Tavhid

Gönderen Konu: “EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR  (Okunma sayısı 7342 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 688
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

“EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR

HAFIZ ABDULLAH MUHAMMED B.OSMAN EZ-ZEHEBİ

H.673-748 YILLARI ARASINDA YAŞAMIŞTIR.

HAFIZ ZEHEBİNİN MUHTASAR OLARAK HAZIRLADIĞI ESERİNİN İSMİ;

" المنتقى من منهاج الاعتدال في نقض كلام أهل الرفض والاعتزال "

"Rafiziler ve Mutezile'nin sözlerini reddetme hususunda itidal yolu(kitabı)ndan seçmeler"


Yukarda ismini verdiğimiz bu eser Şeyhul-İslam İbn Teymiyye'nin “MİNHACUL İ’TİDAL Fİ NAKDİ KELAMİ EHLİR-RAFDİ VEL İ’TİZAL” Adlı eserinin muhtasarıdır.

 " منهاج السنة النبوية في نقض كلام الشيعة القدرية "


"Kader inkarcısı Şia'nın sözlerini reddetme hususunda Nebevi Sünnet'e uyanların yolu"

Şiilere reddiye olarak bu kitabını yazmasının nedenini İbn Teymiyye şöyle açıklıyor:

“Eğer bu zalim ve haddini bilmez adam, o Allahın veli kullarının başları olan, yeryüzü insanlarının lideri ve rehberi olan ve Hz peygamberden sonra Allah’ın kulları arasında en üstün olan o ilk Müslümanlara, dinde yıkıntı meydana getirecek, kafirler ve münafıklara delil ve tutanak hazırlayacak ve pek çok iman ehlinin kalplerinde şüphe ve zaaf meydana getirecek şekilde dil uzatmasaydı, biz o şahsı tenkid edip reddetme ve onun iç yüzünü açığa çıkarma zorunda kalmazdık.” (İslam Önderleri Tarihi. Cilt 2 sh:342-345/ Kayıhan yay)


Bu eser dört cilt olarak " MİNHACUS'SÜNNET'İN-NEBEVİYYE Fİ NAKTİ KELAMİ-Ş-Şİ'ATİ VE KADARİYYE" İsmi ile arapça basıldığını El-Muntekayı yayına hazırlayan Muhibbuddin el-Hatib Muntekanın mukaddimesinde bahsetmektedir. Polen yada guraba yayınları gibi yayın kuruluşları bir takım muasır cahillerin kitaplarını tercüme etmek yerine o muasırlarında kaynak olarak beslendiği Şeyhul-İslam İbn Teymiyye gibi rabbani alimlerin bu gibi eserlerini tercüme etmiş olsalar daha yerinde bir iş yapmış olurlar. Allah'u teala her iki imamada rahmet etsin. Bizede onların ilmi ile istifade etmeyi nasip etsin amin. Rafizilere karşı hazırlıklı olmak ve onların ekmiş olduğu şüphelere kapılmak istemeyen herkesin bu kitabı mutlaka okuması gerekir. Hele hele dünyanın gündemine iran devleti ve rafizilerin hiç beklenmedik çıkışları ve fitneleri yerleştiği bu günlerde bu putperest ve mecusi rafizilerin çevirdiği dolaplarla alakalı sünni olduğunu iddia eden çevreleri gücümüz nisbetinde uyarmak için bu yolda bizden daha hayırlı ve öncü rabbani alimlerin salih amellerine aracılık etme kastı ile bu kitabı yayınlıyoruz. Bu kitabı ve bu konularda yazılmış reddiyeleri çoğu kimse bilmez. Bizde bilinmeyenleri açığa çıkarmak uyuyanları uyandırmak istedik. Sanal alemde rafizi takiyyecilerin yalanlarına karşı yayınladığımız şeyler set olur inşaAllah.

İÇİNDEKİLER.


1- Rafizi'nin " Allah aleme lütfundan hissesiz bırakmaması için günahsız (masum) imamlar tayin etmiştir." sözüne cevap

2- Uyulması vacip olan mezhep hakkında


3- Hz Ali'nin imameti hakkında

4- Oniki imamdan sonuncusunun imameti

5- Şiilerin Hz Ebu Bekir, Ömer ve Osman'ın radıyallahu anhum halifelikleri hakkında uydurdukları iftiralar.

6- Şiilerin Hz. Ebu Bekir'in imameti hakkındaki delilleri.
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 688
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: “EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR
« Yanıtla #1 : 28.01.2016, 19:29 »
GİRİŞ


Dalaletten (Sapıklıktan) kurtaran Hakka çağıran, dilediğini doğru yoluna kavuşturan Allah'a hamdolsun.

Bu faydalı ve nefis hakikatleri “Minhacül-İ'tidal fi Nakdi Kelâmi Ehli er-Rafdi vel İ'tizal” (1) adlı eserden seçtim. Kitabın müellifi Şeyhü'l İslâm İbn-i Teymiyye'dir. Allah Ona rahmet etsin. Müellif, eserini kendi zamanında İbnül Mutahhar (2) namında bir râfizînin, ilmî ve dinî açıdan cahil olan İmamiyye mezhebi (3) ve kurucularına davet edici nitelikte olan bir kitabının kendisine getirilmesi üzerine O'na bir reddiye olarak te'lif etmiştir. İbnul Mutahhar Cengiz Han'ın torunlarından Hudabende (4) isminde bir sultana takdim etmişti. Eserdeki deliller nakli ve aklidir.

Rafizîler haber nakletmede insanların en yalancısı, aklî delillerde de en cahilleridir.(5) Bunlar gerçek âlimler indinde cahil zümre olarak addedilir. Bunlar vasıtasıyla dine sokulan batıl inançları ancak Allah (celle celaluhu) bilir. Nusayrîler, İsmâilîler, Batiniler kapılarından geçerek, İslam beldelerini istila etmiş ve Harem-i Şerifte kan akıtmışlardır.

İbnül Mutahhar, eserine “Minhacül Kerame fi ma'rifetil imame” adını verdi.

Kötülük yapmada yahudilere, aşırılık ve cehalette hıristiyanlara benzeyen rafiziler selefleri olan İbnül Mutahhar'ın yolunu takip etmişlerdir. İbnül Mutahhar'ın, selefleri olan: İbn-i Nu'man El-Müfid, (6) El-Karacukî, (7) Ebulkasım El-Mûsevi, (8) ve Et-Tûsî (9)’nin yollarını izlediği gibi.

Aslında rafiziler münazarada, delilleri açıklamada ve bunların gerektirdiği metodlarla uygulamada ehil değildir. Nakli delillerde de câhil oldukları gibi. Onların dayanakları isnadi kesilmiş tarihi olaylardır. Bu tarihi olayların çoğu da yalancılar tarafından uydurulmuştur.
Lut b. Yahya, Hişam b. El-Kelbi gibi kimselerin (10) haberlerine de itimad ederler.

Yunus b. Abdil A'la, Eşheb'in şöyle dediğini rivayet ediyor :


Rafizilerin durumuyla ilgili olarak İmam Malik'e bir soru sorulması üzerine; Onları konuşturmayın, haberlerine inanmayın, onlar yalancıdırlar, cevabını verdi.

Harmele,(11) İmam-ı Şafiînin: “Râfizîler kadar yalan şahitliği yapanı görmedim” dediğini, işittim diyor.

Müemmil b. İhâb (12) Yezid b. Harun (13): “Râfizîler hariç bir bid'atçıdan nakiller yapılabilir. Çünkü, onlar yalancıdırlar.” dediğini işittim, der.

Muhammed b. Said el-İsfahanî,(14) Şüreyk’in,(15) “Rafizilerden başka ilmi istediğinden al. Onlar hadis uydurur. Uydurduklarını da din telakki ederler.” dediğini işittim der.

Ebu Muaviye,(16) El-A'meş'in “Bütün insanları anladım. Yalancıları hariç” dediğini işittim. Bu yalancılarla da Râfizî Muğire b. Said ve etrafındakilerini kastediyordu.

Tabii ki, yalancının şahitliği ittifakla reddedilir.

Cerh ve ta'dil kitapları tetkik edildiği takdirde, rafizilerin diğer bütün zümrelerden daha çok yalancı oldukları görülür. Hariciler dinden uzaklaşmalarına rağmen insanların doğru olanlarındandır. Hatta rivayet ettikleri hadislerin en sahih hadislerden olduğu söylenmiştir.

Rafiziler ise “Dinimiz Takiyyedir” demekle yalancı olduklarını itiraf etmektedirler. İşte münafıklık budur. Üstelik, ancak kendilerinin mü'min olduklarını iddia ederek, geçmişleri mürtedlik ve münafıklıkla itham ediyorlar. Onlar şu veciz sözün tam aynasıdırlar.

“Beni derdiyle hastalandırdı, sonra o da vereme tutuldu.”


Rafizilerin bugünkü akli dayanıkları Mu'tezile kitaplarıdır. Kader ve Allah'ın sıfatlarını inkar etmede onlarla hemfikirdirler. Halbuki, Mutezile, Ebu Bekir ve Ömer (R. Anhuma) in halifeliklerine hakaret etmedikleri gibi, onların büyük bir bölümü mezkur halifeleri yüceltip, onları tercih ederler. Şiilerin kelamcılarından Hişam b. Hakem, Hişam el-Ceavlikî, Yunus b. Abdurrahman el-Kummî ve benzerleri Allah'ın sıfatlarını maddeleştirmeğe kadar götürüyorlar.

Rafizi müellif İbnül Mutahhar şöyle diyor:

“Bundan sonra bilinmelidir ki, bu şerefli bir risale, güzel bir makaledir. Dini hükümleri ve müslümanların en şerefli konularından önemli olanları kapsar. Bunlardan biri İmamet konusudur ki, onun anlaşılmasıyla yüce makamlara erişilir. O imanın bir şartıdır ki, imanla ancak ebedî cennetlere hak kazanılır. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Kim ki, zamanının imamını bilmediği halde ölürse, cahiliyye ölümü üzerine ölür.” buyurur. Bu eserle yüce sultana hizmet ettim. O sultan ki, arap ve acem sultanlarının sultanıdır...

Eseri bölümlere ayırdım.

Birincisi; Mezheplerin bu konudaki nakilleri,
İkincisi; İmamiyye mezhebine uymanın vâcipliği,
Üçüncüsü; Ali'nin (radiyallahu anh) imametine dair deliller,
Dördüncüsü; Oniki imam,
Beşincisi; Ebu Bekir, Ömer ve Osman'ın halifeliklerinin geçersizliği hakkındadır.”



DİP NOTLAR.

1- Eser 1321 de Mısırda, El-Emiriyyetül-Kürâ adlı matbaada “Minhacüs-Sünnetin-Nebeviyye fi nakdi kelamiş-Şîati vel-Kaderiyye” namı ile basılmıştır. Şeyhül İslâm İbn-i Teymiyyenin eserlerine isim verdiği az görülmüştür. Eserlerini süratle yazarken, senet ve kaynaklarıyla beraber nassları, imamların sözlerini ve tarihi hadiseleri sağlam bir şekilde ezberleyen güçlü ve benzeri olmayan hafızasına güveniyordu. Sonra âlimler ve talebeleri bu eserleri ondan alıyor ve behemahal onları İslâm âlemine neşrediyorlardı. Eserleri okuyanlar mevzularına uygun bir isimle isimlendiriyorlardı. Bu sebepten dolayı bir eserinin birkaç ismi bulunabiliyordu. Hafız Zehebî Şeyhülislâmın özel talebelerinden olunca Onun isimlendirmesine itimad ettik. Bu kitabın başkaları yanında meşhur olan diğer bir ismi de “Minhacüs-Sünne” dir. Böylece kitabı adlandırırken ikinci ismine de işaret ettik.

2- Hasan b. Yusuf. b. Ali b. El - Mutahhar el-Hillî'dir. 648-726 yılları arasında yaşayan bu adam Şii zındıklarından biridir. Küfrün yardımcısı olan en-Nusayr et-Tasi'nin (597-672) talebeliğini yapmıştır. Sahabe, Tabiîn ve onlara tâbi olanlara karşı kalbini kinle doldurmuşlar, O da, O şekilde yetişmiştir. Bu yüce zâtlardan sudur eden ve tarihin müşahede etmediği bütün iyiliklerine düşmanca bakıyordu. Bu düşmanlığına delalet eden delilleri ve Şeyhülislamın onları nasıl çürütüp, Râfizînin gizliliklerini teşhir ettiğini göreceksin. Öyle ki, Onu gelmiş ve geleceklere de ibret kılmıştır.

3- Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’ın sünnetine - O sünnet ki, ashab tarafından zaptedilerek tabiin'e onlar da daha sonra gelenlere tevdi etmişlerdir. Allah cümlesinden razı olsun - aykırı olan her iş cahiliyye işlerindendir. Çünkü, her zaman ve mekanda bulunan bütün sistemler ikiye ayrılırlar: İslami ve Cahili. Ashabtan aldığımız sünnetler, hükümler ve bütün Muhammedi mesajlar, İslami; Onlara aykırı olanlar da nerede ve hangi zamanda olursa olsun ve kimin tarafından uydurulmuşsa uydurulsun cahilidir.

4-“Huda”, farsçada Allah, “Bende”; Kul anlamındadır. Hudabende; Allah'ın kulu manasına gelir. Hudabende İlhanlıların sekizinci, Cengiz hanın altıncı torunlarındandır. Asıl ismi Olcaytu'dur. Olcaytu (680-716) Ergu'nun (-, 690), O da Abğa (-, 681) nın, O da Hulagu'nun (-, 663), O da Toli'nin (-, 628), O da saffah olan Cengiz Han'ın (549-624) oğludur. Cengiz'in bir başka lakabı da İlhan'dır. Devletlerine de İlhanlılar deniliyor. Hudabendenin babası Ergun putperest idi. Ergun Horasan'da amcası sultan Tokodar'a isyan ederek siyasi maslahatı İslama girmekte bulmuş ve ismini Ahmed Tokodar olarak değiştirmiştir. Hudabendenin babası Ergun daha sonra tekrar Tokodar'a hücum ederek altıyüzseksen üçte öldürmüş ve memleketini istila etmiştir. Ergun babası olan Abğanın veziri Şemseddin el-Muhammediy'ye iftira ederek babasını zehirlemiş iddiasıyla öldürmüştür. Onunla beraber dört oğlunu da öldüren Ergun, daha sonra şehevî arzularının peşine düşerek idari mekanizmayı doktoru ve yahudi asıllı olan Sa'd ed-Devle'ye bırakmıştır. Yahudi tabip idareyi kötüye kullanıp, fesad çıkarmaya başlayınca, devlet adamları ve memurlar ona karşı ayaklanarak onu öldürmüşlerdir. Daha sonra Ergun kahrından öldü. (690). Ergun'un Olcaytu (Hudabende) ve Gazan adında iki oğlu vardı. Her ikisi de siyasi maslahatı, İslama girip idare ettikleri milletlere karşı iyi muamele etmekte buldular. Gazan Ehl-i Sünnet mezhebini seçti. Kardeşi Hudabende 703 de idareyi ele geçirince bir gurup şii ona yardımcı oldu. Rivayet edildiğine göre Hudabende bir gün hanımına kızarak onu üç talakla boşamıştır. Sonra onu tekrar himayesine almak isteyince ehl-i sünnet fakihleri bu durumun mümkün olamıyacağını, ancak bir başka erkeğe nikahlandıktan ve ondan da boşandıktan sonra mümkün olacağını söyleyince, durum kendisine zor geldi. Bunun üzerine yardımcıları olan şiiler, Hille alimlerinden İbnül Mutahhar adındaki zatı meseleyi çözmek için çağırmasını istediler. İşte Şeyhülislam İbn-i Teymiyyenin kendisine reddiye yazdığı adam budur. İbnul Mutahhar sultanın huzuruna gelince ona: Zevceni adil iki şahidin huzurunda mı boşadın? diye sorması üzerine Sultan; hayır dedi. İbnül Mutahhar: Zevceni iki adil şahidin huzurunda boşamadığın için talak vaki olmamıştır. Dilediğin gibi zevcenle muamelede bulunabilirsin; fetvasını verdi.Hudâbende fetvayı alınca çok sevindi. İbnül Mutahharı özel ve yakın adamlarından yaptı. İbnül Mutahharın bu şeytani hareketinden dolayı, Hudabende bütün valilerine emirler göndererek, bundan böyle hutbelerin on iki imam adına okumalarını, isimlerini mescitlerin duvarlarına yazmalarını istedi. İbnül Mutahhar'ın verdiği bu bâtıl fetva ile Hüdabende'nin devleti şiileşmiş oldu. İşte İran ve Horasan devletinin resmen şiileştiği ilk merhale budur. Bu hadisenin 707 de olduğu rivayet edilmektedir.Bu tarihten üçyüz sene sonra İran'ı ikinci defa uçuruma götüren hadise, Safavi devletini kurup ilk şiiler'in “Aşırı” diye bilinen şii akidelerini yaymak olmuştur. Halbuki, daha önce ilk şiilerin rivayetlerini aşırı kabul ederek onları inkar ediyorlardı. Safavî devleti istikrar bulunca bütün şiiler aşırı ve bozuk inançlara kaydılar. Öyle ki, şiilerin bile daha önce aşırı diye nitelendirdikleri görüş ve akideler mezheplerinin zaruri inançlarından oldu. İkinci alimleri olan El-Mekani (1290-1351) “Tenkihul Mekal” adlı eserinin bir çok yerinde bunu itiraf etmiştir. Mezkur kitap, şiilerin cerh ve tadil de en büyük kitapları sayılır

5- Çünkü, mezheblerinin esasları batıl, vehim ve müstahiller üzerine kurulmuştur. Bunları bu kitapta göreceksin. Bunun en açık misali onların: “Bizler imamsız yaşıyoruz” demeleridir. Kendilerinin İmamiyye mezhebinden olup, onların bir imamı olduğunu ve fakat imamlarının bin seneden beri Samarra mağarasına girip çıkmadığını ve halen yaşadığını iddia ederek çıkmasını bekliyorlar. Kitaplarında da Allah'dan bunun çıkışını bir an önce gerçekleştirmesini taleb ediyorlar.

6- Muhammed b. Muhammed b. Nu'man b. Abdusselam El-Bağdâdidir. (336-413) Mezkûr kişi Hille alimlerindendir. İkiyüzden fazla kitap, risale ve makaleyi te'lif ettiği söylenmektedir.

7- Muhammed b. Ali b. Osman El-Karacukî (-, 449) olup, Şeyhi Mufîd'in talebesidir.

8- Ebul Kasım Ali b. Hüseyn b. Musa'dır. El-Murtaza (355-436) lakabıyla bilinir. Rıza Muhammed b. Huseyn eş-Şâir'in (359-406) kardeşidir. Bu iki kardeş Hz. Ali'nin hutbelerini tahrif ederek ziyadeleştirmeyi kendilerine vazife bilmişlerdir. Bu hutbelerde uydurulan herşeyin müsebbibi bu ikisi olup, Hz. Ali bu uydurmalardan uzaktır.

9- Et-Tûsî Muhammed b. Muhammed b. Hasan El-Hoce Nasiruddin et-Tûsi (597-672)dir. Putperest Hülagû'nun İslâm başkenti Bağdadi istila ederken (655 H) giriştiği katliâmın müsebbiplerindendir. Çünkü, et-Tûsî, Hülâgû'yu bu işe teşvik etmişti. Daha önce bu hain adam dağlık bölgede bulunan dinsiz İsmailîlerle işbirliği yapıyordu. Tûsî, Nasîrîlerin lideri Nasîruddin adına “El-Ahlâkun-Nasîriyye” adlı bir kitap te'lif etmiştir. Nasîrîler, Kohestan bölgesinde yaşıyorlardı. Tûsî, İsmailîlerin kralı olan Alauddin Muhammed b. Celal Hasanın en berbat adamlarından idi. Bütün bunlarla beraber Tûsi'nin münafıklığını açıkça gösteren delil Onun Abbasi halifesi “EL-Mu'tasım” a yazdığı ve onu öven kasidesidir. Şüphesiz ki, Tûsî Bağdad'ı yıkmak, İslâmı ortadan kaldırmak için Hülagu'yu kışkırtmıştır. Şiiler ise bu vahşice hareketi kendileri için en şerefli bir olay addederler. Şiilerin “Ravdatül Cenne” adlı eserinin 578 ci sahifesinde bu durum açıkça görülmektedir. İslama ve tabilerine büyük düşmanlığı olan Tusî'nin diğer hainliklerini Hülagu da keşfetmişti. Ona ihtiyacı olmasaydı öldürecekti.

10- a - Lût b. Yahya, şiilerin en az yalan söyleyenlerindendir. İbn-i Adiyy onun hakkında: “Şiidir, şiilerin haberlerini uydurur.”, Hafız ez-Zehebi de “Mizanül İ'tidal” adlı eserinde: “Haberleri uydurma olup, güvenilmez. Ebu Hatim ve başkası haberlerini almamışlardır.” der. 157de ölmüştür.

b - Hişam b. El-Kelbi 204 te ölmüştür. Hakkında en doğru sözü İmam-ı Ahmed söylemiştir: “Neseb sahibi olduğu için çokça gece toplantıları düzenlerdi. Kendisinden hadis nakledeni görmedim. Dinle alakası olmayan haberlerin kaynağıdır. Sünnetle ilgili haberlerde müslümanlar ona aldanacak kadar akılsız değildirler.” Hafız b. Asâkir onun hakkında: “Rafizi ve güvensizdir” der.

11- Harmele b. Yahya et-Tüceybi (V. H 243) olup, Mısır'ın iftihara medar alimlerinden ve İmam-ı Şafiî'nin talebelerindendir. İmam-ı Malik'ten rivayet ettiği yüzbin civarındaki hadisi Mısır'a nakletmiştir.

12- Müemmil b. İhab er-Rub'i (V. 254) olup, Ebu Davud ve Nesei ondan rivayet etmişlerdir.

13- Yezid b. Harun es-Sülemi el-Vasiti olup, meşhur hadis hafızlarının ileri gelenlerinden ve İmam Ahmed'in üstadlarındandır. Yetmişbin kişi dersini dinlemiştir. Hicri 206 da vefat etmiştir.

14- Muhammed b. Said el-İsfahani, Şüreyk'in talebelerinden olup, Buhari ondan rivayet etmiştir. H. 220 de vefat etmiştir.

15- Şüreyk b. Abdullah en-Nehai (95-177) Küfe kadısı olup, Abdullah b. Mübarek ve zamanındaki âlimlerin üstadıdır. Ebu Hanife ve es-Sevrî'nin muasırlarındandır.

16- Ebu Muaviye Muhammed b. Hazim ed-Darir (V. 195) büyük alimlerden ve el-A'meş'in talebelerindendir.

17- Süleyman b. Mihran el-Kufi'dir. (64-148). Kıraat ilmi ve hadis hafızlarının ileri gelen âlimlerindendir. Süfyan b. Uyeyne onun hakkında: “Kur'an-ı en iyi okuyan, ezberleyen ve manasını bilen bir zat idi.” der. Bunun üzerine kendisine “El Mushaf” deniliyordu.


“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 688
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: “EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR
« Yanıtla #2 : 28.01.2016, 20:17 »
Rafizi müellif İbnül Mutahhar'ın iddialarına birkaç yönden bakacağız :


“İmamet meselesi en önemli konudur” iddiası, icma ile yalandır. Çünkü iman daha önemlidir. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) zamanında kafirler müslüman olduklarında haklarında İslami hükümlerin icra edildiği, onlara imametin hatırlatılmadığı bilinmektedir. O halde imamet nasıl en önemli mesele olur?

Veya dörtyüzaltmış küsur seneden beri bilahere çıkmak üzere Samarrada sirdab (mağara)a gizlenen Muhammed b. Hasan el-Muntazar'ın imametine inanmak Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve cemalinin müşahede edileceğine inanmaktan nasıl daha önemli olur?

Ey Rafiziler! Şayet elinizdekiler dini yönden yeterli ise, Muntazar'a ihtiyaç yoktur. Yok yeterli değilse eksikliğinize ve bedbahtlığınıza hükmetmişsiniz. Çünkü, saadetiniz ne emrettiğini bilmediğiniz bir amirin emirlerine bağlıdır.

İbnul ud el-Hillî şöyle der:

“İmamiyye ihtilaf ettiğinde iki görüşe ayrılırlar. Birincisinin kime ait olduğu bilinmektedir. İkincisinin ise kime ait olduğu belli değildir. İşte Muntazar ikinci guruptan olduğu için, ikinci görüş haktır.”

Bu cehalete bakınız ki, Muntazar'ın şu sözü söylediği bilinmemesine ve hiç kimse o sözü kendisinden nakletmemesine rağmen onun kendisine ait olduğunu nereden bileceğiz. İşte bunların dini meçhuller ve yokluklar üzerine kurulmuştur. Kendilerince imamdan maksat emrine itaattir. Emrini bilmeye gerek yoktur. Bunda da aklen ve naklen de fayda yoktur. Muntazar'ın varlığına ve onun günahsız olduğuna inanmayı vacip kılarak dediler ki:

Din ve dünya maslahatı ancak onunla hasıl olmuştur. Halbuki, Muntazar'la onlara hiç bir maslahat sağlanmış değildir. Onu inkar edenlerden de ne din ve ne de dünya ile ilgili hiçbir maslahat kaçmış değildir. Allah'a hamd olsun.

“Muntazar'a imanımız diğer iyi kullara olan inancımız gibidir. İlyas, Hızır, Kutb gibi varlıkları, emir ve yasakları bilinsin veya bilinmesin.”
diyecek olursanız, size şöyle deriz:

Bunların varlıklarına iman, hiçbir alimin görüşünde vacip değildir. Onlara iman etmenin vacipliğini iddia edenlerin sözleri sizin sözleriniz gibi merduttur. Zahidin bunlar hakkındaki fikrinin gayesi, varlıklarını kabullenenin onları inkar edenden daha faziletli olmasıdır. İnsanları hidayete eriştiren, onları zafere kavuşturan veya onları rızıklandıranın Kutub veya Gavs olduğunu iddia eden ve bu işlerin ancak onların vasıtasıyla insanlara tevdi edildiğine inanan sapıktır. Onun bu sözleri hıristiyanların bu konuda söylediklerine benzer. Bu durum bazı cahillerin “Rasulullah ((sallallahu aleyhi ve sellem)) ve kendi şeyhlerinin Allah'ın bildiklerini bilebileceklerini, gücünün yettiğine onların da güç yettirebildiklerini” iddia etmeleri gibidir.

İmamiyye mezhebine mensub birisi kendisiyle konuşmamı istedi. Ben de kendisine onlara ait aşağıdaki sözleri naklettim. Şöyle ki:

“Allah'ın insanlara emir ve yasakları vardır. Onlara iyiyi yapması Allah için vaciptir. İmam da onlar için iyi bir şeydir. Çünkü, insanların kendilerine iyiliği emredecek kötülükten alıkoyacak bir imamları olması, onların iyiliği yapmalarına daha yakındır. Şu halde, onlar için imamın bulunması vaciptir. Bunun da günahsız olması şarttır ki, onunla gaye tahakkuk etsin. Günahsızlık ise Rasulullah'tan sonra Ali'den başkasına kalmış değildir. Bu hüküm icma ile sabittir. Ali Hasan'ı, O da Hüseyn'i imamete tayin etmiştir. Sıra Muntazar'a gelinceye kadar bu böyle olmuştur.”

İmamî olan bu kişi nakillerimizin çok doğru olduklarını itiraf etti. Ben de devamla ona şöyle dedim:

İkimiz ilme, hakka ve doğruya talibiz. Halbuki, İmamiler “Muntazar'a inanmayan kafirdir.” diyorlar.

- Acaba sen onu gördün mü?

- Onu gören birisiyle karşılaştın mı?

- Hakkında bizzat bir şey işittin mi?

- Veya konuştuklarından bir şey biliyor musun?

Hayır dedi.

- Şu halde ona iman etmemizin faydası nedir?

- Allah c.c. ne emrettiğini ve ne yasakladığını bilmediğimiz bir şahsa iman etmekle bizi nasıl mükellef kılar?

- Bunu bilmemiz için de hiçbir yol yoktur. Halbuki, İmamiler gücün yetmiyeceği şeylerin emredilmesine diğer insanlardan daha çok karşıdırlar. Acaba gücün yetmiyeceği işlerin en açık misali bu değil midir?

Muhatap şöyle dedi:

Bunun isbatı biraz önce bana naklettiğiniz bizim o güzel (!) fikirlerimizledir. Dedim ki; Gaye o fikirlerden bizi ilgilendirenlerdir. Bizimle İlgili emir ve yasak olmadığı için yukarıdaki fikirler bize hüccet olamaz. O iddialar hakkında konuşmamız bize bir fayda sağlamıyacağına göre, Muntazara iman etmenin maslahat ve iyilik babından değil, cehaletten geldiğini biliniz.

İmamiyyeye göre Muntazar'ın babalarından nakledilenler doğru ise ve saadeti gerektiriyorsa, Muntazar'ı beklemeye gerek yoktur. Ama Muntazar'ın dedelerinden nakledilenler kurtuluşa ve saadete vesile olmayacaksa, Muntazar'ın hiç bir faydası olmayacaktır. Üstelik emirlerini yapıp, yasaklarından kaçınmadan mücerred olarak zamanındaki imamı tanıyıp veya görmek insana bir yücelik bahşetmez. Bu imamın Rasulullah'tan daha iyi olması da mümkün değildir. Kaldı ki, İmamı bilip de farzları yapmayan, aksine yasakları işleyen bir kimsenin hali çok vahim olur. Halbuki onlar Hz. Ali'yi sevmek kendisine günahın zararı dokunmadığı bir iyiliktir, derler. Şayet Ali'yi sevmekle günah işlemenin zararı yoksa, masum imama da ihtiyaç yoktur.

“İmamet imanın şartlarındandır”
sözünüz tam bir cehalet ve iftiradır.

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) imanı tarif ederken şartlarını da zikretmiştir. Fakat imameti imanın şartları arasında saymamıştır. Kur'anda da böyle bir ayet yoktur. Aksine Allah (celle celaluhu) şöyle buyurur :

“Müminler, ancak o kimselerdir ki: (yanlarında) Allah anıldığı zaman kalbleri korkar ürperir; onlara Allah’ın ayetleri okunduğu zaman, imanlarını arttırır; ve onlar yalnız Rablerine tevekkül ederler (O’na dayanıp güvenirler). Mü'minler o kimselerdir ki, namazı gereği üzere kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler. (Hak yolunda harcarlar.) İşte bunlar gerçek mü'minlerdir.”
(Enfal: 8/2, 3, 4.)

“Mü'minler o kimselerdir ki, Allah'a ve Peygamberine iman etmişlerdir; sonra (imanlarında) şüpheye düşmemişler ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşmışlardır. İşte böyle kimseler, imanlarında sadık olanlardır.”
(Hucurât: 49/15),

“Yüzlerinizi doğu veya batı yönüne çevirmeniz birr  değildir. Birr; Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara ve nebilere iman etmek, sevilen mallardan akrabalara, yetimlere, miskinlere, yolda kalanlara, dilencilere, köle (ve esir) lere vermek, namazı ikame etmek, zekatı vermek, söz verdiğinde sözünde durmak, fakirlikte, kıtlıkta, hastalıkta ve savaşta sabretmektir. İşte (sözlerinde) doğru olanlar bunlardır. Muttaki olanlar da bunlardır.”
(Bakara: 2/177)

Görülüyor ki, Allah c.c. imameti zikretmemiştir. İslamın şartlarından da değildir.

“Kim ölür de zamanının imamını tanımazsa cahiliye ölümü üzerine ölür” mealinde olan hadis hakkında da sana şu soruları tevcih edeceğiz:

Bu hadisi kim rivayet etmiştir? Senedi nerededir? Vallahi Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) hadisi bu şekilde buyurmamıştır. Bilinen şu ki, Müslimin rivayet ettiği bir hadisle, Harre mevkiinde cereyan eden bir hadise üzerine İbn-i Ömer, Abdullah b. Mutin'e geldiğinde; Ebu Abdurrahman (İbn-i Ömer)’a bir döşek seriniz otursun; demesi üzerine İbn-i Ömer: “size oturmağa değil, bir hadisi nakletmeğe geldim. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu işittim:

“Her kim itaatten bir el kadar ayrılırsa, kıyamet gününde Allah'a fiili hususunda lehine hiç bir hücceti olmayarak kavuşacaktır. Her kim de boynunda (emire) biati olmayarak ölürse cahiliyyet ölümü ile ölür:” (Müslim Kitabül İmare 13).

Bu hadisi İbn-i Ömer, zamanın emiri Yezid'in hal edildiği bir zamanda nakletmiştir. Hadis, Ululemre itaat etmeyenin, onlara karşı kılıçla çıkanların cahiliyye ölümü üzerine ölecekleri hükmünü ifade eder. Bu ise rafizilerin durumuna taban tabana zıttır. Olar amirlere uymayan veya istemeyerek uyan insanlardır.

Bu hadis, ırkçılık uğruna savaşanları -ki rafiziler bunların başında gelir- içine alır. Fakat bu yolda savaşan bir müslümanı tekfir etmeyiz, her ne kadar itaattan çıkmış ise de, öldüğünde kafir değil, cahiliyye bir ölüm ile ölür, hükmünün çıktığı bir başka yorumda ifade edilmektedir.

Cündüb b. Abdullah el Beceli'nin rivayet ettiği diğer bir hadiste de Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:

“Her kim, hak ve batıl olduğu bilinmeyen karanlık bir davanın bayrağı altında kavmiyet ve asabiyete çağırarak, yahut kavmiyet ve asabiyete yardım ederek öldürülürse onun bu ölümü tam bir cahiliye ölümü olur” (Müslim Kitabül İmare 13).

Ebu Hureyre (radiyallahu anh) den:

“Emire itaattan çıkıp, cemaatten ayrılan ve sonra ölen kimse cahiliyye ölümü ile ölür.”
(Buhari Ahkam: 4; Müslim İmare: 13,Nesai, Tahrim: 28)

Rafiziler çoktan beri itaatten çıkmış ve cemaatten ayrılmışlardır. İbn-i Abbas'tan rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:

“Kim ki, emirinde sevmediği bir hareketi görürse sabretsin. Muhakkak ki cemaatten bir karış uzaklaşıp da ölen, cahiliyye ölümü ile ölür.”
(Buhari Ahkam:4, Fiten: 2, Müslim İmaret: 13)

Ey Rafizi! Naklettiğin hadis sahih olsa bile aleyhinizdedir. Sizden hanginiz zamanındaki imamını görmüştür? Hanginiz Onu tanımış veya onu göreni görmüş, veya ondan bir mesele nakletmiştir? Aksine siz, henüz üç beş yıllık iken sirdab (mağara)a giren ve dört-yüz seneden beri eseri görülmeyen bir çocuğun imametine çağırıyorsunuz. Halbuki biz var olan, bilinen ve güçlü olan imamlara kötülükte değil, iyilikte uymaya emredilmişizdir.

Avf b. Mâlik'in rivayetine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:

“Âmirlerinizin en iyileri sizin onları, onların da sizi sevdiği, sizin onlara onların da size dua edenlerdir. Âmirlerinizin en kötüleri sizin onlara onların da size buğzettiği, sizin onlara onların da size lanet edenleridir.”


“Ya Resulullah:

(Bu kötü hallerinden dolayı) onlarla bozuşmayalım mı?” dememiz üzerine şöyle buyurdu:

“Namazı kıldıkları müddetçe hayır, namazı kıldıkları müddetçe hayır. Şunu iyi biliniz ki, kime bir vali tayin edilir de, kendisinden Allah'a isyan nitelikte bir fiil meydana geldiğini görürse, bu işi yaptığı müddetçe, yaptığı işi kınasın. Fakat bir el kadar da olsa itaatten ayrılmasın.” (Müslim İmare: 17)

Bu konuda imamların masum olmadıklarına dair bir çok hadisler vardır.

Ayrıca İmamiyye mensupları imametin aslî değil fer'î konularda gerekli olduğuna inanıyorlar. Halbuki mühim olan aslî konulardır. Böylece zamanın imamıyla hiçbir maslahatın elde edilmediğini itiraf ediyorlar. Birinin uzun bir yorgunluk ve çokça dedikodu ettikten sonra, müslüman cemaatten ayrılmasından, geçmişlere lanet ederek kafir ve münafıklara yardımcı olmasından, çeşitli hilelere baş vurarak en sapık yolda yürümesinden, yalancı şahitliğine güvenerek arkasından gelenleri aldatıcı iplerle kuyuya indirmesinden daha sapık bir işi olur mu?

Bununla beraber bu sapık kişi gayesinin kendisini Allah'ın hükümlerine davet edecek bir imam olduğunu iddia ediyor. Oysa ki, bu hareketinden dolayı bir menfaat ve maslahattan ziyade kendisine ancak hasretler, hatalara sapmalar, mağaraya giripte -Râfizinin inancına göre- ne işi ve ne de konuşması olmayan birisi için Muhammed ümmetine düşmanlıklar kalır. Muntazardan bir fayda geleceği inanılır bir şey olsaydı, bu ümmetin akıllıları nasıl olurda râfizîlere kalacak tek şeyin, iflâs olduğunu söylerlerdi. Zaten Muhammed b. Cerir et-Taberî (1) , Abdulbaki b. Kani ve diğer neseb âlimlerinin ifadelerine göre Hasan b. Ali el-Askeri'nin çocuğu da yoktu.

Bütün bunlardan başka rafizilere göre bu imam sîrdab'a (mağara) girerken iki, üç veya beş yaşında idi. Böyle bir çocuk Kur'ânın nassı ile yetim hükmünde olup, bakılması ve malının korunması gerekir. Yedi yaşına gelince namaz, ile emredilir. Abdest almayan, namaz kılmayan bir kimse nasıl yeryüzünün imamı olur? Ve nasıl; uzun zaman boyunca imamet maslahatı yok edilir?


DİP NOTLAR:

1- İbn-i Cerir et-Taberi H. 302 yılında meydana gelen bir hadiseyi naklederek şöyle diyor: Adamın biri çeşitli hilelerle halife Muktedirin yanına çıkarak kendisinin Muhammed b. Hasan b. Ali b. Musa b. Ca'fer olduğunu iddia ettikten sonra, Ebu Talip oğullarının huzuruna çağrılması için halifeye emrediyor. Bunun üzerine Ebu Talib oğulları başlarında başkanları Ahmed b. Abdissamed-ki İbn-i Tomar diye tanınıyor-olmak üzere hazır oluyorlar. Ancak İbn-i Tomar, Hasan b. Ali el-Askerinin çocuk bırakmadığını söylemesi üzerine Haşini oğulları bağırarak bu adamın halka teşhir edilerek en ağır cezaya çarptırılmasını istediler. Onu bir deveye bindirip tevriye ve arefe gününde halka teşhir ettikten sonra hapsettiler. Taberi bu hadiseyi Hasan el-Askerî'nin çocuk bırakmadığına delil olarak zikretmektedir.
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 688
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: “EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR
« Yanıtla #3 : 29.01.2016, 19:51 »
Rafizi'nin “Allah (celle celaluhu) Aleme Lütfundan Hissesiz Bırakmaması İçin Günahsız (Masum) İmamlar Tayin Etmiştir.” Sözüne Cevap

Rafizi müellif şöyle diyor: (1)

“İmamiyye mezhebi Allah (celle celaluhu)'ın Adil, İşlerinde hikmetli olduğuna, kötü bir şey yapmadığına, zulmetmediğine, insanlara karşı merhametli olup, onlara faydalı olanı yarattığına inanır...

Sonra Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in vefatıyla peygamberliği imametle devam ettirdi. Böylece hata ve unutkanlıklarından emin olmaları için insanlara ma'sum imamlar tayin etti. Ta ki, Allah (celle celaluhu) Alemi lütuf ve merhametinden paysız bırakmasın. Rasulullah'ı risaletle görevlendirince Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) da o ağır vazifeyi yerine getirdi. Kendisinden sonra halifenin Ali (radiyallahu anh), sonra sırasıyla oğlu Hasan, Hüseyin, Hasanın oğlu Ali, Muhammed, Ca'fer, Musa b. Ca'fer, Ali b. Musa, Muhammed b. Ali el-Cevad, Ali b. Muhamed el-Hadi, Hasan b. Ali el-Askeri ve Muhammed b. el-Askeri olduğuna hükmetti. Aynı zamanda Rasulullah vefat etmeden önce imamet için vasiyyet etti.

Ehl-i Sünnet ise bütün bunların aksini iddia ederek şöyle diyorlar:


Allah (celle celaluhu)'ın fiillerinde adalet ve hikmet aranmaz. O'nun kötülüğü işlemesinin caiz olduğunu, işlerinin bir hikmete mebni olmadığını, zulüm edebileceğini, kularına yararlı olanı değil de hakikatte bozuk olanı -Asilik ve küfür gibi- yaratmasının caiz olduğunu söylediler. Ehl-i Sünnet devamla; Alemde meydana gelen bütün bozuklukların kaynağı (haşa!) Odur. İtaatkar sevaba müstahak olmadığı gibi, isyankar da mutlak olarak cezaya müstahak değildir. Peygamberi ta'zib eder, firavunu mükafatlandırır. Peygamberler ma'sum değildir. Onlardan hata, isyan ve yalan sadır olabilir. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) imam tayin etmeden vefat etmiştir. Ondan sonra Ömer'in (radiyallahu anh) biatıyla ve Ebu Ubeyde, Salim mevla Ebi Huzeyfe, Useyd b. Hudayr ve Bişr b. Sa'd'ın rızasıyla halife Ebu Bekir'dir. Ondan sonra Ebu Bekir'in (radiyallahu anh) hükmüyle Ömer'dir. Sonra Ömer'in (radiyallahu anh) emriyle seçilen ve aralarında Osman'ın da bulunduğu altı kişinin -bazılarının muhalefetine rağmen- hükmüyle Osman (radiyallahu anh), sonra halkın biatıyla Ali (radiyallahu anh)'dir. Sonra ihtilafa düşerek bazıları imamın Hasan , bazıları da Muaviye olduğunu sözlerine ekledikten sonra, imameti ümeyye oğullarına tevdi ettiler ki, böylece kan dökülmeye başladı.”

Ey Rafizi!

Ehl-i Sünnet ve rafizilere nisbet ettiğin bu nakiller yalan ve tahrifle doludur.


Adalet ve kader konusunu bu mevzulara sokmak, hem ehl-i sünnet hem de rafiziler açısından da doğru değildir. Çünkü bu mevzuda her iki gurubun bazı kimseleri ileri geri konuşmuşlardır. Şiilerden bazısı kadere inanır fakat adalet ve kudretini inkar ederler. Ebu Bekir (radiyallahu anh), Ömer (radiyallahu anh) ve Osmanın (radiyallahu anh) halifeliklerini kabul eden şiilerden bazısı Allah (celle celaluhu)'ın adalet ve kudretini de kabul ediyorlar. Bu ihtilafın kaynağı Mu'teziledir. Rafizilerin Mufid, Musevi, Tûsi, Karaciki gibi üstadları bu fikirleri mu'tezileden almışlardır. Halbuki ilk Şiilerin bu hususta fikirleri yoktur. Bundan dolayı müellifin kader konusunu imametle beraber zikretmesi doğru değildir. İmamiyyeden naklettiklerini de açıklamamıştır. Halbuki imamiler şöyle diyor:

“Allah (celle celaluhu) canlıların hiçbir fiilini yaratmamıştır. Onların fiilleri Allah (celle celaluhu)'ın kudreti ve yaratması dışındadır. Allah (celle celaluhu) bir sapığı hidayete erdiremez. Hidayete ermiş birisini de zorla saptırmaz. İnsanlardan hiçbirisi Allah (celle celaluhu)'ın hidayetine muhtaç değildir. Belki Allah (celle celaluhu) -onlara iyiliği ve kötülüğü göstermekle- insanlara rehberlik etmiştir. İnsan Allah (celle celaluhu)'ın yardımıyla değil kendi arzusuyla hidayeti bulur...

Allah (celle celaluhu)'ın hidayeti mümin ve kafirlere karşı eşittir. Dini açıdan müminlerin kafirlere karşı daha fazla bir nimetleri yoktur. Ebu Cehl'e verdiği hidayetle Ali'yi (radiyallahu anh) hidayete erdirmiştir. Bir babanın iki çocuğuna para verip bunlardan birinin payını hayra, diğerinin de şerre harcaması gibi... Allah (celle celaluhu)'ın dilediği halde olmayan, dilemediği halde olan şeyler vardır.”
Böylece Allah (celle celaluhu) için mutlak irade ve kudreti, her şeyi içine alan yaratmayı kabul etmezler. Bunlar da mutezile görüşlerinin temelidir. Bundan dolayı şiiler bu hususta iki ayrı görüş ileri sürerek ihtilafa düşmüşlerdir.

Rafizinin;

“Allah alemi lütfundan hissesiz bırakmaması için günahsız imamlar tayin etmiştir.”
sözüne gelince, yine onlar diyorlar ki:

Ma'sum imamlar yenilgiye uğramışlar. Mazlum ve aciz kalmış, güç ve kuvvetleri bitmiştir. Aynı şeyi Peygamberin vefatından sonra halife seçilinceye kadar Ali (radiyallahu anh) için de söylüyorlar. Allah (celle celaluhu)'ın, imamlarını güçlü kılmadığını böylece itiraf ediyorlar. Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:

“Oysa biz İbrahim ailesine kitab ve hikmeti vermiştik. (Bunlardan başka) onlara büyük bir hükümranlık da bahşettik."  (Nisa 4/54)

Denilse ki: İmamları tayin etmekten maksat insanların kendilerine itaat etmelerini vacip kılmaktır. İnsanlar onlara itaat ettikleri takdirde hidayete kavuşurlar. Fakat onlara isyan ettiler.

Denilir ki: Mücerred tayin ile aleme bir lütuf ve rahmet inmemiştir. Üstelik insanlar Onları yalanladılar ve onlara isyan ettiler. Muntazar'dan ne ona inanan ve ne de onu inkar edene bir fayda gelmiştir.  Ali'den (radiyallahu anh) başka On iki İmamdan geri kalanlara gelince Onlardan edinilen istifade diğer din alimlerinden edinilen istifade gibidir. Ulu'l-Emr'den beklenen menfaat yalnız onlarla elde edilmiş değildir. Böylece “Lütuf” diye bahsettiğin şeyin şüphe ve yalandan ibaret olduğu anlaşılmış oldu.


DİP NOTLAR:

1-Yani Ali'nin (radiyallahu anh) hilafeti nass ile sabit değildir. Çünkü bu hususta nass yoktur. Ali (radiyallahu anh), Osman'ın (radiyallahu anh) şehid edilmesinin altıncı günü olan Cuma gününde, halka karşı irad ettiği bir hutbede şöyle demiştir:

Ey insanlar! Dikkatle dinleyiniz. Halife tayin etme işi sizin işinizdir. Siz tayin etmediğiniz müddetçe bunda hiç kimsenin hakkı yoktur. Her ne kadar önceleri Osman'ı (radiyallahu anh) tayin etmede ihtilafa düşmüş isek de, şu anda dilerseniz bu işi uhdeme alacağım. Aksi halde hiç kimseyi zorlamam...” Bu husustaki uzun bilgiyi Taberi 5/156-157 sahifelerinden almak mümkündür. Emirülmü'minin “Halife tayin etme işi sizin işinizdir, onda kimsenin hakkı yoktur. Ancak tayin ettiğiniz müstesna” sözü şiiler'in on üç asırdan beri bu hususta uydurdukları iddiaları tamamen yok ediyor. Bu iddialarını “El-Avasım Minel Kavasım” adlı eserin 142-143. sahifelerinde açıkça görmek mümkündür.

“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 688
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: “EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR
« Yanıtla #4 : 31.01.2016, 15:40 »
Rafizi'nin

“Ehl-i Sünnet Allah (celle celaluhu)'ın adalet ve hikmetine inanmadılar”
sözü, Ehli- Sünnetten nakledilen batıl bir iddia olduğu iki yönden, anlaşılmaktadır.

Birincisi, Nazariyecilerin bir çoğu Nassı inkar etmelerine rağmen Allah (celle celaluhu)'ın adaletli ve işlerinin bir hikmete mebnı olduğuna inanmalarıdır.

İkincisi, Bütün Ehl-i Sünnet arasında “Allah hikmetli iş yapmaz, kötü iş de işler” diyen yoktur. Müslümanlar arasında böyle bir iddiada bulunanın cezası ancak ölümdür.

Haddi zatında kader meselesinin temelinde ihtilaf vardır. Mutezilenin kabul ettiği görüşler üzerinde imamiyyenin son imamları, sahabe tabiın ve Ehl-i beytin bir çokları ihtilaf etmemişler, Allah (celle celaluhu)'ın adaleti ve hikmetinin tefsirinde ve tenzih edilmesi gereken zulüm konusunda münakaşa etmişlerdir. Allah (celle celaluhu)'ın fiil ve hükümleri konusunda bazıları şöyle derler: Allah (celle celaluhu) zulmetmez. Zatı için zulüm, zıd iki şeyin bir araya gelmesi gibi muhaldir. Olması mümkün olan bir şeyin yapılması zulüm değildir. Bunlara göre Allah (celle celaluhu) itaat edenleri cezalandırır, asileri de mükafatlandırırsa bu zulüm değildir. Çünkü zulüm bir kimsenin sahip olmadığı şeyde tasarruf etmesidir. Halbuki her şey Allah (celle celaluhu)'ındır. Yukarıdaki görüşler kadere inanan bir çok kelamcılar ile bir kısım fakihlerindir.

Bazıları da şöyle diyor:

Allah (celle celaluhu)'ın zulmetmesi mümkündür. Fakat adil olduğu için zulmetmez. Adaleti ile zatını övmüştür.

Allah (celle celaluhu) şöyle buyurur:

“Şüphesiz ki Allah, insanlara hiç bir şekilde zulmetmez. Fakat insanlar kendi kendilerine zulmederler.” (Yunus, 10/44)

Şüphesiz ki övgü yapılabilen bir kötülüğün ve fakat yapılmayıp terkedilmesine karşı yapılır Bunlar:

“Her kim de mü'min olarak salih ameller işlerse artık o, ne bir zulümden korkar ne çiğnenmeden (Hakkının zayi olmasından)”.
(Taha, 20/112),

“...Kullar arasında adaletle hüküm verilmektedir, hem onlara asla zulmedilmez.” (Zümer, 39/69)

“Benim katımda söz değiştirilmez ve ben bunlara zulmeden değilim.” (Kaf, 50/29)

Ayetlerini delil getirerek Allah (celle celaluhu)'ın olması mümkün olmayan değil, mümkün olan bir işten dolayı zatını övdüğünü söylüyorlar. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) den bir rivayetle Cenab-ı Allah bir Hadisi Kudsıde de şöyle buyuruyor:

“Ey kullarım ben zulmü zatıma haram kıldım.”
(Buhari-Müslım)

Allah (celle celaluhu) zulmü zatına haram kılarken rahmeti de vacip kılmıştır.

“...O, kendi üstüne rahmeti yazdı...” (En'am, 6/12) buyuruyor.

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:

“Allah mahlukatı yarattıktan sonra, yanında ve arşın üstünde bulunan bir kitapta şöyle yazdı: “Muhakkak rahmetim, gazabımı kuşatmıştır.” (Buhari)

Dolayısıyla Allah (celle celaluhu), nefsine vacip veya haram kıldığı şeyi yapar. Yapmıyacağı bir şeyi de kendisine ne vacip ne de haram kılar. Bu görüş de ehl-i sünetin cumhuru ile kaderi isbat eden hadis, fıkıh, kelam ve tasavvuf ehlinin görüşüdür. Bunların görüşlerinden de anlaşıldığı gibi Allah (celle celaluhu)'ın adalet ve ihsanını kabul edenler ta kendileridir. Kaderiyeciler gibi; Kebire işleyenin imanı gitmiştir, demezler. Aslında bu, Allah (celle celaluhu)'ın kendisinden tenzih ettiği zulmü O'na isnad eden kaderiyenin görüşüdür.

Allah (celle celaluhu) şöyle buyurur:

“Kim de zerre miktarı bir kötülük işlerse onun cezasını görecektir.” (Zilzal, 99/8)

Kim ki: “Allah (celle celaluhu)'ın hidayeti kafire değil yalnız mü'mine tahsis etmesi zulümdür.” diye inanırsa bu itikad iki açıdan yanlıştır.

Birincisi; bu bir tercihtir. Çünkü Allah şöyle buyurur :

“Eğer (imanınızda) sadık kimseler iseniz sizi imana hidayet ettiği için Allah sizi (kendisine) minnetkar kılar."
(Hucurat: 49/17),

“Peygamberleri onlara dediler ki: Evet, biz de sizin gibi ancak bir insanız; fakat Allah, Peygamberlik nimetini kullarından dilediği kimseye ihsan eder. Allah'ın izni olmadıkça da (isteğiniz üzere) size bir mucize getirecek değiliz. Ve mü'minler ancak Allah'a tevekkül etmelidirler.” (İbrahim: 11)

İkincisi; Allah (celle celaluhu) cezayı ancak mustahakkına (hak edene) verir. Hiçbir zaman iyi adamı cezalandırmaz. Onun için O'ndan gelen bir nimet O'nun iyiliğinden; gelen her bela da adaletinin tecellisindendir, denilir. Yine bunun içindir ki Allah (celle celaluhu) insanları günahlarıyla cezalandıracağını, onlara verdiği nimetlerin kendisinden bir iyilik olduğunu haber veriyor.

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:

“Kimin başına bir iyilik gelirse Allah'a hamd etsin, kim de bir kötülüğe duçar olursa nefsinden başkasını kınamasın.”
(Buhari)

Allah c.c. şöyle buyurur:

“Sana gelen her iyilik Allah'ın lütfudur.”
(Nisa: 4/79)

Yani kavuştuğun iyilikler, zaferler, rızıklar; bunlar, Allahın sana bahşettiği nimetlerdir. Sevmediğin şeylerin başına gelmesi de işlediğin günahların neticesidir. Burada söz konusu olan iyilik ve kötülükler, nimetler ve belalardır.

Allah (celle celaluhu) şöyle buyurur:

“... Onları hem nimetle, hem de musibetle imtihan ettik ki, gerçeğe dönsünler.” (A'raf: 7/168),

“Sana bir iyilik (ganimet ve zafer) gelirse fenalarını gider...”
(Tevbe: 9/50),

“Size bir iyilik dokunursa onları üzer ve kederlendirir. Başınıza bir felaket gelirse, onunla ferahlanır ve sevinç duyarlar...” (Al-i İmran: 3/120)

Müslümanlar Allah (celle celaluhu)'ın hikmet sahibi olduğu konusunda ittifak etmişlerdir. Bir kısmı bunun manası Allah (celle celaluhu)'ın kullarının neyi ve ne şekilde yapacaklarını bilmesi ve istediği istikamette yapılmasını istemesidir, diyorlar. Ehli Sünnetin Cumhuruna göre bunun manası, Allah (celle celaluhu)'ın yarattıkları şeyleri bir hikmete mebnı (dayalı) olarak yaratmış olmasıdır. Çünkü Hikmet, mutlak dilemekten ibaret değildir. Böyle olsaydı dileyebilen herkesin Hakim olması gerekirdi. Bilindiği gibi irade iyi ve kötü olmak üzere ikiye ayrılır. Hikmet ise Allah (celle celaluhu)'ın yaratmasındaki neticenin medhe medar olmasıdır.Tabiı ki, bu meselenin imametle hiçbir ilgisi yoktur.

Ehli sünnetin cumhuru Allah (celle celaluhu)'ın işlerinin hikmetli ve bir sebebe mebnı (binaen) olduğuna inanırlar. Ehli sünnetten bunu kabul etmeyenler ise iki delil ile davalarını ispat etmeye çalışırlar.

Birincisi: İllet kabul edilirse bu durum teselsülü (peşpeşelik) gerektirir. Çünkü Allah (celle celaluhu) işi bir sebebe binaen yaptığını farzedersek, o sebep de hadis olup bir başka sebebe muhtaç olur. Eğer her hadis için illet kabul edilecekse, hadis olan Allah (celle celaluhu)'ın işleri için illete gerek yoktur.

İkincisi: Kim ki, bir sebebe binaen bir iş yaparsa o sebebe muhtaç olur. Çünkü sebebin varlığı yokluğundan daha iyi olmasaydı sebep olmazdı. Başkalarıyla tamamlanan ise bizatihı noksandır. Bu da Allah (celle celaluhu) için caiz değildir.

İlletin gerekli olduğunu iddia edenler de kendi aralarında ihtilaf ediyorlar.Onlar şöyle diyorlar: Allah (celle celaluhu) sever ve rıza gösterir. Bu umumı olan mutlak dilemekten daha hastır.
Mutezile ve Eş'arilerin çoğu ise: Sevgi rıza ve irade aynı manaya gelir diyorlar. Ehli sünnetin Cumhuru da şöyle diyorlar: Allah (celle celaluhu) küfrü sevmediği gibi ona rıza da göstermez. Ancak diğer yaratılmışların bir hikmete mebni olarak Allah (celle celaluhu)'ın iradesi çerçevesinde olduğu gibi küfür de O'nun yaratmasıyla olur. Allah (celle celaluhu)'ın hoşuna gitmese de küfür hikmetten hali değildir. Aksine yarattıkları şeylerde Allah (celle celaluhu) için bizce bilinmeyen bir çok hikmetler mevcuttur.

“Allah (celle celaluhu)'ın yarattığı her işte sebep olursa teselsül meydana gelir” diyenlere de Ehli sünnetin Cumhuru iki cevap veriyor.

Birincisi: Bu teselsül geçmişte değil istikbalde, yapılacak işlerde oluyor. Binaenaleyh Allah (celle celaluhu) bir işi yarattıktan sonra o işin hikmeti anlaşılmış olur. Bu hikmetten başka hikmet aranırsa istikbalde teselsül meydana gelir ki, bu da Cumhura göre caizdir. Çünkü cennetin nimeti ve cehennemin azabı içlerinde cereyan eden yeni yeni hadiseler olmasına rağmen devamlıdır. Fakat Cehm b. Safvan (1) bunu inkar ederek, cennet ve cehennemin ebedi olmadıklarını ileri sürüyor. Aynı ekolden olan Ebul Huzeyl el-Allaf'da (2) cennet ve cehennem ehlinin hareketleri kesilerek durgun bir halde yaşarlar. Onlara göre mazideki hadiselerde de teselsül mümkün değildir. Bu hususta da müslümanların iki görüşü vardır. Bazıları, Ondan başka her şey sonradan olmakla beraber Allah (celle celaluhu), istediği zaman konuşur ve yaratır. Alemde Ondan başka ezeli bir şey yoktur. Filozofların dediği gibi, felekler de ezelı değildir. Hem de Filozoflara göre Allah (celle celaluhu) feleklerin varlığı için tam bir illettir. Bu ise tamamen sapıklıktır.

İbn-i Teymiyye, reddiyesine devam ederek Rafiziye şöyle diyor:

“(Ehl-i Sünnet) Allah (celle celaluhu)'ın kötüyü işleyip, vacip olanı ihmal etmesini caiz gördüler.” sözüne gelince: Hiçbir Müslüman Allah (celle celaluhu) kötüyü işler, gerekli olanı da ihmal eder demez. Fakat siz kaderi inkar edenler, kullara vacip olanı Allah (celle celaluhu) için de vacip görüyorsunuz. Kullara haram olanı da Allah (celle celaluhu)'a haram kılıyorsunuz. Allah (celle celaluhu)'ı kullarına mukayese ediyorsunuz. O'nun işlerini de başkasının işine benzetiyorsunuz. Halbuki, kadere inanan Ehli Sünet ve Şiilerin bir kısmı Allah (celle celaluhu), zatında bize mukayese edilemiyeceği gibi işleri de işlerimize mukayese edilemez. Bize vacip veya haram olan Ona haram ve vacip değildir. Bizce kötü görünen Onun için de kötü olmayabilir. Ayrıca va'dettiği bir şeyi yerine getirmesi yine va'dinin hükmüyle vacibtir...

Allah c.c. şöyle buyurur:

“Şüphesiz Allah va'dinden dönmez.” (Âl-i İmran 9)

Binaenaleyh Peygamberlerini ve velilerini cezalandırmaz, belki onları haber verdiği gibi cennetine koyar.” hükümlerinde müttefiktirler. Fakat iki meselede ihtilaf etmişlerdir.

Birinci mesele: İnsanlar akıllarıyla bazı işlerin doğruluğunu, Allah (celle celaluhu)'ın fiil sıfatıyla muttasıf olup olmadığını, bazı fiillerin kötülüğünü ve Allah (celle celaluhu)'ın o fiillerden münezzeh olduğunu bitebilip bilmeme meselesidir. Bunda da iki görüş vardır.

Birinci görüşe göre: Akılla iyilik ve kötülük bilinmez. Bu durum Allah (celle celaluhu) için söz konusu ise zaten kötülük O'nun zatına mümteni'dir. Yani uygun değildir. İnsanlar için söz konusu ise bir şeyin iyi veya kötülüğü ancak dini bir delil ile bilinir. Bu görüşü Eş'arîler ve bir kısım fakihler, ileriye sürüyorlar. Bunlar bir şeyin dini bir delil ile iyi veya kötü bir sıfatla nitelendirildikten sonra, ancak akıl onun iyiliğini veya kötülüğünü bilir, diyorlar. Binaenaleyh hüsün ve kubuh akılla bilinip bilinmediği hususunda münakaşa etmezler.

İkinci görüşe göre: Akıl ister kullardan, ister Allah (celle celaluhu)'tan sadr olsun, bütün fiillerin iyi veya kötülüğünü bilir. Bu görüş Mutezilenin görüşü olduğu gibi, Keramiyenin, Hanefilerin bir çoğu, Mâlikî olan Ebu Bekr el-Ebheri, Hanbelilerden Ebul Hasan et-Temîmî ile Ebul Hattab'ın da görüşüdür.

İkinci Mesele: Allah (celle celaluhu) bir şeyi nefsine vacip veya haram kılar mı, kılmaz mı meselesidir.

Bir gurup; Allah (celle celaluhu)'a vacip veya haram olan bir şey yoktur derken, diğer bir gurup; da Allah(c.c.)'a vacip veya haram olan bir şey varsa yine kendisi o hükmü vermiştir.

Allah (celle celaluhu) şöyle buyurur:

“Rabiniz size, rahmet ve merhamet vaad buyurdu.” (En'âm: 6/54),

“Mü'minlere yardım etmek üzerimize bir hak oldu.”
(Rum: 30/47).

Kudsî hadiste de:

“Ey kullarım! Ben zulmü kendime haram kıldım.” buyuruyor.

Ama biz ona herhangi bir şeyi vacip veya haram kılmayız. Allah (celle celaluhu) için vacip veya haram olan bir şey yoktur,diyenlerin indinde Allah (celle celaluhu)'ın kötüyü işlemesi veya bir şeyi ihlal etmesi mümteni olduğu gibi, Allah (celle celaluhu)'ın bizzat koyduğu hükümle onun için vacip ve haram vardır diyenlerin indinde de Allah, kendisi için vacip kıldığını ihlal etmez. Dolayısıyla her iki gurup da Allah (celle celaluhu)'ın va'dettiğini bozmayacağında, ittifak etmişlerdir. Fakat sen ey Rafizi, arkadaşların gibi bir şeyi zorla iddia edercesine anlatıyorsun. Ehli sünnetin demediklerini demiş gibi kabul ediyorsun. Ehli sünnetin “Allah (celle celaluhu)'ın zatına bir şey vacip değildir. Ondan kötü bir şey meydana gelmez” sözlerinden yukarıdaki iddialarını çıkarıyorsun. Yani Allah (celle celaluhu) (haşa!) sence kötü olanı işler.

Yine ehli sünnet kaderin hak olduğuna inanarak onu “Allah (celle celaluhu)'ın dilediği olur, dilemediği de olmaz.” şeklinde tarif ederek hidayetin Allah'tan bir nimet olduğunu açıkça söylüyorlar.

Siz ise zannınızca Allah (celle celaluhu) kendisine vacip olanı her kul için yaratması vaciptir, bunun zıddı Onun için haramdır diyorsunuz. Allah (celle celaluhu)'ın zatına vacip veya haram kılmadığı veya serî bir delille bilinmeyen bazı şeyleri Allah (celle celaluhu)'a vacip veya haram kılıyorsunuz. Dediklerinizi kabul etmeyenler için de; Onlar “Allah vacibi yerine getirmez” dediklerini iddia ederek, konuyu karıştırıyorsunuz.

DİP NOTLAR:

1-Cehm b. Safvan Rasib oğullarındandır. Rasib oğulları da Hazrec kabilesindendirler. Küfede büyümüştür. Çok güzel konuşan ve ilimde rakibi olmayan bir âlim idi. Küfede zındıklarla işbirliği yaptı. Allah (celle celaluhu)'ın, sıfatlarını inkâr edecek kadar onu sapıttırdılar. Cehm b. Safvan, insanın işlerinde mecbur olup bu işleri icra etmede hiç bir gücü olmadığını iddia etti. Daha sonra Irak'tan Horasana gidip Haris b. Sureycin yanında Nasr b. Seyar'a karşı mücadele ederek bu sapık fikirlerini etrafa yaymıştır.İbn-i ebi Hatim, Salih b. Ahmed b. Hanbel'den rivayet ettiğine göre, Ahmed b. Hanbel şöyle demiştir: “Hişam b. Abdülmelik'in divanında okuduğuma göre, Hişam Nasr b. Seyar'a yazdığı mektupta O'na şöyle diyor: Senin civarında dehrîlerden Cehm isminde bir adam parlamıştır. Gücün yeterse Onu öldür.” Hadisin taraftarları ile Nasr b. Seyar'm arasında meydana gelen bir savaşta Haris öldürülmüş, Cehm de esir olarak ele geçirilmiş. Nasr, kuvvet komutanı Selem b. Ahvaz'a verdiği emirle Cehm'in öldürülmesini istemiş, O da dinde yaptığı dinsizlik hareketlerinden dolayı Cehm'i 128 de öldürmüştür. Hafız ez-Zehebi “Mi'zânül İ'tidal” adlı eserinde şöyle diyor: Sapık ve bid'atçı Cehm b. Safvan, Cehmiyyenin başıdır. Tabiînin gençleri zamanında helak olmuştur. Hadisten bir şey rivayet ettiğini bilmiyorum. Aksine büyük bir kötülük ektiğini biliyorum.

2-Ebul Huzayl Muhammed b. Huzeyl b. Abdullah b. Mekhûl (134-228) dür. Abdülkays oğullarındandır. Basralı mutezilîlerin lideri, mezheblerindeki bidatların mucididir. Ancak bazı görüşlerde mutezileden ayrılmış ve tek başına kalmıştır. Mutezileden el Cubaî, Ca'fer b. Harb ve El-Murdar ona karşı gelmişlerdir. Cennet ve cehennemi inkar ettiği konusunda, Abdülkadir el-Bağdadi'nin “El farku beynel Firak” adlı eserinin 73. sahifesine bakınız. Ebul Huzeyl uzun bir ömür yaşamış, sonunda da kör olmuş ve bunamıştır
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 688
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: “EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR
« Yanıtla #5 : 04.02.2016, 19:01 »
Ey Rafizi!

Ehli sünnet'in "Allah zulmü ve kötülüğü işler” dediklerini iddia ediyorsun.

Bunu hiçbir Müslüman söylemez. Allah bundan yüce ve münezzehtir. Ehli sünnet Allah (celle celaluhu) kullarının fiillerini yaratır diyorlar.

Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:

“O, her şeyin yaratıcısıdır.” (En'âm: 4/102)

Yaratılan şey zulüm ise yaratanın değil onu işleyenin zulmüdür. Allah (celle celaluhu) kullarının ibadetini, haclarını, oruçlarını yaratıyorsa, haccı yapan, orucu tutan o değildir. Aynı şekilde Allah (celle celaluhu) kulların açlığını yaratıyorsa Ona aç denmez. Allah (celle celaluhu) bir yerde bir fiil yaratırsa onunla nitelendirilmez. Böyle olsaydı yarattığı her şeyle nitelendirilecekti.

Bu konuda da anlaşıldığı gibi, Allah (celle celaluhu)'ın başkasında yarattığı kelamdan başka bizzat kelam sıfatı yoktur ve kendisinden ayrı olan fiilinden başka da fiili yoktur diyen mutezile ve tabileri bu konuda hataya düşmüşlerdir. Onlar, Allah (celle celaluhu)'ın zatında kaim olan kelam ve fiil sıfatını kabul etmiyorlar. Onlar Allah (celle celaluhu)'ın melekleriyle ve peygamberleriyle olan kelamını peygamberlerine kitaplar halinde indirdiği kelamın başkalarında yarattığı bir kelam olduğunu iddia ediyorlar. (Yani onlara göre Kur'an mahluktur.)

Onlara da şöyle diyoruz:

Sıfat nerede tahakkuk eder(gerçekleşir)se, o yerin sıfatı olur. Allah (celle celaluhu) bir yerde hareketi yaratırsa, hareketlilik Allah (celle celaluhu)'ın değil onu işleyenin sıfatı olur.

Aynı şekilde Allah (celle celaluhu) bir koku, renk veya bir kişide ilmi yaratırsa o yer kokulu, renkli veya o kişi alim olur. Şu halde Allah (celle celaluhu) bir yerde kelamı yaratırsa mütekellim orası olur.


Ey Rafızi!

Ehl-i sünnetin; “Allah (celle celaluhu) kullarına mutlaka faydalı olanı değil, zararlı olanı da yapıyor. Çeşitli masiyetler ve küfür gibi. Bunların kaynağı Allah (celle celaluhu)'tır” dediklerini iddia ediyorsun.

Bu sözüne cevap olarak şöyle diyoruz:

Evet bu söz bir kısım ehli sünnet ve şiilere aittir. Ama Ehli sünnetin cumhuru bu sözü kabul etmezler.

Aksine Ehl-i sünnetin cumhuru şunu diyorlar:

“Allah (celle celaluhu) her şeyin yaratıcısı, mürebbisi (terbiyecisi) ve şahididir. Dolayısıyla kullarının fiillerini, ibadetlerini yaratan, iradelerini gerçekleştiren Odur. ”

Kaderiyye mezhebi mensupları ise:

Allah (celle celaluhu)'ın mülkünde olan bütün varlıkların serbest olmadıklarını söylüyorlar. Peygamberlerin, meleklerin ve salih kullarının itaati gibi. Onlara göre bunların bu iyiliklerini Allah (celle celaluhu) yaratmamıştır. Allah (celle celaluhu) onları iyilikte istihdam edemediği gibi iyiliği de onlara ilham etmez. Onları zorla da hidayet etmeye muktedir değildir. Bunların görüşlerini de şu ayetler çürütüyor.

Allah (celle celaluhu) şöyle buyurur :

“(İbrahim ve İsmail dualarına şöyle devam ediyorlar): “Ey Rabbimiz! Bizi (senin emirlerine zahiren ve batınen boyun eğen) müslümanlar kıl ve bizim neslimizden de sana teslim olan kimseler çıkar (ki onlar da senin emirlerine zahiren ve batınen boyun eğsinler). Bize nasıl ibadet edeceğimizi göster ve tevbelerimizi kabul et. Çünkü sen Tevvab'sın, Rahim'sin.”
(Bakara: 2/128)

“Rabbim, beni ve soyumdan gelecekleri namazı dosdoğru kılanlardan eyle!  Duamı kabul et."
(İbrahim: 14/40)

“Allah (celle celaluhu) insanlara mutlaka iyi olanı yaratmaz” sözüne gelince:

Kaderiyyenin bir gurubu bunu iddia etmektedir. Onlara göre, Allah (celle celaluhu)'ın yaratması yalnız dilemekten ibaret olup bir maslahata mebni değildir.

Cumhur ise; Allah (celle celaluhu) kullarına maslahatlı olan işleri emretmiş, zararlısından da nehyetmiştir, diyorlar. Peygamberleri umumî maslahat için göndermiştir. Bunda bazı insanlar için zarar varsa bu bir hikmete mebnîdir. Bu fikir aynı zamanda çoğunlukta olan fakih, muhaddis, mutasavvıf ve keramiyeye aittir.

Kaderiyyeciler:
Allah (celle celaluhu)'ın yarattığı bazı şeylerde zarar varsa -günahlar gibi- mutlaka bunda bir hikmet ve maslahat vardır, sözünü de fikirlerine ekliyorlar.


Ey Rafizi!:


Ehl-i sünnetin “İtaatkar, sevaba müstahak olmadığı gibi, isyankar da cezaya müstahak değildir. Allah peygamberi cezalandırıp iblisi de mükâfatlandırır” dediklerini iddia ediyorsun.

Bu sözlerin de Ehl-i sünnete yaptığın açık bir iftiradır. Ehl-i sünetten hiç birisi Allah (celle celaluhu), peygamberi cezalandırıp iblisi de mükafatlandırır demez. Ehl-i Sünnet:

“Allah (celle celaluhu)'ın günah işleyeni affetmesi, büyük günah işleyenleri cehennemden çıkararak tevhid ehlinden hiçbirisini orada ebediyyen bırakmaması caizdir”
diyorlar.

Müstahak olup olmaması meselesine gelince, Ehl-i sünnetin dediği şudur:

“Kulun hiçbir zaman Allah (celle celaluhu)'tan isteyecek bir hakkı olmaz. Ama itaatkarı da mükafaatlandırır, çünkü Allah (celle celaluhu) va'dini bozmaz.”


“Bu mükafaatlandırma Allah (celle celaluhu)'a vacib midir? Bu akılla biliniyor mu?”
Meselesinde ihtilaf vardır.

Fakat Allah (celle celaluhu), dilediği kimseyi -İtaatkar veya isyankar- dilediği şekide mükafaat veya cezaya tabi tutarsa kim ne diyebilir?

Alah (celle celaluhu) şöyle buyurur:

“De ki: Eğer Allah, meryemin oğlu Mesih'i, anasını ve arzda bulunanların hepsini yok etmek isterse, Ondan kim bir şey kurtarabilir?”
(Maide: 5/7)

Elbette Allah (celle celaluhu) ile hesaplaşmaya kalkışanı Allah (celle celaluhu) kolayca ta'zib (azab) eder.

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:

“Hesabı soran Allah ile hesaplaşmaya kalkışan cezalandırılır”,


Başka bir rivayette de şöyle buyurulur:

“Sizden hiç biriniz mutlak ameliyle cennete giremez.”


Sen de mi ya Rasulullah? diye sorulması üzerine:

“Evet ben de. Ancak Cenabı Allah rahmetiyle beni gark ederse” (yani bana kendinden bir rahmet ulaştırır) buyurdu. (Müslim Sıfati'l-Kıyame: 17)

Muhakkak ki, Allah (celle celaluhu) bir kimseyi cezalandırırsa günahlarıyla cezalandırır. Muhakkak o zulümden uzaktır.
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 688
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: “EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR
« Yanıtla #6 : 10.02.2016, 17:58 »
Ey Rafizi!

Ehl-i sünnetin “Peygamberler, masum değildir” dediklerini iddia ediyorsun. Bu sözün tek kelime ile iftiradır.

Ehl-i sünnet, Peygamberlerin tebliğ ettiği risalet konusunda masum olduklarında ittifak etmişlerdir.
Diğer konularda kendilerinde hatacıklar sadır olabilir. Fakat onlar asla o hataya ve herhangi bir zelleye devam etmezler. Peygamberliğe zarar getirecek her şeyden uzaktırlar. “Peygamberlerden zelleler -küçük hata- meydana gelebilir” diyenlerin umumu onların bu hatacıklara devam etmediklerinde müttefiktirler. Hiç şüphesiz ki, Davud (aleyhisselam)'ın istiğfardan önceki hali, sonraki hali kadar faziletliydi.

Fakat Rafiziler hıristiyanlara benzediler. Allah (celle celaluhu), emredildikleri ve haber verdiği hususlarda Peygamberlere itaat ve onları tasdik etmek için emir buyurdu. Fakat hırıstiyanlar o kadar aşırı gitti ki,  İsa'yı (aleyhisselam) Allah (celle celaluhu)'a ortak koştular, dinini değiştirerek Ona isyan ettiler. Bu aşırılıklarıyla dinden de çıktılar. Aynı şekilde Rafiziler de Peygamberler ve imamlar hakkında aşırı gittiler. Öyle ki onları Allah (celle celaluhu)'tan başka rablar edindiler. Peygamberlerin tevbe ve istiğfarlarını haber veren nassı yalanladılar. Bir de bakarsın ki mescidlerde Cuma ve cemaate engel olup, kabirlerin başında büyük topluluklar meydana getirerek Onları yüceltirler, hacceder gibi yaparlar. Hatta bazıları daha aşırı giderek o kabirleri tavaf etmenin daha büyük bir ibadet olduğunu iddia ettiler.

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur :

“Allah, yahudi ve hıristiyanlara lanet etti. Onlar Peygamberlerinin kabirlerini mescidlere çevirdiler. Allah Onların yaptıklarını yasaklıyor.” (Buhari Enbiya: 50, Müslim Mesacid: 22, Nesai, Mesacid: 13)

“İnsanların en şerlileri hayatta iken kıyameti görenlerle, kabirleri mescid yapanlardır,”
(Ahmed: 1/435, İbn-i Hibban Mesacid: 340)

“Ya Rabbi Kabrimi tapılan bir put yapma, Allanın gazabı peygamberlerinin kabirlerini mescid yapan kavime karşı şiddetlendi.” (Muvatta Sefer: 85, Ahmed: 2/246, Ebu Nuaym Hilye: 7/317)
 
Ey Rafizi!, Üstadınız el-Müfîd “Meşhedlerin haccı”(1) adındaki bir kitap te'lif ederek, mahlukatın kabirlerinin kabe gibi haccedilebileceğini iddia ediyor.

Ey Rafizi!


Ehl-i sünnetin “Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) kimsenin halifeliği hakkında hüküm vermemiştir. O, vasiyet etmeden vefat etmiştir.” dediklerini iddia ediyorsun.

Bu söz, bütün ehli sünnetin sözü değildir. Bazılarına göre  Ebu Bekir'in (radiyallahu anh) hilafeti nass ile sabittir diyorlar. Bu hususta da Ebu Ya'la, İmam Ahmed bu iki rivayeti naklediyor.

Birincisi  Ebu Bekir'in (radiyallahu anh) hilafeti seçimle tahakkuk etmiştir.

İkincisi gizli bir nass ve işaret ile sabit olmuştur. Hasan el Basrî ve bazı haricîler ikinci görüştedirler.

İbn-i Hamid diyor ki:
 
Ebubekr'in (radiyallahu anh) halifeliğini isbatlayan nass Buharinin Cübeyr bin Mut'imden rivayet ettiği hadistir. Cübeyr bin mut'im şöyle diyor:

“Kadının biri Rasulullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) geldi. O da tekrar kendisine gelmesini emretti, kadın, bir daha geldiğimde sizi bulamazsam -vefatını kastediyor- demesi üzerine Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Beni bulamazsan Ebu Bekir'e git” (Müslim Fedail: 10).

İbn-i Hamid bir kaç hadis daha zikrederek bunların  Ebu Bekr'in (radiyallahu anh) hilafetine nass teşkil ettiklerini söylüyor. Huzeyfe (radiyallahu anh) den gelen hadiste Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) :

“Benden sonra gelecek iki kişiye yani Ebu Bekir ve Ömer'e uyunuz” buyuruyor. (Tirmizi Menakıb: 16, 37, İbni Mace Mukaddime: 11, Ahmed: 5/382, 385).

Ali bin Zeyd bin Cud'a'nın Abdurahman bin Ebi Bekre'den O da babasından rivayet ettiği hadiste de Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir gün:
“Hanginiz rüya gördü?” (Buyurması üzerine Ebu Bekre ben gördüm ya Rasulullah!) diyerek rüyasını şöyle anlatır:

“Gördüm ki, gökten bir terazi sarkıtıldı. Ebu Bekir'le tartıldınız, Ebubekir'e karşı ağır geldiniz. Sonra Ebubekir'le Ömer karşılıklı tartıldılar. Ebubekir ağır geldi. Sonra Ömer ve Osman tartıldılar. Ömer ağır geldi. Sonra da terazi kaldırıldı.” buyurdu. (Buhari Tefsir Sure: 7/3).

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki:

“Hilafet nübüvvettir -yani nübüvvetin işlerindendir, bu da kalkınca- sonra Allah mülkü dilediğine verir.”
(Ahmed bin Hanbel'in müsnedi).

Ebu Davud, Cabir (radiyallahu anh) den şu hadisi nakleder:

“Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Bu gece salih bir zât rüyasında Ebubekir'in Rasulullah'a, Ömer'in Ebubekir'e, Osmanın da Ömer'e bağlandığını gördü.” (Ebu Davud).

Câbir dedi ki:

Rasulullahın yanından kalkacağımızda şöyle dedik:

“Salih kişi Rasulullahtır. (Bu zatların) birbirlerine bağlanmalarının manası ise Allah (celle celaluhu)'ın Onunla Peygamberini gönderdiği İslamı tatbik için onların mü'minlere imam olacaklarını ifade ediyor.”

Bu rivayetlerin bir benzeri de Salih bin Keysan'ın, Zuhri'den, o da Urve'den, O da Aişe (radiyallahu anha)'den rivayet ettiği bir hadistir ki, bu hadiste  Aişe (radiyallahu anha) şöyle diyor:

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın hastalandığı günde Onu ziyaret ettim. Bana şunu söyledi:

“Bana babanı ve kardeşini çağır ki, Ebubekir'e bir mektup yazayım.”


Sonra şunu buyurdu:

“Allah ve müslümanlar Ebubekir'den başkasını reddederler.” (Müslim Fedail: 11).

İbn-i Ebi Müleyke, Aişe'nin (radiyallahu anha) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

Rasululuh (sallallahu aleyhi ve sellem)in hastalığı ağırlaşınca şöyle buyurdu:

“Ebubekir'in oğlu Abdurrahman'ı bana çağırınız. Ebubekir'e öyle bir mektup yaz ki, Onun üzerine ihtilaf etmiyecekler.”

Devamla şöyle buyurdu:

“Mü'minlerin Ebubekir'de ihtilafa düşmelerinden Allah'a sığınırım.” (Müslim Fedail: 11).

