedikleri halde –hiçbir farkı olmadığı halde- avukat tutmaya veya savunma yapmaya cevaz verenler de aynı kapsamdadır.

Şu an hatırımıza gelen ve gelmeyen bu tarz şüphelerin üstüne bir de son dönemlerde başka bir şüphe daha eklenmiştir ki bu nevzuhur şüphenin sahiplerine göre Nisa: 60. Ayette mealen “tağuta muhakeme olmak istiyorlar” (yuridune…) denmesinden dolayı tağuta ancak gönül rızasıyla isteyerek muhakeme olanlar kafir olur, istemeyerek benimsemiyerek muhakeme olanlar kafir olmaz! Bu fırka bu yeni şüpheyi yukarda saydığımız diğer şüphelere ve özellikle de darul harpte tağuta muhakeme küfür olmaz iddiasına ek olarak dile getirmişlerdir. Özellikle şu “yuridune” meselesi son yıllarda ortaya çıkmış bir bidat olup, daha önce ne seleften ne haleften hatta bildiğimiz kadarıyla ne de muasırlardan bu ayeti bu şekilde tefsir eden çıkmamıştır. Bu ayeti 1400 senedir hiç kimsenin bu şekilde tefsir etmemiş olması dahi bu iddianın batıl olduğunu isbat için yeter de artar bile… Zira bir öncesi, selefi olmayan her görüş “ümmetim dalalet üzere birleşmez” hadisinin –tabiri caizse- altında ezilmeye mahkumdur. Kaldı ki bu, basit bir tefsir münakaşasından öte bizzat tevhidin aslını nakzeden bir iddiadır.

Tağuta muhakeme konusunda bütün bu iddia sahiplerinin ortak noktası ne tağutun ne de muhakemenin ne manaya geldiğini bilmemeleri ve de rasullerin ortak daveti olan tevhidden habersiz olmalarıdır. Şimdi biz bütün bu iddialara tafsilatlı cevap vermeye girişmeden önce bu iddia sahiplerinin hepsine yönelik mücmel, özet bir cevap vermek istiyoruz. O mücmel cevap şudur:

Kendisini tevhide nisbet eden herkesin bildiği üzere “La ilahe illallah” şehadetinin içerdiği esaslardan bir tanesi de Allahtan başkasının hüküm koyma, teşri yetkisi olmadığı hakikatıdır. Allahtan başkasına bu yetkiyi verme anlamına gelen tağuta muhakeme gibi fiilleri işleyenler ise tıpkı haham ve papazlarına teşri yetkisi veren kitap ehli gibi Allahtan başkasına ibadet etmişler ve onun haricinde ikinci bir ilah edinmişlerdir. Kısacası tağuta muhakeme olanlar, onun hükmüne uyanlar Allaha ortak  koşan birer müşriktirler. Şirk ise asla affı olmayan bir günahtır. Zira bu hususta Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:

{إِنَّ اللَّهَ لا يَغْفِرُ أَنْ يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَنْ يَشَاءُ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللَّهِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلالاً بَعِيداً}

"Allah kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah'a ortak koşarsa büsbütün sapıtmıştır."
(Nisa: 4/116)

{ إِنَّهُ مَنْ يُشْرِكْ بِاللَّهِ فَقَدْ حَرَّمَ اللَّهُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ وَمَأْوَاهُ النَّارُ وَمَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ أَنْصَارٍ}

"Kim Allah'a şirk koşarsa muhakkak ki, Allah ona cenneti haram eder, varacağı yer ateştir. Zulmedenlerin yardımcıları yoktur."
(Maide: 5/72)

لَئِنْ أَشْرَكْتَ لَيَحْبَطَنَّ عَمَلُكَ وَلَتَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ

"Andolsun ki, (bilfarz) Allah'a ortak koşarsan, işlerin şüphesiz boşa gider ve hüsranda kalanlardan olursun!"
(Zümer 39/65)

Şirkin affedileceği tek istisna ikrah yani zorlama halidir. Bu ise iradenin zıddıdır. Tağuta muhakeme kişinin iradesi dışında gerçekleşirse küfür olmaz sözü doğrudur, ancak bundan kasıd –eğer hevamızdan değil  de şeri ıstılahtan konuşacaksak- ikrah halidir. İkrah halinde olmayan kimse iradesinin elinden alındığını iddia edemez. Bunun tafsilatı Allah nasip ederse ilerde gelir. İkrah hali hakkında Allahu Teala mealen şöyle buyurmaktadır:

مَنْ كَفَرَ بِاللَّهِ مِنْ بَعْدِ إِيمَانِهِ إِلَّا مَنْ أُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالْإِيمَانِ وَلَكِنْ مَنْ شَرَحَ بِالْكُفْرِ صَدْرًا فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِنَ اللَّهِ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ

“Kalbi imanla dolu olduğu halde zorlanan kimse hariç inandıktan sonra Allah’ı inkar eden ve böylece göğsünü küfre açanlara Allah’tan gazab iner ve onlar için büyük bir azap vardır.”
(Nahl: 106)

Görüldüğü üzere küfür işleyen kimsenin Allahın gazabına uğramaması için yegane istisna ikrahtır. Eğer ki muhaliflerimizle sadece bu ayetin hükmüne teslim olma hususunda ittifak etmiş olsak belki aradaki bir çok ihtilaf çözülürdü. Zira günümüzdeki dalalet fırkalarının tamamına yakını küfür dedikleri amellere ikrahın haricinde istisnalar getirip zaruret, maslahat, darul harbte bulunmak, casusluk vb gerekçelerle ruhsat vermektedirler. Ebu Hanzala gibi ilim sahip olduğu iddia olunan birisi bile Ehli Sünnetin Vela-Bera anlayışını anlattığı kasedinde tağuta muhakemenin onu veli edinmek olduğunu, kelime-i şehadeti bozduğunu, böyle yapan bir kimsenin tağutu reddetmemiş olduğunu uzun uzadıya izah ettikten sonra Nisa: 60. Ayette geçen “yuridune” ibaresine dayanarak ve de Serahsi’den ve diğer alimlerden naklettiği bazı ibareleri kendi reyiyle yorumlayarak darul harpte tağuta muhakeme olmanın küfür olmadığı fetvasını verebilmektedir. Bu iddiaya göre Allah insanları ve cinleri Darul İslamda tevhidle mükellef kılmışken, haşa darul harpte kendisine ortak koşmalarına cevaz vermiş olmaktadır. Buna göre Allahtan başka hüküm koyma hakkına sahip olduğu vehmedilen ilahları yani tağutları reddetmek küfür diyarında vacib olmamaktadır. Bütün bunlardan Allaha sığınırız. Alimlerin kapalı birkaç sözü ile Cinlerin ve insanların yaratılış gayesi olan tevhide istisna getirmek, şirke cevaz vermek nasıl bir ilim ve nasıl bir fıkıhtır? Bu ve benzeri iddia sahiplerinin kalpleri ne zaman Allah korkusundan ürperecek, ne zaman Allahın dini hakkında ilimsizce konuşmayı terk edecekler? Allahın azabı gelip çatmadan önce herkesin aklını başına alıp tevbe etmesi gerekmektedir.

Bu meyanda daha söylenecek belki çok şey vardır ancak sırf la ilahe illallah kelime-i tevhidi hakkında düşünenler dahi yukarda sayılan iddiaların batıl olduğunu görebilir. Zira bütün bu iddia sahipleri tağuta muhakeme olmanın tevhidin aslını bozduğunu kabul ettikten sonra bu istisnaları koymaktadırlar. Aslında ne bunlar ne de akılları sıra bunlara cevap yetiştirmeye çalışanlar tevhidi anlamış değillerdir. Zira tartışmalar çoğu zaman sadece Nisa: 60. Ayet üzerinde yürütülmekte ve öyle ki bu ayet inmeden önce tağuta muhakeme olmak küfür değilmiş gibi ayetin tefsirinde yapılan birkaç teville mesele kapatılmaya çalışılmaktadır. Halbuki bu ayet yeni bir hüküm getiren inşai bir nass değil bilakis zaten mevcut olan bir duurmdan bahseden ihbari bir nasstır:

أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُوا بِمَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ يُرِيدُونَ أَنْ يَتَحَاكَمُوا إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُوا أَنْ يَكْفُرُوا بِهِ وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَنْ يُضِلَّهُمْ ضَلَالًا بَعِيدًا

Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten inandıklarını öne sürenleri görmedin mi? Bunlar, tağut’un önünde muhakeme olmayı istemektedirler; oysa onlar onu reddetmekle emrolunmuşlardır. Şeytan da onları uzak bir sapıklıkla sapıtmak ister.
(Nisa 60)

Ömer (ra) da -rivayet sahihse- bu ayet nazil olmadan önce tağuta muhakeme olanları tekfir ederek katletmiştir. O, bu amelin küfür olduğunu şüphesiz la ilahe illallah’tan çıkarmıştı. Ayette geçen “onu (tağutu) reddetmekle emrolunmuşlardı” ibaresi de buna delalet etmektedir. Kısacası tağuta muhakemenin küfür olmadığını savunanlar bize Nisa: 60. Ayeti değil, tevhidin bizzat kendisini izah etmek zorundadır. Bu ayrıca tağuta muhakemeyi savunanlarda da onlara güya internet ortamından, kitap basarak vs cevap vermeye çalışanlarda da bir hayır olmadığını göstermektedir. Zira bunların hiç biri meseleyi olması gereken minvalde yani tevhid etrafında tartışmamaktadır.

