Tavhid

Gönderen Konu: KABİRLERİ ZİYARET ETMEK VE KABİRDEKİ KİŞİDEN YARDIM İSTEMEK - İBN TEYMİYYE  (Okunma sayısı 4181 defa)

0 Üye ve 5 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

AbdulAzim

  • Ziyaretçi
زيارة القبور والاستنجاد بالمقبور


Kabirleri Ziyaret Etmek ve Kabirdeki Kişiden Yardım İstemek




Müellif:
Şeyhu'l-İslam İbn Teymiyye

AbdulAzim

  • Ziyaretçi
Şeyh’ul-İslam Ebu’l-Abbas Ahmed b. Teymiyye’ye -Allah Azze ve Celle kendisine geniş rahmeti ile muamele etsin ve bizi ilminden faydalandırsın!- kabirleri ziyaret etmek, kabirde bulunan kimselerden yardım dilemek, oralara adaklar adamak, kabirleri temessüh etmek, onlarlarla tevessülde bulunmak, onlara istiğasede bulunmak ve bu konulara bağlantılı olan bazı kavramlar ve meseleler hakkında,  kendisine şu sorular yöneltidi:* 

-   Kabirleri ziyaret edip kendisinde veya bineği olan atında veyahutta eşeğinde bulunan bir hastalıktan dolayı, kabirde bulunan kimseden yardım isteyen, bu hususlardaki hastalığın giderilmesini talep eden ve bununla birlikte; “Ey Seyyidim! (Efendim!) Ben senin koruman altındayım! Benim nefsim senin zimmetindedir. Filan kimse bana zulmediyor, filan kimse bana eziyet ediyor” ve ya “Kabirde bulunan kimse kul ile Allahu Teala arasında bir vasıtadır” diyen kimsenin durumu nedir?

-   Mescidlere, tekkelere, -ister diri olsun, istersede ölü- şeyhlere dirhem, deve, koyun, mum, zeytinyağı vb. şeyleri adayan, sonra “Şayet benim çocuğum selamete erdiyse, bu şeyhimin benim üzerindeki şu şu şeyindendir.” Veya buna benzer şeyleri söyleyen kimsenin durumu nedir?

-   Şeyhine istiğasede bulunan ve ondan vuku’ bulan hadiselere karşı, kalbini sebat ettirmesini isteyen kimsenin durumu nedir?

-   Şeyhinin kabrine giden, kabre selam verip, sonra yüzünü kabrin üstüne süren ve iki eliyle de kabri mesh edip (ovalayan), daha sonra yüzünü mesh eden ve buna benzer filleri yapan kimsenin durumu nedir?

-   Kendi ihtiyacını kast ederek “Ya fulan senin bereketinle” veya “Şu ihtiyacım Allah’ın ve şeyhimin bereketi ile yerine geldi.” diyen kimsenin durumu nedir?

-   Sema (tasavvuf ayini) yaparak kabre gelen ve yüzünü açıp şeyhinin ellerinin arasına secde vaziyetinde yere koyan kişinin durumu nedir?

-   “Muhakkak ki orada (yani kastedilen hangi kabirse), gavsu cami’ olan yani herkesin imdadına yetişen bir kutub bulunmaktadır.” Diyen kimsenin durumu nedir?
 
Dediler ki: “Allah ecrinizi versin! Bize bu konular hakkında fetva veriniz ve bu konularda (söylenmesi gerekli olan) sözü bize açıklayınız.”

*Şeyh'ul İslam İbn Teymiye'nin; sünnet ve bidat olan kabir ziyaretleri, bazı aşırı tasavvuf ehli tarafından bilhassa kabirlerde işlenen şirk ve bidatlar hakkında mühim bilgiler verdiği bu risalesi Mecmu'ul Fetava, 27/64-105 sayfaları arasında yer almakta olup bazı yayınevleri tarafından Arapça'da müstakil kitap olarak da neşredilmiştir.

AbdulAzim

  • Ziyaretçi
Şeyhu’l-İslam İbn Teymiyye -Allah kendisine rahmet etsin!- bu sorulara cevap olarak şunları söylemektedir:

Hamd bütünüyle alemlerin rabbi olan Allah’a mahsustur. Allah’ın rasulleri kendisi için gönderdiği ve kitapları kendisi için indirdiği din; bir tek olup, şeriki/ortağı olmayan Allah’a ibadet etmek, O’ndan yardım istemek, O’na tevekkül etmek ve menfaatlerin celbi, zararların def’i için O’na dua etmektir. Allahu Teala’nın şu buyruğunda olduğu gibi:

{تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ - إِنَّا أَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ فَاعْبُدِ اللَّهَ مُخْلِصًا لَهُ الدِّينَ - أَلَا لِلَّهِ الدِّينُ الْخَالِصُ وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ فِي مَا هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ...}

«Kitab’ın indirilmesi Aziz (mutlak güç sahibi) ve Hakim (hüküm ve hikmet sahibi) olan Allah tarafındandır. Şüphesiz biz o Kitab’ı sana hak olarak indirdik. Öyle ise sen de dini Allah’a has kılarak O’na ibadet et! İyi bilin ki, halis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp da ondan başka kimseleri veli edinenler, “Biz onlara sadece, bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” diyorlar. Şüphesiz Allah, ayrılığa düştükleri şeyler konusunda aralarında hüküm verecektir.”» (Zümer:1-3)

{وَأَنَّ الْمَسَاجِدَ لِلَّهِ فَلَا تَدْعُوا مَعَ اللَّهِ أَحَدًا}

«Şüphesiz mescidler bütünüyle Allah’ındır. O halde Allah ile beraber birine dua etmeyin» (Cin: 18)

{قُلْ أَمَرَ رَبِّي بِالْقِسْطِ وَأَقِيمُوا وُجُوهَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَادْعُوهُ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ}

«De ki: “Rabbim adaleti emretti. Her secde yerinde yüzlerinizi (O’na) doğrultun. Dini Allah’a has kılarak O’na dua edin."» (A’raf:59)

{قُلِ ادْعُوا الَّذِينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِهِ فَلَا يَمْلِكُونَ كَشْفَ الضُّرِّ عَنْكُمْ وَلَا تَحْوِيلًا - أُولَئِكَ الَّذِينَ يَدْعُونَ يَبْتَغُونَ إِلَى رَبِّهِمُ الْوَسِيلَةَ أَيُّهُمْ أَقْرَبُ وَيَرْجُونَ رَحْمَتَهُ وَيَخَافُونَ عَذَابَهُ إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ كَانَ مَحْذُورًا}

«De ki: “O’nun dışında (ilâh diye) ileri sürdüklerinizi çağırın. Onlar, başınızdaki sıkıntıyı ne kaldırabilirler ne de değiştirebilirler.” Onların yalvardıkları bu varlıklar, “Hangimiz daha yakın olacağız” diye Rablerine vesile ararlar. O’nun rahmetini umarlar, azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı gerçekten korkunçtur.» (İsra: 56-57)

Seleften bir taife (Ridvanullahi aleyhim ecmain) bu ayeti kerime hakkında şu açıklamada bulunmuştur:

“Bazı topluluklar  Mesih’e, Uzeyr’e ve meleklere (Aleyhimu’s-Selam) dua etmekteydiler. (Bunun üzerine) Allahu Teala buyurdu ki: “Kendilerine dua edip durduğunuz kimseler, sizin benim kullarım olduğunuz, gibi benim kullarımdırlar. Tıpkı benim rahmetimi umduğunuz gibi rahmetimi umarlar, azabımdan korktuğunuz gibi azabımdan korkarlar, bana yaklaşmaya çalıştığınız gibi de bana yaklaşmaya çalışırlar.”

Nebilere ve meleklere (Aleyhimu’s-Selam) dua eden kimseler hakkında ki durum bu ise, acaba bunların altındaki kimselere dua edenlerin durumu nasıldır?

Allahu Teala şöyle buyurmuştur:


{أَفَحَسِبَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنْ يَتَّخِذُوا عِبَادِي مِنْ دُونِي أَوْلِيَاءَ إِنَّا أَعْتَدْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَافِرِينَ نُزُلًا}

«Küfredenler, benim dışımdaki kullarımı dost edineceklerini mi sandılar? Biz cehennemi kâfirlere konak olarak hazırladık.» (Kehf: 102)

{قُلِ ادْعُوا الَّذِينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ لَا يَمْلِكُونَ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَلَا فِي الْأَرْضِ وَمَا لَهُمْ فِيهِمَا مِنْ شِرْكٍ وَمَا لَهُ مِنْهُمْ مِنْ ظَهِيرٍ {*} وَلَا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ عِنْدَهُ إِلَّا لِمَنْ أَذِنَ لَهُ}

«De ki: “Allah’ın dışında (ilâh diye) ileri sürdüklerinizi çağırın. Göklerde ve yerde zerre kadar bir şeye sahip değillerdir. Onların yerde ve gökte hiçbir ortaklıkları yoktur. Allah’ın onlardan bir yardımcısı da yoktur. O’nun katında, O’nun izin verdiği kimseden başkası şefaat edemez.”» (Sebe: 22-23)

Bütün noksanlıklardan münezzeh olan Allah, kendisi dışında dua edilen bütün mahlukatların meleklerin, beşer olan kimselerin ve diğer başka kimselerin kendi mülkiyetinde zerre ağırlığınca bir şeye sahip olmadıklarını, mülkünde de ortağı bulunmadığını açıklamaktadır. Bilakis bütünüyle mülk ve hamd yalnızca bütün noksanlıklardan münezzeh olan kendisine mahsustur ve O her şeye kadirdir. Bununla beraber, O’nun tıpkı bir melikin yardımcıları ve destekçilerinin bulunması gibi, kendisine yardımcı olan bir yardımcısı da yoktur. O’nun nezdinde ki şefaatçiler (bile) ancak, Allah’ın kendisinden razı olduğu kimseye şefaat ederler. Böylelikle Allah Azze ve Celle şirkin (bütün) yönlerini ortadan kaldırır.

Allah’tan başkasına dua eden kimselerin dua ettiği kişi (konumu ve mevcut durumu bakımından); Ya maliktir ya da malik değildir. Malik olmadığı takdir de, ya ortaktır ya da değildir. Ortak olmadığı takdirde, ya yardımcıdır ve ya isteyen ve talep eden bir kimsedir. Bu kısımların ilk üçü yani; mulkiyet, ortaklık ve muavene (yardımcı olmak) kabul edilmeyen hususlardır. Fakat dördüncü kısma gelince; bu tıpkı Allahu Teala’nın buyurduğu gibi ancak onun izni olduktan sonra mümkün olur.

{مَنْ ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلَّا بِإِذْنِهِ}

«İzni olmaksızın O’nun katında şefaatte bulunacak kimdir?» (Bakara: 255)

{وَكَمْ مِنْ مَلَكٍ فِي السَّمَاوَاتِ لَا تُغْنِي شَفَاعَتُهُمْ شَيْئًا إِلَّا مِنْ بَعْدِ أَنْ يَأْذَنَ اللَّهُ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَرْضَى}

«Göklerde nice melekler vardır ki onların şefaatleri; ancak Allah’ın izniyle, dilediği ve razı olduğu kimselere yarar sağlar. » (Necm: 26)

{أَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ شُفَعَاءَ قُلْ أَوَلَوْ كَانُوا لَا يَمْلِكُونَ شَيْئًا وَلَا يَعْقِلُونَ - قُلْ لِلَّهِ الشَّفَاعَةُ جَمِيعًا لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ}

«Yoksa Allah’tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: “Hiçbir şeye malik olmasalar ve düşünemiyor olsalar da mı?” De ki: “Şefaat tümüyle Allah’a aittir. Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur. Sonra yalnız O’na döndürüleceksiniz.» (Zümer: 43-44)

{اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ مَا لَكُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا شَفِيعٍ أَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ}

«Allah, gökleri ve yeri, ikisi arasındakileri altı gün içinde yaratan sonra da Arş’a istiva edendir. Sizin için O’ndan başka hiçbir dost, hiçbir şefaatçi yoktur. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?» (Secde: 4)

{وَأَنْذِرْ بِهِ الَّذِينَ يَخَافُونَ أَنْ يُحْشَرُوا إِلَى رَبِّهِمْ لَيْسَ لَهُمْ مِنْ دُونِهِ وَلِيٌّ وَلَا شَفِيعٌ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ}

«Kendileri için Allah’tan başka ne bir veli, ne de bir şefii' bulunmaksızın, Rab’lerinin huzurunda toplanmaktan korkanları, Allah’a karşı gelmekten sakınsınlar diye, onunla (Kur’an ile) uyar.» (En’am: 51)

{مَا كَانَ لِبَشَرٍ أَنْ يُؤْتِيَهُ اللَّهُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ ثُمَّ يَقُولَ لِلنَّاسِ كُونُوا عِبَادًا لِي مِنْ دُونِ اللَّهِ وَلَكِنْ كُونُوا رَبَّانِيِّينَ بِمَا كُنْتُمْ تُعَلِّمُونَ الْكِتَابَ وَبِمَا كُنْتُمْ تَدْرُسُونَ} {وَلَا يَأْمُرَكُمْ أَنْ تَتَّخِذُوا الْمَلَائِكَةَ وَالنَّبِيِّينَ أَرْبَابًا أَيَأْمُرُكُمْ بِالْكُفْرِ بَعْدَ إِذْ أَنْتُمْ مُسْلِمُونَ}

«Allah’ın, kendisine Kitab’ı, hükmü (hikmeti) ve peygamberliği verdiği hiçbir insanın, “Allah’ı bırakıp bana kullar olun” demesi düşünülemez. Fakat (şöyle öğüt verir:) “Öğretmekte ve derinlemesine incelemekte olduğunuz Kitap uyarınca rabbânîler olun. Onun size, “Melekleri ve peygamberleri ilâhlar edinin.” diye emretmesi de düşünülemez. Siz müslüman olduktan sonra, o size hiç inkârı/küfrü emreder mi?» (Al-i İmran: 79-80)


Nebileri ve melekleri rabler edinen kimseler kafir olduğuna göre, bunların daha da altında olan şeyhleri ve diğer başka kimseleri rab edinenlerin durumu nasıl olur?

Sözün açıklamasına gelince: Kulun istediği şey; insanlarda veya hayvanlarda bulunan hastalığın şifası, muayyen bir yönde olmaksızın (genel olarak) dinin vefasını istemek, ehli için veya dünya ve ahirette ki belası (sıkıntısı) için afiyet istemek, düşmanına karşı yardım istemek, kalbin hidayetini talep etmek, günahın bağışlanmasını dilemek, cennete girmeyi veya ateşten kurtulmayı istemek, ilmi ve Kur’an’ı öğrenme hususunda muvaffakiyet talep etmek, kalbin islahını, ahlakın güzelleştirilmesini ve nefsin günahlardan arındırılmasını talep etmek gibi ancak Allahu Teala’nın güç yetirebileceği şeylerden ise; işte söz konusu bütün bu taleplerin, Allahu Teala’nın dışında bir başkasından talep edilmesi caiz değildir. Aynı şekilde kişinin ne bir meleğe ne bir rasule ne de bir şeyhe -ister ölü olsun ister diri-  “Günahımı bağışla, düşmanıma karşı bana yardım et, hastalığıma şifa ver, bana veya ehlime ve yahutta hayvanıma afiyet ver” gibi buna benzer şeyleri söylemesi de caiz değildir.

Her kim (yukarıdaki örneklerde olduğu gibi) böylesine bir şeyi her hangi bir mahluktan isterse bu kimse;  tıpkı meleklere, nebilere ve kendilerinin tasvir ettiği timsallere ibadet eden müşriklerin ve Mesih’e ve annesine (Allah’ın selamı ikisinin üzerine olsun) dua eden Nasara’nın/Hristiyanların işlemiş olduğu şirk türü ile Allah'a şirk koşmuş olur.


{وَإِذْ قَالَ اللَّهُ يَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ أَأَنْتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ اتَّخِذُونِي وَأُمِّيَ إِلَهَيْنِ مِنْ دُونِ اللَّهِ}

«Allah, (kıyamet günü) şöyle diyecek: “Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara, Allah’ı bırakarak beni ve annemi iki ilâh edinin, dedin?» (Maide: 116)

{اتَّخَذُوا أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللَّهِ وَالْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَمَا أُمِرُوا إِلَّا لِيَعْبُدُوا إِلَهًا وَاحِدًا لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ}

«Onlar hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i Allah’ın dışında rabler edindiler. Halbuki onlar, bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardır. O’ndan başka hak ilâh yoktur. O, onların şirk koştukları şeylerden münezzehtir.» (Tevbe: 31)

Kulun güç yetirebileceği şeyleri (kuldan) istemeye gelince; çeşitli hallerde o kuldan talep etmek caiz olur. Yani şu bir gerçektir ki; “Mahluktan istemek” bazen caiz olur, bazen de yasaklanmış olur. Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:


{فَإِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْ - وَإِلَى رَبِّكَ فَارْغَبْ}

«Öyleyse, bir işi bitirince diğerine koyul. Ancak Rabbine yönel ve yalvar.»(İnşirah: 7-8)

Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, İbn Abbas Radıyallahu Anhum’a  «İsteyeceğin zaman Allah’tan iste, yardım isteyeceğin zamanda Allah’dan yardım iste!»[Musned-i Ahmed: #2764-2763; Tirmizi, Sünen: #2516] diye tavsiye etmiş ve ashabından bir gruba da onlardan birinin elinden düşen bir kırbaç bile olsa insanlardan “Şunu bana ver”  diyerek bir şey istememelerini tavsiye etmiştir.

AbdulAzim

  • Ziyaretçi
Sahihayn’da Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurduğu sabit olmuştur:

«يدخل الجنة من أمتي سبعون ألفا بغير حساب، وهم الذين لا يسترقون، ولا يكتوون، ولا يتطيرون، وعلى ربهم يتوكلون»

«Ümmetimden 70 bin kişi hesapsız olarak cennete girecektir. O kimseler ki rukye yaptırmazlar, dağlama yaptırmazlar ve bir şeyi uğursuz görmezler. Onlar yalnız Rablerine tevekkül eden kimselerdir.»[Buhari #6472; Muslim #218;]

İstirka’: Rukye talep etmek  demek olup dua çeşitlerindendir. Bununla birlikte onun şöyle buyurduğu da sabit olmuştur:


«ما من رجل يدعو له أخوه بظهر الغيب دعوة إلا وكل الله بها ملكا كلما دعا لأخيه دعوة قال الملك: ولك مثل ذلك»

«Hiçbir kimse yoktur ki, kardeşi gıyabında o kimse için dua etsinde, Allah’da ona bir meleği vekil olarak bırakmasın. Kardeşi için her dua edişinde (vekil olarak tayin edilen) melek “Senin içinde bunun misli vardır.” Diye söyler.»[Hadisi bu lafzıyla bulamadım. Lakin, lafızları muhtelif, manaları aynı olmak ile birlikte, şu kaynaklarda buna benzer hadisler bulunmaktadır: Muslim #2732-2733; Ebu Davud #1534; İbn Mace #2895; Musned’u İbn-i Ebi Şeybe #43; Musannef İbn Ebi Şeybe #29158,29161; İmam Ahmed #21707,39/36;]

İnsanların birbirlerinin gıyabında dua etmeleri duada meşru bir şeydir. Bu sebeple ki Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem kendisine salat etmemizi ve onun için vesileyi istememizi emretmiştir. Bu şekilde dua ettiğimiz zaman bizim için ecir olduğunu da bize haber vermiştir.

