Tavhid

Gönderen Konu: İLİM YOLCUSU İÇİN TA’LİM’UL MUTEALLİM'DE GEÇEN İBRETLİK HİKAYE  (Okunma sayısı 2598 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 656
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

TA’LİM’UL MUTEALLİM

İMAM BURHANEDDİN EZ-ZERNUCİ

İLİM TAHSİLİNİN ÇİLE VE SIKINTILARINA KATLANMALI


{Talebenin ayrıca nefsinin ve hevasının isteklerine karşıda sabırlı olması ve tok gözlü bulunması gerekir.}

Şiir:


Nefsinin arzusu alçaklığın ta kendisidir,
Nefsine mağlup olan mağluptur alçaklığa.

İlim talebesinin ilim uğruna sıkıntılara da katlanması gerekir.
Nitekim:

" Arzuların hazinesi mihnet köprülerinden geçer " denmiştir.

Bir görüşe göre Hz. Ali’ye ait olduğu belirtilen bir şiirde şöyle denmektedir:

İlme ulaşmanın yolu geçer şu altı şeyden,
Şimdi sana bunların hepsini anlatayım ben
Sabır, mal, hocanın rehberliği hırs ve zekâ,
Ve sonuncusu da sahip olmandır kâfi miktar zamana. 


İlim uğruna eziyet çekmek açlık, parasızlık, hastalık ve gurbet gibi sıkıntılara katlanmak gerekir. İlim pek yüce bir gayedir. Bu gayeye erişmek için insanın her türlü fedakârlığa hazır olması gerekir. İlim tahsili konusunda gözü kara olmayan kişi âlim olamaz. Bir parça ilim tahsil etse bile onun bereketini göremez. Kısa zaman da öğrendiklerini unutur. Selef âlimleri tahsil yılların da ne kadar zorluklara katlanmış birçoğu bu uğurda malından hatta canından olmuştur.
 
Abdulfettah Ebu Ğudde, safahat min sabri’l-ulema adlı eserini bu konuya tahsis etmiş ve kitabında ilim tarihinde insanı dehşete düşüren ilginç kıssalara yer vermiştir. İlim uğruna katlanılan sıkıntılara bir örnek olarak mezkûr kitaptan naklen Ebu Hatim Er-Razi’nin tahsil hayatı sırasında yaşadıklarını hep birlikte görelim. Büyük muhaddis Ebu Hatim Er-Razi’nin oğlu babasının başından geçenleri onun diliyle şöyle anlatır
:

" 214 yılında Basra’da 8 ay kaldım aslında niyetimde bir sene kalmak vardı. Ama ne yazık ki param bitti ve üzerimde ki elbiseleri dahi tek tek satmak zorunda kaldım ve nihayet elimde, avucumda hiçbir şey kalmadı. Durum böyle iken arkadaşımla birlikte hocaların yanına gider ve akşam oluncaya dek onlardan ders alırdık. O gün arkadaşım dersten sonra ayrılıp gitti ben de oturduğum boş eve gittim. Açlığımı su ile geçiştirdim. Sonra sabah oldu ve arkadaşım yanıma geldi yine çok aç olduğum halde onunla birlikte hadis dinlemeye gittik. Günün sonunda ben aç olduğum halde onunla ayrıldık. Ertesi gün arkadaşım yine geldi ve hadi hocalara gidelim dediğinde bitkinim ben gelemeyeceğim dedim. O da bana neden böyle bitkin bir haldesin deyince artık halimi senden gizlemeyeceğim iki gündür ağzıma bir lokma koymadım dedim. Bunun üzerine oda bana yanımda bir dinar var yarısını sana vererek sıkıntını hafifleteyim diğer yarısıyla da kirayı öderiz dedi. Ondan yarım dinarı aldım ve böylece Basra’dan ayrıldık.

     
Oğlu babası Ebu Hatim Er-Razi’nin dilinden anlatmaya devam eder.


 "Medine de Davud el-Caferi’nin yanından çıkıp çar bölgesine gittiğimizde gemiye bindik üç kişiydik. Ben, Ebu Zuheyr El-Merveruzi ve Nişaburlu bir arkadaş.

Ben gemideyken ihtilam oldum ve durumu arkadaşlarıma açınca onlar bana  "denize atla" dediler. Bende "pekiyi yüzme bilmiyorum" dedim. Onlar "biz seni bir ipe bağlar öylece suya salarız" dediler. Nitekim öyle yaptılar; beni bir ipe bağlayıp suya bıraktılar. Suda güzelce bir abdest almak istiyordum. Abdest aldıktan sonra beni biraz salın deyince onlar da saldılar. Bende suya daldım biraz sonra beni yukarı çıkarmalarını istediğimde de çıkardılar.