Bu mücmel cevaptan sonra inşallah tağuta muhakeme ile alakalı şüphelere tafsilatlı cevap vermeye gayret edeceğiz inşallah.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1680
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0


1. Şüphe: İslama aykırı olmayan idari kanunlara muhakeme olmanın küfür olmadığını veyahut da bu fiili işleyenlerin tekfirinde tafsilat ve kapalılık olduğunu, bu meselenin açık olmadığını iddia edenlerin görüşü:

Bu iddia sahipleri şöyle derler:

“Tağuta muhakeme ile alakalı Nisa: 60 ayetinin bilhassa da dar’ul harpte, İslam mahkemesinin bulunmadığı bir ortamda, kafirler tarafından hakkı gaspedilmiş veya zulme uğratılmış bir müslümanla alakalı delaleti kati değil, zannidir. Zira, bu ayet Medine’de İslam mahkemesi varken tağutun mahkemesini tercih eden kimselerle alakalı nazil olmuştur. Biz, tağutun mahkemesine müracaatın bu hallerde de küfür olacağını araştırma ve tahkik neticesinde öğrenmiş bulunuyoruz, ancak bunu öğrenmeden önceki durumumuzu tekfir etmemiz gerekmez. Zira tevhide iman ettiği halde bu inceliğe vakıf olmayan kişiyi hüccet ikame etmeden tekfir edemeyiz. Nasıl ki alimler, Kur’an mahluktur diyen veya Allah’ın arşın üzerinde oluşunu inkar eden bidat fırkalarını nebevi hücceti kendilerine ulaştırmadan tekfir etmedilerse, kişi tağuttan İslama muhalif olmayan bir hükmü talep ettiğinde küfre girmeyeceğini düşünen bir kimseyi de bu husustaki hüccetleri ve alimlerin sözlerini ulaştırmadan tekfir edemeyiz. İslama muhalif hükümleri tağuttan talep eden kişiyi ise cahil dahi olsa tekfir ederiz, çünkü bu kişi haramı helal kılan bir teşriye muhakeme olmak istemiştir. Aynı şekilde iki müslümanın kendi arasındaki çekişmede tağutu hakem tayin etmelerini de herhangi bir tafsilata gitmeden tekfir ederiz ancak müslümanla kafirin arasındaki ihtilafta tağuta başvuranların küfrü bu kadar açık değildir. Zira Nisa:65. Ayette müminlere hitaben ”Aralarındaki çekişmelerde seni hakem tayin etmedikçe (…) iman etmiş olmazlar” buyurmaktadır. Kafir ise şeriatın hükmünü kabul etmez.”

Şimdi Allahın izni ve keremiyle bu iddia sahiplerine daha önce alimlerden naklettiğimiz hususlar çerçevesinde cevap vermek istiyoruz.

Bu bahsettiğimiz çevreler tağuta muhakeme ile alakalı Nisa: 60 ayetinin Medine İslam devletinde İslam mahkemesi var olduğu halde Rasulun hükmünden yüz çevirerek kendi istekleriyle tağuta başvuran kimseler hakkında nazil olduğunu, İslam mahkemesi olmayan küfür diyarlarında şeriata açıktan zıd olmayan konularda hakkını almak için tağuta başvuran kimseler için ayetin delaletinin zanni olduğunu ileri sürmektedir. Bu iddia hakkında da şunları söyleyebiliriz:

1- Evvela bu ayetin hükmünün sadece İslam devletinde şeriat mahkemesi olduğu halde ondan yüz çevirerek tağuta gidenlere has olduğunu, küfür diyarında tağuta muhakeme olanların kafir olmayacağını veya bu kimselerin tekfirinde tafsilata gidileceğini alimlerden hiç kimse söylememiştir. Bunu söyleyenler sadece asrımızdaki birtakım cahillerdir. Bu iddianın ümmette hiçbir selefinin olmaması batıl olduğunu gösteren en büyük karinelerden birisidir.

2- Ayetin lafzı gayet açıktır ve tağuta muhakeme olmanın imana zıd olduğunu –herhangi bir istisna getirmeksizin- ortaya koymaktadır. Yukarda zikrettiğimiz müfessirlerin açıklamaları da bu yöndedir. Hal böyleyken sırf ayetin Medine’de Rasulun hükmünden yüz çeviren kimseler hakkında nazil olmasından yola çıkarak ayetin açık lafzını göz ardı etmek ve ayetin sadece nüzül sebebi olan hadise ve benzerleri hakkında geçerli olduğunu iddia etmenin hiçbir dayanağı yoktur. Bunu iddia eden kimsenin Medine’de nazil olan bütün ahkam ayetlerinin sadece İslam devletinde uygulanabileceğini iddia eden kişiden çok fazla bir farkı yoktur. Nasıl ki hicab ayetinin Medine’de Müslümanların güçlü olduğu bir dönemde nazil olmasından hareketle Müslüman kadınların kapanmasının sadece Dar’ul İslam’da farz olduğunu, dar’ul harpte farz olmadığını iddia etmek mümkün değilse; tağutun mahkemesinden uzak durmanın da sadece İslam ülkesinde farz olduğunu iddia etmek de mümkün değildir. Sebebin hususiliği hükmün umumiliğine engel teşkil etmez. Sebeb-i nüzul ayeti anlamak için bir vasıta ve karinedir, ayeti sadece indiği vakıaya hasretmek, sınırlandırmak için değildir. Konuyla ilgili bütün delilleri göz ardı ederek sırf iniş sebebine dayanarak ayeti tefsir etmeye kalkmak ise büyük bir cehalettir. Ayet, bahsedilen kimselerin küfre girme sebebinin mücerred olarak “tağuta muhakemeyi istemeleri” olduğunu açıkça beyan etmektedir. Eğer tekfir illeti, sadece Rasulun hükmünü beğenmemekten ibaret olsaydı ayet bunu beyan ederdi fakat ayette bahsedilen küfür, tağuta muhakeme küfrüdür.

İbn kesir (rh.a) sözkonu ayetle alakalı şunları söylemektedir:

“Allah Teâlâ bu âyet-i kerîme'de Rasûlullah'a ve daha önce geçen peygamberlere inzal olunanlara îmân ettiğini İddia etmekle birlikte, ihtilâfların çözümünde Allah'ın kitabıyla Rasûlünün sünnetinden başka şeyleri hakem kılmak isteyenleri kötülemekte ve onların bu davranışlarını hoş karşılamamaktadır. Bu âyet-i kerîme'nin nüzul sebebi olarak zikredilenlere göre; bu âyet, ansârdan biri ile bir yahûdî hakkında nazil olmuştur. İhtilâfa düşmüşler ve Yahûdî: Benimle senin aranda Muhammed hakemdir, derken öteki de: Benimle senin aranda Kâ'b İbn Eşraf hakemdir, demiştir. Bir görüşe göre ise, bu âyet-i kerîme; zahiren müslüman olup da câhiliyye hâkimlerini hakem kılmak isteyen bir grup münafık hakkında nazil olmuştur. Başka görüş ve rivayetler de vardır. Ancak âyet-i kerîme hepsi hakkında genel olup, kitâb ve sünnetten yüz çevirerek bunların dışındaki bâtılları hakem kabul eden herkesi kötülemektedir. Âyetteki «Tâğût»tan bu kasdedilmektedir.“

İbn Kesir’in de beyan ettiği gibi ayetin belli bir olay hakkında indiği farzedilse dahi, ayetteki kınama İslam şeriatı haricindeki batıl şeriatlara muhakeme olan herkes hakkında umumidir. Bunun aksini bugüne kadar hiçbir alim iddia etmemiştir.