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bir hadisinde şöyle buyurmaktadır:


«إذَا سَمِعْتُمْ الْمُؤَذِّنَ فَقُولُوا مِثْلَ مَا يَقُولُ ثُمَّ صَلُّوا عَلَيَّ فَإِنَّ مَنْ صَلَّى عَلَيَّ مَرَّةً صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ عَشْرًا ثُمَّ سَلُوا اللَّهَ لِي الْوَسِيلَةَ فَإِنَّهَا دَرَجَةٌ فِي الْجَنَّةِ لَا يَنْبَغِي أَنْ تَكُونَ إلَّا لِعَبْدِ مِنْ عِبَادِ اللَّهِ وَأَرْجُو أَنْ أَكُونَ أَنَا ذَلِكَ الْعَبْدَ. فَمَنْ سَأَلَ اللَّهَ لِي الْوَسِيلَةَ حَلَّتْ لَهُ شَفَاعَتِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ»

«Müezzini duyduğunuz zaman onun söylediğini söyleyin! Sonra bana salat getirin! Şüphesiz kim bana bir kere salat getirirse, Allah ona on kere salat eder. Sonra benim için vesileyi Allah’tan isteyiniz! Şüphesiz o cennete bir derecedir. Onun Allah’ın kullarından bir kula ait olması kaçınılmazdır ki, bende o kul olmayı umuyorum. Her kim benim için vesileyi Allah’tan isterse, onun için kıyamet günü benim şefaatim onun için helal olur.»[Muslim #384;]

Bir kimsenin kendisinden üstün veya kendisinden daha aşağı bir konumda olan kimselerden dua talep etmesi müslüman kimse için meşru’ kılınmış bir husustur. Konum bakımından üstün veya aşağıda olan kimselerden dua talep etmeye dair rivayetler bulunmaktadır. Şüphesiz Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Ömer Radıyallahu Anh’ı umreye yolcu etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Ey Kardeşim! Duanda bizi unutma!” [Bahru’z-Zehhar (Müsned-i Bezzar) #119]

Lakin Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem bize kendisine salat etmemizi, kendisi için vesileyi talep etmemizi emretmiş ve bununla beraber ona, bir kere salat eden kimseye, Allah’ın o kimseye on defa salat edeceğini, onun için vesileyi Allah’tan isteyen kimse için ise, kıyamet günü şefaatinin helal olduğunu haber vermiştir. Böylelikle onun bizlerden talep ettiği şeyde, bizim menfaatimize olan bir durum bulunmaktadır.

Bir kişinin başka bir kimseden, kendisinden istekte bulunulan söz konusu kimsenin menfaati için bir şey istemesi ile başka bir kimseden, o şeye ihtiyacı olduğu için bir şey istemesinin arasındaki fark açıktır.

Sahih de sabit olmuştur ki; Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem; Uveyseni’l Karani’den bahsetmiş ve Ömer Radıyallahu Anh’a şöyle demiştir:


«إنْ اسْتَطَعْت أَنْ يَسْتَغْفِرَ لَك فَافْعَلْ» «Senin için istiğfar dilemesine güç yetirebilirsen, bunu yap!»[Muslim #2542]

Sahihayn’da varid olduğu üzere; Ebu Bekir ve Ömer Radıyallahu Anhuma’nın arasında bir şey vuku bulmuş, bunun üzerine Ebu Bekir Ömer için “Benim için istiğfar dile!” demiştir. Lakin diğer bir hadiste Ebu Bekir’in “Ömer’e sinirlendiği” zikredilmiştir.

Bazı toplulukların rukye talebinde bulunduğu, bunun üzerine de Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in onlara rukye yaptığı da sabittir. Yine Sahihayn’da; insanlar susuz kaldıklarında (kuraklık çektiklerinde), Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den kendileri için istiska (yağmur duasın)  da bulunmasını istedikleri, Onun da onlar için Allah’a dua ettiği ve böylelikle üzerlerine yağmur yağdırıldığı sabit olmuştur.

Aynı şekilde Sahihayn’da Ömer b. el-Hattab’ın Abbas ile istiska da bulunduğu da varit olmuştur.  (Ömer Radıyallahu Anh) Dua ederek şöyle diyordu:


«اللَّهُمَّ إنَّا كُنَّا إذَا أَجْدَبْنَا نَتَوَسَّلُ إلَيْك بِنَبِيِّنَا فَتَسْقِيَنَا وَإِنَّا نَتَوَسَّلُ إلَيْك بِعَمِّ نَبِيِّنَا فَاسْقِنَا فَيُسْقَوْنَ»

«Allah’ım! Gerçekten biz kuraklık çektiğimiz zaman, sana Nebimiz ile tevessül ediyorduk, sende bize yağmur ihsan ediyordun. Şimdi ise sana Nebi'mizin amcası ile tevessülde bulunuyoruz, üzerimize yağmur yağdır. Böylelikle onlara (kendilerine) yağmur ihsan ediliyordu.» [İstiska/yağmur duası ile alaklı bu ve buna benzer diğer hadisler için bkz: Buhari, Ebvabu’l-İstiska]

Yine Sünen’de varit olan bir rivayete göre; bedevinin biri Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e şöyle demiştir:


«جَهَدَتْ الْأَنْفُسُ وَجَاعَ الْعِيَالُ وَهَلَكَ الْمَالُ فَادْعُ اللَّهَ لَنَا فَإِنَّا نَسْتَشْفِعُ بِاَللَّهِ عَلَيْك وَبِك عَلَى اللَّهِ»

«Canlar tükendi, ahali aç kaldı, mallar helak oldu. Bizim için Allah’a dua et! Allah’ı sana, senide Allah’a şefaatçi kılıyoruz.»

Bunun üzerine Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem tesbih getirdi, öyle ki bu (söze karşı olan öfkesi sebebi ile, korku ve endişe) ashabının yüzünden bile belli oldu. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bunun üzerine şöyle buyurdu:


«وَيْحَك! إنَّ اللَّهَ لَا يُسْتَشْفَعُ بِهِ عَلَى أَحَدٍ مِنْ خَلْقِهِ شَأْنُ اللَّهِ أَعْظَمُ مِنْ ذَلِكَ»

«Yazık sana! Şüphesiz Allah’ın kendisi yarattıklarından hiçbir kimseye şefaatçi kılınamaz! Allah’ın şanı bundan çok büyüktür.»[Ebu Davud, Sünen #4726]

Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem onun şu sözünü ikrar ediyor; “Seni Allah’a şefaatçi kılıyoruz”; şu sözünü ise inkar ediyordu “Allah’ı sana şefaatçi kılıyoruz.” Çünkü şafi’ (şefaat isteyen) kendisi için şefaat edilen kimseden ister, kul ise Rabbinden ister ve ona yaklaşmak için şefaat talep eder. Rab Teala ise ne kuldan ister, ne de onu kendisine bir şefaatçi edinir.

AbdulAzim

  • Ziyaretçi
Meşru’ Kabir Ziyaretlerinin Keyfiyeti

“Meşru kılınmış kabir ziyareti” konusuna gelince; bu ölüyü selamlamak ve Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in ashabına kabirleri ziyaret ettiklerinde şu duayı söylemelerini öğretmesi gibi, ölünün cenazesi için kılınan namaz mesabesinde ölü için dua etmektir: 

«سَلَامٌ عَلَيْكُمْ أَهْلَ دَارِ قَوْمٍ مُؤْمِنِينَ وَإِنَّا إنْ شَاءَ اللَّهُ بِكُمْ لَاحِقُونَ وَيَرْحَمُ اللَّهُ الْمُسْتَقْدِمِينَ مِنَّا وَمِنْكُمْ وَالْمُسْتَأْخِرِين نَسْأَلُ اللَّهَ لَنَا وَلَكُمْ الْعَافِيَةَ اللَّهُمَّ لَا تَحْرِمْنَا أَجْرَهُمْ وَلَا تَفْتِنَّا بَعْدَهُمْ»

«Selam size Ey mü’minler diyarının ahalisi! Şüphesiz bizlerde inşaAllah sizlere katılacağız. Allah bizden ve sizden, öncekilerimize ve sonrakilerimize rahmet etsin. Allah’tan bizim ve sizin için afiyet diliyoruz. Allah’ım! Onların ecirlerinden bizi mahrum bırakma ve bizi onlardan sonra fitneye uğratma!» [Bu hadis farklı lafızlar ile şu kaynaklarda geçmektedir: Müsned-i Ahmed #24475, S. 25/41; Muslim #249, 974; Sünen-i İbn Mace #1547] 

Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu da rivayet edilmiştir:

«مَا مِنْ رَجُلٍ يَمُرُّ بِقَبْرِ رَجُلٍ كَانَ يَعْرِفُهُ فِي الدُّنْيَا فَيُسَلِّمُ عَلَيْهِ إلَّا رَدَّ اللَّهُ عَلَيْهِ رُوحَهُ حَتَّى يَرُدَّ عَلَيْهِ السَّلَامُ»

«Hiç bir kimse yoktur ki; dünyada tanıdığı bir adamın kabrine uğrayıp ona selam vermemiş olsun da, Allah o ölüye ruhunu geri vererek kardeşinin verdiği selâmı almasını sağlamasın.»

Allahu Teala hayatta olan bir kimseye, tıpkı ölmüş bir kimsenin cenaze namazını kıldığı zaman ona sevab verdiği gibi, ölmüş bir kimseye dua ettiği için de ona sevab vermektedir. Bu sebeple Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem bunun münafıklara yapılmasını yasakladı.

Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:


«وَلَا تُصَلِّ عَلَى أَحَدٍ مِنْهُمْ مَاتَ أَبَدًا وَلَا تَقُمْ عَلَى قَبْرِهِ»

«Onlardan ölen bir kimsenin namazını asla kılma! Kabri başında da durma!» (Tevbe: 84)

Hayatta olan bir kimsenin, ölmüş bir kimseye ihtiyacını sunması, ondan bir şeyler istemesi ve onunla tevessülde bulunması ise şer’i (kabir) ziyaret(leri) kapsamında değildir. Aksine hayatta olan bir kimsenin, ölmüş bir kimse için cenaze namazı kılması gibi, dirinin ölüye menfaati vardır. Allahu Teala o kimsenin ölmüş bir kimse için yaptığı bu dua ve ihsanından dolayı ona merhamet eder ve onun bu amelinden dolayı ona sevab verir. Sahihde Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu sabit olmuştur:

 
«إذَا مَاتَ ابْنُ آدَمَ انْقَطَعَ عَمَلُهُ إلَّا مِنْ ثَلَاثٍ: صَدَقَةٍ جَارِيَةٍ أَوْ عِلْمٍ يُنْتَفَعُ بِهِ مِنْ بَعْدِهِ أَوْ وَلَدٍ صَالِحٍ يَدْعُو لَهُ»

«Adem oğlu öldüğü zaman ameli şu üç şey dışında kesilir: Devam etmekte olan sadaka, kendisinden sonra fayda veren ilim ve kendisi için dua eden salih bir evlat.»[Muslim #1631]

AbdulAzim

  • Ziyaretçi
Peygamber veya Salih Bir Kimsenin Kabrine Gidip Onlardan Bir Şeyler İsteyen ve Yardım Dileyen Kimselerin Hükmü Hakkında, Fasıl

Peygamberin, salih bir kimsenin veya salih ya da peygamber (kabri) olduğuna inanılan veyahut ta bu vasıflara sahip olmayan bir kimsenin kabrine giden, o kabirden bir şeyler isteyen ve yardım dileyen kimsenin durumuna gelince; bu mesele şu üç durumda değerlendirilir.

Birinci Durum:

Kabirde bulunan kimseden; kendisinde veya hayvanındaki hastalığı gidermesini, borcunu ödemesi hususunda yardım etmesini, düşmanından kendisi için intikam almasını, kendisine, ehline ve hayvanına afiyet vermesini ve bunlara benzer yalnız Allah Azze ve Celle’nin kadir olabileceği şeyleri istemesi gibi bir kişinin (söz konusu) bu kabirde bulunan kimseden ihtiyacının giderilmesini talep etmesidir. Bu (fiili yapan) kişiden tevbe talep edilmesini, şayet tevbe etmez ise öldürülmesini gerektiren açık bir şirktir.

Şayet bu (tarz fiilleri işleyen) kişi derse ki; “Ben ondan, Allah’a benden daha yakın olduğundan dolayı, bana bu işlerde şefaat etmesi için ondan istiyorum. Allah’a onunla, tıpkı sultana ona yakın olan kimseler ve yardımcıları ile tevessül edildiği gibi tevessülde bulunuyorum.” İşte bu tarz bir eylem müşriklerin ve Nasara’nın fiillerindendir. Onlar hahamlarını ve rahiplerini şefaatçi edinmek sureti ile istedikleri şeyler hususunda kendilerine şefaatte bulanacaklarını zannediyorlardı. Hâlbuki Allah müşriklerin şöyle dediklerini haber vermektedir.


وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى

«“Biz onlara sadece, bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz”» (Zümer: 3)

أَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ شُفَعَاءَ قُلْ أَوَلَوْ كَانُوا لا يَمْلِكُونَ شَيْئًا وَلا يَعْقِلُونَ﴿*﴾ قُلْ لِلَّهِ الشَّفَاعَةُ جَمِيعًا لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ ثُمَّ إلَيْهِ تُرْجَعُونَ

«Yoksa onlar Allah’tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: “Hiçbir şeye sahip olmayan ve akıl da edemeyen kimseler olsalar da mı?” De ki: “Şefaat tümüyle Allah’a aittir. Göklerin ve yerin mülkiyeti Ona mahsustur. Sonra yalnız O’na döndürüleceksiniz.» (Zümer: 43-44)

مَا لَكُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا شَفِيعٍ أَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ

«Sizin için ondan başka ne bir veli, ne de bir şefaatçi vardır. Hala düşünmeyecek misiniz?» (Secde: 4)

مَنْ ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إلا بِإِذْنِهِ

«İzni olmaksızın O’nun katında şefaatte bulunacak kimdir?» (Bakara: 255)

Böylelikle Allah Azze ve Celle kendisi ile mahlukatının arasındaki farkı açıklamış oldu. Şu bir gerçektir ki; insanların büyük olarak saydığı/gördüğü kimselerden bir kişiye ulaşmak için, (kendisine o büyük addedilen kişi tarafından) ikramda bulunulan bir kimse ile şefaatte bulunması insanların âdetidir. Bu şekilde aracı ondan ister ve o da bu kimsenin ihtiyacını ya istediğinden, ya korktuğundan ya utandığından ya da sevdiğinden veyahut başka sebeblerden dolayı yerine getirir. Allah Subhanehu ve Teala’nın katında ise ancak kendisine şefaat etmesi için izin verilen kimse dışında kimse şefaat edemez, onun dilemesi dışında bir şey yapamaz ve şefaatçinin şefaati ancak onun izni ile gerçekleşir. İşler bütünüyle O’na aittir.

Bu sebepledir ki Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Ebu Hureyre Radıyallahu Anh’den rivayet edilen ve muttefakun aleyh olan şu hadisinde şöyle buyurmuştur:


«لَا يَقُولَنَّ أَحَدُكُمْ: اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِي إنْ شِئْت اللَّهُمَّ ارْحَمْنِي إنْ شِئْت وَلَكِنْ لِيَعْزِمْ الْمَسْأَلَةَ فَإِنَّ اللَّهَ لَا مُكْرِهَ لَهُ»

«Sizden biriniz kesinlikle şöyle demesin: “Allah’ım eğer dilersen beni bağışla! Dilersen bana rahmet et!” Bilakis istediği şey üzerinde hırslı olsun. Muhakkak ki Allah’ı zorlayacak hiçbir şey yoktur.» [Buhari #6339,7477; Muslim #2679]

Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in beyan ettiği üzere; noksanlıklardan münezzeh olan rabbimiz dilediğini yapar. Aracının, katında aracılık yaptığı kişiyi zorlaması ve isteyen kimsenin kendisinden istekte bulunulan kişiyi istediği hususta zorlaması ve ona eziyet etmesi gibi; dilediği şey hususunda Allah’ı zorlayacak hiçbir kimse yoktur.

Rağbet (arzu ile yönelmek) meselesine gelince; Allahu Teala’nın şu kavlinde buyurduğu gibi rağbetin Allah’a yönelik yapılması gereklidir.


فَإِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْ - وَإِلَى رَبِّكَ فَارْغَبْ

«Öyleyse, bir işi bitirince diğerine koyul. Ve sadece rabbine rağbet et/yönel!» (İnşirah: 7-8)

Rahbet (korku) ise
وَإِيَّايَ فَارْهَبُونِ «Ve yalnız benden korkun!» (Bakara: 40) kavli gereğince Allah’tan olmalıdır (yalnız Ondan korkulmalıdır).

فَلَا تَخْشَوُا النَّاسَ وَاخْشَوْنِ

«İnsanlardan değil, benden korkun!» (Maide: 44)

Allah Azze ve Celle bizlere Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e dua da salat getirmemizi istemiş ve bunu dualarımıza olan icabetinin sebeplerinden kılmıştır.

Dalalete düşmüş kimselerin çoğunun söylediği şu sözü gelince: “Bu kimse Allah’a benden daha yakındır. Ben ise Allah’a uzağım. Benim bu vasıta olmaksızın Allah’a dua etmem mümkün değildir.” Diğer müşriklerinde buna benzer sözleri vardır.

Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:


وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إذَا دَعَانِ

«Kullarım beni soracak olurlarsa, şüphesiz ben (onlara) çok yakınım! Bana dua ettiği zaman, dua sahibin duasına icabet ederim.» (Bakara: 166)

Sahabenin Radıyallahu Anhum Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem‘e şu soruyu yönelttikleri rivayet edilmiştir:


«يَا رَسُولَ اللَّهِ: رَبُّنَا قَرِيبٌ فَنُنَاجِيه أَمْ بَعِيدٌ فَنُنَادِيه؟»

“Ya Rasulullah! Rabbimiz yakın mıdır ona karşı sesimizi alçak tutalım, yoksa uzak mıdır ona nida edelim ?“  Bunun üzerine Allah Azze ve Celle bu ayeti indirdi. [İlgili ayetin tefsirlerinde bu rivayet zikredilmiştir bkz: Tefsir’u İbn-i Ebi Hatim]

Yine ashab Radıyallahu Anhum sahih de geçtiği üzere bir seferde seslerini tekbirler ile yükseltiyorlardı. Bunun üzerine Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu.