İbn-i Hamid, Rasulullah'ın  Ebubekir'i (radiyallahu anh) namaza imam tayin etmesiyle ilgili hadisler yanında, dereceleri sıhhate varmayan daha birçok hadis rivayet etmiştir.

İbn-i Hazm diyor ki:

“Alimler imamet konusunda ihtilaf ettiler. Bir kısmı; Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) imam tayin etmemiştir, bir kısmı; Ebubekir'i namaza imam tayin edince imamet ve hilafete en layık olanın kendisi olduğuna delildir. Diğer bir kısmı, fazilet bakımından en üstünleri olduğu için Onu öne geçirdiler. Diğer bir kısım âlimler de, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisinden sonra halifenin  Ebu Bekir (radiyallahu anh) olacağını açık bir nassla ifade etmiştir, dediler. Biz de bu son görüşteyiz. Delillerimiz de şunlardır:

Birincisi:
Halifeliğinde icma edilmesidir. İcma edenler hakkında Allah (celle celaluhu) :

“Onlar sadıklardır”
(Hucurat: 49/15) buyuruyor.

Sadakatla isimlendirilen bu mü'minler,  Ebubekr'e (radiyallahu anh) “Allah Rasûlünün halifesi” ismini vermekte ittifak etmişlerdir.

Halifenin lügattaki manası; kişinin tayin ederek geride bıraktığı kimsedir. Tayin etmeden yalnız geride bıraktığı kimse anlamında değildir. Lügatte bu manadan başkası caiz değildir. Falan adam, falanı tayin etti. Yani Onu yerine geçirdi, denilir. Tayinsiz olursa, buna o kişinin halifesi değil halefi denir. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) henüz hayatta iken Ebubekir'e (radiyallahu anh) namaz kıldırdığı için Rasulullah'ın halefi demek muhaldir. Ancak Rasulullah'ın tayin ettiği kimse denilir. Bundan da anlaşılıyor ki Rasulullah'ın Ebubekir'i (radiyallahu anh) tayini namazın dışında bir istihlaf, (tayin)dir.

İkincisi: Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) in bütün tayinleri; Tebukte Ali'yi (radiyallahu anh) Hendek'te İbn-i Ümmü Mektum'u, Zaturrika'da  Osmanı (radiyallahu anh) ve diğerleri için yaptığı bu tür tayinler şümullü ve mutlak tayin değildir. Bundan da anlaşılıyor ki, Rasulullahtan sonraki hilafet ümmetin uhdesindedir. Rasulullah  Ebubekr'i (radiyallahu anh) nass ile tayin etmeseydi ümmetin Ebubekr'in (radiyallahu anh) hilafeti üzerine icma etmeleri muhal olurdu. Bunun gibi sahih rivayette kadın:
Geri gelip de seni görmezsem? -vefatını kastediyordu- dediğinde Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem):

“Ebubekr'e git”
buyurdular. (Müslim Fedail: 10).

İbn-i Hazm, devamla şöyle diyor:

“Aşağıdaki hadis de Ebubekr'in (radiyallahu anh) halife olarak tayin edildiğine açık bir nasstır. Sahih rivayette sabittir ki, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) son hastalığında  Aişe'ye (radiyallahu anha) şöyle buyurdu:

“İçimden şu geliyor, babanı ve kardeşini çağırayım, bir mektup yazayım, bir de yemin vereyim ki, biri kalkıp da ben daha layıkım demesin, diğer birisi de bir temennide bulunmasın. Allah ve mü'minler Ebubekir'den başkasını reddederler.”
(Müslim Fedail: 11).

Yukarıdaki hadis, Rasulullah'ın kendisinden sonra  Ebubekr'i (radiyallahu anh) ümmete halife olarak tayin ettiğinin açık bir delilidir.

İbn-i Teymiyye de şöyle diyor:

"Bu nass Rasulullahın  Ebubekir'i (radiyallahu anh) ümmete halife olarak tayin ettiğine delil değil de, belki Rasulullahın halife olması için Ona rıza gösterdiğine ve ümmetin onun üzerine ittifak edeceklerine bir delildir. Allah (celle celaluhu)'ın bu ümmeti  Ebubekir'in (radiyallahu anh) hilafeti üzerine birleştireceğini bildiği için, bununla iktifa ederek açık bir nass söylememiştir."

İbn-i Hazm devamla şöyle diyor:


Rasulullah, “ Ebubekr'i (radiyallahu anh) tayin etmemiştir.” Diyenlerin delilleri (radiyallahu anh) Ömer'in:

“Tayin edersem benden hayırlı olanı - Ebubekir'i (radiyallahu anh) kastederek- tayin etmiştir. Tayin etmezsem, yine benden hayırlı olan -Rasulullahı kastederek- tayini terketmiştir.”
sözleridir. Diğer delilleri de:  Aişe'ye (radiyallahu anha),Rasûlullah halife tayin etseydi kimi ederdi? sorusuna karşı  Aişe'nin (radiyallahu anha) Ebubekir'i tayin edecekti, şeklindeki cevabıdır. (Müslim Fedail: 8).

İbn-i Hazm dedi ki;

“Ömer (radiyallahu anh) ve Aişe'nin (radiyallahu anha) sözleri yukarıda zikrettiğimiz iki hadis ve sahabenin icma'ı ile mütenakız değildirler.  Ömer (radiyallahu anh) ve Aişe'ye (radiyallahu anha) bu durum kapalı kalmış olabilir. O ikisi tayinin yazılı bir fermanla olmasını istiyorlardı.”


Şeyhimiz İbn-i Teymiyye diyor ki:

“Şia'nın, Ali'nin (radiyallahu anh) tayini nassla sabittir, şeklindeki iddialarını te'yid edecek hiçbir delilleri yoktur. Ravendiyye'nin hilafet nass ile Abbas'a (radiyallahu anh) aittir demeleri gibi.”


Kadı Ebu Ya'la da şöyle diyor:

“Ravendiyye'den bir gurup:

Rasulullah Abbas'ı (radiyallahu anh) bizzat halife olarak tayin etmiş ve tayinini de ilan etmiştir. Ümmet ise bu nassı inkar ile irtidat etmiş ve inadına devam etmiştir, derken diğer bir gurubu da: Rasulullah hilafeti Abbas'a (radiyallahu anh) ve kıyamet kopuncaya kadar çocuklarına vermiştir” diyorlar.

İbn-i Batte, Müberake bin Fudale'den rivayet ettiğine göre İbn-i Fudale şöyle diyor: Hasan'ın yemin ederek Rasulullah'ın Ebubekiri halife olarak tayin etti, dediğini işittim. Ebubekir (radiyallahu anh) açık nassla halife tayin edilmiştir, diyenlerin dayanakları sahabelerin onu “Rasulullah'ın halifesi” şeklinde tesmiye etmelerindendir. Bu tesmiye de ancak başkası tarafından tayin edilen kimse için yapılır. Bu da mutlak olarak böyle değildir. Çünkü başkalarının tayin ettiği kimseye “Filanın halifesi” denildiği gibi, başkasına vekil olana da aynı tabir kulanılır.

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:

“Allah yolunda cihad edecek olanı techiz edecek kimse, bizzat gaza etmiş gibidir. Gazaya giden kimsenin ailesini görüp gözeten kimse de bizzat gaza etmiş gibi sevaba erişir
.” (Buhari Cihad; 38, Ebu Davud Cihad: 21)

“Ya Rabbi sen seferde arkadaşım, ehlimde vekilimsin.”


Allah (celle celaluhu) şöyle buyurur:

“Allah, O'dur ki, sizi arzın halifeleri yaptı.”
(Enam: 6/165),

“Sonra, onların arkasından sizi arzda halifeler yaptık.”
(Yunus: 10/14)

“Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara: 2/30)

“Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife kıldık.” (Sa'd: 38/26)

Yani insanlar arasında hak ve adaletle hükmetmek, insanları Allah (celle celaluhu)'ın yolundan başkasına saptırmamak için seni halife tayin ettik. Mülhidlerin dediği gibi Davud (aleyhisselam), mutlaka Allah (celle celaluhu)'ın yerinde değildir. (2) Onlar'a göre Davud (aleyhisselam) Allah (celle celaluhu)'a nisbetle, gözün insana nisbet edilmesi gibidir. Daha ileriye giderek Davud'un esma-i hüsnası olduğunu (Hâşâ!) iddia ettikten sonra;

“Allah Adem'e bütün isimleri öğretti” (Bakara 30) âyetini de delil olarak getirirler.

Böylece o halifenin Allah (celle celaluhu) gibi olduğunu saçmalıyorlar. Şüphesiz ki Allah (celle celaluhu) benzerlikten ve başkasının kendisine halef olmaktan münezzehtir. Çünkü hilafet kaybolmuş, birisi adına yapılır. Allah (celle celaluhu) ise her zaman hazırdır, kulların işlerini görür ve halkı idare eder. O, ehlinden ayrı kaldığı zaman kulunun halifesi olur.

Yine rivayet edilir ki,  Ebubekir'e (radiyallahu anh):

“Ey Allah (celle celaluhu)'ın halifesi”
denildiğinde O “Ben Rasulullah'ın halifesiyim. Bu bana kafidir” buyurmuştur.

Ebubekir'in (radiyallahu anh) hilafeti gizli bir nass ile sabittir diyenlerin dedikleri şunlardır :

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur :

“(Rüyamda) gördüm ki, kuyu başındayım. Ondan su çekiyorum. Ebu Kuhâfe'nin oğlu kovayı alarak bir veya iki kova su çekti. Yalnız suyu çekmekte metanet gösterdi. Allah onu bağışlasın. Sonra İbnül Hattab, kovayı aldı. Fakat kovayı sertçe çekince, su etrafa saçılmaya başladı. Onun yaptığını gerçekleştirecek bir kimse dâhi görmedim. Ve etraftakiler kenara çekildiler”.


Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:

“Ebubekr'e söyleyin namazı kıldırsın.”  (Buhari Ezan: 39, 46, 68, İ'tisam: 5, Müslim Salat: 169, Tirmizi Menakıb: 16 )

Ebubekir (radiyallahu anh) Rasûlullah'ın hastalığı boyunca namazı kıldırdı. Hatta vefaat edeceği gün kapının perdesini aralıyarak cemaata baktı. Ashabın Ebubekir'in arkasında namazı kıldıklarını görünce buna çok sevindi.

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

“Eğer yeryüzünde halil (samimi bir dost) edinseydim, Ebubekir'i edinirdim. Ebubekir'in penceresinden başka mescide bakan açık pencere kalmasın. Hepsi kapatılsın.”


Ebu Davud'un Süneninde ve Ebi Bekre'den rivayet edilen bir hadiste, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir gün şöyle buyurdu:

“Sizden hanginiz rüya görmüştür?”     


Ashabtan biri gördüğü rüyayı anlatmaya başladı:

“Semadan indirilen bir terazi gördüm. Siz ve Ebubekir karşılıklı tartıldınız ve siz ağır geldiniz. Sonra Ebubekir ve Ömer tartıldılar, Ebubekir ağır geldi...”


Aynı hadisi Ebu Davud Hammad b. Seleme, O da İbn-i Cüd'a'dan, O'da Abdurrahman İbn-i Ebi Bekre'den, O'da babasından aynısını rivayet etmiştir. Bu hadiste:  “Hilafet nübüvvetin bir parçasıdır. Sonra Allah -Hilafet kalkınca- mülkü, gücü, saltanatı, dilediğine verir.” ibaresi de vardı. Yine Ebu Davud'un Zuhri'den, O'da Amr b. Eban'dan, O'da Cabir'den rivayet ettiği hadiste Cabir (radiyallahu anh), Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini naklediyor: “Bu gece salih bir kişiye rüyada Ebubekir'in Rasulullah'a, Ömer'in Ebu Bekr'e, Osman'ın da Ömer'e bağlandığı gösterildi.” Cabir dedi ki, Rasulüllahın huzurundan ayrılırken şöyle dedik: “Salih zat, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) dır. Diğer üç zatın birbirlerine bağlanması ise Allah (celle celaluhu)'ın Peygamberini gönderdiği hususlarda Onların mü'minlere imam olacaklarına işarettir.”

Yine Ebu Davud Hammed b. Seleme'den, O'da Eş'as b. Abdurrahman'dan, O da babasından, O'da Semure'den rivayet ettiğine göre, bir zat. Ya Rasulullah şu rüyayı gördüm:

"Gökten bir kova su indirilmiş, Ebubekir gelerek kovanın kulpçuklarından tutup biraz içti. Sonra Ömer gelerek kulplarından tutup kana kana içti. Sonra Osman gelerek kulaklarından tutup kana kana içti. Sonra Ali gelerek kulplarından tuttu ve kulpları koptu. Üzerine biraz da su döküldü.”

Şüphesiz ki yukarıda saydığımız Ehl-i sünnetin görüşleri, hilafet hakkı Ali (radiyallahu anh) veya Abbas'a ait olduğu nass ile sabittir diyenlerin görüşlerinden daha isabetlidir. Bunların bilinen yalanlarından başka hiçbir delilleri yoktur. Elbette ki bu iddiaları tamamen batıldır. İslam tarihini ve Rasulullah'ın yaşadığı günleri bilen bunu pek iyi bilir. Delilleri olsa da delaleti kafi olmayan bazı hadislerdir. Tebük seferinde Ali'nin (radiyallahu anh) Medine'ye vekil tayin edilmesi gibi.

Gerçek olan Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın doğrudan halife tayin etmeyip, bir çok işlerde Müslümanları Ebubekir'e (radiyallahu anh) yönelmelerini istemesi, Ona rıza göstermesi, halife tayin edilmesi için bir vasiyyeti yazmak için azmetmesi, sonra müslümanların Ebubekir'in (radiyallahu anh) hilafeti üzerine ittifak edeceklerini bilmesi, Onun halifeliğini istediğine bir işarettir.


Rasulullah, arzu ettiklerinin ümmet içinde ihtilafa yol açacağından şüphe etseydi, bunu bertaraf etmek için o hükmü kesin bir şekilde açıklayacaktı. “Allah ve Mü'minler Ebu Bekir'den başkasını reddederler” gibi sözleri Ümmetin Rasulullah'ın rızasına uygun olarak ittifak edeceklerini gösteriyor. Bu da vasiyyetten daha açıktır.

DİP NOTLAR:

1- Meşhedlerle (Rafizilerce mukaddes tanınan kabir ve mekanlar) ilgili olarak büyük üstadları el-Müfid'in te'lif ettiği Menasik kitabından başka, putlarının te'lif ettikleri daha birçok menasik kitapları vardır. Bunlar mushaflar gibi elden ele dolaşmaktadır. Bunlar meşhedlerini Mekke, Kabe ve göklerden de üstün saymaktan çekinmezler. On Muharrem 1366 tarihinde “Perçem-i İslam” adı altında fakihleri Abdül Kerim Şirazi'nin İran'da neşrettiği gazetede, Farsça satırlar arasında sardedilmiş bir Arapça şiirinde şöyle dediğini okudum :

O “Tufûf”tur, layıkıyla yedi şavt tavaf et,
Onun manası kadar Mekke'nin manası yoktur,
O bir yerdir, fakat tahkim edilmiş yedi gök Ona eğilmiştir,
Semaların zirvesi O'nun en alçak yerine inmiştir.


Tufuf: “Tuf”un çoğulu olup bu kelime ile Kerbela toprağı kastediliyor. İçinde kesinlikle kime ait olduğu bilinmeyen bir kabir vardır. Bunlar bu kabrin üstüne kubbe inşa ederek bu kabrin Ebi Abdullah el-Hüseyin (radiyallahu anh)'e ait olduğunu iddia ederek milyonlarca kişiyi oraya doğru çekiyorlar. Şair dinleyicisine ve okuyucusuna bu kabre yedi şavt tavafı emretmekle küfrünü ve putperestliğini de aşılıyor. Ayrıca şiirinde müslümanların tavaf ettiği Kabe'nin, içinde bulunan (ve kime ait olduğu bilinmeyen) kabirden dolayı Kerbeladan manaca daha üstün olmadığını da iddia ediyor. Elleriyle inşa ettikleri bu kabrin bulunduğu Kerbelanın en çirkin yeri göklerin en yüce makamına üstün olduğuna da inanmışlardır. Belki de (Haşa!) Allah (celle celaluhu)'ın arşına işaret ediyor. Üstelik hayvanların dahi küfür kabul edecekleri bu şiiri Şiraz fakihi AbdülKerim, emniyet ve ihlasla Farsçaya terceme etmiştir.

2- Söz konusu olan Mülhidler, Mümkin-i Vücud (Yani yaratılan varlık) ile vacibul vücud (yani Yaratıcı)un varlığını birleştirenler ve “Vücut birliğini” iddia edenlerdir. Böyle bir Vahdet-i Vücutçuluk Yaratıcı ile yaratığın vücudu bir olması demektir. Buna göre kainat (Haşa!) Allah'tır. Aslında bu itikat Brahma inancının bir gereğidir. Brahmanist Tağur'un eserleri bu inanç sistemi üzerine kurulmuştur. Bu inancıyla doğu ve batının bütün dinsizlerini etrafına çağırıyor. Bu dinsizlerden en zararsız olanları küfürleri açık olan ve insanları aldatamıyanlardır.

“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 688
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: “EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR
« Yanıtla #7 : 14.02.2016, 23:50 »
Ey Rafizi!

Ehl-i sünnet “Rasulullah'tan sonra imam, Ömer'in biati ve dört kişinin rızası ile Ebubekir'dir.” dediklerini iddia ediyorsun. Deriz ki:

Hiç de senin iddia ettiğin gibi değildir. İnadına  Ebubekir'in (radiyallahu anh) imameti müslümanların icmaı ve rızası ile tahakkuk etmiştir. Halbuki, Ali'ye (radiyallahu anh) sahabi ve tabiinden sayılarını Allah (celle celaluhu)'tan başka kimsenin bilemediği birçok kimseler biat etmemiştir. Bu da hilafetinde mütecaviz midir? (Haşa!) Ehl-i sünnete göre imametin gayesi tahakkuk etmesi için güçlü kişilerin muvafakati gerekir. Bunun için de şöyle diyorlar:

“İdareciliğin gayesini gerçekleştirebilecek güçlü ve kuvvetli kişiler; kendilerine itaatle emrolunan Amirlerin en layık olanlarıdır. Bu kişiler Allah (celle celaluhu)'a isyan teşkil edecek bir şeyi emretmedikleri müddetçe itaat edilirler. İmamet hükümdarlık ve kuvvettir. İmam, ister adil ister facir olsun üç veya dört kişinin muvafakati ile hükümdar olamaz. Bunun içindir ki, Ali'ye (radiyallahu anh) biat edilince kendisinde bir güç meydana geldi ve imam oldu.

İmam Ahmed bin Hanbel, Abdus el-Attar'a yazdığı mektup'da şöyle diyor:

“İnsanların ittifakı ve rızasıyla veya kılıç ile halife olup, emirül mü'minin adını taşıyan kimse ister itaatkar, ister asî olsun zekatın kendisine verilmesi caizdir.”


Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in:

“Kim (bir imama) biatsiz ölürse, cahiliyyet ölümü üzerine ölür.” mealindeki hadisin açıklaması Ahmed bin Hanbel'e sorulduğunda şu cevabı verdi:

“İmamın kim olduğunu bilir misin? İmam, imametinde bütün müslümanların ittifak ettiği kimsedir.”


Binaenaleyh Ebu Bekir (radiyallahu anh) es-Sıddık müslümanların icma'ı ile imamete müstehaktır. İmamete Allah ve Rasulünün rıza gösterdiği cinstendir. Sonra güçlü ve kuvvetlilerin biatıyla imam olmuştur.

Aynı şekilde Ömer (radiyallahu anh) müslümanların biat ve itaati ile imam olmuştur. Müslümanlar Ebubekir'in (radiyallahu anh) Ömer (radiyallahu anh) hakkındaki vasiyetini yerine getirmediklerini farzedersek, Ömer (radiyallahu anh) imam olmayacaktı. Bunun caiz olup olmaması ayrı meseledir. Çünkü helal ve haramlılık, fiillere bağlı bir şeydir. Ama velayet güç ve kuvvetle tahakkuk eder. O da Allah ve Rasulünün sevdiği bir yöntem ile tahakkuk eder. Dört raşid halifenin hilafetleri gibi. Bazen bunun dışındaki bir yöntemle de tahakkuku mümkündür ki, zalimlerin saltanatları gibi.

Ebu Bekir'e, (radiyallahu anh) Ömer (radiyallahu anh)  ve bir gurup müslümanlar biat etmiştir, diye farzedilirse bununla imam olmaması gerekirdi. Durum hiç de böyle değildir.  Ebubekir (radiyallahu anh) cumhurun biatıyla imam olmuştur. Bu biatta Ömer'in (radiyallahu anh) acele ettiği deniyorsa, şüphesiz ki, her biatta önde olan biri olacaktır. Eğer bazıları bu biati istemeyerek yaptıklarını iddia ediliyorsa bu da imamete zarar vermez. Çünkü imamete müstehak olduğu şer'i delillerle sabit olmuştur.

Ebubekir'in (radiyallahu anh) Ömer (radiyallahu anh) hakkındaki vasiyeti ise Ebubekir'in (radiyallahu anh) vefatından sonra müslümanların Ömer'e (radiyallahu anh) biat etmeleri ile gerçekleşmiş, böylece Ömer (radiyallahu anh) imam olmuştur.


Ey Rafizi!

“Sonra bazıları Osman'ı seçtiler” sözüne karşı şunu söylüyoruz:

Söylediğinin tam aksine Osman'ın (radiyallahu anh) hilafetinde hepsi ittifak etmiş, hiç birisi ihtilaf etmemiştir.

Ahmed b. Hanbel, Hamdan b. Ali'nin “Osman'ın (radiyallahu anh) imameti kadar sağlam bir imamet yoktur. O'nun imameti cümlesinin ittifakı ile gerçekleşmiştir.” dediğini rivayet ediyor.

Ahmed ne doğru söylemiştir. Abdurrahman O'na biat etmiş, fakat Ali, Talha, Zübeyr ve diğer güçlü şahsiyetler O'na biat etmemiştir, diye farzedilirse o zaman imam olamazdı. Çünkü Ömer (radiyallahu anh), imametle ilgili işi altı kişilik bir şura meclisine havale etmiştir. Sonra Talha, Zübeyr ve Sad istekleriyle çekilince, Osman, Ali ve Abdurrahman b. Avf kaldı. Bunlar da kendi aralarında Abdurrahman'ın halife olamıyacağı, Halifenin geri kalan bu iki zattan birisi olacağı üzerine ittifak ettiler. Bilahare Abdurrahman yemin ederek, üç gündür uyumadığını, Ensar ve Muhacirlerle istişaresi neticesinde Osman'ın (radiyallahu anh) imamete gösterildiğini ifade etti. Bunun üzerine Osman'a (radiyallahu anh) biat ettiler. Bu biat ne bir mükafat ve ne de bir korku neticesinden olmuştur.


“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 688
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: “EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR
« Yanıtla #8 : 27.02.2016, 20:33 »
Ey Rafizi!

“Sonra bütün halkın biatıyle Ali İmam oldu.” Sözün, mühassısı olmayan bir tahsistir.

Çünkü ondan önceki üç halife için cereyan eden biat ona yapılan biattan çok daha üstündür. Osman'ın (radiyallahu anh) şehid edilmesinden sonra henüz kalpler üzgün iken birlik ve beraberlik yokken Ali'ye (radiyallahu anh) biat edilmişti. Hatta Talha'yı zorla getirip  Aliye (radiyallahu anh) biat için mecbur ettiler. Fitneyi çıkaranlar ise Medine'de henüz güçlü ve kuvvetli idiler. Bununla beraber birçok sahabi Ali'ye (radiyallahu anh) biat etmemişti. İbn-i Ömer bunlardan birisidir.

Hal böyle iken ey Rafizi!

Nasıl olur da (radiyallahu anh) Ali için “Bütün halk biat etmiştir” diyorsun ve fakat bu sözün aynısını ondan önceki üç kişi hakkında söylemiyorsun? Üstelik ) Ali'ye (r.a. biat edenlerin bir bölümü onunla bozuştular, bir bölümü de Ona karşı harp ilan ettiler. Şam ehli de  Osman'ın (radiyallahu anh) öcünü alıncaya kadar biat etmediler. Hatta bazıları Ali (radiyallahu anh) ve  Muaviye'nin (radiyallahu anh) beraberce halifeliklerinin sıhhatine kail oldular.

Diğer bir gurup da o zaman müslümanların umumi bir imamlarının olmadığını, belki o zamanın bir fitne zamanı olduğunun görüşünde idiler. Bu görüş bir kısım Basra ehli muhaddislerinindir.

Üçüncü bir gurup da mutlaka (radiyallahu anh) Ali'nin halife olduğunu, Talha ve Zübeyr gibi O'na karşı gelenlerle savaşmada isabet ettiğini söylüyorlardı. Halbuki Talha ve Zübeyr de isabet edenlerdendir. Ebu'l-Huzeyl, Cübbai, O'nun oğlu, İbnü'l Bakillani (1) ve Eşarilerin bir kısmı bu görüştedirler. Bunlar aynı zamanda (radiyallahu anh) Muaviye'yi de isabet eden bir müctehid kabul ederler.

Dördüncü bir gurup da Ali'nin (radiyallahu anh) imam ve içtihadında isabetli, onunla savaşanın hata etmiş müctehid olduğunu söylediler. Bu görüş de Hanefi, Maliki, Şafii ve Hanbeiilerden bir bölümünün görüşüdür.

Beşinci bir gurup da şöyle diyor:

Halife (radiyallahu anh) Ali'dir. (radiyallahu anh) Muaviye'den çok hakka yakındır. Her ikisinden de ayrılıp savaşa katılmamak daha hayırlıdır. Çünkü Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor:

“Öyle bir fitne olacak ki, O'na karışmayan karışandan daha hayırlıdır.” (Müslim Fiten: 3)

Hasan (radiyallahu anh) hakkında da şöyle buyuruyor:

“Benim şu oğlum Seyyiddir. Allah (celle celaluhu) Onunla iki büyük müslüman gurubun arasını Islah edecektir.”
(Buhari, Sulh: 9 , Fedail: 22, Fiten: 20, Ebu Davud Sünet: 12, Tirmizi , Menakıb: 30)

Bu hadis ile O'na “Islah = Sulh” sıfatını vermiştir. Kital vacip veya müstehap olsaydı. Rasullullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Onu terkedeni methetmezdi. Bunlar devama şöyle dediler:

“Allah (celle celaluhu) saldırgana karşı hemen savaşı emretmemiştir. Hem de her sadırganla da değil. Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:

“Eğer mü'minlerden iki birlik çarpışırlarsa, hemen aralarını düzelterek barıştırın. Eğer Onlardan biri tecavüz ediyorsa, o vakit tecavüz edenle Allah (celle celaluhu)'ın emrine dönünceye kadar savaşın.”
(Hucurat 49/9)

Allah'u teala önce barıştırmayı emretmiştir. Onlardan biri tecavüze devam ederse, Allah (celle celaluhu)'ın emrine dönünceye kadar Onunla savaşılır. Bunun için her iki birliğin de savaşması maslahat değildir. Allah (celle celaluhu)'ın emrettiği ve mütecavize karşı olan savaş da şüphesiz ki mefsedete tercih edilen bir maslahattır. (O da fitneyi ortadan kaldırmaktır.)

İbn-i Sirin, fitneye düşüp de akibetinden korkmayan bir kişi varsa, o da Muhammed b. Mesleme'dir. Çünkü Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) in O'nun hakkında “Fitne ona zarar veremez” buyurduğunu işittim.

Şu'be, Eş'as b. Süleym'den, O'da Ebu Bürde'den, O'da Sa'lebe b. Dabi'a'nın şöyle dediğini rivayet ediyor:

Huzeyfe'nin yanına gittim. O da şöyle dedi:

“Ben öyle bir adam bilirim ki fitne Ona hiç zarar vermez.” sonra çıktığımızda içinde Muhammed b. Meslemenin tek başına bulunduğu bir çadırı gördük. O'na bu durumu sorduk. O da “Olan oluncaya, herşey açığa çıkıncaya kadar, şehirlerinden hiçbir yerin beni içine almasını istemiyorum.” dedi.

İbn-i Mesleme, hiç savaşa iştirak etmemiş, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) in haber verdiği gibi fitne de O'na zarar verememiştir.

İbn-i Mesleme gibi Sa'd bin Ebi Vakkas, Usame b. Zeyd, İbn-i Amr, Ebubekr'e, İmran b. Husayn ve daha bir çok ileri gelen sahabi Ali (radiyallahu anh) ve Muaviye'nin karşılıklı savaşlarına katılmamışlardır. Bu durum bir tarafı tutup savaşmanın ne vacip ve ne de müstehap olduğunu gösteriyor.

İşte bu son görüş ehl-i sünnetin cumhuru, hadis ehli, Malik, Süfyan es-Sevri, Ahmed b. Hanbel ve daha birçoklarının görüşüdür.


Bütün bu görüşlerden başka Osman (radiyallahu anh), Ali (radiyallahu anh) ve taraftarlarını tekfir eden haricilerin görüşü, Rafizilerin  Ali (radiyallahu anh) ile savaşanlarla bir çok sahabeyi fasık ve kafir kılan görüşleri,Ali (radiyallahu anh) ve taraftarlarını fasık ve zalim kabul eden Nasibi ve Emevilerin iddiaları vardır. Mutezilenin bir bölümü ise Cemel vakasının karşı guruplarından birini -ismini vermeden- fasıklıkla nitelendiriyorlar.

Binaenaleyh ey Rafizi!


Ali'ye (radiyallahu anh) yapılan biat ondan öncekilere yapılan biattan daha umumi olduğunu nasıl iddia edebiliyorsun?! Kaldı ki sen, Ali'nin (radiyallahu anh) imameti nass ile sabit olduğunu iddia ediyordun. Şimdi ise halkın çoğunluğu ile tahakkuk ettiğini söylüyorsun. Bu nasıl olur?!

Ey Rafizi!

Ehl-i sünnetin “Sonra imamette ihtilafa düştüler. Bazısı Ali'den sonra imam Hasan'dır. Bazısı da Muaviye'dir” dediklerini iddia ediyorsun.

Bu sözüne cevabımız da şudur:

Ehl-i sünnet bu konuda hiç ihtilaf etmemiştir. Onlar şunu iyi biliyorlar ki Irak ehli babasının yerine geçmek üzere Hasan'a (radiyallahu anh) biat etmişler, fakat Hasan (radiyallahu anh) imameti gönül rızasıyla Muaviye'ye teslim etmiştir.
(2)

Dip Notlar:

1- Ebubekir Muhammed b. et-Tayyib el-Bakillanidir. , (v. 403) Mutezileye karşı gelebilmesi için hocası Ebu Hasan el-Eş'ari'nin ilmi dirayetine varis olmuştur. Mücadele yollarını gayet iyi bilen bilgili bir zat idi. Birçok eserleri olup bazıları basılmıştır. “İ'cazül Kur'an ve't-Temhid” bunlar arasında sayılır.

2- “El-Avasım Mine'l-Kevasım” adlı eserimizin talikinde şöyle demiştik: "Rafizilerin başta gelen inançlarından biri Hasan'ın (radiyallahu anh), babasının, kardeşinin ve kardeşinin soyundan gelen dokuz kişinin masum olduklarına inanmaktır. Onlara göre yukarıda saydıklarımız kişiler asla hata etmezler. Onlardan sadır olan her şey haktır. Halbuki hak olan şeyler hiçbir zaman mütenakız değildir. Halbuki  Hasan (radiyallahu anh)'dan sadır olan en önemli şey Onun kendi isteğiyle babasından sonra ( Ali'nin (radiyallahu anh) vefatından sonra) emiru'l mü'minin Muaviye'ye biat etmesi olmuştur. Onların da bu biata iştirak etmeleri hak olduğuna da inanmaları gerekirdi. Çünkü bu biat masum olan bir zattan sudur etmiştir. Halbuki onlar bu biati inkar ederek masum olan imamlarına muhalefet ediyorlar. Bu durum ancak iki şekilde izah edilebilir:

a - Ya oniki imamlarının masum olduklarına dair olan iddiaları yalandır. Ki böyle bir iddia ile bütün inançları sarsılmış olur. Çünkü masumiyet onlarda esastır.

b - Veya Hasan'ın (radiyallahu anh) masum olduğuna inanıyorlar. Onun biati da masum bir kişinin amelidir. Fakat onlar bunu kabul etmezler. Masumun uygun gördüğüne muhalefet ediyorlar. Bunu da nesilden nesile aşılıyorlar. Şu halde masuma muhalefetleri küfürdür ( mezheplerinin lazımı olarak). Biz de bu iki şıktan hangisinin onlara uygulanacağını bilmiyoruz. Ama üçüncü bir şıkkın olmadığını da kesinlikle biliyoruz.
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 688
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: “EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR
« Yanıtla #9 : 27.02.2016, 20:52 »
Ey Rafizi!

Ehl-i sünnetin “Sonra imameti Ümeyye oğullarına verdiler” dediklerini iddia ediyorsun. Buna da cevabımız şudur :

Ehli sünnet kesin olarak imamet şunun ve bunun olması vacib olup, ona her işte itaat gereklidir, dememiştir. Belki durum böyle tecelli etti. Ama ehl-i sünnet şunu da ilave etmekten geri kalmamıştır. Diyorlar ki:

“Emeviler işbaşına geçtiler, aynı zamanda güçlü idiler. Onların sayesinde işler rayına oturdu. İmametin gayesi olan cihad, hac, cuma, bayram ve yol emniyeti gibi iş ve ibadetleri gerçekleştirdiler. Fakat Allah'a isyan ettikleri hususlarda Onlara itaat yoktur. Buna rağmen kötülüklerde ve düşmanlıklarda değil, iyilik ve takva hususunda onlara yardım edilebilir.”

Bilinen bir gerçektir ki, insanlar ancak idarecilerle İslah edilebilirler. Zalim idarecinin varlığı yokluğundan hayırlıdır.

Hatta Ali'nin (radiyallahu anh):

“İnsanlara mutlaka bir idare(ci) gereklidir, bu idare ister iyi ister kötü olsun” buyurması üzerine Ona şu soruyu sordular:

İyi idareye diyeceğimiz yoktur, fakat kötü idareye nasıl evet denilsin?  Ali (radiyallahu anh)şu cevabı verdi:

“Kötü idare olsa da yollar onunla emniyette olur. Cezalar onunla tatbik edilir, onunla düşmana karşı cihad edilir, onunla haraç ve ganimetler paylaştırılır.”


Ali'nin (radiyallahu anh) bu sözünü Ali b. Ma'bed (1) “Et-Taatü ve'l-Ma'siyetü” adlı eserinde zikrediyor.

Durum ne olursa olsun, işbaşına gelen emir, senelerden beri beklemekte olduğunuz muntazar imamınızdan daha hayırlıdır. Siz de yalan söyleyip beklemeye devam ediniz. Ali (radiyallahu anh) den başka, bütün cedlerinin de bu işi gerçekleştirecek güç ve kuvvetleri yoktu. Onlar imametten de aciz idiler. Ehl-i hall ve akd da değildiler. Allah (celle celaluhu) cümlesinden razı olsun. Onlarla imametin gayesi de tahakkuk edemezdi.

İbn-i Abbas (radiyallahu anh) dan, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:

“Kim ki, emirinde hoşlanmadığı bir şey görürse sabretsin. Emirin -hakka uygun- emirlerinden bir karış uzaklaşıp ölen, cahiliyye ölümü ile ölür.”
(Buhari Ahkam: 4, Fiten: 2, Müslim İmare: 13)

Ebu Hureyre (radiyallahu anh) den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir başka hadislerinde şöyle buyururlar:

“Emire itaattan çıkıp, cemaattan ayrılan ve sonra ölen kimse, cahiliyyet ölümü ile ölür. Kim ki Hak ve bâtıl olduğu bilinmeyen karanlık bir davanın bayrağı altında kavmiyyet ve asabiyete yardım ederek öldürülürse onun bu ölümü tam bir cahiliyyet ölümü olur”.
(Müslim-Kitabü'l İmare:13)

İbn-i Ömer (radiyallahu anh)'ın rivayet ettiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir başka hadisinde şöyle buyuruyor:

“Her kim itaattan bir el kadar ayrılırsa, kıyamet gününde Allah'a karşı kendisini onunla müdafa edecek lehine hiçbir hücceti olmayacaktır. Her kim de boynunda (emire) beyatı olmayarak ölürse cahiliyyet ölümü ile ölür.” (Müslim, Kitabü'l imâre: 13)

Başka bir hadis de Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem):

“Allah'a isyan eden hiç kimseye itaat yoktur. İtaat iyiliktedir.”
buyururlar. (Müslim, Kitabü'l imare: 8)

Diğer bir başka hadisinde de (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyururlar:

“Ma'siyetle emrolunmadıkça hoş görsün veya görmesin, rnü'minin her hususta Ulûl emri dinlemesi ve itaat etmesi lâzımdır. Ma'siyetle emrolunduğu zamanda dinlemez ve itaat etmez.” (Buhari, Müslim).

Dip Not:

1- Bu zat Bağdat Şiilerindendir. Abbasi halifeleri Memun ve Mu'tasım zamanında yaşamıştır.
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 688
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: “EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR
« Yanıtla #10 : 23.03.2016, 05:28 »
Uyulması Vacip Olan Mezhep Hakkındadır.


Reddiyyeyi kendisine yazdığımız İbnul Mutahhar şöyle diyor : “İmamiyye Mezhebi kendisine uyulması vacip olan mezheptir."

Çünkü o, mezheplerin hak ve doğruya en yakın olanıdır, İmamiler akaidde bütün fırkalardan ayrılmış ve kesin olarak kurtuluşa ermişlerdir. Çünkü onlar dinlerini masum imamlarından almışlardır. Diğer mezhepler ise ihtilafa düştüler, görüşleri çoğaldı. Onlardan biri hakketmeden halifeliğe talib çıkarken diğerleri dünya menfaati için ona biat ettiler. Bunlardan birisi Ömer b. Sa'd b. Malik'tir ki, emirlik ile Hüseyin'e (radiyallahu anh) karşı çarpışma arasında muhayyer bırakıldığı zaman, Hüseyin'i (radiyallahu anh) öldürecek olanın cehenneme gireceğini bilmesine rağmen şöyle demiştir:

“Vallahi doğru söylüyorum. Bu işte düşünemiyorum. İki tehlikeli durum arasında şaşırıp kaldım. Rey mülkünü mü terkedeyim? Hüseyin'i (radiyallahu anh) öldürme günahını mı yükleneyim? Onu öldürsem doğrudan cehenneme gireceğim. Fakat Rey'de de gözüm vardır. Bazılarına durum karışık geldi, dünyayı tercih ettiler ve ona uydular. Yanlış düşündüler de hakkı bulamadılar ve Allah onları muaheze etti. Bir başkaları yanlış anlayışa saplanarak, çoğunluğu orada gördükleri için onlara biat ettiler. Hakkın çoğunlukta olduğunu zannettiler de, Allah (celle celaluhu)'ın:

“Doğrusu ortakların çoğu birbirine haksızlık ederler; ancak iman edip de salih amel işleyenler müstesnadır. Bunlar da ne kadar az.”
(Sa'd: 38/24)

Ayetinden de gafil kaldılar. Bir başkası da, hakkıyla halifeliği istedi. Ancak dünya zinetine düşkün olmayan ve kurtuluşa eren azınlık ona biat ettiler. O azınlık kendilerine emredileni yerine getirdiler. O emir de, hilafete öncelikle layık olana itaat etmektir. Durum böyle olunca hakkı aramak ve görüş sahiplerinin neye dayandıklarını öğrenmek gerekir. Ta ki hak yerini bulsun.

Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:

“Haberiniz olsun, Allah'ın laneti zalimlerin üzerinedir.” (Hûd: 11/18)”

İbnul Mutahhar, Rasulullah'dan (sallallahu aleyhi ve sellem) sonra müslümanları dört guruba ayırıyor.


Bu tamamen yanlıştır. Zira ashab-ı Kiramdan hiçbiri bu saydığı sınıflara dahil değildir. İddiasınca haksız olarak hilafeti isteyen Ebubekir'dir (radiyallahu anh). Halifeliği haklı olarak isteyen de Ali'dir (radiyallahu anh). Bu iddiası her ikisine de yaptığı bir iftiradır. Ne Ali (radiyallahu anh) ve ne de  Ebubekir (radiyallahu anh) halifeliğe talip çıkmıştır.

Rafizi İbnul Mutahhar, diğer iki gurubu dünyaya ve kendi yanlış fikirlerine körü körüne bağlı olmakla suçlamıştır.

Gerçekten insanın hakkı öğrenmesi ve Ona uyması şarttır. Çünkü Yahudiler hakkı öğrendikten sonra ona uymadıkları için kendilerine gazab inmiştir. Hıristiyanlar da hakkı öğrenmek istemedikleri için sapıtmışlardır. Bu ümmet ise bütün ümmetlerin en hayırlısıdır. Allah (celle celaluhu) bu ümmet hakkında:

“(Ey Muhammed Aleyhisselam ümmeti) Siz beşeriyet için meydana çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz” buyuruyor. (Al-i İmran, 3/110)

Bu ümmetin en hayırlı olanları da Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın muasırları, Ondan sonra sırasıyla onları takip edenlerdir.

Bu hususta Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:

“İnsanların en hayırlıları benim asrımda yaşayanlar, (İman ederek Rasulullah'ı görenlerdir.) Sonra Onları takip edenlerdir.”
(Buhari Fedail: 1 , Şehadet: 9, Ebu Davud Sünnet: 9, Müslim Fedail: 210-214)

Ama Rafiziler, bunlar hakkında yukarıda naklettiklerimizi iddia ediyorlar. Onları ilim bakımından insanların en cahili, heva ve hevesine en çok düşkün olanı kabul ediyorlar. Rafizilere göre bu ümmetin Rasulullah'tan sonra sapıtmış olması gerekiyor.

Ey Rafizi! Bu anlattıkların sence Peygamberden sonra vuku bulmuşsa, ileride nakledeceklerin ve onları delil olarak getirmeye çalışacağın diğer hususlar kim bilir nasıl olacaktır?!

Ashab-ı Kiram hakkında söylediğin, “Görüşleri, kötü arzuları adedince teaddüt etmiştir. (çoğalmıştır)” şeklindeki iddiandan, Onlar çok çok uzaktırlar.

Ey sapık! Bu sözle kimleri kasdettiğini biliyor musun? Bu sözünle Allah (celle celaluhu)'ın haklarında:

“(İslam'a ve dolayısıyla cennete girişte) ileri geçerek birinciliği kazanan Muhacirler ve Ensar, bir de güzel amellerle onların izinde giden mü'minler (var ya), Allah onlardan razı olmuştur. Onlar da Allah'tan razı olmuşlardır.”
(Tevbe: 9/100),

“Muhammed (aleyhisselam) Allah'ın Rasulüdür. O'nun beraberinde bulunanlar (Ashab-ı Kiram) kafirlere karşı çok şiddetli, kendi aralarında gayet merhametlidirler.
” (Feth: 48/29),

“Onlardan (Muhacir ve Ensardan) sonra gelenler şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Bizi ve iman ile bizden evvel geçmiş olan kardeşlerimizi bağışla” (Haşr: 59/10) buyurduğu kimseleri kasdediyorsun.

Ensar ve Muhacirden sonra gelenler, ashab için kalblerine bir kin bırakmamak için Allah (celle celaluhu)'tan niyaz ederken, rafiziler O hayırlı ümmete -Ashabı Kiram- af dilemedikleri gibi onlar için kalblerinde kin besliyorlar. (1)

Hasan b. İmare, Hakem'den, O'da Muksim'den, O'da İbn-i Abbas'tan rivayet ettiğine göre İbn-i Abbas (radiyallahu anh) şöyle diyor:

“Allah (celle celaluhu) Rasulullah'ın arkadaşlarına -Ashab-ı Kiram- af dilemeyi emretmiştir. Bunların savaşacaklarını da biliyordu.”


Urve (radiyallahu anh) Aişe'nin (radiyallahu anha) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

“(Mü'minler) Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'in ashabına af dilemekle emredildiler, Onlar (Şiiler) ise onlara küfrettiler.”


Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:

“Ashabıma sövmeyiniz. Allah (celle celaluhu)'a kasem ederim ki herhangi biriniz Uhud dağı kadar altın infak etse, onlardan (Ashabımdan) birinin bir avuç, hatta yarım avuç sadakasına (sevabta) yetişemez”
. (Buhârî ,Fedail Ashabin Nebi: 5, Müslim Fedailu Sahabe: 221)

Cabir'den (radiyallahu anh):  Aişe'ye (radiyallahu anha): “Bazı insanlar Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem )ashabına dil uzatıyorlar. Hatta bu dil uzatmaları Ebubekir (radiyallahu anh) ve Ömer'e (radiyallahu anh) varmıştır” denilince: “Bunda hayret edilecek bir şey yoktur, diyerek devamla şöyle buyurdu:

Ebubekir (radiyallahu anh) ve Ömer'in (radiyallahu anh) amelleri kesilince Allah (celle celaluhu) sevaplarının kesilmemesini istedi.
Diye rivayet edilmiştir.

Sevri, Nusayr b. Zu'luk'tan, O'da İbn-i Ömer'in (radiyallahu anh) şöyle dediğini rivayet ediyor:

“Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'in ashabına sebbetmeyiniz (sövmeyiniz). Onlardan birinin Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile bir saat sohbetleri, sizden birinizin yapacağı kırk yıllık ibadetinden daha hayırlıdır.”


Allah (celle celaluhu) bu zatlar hakkında şöyle buyuruyor:

“Hakikaten Allah, (Hudeybiye'de) ağacın altında sana biat etmekte oldukları vakit, o mü'minlerden razı oldu. Böylece kalblerinde olan sadâkati bildi de, üzerlerine sekinet (manevî huzuru) indirdi. Kendilerine de yakın bir zafer (Hayber'in Fethini) verdi.” (
Feth: 48/18)

Allah (celle celaluhu) bu Ayet-i Kerime ile onlardan razı olduğunu ve kalplerinde olanı bildiğini beyan ediyor. Bunlar Bindörtyüz kişi olup Ebubekir'e (radiyallahu anh) de biat edenlerdir.

Cabir b. Abdullah'ın (radiyallahu anh) rivayet ettiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde (2) şöyle buyuruyorlar:

“Hudeybiyede ağacın altında -Rasulullah'a- biat edenlerden hiçbirisi cehenneme girmeyecektir.”
(Müslim) 

Allah (celle celaluhu) Ensar ve Muhacir olan ashab hakkında şöyle buyuruyor:

“Andolsun ki Allah Peygambere ve güçlük saatinde (Tebuk savaşında çekilen sıkıntı ve mahrumiyet günlerinde) Ona uyan Muhacirlerle Ensara lütfetti. (tevbelerini kabul etti)
” (Tevbe: 9/117),

“Sizin veliniz ve yardımcınız ancak Allah'la Onun Peygamberidir; bir de iman edenlerdir.”
(Mâide: 5/55),

“Erkek ve kadın bütün mü'minler, birbirlerinin velileridirler. (yardımcıları ve dostlarıdır.) ” (Tevbe: 9/71)

Böylece Allah (celle celaluhu) bu zatlara (ashab) tabi olmayı emrederken, rafiziler onlardan uzaklaşıyorlar. Bazı cahiller Maide suresinin ellibeşinci ayetinin devamı olan:

 “... ki, Onlar, Allahın emirlerine boyun eğerek namaza devam ederler ve zekat verirler”
bölümü,  Ali'nin (radiyallahu anh) namazda iken yüzüğünü tasadduk etmesi üzerine indiğini iddia ederek, bu hususta mevzu hadis de rivayet etmişlerdir. Hayır! Bu hiç de böyle değildir.

Birincisi, ayet cemi sığasıyla kullanılmıştır. Ali ise müfreddir. “Vehum raki'un” daki “Vav” hal bildiren “vav” değildir. Eğer durum bildiren hal vavı olsaydı zekatın namazda ve rüku halinde verilmesi gerekecekti.

İkincisi, burda bir medih vardır. Medih ise vacip veya müstehap olan bir işten dolayı yapılır. Namaz kılarken zekatı vermek ise ittifak ile namazda bir meşguliyet olduğu için ne vacip ne müstehaptır. Övgüye de layık değildir.

Üçüncüsü,
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) zamanında Ali'nin (radiyallahu anh) verecek zekatı ve yüzüğü de yoktu. Farzedelim yüzüğü varmış peki yüzük neyin zekatıdır! Fakihlerin çoğu da yüzüğün zekata tabi olmadığını söylüyorlar Şiilere göre yüzüğü dilenciye vermiştir. Medih ise zekatın hemen verilmesi üzerine yapılmıştır.

Dördüncüsü, Ayetin akışından kafirlerle dost olmaktan nehiy mü'minlerle de dost olma hususunda emir vardır. Rafiziler ise, gördüğümüz gibi mü'minlere düşmanlık edip, münafık ve Tatar müşriklerinin arkasından gidiyorlar. Allah (celle celaluhu):

“O'dur ki, seni yardımıyla ve mü'minlerle te'yid etti ve kalblerinin arasını sevgi ile birleştirdi.” (Enfâl : 8/62-63) buyururken, rafiziler ümmetin en seçkinlerinin arasını yalan ve iftiralarla bozmak istiyorlar. Allah (celle celaluhu) şöyle buyurur:

“Artık o kimseden daha zalim kim olabilir ki, Allah'a karşı yalan söylemiş; doğruyu (Kur'anı) da, kendisine geldiği vakit yalanlamıştır. Kafirlerin yeri cehennemde değil midir? Doğruyu / gerçeği (Kur'anı) getiren (Rasulullah) ve Onu tasdik eden (Mü'minler) ise, işte bunlar takva sahibi kimselerdir. Onlara, Rableri katında, ne dilerlerse var. İşte bu, güzel ve iyi iş görenlerin mükafatıdır. Çünkü Allah, Onların daha önce işledikleri amelin en kötüsünü bile örtüp bağışlayacak ve yapmakta oldukları güzel amellerin en güzeli ile mükafatlarını kendilerine verecektir.”
(Zumer: 39/33-35)

Binaenaleyh (bundan dolayı) Ashab, ümmetin en üstünüdür. Allah (celle celaluhu) Onlara, en kötü amellerini bile bağışlayacağını va'dediyor. Halbuki Ali (radiyallahu anh), onlara -rafizilere- göre günahsızdır. Şimdi söyleyin bakalım  Ali (radiyallahu anh) niçin ayetin şümulüne girmiştir?

Allah (celle celaluhu):

"Allah, sizlerden iman edip iyi davranışlarda bulunanlara, kendilerinden öncekileri sahip ve hakim kıldığı gibi onları da yeryüzüne sahip ve hakim kılacağını, onlar için beğenip seçtiği dini (İslâm'ı) onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve (geçirdikleri) korku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vadetti. Çünkü onlar bana kulluk ederler; hiçbir şeyi bana eş tutmazlar. Artık bundan sonra kim inkar ederse, işte bunlar asıl büyük günahkarlardır". (Nur: 24/55)

Buyurarak onlara hükümranlığı va'dediyor, onlardan hoşnut olduğunu, onların takva sahibi olduklarını, onlara yardım gönderdiğini beyan ediyor. Bütün bu sıfatlar Ebubekir (radiyallahu anh) ve Ömer'e (radiyallahu anh) biat eden Ashab-ı Kiram içindir. Daha o zamandan beri hükümran olmuşlar, dini hakim kılmışlardır. Ondan sonra da Fars ve Rumlara galebe çalarak Şam, Irak, Mısır, Mağrib, Horasan, Azerbaycan ve benzeri ülkeleri fethettiler. Ömer (radiyallahu anh) şehid edilip, fitneler alevlenince hiçbir yeri fethedemediler Üstelik Rumlar ve diğer milletler topraklarına göz dikmeye başladılar. Bid'atlar; haricilerden, rafizilerden ve nasibilerden türemeğe, kanlar akmağa başladı. Vefatından: sonraki durum ile önceki durum nerede?


Dip Notlar:


1- Ahmahlıktan ve bunaklıktan kurtulmalarına vesile olması gereken ilmi eserlerinde, Ebubekir (radiyallahu anh) ve Ömer'e (radiyallahu anh)  (Haşa!) put diyorlar. Halbuki tarihte açıkça belirtilmiştir ki,  Ali (radiyallahu anh) küfede, mimberde defalarca ve binlerce kişinin huzurunda ve tevatür derecesine varan binlerce kişinin rivayetiyle şöyle demiştir: “Peygamberinden sonra bu ümmetin en hayırlısı Ebubekir, sonra Ömer'dir".

2-Bu hadis Peygamberliğin alametlerindendir. Binüçyüzaltmışsekiz sene geçmesine rağmen müslümanlar Rıdvan ağacı altında Rasulul'lah (sallallahu aleyhi ve sellem)'a biat eden Sahabe-i Kiram hakkındaki şehadetleri Cenab-ı Allah (celle celaluhu)'ın el-Feth suresinin onsekizinci ayet-i kerimesinde buyurduğu hüküm doğrultusundadır. Ayet de şudur:

“Hakikaten Allah (Hudeybiyede) ağacın altında sana biat etmekte oldukları vakit, O müminlerden razı oldu.”

Sonra ortaya cahil, ahmak, kör ve Rasulullah'ın iki arkadaşının - Ebubekir (radiyallahu anh) ve Ömer (radiyallahu anh)-. imanında şüphe etmekten utanmayan biri çıkıp şöyle demiştir: “Deseler ki, Ebubekir ve Ömer ağacın altında biat eden ve Allah (celle celaluhu)'ın kendilerinden hoşnut olduğu rıdvan ehlindendir. Bu da yukarıdaki ayet ile sabittir. Biz de şöyle deriz: “Allah ayette: “Ağaç altında sana biat edenlerden Allah hoşnut oldu” veya “sana biat edenlere” demiş olsaydı o zaman biat eden herkesten razı olduğu anlaşılmış olurdu. Fakat Allah, “Muhakkak Allah mü'min olup da sana biat edenlerden razı oldu” buyurmuştur ki, bununla ancak iman ehli olup ve biat edenlerden razı olduğu anlaşılır.”

Bu kör ne derse desin haddi zatında Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'m Müslim'de rivayet edilen hadis-i şerifi o körün ağzına basılan bir taştır. Hadis şöyledir: “Ağaç altında Rasulullaha biat edenlerden hiçbirisi ateşe girmeyecektir.” Bu ama (Şii) tarafından, Sevr dağında nazil olan ayetin de (radiyallahu anh) Ebubekir'in medhine değil zemmine işaret olduğu iddia edilmektdir. İşte bu ama, Şii'lerin müctehidlerindendir. Artık onlardan ictihad (!) derecesine varmayanların halini siz düşünün!


“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 688
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: “EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR
« Yanıtla #11 : 23.03.2016, 05:43 »
Rafiziler, “Münafıklar da görünüşte müslüman idiler” deyip itirazlarına devam ederlerse, onlara şu cevabı veririz:

O bahsettiğiniz münafıklar hayırla nitelendirilmiş olmadıkları gibi, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve mü'minlerle beraber değildirler.

Allah (celle celaluhu) şöyle buyurur:

“Muhakkak ki, Rabbinden (Mü'minlere) bir zafer gelirse, onlar (o münafıklar, mü'minlere) şöyle diyecekler: “- Doğrusu biz de sizinle beraberdik.” “Allah, alemlerin kalblerinde olanı (İman ve nifakı) en iyi bilen değil midir?”
(Ankebut: 29/10-11),

“(Münafıklar) sizden olduklarına dair kesin olarak Allah'a yemin de ederler. Halbuki onlar, sizden değildirler. Fakat onlar, kafirlere yapılan muamelenin kendilerine de yapılmasından korkarlar, sırf görünüşte müslüman olan bir kavimdirler”
(Tevbe: 59/6),

“Muhakkak ki münafıklar cehennemin en aşağı tabakasındadırlar.” (Nisa: 4/145).

Allah (celle celaluhu) münafıkların mü'minlerden olmadıklarını, ne bunlardan ne şunlardan olmayıp ortada kaldıklarını beyan ediyor. Gördüğün gibi rafiziler de aynı karakterdedirler.

Allah (celle celaluhu) buyuruyor ki:

“Andolsunki, eğer münafıklarla kalblerinde şehvet hastalığı bulunanlar ve şehirde (mü'minlerin ayıblarını arayıp) kötü haber yayanlar, (fenalıklarından) vazgeçmezlerse, muhakkak seni onlara musallat ederiz. Sonra seninle o şehirde (Medine'de) az bir zamandan fazla kalamazlar (komşu olamazlar.)”
(Ahzab: 33/60)

Allah (celle celaluhu) Rasulünü onlara karşı hiddete getirmeyip, onlarla çarpıştırmayınca, münafıklar, müslümanların bu işten vazgeçtiklerini zannettiler. Zaten ağaç altındaki biatta Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile beraber münafıklardan yalnız El-Ced b. Kays vardı. O da devesinin arkasında saklanmıştı. Hülasa olarak münafıklar sahabe arasında gizli ve aciz idiler. Özellikle bu durum Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)ın son günlerinde ve Tebuk seferinden sonra kendini açıkça gösteriyordu. Çünkü Allah (celle celaluhu) şöyle buyurmuştur:

“(Münafıklar) diyorlar ki, (eğer bu savaştan) Medine'ye bir dönersek kuvvet ve şerefi çok olan (bizler), zayıf ve düşük olanı (Mü'minler topluluğunu) oradan çıkaracaktır. Halbuki kuvvet ve üstünlük Allah'ın, Rasûlünün ve mü'minlerindir; fakat münafıklar bilmezler.”
(Münafıkın: 63/8)

Artık üstünlüğün yalnız Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'in ashabına ait olduğu, münafıkların da onların arasında zilletle yaşadıkları anlaşılmıştır.

Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:

“(Ey mü'minler, münafıklar) size (gelip) rızanızı kazanmak için; (“Biz münafık değiliz” diye) Allah'a yemin ederler” (Tevbe: 9/62)

“Kendilerinden razı olasınız diye, size yemin edecekler, fakat siz, onlardan razı olsanız da asla Allah o fasıklar topluluğundan razı olmaz” (Tevbe: 9/96),

“Sizden olduklarına dair kesin olarak Allah'a yemin de ederler. Halbuki onlar, sizden değildirler. Fakat onlar, kafirlere yapılan muamelenin kendilerine de yapılmasından korkmakla, sırf görünüşte müslüman olan bir kavimdirler.”
(Tevbe: 9/56)

İşte münafıkların sıfatları bu zelil sıfatlardır. Ama Muhacir ve Ensar peygamberlerinin vefatından önce üstün ve şerefli oldukları gibi vefatından sonra da aynı şerefe sahip olmuşlardır. Nesiller de onları böyle anacaklardır. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın aziz sahabilerinin münafık veya zelil olmaları kesinlikle mümkün değildir. Aksine münafıklık, rafizi'lerin sıfatıdır. Onların nişanesi zillettir. Kaftanları nifak ve takiyye -gerçek durumu gizlemek-, sermayeleri yalan ve yalan yemindir. Daha da aşırı giderek, zındıklığa sapıyor ve kalben inanmadıklarını dille söylüyorlar. Hatta Cafer Sadık'a iftira ederek,onun:

“Takıyye benim ve ecdadımın dinidir” dediğini iddia ediyorlar. Allah (celle celaluhu) ehli beyti bu iddialarından tenzih etmiş, onları takiyyeye muhtaç etmemiştir. Ehli beyt, insanların en sadıklarından, iman yönünden en büyüklerinden idiler. Onların dini, takiyye değil takvadır.

Mü'minler mü'minleri bırakıp da kafirleri veliler edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allah'la arasında bir bağlantısı kalmamıştır. Ancak onlara (karşı) takiyye uygulamanız müstesnadır. Allah kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Dönüş Allah'adır.” (Âl-i İmran: 3/28)

Ayet-i Kerimesine gelince, bu kafirlerden korunmayı gerektiren bir emirdir. İddia ettikleri gibi yalan ve takiyyeyi emretmemiştir. Evet Allah (celle celaluhu) küfre zorlayan (İkrah) kimseye, onu hissettirecek bir kelimeyi telaffuz etmesine ruhsat vermiştir ama, Ehli beyti, hiç kimse hiçbir şeye icbar etmemiştir. Hatta Ebubekir (radiyallahu anh) onlardan hiçbirini kendisine biat etmeleri için zorlamamıştır. Aksine isteyerek ona biat etmişlerdir. Ne Ali (radiyallahu anh) ve ne de başka biri diğerinden korktuğu için sahabeyi övmüş değildir. Onları buna da zorlayan bir kimsenin olmadığı ittifakla sabittir. Emevi ve Abbasiler devrinde iman ve takva bakımından Ali'den (radiyallahu anh) çok daha aşağı insanlar vardı ki, bunlar halifelerde olan bazı şeyleri kerih gördükleri için onları medhetmiyor ve sevmiyorlardı. O halifeler de onları, kınamıyorlardı. Kaldı ki Raşid halifeler insanları zulüm ve itaata icbar hususunda Emevi ve Abbasi halifelerine hiç de benzemiyorlardı. Hıristiyanların elinde esir ve azınlık hükmünde olan müslümanlar dinlerini açıkça yaşadıkları halde, Ali (radiyallahu anh) ve torunlarının esirlerden ve zalim idarecilerin maiyetinde olanlardan daha güçsüz olduklarını kim iddia edebilir?

Tevatüren biliyoruz ki, Ali (radiyallahu anh) ve torunlarını diğer üç halifenin faziletlerinden bahsetmeye hiç kimse zorlamamıştır. Buna rağmen, onlar, o büyük halifelerin faziletini anlatıyor ve onlara karşı insaflı davranıyorlardı.

“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 688
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: “EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR
« Yanıtla #12 : 02.04.2016, 22:15 »
Ey Rafizi!

“Onlardan birisi haksız olarak hilafeti istedi. Müslümanların çoğu da dünya menfaati için ona biat ettiler.”
sözünle Ebubekir (radiyallahu anh)'i kastediyorsun.

Ebubekir'in (radiyallahu anh), hilafeti kendisine istemediği malumdur. Hatta Ebubekir şöyle demiştir:

“Ben sizin için Ömer'i, Abdurrahman'ı veya Ebu Ubeyde'yi tavsiye ediyorum.”


Bunun üzerine Ömer (radiyallahu anh):

“Vallahi boynumun vurulması; içinde Ebubekir'in bulunduğu bir millete emirlik etmekten, benim için daha sevimlidir” dedi.

Gerçekten Ebubekir'i (radiyallahu anh), Ömer, Ebu Ubeyde ve diğer müslümanlar seçerek ona biat ettiler. Şüphesiz ki, Onlar Ebubekir'i kendilerinden hayırlı biliyorlardı. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onun hakkında :

“Allah ve mü'minler, Ebubekir'den başkasını reddeder”
buyurmuştur. (Müslim Fedail: 11)

Farzet ki Ebubekir hilafeti istemiş, onlar da biat etmişlerdir.

“Hilafet istemiş, onlar da ona dünya menfaati için biat etmişlerdir” sözün açık bir iftiradır.

Ebubekir (radiyallahu anh), onlara dünyalık bir şey vermemiştir. O, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın zamanında elinde kalan az bir maldan başka bütün malını infak etmiştir. Ona biat edenler ise dünyadaki insanların en zahidleridir. Yakın, uzak herkes Ömer, Ebu Ubeyde, Usayd b. Hudayr ve emsallerinin zühdünü çok iyi bilir.

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in vefatından sonra onlara verilecek beytülmal de yoktu. Ebubekir'in (radiyallahu anh) yolu ve karakteri gelirleri taksim etmede eşitlik prensibine uymak idi. Ali'nin (radiyallahu anh) karakteri de böyleydi. Eğer Ali'ye (radiyallahu anh) biat etselerdi, O da Ebubekir'in verdiğini verecekti. Çünkü Onun kabilesi Teym kabilesinden daha üstün, akraba ve amcazadeleri nesebce Ashabın en yüceleri - Abbas (radiyallahu anh), Ebu Süfyan, Zübeyr ve Osman (halasının oğlu) gibi- idi. Hatta Ebu Süfyan halifelik konusunda üstünlüğünü ileri sürerek Ali (radiyallahu anh) ile konuşunca, Ali (radiyallahu anh) Ebubekir'in ilim ve takvasından dolayı ona cevap vermemiştir. Ümmetin cumhuru Ebubekir'e (radiyallahu anh) biat etmekle hangi dünyevî menfaati elde etmişlerdir?

Bilhassa Ebubekir (radiyallahu anh) büyük sahabilerle diğer müslümanlar arasında gelirleri taksim etmede eşitlik ilkesine dikkat ederek şöyle buyururdu:

“Allah için müslüman oldular, mükafaatları da Allah'a aittir. Bu mükafaat da yeterlidir.”


Sünni'nin rafizilere karşı durumu, müslümanların hıristiyanlara karşı olan durumuna benzer.

Şöyle ki:

Müslümanlar  İsa'nın (aleyhisselam) peygamberliğine inanırlar. O'nda aşırılığa gitmedikleri gibi Yahudilerin O'na hakaret ettikleri gibi kesinlikle hakaret etmezler. Hıristiyanlar ise İsa (aleyhisselam)'da o kadar aşırı gidiyorlar ki, O'nu peygamberimizden üstün kılıyor, hatta ilahlaştırıyorlar. Aynı zamanda hıristiyanlar havarileri de bütün peygamberlere üstün tutuyorlar.

Bunun gibi rafiziler de Ali (radiyallahu anh) ile aynı safta çarpışanları -Ester ve Muhammed b. Ebubekir gibi-  Ebubekir (radiyallahu anh), Ömer (r.a.)ve diğer sahabilerden üstün tutuyorlar. Müslüman, hıristiyanlarla münakaşaya tutuşacak olursa, Onun İsa (aleyhisselam) hakkında hak olandan başkasını söylemesi mümkün değildir. Ama hıristiyanlar öyle değildir. Hele yahudinin hıristiyanla olan münakaşasını bir kenara bırak. Çünkü hıristiyan, şüpheciliğinden dolayı yahudiye müslümanın Ona verdiği cevabtan başkasını veremez, kesilir. Hıristiyan, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'e iman etmekle emrolunduğunda, O da bir sebeple peygamberliğini zemmederse, hıristiyanın Rasulullah hakkında söyliyeceği bir şey yoktur ki, yahudi İsa (aleyhisselam) hakkında onun büyüğünü ve beterini söylemesin. Kaldı ki Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın peygamberliğini ispat eden deliller, İsa'nın (aleyhisselam) peygamberliğine işaret eden delillerden daha büyüktür.

İşte Ebubekir (radiyallahu anh) ve Ömer (radiyallahu anh) hususunda rafizinin Sünni'ye karşı olan tutumu da böyledir. Rafizi, Ebubekir (radiyallahu anh) ve Ömer'in (radiyallahu anh) imanlarına, adaletlerine ve cenete gireceklerine inanmıyorsa, aynı durum Ali (radiyallahu anh) hakkında da vakidir.

Bunların yalnız Ali'ye (radiyallahu anh) ait olduklarını isbatlamaya kalkışırsa deliller onu yardımcısız bırakır. Peygamberliğin yalnız İsa'ya (aleyhisselam) ait olduğunu iddia eden hıristiyana delillerin yardım etmedikleri gibi.

Ali'yi (radiyallahu anh) tekfir eden Haricilerle, onu fasık kabul eden Nasibiler, Rafiziye:

“(Haşa!) Ali (radiyallahu anh) zalim idi, dünya menfaatini ve hilafeti istiyordu, onun için de kılıca sarıldı, binlerce müslümanı öldürdü, hatta tek başına halifeliği de beceremedi, üstelik taraftarları ondan ayrılarak onu tekfir ettiler, Nehrevan'da ona karşı çarpıştılar” demişlerse, aslında bu sözler rafizilerin Ebubekir (radiyallahu anh) ve Ömer (radiyallahu anh) hakkında söyledikleri sözler gibi tamamen fasiddir. Ebubekir (r.a.)ve Ömer (r.a.)hakkında söylenen sözler gerçekten onlara yönelik ise Ali (radiyallahu anh) hakkında söylenen yukarıdaki sözler de bunun gibidir.

Şurada bir hadiseyi zikretmekte fayda vardır. O da şudur:

Müslümanlar bir mevzu için Ebubekir el-Bakıllani'yi Kostantiniyye'deki (İstanbul) hıristiyan imparatorluğuna gönderdiklerinde hıristiyanlar onu çok iyi karşıladılar. Fakat imparatora secde etmiyeceğinden korktukları için eğilerek imparatorun huzuruna girsin diye onu küçük bir kapıdan içeriye aldılar. El-Bakıllani bunu anladı ve zorla da olsa gerisin geriye imparatorun huzuruna çıktı. İmparator müslümanlara hakaret olsun diye Ona:

“Peygamberinizin hanımı hakkında ne deniliyor?” -bununla ifk hadisesini kastediyor- sorusunu sordu. Ebubekir el-Bakıllani şu cevabı verdi:

“Evet yalan ve iftira ile zina ettikleri iddia edilen iki kadın vardır, bunlar Meryem (radiyallahu anh) ve  Aişe (radiyallahu anh)'dir. Meryem bekar olduğu halde doğum yapmıştır. Aişe (radiyallahu anh) evli olduğu halde çocuk getirmemiştir.”

Bunun üzerine hıristiyan imparator şaşakaldı. Böylece Aişe (radiyallahu anh)'nin beraeti -suçsuzluğu- Meryem'in (radiyallahu anh)  beraetinden daha açık ortaya konulmuş oldu. (1)

 
Ey Rafizi!

“Sahabilerin istekleriyle ve kılıçsız, sopasız Kendisine biat etmeleri, işlerin onunla düzene girmeleri, akrabalarından hiç kimseyi tayin etmemesi, varislerine hiçbir mal bırakmaması, Allah yolunda çokça mal infak etmesi, geri kalan malını da Beytülmale verilmesi için vasiyet etmesi, hatta onun hakkında:

“Allah seni rahmetiyle kuşatsın,”
denilmesine rağmen, “Ebubekir ve ona biat edenler halifelerine ve dünya menfaatine zorla talib çıkmışlardır” diyecek olursan, bu sözünle ondan sonra gelecek halifeleri de zor duruma bırakmış olursun.

Şunu iyi bil ki;

Ebubekir'in (radiyallahu anh) hilafetinden dolayı bir tek müslüman öldürülmemiştir. Aksine o müslümanlarla beraber mürted ve kafirlere karşı savaşmıştır Hastalanınca da ümmetin işlerine güvenilir, güçlü, faziletli ve dahi olan Ömer'i (radiyallahu anh) tayin etti. (2) Bu tayini de ne akrabalık ve ne de dünya menfaati için yapmıştır. Muhakkak O müslümanlar için yaptığı isabetli bîr ictihadla onu tayin etmiştir. Bu firaset ve isabetli görüşü, müslümanlar tarafından övülmüştür.

Ömer (radiyallahu anh) ise devletler fethetmiş, divanlar kurmuş, beytülmali -hazine- doldurmuş, insanlığı adaletle kuşatmıştır. Sade yaşamış ve yalnız akrabalarını idareye yerleştirmemiştir. Arkadaşı Ebubekir'in (radiyallahu anh) yolunu takib etmiştir. Neticede Cenabı Allah ona şehadeti nasib etmekle hayatına son vermiştir.

Rafizi;


“Bütün bunlar, riyaset ve dünya menfaatini istemekten ibarettir” demekten çekinmiyorsa, Ali'ye (radiyallahu anh) karşı gelen Nasibi'nin de (3) Ali (radiyallahu anh) hakkında:

“O da riyaset ve dünya menfaatini taleb etti, halifelik için müslümanlarla çarpıştı, ne kafirlerle çarpıştı ve ne de bir şehri fethetti” demesi kolay olur.
 
Ey Rafizi!

Ali'nin (radiyallahu anh) Allah rızasını dilediğini, Allah (celle celaluhu)'ın emirlerini tatbik etmede taviz vermediğini, içtihadında isabetli olduğunu, diğerlerinin ise hatalı olduklarını söyleyecek olursan;

Sana şu cevabı veririz:


Ali'den (radiyallahu anh) öncekiler de riyaseti talep etmekte ondan daha uzak idiler.

Ebu Musa el-Eş'ari ile Amr b. As'ın aldıkları karar ile Ali (radiyallahu anh) ve Muaviye'yi azlederek işi şuraya havale ettiklerinde şüphe var mıdır?

Bunun gibi Abdullah b. Sebe' ve arkadaşlarının Ali'nin (radiyallahu anh) günahsızlığını ve hatta ilahlığını iddia etmelerinde de hiç şüphe yoktur.

Bütün bunlar rafizinin Ali'nin (radiyallahu anh) imanlı ve adil olup diğerlerinin olmadıklarını ispatlayamadığını gösteriyor.

Rafizi, Ali'nin (radiyallahu anh) tevatür derecesinde bilinen ilk müslümanlardan oluşunu, İslam uğruna hicret ve cihad edişini, delil olarak getiriyorsa, aynı şeyler, Ebubekir (radiyallahu anh) hakkında da tevatür derecesine varan haberlerle sabittir.


Dip Notlar

1-Tabii ki bu sözden Meryem'in (radiyallahu anh) suçlu olduğuna dair hiçbir mâna çıkarılmamalıdır. (Mütercim)

2-Yüce halîfe Ömer'e (radiyallahu anh) “Güvenilir, güçlü” sıfatını veren Ali (r.a.)dir.Ömer (radiyallahu anh) güneş altında beytülmâlin develeri başında iken,Osman (radiyallahu anh) ve Ali (radiyallahu anh) de ona yardım ederlerken, Ali (radiyallahu anh) “Çünkü tuttuğum ücretlilerin en hayırlısı o, güvenilir, güçlü kimsedir.” (Kasas: 26) Ayet-i kerimesini okuyarak Osman'a (radiyallahu anh) “Güvenilir, güçlü” diye Ömer'i (radiyallahu anh) işaret etmiş ve ona bu sıfatı vermiştir. Allah cümlesinden razı olsun.

Kâmil bir müslüman, her dört halifeye ve Ali'nin (radiyallahu anh) bu dördünün dördüncüsü olduğuna inanır. Şiîler her ne kadar yalnız Ali'nin (radiyallahu anh) halifeliğini kabul ediyorlarsa, biz ehl-i sünnet, başta râşid halifeler olmak üzere bütün sahabiler hakkında böyle düşünürüz.

3-Kafasız bir hıristiyan imparatoru Kostantiniyye'de  Aişe'yi (radiyallahu anh) tezyif etmek (küçük düşürmek) için Ebubekir el-Bakıllanî'ye bir soru tevcih edip ve neticede bunun da hıristiyanların aleyhine çıktığı gibi, bu ahmak Şiilerin iddiaları da neticede kamil müslüman ve dördüncü halife olan Ali'nin (radiyallahu anh)  aleyhine çıkmasına sebep olacaktır. Bu sapıklar yüceltme ve karşılaştırma hususunda da çok aşırı gidiyorlar. Hatta bu kötülüklerini öğrenmek isteyenleri ortadan kaldırmağa çalışıyorlar. Aslında  Ali (r.a.)ve ahfadı ehl-i sünnet indinde çok yücedir. Bu hususta, mecusilerin çabasına ihtiyaç yoktur. Biz, peygamberler hakkında Allah (celle celaluhu)'ın, söylediğinin aynısını söyleriz ki o da şudur: “Resulleri arasında hiçbir ayrıcalık yapmayız.” (Bakara: 2/285
 
 
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 688
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: “EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR
« Yanıtla #13 : 04.04.2016, 05:39 »
Ey Rafizi!

“Ebubekir (radiyallahu anh) ve Ömer (Haşa!) Münafık, Rasulullah'a gizliden düşman, imkanları nisbetinde dini bozan kişiler idi,” deme cür'etini göstermeye kalkışırsan;

Bir başkası da (Haşa!) Ali (radiyallahu anh) hakkında “O, amcasının oğlunu (Rasulullah) kıskanırdı, zaten düşmanlık akrabalar arasında olur, O Rasulullah'ın dinini bozmak isterdi, eline imkan geçince kan akıttı, takiyye ve münafıklık yolunu takip etti,” deme cür'etini gösterecektir.

Zaten Ali'nin (radiyallahu anh) taraftarlarından batıniler Onun hakkında öyle şeyler söylemişlerdir ki, Allah (celle celaluhu) Onu o söylediklerinden korumuştur. Ebubekir (radiyallahu anh) ve Ömer'i (radiyallahu anh) koruduğu gibi.

Râaizilerin Ali (radiyallahu anh) hakkında iddia ettikleri hiçbir sıfat yok ki, O'nun arkadaşları olan şeyheynde -Ebubekir ve Ömer- olmasın İsbat etme kapısı açıktır. Eğer Rafiziler Ali'nin (radiyallahu anh) üstünlüğünü hadislerle iddia ediyorlarsa şeyheynin üstünlüğünü bildiren hadisler daha çok ve daha sahihtir. Aslında rafizilerin iddiası İbn-i Abbas'ın fakihliğini reddeden veya Ömer'in (radiyallahu anh) fakihliğini isbat edip, İbn-i Mesudun fakihliğini inkar etmek isteyenin iddiasına benzer. (Hepsi de fakih idiler. Allah Onlardan razı olsun.) Böyle bir kimsenin yolu zulüm ve cehaletten başka bir yol değildir. Rafizilerin yolu gibi.

Ey Rafizi,


Ebubekir, Ömer ve Osman (radiyallahu anh)'ın durumlarını Ömer b. Sa'd'ın durumuna benzetmen çok çirkindir. Çünkü Ömer b. Sa'd gerçekten emirliği istiyor, hududu tecavüz ediyor ve bununla biliniyordu. Rasulullah'ın üç halifesinin Onun gibi olmaları mümkün müdür?

Ömer b. Sa'd'ın babası, yani Sa'd b. Ebi Vakkas (radiyallahu anh) Allah (celle celaluhu)'ın lütfuyla bir çok memleketleri fethetmesine rağmen insanların emirliğini, saltanatını istemiyordu ve her şeyde insanların en zahidi idi. Hilafetle ilgili fitne meydana gelince Akik vadisindeki köşküne çekilerek insanlardan ayrı yaşamaya başladı. Bunun üzerine oğlu Ömer b. Sa'd Ona gelerek bu hareketinden dolayı Onu kınayarak şöyle dedi:

“Müslümanlar halifenin kim olacağı hakkında çekişiyorlar, Sen de burada oturuyorsun.”

Babası Sa'd b. Ebi Vakkas Ona şu cevabı verdi:

“Uzaklaş şuradan! Ben Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu işittim:

“Allah Takiyy, -Allahın sevmediğinden korunan-, Hafiyy -İnsanların bilmediği yere çekilen-, Ganiyy -Kanaat ederek insanların elindekine düşkün olmayan- kulunu sever.”


O zaman Sa'd b. Ebi Vakkas ve Ali'den (radiyallahu anh) başka İslam şurası üyesi de kalmamıştı. (Allah her ikisinden razı olsun)

Sa'd b. Ebi Vakkas, Irak'ı fetheden, Kisra ordusuna boyun eğdiren ve cennetle müjdelenen on zatın, en son vefat edenidir. Bundan dolayı Ömer b. Sa'd'ın hiçbir zaman babası Sa'd b. Ebi Vakkas. Ebubekir, Ömer ve Osman'a benzetilmesi doğru değildir.

Rafiziler Muhammed b. Ebibekir Essiddik'i babasına benzetmedikleri gibi, aksine Onlar  Hz.Osman'a (radiyallahu anh) eziyet verdiği ve Ali'nin (radiyallahu anh) de üvey oğlu (1) olduğu için Muhammed b. Ebibekr'i çok büyük görüyorlar. Bununla beraber babası olan Ebu Bekir’e (radiyallahu anh) lanet okuyorlar.

Ehli beytin aleyhinde olan Nasibiler, sizin yaptığınız gibi Osman'ın (radiyallahu anh) taraftarlarından olduğu ve Hüseyn'i (radiyallahu anh)  öldürdüğü için Ömer b. Sa'd'i över, buna karşılık Muaviye ile Ali (radiyallahu anh) arasındaki savaşa katılmadığı için de babası olan Sa'd b. Ebi Vakkas'a küfrederlerse, bunlar sizin gibi rafizi olmazlar mı? Elbette olurlar. Fakat muhakkak ki rafiziler onlardan da daha kötüdür. Çünkü Ebubekir (radiyallahu anh), Sa'd b. Ebi Vakkas'tan üstündür.Osman (radiyallahu anh) da öldürülmekten elbette Hüseyin'den (radiyallahu anh) daha uzaktır. Bununla beraber her ikisi de mazlum ve şehittirler. Allah her ikisinden de razı olsun.

İşte bunun içindir ki, Osman'ın (radiyallahu anh) öldürülmesiyle ümmet arasında doğan fesat ve düşmanlık, Hüseyin'in (radiyallahu anh) öldürülmesiyle ümmette meydana gelen fesat ve düşmanlıktan daha büyüktür. Hem de Osman (radiyallahu anh) ilk müslümanlardan olan, haksız olarak halifelikten alınması istenen ve bu haksızlığı kabul etmeyen mazlum bir halifedir. Aynı zamanda nefsi için çarpışmaya girişmeyen ve şehid edilinceye kadar sabreden bir zattır.


Hüseyin (radiyallahu anh) ise halife değildi. O başta halifeliğe talip idi. Bilahare bu talebini uygun görmedi. Ancak Yezid'e götürülmek üzere teslim olması istenince, bu isteği reddederek şehid edilinceye kadar çarpışmıştır.

Bütün bunlara rağmen Osman'a (radiyallahu anh) yapılan zulüm Hüseyin'e (radiyallahu anh) yapılan zulümden büyük idi. Sabrı ve yumuşaklığı daha mükemmeldi. Yine de her ikisi mazlum birer şehittirler.

Birisi kalkıp da Ali (radiyallahu anh) ve Hüseyin'in (radiyallahu anh) halifeliği istemelerini İsmaililerin talebine benzeterek:

“(El-Hakim ve Übeyd oğullarının diğer reisleri gibi), Ali ve Hüseyin'in haksız olarak halifeliğe talip çıkan iki zalimdir.” diyecek olursa, Ali (radiyallahu anh) ve Hüseyin'in (radiyallahu anh) sağlam din ve imanlarına, diğerlerinin de dinsizlik ve münafıklıklarına binaen yukardaki sözleri söyleyen kimse, sözlerinde yalancı olmaz mı?