Kaldı ki Nisa: 60 ayetinin nüzul sebebi hakkında birden çok rivayet vardır ve bunların çoğunun sıhhati üzerinde ittifak edilmiş değildir. Bu nüzul sebebleri arasında en meşhurlarından bir tanesi olan ve de bazı kimselerin kendisinden batıl istidlallerde bulunmaya çalıştıkları Ömer (ra) kıssası dahi sened itibariyle zayıftır. Hatta tesbit edebildiğimiz kadarıyla bu ayetin nüzul sebebi olarak rivayet edilenlerin arasında en zayıfıdır. Bu kıssa ve benzerleri muhtelif lafız ve tariklerle rivayet edilmiş olmakla beraber içinde Ömer (ra)’ın söylediği rivayet olunan “Allah ve Rasulunun hükmünü beğenmeyenlere vereceğim hüküm budur” ifadesi olan rivayet Kelbi- Ebu Salih- İbn Abbas zinciriyle naklolunmaktadır. Bu kıssayı bu ifadelerle ve bu isnad zinciriyle Sa’lebi tefsirinde ve Vahidi, Esbab’un Nuzul adlı eserinde rivayet etmişlerdir. Bu rivayet muteber hadis kaynaklarında mevcut değildir. Muhammed bin Saib bin Bişr el-Kelbi ise İbn Hacer’in belirttiği gibi yalancılıkla itham olunmuş ve Rafızilikle suçlanmıştır. İbn Hacer, Tehzib’ut Tehzib adlı eserinde Kelbi  ile alakalı alimlerin birçok değerlendirmesini nakletmiştir. Alimlerden onu tezkiye eden yok gibidir. Ebu Hatim “İnsanlar onun hadislerini terk etme hususunda icma etmiştir” demektedir. İbn Hacer, daha da ileri giderek bazı alimlerden onun kafir olduğunu nakletmektedir. Onu tekfir edenlerden bazıları, Rasulullah’a vahiy getirmek için gelen Cebrail’in Onu (sallallahu aleyhi ve sellem) bulamayınca Ali (ra)’a vahyettiği itikadına sahip olduğunu iddia etmektedirler. Kufeli olan bu zatın Şiiliğin kurucusu Yahudi asıllı Abdullah bin Sebe’nin taraftarı olduğunu itiraf ettiği de İbn Hacer’in naklettiği haberler arasındadır. İbn Hacer, ayrıca Sufyan es-Sevri’den Kelbi’nin şöyle dediğini rivayet etmektedir: “Ebu Salih yoluyla İbn Abbas’tan naklettiğim her şey bir yalan olup, bunu benden sakın rivayet etmeyin” (Tehzib’ut Tehzib, 9/152-154)

Görüldüğü gibi ayetin iniş sebebi olarak rivayet edilen Ömer (ra) kıssası, kendisiyle istidlal edilebilecek, hüküm çıkartılabilecek bir senedle gelmemiştir. Bu rivayet bazı kitaplarda ancak şahid olarak, ek bir karine olarak zikredilmiştir. Bundan dolayı bu rivayeti kitaplarına alan bir çok alim, rivayetin itibar edilecek bir senedi olmadığına işaret eden qile (denilmiştir ki), yurva (rivayet edilir ki) gibi temriz sigalarıyla bu haberi nakletmiştir. Bunlardan birisi de Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab (rh.a)’dır. Kitab’ut Tevhid’de Nisa: 60 ayeti ile alakalı bab başlığında önce ayetin nuzul sebebi olarak Şa’bi’den gelen bir rivayeti naklettikten sonra ardından da “qile” denilmiştir ki diye başlayarak Ömer (ra) ile alakalı şu rivayeti nakletmiştir:

Birbirinden davacı iki kişiden birisi:
"Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın huzurunda muhakeme olalım." dedi. Öbürü ise:
"Yahudi Ka'b b. el-Eşref'in huzurunda muhakeme olalım." dedi. Sonra Ömer (radiyallahu anh)'e muhakeme olmaya gittiler ve ona meseleyi anlattılar. Ömer (radiyallahu anh) Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın huzurunda muhakeme olmak istemeyene:
"Doğru mu?" diye sordu. Adam:
"Evet" deyince, Ömer (radiyallahu anh) boynunu kılıçla vurarak adamı öldürdü. Bu olay üzerine Allah-u Teala mezkur ayeti kerimeyi indirdi.” (Bu iki rivayetin ve ayetin nuzul sebebi olarak rivayet edilen diğer haberlerin sıhhat derecesi ile alakalı Türkçe olarak geniş bilgi edinmek isteyenler, Kitab’ut Tevhid’in Ümmülkura yayınevi tarafından yayınlanmış tercümesinde Nisa: 60 ile alakalı bölümün dipnotlarına bakabilirler. (Age sf 184-185)

Şeyh, burada Ömer (ra)’a atfedilen “Allah ve Rasulunun hükmünü beğenmeyenlere vereceğim hüküm budur” ifadesini zikretmemiştir. Zaten Ömer (ra)’ın kıssasını nakleden müfessirlerin hepsi bu lafzı zikretmemiştir. İbn Kesir, sözkonusu Ömer (ra) hadisesini Nisa: 65’in nüzul sebebi olarak nakletmiş fakat İbn Ebi Hatim ve başkalarından naklettiği bu rivayette sözkonusu lafız yoktur. Bazı müfessirler ise Ömer (ra)’ın Allah rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’e bu şahsı öldürme sebebini açıklarken “O senin hükmünü reddetmişti” dediğini zikrederler. Bu rivayetin herhangi bir senedine ulaşamadım. Sadece gördüğüm kadarıyla bazı tefsirlerde (mesela Zeccac’ın Meani’il Kur’an’ı, Ragıb el-İsfahani tefsiri, İbn’ul Arabi’nin Ahkam’ul Kur’an’ı gibi) yine temriz sigası olan “yurva” (rivayet edilir ki) şeklinde nakledilmiştir. Razi ise bu lafzı ihtiva eden bir haberi “müfessirlerin birçoğu demiştir ki” şeklinde herhangi bir yere isnad etmeden kaydetmiştir.

Buna rağmen bu iddiacıların ayetin iniş sebebi hakkında rivayet edilen haberleri de anladıkları söylenemez. Bu haberlerde de onlara delil olacak bir şey yoktur… Ömer (ra)’ın münafığı öldürme sebebi olarak Allah ve Rasulu’nün hükmüne razı olmamasını gösterdiği velev ki sabit olsa bile bu, ayette bahsedilen küfrü,  sırf Rasulun hükmünü reddedenlere tahsis etmek için yeterli değildir. Ömer (ra)’ın bu sözü, yaşadığı hadisede tağuta muhakeme olmanın yanı sıra Rasulun hükmünü reddetmek de sözkonusu olduğu için sarf etmiş olması mümkündür. Ayrıca bu ayetin nüzul sebebi olarak bazı müfessirler kahinlere gidenlere işaret ederken, bazıları da fal oklarına veya put bekçilerine müracaat edenleri zikretmektedir. Bir çokları ise Ömer (ra) kıssasında olduğu gibi ayetin Ka’b bin Eşref’e muhakeme olanlar hakkında nazil olduğunu söylemektedir.  (Ayetin nüzul sebebiyle alakalı muhtelif rivayetler için Razi tefsirinden ilgili bölüme bakılabilir.) Gördüğümüz kadarıyla bu rivayet edilen nüzul sebebleri arasında en sahih olanı, ayetin Yahudi kahini Ebu Berze el-Eslemi’ye muhakeme olanlar hakkında nazil olduğu rivayetidir. Bunu Taberani rivayet etmiştir. Heysemi, Mecme’uz Zevaid’de ricalinin sahih ricali olduğunu beyan etmiştir. (Mecme’uz Zevaid, 7/6)
 
Bütün bu nüzul sebeblerinden sadece bir tanesini alıp, ondan sonra da o rivayetin içinde Ömer (ra)’ın söylediği rivayet olunan “Allah ve Rasulunun hükmünü beğenmeyenlere vereceğim hüküm budur” ifadesini esas alarak tağuta muhakeme konusunu Rasulun hükmünü beğenmeyenlere tahsis etmeye kalkmak ve gerek Nisa: 60 ve devamındaki ayetlerin gerekse diğer Kur’an nasslarının açık lafızlarını göz ardı etmek ya art niyeti  veya en iyi ihtimalle cehaleti gösterir. Bu ayetin sadece Allah rasulunun hükmünü terk edenlere has olduğu, bu rivayetin neresinden çıkmaktadır? Bunu daha önce hangi alim söylemiştir? Bu iddianın selef alimlerinden bir dayanağı var mıdır? Allaha yemin olsun ki, bu sırf cehaletle ve mücerred re’ye dayalı olarak söylenmiş bir sözden ibarettir. Halbuki Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:


مَنْ قَالَ فِي القُرْآنِ بِرَأْيِهِ فَلْيَتَبَوَّأْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ


Kim Kur’ân hakkında kendi re’yine göre konuşursa Cehennem’deki yerine hazırlansın.” (Tirmizî, Tefsir:1 no: 2951’de “Bu hadis hasendir.” Kaydıyla.)