«يَا أَيُّهَا النَّاسُ أَرْبِعُوا عَلَى أَنْفُسِكُمْ فَإِنَّكُمْ لَا تَدْعُونَ أَصَمَّ وَلَا غَائِبًا بَلْ تَدْعُونَ سَمِيعًا قَرِيبًا إنَّ الَّذِي تَدْعُونَهُ أَقْرَبُ إلَى أَحَدِكُمْ مِنْ عُنُقِ رَاحِلَتِهِ»

«Ey İnsanlar! Nefislerinize eziyet etmeyin/acıyın! Siz ne sağır, ne de gayb da olan birine dua ediyorsunuz. Bilakis işiten ve yakın olan birine dua ediyorsunuz. O dua ettiğiniz Allah ki, size devenizin boynundan daha yakındır.» [Buhari #2992; Muslim #2704;  Musned-i Ahmed #19599] 

Allahu Teala kullarına kendisi için namaz kılmalarını, kendisine karşı alçak sesli olmalarını ve (namazda) şöyle demelerini emretmiştir.


إيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ

«Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz.» (Fatiha: 4)

Müşriklerin ise (bize emredilen sözün aksine) şu sözlerini bize haber vermektedir:


مَا نَعْبُدُهُمْ إلَّا لِيُقَرِّبُونَا إلَى اللَّهِ زُلْفَى

«“Biz onlara sadece, bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz”» (Zümer: 3)

Daha sonra müşrik olan bu zat’a, (i’tiraz olarak) şöyle denilir:

Sen dua ettiğin kimseye dua ettiğin zaman, eğer onun senin durumunu çok iyi bildiğini, istediğini verebilme hususunda güç sahibi olduğunu ve sana karşı çok şefkatli olduğunu zannediyorsan, işte bu cehalettir, sapıklıktır ve küfürdür. Şayet sen biliyorsan ki; Allah Azze ve Celle her şeyi en iyi bilen, çok kudretli ve çok şefkatli olandır, o halde niçin Allah’tan istemeyi terk edip, isteğini ondan başkasına arz ediyorsun? Sen Buhari Rahimehullah ve başkalarının Cabir Radıyallahu Anh’dan tahriç ettikleri şu hadisi (hiç) işitmiyor musun?

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem işlerde istihare yapmayı, bize Kur’an’dan bir sure öğrettiği gibi bizlere öğretirdi. Buyurdu ki: “Sizden biriniz, bir işi yapmayı tasarladığı zaman (kararsızlık halinde iken), farz namazın dışında iki rekât namaz kılsın, sonra şöyle diyerek dua etsin”

«إنِّي أَسْتَخِيرُك بِعِلْمِك وَأَسْتَقْدِرُك بِقُدْرَتِك وَأَسْأَلُك مِنْ فَضْلِك الْعَظِيمِ فَإِنَّك تَقْدِرُ وَلَا أَقْدِرُ وَتَعْلَمُ وَلَا أَعْلَمُ وَأَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ اللَّهُمَّ: إنْ كُنْت تَعْلَمُ أَنَّ هَذَا الْأَمْرَ خَيْرٌ لِي فِي دِينِي وَمَعَاشِي وَعَاقِبَةِ أَمْرِي فَاقْدُرْهُ لِي وَيَسِّرْهُ لِي ثُمَّ بَارِكْ لِي فِيهِ وَإِنْ كُنْت تَعْلَمُ أَنَّ هَذَا الْأَمْرَ شَرٌّ لِي فِي دِينِي وَمَعَاشِي وَعَاقِبَةِ أَمْرِي فَاصْرِفْهُ عَنِّي وَاصْرِفْنِي عَنْهُ وَاقْدُرْ لِي الْخَيْرَ حَيْثُ كَانَ ثُمَّ أَرْضِنِي بِهِ - قَالَ - وَيُسَمِّي حَاجَتَهُ»

«‘Allah'ım! Senin ilminle Senden hayır istiyorum. Senin kudretinle Senden güç istiyorum ve Senin büyük fazlından Senden istiyorum. Çünkü Senin gücün yeter, benim gücüm yetmez; Sen bilirsin, ben bilmem ve Sen gayb olan şeyleri hakkıyla bilensin. Allah'ım! Eğer bu işin, dinim, geçimim ve işimin sonu için hayırlı olduğunu biliyorsan, onu bana takdir et ve onu benim için kolaylaştır. Sonra da onda bana bereket ver. Eğer bu işin, dinim için, geçimim ve işimin sonu için kötü olduğunu biliyorsan, onu benden, beni de ondan uzak tut ve bana hayır nerede ise onu takdir et. Sonra da o işe beni razı kıl.’ Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem “Kişi bu duayı yaparken ihtiyacını zikreder” diye eklemiştir.»

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Allah’ın kullarına şöyle demelerini emretti: “Allah'ım! Senin ilminle Senden hayır istiyorum. Senin kudretinle Senden güç istiyorum ve Senin büyük fazlından Senden istiyorum.”

Şayet sen biliyorsan ki; (o dua ettiğin zat) Allah Azze ve Celle’ye senden daha yakındır ve onun katında derece bakımından senden daha üstündür… İşte bu hak bir sözdür. Lakin bu kendisiyle batılın kastedildiği bir hak sözdür. O kimsenin senden Allah’a daha yakın olmasının ve derece bakımından senden daha üstün olmasının ma’nası; ona daha çok sevap verilmesi ve sana ihsan edilen şeylerden ona daha çok ihsan edilmesidir. Bunun manası mesela “Sen o kimseye dua ettiğin vakit Allah’ın senin ihtiyacını gidermesi, sadece Allahu Teala’ya dua ettiğin zamanki ihtiyacını gidermesinden daha büyük olacaktır.” Demek değildir.

Şayet sen azaba müstehak olmuşsan ve de -içerisinde düşmanlığa dair şeylerin bulunması gibi bir- duan reddedilir/icabet edilmezse; ne peygamber ne de salih bir kimse Allah’ın hoş görmediği bir işte sana ne yardım edebilirler, ne de Allah’ın buğuz ettiği şeylere müdahale edebilir. Bu böyle olmasa bile neticede Allah merhamet etmeye ve (duaları) kabul etmeye daha layık olandır.

AbdulAzim

  • Ziyaretçi
İkinci Durum: Zat İle Tevessülün Mahiyeti ve Bu Hususta Sünnet ve Bidat Olan Durumların Açıklanması

Bundan sonra şayet dersen ki; “Bu kimse Allah Azze ve Celle’ye dua ettiği zaman, Allah onun duasına benim yapmış olduğum duamdan daha çok icabet etmektedir.”

Zikredilen bu husus -bizim üç durumda taksim ettiğimiz- konunun ikinci kısmına girmektedir.

Bu senin söz konusu kişiden bir (şey hakkında) faaliyet göstermesini isteyip, (bizzat) ona (yönelip) dua etmen demek değildir. Lakin bu, tıpkı hayatta olan bir kimse için “Benim için dua et!” denilmesi ve ya sahabenin Radıyallahu Anhum Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den (kendileri için) dua etmesini istemeleri gibi; söz konusu o kişiden senin için dua etmesini istemen demektir. Daha önce geçtiği üzere bu durum, hayatta olan kimseler için meşru kılınmıştır.

Nebiler, salihler ve diğer sınıf insanlardan vefat etmiş olan kimselerden dua talep etmeye gelince; bizim onlara şöyle dememiz meşru’ kılınmamıştır: ”Bizim için dua et! Bizim için Rabbinden iste!”

Bu ameli sahabeden ne de tabiinden hiçbir kimse yapmamış, imamlardan hiçbir kimse bu ameli emretmemiştir. Ne de bu konu hakkında bir hadis varit olmuştur.

Bilakis sahihte sabit olmuştur ki; onlar (sahabeler) Ömer Radıyallahu Anh zamanında susuzluktan dolayı kuraklık çektikleri vakit, Abbas Radıyallahu Anh ile istiska da (yağmur duasında) bulunuyorlar ve Ömer Radıyallahu Anh’da  (rivayetlerde geçtiği üzere) şöyle diyordu:


«اللَّهُمَّ إنَّا كُنَّا إذَا أَجْدَبْنَا نَتَوَسَّلُ إلَيْك بِنَبِيِّنَا فَتَسْقِيَنَا وَإِنَّا نَتَوَسَّلُ إلَيْك بِعَمِّ نَبِيِّنَا فَاسْقِنَا فَيُسْقَوْنَ»

«Allah’ım! Gerçekten biz kuraklık çektiğimiz zaman, sana Nebimiz ile tevessül ediyorduk, sende bize yağmur ihsan ediyordun. Şimdi ise sana Nebi'mizin amcası ile tevessülde bulunuyoruz, üzerimize yağmur yağdır.» Böylelikle onlara yağmur ihsan ediliyordu. [Tahriçi daha önce geçti.]

Ashab Radıyallahu Anhum Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in kabri başına giderek “Ya Rasulullah! Bizim için dua et! Bizim için yağmur iste! Bize isabet eden şu sıkıntıyı sana şikayet ediyoruz!” vb. gibi şeyler söylemediler.

Binaenaleyh bunu sahabeden hiçbir kimse yapmamıştır. Bilakis bu Allah Azze ve Celle kendisi hakkında delil indirmediği bid’at bir fiildir. Sahabe Radıyallahu Anhum bunun aksine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in kabrine gittikleri zaman ona selam veriyorlar, dua etmek istedikleri zaman ise Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in kabri şerifine dönerek dua etmiyorlardı. Bilakis yönlerini değiştirip, kıbleye yöneliyorlar değişik yerlerde dua ettikleri gibi tek ve ortağı olmayan Allah’a dua ediyorlardı.

Bu konu hakkında “Muvatta” ve diğer eserlerde Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu varittir:


«اللَّهُمَّ لَا تَجْعَلْ قَبْرِي وَثَنًا يُعْبَدُ اشْتَدَّ غَضَبُ اللَّهِ عَلَى قَوْمٍ اتَّخَذُوا قُبُورَ أَنْبِيَائِهِمْ مَسَاجِدَ»

«Allah’ım kabrimi kendisine ibadet edilen bir put kılma! Nebilerin kabirlerini mescid edinenlere karşı Allah’ın gazabı artmıştır.»[Muvatta #85]

Sünende geçtiği üzere de şöyle buyurmuştur:


«لَا تَتَّخِذُوا قَبْرِي عِيدًا وَصَلُّوا عَلَيَّ حَيْثُمَا كُنْتُمْ فَإِنَّ صَلَاتَكُمْ تَبْلُغُنِي»

«Kabrimi bayram yerini edinmeyin! Siz nerde olursanız bana salat getirin. Şüphesiz sizin salatınız bana ulaşır.» [Ebu Davud, Sünen #2024; Abdurrezzak, Musannef #7542,7543; Musned-i Ahmed #8804. Bu kaynaklarda “Kabrimi bayram yerini edinmeyin!” ifadesinden sonra “Evlerinizi de kabirlere çevirmeyiniz!” ifadesi geçmektedir.]   

Ayağa kalkamadığı bir rahatsızlığı esnasında sahihte geçtiği üzere şöyle buyurmuştur:


«لَعَنَ اللَّهُ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى اتَّخَذُوا قُبُورَ أَنْبِيَائِهِمْ مَسَاجِدَ»

«Allah Yahudi ve hristiyanlara la’net etsin! Onlar nebilerin kabirlerini mescid ediniyorlardı.» [Buhari #1330,1390,4441; Muslim #529,530 ] 

İşte bu şekilde Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem onların bu yaptıklarından (ümmetini) sakındırıyordu. Aişe -Allah ondan ve anne ve babasından razı olsun!- şöyle demiştir:


«وَلَوْلَا ذَلِكَ لَأُبْرِزَ قَبْرُهُ وَلَكِنْ كُرِهَ أَنْ يُتَّخَذَ مَسْجِدًا»

«Şayet bu şekilde olmasaydı onun kabri kesinlikle meydanda bırakılırdı. Lakin oranın mescid edinilmesi kerih görülmüştü.» [Az önce geçen kaynaklara bkz.] 

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in ölmeden beş gün önce şöyle söylediği Muslim’in sahihinde geçmektedir:


«إنَّ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ كَانُوا يَتَّخِذُونَ الْقُبُورَ مَسَاجِدَ أَلَا فَلَا تَتَّخِذُوا الْقُبُورَ مَسَاجِدَ فَإِنِّي أَنْهَاكُمْ عَنْ ذَلِكَ»

«Şüphesiz sizden öncekiler kabirleri mescid edindiler. Dikkat edin! Kabirleri mescid edinmeyin. Muhakkak ki bunu sizi yasaklıyorum!» [Sunen-i Kubra, Nesai #11058]

Ebu Davud’un süneninde ise şöyle geçmektedir:


«لَعَنَ اللَّهُ زَوَّارَاتِ الْقُبُورَ وَالْمُتَّخِذِينَ عَلَيْهَا الْمَسَاجِدَ وَالسُّرُجَ»

«Allah kabirlerin üzerine mescid edinip aydınlatan ziyaretçilere la’net etsin!» [Ebu Davud, Sünen #3236 ;Ebu Davud et-Taylasani, Müsned #2478. Ayrıca şu kaynaklarda farklı lafızlar ile geçmektedir: İbn Mace, Sünen #1574; Musned-i Ahmed #8452, 8670, 15657 ]

Bu sebeple alimler demişlerdir ki: Kabirlerin üzerlerine mescid inşa etmek caiz değildir. Kabre veya kabre yakın/komşu olan kimselere bir şeyler adamak da caiz değildir. Adak olarak sunulan bu şey ister dirhem, ister zeytin yağ, ister mum, isterse de hayvan veya bunların dışında ki herhangi bir şey olsun fark etmez. Hepsi ma’siyet olan adak (nezir) cinsindendir. Sahih de sabit olduğu üzere Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:


«مَنْ نَذَرَ أَنْ يُطِيعَ اللَّهَ فَلْيُطِعْهُ وَمَنْ نَذَرَ أَنْ يَعْصِيَ اللَّهَ فَلَا يَعْصِهِ»

«Her kim Allah’a itaat etmeyi adarsa, O’na itaat etsin! Her kimde Allah’a isyan etmeyi adarsa, sakın O’na isyan etmesin!»[Buhari #6696]

Alimler; “Bu tür bir adağı adayan kimsenin yemin kefaretini ödemesi gerekir mi?” diye iki vecih üzerine ihtilaf etmişlerdir…

Bu sebeple selef imamlarından hiçbir kimse “Namazın kabirlerin yanında veya türbelerde kılınması müstehabtır veya faziletlidir… Burada kılınan namaz veya yapılan dua diğer yerlerde kılınan namazlardan ve yapılan dualardan daha faziletlidir...” gibi bir şey söylememiştir. Bilakis onlar, bu sözlerin aksine, namazın mescitlerde ve evlerde kılınmasının, -ister peygamberlerin kabri, isterse de salihlerin kabri olsun fark etmez-, kabirlerin –ki buraların “türbe” diye isimlendirilmesi veya isimlendirilmemesi de durumu değiştirmez- yanında kılınmasından daha faziletli olduğu hususunda hepsi ittifak etmiştir.

Şüphesiz Allah Azze ve Celle ve Rasulu Sallallahu Aleyhi ve Sellem birçok şeyin türbelerde değil mescitlerde yapılmasını meşru’ kılmışlardır.

Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:


وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنْ مَنَعَ مَسَاجِدَ اللَّهِ أَنْ يُذْكَرَ فِيهَا اسْمُهُ وَسَعَى فِي خَرَابِهَا

«Allah’ın mescitlerinde onun adının anılmasını men’ eden ve onların yıkılması için çalışandan kim daha zalimdir.» (Bakara: 114)

Allah Azze ve Celle bu ayeti kerimede, “Mescid” yerine “Türbe/Meşhed” lafzını kullanmamaktadır.

وَأَنْتُمْ عَاكِفُونَ فِي الْمَسَاجِدِ

«Mescitlerde i’tikafda olduğunuz halde…» (Bakara: 187)

Subhanehu ve Teala bu ayeti kerimede de “Türbe/Meşhed” lafzını kullanmamıştır…


قُلْ أَمَرَ رَبِّي بِالْقِسْطِ وَأَقِيمُوا وُجُوهَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ

«De ki: “Rabbim adeleti emretti. Her mescitte yüzlerinizi (O’na) çevirini…”» (A’raf: 29)

إنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللَّهِ مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَأَقَامَ الصَّلَاةَ وَآتَى الزَّكَاةَ وَلَمْ يَخْشَ إلَّا اللَّهَ فَعَسَى أُولَئِكَ أَنْ يَكُونُوا مِنَ الْمُهْتَدِينَ

«Allah’ın mescitlerini, ancak Allah’a ve ahiret gününe iman eden, namazı (dosdoğru) kılan, zekâtı veren ve ancak Allah’tan korkan kimseler imar edebilir. İşte onların doğru yolu bulanlardan olmaları umulur.» (Tevbe:18)

وَأَنَّ الْمَسَاجِدَ لِلَّهِ فَلا تَدْعُوا مَعَ اللَّهِ أَحَدًا

«Şüphesiz mescidler bütünüyle Allah’ındır. O halde Allah ile beraber birine ibadet etmeyin»(Cin: 18)

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır:


«صَلَاةُ الرَّجُلِ فِي الْمَسْجِدِ تَفْضُلُ عَلَى صَلَاتِهِ فِي بَيْتِهِ وَسُوقِهِ بِخَمْسِ وَعِشْرِينَ ضِعْفًا»

«Bir adamın mescitte kılmış olduğu namaz, evinde ve çarşısında kıldığı namazdan, yirmi beş kat daha faziletlidir.»[Hadisi bu lafzıyla tesbit edemedim. Lakin benzer lafızlarla ve “Bir adamın cemaatle kılmış olduğu namaz” farkı ile şu kaynakda geçmektedir. Muslim #649]

«مَنْ بَنَى لِلَّهِ مَسْجِدًا بَنَى اللَّهُ لَهُ بَيْتًا فِي الْجَنَّةِ»

«Her kim Allah için bir mescit bina ederse, Allah’da onun için cennette bir ev bina eder.»[Darimi, Sünen #1432; İbn Mace, Sünen #736]

Bu tarz fiilleri kabirlerde yapmaya gelince… Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in kabirleri mescid edinmekten nehy ettiği ve bu fiili yapan kimselere lanet ettiğine dair rivayetler varit olmuştur. Bu hususu Buhari’nin sahihinde, Taberi’nin ve başkalarının tefsirlerinde, Vesime’nin “Peygamberlerin Kıssalarında” zikrettiği gibi, sahabe ve tabiinden de birçok kimse şu ayeti kerimenin üzerine şu açıklamaları zikretmişlerdir:

وَقَالُوا لَا تَذَرُنَّ آلِهَتَكُمْ وَلَا تَذَرُنَّ وَدًّا وَلَا سُوَاعًا وَلَا يَغُوثَ وَيَعُوقَ وَنَسْرًا

«Dediler ki: “İlahlarınızı sakın bırakmayın! Vedd’i, Suva’ı, Yeğus’u, Ye’uk’u ve Nesr’i sakın bırakmayın!”»(Nuh: 23)

Dediler ki:
Bu isimler Nuh Aleyhisselam’ın kavminde bulunan bazı salih kimselere aitti. Bu kimseler ölünce arkalarından halk onların kabirlerinde beklemeye başladılar. Bu halde uzun bir müddet geçirdiler. Sonra onların timsallerini put edindiler. İşte onların kabirlerinde vakit geçirmeleri, onlara el sürmeleri, bu yerleri öpmeleri, onların yanında, oralarda dua etmeleri veya buna benzer şeyler, Allah’a şirk koşmanın ve putlara ibadetin aslını oluşturmaktadır.