Onları doğuda veya batıda, Hicaz'da veya başka bir yerde haksız olarak halifeliği isteyip halka zulmedenlere benzetmek tam bir iftira ve zulüm olmaz mı?

Elbette ki bu kimse müfteri ve zalim olacaktır. İşte Ebubekir (radiyallahu anh) ve Ömer'i (radiyallahu anh) Hüseyin'in (radiyallahu anh) öldürülmesine sebep olan Ömer b. Sa'd'a benzeten de en büyük müfteri ve zalimdir.


Üstelik Ömer b. Sa'd hayırdan uzak olmakla beraber günahının büyüklüğünü itiraf etmiştir. O, Cibril bana vahiy getiriyor, diyerek, Hüseyin'e (radiyallahu anh) sözde yardım ettiğini iddia eden ve onun katillerini araştırmaya kalkışan yalancı Şiiden daha iyidir. Bu Şii, Ömer b. Sa'd ve zalim Haccac'dan daha kötüdür. Çünkü Şii, Allah ve Rasulüne iftira etmiştir.

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) de:

“Sakıf kabilesinden biri yalancı, biri de kan dökücü olmak üzere iki kişi çıkacaktır.”
(Müslim Fedail: 229, Tirmizi Fİten: 44) buyurmuşlardır.

İşte yalancı olan el-Muhtar b. Ebi Ubeyd, kan döken de Yusuf oğlu Haccac'dır.

İkisi de Sakif kabilesindendir. Evet Ömer b. Sa'd Hüseyin'i (radiyallahu anh) öldüren birliğin komutanı idi. Ama zulme ve dinden fazla dünyaya düşkün olmasına rağmen günahta el-Muhtar b. Ebî Ubeydullah'ın günahına yetişmemiştir.

El-Muhtar, fikrince Hüseyin'e (radiyallahu anh) taraftar çıkarak katilini öldürmüştür! Bu adam yalan ve masiyette Ömer b. Sa'd'i geçmişti. Bu yalancı Şii, Haccac'tan da kötüydü.

Evet haccac Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in isimlendirdiği gibi haksız olarak kan döküyordu.

El-Muhtar ise Cibrilin kendisine gelerek vahiy getirdiğini iddia eden bir yalancı idi.

El-Muhtar'ın bu yalan iddiası ise elbette ki insanları öldürmekten de daha büyüktü. Çünkü vahyi iddia etmek küfürdür. Bu iddiasından vazgeçmediyse mürted gitmiştir. Şüphesiz ki küfür kan akıtmaktan daha büyüktür. Bu sonu gelmeyen bir konudur.

Çünkü haklı veya haksız olarak Şiilerin zemmettikleri hiçbir kimse yok ki ondan daha berbat olanı aralarında olmasın.

Yine Şiilerin medhettikleri bir kimse olursa, mutlaka haricilerin medhettikleri ondan daha hayırlı olur.

Rafiziler, ehl-i beyte düşmanlık eden Nevasıbdan daha kötü olmakla beraber, rafizilerin kafir veya fasık dedikleri kimseler, nevasıbın kafir veya fasık dedikleri kimselerden daha üstündürler.

Ehl-i sünnete gelince:

Onlar bütün mü'minlerin dostudurlar. Bilerek ve adaletli konuşurlar. Allah (celle celaluhu)'ın ehl-i beyte nasib ettiği hukuklarına riayet ederler. Hiçbir zaman El-Muhtar ve Onun gibi yalancıların yaptıklarını yapmadıkları gibi, Haccac ve Onun gibi zalimlerin yaptığını da yapmazlar.

Bütün bunlardan sonra İslamı ilk olarak kabul eden sahabilerin derecesini de takdir ederler. Ebubekir (radiyallahu anh) ve Ömer'in (radiyallahu anh) fazilette hiç bir sahabinin ulaşamadığı makama sahip olduklarını bilirler. Bunlar gibi Osman'la (radiyallahu anh) Ali'nin (radiyallahu anh) de. Allah cümlesinden razı olsun.

Bu derecelendirme asr-ı saadette, kenarda kalmış birkaç kişi hariç herkesçe kabul ediliyordu. Hatta o zaman Ali'nin (radiyallahu anh) arkadaşı olan sahabiler de Ebubekir (radiyallahu anh) ve Ömer'in (radiyallahu anh) Ondan üstün olduklarında şüphe etmiyorlardı. Üstelik mütevatir bir şekilde Ali'nin (radiyallahu anh):

“Bu ümmetin peygamberinden sonra en faziletlisi Ebubekir ve Ömer'dir”
dediği rivayet edilmiştir.

Fakat Ali'nin (radiyallahu anh) bazı arkadaşları O'nu Osman'a (radiyallahu anh) üstün tutuyorlardı.

Bundan dolayı ehli sünnet; Ebubekir (radiyallahu anh) ve Ömer'in (radiyallahu anh) önüne geçilmez haklara sahip oldukları hususunda ittifak halindedir. Ebu Hanife, Şafii, Malik, Ahmed b. Hanbel, Sevri, Evzai ve Leys b. Sa'd' in mezhepleri ile ümmetin fıkıh, hadis, tefsir ve Zühd ehlinin mütekaddimin ve müteahhirin alimleri de bu görüştedirler.

Osman (radiyallahu anh) ve Ali'nin (radiyallahu anh) durumuna gelince; Medineli bir gurup müslüman hangisinin üstün olduğu hususunda susuyorlardı. Malikten bir rivayet de aynı istikamettedir. Kufelilerden bir gurup müslüman ise Ali'yi (radiyallahu anh) ön planda tutuyorlardı. Süfyanı Sevri'den gelen bir rivayet de bu istikamettedir. Fakat Eyyub Es-Sehteyani ile buluştukları bir sırada Süfyan'ın bu görüşünden vaz geçerek :

“Ali'yi Osman'dan üstün tutan kimse muhacir ve ensarın kıymetini bilmemiştir.”
dediği rivayet edilmektedir.

Diğer bütün imamlar Osman'ı (radiyallahu anh) üstün tutmuşlardır. Hadis ehlinin cumhuru da bu görüştedir. Nass buna delalet ettiği gibi icma'da bu istikamettedir.


Mütekaddiminin Ca'fer veya Talha'yı (Allah her ikisinden razı olsun) tercih ettikleri hususundaki rivayetler ise, bu tercihin umumi değil bazı hususlarda olduğu hakkındadır. Ali (radiyallahu anh) hakkında onlardan rivayet edilen de böyledir.

Rafizinin bir iddiası da şudur:

“Hilafet meselesi bazısına karmaşık geldi. Dünyayı isteyene, biat ederek ona uydular, görüşlerinde acze düştüler de hakkı bulamadılar. Hakkı sahibine vermemekle Allah (celle celaluhu)'ın cezasına duçar kaldılar. Bazısı meseleyi kavrıyamadığı için biat ettiler. Onlar çoğunluğu görünce onlara tabi oldular. Çokluğun doğruyu gerektirdiğini vehmine kapıldılar da Allah (celle celaluhu)'ın:

“Onlar da ne kadar azdır!” (Sad: 38/24),

“Kullarım içerde şükredenler azdır.”
(Sebe: 34/13) ayetlerini unuttular.”

Bu yalancı rafizi, Ebubekir'e (radiyallahu anh) biat eden sahabileri üç kısma ayırıyor. Bir kısmı dünya menfaatini istedikleri, diğer bir kısmı meseleyi kavrıyamıyarak görüş beyan etme aczine düştükleri, diğer bir kısmı da Ebubekir'e karşı güçte aciz kaldıkları için biat ettiklerini iddia ediyor.

Hadd-ı zatında kötülük ya kasıtlı ya da bilmiyerek yapılır.

Bilmiyerek yapılan kötülük, ya fikri aşırılık veya maddi güçsüzlükten kaynaklanır.

Rafizi, sahabe arasında fikir yürütmeden Ebubekir'e biat edenler olduğunu, bunlar dikkat etselerdi hakkı bulabileceklerini hatırlatarak, bu dikkatsizliklerinden dolayı sorumlu olacaklarını saçmalıyor.

Rafizi, Ebubekir'e yapılan biatin sebeplerinden birisinin de çokluğa kanarak fikir yürütme aczine düşenlerin sahabe arasında bulunmalarından kaynaklandığını iddia ediyor.

Yukarıdaki iddiaları yapan rafiziye verilecek cevap şudur:

Senin bu iddiaların herkesin bildiği gibi yalandır. Zaten rafiziler yalancı bir kavimdir. Bu rafiziden delil istenecek olursa, buna hiçbir delil getiremiyecektir.

Allah (celle celaluhu), bilmeden konuşmayı haram kılmıştır. Şu halde nasıl olurda doğru olan Allah (celle celaluhu)'ın dediğinin zıddı olur?!

Sahabe-i Kiramın durumunu bilmeden, bilmediğimiz hususlarda Onların aleyhinde şehadette bulunmamız doğru değildir. Bilerek veya bilmiyerek kötülük işlediklerini iddia etmek gibi.

Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:

“Hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyin ardınca gitme, çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur” (İsrâ:17/ 36),

“İşte siz, O kimselersiniz ki, hakkında biraz bilgi sahibi-olduğunuz şeyde münakaşa ettiniz; ya hiçbir bilginiz olmayan şeyde niçin münakaşa edersiniz?” (Âl-i İmran: 66)

Kaldı ki, biz kesin olarak biliyoruz ki; Sahabe-i Kiram akıl, ilim ve din hususunda da bu ümmetin en kamil insanlarıdır.

İbn-i Mesud (radiyallahu anh) şöyle diyor:

“Allah (celle celaluhu) insanların kalbine baktı. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) kalbini bütün insanların kalbinden temiz buldu. O'nu kendine dost edindi. Sonra insanların kalbine bir daha baktı Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'in Ashabının kalblerini geri kalanların en temizi olarak buldu. Onları da peygamberinin dîni uğrunda çarpışan arkadaşları kıldı. Müslümanların güzel gördükleri şey Allah indinde güzeldir, çirkin gördükleri şey de Allah nazarında çirkindir. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) ashabı ise Ebubekir'i halife yapmayı güzel görmüşlerdir.”


Başka bir sözlerinde İbn-i Mesud şöyle buyurur:

“Sizden biri kendisine rehber edinecek birisini istiyorsa vefat edeni edinsin. (sizden her kim bir yol tutacaksa, ölmüş olanların yolunu tutsun) Çünkü hayatta olan fitnelerden emin değildir. Allah (celle celaluhu)'a yemin ederim ki Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'in ashabı bu ümmetin en üstünü, kalbleri en şefkatli, ilimleri en derin ve lüzumsuz şeylere hiç karışmayanları idi. Bunlar peygamberleri ile sohbet için Allah (celle celaluhu)'ın seçtiği bir kavimdir. Üstünlüklerini idrak ediniz, gittikleri yolu izleyiniz. Elinizden geldiği kadar ahlaklarına ve dini yaşayışlarına yapışınız. Muhakkak onlar doğru yolda idiler.”

İbn-i Batte Katade'den O da başkası ile beraber bu sözü Zer b. Hübeyş'ten rivayet etmişlerdir.

Bu sözler, Rafizi cahilin sahabe hakkında dünya sevgisi, cehalet, acz ve tefrit gibi iddia ettiği sapık düşüncelerinin zıddıdır.

Ashab, tam bir ilim ve halis niyet sahibidirler. Onlar nesillerin en hayırlısıdır.

Rafızilik bütün kötü gurupların sığınağıdır. Nusayriler, İsmaililer ve Karamitalar gibi. Bütün bunlarla ilim arasında hiçbir bağlantı yoktur.


İbn-i Kasım (2) şöyle diyor:

“Malik b. Enes'ten Ebubekir ve Ömer'in durumu sorulunca şöyle buyurdu:

“Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'e uyan bir kimsenin Ebubekir ve Ömer'in üstünlüğünde şüphe ettiğini görmedim.”


Ey Rafizi! “Bazısı - Ali'yi (radiyallahu anh) kasdederek - hakkıyla hilafete talib oldu. Fakat azınlık ona biat etti.” diyorsun.

Şüphesiz bu sözlerin batıldır. Ehl-i sünnet ve şiiler Osman'ın (radiyallahu anh) vefatından sonra Ali'nin (radiyallahu anh) biat istediği üzerine ittifak etmişlerdir. O zamandan başka hiç kimse Ali'ye (radiyallahu anh) biat etmemiştir. Bunun aksini söyleyenler azınlıktadır.

Dip Notlar:

1- Ebubekir (radiyallahu anh) vefat ettikten sonra Ali (radiyallahu anh), Muhammed b. Ebubekir'in annesi olan Ebubekirin (radiyallahu anh) zevcesini almıştır.

2- İmam Abdurrahman b. Kâsım'dır. Fustat âlimlerinden ve Malik b. Enes'in talebelerindendir.
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 688
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: “EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR
« Yanıtla #14 : 10.04.2016, 01:23 »
Rafizi şöyle diyor:

“Mezhebimize uymanın vacip oluşu, mezheplerin en haklısı, doğrusu, batıl inançlardan ari olanı, Allah (celle celaluhu)'ı, Rasulü'nü ve kendilerini tavsiye ettiği kimselerin şanını en çok yücelten bir mezhep olmasındandır. Biz Allah (celle celaluhu)'ın Ezeli olduğuna, cisim olmadığına, hiçbir mekanda bulunmadığına -mekanı olsaydı sonradan olması gerekirdi - inanırız.”

Rafizi bir müddet devam ettikten sonra:

“Allah (celle celaluhu) ne hisle müşahede edilir ve ne de bir yerdedir. Emir ve nehiyleri sonradan olmadır. Çünkü ma'dumun emir ve nehiy ile teklifi mümkün değildir. İmamlar -Şiilerin on iki imamı - peygamberler gibi küçük ve büyük günahlardan ma'sumdurlar. Onlar şeriatı cedleri olan Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'dan alarak, indi görüşlere, kıyas ve istihsana iltifat etmemişlerdir.” diyor.

Ey Rafizi!

Senin bu anlattıklarının imametle hiçbir alakası yoktur. İmamiyyeden olup da bu iddianı inkar eden de vardır. Çünkü bu iddiana göre imamın tayini aklen olması gerekir. Halbuki sizce imamın tayini nakli delillere göre yapılır. Sonra bu sözlerindeki hak olanı ehl-i sünnet zaten kabul ediyor. Batıl olan da haliyle merduttur.

Aslında sözlerinin ekserisi Cehmiyye ve Mu'tezile mezhebinin görüşleridir.

Sözlerinden Allah (celle celaluhu)'ın ilim, kudret, hayat ve kelam sıfatlarının olmadığını, birşeye razı olma veya olmama durumunda olmayıp bir şeyi sevmediği gibi ona buğz da etmediği anlaşılmaktadır.

Ehl-i Sünnet ise;


Allah (celle celaluhu)'ın bizzat kendi zatı için sıfat isbat ettiğini kabul edip, O'nun hiçbir yaratılmışa benzemediğine inanırlar.

Allah (celle celaluhu) şöyle buyurur:

“O'nun misli gibi (O'na benzer) hiçbir şey yoktur. O, Semi' dir. -Bütün söylenenleri işitir, Basir'dir -Bütün yapılanları görür.” (Şura: 11)

Bu ayet-i kerime, Allah (celle celaluhu)'ı yaratıklara benzeten Müşebbihe ve işitme, görme gibi sıfatları olmadığını iddia eden Muattıla'ya reddir.

Evet, Allah (celle celaluhu) sıfatlarıyla kullara benzemekten münezzehtir. Eğer Allah (celle celaluhu)'ın Müsemmasında vücud, ilim ve kudret sıfatları birleşiyorsa bundan zihni bir vücud meydana gelir. Yoksa iddia edildiği gibi hariçte görünen bir vücud meydana gelmez. Bazı insanlar vardır ki, bu sayılan sıfatların bir Müsemmada -ismin delalet ettiği varlık- toplanmasıyla Allah için meydana gelecek vücudun insanın vücuduna benzeyeceği vehmine kapılıyorlar. Ve zannediyorlar ki, “Vücud” lafzı iştirak içindir. Bunlar akıllı olduklarını da iddia ediyorlar. Hadd-i zatında bu isimler umumi manaya geldikleri için kısımlara ayrılırlar. “Vücud” da böyledir. Vacib, mümkün, ezeli ve fani vücudlar vardır.

Müşterek lafız “El-Müşteri” lafzı gibidir. Bu lafızla hem yıldız, hem de müşteri (alıcı) anlaşılır. Ama “Müşterî” lafzı açıklanmak istenildiğinde “Şu” veya “Bu” kastedilir denilmesi gerekir.

Bazıları da “Vücud” lafzını - Mümkün ve vacip varlıklara delalet etmesi bakımından-  kat'i değil, şüphe üzerine varlıklara verilecek olursa bu çelişkiden kurtulacaklarını zannediyorlar. Hiç de böyle değildir. Çünkü “Vücud” isminin birbirinden ayrı olan iki varlığa ad olarak verilmesi bu iki varlığın aynı olmasını gerektirmez. “Vücud” lafzı, hem Halika hem de Mahluka şamil olan şümullü bir lafızdır, diyenler; Halik'ın vücudu, hakikatından ayrı bir şey olduğunu kastediyorlar. Halik'ın hakikati vücudunun kendisidir diyenlere göre “Vücud” lafzı başkasına da delalet eden müşterek bir lafızdır. Çoğu insanların hataya düştükleri nokta şudur:

Onlara göre umuma şamil olan lafızların delalet ettiği varlıklar mutlaka gözle görülür olması gerekir. Aslında bu doğru değildir. Çünkü bazı varlıklar bu kapsamın dışındadır.

Nitekim Allah (celle celaluhu) bu lafızlarla tesmiye edildiğinde O'nun müsemması O'na yani Allah (celle celaluhu)'a mahsus olur. Ama aynı lafızlar kula verilmişse yalnız kula mahsus olur.


“Vücud”
lafzı ile Allah ve kul müşterek olarak isimlendirildiği için bunların birini diğerinden kendilerine özel hususiyetlerle yani mahiyet ve hakikat yönünden belirtilmesi gerekir, deniliyorsa, buna da şu cevap verilir:

Halik ve mahluka verilen ve müşterek isim olan “Vücud”, varlığın hakikatinden, mahiyetinden ve zatından değil, zihinde tasarlanan bir kelime iştirakinden ibarettir. Esasen yanlışlık “Vücud” kelimesinin mutlak, hakikatinin ise özel olarak alınmasından kaynaklanır. Halbuki “Vücud” ve “Hakikat” herbirini ayrı ayrı özel ve genel olarak almak mümkündür. Mutlak olarak alındığında mutlak varlığa, özel olarak alındığında da özel varlığa delalet etmiş olur. İsimlendirme aynı olmasına rağmen isimlendirilen şey muhtelif olabilir.

Kastedilen durum şudur:


Allah (celle celaluhu)'a İsim ve sıfat isbat (isim ve sıfatları kabul etmek) etmek, Halik'ın yarattıklarının aynısı veya benzeri olmasını gerektirmez. Allah (celle celaluhu) zatına gerekli olan kamil sıfatlarla muttasıftır. O sıfatlar da ezeli ve ebedidir, yine bu sıfatlar Muttasıfın varlık ve ezeliyeti ile vardır. Bu haktır. Bunda hiçbir sakınca yoktur.

Allah (celle celaluhu)'ın isimlerini kabul edip sıfatlarını kabullenmemek sofastailerin (1)  ve sözün yalnız batıni manasını alan batınilerin işidir.

Cumhuru ulema; bu bölmenin tamamen yanlış ve bidat olduğuna inanır. Ehl-i Sünnetin hak olan görüşüne göre Allah (celle celaluhu)'ın madde ile sıfatlandırılmamasıdır.


Hatta ne cahiliyye ve ne de İslamdan sonraki araplar Allah (celle celaluhu)'ın cisim olduğunu kesinlikle söylememişlerdir. Allah (celle celaluhu) bu söylentilerden münezzehtir.

Ey Rafizi!

“Allah cisim değildir” sözüne karşı şöyle deriz:

Cisim kelimesinde icmali bir mana vardır. Bazan cisim kelimesiyle parçaları dağınık olup sonradan toplanan veya bölünme ve toplanmayı kabul eden veya madde ve şekilden meydana gelen mürekkep anlaşılır. Allah (celle celaluhu) ise bütün bunlardan münezzehtir. Bazen de cisim kelimesiyle kendisine işaret edilen, görülmesi mümkün olan veya sıfatlarını kendisinde kaim olduğu varlık anlaşılır. Allah (celle celaluhu) ise duada kastedilir, ahiretde gözle görülür, sıfatları da zatıyla kaimdir.

Eğer sen Ey Rafizi, “O cisim değildir” cümlesiyle bu ikinci maninin nefyini, -yokluğunu- kastediyorsan, bu verdiğimiz mana sahih nakil ve salim akılla sabittir. Üstelik sen bunun aleyhine bir delil getirebilmiş değilsin.

Bütün bunlara rağmen “cisim” lafzını Allah için kullanmak veya kullanmamak bidattir.( Yani bu konuda tafsilata gidilir kişiye cisimden ne kastettiği sorulur. Cisim lafzı ile batıl mana kastediliyorsa red edilir hak bir mana kastediliyorsa kabul edilir. Site yönetimi)


Çünkü varid olan nasslarda ve Selefin sözlerinde bu hususta hiçbir açıklama yoktur. Allah (celle celaluhu)'a “Cevher” veya “Cihet” nisbet etmek de görülmüş değildir. (2)

“Hiçbir mekanda değildir” şeklindeki sözün de böyledir.

Çünkü Mekan ile;

- bir şeyi içine alan, onu çevreleyen ve kendisine ihtiyaç duyulan yer anlaşıldığı gibi,

- varlığı olsa dahi alemin üstünde ve ötesinde bir varlık da anlaşılır.

İşte Allah (celle celaluhu) birinci manadan münezzehtir. İkinci manaya ise evet, diyoruz. Çünkü Allah yaratıklarının üstündedir.

Hiçbir Halık ve Mahluk yoktur ki, Halık, Mahluktan üstün olup bu üstünlüğü de apaçık olmasın.

O zahirdir. O'nun üstünde hiçbir varlık yoktur. O arşına istivada bulunmuştur. Yarattıklarından ayrıdır. Arşa istiva ettiği kitap ve sünnet ile sabit olup bu hususta müslüman ümmeti ittifak halindedir.

İnsanlara gerekli olan Allah'a ve Rasulüne iman ile Onu tasdik ve itaattir. İşte bu durum bütün saadetin kaynağıdır.

Allah (celle celaluhu) şöyle buyurmuştur.

“Elif, Lam, Ra. Bu Kur'an öyle büyük bir kitaptır ki, insanları Rab'lerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa, herşeye galip ve hamde layık olan Allah'ın yoluna çıkarman için Onu sana indirdik.”
(İbrahim: 14/1)

Allah (celle celaluhu) mukaddes isim ve sıfatlarını tam ve tafsilatlı olarak açıklamaları, icmalen de Allah (celle celaluhu)'ın hiçbir noksan sıfata sahip olmadığını, bir şeye benzemediğini bildirmek üzere Peygamberlerini göndermiştir.

Allah (celle celaluhu) sonu olmayan, kemal sıfatlarıyla muttasıf, her yönden de noksan sıfatlardan münezzehtir. Kemal sıfatlarda da ona benzer olması mümkün değildir.

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:

“Cennette kimsenin hatırına gelmiyecek nimetler vardır.” (Müslim Cennet: 51)

Mahluklarda durum böyle olunca, acaba Allah (celle celaluhu) hakkında nasıl olacaktır?

İbn-i Abbas:

“Dünyada cennet nimetlerinin ancak isimleri vardır.” buyuruyor.

Bu iki yaratık, yani dünya ve ahirette isimleri aynı olup, fakat hakikatte tamamen ayrı olan ve dünyada iken ahirettekinin hakikati kavranamıyorsa, -ki böyledir- Allah (celle celaluhu)'ın muttasîf olduğu kemal sıfatlarının kulun sıfatlarından daha üstün ve onlardan tamamen ayrı olmaları elbette kesin olacaktır. Fakat hakikatlerini idrak etmek mümkün değildir.

İbn-i Teymiyye devamla şöyle diyor:

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'dan sahih olarak gelen haberlerin muhtevasına inanmak farzdır. Rasulullah'tan gelmeyen haberler hakkında ise mütekellim'in kastettiği şeyin ne olduğu bilinmediği müddetçe müsbet veya menfi hüküm vermek ve inanmak farz değildir. Tafsilatını bilmeden mücmel kelimeler hakkında müsbet veya menfi hüküm vermek, insanı cehalete, sapıklığa ve dedikoduya sevkeder. Akılcıların en çok ihtilaf ettikleri konunun, isimlerdeki müştereklik olduğu söylenmiştir.


Allah (celle celaluhu)'ın (celle celaluhu) cisim olduğunu ortaya atanlar Şiiler olmuştur. Cisim lafzını ilk ortaya atan Rafizilerin kelamcısı sayılan Hişam bin El-Hakem'dir. İbn-i Hazm da böyle nakletmektedir.

Eş'ari “Makalat el-İslamiyyin” adlı eserinde tecsim -Allah (celle celaluhu)'ı cisim kabul etme - konusunda rafizileri altı guruba ayırıyor.

1 - Hişamiyye: Bunlar Hişam bin el-Hakem'in taraftarlarıdır. Onlara göre ma'butları cisim olup, O cismin de en ve boy gibi sınırı vardır. O gümüş parçası gibi etrafa ışık yayar. Yuvarlak inci tanesi gibi parlar. Rengi, tadı ve kokusu vardır.

2 - Bu fırka, Allah (celle celaluhu)'ın ne şekil ve ne de cisimden ibaret olduğunu söylüyorlar. “O cisimdir” sözünden, O'nun var olduğunu, parçalardan mürekkep olmadığını anlıyorlar. Aynı zamanda Onun hissedilmez ve keyfiyetsiz olarak arşı kuşattığını ifade ediyorlar.

3 - Bu guruptakiler Allah (celle celaluhu)'ın insan suretinde olup fakat cisim olmadığını iddia ediyorlar.

4 - Bu gurup da Hişam bin Salim el-Cevaliki'nin taraftarlarıdır. Allah (celle celaluhu)'ın insan suretinde olup fakat et ve kandan mürekkep olmadığını, ancak O parlayan bir nur ve beş duyuya sahip el, ayak, burun, ağız, göz ve daha başka organları olduğunu iddia etmektedirler.

Ebu İsa el-Verrak (3) (Haşa!) Allah (celle celaluhu)'ın uzun ve siyah bir saçı olduğunu ve bu saçın siyah bir nur saçtığını iddia etmektedir.

5 - Bu fırka Allah (celle celaluhu)'ın lambanın ışığı gibi saf bir ışığa sahip olduğunu söylerler. Öyle ki, nereden gelirsen gel O, seni hemen görür. Şekli olmadığı gibi, mürekkep de değildir.

6 - Rafizilerin bu fırkası da Allah (celle celaluhu)'ın cisim ve şekilden ibaret olmadığını, ne durgun ne de hareket halinde olduğunu, elle hissedilmediğini söylemektedirler. Bunlar Tevhidi Mu'tezile gibi anlarlar.

İmam El-Eş'arî bu son fırka hakkında:


“Bunlar Rafizilerin son zamanlarındaki fırkalarıdır.” demektedir. Halbuki ilk zamanlarda ki Rafiziler yukarıda anlattığımız gibi maddeye benzetirler.

Dip Notlar:

1- Sofist ekolü felsefî bir görüş sisteminin adıdır. Yunan çevrelerinde doğmuş olan bu ekol sahiplerine “Sofastaiyye” denilir. Konuların ince noktalarına dalarak aşırı yanılmalara saparlar. İbn-i Teymiyye'nin bunlar hakkında açıklamaları vardır.

“Karamita” mezhebi İse İsmaili ve Şii çevrelerinde meydana gelen bir sapık ekoldür. Mensuplarına “Karamita” denir ki, aslında bunlar İsmaili ve Şiidirler. Nasların açık olan manalarını reddederek onlara batıni manalar verirler.

2- Gaybı ilgilendiren bütün konularda müslüman nasslarla sabit olduğu şekilde konuşmalıdır. İnkar etme ve etmeme cihetine fikir yürüterek gitmemelidir. Bu hususta selefin yolunu tutmalıdır. İsim ve sıfatlarda da bu durum böyledir. Mesela “İstiva” vardır. Fakat keyfiyeti meçhuldür. Ona iman etmek de vaciptr. Keyfiyetini araştırmak bid'attır. Şeyhul İslam İbn-i Teymiyye de bütün kitaplarında Seleften, İmam Malik ve başkalarından varid olan kelimelerin aynısını kullanmıştır.

3- Şii kelamcılarındandır. Esas ismi Muhammed bin Harun'dur. Mutezile alimleri Onu tenkid ederler. Kesin olmamakla beraber Harun Reşid zamanında yaşadığı tahmin edilir. Ebu'l-Hasan el-Eşari küfründen bahseder. Rafiziler bunu inkar edemezler. Kendileri dahi bunu itiraf etmektedirler.
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 688
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: “EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR
« Yanıtla #15 : 11.04.2016, 23:05 »
Rafizi'nin

“Muhakkak Peygamberler ömürlerinin evvelinden sonuna kadar hatadan, unutkanlıktan, küçük günahlardan ma'sumdurlar.”
sözüne gelince:

İmamiyye bu konuda ihtilaf etmişlerdir. İmam El-Eş'ari “El-Makalat” adlı eserinde:

“Peygamberin günah işlemesi caiz olup olmadığı hususunda Rafiziler ihtilafa düştüler. Bir kısmı bu caizdir diyerek Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın Bedir muharebesinde esirlerden kurtuluş akçesini aldığını misal gösterdiler.” der.

“Peygamberlerin Allah (celle celaluhu)'a isyan etmeleri caizdir.”
diyen Rafiziler, bağlı bulundukları imamların günah işlemeleri caiz olmadığını iddia ederler. (1) Onlara göre peygamber günah işlediğinde kendisine vahiy gelir gelmez pişmanlık duyar. Ama imamlara vahiy gelmediğine göre onlardan kötülük veya yanlışlık meydana gelmesi caiz değildir. Bu saçmalıkları Hişam bin el-Hakem söylemektedir.

Bu durum karşısında bizim söyleyeceğimiz şudur:


Bütün müslümanlar peygamberlerin tebliğde kusur etmedikleri hususunda ittifak halindedirler. Vahiy hususunda onlardan bir unutkanlık meydana gelmesi söz konusu değildir. Peygamberliğin gayesi ancak bu şekilde tahakkuk eder. “Bir peygamberin peygamberlikten önce günah veya hata işlemesi caiz değildir.” Hükmü ise, peygamberlikte bunun böyle olmasını gerektiren bir şey yoktur.

Bir insan; hiçbir zaman kafir olmamış, adam öldürmemiş bir kimsenin, küfründen sonra iman ederek hidayete nail olan ve günahlarından tevbe eden bir başkasından mutlaka daha üstündür, diye inanırsa bu inanış zaruri olarak bilinen dini esaslara aykırıdır. Şu bilinen bir gerçektir ki, sonradan iman etmiş sahabe-i Kiram İslam döneminde doğmuş çocuklarından üstündürler. Hiçbir akıllı, Muhacir ve Ensarı çocuklarına benzetir mi?! Küfürden sonra îmana, kötülükten sonra iyiliğe, aklıyla, düşüncesiyle, sabır ve tevbesiyle İslamdan önceki adet ve arkadaşlarını terkederek İslama girmiş olan bir kimsenin durumu nerede? Ebeveynini, akrabalarını, şehir halkını müslüman olarak görmüş ve İslam terbiyesiyle güzelce büyümüş bir başkasının durumu nerede?

Ömer (radiyallahu anh) şöyle der:

“Cahiliyye devrini bilmeyen İslam zincirinin halkalarını koparmıştır.”


Kaldı ki  Allah'u teala, insanı helak eden şeylerden vazgeçerek, iman edip salih amel işleyenlere günahlarını sevaba tebdil edeceğini va'detmiştir.

Cumhur-u Ulema peygamberlerin -zelle dediğimiz- küçük günah işleyebileceklerini fakat onda ısrar etmediklerini söylemektedirler. Böyle günahlardan tevbe etmeleri, derecelerinin yükselmesine vesile olur. Ayetler, hadisler ve Selefin çoğu, Cumhurun görüşünü te'yid eder. Bunu inkar edenler Kur'an'ı da tahrif ediyorlar; Allah (celle celaluhu)'ın:

“Öyle ki (bu yüzden) Allah, senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlayacaktır...” (Fetih: 48/2) buyurduğu ayetteki (Senin geçmiş günahın) dan murat  Adem'in (aleyhisselam), (gelecek günahın) dan da murad ümmetinin günahı olduğunu iddia etmektedirler. Halbuki Adem (aleyhisselam) yüce bir peygamberdir. Böylece kabul etmediklerini yine kendileri iddia ediyorlar. Peygamberimizden günahı kaldırıp Adem'e yapıştırıyorlar. Kaldı ki Allah (celle celaluhu), Adem'i (aleyhisselam) yere inmeden atfetmiştir. Hem de Nuh (aleyhisselam) ve İbrahim (aleyhisselam) doğmadan önce.

Allah (celle celaluhu), (En'âm: 164, İsrâ: 15, Fâtır 18, Zümer: 7, Necm: 38 de) şöyle buyuruyor:

“Hiçbir günahkar başkasının günahını çekmez.”
Şu halde bunun günahı nasıl şuna yüklenir? Sonra,

“Öyle ki, (bu yüzden) Allah, senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlayacaktır.”
(Fetih: 48/2) ayet-i kerimesi inince, Ashab-ı Kiram:

Ya Rasulullah bu senin içindir. Acaba bize ne olacak? dediler. Bunun üzerine Allah (celle celaluhu) şu ayet-i kerimeyi indirdi:

“Allah O'dur ki, îmanları üstüne iman artırsınlar diye, mü'minlerin kalbine manevi huzuru indirdi.” (Feth: 48/4)

Böyle olunca aklı kamil olan:

“Allah (celle celaluhu) Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın bütün ümmetini atfetmiştir.” diyebilir mi? Halbuki o biliyor ki, ümmetten bazısı günahları sebebiyle cehenneme gireceklerdir. Affetme nerede kaldı?

Ey Rafizi!

“Bu durum -peygamberlerin küçük günah işlemeleri ve ondan tevbe etmeleri - peygamberlere güveni sarstığı gibi onlardan nefret etmeyi gerektiriyor.” sözün ise doğru değildir. Aksine büyük bir zatın yaptığı bir kusuru itiraf ederek tevbe etmesi ve Allah (celle celaluhu)'ın affına muhtaç olduğunu itiraf etmesi, o zatın alçak gönüllülüğüne, kibir ve yalandan uzak olduğuna delalet eder. “Benden sudur eden hiçbir şey beni tevbe ve affa muhtaç kılmaz.” diyen bir kişinin tam aksine. Böyle sözleri söyleyen kimseyi insanlar kibirli, cahil ve yalancı olarak addederler.

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor:

 “Sizden hiçbiriniz ameliyle cennete giremiyecektir.”


Ashab: Sen de mi giremiyeceksin ya Rasulullah? dediler.

“Ben de. Ancak Allah fazlından beni rahmetiyle kuşatsa.” (Buhari Rikak:18,Müslim Kıyame:17,İbn Mace Zühd:20)

Başka bir hadiste:

“Allahım! Hatamdan, bilmemezlikten, işlerimde düştüğüm gafletten, senin benden daha iyi bildiğin işlerde yaptığım kusurdan dolayı beni bağışla. Allahım! Şaka ve ciddiyetimden, bilerek veya bilmiyerek işlediğim şeylerden ve benden südûr eden her hatalı şeyden dolayı beni affet.”
(Müslim Zikr:70) buyuruyor. (Müttefekun Aleyh)

Diğer bir başka Hadis-i Şerifte şöyle buyururlar:

“Bütün Ademoğulları hata işlerler. Hata işleyenlerin en hayırlısı, -işledikleri hatadan dolayı - tevbe edenlerdir.”


Ey Rafizi!


Senin bahsettiğin güvensizlik ve nefret etme, ancak hatada ısrar etmek ve onu çoğaltmaktan dolayı olabilir. Çok nadir hata eden ve çokça tevbe eden için bu söylediklerin söz konusu değildir. Peki hiç hata etmiyen kimseyi Allah (celle celaluhu)'a ve O'na tevbe ve istiğfar etmeye muhtaç kılan sebep nedir?

Aslında biz, İsrailoğulları dahi herhangi bir hatadan dolayı tevbe eden peygamberlerden birini zemmeden bir kavim bilmiyoruz. (Siz ise onları bile geçmişsiniz.)

Rafiziler ve bütün Şiiler

“Nübüvvet öncesi ve sonrası peygamberlerden hata ve küçük günah meydana gelmez.” Şeklindeki fikirleriyle bütün ümmetten ayrı kalmışlardır. Davud (aleyhisselam)'un tevbe ettikten sonraki hali tevbe etmeden önceki halinden daha hayırlı idi. Bazı zatlar şöyle demişler: Eğer tevbe en sevimli şey olmasaydı, Allah (celle celaluhu) Rasulünü küçük günahlarla imtihan etmezdi. Bundan dolayıdır ki, gerçekten tevbe eden, itaata bağlılık ve günahlardan sakınma hususunda günahlara mübtela olmamış kişilerden daha dikkatli olduğunu görürsün. Binaenaleyh kim, Allah (celle celaluhu)'ın seçtiği ve hidayete erdirdiği tevbekarı eksik bir kişi kabul ederse o mutlaka cahildir.

Ey Rafizi!

“İmamlar peygamberler gibi günahsızdırlar”
şeklindeki sözün yalnız rafizilere ve imamiyyeye has bir özelliktir. Bu sözlerine ancak onlardan daha kötü olanlar katılmışlardır. İsmaililer gibi. İsmaililer Muhammed b. İsmail'in Cafere mensup olan Beni Ubeydleri masum kabul ederler. Onlara göre Cafer'den sonra imamet Musa b. Ca'fer'in değil, Muhammed b. İsmail'indir. Onlar mülhid ve zındıktırlar.

Ey Rafizi!

“Peygamberler hakkında unutkanlık caiz değildir.
” sözünü senden başkasının söylediğini bilmiyorum.

Ma'sum imamların hadisleri cedlerinden aldıklarını iddia ediyorsun. Buna da şöyle cevap verilir:

Birincisi, bu ma'sum imam dedikleriniz, hadisi Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'den alimler vasıtasıyla öğrenmişlerdir. Bu da tevatüren sabittir. Mesela Hüseyn'in (radiyallahu anh) oğlu Ali, hadisi Esan b. Osman'dan, Usame b. Zeyd'den; Muhammed b. Ali ise Cabir ve başkasından rivayet ediyorlar.

İkincisi, bu saydığınız imamlardan Rasulullah'ı görenler yalnız Ali (radiyallahu anh) ve iki çocuğudur. İşte bu Ali (radiyallahu anh)'dir ki şöyle buyuruyor:

“Vallahi size Rasulullah'tan haber verirken gökten düşüp de ölmem O'na yalan isnad etmekten benim için sevimlidir. Benimle sizin aranızda olan hususta konuştuğum zaman biliniz ki harp hiledir.”

İşte böyle, Rafizi bir söz söylüyor ve ondan tekrar vaz geçiyor.

Şiilerin bütün kitapları da ümmetin rivayetlerine ters düşen rivayetlerle doludur.


Ey Rafizi!


İddianıza göre ma'sum bir imama varıncaya kadar rivayeti birbirinizden naklediyorsun. Eğer senin dediğin doğru ise bir tek ma'sumdan rivayet kafidir. Her zaman bir ma'sumun bulunmasına ne hacet vardır? Eğer ma'sumdan rivayet kafi ve mevcud ise, kendisinden bir tek kelime dahi nakledilmeyen Muntazardan ne fayda gelecektir?

Yok eğer yaptığınız nakiller, kafi değilse 460 seneden beri eksiklik ve cehalettesiniz. (Müellif 728 de vefat ettiğine göre bu rakkam 1404 hicrî yılına göre 1134 olur)

Ondan sonra rafizilerin bu ma'sum imamlara ettikleri iftira zaten haddi aşmıştır. Bilhassa Ca'fer es-Sadık hakkında yapılan iftiralar oldukça çoktur. Onun harflerden hesap çıkarma ve hüvviyeti belirleme, azaların hareketi, şimşeklerin hükmü, Kur'an'ın faydaları gibi eserler yazdığını iddia ediyorlar. Bu kitaplar onların maişetine kaynak olmuştur. Habercinin doğruluğu, senedinin durumu bilinmeyen ve kendilerinden çokça yalan südur eden Şiilere nasıl güvenilebilir?

Şiilerin bu şerleri Küfe ve Irak ehline bile sirayet etmiştir. Öyleki, Medine ehli onların hadislerinden sakınıyorlardı.

Hatta İmam Malik (radiyallahu anh):

“Irak ehlinin hadislerini ehli kitabın haberleriyle denk tutunuz. Onları ne tasdik ediniz ve ne de yalanlayınız.”
demiştir.

Abdurrahman b. Mehdi (Ebu Said El-Lu'lui el-Masri'dir. Hadiste hafızdır. Mâlik ve Süfyan-ı Sevrînin talebelerindendir. İmam-ı Ahmed ve İbn-i Mübarek Ondan hadis rivayet etmişlerdir. Hadiste insanların en âlimi idi. Her sene Hac eder. İki günde de Kur'an-ı hatmederdi)

İmamı Malik'e şöyle dedi:

“Beldenizde - Medine'de- kırk günde dörtyüz hadis dinledim. Irak'ta ise birtek günde bu kadarını dinliyoruz.”
bunun üzerine İmam Malik şöyle cevab verdi:

“Ey Abdurrahman, sizin darbhaneniz gibi bizim nereden darbhanemiz olacak? Öyle bir darbhaneniz var ki, gece basıyor, gündüz dağıtıyorsunuz.”


Halbuki, Kûfe'de güvenilir büyük muhaddisler vardı. Abdurrahman b. Mehdi de bunlardandır. Şiilerden meydana gelen bu mübalağalı yalandan dolayı artık iş o kadar karmaşık oldu ki, hak batıldan ayırt edilemez hale geldi. Onun için tenkid ve temyiz kabiliyeti olmayanın, içinde yalan rivayetler, sapık görüşler bulunan bid'at kitaplarını mütalaa etmesi uygun görülmemiştir. Aynı şekilde naklettikleri haberlerde çok yalan söyledikleri için, bazı konularda doğru olsalar dahi, ilmi habercilerden almak da uygun görülmemiştir. Rivayetçilerin durumunu bilen alimler, rafizîlerin bütün fırkalardan daha yalancı olduklarını ittifakla kabul etmişlerdir.

Ey Rafizi

“(Oniki imam) görüş ve içtihada iltifat etmezler, kıyası da haram kılmışlardır.” diyorsun.

Şiiler bu hususta ehl-i sünnetten kıyası uygun görmeyen bazı kimseler gibidir. Tabii ki ictihad ve kıyası kabul edenler çoğunluktadır. Bağdat ekolü mu'tezililer de kıyası kabul etmezler. Bazı muhaddisler de kıyası zemmederler. Buna rağmen kıyas ve ictihadla amel etmek, yalancı birisinin ma'sum diye iddia ettiği kimselerden naklettiği sözlerle amel etmekten çok daha iyidir.

Şüphesiz ki, büyük imamların yaptığı ve hükümler taalluk eden ictihadlara sarılmak, rafizilerin Hasan El-Askeri ve Mevhum oğlundan yapılan nakillere bağlanmaktan daha çok isabetlidir. Şu kesin bir gerçektir ki Malik, El-Leys, El-Evzai, Es-Sevri, Ebu Hanife, Eş-Şafii, Ahmed ve benzerleri (Allah Onlardan razı olsun) Allah (celle celaluhu)'ın dinini rafizilerin bağlandıkları Hasan El-Askeri ve oğlundan daha iyi bilirler. Hasan el Askeri ve Oğlu, bu zatların birinden ilmi öğrenmeleri şarttır.

Bilinen şu ki, Ali b. El-Hasan, Ebu Ca'fer b. Muhammed üstün alimlerden olmalarına rağmen, zamanın alimlerinden öğrenim görüyorlar ve bazı konularda onların ilmine müracaat ediyorlardı


Dip Not:

1- Rafızilere göre, imamlarının masumiyeti, peygamberlerin masumiyetinden üstündür. Onlara göre peygamber hata işler de vahiy ile o hatası düzeltilir. Aslında bu beyanları işi bulandırmak içindir. Çünkü rafizilerin ileri gelenlerinden imamlarına vahiy geldiği çokça iddia edilmiştir. Onlara göre “Buharî” hükmünde olan “El-Kâfî” adlı eserinde El-Küleyn; imamların gaybı bildiklerini iddia ediyor. Bugün bütün Şiiler imamlarının kabirlerini vahiy merkezi olarak kabul ederler. Oysa toprak olmuş bu zatların iddia edildiği gibi kabirleri de doğru tesbit edilmemiştir. Çünkü (radiyallahu anh) Ali'nin kabri iddia edildiğine göre Muğîre b. Şube'ye aiddir. Durumları böyle vahim olan Şiilerin peygamberlerle imamlar arasında vahiy konusunda bir farklılık tesbit etmeleri mümkün müdür? Sonra başka bir iddialarına göre peygamberler bi'setten sonra değil ömürlerinin başlangıcından sonuna kadar ma'sumdurlar. Şu halde vahyin rolü nedir?
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 688
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: “EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR
« Yanıtla #16 : 25.04.2016, 00:29 »
Ey Rafizi!

İddianıza göre ma'sum bir imama varıncaya kadar rivayeti birbirinizden naklediyorsun. Eğer senin dediğin doğru ise bir tek ma'sumdan rivayet kafidir. Her zaman bir ma'sumun bulunmasına ne hacet vardır? Eğer ma'sumdan rivayet kafi ve mevcud ise, kendisinden bir tek kelime dahi nakledilmeyen Muntazardan ne fayda gelecektir?

Yok eğer yaptığınız nakiller, kafi değilse 460 seneden beri eksiklik ve cehalettesiniz.  (Müellif 728 de vefat ettiğine göre bu rakkam 1404 hicrî yılına göre 1134 olur)

Ondan sonra rafizilerin bu ma'sum imamlara ettikleri iftira zaten haddi aşmıştır. Bilhassa Ca'fer es-Sadık hakkında yapılan iftiralar oldukça çoktur. Onun harflerden hesap çıkarma ve hüvviyeti belirleme, azaların hareketi, şimşeklerin hükmü, Kur'an'ın faydaları gibi eserler yazdığını iddia ediyorlar. Bu kitaplar onların maişetine kaynak olmuştur. Habercinin doğruluğu, senedinin durumu bilinmeyen ve kendilerinden çokça yalan südur eden Şiilere nasıl güvenilebilir?

Şiilerin bu şerleri Küfe ve Irak ehline bile sirayet etmiştir. Öyleki, Medine ehli onların hadislerinden sakınıyorlardı.


Hatta İmam Malik (radiyallahu anh):

“Irak ehlinin hadislerini ehli kitabın haberleriyle denk tutunuz. Onları ne tasdik ediniz ve ne de yalanlayınız.”
demiştir.

Abdurrahman b. Mehdi (Ebu Said El-Lu'lui el-Masri'dir. Hadiste hafızdır. Malik ve Süfyan-ı Sevrînin talebelerindendir. İmam-ı Ahmed ve İbn-i Mübarek Ondan hadis rivayet etmişlerdir. Hadiste insanların en alimi idi. Her sene Hac eder. İki günde de Kur'an-ı hatmederdi)

İmamı Malik'e şöyle dedi:

“Beldenizde - Medine'de- kırk günde dörtyüz hadis dinledim. Irak'ta ise birtek günde bu kadarını dinliyoruz.” bunun üzerine İmam Malik şöyle cevab verdi:

“Ey Abdurrahman, sizin darbhaneniz gibi bizim nereden darbhanemiz olacak? Öyle bir darbhaneniz var ki, gece basıyor, gündüz dağıtıyorsunuz.”


Halbuki, Kûfe'de güvenilir büyük muhaddisler vardı. Abdurrahman b. Mehdi de bunlardandır. Şiilerden meydana gelen bu mübalağalı yalandan dolayı artık iş o kadar karmaşık oldu ki, hak batıldan ayırt edilemez hale geldi. Onun için tenkid ve temyiz kabiliyeti olmayanın, içinde yalan rivayetler, sapık görüşler bulunan bid'at kitaplarını mütalaa etmesi uygun görülmemiştir. Aynı şekilde naklettikleri haberlerde çok yalan söyledikleri için, bazı konularda doğru olsalar dahi, ilmi habercilerden almak da uygun görülmemiştir. Rivayetçilerin durumunu bilen âlimler, rafizilerin bütün fırkalardan daha yalancı olduklarını ittifakla kabul etmişlerdir.

Ey Rafizi

“(Oniki imam) görüş ve içtihada iltifat etmezler, kıyası da haram kılmışlardır.” diyorsun.

Şiiler bu hususta ehl-i sünnetten kıyası uygun görmeyen bazı kimseler gibidir. Tabii ki ictihad ve kıyası kabul edenler çoğunluktadır. Bağdat ekolü mu'tezililer de kıyası kabul etmezler. Bazı muhaddisler de kıyası zemmederler. Buna rağmen kıyas ve ictihadla amel etmek, yalancı birisinin ma'sum diye iddia ettiği kimselerden naklettiği sözlerle amel etmekten çok daha iyidir.

Şüphesiz ki, büyük imamların yaptığı ve hükümler taalluk eden ictihadlara sarılmak, rafizilerin Hasan El-Askeri ve Mevhum oğlundan yapılan nakillere bağlanmaktan daha çok isabetlidir. Şu kesin bir gerçektir ki Malik, El-Leys, El-Evzai, Es-Sevri, Ebu Hanife, Eş-Şafii, Ahmed ve benzerleri (Allah Onlardan razı olsun) Allah (celle celaluhu)'ın dinini rafizilerin bağlandıkları Hasan El-Askeri ve oğlundan daha iyi bilirler. Hasan el Askeri ve Oğlu, bu zatların birinden ilmi öğrenmeleri şarttır.

Bilinen şu ki, Ali b. El-Hasan, Ebu Ca'fer b. Muhammed üstün âlimlerden olmalarına rağmen, zamanın alimlerinden öğrenim görüyorlar ve bazı konularda onların ilmine müracaat ediyorlardı

Rafizinin iddialarından biri de şudur:


“(Şiîlerin dışında) Geri kalan müslümanlar çeşitli mezheblere ayrıldılar. Bazıları -ki bunlar eş'arîlerden bir cemaattır- Allah ile birlikte ezeli olan şeyler çoktur, diyerek bu ezeli olanların hariçte sabit olan Allah (celle celaluhu)'ın sıfatları olduğunu söylüyorlar. Kudret, İlim vb. sıfatları gibi. Bunlar zatında alim olan Allah (celle celaluhu)'ı manaya yani kudrete muhtaç kılmışlardır. Allah (celle celaluhu)'ı zatıyla Kadir, Alim ve Hayy kabul etmiyorlar. Üstelik onlar Allah (celle celaluhu)'ı ezeli manalara ve bu sıfatlara muhtaç kılıyorlar. Hatta Üstadları olan Fahruddin Er-Razi bu konuda onlara itiraz ederken :

“Hıristiyanlar ezeli varlıklar üç tanedir demekle kafir oldular, Eş'ariler ise bunları dokuza çıkarttılar” demiştir.”

Rafizinin bu iddialarına bir kaç yönden cevap verilmesi gerekir:

Birincisi:

Herşeyden önce bu iddia Eş'arilere yöneltilmiş bir iftiradır. Onlardan hiçbiri Allah (celle celaluhu)'ın başka şeyle kemale erdiğini söylemez. Senin zikrettiğini de Razi o şekilde söylememiştir. Aksine Razi isimlerini anmaktan haya duyduğu ve Allah (celle celaluhu)'ın sıfatlarını inkar eden cehmiyye mezhebi mensupları için bu itirazı yöneltmiştir, İmam Ahmed de, Cehmiyye'nin fikirlerini reddederken aynı şeyi zikretmiştir.

Bu arada Ahmed b. Hanbel şöyle diyor:

“Biz Allah “ezelidir, kudreti de ezelidir; Allah ezelidir, Nuru da ezelidir; demeyiz. Belki biz “Allah kudretiyle, Nuruyla ezelidir” deriz. Ne zaman ve nasıl kudreti olduğundan da söz etmeyiz.”

Rafiziler, “Allah var iken, başka bir şey yoktu” demediğiniz müddetçe Allah (celle celaluhu)'ın bir olduğuna inanmış sayılmazsınız, demişlerdir.

Evet biz de diyoruz ki, Allah var iken, başka bir şey yoktu. Lakin Allah sıfatlarıyla ezelidir dediğimizde bir tek ilahı, sıfatlarıyle tavsif etmiş sayılmaz mıyız? -Elbette ki sayılırız- Bu hususta onlara misal de veririz. Şöyle ki:

“Söyleyin bakalım, bu hurmanın gövdesi, dalları, lifleri, yaprakları ve özü yok mudur? Bütün bunlarla beraber buna bir tek isimle “Hurma Ağacı” denmemiş midir?

İşte Allah (celle celaluhu) da (Ki O teşbihten münezzehtir) bütün sıfatlarıyle bir tek İlah'tır. Hiçbir surette Allah bir zamanlar kudretli değildi de sonra kudreti yarattı. Alim değildi de sonra kendine ilmi yarattı demeyiz. Çünkü kudret ve ilmi olmayan, âciz ve câhildir. Allah (celle celaluhu) bu durumdan münezzehtir. Fakat tekrar diyoruz ki Allah ezelden beri kudretli ve alimdir, ama zaman ve keyfiyetten bahsetmeyiz.

İkincisi:


Zikredilen bu görüş bütün Eş'arilere mal edilemez. Ancak keyfiyetten bahsedenlerin işidir. Bunlar “Bilmeyi” “ilme” bağlı ayrı bir durum telakki ederler. Buna da “Alim” lik diyorlar. Bu görüş Bakillani, Ebu Ya'la ve Ebu'l Mealî'nin görüşüdür. Sıfatların sübutuna inanan Eş'arilerin cumhuru ise şöyle diyorlar:

İlim, Cenab-ı Allah (celle celaluhu)'ın alim olması demektir. İlimsiz Alim, kudretsiz Kadir, Hayatsız Hayy olması caiz değildir.


Masdarsız ismi failin mevcudiyeti mümkün değildir. Namaz kılana namazsız, oruç tutana oruçsuz, konuşana kelamsız denilemiyeceği gibi.

Ama namaz kılana -musalli- denilebilir, diyorsak burada istenilen üç şeyin tahakkuk etmiş olması içindir. Birisi namazın kendisi,ikincisi namazın edasına bağlı olan haldir. İşte o zaman Musalliye namaz hasıl olur. Aslında Eş'ariler “Allah Hayy'dır, hayatı yoktur, alimdir, ilmi yoktur, kadirdir kudreti yoktur” diyerek sıfatları inkar edenleri reddetmişlerdir.

Kim ki Allah zatıyla Hayy, Alim ve Kadirdir diyerek, bununla da Zatının hayatı, ilmi ve kudreti gerektirdiğini kasdederse, Allah (celle celaluhu)'ı başka şeye (Haşa) muhtaç kılmış sayılmaz. Bunların söylediklerini iyice düşünen bir kimse, sıfatları isbat (kabul) ettiklerini görmüş olur. Bunların sözleriyle gerçekten Allah (celle celaluhu)'ın sıfatlarını isbat edenlerin sözleri arasında gerçek bir ayrılık bulmak mümkün değildir. Çünkü onlar da Allah (celle celaluhu)'ın zatıyla alim, hayy ve kadir olduğunu isbat etmişlerdir. Yoksa Allah ayrı, alim, hayy ve kadir sıfatları ayrıdır demezler Onlar ancak zatının sıfatlarına mücerred manalar isbat etmişlerdir.

Ey Rafizi!

“(Eş'ariler) Ezelî birçok şeyleri isbat (kabul) etmişlerdir.” sözün mücmeldir.

Bu sözünden onların ezelde Allah (celle celaluhu)'tan başka ilahlar kabul ettikleri tevekküm edilir. Bu ise onlara yapılan büyük bir iftiradır. Aslında Eş'ariler ezelî olan Allah (celle celaluhu)'a zatıyla kaim olan sıfatlar isbat etmişlerdir. Bunu akılsız ve alçak olan birisinden başka kim inkar edebilir? “Allah” ismi, sıfatlarla muttasıf olan zata delalet eder. Mücerred -sıfatsız- bir zata isim değildir.

Ey Rafizi!

“Allah (celle celaluhu)'ı zatıyla alim ve kadir kılmıyorlar” diyorsun.

Eğer sen bu sözünle Allah (celle celaluhu)'ı ilim ve kudretten ari mücerred bir varlık olmadığını kasdettiklerini söylüyorsan bu haktır ve doğrudur. Sıfatları inkar edenlerin dediği gibi Allah, sıfatsız mücerred bir varlık olamaz. Çünkü ilim ve kudretten yoksun olan mücerred bir varlığın hariçte hiçbir tesiri olmaz. Böyle bir varlık Allah değildir.

Ama bu sözünle Eş'arîlerin Allah (celle celaluhu)'ın zatıyla ilmi ve kudreti gerektiren Alim ve Kadir sıfatlarının bulunmadığını iddia ettiklerini söylüyorsan bu tamamen onlara isnad edilen büyük bir yalandır. Aksine onlara göre ilmi ve kudreti gerektiren Allah (celle celaluhu)'ın Zatı yine Alim ve Kadir olmasını gerektirmiştir. Bütün bunlar birbirlerini gerektiren şeylerdir.

Ey Rafizi!


“Allah (celle celaluhu)'ı bizatihi noksan, başkasına muhtaç ve başka şeylerle O'nu kamil kıldılar” diyorsun.

Bu sözün de tamamen batıldır. Allah (celle celaluhu) öyle sıfatlarla muttasıftır ki, o sıfatlar da kendilerine gerekli olanı gerektirirler. Sıfatsız hiçbir varlık yoktur. Allah (celle celaluhu)'ın sıfatları da kendinden başka değildir.

“Hıristiyanlar ezelîler üçtür demekle kafir oldular. Eş'ariler ise ezelî varlıkları dokuza çıkarttılar.” (Reddiyenin kendisine yazıldığı Rafızi İbnu'l-Mutahhar'a göre bu söz Fahreddin Er-Razi'nin Eş'ariler hakkında söylediği söz olduğunu iddia ediyorsa da bu yalandır. Er-Razi bu sözü sıfatları inkar eden Cehmiyye hakkında söylemiştir.) sözüne gelince şöyle deriz:

Hıristiyanlar “Ezeliler üçtür” demekle kafir olmamışlar,  onlar:

“Allah üç ilahtan üçüncüsüdür diyenler elbette kafir olmuşlardır. Halbuki bir tek ilahtan başka hiçbir ilah yoktur.”
(Maide: 5/73)

Ayet-i Kerimesinde beyan edildiği gibi, Onlar Allah (celle celaluhu)'ın üç ilahın, üçüncüsü olduğunu söylemekle kafir olmuşlardır. Halbuki Allah, “Bir tek ezeliden başka hiçbir ezeli yoktur.” dememiştir.

Bir başka ayetle diğer ikisinin halini de beyan ediyor ve şöyle buyuruyor:

“Meryem oğlu Mesih ancak bir peygamberdir. O'ndan önce birçok peygamberler geçti. Anası çok doğru bir kadındı, ikisi de yemek yerlerdi.”
(Mâide: 75/5)

Halbuki ilah, yiyen değil yedirendir. Başka bir ayette Allah (celle celaluhu) şöyle buyurur:

“Hatırla ki kıyamet gününde Allah şöyle buyuracak: “-Ey Meryem oğlu İsa, Allah'ı bırakıp da beni ve anamı iki ilah edinin, diye insanlara sen mi söyledin?” İsa “- Seni tenzih ederim...” (Maide: 5/116)

Görülüyor ki kitap ve sünnette “Kıdem = ezel” lafzı manası doğru olmasına rağmen Allah (celle celaluhu)'ın isimleri arasında zikredilmiş değildir.

Kaldı ki hıristiyanlar Meryem ile İsa'nın doğduklarını itiraf etmişlerdir. Nasıl onlara Kadim = Ezeli, diyebilirler?!

Sıfatların Allah (celle celaluhu)'ın zatında kaim olduklarını söyleyenler “Allah ezeli olan dokuz şeyin dokuzuncusudur? dememişlerdir. Belki onlara göre Allah (celle celaluhu)'ın ismi zat ve sıfatlarına şamildir. Onlara göre Allah (celle celaluhu)'ın sıfatları ondan ayrı değildir. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:

“Kim Allah'tan başka bir şey ile yemin ederse Allah'a ortak koşmuştur”. (Tirmizi Nüzur: 9, Nesai Eyman: 4, İbn Mace Keffaret: 2)

Buhari ve Müslim'de Allah (celle celaluhu)'ın izzetiyle yemin etmenin Allah (celle celaluhu)'tan başkasıyla yemin edilmiş sayılmıyacağı sabit olmuştur. Doğru olan yalnız sekiz sıfat olmadığı -bazı Eş'arilerin dediği gibi- belki sayı ile sınırlanmamasıdır.

Hıristiyanlar üç esas tesbit ederek bunların cevher olduklarını ve bir cevherde toplandıklarını ve bu cevherlerin herbiri (Haşa!) İlah olduğunu, bu ilahın da yaratıp rızıklandırdığını iddia ediyorlar. Yine onlara göre Mesih'e bağlı olan diğer iki esas:

Kelime ve İlimdir. Bu durum tezat teşkil eder. Çünkü Mesih'te birleşen şey sıfat ise sıfat hiçbir zaman yaratmaz, rızık vermez ve mevsuftan da ayrılamaz. Sıfat mevsufun kendisi ise Mesih tek cevherdir. O da babadır. Mesih de O'na göre baba olur. İddiaları ise bu değildir.

Hıristiyanların bu sözleri ile:

 “Allah birdir O'nun güzel isimleri vardır. O güzel isimler yüce sıfatlarına delalet ederler, O'ndan başka yaratıcı ve kendisinden başka ibadet edilecek kimse yoktur.” diyenlerin sözleri bir midir? Elbette ki değildir.


Ali bin Kullab Cehmiyyeye reddiye olarak çeşitli eserler te'lif edince, kız kardeşi adına bir hikaye uydurarak ona iftira ettiler. (Ebu Muhmmed Abdullah b. Said b. Kullab El-Masri'dir. Cehmiyye ve Mutezilelilerin birçok safsatalarını ortaya koyan bir alimdir. Bu zat İbni Nedim'in Fihristinde bahsettiği şahıs değildir. Eğer İbn-i Nedim bunu kastediyorsa başkaları nasıl bu zat hakkında iftira etmişlerse bu da ona iftira etmiştir. İbn-i Subki bu zatın Yahya b. Said El-Kattan'ın kardeşi olduğunu ileri sürüyor ise de bu konu araştırmaya değer bir konudur)

Hikaye de şudur:

“Kız kardeşi hıristiyanmış, İbni Kullab müslüman olunca kız kardeşi O'ndan alakayı kesmiş. Bunun üzerine İbni Kullab kız kardeşine:

Kız kardeşim! Ben İslam dinini bozmak istiyorum.” demiş. Bu sözden dolayı da kız kardeşi O'nunla barışmış.

İftira edenin bu hikayeden maksadı sıfatların isbatı hıristiyanların işi olduğunu isbatlamaktır.


(Allah (celle celaluhu)'ın sıfatlarını inkar eden Cehmiyyeye reddiyye yazıp Allah (celle celaluhu)'ın sıfatlarını isbatlayınca ve bu fikri Eş'ariler de savununca, bu zata hıristiyan diyecekler ki, sıfatların isbatı hıristiyanların işi olduğunu açıkça söyleyebilsinler. (Mütercim.)


Halbuki hıristiyanların iddiası ile Allah (celle celaluhu)'ın sıfatlarını zatında isbat edenlerin görüşleri arasındaki fark ayak ile saç ayrımı -halk tabiriyle dağlar kadar-  arasındaki fark kadardır.
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 688
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: “EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR
« Yanıtla #17 : 29.04.2016, 02:45 »
Rafızi şöyle diyor:

“Allah (celle celaluhu)'ı insana benzeten Haşviyyeciler (Şeyhul İslam İbni Teymiyye şöyle der: Bu kelimeyi ilk kullanan Mutezili Amr, İmam Ahmed b. Hanbel ve sonra her sünni haşviyyecidir der. Aynı şeyi iddia eden rafiziler sahih hadisleri esas alan bu zatlara bu ismi vermişlerdir) dediler ki:

“Allah cisimdir. Yüksekliği, genişliği ve derinliği vardır. O'nunla musafaha (el sıkışma) caizdir. Salih kişiler O'nu dünyada görüyorlar.”


Rafizi devam ederek tecsimi iddia eden Davud El-Cevaribi'nin şöyle dediğini naklediyor:

“Bana ferc ve sakal hariç istediğiniz her şeyden sorabilirsiniz. Şunu biliniz ki, Ma'budum cisimdir. Eti, kanı ve organları vardır. Hatta başkaları, O'nun gözleri ağrıdığını melekler de bundan dolayı O'nu ziyaret ettiklerini, Nuh tufanı için gözleri ağrıyıncaya kadar ağladığını söylemişlerdir.” diyor.

Yukarıdaki nakiller kendisine reddiyye yazdığımız Rafizi İbnu'I-Mutahhar tarafından yapılmıştır.

Bu Rafiziye verilecek cevap şudur:


Bu senin naklettiklerin daha önce de belirttiğimiz gibi rafizi Hişam b. El-Hakemin sözlerinin aynısıdır. Bu sözlerin aynısını nakleden Şiilerden Ebu İsa El-Varrak, Zurkan, İbnül Nevbahti, zahirierden İbn-i Hazm, Ehl-i Sünnetten Ebu Musa el-Eş'ari, Şafii şehristani ve diğerleri Allah (celle celaluhu)'ın cisim olduğunu ilk söyleyenin Hişam b. El-Hakem olduğunu söylemişlerdir.

Azılı Şiilerden ve Emevi devleti zamanında İslama büyük düşmanları olan Beyan İbn-i Sem'an Et-Temimi:

“Allah insan suretine benzer. Yüzünden başka herşeyi helak olacaktır.”
demesi üzerine Halid b. Abdullah el-Kuseri onu öldürmüştür.

Başka bir azılı Şii olan Muğire b. Said'in:

Ma'budum nurdan olup, başında nurdan bir taç bulunan ve insan gibi organları, karnı ve kalbi olup, organları da ebced harfleri kadar olan bir insan gibidir, diye iddia ettiği nakledilmiştir. Yine bu azılı Şii ölüleri dirilttiğini iddia ettiği için taraftarları onun peygamberliğini iddia etmişlerdir. Bunun üzerine onu da Halid b. Abdullah öldürmüştür.

Azılı Şiilerden bir tanesi de Kufeli Ebu Mansur El-Acli'dir. Taraftarlarına Mansuriyye deniliyor. Ebu Mansur,  Ali (radiyallahu anh), Hasan, Hüseyin, Ali b. Hüseyn ve Muhammed'in peygamber olduklarını söyledikten sonra, kendisinin göklere yükseltildiğini, ma'budunun başını meshederek kendisine “Git emir ve yasakları beyan et” dediğini iddia etmiştir.

Şiî Ebu Mansur'un taraftarları olan Mansurilerin yeminleri her zaman “La vel Kelime” (Yani Allah (celle celaluhu)'ın kelimesi olan İsa'ya yemin ederim)dir. Ebu Mansur'a göre Allah (celle celaluhu)'ın ilk yarattığı varlık  İsa (aleyhisselam), ondan sonra da  Ali (radiyallahu anh)'dir. Peygamberlerin hiç kesilmeyeceğini, cennet ve cehennemin iki insan ismi olduğunu iddia etmektedir. Haramları, kanı, deri ve şarabı mubah kıldıktan sonra, bunların birer kavim ismi olduklarını ve Allah (celle celaluhu)'ın bu -kavimlere başkanlığı haram kıldığını söylemektedir. Farzları da kaldırarak farz denilen şey reislikleri vacip olan insanların ismi olduğunu iddia etmektedir. Bu sözleri üzerine onu da Yusuf b. Ömer öldürtmüştür.

Bir nevi Şii olan Nusayriler de Mansurilere benzerler.

(Nusayriler onbirinci imam Hasan el-Askeri'nin vefatından sonra geride bıraktığı 5 yaşındaki çocuğunun Sirdab'a (mağara) girip kaybolduğunu ve bunun 12'nci imam olduğuna inanırlar. Bunların batıl itikadları arasında en belirgin olanları şunlardır: Derler ki (Haaşa!)  Ali (radiyallahu anh), Rab'dır. Muhammed perdedir. Selman-ı Farisi bunlara giden kapıdır. Yeri ve gökleri yaratan  Ali (radiyallahu anh)'dir. O yerde ve gökte imamdır. Alem onlara göre ezelidir. Ruhlarda tenasüh vardır. Haşir ve neşir yoktur. Cennet ve cehennem dünyevi iki remzdir. Beş vakit namaz Ali, Hasan, Hüseyin, Muhsin ve Fatımanın isimleridir. 30 gün oruç, 30 kişinin isminden kinayedir. Şarap içmek helaldir. (Haşa!) Şeytanların şeytanı  Ömer (radiyallahu anh)'dir. Sonra  Ebu bekir (radiyallahu anh) sonra  Osman (radiyallahu anh)'dır. Onlara göre  Ali (radiyallahu anh)'nin yeri bulutlardır. Bulut geçerken ona “Esselamu aleyke ya ebel Hasan” derler. Daha birçok sapık iddiaları olan bu Nusayrilere, Alevi de denilir. En-çok Suriye'nin Lazkiye kentinde bulunurlar.)

Şiilerin bir çeşidi de Hitabiyye'dir. Ebu'l-Hitab b. Ebi Zeyneb'in taraftarıdırlar. Bunlar da 12 imamın peygamber olduklarını, onlardan iki kişinin peygamberliklerinin devam ettiğini, birisini konuşmakta, diğerinin de susmakta olduğunu, konuşanın  Muhammed (aleyhisselam), susanın da  Ali (radiyallahu anh) olduğunu iddia ediyorlar. Bunlar Ebu'l-Hitab'a ibadet edercesine bağlıdırlar. Ebu'l-Hitab, Mansurilerin lideri Ebu Mansur el-Acli'nin yanına giderken Kufe'de İsa b. Musa tarafından öldürülmüştür. Bunlar fikirlerine muvafakat edenleri yalandan överler.

Şiilerin bir bölümü de Deziiyye'dir. (Deziiyye, Deziy b. Yunus el-Haik taraftarlarıdır. Deziy, Ca'fer es-Sadık zamanında yaşamıştır. Bu adam taraftarlarıyle beraber Cafer es-Sadık'ın evi etrafında durmadan dolaşmasına rağmen İslama olan düşmanlıklarından dolayı Ca'fer es-Sadık ve taraftarlarını lanetliyordu. Deziy' vahyi iddia ederdi. Arıya vahiy caiz ise, bize haydi haydi caizdir derdi. Bu adam öldürüldüğünde Ca'fer es-Sadık (radiyallahu anh) “Allah (celle celaluhu)'a hamdolsun, İslamı değiştirmek isteyen bu kişilere ölümden daha hayırlı bir şey yoktur. Bunlar kıyamete kadar dost edinemezler” demiştir.)

Beziiyyeler (Haşa!)

Ca'fer b. Muhammed'in Allah olduğunu ve her mü'mine vahiy gelebileceğini iddia ediyorlar.

Ebu Hasan el-Eş'ari, bazı Şiilerin Selman el-Farisi'nin uluhiyetini iddia ettiklerini söylemektedir. Bazı sapık sufiler de hoşlarına giden bir şey gördüklerinde “Olabilir ki Allah buna hulul etmiştir” diyorlar. Daha ileri giderek mabuduna erişen bir sufiden dini vecibelerin düşebileceğini de söylüyorlar.

Ebu Hasan el-Eş'ari sapık Şiilerin bir başka bölümü de ruh'ul Kudüs'ün Allah olduğunu sonra peygambere, akabinde Ali'ye (radiyallahu anh) O'nun akabinde de Hasan'a (radiyallahu anh) bu şekilde “el-Muntazar”a gelinceye kadar peyder pey şahıslara hulul ettiğini iddia ediyorlar. Bunlara göre oniki imam ilah mesabesindedir. Çünkü Ruhu'l-Kudüs  Ali (radiyallahu anh)'nin (Haşa!) Allah olduğunu iddia eden diğer bir Şii fırkası peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)e küfrediyorlar. İddialarına göre Ali (radiyallahu anh),emirlerini tebliğ etmek isterken Rasulullah'ı memur olarak göndermiştir. Fakat O peygamberliğin kendisine ait olduğunu iddia etmiştir.

Başka bir sapık şii fırkası da Allah (celle celaluhu)'ın beş kişiye hulul ettiğini, bu beş kişinin de Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), Ali, Hasan, Hüseyin ve Fatıma olduğunu söylüyorlar. Bu fırkanın beş düşmanı vardır. Onlar da:

Ebubekir (radiyallahu anh), Ömer, Osman, Muaviye ve Amr b. el-As'tır.

Başka bir sapık şii fırkası Sebeiyyedir. Abdullah b. Sebe'e bağlıdırlar. Ali (radiyallahu anh)'nin ölmediğini iddia ederler.  Ali (radiyallahu anh)'nin dünyaya dönüp yeri adaletle dolduracağını söylerler.

Bir başka sapık şii kolu da Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın Allah tarafından dünya işleri ile görevlendirildiğini, O da dünyayı yaratıp idare ettiğini iddia ediyorlar. Bunların bir başka fikri de imamların gerektiğinde şeratı hükümsüz kılabileceklerini ve meleklerin onlara vahiy getirdiklerini söylüyorlar.

Bazı şiiler de bulut geçtiğinde Ali'nin (radiyallahu anh) bu bulutta olduğunu söylerler.

El-Eş'ari, Nusayriylerin ve İsmailîlerin bile söyliyemedikleri şeyleri dahi söyleyen daha bir çok şii fırkaları zikretmiştir. (Bu her iki ekol de davalarını gizlice yürüterek Muhammed b. Nusary en-Numeyri yolunu takib ediyorlar. Bu da Hasan el-Askeri zamanında yaşamıştır. İsmaililerin ilk kurucusu Ebu'l Hattab b. Ebi Zeynebtir. Kendisi Ca'fer-i Sadık'ın arkadaşlarından idi.)

Nusayrilerin kötü sözlerinden biri aşağıdaki şiirdir.

Ali (radiyallahu anh)'den başka ilah olmadığına şehadet ederim.

Onun örtüsü sadik'ul-emin Muhammed'dir.

Ona varmanın tek yolu Selman'ın yoludur.

Nusayri'ler “Ramazan” otuz adamın ismi olduğunu iddia ediyorlar. Maalesef bütün musibetlerin başlangıcı rafiziliktir.

Ey Rafizi!

Senin naklettiklerinin hiç birisi ehl-i Sünnetten fakih, muhaddis ve müfessirlerine aid değildir. Ehl-i Sünetten Allah (celle celaluhu)'ın cisim olduğunu söyleyen olmamıştır. Allah (celle celaluhu)'ın dünyada değil ancak ahirette görülebileceği üzerine ittifak etmişlerdir. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) sahih hadiste şöyle buyurur:

“Biliniz ki, sizden hiç biriniz ölmedikçe Allah'ı göremiyecektir.”
(Müslim Fiten: 95, Tirmizi Fiten: 56)

Rafiziye şunu da hatırlatmak istiyoruz. Bir kimse veya bir guruptan herhangi birşey nakledecekse, o sözü kim söylemişse adını söylesin yoksa yalan olur.

Daha önce bahis konusu olan “Haşviyye” ye gelince, bunlarla kim kastedildiği kesin değildir. Ama daha önce belirtildiği gibi Haşviyye'den hadis ehlini kastediyorsan -ki öyle diyen rafiziler vardır- şunu iyi bil ki onların akidesi hadisin özüdür. Allah (celle celaluhu)'a hamd olsun ki senin iddia ettiğin gibi söyleyen yoktur.
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 688
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: “EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR
« Yanıtla #18 : 30.04.2016, 22:19 »
Ey Rafizi!

“Müşebbihe” lafzına gelince, kimin hakkında kullanmak istersen kullan.

Şüphesiz ki Ehl-i Sünnet Allah (celle celaluhu)'ı yaratıklara benzemekten tenzih ediyorlar.

Müşebbihe, Allah (celle celaluhu)'ın sıfatlarını yarattıklarının sıfatlarına benzetirler.

Ehl-i Sünnet ise; Allah (celle celaluhu)'ı kendisinin veya Rasalu'nun tavsif ettiği gibi tavsif ederler. (vasıflandırırlar). Onlar bu tavsifi yaparken tahrif yapmadıkları gibi, te'vile giderek sıfatları ta'til etmezler. Keyfiyete ve benzetmeye yanaşmazlar. Temsilsiz ve ta'tilsiz isbat ederler.

Allah (celle celaluhu):

“Onun misli gibi (ona benzer) hiçbir şey yoktur, O Semi'dir. Basir'dir” (Şura: 26/11)

Ayetiyle Allah (celle celaluhu)'ı yaratıklara benzetmeye ve sıfatlarını ta'til etmeye kakışanları reddetmiştir.

Ehl-i sünnet; Allah (celle celaluhu)'ı mutlak olarak yatma, uyuklama, unutma, acizlik ve bilmemezlik gibi noksan sıfatlardan tenzih ederler. O'nu kitap ve sünnette sabit olan kemal sıfatlarla tavsif ederler.


Ne var ki sıfatları inkar edenler, sıfatları isbat edenleri “Müşebbihe” ye benzetmekle itham ediyorlar.

Hatta Batıniler daha aşırı giderek Allah (celle celaluhu)'ı güzel isimleriyle temsiye eden herkesi Müşebbihe'den sayarak şöyle derler:

“Kim Allah (celle celaluhu)'a Hayy, Alim derse O'nu canlı ve alim varlıklara, kim Semi', Basir derse O'nu insana, kim Rauf, Rahim derse O'nu peygambere benzetmiştir.”


Daha ileri giden batıniler:

Biz Allah (celle celaluhu)'a “El-Mevcud” demeyiz. Bunu dersek O'nu varolma açısından diğer varlıklara benzetmiş oluruz, diyorlar. Yine bunlar Allah (celle celaluhu)'a ma'dum, Hayy ve Meyyit de demediklerini ayrıca ifade ediyorlar.

Batınilere şu cevap verilir:

Siz Allah (celle celaluhu)'ı varlığı mümkün olmayan bir şeye benzetiyorsunuz. Hatta yokluğunu iddia ediyorsunuz, iki zıddın bir araya gelmesi mümkün olmadığı gibi, ikisini de inkar etmek mümkün değildir. Böylelikle “Vacib'ul Vücud” u, “Mumteniu'l-Vücuda” dönüştürmüş oluyorsunuz.

“Biz ne şunu deriz ve ne de bunu” diyenlere deriz ki:

Sizin bu hakikat dışı iddialarınız gerçekleri iptal edemez. Belki sizin bu iddialarınız bir nevi safsatadır. “Ne mevcuddur” ne “Ma'dum” dur. diyenler safsatanın kendisini iddia etmişlerdir.

Safsata üç çeşittir.


- Birincisi hakikatleri inkar,

- İkincisi onun hakkında fikir beyanında bulunmama,

- Üçüncüsü onları insanların zanlarına terketmektir.

Bazıları da dördüncü safsata çeşidinin, alemin durmadan hakikatini değiştirdiğini iddia etmektir, demişlerdir.

Allah (celle celaluhu)'ın sıfatlarını isbat edenleri “Müşebbihe” diye onanların sapıklığı şuradan gelir:

“Teşbih” lafzı şümullü bir kelimedir. İki şey yoktur ki aralarında müşterek bir özellik olmasın. Bu müşterek özellik zihinde olduğu takdirde mutlaka görünüşte de olması şart değildir. Ekser itibariyle eşyada olan bu benzerliğin az çok farklı olmasıdır. Denilse ki yaratıklarda şöyle canlı, şöyle bilgili kimseler vardır. Bunların bu durumu:

Hayat ve ilimde birbirlerinin aynısı veya birinin hayat ve ilmi öbürünün hayat ve ilminin aynısı olmasını gerektirmez. Hayat ve ilme sahip olan bu iki varlığın gözler önünde aynı şekilde müşterek olmaları da şart değildir.

Cebriyeci olan Cehm b. Safvan Allah (celle celaluhu)'ı kullarının sahip olduğu hiçbir sıfatla tavsif etmemiştir. Ancak Allah (celle celaluhu)'a Kadir ve Halik ismini vermesi cebriyeci olmasındandır. Çünkü o kul için hiçbir kudret kabul etmiyordu.

Bu konunun tetkik edilebilmesi için “Teşbih” ve “Temsil” kelimelerinin manası üzerinde durmak gerekir. Kur'an-ı Kerim birçok yerlerde teşbih ve temsili reddetmiştir.

Allah (celle celaluhu) şöyle buyurur :

“O'nun misli gibi (benzeri) hiçbir şey yoktur.” (Şûra: 26/11),

“Allah'ın ismini taşıyan başka birini bilir misin?”
(Meryem: 19/65)

“Hiçbir şey de, O'na denk olmamıştır” (İhlâs: 112/4),

“Artık siz de Allah'ın eş ve benzeri olmadığını bildiğiniz halde, Allah'a eşler koşmayınız.”
(Bakara: 2/22),

“Artık Allah'a ortaklar koşmayın.” (Nahl: 74)

“Cisim”, “cevher”, “Tehayyuz = Bir yer tutma”, “cihet” kelimelerine gelince, Kitap, Sünnet, Sahabe ve Tabiin; isbatı ve reddi hakkında konuşmamışlardır. Bu kelimelerin manasını isbat ve red hususunda ilk konuşanlar Cehmiyye, Mu'tezile, Mücessime, Rafiziyye ve Mubtedi'e'dir.