Yeri gelmişken şunu da belirtelim ki tefsir kitaplarında geçen birçok rivayet sahih senedle bize ulaşmadığından dolayı kendisiyle hüküm çıkartılabilecek kuvvette değildirler. Bundan dolayı Şeyhulislam İbn Teymiyye (rh.a) şöyle demiştir:

“Malumdur ki tefsir kitaplarında nakledilen rivayetlerin çoğu, melahim (kıyamet alametleri) ve megazi (siyer ve tarih) kitaplarındaki rivayetler gibidir. Bundan dolayıdır ki İmam Ahmed şöyle demiştir: Şu üç şeyin isnadı yoktur: Tefsir, melahim ve megazi. Bu söz “aslı yoktur” şeklinde de rivayet edilmiştir ki buradaki asıldan kasıd, isnad manasındadır. Çünkü bunlarda genelde mürsel (senedi kopuk) rivayetler ağırlıktadır. Urve bin Zubeyr,Şa’bi, Zuhri, Musa bin Ukbe, İbn İshak ve bunlardan sonra gelen Yahya el-Emevi, Velid bin Muslim, Vakidi ve benzeri megazi müelliflerinin zikrettikleri rivayetler böyledir.” (Mecmu’ul Feteva, 13/346)

Görüldüğü gibi, tefsir ve siyer kitaplarında geçen rivayetlerin birçoğu ile istidlal etmek mümkün değildir, zira bu rivayetlerin birçoğunun sahabeye kadar ulaşan muttasıl, kesintisiz bir senedi yoktur. Fakat buna rağmen, günümüzde birçok kişinin bütün dini yaşantılarını hatta akidelerini tefsir ve siyer kitaplarından edindikleri bilgiler üzerine bina ettiklerini görürüz. Halbuki bizim için öncelikli kaynak hadisleri kesintisiz zincirle Allah Rasulune isnad eden sahih hadis mecmuaları ve sözüne itibar edilen tahkik ehli alimlerin bu hadis kaynaklarına dayalı olarak yazmış oldukları akide ve fıkıh kitapları olmalıdır. Tefsir kitaplarında geçen rivayetlerden ise ancak hadis alimleri tarafından sahih olduğu tesbit edilenler delil teşkil eder. Diğerleri ise ancak bir haber niteliğindedir ve ancak eldeki sahih delillerin şahidi ve takviyesi olarak değerlendirilebilirler. Bütün bunlar ehli nezdinde malum olan hususlardır.

3- Tağuta muhakemenin tek delili bu ayet değildir. Bilakis bu ayet, Müslümanların hiç bilmediği bir hükmü bildirmek için inşai bir tarzda değil bilakis, Münafıklardan bir topluluğun tevhidin bu bilinen esaslarına aykırı hareket ettiğini bildirmek için haberi bir tarzda nazil olmuştur. Ayette geçen “halbuki o tağutu reddetmekle emrolunmuşlardı” ifadesi buna işaret etmektedir. Çünkü bu münafıklar, hüküm vermenin sadece Allaha ait olduğunu bildikleri halde tağuta muhakeme olarak tevhidin aslını ihlal ettiler. Kısacası tağuta muhakemenin küfür oluşu bizzat kelime-i tevhidden bilinmektedir. Zira Allahtan başka ilahları reddetmek, Onun haricinde hüküm koyan tağutların reddini de ihtiva etmektedir. Nisa:60 ayetine kendince izah getirdiğini zannedenler bizzat dinin aslı olan tevhidi nasıl izah edeceklerdir? Nisa: 60 ayetini diyelim ki sebebi nüzulune dayanılarak belli bir konuya tahsis ettiniz; peki tağutu reddetmekle alakalı nassları ki Nisa: 60’da bu nasslara atıf vardır, keza hüküm ve teşri yetkisinin sadece Allaha ait olduğunu ifade eden nassları nasıl tahsis edeceksiniz?

Netice olarak; tağuta muhakeme olmak, beşeri kanunlarla hükmedilen mahkemelere müracaat etmek İslam dininin aslını bozan, asluddinle çelişen bir ameldir. Bu fiili yapan kimsenin niyeti, durumu ne olursa olsun bu hüküm değişmez. Keza müracaat ettiği hükmün muhteva itibariyle İslama uygun olması veyahut da bu müracaat eden kişinin darul harpte alternatif İslam mahkemesi olmayan bir yerde bulunması da bu hükmü değiştirmez. Tağuta muhakeme konusunda herhangi bir şekilde ayrıma giden veya istisna getiren kimse tevhidi anlamamıştır ve derhal bu küfür olan inancından vazgeçmesi gerekir. Bizden de geçmişte bu açıkladığımız akideye muhalif olarak sudur eden ne kadar batıl görüş varsa bundan da tevbe istiğfar ettiğimizi bu vesileyle bir kez daha ilan ediyoruz.



Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1680
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
2. Şüphe: Dar’ul Harp’te yani İslam Mahkemesi bulunmayan bir yerde tağuta muhakeme olunabileceği iddiası (Çift mahkeme şüphesi):

Biz yukarda tağuta muhakemenin şirk olduğunu kabul ettikleri halde dar’ul harpte bunun caiz olacağını iddia edenlerin sözünün küfür diyarında Allahtan başka ilahlar edinmeye cevaz vermekle aynı manaya geldiğini izah etmiş ve bu kişilerin bilhassa Nisa: 60 ayetinin Medine’de nazil olmasından hareketle ortaya atmış oldukları iddialara cevap vermeye çalışmıştık. Bu kimselerin bizzat La ilahe illallah şehadetiyle çeliştikleri ve şeriattaki hiçbir usule, kaideye uymayan bir iddiada bulundukları hususu gayet açıktır. Küfür diyarında tağuta muhakeme olunabileceğini ileri süren bu iddiacılar usul yönünden batıl olduğu açık olan bu görüşlerini delillendirebilmek için bu iddialarını nakil cihetinden de takviye etmeye çalışmaktadırlar. Bu amaçla da birtakım şer’i nassları ve alimlere ait sözleri istismar etmekte ve hatta sırf kendi dünyevi maslahatlarını temin için Allahın peygamberlerine ve de ashablarına iftira atmaktan dahi çekinmemektedirler. Bu mel’unlar birtakım nassları kendi reylerince yorumlayarak rasullerden bazılarının –haşa- küfür diyarında tağuta muhakeme olduğunu ileri sürecek kadar alçalmışlardır. Şimdi bizzat Allahın nebilerine ve de Allahın kitabına iftira içerdiği için öncelikle bu şüphelerin izalesine çalışacağız.

Bu hususta yine ilk önce mücmel cevap vereceğiz ki o da şundan ibarettir: Allahtan başka hüküm koyucuların reddini ihtiva eden “La ilahe illallah” kelimesi bütün rasullerin ortak davetidir. Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:

وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ إِلَّا نُوحِي إِلَيْهِ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدُونِ

"Senden önce hiçbir rasul göndermedik ki ona, 'Benden başka ibadete layık ilah yoktur; şu halde bana kulluk edin' diye vahy etmiş olmayalım."
(el-Enbiya 21/25)

وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَسُولًا أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ

"Andolsun ki biz her ümmete 'Yalnız Allah'a ibadet edin ve tağuttan sakının.' diye (tebliğ etmesi için) bir rasul gönderdik..."
(en-Nahl 16/36)

Görüldüğü üzere tevhid ve şirke dair meseleler bütün rasullerin dinlerinde ortaktır ve de tağutu reddetmek bütün rasullerin davetlerindeki ortak esastır. Tağuta muhakeme olmak ise tağutu reddetme farzına zıt bir fiildir. Bundan dolayıdır ki tağuta muhakeme olanları kınayan ayeti kerimede şöyle buyrulmuştur:

أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُوا بِمَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ يُرِيدُونَ أَنْ يَتَحَاكَمُوا إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُوا أَنْ يَكْفُرُوا بِهِ وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَنْ يُضِلَّهُمْ ضَلَالًا بَعِيدًا

"Sana ve senden öncekilere indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tağuta muhakeme olmak istiyorlar. Halbuki onu reddetmekle emrolunmuşlardı. Şeytan ise onları uzak bir sapıklıkla saptırmak istiyor."
(Nisa: 4/60)

Sıradan bir müminin dahi, reddetmesi emrolunan tağuta muhakeme olarak tevhidin birinci rüknü olan tağutu red kaidesiyle çelişmesi düşünülemezken bizzat bu akidenin davetçisi olan rasullerin –haşa ve kella- tağuta muhakeme olarak Allaha ait olan hüküm koyma yetkisini tağutlara vermeleri nasıl tasavvur edilebilir? Bu iddia sahipleri kendilerini ateşe götürecek öyle bir söz sarfetmektedirler ki bunun ne büyük bir sapıklık olduğunun farkında dahi değillerdir. Bu kişilerin rasuller (aleyhimusselam) hakkında ortaya attıkları şüpheler örümcek ağından daha zayıf birtakım delillendirmelerdir ancak biz yine de dini bilmeyen bazı cahillerin aldandığı bu şüphelerle alakalı muhtasar bazı açıklamalar yapmak istiyoruz.