Bu sebepledir ki Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

«اللَّهُمَّ لَا تَجْعَلْ قَبْرِي وَثَنًا يُعْبَدُ»

«Allah’ım kabrimi kendisine ibadet edilen bir put kılma!» [Tahrici daha önce geçmişti.] 

Alimler; her kim Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in kabrini veya diğer peygamber ve salih kimselerin kabirlerini -örneğin; sahabeden, ehl-i beytten ve bunların dışında ki kimselerin kabirleri gibi- ziyaret ederse, o kimsenin o kabri elleriyle mesh etmemesi/ovalamaması ve orayı öpmemesi gerektiğinde ittifak etmişlerdir. Aksine dünyada “Hacer’ul-Esved” dışında öpülmesi meşru’ kılınmış hiç bir cansız nesne yoktur.

Sahihayn’da Ömer Radıyallahu Anh’ın (Hacer’ul-Esved’e hitaben) şöyle dediği sabittir.

«إنِّي لَأَعْلَمُ أَنَّك حَجَرٌ لَا تَضُرُّ وَلَا تَنْفَعُ وَلَوْلَا أَنِّي رَأَيْت رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ يُقَبِّلُك مَا قَبَّلْتُك»

«Allah’a yemin olsun ki; kesinlikle biliyorum ki sen ne zarar verebilme nede fayda verebilme yeteneğine sahip olan bir taşsın. Şayet Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i seni öperken görmeseydim, seni öpmezdim.»[Buhari #1597; Müslim #1270] 

Bundan dolayı alimlerin ittifakı ile; bir kimsenin beytin (Ka’benin) iki rüknünü (bu iki rükün Hacer’ul-Esved’e yakın olan taraftır), kabenin duvarını, Makam-ı İbrahim’i, Beyt-i Makdis’in taşını, ne de peygamber ve salihlerden olan bir kimsenin kabrini öpmesi veya selamlaması sünnet değildir.

Hatta fakihler; efendimiz Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in minberinin bulunduğu vakit, minberin üzerine elleri koyma hususun da tartışmışlardır. İmam Malik Rahimehullah ve başkaları bunu bidat olduğu için kerih görmüştür. Zikredildiğine göre İmam Malik, Ata’yı bu söz konusu bu fiili yaparken gördüğü sırada ondan ilim almamıştır. İmam Ahmed Rahimehullah ve başkaları, İbn Ömer Radıyallahu Anhuma bu şekilde yaptığından dolayı bu fiilin yapılmasına izin/ruhsat vermişlerdir.

Fakat Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in kabrine el sürme ve öpme fiiline gelince; onların (alimlerin) hepsi bunu kerih görüp,  yasaklamışlardır. Çünkü onlar, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in maksadının “Şirke uzanan yolları kesmek, Tevhidi tahkik etmek ve dini alemlerin Rabbi olan Allah’a has kılmak” olduğunu bildikleri için, bu işleri kerih görüp insanları bu tarz işlerden nehyettiler.

Bu da Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den veya salih bir kimseden, hayatta iken istemek ile ölümünden sonra ve (ya) gıyabında olması durumunda istemenin arasındaki farkı ortaya çıkarmaktadır. Onlar hayatta oldukları vakit hali hazır durumunda hiçbir kimse onlara ibadet etmez. Bu sebepledir ki peygamberler ve salihler hayatta oldukları esnada, bir kimse onların huzurlarında onlarla Allah’a şirk koşsa, bu kimseyi bu hal üzere bırakmazlardı. Bilakis işlediği bu şirk fiilinden onu nehy ederler ve bundan dolayı onu cezaya maruz bırakırlardı. Keza Mesih Aleyhisselam ayeti kerimede geçtiği üzere şöyle buyurmuştur:


{مَا قُلْتُ لَهُمْ إلَّا مَا أَمَرْتَنِي بِهِ أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ رَبِّي وَرَبَّكُمْ وَكُنْتُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا مَا دُمْتُ فِيهِمْ فَلَمَّا تَوَفَّيْتَنِي كُنْتَ أَنْتَ الرَّقِيبَ عَلَيْهِمْ وَأَنْتَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ}

«Ben onlara, sadece bana emrettiğin şeyi söyledim: “Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a ibadet edin! Aralarında bulunduğum sürece onlara şahittim. Ama beni içlerinden aldığında, artık üzerlerine gözetleyici yalnız sen oldun. Sen, her şeye hakkıyla şahitsin.» (Maide: 117)

«وَقَالَ رَجُلٌ لِلنَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ مَا شَاءَ اللَّهُ وَشِئْت فَقَالَ: أَجَعَلْتَنِي لِلَّهِ نِدًّا مَا شَاءَ اللَّهُ وَحْدَهُ»

«Bir adam Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e, “Allah’ın ve senin dilediğin şey…” dedi. Bunun üzerine Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem): Beni Allah’a denk mi tutuyorsun? Bir tek Allah’ın dilediği şey (de!)»[Buhari Edebu’l-Mufred #783]

«لَا تَقُولُوا مَا شَاءَ اللَّهُ وَشَاءَ مُحَمَّدٌ وَلَكِنْ قُولُوا مَا شَاءَ اللَّهُ ثُمَّ شَاءَ مُحَمَّدٌ»

«Allah’ın ve Muhammed’in dilediği şey demeyin! Yalnız sadece Allah’ın dilediği, sonra Muhammed’in dilediği şey deyin!»[Darimi, Sünen #2741]

Cuveyriyye Radıyallahu Anha “Aramızda yarını bilen bir Allah’ın elçisi var.” Dediği zaman Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona şöyle dedi:

«دَعِي هَذَا قُولِي بِاَلَّذِي كُنْت تَقُولِينَ»

«Bu söylediğini terk et! Demin söylemiş olduklarını söyle!» [Buhari #5147]

«لَا تُطْرُونِي كَمَا أَطْرَتْ النَّصَارَى ابْنَ مَرْيَمَ؛ إنَّمَا أَنَا عَبْدٌ فَقُولُوا عَبْدُ اللَّهِ وَرَسُولُهُ»

«Beni, Nasara’nın İbn Meryem’i övdüğü gibi övmeyin! Ben sadece bir kulum. Öyleyse benim için Allah’ın kulu ve Rasulu deyin!» [Buhari #3445] 

Kendisi bir vakit namazda oturduğu, arkasındakilerinde kıyam halinde safa durdukları bir sırada;


«لَا تُعَظِّمُونِي كَمَا تُعَظِّمُ الْأَعَاجِمُ بَعْضُهُمْ بَعْضًا»

«Beni, Acemlerin bir birlerini ta’zim ettikleri gibi ta’zim etmeyin!»

Enes Radıyallahu Anh der ki: «Onlar (ashab) hiçbir kimseyi Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den daha çok sevmedikleri halde, onlar Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i gördükleri zaman onun için ayağa kalkmıyorlardı. Çünkü onlar bunun (Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem tarafından) kerih görüldüğünü biliyorlardı.»

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Muaz kendisine secde ettiği zaman onu bundan nehy ederek şöyle buyurdu:


«إنَّهُ لَا يَصْلُحُ السُّجُودُ إلَّا لِلَّهِ وَلَوْ كُنْت آمِرًا أَحَدًا أَنْ يَسْجُدَ لِأَحَدِ لَأَمَرْت الْمَرْأَةَ أَنْ تَسْجُدَ لِزَوْجِهَا منْ عِظَمِ حَقِّهِ عَلَيْهَا»

«Muhakkak ki secdelerin yalnız Allah’a yapılması uygundur. Şayet birinin birine secde etmesini emredecek olsaydım, kocanın eşinin üzerindeki büyük hakkından dolayı, kadının kocasına secde etmesini emrederdim.» [Farklı lafızlar ile şu kaynaklarda geçmektedir: Musned-i Ahmed #19403,21986,24471; Darimi, Sünen #1505;  İbn Mace ]

Aynı şekilde, Ali Radıyallahu Anh hakkında aşırılığa giden ve onun ilahlığına i’tikad eden zındıklar getirilince; Ali Radıyallahu Anh hepsinin ateşe atılmasını emretti. İşte bu peygamberlerin ve Allah dostlarının halidir.

Kendisi hakkında aşırı gidilmesini ve de hak etmediği biçimde tazim edilmesini ise ancak Firavun benzeri kişiler gibi, gayeleri yeryüzünde üstünlük kurmak ve fesat çıkarmak peşinde koşan kimseler ve de yine gayeleri yeryüzünde üstünlük kurmak, peygamberler ve salihleri kullanarak fesat ve fitne çıkarmak, onları rabler edinmek ve gıyaplarında ve ölümlerinde hasıl olan hususlardan dolayı -Mesih ve Uzeyir’i (ibadet hususunda Allah’a) ortak kılan kimseler gibi- onları (ibadet hususunda Allah’a) ortak kılmak olan dalalet ehli şeyhler gibi insanlar tasvip ederler.

Soru sahibinin bahsettiği gibi, Kişinin ölüden veya gaibte olan bir kimseden istiğasede bulunması en büyük şirk cinsindendir. Kişi musibetler (esnasında ölü veya gaipte olan)  söz konusu bu kişiden istiğase de bulunur ve tıpkı ondan zararın giderilmesini, menfaatin elde edilmesini isteyen bir kimse gibi ona şöyle seslenir: “Ey falan efendim!” İşte bu Nasara’nın İsa Mesih Aleyhisselam’ın, annesinin, hahamlarının ve rahiplerinin hakkında ki durumlarıdır. Şu bilinen bir gerçektir ki; Allah Azze ve Celle katında mahlukatın en hayırlısı, en şereflisi ve insanların Allah’ın kadrini ve hakkını bilme yönünden en alim olan kimse Nebimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem olduğu halde, ashabı Radıyallahu Anhum onun için ne gıyabın da ne de ölümünden sonra bu tarz şeylere kalkışmadılar. Bu müşrikler şirklerine yalan ilave etmektedirler. Şüphesiz yalan şirkin ayrılmaz bir parçasıdır.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur:


فَاجْتَنِبُوا الرِّجْسَ مِنَ الْأَوْثَانِ وَاجْتَنِبُوا قَوْلَ الزُّورِ﴾*﴿حُنَفَاءَ لِلَّهِ غَيْرَ مُشْرِكِينَ بِهِ

«Artık putların pisliğinden kaçının, Zur’dan kaçının. O’na ortak koşmayan hanif kimseler (olun).» (Hac: 30-31)

«عَدَلَتْ شَهَادَةُ الزُّورِ الْإِشْرَاكَ بِاَللَّهِ.»

Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’de şöyle buyurmaktadır:

«Zur’a şahitlik, Allah’a ortak koşmaya eşittir.»[İbn Mace, Sünen #2372]


إنَّ الَّذِينَ اتَّخَذُوا الْعِجْلَ سَيَنَالُهُمْ غَضَبٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَذِلَّةٌ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُفْتَرِينَ

«Buzağıyı (ilâh) edinenlere mutlaka (ahirette) Rablerinden bir gazab, dünya hayatında ise bir zillet erişecektir. İşte biz iftiracıları böyle cezalandırırız.» (Araf: 152)

Halil’ur-Rahman İbrahim Aleyhisselam ise şöyle demiştir:


أَئِفْكًا آلِهَةً دُونَ اللَّهِ تُرِيدُونَ ﴾*﴿ فَمَا ظَنُّكُمْ بِرَبِّ الْعَالَمِينَ

«Allah’ın dışında uydurma ilâhlar mı istiyorsunuz? O hâlde, âlemlerin Rabbi hakkında görüşünüz nedir?» (Saffat: 86-87)

Onların yalanlarından birisi de, bu tarz kimselerden olan bir kimsenin şeyhinden naklettiği şu tarz şeylerdir: “Şayet mürid batıda şeyhi de doğu tarafında olsa, şeyh (müridi ile kendisi arasındaki) perdeyi kaldırır ve onu kendi yanına alır. Şayet şeyh bunu yapamayacaksa, o zaman şeyh değildir. ”

Şeytanlar bazen; tıpkı Arapların putları ve de yıldızlara ve yıldızların tılsımlarına ibadet edenler hakkında cereyan eden şirk ve sihirden kaynaklanan hadiselerde bu kimseleri azgınlığa düşürdüğü gibi bunları da azgınlığa düşürür. Tıpkı Tatar, Hindistan, Sudan ve bunlar dışındaki yerlerdeki müşrik kesimlerde cereyan eden şeytanların aldatması, onlarla konuşmaları ve buna benzer hadiselerde olduğu gibi. Bu gibi olaylara bunlarda çokça rastlanır. Bazen bu kişinin başına bu türden hadiseler özellikle de ıslık sesi duyma ve el çırpma (alkış) esnasında görülebilmektedir.

İşte bu şeytanlar bazen bu tarz kimselerin üzerlerine inerler ve onları saralı olan kimseye yaptığı gibi azgınlık, sinirlenme, alışılmadık şekilde bağırma çağırma cihetinden musibete uğratır. Bununla birlikte onun ve orada bulunan kimselerin akıl erdiremeyeceği şeyleri ona konuşturur. Bu (gibi) sapıkların hakkında vuku’ bulması mümkün olan (başka) örnekler de vardır.

AbdulAzim

  • Ziyaretçi
Üçüncü Durum: Hürmet, Değer ve Konum İtibari İle Zat İle Allah'a Tevessülde Bulunmak

Taksim ettiğim şeylerin üçüncü ve son kısmına gelince… Bu da kişinin “Allah’ım! Fulan kimsenin senin yanındaki konumu için.” Veya “Fulan kimsenin bereketi ile…” Veya “Fulan kimsenin senin nezdinde ki hürmetinden dolayı benim şu şu işimi yap!” diyerek dua etmesidir.

İnsanlardan birçoğunun yaptığı da budur. Fakat ne sahabeden ne tabiinden ne de ümmetin selefinden hiçbir kimsenin bu şekilde dua ettikleri nakledilmemiş, ne de bana alimlerin birinden bu anlattığım şekilde bir şey ulaşmamıştır.

Lakin fakih Ebu Muhammed b. Abdu’s-Selam’ın fetvalarında gördüğüm kadarıyla o şöyle bir fetva vermiştir:

“Hiç kimseye bu şekilde bir şey yapmak caiz değildir. Ancak böyle bir şeyin Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem için yapılması -şayet Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem hakkındaki hadis sahih ise- müstesnadır.”

Bu fetvanın manası şudur: Nesai, Tirmizi ve diğerleri Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in ashabından bazı kimselere öğrettiği şu sözleri rivayet etmektedirler:

«اللَّهُمَّ: إنِّي أَسْأَلُك وَأَتَوَسَّلُ إلَيْك بِنَبِيِّك نَبِيِّ الرَّحْمَةِ. يَا مُحَمَّدُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ إنِّي أَتَوَسَّلُ بِك إلَى رَبِّي فِي حَاجَتِي لِيَقْضِيَهَا لِي. اللَّهُمَّ: فَشَفِّعْهُ فِيَّ»

«Allah’ım! Senden Rahmet Nebisi olan senin nebin ile sana tevessül ederek senden istiyorum! Ey Muhammed! Ey Rasulullah! Ben rabbime şu işimi görmesi hususunda seninle tevessül ediyorum. Allah’ım onu benim hakkımda şefaatçi kıl!»[İbn Mace, Sünen #1385; Tirmizi, Sünen #3578; Nesai, Es-Sünenu’l-Kübra #10420]

Bir taife bu hadis ile istidlal ederek Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile hayatında ve ölümünden sonra tevessül etmenin cevazlığına dair şöyle demişlerdir: “Bu tevessülde ne mahluklara dua etmek ne de onlardan istiğasede bulunmak vardır. Bu sadece Allah’a dua etmek ve ondan istiğasede bulunmaktır. Lakin burada tıpkı İbni Mace’nin süneninde varit olan Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in namaza çıktığı sırada yapmış olduğu dua gibi, onun (Rasulün Allah’ın nezdindeki) konumuyla istemek vardır.”[Görüldüğü üzere halef ulemasından bazılarının Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) ile ve salihlerle tevessüle cevaz vermesi "onların hakkı için" veya "yüzü suyu hürmetine" gibi sözlerle onların zatını vesile kılarak Allahtan yardım istemek manasındadır. Yoksa bizzat onlardan yardım isteme manasında bir tevessül değildir, bu selef ve halefin icmasıyla şirk olan bir ameldir. Salihlerin zatıyla tevessül ise İbn Teymiye'nin de belirttiği gibi selefin yapmadığı bidat bir ameldir, ancak kişi bundan dolayı müşrik olmaz çünkü neticede bidat olan bir yolla da olsa yardımı Allahtan beklemektedir.]

Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem namaza çıktığı sırada şöyle dua etmiştir:


«اللَّهُمَّ إنِّي أَسْأَلُك بِحَقِّ السَّائِلِينَ عَلَيْك وَبِحَقِّ مَمْشَايَ هَذَا فَإِنِّي لَمْ أَخْرُجْ أَشَرًا وَلَا بَطَرًا وَلَا رِيَاءً وَلَا سُمْعَةً. خَرَجْت اتِّقَاءَ سَخَطِك وَابْتِغَاءَ مَرْضَاتِك أَسْأَلُك أَنْ تُنْقِذَنِي مِنْ النَّارِ وَأَنْ تَغْفِرَ لِي ذُنُوبِي فَإِنَّهُ لَا يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إلَّا أَنْتَ»

«Allah’ım! Senden isteyenlerin senin üzerindeki hakkı ile senden istiyorum. Şu yürüyüşümün hakkı için senden istiyorum. Muhakkak ki ben ne kötülük için, ne kibirlenmek için, ne gösteriş yapmak için ne de insanların beni duyması için çıktım. (Sadece) Senin öfkenden sakınarak ve rızanı arayarak çıktım. Senden beni cehennem ateşinden korumanı ve günahlarımı bağışlamanı istiyorum. Şüphesiz senden başka günahlara bağışlayacak kimse yoktur.»[İbn Mace, Sünen #778]

Bu taife, söz konusu bu hadis hakkında; Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in isteyenlerin ve namaz için olan yürüyüşünün Allah’ın üzerindeki hakkı ile istemiş olduğunu ve Allahu Teala’nın kendi aleyhine bir hak kıldığını söylemişlerdir.
 
Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:


وَكَانَ حَقًّا عَلَيْنَا نَصْرُ الْمُؤْمِنِينَ

«İman edenlere yardım etmeyi üzerimize/aleyhimize bir hak kıldık.» (Rum: 47)

Allah Azze ve Celle’nin şu kavli de buna benzemektedir:


كَانَ عَلَى رَبِّكَ وَعْدًا مَسْئُولًا

«Rabbinin üzerinde/aleyhinde mesul olduğu bir söz vardır.» (Furkan: 16)

Sahihayn’da geçtiği üzere Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Muaz b. Cebel Radıyallahu Anh’a şöyle demiştir:


«يَا مُعَاذُ أَتَدْرِي مَا حَقُّ اللَّهِ عَلَى الْعِبَادِ؟ قَالَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ قَالَ. حَقُّ اللَّهِ عَلَى الْعِبَادِ أَنْ يَعْبُدُوهُ وَلَا يُشْرِكُوا بِهِ شَيْئًا. أَتَدْرِي مَا حَقُّ الْعِبَادِ عَلَى اللَّهِ إذَا فَعَلُوا ذَلِكَ؟ فَإِنَّ حَقَّهُمْ عَلَيْهِ أَنْ لَا يُعَذِّبَهُمْ»

«Ey Muaz! Allah’ın kulları üzerindeki hakkını biliyormusun?” Muaz (radiyallahu anh) dedi ki : “Allah ve Rasulu daha iyi bilir.” Rasulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem dedi ki: “Allah’ın kulları üzerinde ki hakkı; O’na ibadet etmeleri ve ona hiçbir şeyi ortak koşmamalarıdır. Bunu yaptıkları takdir de, kulların Allah üzerindeki hakkını biliyormusun? Onların Allah üzerideki hakları; Allah’ın onlara azap etmemesidir.» [Buhari #2856]

Başka bir hadiste (ve buna benzer daha bir çok hadiste) şöyle buyurmuştur:«Şu şu şeyler Allah’ın üzerinde bir haktır.»

Şu hadiste olduğu gibi:


«مَنْ شَرِبَ الْخَمْرَ لَمْ تُقْبَلْ لَهُ صَلَاةٌ أَرْبَعِينَ يَوْمًا فَإِنْ تَابَ تَابَ اللَّهُ عَلَيْهِ فَإِنْ عَادَ فَشَرِبَهَا فِي الثَّالِثَةِ أَوْ الرَّابِعَةِ كَانَ حَقًّا عَلَى اللَّهِ أَنْ يَسْقِيَهُ مِنْ طِينَةِ الْخَبَالِ - قِيلَ: وَمَا طِينَةُ الْخَبَالِ؟ قَالَ: عُصَارَةُ أَهْلِ النَّارِ»

«Her kim içki içerse kırk gün namazı kabul olunmaz. Şayet tevbe ederse, Allah tevbesini kabul eder. Şayet eski haline tekrar döner, üçüncü veya dördüncü kez içerse Allah’ın ona Tinet’ul-Habel ’den içirmesi Allah üzerine bir haktır.” Denildi ki “Tinet’ul-Habel nedir?” Rasulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem dedi ki: “Ateş ehlinin içeceğidir.”» [Farklı lafız ve ma’nalar ile: Müsned-i Ahmed #21502,27603; Muslim #2002; Ebu Davud, Sünen #3680]

Başka bir taife (bu taifeden aktarılanların aksine); mevzu bahis olan bu rivayetlerde ne ölümünden sonra, ne de gıyabında Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile tevessül etmenin cevazlığına dair bir şey olmadığını söylemişlerdir. Bilakis, kendisi hakkında yapılan bu tevessül, tıpkı Buhari’nin sahihinde, Ömer b. Hattab Radıyallahu Anh’ın Abbas Radıyallahu Anh ile tevessül ederek yağmur istemesi gibi onun hayatında ve hali hazır olduğu vakitte geçerlidir. Ömer Radıyallahu Anh demiştir ki:

«Allah’ım! Gerçekten biz kuraklık çektiğimiz zaman, sana Nebimiz ile tevessül ediyorduk, sende bize yağmur ihsan ediyordun. Şimdi ise sana Nebi'mizin amcası ile tevessülde bulunuyoruz, üzerimize yağmur yağdır. Böylelikle onlara yağmur ihsan ediliyordu.»

Ömer b. Hattab Radıyallahu Anh onunla (Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile) hayatında tevessül de bulunduklarını ve böylece yağmur yağdığını beyan etmiştir.

Onunla yapılan bu tevessülün açılımı; onların (ashabın) ondan Allah’a dua etmesini istemeleridir. Bunun üzerine o (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) onlar için dua ediyor, onlarda onunla birlikte dua ediyorlardı. Şefaati ve duası ile onunla tevessülde bulunuyorlardı. Enes b. Malik Radıyallahu Anh’den gelen şu sahih hadiste olduğu gibi:


«أَنَّ رَجُلًا دَخَلَ الْمَسْجِدَ يَوْمَ الْجُمْعَةِ مِنْ بَابٍ كَانَ بِجِوَارِ دَارِ الْقَضَاءِ وَرَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ قَائِمٌ يَخْطُبُ فَاسْتَقْبَلَ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ قَائِمًا فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ هَلَكَتْ الْأَمْوَالُ وَانْقَطَعَتْ السُّبُلُ. فَادْعُ اللَّهَ لَنَا أَنْ يُمْسِكَهَا عَنَّا قَالَ: اللَّهُمَّ: حَوَالَيْنَا وَلَا عَلَيْنَا. اللَّهُمَّ عَلَى الْآكَامِ وَالظِّرَابِ وَبُطُونِ الْأَوْدِيَةِ وَمَنَابِتِ الشَّجَرِ قَالَ: وَأَقْلَعَتْ فَخَرَجْنَا نَمْشِي فِي الشَّمْسِ»

«Bir Cuma günü, Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ayakta hutbe verirken, bir bedevi Dar’ul-Kada’nın duvarının bulunduğu kapıdan mescide girdi. Daha sonra ayakta iken Rasulullah'a Sallallahu Aleyhi ve Sellem yöneldi ve şöyle dedi: “Ya Rasulullah! Mallar helak oldu, yollar(ımız) kesildi! Bu durumu bizden gidermesi için Allah’a bizim için dua et!” Bunun üzerine Rasulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem ellerini kaldırdı ve dua etti…»

Daha sonra yağmurun aşırı yağmasından dolayı da şöyle dua etti:


اللَّهُمَّ: حَوَالَيْنَا وَلَا عَلَيْنَا. اللَّهُمَّ عَلَى الْآكَامِ وَالظِّرَابِ وَبُطُونِ الْأَوْدِيَةِ وَمَنَابِتِ الشَّجَر

«Allah’ım çevremize yağdır, üzerimize değil! Allah’ım çevremizdeki dağlara, tepelere, vadi içlerine ve ağaçların bittiği yerlere yağdır!»

(Enes b. Malik) dedi ki: “Yağmur kesilince, bizde çıktık. Güneşin altında yürüdük.” [Buhari #933,1013-1020]

Varid olan bu hadiste adam Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e “Bu durumu bizden gidermesi için Allah’a bizim için dua et!” diye yakarmıştır.

Sahihde Abdullah b. Ömer Radıyallahu Anhuma’nın şöyle dediği varit olmuştur:
 
Ben Ebu Talib’in Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in hakkındaki şu sözünü hatırlıyorum:

 
وَأَبْيَضُ يُسْتَسْقَى الْغَمَامُ بِوَجْهِهِ ... ثِمَالُ الْيَتَامَى عِصْمَةٌ لِلْأَرَامِلِ

Bembeyazdır o, ki yüzü ile bulutlardan yağmur istenir.
Yetimlerin doyurucusu dulların koruyucusudur.


Bu onların, onunla Sallallahu Aleyhi Ve Sellem yağmur duasında veya buna benzer diğer durumlarda ki tevessülleridir.  Nebi Sallallahu Aleyhi Ve Sellem öldüğü zaman ise onlar (ashab), onunla tevessül ettikleri ve yağmur duasında onu aracı kıldıkları gibi, Nebi Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’in amcası Abbas Radıyallahu Anh ile tevessül ediyorlardı. Fakat ne ölümünden sonra, ne gıyabında, ne kabrinin başında, ne de onun dışında ki herhangi bir kimsenin kabri başında tevessül ederek yağmur talebinde bulunmadılar. Keza aynı şekilde Muaviye b. Ebi Sufyan Radıyallahu Anhum’da Yezid b. El-Esved el-Çuraşi (rh.a) ile yağmur talebinde bulundu ve şöyle dedi:


«اللَّهُمَّ إنَّا نَسْتَشْفِعُ إلَيْك بِخِيَارِنَا يَا يَزِيدُ ارْفَعْ يَدَيْك إلَى اللَّهِ فَرَفَعَ يَدَيْهِ وَدَعَا وَدَعَوْا فَسُقُوا»

«Allah’ım! Muhakkak ki biz sana en hayırlımız ile şefaatte bulunuyoruz! Ey Yezid! Ellerini Allah’a doğru kaldır! Böylece ellerini kaldırdı dua etti onlarda dua ettiler ve böylece yağmur yağdı.»

Bu sebeple alimler demişlerdir ki: «Salah ve hayır ehli kimseler ile yağmur talebinde bulunmak müstehabtır. Şayet (tevessül edilen kişiler) Rasulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’in Ehl-i Beytinden olursa, çok güzel olur.»

Alimlerden hiç bir kimse, ne ölümlerinden sonra, ne de gıyaplarında, ister Nebi olsun, isterse de salih bir kimse olsun, onlarla yağmur talebinde bulunmanın ve onlarla tevessülde bulunmanın meşruluğuna dair bir şey söylememişlerdir. Yağmur talebinde bulunmada veya yardım isteme veya buna benzer dua çeşitlerinde de bunu müstehab görmemişlerdir.

Dua ibadetin beynidir. İbadetinde bina edildiği yer sünnet ve ittibadır, heva ve ibtida’ (bidatçılık) üzerine bina edilmemiştir. Çünkü Allah’a meşru kıldığı şeyle ibadet edilir. Hevalar ve bidatler ile değil. Allahu Teala şöyle buyurmaktadır.

أَمْ لَهُمْ شُرَكَاءُ شَرَعُوا لَهُمْ مِنَ الدِّينِ مَا لَمْ يَأْذَنْ بِهِ اللَّهُ

«Yoksa, Allah’ın izin vermediği bir dini kendilerine şeriat kılacak ortakları mı var?» (Şura: 21)

ادْعُوا رَبَّكُمْ تَضَرُّعًا وَخُفْيَةً إنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ

«Rabbinize boyun eğerek ve korkarak dua edin. Muhakkak ki O, haddi aşanları sevmez.» (A’raf: 55)

Nebi Sallallahu Aleyhi Ve Sellem şöyle demiştir:


«إنَّهُ سَيَكُونُ فِي هَذِهِ الْأُمَّةِ قَوْمٌ يَعْتَدُونَ فِي الدُّعَاءِ وَالطَّهُورِ»

«Muhakkak ki yakında bu ümmet içersinde, “Dua ve Taharet” hususunda haddi aşan bir topluluk olacaktır.» [Musned-i Ahmed #16796; Sahih’u-İbn Hibban #6763]

AbdulAzim

  • Ziyaretçi
Bir Musibete veya Korkunç Bir Duruma Düşen Kimsenin Şeyhine İstiğasede Bulunmasının Hükmü

Kendisine bir müsibet isabet ettiğinde veya bir şeyden korktuğunda, şeyhine istiğasede bulunup, ondan karşı karşıya kaldığı durumlara dair kalbini selamete erdirmesi isteyen kimseye gelince… Bu Hristiyanların dinin de cereyan eden şirkin türünden olan bir şirktir. Gerçekte ise kişiye rahmetini isabet ettiren ve zararı ortadan kaldıran Allah Azze ve Celle’nin kendisidir.

Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:

وَإِنْ يَمْسَسْكَ اللَّهُ بِضُرٍّ فَلَا كَاشِفَ لَهُ إلَّا هُوَ وَإِنْ يُرِدْكَ بِخَيْرٍ فَلَا رَادَّ لِفَضْلِهِ

«Eğer Allah sana herhangi bir zarar verecek olursa, O’ndan başka o zararı giderebilecek kimse yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse, O’nun lütfunu engelleyebilecek kimse de yoktur.» (Yunus: 107)

مَا يَفْتَحِ اللَّهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ فَلَا مُمْسِكَ لَهَا وَمَا يُمْسِكْ فَلَا مُرْسِلَ لَهُ مِنْ بَعْدِهِ

«Allah, insanlar için ne rahmet açarsa, artık onu engelleyecek hiçbir kimse yoktur. Neyi de engellerse, bundan sonra onu gönderecek de yoktur.» (Fatır: 2)

قُلْ أَرَأَيْتَكُمْ إنْ أَتَاكُمْ عَذَابُ اللَّهِ أَوْ أَتَتْكُمُ السَّاعَةُ أَغَيْرَ اللَّهِ تَدْعُونَ إنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ ﴿*﴾ بَلْ إيَّاهُ تَدْعُونَ فَيَكْشِفُ مَا تَدْعُونَ إلَيْهِ إنْ شَاءَ وَتَنْسَوْنَ مَا تُشْرِكُونَ

«De ki: “Söyleyin bakalım Acaba size Allah’ın azabı gelse veya size kıyamet saati gelip çatsa siz (yinede) Allah’tan başkasını mı çağırırsınız? Eğer doğru söyleyenlerseniz! Hayır! Bilakis yalnız O’na dua edersiniz, O da dilerse (kurtulmak için) dua ettiğiniz sıkıntıyı giderir ve siz o an Allah’a ortak koştuklarınızı unutursunuz.”» (En’am: 40-41)

قُلِ ادْعُوا الَّذِينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِهِ فَلا يَمْلِكُونَ كَشْفَ الضُّرِّ عَنْكُمْ وَلا تَحْوِيلًا ﴿*﴾ أُولَئِكَ الَّذِينَ يَدْعُونَ يَبْتَغُونَ إِلَى رَبِّهِمُ الْوَسِيلَةَ أَيُّهُمْ أَقْرَبُ وَيَرْجُونَ رَحْمَتَهُ وَيَخَافُونَ عَذَابَهُ إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ كَانَ مَحْذُورًا

«De ki: “O’nun dışında (ilâh diye) ileri sürdüklerinizi çağırın. Onlar, başınızdaki sıkıntıyı ne kaldırabilirler ne de değiştirebilirler.” Onların dua ettiği bu kimseler “Hangimiz daha yakın olacağız” diye Rablerine vesile ararlar. O’nun rahmetini umarlar, azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı gerçekten korkunçtur.» (İsra:56-57)

Şayet kişi derse ki: “Ben şeyhime benim için şefaatçi olsun diye dua ediyorum.” (İşte) Kişinin yapmış olduğu bu duası; Nasara’nın Meryem Aleyhesselam’a, hahamlarına ve rahiplerine karşı yapmış oldukları dua türündendir. Mü’min bir kimse ise dini rabbine has kılarak O’ndan ümit var olur, O’ndan korkar ve O’na dua eder. Şeyhinin hakkı(nda doğru olan) ise o kimsenin şeyhi için dua etmesi ve ona hürmet göstermesidir.

Şu bir gerçektir ki; kadri kıymet bakımından yaratılmışların en büyüğü Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’dir. Ashabı ise onun işini, kadrini kıymetini insanlardan daha çok bilen ve ona en çok itaat eden kimselerdi. Durum bu şekilde olduğu halde, onlardan hiç biri ürperti ve korku halinde “Ey Efendim! Ya Rasulullah!” şeklinde bir sözü emir buyurmamışlar, ne hayatında ne de ölümünden sonrada böylesine bir şeyi yapmamışlardır. Bilakis onlar insanlara Allah Azze ve Celle’yi zikretmeyi, ona dua etmeyi ve ona (Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e) selat ve selam getirmeyi emretmişlerdir:

Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:

الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إيمَانًا وَقَالُوا حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ ﴿*﴾ فَانْقَلَبُوا بِنِعْمَةٍ مِنَ اللَّهِ وَفَضْلٍ لَمْ يَمْسَسْهُمْ سُوءٌ وَاتَّبَعُوا رِضْوَانَ اللَّهِ وَاللَّهُ ذُو فَضْلٍ عَظِيمٍ

«Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar kendilerine, “İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun!” dediklerinde, bu söz onların imanını artırdı ve “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!” dediler. Bundan dolayı Allah’tan bir nimet ve lütufla kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan geri döndüler ve Allah’ın rızasına uydular. Allah, büyük fazl sahibidir.» (Al-i İmran: 173-174)

Buhari’nin sahihin de İbn Abbas Radıyallahu Anhum’dan nakledildiğine göre “Hasbunallah ve Ni’mel vekil” sözü, İbrahim Aleyhisselam’ın ateşe atıldığı zaman söylediği sözdür. Ve Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem de (ve ashabıda) bir takım insanlar kendilerine “İnsanlar Sizin için toplanmışlar!” deyince onlarda bu sözleri söyledi.[Buhari #4563]

Yine sahih de Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’nin kederli olduğu bir sırada şöyle buyurduğu varit olmuştur:


«لَا إلَهَ إلَّا اللَّهُ الْعَظِيمُ الْحَلِيمُ لَا إلَهَ إلَّا اللَّهُ رَبُّ الْعَرْشِ الْكَرِيمُ لَا إلَهَ إلَّا اللَّهُ رَبُّ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَرَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ»

«Azim ve Halim olan Allah’dan başka hak ilah yoktur! Arşın Sahibi Kerim olan Allah’dan başka hak ilah yoktur! Göklerin, yerin ve Azim olan arşın sahibi olan Allah’dan başka hak ilah yoktur.» [Buhari #7431]

Onun buna benzer bir duayı Ehl-i Beyt’inden bazı kimselere öğrettiği, sünende rivayet edilmektedir: Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in işi zorlaştığı zaman şöyle demiştir:

«يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ بِرَحْمَتِك أَسْتَغِيثُ»

«Ey Hayy! Ey Kayyum! Senin rahmetinle istiğasede bulunuyorum.»[Tirmizi #3524]

O kızı Fatima Radıyallahu Anha’ya şöyle demesini öğretmiştir:


«يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ يَا بَدِيعَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ لَا إلَهَ إلَّا أَنْتَ بِرَحْمَتِك أَسْتَغِيثُ أَصْلِحْ لِي شَأْنِي كُلَّهُ وَلَا تَكِلْنِي إلَى نَفْسِي طَرْفَةَ عَيْنٍ وَلَا إلَى أَحَدٍ مِنْ خَلْقِك»

«Ey Hayy! Ey Kayyum! Ey gökleri ve yeri yoktan var eden! Senden başka hak ilah yoktur! Senin rahmetinle istiğasede bulunuyorum! Benim için işimi bütünüyle düzelt! Bir göz açıp kapama kadar beni ne kendi nefsime nede yarattıklarından bir kimseye bırakma!»