Yukarıdaki kelimeleri reddedenler bu arada Allah ve Rasulunun isbat ettikleri İlim, Kudret, İrade gibi sıfatları ile bir şeyi sevmesini, ona rıza göstermesini ve yaratıklara nazaran yüksekliğini de inkar etmişlerdir. Bunlara göre Allah ne görülür, ne Kur'an ve ne de başka bir şeyle konuşur.

Yukarıdaki kelimeleri isbat edenler ise; Allah ve Rasulü'nün reddettikleri şeyleri de isbat etmeye kalkışarak, Allah (celle celaluhu)'ın dünyada göz ile görülebileceğini, onunla musafaha ve muanaka edilebileceğini, Arefe gecesi bir deveye binerek indiğini iddia ediyorlar. Bunlardan bazıları Allah (celle celaluhu)'ın pişmanlık duyduğunu, ağlayıp üzüldüğünü de söylüyorlar. Bu nitelendirme ise Allah (celle celaluhu)'ı kullara mahsus sıfatlarla nitelendirme demektir ki, kula has olan her sıfat noksandır.

Allah (celle celaluhu) onlardan münezzehtir. O Ahaddır -Birdir. Sameddir - Eksiksizdir.

- Ahadiyetle benzerliği reddederken,

- Samediyyetle de kemal sıfatlarla muttasıf olduğunu gösteriyor.


“Cisim” k
elimesine gelince, lügatte cisim; Asmai, Ebu Zeyd ve başkalarının zikrettiği gibi “beden” manasına gelir.

Allah (celle celaluhu) şöyle buyurur:

“Sen o münafıkları gördüğün zaman, kalıpları hoşuna gider”
(Münâfıkûn: 63/4),

“Allah ona bilgi ile vücud kuvveti bakımından bir üstünlük vermiştir” (Bakara: 2/247),

“Tûr'a çıkan Musa' nın arkasından, geride kalan kavmi süs eşyalarından bir buzağı heykeli yapıp onu ilah edindiler”.
(A'raf: 7/148)

Bineanaleyh cisimle kesafet, cüsse anlaşılmış oluyor. Bu şundan daha cüsselidir denilir. Ancak zamanla kelam alimleri İstılahında cismin manası umumileşerek -Araplar cisim dememelerine rağmen- onlar havaya da cisim adını verdiler. Akabinde bunlar arasında neye cisim denilebileceği hususunda ihtilaflar meydana geldi.

Kimine göre cisim sonu olan cevherlerden mürekkep bir şeydir. Çoğunluk bunu söylüyor. Buna Cevher-i Ferd de denir.

Kimine göre madde ve şekilden meydana gelmiştir. Felsefecilerin bazısı buna kaildir.

Kimine göre ne bundan ne de ondan mürekkeptir. Hişamiyye, Neccariyye, Kerramiyye v.b. dedikleri gibi.

Bunların bu fikirlerinin bir çok kitaplarda yeri yoktur. Doğrusu cisim Cenab-ı Allah (celle celaluhu)'ın yarattığı hayvanat, nebatat, maden gibi gözle görülen şeylere itlak olunur ki cisme, cevher-i ferd diyenlerin görüşü bu istikamettedir.

İkinci görüşe göre cevher sabit olup ancak şekil ve sıfatları değişir. Bunlara göre bir hakikat başka bir hakikata dönüşmediği gibi bir cins başka bir cinse de dönüşmez. Belki cevher olduğu gibi kalır. Fakat Allah (c. c.) o cevherin şeklini değiştiriyor. Bir çokları da cisimlerin ayrı bir cisme veya bir cinsin başka bir cinse dönüşmesi mümkün değildir, derler. Bu da fakih ve tabiblerin görüşüdür.

Yukarıda beyan ettiğim görüşlere sahip olanların -bildiğim kadariyle- ittifak ettikleri bir nokta vardır. O da cismin kendisine işaret edilebilen bir şey olmasıdır.

Akılcılar da, kendi nefsiyle kaim, kendisine işaret edilemeyen ve görünmeyen bir mevcudun varlığı hususunda üç görüşe ayrılarak ihtilafa düştüler.

Birinci görüşe göre; böyle bir varlık mümkün değildir.

İkincisine göre varlığı ve yokluğu mümkün olan yaratıklar için bu mümkün değildir.

Üçüncü görüşte olanlar, bu durum mümkün ve vacip olan her iki varlık hakkında da söz konusudur derler. Bu görüş de bazı felsefecilerin görüşüdür. Bu görüşü iddia edenler, görüşlerine:

“El-Mucerredat Ve'l-Mufarakat” adını vermişlerdir. Akılcıların çoğunluğu şunu demektedir:

Bizatihi var olan kendisine işaret edilemeyen ve görünmesi mümkün olmayan varlığın mevcudiyeti gözler önünde açık değil de zihinlerde vardır. Bunun delili de insanın vücudundan ayrılan ruhudur.

Felsefecilere göre melekler mücerred akıl ve ruhlardır. Onlar akli cevherlerdir.

Müslümanlar ve dinler tarihiyle ilgilenen bir çoklarına göre melekler nurdan yaratılmışlardır. Sahih Hadiste de bu şekilde sabittir. Allah (celle celaluhu) melekler hakkında şöyle buyurur:

“Dediler ki: “Rahman olan Allah” çocuk edindi (melekler Allah (celle celaluhu)'ın kızlarıdır), dendi” Allah bundan münezzehtir. Doğrusu melekler ikram olunmuş kullardır” (Enbiya: 21/26)

Allah (celle celaluhu), daha birçok yerde meleklerden bahsederken bu felsefeciler; Cibril (aleyhisselam)'in akl-ı faal veya peygamberin nefsinde hayal ettiği bir şekildir, dedikten sonra, Allah (celle celaluhu)'ın kelamı da uykuda iken insanın nefsinde doğan bir şey olduğunu sözlerine ilave ederler. Tabii ki Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın getirdiğini (Kur'an-ı Kerim ve Hadisler) bilen kimse, bunların sapıklığını ve müşriklerden daha fazla imandan uzak olduklarını anlar.

Düşünürlerin “cism”in hakikati hakkındaki münakaşaları bilindikten sonra şüphesiz olarak Allah Teala'nın mürekkep, madde veya şekil olmadığı, bölünüp parçalanmayı kabul etmediği, daha önce ayrı ayrı olup sonradan toplanmış olmadığı, aksine O Ahad = Bir, Samed = Noksansız, olduğu kesin olarak bilinmiş oldu. Mürekkeblikten anlaşılan bütün akli manalar Allah (celle celaluhu)'ın varlığına münafidir. Fakat felsefeciler daha ileri giderek, madem ki Allah (celle celaluhu)'ın sıfatları vardır şu halde mürekkebtir, eğer hakikati varsa o hakikat mücerred varlık değil belki mürekkebtir diyorlar.

Allah (celle celaluhu)'ın sıfatlarını isbat eden müslümanlar, felsefecilere şu cevabı veriyorlar:

Münakaşa “Mürekkeb” lafzında değildir. Bu “mürekkeb” lafzı Allah (celle celaluhu)'ın başkası tarafından terkib edildiğini gerektirir. Halbuki, hiçbir akıllı Allah (celle celaluhu)'ın mürekkeb olduğunu söylemez.

Zatının ilim, kudret, hayat gibi kemal sıfatlarını iktiza etmesine gelince; bildiğimiz kadarıyla bundan dolayı ona mürekkeb denmez. Lügatta da böyle bir şey yoktur.

Mürekkeb; parçaları ayrı ayrı olup sonradan tamamen veya kısmen birbirine girercesine toplanarak meydana gelen bir şeydir. Yiyecek, içecek, ilaç, bina, elbise ve süs eşyaları gibi.

Ondan sonra bütün akılcılar Allah (celle celaluhu) için çeşitli manalar isbat etmek mecburiyetinde kalıyorlar. Mu'tezile, Allah (celle celaluhu)'ın Hayy ve Kadir olduğunu kabul ediyor. Halbuki O'nun Hayy olmasıyla Kadir olması ayrı ayrı şeylerdir. Filozoflar ise Allah (celle celaluhu)'ın akil = idrak eder, Makul - idrak edilir ve akil - idrak olduğunu söylüyorlar.

Mulhidlerden Nusayr et-Tusi “Şerhul İşarat” adlı eserinde “İlim: ma'lum olandır” der.

Bu nazariyesinin batıl ve mücerret tasvirinden ibaret olduğu seraheten bilinmektedir. Onların kaçamak yolu yalnız terkib lafzının manasındadır.

Mürekkebin mutlaka onların dediği manada olmasını gerektiren bir delilleri yoktur. Onların dayanağı, mürekkebin kendi parçalarına muhtaç olması ve parçalarının ondan başka bir şey olmasıdır. Buna göre başkasına muhtaç olan varlık da kendi zatiyle var olamaz; aksine illetli bir varlık olur. Aslında ileriye sürdükleri bütün bu deliller illetlidir...

Çünkü “El-Vacib” lafzıyla, bir varlığın başkası tarafından değil veya bir illetten dolayı olmayıp, bizzat kendisiyle var olması anlaşılır. Yine bu lafızla Allah (celle celaluhu)'ın hiçbir şeye muhtaç olmadığı ve bizzat kendi nefsiyle kaim olduğu anlaşılmaktadır. Birinci ve ikinci görüşe göre sıfatlar Vacibul Vücuddur.

Üçüncü görüşe göre ise, nitelenen zatın kendisi Vacibul Vücuddur. Sıfata Vacibul Vücud denemez. Sıfat zatın kendisinden de ayrılamaz.

Rafizilerin:


“Allah (celle celaluhu)'ın ayrı ayrı zat ve sıfatları varsa, mürekkeb olur... Mürekkeb de parçalara muhtaçtır. Parçaları da ondan başka şeylerdir.”
demelerine gelince, şöyle diyoruz:

“Başkası” lâfzı mücmel olup açıklanması gerekir. “İki ayrı şey” denildiğinde iki mana anlaşılır.

Birincisi, ayrı ayrı olan iki şeyin zaman ve mekanla birbirlerinden ayrılmaları veya birleşmeleri mümkün olmasıdır.

İkincisi, bu iki şeyden herbirisinin diğerinden ayrı başka bir şey olmaması veya birini bilmemenin yanında yalnız diğerinin bilinmesidir. Bu görüşler en çok mutezile ve benzerlerinin görüşleridir.

Selef ise -İmam Ahmed ve başkası gibiler- “Başkası” lafzıyla her ikisi de anlaşılır, dedikleri için, bu manaları mutlak olarak kabul etmiyerek, “Allah (celle celaluhu)'ın ilmi Ondan başkasıdır veya Allah, ilminden ayrıdır”, fikrine kapılmazlar.

Binaenaleyh Selef; Allah ilimdir veya ilim Allah (celle celaluhu)'tan başka bir şeydir, demezler. Çünkü, Cehmiye (fırkası) Allah (celle celaluhu)'tan başka her şey mahluktur. Kelamı da Ondan başkası olduğuna göre O da mahluktur, derler. Halbuki Hadiste, Allah (celle celaluhu)'ın izzet ve azameti gibi sıfatlarıyla da yemin etmenin caiz olduğu sabit olmuştur.

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem):

“Allah'tan başkasıyla yemin eden, Allah'a ortak koşmuştur.” (Tirmizi Nüzur: 9,Nesai Eyman: 4,İbn Mace Keffaret: 2) buyurmuştur ki bundan da sıfatların Allah (celle celaluhu)'tan başkasının ismi altına giremiyeceği kesinlikle anlaşılmaktadır.

“Başkası”
lafzıyla O şeyin bizzat kendisi olmadığı isteniyorsa, şüphesiz ki ilim Alimin, kelam da, Mütekellimin kendisi değildir. Böylece mürekkebin kapsadığı çeşitli manalar anlaşılmış olduktan sonra, “Alim varsa, zat ve ilimden mürekkebtir” denilse, bu sözden zat ve ilm'in ayrı iki şey olup sonradan birleştikleri anlaşılmadığı gibi, birinin diğerinden ayrılmasının caiz olduğu da anlaşılmaz...

Belki bu sözden alim varsa, orada birbirinden ayrılmayan zat ve ilim vardır, anlaşılır.

Yaratıcının kendi sıfatlarını gerektirmesi hiçbir müsbet delili ortadan kaldırmadığı gibi, bu gerektirme, muhtaçlık olarak da isimlendirilemez.

Aynı şekilde mevsufun sıfatları ondan “cüz” olarak isimlendirilmesi lügatlarda dahi yoktur. Bu isimlendirme iddiacıların istilahında vardır. Felsefecilerin ve onlara uyanların korkutmalarına hayret edilecek bir durum yoktur.

Çokluk olmasın diye Allah (celle celaluhu)'ın eşyaya ve değişkenlik olmasın diye Allah (celle celaluhu)'ın cüziyata taalluk eden ilmini inkar edenler, “Teksir” (Çoğaltma) ve “Teğayyür” (Başkalaşma, değişme) lafızlarıyla muhatabı korkutuyorlar. Evet bu iki lafız mücmel ve nekra oldukları için ilahın bir kaç tane olması ve insanın değişmesi ile güneşin sarararak renk değiştirmesi gibi, Rabb'in de değişebileceği şüphesini veriyorlar. Muhatab, felsefecilerin Allah (celle celaluhu) bir şeyi yarattığında, kulunun duasına icabet ettiğinde, yarattığı bir şeyi gördüğünde ve Musa (aleyhisselam) ile konuştuğunda O'nun değiştiğini iddia ettiklerini de bilemez. Allah (celle celaluhu)'ın sıfatlarını inkar eden bu fırkalar, başkalarının da itiraf ettiği gibi hiçbir delile dayanmadan inkar ediyorlar. Halbuki şer'i ve akli deliller bu sıfatların varlığını gerektirirler.

Rafizinin

“Kendisine işaret edilen mürekkeb cisimdir” diye lügat manasına dayanması da doğru değildir.

Evet müslümanların cumhuru Allah (celle celaluhu)'ın cisim olmadığı üzerinde ittifak etmişlerdir. Onlar şöyle diyorlar:

“Allah cisimdir”
deyip onunla zatıyla kaim olduğunu, veya “cevherdir” deyip yine onun zatiyle kaim olduğunu kasteden kimse lafızda hata etmiş ise de kastettiği manadan dolayı hata etmemiştir.

Fakat Münferid cevherlerden mürekkebtir derse küfründe tereddüt vardır.
Sonra cisim mürekkeb cevherlerden meydana gelmiştir diyenler O'nu isimlendirmede, ihtilafa düştüler. Bazıları bu cevher, başkasının inzimamı ile cisim olur. İbnu'l-Bakillani ve Ebu Ya'lanın dediği de budur.

Kimine göre iki, kimine göre üç, dört, altı, sekiz, onaltı, kimine göre de otuzüç cevherin inzimamıyla cisim teşekkül eder. Binaenaleyh bu cevher lafzında luğavi, istilahi, akli ve şer'i münakaşanın bulunduğu açıkça ortaya çıkmış olunca vacip olanın kitap ve sünnete uymak olduğu kesinlikle anlaşılmış oldu.

Allah (celle celaluhu) şöyle buyurur:

“Allah'ın ipine sımsıkı sarılınız, tefrikaya düşmeyiniz.” (Âl-i İmran: 3/103),

“Rabbinizden size indirilen Kur'an'a uyun” (A'raf: 7/3),

“Onlara, Allah'ın indirdiği Kur'ana ve peygamberin hükmüne gelin denildiği zaman münafıkları görürsün ki senden düşmana bir dönüşle yüz çevirirler.” (Nisa: 4/61).

İbn-i Abbas (radiyallahu anh):


“Kur'ani okuyup onunla amel edenin dünyada dalalete düşmeyeceği, ahirette de bedbaht olmayacağı hususunda Allah Ona kefil olmuştur.” buyurduktan sonra:

“Her kim de benim zikrimden (Kur'andan) yüz çevirirse, ona dar bir geçim vardır ve onu, kıyamet günü kör olarak haşrederiz”
(Tâ-ha: 20/124) ayetini okudu.

Onun için biz, Allah ve Resulünün söz konusu ettikleri sıfatları kabul eder, yokluğundan bahsettiklerini de inkar ederiz. İsbat ve inkar hususunda da lafzen ve manen naslara bağlıyız.

Münakaşa mevzuu olan lafızlara -Cisim, cevher, bir yer tutma, cihet, terkib ve ta'yin- gelince onları dile getirenin kasdettiği mana anlaşılmadıkça isbat veya inkar manası verilmez.


Bu lafızları kullanan kimse isbat ve inkarda nasslara uygun sahih bir mana kasdetmişse, lafızda kasdettiği sahih manadan dolayı sevaba nail, mücmel lafız kullandığı için de bid'at işlemiş olur ki, azarlanmayı hakketmiş olur.
Hasımla yapılan münakaşada kullanılan lafızların durumu müstesnadır. Orada da lafizların esas manasına delalet edecek karineler kullanılmalıdır. Eğer bu lafızlarla batıl mana kasdediliyorsa, hatta hak ve batıl mana kasdedilip bu iki manayı muhataba açıklamak gayesi ile söylemişse bu kullanış da batıldır. İki kişi bir lafzın manası üzerine ittifak eder deliller üzerine münakaşa edecek olurlarsa bunlardan sevaba en yakın olanı ma'ruf olan lügate en yakın olanıdır.

“El - Muteheyyiz” lafzına gelince, bunun lügatteki manası:

Başkasının tarafına geçmektir. Allah (celle celaluhu) şöyle buyurur:

“... Veya başka birliğe katılıp savaşmak...”
(Enfal: 8/16)

Bu manada kullanıldığı takdirde “Mutehayyiz” in bir sınırla çevrilmiş olması şarttır. Allah (celle celaluhu)'ı ise yaratıklarından hiçbir şey çevreleyemez. Binaenaleyh bu kelimenin lügat manasını Allah (celle celaluhu) için kullanmak doğru değildir. Kelamcıların istilahındaki “Mutehayyiz” kelimesinin manası ise daha kapsamlıdır. Onlar her cismi mutehayyiz kabul ederler. Cisim ise onlara göre kendisine işaret edilen her varlıktır.

Gökler, arz ve içindekiler istilahlarına göre lügatte “Mutehayyiz” sayılırlar. Onlar bazen “Mutehayyiz” ile ma'dum olan birşeyi kastediyorlar. Mekan ise mevcut bir şey olup ma'dum mutehayyiz'in dışında kalır. Bütün cisimler mevcut bir şeyde değildir. Allah (celle celaluhu), yukarıdaki manadan da anlaşıldığı gibi mutehayyiz bir yerde değildir.

Fahretidin er-Razi  “Hayyiz”i = (Bir yerde mekan tutan) bazan mevcud bazan da ma'dum kabul eder. Akıl ve nakille biliniyor ki, Allah (celle celaluhu) yaratıklarından ayrıdır. Çünkü O göklerin ve yerin, yaratılışından önce de vardı. Onları yarattıktan sonra, onlara dahil olmuş veya onlar varlığına dahil olmuşlardır, denilemez. Her iki hal de de Allah için bu durum caiz değildir. Böylece Allah (celle celaluhu)'ın yaratıklardan ayrı olduğu belirlenmiş oldu.

Sıfatları kabul etmeyenler, Allah (celle celaluhu)'ın yaratıklarından ayrı olmayıp onların dahilinde de değildir diyorlar. Bu da aklen mümkün değildir. Öte yandan da bu hüküm akli değil vehmi olduğunu iddia ediyorlar. Ondan sonra da tenakuza düşerek şöyle söylüyorlar:

Allah arşın üstüne olsaydı cisim olması gerekirdi.
Çünkü Arştan ayrı olması şarttır. Onlara şöyle cevap verilir:

Aklın gereği olarak bilinir ki, mevcud alemin dışında olan ve cisim olmayan bir varlığı isbat etmek, kendi zatıyla kaim olan bir varlığın yarattığı alemin içinde veya dışında olmadığını isbat etmekten daha kolaydır.

“Cihet”
lâfzından da yüce alemler gibi mevcud bir şey kasdedilir. Felekler gibi Alemin ötesi gibi gayr-ı mevcud olan bir şey de kasdedilir. İkinci mana kasdedildiği zaman her cisim bir cihettedir denilebilir. Birinci mana kasdedildiğinde bir cismin bir başka cisimde olması mümteni' olur. Kim ki “Allah bir cihettedir” deyip bununla mevcud olanı kasdederse, Allah (celle celaluhu)'tan başkası onun yarattığı olup ve bir cihette = yerde olduğu için, bu sözü söyleyen hata işlemiştir. Yok eğer bu sözüyle alemin ötesini kasdedip, “Allah, alemin üstündedir” derse isabet etmiştir. Alemin üstünde Allah (celle celaluhu)'tan başka mevcud olmadığına göre Allah (celle celaluhu) mevcudların hiç birisinde yer almamış demektir.

Kelamcılar Allah (celle celaluhu)'a verilen isimlerle kulların isimlendirilmesi hususunda münakaşa ettiler. Mevcud, Hayy, Alim, Kadir, gibi. Kelamcıların bazısı bu isimlendirmenin lafzi olduğunu, aralarında bulunan bir benzerlikten dolayı olmadığını söylüyorlar. Bu lafzı isimlendirme mesela “Vücud” kelimesinde yapılacak olursa mümkün ve Vacibül Vücud olan varlıkları başka sıfatlarla birbirinden ayırmak şarttır. Böylece Vücud ismi için kullanılışına göre “Vacibül Vücud” ve “Mümkinül Vücud” şeklinde mürekkeb bir ifade şekli ortaya çıkmış olur. Bu görüş Şehristani, Razi ve Amidi gibi müteahhir kelamcıların görüşüdür. Aynı görüşün Eş'ari ve Ebu'l-Hüseyin el-Basriye ait olduğu söylenmiş ise de bu iddia yanlıştır. Çünkü bunlar, bir şeyin vücudu o şeyin hakikatidir. Halleri değil demek suretiyle vücud kelimesi Allah hakkında kullanılınca Vacibül Vücud'a yaratıklar hakkında kullanılınca da Mümkinül Vücud'a işaret ettiğini ifade etmişlerdir.

Şii Ebu Haşim ve tabileri olan Mu'tezile ise Allah (celle celaluhu)'ın “Vücud” u hakikatine ziyade edilmiş bir şey olduğunu söylüyorlar.

Batınilerden bazısı ile Cehmiyyenin aşırı gidenleri Allah (celle celaluhu)'a nisbet edilen isimlerin mecazi, kullarda ise hakiki olduklarını iddia ediyor ve “Hayy” sıfatının da bu kabilden olduğunu söylüyorlar. Ebu'l Abbas Ennaşii ise bunun aksini ileri sürmüştür.

İbn-i Hazm
ise isimlerin mana ifade etmediğini iddia ederek mesela “Alim” ilme, “Kadir” kudrete delalet etmez dedikten sonra, bu kelimelerin mücerred alem olduklarını ileri sürüyor. Güya teşbihi ortadan kaldırmak için ileri sürülen bu aşırı fikirler, hadd-i zatında Allah (celle celaluhu)'ın sıfatları inkar etmekten başka birşey değildir. Razi de aynı şekilde yanılmıştır. Zira o şöyle diyor:

Allah (celle celaluhu)'a mevcud, mahluka da mevcud diyecek olursak aralarında müşterek olan ve hariçte bulunan bir vücud olması gerekir. Çünkü vücud kelimesi her ikisine de şamildir. O zaman ikisini birbirinden ayıracak bir özellik bulunması şarttır. Bu özellik de hakikatin ta kendisidir. Dolayısı ile müşterek bir vücud ve onları birbirinden ayıran bir hakikat vardır. Aslında bunlar çelişki içindedirler. Çünkü “Vücud”u vacib ve “mümkün” olmak üzere ikiye ayırıyorlar. Umumi, külli isimlerin kısımlara ayrılması, müşterek lafızların kısımlara ayrılmasına benzemez. “Süheyl” lâfzının bir yıldıza ve İbn-i Amr'a delalet ettiği gibi. Çünkü müşterek lafızlara şu ve bu kısma ayrılır denmez. Ancak bu müşterek lafız şu ve bu manalara şamil olur denir. Bu durum lügatin gereği olup akli bir taksim değildir. Akli taksim ise, umumi lafzın ifade ettiği mananın kısımlara ayrılmasıdır.

Rafizi ve benzerleri “Müşebbihenin sözü” nden Allah (celle celaluhu)'ın kullara verilen isimlerle isimlendirmek teşbih sayıldığını kasdediyorlarsa, kendisi -Yani Rafizi İbn'ul-Mutahhar- ve bütün insanlar Müşebbihedir. Yok eğer Rafizi ve tabileri Allah (celle celaluhu)'ın sıfatlarını kulların sıfatlarına benzetiyorlarsa bununla hem sıfatları inkar ediyorlar, hem de sapıtıyorlar. Bu sapıklık herkesten daha çok kendilerinde mevcuttur.


“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 688
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: “EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR
« Yanıtla #19 : 30.04.2016, 22:49 »
Sen ey Rafizi!

Manalarını bilmediğin ve kullanılacak yerlerini tayin etmediğin lafızlarla konuşuyorsun. Sen kendi kendine bir şeyler uydurarak müşebbiheden -Allahu alem- başkasını değil Bağdad ve Irak'ta bulunan Hanbelileri kasdediyorsun. Bu da cahilliğinden kaynaklanır.

Çünkü Hanbelilerin Ehl-i Sünet ve'l-Cemaattan ayrı, başlı başına iddia ettikleri bir fikirleri yoktur.

Onların bütün dedikleri sair ehl-i sünnet ve'l-Cemaatın dedikleridir.

Ehl-i Sünnet vel-Cemaatın mezhebi; bilinen eski bir mezheb olup; Ebu Hanife, Malik, Şafii ve Ahmed b. Hanbel -Allah onlardan razı olsun- yaratılmadan önce vardı.

Bu sahabelerin Allah Rasulü'nden almış oldukları mezheptir. Bu mezhebe aykırı hareket eden ehi-i sünnet ve'l Cemaat yanında bid'atçıdır. (ehl-i bid'atten sayılır)

Ehl-i Sünnet sahabe icmaının hüccet (hak) olduğu üzerinde ittifak etmişlerdir. Ama onlardan sonra gelenlerin icmaları hususunda ihtilaf etmişlerdir. (sonrakilerin icmaının tartışılabileceği görüşündedirler.)

İmam Ahmed bin Hanbel sünnette imam olması ve zorluklara tahammülü hususunda meşhur olmuşsa bu onun başlı başına bir fikri ortaya koymasından değildir. Aksine sünnete sarılması, müslümanları ona davet etmesi ve sünnetten ayrılmamak için uğradığı zorluklara tahammül etmesindendir. Daha önceki imamlar ise bu fitneler doğmadan önce vefat etmişlerdi.

Hicri üçüncü asrın başlarında Halife Me'mun ve kardeşi Mu'tasım ve daha sonra gelen El-Vasık zamanında sıfatları inkar eden Cehmiyye fitnesi zuhur edip, bu sapık mezhep mensupları insanları Allah (celle celaluhu)'ın sıfatlarını inkar etmeye çağırınca -ki bu mezhep sonradan rafizilerin mezhebi olmuştur- ve bu mezhebe bazı Amirleri de sokunca Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat bu durumlarını nazarı dikkate alarak onlara muvafakat etmemişlerdir. Hatta bunun üzerine ehl-i sünet alimlerini ölümle tehdit etmişlerdir. Bazılarını tehdit ederken, fitne çıkarmak için diğer bazılarına mükafaat vadetmişlerdir. Ahmed b. Hanbel bütün bu musibetlere sabretmiştir. Hatta bir müddet onu hapsetmişler, sonra onu alimleriyle münazaraya çağırmışlar, bunun neticesinde de alimleri günbegün yenilgiye uğrayarak ondan kaçmışlardır. Onu ilzam edecek deliller getiremeyince ve İmam Ahmed de onların hatalarını birer birer ortaya koyunca, Basra ve diğer şehirlerden Ebu İsa Muhammed b. İsa ve benzerleri olan kelamcıları çağırdılar. Münazara yalnız mutezilelerle değil, Cehmiyyenin cinsinden olan Neccariyye, Darariyye ve Murcienin her çeşidiyle yapılıyordu. Her Mutezile Cehmidir, fakat her Cehmi, Mutezili değildir. Ama Cehmiler daha inkarcıdır. Çünkü isim ve sıfatları da inkar ediyorlar. Mutezile ise yalnız sıfatları kabul etmiyorlar. Bişr'ul Müreysi Cehmilerin büyüklerinden ve Murcieden sayılırdı. Bununla beraber Mutezili değildi.

İmam Ahmed b. Hanbel'in başına gelen bu musibetlerle ilgili olarak bir çok tedkik ve araştırmalar yapılmıştır. Allah (celle celaluhu) Ahmed (radiyallahu anh) ve tabilerinin şerefini yüceltsin.

Ama Rafizi kanaatince onları usul ve fürudan çıkaracak şekilde her guruba saldırarak, yalnız kendi gurubunun hatadan ari olduğunu iddia ediyor. Akıllı olan bütün müslümanlar, rafizinın gurubundan daha cahil, sapık, yalancı, bidatçı, her türlü kötülüğe yakın ve her türlü iyilikten de uzak hiçbir gurup olmadığı hususunda ittifak etmişlerdir. Bunun içindir ki El-Eş'ari “El-Mekalat” adlı eserini te'lif ederken önce bu sapıkların iddialarını zikretmiş, sonra ehl-i sünnet ve hadis alimlerinin sözleriyle kitabını bitirmiştir. En sonra da El-Eş' ari; fikrinin ehl-i sünnet ve hadisin fikri olduğunu ayrıca belirtmiştir.

Rafizinin “Eser” ehlini ve Allah (celle celaluhu)'ın sıfatlarını isbat edenleri “Müşebbihe” diye isimlendirmesi, yine onların ilk üç halifenin hilafetini kabul edeni “Nasibi” diye isimlendirmeleri gibidir.

(Ehlul Eser: Eser ehli, yani Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'dan sahih olarak gelen hadislere sımsıkı sarılan kimseler demektir. Çünkü Rasulullah insanlara iyiliği öğreten öğretmen, Allah tarafından hak din ile gönderilen bir elçidir. Allah (celle celaluhu)'ın sıfatlarını olduğu gibi kabul edenlere de “isbat ehli” denilir. Bunlar ğayb ile ilgili olarak Rasulullah'tan gelen herşeyi olduğu gibi kabul ederler. Allah (celle celaluhu)'ın sıfatları gibi. Bu sıfatlara nass'da varid olduğu şekilde inanırlar. Onları te'vil etmezler ve değiştirmezler. Bu kimseler sünnetin koruyucularıdır.)


Yine rafizilerin itikadına göre Ali (radiyallahu anh) ilk üç halifeden alakasını tamamen kesmediği müddetçe velayet hakkına sahip değildir. Nasibilik de ehl-i beyte düşmanlık etmektir.

(Ehl-i beyte en büyük düşmanlık, onlara iftira ederek, cedleri olan Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in risaletine zıt olan bir mezhebi dinin içine uydurup sokmaktır. Ondan sonra da Muhammed ümmetinden ve onun mümtaz dostları ve Ali'nin (radiyallahu anh) kardeşleri olan Ashab-i Kirama küfretmek ve hakaret etmektir. İşte bu nevi zulüm eskiden beri Rafizilerde vardır ve halen de devam etmektedir. Zaman geçtikçe de bu yoldaki sapıklıkları artmaktadır. Bütün bunları bu kitapta görmeniz mümkündür. Hatta “Nehcül Belağa” Ali (radiyallahu anh) adına ashaba zem eden sözlerle doludur.)


Kitap ve sünnette ne “Nasibe”, ne “Müşebbihe”, ne “Haşviyye” ve ne de “Rafizi” kelimeleri vardır. Biz “Rafiziler” diyorsak bu ismi ta'rif için kullanıyoruz. Nass ile zemmedilen her şeyin bu ismin kapsamına girdiğini belirtmek için.

Böylece “Rafızilik” kelimesi doğruluk ve iyiliği idam eden bu cahillerin işareti olmuş oldu.

Ey Rafizi! “Davud et-Tai” diye bahsettiğin kimse, aslında bu zat değildir. Belki “Davud el-Cevaribî”dir.

El-Eş'ari şöyle diyor :

Davud el-Cevaribî ve Mukatil b. Süleyman:

Allah (celle celaluhu) için, O cisimdir, cüssedir, uzuvları vardır, insan suretindedir, et, kan ve kemikten ibarettir. O -bütün bunlara rağmen- hiçbir şeye benzemez, dediler. Hişam b. Salim el-Cevaliki  de: ( Şii alim ve liderlerindendir. Daha önce hakkında bilgi verilmiştir.)

Allah (celle celaluhu) (Haşa!) İnsan suretindedir, diyor. Ama et ve kandan olmasını reddederek, onun parlayan bir nur ve beş duyu organına sahip olduğunu iddia ediyor. İşitmesi görmesinden ayrıdır. Diğer organları da böyledir. El, ayak, göz, ağız, burun ve uzunca bir saçı vardır, diyor.

Dedim ki: (Ş. İslam İbn-i Teymiye)

Ey Rafizi!

Eş'ari bu sözleri Mu'tezile kitaplarından naklediyor. Sözlerinde Mukatil bin Süleyman'a nisbet edilenler vardır. Bu sözlerde ziyadelikler olduğu kabul edilebilir. Mukatilin bu dereceye varmasını zannetmiyorum.

Çünkü, İmam-ı Şafii şöyle diyor:

Tefsir yapmak isteyen Mukatil bin Süleyman'a, fıkhı isteyen Ebu Hanife'ye muhtaçtır.


Davud et-Tai  ise fakiri, zahid, abid idi. (Ebu Süleyman Davud b. Nusayr olup 110 da vefat etmiştir. Fakih, abid, ve zahid idi. Ebu Hanife, Seyri, Şüreyk ve İbn-i ebi Leyla'nın muasırıdır. Hepsinden ilim almıştır. Onun hakkında “Eğer bu zat geçmiş ümmetlerden olsaydı Allah ondan bahsedecekti” denilmiştir. Rafizinin Davut et-Tai'yi, Davud el-Cevaliki yerine zikretmesi ne büyük bir cehalettir!)

O, bu sapık sözlerden bir şey söylememiş ve bu sapıklığa girmemiştir.


Rafizi şöyle diyor:

“Ehl-i Sünnetten bazısı; Allah, her Cuma gecesinde henüz tüyü bitmemiş bir genç gibi ve bir merkebe binmiş olarak iner. Öyle ki O âlimlerden bazısı Bağdat'ta her cuma gecesi damlar üzerine içine arpa koyduğu bir yemlik koyar. Böylece merkep dam üzerinde arpa yemekle meşgul olurken, Allah (celle celaluhu) da, “Tevbe eden yok mu?” nidalarıyla meşgul oluyor” diyor.

Ey Rafizi!


Bu ve benzen sözler ya tamamen bir iftira, veya bir zır cahilin iddiasıdır.

(Şiilerin muhtelif asırlarda İslam tarihine soktukları ve Rasulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem), Ali'ye (radiyallahu anh) ehl-i beytine isnad ettikleri iftiraları bilen kimse -Seleflerinin merkebleriyle birlikte Sirdab (Mağara)ın kapısı önünde Muntazar imamlarını bekleyip, Allah (celle celaluhu)'tan Onun bir an önce gönderilmesini istemeleri gibi- şüphesiz ki bu gülünç hurafelerin de onların uydurmalarından olduğunu bilir. Çünkü bütün ana hatlarıyla bu hadise Şiilerin aklına münasibtir. İbnul Mutahhar da Seleflerine Muvafakat ederek bu uydurma haberi kitabına koymuştur. Haşereler canı istedikleri şeylere konarlar.)


Bu sözler bilinen bir alimin olamaz. Allah (celle celaluhu) ehl-i sünnetin alimlerini, belki bütün ehl-i süneti, çocuklardan bile suduru mümkün olmayan böyle iftiralardan korumuştur.


Sonra ne yalan ve ne de zaif bir isnadla böyle bir söz rivayet edilmiş değildir. Hiç kimse, Allah cuma gecesi iniyor ve henüz sakalı bitmemiş bir genç suretindedir, dememiştir. Bu haber Cemel el-Evrak'ın “Allah arefe gecesinde iner, yayalara sarılır, binitlerle de toka yapar” uydurma hadisine benzer.

Allah (celle celaluhu) bu haberi uyduranın yüzünü karartsın. Alemde daha nice yalanlar vardır, fakat bu yalanların onda dokuzu, belki daha fazlası rafizilerin elindedir.

Allah (celle celaluhu)'ın en yakın göğe (en yakın göğe (en yakın göğe (dünya semasına))) inmesi ile ilgili olan hadisler mutevatirdir. Arefe gecesinde yaklaşması ile ilgili hadis de Müslim tarafından tahric edilmiştir. Fakat Allah (celle celaluhu)'ın nüzul ve istivasının keyfiyetini bilmiyoruz.


Rafizi İbnu'l-Mutahhar şöyle diyor:

“Kerramiyye, Allah yüksek bir yerdedir diyorlar. Bir cihette olan bir şeyin sonradan olup ve o cihete muhtaç olduğunu bilmiyorlar.”

Evet, bu söz Kerramiyye ve ilk büyük şiilerin mezhebine aittir. Sen de bunun batıl olduğuna dair bir delil zikretmemişsin. Bütün mü'minler “Cihet” lafzından bahsetmeseler de Allah (celle celaluhu)'ın alemin fevkinde olduğunu kabul ederler. Evet onlar ma'budlarının alemin üstünde olduğu inancı ile yoğrulmuşlardır.

Ebu Ca'fer el-Hemedani (Ebu Ca'fer el-Hemedani, Muhammed b. Hasan b. Muhammed'dir. Hadiste sağlam hafızdır. Asrında yaşayan Horasan, Irak ve Hicaz'daki hadis hafızlarından rivayet etmiştir. İbnus-Sem'ani: Asrında ondan daha çok hadis dinleyeni görmedim, diyor. H. 531 de vefat etmiştir. )

Ebul Mealiye şu soruyu soruyor:

İstivanın nasslara dayanmayan, semai bir yorum ile bilindiğinin manası nedir? Halbuki istiva ile ilgili rivayet olmasaydı onu bilemezdik. Sen de bunu te'vil etmeye kalkışıyorsun. Bu iddianı terket. Kalbimizde ve zaruri olarak hissettiğimiz şeyden bahset. O da şudur:

Şunu kesinlikle biliyoruz ki, her “Ya Allah!” diyen kimse diliyle bu kelimeyi telaffuz etmeden mutlaka kalbinde yüksekliği kasdeden bir mana hisseder. Sağa -sola dönüp başka bir manayı kasdetmeye yeltenmez. Bu hissi kalbimizden söküp atacak bir yol gösterebilir misin?

Bunun üzerine muhatab sarığıyla oynayarak:

Hemedani beni şaşırttı dedi. İşte bununla Allah (celle celaluhu)'ın alemin üstünde olduğunu nefyeden delilin nazari olduğu anlaşılmış oldu. Bu nazarı delil de hiçbir zaman fıtratın zaruretini değiştiremez. Hele mütevatir nassları asla ortadan kaldıramaz.

Zaruri olan bir şeyi nazari iddialarla ortadan kaldırmak mümkün değildir.

Aslında böyle bir yola tevessül edilmesi halinde nazari deliller de temelden sarsılmış olur. Çünkü böyle bir yol aslın ferini çürütmek olur ki, neticede nazari ve zaruri bütün deliller hükümsüz kalır.

İşte Kerramiler akli delillerle Allah (celle celaluhu)'ın yukarı cihette olduğunu kabul ediyorlar. Onlara göre iki şey varsa bunlar ya girift veya ayrıdırlar. Bunun böyle olmasını da zaruri görerek, mevcut olup da kendisine işaret edilemeyen bir şeyin varlığını kabul etmek aklı ve hissi zorlamak olur.

İşte Kur'an-ı Kerim bir çok yerlerde Allah (celle celaluhu)'ın yüksekte olduğunu açıklamaktadır. Hatta bu yerlerin üçyüz kadar olduğunu söylemişlerdir. Sünnet ise bununla doludur. Selefin sözleri Onların bu hususta ittifak ettiklerini göstermektedir. Bunun zıddını iddia edenlerin delil getirmeleri gerekir.

Rafizinin “Herhangi bir yerde olan her şeyin hadis ve o cihete muhtaç olması gerekir” sözü, şu iki şartın tahakkuku halinde doğrudur.

Birincisi, cihetin maddeten mevcut olması ve kendisine bizzat işaret edilebilmesi,

İkincisi, o varlıktan ayrılmamasıdır.

Şüphesiz ki Halikın bir cihet (yer) içinde olduğunu ve o cihete ihtiyacı bulunduğunu söyleyen kimse Allah (celle celaluhu)'ı mekana muhtaç kılmıştır. Bunu kimse iddia etmemiştir. Çünkü Arşı O yaratmıştır. Dolayısıyla Ona muhtaç olmadığı kesindir.

Allah (celle celaluhu)'ın arşın üstünde olması hiçbir zaman O'nun arşa muhtaç olduğunu gerektirmez. Kaldı ki Allah (celle celaluhu) alemi tabaka tabaka yaratmasına rağmen yüksektekini alttakine muhtaç kılmamıştır. Yerin üstünde boşluk, onu da bulut, gökler ve arş takib eder ki, biz bütün bu varlıklar karşısında mutlak kuvvetin Allah'ta olduğuna inanıyoruz. Arşın meleklerini ve güçlerini yine Allah (celle celaluhu) yaratmıştır.

Ey Rafizi!

Senin selefin olan El-Kummi Er-Rafizi “Arş Allah (celle celaluhu)'ı taşıyor” derse ona nasıl cevab verebilirsin? Veremezsin. İstivayı kabul edenler şöyle diyor:

“Allah arşa muhtaç değildir. Allah her şeye kadirdir. Allah (celle celaluhu)'ın kendisini taşıyacak bir varlığı yaratmaya kadir olması, O'nun yüceliğine delalet ediyor. Hiçbir zaman O'na muhtaçtır, denilemez.”

Daha önce “Cihet” lafzıyla biri yaratılmış mevcud, diğeri ma'dum olan iki şey kasdedilir, demiştik. “Allah alemin üstündedir” diyenlerin tümü Onun yaratılmış ve mevcut olan bir yerde olduğunu söylemezler. Ancak “cihetten” arş-ı a'la kasdedilirse elbette ki, Allah arşın üstündedir. Semanın üstündedir, diye hadislerde beyan edildiği gibi.

Rafiziler ise “Cihet” lafzını genel manasıyla olarak Allah (celle celaluhu)'ın bir cihette olduğunu kabul etmek, O'nun o cihetin (yer) içinde olmasını kabul etmek gibidir, şüphesini ortaya koydular. İnsanın evinde olduğu gibi. Buna dayanarak, böyle olması halinde Allah başkasına muhtaç olur, dediler. Aslında bütün bunlar tutarsız iddialardır.

Rafiziler devamla şöyle dediler:

“Allah bir cihette olsaydı, cisim olması gerekirdi. Her cisim de sonradan yaratılmıştır. Çünkü cisim değişikliklerden kurtulamadığı için sonradan olmadır.”

Evet bu iddialar da münakaşa konusudurlar. Hatta bazı alimler:

Cisim olmayan bir şey cihette olabilir, demişlerdir. Bu alimlerin sözlerine itiraz edilerek:

Bu fikriniz akla aykırıdır, denilecek olursa; bizim fikrimiz, alemin içinde ve dışında olmayan bir mevcudu kabul etmekten akla daha çok yakındır, diyeceklerdir. Bazıları da, ner cismin hais -sonradan olma- olduğunu kabul etmezler. Kerramiyye ve ilk şiiler gibi. Bunlar “cisim hadislerden kurtulmaz” fikrini de kabul etmezler. Hadîs, Kelam ve felsefecilerin bir çoğu da “havadisle -sonradan yaratılanlar- ilgisi olan herşey hadistir” sözünde münakaşa etmişlerdir.


“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 688
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: “EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR
« Yanıtla #20 : 25.05.2016, 13:25 »
Rafizi şöyle diyor:

“Ehl-i sünnetin çoğu, Allah (celle celaluhu)'ın kötüyü ve küfrü yarattığını, bütün bunların O'nun kaza ve kaderiyle meydana geldiklerini, kulun bu hususta tesiri olmadığını ve Allah (celle celaluhu)'ın kafirden taat değil ma'siyet istediğini söylüyorlar.”

Ey Rafizi!

Daha önce belirttiğimiz gibi kader, hidayet ve dalalet meseleleri imameti ilgilendirmezler. Neden bunları tekrar ortaya atıyorsun?

Gerçek olan şu ki, rafizilerden bir bölüm kaderin gereği olarak Ebu Bekir ve Ömer'in imametini kabul ederken, diğer bir kısım rafiziler de bunun aksini iddia etmişlerdir. Bu iki görüş sahipleri asla bir noktada birleşmemişlerdir. Üstelik ehl-i beytten kadere iman ve sıfatları kabul ettikleri hususunda sayılamayacak kadar rivayetler vardır. Lakin son rafiziler, cehmiyye görüşlerini ve kaderi inkarı rafiziliklerine eklediler. İbnul Mutahhar gibi.

Rafizi şöyle diyor:

“Ehl-i sünnet: Kulun küfür ve ma'siyetlerde rolü yoktur, diyorlar.”

Ey Rafizi!

Senin bu naklin de batıldır. Çünkü Kadere inanan bütün müslümanlar kulun kendi fiilini yine kendisinin yaptığını ve Onun bir güç ve kuvveti olduğunu kabul ederler. Bunun yanında sebeplerin tesirini de inkar etmezler. Onlar şöyle derler: Allah (celle celaluhu), rüzgarlardan bulutu yaratmış, yağmuru bulutlardan indirmiş ve nebatatı da yağmurlarla bitirmiştir. Yani sebep ve müsebbibi de yaratan Allah'tır. Ancak Eş'ari: Kulun fiilini Allah (celle celaluhu) yaratır. Kulun yaptığı fiil kendisinin olmayıp onun ancak fiilinde kesbi vardır, diyor.

Rafizi şöyle diyor: 

“Ehl-i Sünnet; Allah (celle celaluhu) kafirden ma'siyet ister, diyorlar.”

Ey Rafizi!


Ehl-i Sünnetin çoğunluğu irade, mahabbet ve rıza'yı birbirinden ayırarak şöyle diyorlar: Allah ma'siyetleri yaratırsa da onları sevmez ve onlara rıza göstermez. Aksine onlara buğzeder. Tahkik ehli “irade” nin Kur'anda iki manaya geldiğini, birini kaderi (kevni), diğerinin de şer'i olduğunu söylerler. Şer'i irade yalnız mahabbeti ve rıza'yı kapsar, Kaderi (kevni) irade ise bütün havadisi içine alır. Binaenaleyh Allah (celle celaluhu)'ın dilediği olur, dilemediği de olmaz.

Allah (celle celaluhu), şöyle buyurur:

“Allah kimi doğru yola koymak isterse Onun kalbini İslamiyet'e açar, kimi de saptırmak isterse, göğe yükseltiyormuş gibi, kalbini dar ve sıkıntılı kılar...” (En'am: 6/125),

“...Allah sizi azdırmak isterse...” (Hud: 11/34)

Buradaki irade saptırma ve azdırmaya taalluk etmiştir. Şer'i iradeye misal olarak Allah (celle celaluhu) şöyle buyurur:

“Allah (celle celaluhu) size açıklamak ve sizden öncekilerin yollarını göstermek ve tevbenizi kabul etmek ister...”
(Nisa: 26);

“...Alllah(c.c) sizi zorlamak istemez...” (Maide: 6),

“...Ey Peygamberin ev halkı! Şüphesiz Allah(c.c) sizden kusuru giderip sizi tertemiz yapmak ister.” (Ahzab: 33)

İşte bu irade diğerinden ayrı bir irade şeklidir.

Rafizi şöyle diyor:

“Yukardaki söz kabul edildiği taktirde çirkin şeyler ortaya çıkar. Mesela Allah (celle celaluhu) bütün zalimlerden daha zalim kabul edilmiş olur. Çünkü Allah kafire küfrü mukadder etmesine ve iman etmesi için onda hiçbir kudret yaratmamasına rağmen onu küfründen dolayı cezalandırır.”

Ey Rafizi!

Daha önce belirttiğimiz gibi Cumhur “Zulüm” kelimesinin tefsirinde iki görüş ileriye sürerek ihtilaf etmişlerdir.

Birincisi: Allah (celle celaluhu) için zulüm mümkün değildir, istikametindedir. Eş'ari, Kadı Ebubekr, Ebui Meali, Kadı Ebu Ya'le ve İbnu'z-Zağûni bu görüştedirler. Onlar şöyle diyorlar:

“Allah (celle celaluhu) yalan söylemeye, zulmetmeye ve kötülük yapmaya muktedir değildir. Onu bunlardan biri ile tavsif etmek caiz değildir.”

Onların bu husustaki delilleri, Allah (celle celaluhu)'ın yalan söyleyenin, zulmedenin ve kötülük işleyenin zemmedilmesiyle ilgili olarak hükümler koymasıdır.

Bu zatların sözlerine gelince şöyle deriz: Aslında zemme mucip olan sebep kişinin başkasının malıyla tasarruf etmesi veya emre itaatsizlikte bulunmasıdır. Halbuki bir başkasının Allah (celle celaluhu)'a emretmesi veya Allah (celle celaluhu)'ın bir başkasının malında tasarrufta bulunması diye bir şey yoktur. Çünkü her şey Allah (celle celaluhu)'ındır. İyas b. Muaviye el-Muzeni (Bu zat 44-121 yılları arasında yaşamıştır. Fesahat ehlinin lideri sayılır. Kesicin zeka ve Kuvvetli aklından dolayı darb-ı mesellerle anılır. Ömer b. Abdülazizin emri ile Basra valiliğini yapmıştır.) şöyle diyor: “Aklımı kullanarak yalnız kaderiyecilerle münakaşa ettim. Onlara: “Zulüm nedir?” diye sorunca: “İnsanın kendisine has olmayan şeylerde tasarruf etmesidir”dediler. Ben de onlara: “Her şey Allah (celle celaluhu)'ındır, dedim.”

İkinci görüş şöyledir: Allah zulüm yapabilecek güçtedir, fakat O, zulümden münezzehtir. Bir insanı başka bir insanın günahıyla cezalandırılması gibi.

Allah (celle celaluhu) şöyle buyurur:

“İnanmış olarak yararlı işler işleyen kimse, haksızlıktan ve hakkının yeneceğinden korkmaz.” (Ta-Ha: 20/112)

Bir insanın kendi isteğiyle yaptığı günahları ile, isteğinin dışında yaptığı günahlardan dolayı cezalandırılması arasındaki fark, akl-i selim ile bilinmektedir, diyen bu ikinci görüş sahipleri sözlerine şöyle devam ediyorlar:  Günahlara karşı kaderle çıkmak aklen batıldır. Zalim başkasına karşı “Kader böyleydi” deyip zulmünü müdafaa etmeye kalkışırsa, Ona zulmedecek bir başka zalim de aynı sözle karşı çıkıp kendini savunacaktır. Binaenaleyh günahlara karşı kaderle çıkmak bütün din alimleri ve akıl sahiplerine göre batıldır. Yapılan günahı kadere yükleyenler ancak nefsi arzularına tabi olanlardır.

Bu gibi kimselere şöyle demek gerekir:

Sen taatte kaderi, ma'siyette de Cebrisin. Yani hangi mezheb nefsi arzularına uyarsa ona uyuyorsun!

Eğer günahlar kadere yüklenseydi, herhangi bir kimsenin diğerini kusurlu görmesi doğru bir şey olmazdı. Aynı şekilde hiç kimse suçluyu tecziye edemezdi. Böyle bir inanç bir takım câhil ve avam tabakasından olan kişilerde olur. Bunlar her şeyi kadere yükleyerek iyiliği emretmekten ve kötülüklerden sakındırmaktan yüz çevirirler. Emirleri terketmek ve mahzuru işlemek hususunda -kader böyledir deyip- hiç kimse mazur sayılamaz. Aslında bu gibi kimseler kaderi tamamen inkar edenlerden daha tehlikelidir. Hatta bunun içindir ki, yani ma'siyetlere karşı kaderin mazeret olarak gösterilmesini kabul etmeyen bir cemaat kaderci (kaderi inkar eden) likle itham edilmiştir.

Ahmed b. Hanbel'e; İbn-i Ebi Zı'b kaderi miydi? demeleri üzerine Ahmed b. Hanbel şöyle dedi:

“İnsanlar, masiyet işleyene karşı gelen herkese kaderiyeci diyorlar.”


İşte bundan dolayıdır ki, her şeyi kadere yükleyenler, kötülüğü menetmeye çalışanlar karşısına şiddetle çıkarak şöyle derler:

“Kötülüklere mübtela olan bu kimseler kaderlerinden dolayı bunu yaparlar.”


Bu sözü söyleyene de şöyle deriz:

Kötülüklere karşı gelmek de Allah (celle celaluhu)'ın kaderi iledir. Böylece sen kendi iddianı yine kendi sözünle geçersiz kıldın. Kaderiyecilerin bazı cahil üstadları da şöyle derler: Ben kendisine isyan edilen Allah (celle celaluhu)'a inanmıyorum, yetmiş Peygamber öldürsem de günahkar olmam.

Bazı insanlar Adem'in (aleyhisselam) Musa'yı (aleyhisselam)  ilzam etmesi, ma'siyetler karşısında kaderle mazeret beyan etmek babından olduğunu zannediyorlar. Bu cahilliktir. Çünkü peygamberler Allah (celle celaluhu)'ın emirlerini yapan ve yasaklarından kaçınan en mümtaz kişilerdir. Onlardan birinin masiyet karşısında kendini kaderle savunması mümkün müdür? Ondan sonra Adem hatasından dolayı tevbe etmiş ve tevbesi de kabul edilmiştir. Eğer kaderle mazeret beyan etmek caiz olsaydı İblis, Firavun v.s. kişiler için olurdu. Ancak Musa'nın Adem'e olan hitabı. Onun ağaçtan yemesiyle başlarına gelen musibete sebebiyet verdiği içindir. Onun için Musa (aleyhisselam), Adem'e (aleyhisselam):

Neden bizi ve bütün insanları cennetten çıkardın? demiştir.

Hadd-i zatında kul yalnız ayıpları ve günâhları işlerken kadere sığınmayacak. O musibetler anında kadere sığınacak. Yalnız kadercilerin yaptığı gibi değil, aksine musibetler anında sabredecek, ma'siyetleri işlediğinde de tevbe edecektir.

Allah (celle celaluhu), şöyle buyurur:

“Ey Muhammedi Sabret, Allah'ın verdiği söz şüphesiz gerçektir. Suçunun bağışlanmasını dile...”
(Ğafir: 40/55)

Bilindiği gibi insanın isteğine bağlı olarak gerçekleştirdiği hareketlere ona iyi veya kötü bir sıfat kazandırır. Ama insanın rengi veya boyu elinde olmadığı için ona zemmi veya medhi gerektirecek bir sıfat kazandırmaz. İbni- Abbas:

“İyilik kalb içinde nur, yüzde parlaklık, rızık için bolluk, bedene kuvvet, insanların kalbinde de sevgi doğurur”
buyuruyor.

Allah (celle celaluhu) insanın fiillerini şu veya buna sebep kılar. Zehir içenin hastalanması veya ölmesi gibi. Ancak zehirin tehlikesi panzehirle defedilir. Tevbe ve salih amellerin günahların affına vesile oldukları gibi.

Ey Rafizi!

“Kötülüğü işleyenin fiilini yaratıp sonra da o kişiye cezayı tatbik etmek zulümdür” diyecek olursan, bu sözün “Zehirin yaratılması ve onunla ölümün meydana gelmesi zulümdür” şeklindeki iddiana benzer.

Yakin ifade eden bütün deliller, hadis olan her şeyin Allah tarafından yaratıldığına delalet eder. Kulun bütün fiilleri de havadisten -sonradan olanlar- olduğuna göre Allah (celle celaluhu)'ın dilediği olur, dilemediği olmaz.

“Fiilin meydana gelmesi kulun iradesine bağlıdır”
denilecek olursa;

İrade de hadistir, onun gerçekleşebilmesi için bir sebep şarttır, deriz. İstersen, fiil mümkün olan bir şey olsun. Mutlaka varlığını yokluğuna tercih edecek birisine ihtiyaç vardır. Kulun fiil karşısındaki durumu da mümkün bir hadistir. Ona da mutlaka bir yaratıcı ve tercih edici gerekir, diyebilirsin. Her iki hal arasında da, yani kulun fiilinin hadis olması ile insanın bizzat kendisinin hadis olması arasında fark yoktur. Çünkü bazı mahlukat diğerleri için tehlike arzeder. Hastalıklar gibi. Bunda Allah (celle celaluhu)'ın hikmeti vardır.

Kulun ihtiyarı ile işlediği kötülüklerden dolayı tecziye edilmesi zulüm olmadığına göre, meydana gelen şeyde Allah (celle celaluhu)'a nisbeten bir hikmet vardır. İşte o hikmet de hadis olan -yapılan- şeyi güzel gösteriyor. Yapılan şey kula nisbet edildiğinde de adalet söz konusu olur. Çünkü kul o fiile göre muamele görür.

Hiç bir zaman Allah (celle celaluhu), kula zulmetmez. Ancak kul kendi nefsine zulmeder. Hâkim hırsızın elini kesip, çalınan malı sahibine verirse adaletle hükmettiği kabul edilir. Bunun üzerine hırsız:  Hırsızlık benim kaderimde vardı, deyip kendini müdafaa ederse, şüphesiz ki, onun bu mazereti meşru olmadığı gibi, hakimin onun elini kesmesine de mani olamaz.

Aynı şekilde Allah (celle celaluhu) kıyamet gününde zalimi cezalandıracağında adaleti tatbik edecektir. Zalimin, sen zulmü bana takdir ettin, şeklindeki sözü hiçbir zaman o zalim için mazeret olamaz. Buna rağmen Allah her şeyin yaratıcısı olduğuna göre bunda hikmet vardır. Onun içindir ki, bu hikmetten dolayı Allah (celle celaluhu)'ın yarattığı şeyler güzeldir.

Allah (celle celaluhu)'ın yaratması ve takdiri, Onun emir ve yasaklarına benzemez. Emir ve yasaklarının gayesi; insanlara faydalı ve zararlı olanı açıklamaktır. Doktorun hastaya faydalı olanı tavsiye etmesi ve ona zararlı şeylerden koruması gibi. Allah (celle celaluhu) peygamberleri vasıtasıyla insanlara bahtiyar ve bedbahtların yolunu açıklamış ve saadete götürecek yolda yürümeyi, şakavete götürecek yoldan da uzak durmayı emretmiştir.

Allah (celle celaluhu)'ın takdiri ve yaratması ise; hem kendisine hem de mahlukatına bağlı bir konudur. Allah (celle celaluhu)'ın yarattığı şeyde mutlaka bir hikmet vardır. Bu hikmetin zımnında bazıları için zarar bulunsa da hikmet, Allah (celle celaluhu)'a ve bütün mahlukatına mutaalliktir. Allah (celle celaluhu)'ın yağmuru yağdırması gibi. Şüphesiz ki bu yağmurda rahmet ve hikmet vardır. Ancak bazıları için zararlı olabilir. Evlerin yıkılması, yolcuların seferden geri kalması veya bazılarının işlerine gidememesi gibi.

Aynı şekilde Allah (celle celaluhu), peygamberleri insanlara rahmet ve bir hikmete mebni olarak gönderiyor. Fakat bu peygamberlerin gönderilmesinde bazı kavimler için -inanmayan- eza vardır. Diktatörlüklerinin sona ermesi gibi. Onun içindir ki; Allah (celle celaluhu) küfrü kafire takdir etmişse bunda bir hikmet vardır. Kafir, Allah (celle celaluhu)'ın ona bahşettiği ihtiyarı - cüzî irade- ile küfrü seçmiş, Allah (celle celaluhu) da O'na hakkettiği ceza ile tecziye etmiş ve edecektir de. Bu tecziyede mutlaka bir hikmet ve avamın maslahatı vardır.

Allah (celle celaluhu)'ın fiillerini kulların fiillerine kıyas etmek tamamen yanlıştır. Çünkü patron işçisine bir şeyi emrederse, patronun o şeye olan ihtiyacındandır. İşçi onu yapar, patronu da onu mükafaatlandırırsa bu durum karşılıklı menfaat babına girer. Hiçbir zaman patron o işin yaratıcısı değildir. Allah (celle celaluhu) ise kullarından tamamen müstağnidir.

Allah (celle celaluhu) kullarına faydalı olanı emretmiş, zararlı olanı da yasaklamıştır. Bu emir ve yasaklama öğretici ve irşad edicidir. Eğer faydalı olan işte onlara yardım ederse haliyle nimeti tamamlanmıştır. Yok eğer kuluna yardım etmez, kul da kötülük işlerse bunda da ayrı bir hikmet vardır. Kulun yaptığı iş günahı gerektiriyorsa, yine kulun o işi yapmasındandır. Çünkü kulun fiilleri ona ya günah veya sevab kazandıracak niteliktedir. İşte bu kazandırma Allah (celle celaluhu)'ın kaza ve kaderi iledir. Burada hiçbir çelişki yoktur.

Şimdi sözü bu küllî hikmete çeviriyoruz. Külli hikmetin bilinmesi insanlara gerekli değildir. Allah (celle celaluhu)'ın hikmetini, rahmetini ve kudretini bilen kimse için teslimiyet kafidir. İnsanların çoğu bu hikmeti bildikleri takdirde zararlı çıkacakları malumdur. Çünkü Allah (celle celaluhu)'ın hikmeti akıllardan çok çok daha büyüktür!

Allah (celle celaluhu) şöyle buyurur:

“Ey inananlar! Size açıklanınca hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın...”
(Mâide: 5/101)

Aslında Allah (celle celaluhu)'ın fiillerinin gayesi ve hikmeti meselesi, dini meselelerin en büyüğüdür. Kaderiyye fırkasının sapıtması, onların Allah (celle celaluhu)'ın fiillerini kulların fiillerine kıyas etmelerinden ileri gelmiştir. Cebriyecilerin Allah (celle celaluhu)'ın fiillerinde hikmeti olduğunu kabul etmeyip, Onu zulümden tenzih etmemelerinden dolayı sapıttıkları gibi.
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 688
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: “EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR
« Yanıtla #21 : 25.05.2016, 13:36 »
Rafizi şöyle diyor:

“Ehl-i Sünnet: Allah (celle celaluhu) kâfirde iman edecek kudreti yaratmamıştır, diyorlar.”

Ey Rafizi!


Evet bu sözü ehl-i sünnetten “Kudret fiille beraber tahakkuk eder. Bir şeyi yapmayan kimse ona kadir değildir. Fakat onu yapmaktan da aciz değildir.” diyenlerin sözüdür. Tabiî ki, bu söz ehl-i sünnetin cumhuruna ait değildir.

Aksine ehl-i sünnetin cumhuru; kulun yaptığı fiiliyle beraber tahakkuk eden kudretinden başka, emir ve nehyin tahakkuku için sebep olan bir kudretin daha bulunduğunu kabul ediyorlar. Bu kudret de, fiilin tahakkuku esnasında mevcut olan kudretten önce gelir.

Allah (celle celaluhu) şöyle buyurur:

“... oraya yol bulabilen insanlara, Allah için Ka'beyi haccetmesi gereklidir.” (Al-i İmran: 3/97)

Görülüyor ki, Allah (celle celaluhu) Haca gücü yetene farz kılmıştır. Eğer haccedenden başka hiç kimsenin gücü olmasaydı, hac yalnız onu ifa edenlere farz olurdu. O zaman gücü yettiği halde haccetmiyenler cezalandırılmazdı.

Bir başka ayette Allah (celle celaluhu) şöyle buyurur:

“Gücünüz yettiği kadar, Allah'tan korkun” (Teğâbun: 64/16)

Allah (celle celaluhu) bu ayet ile de gücün yettiği kadar takvayı farz kılmıştır. Eğer Allah (celle celaluhu)'tan korkmayan kimsenin, korkmak için gücü olmadığı kabul edilseydi, takva (Allah (celle celaluhu)'tan korkmak, emirlerini yerine getirip ve yasaklarından kaçınmak.) Yalnız Allah' tan korkanlar için farz olacaktı.

Ehl-i Sünnet; Allah (celle celaluhu)'ın kendisine itaat eden kuluna, kafire vermediği ve yalnız mü'min kuluna has kıldığı dini bir nimet verdiğinde ittifak etmişlerdir. Bu nimetle beraber Allah, Mü'min kuluna da itaat etmesi için yardım etmektedir.

Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:

“...ama Allah size imanı sevdirmiş, onu gönüllerinize güzel göstermiş; inkarcılığı, yoldan çıkmayı ve baş kaldırmayı size iğrenç göstermiştir.” (Hucurât: 49/7)

Kaderiyyecilere göre bu sevdirme ve tezyin bütün insanlara mahsustur. Halbuki ayet-i kerime onun yalnız mü'minlere has bir nimet olduğunu gerekli kılıyor.

Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:

“Allah kimi doğru yola koymak isterse Onun kalbini İslamiyet'e açar..” (En' am: 125),

“Ölü iken kalbini diriltip, insanlar arasında yürürken önünü aydınlatacak bir nur verdiğimiz kimsenin durumu, karanlıklarda kalıp çıkamayan kimsenin durumu gibi midir?”
(En'am: 122),

 ”...sizi imana eriştirmekle Allah sizi minnet altında bırakır.”
(Hucurat: 17)

Bütün bunlardan başka Allah (celle celaluhu):

“(Allahım!) Bizi doğru yola eriştir” (Fatiha: 1/5) dememizi emretmiştir. Halbuki dua istikbalde (gelecekte) olacak şeyler için yapılır. Fakat buradaki hidayet kalbî hidayettir. Yani imana muvaffakiyettir.

Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:

“... Allah'ın size lütuf ve merhameti bulunmasaydı, hiçbiriniz ebediyyen temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini temize çıkarır...” (Nur: 24/21),

“Onları, buyruğumuz altında insanları doğru yola götüren önderler yaptık...”
(Enbiya: 21/73),

“Onları, ateşe çağıran önderler kıldık...”
(Kasas: 28/41).

Buna benzer ayetler cidden çoktur. İstitaat (yapabilme) ile ilgili olarak da bir çok ayetler vardır. Bazıları şunlardır:

“Sizden, hür mü'min kadınlarla evlenmeye güç yetiremeyen kimse, ellerinizdeki mü'min cariyelerinden alsın.”
(Nîsa: 24/5),

“Gücümüz yetseydi sizinle beraber çıkardık diye Allah'a yemin edeceklerdir.” (Tevbe: 9/42)

“... Buna gücü yetmeyen, altmış düşkünü doyurur.”
(Mücadele: 4).

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) da, İmran b. Husayn'e şöyle diyor:

“Ayakta durarak namaz kıl. Gücün yetmezse oturarak, (buna da) gücün yetmezse yan yatarak (namaz kıl)”


Görülüyor ki, Şari' beraberinde fiil olmayan istitaatı (yapabilme gücü) nefyetmiştir. Şeriatta şart koşulan istitaat da, akılla bilinen istitaattan daha fazla hususilik arzeder ki, Şari kullarına kolaylık yapmak ister ve kolaylığı onlara diler.

Hasta, iyileşmesinin gecikmesi ile birlikte ayağa kalkabilir. Fakat böyle birisi ayağa kalktığı takdirde zarar göreceği için şer'an ayağa kalkmaya gücü yetmez, hükmündedir. Zira Şari' mücerred imkanla beraber zararın defini de istemesine rağmen, aciz olan birisine emirde bulunması mümkün müdür?

Lakin fiilin meydana gelmesine kadar bu istitaatın varlığı kesin olmasına rağmen, o fiilin mevcudiyeti için kafi değildir. İstitaatin var olması fiilin mevcudiyetine delalet etseydi, fiili terkeden onu yapmış kimse gibi kabul edilmesi gerekirdi. Onun için bu istitaatla beraber olacak, o fiilin meydana gelmesi için ona yardım edecek bir başka şeyin bulunması şarttır. O da fiilin tahakkuku için iradedir.

Çünkü fiil ancak irade ve kudret ile tahakkuk edebilir. Fiille beraber gerçekleşen istitaat'a bir şey yapmayı kesin olarak azmettiren irade de girer. Ama emirlerde şartlı olan istitaat böyle değildir. Oradaki istitaatta irade şart koşulmaz. Çünkü Allah (celle celaluhu) bir fiili onu yapmak istemeyene emrediyor. Fakat hiçbir zaman kula gücünün yetmiyeceği bir fiili teklif etmez. - Efendinin kölesine gücünün yettiğini emretmesi ve gücünün üstündekini teklif etmemesi gibi- Bir şeyi kesin olarak yapmak isteyen irade ile tam kuvvetin (istitaat) bir araya gelmesi fiilin vücuda gelmesini gerektirir.

“Kudret ancak fiille beraber tahakkuk eder” diyenlere göre kafir ve fasıkların malayutak (gücünün üstünde olan) ile teklif edildiklerini iddia ediyorlar. Böyle bir iddia da ehl-i sünnetin cumhuruna ait değildir.

Bilakis Ehl-i Sünnetin cumhuru: Allah (celle celaluhu), hac etsin veya etmesin hac etmeyi gücü yetene; tutsun veya tutmasın keffaret için iki ay oruç tutmayı onu tutabilene; etsin veya etmesin ibadeti aciz olana değil güçlü olana farz kılmıştır.

Malayutak'a (gücün üstünde olan bir şey ile teklifte bulunmak) gelince, bu da ikiye ayrılır:

Birincisi, yapılması asla mümkün olmayandır. Böyle bir şeyle hiç kimse emredilmemiştir.

İkincisi, teklif edilen bir şeyin zıddı ile meşgul iken yapılması mümkün olmayan şeydir. İşte bu ikincisinde gücün üstünde teklif vardır. Hiçbir zaman efendi maiyetinde bulunan köre Kur'anı harekelendirmek için emir vermez. Ama oturana kalkması için emir verebilir. Bu iki misal arasındaki farkın bilinmesi elbette zaruridir.

Rafizi şöyle diyor:

“Ehl-i sünnet, Allah (celle celaluhu), kafir için iman edecek kudreti yaratmamıştır dediklerine göre, peygamberler delil getiremediği için kafire cevap vermekten aciz kalırlar. Şöyle ki:

Peygamber kafire:

İman et, dediğinde kafir ona şöyle der: "Rabbine deki, iman edebilmem için bende müessir bir kudret yaratsın. Aksi takdirde, yani bende iman edecek bir kudret yaratmadığı, üstelik benim için küfrü yarattığı halde nasıl benden iman etmemi istersin ki, Allah (celle celaluhu)'ın kahrına duçar olmayayım? Bunun üzerine peygamber cevap veremez hale gelir.”

Ey Rafizi!

Senin bu iddian öyle bir iddiadır ki, bununla ilgili olarak çok konuşmak gerekir. Bazı tembeller vardır ki, kendisine yapılması gereken bir şey ile emredildiğinde, onu yapmamak için kaderi mazeret göstererek: Allah (celle celaluhu) takdir ederse bu işi yapacağım der. Bu tembel gayr-i meşru bir işi yapmaktan alıkonduğu zaman da: Bu bana takdir edilen bir şeydir. Benim ne günahım var? diye kendisini müdafaa eder. İşte bu şekilde kaderi ileriye sürmek tamamen boş bir iddiadır. Bunun içindir ki, Müşrikler:

“Eğer Allah dileseydi, ne biz müşrik olurduk, ne babalarımız, ne de bir şey haram yapabilirdik.”
(En'âm: 6/148) demelerine karşı Allah (celle celaluhu) şu cevabı vermiştir:

“Onlara de ki: Sizde kitap ve hüccetten birşey (ilim) varsa, onu bize çıkarın getirin. Siz, yalnız kendi zannınıza tabi olup yalan söylemektesiniz. De ki: Tam hüccet (apaçık delil) Allah'ındır. O dileseydi, elbette hepinizi birden hidayete erdirirdi.” (En'âm: 148 devamı ve 149)

Böylece bu müşrikler, delillerinin hükümsüz olduğunu idrak etmiş oldular. Çünkü onlardan biri bir başkasına malını almakla, namusuna saldırmakla veya çocuğunu öldürmekle zulmettiğinde; bundan dolayı da bir kısım insanlar O zalimi zulmünden alıkoyacakları zaman, Zalim:

Allah (celle celaluhu) isteseydi bu zulmü yapmazdım, diye kendini müdafaa ederse onlardan hiç biri zalimin bu ihticacını (delil diye kabul edip ileriye sürdüğü mazereti) asla kabul etmiyeceği gibi, kendisi de böyle bir duruma duçar olsaydı aynı ihticacı başkasından asla kabul etmezdi. Bunun içindir ki, zalimin yaptığı zulme karşı tecziye edilmesi farz olmuş oldu.

Eğer yapılan kötülüğe karşı kaderi delil olarak ileriye sürmek doğru olsaydı, itaat eden ile isyankâr arasında hiçbir fark kalmazdı. Allah (celle celaluhu) bu gibi kimselere karşı:

“De ki: Tam hüccet (apaçık delil) Allah'ındır”
âyeti ile hücceti aleyhlerine ve:

“O dileseydi, elbette hepinizi birden hidayete erdirirdi”
ayeti ile de kaderi isbat etmiş oldu. Şüphesiz ki, her ikisi de haktır.

“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 688
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: “EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR
« Yanıtla #22 : 27.06.2016, 18:38 »
Rafizi şöyle diyor:

“Ehl-i sünnet: Allah, itaat etmesine rağmen Rasulullah'ı ta'zib, isyan etmesine rağmen de iblisi mükafaatlandırması caizdir. O sebepsiz iş yapar, diyorlar. Böylece onlara göre itaatta bulunan onu boşuna yapmış sayılır. Zira, ibadet etmek için zorla çabalar, malını mescit inşaatında ve çeşitli sadakalar için harcar fakat bundan kendisine hiçbir menfaat gelmez. Çünkü bundan dolayı cezalandırılacaktır. İnsan bunun yerinde ma'siyet işlerse mükafaatlandırılacaktır. Bu ise alemin nizamının bozulmasına ve dini anarşiye sebebiyet verir.”

Ey Rafizi!


Bu naklin de tamamen batıldır.

Hiç kimse ehl-i sünnetin, Allah (celle celaluhu), peygamberlerini cezalandırır, dediklerini rivayet etmiş değildir.

Aksine onlar, Allah (celle celaluhu)'ın, peygamberlerini mükafaatlandıracağı üzerinde ittifak etmişlerdir. Allah (celle celaluhu) bunu va'detmiştir. O hiçbir zaman va'dini bozmaz. Ancak bazı alimler, peygamberlerin mükafaatlandırılacağı aklen, bazıları da naklen sabittir, demişlerdir.

Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:

“Yoksa o kötülükleri işleyip duranlar, kendilerini, iman edip salih ameller işleyenler gibi yapacağız, hayat ve ölümlerini bir tutacağız mı sandılar? Ne fena hüküm veriyorlar.”
(Casiye: 45/21)

Bu ayet ile de, taat ehli ile küfür ehlinin eşit olmasının batıl bir iddia olduğu anlaşılmış oldu. Böyle bir şeyi iddia etmek Allah (celle celaluhu)'ın kendisinden tenzih edilmesi gereken kötü hükümlerdendir.

Allah (celle celaluhu) şöyle buyurur:

“Yoksa biz, iman edip de salih ameller işleyenleri, o yer yüzündeki müfsidler (müşrikler) gibi yapar mıyız? Yahud Allah'tan korkan takva sahiplerini kafirler gibi yapar mıyız?”
(Sad: 38/28),

“Artık müslümanları, mücrim kafirler gibi yapar mıyız, neyinize güveniyorsunuz? Nasıl hüküm veriyorsunuz?”
(Kalem: 35-36).

Ey Rafizi!


“Allah, peygamberlerini cezalandırır” demekle, ehl-i sünnetin Allah (celle celaluhu)'ın buna kadir olduğunu kasdettiklerini söylüyorsan, zaten senin mücadelen kudret konusunda değildir. Eğer, Allah peygamberlerini cezalandıracak mı, cezalandırmıyacak mı? diye şek ve şüphe etmemizi istiyorsan;

Şunu iyi bil ki biz; Allah (celle celaluhu)'ın, peygamberlerini mükafatlandıracağından, onları ve velilerini cennete; iblisi ve ona uyanları cehenneme koyacağından hiçbir şüphemiz olmadığı gibi bunun böyle olacağına kesinlikle inanıyoruz.

Yok eğer bu sözünle “Allah, işleri bir hikmete mebni olarak yapar” diyenlerin sözlerinden, peygamberlerini ta'zib etmesi caiz olduğunun anlaşıldığını iddia ediyorsan, böyle bir anlayış ancak bir kısım kelamcılar tarafından ortaya atılmıştır. Fakat ehl-i sünnetin büyük bir çoğunluğu bunu asla kabul etmezler.

Aksine bütün ehl-i sünnet; itaat etmenin faydalı, isyan etmenin de zararlı olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.

Rafizi şöyle diyor:


“Ehl-i sünnet, bir kimsenin peygambere inanabilmesi için şu iki şeyin kabul edilmesi şarttır.

Birincisi, Allah (celle celaluhu) peygamberin vasıtasıyla mucizeyi yaratması peygamberin tasdiki içindir.

İkincisi, Allah (celle celaluhu) kimin sadık olduğunu söylemişse sadık olan o kişidir, diyorlar. Halbuki bu iki şart da yine ehl-i sünnete göre tahakkuk etmez. Çünkü Allah (celle celaluhu)'ın bir şeyi bir sebebe binaen yapması mustahil ise (Rafizinin iddiasına göre ehl-i sünnet mustahildir diyor) Mu'cizenin peygamberi tasdik için sebep olarak zuhur etmesi mustahil olur. Yine Allah (celle celaluhu)'ın kötülüğü, çeşitleriyle birlikte sapıklığı ve yalanı yaratması caiz ise yalancıya da sadık demesi caiz olur. Binaenaleyh bir peygamberi veya resulü tasdik etmek için delil getirmek doğru olmaz.”

Ey Rafizi!


Daha önce açıkladığımız gibi, kaderi isbat eden ehl-i sünnetin çoğunluğu ve diğer bazılarına göre Allah (celle celaluhu) her şeyi bir hikmete mebnî olarak yaratır. Senin yukarıdaki iddian ile ona benzer iddialar hiçbir surette ehl-i sünnete mal edilemez.

Yine biz, peygamberliğin tasdiki yalnız mu'cizelerle olduğu hususundaki hükme teslim olmayız. Aksine mu'cizeden başka peygamberliğe delalet eden yolların çok olduğuna inanıyoruz. Buna rağmen mu'cizenin peygamberin sıdkına delalet eden zarurî bir delil olması münakaşa götürmeyen bir konudur. Mu'cizenin peygamberliğin davası ile bir arada zuhur etmesi de, Allah (celle celaluhu) 'ın bu mu'cizeyi peygamberini tasdik için yarattığını bilmeyi gerektirir. Bu durum şu misale benzer:

Bir kimse herhangi bir hükümdara “Beni onlara elçi olarak gönderirsen, mutad olan halini değiştirerek üç defa kalk ve otur” dediğinde, o hükümdar üç defa oturur kalkarsa Onun bu hareketi o kimseyi tasdik için olduğu zarureten bilinmiş olur

Rafizi şöyle diyor:

“Allah (celle celaluhu)'ın kötülüğü yaratması caiz ise, yalancıyı da tasdik etmesi caiz olur.”

Ey Rafizi!

Müslümanlar arasında, Allah (celle celaluhu) kötülüğü yapar diyen yoktur. “Kulların fiillerini Allah yaratır.” diyenlerin bir kısmı:

Kötü olan fiil Allah (celle celaluhu)'tan değil kuldandır. O işin Allah (celle celaluhu)'a değil kula zarar verdiği gibi. Bir kısmı da:

İşlenen o kötü fiil Allah (celle celaluhu)'ın mefulu, kulun fiili'dir, diyorlar. Harikulade olan fiiller kulların fiili değildir ki, onlara kötü fiil denilebilsin.

Binaenaleyh söz veya fiille yalancıyı tasdik etmek Allah (celle celaluhu) için mümteni'dir (imkansızdır). Çünkü böyle bir tasdik Allah (celle celaluhu) için noksanlıktır. Allah (celle celaluhu) ise noksanlıktan münezzehtir.

Rafizi şöyle diyor:

“Ehl-i sünnete göre, Allah (celle celaluhu)'ın Gafur, Halim ve Afuvv (affedici) sıfatlarıyla tavsifi (sıfatlanması) doğru değildir. Bu gibi sıfatlarla tavsif edilebilmesi için fasıkları tecziyeye müstahak olması lazımdır ki, cezalarını affettiği zaman kendisine Gafur, Afuvv denilebilsin. Fasıkları tecziye edebilmesi için de isyanın Allah (celle celaluhu)'tan değil kuldan olması şarttır.”

Ey Rafizi!


Bu iddiana birkaç yönden cevap vereceğiz.

Birincisi:

Ehl-i sünnetin çoğunluğu “Allah (celle celaluhu)'ın bu sıfatlarla tavsif edilebilmesi için onlara müstahak olması şarttır” sözüne teslim olmazlar.

Onlara göre; Allah (celle celaluhu)'ın bu sıfatlarla tavsifi - Müstahak olup olmaması sözünden tamamen sarf-ı nazar ederek - ceza vermeye gücü yettiği anda gerçekleşmiştir. Böylece Allah dilediğini yapar ve dilediği hükmü verir.

İkincisi:

“Fâsıkları tecziyeye müstahak olması gerekir” sözünü söyleyenlerin kasdettikleri mana, O'nun fasıkları tecziye etmesi adetinin gereği olmasıdır. Bu mana üzerinde ittifak vardır. Af ve mağfiret Allah (celle celaluhu)'tan bir ihsandır. Bu sözler “Allah kullarının fiillerini yaratır” diyenlerindir. “İsyan ve fasıklığı Allah yaratır. Kulun da bunlarda kesbi vardır” diyenler de, fasıkları tecziye etmek Allah (celle celaluhu)'ın adaletindendir, diyorlar.