Bu saptırıcılar muhakeme hususunda Musa (as) ve Yusuf (as) gibi peygamberlerin tağutlar huzurunda yaptıkları birtakım konuşmaları muhakeme olarak görüp haşa bu rasullerin tağuta muhakeme olduğunu zannetmişlerdir. Aynı şüpheleri Necaşi’nin huzurunda konuşma yapan Habeşistan muhaciri sahabelerle alakalı olarak da getirmişlerdir. Serahsi gibi bazı alimlerin kafirlerden haklarını talep eden Müslümanlarla alakalı sözlerini de aynı şekilde bir kimsenin tağuta muhakeme olarak hakkını savunmasının caiz olacağı iddiasına delil getirmişlerdir. Bütün bu şüphelerin ortak noktası şudur: Bu şüpheleri ortaya atanlar tağuta muhakemenin hatta lugatteki muhakeme kavramının ne olduğunu bilmemektedirler. Bundan dolayı da tağutların huzurunda bir kimsenin kendisiyle veya Müslümanlarla alakalı yaptığı her konuşmanın tağuta muhakeme sayılacağını zannederler. Halbuki risalenin en başında muhakemenin “ihtilafı hakime arzetmek” manasında olduğuna dair alimlerin sözlerini nakletmiştik. Tağuta muhakemeye delil getirilen bu kıssalarda ihtilaf halinde tağutun hakem tayin edilmesi nerededir? Müslüman ister tağutun bulunduğu meclislerde gerekse başka her ortamda dini ve dünyevi konularda hak ve adalet neyi gerektiriyorsa onu dile getirmekle mükelleftir. Bunun tağuttan hüküm talep etmekle alakası yoktur. Kaldı ki giriş kısmında da izah ettiğimiz gibi tağuta muhakemenin küfür olma sebebi bunun Allah’tan başkasına hüküm koyma yetkisi verme manasına gelmesidir. Bundan dolayı Allahın şeriatı dışında başka bir şeriata muhakeme olan kişi kafir ve müşriktir. Bu zikredilen kıssalarda sözkonusu peygamberlerin ve sahabelerin –onları böyle bir iftiradan tenzih ederiz- İslamdan başka batıl bir dine –Firavunun dinine veyahut da Hristiyanlık, Yahudilik gibi tahrif edilmiş bir şeriata- muhakeme olduklarına, bu batıl şeriatlara göre yargılanmayı kabul ettiklerine işaret eden en ufak bir delil sözkonusu değildir.

Gerek Yusuf (as), gerekse Necaşi'nin huzurunda konuşma yapan Cafer bin Ebi Talib öncülüğündeki sahabeler tağuta muhakeme başta olmak üzere her tür şirkten ve küfürden uzaktırlar. Allah onların tağuta muhakeme oldukları iftirasını atanlara lanet etsin. Hiç bir Allah korkusu olmayan bazı kimseler sırf kendi yaptıkları amelleri meşrulaştırmak için peygamberlere ve seçkin sahabelere iftira atmaktan çekinmemektedirler. Bu insanlar bunu yaparken hiç bir ilim edebine riayet etmeden, sadece düz mantıkla ve zahircilik yaparak hareket etmekte ve de olayların dış görünüşündeki benzerlikleri kullanarak ilmi olmayan ve düşünmesi kıt olan avamdan bazı kimseleri aldatmaktadırlar. Halbuki Yusuf (as)'ın zina iftirasını reddederek suçsuzluğunu ortaya koyması ile günümüzde tağutun mahkemesinde kişinin tağuta muhakeme olarak, onun hükümlerine göre yargılanmayı kabul ederek kendisini savunması arasında dağlar kadar fark vardır. Keza Necaşi'nin huzurunda hakkı ve tevhidi haykıran kimselerin durumu ile günümüzde tağutun küfür kanunlarından özgürlük dilenen kişilerin durumu yine çok farklıdır. Aradaki en büyük fark, günümüzde tağutun mahkemesinde savunma yapanların bunu muhakeme ortamında yapmaları ve bu şekilde tağutun kendilerini küfür kanunlarına göre yargılama yetkisine sahip olduğunu kabul etmeleridir. Kafirlerin iftira attıkları bir kimse elbetteki bu iftirayı reddedecektir. Ancak küfür olan şey kişinin iftirayı reddederken tağutun huzurunda davalı yani sanık statüsünde ve zahirde bu statüyü kabullenerek muhakeme olmasıdır. Bu ikisinin de "savunma" ismini taşıması ikisinin hüküm olarak aynı olmasını gerektirmez.

Kaldı ki Yusuf (as)'ın ve Habeşistan muhacirlerinin konuşma yaptıkları ortamın tıpkı günümüz mahkemelerinde olduğu gibi küfür kanunlarına yani Allahın hükmüne muhalif olarak çıkartılmış batıl teşrilere göre oluşturulmuş bir mahkeme ortamı olduğunu hiç kimse isbat edemez, buna dair hiç bir delil yoktur. Bu isbat edilemediğine göre bu vakıalarla günümüz vakıasını kıyaslamanın batıl olduğu ortaya çıkmaktadır. Çünkü birbirine kıyas edilecek iki şeyin aynı ortak illetleri taşıması gerekir. Halbuki tağutun konuştuğu her meclis tağuta muhakeme meclisi değildir. Tağuta muhakeme ancak tağutun kendi batıl şeriatına göre hüküm verdiği bir meclistir ki bu iki vakıada da böyle bir durum sözkonusu değildir. Velev ki burada kıyas yapılacağı farzedilse bile kıyas yapmak ancak müçtehidlerin işidir. Geçmişte hiç bir alim, bu kıssalardan küfür ahkamına göre tertip edilen mahkemelerde savunma yapılabileceği gibi bir netice çıkartmamıştır. Buna dair hiç bir nakil getirilemez. Bu tamamen günümüzdeki bazı cahillerin kendi hevalarına göre ihdas ettikleri batıl bir görüştür. Kısacası bu kıssaları günümüz vakıasına kıyas edenler, kıyas ve içtihad ehliyetine sahip olmayan avamdan kişilerdir. Bu görüşü reddetmek için bunun cahillere ait bir görüş olduğunu bilmek dahi yeterlidir. Ayrıca bu görüş tağuta muhakemenin caiz olduğu iddiasını içermekte ve bu surette bizzat tevhidin birinci rüknü olan tağutu reddetme ilkesiyle çelişmektedir ki her müslüman bunun batıllığını bilir.

Peygamberler ve sahabelere yönelik atılan tağuta muhakeme iftirasıyla alakalı vereceğimiz toplu cevap bu şekildedir. Akıl sahipleri için bu kısa açıklamalar dahi yeterlidir ancak biz yine de sözkonusu kıssaları tek tek ele alıp muhtasar cevaplar vermeye çalışacağız inşaallah.

 

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1680
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Musa (as)’a atılan Tağuta Muhakeme iftirasının reddi:

Allahu Teala Araf suresinde şöyle buyurmaktadır:

وَقَالَ مُوسَى يَا فِرْعَوْنُ إِنِّي رَسُولٌ مِّن رَّبِّ الْعَالَمِينَ {104} حَقِيقٌ عَلَى أَن لاَّ أَقُولَ عَلَى اللّهِ إِلاَّ الْحَقَّ قَدْ جِئْتُكُم بِبَيِّنَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ فَأَرْسِلْ مَعِيَ بَنِي إِسْرَائِيلَ {105}

7/104. Musa, "Ey Firavun! Ben alemlerin Rabbinin peygamberiyim.
7/105. Bana Allah'a karşı ancak gerçeği söylemek yaraşır. Size Rabbinizden bir mucize getirdim, İsrailoğullarını benimle beraber gönder" dedi.


Burada Musa (as)’ın Firavun’dan İsrailoğullarını kendisiyle göndermesini talep etmesi bazı kimseler için fitne teşkil etmiş ve bunu tağuttan hüküm talep edilebileceği iddiasına delil getirmeye çalışmışlardır. Musa (as) Firavuna muhakeme olmak gibi bir cürümden uzaktır, onu ve diğer rasulleri böyle çirkin bir ithamdan tenzih ederiz. Tağutla konuşmak, ondan birtakım taleplerde bulunmak tağuta muhakeme olmak değildir. Kişi ancak Allah’ın hükmüne aykırı teşride bulunan tağutun hükmünü talep eder veya kendisi talep etmese de tağutun batıl şeriatına göre hükmetmesine sessiz kalır, buna rıza gösterirse küfre girer. Burada Musa (as)’ın –haşa- Firavun’un kendi batıl dinine göre yapılan bir mahkemeye iştirak etmesi veya bu dine göre hüküm talep etmesi gibi bir şey sözkonusu değildir. Firavun İsrailoğullarını köleleştirmiş ve onlar üzerinde baskı yoluyla hükümranlık kurmuştu. Tıpkı bir kafirden veya zalimden elinde esir tuttuğu Müslümanları serbest bırakmasını talep etmek nasıl caizse Musa (as)’ın da aynı şekilde Firavun’dan İsrailoğullarını serbest bırakmasını talep etmesi aynı şekilde caiz olan bir fiildir. Bu hüküm, günümüzde tağutun batıl kanunlarına müracaat ederek birtakım kişileri hapisten veya esaretten kurtarma gibi fiillere kıyas edilemez. Çünkü bunda şirk kanunlarını hakem edinme sözkonusudur, diğerinde ise kafirden yardım talebi sözkonusudur. Esasında burada mahkemeyle uzaktan yakından alakalı bir durum yoktur ve bu kıssadan muhakeme meselesiyle alakalı istidlalde bulunmak batılın da batılı bir iştir. Eğer birtakım saptırıcılar bu tarz sözde delillendirmelerden yola çıkarak şüphe ekmemiş olsa bunun üzerinde durmaya bile gerek duymazdık. Vallahu’l mustean.