İmam Ahmed’in müsnedinde, İbn Ebi Hatim el-Busti’nin ise sahihinde İbn Mes’ud Radıyallahu Anh’dan rivayet etmiş olduğu bir hadiste Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır: “Kul, kendisine bir keder ve üzüntü isabet ettiği sırada şöyle dua eder de:


«اللَّهُمَّ إنِّي عَبْدُك وَابْنُ عَبْدِك وَابْنُ أَمَتِك نَاصِيَتِي بِيَدِك مَاضٍ فِيَّ حُكْمُك عَدْلٌ فِيَّ قَضَاؤُك أَسْأَلُك بِكُلِّ اسْمٍ هُوَ لَك سَمَّيْت بِهِ نَفْسَك أَوْ أَنْزَلْته فِي كِتَابِك أَوْ عَلَّمْته أَحَدًا مِنْ خَلْقِك أَوْ اسْتَأْثَرْت بِهِ فِي عِلْمِ الْغَيْبِ عِنْدَك: أَنْ تَجْعَلَ الْقُرْآنَ الْعَظِيمَ رَبِيعَ قَلْبِي وَنُورَ صَدْرِي وَجَلَاءَ حُزْنِي وَذَهَابَ هَمِّي وَغَمِّي»

“Allah’ım! Ben senin kulunum! Erkek ve Bayan kullarının oğluyum! Benim alnım senin elindedir. Benim hakkımdaki hükmün geçerlidir. Hakkımdaki takdirin ise adalettir. Senden, kendini isimlendirdiğin, kitabında indirdiğin, kullarından birine öğrettiğin ya da kendi katında gayb ilminde sakladığın bütün isimlerin ile senden; Kur’an’ı kalbimin baharı, göğsümün nuru, hüznümün ortadan kalkması ve keder ve üzüntümün giderilmesi için vesile kılmanı istiyorum!” Allah onun kederini ve üzüntüsünü giderir, bulunduğu yeri de feraha kavuşturur:

Dediler ki: “Ya Rasulullah! Bu kelimeleri öğrenmeyelimmi?”

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bunun üzerine:

“Bu kelimeleri işitene, onları öğrenmesi yaraşır!”dedi. [Musned-i Ahmed #4318]

O Sallallahu Aleyhi ve Sellem ümmetine şöyle demiştir:

«Muhakkak ki; güneş ve ay Allah’ın ayetlerinden iki ayettir. Ne bir kimsenin ölümünden dolayı, ne de yaşamasından dolayı tutulurlar. Lakin, Allah o ikisiyle kullarını korkutmaktadır. O halde bu olayı gördüğünüz zaman Namaza, Allah’ın zikrine ve istiğfar etmeye sığının!” [Bu hadis farklı lafızlar ile Buhari #1040-1063 numaralı hadislerde ve diğer kitaplarda geçmektedir.]

Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlara kusuf (tutulma) esnasında namaz kılmayı, dua etmeyi, Allah’ı zikretmeyi, köle azat etmeyi ve sadaka vermeyi emretmiştir. Onlara ne bir mahluka, ne bir meleğe, ne bir nebiye, ne de bir başka kimseye dua etmelerini emretmemiştir. Bunun örneği Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in sünnetinde çoktur. Korku anında Allah’ın emir buyurduğu gibi müslümanlar için ; O’na dua etmek, O’nu zikretmek, istiğfarda bulunmak, namaz kılmak, zekat vermek vb. gibi ameller dışında başka bir şey meşru’ kılınmamıştır.

Mü’min bir kimse nasıl olurda Allah’ı ve rasulünü bırakır, Allah ve rasulünün meşru’ kıldığı şeyleri terk eder, Allah’ın kendisi hakkında hiçbir delil indirmediği bid’ate yönelmek sureti ile müşriklerin ve Nasara’nın dinine benzerlik arzeder?

Şayet biri ihtiyacının bunun gibi bir şeyle gerçekleştiğini iddia ederse, o kimseye şeyhi ve benzerleri örnek gösterilir. Tıpkı Yıldızlara ve Putlara tapanlar ve şirk ehlinde başlarına (bu tarz) şeyler gelen kimseler, eskiden ve bu zamanda yaşamış olan müşriklerden, tevatür derecesinde ki haberler de nakledilen kimselerde cereyan eden durumlar gibi.  Şayet böyle olmasaydı, putlara vb. şeylere (zaten) ibadet edilmezdi.

İbrahim el-Halil Aleyhisselam şöyle demiştir:

وَاجْنُبْنِي وَبَنِيَّ أَنْ نَعْبُدَ الْأَصْنَامَ﴿*﴾رَبِّ إنَّهُنَّ أَضْلَلْنَ كَثِيرًا مِنَ النَّاسِ

«…beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut. Rabbim! Çünkü o putlar insanlardan bir çoğunu saptırdılar…» (İbrahim: 35-36)

AbdulAzim

  • Ziyaretçi
İbrahim Aleyhisselam’dan Sonra Şirkin Mekke Bölgesinde Ortaya Çıkışı

Denilir ki: Mekke bölgesinde İbrahim el-Halil Aleyhisselam’dan sonra şirk ilk olarak Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in kendisini ateşte bağırsaklarını sürüklerken gördüğü, Amr b. Luhay el-Huza’i tarafından meydana gelmiştir. O Adak için serbest bırakılan hayvanları, ilk serbest bırakan ve İbrahim Aleyhisselam’ın dinini ilk değiştiren kimsedir.

Derler ki: O Şam’a gitti ve Balka’da insanların kendileriyle menfaatleri elde etme ve zararları def etme hususunda fayda vereceklerine inandıkları, bir takım putlar gördü. Böylelikle bu putları Mekke’ye taşıdı ve Araplar için şirki ve putlara ibadet etmeyi sünnet haline getirdi.

Şirk, sihir, adam öldürmek, zina, Zur’a (kötü işlere) tanıklık etmek, içki içmek vb. Allah’ın ve Rasulünün haram kıldığı mahrum işlerdir. Bu haram olan ameller hususunda, nefsin bazen menfaat veya zararı def etme olarak hesapladığı şeylerden dolayı bir nasibi olur. Şayet böyle olmasaydı nefisler bizzat kendisinde hiçbir hayır olmayan haramlara dalmazdı. Çünkü nefisleri o haramlara düşüren şey ya cehalettir veya ihtiyaçtır.

Bir şeyin çirkinliğini ve o şeyden nehyedildiğini bilen bir kimseye gelince… Bu kimse ve diğer bütün bu işleri işleyen kimseler bunu nasıl yapıyorlar? Bu haramlara dalan kişilerde bazen fesatlıktan kaynaklanan cehalet vardır. Bazen (yapılan fiile karşı) şehvet duyulması örneğinde olduğu gibi yaptıkları bu şeye karşı bir ihtiyaçları vardır. Bazen şehvetin zararı, kendisinde bulunan lezzetten daha büyük olur. (Kişiler) Bu durumu cehaletleri sebebi ile bilmezler ve yahut ta hevaları o fiili işleyene kadar onlara galebe çalar. Galib olmuş heva, sahibini tıpkı hiçbir hak/gerçek bilmiyormuş gibi yapar. Muhakkak senin bir şeyi sevmen (seni) kör ve sağır eder. Bu sebepledir ki; alim, Allah Azze ve Celle’ye karşı haşyet (bilinçli bir korku) duyar.

Ebu’l-Aliye (rh.a) demiştir ki: Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Ashabına Radıyallahu Anhum Allah Azze ve Celle’nin şu kavlinden sordum:


إنَّمَا التَّوْبَةُ عَلَى اللَّهِ لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ السُّوءَ بِجَهَالَةٍ ثُمَّ يَتُوبُونَ مِنْ قَرِيبٍ

«Allah’ın kabul edeceği tevbe, ancak bilmeyerek günah işleyip sonra çok geçmeden tevbe edenlerin tevbesidir…» (Nisa:17)

«كُلُّ مَنْ عَصَى اللَّهَ فَهُوَ جَاهِلٌ وَكُلُّ مَنْ تَابَ قَبْلَ الْمَوْتِ فَقَدْ تَابَ مِنْ قَرِيبٍ»

Dediler ki: «Allah’a her asi olan kimse cahildir. Ölmeden önce tevbe eden kimsede, çok geçmeden tevbe etmiştir.»

Galip olan fesatlıklardan/bozukluklardan kaynaklı yasaklanan şeylerin ve galip olan salahatlardan/doğruluklardan kaynaklı emredilen şeylerin mahiyetini beyanı için burası açıklamak için (meselenin uygun) yeri değildir.

Bilakis mü’min bir kimseye düşen; Allah’ın yapılmasını emrettiği hususlar apaçık maslahat veya galip olan maslahat için olduğunu ve Allah’ın yapılmasını yasakladığı hususlarında apaçık mefsedet veya galip olan mefsedetten kaynaklandığını bilmesidir. Allah Azze ve Celle ne kullarına emrettiği şeyleri kendisinin onlara ihtiyacı olduğundan dolayı emretmiştir, ne de onları aldatıp kandırmak için nehyettiği şeyleri nehyetmiştir. Bilakis Allah Azze ve Celle onların selahatı/düzgünlüğü için emir buyurmuş ve fesatlarından/bozukluklarından dolayı da, o işlerden nehyetmiştir. Bundan dolayı, Allah Azze ve Celle Nebisi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i:


يَأْمُرُهُمْ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَاهُمْ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَائِثَ

«Onlara ma’rufu emreder ve münkeri yasaklar. Onlara güzel şeyleri helal, pis şeyleri de haram kılar.» (A’raf: 157) şekilde vasıflamıştır.

Kabirlere El Sürme Ve Oralara Yönelme Meselesi

Kabre -hangi kabri olursa olsun- el sürme, öpme ve yanakları ovma (gibi) konulara gelince: 

Bu fiiller müslümanların ittifakı ile nehy edilmiştir. Şayet böyle bir ittifak olmasaydı peygamberlerin kabirleri bu halde olurdu.  Ümmetin selefinden ve imamlarından hiç biri böyle bir fiilde bulunmamışlardır. Bilakis bu(nlar) şirktendir. Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:


﴿وَقَالُوا لَا تَذَرُنَّ آلِهَتَكُمْ وَلَا تَذَرُنَّ وَدًّا وَلَا سُوَاعًا وَلَا يَغُوثَ وَيَعُوقَ وَنَسْرًا ﴿*﴾ وَقَدْ أَضَلُّوا كَثِيرًا﴾

«İlahlarınızı sakın terk etmeyin! Ved’di,Suva’ı,Yeğus, Yeğuk ve Nasrayı sakın terk etmeyin! Onlar bir çoğunu saptırdırlar…» (Nuh: 23-24)

Bu isimlerin Nuh kavminde bulunan bir takım Salih kimselerin isimleri olduğu hususu daha öncede geçmişti. O kavimler bir müddet, onların kabirlerinde vakitlerini geçirdiler. Sonra uzun bir müddet geçti ve onların timsallerini tasvir ettiler. Genellikle bu durumlar ölüye dua etmek ve ondan istigasede bulunmak ile bağlantılı olarak cereyan etmektedir. Bu konu hakkında ki hatırlatma ve bu konuda vuku’ bulan, şirkin beyanı daha önce geçmişti. Biz bunu “Bid’at ziyaretler ile –ki bu ehlinin Nasara’ya benzediği ziyarettir- şer’i ziyaretler arasındaki fark“ adlı risalemizde açıklamıştık.


Büyük Addedilen Kimselerin Huzurunda Yapılan Ameller

Şeyhlerin büyüklerinden olan kişilerin huzurunda başı eğme veya yeri öpme ve buna benzer meselelerin izahına gelince:

Bu fiilerin nehyeldilmesi hususunda da imamlar arasında hiçbir çekişme, ihtilaf yoktur. Bilakis mücerred olarak Allah Azze ve Celle’den başkasına bel büküp, eğilmek nehy edilmiş bir ameldir.

Müsned’de ve diğer hadis kitaplarında varid olduğuna göre; Muaz b. Cebel Radıyallahu Anh Şam’dan döndüğü zaman, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e secde etti. Bunun üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: ”Ey Muaz! Buda nedir?” Muaz dedi ki: “Ey Allah’ın Rasülü! Ben Şam’da (Nasara’nın) Reislerine ve Patriklerine secde ettiklerini ve bunu peygamberlerinden zikrettiklerini gördüm.” Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem dedi ki: “Ey Muaz! Onlar yalancıdırlar. Şayet birinin birine secde etmesini emredecek olsaydım, kocanın eşinin üzerindeki hakkından dolayı, kadının kocasına secde etmesini emrederdim. Ey Muaz! Sen beni bir kabre uğradığım zaman secde ettiğimi gördün mü?” Dedi ki: “Hayır.” Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem dedi ki: “Bunu Yapma!” veya Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buna benzer bir şey söyledi…

Sahihde Cabir Radıyallahu Anh’dan gelen hadis ile sabit olmuştur ki; Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ashabına hastalığından dolayı oturarak namaz kıldırdı. Onlarda ayakta namaz kıldılar. Bunun üzerine onlara da oturmalarını emretti ve şöyle buyurdu:

«لَا تُعَظِّمُونِي كَمَا تُعَظِّمُ الْأَعَاجِمُ بَعْضَهَا بَعْضًا»

«Acemlerin birbirlerini ta’zim ettikleri gibi beni tazim etmeyin!»

«مَنْ سَرَّهُ أَنْ يَتَمَثَّلَ لَهُ النَّاسُ قِيَامًا فَلْيَتَبَوَّأْ مَقْعَدَهُ مِنْ النَّارِ»

“Her kim ki insanlar kendisi için ayakta durmalarından dolayı sevinirse, ateşte oturacak yerini hazırlarsın!”

Durum böyle olduğu için onları kendisinin oturması ile beraber -şayet namazda ayakta kılsalar bile- bu durumdan nehyetti. Ta ki bununla büyüklerini tazim etmek için kıyam eden kimselere benzemesinler. Bununla birlikte, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem kendisine kıyam edildiğinden dolayı sevinen bir kimsenin ateş ehlinden olduğunu açıklamıştır. Durum bu olduğu halde birine secde edilmesine, baş eğilmesine ve elleri öpülmesine karşı acaba durum nasıl olurdu?

Ömer b. Abdi’l-Aziz Radıyallahu Anh -ki o, yeryüzünde Allah’ın halifesidir.- Yerleri öpme işine girişen kişileri men etmek, öptükleri zaman te’dib ve men’ etmek üzere bazı yardımcılarını vekil tayin etmiştir. Kıyam, ku’ud, ruku’, sucud bütünüyle bir olan, yerleri ve gökleri yaratan ma’budun hakkıdır.  Bu Allah’dan başkasınının birin nasibi olmadığı, yalnız Allah’a has kılınan bir haktır. Allah Azze ve Celle’den başkası ile yemin etmek gibi… Nitekim Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:


«مَنْ كَانَ حَالِفًا فَلْيَحْلِفْ بِاَللَّهِ أَوْ لِيَصْمُتْ»

«Her kim yemin edecek olursa Allah’a yemin etsin veya sussun!»  Bu kendisi üzerine ittifak edilmiş bir hadistir.

Aynı şekilde Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem demiştir ki:


«مَنْ حَلَفَ بِغَيْرِ اللَّهِ فَقَدْ أَشْرَكَ»

«Kim Allah’dan başkası ile yemin ederse, muhakkak ki o şirk koşmuştur.»

İbadet(‘in türüne giren her şey) bütünü ile tek ve ortağı bulunmayan Allah’a aittir.


﴿وَمَا أُمِرُوا إلَّا لِيَعْبُدُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ حُنَفَاءَ وَيُقِيمُوا الصَّلَاةَ وَيُؤْتُوا الزَّكَاةَ وَذَلِكَ دِينُ الْقَيِّمَةِ﴾

«Onlara Allah’a dini has kılan hanifler olarak ibadet etmeleri, namazı kılmaları ve zekatı vermelerinden başka bir şey emredilmedi. İşte dosdoğru din budur.» (Beyyine: 8  )

Sahihde Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’nin de şöyle buyurduğu varid olmuştur:


«إنَّ اللَّه يَرْضَى لَكُمْ ثَلَاثًا: أَنْ تَعْبُدُوهُ وَلَا تُشْرِكُوا بِهِ شَيْئًا. وَأَنْ تَعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللَّهِ جَمِيعًا وَلَا تَفَرَّقُوا وَأَنْ تناصحوا مَنْ وَلَّاهُ اللَّهُ أَمْرَكُمْ»

«Muhakkak ki Allah sizin için şu üç şeyden razı olur: Ona ibadet eder ve ona bir şeyi ortak koşmazsınız. Allah’ın ipine bütünüyle sımsıkı sarılırsınız. İşleriniz hususunda Allah’ın velayet verdiği kimselere nasihat edersiniz.»

Dinin Allah’a has kılınması ibadetin aslıdır. Nebimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem şirkin incesini, irisini, değersizini ve büyük olanını yasaklamıştır. (Yani her türlü şirki yasaklamıştır)

Hatta ondan çeşitli lafızlar ile, güneş doğarken ve güneş batarken, namaz kılmanın nehy ettiğine dair gelen rivayetler, tevatür derecesindedir. Bir keresinde şöyle demiştir:


«لَا تَحَرَّوْا بِصَلَاتِكُمْ طُلُوعَ الشَّمْسِ وَلَا غُرُوبَهَا»

«Namazlarınıza ne güneşin doğuşunda ne de batışında yönelmeyin!»