Üçüncüsü:

Allah (celle celaluhu) ya Mağfiret, Af ve Rahmetle -Tecziyenin Allah için kabih olduğunu söyleyenler olmakla beraber- vasıflandırılacak veya tecziye caiz görüldüğü müddetçe vasıflandırılmayacak.

Birincisi kabul edilirse Allah (celle celaluhu)'ın tevbe edenlere, salih amel işleyerek hidayete erenlere karşı Gafur olmaması gerekir. Çünkü bunları tecziye etmek zaten kabîhtir. (Kötü bir fiildir). Üstelik bunların tevbesini kabul etmek vaciptir. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki: Allah peygamberlerine karşı Gafur ve Rahim olmadığı gibi, zulmedip sonra vazgeçmekle kötülüğünü iyiliğe tebdil edenlere karşı da Gafur ve Rahim değildir.

Halbuki bütün bunların aksine Allah (celle celaluhu)'ın tevbe edenlere karşı Gaffar (çok affedici) mü'minlere karşı da Rahim (çok merhametli)dir. Böylece Allah (celle celaluhu)'ın Mağfiret ve Rahmet sıfatlarıyla mevsuf olduğu anlaşılmış oldu.

Dördüncüsü:

İsyanın kuldan olmasının mânâsı Ehl-i sünnetin çoğunluğuna göre kulun onu yapması demektir.

Diğer bir kısmına göre ise onu kesbetmesi demektir. Buna göre zâlim bir başkası tarafından tecziye edilmesine müstahak olur. Kul kulu tecziye edebilirse, haliyle Allah (celle celaluhu)'ın zalimi tecziye etmesi evladır.

Allah (celle celaluhu)'ın zalimin isyanını yaratması ise Ona raci olan bir iştir. Allah (celle celaluhu)'ın yarattığı her şey hikmete mebnîdir, diyenlere göre bunda hikmet varken; hikmetin illet olmadığını söyleyenlere göre ise bu iş sırf Allah (celle celaluhu)'ın iradesi için tahakkuk etmiştir.
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 688
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: “EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR
« Yanıtla #23 : 11.07.2016, 05:15 »
Râfizî şöyle diyor:

“Kul için kudretin varlığı kabul edilirse, kuluna gücünün üstündeki şeylerle mükellef kılınması gerekir. Binaenaleyh iman etmeye kudreti (gücü) olmadığı halde kâfiri iman ile mükellef kılmak kötü bir şeydir.

Halbuki Allah (celle celaluhu):

“Allah bir kimseye, ancak gücü yettiği kadar teklif eder.” buyurur.” (Bakara: 2/286)

Ey Râfizî! Kadere inananlar kulun kudreti hususunda iki görüşleri vardır.

Birincisi:

Kulun kudreti ancak fiili işlediği zaman tahakkuk eder. Buna göre kâfir Allah (celle celaluhu)'ın ezeli ilminde iman etmeyeceği bilindiği için, ebediyyen imana gücü yetmeyecektir.

İkincisi:

Bir emir veya yasak ile mükellef kılınmak için şart olan kudret, fiil işlenmeden önce ve fiil meydana gelinceye kadar vardır. Ama fiili meydana getirecek ve fiilin lâzımı olan kudret şüphesiz ki fiille beraber meydana gelir. Dolayısıyla kul için kudretin varlığını kabul edenlerin kasdettikleri mâna şudur:

Allah (celle celaluhu), mü'min kulunu hidayetine vesile olacak çeşitli nimetlerle başkasına tercih etmiştir. Bu nimetleri kâfire vermemiştir. (Çünkü ezeli ilmiyle kâfirin iman etmeyeceğini biliyordu.) Kul, yapacağı fiili henüz yapmadan önce de onu yapacak kudrete sahiptir. Ancak fiili yapacağı zaman kudreti tahakkuk eder. Bu anlayış, mü'min ile kâfire verilen nimet eşittir, diyenlerin hilâfınadır.

Şeyhu'l-İslâm, devamla şöyle diyor:

“Kafir, iman etmeye gücü yeter” diyenlere göre, Teklif-i Mâlâyutak yapılamaz. Bunlardan hangisi doğruysa ehl-i sünnetin görüşü onun dışında değildir. Teklif-i Mâlâyutak da, yatalak hastaya yürümeyi, yürüyen insana uçmayı teklif etmek gibidir.

Ehl-i sünnetin cumhuruna göre; şeriatta böyle bir şey vâki değildir. Onu gerektirecek herhangi bir şer'î delil de yoktur.

Ama mâlâyutak'dan kasıt bir şeyin zıddı ile iştigâl etmek ise, -kâfirin imanı kabul etmeyen küfür ile meşgul olması ve otururken iştigal edenin ayakta olmasının mümteni' olduğu gibi- biz bunu kabul ediyoruz.

Kâfirin iman ile mükellef kılınması bu kabildendir. Bu teklif de hiçbir zaman kötü değildir.

Bütün akıl sahipleri biliyorlar ki, insan çeşitli emirlere mükellef kılındığı zaman onların zıddıyla meşgul olduğu için o emirleri yapamayacağı muhakkaktır. Bu teklif o anda mâlâyutak ise de insan, meşgul olduğu ve emredilenin zıddı olan şeyi bıraktığı takdirde emredileni yapabilir demektir. Dolayısıyla bu teklif mâlâyutak değildir.

Râfizî şöyle diyor:

“Kaderin varlığı kabul edildiği takdirde, isteğimiz doğrultusunda vuku bulan fiillerimiz de - sağa sola dönmemiz gibi -mecburi fiillerimiz gibi olur. Nabız hareketleri, şiddetli ses karşısındaki irkilmemiz gibi. Bu iki çeşit hareket arasındaki farklılığın mevcudiyeti zaruridir.”

Ey Râfizî!

Bu iddian “kulun, ihtiyari fiillerine, karşı kudreti yoktur” diyenleri ilgilendirir. Bu sözler hiçbir zaman ehli sünnetten kaderi kabul edenlerin malı olamaz. Bu olsa olsa Cehm b. Safvan'ın iddialarındandır. Ancak kaderi kabul edipde insandaki kudretin sınırlı olduğunu ileri süren Eş'arî bu fikirlere yakın bir yol izlemektedir. Buna rağmen Eş'arî, insan için sonradan olan, yani fiili esnasında vuku bulan bir kudreti kabul etmektedir.

Cehm b. Safvan ve insanın kudretini tamamen inkâr edenler, insanı rüzgar önünde bulunan bir yaprağa benzetirlerken, İmam-ı Eş'arî, kulun fiili onun kesbi olduğunu, fakat kuldaki kudretin o işin meydana gelmesinde tesiri olmadığını söylüyor.

Tabii ki biz, bir kısım ehl-i sünnetin hata ettiklerini inkâr etmeyiz. Ancak hiçbir zaman ehl-i sünnetin hata üzerinde ittifak ettiklerini kabullenemeyiz.

İmamîler ise hata üzerinde ittifak etmişlerdir. Hem de imamîlerin ehl-i sünnete muhalefet ettikleri her meselede doğru olan hüküm, ehli- sünnetin hükmüdür.


Ehl-i sünnetin cumhuru kulun hakiki bir kudrete sahip olduğunu, hakikatte kendi işini kendi yaptığını fakat Allah (celle celaluhu)'ın o işi yarattığını söylerler.

Allah (celle celaluhu), şöyle buyurur:

“Her şeyi yaratan O'dur.” (En'âm: 6/102, Ra'd: 13/16, Gafir: 40/62, Zümer: 39/62)

Allah (celle celaluhu),(radiyallahu anh) İbrahim'den bahs ile şöyle buyurur:

“Ey Rabbimiz, bizi sana teslim ve ihlas sahibi olmakta sabit kıl. Soyumuzdan bir topluluğu da, sana boyun eğen bir ümmet yap.” (Bakara: 2/128)

Bir başka âyette de şöyle buyurur:

“Fakat âlemlerin Rabbi olan Allah, dilemeyince, siz dileyemezsiniz” (Tekvir: 81/29)

Allah (celle celaluhu) bu ayet ile kulun dilemesi olduğunu, bu dilemenin de ancak Allah (celle celaluhu)'ın dilemesi ile gerçekleşebileceğini haber veriyor.

Yine Allah (celle celaluhu) kullarına çeşitli fiiller yaptıklarını, iman veya küfrettiklerini, tasdik veya tekzibte bulunduklarını ve bu hususta kudret sahibi olduklarını bir çok ayetlerde haber vermektedir. Onun için çirkinlik, Allah (celle celaluhu)'ın fiili ile mefulunun arasını ayırd edemeyen rafiziden, kulun fiillerini Allah (celle celaluhu)'ın fiili olarak kabul edenlerden ve mahlûkatta güç olmadığını söyleyenlerden kaynaklanıyor. Mahlûkatta güç ve karakter olduğuna dair bir çok ayetler vardır.

Allah (celle celaluhu) şöyle buyurur:

“... Böylece o bulutla, o yere su indiririz de, o su ile her çeşit meyveleri çıkarırız.” (A'raf: 7/57),

“Allah O'dur ki, sizi zaîf bir nutfeden yarattı; sonra bu za'fiyetin arkasından bir kuvvet (güçlü bir İnsan) yaptı...”
(Rum: 30/54)

Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Eşeçt Abdi Kays'e şöyle dedi:

“Sende iki huy vardır ki, Allah onları sever. Onlar da hilim (yumuşaklık) ve teennîdir.” (Müslim İman: 6)

Şeyhul İslâm İbn-i Teymiyye devamla şöyle diyor:

İnsanların fiilleri bilâhare oldukları için hadistir. Binaenaleyh hükümleri diğer havadisin (sonradan olanlar) hükmü gibidir. Yani münkinattandırlar. Hükümleri de diğer mümkinata tâbidir. Mümkinâtın hadis olduklarına delalet eden hiç bir delil yoktur ki, aynı delile göre fiillerimiz Allah (celle celaluhu)'ın mahlûku olmasın.

Böylece kesinlikle bilinmiş oldu ki, muhdes (sonradan olan) Muhdissiz (yaratıcısız) olamaz. Cumhura göre bu kâfirdir.

Bunun gibi, mümkin için de bir tercih edici gereklidir. Kulun fiili hadis olunca bir muhdis gerekir. Muhdis (yaratıcı) kuldur denilirse, kul o fiilin muhdisi olur.

Fakat yine de fiiliyle beraber kul hadistir. Tekrar bir muhdis gerekecektir. Çünkü kul o fiilin muhdisi olsaydı, bu hadis fiilin devamı gerekecekti. Yok eğer kulun o fiili yapması hadis bir şey ise, yine de bir muhdis gerekir.

Muhdis kulun iradesidir denilirse o zaman kulun iradesi de hadistir denilir. İradeye de bir muhdis gerekir.

İrade yine kulun iradesiyle meydana geliyor, denilirse, o irade de bir muhdise muhtaçtır, denilir.

Nihayet kulda olan ve muhdis kabul edilen herşeyin hükmü kuldaki ilk muhdisin hükmü gibidir. (Yani kulda yapıcı bir kuvvet vardır.) Ama bu kuvveti kadîm ve ezeli kılarsan bu mumteni'dir. Çünkü kulda olan birşey kadim olamaz.

Şeyhul İslâm bu hususta uzun uzun konuşmuştur.

Kaderi inkâr eden Râfizî şöyle diyor:

“Kulların fiillerini Allah yaratıyorsa, ömrünü iyilikle geçirenle ömrünü kötülükle geçiren arasında bir fark kalmaz. Birincisini övmemiz yanında ikincisini zemmetmemiz doğru olmaz. Çünkü her iki fiil de Allah (celle celaluhu)'tan sâdır olmuştur.”

Ey Râfizî!

Senin bu sözlerin tamamen batıldır.

Her iki fiilin Allah tarafından yaratılması hususunda müşterek olması, onların hükümde de müşterek olmalarını gerektirmez. Evet Allah (celle celaluhu)'tan başka herşey, Allah (celle celaluhu)'ın mahlûku olması hususunda müşterektir.

Allah (celle celaluhu) şöyle buyurur:

“Ne gözleri kör olanla gözleri gören, ne karanlıklarla aydınlık, ne gölge ile sıcaklık müsâvî olmaz”
(Fâtır: 19-20-21)

Cenneti, cehennemi, âlimi, câhili, balı, zehiri, lezzeti, elemi, Âdem ve İblis'i yaratan Allah'tır. Akıl ve nakil; camid bir şey olsa da Allah (celle celaluhu)'ın faydalı kıldığı bir şeyin medhedilmesi hususunda ittifak ederlerse, Allah (celle celaluhu)'ın insanlar için gayet iyi kıldığı kimsenin medhe daha çok müstahak olması gerekmez mi? Zararlının zemmedilmesi hususunda da aynı metod geçerlidir.

Kaderi (kaderi inkâr eden) ise şöyle diyor :


Kul yaptığı iyilikten medih, kötülükten de zemmedilemez. Bu yapılacaksa Allah, o halleri kula mukadder kılmaması, iyiliğinden dolayı bize minnet ve şerriyle de bizi imtihan etmemesi şartıyla yapılabilir Kaderiyecilerin sözlerinin hakikati şudur:

Her nerede kula teşekkür edilecekse orada Allah (celle celaluhu)'a teşekkür edilmez. Her nerede Allah (celle celaluhu)'a şükredilecekse, orada da kula teşekkür edilmez. Yine onlara göre peygamberi öğretip bize tebliğci kılmasından dolayı Allah (celle celaluhu)'ın bize karşı hiçbir minneti yoktur.

Halbuki Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor :

“Andolsun ki, Allah insanlara, âyetlerini okuyan, onları arıtan, onlara kitab ve hikmeti öğreten kendilerinden bir peygamber göndermekle iyilikte bulunmuştur..”
(Âl-i İmran 3/164)

Kulların fiillerinin Allah (celle celaluhu)'ın mahlûku olmadıklarını iddia eden Kaderî -ki rafizîler de buna tabiîdir- yine şöyle diyor:

Meleklerin kullar için istiğfarda bulunmaları, âlimlerin onlara ta'limde bulunmaları ve idarecilerin adaletli davranmaları kullar için Allah (celle celaluhu)'tan bir nimet değildir. Onlara göre Allah, hükümdarları âdil veya zâlim kılamaz. Birini diğeri için kötü veya iyi yapamaz. Binaenaleyh bunların iddialarına göre Allah hiçbir surette şükre müstahak değildir. Çünkü şükür dini, dünyevî veya uhrevî bir nimete karşı yapılır. Onlara göre dünyevî nimet Allah (celle celaluhu)'a vaciptir. Dini nimeti de bize vermemiştir. Çünkü Allah kimseyi mümin veya kâfir, iyi veya kötü yapamaz. Uhrevî nimetlere gelince, Allah iyilik yapanlara mükafat vermesi haliyle vaciptir.

Bizi hak ile hidayete erdiren, bu sapık fikirlerden uzak kılan Allah'a hamd olsun.


Kadere inananlar iyi kişiyi medhetmek ve kötülüğü zemmetmekle beraber her ikisinin fiilleri, kendilerinin istekleri ve Allah (celle celaluhu)'ın yaratmasıyla meydana geldiklerine inanırlar.

Kaderî'nin “İyiyi ve kötüyü birbirinden ayırmamak gerekir” şeklindeki sözü manasızdır.

Durum gayet açıktır. Allah iyilik yapanı medhe, kötülük yapanı da zemme müstahak kılmıştır. Böyle olunca iyi kişilerin medhedilmesi, kötülüklerin zemmedilmesi asla mümteni değildir.
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 688
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: “EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR
« Yanıtla #24 : 11.07.2016, 05:49 »
Râfizî şöyle diyor:

“Ebu Hanife, Efendimiz imam Musa Kâzım'a henüz çocuk iken; Ma'siyet kimdendir?
diye sorması üzerine, Efendimiz O'na şu cevabı verdi:

Ma'siyet ya kuldan, ya Allah (celle celaluhu)'tan veya her ikisindendir. Ma'siyet Allah (celle celaluhu)'tan ise, Allah (celle celaluhu)'ın kulunu yapmadığı bir şeyle muaheze etmesi hususunda insaflıdır. Her ikisinden ise, güçlü olanın zaif kuluna karşı insaflı davranması evladır. Ma'siyet yalnız kuldan meydana gelmişse, hüküm kul'a râci'dir ve ondan dolayı da kendisi zemmedilir. Bunun üzerine Ebu Hanife “Birbirinden gelme tek zürriyettir” dedi.”

Ey Râfizî!


Senediyle nakledilenlerin sıhhatini biliyoruz. Bu ise tamamen yalandır. Çünkü Ebu Hanife kadere inananlardandır. Hatta “El-Fıkhu'l-Ekber” adlı eserinde kaderi inkar edenleri reddetmiştir. “Allah, kullarının fiillerinin yaratıcısı değildir” diyenlerin sözlerini nasıl tasvib eder?!

Kaldı ki Musa b. Ca'fer, ehl-i beytin âlimleri ve ilk şiîler Buveyh oğullarının devlet olduğu sırada Mutezile ile yaptıkları münakaşalarda kaderin varlığını ileriye sürerek ispatlamaya çalışmışlardır.(Buveyh oğulları, İran ve bazı doğu devletlerini şiilik belâsına ilk olarak sürükleyenlerdir. İkincisi, kendisine reddiyye yazdığımız râfizînin kitabını takdim ettiği vezir Hudâbende, üçüncüsü Safavî devleti zamanında -olmuştur. )

Musa b. Ca'ferden diye nakledilen bu sözleri Kaderiyecilerin çocukları bile dile getiriyorlar. Çünkü daha Musa b. Ca'fer doğmadan Kaderiyeciler bunu iddia ediyorlardı.

Ayrıca “Ma'siyet kimdendir?” sözü mücmeldir. Zira taat ve ma'siyet başkasında olması gereken iki amel olup ve onların yeri insandır. Şüphesiz ki, bunlar, Allah (celle celaluhu)'da kâim olamazlar. Her mahluk Allah (celle celaluhu)'tandır, sözü, o mahlukun Allah (celle celaluhu) tarafından yaratıldığını ve Ondan ayrı bir şey olduğunu ifade ediyor. Hiçbir zaman o mahlûkun Allah (celle celaluhu)'da kaim olup ve O'nun sıfatı olduğunu söylemek mümkün değildir.

Allah (celle celaluhu) şöyle buyurur:

“Bir de göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini (Allah) kendi katından sizin hizmetinize bağladı. Şüphesiz ki bunda, düşünecek bir kavim için ibretler var.”
(Câsiye: 45/13),

“Sizdeki her nimet Allah'tandır.” (Nahl: 16/53)

Râfizî şöyle diyor:

“Kâfir küfrüyle muti' (Allah (celle celaluhu)'a itaat eden) olması gerekir. Çünkü o, Allah (celle celaluhu)'ın iradesine uygun olanı yapmıştır.”

Ey Râfizî!


Taat emire mi muvafıktır, yoksa iradeye mi?

Emir iradeyi gerektirir mi, gerektirmez mi?

Önce bunu bilmek lâzımdır. Daha evvel belirttiğimiz gibi, Allah kendi iradesiyle kulların bütün fiillerini ve hatta bazan emretmediği şeyleri de yaratıyor. (Çünkü kullar bunu istiyor).

Bütün âlimler, bir kimse “Allah dilerse yarın borcumu ödeyeceğim” diye yemin etse ve ertesi gün borcu ödemeye imkânı olduğu halde ödemezse yeminini bozmuş sayılamıyacağı hususunda ittifak etmişlerdir.

Binaenaleyh Allah (celle celaluhu)'ın mücerred istemesi emir mânâsında olsaydı yeminin bozulmuş olması gerekecekti. Meşîete (dilemeye) bağlı tutulan bütün yeminler de böyledir.

Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:

“Eğer Rabbin dileseydi, yer yüzünde kim varsa, hepsi toptan iman ederlerdi.”
(Yûnus: 10/99)

Halbuki Allah insanlara imanı emretmiştir. Buradan da anlaşılıyor ki, emir meşietten ayrıdır. Bir başka âyette de Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:

“Allah, kime hidayet etmeği dilerse, İslama onun göğsünü açar, gönlüne genişlik verir. Her kimi de sapıklığa bırakmak isterse, onun kalbini öyle daraltır sıkıştırır...” (En'am: 6/125)

Bu ayet de Allah (celle celaluhu)'ın istediği kimseyi dalâlete götürebileceğini, fakat O'nu dalâletle emretmediğini ifade ediyor. Daha önceleri iradenin iki manâya geldiğini bunlardan birinin Kaderi irade, diğerinin de Şer'î irade olduğunu açıklamıştık.

İşte buradaki irade kadere değil, muhabbet ve rıza'ya dahildir.

Râfizî şöyle diyor:


“Allah (celle celaluhu)'tan İblis'e sığınmamız lazımdır.”

Allah (celle celaluhu)'ın: “Şeytandan Allah (celle celaluhu)'a sığın!” emri de doğru olmamalıdır. Çünkü onlar (ehl-i sünnet) İblisi ve Kâfiri mâ'siyetlerden tenzih ederek onları (fiillerini) Allah (celle celaluhu)'a nisbet ettiler. Böylece Allah (celle celaluhu)'ı kuluna karşı İblisten daha kötü yaptılar. Allah (celle celaluhu) bunlardan münezzehtir.”

Ey Râfizî!

Senin bu sözünün hiç değeri yoktur.

İblisin fiili ya vardır veya yoktur. Fiili yoksa ona sığınmak mümteni'dir. Çünkü o zaman bir şey yapamaz ki ona sığınılsın. Fiili varsa onu masiyetlerden tenzih etmek bâtıl olmuş olur. Dolayısıyla kaderi isbat eden ve inkâr edenlerin her ikisine göre bu itiraz düşmüş oldu. O zaman şöyle denilir:

İblis insanları Allah (celle celaluhu)'ın gazabından koruyabilecekse ona sığınmak iyi olur. İster kulların fiillerini Allah (celle celaluhu) yaratsın veya yaratmasın. Halbuki râfizî musannif ve benzerleri olan kaderiyecilere göre İblis Allah (celle celaluhu)'ın takdir etmediğini yapıyor. Allah (celle celaluhu)'ın iradesi dışında hareket ediyor. Allah (celle celaluhu) hiç kimseyi bir amelden diğer bir amele, hayırdan şerre veya şerden hayıra sevkedemiyor.

Buharî'de rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:

“Allah'ım! Senin gazabından rızâna sığınırım. Ukubetinden affına sığınırım. Hâsılı Senden Sana sığınırım...”
(Müslim Salat: 222, Ebu Davud Salat: 148, Vitr: 54, Tirmizi Deavat: 75, 112 Nesai Tahare: 119)

Görülüyor ki, Rasulullah, Allah (celle celaluhu)'ın bazı sıfat ve fiillerinden yine O'nun bazı sıfat ve fiillerine sığınmıştır. Yani Allah (celle celaluhu)'tan yine Allah (celle celaluhu)'a sığınmıştır. Hal böyle olunca Allah (celle celaluhu)'ın bazı mahlûkatından Allah (celle celaluhu)'a sığınmak nasıl mümteni' olur?

Ondan sonra ehl-i sünnet kulun Rabbine yaptığı duanın matlûba vesile ve kötülüğün define sebep olacağını asla inkâr etmiyorlar. Allah (celle celaluhu) annenin çocuğuna olan merhametinden daha fazla kullarına karşı merhametlidir. Onun için bir hikmete binaen yarattığı ve şerre vesile olan şeylerden Allah (celle celaluhu)'a sığınılır.

Her şeyin bir illeti ve hikmeti olduğunu kabul edenler, Allah (celle celaluhu)'ın yılanları, akrepleri ve ateşi bir hikmete binaen yarattığı gibi İblisi de bir hikmete göre yarattığını ve bunların şerlerini defetmek için elimizden gelen çabayı harcamamızı emretmiştir, diyorlar.

Mahlûkatın illet ve hikmete binaen yaratılmadığını ileriye sürenler ise; Allah (celle celaluhu) kullarına zarar veren İblis'i yarattığı ve Allah (celle celaluhu)'a sığınmamız da O'nun şerrini defetmek için bize vasıta olarak kıldı. Yangının önlenmesi için ateşin söndürülmesini, zehire karşı panzehirin kullanılmasını yol olarak kıldığı gibi.

Yaşatan, fayda ve zarar veren O'dur. O, bize faydalı olanı yapmayı emretti. Faydalı olanı yapmak için bize yardım ederse O'nun ihsanındandır. Aksi halde dilediğini yapabilir, diyorlar.

Râfizî şöyle diyor:


“Ehl-i Sünnet İblis'i ve kâfiri ma'siyetlerden, tenzih ettiler.”

Ey Râfizî!


Bu sözün tamamen bir iftiradır.

Çünkü ehl-i sünnet âsînin ma'siyetle muttasıf ve onunla mezmum olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.

Fiilleri kim yapmışsa Onun sıfatıdır. Hiçbir zaman o filler onları yaratanın sıfatı olamazlar.

Kâderî, bataklığına dalarak sözlerine şöyle devam ediyor:

“(Ehli sünnet kulların fiilleriyle beraber herşeyi yaratan Allah (celle celaluhu)'dır demekle) böylece Allah (celle celaluhu)'ın ceza ve mükâfaatına güven kalmaz. Çünkü onlar (ehli- sünnet âlemde Allah (celle celaluhu)'a yalan isnad etmeyi caiz gördüler de, artık Allah (celle celaluhu)'ın verdiği haberlerde yalan söylemesi de (Hâşâ!) caiz olmuş oldu. Binaenaleyh Peygamberleri göndermekteki fayda ortadan kalktı.”

Ey sapık Kaderci! “Halik” ile “Fail” (yaratıcı ile yapıcı) arasında fark bulunduğu bütün akıllılarca malumdur.


Allah (celle celaluhu), bir kimsede hareket yaratırsa, hareket eden Allah (celle celaluhu) olmadığı gibi, şimşek için sesi yarattığında da sesi çıkaran Allah (celle celaluhu) değildir. Nasıl ki hayvan ve bitkilerde yarattığı renkler Allah (celle celaluhu)'ın sıfatı değilse, başkasında yarattığı ilim ve kudrette Allah (celle celaluhu)'ın sıfatı olamaz. O ses, o renk ve o ilim ve kudretimde yaratılmışsa. Onun sıfatı olup, fakat Allah (celle celaluhu)'ın mahlûkudurlar. Buna göre misalleri çoğaltabiliriz.

“Ey Resulüm, düşmanların gözlerine bir avuç toprak attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı...” (Enfâl: 8/17) âyet-i kerimesine gelince bunun mânâsı şudur:

Sen attığın zaman hedefi vurmadın. Allah sana hedefi isabet ettirdi. Rasulullah'ın elinden atılanı düşmana götüren Atıştır. İsabet ettirmek de Allah (celle celaluhu)'tandır. Bazılarının anladığı gibi Allah (celle celaluhu)'ın atanı ve atmayı yaratmasından dolayı, hakikatte de atıcının kendisi olması gerekir gibi bir mânâ anlaşılmaz. Böyle birşey söz konusu olsaydı. Herşeyde işi yapan bizzat Allah (celle celaluhu) olurdu. O zaman da:

Yürürken ben yürümedim, Allah (celle celaluhu) yürüdü. Ben binerken kendim binmedim, Allah (celle celaluhu) bindi vs. demen gerekirdi. Bunun da bâtıl olduğu-zarûreten bilinir. Bunun için şu rivayet naklediliyor:

Osman (radiyallahu anh) muhasara edilerek taşa tutulduğunda neden beni taşlıyorsunuz demesi üzerine âsîler “Biz seni taşlamadık, Allah (celle celaluhu) seni taşladı” dediler. Osman (radiyallahu anh):

“Allah beni taşlasaydı muhakkak isabet ederdi. Fakat siz beni taşlıyorsunuz ki bana isabet ettiremiyorsunuz.”
diye cevap verdi.

Meselenin diğer bir yönü şudur:

Kaderciler:

“Allah (celle celaluhu), yalancının yalan söyleyeceğini, zâlimin zulüm ve fuhuş işleyeceğini bilmesine rağmen onlar için kudreti yaratıyor.” diyorlar.

Halbuki bizce malum olan şu ki, kişi kötülük işler, bir başkası da ona yardımcı olursa, O da aynı kötülüğü yapmış gibidir. Allah (celle celaluhu):

“İyilik ve takva üzerinde yardımlasın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın.”
(Mâide: 5/2) buyuruyor.

Eğer Kaderciler:

Allah (celle celaluhu), isyan etsin diye değil de, itaat etsin diye kula kudret vermiştir, diyecek olurlarsa, onlara şöyle denir:

Eğer Allah (celle celaluhu), âsinin isyan edeceğini bilmesine rağmen ona kudreti vermişse, bu durum, bir kimsenin peygamber öldüreceğini bilmesine rağmen bir başkasına kâfirleri öldürsün diye kılıç vermesine benzer. Bu ise (yani peygamber öldürmek) bizim için bile doğru değildir. Kaldı ki Allah (celle celaluhu) hakkında hiçbir zaman için düşünülemez.

Ey kaderi inkâr eden Râfizî!

Ehl-i Sünnet hiçbir zaman Allah (celle celaluhu)'ın kadir olduğu şeyin vuku bulabileceğinden şüphe etmezler. Ancak kendilerine kadir olduğu ve vuku bulmaları mümkün olmalarına rağmen bazı şeyleri yapmadığını biliyoruz. Allah (celle celaluhu), denizi yağa, dağları inciye çevirmeye kudreti yettiği halde çevirmez. Binaenaleyh Allah Teâlânın yalandan münezzeh bulunduğu ve yalanın Onun hakkında mümteni' olduğu kesin olarak anlaşılmış oldu.

Ey Râfizî!


Biz ehl-i sünnet Allah (celle celaluhu)'ın kemâl sıfatlarıyla muttasıf ve noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu biliyoruz. Yine biz, hayat, ilim ve kudret sıfatlarının kemâl sıfatlardan olup Allah (celle celaluhu)'ın bunlara herkesten daha lâyık olduğunu biliyoruz. Sıddık sıfatı da böyledir. Allah (celle celaluhu):

“Allah'tan daha doğru sözlü kim olabilir?”
(Nisa: 4/87) buyuruyor.

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) da şöyle buyuruyor:

“Sözlerin en doğru olanı Allah'ın kelâmıdır.”


Allah (celle celaluhu)'ın kelâmı da, zâtı ile kâimdir. Ehl-i sünnete göre mahlûk değildir.

Kelâm, kemâl sıfatlarından olduğu için Allah (celle celaluhu)'ın onunla muttasıf olması gerekir. İster bu sıfat meşietine (dileme) ve kudretine taalluk etmeyip, zatında kâim ve ezeli olan harf veya seslerden ibarettir desinler; ister bu sıfat (kelâm) Allah (celle celaluhu)'ın dilemesine müteallik olup, bilahare konuştuğunu veya şu anda da istese konuşabileceğini söylesinler, her iki halde de kelâm sıfatı Allah (celle celaluhu)'ın kemâl sıfatlarındandır.

Yalan ise noksanlık sıfatıdır. Sağırlık, dilsizlik ve âmâlık gibi. Allah, bu sıfatları yaratmasına rağmen kendisinde böyle bir şeyin mevcud olması mümkün olmadığı gibi yalanı da yaratmasına rağmen onunla asla kâim değildir.

Ehl-i sünnetin “Allah (celle celaluhu)'ın kelâmı mahlûk değildir” sözlerine karşı “Mahlûktur” diyorsunuz.

Buna göre sizce Allah kendi kelâmını başkasında yarattığı ve o kişide kâim olduğu için mahlûktur. Ama yine sizce insanların konuştuğu o kelâm Allah (celle celaluhu)'ın olmadığı gibi O'nun mahlûku da değildir. Eğer her iki iddianız da doğru ise, sizin, bu Allah (celle celaluhu)'ın kelâmıdır, bu da kelâmı değildir demeniz gerekirdi.

Râfizî şöyle diyor:


“Ehl-i sünnete göre Allah (celle celaluhu)'ın insanlara yalancıyı göndermesi caizdir.”

Ey Râfizî!

Şüphesiz ki Allah (celle celaluhu) yalancıyı gönderir. Bu hususta Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:

“Kâfirlerin üzerine onları kışkırtan şeytanlar gönderdiğimizi bilmiyor musun?” (Meryem: 19/83)

Yalnız bunların gönderilmesinde mutlak yalanlarını ortaya koyacak alâmetler vardır. Müseylimetül-kezzâb ve Esvedül Ansî gibi. Onların gönderilmesinde doğru ile yabancıyı birbirinden ayıracak alametlere hiçbir mani de yoktur. Bu yalancılarda sıdka delalet edecek alâmetlerin bulunması ittifak ile bâtıldır. Râfizîler taarruza geçerek:

Hayır Peygamberliği - doğruluk alâmetleri olmadan - mücerred olarak iddia etmekte bir zarar yoktur, diyecek olurlarsa onlara şöyle deriz:

Doktorluğuna delalet edecek herhangi bir işaret bulunmamasına rağmen biri kalkar ben doktorum derse, ona kimse iltifat eder mi? İltifat etmiyeceğine göre, sıdkına delâlet edecek bir alâmet olmadığı halde peygamberliği iddia edene nasıl iltifat edilebilir?

Râfizîler yine itirazlarına devam ederler ve “Siz Allah (celle celaluhu)'ın yalanı yalancıda yaratmasını caiz gördüğünüze göre, yine o yalancının vasıtasıyla doğruluk alâmetlerini yaratabileceğini de caiz görürsünüz” derlerse, onlara şöyle deriz:

İşte bu mümteni'dir. Çünkü doğruluk alâmetten doğruluğu gerektirir. Zira delil, medlulünü gerektirir. Allah (celle celaluhu)'ın yalancıda doğruluk alâmetleri yaratması Zâtı için mümteni'dir.

Râfizîler tekrar itirazlarına devam edip “Ehl-i sünnet Allah (celle celaluhu)'ın yalancı vasıtasıyla hârika şeyleri yaratmasını caiz görüyorlar” diye iddia ederlerse, onlara şu cevabı veririz:

Evet biz bunu ilâhlık iddia edene - deccal gibi - caiz görüyoruz. Bunun gibi Peygamberliği iddia edenin de hârika şeyleri yapmasını da caiz görüyoruz. Fakat bu hârikalar, deccalın sıdkına delâlet edecek bir surette olmadıklarını ifade ediyoruz. Sihirbaz ve Müneccimin yaptıkları hareketler gibi.

Ey Râfizî!


Şunu da sana hatırlatmak isteriz ki, peygamberliğe delâlet eden alâmetler yalnız hârikalar değildir. Yalanın çeşitleri olduğu gibi bu alametler de oldukça çoktur.

Râfizî şöyle diyor:


“Ehl-i sünnetin iddiasına göre masiyetlere karşı cezaların tatbik edilmemesi gerekir. Çünkü zina ve hırsızlık Allah (celle celaluhu)'ın müessir iradesiyle vuku bulmuştur. Buna göre devlet başkanının hırsızı muaheze etmesi caiz değildir. Onu muaheze ederse hırsızı Allah (celle celaluhu)'ın iradesini gerçekleştirmesinden alıkoymuş olur. Halbuki bizden biri iradesinden alıkonursa üzülür. Binaenaleyh Allah (celle celaluhu)'ın her iki mütenâkızı istemesi gerekir. Çünkü ma'siyet O'nun iradesiyle olduğu gibi, mâ'siyetten alıkoymak da O'nun iradesiyledir.”

Ey Râfizî!

Aslında bu konuyu daha önce açıklamıştık. Yine de açıklamaya devam ederek şöyle diyoruz:

Allah (celle celaluhu)'ın takdir ettiği şeyler ancak vuku bulduktan sonra onların takdir edildiğini bilebiliriz. Vuku bulan bir şeyi de kimse reddedemez. Binaenaleyh vuku bulan ve cezayı gerektiren birşey vuku bulduğunda bir daha tekerrür etmemesi için sahibine ceza tatbik edilir. Allah (celle celaluhu)'ın dilediği olur, dilemediği olmaz.

“Hırsızı Allah (celle celaluhu)'ın iradesinden alıkoyuyor” şeklindeki sözün yalandır. Çünkü hırsızı hırsızlıktan alıkoyan henüz meydana gelmemiş olan bir şeyden alıkoyuyor. Meydana gelmemiş olanı da Allah istememiştir. Bunun içindir ki birisi, “Allah dilerse şu malı çalacağım” diye yemin eder ve o malı çalmazsa icma' ile yeminini, bozmuş sayılmaz. Çünkü Allah hırsızlık etmesini istememiştir. Lâkin kaderiyyecilere göre “İrade” mutlaka “Emir” mânâsındadır. Onlar, hırsızlık irade ile oluyorsa, onunla da emredilmiştir, diye iddia ediyorlar. Halbuki biz yakınen biliyoruz ki, Allah (celle celaluhu) asla hırsızlığı emretmemiştir. Kim emretmiştir, derse kâfirdir.

Takdir edilmiş fakat reddi ve izalesi güzel kabul edilmiş şeyler vardır. Hastalık gibi. Hastalık Allah (celle celaluhu)'ın yaratması olmasına rağmen, Onu tedavi ve başka yollarla izale etmek ve onu önlemek, yine Allah tarafından bizim için güzel kabul edilmiştir. Yangına sebep olacak ateşi söndürmek, yıkılmak üzere olan duvarı yapmak, soğuğu sıcakla, sıcağı gölgeyle önlemek de bunlardandır. Görülüyor ki bir istek ile bir başka istek önleniyor. Ve bunda hiçbir beis yoktur.

Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'a:

Ya Rasûlullah! İlaçlarla, okumalarla tedavi görerek korkudan korunmaya çalışırsak bu yaptıklarımız Allah (celle celaluhu)'ın takdirinden herhangi birşeyi reddeder mi? diye sormaları üzerine:

“Bu tedbirler de Allah'ın takdiridir” şeklinde cevab verdiler.

Allah (celle celaluhu), şöyle buyuruyor:

“Her insan, için, önünden ve arkasından takip eden Melekler vardır; Onu Allah'ın emriyle korurlar...”
(Ra'd: 13/11)

“(Allah) iki mütenakızı da istemesi gerekir.” şeklindeki iddian hükümsüzdür. Çünkü mütenakız olan iki şey birbirinin zıddıdır.

Zecir ise, yalnız vuku bulan ve irade edilenlere mahsus değildir. Aksine geçmişte yapılan kötülüğe ceza tatbik edilir ve gelecekte olması muhtemel olan kötülüklere de zecir ile manî olunur.

Cezalandırmayı gerektiren şey meydana gelmemişse yasaklanan şey meydana gelmemiş demektir.

Bu takdirde yasaklama mutlak cezalandırma mânâsına değil, teorik bir yasaklamadan ibarettir.

Râfizî şöyle diyor:

“Ehl-i sünnet: Daha önceden de anlaşıldığı gibi fiillerimizin bize isnadı ve irademiz dahilinde meydana gelmesi zaruridir. Şöyle ki:

“Sağa doğru hareket etmek istediğimizde bu hareket sola doğru tahakkuk etmez. Bunun tersi de böyledir. Bunda şüphe etmek safsatadır, diyorlar.”

Ey Râfizî!


Ehl-i sünnetin çoğunluğu bu görüştedirler. Gerçekten fiillerimiz bize dayanır ve onları biz meydana getiriyoruz. Buna dâir nasslar Kur'anda çoktur.

Şunu iyi bil ki, kişi, irade edip fiili işler durumda değilken, birşeyi isteyip onu yapmasıyla “hadis” birşey meydana gelmiş olur.

Binalenaleyh yapılan işin bir yaratıcısı ya vardır veya yoktur. Eğer yaratıcısı yoksa yaratılmışların Halik ile meydana gelmesi gerekir. Yaratıcı varsa, bu yaratıcı ya kul veya Allah'dır. Yaratıcının kul olduğunu kabul edersek teselsül meydana gelir ki, teselsül de batıldır. Öyleyse kul ve Onun yaptığı fiillerin yaratıcısı Allah'tır.

Onun için ehli sünnet:


Kul faildir, Allah da kulu işlerinin faili olarak yaratmıştır. İşlerini isteyen kul olup, Allah da onu bu istek kabiliyetinde yaratmıştır, diyorlar.

 Allah (celle celaluhu) şöyle buyurur:

“Fakat âlemlerin Rabbi olan Allah, dilemeyince, siz dileyemezsiniz.”
(Tekvir: 81/29),

“Rabbim! Beni, gereği üzere namaza devam eden kıl.” (İbrahim: 14/40)

Dolayısıyla kulun iradesi vardır. Ancak Allah (celle celaluhu)'ın isteği ile vücud bulabilir. Kul iradesinde tamamen serbest olup Allah (celle celaluhu)'ın iradesine bağlı değildir; diyenlerin iddiaları asılsızdır. Çünkü kulun iradesi hadistir ve her hadisin bir muhdisi vardır. Bunlar daha aşırı giderek:

Allah sebepsiz ve yersiz olarak iradeyi yaratır, demek suretiyle muhal olan şeyleri mümkün kılıyorlar.

Bu durumda üç şeyi söylemiş oluyorlar:

a - Allah (celle celaluhu)'ın iradesi olmadan bir hadis meydana gelebilir,

b - Hiçbir sebep olmadan bir hadis zuhur edebilir,

c - Hiçbir mahal olmadan kendi kendine sıfat kaim olabilir.


Birisi: Bir hadisin iki muhdisi olur mu? diye soracak olursa, şöyle denir:

Allah (celle celaluhu)'ın iradeyi meydana getirmesi Onu yaratması demektir. Kul ise o irade muvacehesinde daha onca kendisinde yaratılmış kudret ve isteğiyle bir şeyin faili olur. Dolayısıyla Allah (celle celaluhu)'ın yaratmasıyla kulun fiili birbirinden ayrılmayan iki şey mesabesindedir. Allah (celle celaluhu)'ın; kulun fiilini yaratması, fiilin meydana gelmesini gerektirir. Fiilin meydana gelebilmesi için de Allah (celle celaluhu)'ın yaratması şarttır.

İmamî şöyle diyor:

“Kulun fiillerini kendisine isnad eden deliller, Kur'anda pek çoktur. Allah (celle celaluhu)  şöyle buyuruyor:

“Yapmış olduğunuz güzel işlerin mükâfatı olarak girin cenete...” (Nahl : 16/32),

“Kim salih amel işlerse, (sevabı) kendine; kim de kötülük ederse, (cezası) yine kendinedir.” (Fussilet: 41/46)

Ve daha birçok ayetler zikretmiştir.”

Ey İmamî! Bütün bu söylediklerin doğrudur. Yine Kur'an işlerimizin Allah (celle celaluhu)'ın meşieti - irade - ile meydana geldiğine dair delillerle doludur.

“Eğer Allah dileseydi, birbirinin kanına girmezlerdi. Fakat Allah dilediği şeyi yapar.” (Bakara: 2/253),

“Allah, kime hidayet etmeği dilerse, İslama Onun göğsünü açar, gönlüne genişlik verir.”
(En'am: 6/125) mealindeki âyetler gibi.

Ey İmami! Kur'an'ın bir bölümüne inanıp bir bölümünü inkar etmen caiz değildir. Eğer meşiet - istek - emir mânâsına gelseydi, “İnşâ Allah” diyerek yemin edenin, söylediğini yerine getirmediği taktirde yemininde hânis (yeminini bozmuş) olması gerekirdi.

Allah (celle celaluhu), şöyle buyuruyor:

“Allah, bu misalle bir çoğunu şaşırtıp saptırır ve yine onunla ancak fasıkları şaşırtır.” (Bakara: 2/26),

“Bilin ki Allah, gerçekten kişi ile kalbi arasına girer.” (Enfal: 8/24)

Râfizî şöyle diyor:

“Eş'ariler Allah (celle celaluhu)'in gözle görüleceğini söylüyorlar. Halbuki O, cihetlerden münezzehtir.

Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:

“Gözler O'nu idrak edemez” (En'am: 6/103)

Eş'ariler, gözle görülebilen bir şeyin ya mukabil veya onun hükmünde olması gerekir, gerçeğine muhalefet ederek, karşımızda yüksek ve muhtelif renkte dağlar mevcut olup onları görmememiz, yüksek sesler bulunup onları işitmememiz, bizimle muharebe eden asker olup onların hareketlerini müşâhade etmememiz caizdir, diyorlar. Eş'ariler daha ileri giderek: Garpta olmamıza rağmen, şarkta bulunan ve zerre gibi en küçük bir cismi görmemiz mümkün diyorlar.”

Bu iddialara karşı şöyle diyoruz:

Allah (celle celaluhu)'ın Aheritte gözle görülmesi selef ve müctehid imamların kavlidir. Bu hususta mutevatir hadisler de vardır. Allah (celle celaluhu)'ın görüleceğine inananların cumhuru şöyle diyor:

“Allah (celle celaluhu) aklen de bilinen bir müşahade ile yani bizzat gözle görülecektir.”


Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor :

“Siz, kıyamet gününde Rabbinizi güneşi görür gibi göreceksiniz. Onu görmede zahmet çekmeyeceksiniz”.
(Buhari Tefsir Sure: 4/8, Müslim İman: 302)

Başka bir hadiste:

“Açık bir havada güneş ve ayı gördüğünüz gibi... (göreceksiniz)”.
(Tirmizi Cennet: 15, İbn Mce Zühd: 39)

Bir başka hadiste de Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem):

“Önünde bulut bulunmayan ve açık bir havada güneşi görmede güçlük çekiyor musunuz?”
diye sorunca ashab hayır cevabını verdiler. Rasulullah tekrar:

“Açık bir havada ve önünde bulut bulunmayan ay'ı görmekte güçlük çekiyor musunuz?” diye sordu. Ashab tekrar hayır cevabını vermeleri üzerine Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem):

“Muhakkak siz güneş ve ay'ı gördüğünüz gibi Rabbinizi göreceksiniz” buyurdular. (Buhari Tevhid Sure: 24, Rikak: 52, Müslim İman: 299)

Allâh-u Taâlânın karşımızda olmaksızın görülebileceğine kail olanlar O'nun âlemin üstünde olmadığını söyleyenlerdir. Bunlar görmeyi isbat, yüksekliği inkâr edince bu iki ayrı görüşün arasını te'lif etmek mecburiyetinde kaldıkları için bu görüşü ileri sürdüler. Bu görüş Eş'arilerden bir gurubun görüşüdür. Halbuki Eş'arilerin imamları Allah'u Teâlâ'nın Arşın üstünde olduğunu söylüyorlar.

Mutezile ise hem Allahu Teala'nın arşın fevkinde olmasını hem de rü'yeti inkar etmişlerdir. Kendisine işaret edilmeyen, O'na çıkılmayan, O'ndan emir gelmeyen, ne âlemin içinde ve ne de hâricinde bulunmayan ve ellerin kendisine kaldırılmadığı ve haddi zâtında mevcut olan bir varlığı akıl ve fıtrata arzedecek olursak gerçekten akıl ve fıtrat bu durumu kabul etmeyecektir.


Eş'arilerin: Allah (celle celaluhu) huzurumuzda göremediğimiz ve seslerini işitmediğimiz varlıkları yaratmaya ve bize çok uzak olan zerreleri göstermeğe kadirdir, şeklindeki sözlerine gelince doğrudur. Onlar bu durum vâkidir dememişler. Ancak vukuunu caiz görmüşlerdir. (İmam-i Eş'ari, “El-İbâne” adlı eserinde bunu söylemektedir. İmamü'l Haremeyn de aynı görüşe kaildir. )
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 688
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: “EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR
« Yanıtla #25 : 01.08.2016, 06:15 »
Râfizî şöyle diyor:

“İmamîlerin ve İsmaililerin dışında kalanlar, Peygamber ve imamların ma'sum olmadıklarını, yalan söylemesi, unutması ve hırsızlık etmesi mümkün olanların peygamber olabileceklerini de caiz görmüşlerdir.”


Ey Râfizî!

Cumhurun şunu ve şunu peygamberlere caiz görmüştür diye iddia ettiğin şey cumhura yaptığın bir iftiradır. Aksine cumhur peygamberlerin risaleti tebliğ etmede ma'sum olduklarını ve onlara itaat etmenin vacip olduğunu ittifakla kabul etmişlerdir. Ancak haricîler bundan müstesnadırlar.

Yine cumhur peygamberlerin küçük günahları (zelle) işlemeleri câiz olduğunu fakat bunda israr etmediklerini söylüyorlar. Ama imamların ma'sumiyet meselesine gelince râfizînin dediği doğrudur. Yani İmamîler ve İsmâilîlerden başka hiçbir kimse imamların ma'sum olduğunu söylememiştir.

Ey râfizî! Delilsiz sözlerden vazgeç!

Râfizîler:

Maslahata binaen Allah (celle celaluhu) âlemi ma'sum olan bir imamdan hâli kılmaz, diyorlar. Halbuki şu kayıp olan imam Muntazar'da âlem için hiçbir maslahat yoktur. İster bizce ölü (Yani doğmadan ölmüştür. Çünkü doğmamış ki.. ), imamîlere göre de hayatta kabul edilsin. Aynı şekilde Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) da hâsıl olan maslahat diğer imamlarda asla hasıl olmamıştır.

Ondan başka, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'dan sonra Ali'nin (radiyallahu anh) dışında oniki imamdan hiçbirisinin gözle görülür bir gücü olmamıştır. Kesinlikle biliniyor ki ilk üç halife devrinde müslümanların durumu Ali (radiyallahu anh) zamanında vuku bulan fitne esnasındaki durumlarından daha iyi idi. Allah (celle celaluhu)'da çekişme halinde bulunduğumuz takdirde işi Allah ve Resulüne havale etmemizi emretmiştir. Eğer insanlar arasında Rasulullah'tan başka ma'sum birisi olsaydı, Allah (celle celaluhu) işin o kişiye havale edilmesini emredecekti.

Buharî ve Müslim'de rivayet edildiğine göre Ebu Zer (radiyallahu anh), Rasulullah'ı kasdederek şöyle demiştir:

“Benim dostum, halifeyi dinleyip itaat etmemi bana vasiyet etti. Halife Habeşi bir köle olup burnu kesik olsa da.”

Müslimde rivayet edilen ve Ümm-ü Husayn'ın veda haccında işittiği bir hadiste de Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyorlar:

“Üzerinize siyah ve burnu kesik bir köle halife olsa dahi Allah'ın kitabıyla hükmettikten sonra O'nu dinleyin ve itaatta bulununuz.” (Müslim İmaret: 8, Hacc: 194 )

Buharî'de de Enes (radiyallahu anh)'in rivayet ettiği benzer bir hadis vardır.

İmamiler ve bazıları, İmam'ın; temsilcilerinden ma'sum olup olmadıklarını ve gene imamın, temsilcilerinin hatasız olup olmadıklarını bilmemesinin caiz olduğunu kabul etmişlerdir. Delil olarak da Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın Velid b. Ukbe'yi temsilci olarak gönderdiği kavme savaş açmasını ve Onun bu durumu Rasulullah'a bildirmesini gösteriyorlar. Ali'nin (radiyallahu anh) bir çok temsilcileri de Ona ihanet etmiş ve Onu bırakarak kaçmışlardır. Binaenaleyh imamların ma'sumiyetini şart koşmak mümkün olmadığı gibi, bu durum, ne emredilmiş bir şeydir, ne de maslahatı celbedicidir.

Râfizî şöyle diyor:

“Ehl-i sünnet, kıyas ve ferdî görüşün delil olduğunu kabul ederek, Allah (celle celaluhu)'ın dininde olmayan bir şeyi Ona İdhâl ettiler. Ayrıca şerî ahkamı tahrif ve Rasulullah'ın zamanında olmayan dört mezhebi ihdas ederek Ashab-ı kiramın görüşlerini ihmal ettiler.”


Ey Râfizî!

Bu iddialar senin aleyhindedir. Çünkü Zeydîler Kıyası kabul ediyorlar. Ondan sonra kıyas, ilimde Mâlik, Sevrî, Şafiî ve Ahmed gibi müctehid imamların derecesine ulaşmayan birisini taklid etmekten daha hayırlıdır. Bu zatlar, el-askeriyeyin yani el-Hasan ve babası olan Ali b. Muhammed'den daha âlim ve daha fakihtirlar. Allah (celle celaluhu)'ın dininde olmayanı idhal ederek şer'î ahkâmı tahrif etmek ise en çok râfizîlerde görülüyor. Çünkü onlar hiç kimsenin yapmadığı iftirayı Rasulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) yapmışlar ve sayılmayacak kadar doğru olan hükümleri reddetmişlerdir.

“İki denizi mezcetmiştir” ayetiyle Ali (radiyallahu anh) ve Fâtıma'nın (radiyallahu anh),

“Her ikisinden Lü'lü' ve Mercan çıkıyor” ayetiyle Hasan (radiyallahu anh) ve Hüseyin'in (radiyallahu anh)

“Açık bir kitapta” ayetiyle Ali'nin (radiyallahu anh) kasdedildiğini ileri sürerek âyetleri tahrif etmişlerdir.

“Ali İmran-ı insanlara (tercih etti)” ayetiyle Ebu Talib'e İmran adını vermişlerdir.

“Mel'ûn ağaç” tan Ümeyve oğulları'nın,

“Bir inek kesmenizi (emretmiştir)” ayetiyle Aişe'nin (radiyallahu anh) kasdedildiğini iddia eden râfizîier, daha ileri giderek

“Şirk koşarsanız ameliniz boşuna gider” âyetini de “Eğer Ebubekir ile Ömer'in arasında münâsebet kurarsanız” şeklinde tahrif etmişlerdir. Kitaplarında bunun gibi daha nice misaller mevcuttur. Bu sebepledir ki, İsmaililer, vacip ve haramları da te'vil etmişlerdir. Çünkü onlar tahrif imamlarıdır.

Râfizînin

“Dört mezheb ihdas ederek, Ashab-ı Kiramın sözlerini ihmal ettiler” sözüne gelince;

Ona şu şekilde cevap verilir:

Ashabın sözlerine muhalefet etmek ne zamandan beri sizce kötü kabul edilmeye başlandı?

Ashabın icmâına muhalefet eden biz miyiz, siz misiniz?

Onları tekfir ve tadlil eden kimdir?


Ehl-i sünnetin, ashab-ı kiramın icmâına muhalefet etmede ittifak ettikleri asla tasavvur edilemez.


İmamiler ise şüphesiz ki Ashab ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in akrabalarının icmâına muhalefet etmekte ittifak etmişlerdir. Çünkü Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Ebubekir (radiyallahu anh), Ömer (radiyallahu anh), Osman (radiyallahu anh) ve Ali (radiyallahu anh) devirlerinde haşim oğullarından hiç kimse oniki imamın imametini, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) den sonra herhangi birisinin ma'sumiyetini veya İlk üç halifenin küfrünü iddia etmemiştir.

Hatta ilk üç halifenin hilafetini zem, sıfatları inkar ve kaderi tekzib eden hiç kimse çıkmamıştır.

Aslında İmamiler ashabı kiramın icmâı ile beraber haşim oğullarına muhalefet etmede ittifak etmişlerdir. Ashab ve hâşim oğullarının icmâına muhalefet ettiler diye nasıl başkasını itham edebiliyorlar?

Mezhebler meselesine gelince, eğer râfizî, müctehid imamlarının ashab-ı kiramın icmâına muhalefet ederek mezhebleri ihdas etmekte ittifak ettiklerini söylüyorsa, onlara iftira etmiş olur.

Çünkü her dört müctehid aynı devirde yaşamadıkları gibi, biri diğerini taklid etmemiş ve onlardan hiçbiri insanlara kendisine ittiba etmelerini emretmemiştir.

Aksine hepsi Kitab ve Sünnet'e uymaya çağırmıştır.

Ama müslümanların dört mezhebe ittiba ettiklerini söylüyorsan bu doğrudur
.

Şiîler ise cumhura muhalefet, ettikleri her meselede mutlaka hata etmişlerdir.

Dört mezheb imamı da hiçbir zaman olmayan bir şeyi uydurmuş değildirler. Aslında tedvin ettikleri ilmi insanlar daha sonra kendilerine nisbet etmişlerdir. Hadisleri tedvin eden bazı muhaddislere nisbette bulunulması gibi. Meselâ Buhârî, Müslim ve Ebu Davud...


Bazı kıraatleri seçen imamlara kıraatların nisbeti de böyledir. Nâfi' ve Âsim kıraati gibi.

Ondan sonra Ehl-i sünnet:

“Mezhep imamlarının icmâına ma'sum bir hüccettir” demedikleri gibi “Hak yalnız bu imamların sözlerine münhasırdır. Söylediklerinin dışında kalan her şey bâtıldır” dememişlerdir. Çünkü müctehidler hadisleri anlamada ve içinden hüküm çıkarmada ihtilafa düşebiliyorlar.

Ashab-ı kiramın rey ve kıyasla hareket ettikleri sabit olduğu gibi, bazı kıyasları zemmettikleri de vâkîdir. Kıyasın zemmedilen kısmı nassa muhâlif olanıdır. Şüphesiz ki fâsid olun kıyaslar vardır. Fakat bu demek değildir ki bütün kıyaslar fâsiddir. Mevzu hadislerin bulunması bütün hadisleri iptal edemediği gibi.

Râfizî şöyle diyor:

“Ehl-i Sünnet kıyas sebebiyle bazı çirkin şeyleri mubah kılmışlardır. Bu çirkin şeyler şunlardır:

Zinadan doğan kız nikah edilebilir. Haram olduğunu bilmesine rağmen annesini ve kızkardeşini nikahlayan hadd cezasına çarptırılmaz. Livata yapan öldürülmez. Nebîz mubahtır ve şarab cinsinden olmasına rağmen onunla abdest alınır. Köpek derisiyle namaz caizdir. Kuru pislik üzerine namaz caizdir. Gasp mubahtır. Çünkü biri bir değirmene girer oradaki buğdayı öğütürse o buğday onun olur. Buğday sahibi gelir davacı olursa zâlim olur. Kavga eder, hırsızı öldürürse hırsız şehid olur. Şâhidleri tekzib ettiği taktirde zâniye hadd vaciptir. Onları tasdik ettiği takdirde de hadden muaftır. Köpeği yemek mubahtır. Kölelerle livata mubahtır. Lehviyat mubahtır.”


Ey Râfizî!

Bu saydığın bütün meselelerde ehl-i sünnetin cumhuru, bunların hilafına hükmetmişlerdir. Kaldı ki, siz ey râfizîler! Sizde bu meselelerin kat katı vardır. Cuma ve cemaatı terketmek, camileri bırakarak mezarları imar etmek...

Hatta büyük âliminiz El-Müfîd “Menâsiku Hacci'l Meşahid” (Türbeleri haccetmenin menâsiki) adlı bir kitap te'lif etmiştir.

- Akşam namazını yatsıya te'hir etmek,

- ehl-i kitabın kestikleri ile bir balık çeşidini haram kılmak,

- Mirasın tümünü kıza verip amcayı terketmek,

- Mut'a nikâhını helâl kılmak.

- Talakın yazı ile vuku bulmadığını ve talakta şâhidlerin şart olduğunu iddia etmek gibi.

Bir kişinin zinadan doğan kız çocuğunu nikâh edebileceği ile ilgili görüş yalnız İmam-ı Şafiî (radiyallahu anh)'ye aittir.

Ahmed b. Hanbel (radiyallahu anh) ise bu işi yapanın katline kail olmuştur. Mahrem olanları nikahlama meselesinde ise Ebu Hanife (radiyallahu anh) akdin mevcudiyetinden dolayı hadleri şüphelerle defetme noktasından hareket ederek bu işi yapanların cezaya çarptırılmamaları gerekir demiştir.

Livatacılık yapanlar meselesine gelince, selefin çoğu bu gibi kimselerin öldürülmesine kail olmuşlardır. Bir görüşe göre bu hususta Ashabın icma'ı vardır. Bu da Mâlik (radiyallahu anh)'in mezhebi ile Ahmed (r.a.)den asab olan bir rivayet ve İmam-ı Şafiî (radiyallahu anh)'nin bir görüşüdür. Bazıları da:

Livatacılık yapan zânidir demişlerdir. Ebu Yusuf ve Muhammed de bu görüştedirler. Bu gibi kimselerden haddin düşmesi yalnız Ebu Hanife'ye ait bir ictihaddır.

Sonra Ey Râfizî! Sen biraz önce kıyası inkâr ediyordun. Şimdi ise Ebu Hanife (radiyallahu anh)'ye karşı onu delil olarak ileri sürerek nebizden bahsederken:

“Sarhoş etmede şarap gibidir” diyorsun. Neden nass ile O'na karşı gelip: “Her sarhoş edici şey şaraptır, her şarap da haramdır” demedin?

Tabaklanmış köpek derisine gelince bir gurup âlim:

“Tabaklanan her deri, temizlenmiştir”
mealindeki hadisin umumî mânâsını nazar-ı dikkate alarak köpek derisini temiz görmüşlerdir. Haram olduğuna dair delil getir, denilecek olursa bakıp duracaksın. Gasp hırsızdan bahsederek ifade etmek istediğin hüküm ise yalandır. Ama kavga ederlerse hâkimin huzuruna çıkartılırlar.

Râfizî şöyle diyor:

“İmamî mezhebine ittiba etmenin vücûbuna delâlet eden delillerden biri de büyük üstadımız Nasîruddin Muhammed b. Hasan et-Tûsî (Allah ruhunu yüceltsin)'nin şu söylediğidir:

“Bütün mezhepler ve “Ümmetim yetmişüç fırkaya ayrılacaktır...” mealindeki hadisi araştırdık, kurtuluşa eren fırkanın imamî fırkası olduğunu müşâhade ettik. Çünkü İmamîler, bütün mezheblere muhalefet etmişlerdir.”

Ey Râfizî!


Hiç unutma ki sen “Allah mûcibün bizzattır” diyeni tekfir etmiştin. Senin bahsettiğin bu üstadın da “Allah mûcibün bizzattır” diyor. Ayrıca üstadın âlemin ezelî olduğunu iddia ederek bu fikrini de “Şerhül İşârât” adlı eserinde beyan etmiştir. Daha önceleri Elmut'ta mülhid İsmaililerin vezirliğini yapan üstadın bilahare Hülâgû'nun müneccimliğini yaparak onunla aynı istikamette yürümüştür. Halife ve âlimleri öldürmek ve müslümanların başına daha başka fitne ve belâları indirmek için Hülâgü'ya fikir veren o'dur. Nusayr (Nasîruddin et-Tûsî) ve yoldaşlarının yaptıkları fenalıklar bütün müslümanlarca malumdur. Bazıları O'nun ömrünün son günlerinde tevbe edip namaza devam ettiğini, Beğavî tefsiri ve fıkıhla meşgul olduğunu söylemişlerdir.

(Nasiruddîn (Nusayr) et-Tûsî'nin tevbe ettiği doğru ise, onun hayat sahifelerini dolduran küfür ve ilhâddan, Allah (celle celaluhu)'a Rasulüne ve müminlere yaptığı düşmanlıktan pişmanlık duyduğunu alenen beyan etmesi gerekirdi. Böyle yaptığı takdirde tevbesinin sahih olduğu kabul edilebilir. Eğer İbnül Mutahhar el-Hillî gibi müslümanlara büyük kötülükler yapmağa devam etmiş olmasaydı bütün müslümanlar tevbesinden haberdar olacaktı. )


Râfizînin:

“İmamîler bütün mezheblere muhalefet etmişlerdir” şeklindeki sözleri hezeyandır.

Haricîler, Mutezile ve başkaları da bütün mezheblere muhalefet etmişlerdir. Eğer Râfizî, İmamilerin bütün görüşlerinde herkesten ayrı ve başlı başına olduklarını kasdediyorsa asla öyle değildir. Nitekim Tevhid ve kader meselelerinde Mutezile'ye, bazı konularda da Cehmiyye'e muvafakat etmişlerdir. Ondan sonra kendi aralarında da pekçok ihtilaflar mevcuttur.

Râfizînin şaşılacak hallerinden birisi de Onun Ebubekir, Ömer, Osman (radiyallahu anh) ve ümmetin diğer büyük âlimlerini kendisinin onlara yaptığı iftiralarla zikrederek; öte yandan müslümanlarca Allah ve Resulüne karşı muharebe etmekle iştihar bulan üstadı Nasîruddin et-Tûsî'den “Üstadımız şöyle buyurdu”, “Allah O'nun ruhunu yüceltsin” diye bahsetmesidir. Bununla birlikte farkında olmadan üstadına küfürle şehâdette bulunmaktadır. (Râfizî “Allah mûcibün bizzâttır.” diyenleri tekfir ediyor. Halbuki Üstadı da “Alah mûcibün bizzâttır.” diyor. ) 

Aslında üstadı o Kadar ileriye gitmişti ki, müslümanların en hayırlı neslini (hâşâ!) lanetle anmıştır. Haddi zatında kendisine reddiyye yazdığımız müellif İbnül Mutahhar, et-Tûsî ve benzerleri; Allah-ı Teâlâ'nın şu âyetindeki hükme dâhildirler.

“Kendilerine kitaptan nasip verilenleri görmedin mi? Cibte ve tağuta iman ediyorlar. Sonra da kafirler için: “Bunlar Allah’a iman edenlerden daha doğru yoldadırlar” diyorlar.

Bunlar Allah’ın lanetlediği kimselerdir. Allah’ın rahmetinden uzaklaştırdığı (lanetli) kimseye gerçek bir yardımcı bulamazsın.”
(Nisa: 4/51-52)

Ayrıca İmâmilerin bütün mezheblere muhalefet etmeleri onların görüşlerinde doğru değil yanlış olduklarını gösteriyor. Çünkü bir gurubun delilsiz ve mücerred olarak bütün guruplara muhalefet etmesi, o gurubun görüşünde isabetli olduğuna delâlet etmez. Diğer gurupların bir görüşte ittifak etmeleri de onların o görüşlerinin bâtıl olmasını gerektirmez.

“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 688
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: “EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR
« Yanıtla #26 : 17.08.2016, 10:09 »
Râfizî şöyle diyor:

“İmâmîler kendilerinin ve imamlarının kurtuluşa erdiklerine kesin olarak inanmalarına rağmen ehl-i sünnet, gerek kendileri ve gerekse imamları hakkında böyle bir şeye inanmazlar.”

Râfizî buna darb-ı mesel getirdikten sonra “Bunlara (yani Ona göre kurtuluşa erenlere) ittiba etmek evlâdır,” diyor.

Ey Râfizî!


Kendilerine mutlak itaati şart koştuğun imamlarına ittiba etmenin doğru olduğunu söylüyor ve bu ittiba da onların kurtulmalarının vacip olduğunu iddia ediyorsan; Ümeyye oğulları'nın halifelerine ittiba edenlerin de isabet etmiş olduklarını kabul etmen gerekir. Çünkü Ümeyye oğulları da mutlak olarak halifelerine itaat edilmesini şart koşarak:

“Bu itaat kurtuluşu vacip kılar” diyorlardı. Yine onlar her hususta halifeye itaat edilmesinin vacip olduğuna, Allah'u Teâlâ'nın hiçbir günahtan dolayı halifeyi sorguya çekmeyeceğine ve kendilerinin de halifeye itaat ettikleri konularda günâha dûçâr olmayacaklarına inanıyorlardı. Hem de Ümeyye oğulları'nın delili şiîlerin delilinden daha kuvvetlidir. Çünkü Ümeyye oğulları Allah-u Taâlânın hâkim kıldığı ve te'yid ettiği halifelere itaat ediyorlardı. Çünkü kaderiyyecilere (kaderi inkâr edenler) ve şiîlere göre Allah (celle celaluhu), kullarına maslahatlarına en uygun olanından başkasını yaratmaz.

Ayrıca Ümeyye oğullarının halifeleriyle meydana gelen maslahat ma'dûm ve âciz olan bir imamla (Şiilere muntazar olan imam kasdediliyor. ) meydana gelecek maslahattan daha büyük olmuştur. Bundan dolayıdır ki, Ümeyye oğullarına tabî olanların elde ettikleri din ve dünyaları ile ilgili olan maslahatlar, muntazar imamı bekleyen şiîlerin elde ettikleri maslahatlardan daha büyüktür. Çünkü bu şiîlerin imamı olmamıştır ki, onlara iyiliği emredip kötülükten sakındırarak dinî ve dünyevî maslahat hususunda onlara yardım etsin. Ama Ümeyye oğulları'nın durumu hiç de öyle değildir. Onlar gerek din ve gerekse dünya işlerinde imamlarından fayda görmüşlerdir. Bütün bunlardan anlaşıldı ki, şiîlerin Ali'nin (radiyallahu anh) taraftarlığını iddia ederek kendilerinin haklı olduğu hususundaki delilleri sahîh ise, Osman'ın (radiyallahu anh) taraftarlığını iddia edenlerin delilleri de daha sahihtir.

Rafızî'nin

“İmamîler kurtuluşa ereceklerine kesinlikle inanırlar; Ehl-i Sünnet ise böyle bir şeye inanamazlar”
şeklindeki iddiasına gelince şöyle deriz:

Eğer Râfizî bu sözüyle “Bir kimse farzları terkedip, haramları işlese de cennete girecektir” diye iddia ediyor ve “Bu inanç o kimsemi cennete girmesine vesile olacaktır” diye birşey kasdediyorsa yanılıyor. Çünkü böyle bir itikad, imâmîlerin olmadığı gibi, aklı olan hiçbir kimsenin de böyle birşey söylemesi beklenemez.

Eğer Râfizî yukardaki sözüyle Ali'yi (radiyallahu anh)  sevdikten sonra namaz kılmamak, kötülük işlemek ve adam öldürmek gibi şeylerin zarar vermeyeceklerini kasdediyorsa elbette bu da doğru değildir.

Ama Râfizî yukarıdaki sözleriyle sahih ve sağlam bir akideye sahip olup, farzları işleyip ve haramları terkedenin cennete gireceğini kastediyorsa bu doğrudur. Ehl-i sünnetin itikadı da budur.

Ehl-i sünnet, Kur'an'da buyrulduğu gibi Allah (celle celaluhu)'tan korkan ve Onun emrettiklerini yapıp yasaklarından kaçınanların cennete gireceklerine inanırlar.

Fakat kesin bir malûmat olmadığı takdirde muayyen bir şahsın takva ehlinden olup olmadığı hususunda susarlar. Ancak kişinin takva üzere vefat ettiğini bilirlerse Onun cennet ehlinden olduğuna inanırlar.

Nitekim sahih bir hadis ehl-i sünnetin bu inancını te'yid eder. Şöyle ki:

Günün birinde Rasulullah'ın yanından cenaze ile geçtiler. Ashab da Onu hayır ile yadettiler. Bunun üzerine Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem):

“Vâcib oldu” dedi. Sonra diğer bir cenaze geçti. Onun fenalığını söylediler. Yine Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem):

“Vâcib oldu” dedi. Ömer (radiyallahu anh):

 “Yâ Rasulullah ne vâcib oldu?”
diye sordu. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem):

“Ötekini hayırla yadettiniz, cenneti hak etti. Bunu ise şer ile yadettiniz o da, cehennemi hak etti. Zira siz yeryüzünde Allah'ın şahidlerisiniz” buyurdular. (Buhari Cenaiz: 86, Şehadet: 6, Tirmizi Cenaiz: 60)

Ehl-i Sünnet, râfizîlerin, kendi imamları için inandıkları kurtuluşun daha iyisini, kendi imamları için inanırlar.

Çünkü ehl-i sünnetin imamları Rasulullah'tan sonra gelen ve İslâmı ilk kabul eden muhacir ve ensardandırlar.

Ehl-i sünnet mezkûr imamlarının aşere-i mübeşşere'den (cennetle müjdelenen on zat) oldukları için cennetlik olduklarına inanırlar.

Yine ehl-i sünnet Allah-ü Teâlâ'ın Bedir ehlini aftettiğini ve ağaç altında da bindörtüzden fazla olduklarını kabul ederek inanırlar. Bu şehadet de kitap ve sünnetten kaynaklanır.

Ehl-i sünnetin şahitliği ilme dayalı bir şahitliktir. Ama râfizîlerin şahitliği hem körükörüne, hem de zorbalığa dayanan bir şahitliktir.

İmam-ı Şafiî:

“Râfizîler kadar yalan şahitlikte bulunan bir kavim görmedim”
diyor.


Râfizî:

“İmamîler, mezheblerini ma'sum kişilerden öğrenmişlerdir. Ali (radiyallahu anh), harblerden dolayı şiddetli bir şekilde yorgun olmasına rağmen birgün ve gecesinde bin rek'at namaz kılıyordu. Zeynül-âbidin ve El-Bâkir da böyle idiler...” diyerek, imamlar hakkında bir kısmı yalan olan, uydurulmuş pekçok menkibeler saymıştır.

Ey Râfizî!

Sizin, mezhebinizi ehl-i beytten aldığınıza inanmıyoruz. Çünkü siz, usûl ve furûda Ali (radiyallahu anh) ve ehl-i beytine muhalefet ediyorsunuz.

Ehl-i beyt Allah (celle celaluhu)'ın sıfatlarını isbat, kaderî ve ilk üç halifenin hilafet ve üstünlüklerini kabul ederken, siz onlara aykırı davranıyorsunuz. Ayrıca mezhebinizi kimden aldığınıza dâir muttasıl sened zinciriniz yok ki, bunların doğru olup olmadıklarına bakmış olalım.

Kaldı ki yalanınız oldukça boldur. İmamîler, başkalarına karşı hüccet getirme kabilinden nasslarının mütevatir olduğunu iddia ediyorlarsa başkaları da aynı iddiayı yapıyorlar. Binâenaleyh her iki fırka arasında fark yoktur. Sonra onların mezhebi iki esas üzerine kurulmuştur.

Birincisi mezhebi kendisine nisbet ettikleri kişilerin ma'sumiyeti,

İkincisi yaptıkları nakillerin ma'sum imamdan gelmiş olmasının sübûtudur. Her iki esas ile ilgili olarak da imâmîlerin hiçbir delilleri yoktur.

Ali (radiyallahu anh) ve çocukları hakkında sıhhati sabit olmuş birçok menkibeler vardır ki, İbnü'l Mutahhar bunları zikretmemiştir. O, ancak yalan ve meçhul olanlarını dile getirmiştir. “Hel-et┠sûresinin onlar hakkında nazil olduğunu zikretmesi gibi.

Halbuki mezkûr sure ittifakla Mekkîdir. Ali (radiyallahu anh) de, ancak Bedir muharebesinden sonra Fâtıma ile evlenmiştir. Hicri ikinci yılında Hasan (radiyallahu anh), dördüncü yılında da Hüseyin (radiyallahu anh) doğmuştur.

Bütün bunlar “Hel-et┠suresinin nüzulünden bir kaç sene sonra vuku bulmuştur. Sûrenin Ali (radiyallahu anh) ve çocukları hakkında nazil olduğunu iddia eden kimsenin sözü yalandır. Bu durum Kur'an'ın nûzûlü ve bu yüce zatlar hakkında bilgisi olan zatlar indinde gizli değildir.

Ahzab süresindeki:

“... Şüphesiz Allah sizden kusuru giderip sizi tertemiz yapmak ister.” âyeti de mezkur şeylerin ehl-i beytten gittiğini haber vermiyor. Aksine kusuru gideren ve tertemiz kılmaya vesile olan şeylerin yapılması için bu âyette emir vardır.

“Allah sizi zorlamak istemez, Allah sizi arıtıp üzerinize olan nimetini tamamlamak ister ki şükredesiniz.”
(Mâide: 5/6),

“Allah size açıklamak ve sizden öncekilerin yollarını göstermek ve tevbenizi kabul etmek ister.” (Nisa: 4/26),

“İnsan zayıf yaratılmış olduğundan, Allah sizden yükü hafifletmek ister.”(Nisa: 4/28)

Ayetlerindeki ilâhî irade, emir, muhabbet ve rızayı tazammun eder. Muradın meydana gelmesini gerektiren irade değildir. Eğer muradın meydana gelmesini gerektiren bir irade olsaydı Allah (celle celaluhu), temiz olmasını istediği herkes temizlenip arınacaktı. Zamanımızdaki şiîlerin sözlerine göre bu durum daha açıktır. Çünkü onlar mu'tezilî olup “Allah, olmayan birşeyi istiyor” derler.

Allah-ü Teâlâ'nın:

“...Şüphesiz Allah sizden kusuru giderip sizi tertemiz yapmak ister”
(Ahzâb: 33/33) âyetine gelince şöyle diyoruz:

Bu tertemiz yapma işi, emredileni yapmağa ve yasaklardan kaçınmağa bağlı ise - ki böyledir - bu iş, onların irade ve fiillerine bağlıdır. Onlar, emredildikleri şeyleri yaparlarsa, tertemiz olurlar. Bu tertemiz olma işinin emredilen şeyleri yapmağa bağlı olup ve onun meydana gelmiş olduğunu haber vermek kabilinden olmadığını isbat eden delillerden bir tanesi de şudur:

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin'i örtmek istediğinde:

“Allahım! Bunlar ehl-i beytimdir. Onlardan kusuru gider ve onları tertemiz kıl” buyurmuşlardır.
(Tirmizi Menakıb: 60, Ahmed: 1/331)

Müslim, bu hadisi Âişe (radiyallahu anh), Sünen sahipleri de aynı hadîsi Ümmü Seleme tarîkiyla rivayet etmişlerdir. Hadiste Allah (celle celaluhu)'ın kusuru giderip tertemiz kılmaya kadir olduğuna ve Mu'tezile'ye red olarak da kulların fiilleri Allah (celle celaluhu) tarafından yaratıldığına delil vardır. Sözün gelişi ve üslûbu da ayetin emir ve nehyi mutazammun olduğunu açıklamaktadır.

Âyetlerin meali şöyledir:

“Ey Peyamberin hanımları! Sizlerden biri açık bir hayasızlık yapacak olursa, onun azabı iki kat olur. Bu Allah'a kolaydır. Sizlerden Allah'a ve Peygamberine boyun eğip yararlı iş işleyene ecrini iki kat veririz; Ona cömertçe rızık hazırlamışdır. Ey Peygamberin hanımları! Sizler herhangi bir kadın gibi değilsiniz. Allah'tan sakınıyorsanız edalı konuşmayın, yoksa kalbi bozuk olan kimse kötü şeyler ümid eder; dâima ciddi ve ağırbaşlı söz söyleyin. Evlerinizde oturun; eski câhiliyyede olduğu gibi açılıp saçılmayın; namazı kılın; zekâtı verin; Allah'a ve peygamberine itaat edin. Ey Peygamberin ev halkı! Şüphesiz Allah sizden kusuru giderip sizi tertemiz yapmak ister. Evlerinizde okunan Allah'ın âyetlerini ve hikmetini hatırda tutun...” (Ahzâb: 33/30-34).

Sözün geliş ve üslûbundan anlaşılmaktadır ki, âyette bulunan hükümlerin bir kısmı emir diğer bir kısmı da nehiydir. Ayrıca Rasulullah'ın zevcelerinin de ehl-i beytten oldukları açıkça anlaşılmaktadır. Çünkü hitab onlara yapılmıştır.

“... Şüphesiz Allah sizden kusuru giderip sizi tertemiz yapmak ister.!” âyetindeki müzekker zamîri, hitabın zevcelerden başkalarına; Ali, Fâtıma ve her ikisinin çocuğuna da şâmil olduğuna delâlet eder. Kubâ mescidi ile Mescid-i Nebevî'nin takva üzerine te'sis edilmelerine rağmen, ikincisinin birincisinden daha üstün olması gibi.

“... İlk günden beri Allah'a karşı gelmekten sakınmak için kurulan mescidde bulunman daha uygundur.”
(Tevbe: 108) mealindeki âyet inip, lâfzı da Kubâ mescidini içine aldığına göre, aynı ayetin şümulüne Mescid-i Nebevî'nin girmesi elbette evlâdır. Ahmed b. Hanbel' den rivayet edilen ve en doğru olan rivayete göre ezvâc-ı tâhirat ehl-i beyttendirler. Sahihaynde rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem):

“Allahım! Muhammed'e, ezvacına ve nesline rahmet ve mağfiret ihsan eyle!”
buyurmuşlardır. (Buhari Enbiya: 10, Müslim Salat: 65-66, İbn Mace İkamet: 25, Muvatta Sefer: 67).

Ehl-i beyti sevmenin vâcib olduğu hususuna gelince, bununla ilgili âyetin tefsiri İbn-i Abbas'a sorulunca onun şöyle cevab verdiği sabit olmuştur:

“Kureyş'ten hiçbir şey yoktur ki, Rasulullah onlara akraba olmasın.”

Allah (celle celaluhu):

“Ben (Rasulullah), sizden bana karşı bir ücret istemem. Ancak aramızdaki akrabalıktan dolayı beni sevmenizi (isterim)” buyurmuş olup, “Benden dolayı akrabalarımı sevmenizi...” denilmemiştir. Allah (celle celaluhu), Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) akrabalarını kasdederken de şöyle buyurmuştur.

“Biliniz ki, kâfirlerden ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin muhakkak beşte biri Allah içindir. O da, Peygambere ve Onun akrabasına, yetimlere, miskinlere ve yolda kalmışlara aittir.”
(Enfal: 8/41)

Ehl-i beyte olan sevgimiz de herhangi bir şeyden dolayı peygambere karşı bir ücret değildir. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) da bizden ücret istemez. Onun mükâfatı Allah (celle celaluhu)'a aittir.

Allah (celle celaluhu), şöyle buyurur:

“De ki: Ben buna karşı sizden bir ücret değil, ancak Rabbine doğru bir yol tutmak dileyen kimseler olmanızı istiyorum.”
(Furkan: 25/57)

Kaldı ki, meveddetle ilgili âyet mekkîdir. Ali (radiyallahu anh) de henüz Fâtıma ile evlenmemiş ve onların çocukları da olmamıştı.

Râfizî, Ali'nin (radiyallahu anh) birgün ve gecesinde bin rek'at namaz kıldığını iddia ediyor ki, bu doğru değildir. Kaldı ki Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), bir gecede onüç rek'attan fazla kılmıyordu. Bütün geceyi ihya etmek de müstehab değildir. Aksine mekruhtur. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Abdullah b. Amr b. As'a:

“Muhakkak bedeninin senin üzerinde hakkı vardır”
buyurmuşlardır. (Buhari Savm: 54-59, Enbiya: 37,Müslim Siyam: 181-194).

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir gün ve gecesinde kırk rek'at kadar namaz kılıyordu. Ali'nin (radiyallahu anh) Rasulullah'ın sünnetlerini ve yolunu çok iyi bilen bir zat olarak kabul etmekle beraber O'nun günde bin rek'at namaz kılmakla Rasûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) muhalefet edeceğini düşünemeyiz.