 

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1680
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Yusuf (as)’a atılan Tağuta Muhakeme iftirasının reddi:

Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:

قَالَ هِيَ رَاوَدَتْنِي عَنْ نَفْسِي وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ أَهْلِهَا إِنْ كَانَ قَمِيصُهُ قُدَّ مِنْ قُبُلٍ فَصَدَقَتْ وَهُوَ مِنَ الْكَاذِبِينَ

“Yusuf dedi ki: O benim nefsimden murad almak istedi. Kadının yakınlarından birisi de şahitlik ederek dedi ki: Eğer ki Yusuf’un gömleği önden yırtıldıysa kadın doğru söylemiş Yusuf ise yalancılardan olmuştur”
(Yusuf: 26)

Bazı kimseler Yusuf (as)’a atılan zina iftirasıyla alakalı olarak bir şahidin şahidlik yapmasından bahseden bu ayeti ve müfessirlerin konuyla alakalı açıklamalarını naklederek bazı müfessirlerin bu şahitliği hüküm vermek olarak tefsir ettiğini dile getirmektedirler. Mesela Taberi tefsirinde bu hususta şöyle demektedir:

وقيل: معنى قوله: (وشهد شاهد) : حكم حاكم.
19129 - حدثت بذلك عن الفراء، عن معلي بن هلال، عن أبي يحيى، عن مجاهد.

“Bir şahit şahitlik etti” kavlinden maksadın “bir hakim hükmetti” olduğu söylenmiştir. Bu bana Ferra-Mualla bin Hilal-Ebu Yahya kanalıyla Mücahid’den nakledilmiştir.”


Maverdi de bu şahitlikten kasdın hüküm vermek olduğunu zikrettikten sonra bu şahidin veya hakimin vasfı hakkında dört kavil zikretmektedir:

1- Bu şahit kundaktaki bir çocuktur.
2- İnsan da cin de olmayan Allahın yarattıklarından bir yaratıktır.
3- Kadının ailesinden hikmet sahibi birisidir veya Kadının amcaoğludur.
4- Bizzat yırtılan gömleğin kendisidir.

Bu kavillerin tafsilatı için Kurtubi tefsirinden Yusuf: 26 ayetinin tefsirine müracaat edilebilir.

Burada bizim maksadımız meselenin tafsilatlı müzakeresi değildir ancak en azından usulen şu sorunun sorulması gerektiğine inanıyoruz: “Kadının ehlinden bir şahit şahitlik yaptı” (Yusuf: 26) ayetinin bazı alimler tarafından “Bir hakim hakimlik yaptı” olarak tefsir edilmesi tağuta muhakeme konusuna nasıl delil teşkil etmektedir? Başkalarına sürekli usulden kaideden dem vuran bu zevat hangi usulle bu ayetten tağutun mahkemesinde savunma yapılacağını çıkartmıştır? Bu kişiler kendilerini müçtehid statüsünde mi görmektedir? Eğer böyle görüyorlarsa – ki bu bir hezeyandan öteye geçmez- her müçtehid (!) gibi bir konuya getirilen delilin delaletinin kat’i olması gerektiğini ve ihtimal vaki olduğunda istidlalin batıl olacağını bilmiş olmaları lazım. Sözkonusu ayette geçen şahidin beşikteki çocuk mu, yetişkin biri mi hatta gömlek mi olduğu gibi birçok görüş nakledilmektedir ve bu bahsettikleri görüş konuyla alakalı bir çok kavilden sadece bir tanesidir. Bu zaten başlı başına bu delilin ihtimalli bir delil olduğunu ve ihtimal taşıyan bu delille hüküm verilemeyeceğini göstermektedir. Kaldı ki bu şahidin “Eğer gömlek önden yırtılmışsa, kadın doğru söylüyor Yusuf yalan söylüyor…” ilh sözüyle hüküm vermiş olduğu kabul edilse bile buradaki hükümden kasıd nasıl bir hükümdür? Örneğin lugat alimlerinden Ahfeş, Meani’l Kuran adlı eserinde bu şahsın “sulh” yaptığından bahsetmektedir. Sulh ise kadılıktan ve mahkemeden başka bir şeydir. Bu konudaki açıklamalar inşaallah ilerde gelecektir.

Burada şu soruların sorulması gerekmektedir: Ne ayette ne de müfessirlerin kavillerinde buradaki meclisin –haşa- şirk hükümlerine dayalı olarak yapılan bir muhakeme meclisi olduğuna dair en ufak bir işaret var mıdır? Bu muasır cahillerden önce bu ayetle istidlal ederek tağuta muhakeme olunabileceğini ileri süren bir tane muteber alim gösterilebilir mi? Ayrıca buradaki hakimin vasfı nedir? Eğer bu hakim kundaktaki çocuk veya yırtılan gömlek ise bunlar nasıl tağut vasfını almaktadır? Kadının akrabası ise bu hükmü veya şahitliği bir arabulucu veya sulh yapan olarak değil de şirk ahkamıyla hükmeden bir tağut sıfatıyla yaptığına dair en ufak bir delil gösterilebilir mi? Bütün bunlar sırf usul yönünden dahi bu istidlalin batıl olduğunu göstermektedir. Zaten bu kıssayı muhakeme konusuyla alakalı gündeme taşıyanlar da bunun farkında olacak ki her zamanki yöntemleriyle sadece nakilleri avamın önüne atıp kaçmaktadırlar ve meselenin tahkikini yapmamaktadırlar. Hatta bu ayetin neye nasıl delil olduğunu dahi zikretmemektedirler. Çünkü meseleyi ilmi açıdan tahkik ettikleri zaman hiçbir şeye delil olmayacağı ortaya çıkacaktır. Ama maksat hakkı ortaya çıkarmak değil de bir takım kaviller zikrederek avamın gözünü boyamak olunca böyle şeyler yaşanabilmektedir.

Kısacası Yusuf (as)’ın tağut hakimlerinden birisine muhakeme olduğu iftirası da tıpkı diğerleri gibi sırf birtakım benzerliklerden yola çıkarak yapılmış bir göz boyamadan ibarettir. Yusuf (as)’ın aynı günümüz mahkemelerinde olduğu gibi kafirlerin dinine göre yargılanmaya rıza gösterdiğine dair hiçbir delil yoktur. Bunu ileri sürenler tevhid hakkındaki cehaletlerini ortaya koydukları gibi peygamberlerin masumiyetine de dil uzatmaktadırlar.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1680
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
İman eden sihirbazlara ve de İbrahim (as)'a atılan tağuta muhakeme iftirasının reddi:

Bismillahirrahmanirrahim,

Bizler daha önce de Allahın peygamberlerine yapılan bu tür iftiralara cevap vermeye çalışmıştık. Esasında bunlar belki cevap bile vermeye değmeyecek hezeyanlardır ama maalesef günümüzde cehaletin çoğalması ve Allah korkusunun azalmasından ötürü bir kısım insanlar bu türden iddiaları ciddiye almakta ve de şüpheye düşmektedir. O yüzden muhtasar da olsa bu iftiralara cevap vermek istiyoruz. Öncelikle de şunu belirtmemiz gerekiyor ki bu tür iddiaları ortaya atan kişiler rasullerin ortak daveti olan tevhid akidesini anlamamış olan tiplerdir. Zira tevhidi anlamış olsalardı tağuta muhakeme gibi açık bir şirk fiilinin hiçbir şeriatta caiz olmayacağını, bilhassa da Allahın rasullerinin ve de onların davetine muhatap olan ashablarının böyle bir şirk fiilinden münezzeh olduklarını anlarlardı. Nasıl olabilir ki siz hem bütün rasullerin “Allaha ibadet edin, tağuttan sakının” diye emretmek üzere geldiğine (Nahl: 36) inandığınızı iddia edeceksiniz ondan sonra da bu rasullerin “reddetmeleri emrolunduğu halde tağuta muhakeme olduklarını” (Nisa: 60) ileri süreceksiniz! Haşa ve kella! Peygamberler başta olmak üzere İslam imamlarından herhangi birisinin tağuta muhakeme olduğunu iddia eden herhangi birisine tağuta muhakemenin hükmü nedir, diye sorulur. Eğer küfürdür derse siz peygamberlere küfür mü isnad ediyorsunuz denilir. Yok biz tağuta muhakemeyi küfür görüyoruz savunmayı küfür görmüyoruz derlerse o zaman da denilir ki savunmayı, tağuta muhakemeden ayıran şey nedir, bunun muhakemeden ne farkı vardır denilir. Buna verecekleri hiçbir makul cevap yoktur çünkü savunma muhakemenin parçası olan bir işlemdir. Şu halde ya bu rasullerin ve davet imamlarının haşa tağuta muhakeme olduğunu iddia edecekler ki bu onlara küfür isnad etmektir, veyahut da tağuta muhakemenin bazı durumlarda caiz olduğunu ileri sürecekler ki bu da küfrün tek istisnasının ikrah olduğu kaidesine terstir ve de akidenin zamana ve zemine göre değişeceğini iddia etmektir veyahut da onların tağuta muhakeme olmadığını kabul edecekler ki o zaman zaten bir müşkilat kalmaz. Kafirlerle tartışmak, onlara karşı hüccet getirmek, onlardan zulmü def etmelerini talep etmek gibi şeylerin hiç birisi tağuta muhakeme anlamına gelmez. Tağuta muhakemenin tanımı bellidir ki o da –daha önce geçtiği üzere- ihtilafını tağuta arzetmek ve ondan hüküm talep etmektir. Şimdi bu zikredilen kıssalarda yani iman eden sihirbazların olayında veya İbrahim (as)’ın putperestlerle olan münazarasının neresinde ihtilaf vukuunda tağutu hakem tayin etmek ve de şirk kanunlarına göre husumetin çözülmesini talep etmek, şirk kanunlarını esas almak sözkonusudur? Öyle anlaşılıyor ki bu adamlar sırf vicdanlarını tatmin etmek ve de batıl amellerine kılıf bulmak amacıyla sırf şekli birtakım benzerliklerden hareketle delil getirmenin, şahit bulundurmanın sözkonusu olduğu bütün her şeyi muhakeme kapsamına sokup bu olaylarda tağuta muhakemenin esas illetinin yani Allahtan başkasına teşri ve hüküm verme yetkisi tanımanın sözkonusu olup olmadığını tahkik etmeksizin günümüzde bu illetin  bizzat tahakkuk ettiği şirk amellerine delil getirmeye çalışmışlardır.  Eğer ki sihirbazlar ya da İbrahim as Allahtan başkasına teşri yetkisi vermedilerse –ki onları bundan tenzih ederiz- şu halde günümüzde Alemlerin Rabbinden başkasının hüküm verme yetkisi kabul edilerek yapılan muhakeme işlemiyle bunları kıyas etmek batıl olur. Yok bunlar bu tevhid önderlerinin sırf maslahat için Allaha hükümranlığında şirk koşarak onların batıl kanunlarına muhakeme olduklarını iddia ediyorsa Allahın laneti sizin gibilerin üzerine olsun demekten başka bir söz kalmaz. Kısacası bunlara verilecek asıl cevap dinin aslı olan tevhidin içinde yer almaktadır. La ilahe illallah kelimesi bütün peygamberlerin ortak çağrısıdır ve bu çağrının içinde Allahtan başka hükümranlık iddiasında bulunan tağutların reddi de sözkonusudur. Rasuller dilleriyle buna davet edip amelleriyle buna muhalif bir şey yapacak değillerdir, Allah onları bundan korumuştur.

Bu kimselere yine usul açısından sorulacak başka bir soru da sizin bu iddiada selefiniz kimdir demek olacaktır. Yani bu iddiacılardan önce hangi rabbani alim bu ayetlerle istidlal edip tağuta muhakemenin bazı durumlarda caiz olduğunu ileri sürmüştür? Rabbani alimler için böyle bir şey zaten muhaldir ve bu hususta bu cahillerin kendi şahsi çıkarımlarından başka bir şey getirememeleri bile aslında bunların iddialarının batıllığını gösteren başlı başına bir karinedir.

Zikrettikleri ayetlerin tafsilatına gelince; Firavun’un sihirbazları kıssasında onların iman ettikten sonra Firavuna hitaben şöyle dedikleri zikredilmektedir:

قَالُوا لَنْ نُؤْثِرَكَ عَلَى مَا جَاءَنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالَّذِي فَطَرَنَا فَاقْضِ مَا أَنْتَ قَاضٍ إِنَّمَا تَقْضِي هَذِهِ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا

“İman eden sihirbazlar: "Seni, gelen apaçık mucizelere ve bizi yaratana üstün tutmayacağız. Ne hüküm vereceksen ver. Sen, ancak bu dünya hayatına hükmedebilirsin.” (Taha: 72)

Şimdi bu cahillerin istidlal ettiği “Ne hüküm vereceksen ver” ifadesi İbn Abbas başta olmak üzere birçok müfessir tarafından “Ne yapacaksan yap” şeklinde açıklanmıştır. Bunun Firavuna meydan okuma amaçlı bir söz olduğu aşikardır. Bu kavlin neresinde günümüzde zillet içinde tağuttan hüküm isteyen, af talep eden kimselerin ameline benzerlik vardır? Bilakis bu, tıpkı Nuh (as)’ın kavmine hitaben söylediği şu söz gibidir:

وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ نُوحٍ إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ يَاقَوْمِ إِنْ كَانَ كَبُرَ عَلَيْكُمْ مَقَامِي وَتَذْكِيرِي بِآيَاتِ اللَّهِ فَعَلَى اللَّهِ تَوَكَّلْتُ فَأَجْمِعُوا أَمْرَكُمْ وَشُرَكَاءَكُمْ ثُمَّ لَا يَكُنْ أَمْرُكُمْ عَلَيْكُمْ غُمَّةً ثُمَّ اقْضُوا إِلَيَّ وَلَا تُنْظِرُونِ

“Onlara Nuh'un haberini de oku. Hani o, kavmine şöyle demiş¬ti: "Ey kavmim! Eğer aranızda kalmam ve Allah'ın âyetleriyle öğüt verişim size ağır geliyorsa -ki, ben ancak Allah'a dayanıp güvenirim- haydi İşinizi sağlam tutun, ortaklarınızı da çağırın. Sonra işiniz size hiç bir tasa vermesin. Sonra da mühlet vermeksizin bana hükmünüzü uygulayın." (Yunus: 71)

Begavi (rh.a) bu ayetin tefsirinde şöyle demektedir:

فَاقْضُوا مَا أَنْتُمْ قَاضُونَ، وَهَذَا مِثْلُ قَوْلِ السَّحَرَةِ لِفِرْعَوْنَ: فَاقْضِ مَا أَنْتَ قاضٍ [طَهَ: 72] ، أَيِ: اعْمَلْ مَا أَنْتَ عَامِلٌ، وَلا تُنْظِرُونِ، وَلَا تُؤَخِّرُونَ وَهَذَا عَلَى طَرِيقِ التَّعْجِيزِ، أَخْبَرَ الله عن نوح [صلاة الله وسلامه عليه] أَنَّهُ كَانَ وَاثِقًا بِنَصْرِ اللَّهِ تَعَالَى غَيْرَ خَائِفٍ مِنْ كَيْدِ قَوْمِهِ، عِلْمًا مِنْهُ بِأَنَّهُمْ وَآلِهَتَهُمْ لَيْسَ إِلَيْهِمْ نَفْعٌ وَلَا ضُرٌّ، إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ.

]“Neye hükmedecekseniz hükmedin. Bu, tıpkı sihirbazların firavuna söylediği ’Ne hüküm vereceksen ver’ kavli gibidir. Yani ne yapacaksan yap! “Bana mühlet de vermeyin” yani (vereceğiniz hükmü) ertelemeyin. Bu ta’ciz yani onları aciz bırakma, acziyetlerini ortaya koyma anlamındadır. Allah Nuh (as)’ın Allah’ın yardımına dayandığını ve kavminin tuzağından korkmadığını zira onların ve de ilahlarının Allahın dilemesi hariç onlara hiçbir fayda ve zarar veremeyeceğini bildiğini haber verdi.”

Görüldüğü üzere iki olay yani sihirbazların Firavuna hitaben, Nuh as’ın da kavmine hitaben söylediği “neye hükmedecekseniz hükmedin” sözü meydan okuma amaçlı bir sözdür ve sözü söyleyenin Allaha tevekkülünü ve de kafirlerden korkmadığını ortaya koymaktadır. Bunun günümüzdeki zındıkların tağuta muhakeme olup onun kanunlarından hüküm istemesiyle bir ilişkisi olmadığı aşikardır.
   