Başka bir olayda fecrin doğmasından sonra, güneş yükselene kadar ve ikindiden sonra da, güneş batana kadar namaz kılınmasını nehyetti. Bir keresinde güneşin doğduğu zaman şeytanın iki boynuzu arasında doğduğunu ve o sırada kafirlerin ona secde ettiklerini anlattı ve bu vakitte müşriklerin onlara secde etmelerini dair bir benzeşme olduğu için bu vakitte namaz kılmayı nehyetti. Hal böyle olduğu halde, acaba çok açık bir biçimde şirke ve müşriklere benzeme durumu olan bir konu hakkında acaba durum nasıl olurdu!? Allahu Teala Rasulu Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e kendisiyle ehli kitaba hitab etmesi için emir buyurduğu ayette şöyle buyurmaktadır:


﴿قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا إلَى كَلِمَةٍ سَوَاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ أَلَّا نَعْبُدَ إلَّا اللَّهَ وَلَا نُشْرِكَ بِهِ شَيْئًا وَلَا يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضًا أَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللَّهِ فَإِنْ تَوَلَّوْا فَقُولُوا اشْهَدُوا بِأَنَّا مُسْلِمُونَ﴾

«De ki: “Ey Kitap ehli! Sizin ile bizim aramızda ki ortak bir kelimeye gelin! Allah’dan başkasına ibadet etmeyelim, ona hiçbir şeyi şirk koşmayalım ve Allah’ın dışında bir birimizi rabler edinmeyelim. Şayet yüz çevirirler ise, deyin ki: Şahit olunuz ki biz Müslümanlarız!”» (Al-i İmran: 64)

Bu yüzden bu anlatılan durumlarda Ehl-i Kitabın birbirlerini Allah’ın dışında rabler edinmesine benzeme vardır. Bizler ise bu gibi şeylerden nehy edilmiş durumdayız. Her kim Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’nin, ashabının ve onlara güzellikle tabi olan kimselerin yolundan sapar da, Nasaranın yolundan bir çeşit yola uyarsa, muhakkak ki o Allah’ın ve Rasulunun emrettiği şeyi terk etmiştir.


AbdulAzim

  • Ziyaretçi
“Benim İhtiyacım Allah’ın ve Filan Kimsenin Bereketi İle Giderildi” Gibi Lafızları Söyleyen Kimsenin Durumu

“Benim şu ihtiyacım Allah’ın bereketi ve senin bereketin ile giderildi.” Diyen birinin sözüne gelince… Bu sözlerin münker olan kısmına girer. Kesinlikle bu misalde olduğu gibi ondan başkası Allah ile (böyle) bir alakalandırılmaya tabi tutulamaz.

Hatta bir kişi Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e şöyle demiştir: “Allah ve sen dilersen…” Bunun üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:


«أَجَعَلْتَنِي لِلَّهِ نِدًّا بَلْ مَا شَاءَ اللَّهُ وَحْدَهُ»

«Sen beni Allah’a denk (nidd) mi tuttun? Bilakis bir tek olan Allah diler!» [Kaynağı Daha Önce Geçti]

Ashabına da şunu emretmiştir:


«لَا تَقُولُوا مَا شَاءَ اللَّهُ وَشَاءَ مُحَمَّدٌ وَلَكِنْ قُولُوا مَا شَاءَ اللَّهُ ثُمَّ شَاءَ مُحَمَّدٌ»

«”Allah’ın ve Muhammed’in dilediği şey” demeyin! Lakin sadece “Allah’ın dilediği sonrada Muhammedin dilediği şey” deyin!»[Kaynağı Daha Önce Geçti]

Bir başka hadiste varid olduğu üzere, bazı Müslümanlar (rüyalarında ehli kitaptan olan) bir kimsenin şöyle dediği görmüşlerdir: “Sizler (Allah’a) niddler/denkler edinmeseniz ne iyi ne güzel topluluksunuz!” Yani Allah’a bir şeyleri nidd/denk kılmasanız… Diyorsunuz ki; “Allah’ın ve Muhammed’in dilediği şey.”  Bu sebep üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem onları bundan nehy etti. Aynı şekilde sahih de Zeyd b. Halid Radıyallahu Anh’dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:

«Rasulullah  Sallallahu aleyhi ve sellem bize Hudeybiye’de gök yüzü karanlıktan hali olduktan sonra sabah namazı kıldırdı ve şöyle buyurdu:

‘Bu gece rabbiniz ne buyurdu biliyormusunuz ?’

Dedik ki: ‘Allah ve Rasulu daha iyi bilir.’


«أَصْبَحَ مِنْ عِبَادِي مُؤْمِنٌ بِي وَكَافِرٌ. فَأَمَّا مَنْ قَالَ: مُطِرْنَا بِفَضْلِ اللَّهِ وَرَحْمَتِهِ فَذَلِكَ مُؤْمِنٌ بِي كَافِرٌ بِالْكَوَاكِبِ وَأَمَّا مَنْ قَالَ: مُطِرْنَا بِنَوْءِ كَذَا وَكَذَا فَذَلِكَ كَافِرٌ بِي مُؤْمِنٌ بِالْكَوَاكِبِ»

Dedi ki: ‘Allah Azze ve Celle buyurdu ki; Kullarımdan bana iman ederek ve beni inkar ederek sabahlayanlar oldu. “Üzerimize Allah’ın fazlı ve rahmetinden dolayı yağmur yağdı.” Diyen kimse bana iman etmiş, yıldızları inkar etmiştir. “Üzerimize şu şu (yıldızın) hareketinden dolayı yağmur yağdı” Diyen kimse ise beni inkar etmiş yıldızlara iman etmiştir.”» [Buhari #846,1038,4147]

Allah Azze ve Celle yalnızca birer sebep kıldığı sebepler, Allah ile beraber ortaklar, niddler ve yardımcılar olarak addedilemez.

“Şeyh’(im)in Bereketiyle…” şeklide bir söz sarf eden kimseye gelince: Kişi bununla (bereket ile) bazen şeyhinin kendisine yapmış olduğu duayı kastedebilir. Zaten duanın icabet edilmesi bakımından en çabuk olanı, gıyabında olan bir kimse için yapılan duadır. Bazen kişi bereketten, şeyhinin kendisine hayırlı şeylerden öğrettiği ve emir buyurduğu hususların bereketini ve ya şeyhinin, hakka karşı ona yardım etmesi ve din konusunda onunla dostluk kurma hususuna dair olan bereketini veya buna benzer şeyleri kast ediyor olabilir. Bütün bu açıklamaların hepsi sahih manalardır.

Bazen “Bereketi ile…” sözü ile de ölü ve gaib olan kişiye yaptığı duayı kastedebilir. Bu ise (güya) şeyhinin bu hususta başkalarında olmayan bir tesire sahip olması veya kendisinin aciz kaldığı, güç yetiremediği veya yönelemediği bir şeyi yapabilmesi (yönündeki inancı) hasebiyle olur.

İşte bu münker bidatlere veya buna benzer diğer şeyler hususunda ona uyulması ve tabii olunması, bu konu hakkında ki batıl manalardandır. Kendisi hakkında hiçbir şüphe bulunmayana  (Allaha) yemin ederim ki; Allah’a itaat ile amel etmek ve müminlerin birbirlerine olan duaları; dünyada ve ahirette fayda verir. Bu da Allah’ın fazlı ve rahmetinden dolayıdır.

AbdulAzim

  • Ziyaretçi
Kutub, Gavs, Ferd ve Cami’ Gibi Kavramların Mahiyeti

Soru sahibinin sorduğu “Kutub, Gavs, Ferd ve Cami’” isimli kavramlara gelince… İnsanlardan çeşitli kesimler bu lafızları kullanıyorlar ve onların izahını, İslam dininde batıl olan şeylerle yapıyorlar. Örnek olarak bazılarının “Gavs” hakkında ki izahını verebiliriz. “Gavs; Kendi vasıtasıyla yaratılmışların yardımlarına ve rızıklarına yetişen yardımcıdır.” Hatta derler ki: "Meleklerin ve deniz balıklarının yardımı onun vasıtası iledir.” İşte bu söz Nasara’nın Mesih Aleyhisselam hakkında ve Ali Radıyallahu Anh hakkında aşırıya giden kimselerin söylemiş oldukları sözlerin türündendir. Bu sahibinden tevbe talep edilmesini, şayet tevbe etmez ise öldürülmesini gerektiren açık bir küfürdür. Muhakkak ki ne bir melek, ne de bir beşer olsun, kendisi vasıtasıyla imdat istenilen hiç bir mahluk yoktur. Bu sebeple felsefecilerin, meleklerin bunlar olduğunu zannettikleri “On Akıl/el-Ukulu’l-Aşera” hakkındaki sözleri, keza Nasara’nın Mesih Aleyhisselam hakkındaki sözleri ve benzerleri müslümanların ittifakı ile açık bir küfürdür.

Aynı şekilde “Gavs” bunların bazılarından gelen sözlerde şöyle açıklanır: “Yer yüzünde üç yüz on küsür kişi vardır ki ‘en-Nucaba - Seçilmişler’ diye isimlendirilirler. Onlardan bir yetmiş kişi ayrılır onlar ‘en-Nukaba – İleri gelenler, liderler’dir. Diğer bir kırkı ‘el-Ebdal - Kıymetliler’dir. Onlardan yedi kişi ‘el-Ektab – Kutublar’dır. Onlardan dört kişi ‘el-Evtad - Sütünlar’’dır Son olarak da bu dört kişiden bir kişi de “el-Gavs – Yardımcı’dır. Bu gavs Mekke de mukimdir. Yeryüzü halkı rızıkları ve yardımları hususunda kendilerine bir müsibet geldiği zaman bu üç yüz on küsür adama sığınırlar. Bunlarda bu yetmiş kişiye (en-Nukaba), bu yetmiş kişide kırk kişiye (el-Ebdal), bu Kırk kişide yedi kişiye (el-Ektab), bu yedi kişide dört kişiye (el-Evtad), bu dört kişide (son olarak) tek olan kişiye (Gavs) sığınır. Bazıları bu konuda ki adetlerden ,isimlerden ve mertebelerden ekleme çıkarma yapabilir.

Onlar (bahsi geçen bu kişiler), bu konu hakkında çeşitli makalelere sahiptirler. Hatta bazılarının dediğine göre; dünya semasından Ka’be’ye vaktin Gavs’ının ve Hadır’ının (hızırın) ismi bulunduğu yeşil bir yaprak inmektedir. [Bu onlardan bazılarının kavline göredir ki onlar: “Hadır bir mertebedir ve her bir zamanın Hadırı vardır.” Derler. Bu konuda onlara ait iki vecih vardır.] Bunların hepsi öyle bir batıldır ki, ne Allah’ın kitabında, ne Rasulu Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in sünnetinde hiç bir aslı yoktur. Ne selef ümmetinden, ne o ümmetin imamlarından ve ne de onların yollarını takip etmeyi gerekli gören mutekaddim imamların büyük şeyhlerinden, hiçbir kimse bu konu hakkında böyle şeyler konuşmamıştır. Ma’lumdur ki; bizim efendimiz Alemlerin Rabbi olan Allah’ın Rasülü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'dir. Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali Radıyallahu Anhum'da zamanlarının en hayırlı kimseleriydiler ve Mekke’de değil, Medine’de bulunmaktaydılar.

Bunlardan bazıları “Mugire b. Şu’benin çocuğu olan Hilal” hakkında, onun bu (bahsi geçen) yedi kişiden (el-Ektab/Kutuplardan) biri olduğuna dair bir hadis rivayet etmişlerdir. Bu hadis Ma’rifet ehlinin ittifakı ile batıl bir hadistir. Şayet Bu (tarz) hadisler, Ebu Nuaym’ın tasnif etmiş olduğu “Hilye’tul-Evliya” adlı kitabında, eş-Şeyh Ebu Abd’ir-Rahman es-Sulemi’nin bazı tasnifatların da bulunursa, buna aldanmayasın! Çünkü bu tasniflerde sahih, hasen, zayıf, mevzu’ ve alimler arasında yalan ve uydurma olmasında ihtilaf bulunmayan, mekzub/yalanlanmış rivayetlerde mevcuttur. Hadis ehlinden bazı kimselerin de adetirdir ki; onlar işittiklerini, sahihinin batılından ayırmadan rivayet etmektedirler. Ehli hadis ise, bu tarz hadisleri, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in sahihde sabit olan şu hadisinden dolayı rivayet etmezler:

«مَنْ حَدَّثَ عَنِّي بِحَدِيثِ وَهُوَ يَرَى أَنَّهُ كَذِبٌ فَهُوَ أَحَدُ الْكَاذِبِينَ»

“Her kim benden, yalan olduğunu gördüğü bir hadisi benden tahdis ederse, o yalancılardan biridir.”[Musannef, İbn Ebi Şeybe #25614; İbn Mace #41]

Hasılı, müslümanların hepsi, müslümanlara inen şeylerin; rızkın inmesi için istiska (yağmur duası) anında, küsuf (olayı) halinde belanın gitmesini bekledikleri anda yapmış oldukları dualar vb. şeyler gibi rağbet ve rahbet hakkında olduğunu bilmektedirler. Çünkü onlar bu hallerde ortağı olmayan tek olan Allah’a dua ediyorlar, ona hiçbir şeyi ortak koşmuyorlardı. Müslümanlar kesinlikle ihtiyaçlarını Allah Azze ve Celle’den başkasından talep edecek kimseler değillerdir. Bilakis cahiliyyede ki müşrikler Allah’a vasıta olmaksızın dua ediyorlar ve Allah’da onların dualarını icabet ediyorlardı. Tevhid ve İslamdan sonra, Allah’ın onların dualarını kendisi hakkında bir delil indirdiği bir vasıta olmaksızın icabet etmediğini görüyor musun?

Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:


وَإِذَا مَسَّ الْإِنْسَانَ الضُّرُّ دَعَانَا لِجَنْبِهِ أَوْ قَاعِدًا أَوْ قَائِمًا فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَأَنْ لَمْ يَدْعُنَا إلَى ضُرٍّ مَسَّهُ

«İnsana bir sıkıntı dokundu mu, gerek otururken, gerekse ayakta iken bize dua eder. Ama biz onun bu sıkıntısını ondan kaldırdık mı, sanki kendisine dokunan bir sıkıntı için bize hiç yalvarmamış gibi geçer gider.» (Yunus: 12)

وَإِذَا مَسَّكُمُ الضُّرُّ فِي الْبَحْرِ ضَلَّ مَنْ تَدْعُونَ إلَّا إيَّاهُ

«Denizde size bir sıkıntı dokunduğunda bütün dua ettikleriniz kaybolur da, yalnız Allah kalır.» (İsra:67)

قُلْ أَرَأَيْتَكُمْ إنْ أَتَاكُمْ عَذَابُ اللَّهِ أَوْ أَتَتْكُمُ السَّاعَةُ أَغَيْرَ اللَّهِ تَدْعُونَ إنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ ﴿*﴾ بَلْ إيَّاهُ تَدْعُونَ فَيَكْشِفُ مَا تَدْعُونَ إلَيْهِ إنْ شَاءَ وَتَنْسَوْنَ مَا تُشْرِكُونَ

«De ki: “Söyleyin bakalım. Acaba size Allah’ın azabı gelse veya size kıyamet saati gelip çatsa siz (yinede) Allah’tan başkasını mı çağırırsınız? Eğer doğru söyleyenlerseniz (çağrın onları)! Hayır! Bilakis yalnız O’na dua edersiniz, O da dilerse (kurtulmak için) dua ettiğiniz sıkıntıyı giderir ve siz o an Allah’a ortak koştuklarınızı unutursunuz.”» (En’am: 40-41)

وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا إلَى أُمَمٍ مِنْ قَبْلِكَ فَأَخَذْنَاهُمْ بِالْبَأْسَاءِ وَالضَّرَّاءِ لَعَلَّهُمْ يَتَضَرَّعُونَ ﴿*﴾ فَلَوْلَا إذْ جَاءَهُمْ بَأْسُنَا تَضَرَّعُوا وَلَكِنْ قَسَتْ قُلُوبُهُمْ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

«Andolsun, senden önce de birtakım ümmetlere de rasuller gönderdik. Sonunda, umulur ki boyun eğip yalvarırlar diye onları şiddetli yoksulluk ve darlıklarla yakaladık. Hiç olmazsa onlara azabımız geldiği zaman boyun eğip yalvarsalardı ya... Fakat kalpleri katılaştı. Şeytan da yapmakta olduklarını zaten onlara süslü göstermişti.» (En’am:42-43)

Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ashabı için namaz kılarak ve kılmayarak istiska’da bulunmuştur. Yine istiska için namaz ve Kusuf namazını da onlara kıldırmış ve namazında da kunut yapmıştır. Müşriklere karşı (Allah’dan) yardım talep ediyordu. Ondan sonra, raşid halifeleri, dinin imamları ve müslümanların şeyhleride onun bu sünnetini yerine getirmişlerdir. Onlar bu yol üzerinde devam edip duracaklardır…

Bundan dolayı denilir ki: “Şu üç şeyin hiçbir aslı yoktur: Nusayriyye Kapısı, Rafizilerin beklenen (imamı), Cahillerin Gavsı.” Nusayriyye, bir kapının kendilerine ait olduğunu ve onun (içinde)  -bu zikredilenlerin türünden- alemi ayakta tutan, mevcut bir şahsın olduğunu iddia etmektedirler. Lakin Nusayriye’nin bu kapı hakkındaki da’vaları batıldır. Muntazar (beklenilen imam) Muhammed b. El-Hasen ve Mekke’de ikame eden Gavs ve benzerlerine gelince; şüphesiz bunlar batıl şeylerdir ve bu konuda anlatılan şeylerin vucudiyeti yoktur.

Aynı şekilde bu taifelerden olan kimselerin bazıları, Kutub, Gavs ve Cami’ diye isimlendirilen şahısların, Allah dostlarına yardım ettiklerini, onları ve onlara benzeyen herkesi tanıdıklarını sanmaktadırlar. Halbuki bu, batıl bir şeydir ki; ne Ebu Bekir, ne de Ömer Radıyallahu Anhuma, ne Allah dostlarının hepsini tanıyabilmişler, ne de onların hepsine yardım edebilmişlerdir. Durum böyle olduğu halde bu sapık, aldanmış, yalancı kimseler nasıl bu duruma erişebilir? Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Adem oğullarının efendisi olduğu halde, ümmetinden kendilerini görmediği kimseleri (kıyamet gününde) yüzlerindeki beyazlıktan ve abdest azalarının parlamasından meydana gelen, yüzlerindeki abdest izleri ile tanıyacaktır. Bunlar ancak Allah Azze ve Celle’nin sayabileceği Allah dostlarındandırlar.