Bunun ötesinde, Ali'nin (radiyallahu anh) farzlarla beraber bin rek'at namaz kılması nasıl mümkün olabilir?

Çünkü farzlardan başka yerine getirmekle yükümlü olduğu görevleri de vardır. Zatî ihtiyaçları, uyuması, yemesi, içmesi, câriyeleriyle ilgili olan münasebetleri, çocuklarına ve ailesine bakması gibi. Bütün bunlarla ilgili olan meşguliyet takriben ömrün yarısını alır. Kaldı ki bir saatte seksen rek'at edâ edilemez. Ancak yalnız fatiha okunur ve ta'dil-i erkân yapılmazsa belki mümkündür. Halbuki Ali (radiyallahu anh), sırf gagalama olan münafıkların namazı gibi namaz kılmaktan çok yücedir. Sahîhaynde belirtildiği gibi, münafık, kıldığı namazında da Allah (celle celaluhu)'ı çok az zikreder.

Râfizînin

“Rasulullah, Ali ile kardeş olmuştur” şeklindeki iddiası da uydurmadır.

Çünkü Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), hiç kimse ile kardeş olmadığı gibi, muhacirlerin kendi aralarında da böyle bir kardeşlik akdetmemiştir. O, ancak muhacirlerle ensar arasında kardeşlik te'sis etmiştir.

Râfizînin

“Allah (celle celaluhu), Ali'yi Resulüne müsâvî kılmıştır. Çünkü âyette:

“Enfüsenâ ve enfüseküm = kendimizi ve kendilerinizi” (Âl'i İmran: 3/61) buyurmuştur.” şeklindeki iddiası da yanlıştır. Bu âyeti kerime:

“Onu işittiğiniz zaman, erkek kadın mü'minlerin, kendiliklerimden hüsnü zanda bulunup da: Bu apaçık bir iftiradır, demeleri gerekmez miydi?” (Nur: 24/12),

“Kanınızı dökmeyin, birbirinizi yurdunuzdan sürmeyin”
(Bakara: 2/84) âyetleri gibidir.

“Nefis” den murad, nesebçe veya dinde kardeşliktir.

Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Ali'ye (radiyallahu anh):

“Sen bendensin, Ben de sendenim” dediği gibi, (Tirmizi Menakıb: 41)

Eş'arîler hakkında da şöyle demiştir:

 “Eş'arîler, azıkları savaşta bitince, beraberlerinde olan bütün azığı bir yaygıya toplarlar ve kendi aralarında eşit olarak paylaşırlar. Onlar bendendir. Ben de onlardanım.”
(Buhari)

Hubeyb hakkında da:

“Bu bendendir, Ben de ondanım”
demişlerdir. (Buhari)

Zikrettiğiniz bu her iki haber de Sahih -i Buharî'dedirler.

Ali'nin (radiyallahu anh) Fâtıma ile evlenmesi elbette onun için bir üstünlüktür. Bunun gibi Osman (radiyallahu anh)'ın da Fatıma'nın iki kız kardeşleriyle evlenmesi Onun için bir üstünlüktür. Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem), Ebubekir ve Ömer'in kızlarıyla evlenmesi de her iki zat için bir fazilettir. Dolayısıyla her dört halife de evlilik münasebetinden dolayı Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) akrabasıdırlar. Allah (c.c.)cümlesinden razı olsun.

Râfizî “Ali'nin birçok mu'cizeleri vardır” sözüyle, kerametleri kasdediyorsa, şüphesiz Ali (radiyallahu anh) keramet sahiplerinden çok üstündür. Râfizî daha sonra “Hatta bir kavim Onun ilahlığını iddia ettiler fakat Ali (radiyallahu anh) Onları öldürdü.” diyor.

Biz de diyoruz ki:

Rasulullah'ın mucizeleri daha çok olmasına rağmen Allah (celle celaluhu)'a hamd olsun Onun ilahlığını iddia eden olmamıştır. Ali'nin (radiyallahu anh) rubûbiyetini iddia edenler de bir azınlık idi. O da onları yakmıştır. Onu tekfir eden haricîler ise binlercedir. Fakat her iki gurupta da hayır yoktur.

Buna rağmen hâricîlerin, İslama bağlı oldukları bir gerçektir. Ali'ye (radiyallahu anh)  ibadet edenler ise zındıktırlar.


“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 688
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: “EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR
« Yanıtla #27 : 25.09.2016, 15:52 »
Râfizî şöyle diyor:

“Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) birgün oğlu İbrahim dizinde iken Hüseyin'in elini tuttu. Bunun üzerine Cibril indi ve: Allah (celle celaluhu) her ikisini sana bırakacak değildir. İkisinden birisini tercih et, dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): Hüseyin öldüğünde Ben, Ali ve Fatıma ağlayacağız. Fakat İbrahim ölürse yalnız ben ağlayacağım. Onun için İbrahim'in ölümünü istiyorum, buyurdu. İbrahim de üç gün sonra vefat etti.”

Ey Râfizî!


Bu iddianın senedi bilinmemektedir. Aksine bu iddia bozuk bir yalan ve câhillerin uydurmalarındandır. Allah (celle celaluhu)'ın, İbrahim ile Hüseyni bir araya getirmesi, Hasan ile Hüseyni bir araya getirmesinden büyük bir olay değildir.

Râfizî, daha sonra Rasûlullah'ın Ali b. Hüseyne “Zeynülâbidin” lakabını verdiğini zikrediyor ki bunun aslı yoktur. Onu “Ebu Ca'fer” lâkabı ile zikretmesi ve zamanının en âlimi olduğunu söylediğini iddia etmesi de mücerred bir propagandadır. Zührî, Ali b. Hüseyn'in zamanında yaşamış ve âlimler Onu Ali b. Hüseyin'den daha âlim kabul etmişlerdir.

Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in, Ali b. Hüseyin'e “El-Bâkır” lâkabını verdiğini iddia etmek de yalandır.

Yine Câbir'in, Ali b. Hüseyin'e Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)den selam tebliğ etmesi hadisi de, hadis âlimlerince mevzudur.

Râfizî:

“Ca'fer b. Muhammed, İmamîyye fıkhını, İslâm kültür ve akaidini yaymıştır” diyor.

Halbuki bu söz, Ca'fer b. Muhammed'in, ya kendisinden öncekilerinin bilmediklerini uydurduğunu veya ondan öncekilerinin tebliğde kusur ettiklerini gerektirir. Ama doğrusu büyük âfet, yalancıların Ca'fer'e isnad ettikleri yalanlardan kaynaklanmaktadır. Hatta ebced hesabı, neseb, sinirsel bozukluklar ve yıldızname ilmini ona nisbet etmişlerdir.

Bir kısım insanlar da İhvan-ı Safâ'ya aid risalelerin Ca'ferden alındığını iddia etmişlerdir. Halbuki bu risaleler, ondan iki yüz sene sonra kurulmuş olup ve Mısır'a hakim olan Bâtinî devleti zamanında te'lif edilmişlerdir. İhvân-ı Safa, şeriatın taraftarı olarak meydana çıkmış ve şeriatın batınî yönü olduğunu iddia etmişlerdir. Oysa ki asıl iddiaları felsefedir. İşte bunların risaleleri bu fikir üzerine kurulmuştur. Risalelerinde hıristiyanların Şam'ı nasıl işgal ettiklerini anlatmışlardır.

Musa b. Ca'fer hakkında da Ebu Hatim: Müslüman imamlarından bir imamdır, demiştir. İbn-i Sa'd ise, Musa'nın çokça rivayetleri olmadığını söylemiştir.

Musa b. Ca'fer'den sonra gelen imamlara gelince, iddia edildiği kadar onlardan ilim alınmış değildir. Fetvaları da yoktur. Ama sahip oldukları bir çok faziletleri ve güzellikleri vardır. Bişr el-Hâfî'nin Musa b. Ca'fer vasıtasıyla tevbe ettiği zikredilmekte ise de, bu iddia işin iç yüzünü bilmeyenlere aittir. Çünkü Harun Reşid, Musa'yı Bağdad'a getirterek Onu hapsetmiştir.

Râfizî:

“Ali b. Musa insanların en zahidi ve en âlimi idi” diyor.

Bu sözüne karşı da şöyle diyoruz:

Hüseyin'in (radiyallahu anh) torunlarının mübtelâ olduğu en büyük musibet, râfizîlerin onların etrafında fırkalaşarak kendilerini ta'zim etmeleri, propaganda ve aşırılıklarla onları ileriye sürmeleridir. Ali b. Musa, kadri yüce bir insan idi. Zamanında ondan daha âlim olan Şafiî ve bazı zatlar bulunuyordu. Ma'ruf el-Kerhî ve Ebu Süleyman ed-Dârânî de onun zamanında yaşamış ve ondan daha zâhid olan iki zattır. Râfizîler ise, dedelerinden nakletmiş diye Ali b. Musa'ya dayandırarak çeşitli eserleri te'lif edip uydurmuşlardır.

Daha sonra Râfizî:

“Cumhur-u fukaha Ondan ilim nakletmişlerdir” diyor.

Bu ise bir iftiradır. Ancak âlimlerden bazıları ondan ilim nakletmişlerdir. Ebu's-Salt el-Herevî gibi. Sözlerine daha birçok şeyler ekleyen Râfizî:

“Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Fâtıma namusunu korumuştur. Allah da ateşi soyuna haram kılmıştır, buyurmuşlardır.”
diyor. Bu iddiası da yalandır. Çünkü namuslarını koruyan kadınların sayısını Allah (celle celaluhu)'tan başkası bilemez. Bu gibi kimselerin soyunda iyi ve kötü kişiler de vardır. Binaenaleyh Fâtıma'nın üstünlüğü yalnız namusunu korumasıyla değildir. Ondan sonra râfizîler, ehli sünnetten oldukları için Fâtıma'nın evladından bir çoğunu fâsıklık ve kâfirlikle itham etmişlerdir. Râfizîlerin Zeyd b. Ali'yi reddederek ona karşı mücadele etmeleri gibi.

Râfizî daha sonra Mehdî'den bahsederek onun Muhammed el-Muntazar olduğunu iddia etmiştir. Bu iddiasına karşı da şöyle diyoruz:

İbn-i Cerir, İbn-i Kani' ve başkaları, Hasan b. Ali el-Askerî'nin çocuğu olmadığını söylemişlerdir. İmâmîler ise Hasan b. Ali el-Askerî'nin çocuğu olduğunu ve bu çocuk iki üç veya beş yaşında iken Samarra'da Sirdâb (mağara)'a girdiğini iddia ediyorlar. Gerçekten bu çocuk mevcud olsaydı Allah (celle celaluhu)'ın hükmüne göre annesinin veya başkasının terbiyesi altında kalması, malının da onu koruyacak kişinin zimmetinde bulunması gerekirdi. Malına el konulan ve terbiyeye müstahak olan bir kimse ümmete nasıl imam olabilir?

Bunun varlığını veya yokluğunu farzetsek bile insanlar ne dünya ve din ve ne de ilim hususunda ondan istifade etmedikleri gibi, onunla hiçbir maslahat ve güzellik de meydana gelmiş değildir. “İnsanların zulmünden dolayı gizlenmiştir” denilecek olursa “Dedelerinin zamanında da zulüm olmasına rağmen onlar gizlenmemişlerdir” denilir. Sonra ona inananlar mağaranın ağzını kapatmışlardır. Neden bir kere olsa dahi onlarla buluşmadı?

Halbuki O, içinde taraftarları olan bir bölgeye yerleşebilirdi. Yok hükmünde olan kişi ile, uzun bekleme, devamlı hasret, üzüntü ve muhal olan bir şeyi talep etmekten başka hiçbir maslahat meydana gelmemiştir. Çünkü bunlar dörtyüz elli seneden beri bunun çıkışına dua etmelerine rağmen duaları kabul edilmemiştir. (Eserin yazıldığı tarihe itibar edilmiştir. Müellifin vefatından bugüne kadar 677 sene geçmiştir)

Râfizî, daha sonra İbn-i Ömer'in rivayet ettiği ve:

“Âhir zamanda soyumdan bir adam çıkacaktır...” mealinde olan uzun hadisi zikrediyor.

Buna karşı da şöyle deriz:

Bu hadis aleyhinizde bir delildir. Çünkü hadisteki “Onun ismi ismime, babasının ismi de babamın ismine benzer” sözü, çıkacak olan bu kişinin Muhammed b. Abdullah olup, Muhammed b. Hasan olmamasını gerektiriyor. Üstelik Ali'den (radiyallahu anh) rivayet edildiğine göre âhir zamanda çıkacak bu ikisinin Hüseyin'in soyundan değil, Hasan'ın soyundan olacaktır.

“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 688
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: “EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR
« Yanıtla #28 : 26.09.2016, 14:06 »
Râfizî şöyle diyor:

“Kemâlde zirveye çıkan bu ma'sum imamlar, diğer imamlar gibi mal-mülk, içki içme gibi her türlü kötü masiyet ve isyanlarla meşgul olmamışlardır. İmâmîler: Allah, bizimle onların arasında hüküm verecektir. O hakemlerin en hayırlısıdır, demişlerdir. Bir âlimin şu sözleri ne kadar güzeldir!

Kendine bir mezheb seçmek istersen

İnsanların haber naklindeki durumlarını da biliyorsan,

Şafiî ve Mâlikin sözlerini bırak.

Ahmed'in ve Ka'bu'l Ahbarın sözlerini de,

Öyle insanlara yönel ki Onların söz ve nakilleri “Ceddimiz, Cibrilden, O da Allah (celle celaluhu)'tan rivayet etmiştir”
şeklindedir”

Ey Râfizî!


Bu iddiana birkaç yönden cevab vereceğiz:

Birincisi:


Mezkûr imamlarda zikredilen ma'sumiyet iddiası hakkında hiçbir delil zikredilmiş değildir.

Ancak râfizîler, teklif etme konusunda bir lütuf ve maslahat olsun diye Allah (celle celaluhu)'ın insanlar için ma'sum bir imamı tayin etmesi gerekir, demişlerdir. Hüccet diye ileri sürdükleri onların bu iddialarının birkaç yönden çürük olduğu anlaşılmıştı. Bu yönlerin en basiti mezkûr lütuf ve maslahatın mevcut olmayıp olmasıdır. Zaten kendisiyle lütuf ve maslahatın hâsıl olduğu hiçbir ma'sum imam yoktur.

İkincisi:


“Bu ma'sum imamlardan her biri kemâlde zirveye çıkmışlardır” sözü tamamen delilden yoksundur. İlimsiz bir sözü söylemek, başkasının da aynısını iddia etmesine yardımcı olur.

Bir kimse, ashab, tabiîn ve diğer müslüman imamların her iki Askerî'den daha çok âlim ve dinde kemâlin zirvesine ulaştıklarını ileri sürerse, elbette bu daha çok takdire şayan olur. Âlimlerin naklettikleri malumatı mütâlâa eden kimse, dört halife ve onlardan, sonra gelen imamların ilmî ve dînî konulardaki mütevâtir faziletlerinin her iki Hasan el-Askerî'nin faziletlerinden daha çok olduklarını müşahade edecektir.

Üçüncüsü:

Râfizî “Bu imamlar” sözüyle ma'sumiyetlerini ileri sürdüğü imamların güç ve kuvvet sahipleri olduklarını kasdediyorsa, bu açık bir yalandır.

Onlar dahi bunu iddia etmiyorlar. Aksine onlar, zâlimlere karşı âciz ve mağlup olduklarını ve Ali'den (radiyallahu anh) başka hiç birisinin imameti elde edemediğini söylüyorlar. Buna rağmen birçok işler Ali'ye (radiyallahu anh) bile zor gelmişti. Ümmetin yarısından azı veya çoğu da ona biat etmemişti. Üstelik bir çokları ona karşı gelmiş, o da onlara karşı savaş ilân etmiştir. Ümmetten bir çokları da ona karşı gelmedikleri gibi onun yanında da savaşmamışlardır. Bunlar arasında Ali'nin (radiyallahu anh) beraberinde olmayan yüce zatlar da bulunuyordu. Daha önce Ali (radiyallahu anh) ile beraber olup da bilâhare savaştan çekilenler de onunla beraber çarpışanlardan daha üstün idiler.

Râfizî “Bu imamlar...” sözüyle mezkûr zatların ilim ve din ehli olduklarını, binaenaleyh onların imamete müstehak bulunduklarını kasdediyorsa ve bu iddia doğru ise, bu durumları, onların imam olmalarını ve ümmetin de kendilerine itaat etmelerini vacip kılmaz. Mescid imametine veya kadılığa lâyık olan bir kimsenin liyâkati, kendisini imam veya kadı yapamadığı gibi.

Yine kişinin komutanlığa lâyık olması onun komutan olmasını gerektirmez. Namazın da imamete lâyık olanın arkasında değil, bilfiil imam olanın arkasında kılındığı taktirde cemaatle kılınmış olduğu tahakkuk eder. İşte bunun gibi, insanlar arasındaki problemleri çözebilecek kimse devlet reisliğine lâyık olan değil, bizzat güç ve kuvvet sahibi olan idarecidir. Aynı şekilde askerler de komutanlığa lâyık olan kimseyle beraber değil, aksine bizzat başkalarına tayin edilmiş komutanlarıyla birlikte savaşırlar. Hülasa bütün bu işler güç ve kuvvete bağlıdır.

Devlet reisliğini yapacak kadar güç ve kuvvet sahibi olmayan kimse bunu yapamaz. Bu kuvvet bilahare kendisine verildiği takdirde idareciliği yapmağa gücü olacağı farzedilse dahi önemli olan reisliği anındaki güç ve kuvvetidir. Gücün kendisine verilmesi gerekir veya meşrudur gibi iddialar reisliğini gerçekleştirmez.

İmam (Devlet reisi) fiilen yetkili olan kimse demektir. Halbuki Ali'den (radiyallahu anh) başka masum diye iddia ettikleri diğer bütün imamlarında bu sıfat yoktur. Daha önce de bütün bunları açıklamıştık.

Dördüncüsü:


Siz liyâkatten neyi kasdediyorsunuz? denilir. Eğer İmamet Kureyşin değil de kendi imamlarınıza aittir, diyorsanız bu bâtıldır. Çünkü imametin Kureyş'e ait bir hak olduğu hususunda hadislerden nass vardır. Yok eğer imamlarınızdan her birinin hilâfete layık olduğunu söylüyorsanız Kureyş'ten bir çok kişi de bu liyâkata müşterektir.

Beşincisi:


İmam, kendisine tabî olunan zattır.

Bu da iki şekilde olur:

1 - Âlim olduğu için dîni ve ilmî konularda kendisine başvurulur. Bu imam, Allah (celle celaluhu)'ın emirlerini iyi bildiği için, kendisine başvuranlar istekleriyle Ona itaat ederler. Velev ki onları zorla itaat ettirmekten âciz olsun,

2 - Bu imam, öyle bir güç ve kuvvete sahiptir ki, isteyerek veya istemiyerek tabileri ona itaat etmek zorundadırlar. Çünkü O, başkalarını itaat etmeye mecbur kılmaya muktedirdir.


“Ey inananlar! Allah'a itaat edin, Peygambere ve sizden olan idarecilere itaat edin”
(Nisa: 4/59)

Ayetindeki “Sizden olan idareciler” ibaresi;

- harb erkânı gibi güç ve kuvvet sahibi olan kimseler şeklinde tefsir edilmiştir.

- İlim ve takva sahibi olanlar şeklinde de tefsir edilmiştir ki, her iki tefsir de doğrudur.

Mezkûr her iki vasıf râşid halifeler hakkında en mütekâmil bir şekilde mevcut idi. Biri diğerinden üstün olmasına rağmen, her dördü de ilim, adalet, siyâset ve kuvvet sahibi idiler. Bu hususlarda Ebubekir (radiyallahu anh) ve Ömer (radiyallahu anh), Osman (radiyallahu anh) ve Ali'den (radiyallahu anh) üstündürler.

Onlardan sonra Ömer b. Abdülaziz'den başka hiç kimse bu sıfatlarda kemâle ulaşamamıştır.

Fakat bazı kişiler ilim ve takva hususunda güç ve kuvvet sahibi olan kimselerden daha ileri olabilirler. Ali'den (radiyallahu anh) başka mevzu bahis olan on imamın güç ve kuvvet sahibi oldukları kasdediliyorsa, bu yanlıştır. Kendileri de böyle bir şey iddia etmemişlerdir.

Yok eğer ilim ve takvada imam olup ancak başkalarını kendilerine itaat etmeye ilzam edemedikleri kasdediliyorsa bu durum mezkûr sıfatlara sahip olan herkes hakkında söz konusudur. Ondan sonra bu imamların zamanında ilim ve takvaca onlardan daha üstün olan âlimler vardı. Başkalarından nakledilmiş ilimler onlardan nakledilene nisbeten kat kattır. Diğer âlimlerin ümmetteki eseri onların eserinden daha açıktır. Bu imamların ilki olanlardan -Ali b. Hasan, Cafer, Ca'fer b. Muhammed gibi - ilmin bir bölümü nakledilmesine karşılık, diğer âlimlerden çok daha fazlası nakledilmiştir. Bu üç imamdan sonra gelenlerden cidden çok az ilim  nakledilmiştir. Hadis rivayetinde meşhur olan hadis âlimleri arasında da bunlar zikredilmiş değillerdir. Onlar için anlatılan güzel menkıbelerin aynısı ümmetten bir çokları hakkında da vâriddir. Ama ilim ve takvada bütün ümmetten üstündürler... (Bu son cümle ile mevzu kesilmiştir. Mütercim.)

Yukarda zikrettiğimiz her iki şıkka göre de ehl-i sünnet, bunların imameti hususunda münakaşa etmezler. Ehl-i sünnet, Allah (celle celaluhu)'ın emirlerini emrettiği, Allah (celle celaluhu)'a çağırdığı ve Allah (celle celaluhu)'ın sevdiğini yaptığı sürece onlardan herhangi birisine ittiba edilebileceğinde müttefiktirler. Bu zâtlar, yaptıkları hayırlar ve kendisine davet ettikleri iyilikler konusunda kendilerine ittiba edilen imamlardır.

Allah (celle celaluhu), şöyle buyuruyor:

“Sabredip âyetlerimize kesin olarak inanmalarından ötürü, aralarından onları buyruğumuzla doğru yola götüren önderler yaptık.”
(Secde: 32/24)

İbrahim (aleyhisselam)'a da şöyle buyuruyor:

“Seni insanlara önder kılacağım”
(Bakara: 2/124)

Bu âyetle İbrahim (aleyhisselam)'i bütün insanlarla çarpışacak kılıç sahibi bir imam yapmamıştır. Aksine insanlar itaat etsin veya etmesin Ona ittiba etmeyi vacip kılmıştır. Bu imamlar da onlara benzer imamlar gibi dinde misâl olan zâtlardır. Ehl-i sünnet, kendilerine uyulması gereken ve şeriatin ona delâlet ettiği hususlarda mezkûr imamların imametini kabul ediyorlar. Bu hüküm onlar gibi imam olan diğer zatlar hakkında da mevcuttur.

Ebubekir, Ömer, Osman, İbn-i Mes'ud, Ubey b. Ka'b, Muaz, Ebu'd'-Derda' ve emsalleri gibi. İslâmı ilk kabul eden zâtlar, Said b. Müseyyeb, Süleyman b. Yesar, Ubeydullah b. Abdullah, Urve b. Zübeyr, Kasım b. Muhammed, Ebubekir b. Abdurrahman, Hârice b. Zeyd gibi.

Medine fakihleri olan âlimler, Alkame, Esved b. Zeyd, Usame, Muhammed b. Şîrîn, Hasan Basrî, Salim b. Abdullah b. Ömer, Hişam b. Urve, Abdurrahman b. Kasım, Zührî, Yahya b. Sâîd el-Ensârî, Ebu'z-Zinâd, Malik, Evzâî, Leys b. Sa'd, Ebu Hanife, Şafiî, Ahmed, İshak b. İbrahîm ve benzeri zatlar gibi.


Fakat bunların bir kısmının naklettikleri hadislerle verdikleri fetvalar diğer bazılarınınkine nazaran daha çok olabilir. Binaenaleyh rivayetleri, fetvaları ve ilmindeki otoritesi çok olanlar daha ziyade meşhur olurlar. Yoksa hiçbir zaman Ehl-i sünnet, Yahya b. Saîd, Hişam b. Urve ve Ebu'z-Zinâd'ın Ca'fer b. Muhammed'den ittibada bulunma hususunda daha lâyık olduklarını söylemezler.

Yine onlar, Zührî, Yahya b. Ebubekir, Hammad b. Ebi Seleme, Süleyman b. Yesar ve Mansur b. Mu'temir'in ittiba konusunda Ebu Ca'fer el-Bâkır'dan daha lâyık olduklarını iddia etmezler. Yine Ehl-i Sünnet, Kasım b. Muhammed, Urve b. Zübeyr ve Salim b, Abdullah'ın ittiba mevzuunda Ali b. Hüseyin'den daha lâyık bulunduklarını ileri sürmezler. Aksine ehl-i sünnet, yukarda saydığımız zâtlardan herbirinin, sâdık bir kimsenin kendilerinden rivayet ettiği konularda, güvenilir âlimler olduklarını söylerler. Ancak bunlardan biri, bir fetva verir diğeri de ona itiraz ederse vuku bulan bu ihtilaf Allah ve Resulünün emrettiği gibi Allah (celle celaluhu)'ın kitabına ve Rasûlullah'ın sünnetine havale edilir. Bu zatlar arasında Allah ve Resulünün malûm olan hükmü böyledir. Müslümanlar asr-ı saadette ve râşid halifeler zamanında da bu yolu izlemişlerdir.

Altıncısı:


Râfizînin: “Ma'sum imamlar, diğer imamlar gibi mal-mülk ve masiyetlerle meşgul olmamışlardır” sözü tamamen yalandır. Eğer Râfizî bu sözüyle ehl-i sünnet:

Allah (celle celaluhu)'a yaptıkları isyanda Emîrlere uyulur, dediklerini kasdediyorsa bu iddia ehl-i sünnete yapılan bir iftiradır. Çünkü ehli sünnet indinde ilim ve takvaları ile bilinen âlimler: Allah (celle celaluhu)'a isyan eden hiç kimseye ittiba edilemiyeceği ve böyle bir şahsın imam olarak kabul edilemiyeceği hususunda ittifak halindedirler.

Eğer Râfizî bu sözüyle ehl-i sünnetin Allah (celle celaluhu)'a itaat hususunda bu gibi Emirlerin yardımını talep ettiklerini ve yaptıkları doğru işlerde onlara yardımcı olduklarını kasdediyorsa ona şöyle denilir:

Ehl-i sünnetin bu itibarla onları imam kabul etmeleri mahzurlu ise râfizîler bu hususlara daha çok girmişlerdir. Üstelik onlar, isteklerinin yerine getirilmesi için kâfir ve fâsıklardan yardım talep ederek onlarla işbirliği yapmışlardır. Bu durum her zaman ve mekânda açıkça görülmüştür. Bunlar kâfir moğolları, fâsıkları ve cahilleri de lider olarak seçmişlerdir.

Yedincisi:


Râfizînin, kitabında isimlerini zikrederek masumiyetlerini iddia ettiği imamlara gelince onlar imametin gayelerini gerçekleştirecek güç ve kuvvete sahip değillerdir. (Ali'nin (radiyallahu anh) istisna edildiğini daha önce zikretmiştik) Yapılması mutlaka gerekli olan Allah (celle celaluhu)'a itaat hususunda onlara uymak kâfi değildir.

Bunların güç ve tasarrufları olmadığına göre, arkalarında cemaatle namazın ve cumanın kılınması, cihâdda ve hacda komutan ve emîr olmaları, onlar vasıtası ile hadlerin tadbik edilip, davaların halledilmesi, kişinin başkaları yanında veya beytülmâlde olan hukukunu bunlar vasıtası ile talep etmesi ve onlarla yol emniyetinin korunması mümkün değildir.

Bütün bu işler onları yaptıracak güçlü bir kişiye muhtaçtır. Bu işleri gerçekleştirecek güçlü bir kimsenin de mutlaka yardımcıları olması gerekir.

Râfizînin zikrettiği bu imamların, mezkûr işleri gerçekleştirmeğe yetecek kadar güçleri yoktur. Aksine bunlardan başkaları yukarıdaki işleri gerçekleştirecek güçte idiler. Söz konusu olan işlerin gerçekleştirilmesini, âciz olan bir imamdan talep eden kimse, câhil ve haksızdır. Onları gerçekleştirmeğe gücü yeten bir imamdan isteyen kimse de, hidayete ve hakka erişmiş kimsedir. Bu kimse, din ve dünyasının maslahatını tahsil ederken, birincisinin ise onları elde etmesi mümkün değildir.

Sekizincisi:


Râfizînin bütün halifelerin içki ve masiyetlerle meşgul olduklarını iddia etmesi, onlara yapılan açık bir iftiradır. Bu hususta nakledilen hikayeler yalanlarla doludur. Bu halifeler arasında Ömer b. Abdülaziz ve el-Muhtedî billâh gibi âdil ve zâhid halifelerin bulunduğu açıkça bilinmektedir. Bazıları kendilerinden tevbe ettikleri çeşitli günahlara mübtelâ olmuşlar. Ancak, günahlarını silecek sevapları da işlemişlerdir. Hatta günahlara keffaret olacak musibetlere duçar olmalarına rağmen Umeyye ve Abbasî oğulları halifelerinin bir çokları, Ömer b. Abdülaziz ve el-Muhtedî billâh'in nail oldukları yüceliğe lâyık olmamışlardır. Bu, bilinen bir gerçektir.

Hülasa olarak hükümdarların birçok iyilikleri ve kötülükleri vardır. Bunlardan her birisinde, müslümanlardan hiç birinde olmayan maziyetler bulunsa bile, hiçbir müslümanın sahip olmadığı iyilikleri de vard
ır. İyilikleri emretmeleri, kötülüklerden sakındırmaları, cezaları tatbik edip, düşmana karşı cihadda bulunmaları, birçok hakları sahiplerine ulaştırmaları, zulmün bir çoğuna mâni olup, adaletin çoğunu tatbik etmeleri gibi.

Vakıa biz bütün hükümdarların ma'siyetlerden arınmış olduklarını söylemiyoruz. Lakin bazı müslümanlarda ve hatta hükümdarlarında zülüm ve ma'siyetin bulunması, aynı zülüm ve ma'siyeti bütün müslümanların ve bütün idarecilerinin yapmış olduklarını ve Allah (celle celaluhu)'a itaat teşkil eden konularda da hepsinin müşterek olduğunu asla kabul etmiyoruz.

Ehl-i sünnet, ma'siyet teşkil edecek hususlarda değil, ancak Allah (celle celaluhu)'a itaat ettikleri takdirde idarecilere muvafakat edilmesini emrediyorlar.

Bir kimsenin, Allah (celle celaluhu)'a itaat ettiği hususlarda hükümdara uyup, ma'siyet teşkil eden hususlarda da ondan ayrılmasında onun için hiçbir zarar yoktur. Bir kimsenin hacılarla hac edip, vakfede bulunarak tavaf etmesi, o hacılar arasında bulunan zâlim ve günahkârların bu kişinin ibadetine zarar vermemesi de böyledir. Bir kimsenin, aralarında günahkârların da bulunduğu cuma, cemaat ve ilim meclislerine katılması ve onlarla savaşması ile, onların bu hallerinin kendisine zarar veremiyeceği de bu kabildendir.

Müslümanların idarecileri de bu hükümdedirler. Şöyleki: Onlar, Allah'a itaat olarak yaptıkları işlerde kendilerine uyulur. Fakat ma'siyetlerde asla onlara uyulmaz. Ehl-i beytin başkalarına karşı olan tavırları da böyleydi. Ashab-ı Kiramdan, ilim ve takva ehlinden uzak kalmaksızın bu hususlarda ehl-i beyte ittiba edenler gerçekten onlara tabî olanlardan sayılırlar.

Ama râfizîler hiç de öyle değildirler. Bu sapıklar, kâfir ve münafıklarla işbirliği yaparak ashab-ı kirama düşmanlık ediyorlar.

Dokuzuncusu:

Güçlü imam vasıtasıyla müslümanların bir çok maslahatları yoluna girer, diyoruz.

- Çünkü böyle bir imamın varlığı ile yollar emniyette olur.

- Cezalar tatbik edilip, zulümler ortadan kaldırılır.

- Bu imam vasıtası ile düşmana karşı cihad ilan edilir.

- Yine mevcud olan bu imamla, ma'dum olup hakikati olmayan imam vasıtasıyla yerine getirilecek hukukların en doğrusu ve en hayırlısı yerine getirilir.


Râfizîler, ma'sum bir imama davet ettiklerini söylüyorlar ama, bâtında ma'dûm zahirde de nankör ve zâlim imamlardan başka imamları yoktur. (Hâşimî olan Abbasi halifelere karşı putperest moğollarla Şiilerin işbirliği yaptıkları gibi. )

Ehl-i sünnetin imamları ise kusurlarına rağmen Râfizîlerin zahirde bulunan ve kendilerine dayandıkları liderlerinden ve hatta aslı olmayan ma'dûm imamlarından da daha iyidirler. Ama başta Ali (radiyallahu anh) olmak üzere mevcudiyetleri kat'î olan diğer imamları ehl-i sünnet tarafından da imametleri kabul edilen zâtlardır. Ehl-i sünnet, bunlara ve onlar gibi imam olan diğer zatlara da uyar.

Ehl-i sünnetin kendilerine ittiba ettikleri imamlar ile gene ehl-i sünnetin imametlerini kabul ettikleri diğer imamlara tâbi olanlar, yalnız şiîler indinde imametleri kabul edilen zâtlara tâbi olanlardan daha hayırlıdırlar.

Çünkü ilim; rivayet ve dirayettir.


Bir görüşte ittifak eden âlimlerin fazla olması, o görüşü kendisine ittiba olunmaya daha çok lâyık kılar. Şiilerde bulunan hiçbir iyilik ve hayır yoktur ki ehl-i sünnet ona ortak olmasın. Ama ehl-i sünette bulunan iyilik ve hayırlara şiîler ortak değildir.

Onuncusu:

Ehl-i sünnetten olan herkes, imâmînin iddialarına karşı daha kuvvetli delillerle çıkabilir. Saîd b. Museyyib, Alkame, Esved, Hasan Basrî, Ata b. Ebî Rebah, Muhammed b. Sîrîn, Mekhûl, Kasım b. Muhammed, Urve b. Zübeyr, Salim b. Abdullah gibi zatlar dinî hususlarda imam oldukları gibi, Ali b. Hüseyin, Ca'fer b. Muhammed gibi zatlar da ehl-i sünnet indinde imamdırlar. Şiîlerin, âlim ve zâhid olup da ittiba ettikleri hiçbir zat yoktur ki ehl-i sünnet de ona tabî olmasınlar. Bundan fazla olarak ehl-i sünet, âlim ve zâhid olan daha birçok zatlara da ittiba etmişlerdir. Ehl-i sünnet ma'siyeti olan birini imam yapmışlarsa, Şiîlerin mutlaka ondan daha şerli olanını imam yaptıkları muhakkaktır.

Onbirincisi:

İmamîler: “Allah bizimle ehli sünnet arasında hüküm verecektir. Allah hüküm verenlerin en hayırlısıdır.” diyorlar.

İmamîlere şöyle denilir: Muhakkak ki Allah beyan buyurduğu açık delillerle sizinle ehl-i sünet arasında hakemdir. Ehl-i sünnetin ortaya koydukları hüccetlerle fiilen ve lisânen sizden üstün oldukları muhakkaktır. Bu durum, tıpkı Allah-u Tealanın, Peygamberinin dinini (İslâmı) sâir dinlere üstün kıldığı gibidir.

Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:

“Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini, doğruluk rehberi Kur'ân ve hak din ile gönderen O'dur. Şâhid olarak Allah yeter.”
(Feth: 48/28)

Allah dinini sâir dinlere karşı ancak ehl-i sünnet vasıtasıyla üstün kılmıştır.

Nitekim İslâm dini, ilk üç râşid halifeler zamanında hiçbir dine nasip olmayan bir şekilde kıtalara yayılarak üstün gelmiştir. Ali (radiyallahu anh) ilk müslümanlardan ve dört râşid halifelerden olmasına rağmen, Onun zamanında zuhur eden fitneleri bastırmak istemesi yüzünden İslâm dini pek yayılmamıştır. Üstelik Onun zamanında taraftarları arasında da ihtilaf vukubulmuş, düşmanları olan kâfirler, hıristiyanlar ve mecûsîler bile Şam ve İran civarındaki İslâm topraklarına göz dikmişlerdir.

Ali'nin (radiyallahu anh) vefatından sonra ise Ehl-i Sünnetten başka İslâmın onlarla teyid edildiği ilim, takva ve kuvvet sahibi olan hiç kimsenin varlığı bilinmemektedir.

Râfizlere gelince, onlar ya İslâm düşmanlarıyla işbirliği yapmış veya İslâm düşmanı olan iki guruptan birinin yanında yer almıştır. Şüphesiz ki Allah, kıyamet gününde ensar ve muhacir ile onlara düşmanlık eden râfizler arasında hüküm verecektir. Müslümanlarla kâfirler arasında hüküm vereceği gibi.

Onikincisi:

Ey Râfizler! İddia etiğiniz bu hak yeme işi kimdendir? Eğer Ali'ye (radiyallahu anh) zulmeden (hâşâ!) Ebubekir ve Ömer'dendir, diyorsanız, bu konuda davacının Ali (radiyallahu anh) olduğunu, O’nun da Ebubekir ve Ömer gibi vefat ettiğini size hatırlatmak istiyoruz.

Binaenaleyh bu durum ne sizi ve ne de bizi ilgilendirmez. İlgilendiren bir taraf varsa, hakkı beyan etmek ve hak sahiplerini sevmektir.

Biz, Ebubekir ve Ömer'in ümmet içerisinde herkesten âdil, zulümden uzak, Ali'nin (radiyallahu anh) de ümmet için kendisinden başka hiçbir imamın olmadığına inanmadığını yani kendisini tek imam saymadığını yeri gelince en açık hüccetlerle ispatlayabiliriz.

Eğer ma'sum imamlarınızın, imamet hakkını yiyen hükümdarlardan yakınıyorsanız, bu yakınma onların imamete talip olmalarından veya kendilerinin ümmetin ma'sum imamları olduklarını iddia ettikleri inancından kaynaklanıyor. Fakat her iki durum da mezkûr imamlara yapılan bir iftiradır. İddialarınız doğru veya yalan olsun imamlarınızla râşid halifeler birbirlerine karşı davacı iseler mutlaka Allah (celle celaluhu) aralarında hüküm verecektir.

Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:

“De ki: Ey göklerin, yerin yaratanı, görülmeyeni ve görüleni bilen Allah! Kullarının ayrılığa düştükleri şeyler hakkında aralarında sen hükmedeceksin.”
(Zümer: 39/46)

Eğer bu hak yeme işi aralarında mal ve emirlik meselelerinden dolayı ihtilaf çıkan bazı hükümdarlarla imamlar (Oniki imam) arasında ise, şüphesiz ki Allah, diğer davacılar arasında hüküm verdiği gibi bunlar arasında da hüküm verecektir. Kaldı ki bizzat şiîlerin kendi aralarında olan ihtilaf, kendileri ile ehl-i sünnet arasında bulunan ihtilaftan daha çoktur.

Bizzat Hâşim oğulları arasında çeşitli muharebeler olduğu gibi. Hasan ve Hüseyin oğulları arasında da aynısı vuku bulmuştur. Son zamanlarda bazı Hâşim oğulları ile diğer gruplar arasında vuku bulan savaşlar, ilk devirlerde Ümeyye oğulları ile Hâşim oğullarından bazıları arasında vuku bulan savaşlardan fazla idi. Bu savaşlar şeref ve neseb için değil -Haşim oğulları nesebce Ümeyye oğullarından üstündür - ancak aralarında vuku bulan, bazı ihtilaflar sebebiyle vuku bulmuştur.

Buna rağmen ümmetin en hayırlı olan nesli Rasulullah devrinde olan nesil, ondan sonra onları sırası ile takip eden nesillerdir. İyilik, onların devirlerinde daha fazla olmasına karşılık, kötülük de onlardan sonraki nesillerde daha çoktur. Hakkı açıkça ortaya koyan apaçık delilleri zikrederek ve hiçbir zâlime destek olmayan ilim ve takva ehlinde hak yeme işinin mevcudiyetini iddia eden, mutlaka zâlimlerin en zâlimidir.

Yine azıcık aklı olan kimse, Mâlik, Evzâî, Sevrî, Ebu Hanife, Leys b. Sa'd, Şafiî, Ahmed, İshak ve emsallerini Hâşim b. Hakem, Hâşim b. Salim ve emsalleri olan râfizîlerin üstadlarına benzetenlerin zâlimlerin en zâlimi olduklarını gayet iyi bilir.

Yine râfizî Karâcûkî ve emsalini Ebu Ali el-Cübbâî, kadı Abdulcebbar ve Ebu'l Hasan el-Basrî'ye benzetenler muhakkak zâlimlerin en zâlimidirler. Kaldı ki bunlar mu'tezile hocalarıdır.

Hülâsa râfizîlerden daha zalim daha yalancı ve daha câhil hiçbir gurup yoktur. Buna rağmen fâfizîlerin üstadları kendi dilleriyle: “Ey ehl-i sünnet! Sizde asalet vardır. Eğer size gücümüz yetseydi, sizin bize karşı yaptığınız (iyi) muamele gibi size karşı muamelede bulunmazdık” demişlerdir.

Onüçüncüsü:


Daha önce zikrettiğimiz (birinci maddeden önce) ve Râfizînin onu beğenip delil olarak ileriye sürdüğü şiir bir câhilin sözüdür.

Zaten ehl-i sünnet, ehl-i beytin ceddi olan Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın Cibrilden O da Allah (celle celaluhu)'tan aldığı her şeyin doğruluğu hususunda ittifak halindedirler. Onlar Rasulullah'ın hadislerini kabul ediyor onlara inanıyorlar. Onlar, Rasulullah'ın ma'sum olduğuna inandıkları için, “Bunları nereden biliyorsun?” diye Rasulullah'a asla sormazlar. Nitekim Allah (celle celaluhu):

“O, kendiliğinden konuşmamaktadır. Onun konuşması ancak, bildirilen bir vahiy iledir.”
(Necm; 53/3-4)

Ehl-i sünnet mensuplarına bu ismin verilmesi de Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın sünnetine ittibalarındandır. Lâkin ehl-i sünnet, Rasulullah'dan gelen hadisleri güvenilir âlimlerden almayı kendilerine metod olarak kabul etmişlerdir.

İster Alevîlerin ister başkalarının yanında olsun bu yolla gelen hadisleri almakla onlardan müstefid olurlar.

Râfizîlerin; “Ehl-i beytin ceddi Cibril'den O da Allah (celle celaluhu)'tan almıştır” şeklindeki mücerred sözleri, Rasulullah'ın beyan buyurduklarını kavrayamadıkları müddetçe neye yarar?

Üstelik müslümanlar, Mâlik, Şafiî, Ahmed ve diğer zatların sözleriyle amel ediyorlarsa, bu zatlar, söylediklerini Rasulullah'ın hadislerine isnad ettikleri içindir. Çünkü bu imamlar, Rasulullah'ın hadislerini en iyi bilen, binaenaleyh, en doğru ictihad yaparak o hadislere en güzel bir şekilde ittiba eden zâtlardır. Böyle olmasaydı müslümanların bunları yüceltmelerindeki maksatları ne olabilirdi?

Bu zatların rivayet ettikleri hadisleri başkaları da rivayet etmiş, vacip gördükleri hususları diğer âlimler de vacip görmüşlerdir.

Ehl-i sünnet, hiçbir zaman bu âlimlerin sözlerini, kendilerine uymak vacip olan ma'sum sözler olarak kabul etmemişlerdir. Aksine ihtilaf ettikleri konuları Allah (celle celaluhu)'a ve Resulüne havale etmişlerdir.

Senin devrindeki tefsir ve hadis âlimlerini düşünecek olursan, hâşim oğullarından olup da Kur'ânı ezberlemeyen, Kur'ân ve hadisin manalarını bilmeyen çok kimseler görürsün.

“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 688
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: “EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR
« Yanıtla #29 : 23.12.2016, 04:39 »
Râfizî:

“Ceddimiz (Rasulullah), Cibrilden O da Allah (celle celaluhu)'tan nakletmiştir” iddiasına karşı şöyle diyoruz:

Evet Mâlik, Şafiî ve Ahmed gibi zatlar Rasulullah'ın hadislerini sizden daha iyi biliyorlar. Hatta siz bu konuda mezkûr zatlara müracaat ediyorsunuz. Önceki ve sonraki hâşim oğulları hadisleri kendilerinin dışında olan zatlardan öğrendiklerine göre bu durum onların ilmi başkalarının ilmi gibi olduğu mânâsına gelir. İnsanlar kime itaat etsinler ve kimi kimden alsınlar?

Rasulullah'ın hadislerini bilen zâtlardan mı? Yoksa bilmeyen kişilerden mi?

Halbuki âlimler Peygamberlerin vârisidirler. Peygamberler de ne bir dirhem ve ne de bir dinarı miras olarak bırakmadılar. Onlar ancak ilmi miras olarak bıraktılar. Kim onu alırsa nasibini bolca almıştır.

Râfizî:

“Bu ma'sum imamlar..., sözüyle oniki imamı kasdediyorum” diyorsa, Ona şöyle deriz:

Ali b. Hüseyin, Ebu Ca'fer ve emsallerinin rivayet ettikleri hadisler, başkalarının rivayet ettiği hadisler gibi kabul edilmiştir. Eğer müslümanlar Mâlik, Şafiî ve Ahmed'in yanında buldukları hadisleri Musa b. Ca'fer, Ali b. Musa ve Muhammed b. Ali'nin yanında olan hadislerden daha çok görmeselerdi bunları bırakıp Mâlik, Şafiî ve Ahmed'e yönelmezlerdi. Aksi halde ilim ve takva ehlinin bu tavırlarında ne gibi maksatları olabilir?

Halbuki Musa b. Ca'fer ile Mâlik b. Enes muasır ve hemşehridirler. Üstelik müslümanlar hadisleri öğrenmeye oldukça azimkar idiler. Kaldı ki, bizzat Hâşim oğulları, hadis ilmini amcazadeleri olan Musa b. Ca'fer'den ziyade Mâlik b. Enes'ten alıyorlardı.

İmam-ı Şafiî de Mâlik'ten sonra gelmiştir. Bazı meselelerde Mâlike muhalefet ederek onları reddettiği için Mâlikin talebeleriyle arasında münakaşalar vuku bulmuştur. Şafiî de, Mâlike nisbeten Haşim oğullarına neseb bakımından daha yakındır. O, hadisi talep etme hususunda amcazedelerinden ve başkalarından daha düşkün idi. Şafiî, amcazadelerinin yanında bulunan hadisleri Mâlik'in yanında bulunan hadislerden fazla görseydi mutlaka hızla onlara koşardı. Şafiî'nin, hadisleri en çok Mâlik ve Süfyan b. Uveyne'den aldığını itiraf etmesi, kitaplarının bu iki zat ve başkalarının rivayet ettikleri hadislerle dolu olması, Musa b. Ca'fer ve emsalinden rivayet edilen hadislerden hiçbir şeyin kitaplarında bulunmaması, O'nun Mâlik'ten aldığı hadislerin diğerlerinden (Musa b. Ca'fer v.s.) aldığı hadislerden daha fazla olduklarını açık bir şekilde ortaya koyuyor.


Ahmed b. Hanbel (radiyallahu anh) de, Rasulullah'a, hadislerine, fillerine, O'na ittiba edenlere ve Hâşim oğullarına olan kemâl-i muhabbetiyle; ona ittiba etmeyenlere de adavetiyle tanınan bir zattır.

Ahmed b. Hanbel (radiyallahu anh); Hâşim oğulları, Ali, Hasan ve Hüseyin'in faziletleri hakkında kitap te'lif etmiştir. Bununla birlikte Ahmed'in eserleri Mâlik, Sevrî, Evzâî, Leys b. Sa'd, Vekî' b. Cerrah, Yahya b. Saîd, Hüseym b. Beşir Abdurrahman b. Mehdî ve emsallerinin rivayetleriyle dolu olmasına rağmen Musa b. Ca'fer, Ali b. Musa, Muhammed b. Ali ve emsallerinden bir şey yoktur. Ahmed, bu zatlar yanında istediği kadar hadis bulsaydı başkalarından ziyade mutlaka onlara (Musa b. Ca'fer Ali b. Musa, Muhammed b. Ali) daha çok rağbet gösterecekti.

Herhangi birisi:

“Oniki imamda bulunan ilim, ehl-i sünnetin imamlarında yoktu. Lakin onlar ilimlerini gizliyorlardı.” diye iddia ederse, gizlenen bir ilmin insanlara olan faydası nedir? deriz. Çünkü anlatılmayan ilim, kendisinden infak edilmeyen bir hazineye benzer. Müslümanlar kendilerine ilmî açıklamalarda bulunmayana nasıl uyabilirler? Gizli ilim de ma'dum imama benzer. Her ikisinde de ne bir maslahat ve ne de bir lütuf vardır.

Râfizîler:

“Bu ma'sum imamlar, ilimlerini ehl-i sünnetin imamlarına değil de çok yakınlarına veriyorlardı” diyecek olurlarsa, onlara şöyle cevap verilir:

Evvela, bu onlara yapılan bir iftiradır. Saniyen, Ca'fer b. Muhammed eşsiz bir âlim olmasına rağmen. Mâlik, İbn-i Uyeyne, Şu'be, Sevrî, İbn-i Cüreyc, Yahya b. Saîd ve emsalleri meşhur alimlerden ilim tahsil etmiştir. Dolayısıyla oniki imamdan sayılan Ca'fer b. Muhammed, kendisinden önceki imamlardan değil de adı geçen ehl-i sünnet âlimlerinden nasıl ilim tahsil etmiş olabilir?

Kim oniki imamın ehl-i sünnet alimlerine karşı ilimlerini gizlediklerini ve onu ancak taraftarları olan özel kişilere tevdi ettiklerini ileriye sürerse onlar hakkında sû-i zanda bulunmuş olur.

Ehl-i sünnet âlimleri, Allah ve Rasulüne olan muhabbet ve itaatta, İslâm dinini koruma, tebliğ ve ona uyanı sevmede, düşmanlık edene karşı düşmanlıkta; şiî liderlerinden çok ileridirler.

Her iki gurubu iyice tanıyanlar bu durumu gayet iyi bilirler. Sünnî ve Şiî âlimlerin bulundukları zamanları nazar-i dikkate alarak bu durumu düşününüz!

Meselâ kendisine reddiyye yazdığımız râfizî İbnü'l Mutahhar, İmamîlere göre zamanındakilerinin en üstünüdür. Hatta bazıları, şarkta ve garpta ve her çeşit ilimde ondan üstün hiçbir âlimin bulunmadığını iddia ediyorlar. Buna rağmen onun sözleri; Rasulullah'ın söz, fiil ve takrirleri hakkında insanların en câhili olduğuna delâlet eder. Öyle şeyler rivayet ediyor ki yalan oldukları açıkça ortadadır.

Eğer rivayet ettiklerini yalan olduklarını bilerek naklediyorsa, bu hususta Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurdukları sabittir:

“Kim bilerek bana yalan isnad ederse o, yalancılardandır.” (İbn Mace Mukaddime: 1)

Eğer bu işi bilmeyerek yapıyorsa o kişinin Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in halleri hakkında câhil olduğuna delâlet eder.

Râfizî şöyle diyor:

“Ebubekir, Fâtıma'nın mirasını vermemiştir. Bu hususta yalnız kendisinin rivayet ettiği bir hadise dayanmış ve Fâtımanın mirasını yemiştir. Çünkü ona sadaka helâldir. Ebu bekir, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın:

“Peygamberler, miras olarak dirhem veya dînar bırakmazlar. Onların bıraktıkları miras ancak ilimdir.” (Buhari İlim: 10, Ebu Davud İlim İbn Mace Mukaddime: 17) mealindeki hadisine dayanarak bu işi yapmıştır. Kur'ân'ın hükmü ise bu hadise muhaliftir.

Çünkü Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor :

“Allah çocuklarınız hakkında, erkeğe iki kadının hissesi kadar tavsiye eder.” (Nisa: 4/11)

Bu hüküm umumî olup rivayet ettikleri hadisi de tekzib etmiştir. Başka âyetlerde şöyle buyurulur:

“Süleyman Davud'a vâris oldu..” (Neml: 27/16),

“Katından bana bir oğul bağışla ki, bana ve Ya'kub oğullarına mirasçı olsun.” (Meryem: 19/5-6),

Ey Râfizî!


“Hadisi Ebubekir tek başına rivayet etmiştir” şeklindeki iddian yalandır.

Hadisi Ebubekir, Ömer, Osman, Ali,Talha, Zübeyr, Saîd, Abdurrahman b. Avf, Abbas, Rasulullah'ın zevceleri ve Ebu Hureyre (Allah cümlesinden razı olsun) Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) dan rivayet etmişlerdir.

“Ebubekir Fâtıma'nın mirasını yemiştir.” şeklindeki iddian da yalandır.

Ebubekir mirası kendi şahsı için iddia etmemiştir. Çünkü Rasulullah'ın bıraktığı tereke ona hak edenlerindir. Ebubekir ise sadakaya müstahak olanlardan değildir. Başta Ali (radiyallahu anh) olmak üzere bütün ashab da Rasulullah'ın gerisinde bıraktığı malın miras olmadığına inanmışlardır.

Nitekim Ali (radiyallahu anh) halife olunca Rasulullah'ın terekesini paylaştırmadığı gibi, arazinin (Fedek arazisi) ilk üç halife zamanındaki seyrini değiştirmemiştir. (Arazîlerin geliri Rasulullah'ın emrettiği gibi fakirlere tasadduk ediliyordu).

Onun için mirasla ilgili olan âyetin umum ifade eden hükmünden Fedek arazisi yukarıda rivayet ettiğimiz hadisle tahsis edilerek müstesna kılınmıştır. Kâfirin, kasden adam öldürenin ve kölenin de âyetin hükmü dışında kalarak mirasçı olamıyacakları hususu da böyledir.


Kaldı ki Ebubekir (radiyallahu anh) ve Ömer (radiyallahu anh), Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)in geri bıraktığı malın birkaç mislini Ali (radiyallahu anh) ve çocuklarına vermişlerdir. Bütün bunlardan başka Ömer (radiyallahu anh), Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) o mal ile nasıl tasarruf etmişse onların da aynısını yapmaları için, Rasulullah'ın terekesini Ali ve Abbas'a teslim etmesi, Şiilerin Ebubekir ve Ömer'e (radiyallahu anh) yaptıkları töhmeti reddeder.

Sonra “İrs” kelimesi ilim, Peygamberlik, mâl, hülâsa intikal edebilecek her şeyi ifade eder.

“Sonra Kitabı, kullarımızdan seçtiğimiz kimselere miras bıraktık.” (Fatır: 35/32),

“İşlediklerinize karşılık, size miras verilen işte bu cennettir.”
(Zuhruf: 43/72),

“Arz, Allah'ındır ve onu kullarından dilediğine miras olarak verir.” (A'raf: 7/128) mealindeki âyetler buna delâlet ederler.

Ebu Davud'un rivayet ettiği bir hadiste de Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor:

“Peygamberler, miras olarak Dirhem veya Dinar bırakmazlar. Onların bıraktıkları miras ancak ilimdir”.


Süleyman (aleyhisselam)'a da babasından kalan miras, ilim ve peygamberlik mirası idi. Bu mirasdan maksad, mal olsaydı Davud'un yalnız bir oğlundan bahsedilmezdi. Böyle bir miras, Davud'un diğer oğullarına da şâmil olurdu.

Süleyman'ın, Davud'un malına vâris olmasından da medih ifade eden bir sıfat yoktur. Çünkü iyi olsun kötü olsun kişi babasına varis olur. Süleyman (aleyhisselam)'ın Davud (aleyhisselam)'a vâris olduğu hakkındaki âyet-i kerime Süleyman (aleyhisselam) ve nübüvvet gibi kendisine has olan meziyetlerini medih içindir. Halbuki mala mirasçı olmak halk arasında müşterek olan adî bir şeydir. Binaenaleyh faydası olmadığı için bu gibi şeyler bize anlatılmamalıdır.

“Katından bana bir oğul bağışla ki, bana ve Ya'kub oğullarına mirasçı olsun.”
(Meryem: 19/6) âyet-i kerimesi de böyledir.

Yani Zekeriyya'nın (aleyhisselam) bir vâris için duası aynı mânâdadır. Nitekim Zekeriyya (aleyhisselam) da Peygamberliğine vâris olacak bir evlad için dua ediyordu. Yoksa bir marangoz olan Zekeriyya'nın (aleyhisselam) tevarüs edilecek bir malı olmadığı gibi Yahya (aleyhisselam) da insanların en zahidi idi.


“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 688
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: “EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR
« Yanıtla #30 : 24.02.2017, 01:35 »
Râfizî şöyle diyor:

“Fatıma, babasının Fedek arazisini kendisine hibe ettiğini söyleyince, Ebubekir kendisinden bir şahit getirmesini istemiştir. Fatıma da Ümmü Eymen'i şahit olarak getirmiş, fakat Ebubekir:

“Bu kadındır. Şehadeti kabul edilmez” demiş. Halbuki bütün râvîler Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın Ümmü Eymen hakkında :

“Ümmü Eymen cennet ehlinden bir kadındır” dediğini rivayet etmişlerdir. Daha sonra Fatıma, Ali'yi (radiyallahu anh) şahit olarak getirmiş. Ali de Fâtıma'ya şahitlik etti. Fakat Ebubekir:

“Ali kocandır. Elbette lehinde şahitlik edecektir” diyerek şahitliğini kabul etmemiştir. Halbuki bütün hadis âlimleri Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) Ali (radiyallahu anh) için:

“Ali hak ile beraberdir. Hak da Ali'nin bulunduğu yerdedir. Havuzun (mahşerde) başına gelinceye kadar bu ikisi birbirinden kesinlikle ayrılmayacaklardır.”
dediğini rivayet etmişlerdir. Bunun üzerine Fatıma darılmış ve babasına kavuşup (vefat edip) Ebubekir'i şikayet edinceye kadar Onunla konuşmayacağını ahdetmiştir. Yine bütün muhaddisler Rasulullah'ın:

“Ey Fatıma! Allah senin darıldığına darılır, rıza gösterdiğine de rıza gösterir.”,


“Fatıma benden bir parçadır...” buyurduğunu rivayet etmişlerdir. Durum böyle olunca:

“Biz Peygamberler miras bırakmayız...” hadisi sahih olsaydı Ebubekir'in, Rasululah'ın miras olarak bıraktığı katır, kılıç ve sarığını Ali'ye (radiyallahu anh) terketmesi caiz olmazdı. Nitekim Abbas bunlara sahip çıkmak isteyince Ebubekir, onların Ali'ye (radiyallahu anh) verilmesi için hüküm vermiştir. Bütün bunlardan başka Bahreyn'den Beytülmâle mal getirildiği sırada Câbir (radiyallahu anh), Ebubekir'in (radiyallahu anh) yanında bulunuyordu. Ebubekir, Câbir'den hiçbir delil istemeden Rasulullah'ın Ona vadettiğini vermiştir.”

Ey Râfizî!

Bu iddian râfizîlerin ilk iftiralarından değildir. Eğer Fatıma (radiyallahu anh) miras yoluyla Fedek arazisine talip çıkmışsa hibe iptal olmuştur. Fedek arazîsi Ona hibe edilmişse miras iptal olmuştur. Eğer bu hibe Rasulullah'ın hastalığı esnasında vuku bulduğu iddia ediliyorsa, Rasulullah’ın, hastalığı esnasında birisine hakkından fazlasını tavsiye etmekten münezzehtir. Yok eğer sıhhati zamanında Fedek arazisini hibe etmişse bu hibenin o zaman teslim edilmiş olması şarttır. Aksi takdirde hibe eden, sözle hibesini yapar, fakat kendisine hibe edilen zâta o hibeyi teslim almazsa cumhuru ulemaya göre bu hibe bâtıldır.

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Fedek arazisini Fâtıma'ya hibe ettikten sonra bu durumun ehl-i beyt ve müslümanların indinde meşhur olmayıp yalnız Ümmü Eymen ve Ali (radiyallahu anh) tarafından bilinmiş olması nasıl mümkün olabilir?

Bu iddia olsa olsa Fâtıma'ya isnad edilmiş bir iftiradır. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) miras bırakmışsa Onun hanımları ile amcası da bu malda müşterektirler.

Binalenaleyh ne bir kadın ve ne de bir tek erkeğin onların aleyhinde şehâdette bulunması kitap ve sünnete göre mümkün olmadığı hususunda bütün müslümanlar ittifak etmişlerdir. Evet hibe gibi konularda bir şahit ve hibeyi isteyenden de yemin gerekir.

Erkeğin hanımına yapacağı şahitlik konusunda da âlimlerin iki meşhur görüşü vardır.

Ahmed'den rivayet edilen bu görüşlerden birincisine göre erkeğin hanımı için yaptığı şahitliğin kabul edilemiyeceği istikametindedir. Ebu Hanife, Mâlik, Leys b. Sa'd, Evzâî, İshak ve başkaları da bu görüştedirler.

İkinci görüşe göre şahitlik kabul edilir. Şafiî, Ebu Sevr ve İbn-i Münzir bu görüştedirler. Bununla beraber yalnız kocanın şehadeti kafi değildir. İmamın (Halife), bir erkek ve bir kadının şehadetiyle hüküm vermesi caiz olmadığı hususunda müslümanlar ittifak halindedirler. Kaldı ki, ekseriyet yalnız kocanın şehâdetini kabul etmemektedirler.

Râfizînin “Bütün muhaddisler, Rasulullah'ın:

“Ümmü Eymen cennet ehlinden bir kadındır.” hadisini rivayet etmişlerdir”
şeklindeki iddiası, bir câhilin lehine getirmek istediği ve fakat aleyhinde olan bir iddiadır.

“Ümmü Eymen bir kadındır, şehadeti kabul edilmez (kâfi değil)” sözünü Haccac, Muhtar b. Ebi Ubeyde ve emsalleri dahi söylemiş olsalar doğru konuşmuş sayılırlar. Çünkü bir müddeînin zahiren başkasına ait olan bir mala talip olması durumunda kadının şehadeti kabul edilmez. Kaldı ki böyle bir söz Ebubekir'den (radiyallahu anh) rivayet edildiğine göre nasıl doğru olmasın?

“Ümmü Eymen cennet ehlinden bir kadındır” şeklinde rivayet edilen hadise gelince, İslâmî eserlerin hiç birisinde böyle bir şeyin mevcudiyetini bilmiyoruz. Âlimlerden hiçbir âlim de onu rivayet etmiş değildir.

Ümmü Eymen ise, Ümmü Üsame b. Zeyd'dir. Rasulullah'ın dadısı idi. Muhacir hanımlarından olup hürmeti hak etmiştir. Lâkin rivayet Rasulullah'a ve ilim ehline yalan isnad etmekle olmaz.

“Bütün muhaddisler Onu rivayet etmişlerdir” ifadesi ancak mütevatir olan haberlerde mümkündür. Rasulullah'ın miras bırakmadığına dair hadisi ashabın ileri gelenleri tarafından rivayet edilmesine rağmen onu inkâr edip, Ümmü Seleme'den bahseden hadis hakkında da:

“Bütün muhaddisler Onu rivayet etmişlerdir” diyen kimse, insanların en câhili ve hakkı inkâr edenin tâ kendisidir. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Ümmü Eymen'in cennet ehlinden olduğuna dair haber verdiğini takdir etsek dahi, bu haber yine Rasulullah'ın başkası hakkında:

“Cennet ehlindendir” diye haber vermesi gibidir. O, on zât'ın cennet ehlinden olduklarını haber vermiştir. Hatta bir hadislerinde:

“Ağaç altında (Rasulullah'a) biat edenlerden hiçbiri cehenneme girmeyecektir” buyurmuşlardır. (Müslim İman: 175, Tirmizi Menakıb: 57-58)

Bu hadis Buhari'de olup hadis âlimleri tarafından rivayet edilmiştir. Cennetle müjdelenenlerle ilgili hadis de sünen kitaplarında mevcud olup, Abdurrahman b. Avf ve Saîd b. Zeyd'den rivayet edilmiştir. Binaenaleyh bu hadisler hadis âlimleri nezdinde malumdurlar. Ama bu râfizîler, Rasulullah'ın cennetle müjdeledikleri zatları tekzib ediyor ve iddialarınca cennetle müjdelenen bir kadının şehadetini kabul etmediklerini iddia ederek onları tenkid ediyorlar. Bunların cehaletinden ve inadından daha büyük cehalet ve inad var mıdır?

Sonra kişinin cennet ehlinden olması şahitliğinin kabul edilmesinin vacip olduğuna delâlet etmez. Çünkü hata etmesi caizdir.

Bunun içindir ki, Hatice, Fâtıma, Aişe ve Onlardan başka cennet ehlinden oldukları bilinen hatunlardan her birinin başlı başına şehadeti Kur'an'ın nassına göre erkeğin yarım şehadetine tekabül eder.

Kadının mirastaki payı da erkek payının yarısına, diyeti de erkek diyetinin yarım diyetine tekabül eder.

Bütün bu hükümlerde müslümanlar ittifak etmişlerdir. Kadının cennet ehlinden olması da şehadetinin kabulünü vacip kılmaz. Çünkü Onun yanılması caizdir.

Yine bir insanın önceden yalan söyleyip, bilâhare tevbe ederek cennete girmesi de mümkündür.


Râfizînin; “Ali (radiyallahu anh), Fâtıma'ya şahitlik etti. Fakat Fatıma'nın kocasıdır diye Ebubekir, Ali'nin şehadetini reddetti” şeklindeki iddiası yalandır.

Doğru kabul edilse de bu söze Ebubekir (radiyallahu anh) için hiçbir kusur yoktur. Çünkü Çumhur-u ulemaya göre kocanın hanımı için yaptığı şahitlik merduttur. Kocanın şahitliğini kabul edenler dahi ikinci bir erkeğin veya iki kadının daha şehâdette bulunmaları halinde kabul ediyorlar. Müddeînin yemini olmadan bir tek erkek ile bir tek kadının şehadetiyle hükmetmek ise caiz değildir.

Râfizî'nin: “Bütün muhaddisler, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın:

“Ali hakla beraberdir. Ali neredeyse hak da oradadır. Havuz (Mahşerde) başına gelinceye kadar ikisi birbirinden ayrılmazlar.” buyurduğunu rivayet etmişlerdir” şeklindeki iddiası en büyük yalanlardandır. Çünkü bu hadisi ne sahih ve ne de zaif bir senedle hiç kimse Rasulullah'dan rivayet etmemiştir. Hal böyle iken nasıl “Bütün muhaddisler rivayet etmişlerdir” denilebilir?

Onlardan hiç birisi rivayet etmediği halde, bütün ashab ve âlimler rivayet etmişlerdir, diyen kimseden daha yalancı var mıdır?

Eğer bir kısmı rivayet etmişlerdir, dolayısıyla sahih olabilir deseydi belki mümkün olurdu. Fakat bu haber kesinlikle yalandır. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), birçok yönden bu haberden münezzehtir. Evvela, havuzun başına bir çok kimse gelecektir. Hak ise havuzun başına gelecek şahıslardan bir şahıs değildir. Sonra şahısla beraber olan hak onun sıfatıdır. Ondan ayrı bir şey değildir. Yani şahıs olamaz. Bütün bunlardan başka mutlak hak yalnız Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile beraberdir. Eğer Ali (radiyallahu anh) nerede ise hak orada olsaydı. Onun da Rasulullah gibi masum olması gerekirdi. Râfizîler câhil oldukları için bunu iddia ediyorlar. Ama Ali'nin (radiyallahu anh), Ebubekir (radiyallahu anh), Ömer (radiyallahu anh), Osman (radiyallahu anh) ve başkalarından masumlukta -ki hiçbirisi masum değildir - evlâ olmadığını bilenler râfizîlerin bu iddialarının yalan olduğunu gayet iyi biliyorlar.

Ali'nin (radiyallahu anh) fetvaları da Ebubekir, Ömer  ve Osman'ın (radiyallahu anh) fetvaları gibidir. Fetvalarında onlardan daha isabetli olmadığı gibi, tercih edilen fetvalarda da onlardan ileri değildir. Rasulullah'ın Ona karşı olan rıza ve övgüsü de diğer halifelere karşı olan rıza ve övgüsünden büyük değildir. Hatta birisi, Rasulullah'ın Osman'a (radiyallahu anh) itab ettiği bilinmemesine karşılık Ali'ye (radiyallahu anh) bazı yerlerde itab etmiştir, derse uzak görülmez. Nitekim Ali (radiyallahu anh), Ebu Cehl'in kızıyla evlenmek istediğinde, Fâtıma Onu Rasulullah'a şikayet ederek:

Babacığım! Herkes seni kızlarına darılmış (da onlara bakmıyor) sanıyor. Bak işte Ali, Ebu Cehl'in kızıyla nişanlanıyor! demiştir. Bunun üzerine Rasulullah kalkarak bir hutbe irad etti ve şöyle buyurdu:

“Hişam b. Muğire oğulları, kızlarını Ali b. Ebi Tâlib ile evlendirmeleri için benden izin istediler. Onlara izin vermiyorum. Tekrar onlara izin vermiyorum. Tekrar onlara izin vermiyorum. Ancak Ali kızımı boşamak ister ve kızlarıyla evlenirse (olabilir). Muhakkak Fâtıma benden bir parçadır. Onu üzen beni de üzmüş, ona eziyet veren de bana eziyet etmiştir.”
(Buhari Fedail: 12 , 16 , 29, Cuma: 29, Nikah: 109, Müslim Fedail: 96, Ebu Davud, Nikah: 13)

Sonra Abd-i Şems oğullarından olan damadından (Ebü'l As b. Rebî'dir. Abdi Şems oğullarından olan Ebü'l As; Medine'ye hicret etmiş, Rasulullah da Zeyneb'i birinci nikâhı ile tekrar Ebü'l As'a vermiştir. ) bahsederek:

“O bana (Zeyneb üzerine evlenmeyeceğine) söz verdi. Ve bana karşı (verdiği sözde) doğru hareket etti (Yalancı çıkmadı).” buyurdu. (Buhari Fedail: 12 , 16 , 29, Cuma: 29, Nikah: 109, Müslim Fedail: 96, Ebu Davud, Nikah: 13)

Bu hadis, sahih olup Buhari ve Müslim de mevcuttur.

Yine bir gece Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Ali (radiyallahu anh) ve Fâtıma'yı ziyarete gitmiş ve:

“Siz namaz kılmaz mısınız?”
buyurması üzerine Ali (radiyallahu anh):

Ya Rasulullah! Hayatımız Allah (celle celaluhu)'ın yed-i kudretindedir, bizi uyandırmak isterse uyandırır, demiştir. Bunun üzerine Rasulullah geri dönmüş ve elini dizine vurarak:

“Umumiyette insanlar, ne de çok cidalci oluyor”
buyurmuşlardır. (Tirmizi Tefsir: Ahzab Suresi)

Netice olarak Hz, Fâtıma'nın Fedek arazisi ile ilgili meselede yalnız Ali'nin (radiyallahu anh) şahitliği ile hüküm vermek caiz olmadığı gibi, bizzat kendisinin de kendi lehine hüküm vermesi de caiz değildir.

Râfizînin Fâtıma'dan (radiyallahu anh) bahisle Onun Ebubekir'e darıldığını ve ölünceye kadar Onunla konuşmadığını anlatması da haddi zâtında bu durum Fâtıma'ya (radiyallahu anh) yakışmayan bir durumdur. Bunu delil olarak ileriye süren ancak câhil olabilir. Her ne kadar bu durumu medih diye anlatmaya çalışmışsa aksine Fâtıma'ya (radiyallahu anh) kusur isnad etmiştir. Çünkü Ebubekir'in (radiyallahu anh)  verdiği kararda darılacak hiçbir şey yoktur. Üstelik Ebubekir (radiyallahu anh) ancak hakkın doğrultusunda hüküm vermiştir. Öyle bir hüküm vermiştir ki müslümanın Onun hilâfına hüküm vermesi caiz değildir.

Bir kimse, Allah ve Rasulunün emrettikleri şekilde kendisi hakkında hüküm verilmesini ister, fakat verilen hükmü kabul etmez, üstelik hükmü verene darılır ve onunla konuşmamağa yemin ederse bu durum hiç bir zaman o kimseye medih olmaz. Hâkime de zem teşkil etmez. Aksine darılan ve konuşmayan kişiye medihten ziyade zem olur.

Ama biz biliyoruz ki, Fâtıma (radiyallahu anh) ve daha bir çok ashab hakkında anlatılan bu gibi hadisler yalandır. Bazı hadisleri de te'vil etmeye çalışmışlardır. Fâtıma (radiyallahu anh) ve bazı ashabın kusurları olmuşsa ma'sum olmayışlarındandır. Onlar Allah (celle celaluhu)'ın dostları ve cennet ehlinden olmalarına rağmen kusurları olmuş, Allah (c.c.)da onları atfetmiştir.

Râfizînin, Fâtıma babasına varıp (vefat edip) Ebubekir'i şikayet edinceye kadar Onunla ve arkadaşıyla (Ömer (radiyallahu anh)) konuşmıyacağı hususunda yemin ettiğini zikretmesi aynı şekilde Fâtıma'ya (radiyallahu anh) isnad edilmiş ve ona lâyık olmayan bir haldir. Çünkü esas şikayet Allah (celle celaluhu)'a yapılır. Nitekim âyet-i kerimede kendisinden bahsedilen sâlih kul Ya'kub (aleyhisselam):

“Ben üzüntü ve tasamı yalnız Allah'a açarım”
(Yusuf: 12/86) buyurmuşlardır.

Musa (aleyhisselam)'da duasında şöyle buyuruyor:

“Allah'ım! Hamd sana mahsustur. Hâlimi sana arzediyorum. Yardım sendendir. Taleb sana yapılır. Sana tevekkül edilir.”


Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), İbn-i Abbas'a hitaben:

“Bir şey istersen Allah'tan iste. Yardım dilersen Allah'tan dile”
buyurmuş,

“Benden iste ve benden yardım talep et!” buyurmamışlardır.

Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:

“Öyleyse bir işi bitirince diğerine giriş ve ümid edeceğini yalnız Rabbinden iste.” (İnşirah: 94/7-8)

Şu açık bir gerçektir ki, bir kimse halifeden mal ister, halife de hakketmediği için talebini reddeder, üstelik halife o malı akraba ve dostlarına da vermez, aksine onu bütün müslümanlara verdiği halde, malı isteyen o kimse için “Halifeye darılmış” denecek olursa; bu kişi, halife ona mal vermediği için ondan darıldığı açıkça ortaya çıkmış olur ki, halife de:

Bu mal senin değil başkasının hakkıdır, demesine rağmen, O kişinin darılmasında medih söz konusu olabilir mi?

Gerçekten o kişi mazlum da olsa onun o darılması ancak dünya içindir. Hem de malı hakketmediği halde (kendisine mal verilen kimseyi bırakıp) töhmeti âdil hâkime tevcih etmek mümkünmüdür? Üstelik o hâkim:

Malı Allah için vermiyorum. Çünkü malı müstahakkından alıp ona hakketmeyene vermem bana helâl değildir, demesine karşılık, malı isteyen de: basit bir pay için darılmıyorum, demiştir. Böyle bir hâdiseyi Fâtrma'ya (radiyallahu anh) isnad edip, onu menkıbe haline getiren kimseden daha câhil kimse var mıdır?

Allah (celle celaluhu) münafıkları zemmederek şöyle buyuruyor:

“Sadakalar hakkında sana dil uzatanlar vardır. Onlara verilirse hoşnud olurlar, verilmezse, hemen öfkeleniverirler. Eğer onlar, Allah ve Peygamberinin kendilerine vermiş oldukları şeylere razı olsalar ve “Allah bize yeter, O ve Peygamberi bol nimetinden bize verecektir; doğrusu biz Allah'a gönül bağlayanlardanız.” deselerdi daha hayırlı olurdu.” (Tevbe: 9/58-59)

Bu âyet-i Kerimede Allah (celle celaluhu) bir kavim zikretmiştir ki, Onlara mal verildiğinde memnuniyetlerini, verilmediğinde de memnuniyetsizliklerini izhar ediyorlar. Bu özelliklerinden dolayı da onları zemmetmiştir. Fâtıma'yı (radiyallahu anh) buna benzer bir hususiyetle medheden Onu zemmetmiş sayılmaz mı?

Râfizîler, hakikatleri görebilenlerin yanında gizli olmayan kusurları ehi-i beyte yapıştırmışlardır.

Birisi: “Fâtıma, hakkından başkasını istememiştir” diyecek olursa, bu söz bir başkasının “Ebubekir, yahudi ve nasrani de olsa hiç kimsenin hakkını yemez. Nasıl olur da bütün kadınların efendiyesi olan Fatıma'nın hakkına mâni olur?” sözünden evlâ değildir. Kaldı ki Allah ve Resulü, Ebubekir'in bütün malını Allah yolunda infak ettiğine şahitlik etmişlerdir. Böyle bir zat'ın halkın hakkına mâni olması mümkün müdür?

Bir defasında Fâtıma, Rasulullah'dan mal istemişti de Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Ona mal vermemişti. Bu hadise Ali (radiyallahu anh)'den mervî olup sahihaynda mevcuttur. Şöyle ki:

Fâtıma, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'dan bir hizmetçi istemişti. O da Ona hizmetçi vermemiş ancak kendisine bir kaç kelime (Tesbih) öğretmiştir. Mademki Fatıma'nın Rasulullah'tan (sallallahu aleyhi ve sellem) vermekle mükellef olmadığı ve hatta isteyip de kendisine vermediği şeyi istemesi caizdir. Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) halifesi olan Ebubekir'den aynı şeyi isteyip de, Ebubekir'in Ona icabet etmemesi de caizdir. Buradan da kendisine verilmesi, vacip olmayan bir şeyi istemesinden dolayı Fâtıma'nın ma'sum olmadığı anlaşılmış oldu.

Ebubekir'in, Fâtıma'ya mal yermesi vacip olmadığına göre, vacip olmayan bir şeyi terketmesinden dolayı zemmedilemez. Velevki verilecek bir şey mubah olsun. Fakat istenilen malın verilmesi mubah olmadığını takdir edecek olursak, Ebubekir Onu vermediği için medhedilmesi gerekir. Bütün bunlara rağmen ne Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatında ve ne de vefatından sonra Ebubekir'in herhangi birisinin hakkını yediği asla vâki değildir.

 Râfizînin:

“Fâtıma, geceleyin defnedilmesini ve onlardan (Ebubekir ve etrafındakiler) hiçbirisinin cenaze namazını kılmaması için tavsiye etmişti...”
şeklindeki iddiası da yukardaki iddialar gibi asılsızdır.

Bu cahilden başka hiç kimse mezkûr iddiayı Fâtıma'ya isnad etmediği gibi, ancak câhil olan ve Fâtıma'ya lâyık olmayan bazı şeyleri ona nisbet edebilenler bunu ileriye sürebilirler. Bu iddia doğru olsa da övülecek hayırlı bir iş değildir. Çünkü müslümanın kıldığı cenaze namazı, müteveffaya ulaşan bir sevaptır. Sonra insanların en kötüsü dahi olsa, insanların en faziletlilerine cenaze namazı kılarsa onun bu namazı kesinlikle ona zarar vermez. İşte Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın cenaze namazı...

İyiler, tacirler ve münafıklar da namazını kılmışlardır. Ama onların namazı kendisine fayda vermemişse de, asla ona zarar vermemiştir. Yine Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), ümmetinde münafıkların da bulunduğunu bilmesine rağmen ümmetinden hiç birini kendisine salât ve selam getirmekten alıkoymamıştır. Aksine O, hepsinin kendisine salât ve selam getirmelerini emretmiştir. Hal böyle iken Fâtıma'ya (radiyallahu anh) nisbetle yukarda zikrettiğimiz Râfizînin iddiası Fâtıma'ya (radiyallahu anh) medih olması mümkün müdür?

Bunu ancak câhil olan iddia edebilir. Bir müslüman kalkıp da, müslümanların cenaze namazını kılmamaları için vasiyet ederse onun vasiyeti yerine getirilmez. Çünkü müslümanların kılacakları cenaze namazı her halükârda o müslümana rahmettir. Yine bir kişi kendisine zulmetmiş olan zâlimin, kendi cenaze namazını kılmaması için tavsiye etmesi o kişi için bir iyilik kabul edilemez. Bu tavsiyesinden dolayı da medhedilmez. Böyle bir durumu Allah ve Resulü de emretmiş değildir. Binaenaleyh bu gibi vasiyetleri yapmış diye Fâtrma'yı (radiyallahu anh) medh ve ta'zim etmek isteyen kimse, şunu iyi bilsin ki bunda hiçbir medih yoktur. Aksine medih bunun hilâfındadır. Kitap, sünnet ve icma buna delâlet etmektedirler.


Râfizînin:

“Bütün muhaddisler, Rasulullah'ın Fâtıma'ya:

“Ey Fâtıma! Allah (celle celaluhu) senin darıldığına (şeye) darılır, rıza gösterdiğine de rıza gösterir.”
dediğini rivayet etmişlerdir.” şeklindeki iddiası da yalandır.

Muhaddisler, böyle bir şeyi Rasulullah'dan rivayet etmemişlerdir. Güvenilir hadis kitaplarında da böyle bir şey yoktur. Sahih veya hasen de olsa isnadı bilinmemektedir. Biz, Fâtıma'nın cennetlik olduğuna ve Allah (celle celaluhu)'ın ondan razı bulunduğuna şahitlik etmişsek, aynı şekilde Allah Tealâ'nın Ebubekir, Ömer, Osman, Talha, Zübeyr, Saîd ve Abdurrahman b. Avf'dan da razı olup, onların cennetlik olduklarına da şahitlik etmişizdir. Allah (celle celaluhu) bazı yerlerde o yüce zatlardan razı olduğunu da beyan etmiştir.

Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyuruyor:

“İyilik yarışında önceliği kazanan Muhacirler ve Ensar ile onlara güzelce uyanlardan Allah hoşnud olmuştur, onlar da Allah'tan hoşnuddurlar.”
(Tevbe: 9/100).

“Hakîkaten Allah ağacın altında sana biat etmekte oldukları vakit, o müminlerden razı oldu.” (Feth: 48/18)

Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) vefat ederken onlardan hoşnud olarak ayrıldığı da tesbit edilmiştir. Allah ve Resulünün kendisinden razı oldukları zât'a kim buğzederse etsin asla ona zarar vermez.

Allah (celle celaluhu)'ın kendisinden hoşnud olduğu zâtın rızası da Allah (celle celaluhu)'ın rızasına muvafık olur.

O zat, Allah (celle celaluhu)'ın hükmü ile Allah (celle celaluhu)'tan hoşnud olup, Onun hükmü de Allah (celle celaluhu)'ın rızasına muvafık olur.


Binaenaleyh böyle bir zatın hükmüne razı olanlar onun gazablandığı meselede gazablanırlar. Çünkü başkasının gazabına rıza gösteren, onun gazablandığı şeye de gazablanması gerekir.

Aynı şekilde Allah (celle celaluhu), o yüce zatlardan hoşnud olmuşsa onların gazabına da rıza göstermiştir.

Râfizînin:

“Bütün muhaddisler, Rasulullah'ın: “Muhakkak Fâtıma benden bir uzuvdur. Ona eziyet eden bana eziyet etmiş, bana eziyet eden de Allah (celle celaluhu)'a eziyet etmiş gibidir, buyurduğunu rivayet etmişlerdir.” İddiasına gelince şöyle diyoruz:

Hiç kimse mezkûr hadisi bu lafızlarla rivayet etmemiştir. Aksine Ali (radiyallahu anh) Ebu Cehl'in kızını zevce olarak almak istediğinde Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ayağa kalkmış ve bir hutbe irad ederek şöyle buyurmuştur:

“Hişam b. Mugire oğulları, kızlarını Ali b. Ebi Talib'e nikahlamak üzere izin istemişlerdir. Oysa ben izin vermiyorum. Tekrar izin vermiyorum.

Tekrar izin vermiyorum. Muhakkak ki Fâtıma, benden bir uzuvdur. Onu üzen beni üzmüş, Ona eziyet eden bana eziyet etmiştir. Ancak Ebu Talib'in oğlu, kızımı boşamak ve kızlarını nikahlamak isterse (o müstesnadır).”

Daha sonra Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Abd-i Şems oğullarından olan damadından bahsederek:

“O, bana (Zeyneb üzerine evlenmiyeceğine) söz verdi. Ve bana karşı (verdiği sözde) doğru hareket etti. Ben ne bir haramı helâl ve ne de helâli haram kılmış değilim. Fakat Rasulullah'ın kızı ile Allah düşmanının kızı ebediyyen bir erkeğin yanında bir araya gelemezler.” buyurmuşlardır.
(Buhari Fedail: 12 , 16 , 29, Cuma: 29, Nikah: 109, Müslim Fedail: 96, Ebu Davud, Nikah: 13)

Bu hadisi Buhari ve Müslim, Ali b. Hüseyin Zeynülâbidîn ve Misver b. Mahreme'in rivayetlerinden nakletmişlerdir. Hadisin irad edilmesinin sebebi Ali'nin (radiyallahu anh) Ebu Cehl'in kızını istemesi olmuştur. Bu sebep de hadîs'in metni dahilindedir. Hadîs'in iradına medar olan sebebi, hadîs'in metninden çıkarmak asla caiz değildir. Aksine sebebin metne dahil olması ittifakla vaciptir. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) hadisinde :

“Onu üzen beni üzmüş, ona eziyet eden bana eziyet etmiştir” buyurmuşlardır.

Bilindiği gibi Ebu Cehl'in kızını Fâtıma'nın üzerine taleb etmek, Fâtıma'yı üzmüş ve ona eziyet etmiştir. Aynı şey Peygamberi de üzmüş ve Ona eziyet etmiştir. Eğer bu durum sahibine erişmesi gereken bir tehdid olsaydı, Ali b. Ebi Talib'e ulaşması gerekirdi. Eğer sahibine ulaşması gereken bir tehdit değilse Ebubekir (radiyallahu anh), tehdit hususunda Ali'den daha uzaktır. “Ali (radiyallahu anh), tevbe ederek Ebu Cehl'in kızını istemekten vazgeçmiştir.” denilecek olursa, bu durum Ali'nin (radiyallahu anh) masum olmadığını gerektirir, deriz. Fâtıma'yı üzen ve Ona eziyet veren kimse tevbe etmekle Onun hatasının yok olması caiz ise, günahtan yok edici iyiliklerle aynı hatanın affedilmesi de caizdir.

Nitekim bu hatadan daha büyük olan günahlar, tevbe, iyi amel ve çeşitli musibetlerle yok olurlar. Sonra Ali'nin (radiyallahu anh) bu günahı, Allah (celle celaluhu)'ın ancak tevbe ile affettiği küfür gibi bir günah değildir. Böyle olsaydı (hâşâ!) Ali (radiyallahu anh), Rasulullah hayatta iken İslâmdan dönmüş olacaktı. Bilindiği gibi Allah (celle celaluhu), Ali'yi (radiyallahu anh) böyle bir şeyden tenzih etmiştir. Ali'nin (radiyallahu anh), Rasulullah'ın vefatından sonra irtidat ettiğini söyleyen hâriciler bile hiçbir zaman Onun Rasulullah'ın hayatında irtidat ettiğini söylememişlerdir. Çünkü Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in hayatında irtidat eden ya tekrar İslâm'a girmiş veya öldürülmüş olması gerekirdi ki, her ikisi de vâki olmamıştır. Ali'nin (radiyallahu anh) bu hatası şirkten küçük ise gerçekten Allah (celle celaluhu):

“Allah kendisine ortak koşulmasını elbette bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar.” (Nisa: 4/116) buyurmuşlardır.

Câhil râfizîler, Fâtıma'yı üzmenin küfür oduğunu söyler ve bununla Ebubekir'i tekfir etmeğe kalkışırlarsa Ali'yi de tekfir etmeleri gerekir.

Tabiî ki böyle bir gereklilik bâtıl olduğu gibi Onun gereği olan tekfir de kesinlikle bâtıldır.


Râfizîler, durmadan Ali'den (radiyallahu anh) sâdır olmuş fiillerle Ebubekir, Ömer ve Osman'ı (radiyallahu anh) ayıplıyor ve hatta tekfir ediyorlar. Eğer Ali (radiyallahu anh) bu fiillerden dolayı me'cûr veya ma'zûr ise şüphesiz ki, onun kardeşleri olan halifeler ondan daha çok ma'zurdurlar ve daha çok sevaba lâyıktırlar.


Râfizîler, Fâtıma'ya eziyet etmek, dolayısıyla babasına eziyet olduğu için çok büyük bir cürümdür, diyorlar. Halbuki her ikisine yapılan ezâ mukayese edilecek olursa Rasulullah'a karşı yapılan ezadan kaçınmanın daha vacip olduğu ortaya çıkacaktır. Ebubekir ve Ömer'in durumu da böyledir. Yani Rasulullah'ı üzecek ve Ona sıkıntı verecek hallerden kesinlikle kaçınmışlardır. Ebubekir ve Ömer Rasulullah'ın:

“Biz miras bırakmayız. Bizim terkettiğimiz sadakadır”
şeklindeki ahdini bildikleri için, mezkûr emir ve ahde uymadıkları takdirde Rasulullah'ı (sallallahu aleyhi ve sellem) üzmüş ve Ona eziyet etmiş olacaklarını gayet iyi biliyorlardı. Binaenaleyh onlar Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem)bu ahdini yerine getirmişlerdir.

Akıl sahibi olan herkes gayet iyi biliyor ki, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), bir hüküm verir, Fâtıma da Ona aykırı bir şey istemeğe kalkışırsa, Rasulullah'ın hükmüne uymak daha evlâdır.

Çünkü Rasulullah'a itaat etmek vacip olduğu gibi isyan etmek de haramdır. Kim Rasulullah'a itaat etmekten sıkıntı duyarsa, Ona eziyet verdiği için hata etmiş sayılır. Kim de Rasulullah'a itaat ederse şüphesiz ki emirlerine uygun hareket edip Onu hoşnud etmiştir. Fakat Rasulullah'a itaat olsun diye değil de, herhangi bir maksad İçin Fâtıma'yı üzen kimsenin durumu böyle değildir. Yani o kişi itaatkâr kabul edilemez.

Binaenaleyh Ebubekir'in herhangi bir maksat için değil de, sırf Rasulullah'a itaat olsun diye Fâtıma'ya karşı takındığı tavır Ali'nin (radiyallahu anh) tavırını (Ebu Cehl'in kızını istemesi sebebiyle) düşünen kimse Ebubekir'in (radiyallahu anh) tavırını Ali'nin (radiyallahu anh) tavırından daha üstün olduğunu gayet iyi anlayacaktır.

Ama her şeye rağmen Ebubekir ve Ali (Allah her ikisinden de razı olsun) Allah (celle celaluhu)'ın yüce dostlarından, kurtuluşa eren sâlih kullarından ve cennet pınarlarından içecek olan ilk müslümanlardandırlar. İşte bunun içindir ki, Ebubekir (radiyallahu anh):

“Vallahi Muhammed'in akrabalarına iyilik etmek, kendi akrabalarıma iyilik etmekten bana daha sevimlidir.”

“Ey insanlar! Siz, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'e olan hürmetinizi, Ehli Beyt'i içinde muhafaza ediniz” buyurmuşlardır. (Buhârî)

Ebubekir'in Fâtıma'ya sıkıntı verdiği farzedilmiş olsa dahi, onu hiç bir zaman herhangi bir şahsî arzu için yapmamıştır. Aksine Allah ve Rasulüne itaat ve hakkı sahibine (gelirini muhtaçlara dağıtıp) vermek için, Fedek arazisini Fâtıma'ya teslim etmemiştir.

Halbuki Ali (radiyallahu anh)'nin gayesi Fâtıma'nın üzerine evlenmek idi. Dolayısıyla Fâtıma'ya eziyet olacaktı. Ama Ebubekir'in durumu hiç de öyle değildi.

Netice olarak Ebubekir, Fâtıma'yı üzmekte Ali (radiyallahu anh)'den daha uzak olduğu anlaşılmış oldu.

Ebubekir (radiyallahu anh), Allah ve Rasulü için hicret eden zatlardan idi. Bu yüce zat, hiçbir zaman gayesi bir kadını nikahlamak için hicret eden birisine benzetilemez.

Şüphesiz ki Fâtıma'yı inciten şey Rasulullah'ı da incitir. Yeter ki Fâtıma'yı inciten şey Allah (celle celaluhu)'ın emrine muhalif olmasın.

Çünkü; Allah (celle celaluhu) bir şeyi emrettikten sonra kimi incitirse incitsin Rasululah (sallallahu aleyhi ve sellem) mutlaka onu yerine getirirdi. Bu, mutlaka böyledir.

Bu durum Rasululah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın şu hadisi gibidir:

“Bana itaat eden Allah'a itaat etmiştir. Emîr'ime isyan eden de bana isyan etmiş gibidir.” (Buhari Ahkam: 1, Müslim İmaret: 33, Nesai Beyat: 27)

Daha sonra Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), sözlerini şöyle açıklamışlardır:

“İtaat iyiliktedir (Şer'î hükümlere uygun).”

Rasulullah'ın:

“Fâtıma'yı inciten beni incitmiştir.” şeklindeki sözleri örfî olan incitmeye hamdedilmesi evlâdır. Çünkü Rasulullah'ın emirlerine itaat etmek farz olup onun zıddı büyük bir ma'siyettir. Fakat Fâtıma'yı (radiyallahu anh) incitecek bir şeyin yapılması, Rasulullah'ın emirlerine isyan gibi değildir. Böyle olsaydı Ali'nin (radiyallahu anh) hareketi (Ebu Cehl'in kızını Fatıma'nın üzerine nikahlamak üzere istemesi) Allah ve Rasulüne isyan olurdu. - Çünkü Fâtıma Ali'nin (radiyallahu anh) bu talebine karşı incinmişti -

Nitekim Rasulullah'ın Emîr'lerine isyan kendisine isyandır. Rasulullah'a isyan ise Allah (celle celaluhu)'a isyandır.

 
 
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 688
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: “EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR
« Yanıtla #31 : 14.06.2017, 20:22 »
Râfizî şöyle diyor:

“Ebubekr'in rivayet ettiği ve “Biz Peygamberler topluluğu, miras bırakmayız, ne bırakırsak sadakadır” mealindeki hadîs, sahih olsaydı, Abbas (radiyallahu anh) (Rasulullah'ın bıraktığı.) kısrak, kılıç ve sarığa sahip çıkmak istediğinde (Ebubekir) verdiği karar ile onları Ali'ye (radiyallahu anh) bırakması caiz olmazdı.”

Ey Râfizî!

Ebubekir ve Ömer'in (radiyallahu anh) bu hususta hüküm vererek onları (kısrak, kılıç, sarık) birisine terkettiklerini kim nakletmiştik?

Bu iddia Ebubekir ve Ömer'e (radiyallahu anh) isnad edilen en açık yalanlardandır. Aksine Ebubekir'in bu işteki gayesi terkedilen şeylerin terkedildiği şahsın yanında kalmasını temin etmektir. Nitekim Ebubekir ve Ömer, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in terekesini Ali ve Abbas'a havale ederek onları meşru yerlerde harcamalarını kendilerine bırakmışlardır.

Râfizî şöyle diyor:

“Ebubekir'in tekbaşına rivayet ettiği hadis sahih olsaydı, Allah (celle celaluhu)'ın Kur'an-ı Kerim'de temiz kıldığını haber verdiği ehl-i beyt'in caiz olmayan birşeyi irtikab etmiş olmaları gerekirdi.”

Ey Râfizî!

Herşeyden evvel Allah (celle celaluhu), bütün ehl-i beyti günahtan arındırdığını haber vermemiştir. Böyle bir şeyi iddia etmek Allah (celle celaluhu)'a iftira etmektir. Hatta biz Hâşim oğullarından olup, günahlardan arınamayan çok kimseyi biliyoruz. Hassaten râfizîlerin indinde bu böyledir. Çünkü râfizîlerin indinde Haşim oğullarından olup Ebubekir ve Ömer'i seven kimse günahlardan arınmış değildir. Binaenaleyh Allah (celle celaluhu), ehl-i beytin tümünü günahlardan arındırmış değildir. Çünkü Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:

“Ey Peygamberin ev halkı! Şüphesiz Allah sizden kusuru giderip sizi tertemiz yapmak ister.” (Ahzab: 33/33)

Daha önce bu tertemiz kılma ameliyesinin şu âyet-i kerimenin mânâsına muvafık olduğunu açıklamıştık. Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:

“Allah sizi zorlamak istemez, Allah sizi arıtıp üzerinize olan nimetini tamamlamak ister ki şükredesiniz.”
(Maide: 5/6),

“Allah size açıklamak ve sizden öncekilerin yollarını göstermek ve tevbenizi kabul etmek ister. Allah Bilen'dir, Hakîm'dir.” (Nisa: 4/26)

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki;

Allah (celle celaluhu), bunu seviyor, istiyor ve emrediyor. Kim Allah (celle celaluhu)'ın emrettiği doğrultuda hareket ederse Allah (celle celaluhu)'ın sevdiğine nail olur. Aksi halde nail olmaz. Bu konuyu başka yerlerde daha geniş bir şekilde ele almıştık.

Bu âyetler aynı zamanda, kaderi inkar eden râfizîleri ilzam ediyor. Çünkü râfizîlere göre Allah (celle celaluhu)'ın “iradesi” “emir” mânâsındadır. Yani istediğini yapar mânâsında değildir.

Gerçek olan şu ki Allah (celle celaluhu)’ın, bir kişiyi tertemiz kılmak istemesi, o kişinin temizlendiğini gerektirmez. Dilerse onu temiz kılar, dilerse kılmaz. Kaderi inkar eden râfizîlere göre ise, Allah (celle celaluhu)'ın birini temiz kılmasına gücü yetmez.

Râfizînin:

“Sadaka ehl-i Beyt'e haramdır.” sözüne gelince şöyle diyoruz:

Herşeyden evvel Ehl-i Beyt'e haram olan sadaka farz olan sadaka (zekât)dır. Nafile olan sadakalar ise onlar için mubahtır. Ehl-i Beyt, Mekke ve Medine arasındaki sebil sulardan içiyor ve “Nafile olan sadaka değil farz olan sadaka bize haram kılınmıştır” diyorlardı. Başkalarının -nafile olan- sadakalarından faydalanmaları caiz olduğuna göre, Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem)  sadakasından faydalanmaları daha evladır. Çünkü Rasulullah'ın bu malları halkın -Ehl-i Beyte haram olan zekât- zekâtları değildi. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in malı Allah (celle celaluhu)'ın O'na bahşettiği ganimet malı idi. Ganimetde (Fey) onlara helâldir. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) da bu ganimet mallarını müslümanlara sadaka kılmıştır.

Şüphesiz ki O'nun ehl-i beyti, bu sadakaya başkalarından daha müstahaktır. Bütün müslümanlara sadaka verilebileceğine göre, akrabalara yapılan tasadduk hem sadaka hem de onlara iyiliktir.

Râfizî şöyle diyor:

“Ehl-i Sünnet, Ebu Bekir'i “Rasulullah'ın halifesi” diye isimlendirdiler. Halbuki Rasulullah, ne hayatında ve ne de vefatından sonrası için Ebubekir'i halife bırakmamıştı. Ehl-i sünnet Ali'yi (radiyallahu anh) “Rasulullah'ın halifesi” diye isimlendirmediler. Halbuki Rasulullah, Ali'yi (radiyallahu anh) Medine'ye istihlaf etmiş ve Ona:

“Medine ancak benim veya senin vasıtanla düzelebilir” demiştir. Rasulullah, Ebubekir ve Ömer'in de içinde bulunduğu Orduya komutan olarak Üsâme'yi tayin etmiş ve O'nu azletmemiştir. Ona da “Rasulullah'ın halifesi” dememişlerdir. Ebubekir işbaşına gelince Üsame kızmış ve O'na:

Ben senin üzerine emir olarak tayin edildim. Seni kim üzerime istihlâf etti? diyerek üzerine yürümüş, nihayet Ebubekir ve Ömer Üsame’nin gönlünü yapmışlardır.

Ey Râfizî!

“Halife” nin lügat mânâsı birisine halife olan ve Onun yerine geçen kimse veya başkası tarafından istihlâf (tayin) edilen kimse demektir. Şiîler ve bazı zahirîler ikinci mânâyı kasdediyorlar.

Birinci mânâya göre Ebubekir (radiyallahu anh) Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) halifesidir. Çünkü Onu gerisinde bırakmış ve vefatından sonra Onun makamına geçmiştir. Hilafeti hak eden de Odur. Bunun böyle olduğu zarureten bilinmektedir. Nitekim Şiîler ve başkaları da Ebubekir'in işbaşına geçtiği konusunda ihtilafa düşmemişlerdir. Ebubekir (radiyallahu anh) Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) yerine geçerek müslümanlara namaz kıldırmış had (ceza) leri tatbik etmiş, ganimet mallarını bölüştürmüş, onlarla beraber savaşmış, müslümanlara vali ve komutanlar tayin etmiştir. (Ali (radiyallahu anh) de Ebubekir'in arkasında namaz kılanlardandır. )

Bu işlerin Rasulullah'dan (sallallahu aleyhi ve sellem)  sonra Ebubekir tarafından yapıldığı ittifakla sabittir. Binaenaleyh Ebubekir'in Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) halifesi olduğu kesinleşmiş oldu.

İkinci mânâya göre ise, Ehl-i sünnetten bazıları :

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), açık veya gizli nassla Ebubekir'î halife olarak tayin etmiştir, diyorlar. Bunların açık veya gizli nass ileriye sürerek Ebubekir'in hilafetini ispatlamaları hususundaki delilleri, şiîlerin Ali (radiyallahu anh) hakkında iddia ettikleri nasslardan daha kuvvetlidir. Çünkü Ebubekir'in hilafeti ile ilgili ve tesbit edilmiş olan deliller oldukça çoktur, Ali'nin (radiyallahu anh) hilafetine delil olarak getirilen deliller ise ya uydurmadır veya muhtevalarında onun hilafetine delâlet edecek bir mânâ yoktur.

Binaenaleyh Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), vefatından sonrası için Ebubekir'den başkasını halife olarak tayin etmemiştir. İste bunun içindir ki, Ebubekir halife olmuştur. Nitekim mutlak halife vefatından sonra Rasulullah'ın yerine geçen veya vefatından sonrası için halife olarak - Rasulullah tarafından - tayin edilen zattır. Bu her iki vasıf da ancak Ebubekir'de mevcuttur. Onun için halife O'dur.

Rasulullah'ın Ali'yi (radiyallahu anh) Medine'ye istihlâf (vekil olarak tayini) etmesi de yalnız Ona has olan bir iş değildir. Nitekim İbn-i Ümm-i Mektûm, Osman b. Affan ve Ebu Lûbâb b. Abdülminzir'i de muhtelif zamanlarda Medine'ye istihlâf etmiştir.

Binâenaleyh bu istihlâf mutlak istihlâf değildir. Onun için bunlardan hiçbirine “Rasululah'ın Ali'yi (radiyallahu anh) Harun (aleyhisselam)'a benzetmesi de mutlak değil istihlâfin mânâsından kaynaklanmaktadır. Musa (aleyhisselam), münâcât'a giderken Harun'u İsrailoğullarına istihlâf etmiştir. Ama Rasulullah'ın durumu böyle değildir. O Ali'yi (radiyallahu anh) istihlâf ederken halkın büyük bir çoğunluğu Onunla beraber idi. (Harun Peygamber idi. Ali (radiyallahu anh)  ise Peygamber değildir. Sonra Musa'ya Harun değil Yuşa' (aleyhisselam) halef olmuştur. Harun, Musa'nın kardeşidir fakat Alî Rasulullah'ın kardeşi değildir. )

Râfizînin hadis diye iddia ettiği ve “Muhakkak Medine benim veya senin vasıtanla düzelebilir” mealindeki söz de uydurma bir yalandır. Çünkü Ali (radiyallahu anh), Bedir, Hayber, Hüneyn ve daha başka savaşlarda Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile beraber iken, Rasulullah O'ndan başkalarını Medine'ye istihlâf etmişti. Ebubekir de Üsame'nin başına getirildiği orduda değildi. Aksine Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), hastalığının başlangıcından beri Ebubekir'i namaz kıldırmak için yerine vekil olarak tayin etmişti. Kaldı ki hiçbir zaman ordu komutanlarına “Halife” ismi verilmemiştir. Çünkü ordu komutanları Rasulullah'ın vefatından sonra Ona halef olmadıkları gibi, hayatından da herşeyde ve mutlak olarak Rasulullah'a halef olmamışlardır.

Üsame (radiyallahu anh)'nin, Ebubekir'in hilafeti için kızdığı hususundaki iddia ise soğuk bir yalandır. Çünkü Üsame (radiyallahu anh), tefrikadan ve hilafetten en uzak duran zatlardan idi. O, Ali ve Muaviye'nin taraftarlığını yapmayarak aralarındaki savaştan uzak durmuştur. Ondan sonra Üsame Kureyş'ten olmadığı için bir noktada zaten halife olamazdı. Rasulullah, Üsame'yi Ebubekir'in de içinde bulunduğu orduya komutan tayin ettikten sonra vefat ettiğini kabul edecek olsak dahi, malum olduğu gibi bilahare Ebubekir halife seçilmiştir. Binaenaleyh orduyu sefere çıkarması veya çıkarmaması, Üsame'yi komutanlıkta bırakması veya azletmesi halifenin hakkıdır. Bu durumu ancak câhil olan inkâr edebilir.

Bu müfteri(râfizi)lerin hayret edilecek sözlerinden biri de şudur:

Üsame; Ebubekir'e kızmış, kendisi ve Ömer Onun gönlünü almışlardır. Bir başka yerde Ebubekir ve Ömer'in Ali'yi, Abbas'ı, Hâşim ve Menâf oğullarını kızdırdıklarını ve onların gönüllerini almadıklarını iddia ediyorlar. Cidden bu iddia gülünçtür. Çünkü Ebubekir ve Ömer'in Kureyş eşrafını kızdırıp, mal ve akrabası olmayan ve ondokuz yaşında olan zaif birisinin (Üsâme) gönlünü almalarında ne gibi bir faydaları olabilir?

Râfiziler: Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Onu sevdiği ve Onu ordu komutanı olarak atadığı için Ebubekir ve Ömer Onun gönlünü almışlardır, diyecek olurlarsa Onlara:

Siz bir yandan bunu söylerken öte yandan Ebubekir ve Ömer'in Rasulullah'ın emrini ve vasiyetini değiştirdiklerini iddia ediyorsunuz, deriz.
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 688
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: “EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR
« Yanıtla #32 : 16.12.2017, 01:28 »
Râfizî:

“Ehl-i sünet, Ömer'e “Faruk” lakabını verdiler. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Ali (radiyallahu anh) için “Ali ümmetim'in fârukudur” demesine rağmen Ona “Faruk” demediler.” diyor.

Ey Râfizî!


Bu hadis uydurduğunuz hadislerin ilki değildir. Şüphesiz ki bunun aslı yoktur.


Ali'ye (radiyallahu anh) olan muhabbetiniz de hıristiyanların İsa'ya karşı olan muhabbetlerinin cinsindendir. Yeni Onu övmede o kadar mübalağa ettiler ki, Allah (celle celaluhu)'ın İsa'ya (aleyhisselam) münasib gördüğü makama rıza göstermediler. Ali'nin (radiyallahu anh) rivayet ettiği bir hadiste Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyorlar:

“Ümmî olan Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) beni ancak mü'min olan sever ve münafık olan bana buğzeder diye bana açıkladı.”


Râfizîler ise Ali'yi (radiyallahu anh) bulunduğu makama göre sevmiyorlar. Hatta bir cihetten Onun vasıflarına buğz ediyorlar. Hıristiyan ve yahudilerin Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ı tasdik edenlere buğz ettikleri gibi - ki Musa ve İsâ (aleyhisselam) 'ın Rasulullah'ın nübüvvetini tasdik ettikleri gibi -  Ali (radiyallahu anh) da kesinlikle Ebubekir ve Ömer'i sevenlere buğzediyorlar.

Dolayısıyle râfizîler Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem): 

“Sana ancak münafık olan buğzeder” (Müslim İman: 131, Nesai İman: 20) mealindeki hadîs'in mefhûmuna dâhil oluyorlar.

Sahip olmadığı bir sıfattan dolayı şeyhini bu şekilde seven herkes bu durumdadır. Bazı kimselerin şeyhlerinin her işte müridlerine şefaatçi olduklarını, onlara rızık verdiklerini, destek olup onların her zorluğunu giderdiklerini ve gaybı bildiklerini iddia edip bu gibi şeylere inanmaları gibi. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyuruyorlar:

“Allah'a ve ahiret gününe inanan adam Ensar'a buğzetmez.” (Tirmizi Menakıb: 24)

Yine Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Allah ve mü'min kulların, Ebu Hüreyre ve annesini sevmeleri için dua etmişlerdir.

Râfizî şöyle diyor:

“İbn-i ömer: Biz münafıkları ancak Ali'ye buğz etmekle tanırdık, şeklinde bir hadis rivayet etmiştir.”

Ey Râfizî!

Bütün âlimler, İbn-i Ömer'e yapılan bu isnadın yalan olduğunu gayet iyi biliyorlar. Çünkü nifakın birçok alâmetleri vardır. Nitekim Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyorlar:

“Nifakın alâmeti ensâr'a buğzetmektir.”

“Münâfık'ın alâmeti üçtür...”

Allah (celle celaluhu) münafıkların sıfatlarından bahsederek şöyle buyuruyor:

“Sadakalar hakkında sana dil uzatanlar vardır. Onlara verilirse hoşnud olurlar, verilmezse, hemen öfkeleniverirler.” (Tevbe: 9/58),

“İkiyüzlülerin içinde “O her şeye kulak kesiliyor” diyerek Peygamberi incitenler vardır...”
(Tevbe: 9/61),

“Onlardan, “Bana izin ver, beni fitneye düşürme” diyen vardır.” (Tevbe: 9/49),

“Bu sûre inince aralarında “Bu, hanginizin imanını artırdı?” diyen ikiyüzlüler vardır.” (Tevbe: 124)

Allah (celle celaluhu), Tevbe sûresinde burada tümünü zikredemiyeceğimiz ve münafıkların sıfatı olan daha birçok alâmetler zikretmiştir. Eğer râfizînin hadîs diye iddia ettiği metinde:

“Biz, münafıkları Ali'ye buğzetmeleriyle tanırdık” denilseydi bu sözün mânâsı doğru olabilirdi. Münafıkların ensara, Ebubekir'e, Ömer'e ve diğer ashaba buğzetmekle tanındıkları gibi.

Hatta Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in kendisini sevdiği kişiye buğzetmek de nifakın çeşitlerindendir.

Onun için nifakta en ileri gidenleri Ebubekir'e buğzedenlerdir. Çünkü ashab arasında Rasulullah'a en sevimli olan zat Ebubekir (radiyallahu anh) olduğu gibi, Rasulullah'ı en çok seven de yine Ebubekir (radiyallahu anh) idi.

Binaenaleyh Ebubekir'e (radiyallahu anh) buğzetmek münafıklığın en büyük alâmetlerindendir.

Onun için münafıklar arasında Nusayrîler, İsmailîler ve benzerleri gibi sapıklar kadar Ebubekir'e (radiyallahu anh) buğzeden yoktur.


(Nusayrîler: En büyük İblis (haşa!) Ömer, sonra Ebubekir, sonra Osman'dır diyorlar. Allahu teala dillerini ve soylarını kurutsun amin.)

Râfizî şöyle diyor:


“Ehl-i sünnet, Âişe'yi Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) diğer hanımlarından üstün tuttular. Halbuki Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Hatice'nin meziyetlerini çok anıyordu.”

Ey Râfizî!

Ehl-i sünnet Aişe'nin (radiyallahu anh) Rasululah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) bütün hanımlarından üstün olduğu hususunda ittifak etmemişlerdir. Ancak Âişe'yi tafdil edenlerin delili Rasulullah'ın şu hadis-i şerifidir:

“Aişe'nin diğer kadınlara olan üstünlüğü, tirid'in (Et suyuna ekmek doğranarak yapılan yemek çeşidi) diğer yemeklere olan üstünlüğü gibidir”
(Buhari Etıme: 25-30, Fedail: 130, Enbiya: 32-46, Müslim Fedail: 70/89)

Amr b. As (radiyallahu anh) şöyle diyor:

“Ya Rasulullah! Kadınlardan hangisini seviyorsun? dedim.”

“Âişe'yi (seviyorum)” buyurdular.

Erkeklerden kimi seviyorsun? dedim.

“Babasını”, buyurdular.
(Müslim Fedail: 33, Ahmed: 2/384)

Sonra Rasulullah bir takım ricalin isimlerini saydı. Hatice'ye (radiyallahu anh) gelince O, İslâm'ın ilk günlerinde hiç kimsenin faydalı olamıyacağı şekilde Rasulullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) faydalı olmuştur.

Binâenaleyh Hatice (radiyallahu anh) bu hususta Rasulullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) en hayırlı hanımlarından idi. Çünkü O ihtiyaç anında Rasulullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) yardımcı olmuştur.

Âişe (radiyallahu anh) ise Peygamberliğin son devirlerinde ve dinin kemâl bulduğu sıralarda Rasulullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) eşlik etmiştir. Onun için Aişe (radiyallahu anh), henüz nübüvvetin başında Rasulullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) eşlik edenlerden dini ilimlerde daha fazla ileri gitmiştir.

Bu sebepten dolayıdır ki, Aişe (radiyallahu anh) diğer hanımlardan üstündür. Nitekim Ümmet başkasına nazaran Ondan daha çok fayda görmüşlerdir. İlimde ve yaşta başkalarının erişemediği dereceye yükselmiştir.

Hatice'nin (radiyallahu anh) iyiliği ise yalnız Rasulullah'a münhasır idi. Ümmet Aişe'den (radiyallahu anh) istifade gördüğü gibi Ondan istifade görmemiştir. Çünkü Hadice zamanında din tamamlanmamıştı ki, dinin tamamlanmasından sonra İman eden ve Onu iyice öğrenenler gibi ilimde ileri olsun.

Bilindiği gibi bütün gayretini bir konuda toplayan kimse, gayretin çeşitli konulara dağıtan kimseden daha başarılı olur. Binaenaleyh Hatice (radiyallahu anh) bu yönden Rasulullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) daha fazla faydalı olmuştur. Fakat bütün iyilikler yalnız bir cihete inhisar edilemez. Nitekim Ashab-ı kiramdan imanı kuvvetli olan, canıyla ve malıyla cihad etmiş öyle zatlar var ki -Hamza, Ali, Sa'd b. Muaz, Useyd b. Hudayl gibi- bizzat Rasulullah'a hizmet etmiş zatlardan -Ebu Râfi', Enes b. Mâlik gibi- daha üstündürler.

Hülâsa Hatice (radiyallahu anh) ve Aişe'nin (radiyallahu anh) tafdili meselesinin tafsilatlı anlatım yeri burası değildir.

Lâkin burada anlattıklarımızın maksadı; ehl-i sünnetin Aişe'nin (radiyallahu anh) yüceliği, ve sevgisi hususunda! ittifak ettiklerini beyan etmektir.

Âişe, (radiyallahu anh) Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) hanımları ve mü'minlerin valideleri hükmünde olan bütün hanımlardan Rasulullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) daha çok sevimli, hürmet bakımından da mü'minlerin indinde daha yücedir.

Buhari'de beyan edildiği gibi Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) Aişe'ye muhabbeti son derece kuvvetli idi. Bunu bütün Ashab da bildiklerinden, Rasulullah'ın (radiyallahu anh) Aişe'nin yanında bulunduğu gecelerde O'na hediyeler gönderirler; Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) diğer hanımları, Aişe'nin bu mazhariyetine gıbta ederlerdi.

Birgün Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) hanımları birleşerek Fâtıma'yı Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) yanına göndermiş ve Aişe'nin nail olduğu iltifattan kendilerinin de pay almak istediklerini Ona söylemişlerdi. Fâtıma da Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) huzuruna vararak:

Ya Rasulullah! Kadınların Ebubekir'in kızı hakkında Allah'tan senin için adalet istiyorlar, dedi Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem):

Fâtıma'ya “Kızım! Sen de benim sevdiğimi sevmez misin?” buyurdular. Fâtıma da:

“Evet severim” cevabını verince, Rasulullah:

“Öyle ise Âişe'yi sen de sev!” buyurdular.

Yine Sahihaynde bulunan bir başka hadiste Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem):

“Ey Âişe! İşte bu Cibrîldir, sana selam veriyor” buyurunca, Aişe:

(Selamı alarak) Selâm ve Allah'ın rahmeti Onun üzerine olsun! (Ya Rasulullah!) Sen bizim göremediğimizi görüyorsun, diye cevap vermiştir.

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Zem'â, kızı ve zevcesi olan Sevde (radiyallahu anh)'den ayrılıp diğer hanımlarına gitmek isteyince. Sevde Rasulullah'ın izni ile nöbetini Âişe'ye (radiyallahu anh) devretmiştir.

Rasulullah, vefat ettiği hastalığında Aişe'nin (radiyallahu anh) yanında kalmak istediğini açık bir şekilde söylemeyerek “Ertesi gün nerede kalacağım?” buyurmuşlardır. Daha sonra Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), hastalığını Aişe'nin evinde geçirmek için zevcelerinden izin istemiş, Onlar da izin vermişlerdir. Neticede Aişe'nin (radiyallahu anh) evinde vefat etmişlerdir. Vefat ederken de Aişe'nin kucağında bulunuyordu.

Aişe (radiyallahu anh), Rasulullah'ın ümmeti indinde oldukça mübarek bir sahabiyyedir. Hatta Üseyd b. Hudayr, teyemmüm âyetinin Âişe (radiyallahu anh) sebebiyle nazil olduğunu söylemişlerdir. Münafıklar ifk hadisesinde Ona iftira edince Allah (celle celaluhu), bir âyet-i kerime ile Onun ma'sumiyetini beyan buyurmuşlardır.

“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 688
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: “EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR
« Yanıtla #33 : 19.04.2018, 05:10 »
Râfizî şöyle diyor:

“Âişe, Rasulullah'ın sırrını ifşa etmiştir.”

Râfizî şu ayeti kasdediyor: “Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti. O, bunu peygamberin diğer bir eşine haber verince, Allah da durumu Peygambere bildirmiş, O da bir kısmının yüzüne vurmuş bir kısmının yüzüne vurmaktan geri durmuştu...” (Tahrîm: 66/3)

Sahihte sabit olduğu gibi Rasulullah'ın bu zevceleri “Âişe ve Hafsâ”dır. Râfizî devamla şöyle diyor: “Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Aişe'ye: “Sen Ali'ye karşı savaşacaksın ve Sen Ona karşı zâlimsin.” buyurmuşlardır. Âişe, Allah'u Teala'nın: “Evlerinizde oturun” (Ahzab: 33/33) mealindeki emrine muhalefet ederek, müslümanlar Osman'ın katline icma ettiler diye Ali'ye karşı büyük bir ordu ile savaşmıştır. Her zaman Ali için: Onu öldürünüz, derdi. Talha, Zübeyr ve onbinlerce müslüman nasıl Aişe ile beraber olup Ali'ye (radiyallahu anh) karşı savaşmayı caiz gördüler? Bunlar Rasulullah'ın huzuruna nasıl çıkacaklar? Halbuki bize göre bir kişi bir başkasının hanımıyla konuşur, onu evinden çıkarır ve onunla sefere çıkarsa insanlar arasında kadının kocasına en şiddetli düşman o kimse olacaktır. Talha, Zübeyr ve diğer müslümanlar nasıl oldu da Aişe'ye itaat ettiler? Öte yandan Ebubekir'den hakkını talep etmeğe kalktığında onlardan hiçbiri Rasulullah'ın kızına yardımcı olmadı.”

Ey Râfizî!

Ehl-i sünnet adaletli davranırlar. Onların sözleri adalete uygun olup, aralarında tenakuz yoktur. Râfizîier ve bid'at ehli ise nefsi arzularına uyarlar ve sözlerinde de tenakuza düşerler. Şöyle ki: Bütün ehl-i sünnete göre Bedir savaşına katılanlar cennet ehlindendir. Mü'minlerin valideleri de (Rasulullah'ın bütün hanımları) cennet ehlindendirler. Bunun için de hata ve günahlardan arınmış olmalarını şart koşmamışlardır. Ehl-i sünnet, bu yüce zatların hata işlemelerini, küçük veya büyük günah işleyip ondan tevbe etmelerini caiz görmüşlerdir. Bu hususta ittifak halindedirler. İşlenen günahtan tevbe edilmese de küçük günahlar büyük günahlardan sakınılmakla affedilirler.

Ehl-i sünnetin çoğunluğuna göre büyük günahlar da büyük sevablar ve musibetlerle imha edilirler. Temel görüşleri bu istikamette olan ehl-i sünnet: Ashab'a nisbet edilen seyyiât'ın büyük bir kısmı yalandır. Bir kısmında da ictihad etmişlerdir. Fakat insanların büyük bir kısmı onların ictihadlarını anlamamışlardır. Yaptıkları ictihadlarda günah işlemiş oldukları takdir edilse de, bu günah ya tevbe ile ya günahları imha eden bir iyilikle veya günahlara keffaret olan çeşitli musibetlerle affolunmuştur. Nitekim cennet ehlinden oldukları (Bilhassa cennetle müjdelenenlerden olan Talha ve Zübeyr) hususunda delil vârid olmuştur. Binâenaleyh cehennemi gerektirecek bir şeyi işlemeleri imkansızdır.“Onlardan biri cehennemi gerektirecek bir durum üzerine vefat etmediğine göre, cennet ehlinden olmadıkları hususunda onlara dil uzatılamaz” diyorlar.

Biz de onların cennet ehlinden olduklarını böylece bilmiş olduk. Bu durumu hiçbir mü'min için ileriye sürmemiz caiz değildir. Hatta cehennemi gerektirecek bir husus kendisinden sâdır olmadığı müddetçe de hiç bir mü'mine cehennemliktir, diyemeyiz. Böyle bir şeyi mü'minlerin en faziletlileri olan zatlar hakkında iddia etmek nasıl caiz olabilir?! Onların zahirî ve bâtinî hallerini, seyyiat ve hasenatını ve ictihatlarını tafsilâtlı bir şekilde bilmeyebiliriz. Bundan mazur sayılırız. Bu hususta katı olarak fikir beyan edersek, bilmediğimiz mevzuda fikir beyan etmiş oluruz.

Bir şeyin hakikatini bilmeden onun hakkında fikir beyan etmek de haramdır. Bunun içindir ki ashab arasında vuku bulan münakaşalar hususunda susmayı tercih etmek, hakikati iyice bilmeden fikir beyan etmekten hayırlıdır. Çünkü bu konularda yapılan konuşmaların çoğu bilmeden yapılan konuşmalardır. Bu ise haramdır. Kaldı ki bu meselelerde konuşurken malum olan hakka karşı gelmek gibi havaî bir durum varsa konuşmanın haram olmaması nasıl mümkün olabilir?

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), şöyle buyurmuşlardır: “Kadılar üç (çeşit) tür : İkisi ateşte biri de cennettedir. Hakkı öğrenip ona göre hüküm veren kişi cennettedir. Hakkı öğrenip onun hilâfına hüküm veren ile insanlar arasında cahilane hüküm veren kimse de cehenemdedir.” (Ebu Davud Akdiye: 2)

Az veya çok olsun mal hususunda iki kişinin arasında hüküm vermenin hükmü böyle ise, birçok hususlarda ashab arasında hüküm vermenin hükmü nasıl olacaktır? Ashab arasındaki ihtilaflarda cahilane veya bilinenin hilâfına konuşan kimse mutlaka cezaya müstahaktır. Allah rızası için değil de, sırf nefsî bir arzu için konuşan da aynı akıbete müstahaktır. Kim ehl-i sünnetin yolunu tutarsa konuşması istikamete girer ve ehl-i hak ile ehl-i i'tidâlden olur. Aksi halde cehalete duçar olur. Bütün konuşmalarında tenakuza düşer ve neticede bu sapıkların, haline benzer bir hâle mübtelâ olur.

Râfizînin: “Aişe, Rasulullah'ın sırrını ifşa etmiştir.” şeklindeki sözüne gelince şöyle diyoruz: Evvela; Şüphesiz ki Allah (celle celaluhu) şöyle buyurmuştur: “Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti. O, bunu Peygamberin diğer bir eşine haber verince, Allah da Peygambere durumu bildirmiş, O da bir kısmının yüzüne vurmuş bir kısmının yüzüne vurmaktan geri durmuştu. Eşine, gizlice söylediği şeyi başkasına nakletmiş olduğunu bildirince, eşi: “Bunu sana kim haber verdi?” demiş, O da: “Bana, her şeyi bilen ve her şeyden haberdâr olan Allah haber verdi.” demişti.” (Tahrîm: 66/3)

Sahihte de Ömer'den (radiyallahu anh) rivayet edildiği gibi Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) bu zevceleri Âişe ve Hafsâ'dır. Ama râfizîler hatalardan bahsetmiş olan âyet-i kerimeleri kasdederek onları çeşitli şekillerde yorumlamışlardır. Ehl-i sünnet ise, hatâ sahiplerinin hatâlarından dolayı tevbe ettiklerini, bunun içinde Allah (celle celaluhu) Onların makamlarını yücelttiğini söylüyorlar. Saniyen: Mezkûr âyette Âişe ve Hafsâ'nın hata işledikleri söz konusu olsa dahi, onlar hatalarından tevbe etmişlerdir. “Ey Peygamberin eşleri! Eğer ikiniz de Allah'a tevbe ederseniz, kaymış olan kalbleriniz düzelmiş olur.” (Tahrîm: 66/4) âyetinden de anlaşıldığı gibi Allah (celle celaluhu) onları tevbeye davet etmiştir.

Binaenaleyh tevbe etmemeleri düşünülemez. Kaldı ki onların yüce makamlara sahip oldukları sabit olmuştur. Çünkü onlar Peygamber Efendimizin cennetteki hanımlarıdır. Allah (celle celaluhu), onları dünya ve zînetleri ile; Allah, Resulullah ve Ahiret gününün saadeti arasında muhayyer kıldığında onlar Allah (celle celaluhu)'ı Resulünü ve Ahiret saadetini tercih etmişlerdir. Bunun içindir ki Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) O ezvâc-ı tâhirâtın üstünde evlenmeyi kendine haram kılmıştır. Bilâhare bunun mubah olduğunu söyleyenler de olmuştur. Nihayet Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) vefat ettiğinde onlar hayatta idiler. Ve Kur'an'ın nassı ile mü'minlerin valideleridir. Zaten daha önce, işlenen günahların tevbe, iyilik ve çeşitli musibetlerle affedildiklerini açıklamıştır.

Sâlisen: Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) ezvâc-ı tâhirâtı hakkında zikredilen hataların benzeri cennetle müjdelenen ashab ve ehl-i beytin bir bölümü hakkında da zikredilmiştir. Nitekim Ali (radiyallahu anh), Ebu Cehl'in kızını Fâtıma'nın (radiyallahu anh) üstüne alıp nikahlamak istediğinde Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ayağa kalkarak şu hitapta bulunmuştur:

“Hişam b. Muğire oğulları, kızlarını Ali b. Ebi. Talib'e nikahlamak için benden izin istediler. Ben ise onlara izin vermiyorum. İzin vermiyorum, yine izin vermiyorum. Ancak ibn-i Ebi Tâlib kızımı boşar ve kızlarını nikahlarsa (olur). Muhakkak Fâtıma benden (ayrılmış) bir parçadır. Onu sevindiren şey Beni de sevindirir. Ona eza veren her şey de bana ezâ verir.” (Buhari Fedail: 12 , 16 , 29, Cuma: 29, Nikah: 109, Müslim Fedail: 96, Ebu Davud, Nikah: 13)

Bunun için Ali (radiyallahu anh) zahiren kıza talip olmaktan vaz geçmekle kalmamış, aksine kalben de o kızdan vazgeçmiş ve işlediği hatadan dolayı da içten tevbe etmiştir. Hüdeybiye'de Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), müşriklerle sulh yaparken buna benzer bir durum meydana gelmiştir. Şöyle ki: Sulhtan sonra Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ashabına: “Kurbanınızı boğazlayın ve saçınızı kesiniz!” buyurduğunda Ashabdan hiç kimse ayağa kalkmamıştır. Bunun üzerine Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) kızarak Ümmü Seleme'min yanına girdi. Ümmü Seleme: Yâ Rasulullah! Seni kim kızdırdı? Allah onu üzsün! dedi. Rasulullah: Bana ne oluyor ki kızmıyayım? Emir vermeme rağmen emrime itaat edilmiyor! buyurdular. Ümmü Seleme : Yâ Rasulullah! Kurbanını getireyim de boğazla. Berbere de söyle saçını kessin, dedikten sonra Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) kendi ismini muâhedenâmeden silmek üzere Ali'ye (radiyallahu anh) emir vermiş fakat Ali (radiyallahu anh): “Allah (celle celaluhu)'a yemin ederim ki, isminizi silmem,” buyurmuşlardır. Bunun üzerine Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)  bizzat kendisi antlaşma kâğıdını Ali'nin elinden alarak ismini silmiştir.

Yukarıdaki hâdiseden de anlaşıldığı gibi biri kalkıp da: Ali (radiyallahu anh) ve diğer ashabın Rasulullah'ı (sallallahu aleyhi ve sellem) kızdıracak şekilde emrine behemahal icabet etmeyip gecikmelerini günah diye nitelendirecek olursa, Ona verilecek cevap, (radiyallahu anh) Aişe'nin sır mevzuunda günah işlediğini iddia edene verilecek cevabın aynısıdır. Bazı âlimler Hûdeybiye musâlahasındaki gecikmeyi te'vil ederek şöyle diyorlar: Ashabın gecikmelerinin sebebi, durumun değişerek Mekke'ye girme ihtimalini ummalarından idi. Bazıları da şöyle diyorlar: Kabul edilir bir te'villeri olsaydı Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) kızmazdı. Fakat onlar bu gecikmeden dolayı tevbe etmişlerdir. Kaldı ki iyilikleri bu gibi hatalarını imha etmiştir. Ali (radiyallahu anh) de bu Ashabın arasında idi. Allah (celle celaluhu) cümlesinden razı olsun.

Râfizînin hadis diye rivayet ettiği ve “Ali ile savaşacaksın” mealindeki söz ise yalandır.

Aişe (radiyallahu anh) hiçbir zaman savaşmak için çıkmamıştır. O müslümanların arasını islah etmek için çıkmıştır. O, çıkışında müslümanların maslahatı bulunduğunu düşünmüştü. Fakat daha sonra çıkmamasının evlâ olduğunu anladı. Onun içindir ki Âişe (radiyallahu anh), bu çıkışını her hatırladığında mendili ıslanıncaya kadar ağlıyordu. Onun gibi diğer bütün ashab-ı kiram da savaşa katıldıkları için pişman olmuşlardır. Nitekim Talha, Zübeyr ve Ali de pişman olmuşlardır. Allah (celle celaluhu) cümlesinden razı olsun.

Haddi zâtında Cemel vak'asında onlardan hiçbirinin savaşmağa niyetleri yoktu. Fakat savaş iradeleri haricinde vuku buldu.
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 688
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: “EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR
« Yanıtla #34 : 19.05.2018, 20:10 »
Râfizînin:

“Aişe, Allah-ü Teâlâ'nın:

“Evlerinizde oturun; eski câhiliyyede olduğu gibi açılıp saçılmayın..”
(Ahzab: 33) emrine muhalefet etmiştir” iddiasına gelince şöyle diyoruz:

Aişe (radiyallahu anh) eski câhiliyyede olduğu gibi açılıp saçılmamıştır. Evlerde oturma konusundaki emir, emredilen maslahatın temini için evden çıkmaya münâfî değildir. Kadının efendisiyle hac, umre veya sefere çıkması gibi.

Nitekim yukardaki âyeti kerime Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatında nazil olmuş, ondan sonra Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Aişe ve Hafsa ile beraber veda haccına gitmiştir. Ayrıca Âişe'yi kardeşi Abdurrahman ile Umreye de göndermiştir. Veda Haccı ise âyetin nüzulünden sonra ve Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) vefatından en azından üç ay kadar önce idi. Bunun için Rasulullah'ın ezvâc-i tâhiratı, Ömer'in (radiyallahu anh) hilâfetinde hac ettikleri gibi, diğer zamanlarda da hac etmişlerdir. Ömer (radiyallahu anh)'de, onların deve katarlarına Osman (radiyallahu anh) veya Abdurrahman b. Avfı gönderiyordu. Binaenaleyh ezvâc-ı tâhiratın bir maslahat için sefere çıkmaları caiz ise, Aişe'nin (radiyallahu anh) de Cemel vak'ası münasebetiyle müslümanların maslahatı için sefere çıkışı da caizdir. Çünkü O bu konuda ictihad etmiştir.

Yukardaki durum aşağıdaki âyet-i kerimelere benziyor. Şöyle ki:

Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:

“Ey inananlar! Mallarınızı aranızda haksızlıkla değil, karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle yeyin, haram ile nefsinizi mahvetmeyin. Allah şüphesiz ki size merhamet eder.” (Nisa: 4/29),

“Birbirinizi kötü lâkaplarla çağırmayın” (Hucûrât: 49/11),

“Onu işittiğiniz zaman, erkek-kadın mü'minlerin, kendiliklerinden hüsnü zanda bulunup da “Bu apaçık bir iftiradır” demeleri gerekmez miydi?” (Nûr: 24/12)

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) da şöyle buyuruyorlar :

“Muhakkak ki, bu şehrinizde, bu beldenizde bu gününüzün haram olduğu gibi kanlarınızı dökmek, mallarınızı almak, namuslarınızı selbetmek de haramdır.”, (Müslim Hacc: 164)

“İki müslüman kılıçlarıyla karşı karşıya geldiklerinde katil ve maktul cehennemdedir.”

Bunun üzerine ashab:

Yâ Rasulullah! Katilin durumu bellidir. Peki maktûlün suçu nedir? Diye sormaları üzerine, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem):

“Maktul, karşısındakini öldürmeğe azimli idi” buyurdular. (Buhari İman: 22, Fiten: 10, Müslim Fiten: 14)

Biri kalkar da:

Ali ve Ona karşı savaşanlar kılıçlarıyla karşı karşıya gelmişler ve müslümanların kanlarını helâl kılmışlardır. Binaenaleyh (Rasulullah'ın bahsettiği) cezaya duçar olmaları gerekir, diyecek olursa, Ona verilecek cevap şudur:

İctihad eden zat hata etse de söz konusu olan cezaya duçar olmaz. Nitekim Allah (celle celaluhu) mü'minlerin duası konusunda şöyle buyuruyorlar:

“Rabbimiz! Eğer unutacak veya yanılacak olursak bizi sorumlu tutma.”
(Bakara: 2/286)

Dolayısıyla Allah (celle celaluhu), unutkanlık veya hata eseri olarak mü'minlerden sâdır olacak günahı affetmiştir. Hata eden müctehidin durumu da böyledir. Yani hatası affedilmiştir. Allah (celle celaluhu), mevzu bahis olan bu yüce zatları mü'minlerle olan kıtallerinden dolayı affederse, Aişe'nin (radiyallahu anh) affedilmesi evlâdır. Çünkü O içtihadına binaen evinde oturmamıştır.

Yine birisi kalkar ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın:

“Medine çirkin şeyleri kendisinden uzaklaştırır, güzel şeyleri de barındırır” (Buhari Fedail Medine: 2, Müslim Hacc: 488, Muvatta: 4)

“Biri Medineye tenezzül etmediği için Onu terkederse mutlaka Allah Ona (Medine'ye) hayırlısını verir.” (Buhari Fedail Medine: 5, Müslim Hacc: 499) buyurduğunu söyledikten sonra:

Ali (radiyallahu anh) Medine'den çıkmıştır. Ondan önceki halifeler gibi bu şehirde kalmamıştır, bu sebepledir ki iki yakası bir araya gelmemiştir, derse Ona şu cevab verilir:

Ali'nin (radiyallahu anh) derecesinde olmayan müctehidleri takdirde cezaya duçar olmadıklarına göre Ali'nin (radiyallahu anh), içtihadından dolayı cezaya duçar olmaması evlâdır. Aynı cevap Âişe (radiyallahu anh) için de carîdir. Müctehid ictihadda bulunur ve hata ederse kitap ve sünnete göre o müctehidin hatası affedilmiştir.

Râfizînin:


“Âişe, hatası olmadığı halde (radiyallahu anh) Ali'ye karşı savaşmak üzere çıkmıştır.” şeklindeki iddiası, Âişe'ye (radiyallahu anh) iftiradır. Her iki tarafın da çarpışmayı kasdettiklerini takdir etsek dahi onların bu durumu şu âyet-i kerîmeye dahildir. Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:

“Eğer mü'minlerden iki topluluk birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltiniz; eğer biri diğeri üzerine saldırırsa, saldıranlarla Allah'ın buyruğuna dönmelerine kadar savaşınız; eğer dönerlerse aralarını adaletle bulunuz, âdil davranınız, şüphesiz Allah âdil davrananları sever. Şüphesiz mü'minler birbiri ile kardeştirler; öyle ise dargın olan kardeşlerinizin arasını düzeltin; Allah'tan sakının ki size acısın.”
(Hucurât:49/ 9-10)

Görülüyor ki Allah (celle celaluhu) birbirlerine karşı savaşmalarına rağmen mü'minleri kardeş kılmıştır.

Râfizînin:

“Ashab, Osman'ın öldürülmesi konusunda icmâ' ettiler.” şeklindeki sözü de tamamen, çirkin bir iftiradır. Müslümanların Cumhuru, Osman (radiyallahu anh)'ın katlini emretmedikleri gibi, Ona rıza da göstermemişlerdir. Müslümanların çoğu da Medine'de değildi. Aksine - Mağrib ile Horasan arasında - onlar çeşitli ülkelerde cihâd ediyorlardı. Osman'ın (radiyallahu anh) öldürülmesi olayına müslümanların seçkinlerinden hiçbirisi karışmamıştır. Aksine O yüce zatı yeryüzünün müfsidleri ve kötü güçlerin reisleri öldürmüşlerdir. Ali'(radiyallahu anh) den rivayet edildiğine göre O şöyle buyurmuştur:

“Allahım! Karada, denizde, sahilde, dağda Osman'ın katillerine lanet eyle!”

Medine'de vuku bulan kargaşalığı göz önüne alarak müslümanlar, Osman'a (radiyallahu anh) yardım etmemişler ve gevşeklik göstermişlerdir, deniliyorsa. Onlar bu durumun bu dereceye varacağını bilmedikleri için söz konusu tavrı takınmışlardır. Yine onlar işin Osman'ın (radiyallahu anh) öldürülmesine kadar gideceğini asla tahmin etmemişlerdir. Onlar Onun öldürülmesi hususunda asla bir araya gelmemişlerdir.

Ey Râfizîler! Eğer müslümanlar Osman'ın (radiyallahu anh) hilafetinde icmâ etmeselerdi, öldürülmesi hususunda ittifak ettikleri söz konusu olabilirdi. Yine de müslümanların Ebubekir'in (radiyallahu anh) biati üzerindeki icmâ'ları, Ali'nin (radiyallahu anh) biâtı ve Osman'ın (radiyallahu anh) katli üzerindeki ittifaklarından daha büyüktür. Nitekim Sa'd b. Ubâde'den başka hiç kimse Ebubekir'in bîatından ayrılmamıştır. Ki, Allah da Onu atfetmiştir. Daha önce de cennetle müjdelenen kişinin, ma'sumiyeti söz konusu olmadığı için günah işleyebileceğini açıklamıştık.

Ey Rafızî!


“Osman icmâ' ile öldürülmüştür” şeklindeki iddian, Nâsibî'nin:

“Hüseyin (radiyallahu anh) müslümanların icmâı ile öldürülmüştür. Çünkü hiç kimse Hüseyin ile çarpışıp Onu öldürenlere mani olmamıştır” şeklindeki iddiasına benzer.

Nitekim Nâsibî'nin bu yalanı, Osman'ın katli, icma ile olmuştur, diyen râfizînin yalanından daha büyük değildir. Hatta müslümanlar Osman'ın (radiyallahu anh) katlini Hüseyin'in (radiyallahu anh) katline nazaran daha büyük bir felâket telakki etmişlerdir. Ordular Osman'a (radiyallahu anh) yardım ettikleri kadar Hüseyin'e (radiyallahu anh) yardım etmemişlerdir. Osman'ın (radiyallahu anh) taraftarları. Onun düşmanlarından öç aldıkları kadar öç almamışlardır. Osman'ın (radiyallahu anh) öldürülmesiyle meydana gelen fitne ve fesad, Hüseyin'in (radiyallahu anh) öldürülmesiyle vuku bulan fitne ve fesattan daha büyük olmuştur.

Yine Osman'ın (radiyallahu anh) öldürülmesi Allah, Resulü ve mü'minlerin indinde, Hüseyin'in (radiyallahu anh) öldürülmesinden daha az çirkin olmamıştır. Çünkü Osman (radiyallahu anh),ensar ve muhacirinden ilk müslümanların ileri gelenlerinden idi. O, Ali, Talha ve Zübeyr'in tabakasından idi. O bütün müslümanların bîatında icma' ettikleri halife-i müslimîn idi. O ümmet arasında kılıç çekmemiş, velayeti için hiç kimseyi öldürmemiştir. Aksine O kılıcıyla müslümanların safında kâfirlere karşı savaşmıştır. Onun kılıcı -Ebubekir ve Ömer'in devrinde olduğu gibi- hilafeti zamanında kâfirlere karşı çekilmiş, kıble ehline karşı da kınına konulmuştur. Halife olmasına rağmen kendisini öldürmek isteyenlere karşı sabretmiş, nefsini müdâfaa kabilinden de olsa onlara karşı savaşmış ve nihayet şehid edilmiştir. Şüphesiz ki, O, uğradığı bu zulümden dolayı büyük ecirlere nail, katilleri de büyük günahlara duçar olmuşlardır.

Osman'ın (radiyallahu anh) halife olmasına rağmen nefsini müdafaa etmemesi, Hüseyin'in (radiyallahu anh) halinden efdaldir. Onun şehîd edilmesi de Hüseyin'in (radiyallahu anh) şehid edilmesinden daha çirkindir. Çünkü Hüseyin (radiyallahu anh) halife olmadığı halde, Ona talip çıkarak savaşmış nihayet şehit edilmiştir. Hasan (radiyallahu anh) ise işbaşına geçmek için savaşmadığı gibi, savaşı terketmekle müslümanların arasını islah etmiştir. Hatta Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Onu şu şekilde medhetmiştir:

“Bu benim oğlum, Seyyid'dir. Allah  bu benim oğlumla yek diğeriyle harbeden iki İslâm cemaatini barıştıracaktır.”
(Buhârî, Sulh: 9, Fedail: 2, Menakıb: 25, Ebu Davud Sünnet: 12, Tirmizî Menakıb: 30)

Şehid edildikten sonra Osman'a (radiyallahu anh) Muaviye ve Şam ehli, Hüseyin'e (radiyallahu anh) de El-Muhtar b. Ebi Ubeyde es-Sakafî ve taraftarları sahip çıkmışlardır. Aklı başında olan kişi Muaviye'nin el-Muhtar'dan daha üstün olduğu hususunda asla şüphe etmez. Çünkü Muhtar Peygamberliğini iddia eden bir yalancıdır. Hatta Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem):

“Sakîf kabilesinden iki adam çıkacaktır ki, biri yalancı, diğeri yıkıcıdır” buyurmuşlardır.

Yalancı olan El-Muhtar, yıkıcı olan da Haccac b. Yusuf'tur.
Mezkûr Muhtâr'ın babası salih bir zat olan Ebu Ubeyde es-Sekâfî'dir ki, mecûsîlerle yapılan savaşta şehid düşmüştür. Kız kardeşi de sâliha bir hanım olan Safiyye binti Ebi Beyde olup, Abdullah b. Ömer'in hanımıdır. Muhtar ise kötü bir adam idi.
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 688
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: “EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR
« Yanıtla #35 : 27.05.2018, 04:35 »
Râfizî şöyle diyor:

“Âişe, her zaman Osman'ın öldürülmesini istiyordu. O her zaman: Ahmak'ı öldürünüz, Allah (celle celaluhu) ahmakı öldürsün, diyordu. Osman'ın öldürüldüğü haberi kendisine ulaşınca da sevinmiştir.”

Ey Râfizî!

Evvela, Âişe'ye (radiyallahu anh) nisbet ettiğin yukardaki sözleri nereden aldın? Aişe'den (radiyallahu anh) sahih olarak rivayet edilen haberlerden anlaşıldığı gibi, senin iddia ettiğinin tam aksine O, Osman'ın (radiyallahu anh) şehid edilmesini şiddetle kınamış. Onu şehid edenleri zemmetmiş, hatta bu hâdiseye iştirak ettikleri için kardeşi olan Muhammed b. Ebi Bekir ve diğerlerine beddua etmiştir. Farzedelim ki ashabtan biri - Âişe veya başkası - gazaba geldiği bir sırada Osman'dan (radiyallahu anh) sâdır olan ve hoşuna gitmeyen bir hareketten dolayı Onun aleyhine bir söz sarfetmiş olsa bile bir tek kişinin sözü asla hüccet değildir. Böyle bir söz ne Onu harcayanın ve ne de kendisine tevcih edilen zatın imanına zarar vermez. Aksine her ikisi de Allah (celle celaluhu)'ın dost kulları ve cennet ehlindendirler. Hatta ashabtan biri, diğerinin katlini veya küfrünü kendi zannına binaen caiz görmüş olabilir.

Nitekim Buharî'de bulunan ve Ali'den (radiyallahu anh) naklen gelen Hâtib b. Ebi Beltea'nın kıssası da bu kabildendir. Üstelik Hâtib Bedir ve Hudeybiye ehlinden idi. Ali'nin (radiyallahu anh) rivayet ettiği hadisten de anlaşıldığı gibi;

“Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Mekke'yi fethetmek isterken yapılan hazırlığın gizli kalmasını emretmişti. Buna rağmen Hâtib, Mekke müşriklerine bir mektup yazarak Rasulullah'ın bazı hazırlıklarını onlara bildirdi. Allah (celle celaluhu) da bir vahiy ile durumu Rasulullah'a haber verdi. Bunun üzerine Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Ali ve Zübeyr'i çağırarak Onlara:

“Şimdi gidiniz, Hâh bostanına kadar ilerleyiniz. Oraya vardığınızda yolcu bir kadın bulacaksınız, yanında da bir mektup vardır. Onu alıp getiriniz!” emrini verdi. Ali ve Zübeyr, Rasulullah'ın haber verdiği şekilde hareket ederek mektubu getirdiler. Rasulullah:

“Ey Hâtib, bu ne iştir?” diye sordu. Hâtib şöyle cevap verdi:

“Yâ Rasulullah, acele etme, kerem buyur!...

Ben Kureyş'le andlaşarak bağlılık kurmuş bir kişiyim. Fakat hiçbir zaman ben, Kureyş'in mahremi ve samîmi bir ferdi olmadım. Yâ Rasulullah! Maiyetinizde muhacirlerden bu kadar kimseler vardır ki, bunların Mekke'de ailelerini, mallarını koruyacak akrabası vardır. (Benim ise himaye edecek kimsem yoktur.) Neseb cihetiyle olan bu boşluğu, Mekkeliler arasında minnettarlar kazanarak doldurmak ve bu suretle akrabamı himaye etmek istedim. Yoksa bu işi dinimden dönmek fenalığıyle işlemedim. Ve ben, müslüman olduktan sonra asla küfre razı olmadım.”

Hâtib b. Ebî Beltea'nın bu müdafaası üzerine Rasulullah orada bulunanlara:

“Hâtib size karşı kendisini amma doğru müdafaa etti,” buyurdu.  Ömer (radiyallahu anh):

“Yâ Rasulullah, beni bırak da şu münâfık'ın boynunu vurayım!” dedi. Rasulullah:

“Ya Ömer! Hâtib, Bedir gazasında hazır bulundu. Ne bilirsin? Ola ki, Allahu Teâlâ Bedir'de bulunanların yüce cihadlarına muttali olmuştu da: "Ey Bedir yârânı bundan böyle ne dilerseniz işleyiniz, ben sizi affetmişimdir! diye taltif buyurmuştur,”
dedi. (Buhârî Meğazi: 9, Cihad: 141, 195 İstizan: 23, İstitabe: 9, Müslim Fedail: 161, Ebu Davud Cihad: 108)

Bunun üzerine Allah (celle celaluhu), şu ayeti kerimeyi indirdi:

“Ey inananlar! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan onları dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği inkâr etmişken, onlara sevgi gösteriyorsunuz; oysa onlar, Rabbiniz olan Allah'a inandığınızdan ötürü sizi ve Peygamberi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer sizler Benim yolumda savaşmak ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız onlara nasıl sevgi gösterirsiniz? Ben, sizin gizlediğinizi de, açığa vurduğunuzu da bilirim. İçinizden onlara sevgi gösteren kimse, şüphesiz doğru yoldan sapmıştır.” (Mümtehine: 60/1)

İlim ehli bu hadisenin sıhhati üzerinde ittifak etmişlerdir. Hâdise mütevâtir olup, tefsir, hadis, fıkıh, siyer ve tarih âlimlerince ma'lumdur. Ali (radiyallahu anh), halife iken zamanında vuku bulan fitneden sonra da bu hâdiseyi anlatıyordu. Onun bu hâdiseyi fitneden sonra anlattığını kâtibi olan Abdullah b. Ebi Râfi nakletmiştir.

Ali'nin (radiyallahu anh) bu hâdiseyi anlatmaktaki gayesi de Ensar ve Muhacirin'in bütün yaptıklarına rağmen affedildiklerini beyan etmek için idi. Kaldı ki, Talha ve Zübeyr bütün müslümanların ittifakı ile Hâtib b. Ebî Beltea'dan üstündürler. Hâtib'in müşriklere mektup yazmakla Rasulullah'a ve ashabına karşı onlara yardımcı olmasından dolayı işlediği suç, Talha ve Zübeyr'e isnad edilen suçlardan çok daha büyük idi. Buna rağmen Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), öldürülmesini yasaklamıştır. Hâtib'in cehenneme gireceğini söyleyen de yalan söylemiştir. Çünkü Hâtib, Bedir ve Hudeybiye ehlindendir.  Allah (celle celaluhu) onları affettiğini haber vermiştir. Yine buna rağmen Ömer (radiyallahu anh):

"Yâ Rasulullah, beni bırak da şu münâfık'ın boynunu vurayım!"
diyerek Hâtib'i münafıklıkla ittiham etmiş ve katlini mubah görmüştür. Buna rağmen bu durum her ikisinin imanına zarar vermemiştir. Çünkü her ikisi de cennet ehlindendirler.

Buhari, Müslim ve diğer hadis kitaplarında rivayet edilen ve İfk hadisesi ile ilgili durum da böyledir. Şöyle ki:

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), o gün Mescid-i Saadette bir hutbe irad ederek ve bu iftirayı ilk önce ortaya atan Abdullah b. Übey b. Selûl'den nâşî söz söylemekte ma'zur tutulmasını isteyerek:

“Ehlim hakkında bana ezâ eden bir şahıs hakkında bana kim yardım eder de benim için ondan intikam alır? Vallahi ben, ehlim hakkında hayırdan başka bir şey bilmiş değilim. Bu müfteriler bir adamın da ismini ortaya koydular ki, bu zat hakkında da ben iyilikten başka bir şey bilmiyorum. Bu fazitetli kimse şimdiye kadar ehlimin yanına girmemiştir, ancak benimle beraber girmiştir”
buyurmuşlardır. (Buhârî  Şehadet: 15, 30 Hibe: 15 Cihad: 64, Meğazi: 11, 34 Tefsir: 3, Eyman: 18, İtizam: 28, Tevhid: 35, 52, Müslim Tevbe: 56, Nesai, Taharet: 194)

Bunun üzerine (Evs kabilesinin reisi) Sa'd b. Muaz ayağa kalkarak:

Yâ Rasulullah! Vallahi size ben yardım edeceğim.
Eğer bu (iftiracı) Evs'den ise biz onun boynunu vururuz. Eğer Hazrec kardeşlerimizdense ne yapmak lazımsa siz emredersiniz, biz emrinizi yerine getiririz, demiş. Bu defa da Sa'd b. Ubâde ayağa kalkmış. Bu da Hazrec kabilesinin büyüğü idi. Sa'd b. Muaz'a karşı:

“Vallahi sen yalan söylüyorsun. Sen Onu, (Abdullah b. Ubeyy'i) öldüremezsin ve öldürmeğe muktedir değilsin” demiş. Bu defa da (Eşhelî ve Evsî) Üseyd b' Hudayr ayağa kalkarak Sa'd b. Ubâde'ye karşı:

“Allah (celle celaluhu)'ın beka ve ebediyyetine yemin ederim ki, sen yalan söylüyorsun. Vallahi biz, elbette onu katlederiz. Sen muhakkak münafıksın ki, münafıklar hesabına bizimle mücadele ediyorsun”
diye mukabele etmiş. Hatta birbirleriyle mukateleye girişecek kadar birbirlerine girmişlerdir. Nihayet Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) mimberden inerek onları yatıştırmıştır.

Mevzubahis olan bu üç zat da ilk müslümanlardan idi. Buna rağmen Üseyd b. Hudayr, Sa'd b. Ubade'ye: “Sen münafıksın, münanfıklar hesabına bizimle mücadele ediyorsun”, demiştir. Halbuki her ikisi de Allah (celle celaluhu)'ın dostlarından ve cennet ehlindendirler.

Bu hadiseden de anlaşılıyor ki kişi te'vil ederek kardeşini tekfir ederse, her ikisi de kâfir olmazlar.

Müslim'de rivayet edilen bir başka hadiste Ashab'tan bazıları, Mâlik b. Duhşum (radiyallahu anh)'ın (hâşa!) münafıklığını iddia ederek Rasulullah'dan kendisine beddua etmesini isteyince, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem). Mâlik b. Duhşum'un evinde kıldığı namazı bitirdikten sonra:

“O (Malik b. Duhşum) Allah'tan başka ibadete layık ilah olmadığına ve Benim Allah'ın resulü olduğuma şehadet etmiyor mu?” buyurarak, ashabın isteğini reddetmiştir. (Mâlik b. Duhşum: Ensardan ve Evs kabilesindendir. Avf b. Ömer' in oğullarından olan Mâlik, Bedir savaşına katılmıştır. Rasululah (sallallahu aleyhi ve sellem) Dırâr Mescidini yakmak üzere gönderdiği iki kişidendir. )

Bütün bu anlattıklarımızdan anlaşılıyor ki, ictihad ettikten sonra hata etmemek yüce kişi olma şartlarından değildir. Kaldı ki biz, Osman'ın (radiyallahu anh) ma'sum olduğunu da iddia etmedik. Başkası hakkında konuşulacağı zaman bilerek ve adaletle konuşulması lazımdır. Cehalet ve zulümle yapılan konuşmalar ehl-i bid'atın işidir.

Râfizîler de fezâilde birbirine yakın olan zatlardan bazılarının hatasız ve ma'sum olduklarını iddia ederken diğer bir kısmını da fâsıklık ve küfürle itham ediyorlar. Böylece cehaletlerini ve iddialarındaki tenakuzlarını ortaya koyuyorlar. Musa ve İsa'nın peygamberliklerini ispatlamaya çalışan yahudî ve hıristiyanın Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın Peygamberliğini zemmetmesi gibi. Bazı mürid ve talebeler de tabî oldukları şeyh ve üstadlarını medhetmeğe çalışırken diğerlerinin şeyh ve üstadlarını zemmetmeleri gibi.
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 688
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: “EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR
« Yanıtla #36 : 27.05.2018, 04:52 »
Râfizî şöyle diyor:

“Âişe, Osman'ın öldürülmesinden sonra kimin halife seçildiğini sormuş ve  Ali'nin (r.a.)seçildiğini öğrenince, Osman'ın kanını talep etmek üzere Ali'ye (radiyallahu anh) karşı savaşmıştır. Halbuki Osman'ın öldürülmesinde Ali'nin (radiyallahu anh) suçu yoktu.”


Ey Râfizî!

“Âişe, Talha ve Zübeyr'in Osman'ı (radiyallahu anh) öldürmüş diye Ali'yi (radiyallahu anh) itham ettikleri ve bu sebeple Ona karşı savaştıkları” şeklindeki iddialar tamamen yalandır.

Aksine Onlar Ali'nin (radiyallahu anh) tarafına geçen, Osman'ın (radiyallahu anh) katillerini istemişlerdir. Onlar (Âişe, Talha ve Zübeyr) Ali'nin (radiyallahu anh) Osman'ın (radiyallahu anh) şehid edilmesinden kendileri kadar uzak olduğunu gayet iyi biliyorlardı. Fakat Osman'ın (radiyallahu anh) katilleri Ali'ye (radiyallahu anh) sığınınca katillerin öldürülmesini istediler. Halbuki Onların ve kendileriyle beraber Ali'ninde (radiyallahu anh) katilleri öldürmeye güçleri yoktu. Çünkü katillerin kendilerini müdâfaa edebilecek kabileleri vardı. Fitne de vuku bulunca akıllılar, sefihlerin ve fitnecilerin hakkından gelemediler. Allah cümlesinden razı olsun. Bütün fitnelerdeki durum böyledir.

Allah (celle celaluhu) bu hususta şöyle buyuruyor:

“Aranızda yalnız zâlimlere erişmekle kalmayacak fitneden sakının, Allah'ın azabının şiddetli olduğunu bilin.” (Enfâl: 8/25)

Binaenaleyh fitne vuku bulunca Allah (celle celaluhu)'ın koruduğu kimseler hâriç herkes Onun kirine bulaşır.

Râfizînin: “Osman'ın öldürülmesinde Ali'nin (radiyallahu anh) hiçbir suçu yoktu” şeklindeki sözü de kendi kendini nakzediyor. Çünkü Râfizî daha önce belirttiğimiz gibi “Ashab Osman'ın öldürülmesi üzerine icmâ etmişlerdi” diyerek Ali'nin (radiyallahu anh), Osman'ın (radiyallahu anh) katlini mübâh görenlerden ve buna ısrar ederek Onu gerçekleştirenlerden olduğunu iddia etmişti. Gerek Ali'nin (radiyallahu anh) taraftarları ve gerekse Osman'ın (radiyallahu anh) bazı taraftarlarının bu suçu Ali'nin (radiyallahu anh) taraftarları ve gerekse Osman'ın (radiyallahu anh) bazı taraftarlarının bu suçu Ali'ye (radiyallahu anh) isnad etmeleri aşırılıklarından başka bir şey değildir. Fakat müslümanların Cumhuru bu iddianın Ali'ye (radiyallahu anh) tevcih edilen bir iftira olduğunu gayet iyi biliyorlar.

Ama râfizîler:
Ali'nin (radiyallahu anh), Osman, Ebubekir  ve Ömer'in (radiyallahu anh) öldürülmelerini mubah gördüğünü iddia ediyorlar. Onlara göre bu hususta Ali'ye (radiyallahu anh) yardımcı olmak insanı Allah (celle celaluhu)'a yaklaştıran iyi amellerdendir. Bu şekilde inanan bir kimse: “Ali'nin (radiyallahu anh), Osman'ın(r.a.) öldürülmesinde suçu yoktu.” diyebilir mi? Bu sözün ifâde ettiği tenzih, olsa olsa ehli sünnete lâyık olan bir tenzih olabilir.

Fakat açık bir gerçektir ki râfizîler, insanlar arasında en çok tenakuza düşen bir güruhtur.


Râfizî şöyle diyor:

“Talha ve Zübeyr, Ali'ye (radiyallahu anh) karşı savaşmakta Âişe (radiyallahu anh) ile beraber olmayı nasıl caiz gördüler? Ne yüzle Rasulullah'ın huzuruna çıkacaklar? Halbuki birisi bir başkasının hanımıyla konuşur veya Onu evinden çıkarır veya onunla beraber sefere çıkarsa, insanlar arasında o kişi, kadının kocasının en azılı düşmanı olur.”

Ey Râfizî!

Bu iddia da râfizîlerin sözlerinde mütenâkız ve câhil olduklarını gösteriyor. Bunlar, bu iddialarıyla Talha ve Zübeyr'i ta'n ederken Aişe'yi (radiyallahu anh) yüceltiyorlar. Bunlar bu sözleriyle Talha ve Zübeyr'i zemmederken aynı zemmin Ali'ye (radiyallahu anh)  müteveccih olduğunu idrak edemiyorlar. Zira Talha ve Zübeyr Âişe'yi (radiyallahu anh) yüceltmişler, Onun tarafını tutmuşlar, emrine boyun eğmişlerdi. Onlar ve Âişe (radiyallahu anh) kötülüğe destek olma hususunda bütün insanlardan daha çok uzaktırlar.

Eğer râfizî için: “Talha ve Zübeyr hangi yüzle Rasulullah'ın huzuruna çıkacaklardır? Halbuki birisi bir başkasının hanımıyla konuşur veya onu evinden çıkarır veya onunla beraber sefere çıkarsa, insanlar arasında o kişi kadının kocasının en azılı düşmanı olur.” demek caiz ise, Nâsibî de: “Rasulullah'ın hanımına karşı savaşan, askerlerini ona hücum ettiren, Onun devesini öldüren ve kendisini de hevdecinden düşüren... kimse ne yüzle Rasulullah'ın huzuruna çıkacaktır?” diyecektir.

Tabiî ki, Aişe'nin (radiyallahu anh) başına getirilen bu felâket O'nu evinden çıkarmaktan daha büyük bir felâkettir. Kaldı ki, Aişe (radiyallahu anh) Mübeccel ve muazzam validemizdir. İzni olmadan hiç kimse O'na yanaşamaz. Ne Talha, ne Zübeyr ve ne de Onlardan başkası olan yabancılar O'nu taşımamışlardır. Aksine orduda Abdullah b. Zübeyr gibi -kız kardeşinin oğlu idi- mahremi olanlar vardı. Kitap, sünnet ve icmâ' ile Abdullah b. Zübeyr Aişe'nin (radiyallahu anh) mahremidir. Onunla başbaşa kalması da caizdir. Kadının mahremleriyle sefere çıkması da Kitap, sünnet ve İcma ile caizdir. 

Aişe (radiyallahu anh) hiçbir zaman mahremi olmayanlarla sefere çıkmamıştır. Ona karşı savaşan askerler devesini düşürünce eğer askerler arasında kardeşi Muhammed b. Ebubekir olmasaydı yabancılar Aişe'nin (radiyallahu anh) hevdecine el uzatacaklardı. Hatta Aişe (radiyallahu anh) kendisine uzatılan bu eli görünce Ona beddua ederek şöyle demiştir:

“Bu kimin elidir? Allah O'nu yaksın!” Bunun üzerine Muhammed b. Ebubekir:

“Olsun kız kardeşim. Hem de âhiretten önce dünyada yansın!”
dedi. Aişe (radiyallahu anh), de:

“Evet âhiretten önce dünyada yansın.” dedi. Nitekim Mısır'da ateşle yakılmıştır.

Râfizî şöyle diyor:

“Müslümanlardan onbinlerce kişi Âişe'ye itaat edip, Emirülmü'minin'e karşı ilan ettiği savaşta kendisine yardım etmelerine rağmen; Bunlardan bir tek kişi bile Fâtıma hakkını Ebubekir'den istediği zaman bir tek kelime ile de olsa Fatma'ya yardım etmemişlerdir.”


Ey Râfizî!

Bu iddian da senin aleyhindedir. Çünkü aklı olan kimse bütün müslümanların Rasulullah'ı, akrabasını, ve kızını Ebubekir ve Ömer'den daha çok sevdiklerini ve onları her ikisinden daha fazla ta'zim ettiklerini seksiz şüphesiz inanır. Yine Arapların câhiliyye devrinde olsun İslâm devrinde olsun Menâf oğulları'na karşı yaptıkları hürmet, Teym ve Adiyy oğullarına karşı yaptıkları hürmetten daha büyük olduğunda asla şüphe yoktur.