Gemideyken rüzgâr sürekli yüzümüze vuruyordu. Denizde tam olarak üç aya yol aldık artık daralmıştık yiyeceğimiz de neredeyse tükenmişti. Sonun da karaya çıktık ve azığımız neredeyse tükeninceye dek günlerce yürüdük. Sonunda yiyeceğimiz tamamen tükendi. İlk gün gece, gündüz hiçbir şey yemeden sürekli yürüdük. İkinci günde aynı şekilde devam etti; Akşama kadar yürüyor, akşam olunca da namazlarımızı kılıp kendimizi güç bela bir yere atıp uyuyorduk. Açlıktan susuzluktan ve yorgunluktan bitkin düşmüştük. Ta ki üçüncü güne kadar. Üçüncü günün sabahı uyandığımızda gücümüz yettiğince yürüdük. Sonra birden Şeyh Merveruzi bayılarak yere düştü. Onu ne kadar ayıltmaya çalıştıksak da ayılmadı. Onu öylece bırakarak yola devam ettik.

Ben ve Nişaburlu arkadaşım henüz bir veya iki fersah (5-10 km.) yürümüştük ki ben güçten düştüm. Ve bayılarak yere yığıldım. Arkadaşım beni orada bırakarak yola devam etti. O hiç durmadan yürümüş ve nihayet uzakta gemilerinin karaya yanaştırarak Hz. Musa’nın denizine (Kızıldeniz) demir atmış bir topluluk görmüş. Onların görüş mesafesine girdiğinde elbisesini sallayarak onlara işaret etmiş. Onlar da bir kap su ile yanına gelip ona su vermişler. Ve elinden tutup yardım etmişler. O da onlara "arkamda bayılarak yere düşen iki arkadaşım daha var onlara yetişin" demiş. Ben bundan sonra sadece yüzüme su dökerek beni ayıltan adamı hatırlıyorum. Gözlerimi açıp ona "bana su ver" dedim. O da bir bardağa azıcık su koyup bana verdi. Onu içince biraz kendime gelmiştim, fakat suya doymamıştım. Yine "bana su ver" dedim. O da biraz daha su vererek elimden tutup beni kaldırdı. Ona "arkamda yerde yatan bir arkadaşım daha var" dedim. Bunun üzerine onlardan birkaç kişide onu almaya gittiler. Onlardan birisi de benim koluma girmişti. Ayaklarımı sürüye sürüye zar zor gidiyordum. Bu kişi giderken bana az az su vererek susuzluğumu gideriyordu. Sonunda gemilerine vardık. Bizim arkamızdan diğer üçüncü arkadaşımızı da getirdiler. 

Gemidekiler bize çok iyilik yaptılar. Kendimize gelene kadar günlerce onların yanında kaldık. Sonra gemiciler "RAYE" isimli şehrin valisine bir mektup yazdılar ve kek, kavut ve sudan ibaret olan azığımızı da hazırlayarak bizi yola koydular. Durmadan yürüdük ve nihayet yanımızda ki kek, kavut ve suda tükendi sahil boyunca aç susuz ilerliyorduk. Yürürken kıyıya vurmuş bir kaplumbağa bulduk sırtına taşla vurarak kabuğunu kırdığımızda içinden yumurta sarısı gibi bir sıvı gördük. Deniz kenarında ki sedeflerden biraz alarak bu kaplumbağanın içinde ki sarı sıvıya daldırıp yiyorduk. Ve nihayet açlığımızı biraz yatıştırdık.

Sonunda zor bela "RAYE" şehrine varabildik. Gemicilerin yazdığı mektubu ilgili şahsa teslim ettik. Bu şahıs bizi evinde ağırladı ve bize ikram da bulundu. Bize her gün kabak yemeği çıkartıyordu. Hizmetçisine şöyle derdi; "mübarek kabaktan misafirlerimize getir bakalım" bir gün içimizden biri farsça "bize kızarmış et çıkartsan ya!" dedi. Bu sözü ev sahibine duyurmak istiyordu, ev sahibi de ben Farsçayı iyi bilirim, benim nenem "herat"lıydı. Dedi ve o günden sonra bize et yemeği getirdi. Bir miktar azık verdikten sonra yola koyulduk ve nihayet mısıra ulaştık."   
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
1683 Gösterim
Son İleti 15 Ocak 2016, 23:51
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
1600 Gösterim
Son İleti 20 Nisan 2017, 23:50
Gönderen: Abdulberr
0 Yanıt
576 Gösterim
Son İleti 21 Mayıs 2018, 07:07
Gönderen: İbn Teymiyye
0 Yanıt
592 Gösterim
Son İleti 01 Haziran 2018, 23:15
Gönderen: Tullab'ul Ilm
2 Yanıt
622 Gösterim
Son İleti 01 Eylül 2018, 21:41
Gönderen: İbn Teymiyye