Allah dostlarının önderleri ve hatipleri olan Allah’ın Nebileri onların çoğunu tanımamaktadır. Bilakis Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:

وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلًا مِنْ قَبْلِكَ مِنْهُمْ مَنْ قَصَصْنَا عَلَيْكَ وَمِنْهُمْ مَنْ لَمْ نَقْصُصْ عَلَيْكَ

«Senden önce gönderdiğimiz elçilerden kıssalarını sana anlattıklarımız da vardır, anlatmadıklarımızda vardır…» (Gafir: 78)

AbdulAzim

  • Ziyaretçi
Hızır Aleyhisselam’ın Durumu

Aynı şekilde Musa Aleyhisselam’ın durumu… Ne o Hızır Aleyhisselam’ı tanıyordu, ne de Hızır Aleyhisselam onu tanıyordu. Bilakis Musa Aleyhisselam ona selam verdiği zaman o karşılık olarak: “Senin toprağında selam ne gezer?” Musa’da ona: “Ben Musa’yım” dediği zaman o: “İsrail oğullarının Musa’sı mı ?” dedi. Musa da “Evet” cevabını verdi.

İşte böylelikle ona (Hızır Aleyhisselam’a) Musa Aleyhisselam’ın ismi ve haberi ulaşmıştı, fakat onu bizzat tanımıyordu.

Her kim: “O (Hızır Aleyhisselam) Allah dostlarının lideridir.” Veya “O onların hepsine öğretmektedir” derse; muhakkak ki batıl olanı söylemiştir.

Bu konuda muhakkiklerin de kabul ettiği doğru olan görüş; onun öldüğü ve İslam’a (islam şeriatine) yetişmediği, şayet Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in zamanında bulunsa bile tıpkı Allah azze ve cellenin bunu ona ve diğer kişilere vacip kıldığı gibi kendisine de ona (Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e) iman etmesi ve onunla beraber cihad etmesinin vacib olacağı yönündedir. (Aynı şekilde) Mekke’de, Medine’de bulunması ve diğer sahabelerle beraber cihada katılması ve de din hususunda onlara yardım etmek için bulunması; gemilerini kusurlu göster(ip onlara yapılacak zulmü önle)mek için kafir bir kavmin yanında bulunmasından daha evla idi. O, müşriklerin arasında gizlenmeden yaşadığı halde insanlar için çıkarılmış (bu) hayırlı ümmetten saklanacak da değildi.

Devamla, müslümanların ne dinleri, ne de dünyaları hakkında ne Hızır Aleyhisselam’a ne de ona benzer kimselere ihtiyaçları yoktur.

Muhakkak ki onlar dinlerini kendilerine kitabı ve hikmeti öğreten, Ümmi olan Nebi, Rasul  Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den alıyorlardı. Onların Nebi’si Sallallahu Aleyhi ve Sellem kendilerine şunu buyuruyordu:

«لَوْ كَانَ مُوسَى حَيًّا ثُمَّ اتَّبَعْتُمُوهُ وَتَرَكْتُمُونِي لَضَلَلْتُمْ»

«Şayet Musa yaşasaydı, sonra siz ona tabii olup beni terk etseydiniz, dalalete düşmüş olurdunuz.» [Musannef, Abdurrezzak #10164-10165,19213; Darimi, Sünen #449]

Keza İsa b. Meryem Aleyhisselam semadan indiği vakit, insanlar arasında rablerinin kitabı ve Nebilerinin sünneti ile hükmedecektir. Durum böyle olması ile beraber, hangi ihtiyaç sebebiyle onlar Hızır’a veya başkalarını yöneleceklerdir? Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ashabına İsa Aleyhisselam‘ın semadan ineceğini ve Müslümanların onun yanında bulunacağını haber vermiş ve şöyle demiştir:

{كَيْفَ تَهْلِكُ أُمَّةٌ أَنَا فِي أَوَّلِهَا وَعِيسَى فِي آخِرِهَا}

«Ben bu ümmetin başı, İsa ise sonu olduğu halde bu ümmet nasıl helak olur?» [Bu lafzı ile bakınız: el-Fiten, Nuaym b. Hammad #1614]

Madem ki, İbrahim, Musa ve Nuh (aleyhimusselam) ile beraber Rasullerin en faziletlilerini (yani ulul azm peygamberleri) teşkil eden, bu iki şerefli peygamber ve de Adem oğullarının seyyidi/efendisi Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem; bu ümmetin ne avamına ne de havassına karşı saklanmış bir halde yaşamını devam ettirmemiştir. Peki, durum böyle olduğu halde, acaba ümmetten o nebilerin benzeri bile olmayan kimseler nasıl insanlara görünmeden hayatını sürdürebilir?

Şayet Hızır Aleyhisselam devamlı bir hayat halinde ise, nasıl olur da Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem bunu kesinlikle anlatmaz, onu ümmetine bildirmez ve (nasıl olurda ondan sonra) Raşid Halifeleri bu konuyu (insanlara) aktarmazlar?

Şayet kişi derse ki: “Hızır evliyaların lideridir.”

Ona denilir ki: Ona bu liderlik görevini kim tahsis etti? Evliyaların en faziletlileri Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in ashabı değil midir? Hızır Aleyhisselam onlardan (Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’nin ashabından) değildi…

Genellikle bu konuda bazıları; yalan, bir kısmı ise bir adamın zannına dayalı olarak bazı hikayeler aktarırlar. Misal olarak; bir adamı görüp onun Hızır olduğunu sanan bir şahıs… O kimse, tıpkı rafizilerin bir kişi görüp, onun beklenen masum imam olduğunu sanmaları veya iddia etmeleri gibi o da “Şüphesiz o Hızır’dı” demektedir.

İmam Ahmeb b. Hanbel Rahimehullah’dan rivayet edilir ki, Ona Hızır Aleyhisselam’ın hakkından bahsedildiği bir sırada şöyle demiştir: “Seni gaib/görülmeyen kimseye havele eden, sana adil davranmamıştır.” İnsanların dillerine ancak şeytan bir takım telkinlerde bulunmaktadır. Biz bu konu hakkındaki sözü başka bir yerde açıklamıştık…

AbdulAzim

  • Ziyaretçi
Dönemin En Faziletli Kişisinin "Kutub, Gavs" Gibi İsimler İle İsimlendirilmesinin Hükmü

Şayet kişinin “Kutub, Gavs, Ferd, Cami” sözüyle kast ettiği, kendi zamanının en faziletlisi olan kişi ise, bu mümkündür. Fakat aynı şekilde o zamanda fazilet hususunda iki eşit şahsın veya birbirine eşit üç, dört kişinin olması da mümkündür. Her zamanda insanların en faziletlisinin sadece bir kişi olduğu kesin bir surette ifade edilemez. Bazen bir toplulukta diğer bir topluluktan çeşitli yönlerden daha faziletli olan kişiler olabilir. Bu (faziletli olma) yönleri ise bazen (birbirlerine) yakındırlar, bazen de eşittirler.

Bununla beraber döneminde bulunanların en faziletli olan kimsenin “Kutub, Gavs ve Cami’” diye isimlendirilmesi, Allah’ın kendisi hakkında bir delil indirmediği bir bidat olup, bu tarz isimlendirmeler ile Selef ümmetinden ve Selef ümmetinin imamlarından hiçbir kimse konuşmamıştır.

Selef genellikle, bazı insanların hakkında “O kimse en faziletli kimsedir.” veya “Döneminin en faziletlilerindendir.” gibi zanlarını hep barındırmışlardır.

Genellikle, bu isim hakkında görüş ileri sürenler Kutupların ilkinin Hasan b. Ali b. Ebi Talib Radıyallahu Anhuma olduğunu, sonra bu işin silsile yoluyla sonraki bazı şeyhlere geçtiğini ileri sürerler. Bu, ne Ehli Sünnet mezhebi nezdinde, ne de Rafızi mezhebi nezdinde sahih değildir.

Nerede Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali ve muhacirlerden ve ensardan ilk olarak öne geçmiş kimseler?

Hasan Radıyallahu Anh  ise Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in vefatı sırasında, henüz daha temyiz ve ihtilam çağına yeni yaklaşmıştı.

Bu tarz şeylere sahiplik eden şeyhlerin büyüklerinin bazılarından şöyle dedikleri hikaye edilir: “Kutub, Ferd, Gavs ve Cami’ olan kimselerin ilimleri Allahu Teala’nın ilmine, kudretleri ise Allahu Teala’nın kudretine mutabıktır. Allah’ın bildiğini bilir, ve Allah’ın güç yetirdiğine güç yetirirler.”

Bu kimseler Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in tıpkı dedikleri gibi olduğunu, sonra bunun ondan Hasan’a sonrada şeyhine kadar intikal ettiğini sanmaktadırlar. Bunun açık bir küfür, pis bir cehalet ve Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem hakkında ki bu iddianın küfür olduğunu açıklamıştım. Bundan başka söylenen sözlerden uzak dur! Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:


قُلْ لَا أَقُولُ لَكُمْ عِنْدِي خَزَائِنُ اللَّهِ وَلَا أَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلَا أَقُولُ لَكُمْ إنِّي مَلَكٌ

«De ki: “Ben size, ‘Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size ‘Ben bir meleğim’ de demiyorum.» (En’am:50)

قُلْ لَا أَمْلِكُ لِنَفْسِي نَفْعًا وَلَا ضَرًّا إلَّا مَا شَاءَ اللَّهُ وَلَوْ كُنْتُ أَعْلَمُ الْغَيْبَ لَاسْتَكْثَرْتُ مِنَ الْخَيْرِ وَمَا مَسَّنِيَ السُّوءُ

«De ki: “Allah dilemedikçe ben kendime ne bir zarar verme ve ne de bir fayda sağlama gücüne sahibim. Şayet gaybı biliyor olsaydım, daha çok hayır elde etmek isterdim ve bana kötülük dokunmazdı.”» (A’raf: 188)

يَقُولُونَ لَوْ كَانَ لَنَا مِنَ الْأَمْرِ شَيْءٌ مَا قُتِلْنَا هَاهُنَا

«Ve diyorlar ki: “Bu konuda bizim elimizde bir şey olsaydı, burada öldürülmezdik.”» (Al-i İmran: 154)

يَقُولُونَ هَلْ لَنَا مِنَ الْأَمْرِ مِنْ شَيْءٍ قُلْ إنَّ الْأَمْرَ كُلَّهُ لِلَّهِ

«“Bu işte bizim için bir pay varmı?” diyorlardı. De ki: “Bütün iş, Allah’ındır.”» (Al-i İmran: 154)

لِيَقْطَعَ طَرَفًا مِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَوْ يَكْبِتَهُمْ فَيَنْقَلِبُوا خَائِبِينَ ﴿*﴾ لَيْسَ لَكَ مِنَ الْأَمْرِ شَيْءٌ أَوْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْ أَوْ يُعَذِّبَهُمْ فَإِنَّهُمْ ظَالِمُونَ

«Bir de Allah bunu, inkâr edenlerden bir kısmını helâk etsin veya perişan etsin de umutsuz olarak dönüp gitsinler diye yaptı. Bu işte senin yapacağın bir şey yoktur. Allah, ya tevbelerini kabul edip onları affeder, ya da zalim olduklarından dolayı onlara azap eder.» (Al-i İmran: 127)

إنَّكَ لَا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ .

«Şüphesiz sen sevdiğini hidaye erdiremezsin. Fakat Allah, dilediği kimseyi hidayete erdirir. O, hidayete gelecekleri daha iyi bilir.» (Kasas:56)

Allah Subhanehu ve Teala Rasul’üne Sallallahu Aleyhi ve Sellem itaat etmemiz hususunda bizlere emretmektedir:


مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهَ

«Her kim Rasule itaat ederse, gerçekten Allah’a itaat etmiş olur.» (Nisa: 80)

Ona ittiba’ etmemizi emretmiştir:


قُلْ إنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ

«De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah’da sizi sevsin…”» (Al-i İmran: 31)

Ona ta’zim etmemizi, saygı göstermemizi, yardım etmemizi ve Allah’ın kitabında ve Rasulünün sünnetinde açıklamış olduğu kendisine ait olan hakları yerine getirmemizi emrediyor. Taki bununla onun bizim için kendimizden ve ehlimizden bile daha çok sevdiğimiz, insanların en sevilen kimsesi olması gereklilik göstersin. Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:


النَّبِيُّ أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنْفُسِهِمْ

«Nebi, mü’minlere kendi canlarından daha önce gelir.» (Ahzab: 6)

قُلْ إنْ كَانَ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَاؤُكُمْ وَإِخْوَانُكُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ وَأَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا أَحَبَّ إلَيْكُمْ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِي سَبِيلِهِ فَتَرَبَّصُوا حَتَّى يَأْتِيَ اللَّهُ بِأَمْرِهِ

«De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz bir ticaret ve beğendiğiniz meskenler size Allah’tan, peygamberinden ve O’nun yolunda cihattan daha sevgili ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin! Allah, fasık topluluğu doğru yola erdirmez.”» (Tevbe: 24)

«وَاَلَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَا يُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ حَتَّى أَكُونَ أَحَبَّ إلَيْهِ مِنْ وَلَدِهِ وَوَالِدِهِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ»

«Nefsimi elinde tutana yemin ederim ki; sizden hiç biriniz beni, evladından, babasından ve insanların hepsinden daha sevimli görmedikçe iman etmiş olamaz.» [Muslim, #44]

«Ömer Radıyallahu Anh ona şöyle demişti: “Ya Rasulullah! Gerçekten sen bana, kendi nefsim hariç herkesten daha sevimlisin!” Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’de dedi ki: “Hayır Ya Ömer! Nefsinden de çok benim sana sevimli olmam lazım.” Ömer Radıyallahu Anh bunun üzerine: “Sen bana nefsimden de çok sevimlisin.” Dedi. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem “İşte şimdi oldu Ya Ömer!” dedi.»


«ثَلَاثٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ وَجَدَ بِهِنَّ حَلَاوَةَ الْإِيمَانِ مَنْ كَانَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَحَبَّ إلَيْهِ مِمَّا سِوَاهُمَا وَمَنْ كَانَ يُجِبُّ الْمَرْءَ لَا يُحِبُّهُ إلَّا لِلَّهِ وَمَنْ كَانَ يَكْرَهُ أَنْ يَرْجِعَ فِي الْكُفْرِ بَعْدَ إذْ أَنْقَذَهُ اللَّهُ مِنْهُ كَمَا يَكْرَهُ أَنْ يُلْقَى فِي النَّارِ» .

«Şu üç şey kimde bulunursa, bunlarla imanın tadını almış demektir: Allah ile Rasûl'ü kendisine başkalarından daha sevgi¬li olan kimse; bir kulu seven, fakat yalnız Allah için seven kimse; Allah kendisini kâfirlikten kurtardıktan sonra yine kâfirliğe dönmekten ateşe atılacakmışçasına hoşlanmayan kimse.» [Buhari, #21]

Muhakkak ki Allah Azze ve Celle kitabında, yalnız ona ait olan haklarını, Rasullerinin haklarını ve Mü’minlerin birbirlerine olan haklarını açıklayıp beyan etmiştir. Ki biz bu konudaki sözü başka bir yer açıklamıştık. Allahu Teala’nın şu kavli buna misaldir:


وَمَنْ يُطِعِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَيَخْشَ اللَّهَ وَيَتَّقْهِ فَأُولَئِكَ هُمُ الْفَائِزُونَ

«Kim Allah’a ve Resûlüne itaat eder, Allah’tan korkar ve O’na karşı gelmekten sakınırsa, işte onlar başarıyı elde edenlerin ta kendileridir.» (Nur: 52)

Taat Allah’a ve Rasülü Sallallahu Aleyhi ve Sellem içindir. Haşyet, Takva ise bir tek olan Allah içindir:

وَلَوْ أَنَّهُمْ رَضُوا مَا آتَاهُمُ اللَّهُ وَرَسُولُهُ وَقَالُوا حَسْبُنَا اللَّهُ سَيُؤْتِينَا اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ وَرَسُولُهُ إنَّا إلَى اللَّهِ رَاغِبُونَ

«Eğer onlar Allah ve Resûlünün kendilerine verdiğine razı olup, “Bize Allah yeter. Lütuf ve ihsanıyla Allah ve Resûlü ileride bize yine verir. Biz yalnız Allah’a rağbet eder (O’nun ihsanını ister)iz” deselerdi, kendileri için daha hayırlı olurdu. » (Tevbe: 59)

Bir şeyler vermek Allah ve Rasülüne Sallallahu Aleyhi ve Sellem aittir. Rağbet ise bir tek olan Allah içindir:

وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا

«Rasul size neyi vermişse onu alın! Neyi de yasaklamışsa ondan uzak durun!» (Haşr:7)

Çünkü helal Allah’ın ve Rasulünün Sallallahu Aleyhi ve Sellem helal kıldığı, haram da Allah’ın ve Rasulünün Sallallahu Aleyhi ve Sellem haram kıldığıdır. Yeterlilik durumuna gelince, bu bir tek olan Allah’a aittir. Allahu Teala şöyle buyurmuştur: “Dediler ki: Allah bize yeter…”  Allah Azze ve Celle ‘Allah ve Rasulü bize yeter!’ demedi.


يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ حَسْبُكَ اللَّهُ وَمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ

«Ey Nebi! Allah sana ve mü’minlerden sana tabi olanlara yeter.» (Enfal:64)

Yani sana ve mü’minlerden sana tabi olan kimselere Allah kafi gelir. Bu açıklama ayeti kerime hakkında mukarrer kılınmış doğru bir açıklamadır. Bu sebeple İbrahim ve Muhammed’in (Salat ve Selam onların üzerine olsun) kelimesi “Allah bize yeter. O ne güzel bir vekildir.” sözü olmuştur. Allah Subhanehu ve Teala en iyi bilen ve hikmeti en bol olandır.

Allah Yaratılmışların en hayırlısı Efendimiz Muhammed’e ailesine ve ashabına selat ve selam eylesin!


Allah'ın İzni ve İnayeti İle Kitap Burada Sona Erdi. Allah'a Hamd Olsun.

Çevrimiçi Es-Sarimul-Meslul

  • Administrator
  • Newbie
  • *****
  • İleti: 13
  • Değerlendirme Puanı: +1/-0
BismillahirRahmanirRahim

Allah'ın izni ve inayeti ile Türkçe'ye çevirmek suretiyle, Türkiye'de yine bir ilki gerçekleştirmeye muvaffak olduğumuz;
Şeyhu'l-İslam İbn Teymiyye Rahimehullah'ın bu kıymetli eserini PDF formatında bir araya getirdik.




 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
2076 Gösterim
Son İleti 10.06.2015, 22:09
Gönderen: İbn Teymiyye
0 Yanıt
2706 Gösterim
Son İleti 24.06.2015, 14:33
Gönderen: Tevhid Ehli
1 Yanıt
1818 Gösterim
Son İleti 13.07.2017, 04:28
Gönderen: Tevhid Ehli
5 Yanıt
1864 Gösterim
Son İleti 21.10.2017, 20:21
Gönderen: İbn Teymiyye
0 Yanıt
1267 Gösterim
Son İleti 27.05.2018, 19:19
Gönderen: İbn Teymiyye