İbrahim as olayına gelince; Allahu Teala Enbiya suresinde onun putları kırdıktan sonra kafirlerle yaptığı konuşmaları şu şekilde haber vermektedir:

قَالُوا مَنْ فَعَلَ هَذَا بِآلِهَتِنَا إِنَّهُ لَمِنَ الظَّالِمِينَ (59) قَالُوا سَمِعْنَا فَتًى يَذْكُرُهُمْ يُقَالُ لَهُ إِبْرَاهِيمُ (60) قَالُوا فَأْتُوا بِهِ عَلَى أَعْيُنِ النَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَشْهَدُونَ (61)قَالُوا أَأَنْتَ فَعَلْتَ هَذَا بِآلِهَتِنَا يَاإِبْرَاهِيمُ (62) قَالَ بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ هَذَا فَاسْأَلُوهُمْ إِنْ كَانُوا يَنْطِقُونَ (63)

59. Dediler ki: "Bunu putlarımıza kim yaptıysa şüphesiz kî o zalimlerdendir."
60. Dediler ki: "İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik."
61. Dediler ki: "Onu herkesin gözü önüne getirin, belki şahidlik ederler."
62. Dediler ki: "İlahlarımıza bunu sen mi yaptın; ey İbrahim?"
63. "Hayır" dedi. "Onların bu büyükleri bunu yapmıştır, onlara sorun; eğer konuşabilirlerse." (Enbiya: 59-63)

Kurtubi tefsirinde İbrahim kafirlerin mahkemesinde savunma yaptı diye bir ifade geçmemektedir. Kurtubi tefsirinde geçen ifade şudur:

قَوْلُهُ تَعَالَى: (قالُوا فَأْتُوا بِهِ عَلى أَعْيُنِ النَّاسِ) فِيهِ مَسْأَلَةٌ وَاحِدَةٌ، وَهِيَ: أَنَّهُ لَمَّا بَلَغَ الْخَبَرُ نمروذ وَأَشْرَافَ قَوْمِهِ، كَرِهُوا أَنْ يَأْخُذُوهُ بِغَيْرِ بَيِّنَةٍ، فَقَالُوا: ائْتُوا بِهِ ظَاهِرًا بِمَرْأًى مِنَ النَّاسِ حَتَّى يَرَوْهُ (لَعَلَّهُمْ يَشْهَدُونَ) عَلَيْهِ بِمَا قَالَ، لِيَكُونَ ذَلِكَ حُجَّةً عَلَيْهِ. وَقِيلَ:" لَعَلَّهُمْ يَشْهَدُونَ" عِقَابَهُ فَلَا يُقْدِمُ أَحَدٌ عَلَى مِثْلِ مَا أَقْدَمَ عَلَيْهِ. أَوْ لَعَلَّ قَوْمًا" يَشْهَدُونَ" بِأَنَّهُمْ رَأَوْهُ يُكَسِّرُ الْأَصْنَامَ، أَوْ" لَعَلَّهُمْ يَشْهَدُونَ" طَعْنَهُ عَلَى آلِهَتِهِمْ لِيَعْلَمُوا أَنَّهُ يَسْتَحِقُّ الْعِقَابَ. قُلْتُ: وَفِي هَذَا دَلِيلٌ عَلَى أَنَّهُ كَانَ لَا يُؤَاخَذُ أَحَدٌ بِدَعْوَى أَحَدٍ فِيمَا تَقَدَّمَ، لِقَوْلِهِ تَعَالَى:" فَأْتُوا بِهِ عَلى أَعْيُنِ النَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَشْهَدُونَ" وَهَكَذَا الْأَمْرُ فِي شَرْعِنَا وَلَا خِلَافَ فيه.

"Dediler ki: Onu herkesin gözü önüne getirin" buyruğu ile ilgili açıklanacak tek bir husus vardır. O da şudur: Buna dair haber Nemrud'a ve kavminin ileri gelenlerine ulaşınca, onu herhangi bir delil olmaksızın yakalayıp sorgulamak istemediler. Bundan ötürü insanların gözü önünde açıkça görü-lebileceği bir şekilde onu getirin dediler, tâ ki onu görsünler ve "belki" söyledikleri hususunda aleyhine "şahidlik ederler." Böylelikle bu ona karşı bir delil teşkil etsin.

Bir açıklama şekli de şöyledir: "Belki şahidlik ederler" şu demektir: Böylelikle onun çarptırılacağı cezayı görsünler ve kimse onun yaptığı işi yapmaya kalkışmasın. Ya da belki bir topluluk, onu putları kırarken gördüklerine dair "şahidlik ederler" ya da "belki" onun ilâhlarına dil uzattığına dair "şahidlik ederler" ve böylelikle cezayı hak ettiğini bilmiş olurlar.

Derim ki: Bu buyrukta, bundan önceki dönemlerde de herhangi bir kimsenin mücerred bir iddia ile sorumlu tutulmadığına dair delil vardır. Çünkü yüce Allah: "Onu herkesin gözü önüne getirin. Belki şahidlik ederler" buyruğu bunu gerektirmektedir. Bizim şeriatimizde de durum böyledir ve bunda hiçbir görüş ayrılığı yoktur.”

Öyle zannediyoruz ki bu iddiacılar Kurtubi’nin kafirlerin İbrahim as’ın putları kırıp kırmadığını delillere ve şahitlere dayalı olarak tahkik etmesinden yola çıkarak –ki bu ayetle alakalı yorumlardan sadece bir tanesidir- geçmiş ümmetlerin de mücerred iddia ile hüküm vermeyip meseleleri iyice soruşturduktan sonra hüküm verdiğini söylemesini baz almışlar ve de İbrahim as’a soru yöneltilen meclisin muhakeme meclisi olduğunu ileri sürmüşlerdir. Öncelikle Kurtubi bu meclisin muhakeme meclisi olduğunu söylememiş, sadece kafirlerin İbrahim as hakkında şahit ve delil aradıklarını zikretmiştir. Buradan İbrahim as tağutlara ait muhakeme meclisine gitti ve onlara savunma yaptı şeklinde bir netice çıkarmak ancak bu iddiacıların yaptığı bir yorumdan ibarettir. Daha önce de defalarca zikrettiğimiz gibi İslamda bütün hükümler varlık ve yokluk açısından illete bağlı olarak verilir. Tağuta muhakemenin küfür olma illeti Allahtan başkasına teşri yetkisi verilmesidir. Bu da ya sözkonusu hükmün bizzat ilahlar ve putlar adına verilmesi ya da onların hevalarına göre çıkarttıkları kanunlara göre verilmesi halinde sözkonusu olur. Şimdi İbrahim as’ın olayının neresinde Allahtan başkasının hükümlerinin veya hüküm koyma yetkisinin kabulü sözkonusudur? İbrahim as’ın böyle şirkleri kabul etmesi asla sözkonusu değildir. Sözkonusu olan şey –gerek Müslümanların gerekse kafirlerin arasında- gündelik hayatta sık sık karşılaşılabilecek bir hadisedir. Hayatın içinde yaşanan hırsızlık, bir eşyanın kırılması, telef edilmesi vb bir çok olay mahkemeye yansıtılmadığı halde insanlar kendilerince olayı tahkik ederler, olayı kimsenin görüp görmediğini araştırırlar ve böylece olayı kimin yaptığını ortaya çıkarmaya çalışırlar. Bir Müslümanın böyle bir durumda –tıpkı daha önce geçen Yusuf as’ın zina iftirasına cevap vermesi gibi- veya İbrahim as’ın hadisesinde olduğu gibi kafirleri ilzam etmek, onların dinlerinin batıllığını ortaya çıkarmak için birtakım   sözler sarfetmesinde bir sakınca olmaz. Çünkü orası tağuta muhakeme meclisi değildir, bir bağlayıcılığı olmayan ortamlardır. Günümüzdeki mahkemeler ise yegane hüküm mercii olarak kendilerini görmekte ve kişi ister hakkında dava açılan sanık olsun, isterse de dava açan müddei olsun mutlaka ihtilafını tağuta arzetmek durumundadır. Tağut da mevcut şirk kanunlarına göre bu ihtilafı çözer. Savunma makamı olan sanık pozisyonundaki şahıslar da aynı şekilde kendilerini mahkemeye veren davacıya karşı –ister devlet olsun ister özel şahıslar olsun- kendilerini şirk ahkamına göre müdafaa ederler ve böylece yine ihtilaflarını tağuta arzetmiş olurlar. Böyle bir açık şirk fiili böyle ayetlerden çıkartılan ihtimalli birtakım sözlerle hele ki alimlerden nakledilen konuyla alakası olmayan birtakım kavillerle mübah ilan edilemez. Yani böyle müteşabih delillere dayanarak muhkem naslarla küfür olduğu sabit olan tağuta muhakeme fiili meşrulaştırılamaz. Aynı şekilde alimlerin müteşabih birtakım kavillerine dayanarak şirk fiillerini meşrulaştırmak ancak kalplerinde eğrilik olan kimselerin vasfıdır. Kaldı ki alimlerin sözü usuluddin meselelerinde hüccet olmaz! Bizim bu sorulan meselelerle alakalı cevabımız kısaca böyledir. Bu hususta Yusuf as ve benzeri meselelerde daha önce verilen cevaplara müracaat edilebilir. Vallahu a’lem.




Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 156
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Bismillahirrahmanirrahim

Alıntı yapılan: Tevhid Ehli
Bu risalede gayemiz Allahın izniyle tağuta muhakeme olma fiilinin bizzat dinin aslı olan "la ilahe illallah" şehadetiyle çeliştiğine dair delilleri ortaya koymak ve konuyla alakalı ortaya atılan şüpheleri Allahın izni ve yardımıyla gidermeye çalışmaktır.

Bu değerli risaleyi PDF formatında aşağıdaki linkten indirebilirsiniz.




 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
5 Yanıt
2520 Gösterim
Son İleti 26.06.2015, 03:55
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
1374 Gösterim
Son İleti 17.11.2015, 14:43
Gönderen: İbn Teymiyye
10 Yanıt
5363 Gösterim
Son İleti 30.06.2018, 01:34
Gönderen: İbn Teymiyye
0 Yanıt
1923 Gösterim
Son İleti 13.11.2016, 22:13
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
1746 Gösterim
Son İleti 13.01.2017, 22:44
Gönderen: Tevhid Ehli