Hatta Ebubekir (radiyallahu anh) halife seçilince babası Ebu Kuhâfe: Mahzum ve Abd-i Şemsoğulları buna rıza gösterdiler mi? diye sormuştur. “Evet” denilmesi üzerine Ebu Kuhâfe: “Bu Allah (celle celaluhu)'ın fazlıdır. Dilediğine verir.” şeklinde konuşmuştur. Yine Ebubekir'in seçilmesiyle Ebu Süfyan Ali'ye (radiyallahu anh) gelerek: Hilafetin Teym oğullarında olmasına rıza gösterdiniz mi? demesi üzerine, Ali (radiyallahu anh): Ey Ebu Süfyan câhiliyye devrindeki durum İslâm devrindeki duruma benzemez, cevabını vermiştir. Bütün müslümanlar arasında; Fâtıma'nın mazlum olduğunu ve Ebubekr'in de Ona zulmettiğini, söyleyen birtek kişi olmadığına göre, hatta ona fiilen veya kavlen yardım eden olmadığını kabul etsek dahi, Fâtıma'nın zulme uğramadığına kesin olarak inanıyoruz.

Ebubekir (radiyallahu anh) başkasının mücerred sözüne bakarak hareket etmediği gibi, adaletsizliğiyle de tanınan bir kişi değildir. Kaldı ki Fâtıma'nın (radiyallahu anh) sevgisini icap ettiren durumların mevcut olması sebebiyle bütün müslümanlar, Ona karşı buğz değil muhabbet beslemişlerdir.

Ali (radiyallahu anh) hakkında da durum böyle olmuştur. Hâsseten bütün Kureyş, ensar ve diğer araplar ne câhiliyye devrinde ve ne de İslâmî devirde Ali'ye (radiyallahu anh) kötülük etmedikleri gibi, o da onlara hiçbir kötülükte bulunmamıştır. Halbuki câhiliyye devrinde araplar, Ömer'e (radiyallahu anh) karşı Ali'den (radiyallahu anh) daha fazla düşmanlık besliyorlardı. Her ikisi de hiddetli oluşlarıyla biliniyorlardı. Bununla birlikte Ömer (radiyallahu anh) müslümanlara halife olmuş, vefat edince de bütün müslümanlar onu rahmet ve övgü ile anmışlar ve şehid edildiği için de çok müteessir olmuşlardır.

Bütün bunlar râfizîlerin iddialarını nakzediyor ve ashab-ı kiramın Fâtıma'nın mazlum olmadığını bildiklerini gösteriyor. Sonra müslümanların Osman'ın (radiyallahu anh) kanı için kanları dökülünceye kadar savaşıp, Rasulullah'a ve ehl-i beytine yardımcı olmamaları mümkün müdür?

Eğer az bir gurup çıkıp -râfizîlerin dediği gibi- “Ali vâsîdir” deyip biz ondan başkasına bîat etmeyiz, Rasulullah'a isyan edip Teym oğullarından olan zâlim ve münafıkları Hâşim oğullarına tercih etmeyiz; deselerdi, bütün müstümanlar onlara icabet ederlerdi...

Hâsseten Ebubekir (radiyallahu anh) ilk icabet edenlerden olacaktı. Çünkü Onun hilafette gözü yoktu. Hilafet Ona tevdi edildikten sonra da onun hakkını vermekten korkmamıştır. Eğer hak râfizîlerin dediği gibi olsaydı Ebubekir, Ömer ve ilk müslümanlar yeryüzünün en kötüleri ve en câhilleri olacaktı. Çünkü râfizîiere göre bunlar, Rasulullah’ın, (sallallahu aleyhi ve sellem) vefatından sonra zulme meyletmişlerdir.

Ama bütün bu iddialar, açıkça bilinmektedir ki, İslâm dinini ifsad için yapılan iddialardır. Yine bu iddialardan anlaşılıyor ki, râfizî mezhebini ortaya atan İslâm düşmanı bir zındıktır
.


“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 688
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: “EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR
« Yanıtla #37 : 31.05.2018, 06:23 »
Râfizî şöyle diyor:

“Ehl-i sünnet Âişe'yi (Ümm'ül Mü'minin - Mü'minlerin annesi) diye isimlendirdiler. Rasulullah'ın diğer hanımlarına bu ismi vermediler.”


Ey Râfizî!

Bu iddian da herkesçe bilinen açık bir iftira olup, cahilliğine delâlet ediyor. Senin iddianın tam aksine bütün ümmet Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) zevcelerini (Ümühât'ül mü'minîn = Mü'minlerin anneleri) diye anarlar. Ümmet bu ismi verirken Kur'an'ın nassına uymuşlardır. Ama râfizîler bu hakikati inkâr ediyorlar. Bu hakikati inkâr edenler, “Hüseyin, Fâtıma'nın oğlu değildir” diyen kimse gibidirler.

Nitekim bazı Nusayrîler, Hasan ve Hüseyn'in (radiyallahu anh) Ali'nin (radiyallahu anh) değil Selmân-ı Fârisî'nin çocukları olduğunu iddia ediyorlar.

Bazıları da Ebubekir ve Ömer'in Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) yanında medfûn olmadıklarını, Rukiyye ve Ümmü Gülsüm'ün Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) değil, bir başka kocadan Hadice'nin (radiyallahu anh) kızları olduklarını iddia ediyorlar.
 
Râfizî şöyle diyor:

“Ehl-i sünnet, Aişe'nin kardeşi Muhammed b. Ebî Bekir'e mü'minlerin dayısı dememelerine rağmen Muaviye'yi mü'minlerin dayısı diye tesmiye etmişlerdir.”

Ey Râfizî!

Muaviye (radiyallahu anh) için bu durumu ileriye sürenler güya sizi yenmek isteyen ehl-i sünnetten bazı câhillerdir. Haddi zâtında Muhammed b. Ebî Bekir ile Muaviye arasında bu hususta fark yoktur. Fakat biz mezkûr dayılık meselesini caiz görürsek bu kapı genişleyecek ve mü'minlerin dayı ve halaları çoğalacaktır. Hatta Ebubekir ve Ömer'e de mü'minlerin dedeleri denilecek ve mü'minlerin halalarıyla da evlenmek caiz olmayacaktır. Bunu da hiçbir beşer söyleyemez. Çünkü Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın zevceleri için neseble ilgili hükümler değil, hürmet ve isimlendirme (Mü'minlerin anneleri diye) hakkı sabit olmuştur. Nikâhlarının haram kılınması başkadır, nesebçe ilgili olan mahramiyet başkadır.

Ehl-i sünnetten bazılarının özellikle Muâviye'ye “Mü'minlerin dayısı” demelerinin sebebi, râfizîlerin Onu tel'în ve tekfiri mubah kıldıklarını gördükleri içindir. Neden Muaviye'den ve Muhammed b. Ebi Bekir'den efdal olan Abdullah b. Ömer'i zikretmedin?

Tabiî ki, Muhammed b. Ebî Bekir, Ali'nin (radiyallahu anh) zevcesinin oğlu idi. Çünkü Ali (radiyallahu anh), Ebu Bekir (radiyallahu anh) vefat ettikten sonra zevcesi olan Esma bint-i Umeys'i nikahlamıştı. Daha sonra  Osman (radiyallahu anh), Muhammed b. Ebî Bekir'i işlediği bir suçtan dolayı cezalandırınca Ona kin tutmuş, bu kin de Onu Osman'a (radiyallahu anh) karşı isyan etmesine kadar götürmüştür.

Muhammed b. Ebî Bekir, bilahare Ali (radiyallahu anh) tarafından Mısır'a vali olarak tayin edilmiş ise de Mısır'a gittiğinde bir gurup tarafından tepki ile karşılaşmış, kendisine karşı bir müddet muharebe edildikten sonra şehid edilerek yakılmıştır. Bu durum inşaallah Ona keffaret olur. Allah Ona rahmet eylesin!

Râfizîler, Muhammed b. Ebî Bekr'i medhederken aşırı gittikleri gibi, Osman'a (radiyallahu anh) isyan ederek fitne çıkaran âsîleri ve Ali (radiyallahu anh) ile beraber savaşanları da aynı şekilde mübalağa ederek medhediyorlar. Hatta Muhammed b. Ebî Bekr'i babası olan Ebubekir es-Sıddîk'tan (radiyallahu anh) üstün tutuyorlar.

Nitekim Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) dan sonra ümmetin en efdalini tel'în ederken, Rasulullah ile sohbeti bulunmayan ve Ebubekir'e (radiyallahu anh) nisbeten üstünlüğü olmayan oğlunu överek nesebleri yüceltme hususunda tenakuza düşüyorlar.


Eğer kişinin babasının küfrü veya fıskı kendisine zarar vermiyorsa -ki vermiyor- ne İbrahim (aleyhisselam)'e ve ne de Ali'ye (radiyallahu anh) babalarının küfrü zarar vermemiştir. Yok zarar verdiğini iddia ediyorsanız babasından dolayı Muhammed b. Ebi Bekr'i, Onun da oğlu olan Kasım b. Muhammed ve torunu Abdurrahman b. Kasım'ı da zemmetmeleri gerekir. Bu da doğru değildir. Çünkü Kasım b. Muhammed, Mâlik ve Leys’in hocalarından ve fukahâ-i Seb'aden-dir. Abdurrahman b. Kasım da imam oğlu imamdır. Her ikisi de bütün müslümanların indinde iyi ve faziletli zatlar olmasına rağmen, râfizîler bunları öğmedikleri gibi onları dillerine bile almıyorlar. Çünkü onlar fitneye karışmışlardı.

Râfizînin:

“Muhammed b. Ebî Bekir şanı yüce bir zattır” şeklindeki sözüne gelince şöyle diyoruz:

Râfizî, “Şan”ından nesebini kasdediyorsa onların indinde nesebin önemi yoktur. Çünkü babası olan Ebubekir'i (radiyallahu anh) ve kızı Aişe'yi zemmediyorlar. Neseb hususunda ehl-i sünnet'e gelince; onlar insanları takva yönünden yüce sayarlar. Mücerred nesebin ehl-i sünnet indinde kıymeti yoktur.

Bu hususta Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor: “Şüphesiz, Allah katında en değerliniz, O'na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.” (Hucurât: 49/13) Eğer “Şan” ından maksadı ensar, muhacirin ve ashabdan olduğu ise şüphesiz ki Muhammed b. Ebî Bekir, e ashab ne muhacirin ve ne de ensardandır. Yok eğer Onun müslümanların en yücesi ve en âbidi olduğunu kasdediyorsa durum hiç de öyle değildir. Muhammed b. Ebî Bekir, zamanında yaşamış olan büyük âlim ve sâlih zatlardan sayılmaz.

Bütün bunlardan başka “Şan”ından maksadı onun makam ve riyasete sahip olduğunu açıklamak ise, Muaviye (radiyallahu anh) rütbe makam ve riyasette ondan daha üstün idi. Hatta Muaviye (radiyallahu anh) ondan daha dindar ve halîm-selîm idi.

Nitekim Muaviye (radiyallahu anh), hadis rivayet etmiş, fıkhî konularda görüş beyanında bulunmuş, hadis âlimleri onun hadislerini sahih, müsned ve diğer kitaplarda rivayet etmiş ve âlimler de onun verdiği hüküm ve fetvâlarını kaydetmişlerdir. Muhammed b. Ebî Bekir'e gelince Onun mutemed hadis ve fıkıh kitaplarında bahsi bile geçmemiştir.
 
Râfizî şöyle diyor:

“Muhammed'in Babası ve kızkardeşi (Ebubekir (radiyallahu anh) ve kızı Aişe (radiyallahu anh)) Muâviye'nin babasından ve kız kardeşinden daha üstündürler.”


Ey Râfizî!

Senin bu delilin İslâmî esaslara göre geçersizdir. Şöyle ki: Ehl-i sünnet kişiyi ancak bizzat kesbettiği takvasından dolayı yüceltirler. Muhammed b. Ebî Bekr'in, Ebubekir (radiyallahu anh) ve Aişe'ye (radiyallahu anh) olan mücerred yakınlığı kendisine fayda vermediği gibi, nesebçe Muaviye'den (radiyallahu anh) üstün olması da Muaviye'ye (radiyallahu anh) zarar vermez.

İlk müslüman, muhacirin ve ensardan olup, Mekke fethinden önce infakta bulunmuş, Allah yolunda cihad etmiş ve fakat nesebçe daha aşağı olan -Bilal, Süheyb, Habbab ve emsali- zatların derecesini, onlardan sonra müslüman olmuş ve fakat nesebçe onlardan üstün olan kimselerin -Ebu Süfyan, iki oğlu Muaviye ve Yezid, Ebu Süfyan b. Haris, Rabîa b. Haris, Akîl b. Ebî Talib ve emsali- durumu öncekileri küçük düşürmez. Çünkü bu mevzuda nesebin bir tesiri yoktur.

Ebu Süfyan ve diğerleri Abd-i Menaf oğulları'ndan ve Kureyş'in eşrafından olmalarına rağmen, Bilâl, Süheyb ve Habbab'ın nesebçe üstünlükleri yoktur. Fakat Allah (celle celaluhu) bazı meziyetlerden dolayı onları diğerlerinden üstün tutmuştur. O meziyet de Mekke fethinden önce İslâmî kabul ederek, İnfakta bulunmaları ve cihad etmeleridir. Fetihten sonra müslüman olanlardan geride kalanları artık siz düşünün!

Eğer râfizîler nesebi şeref ve derecede muteber sayıyorlarsa onlara göre Muhammed b. Ebî Bekir, insanların en kötüsü olması gerekir. Çünkü onlar babasını ve kız kardeşini takbih ediyorlar. Binaenaleyh nesebi üstünlük vesilesi kılmaları ölçüsü dahilinde de olsa, Muhammed b. Ebî Bekr'i üstün tutmaları caiz değildir.

Ama yukardaki iddialarını (Yani Muhammed'in babası ve kız kardeşi, Muaviyenin babasından ve kız kardeşinden daha üstündürler) Ehl-i Sünneti ilzam için ileri sürüyorlarsa; Şunu iyi bilsinler ki ehl-i sünnet; Allah (celle celaluhu)'ın üstün kıldıklarını üstün tutuyorlar. Bu hususta da Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:

“Şüphesiz, Allah katında en değerliniz, O'na karşı gelmekten en çok sakınanızdır.”
(Hucurât: 49/13)

Râfizî şöyle diyor:

“Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), serbest bırakılmış esir oğlu esir olan Muaviye'ye lanet ederek: “Onu mimberimde görürseniz öldürünüz,” demiştir. Ehl-i sünnet ise, “Vahiy kâtibi” diyerek ona yüksek bir makam vermektedirler. Halbuki Rasulullah için vahiyden bir tek kelime bile yazmamıştır. Ancak Ona mektup yazmıştır.”


Ey Râfizî!

Hadis diye rivayet ettiğin ve “Onu mimberimde görürseniz öldürünüz” şeklinde olan sözün İslâmî kitaplarda asla yeri yoktur. Hadis âlimlerine göre bu söz Rasulullah'a yapılan bir iftiradır. İbn'ül Cevzî Onu uydurma hadisler arasında zikretmiştir. Kaldı ki Muaviye'den (radiyallahu anh) daha şerli olanlar çıkmıştır ki Rasulullah onların öldürülmesini emretmemiştir.

“Serbest bırakılmış esir oğlu esir” şeklindeki sözüne gelince; bu sözün zem ifade eden bir tarafı yoktur. Çünkü Mekke fethinde serbest bırakılmış kişilerin çoğu İslâm'ı kabul etmişler ve Ona göre kendilerini terbiyelendirmişlerdir. Haris b. Hişâm, İkrime, Süheyl b. Amr, Safvan b. Ümeyye, Yezid b. Ebi Süfyan, Hakîm b. Hizam ve emsali zatlar gibi.

Bütün bunlar, müslümanların seçkin zatlarından olmuşlardır. Muaviye de İslâmî yönden terakki eden zatlardandır. Ömer (radiyallahu anh) bile Onu vali olarak tayin etmiştir. Hiçbir zaman yağcılık olsun diye bu tayini yapmamıştır. Allah (celle celaluhu)'a kasem ederim ki, Ömer (radiyallahu anh) böyle bir karaktere sahip değildir. O, Allah için yaptığı bir şeyden dolayı başkasının kendisini kınamasından asla korkmazdı. Mekke fethinden önce Ebu Süfyan'ı da sevmiyordu. Hatta Abbas (radiyallahu anh) fetihten önce Ebu Süfyan'ı Rasulullah'ın yanına getirdiğinde Onu öldürmek istemiştir. Ömer (radiyallahu anh) başkasının gözüne girmek isteyen insanlardan biri olsaydı, mensub olduğu Adiy oğulları kabilesinden olan akrabalarını devletin çeşitli kademelerine tayin ederdi. Ondan sonra  Muaviye (radiyallahu anh), Şam ve çevresine yirmi sene valilik ve emirlik yapmıştır. Siyasetteki meharetinden ve onlara karşı olan iyi muameleden dolayı maiyetindekiler de onu çok seviyorlardı. Hatta Ali'ye (radiyallahu anh) karşı hepsi onun yanında savaşmışlardır. Halbuki Ali (radiyallahu anh), Muaviye ve emsalinden daha üstün ve ondan daha haklı idi. Muâviye'nin (radiyallahu anh) birçok askerleri de bu hakikati itiraf ediyorlardı. Fakat Osman'ı (radiyallahu anh) şehid edenlerin Ali'nin (radiyallahu anh) ordusunda olduklarını zannederek Ona karşı savaşmışlardır. Bu zanlarından dolayıdır ki karşı taraf savaşa başlamadıkça savaşa girişmemişlerdir. Tabiî ki karşı taraf savaşa başlayınca Muâviye'nin (radiyallahu anh) taraftarları da kendilerini müdafaa etmişlerdir. Çünkü önce hücum edene karşı savaşmak caizdir. Bunun içindir ki. Ester Nehaî:

Onlar bize galip gelecekler çünkü önce biz savaşa başladık, demiştir. Ali (radiyallahu anh) de ordusunda bulunan âsîlerin hakkından gelemiyordu. Hatta taraftarları bir çok hususlarda sözünü dinlemiyorlardı. Halbuki Muâviye'nin (radiyallahu anh) taraftarları O'nun emirlerine muvafakat ediyorlardı.
 
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 688
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: “EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR
« Yanıtla #38 : 22.06.2018, 16:54 »
Râfizî şöyle diyor:

“Muaviye, Ali'ye karşı savaştı. Halbuki Onlara (Ehl-i sünnet) göre Ali dördüncü halife, gerçek imam ve kim ki gerçek imama karşı savaşırsa âsî ve zâlimdir.”


Ey Râfizî!

Senin bu dediğin doğrudur. Fakat bazan bâğî kendisinin hak yolda olduğuna inanır. Bazan da bilerek ve nefsî hevasına uyarak âsi olur. Çoğu zaman da böyle olur. Bu ikinci takdire göre böyle bir şey vuku bulmamıştır. Buna rağmen ne Muaviye'yi (radiyallahu anh) ve ne de Ondan efdal olan Ali'yi (radiyallahu anh) hatâdan tenzih edemeyiz.

Misver b. Mahreme'den rivayet edilen meşhur bir hikâye vardır. Şöyleki:

“Misver (radiyallahu anh), bir ara Muaviye (radiyallahu anh) ile başbaşa kalırlar. Muaviye (radiyallahu anh) kedisini neden yadırgadığını Misver (radiyallahu anh)'e sorunca, O da O'na birçok sebepleri sayıverir. Muâviye (radiyallahu anh):

Ey Misver! Senin günâhların yok mudur?
Diye sorar. Misver (radiyallahu anh) : vardır, der. Muâviye:

Günahlarının Allah (celle celaluhu) tarafından bağışlanmasını istemez misin? Deyince, Misver:

İsterim, cevabını verir.
Bunun üzerine Muâviye (radiyallahu anh) şöyle buyurur:

“Ey Misver! Senin Allah (celle celaluhu)'ın rahrahmetine iten ve beni de o rahmetten uzaklaştıran şey nedir? Vallahi -Senin beni yadırgadığın sebepler de dahil- Allah ile gayrisi arasında muhayyer bırakılmışsam mutlaka ben Allah-ü Tealâ'yı ondan gayrısına tercih etmişimdir. Vallâhî cihad, cezaların tatbiki, emr-i bilma'ruf ve nehy-i anilmünker'in dışında yaptığım ameller, senin amelinden efdaldir. Ben öyle bir din'e inanıyorum ki, Allah (celle celaluhu) O dinin mensuplarının iyiliklerini kabul etmesine karşılık onların günahlarını affediyor.”


Ey Râfizîler! Haricîler ve Nâsibîler (Nasîbî: Ehl-i beyt'e düşmanlık eden kimse. ) size:

Ali'nin (radiyallahu anh) adalet ve imanına olan deliliniz nedir? diye soracak olurlarsa, onlara mütevatir olan İslâmından ve ibadetinden başka söyleyeceğiniz bir şey yoktur. Mezkûr guruplar:

Aynı şeyler Ebubekir, Ömer ve Onlardan başka kendilerini zemmettiğiniz ashab-ı kiram hakkında da mütevatirdir. O halde aramızdaki fark nedir? Kur'ân'ın delilleri ile karşımıza çıkarsanız, bu deliller aynı zamanda her iki gurubu da kapsarlar. Şu kadarı var ki, siz büyük bir cemaatı İslâmdan çıkarırken biz yalnız birisini çıkardık, dediklerinde, siz tekrar:

Ali'nin (radiyallahu anh) adalet ve yüce imanına delalet eden faziletleri vardır, diyecek olursanız; Onlar da:

Diğerleri hakkında da aynı faziletler vârid olmuştur. Ya hepsinin adaletini ve yüce imanlarını kabul edeceksiniz veya hepsini de zemmedeceksiniz, diyeceklerdir.


Ey râfizîler! Ali'nin (radiyallahu anh) adalet ve yüce imanını savunurken, müslümanların ona yaptıkları bîatı delil olarak ileriye sürüyorsanız, size şöyle deriz: Bilindiği gibi ilk üç halifeye bîat eden müslümanlar daha çoktur. Nitekim Şam mıntıkasının tümü ile Mısır'ın ekser halkı Ali'ye (radiyallahu anh) bîât etmemişlerdir.

Bütün bunlardan başka nâsibîler: Ali (radiyallahu anh) (hâşâ!) bâğîdir. Güven içerisinde iken savaşa ilk olarak kendisi başlamış, müslümanların kanını akıtmıştır. Onun zamanında müslümalara kılıç çekilmiş, müşriklerden vazgeçirilmişti, şeklinde asılsız iddiaları vardır.

Haricîlere gelince: Onlar her iki gurubu da zemmediyorlar. Amr b. Ubeyd ve mu'tezileden bir gurup, (Cemel Vak'ası için) herhangi birisini belirtmeden, ikisinden birinin haktan çıktığını iddia ediyorlar. Sıffîn muharebesinden dolayı da Amr b. Ubeyd, Vâsıl b. Ata ve Ebü'l Huzeyl (radiyallahu anh) ; Ali'nin (radiyallahu anh), Muâviye (radiyallahu anh) ile yaptığı savaştan- dolayı isabet ettiğini söylüyorlar. Bu sözü İbn-i Hazm nakletmiştir. Haricîlerden bir gurup da:

Ali (radiyallahu anh) başta haklı idi. Fakat hakem olayından sonraki hükmü kabul edince (hâşâ!) kâfir olmuştur, diyorlar.

“Muâviye taraftarları azgındırlar. Çünkü Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Ammar'a:

“Seni azgın bir topluluk öldürecektir, demiştir.” denilecek olursa, şöyle deriz:

Evet bu haber sahihtir. Ancak ilim adamlarından bazıları bu hadisi zayıf telakki etmişlerdir. Seleften Ebu Hanife, Mâlik, Ahmed ve diğerleri:

Ali (r.a.)ile Muâviye (radiyallahu anh) arasındaki savaşta bağilik (azgınlık-haksızlık) şartı mevcut değildir; Ondan sonra Allah (celle celaluhu) bâğî olan toplulukla hemen savaşmayı emretmiştir. Aksine mü'minlerden iki topluluk savaştığında aralarını bulmayı emretmiştir, diyorlar. Bu sebepledir ki Ali (radiyallahu anh) ile Müaviye (radiyallahu anh) arasında vuku bulan savaş, İmam-ı Ahmed ve İmam-ı Mâlik'e göre “Fitne savaşıdır.” Ebu Hanife de:

“Âsiler, imama karşı savaşmaya başlamadıkları müddetçe onlarla savaşmak caiz değildir.” diyor.

Muâviye (radiyallahu anh) taraftarları da savaşa ilk başlayanlar değildir. Ondan sonra ehl-i sünnet; gerçek İmam (halife)'ın ma'sum olmasının gerekmediğini, Ona itaat etmeyene karşı her ferdin savaşmasının lâzım geldiğini, ve ma'siyet olarak bildiği bir hususta Ona itaat'ın vacip olmadığını söylüyorlar.

Hatta böyle bir şeyin vukuu halinde müslümanın kenarda kalmasını evlâ görüyorlar. Ashab'ın bir bölümü de bu noktadan hareket ederek Ali (radiyallahu anh) ile birlikte Şam halkına karşı savaşmayı terketmişlerdir. Buna rağmen Ali'ye (radiyallahu anh) karşı savaşanlar, ya âsî, ya hata etmiş müctehid veya isabet etmiş müctehiddirler. Hangi durum takdir edilirse edilsin, onların hali imanlarına zarar vermediği gibi, onların cennete girmelerine de mâni değildir.

Çünkü Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor : “Eğer mü'minlerden iki topluluk birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltiniz, eğer biri diğeri üzerine saldırırsa, saldıranlarla Allah'ın buyruğuna dönmelerine kadar savaşınız; eğer dönerse aralarını adaletle bulunuz, âdil davranınız, şüphesiz Allah âdil davrananları sever. Şüphesiz mü'minler birbiri ile kardeştirler; (öyle ise dargın olan) kardeşlerinizin arasını düzeltin...” (Hucürât: 49/9-10)

Görülüyor ki Allah (celle celaluhu), birbirleriyle savaşan iki topluluğu da “kardeş” olarak tesmiye etmiştir.

Râfizînin: “Muâviye, Rasulullah için vahîyden bir tek kelime bile yazmamıştır.” şeklindeki iddiası da diğer iddiaları gibi yalandır.

Nitekim Allah (celle celaluhu): “O, kendiliğinden konuşmamaktadır. Onun konuşması ancak, bildirilen bir vahiy iledir.” (Necm: 3-4) buyururlar.

Rafızî şöyle diyor:

“Muaviye Mekke'nin fethi gününde Rasulullah'ı zemmetmiş ve Yemen'e kaçmıştır. İslâmı kabul ettiği için babası Ebu Süfyan'a bir mektup yazarak hakaret etmiş ve Ona: “Muhammed'in dinine mi meylettin?” dedikten sonra Orta şu şîiri yazmıştır:

Ey Sahr! (Ebu Süfyan) isteyerek müslüman olma, bizi rezil edersin.

Bedir'de ölenlerden sonra mı bunu kabul edersin?

Dedem, dayım ve Anemin dayısının kanı akmıştı,

Ölüm bize jurnalcilik etmekten daha rahattır.

Bırak da Hindin oğlu izzet ve şerefle ölsün!

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'da Ebu Süfyan'ın kanını helal kılmıştı. Sığınacak bir yer bulamayınca Rasulullah'a sığınmak mecburiyetinde kalarak İslâm'ı kabul ettiğini ilân etti. Rasulullah'ın vefatından beş ay önce İslâmı kabul eden Ebu Süfyan daha önce Abbas'a (radiyallahu anh) sığınmıştı. İbn-i Ömer'in rivayet ettiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Biri çıkıp size hücum edecektir ki O, yolumun dışında bir başka yol üzerine ölecektir.” (İbn-i Ömer devamla)

Nitekim Muaviye çıktı. Birgün Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hutbe irad ederken; Muaviye, oğlu Yezîd'in elinden tutarak dışarıya çıkması üzerine Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem):

“Allah öncü olanı ve Ona uyana lanet etsin!” buyurdular. (Râfizî devamla) Muaviye (radiyallahu anh) Ali'ye (radiyallahu anh) karşı savaşta aşırı giderek Ashab-ı Kiramdan bir çoğunu öldürdü. Ali (radiyallahu anh) tam seksen sene mimberde tel'în edildi. Nihayet Ömer b. Abdülaziz bu laneti ortadan kaldırdı. Muaviye, Hasan'ı (radiyallahu anh) zehirlemiş, oğlu Yezid de Hüseyn'i (radiyallahu anh) öldürerek malları gasbetmiş, canları esir tutmuştur. Muaviye'nin babası Ebu Süfyan, Uhud muharebesinde Rasulullah'ın dişini kırmış, karısı Hind de Hamza'nın ciğerini yemiştir.”

Ey Râfizî!

Senin bu iddialarına karşı yalanı yaratıp hepsini râfizîlere teslim eden Allah (celle celaluhu)'ın şanı ne kadar yücedir? diyoruz.

Bir kere Ebu Süfyan, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Mekke'ye girmeden evvel ve Mekke'ye dört fersah uzaklıkta olan Merrî-Zehran denilen yerde İslâmı kabul etmiştir. Ebu Süfyan'ı beraberinde getiren Abbas (radiyallahu anh) Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'den şöyle bir ricada bulundu: 

“Yâ Rasulullah! Ebu Süfyan iftiharı seven bir adamdır, Ona bir lütufta bulun.”
Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'de bunu kabul etti ve şöyle buyurdu:

“Her kim Ebu Süfyan'ın evine girerse, o emniyettedir, keza kim ki kendi evine kapanıp oturursa, o emniyettedir, kim ki Mescid-i Şerife girerse emniyettedir.” (Müslim Cihad: 31) 

Lâkin Ebu Süfyan, Hirakl ve Umeyye b. Ebî es-Salt'dan aylar önce Peygamberliğin delillerini öğrenmiş olmasına rağmen haset onun imana girmesine manî olmuştu. Nihayet Mekke fethinde İslâmı kabul etmek mecburiyetinde kalmıştır. Ama Muaviye'nin (radiyallahu anh) durumu böyle değildir. Ne Onun ve ne de kardeşi Yezid hakkında iddia ettiklerinin hiç birisi mevcut değildir. Muaviye'ye (radiyallahu anh) isnad ettiğin şiir de kesinlikle Ona yapılmış bir iftiradır. Ondan sonra İslâm'a girişte geciktiği için herhangi birisinin zemmedilmesi de caiz değildir. Safvan b. Ümeyye, Haris b. Hişâm gibi. Mezkûr şiirin genel yapısıda Onun uydurma olduğunu gösteriyor. Çünkü sahabî'nin yazdığı şiirin kafiyesine asla benzemiyor.

Muaviye'nin (radiyallahu anh) İslam'a girişi de ittifakla Fetih senesinde olmuştur. Sen de Onun müellefe-i kutub'dan olduğunu daha önce söylemiştin. Halbuki Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Mekke fethinden birkaç gün sonra meydana gelen Huneyn gazvesinin ganimetlerinden müellefe-i kulûb'a mal vermiştir. Eğer Muaviye (radiyallahu anh) Yemen'e kaçmış olsaydı Müellefe-i Kulûb'dan olmazdı. Nitekim Muaviye (radiyallahu anh) şöyle söylemiştir:

“Merve'de Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın saçını okun keskin ucuyla kestim.” Allahu a'lem bu hadise Rasulullah'ın hicri sekizinci senesinde ve Zülkade ayında Ci'râne'den gelerek yaptığı Umrede vuku bulmuştur.

Râfizî daha önce şöyle demişti:

“Abdullah b. Ömer, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'a gittim ve Onun:

“Biri çıkıp size hücum edecektir ki, yolumun dışında başka bir yol üzerine ölecektir” dediğini işittim. (İbn-i Ömer devamla) Nitekim Muaviye çıktı. Birgün Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) hutbe irad ederken Muaviye, oğlu Yezid'in elinden tutarak dışarıya çıktı ve hutbeyi dinlemedi. Bunun üzerine Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) :

“Allah, öncü olanı ve Ona uyanı lanet etsin! Birgün gelecek ki Muaviye Ummet'e büyük bir kötülük edecektir” buyurdular.”

Ey Râfizî!


Evvelâ : Bu hadisin sıhhatini ispatlamanı istiyoruz. Bir hadisin sıhhati ispat edilmediiğ müddetçe o hadisi delil olarak ileri sürmek doğru değildir.

Saniyen (İkincisi):

Bütün hadis âlimlerinin ittifakı ile bu hadis uydurmadır. Hadisle ilgili hiçbir kitapta böyle bir haber olmadığı gibi, mezkûr hadis'in ma'ruf bir senedi de yoktur. Hadisi rivayet eden Râfizî de hadise bir sened zikretmemiştir. Ondan sonra bu câhil Râfizî hadisi Abdullah b. Ömer'den rivayet ediyor ki, İbn-i Ömer (radiyallahu anh) ashab-ı Kiramı sebbetmekte bütün İnsanlardan daha uzaktır. Ashabın menkıbelerini en çok rivayet eden de Abdullah b. Ömer olup, “Muaviye'nin (radiyallahu anh)  Medhi” hakkındaki sözleri de meşhurdur. İbn-i Ömer (radiyallahu anh) Muaviye (radiyallahu anh) hakkında şöyle diyor:

“Rasulullah'dan sonra Muaviye'den daha yüce bir zat görmedim. İbn-i Ömer'e:

Ebu bekir ve Ömer de dahil midir? demeleri üzerine; İbn-i Ömer:

Ebu bekir ve Ömer Ondan üstün idiler. Yine de Rasulullah'dan sonra Muaviye'den üstün bir kişi görmedim” demiştir.

Ahmed b. Hanbel Muaviye yüce ve halîm bir zat idi, buyururlar. Gerçekten Muâviye (radiyallahu anh), kerîm ve halîm bir zat idi.

Üçüncüsü:

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın hutbeleri de oldukça çoktu. O cumalarda, bayramlarda hutbe irâd ediyordu. Muaviye ve babası diğer müslümanlar gibi Rasulullah'ın hutbelerini dinliyorlardı. Onların her hutbede Rasulullah'ı (protesto edercesine) dinlememeleri ve müslümanların da onların bu hareketlerini müsamaha ile karşılamaları mümkün müdür?

İki kişinin her zaman Rasulullah'ın hutbelerini kasden dinlemeyişini gördükleri halde müslümanların bunu müsamaha ile karşıladıklarını kabul etmek, müslümanları zemmetmektir. Eğer bütün hutbeleri dinlemiş, fakat Rasulullah'ın henüz başlamadığı bir hutbeyi dinlemeden çıkmışlarsa bunun ne gibi zararı olabilir?

Kaldı ki Muaviye (radiyallahu anh), insanlar içinde en hâlîm, kendisine eziyet edenlere karşı en sabırlı, düşmanlık edenlere karşı da ençok dostâne hareket eden bir zat olduğu malumdur. Hal böyle iken insanların en yücesi olan ve her hususta kendisine muhtaç olduğu Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın hutbesini terkederek gitmesi ve Onu dinleme sabrını göstermemesi nasıl mümkün olabilir?

O Muaviye ki, vali olduktan sonra da yüzüne karşı kendisine küfredenleri dinlemiştir. O nasıl Rasulullah'ı dinlemekten kaçınır. Bütün bunlardan başka Muaviye (radiyallahu anh), râfizînin iddia ettiği bir halde idiyse, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Onu nasıl kendisine kâtip yapardı?

Râfizînin: “Muaviye, oğlu Yezid'in elinden tutarak dışarıya çıktı.” şeklindeki iddiasına gelince şöyle diyoruz:

Herşeyden evvel o gün Muaviye'nin (radiyallahu anh) Yezid isminde bir oğlu yoktu. Kendisinden sonra iş başına gelen oğlu Yezid, bütün âlimlerin ittifakı ile Osman'ın (radiyallahu anh) hilafeti zamanında doğmuştur. Muaviye'nin (radiyallahu anh) Rasulullah zamanında oğlu bile yoktu. Hatta evlenmemişti. Çünkü fakir idi. O, Ömer (radiyallahu anh) zamanında evlenmiş, Osman (radiyallahu anh) zamanında ve hicri yirmiyedinci senesinde de oğlu Yezid dünyaya gelmiştir.

Dördüncüsü:

Muaviye'nin (radiyallahu anh) aleyhinde rivayet ettiğin hadise karşı aynı cinsten ve Muaviye'nin (radiyallahu anh) fazileti ile ilgili bir başka hadis ile itiraz etmek mümkündür. Ebü'l Farac b. el-Cevzî “El-Mevzuat” adlı eserinde:

“Ehl-i sünnetten bir gurup, taassuba kaçarak ve râfizîleri kızdırmak için Muaviye'nin (radiyallahu anh) faziletiyle ilgili olarak hadisler uydurmuşlardır. Râfizîlerden bir topluluk da onu zemmeden hadisler uydurdular ki, her iki gurup da yanlış ve çirkin yoldadırlar” diyor.

Muaviye'nin (radiyallahu anh) Ali'ye (radiyallahu anh) karşı muharebesi ise, bazı sebeplere binaendir ki, o sebepler onu İslâmdan çıkarmaz. Bununla beraber Ali (radiyallahu anh) hakka daha yakın ve ondan daha çok Ona lâyıktır.

Nitekim Müslim'de bulunan bir hadiste Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyorlar:

“Müslümanların, fırkalara ayrılacağı bir zamanda, onlardan biri diğerine karşı isyan edecektir. Onlardan daha haklı olan diğerine karşı savaşanlardır.”
( Buhari Menakıb: 25, Edeb: 95, Mürteddin: 7, Zekat: 150-152, Ebu Davud Sünnet: 12)

Bu isyankârlar Nehrevan önünde Ali'ye (radiyallahu anh) karşı savaşanlardır. Bu hadîs, Ali (radiyallahu anh) ve taraftarlarının Muaviye'den (radiyallahu anh) daha haklı olduğuna işaret ediyor. Buhari'de rivayet edilen bir hadiste de Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyorlar:

“Bu benim oğlumdur. (Hasan'ı (radiyallahu anh) kasdederek), şeref sahibi bir efendidir. Umarım ki Allah, oğlum sebebiyle yakında müslümanlardan iki büyük fırkanın arasını islah eder.” ( Buhari Sulh: 9, Fedail: 2 , Menakıb: 25, Tirmizi Menakıb: 30, Ebu Davud Sünnet: 12)

Görülüyor ki Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) iki cemaat arasında vuku bulan hâdise sebebiyle, Hasan'ın (radiyallahu anh) sulhu gerçekleştirmesinden dolayı Onu övüyor ve o iki fırkayı da “mü'min” olarak isimlendiriyor. Bu hadîs, vuku bulan savaşın değil de islahın medhe layık olduğuna delâlet ediyor. Rasulullah diğer iki hadiste de:

“Yakın bir istikbalde birtakım fitneler olacaktır. Fitne zamanında (Ona karışmayıp) oturan kişi (karışmak üzere) ayakta durandan hayırlıdır..” ( Müslim Fiten: 10)

“Çok sürmez (öyle fenalıklar ortaya çıkar ki) bir müslümanın en hayırlı malı - kendi dinini fitnelerden selâmete çıkarmak için - dağbaşlarında gezdirip (birikmiş) yağmur suyu başlarında güttüğü davarlardan ibaret olacaktır.” buyururlar.

Fitnelere karışmayıp kenarda kalmayı isteyen hadîsleri rivayet eden Sa'd b. Ebi Vakkas, Muhammed b. Mesleme ve Üsâme gibi zâtlar ne Ali (radiyallahu anh) ve ne de Muaviye (radiyallahu anh) ile savaşmışlardır.

Ey Râfizî!


“Osman müslümanlar tarafından tasvip edilmeyen işler yapmıştır” diyecek olursan;

“Ali (radiyallahu anh) de öyle işler yapmış ki bazı müslümanların kendisine bîat etmemelerine sebep olmuştur.” denilecektir. Fakat her şeye rağmen Allah (celle celaluhu) her ikisinden de razı olmuştur. Ali (radiyallahu anh) hilafete geçtikten sonra Muaviye'nin (radiyallahu anh) azline acele etti. Halbuki Muaviye'nin (radiyallahu anh) valiliğinde bir beis olmadığı gibi maiyetindekiler de onu seviyorlardı. Üstelik Ali (radiyallahu anh), Muaviye'den dûn olanları görevlendirmiştir.

Şüphesiz ki Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Ali'den (radiyallahu anh) üstün idi. Buna rağmen Ebu Süfyan'ı Necran'a emîr olarak tayin etmiş, Rasulullah'ın vefatı sırasında da Necran emirliğine devam ediyordu. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın tayin ettiği bir çok kimseler Ümeyye oğullarından idi. Nitekim Huneyn gazvesine giderken Attab b. Useyd b. Ebi'l Âs b. Umeyye'yi Mekke'ye, Hâlid b. Saîd b. El-Âs ve Ebân b. Saîd b. El-Âs'ı çeşitli yerlere tayin etmiştir.

Muaviye'yi (radiyallahu anh) Şam'a vali olarak görevlendiren de Ömer (radiyallahu anh)'dir. Muaviye (radiyallahu anh) ne diyanetinde ve ne de siyasetinde itham edilemeyen bir zâttır.

Nitekim Müslim'in rivayet ettiği bir hadiste Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem):

“İdare adamlarınızın hayırlısı, sizi seven ve sizin tarafınızdan sevilenlerdir. Siz onlara dua edersiniz, onlar da size dua ederler. İdare adamlarınızın kötüsü, sizi sevmeyen ve sizin tarafınızdan sevilmeyen, size lâ'net eden, sizin de kendilerine la'net ettiğiniz kimselerdir” buyurmuşlardır. ( Müslim İmaret: 17)

Âlimler; “Muaviye (radiyallahu anh) maiyetindekilerini sevdiği gibi, onlar da kendisini seviyorlardı. Onlar Ona dua ettikleri gibi, kendisi de onlara dua ediyordu” demişlerdir. Buharî'nin rivayet ettiği bir hadiste de Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem):

“Ümmetimden daima hak üzere gâlib bulunan, muhaliflerinden kendilerine zarar ulaşamayan bir taife hiç eksik olmayacaktır.”
buyurmuşlardır. ( Buhari İtisam: 10, Müslim İman: 247)

Mâlik b. Yuhâmir, Muaz (radiyallahu anh)'ın:

Onlar Şam'dadır, dediğini işittim diyor. Bazıları; bunların (radiyallahu anh) Muaviye'nin askerleri olduklarını söylemişlerdir. Bazı âlimler de:

Muaviye (radiyallahu anh), Ali (radiyallahu anh) tarafından görevlendirilen birçok validen iyi idi. Binaenaleyh azledilmeye müstahak değildi. Siyasette ondan geri olanları tayin etmesine de luzum yoktu. Keşke Ali (radiyallahu anh) Muaviye (radiyallahu anh) ile ülfet edip Onu Şam'da bıraksaydı da kan akıtılmasaydı, demişlerdir.

“Ali (radiyallahu anh) bu meselede ictihad etmişti” denilecek olursa, “Osman (radiyallahu anh) da yaptıkları işlerde ictihad etmiştir.” denilecektir.

Müslümanlardan bazılarını velayet, emaret veya maaş bağlama hususundaki içtihad ile müslümanların kan akıtmasına sebebiyet veren ictihad bir midir?

Ali'nin (radiyallahu anh) Muaviye'yi (radiyallahu anh) azli ile ilgili içtihadından sonra müslümanlar; birbirine girmişler, bunun neticesi olarak da kâfirlere karşı gelmekten âciz kalmışlar, öyle ki kâfirler müslümanların topraklarına göz dikmişlerdir. Şüphesiz ki  Ali (radiyallahu anh) ile Muaviye (radiyallahu anh) arasında savaş olmasaydı veya her ikisi de maiyetindekilere kendi siyasetini uygulasaydı, savaşmakla meydana gelen zarardan daha az bir zarar meydana gelecekti.

Nitekim fitne savaşla devam etti ve bir imam üzerine de ittifak edemediler. Aksine kanlar aktı, kin ve nefretler şiddetlendi, hakka daha yakın olan Ali (radiyallahu anh) taraftarları zayıfladı ve karşı taraftan barış istemeye başladılar ki, karşı tarafta olanlar, aynı şeyi daha önce istiyorlardı.

Bilindiği gibi iyiliği kötülüğünden fazla olan bir şeyi işlemek onun zıddını işlemekten hayırlıdır. Burada da durum böyledir. Yani savaşla her hangi bir maslahat meydana gelmiş değildir. Aksine savaştan önceki durum savaştan sonraki durumdan daha iyi ve daha maslahatlı idi. Böyle bir içtihadı -Ali'nin (radiyallahu anh) savaş kararı- yapan zat affa mazhar olacağına- göre Osman'ın (radiyallahu anh) yaptığı -Ve hata diye nitelenen ictihadları- ictihadlardan dolayı affa mazhar olması elbette daha evlâdır. Muaviye (radiyallahu anh) ve taraftarlarına gelince onlar da:

Canlarımızı ve memleketimizi müdafaa etmek için (radiyallahu anh) Ali'ye karşı savaştık. Nitekim (radiyallahu anh) Ali savaşa başladıktan sonra kendimizi müdafaa etmeye başladık. Bizler savaşa başlamadığımız gibi hakkına da tecavüz etmedik, diyorlar. Râfizîler Onlara:

“İmam Ali (radiyallahu anh) idi. Ona bîat edip itaat etmeniz ve müslümanların gücünü bölmemeniz farzdır” diyecek olursa:

Biz kendisine itaatin vacip olduğu bir imam olduğunu bilmiyorduk. Çünkü bu durum şiîlere göre nass ile bilinir. Halbuki Ali'nin (radiyallahu anh) imametine ve Ona itaat etmenin vücûbuna dair Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'den bize bir nass gelmiş değildir, diyecekler. Şüphesiz ki bunların bu noktadaki - açık nass - itirazları yerindedir.

İmâmîlerin iddia ettikleri açık nass'ın hak olduğu kabul edilecek olursa; mezkûr nass'ın Ebubekir, Ömer ve Osman'ın (radiyallahu anh) devirlerinde gizlenmiş olması lâzımdır. Binaenaleyh Muaviye (radiyallahu anh) ve taraftarlarının kendilerine gizli kalmış bir nassla amel etmeleri vacip değildir. Ne yazık ki böyle bir nass'ın varlığı kesinlikle yalandır.
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 688
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: “EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR
« Yanıtla #39 : 06.01.2019, 04:25 »
Râfizînin;

“Muaviye ashab-ı Kiramdan bir cemaatı öldürmüştür” şeklindeki iddiasına karşı şöyle diyoruz:

Her iki tarafta da ashab-ı kiram vardı. Bunlar, onlardan; Onlar da bunlardan öldürmüştür. Her iki taraftan da gerçekten savaşı isteyenlerin çoğu ise ne Ali'yi (radiyallahu anh) ve ne de Muaviye'yi (radiyallahu anh) dinliyorlardı. Kaldı ki, Ali (radiyallahu anh) ve Muaviye (radiyallahu anh) hepsinden daha fazla savaşı istemiyorlardı. Fakat ve maalesef vuku bulan fitne karşısında çaresiz kalmışlardı. Çünkü fitne tutuşunca hükemâ onun ateşini söndürmekten âciz kalırlar. Her iki orduda da Ester en-Nahaî, Haşim b. Utbe, Abdurrahman b. Hâlid b. Velid, Ebul A'ver ve benzeri zatlar vardı. Savaşa teşvik eden daha bir kısım insanlar vardı ki, bunların bir kısmı Osman'ı (radiyallahu anh) desteklerken bir kısmı ondan nefret ediyorlardı. Bir kısmı Ali'ye (radiyallahu anh) desteklerken bir kısmı da ondan nefret ediyorlardı. Ondan sonra Muaviye (radiyallahu anh) ile beraber savaşanlar, husûsî onun için değil, aksine başka sebeplerden dolayı savaşıyorlardı. Bu sebeplerin en önemlisi Osman'ı (radiyallahu anh) şehid edenlerin kanını talep etmelerİdir. Tabiî ki fitne savaşına karışanların istek ve zanlarını zabtetmek oldukça zordur.

Ali'nin (radiyallahu anh) (hâşâ!) lanetlendiğine dair iddiana gelince şöyle diyoruz:

Lanetleme meselesi maalesef her iki taraftan da olmuştur. Her iki taraf da yaptıkları dualarda karşı tarafın reislerini tel'in ediyorlardı. Muaviye (radiyallahu anh) ve taraftarları Ali'yi (radiyallahu anh) tekfir etmemişlerdir. Ali'yi (radiyallahu anh) ancak dinden sapan haricîler tekfir etmişlerdir. Halbuki Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ashab-ı kiram hakkında şöyle buyuruyorlar:

“Ashabıma sebbetmeyiniz! Nefsimi elinde tutan (Allah)'a yemin ederim ki, sizden biriniz Uhud dağı kadar altın infak etse, onların iki avuç veya yarısı kadar infak ettiklerinin (sevabına) nail olamazlar.” ( Buhari Fedail: 5, Müslim Fedail: 221,222)

Râfizînin:

“Muaviye, (radiyallahu anh) Hasan'ı (radiyallahu anh) zehirlemiştir” şeklindeki iddiası boş bir sözden ibarettir.

Böyle bir şey asla sabit değildir. Hasan'ı (radiyallahu anh) ailesi zehirlemiştir. Zehirleme sebebini de Allah bilir. Bazıları, Hasan'ı (radiyallahu anh) zehirlemesi için kayınpederi Eşa's b. Kays’ın  kızına emir verdiğini söylüyorlar. Çünkü Eşa's b. Kays, gizliden Ali (radiyallahu anh) ve Hasan'dan (radiyallahu anh) ayrılmakla itham ediliyordu. Bu işi Muaviye'nin (radiyallahu anh) Eşa's b. Kays'a öğrettiğini iddia ediyorlarsa da bu iddia zandan başka bir şey değildir. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'de:

“Zandan kaçınınız! Çünkü zan sözlerin en çok yalan olanıdır” buyuruyorlar. ( Buhari Mezalim: 14, Müslim Birr: 28)

Hülâsa zan ifade eden haberler hakkında şer'an hüküm verilemiyeceği hususunda bütün müslumanlar müttefiktirler.

Binaenaleyh böyle bir habere, ne medih ve ne de zemm terettüp eder. Bazıları Eşa's b. Kays'ın hicrî kırk bazıları da kırkbirde vefat ettiğini söyleyerek, bu sebeple Muaviye (radiyallahu anh) ile Hasan (radiyallahu anh) arasında “Cemaat senesi” denilen yâni hicrî kırkbirde meydana gelen sulhta onun adını zikretmemiştir.

Eşa's, Hasan'ın (radiyallahu anh) kayınpederi idi. Eğer bu sulhta olsaydı muhakkak ondan bahsedilecekti. Hasan'dan (radiyallahu anh) on sene öncesine kadar vefat etmişse Hasan'ı (radiyallahu anh) zehirlemesi için nasıl kızına emir vermiş olabilir.

Nakilcilerin ittifakına göre: Yezid, Hüseyin'i (radiyallahu anh) katli emretmemiştir. Fakat Irak valiliğinden O'nu vazgeçirmesi için İbn-i Ziyad'a mektup yazmıştır.

Hüseyin (radiyallahu anh) ise Irak ehlinin kendisine yardımcı olacaklarını ve Ona verdikleri sözü yerine getireceklerini zannediyordu. Irak ehli ve hasseten şiîler halifeliğine biat ettiklerini kendisine yazmışlardı. Bunun üzerine Hüseyin (radiyallahu anh), amcasının oğlu Müslim b. Akîl'i Kûfe'ye gönderdi. Arkasından da kendisi yola çıktı. Fakat Küfe valisi Ubeydullah b. Ziyad'ın kuvvetleri Müslim b. Akîl'i öldürüp. Küfe ehli de İbn-i Ziyad'a biat edince, Hüseyin (radiyallahu anh) geriye dönmek istedi. Ne yazık ki zâlim bir askeri seriyye Ona yetişmişti. Hüseyin (radiyallahu anh), onlardan ya Yezid'e gitmek veya memleketine gitmek için kendisine müsaade etmelerini istedi. Fakat bu zâlimler, her iki isteğini de reddederek teslim olmasını istediler. Lâkin Hüseyin (radiyallahu anh) kendilerine teslim olup Ubeydullah b. Ziyad'ın hükmüne tevdi edilmesini reddederek, onlara karşı savaştı. Nihayet mazlum olarak şehid edildi. Allah ondan razı olsun.

Yezid bu facianın haberini alınca müteessir olmuş ve evinde oturup ağlamıştır. Yezîd asla onları esir etmemiştir. Aksine onları techiz ettikten sonra ihtiyaçlarını karşılamış ve memleketlerine göndermiştir. Çünkü, Muaviye (radiyallahu anh), Yezid'e Hüseyin'in (radiyallahu anh), hukukuna riayet etmesi ve yüceliğine hürmet göstermesi için tavsiyede bulunmuştu.

Râfizî'nin:

“Ebu Süfyân, Rasulullah'ın dişini kırmıştır” şeklindeki iddiası da uydurmadır.

Çünkü Utbe b. Ebi Vakkas Rasulullah’ın dişini kırmıştır. Hind de Hamza'nın (radiyallahu anh) ciğerini yememiştir. Aksine onu çiğnedikten sonra dışarıya atmıştır. Bilahare Allah (celle celaluhu) Ona İslâm nimetini nasib kılmıştır. Rasulullah da Ona hürmet etmiştir, çünkü Onun kayın validesi idi.

Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:

“İnkâr edenlere, eğer savaştan vazgeçerlerse, geçmişlerinin bağışlanacağını ve tekrar başlarlarsa evvelkilerin hükmünün uygulanacağını, söyle.” (Enfâl: 8/38)

Amr b. Âs (radiyallahu anh)'dan rivayet edilen ve Müslim'de bulunan bir hadiste, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem):

“İslâm, kendinden öncekileri yıkar” buyururlar. (Yani kişi İslama girdikten sonra girmeden önce işlediği küfür ve isyanlar affedilir.)

Buhari'de bulunan bir başka rivayette Muaviye'nin (radiyallahu anh) annesi Hind müslüman olunca şöyle demiştir:

“Yâ Rasulullah! Yeryüzünde senin maiyetinde bulunanlardan daha fazla zillete uğramasını arzuladığım hiçbir topluluk yoktu. Bugün ise yeryüzünde senin ashabından daha fazla aziz (güçlü ve galip) olmasını arzuladığım hiçbir topluluk yoktur.”

Râfizî şöyle diyor:

“Ehl-i sünnet Ali'ye (radiyallahu anh) inad olarak Halid b. Velid'e “Seyfullah” (Allah (celle celaluhu)'ın kılıcı) lakabını verdiler. Halbuki Emirulmü'minin bu lakabı almaya ondan daha layıktır. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Emirulmü'minin hakkında şöyle buyurmuş:

“Ali, Allah'ın kılıcı ve Allah'ın okudur.” (Buhari, Cenaiz: 4, Cihad: 7, 183 Menakıb: 25, Fedail: 25,44 Nesai, Cenaiz: 27)

Ali (radiyallahu anh) de mimbere çıkarak:

Ben, Allah (celle celaluhu)'ın düşmanlarına karşı olan kılıcıyım, demiştir. Hâlid ise henüz Rasulullah'a düşman olmaya ve Onu tekzib etmeye devam ediyordu. Uhud muharebesinde müslümanların öldürülmelerine Hâlid sebep olmuştur. Hâlid İslama girince Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Onu Cezimeoğulları üzerine gönderdi. Fakat Rasulullah'a hiyânet etmiş, emrine aykırı davranmış ve müslümanları öldürmüştür. Bunun üzerine Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem):

“Allahım! Hâlid'in yaptığından uzağım, sana sığınıyorum” buyurmuşlardır.” (Buhari, Megazi: 58, Ahkam: 35, Nesai, Kudat: 16)

Ey Râfizî!

Ali'nin (radiyallahu anh) “Seyfullah” lakabı ile lakablandırıldığı doğru değildir. Güvenilir hiçbir kitapta da böyle birşey yoktur. Hâlid'in “Seyfullah” lakabı ile lakablandırılması ise yalnız Ona mahsus bir şey değildir. Buna rağmen Hâlid, Allah (celle celaluhu)'ın müşrikler üzerinde çektiği kılıçlarından bir kılıçtır. Enes b. Mâlik'ten rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hutbe irad ederek, hutbesinde:

“İslâm sancağını Zeyd eline aldı, şimdi Zeyd şehid oldu. Sonra sancağı Ca'fer aldı. O da şehid düştü. Sonra Abullah İbn-i Revâha aldı. O da şehid oldu. Sonra sancağı Allah'ın kılıçlarından bir kılıç (Hâlid b. Velid) aldı. Nitekim fetih ona müyesser oldu” buyurmuşlardır.

Bu hadis de Hâlid'den (radiyallahu anh) başkasının “Seyfullah” olmasına manî olmadığını, aksine Allah (celle celaluhu)'ın kılıçlarının müteaddit olduklarını tazammun eder.

Şüphesiz ki Hâlid, başkasından daha çok kâfir öldürmüştür. Mekke fethinden önce müslüman olmuş ve Medine'ye hicret etmiştir. Savaşlarda da oldukça başarılı olmuştur, İslâmı kabul ettikten sonra Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), çoğu kez Onu komutan olarak tayin etmiştir. Yalnız Mu'te muharebesinde elinde dokuz kılıç kırılmıştır. Bu hakikat Buharî'nin rivayet ettiği bir hadisle sabittir. Şüphesiz ki, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Hâlid b. Velid'i Cezime oğulları üzerine göndermiş, O da bir ictihad hatası olarak bazılarını öldürmüş, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)de bu hâdiseden haberdar olunca ellerini kaldırarak:

“Ya Rabbi! Halid'in yaptığından ben beriyim.”
buyurmuş, fakat Onu öldürmediği gibi vazifesinden de azletmemiştir.

Şüphesiz ki, Ali (radiyallahu anh) de Allah (celle celaluhu)'ın kılıçlarındandır. Bu konuda kim seninle münakaşa etmiştir? Muhakkak ki O Hâlid (radiyallahu anh) den efdaldir. İlimde olan yüce payesinden başka O, İslâm'a ilk girenlerden ve Rasulullah ile beraber birçok hâdiseleri müşâhade edenlerdendir. Ondan sonra “kılıç” yalnız savaştaki kahramanlığın simgesidir. Halbuki savaştaki kahramanlık, Ali'nin (radiyallahu anh) sayısız ve övgüye medar olan meziyetlerinden yalnız bir tanesidir.

Hâlid'e (radiyallahu anh)  “Allah'ın kılıçlarından bir kılıçtır” denilmesinin sebebi savaş alanlarında göstermiş olduğu kahramanlıklarındandır. Bera b. Mâlik de bizzat ve mübâreze ile yüz kişi öldürmüş, bir cok kâfirin katline de iştirak etmiştir.

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Ebu Talha (radiyallahu anh) hakkında:

“Ebu Talha'nın ordudaki sesi, bir cemaat (ın orduda bulunmasından)dan daha iyidir.”


Zübeyr (radiyallahu anh) hakkında da:

“Her peygamberin ashabı içinde bir havarisi vardır. Benim havarim de Zübeyr'dir” buyurmuşlardır.

Râfizîler ise iddialarında çelişki halindedirler. Bir yandan, “Rasulullah'ın destekçisi yalnız Ali (radiyallahu anh)'dir. O, olmasıydı Rasulullah'ın dini ayakta durmazdı” derken; bir yandan da, Ali'yi (radiyallahu anh) acizlik ve takiyye ile nitelendiriyorlar.

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Mekke fethinden sonra Hâlid b. Velid'i Cezime oğulları'nı irşad etmeye göndermiş, fakat kan dökmekten menedildiği halde kan dökmüştür. Çünkü onlar “Eslemnâ = Müslüman olduk” yerine “Sabe'ne = Çıktık” demişlerdir.

Binâenaleyh Hâlid (radiyallahu anh) onların bu sözlerini reddederek, böyle bir sözün İslâm'a girmeyi ifade etmediğini söylemiş ve onlardan bir kısmını öldürmüştür. Halid'in (radiyallahu anh) bu hareketi şüphesiz ki ictihadî bir hatadır. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)de hâdiseyi duyunca Ka'beye yönelerek :

“Yâ Rabbi! Halid'in bu hareketinden razı değilim” demiştir. (Buhari Diyet: 2, Müslim İman: 69,158,159, Ahmed: 5/200-207)

Ondan sonra Ali'yi (radiyallahu anh) Cezime oğullarına göndererek kanları dökülen insanların diyetlerini verdikten başka Cezime'nin öldürülen köpeklerinin bile diyetini vermiştir.

Bu hâdiseyi tahrif edip, Halid'in (radiyallahu anh) Rasulullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) inad ederek hareket ettiğini ileri sürmek tamamen kasıtlı ve yalandır. Halid'in (radiyallahu anh) Rasulullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) karşı inad etmesinden Onu tenzih ederiz. Aksine O içtihadında hata etmiş olsa da, Rasulullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) karşı kesinlikle itaatkâr idi. Halid'in (radiyallahu anh) bu hareketi Üsame b. Zeyd'in hareketine benzer Şöyle ki:

Üsame bin Zeyd (radiyallahu anh), “Lâ ilahe illallah” diyen bir adamı öldürdüğü zaman Resûl-i Ekrem Ona:

“Usâme! Lâ ilahe illallah” dediği halde O adamı nasıl öldürebildin?” tarzında acı hitaplarla Usame'nin hareketinden ne derece müteessir okluğunu göstermiş, o hareketi beğenmediğini anlatmış, fakat Usame'yi cezalandırmamış, hatta onun herhangi bir keffârette bulunmasına bile lüzum görmemiştir.

Buna benzer bir başka hâdise de şöyledir:

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Gatafân kabilesi üzerine mücâhidlerden bir seriyye göndermiş, mücâhidleri gören Gatafanlılar da kaçmışlar. Yalnız onlardan Mirdas isminde bir zat kaçmamış ve mü'min olduğunu söyleyerek mücâhidlere selam vermiştir. Fakat askerler -inanmamış olacaklar ki- Onu öldürmüş ve ganimetlerini alıp götürmüşlerdir. Bunun üzerine:

“Ey inananlar! Allah yolunda yürüdüğünüz zaman, her şeyi iyice anlayın. Size, müslüman olduğunu bildirene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek: “Sen mü'min değilsin” demeyin. Allah katında birçok ganimetler vardır...”
(Nisa: 4/94) mealindeki âyet-i kerime inmiştir.
 
 
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 688
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: “EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR
« Yanıtla #40 : 10.01.2019, 02:46 »
Râfizî şöyle diyor:

“Hâlid b. Velid, İslâmı kabul etmelerine rağmen Yemen ehline hücum ederek onlardan binikiyüz kişi öldürmüştür. Mâlik b. Nüveyre'yi müslüman olduğu halde öldürmüş, aynı gece hanımını nikâhlamıştır. Halid ve askerleri, Ebubekr'in imametini kabul etmeyen, dolayısıyla zekatı ona vermek istemeyen Hanifeoğullarını mürted kabul ederek onlara karşı savaşmışlardır. Buna karşı Ehl-i sünnet, Emîrü'lmü'minin Ali'ye (radiyallahu anh) mukabil savaşanlara mürted dememişlerdir. Halbuki Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) :

“Ey Ali! Sana karşı yapılan savaş, bana karşı yapılmıştır” buyurmuşlardır.

Nitekim Rasululla'a (sallallahu aleyhi ve sellem) karşı savaşan icmâ ile kâfir olur.”


Râfizî'nin bu iddiasına karşı şöyle diyoruz:

Allah'u Ekber! Bu mürted râfizîler, Allah ve Resulüne karşı olan düşmanlıklarını açığa vurarak ve ashab-ı kirama iftira ederek Müseylime ve mürted taraftarlarına nasıl destek oluyorlar?

Bunlar İslâmdan uzaklaşmış, Onu arkalarına atmış, Allah (celle celaluhu)'a Resulüne ve mü'minlere karşı gelerek mürtedleri dost edinmişlerdir. Görülüyor ki bu ve buna benzer râfizîler, Ebubekir'e (radiyallahu anh) karşı olan kin ve nefretleriyle mürtedlerin yanında olduklarını açıkça göstermektedirler. Evet Ebubekir (radiyallahu anh), Peygamberliğini ilân eden Müseylimeye inanmış olan Yemen ehline karşı savaşmıştır. Müseylime ki uydurma bir Kur'ân icad ederek büyük bir cürüm irtikab etmiştir. Durumun vehâmetini gören Ebubekir (radiyallahu anh), Ashab-ı Kiram'ın en seçkinlerinden bir ordu hazırlayarak ve ordunun başına Hâlid b. Velid'i -Senin inadına ey râfızî!- geçirerek Müseylime'nin üzerine göndermiştir. Nihayet Müseylime öldürülmüş ve mürtedlerin müstahak oldukları ceza verilmiştir. (1)

Ebubekir (radiyallahu anh)'in Yemame mürtedleriyle olan savaşı mütevatir olup herkesçe malumdur. Cemel ve Sıffin hadiseleri gibi bazı ilim ehlinin ilgilendiği bir hadise değildir. Hatta bazi kelamcılar Cemel ve Sıffîn hadiseleri hakkında ileri-geri konuşmalarına rağmen, hiç kimse Ebubekir es-Sıddık'ın mezkûr mürtedlere karşı yaptığı savaştan dolayı Onu iyilikten başka bir şekilde zikretmemiştir.

Fakat bu râfizîler, mürtedlere karşı yapılan savaşı tenkid ediyor, Rasulullah'ın yanında defnedilmiş yüce iki zâtı (Ebubekir ve Ömer (radiyallahu anh) zemmediyor. Onların Rasulullah'a halife olmadıklarını, aksine Ali'nin (radiyallahu anh) nass ile halife olduğunu iddia ediyorlar. Hatta onlardan bazıları, Zeyneb, Rukiyye ve Ümmü külsüm'ün, Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) kızları olmadıklarını; bazıları, ashab-ı kiramın, çocuğunu düşürünceye kadar Fâtıma'nın (radiyallahu anh) karnına vurduklarını ve evini yıktıklarını iddia ederken, bazıları da mütevatir olan hâdiseleri inkâr ediyor, hiç olmamış hâdiseleri de gerçekmiş gibi uyduruyorlar.


Bu râfiziler, aşağıdaki âyet-i kerimeden nasiblerini tamamen almışlardır. Allah (celle celaluhu), şöyle buyuruyor:

“Allah'a karşı yalan uydurandan veya hak kendisine gelmişken Onu yalanlayandan daha zâlim kimdir?” (Ankebût: 29/69)

Gördüğün gibi bunlar, yalana inanıyor ve hakkı tekzib ediyorlar. Mürtedlerin hali de bundan İbarettir. Bu hainler, Ebubekir (radiyallahu anh), Ömer (radiyallahu anh) ve taraftarlarının İslâm'dan (haşa) irtidat ettiklerini iddia ediyorlar. Halbuki âlimler ve âmîller hepsi de biliyorlar ki mürtedlere karşı savaşan Ebubekir (r.a.)dır.

Allah aşkına irtidat etmiş Yemâme ehlini müdafaa ederek onların müslüman ve mazlum olduklarını iddia eden râfizîlerle nasıl muhâtab olabilirsin?

Râfizînin:

“Ehl-i sünnet, zekâtı Ebubekir'e vermedikleri için Hanîfe oğullarına mürted ismini verdiler”
şeklindeki iddiası en açık yalanlardandır.

Çünkü Ebubekir (radiyallahu anh), Müseylime'nin Peygamberliğine inandıkları için Hanifeoğullarına karşı savaşmıştır. Zekâtı vermek istemeyenler onlardan başka idiler. Zekâtı vermeyenlere karşı savaşın câiz olup olmaması hususunda ashab-ı kiramdan bazıları konuşmuşlardır. Fakat Hanifeoğullarına karşı savaşın vücûbu hususunda ashabdan hiç kimse tereddüt etmemiştir.

Râfizînin:


“Müslümanların kanını mubah görerek, Emirülmü'minin Ali'ye (radiyallahu anh) karşı savaşanlara mürted demediler. Halbuki Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem):

“Ey Ali! Savaşın (sana karşı savaş) benim savaşımdır (bana karşı savaştır), barışın da benim barışımdır” buyurduğunu duymuşlardır. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'a karşı savaşan da icmâ ile kâfirdir” şeklindeki iddiasına karşı da şöyle deriz:

Mezkûr hadisi kim rivayet etmiştir? Ehl-i Sünnet bu hadisi duymuşlarda. Onun Rasulullah'a isnad edilmiş bir iftira oiduğunu duymuşlardır. Çünkü mezkûr hadis ne bilinen hadis kitaplarında mevcut ve ne de senedi maruftur. Aksine bütün hadîs âlimleri bu hadisin uydurma olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Ondan sonra Ali (radiyallahu anh)'in Cemel ve Sıffin'de yaptığı savaşlar Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın emri ile değil, kendi içtihadı ile olmuştur. Yunus, Hasan Basri'den, O da Kays b. Ubâd'dan (2) rivayet ettiğine göre Kays şöyle dedi:

Ali'ye (radiyallahu anh) dedim ki, söyle bakalım senin bu seferin (Cemel ve Sıffîn muharebelerine gidişin) Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın sana verdiği bir emirle mi? Yoksa kendi içtihadınla mıdır? Ali (radiyallahu anh):

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bana (bu hususta) birşey emretmiş değildir. Fakat içtihadımla bunu uygun gördüm, dedi. Ali'ye (radiyallahu anh) karşı savaşanlar, Rasulullah'a karşı savaşmış kabul edilseydi ve böylece mürted olsalardı; Ali, (radiyallahu anh) Onlara mürtedlerin hükmünü uygulardı. Halbuki tevatüren sabittir ki, Ali (radiyallahu anh), Cemel Vak'asında Ona karşı savaşıp kaçanları takip etmemiş, yaralılarını öldürmemiş, mallarını ganimet olarak tutmamış ve kadınlarını esir etmemiştir. Bu sebepledir ki, Haricîler:

Bunlar mü'min iseler neden onlarla savaştın? Kâfir iseler neden kadın ve mallarını haram kıldın? diye Ali'ye (radiyallahu anh) itiraz ederek Ona karşı isyan etmişlerdir. Bunun üzerine Ali (radiyallahu anh), konuyu onlarla münakaşa etmek için amcasının oğlu İbn-i Abbas'ı kendilerine göndermiş ve İbn-i Abbas da haricîlere şöyle demiştir:

Aişe (radiyallahu anh), Ali'ye (radiyallahu anh) karşı savaşanların arasındaydı. Âişe'nin (radiyallahu anh) mü'minlerin validesi olmadığını söylüyorsanız Kur'an-ı Kerimi tekzib etmiş olursunuz. Onu validemiz olarak kabul ettikten sonra câriye olarak tutup helâl kılıyorsanız kâfir olursunuz.

Ali (radiyallahu anh), Cemel vakasına iştirak edenler hakkında:

Onlar kardeşimizdir. Fakat bize İsyan ettiler. Yalnız kılıç onları arındırdı, buyuruyordu. Ali'nin (radiyallahu anh) her iki taraftan şehid düşenlerin cenaze namazlarını kıldırdığı da rivayet edilmiştir.

Sıffînde Ali'ye (radiyallahu anh) karşı savaşanlar mürted ise, sizce masum olan imamın -Hasan (radiyallahu anh) - hilafetten vazgeçip onu mürted birisine teslim etmesi nasıl caiz olur? Kaldı ki Allah (celle celaluhu) her iki tarafı “Mü'minler” diye isimlendirmiştir.

Nitekim âyet-i kerimede şöyle buyuruyor:

“Eğer mü'minlerden iki birlik çarpışırlarsa, hemen aralarını düzelterek barıştırın”
(Hucurât: 49/9)

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) da bir hadislerinde şöyle buyuruyorlar:

“Benim bu oğlum (Torunu (radiyallahu anh) Hasan) Seyyid (efendi)dir. Allah ilerde Onun vasıtasıyla Müslüman iki büyük gurubu “ıslâh edecektir.”
( Buhari Sulh: 9, Fedail: 2 , Menakıb: 25, Tirmizi Menakıb: 30, Ebu Davud Sünnet: 12)

Nâsibîler - Allah Onları rahmetinden kovsun!- Kalkıp da râfizîlere:

Ali (hâşâ!) kanları helal kıldı. Kendi görüşüyle ve başkanlığı uğrunda çarpıştı. Halbuki Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem):

“Müslümanı sebbetmek fasıklık, Onu öldürmek de küfürdür.” (Buhari Eyman: 7, Müslim İman Kaseme: 29)

“Benden sonra biriniz diğerinin boynunu vurmakla küfre dönmeyiniz”
(Buhari Hacc: 132, Fiten: 8, Müslim Kaseme: 29) buyurmuştur, diyecek olurlarsa, onlara ne cevap vereceksiniz?

Şunu da iyi bil ki, Hanefi, Şafiî ve Hanbelî mezhebinden bir gurup fakih, zekatı vermek istemeyenler ile haricîlere karşı savaşı, bâğîlere karşı açılan savaş gibi addetmişlerdir. Cemel ve Sıffîn vakıalarını da aynı cinsten kabul etmişlerdir. Halbuki bu iddia yanlıştır. Ebu Hanîfe, Mâlik, Ahmed b. Hanbel ve diğer bazı fakihlerin ictihadlarına aykırı olduğu gibi, Sünnete de muhaliftir. Çünkü haricîlerle savaş hususunda ashabın ittifakı vardır. Halbuki Cemel ve Sıffîn hadiseleri bir fitne hadisesidir. Bu hususta asla ashabın icmâı yoktur. (3)

Sıffîn hâdisesinde Ali'ye (radiyallahu anh) karşı olanlar, önce kendileri savaşa başlamamışlardı. Ondan sonra Ebu Hanife ve başkaları, önce bâğîler imama karşı savaşa başlamadıkları müddetçe bâğîlerle savaşa cevaz vermemişlerdir. Yine Ebu Hanife, Ahmed ve Mâlik, zekâtı verip te fakat onu imama vermek istemeyen kimselere karşı imamın savaş açmasını caiz görmemişlerdir.

Binaenaleyh tamamen dinden çıkanlarla, dinin bir vecîbesini yerine getirmek istemeyenlerle savaşmayı birbirinden ayırmak gerekir.


Ama zekâtı tamamen inkâr ediyorlarsa haricîlerden önce onlarla savaşmak lâzımdır. Kur'an-ı Kerimde zikredilen bâğîler ise her ikisinin dışındadır. Nitekim Allah (celle celaluhu), önce onlarla savaşmayı bize emretmemiştir. Aksine onları islah etmeyi bize emretmiştir. Bu hüküm ise ne mürtedler ve ne de haricîler hakkındaki hükme benzer.

Cemel ve Sıffîn savaşları, bâğîlere karşı yapılan savaşlardan mıdır? Yoksa bir fitne savaşı mıdır? O fitne ki Ona iştirak etmeyenler, iştirak edenlerden daha hayırlıdır.

Bu savaşa karışmayan Ashab-ı Kiram ve hadis ehlinin cumhuru Cemel ve Sıffîn hadiselerini fitne savaşı olarak kabul ediyorlar. (4)
“Eğer onlardan biri tecavüz ediyorsa...” mealindeki âyetinden de, çarpışan iki guruptan biri kasdediliyorsa, yani çarpışmayan mü'min bir gurup kasdedilmiyorsa, ayette böyle bir gurupla çarpışmayı emreden bir mânâ yoktur.

Muaviyenin (radiyallahu anh) taraftarları, Ali'ye (radiyallahu anh) biat etmedikleri için bâğî iseler, ayette onlarla çarpışmayı emreden bir mânâ yoktur. Savaştan sonra yine tecâvüze devam ettiklerini kabul etsek dahi, her iki gurubun arasını islah edecek kimse çıkmamıştır.

Diyorum ki: (Hafız Zehebî) Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem). Ammar'a:

“Seni tecavüzkâr bir gurup öldürecektir” (Müslim Fiten: 70) diyerek Muaviye (radiyallahu anh) taraftarlarına bâğî demiştir. Fakat bu durum onları tekfir etmez.

Râfizî'nin “Ey Ali! Senin savaşın benim savaşım, barışın da barışımdır” diye naklettiği hadisin doğru olmadığı şu şekilde isbat edilebilir:

 Ali'ye (radiyallahu anh) açılan savaş Rasulullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) açılan savaş ise, Rasulullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) savaş açanların mağlub olması gerekirdi. Çünkü Allah (celle celaluhu) buna tekeffül etmiştir.

Nitekim Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:

“Muhakkak ki biz, peygamberlerimizi ve iman edenleri hem dünya hayatında, hem de meleklerin şâhid duracağı gün muzaffer kılacağız” (Ğafir: 40/51),

“Gerçekten elçilikle gönderilen kullarımız hakkında şu sözümüz geçmiştir: Muhakkak onlar, bizzat onlar muzaffer olacaklardır” (Saffat: 172-172)

Ama haricîler (dinden çıkanlar) öyle değildir. Onlar Allah ve Resulüne karşı muhariptirler. Onların durumu belli olduğu için kısa kesiyorum.

Bir başka âyette Allah (celle celaluhu):

“Allah'a ve Peygamberine karşı savaşa kalkışanlarla yer yüzünde fesada çalışanların cezası, ancak öldürülmeleri, asılmaları yahut sağ elleri ile sol ayaklarının çaprazvârî kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürgün edilmeleridir.”
(Mâide: 5/33) buyuruyorlar.

Bununla da yol kesicileri kasdediyor. Buna rağmen onları tekfir etmiyoruz. Onları bu sebepten dolayı tekfir edecek olursak, mutlaka onları öldürmemiz gerekecekti.

...................
.....................................
1- Müseylime'ye mızrağı vuran Vahşî (radiyallahu anh) kafasını kesen de (bir rivayete göre) Ebu Dücâne (radiyallahu anh) olmuştur.

2- Kays b. Ubâd, (radiyallahu anh) Ali'nin taraftarlarından olup Ondan, (radiyallahu anh) Ömer ve Ammar'dan hadis nakletmiştir. Hadisleri Buhârî, Müslim, Ebu Dâvud, Nesâî ve İbn-i Mâce'dedirler. Hicrî Seksenden sonra vefat etmiştir. Hasan Basri'nin üstadlarındandır. Yunus ise Ubeydi El-Basri'nin oğludur. Güvenilir zatlardandır. İmam Ahmed ve diğer hadis imamları Yunusu güvenilir kabul etmişlerdir.

3- Ashab-i Kiram üç guruba ayrılmıştı. İkisi ordularda idi. Diğeri de bu hâdiseleri fitne kabul ediyor ve kenarda duruyordu. Bunların başında da Abdullah b. Ömer b. Hattab bulunuyordu. Hatta hakem olayında Abdullah b. Ömer'in halife olması istenmişti de, İbn-i Ömer bunu kabul etmemişti.

4- Ebu Musa El-Eş'arî de, Cemel olayını fitne olarak kabul eder. Ebu Musa, Ali'nin (radiyallahu anh) Küfe'deki valisi idi. O ,aşırı giden bazı kimseler sebebiyle müslümanların kanlarının akmasından çekiniyordu. Birgün Kûfe'de mimbere çıkarak, fitneden bahsetmiş ve Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in “Ona karışmayan karışandan hayırlıdır...” mealindeki sözünü müslümanlara hatırlatmıştır. Orada bulunan Ester, camiyi terkederek beraberindeki birkaç kişi ile valilik binasını basmıştır. Ebu Musa, valilik binasına dönünce Ester ve beraberindekiler Onu içeriye almamışlar ve valilikten istifa etmesini istemişlerdir. Bunun üzerine Ebu Musa istifa edip ve fitnelerden uzak olan Urd adındaki köyde ikamet etmiştir. Fitneler baş gösterip kanlar aktıktan sonra müslümanlar Ebu Musa'nın kendilerine bir nasihatçı olduğuna kanaat getirmişlerdir. Bunun içindir ki, müslümanlar Ebu Musa'nın, hakem olayında Irak'ın mümessili olmasını istemişlerdir. Ondan sonra Ebu Musa'yı inzivaya çekildiği köyden alıp getirmişlerdir. Tabiî ki bu olayda da Ebu Musa müslümanlara nasihat etmiştir, ilerde bu olaydan bahsedilecektir.
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

Çevrimiçi İbn Teymiyye

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 688
  • Değerlendirme Puanı: +12/-0
Ynt: “EL-MUNTEKA” RAFİZİLERİN İDDİALARINA CEVAPLAR
« Yanıtla #41 : 10.01.2019, 02:52 »
Râfizî şöyle diyor:

“Fâzıllardan biri şöyle güzel bir söz söylemiştir:

“İblisten daha kötü olan kimse, isyan etmeden önce yaptığı ibadetlerde kendisine yetişilemeyen fakat isyan meydanlarında şeytanla beraber olan kimsedir.”

Râfizî devamla şöyle diyor:

Şüphesiz ki âlimler İblis'in bütün meleklerden daha âbid olduğunu, tek başına arşı altı bin sene taşıdığını, daha sonra tekebbür ettiği için lanete dûçâr olduğunu ittifakla kabul etmişlerdir. Halbuki Muaviye (radiyallahu anh), müslüman oluncaya kadar putlara taparak şirkte yaşamıştır. Bilahare Ali'yi (radiyallahu anh) imam tayin etme konusunda Allah (celle celaluhu)'a itaat etmede tekebbür etmiştir. Böylece İblisten de daha kötü olmuştur.”

Ey Râfizî!

Bu söz cehalet ve sapıklıkla dolu olup insanı İslam'dan hatta bütün dinlerden çıkarıyor. Hatta kâfirlerin aklı dahi bunu kabul etmez. Düşünen kimse bunu gayet iyi anlar. Çünkü İblis kâfirlerin en kâfiridir. Kâfirler de onun tâbilerinden ve kurbanlarındandır. Nasıl olur da ondan daha kötü birisi olsun?

Faziletli kişiye aittir diye naklettiğin söz de Allah (celle celaluhu)'a isyan eden herkesin İblisten daha kötü olmasını gerektirir. Ondan sonra hiçbir insan oğlu her ma'siyette İblis gibi davranmaz. İnsanın günahlarda İblis gibi olması da tasavvur edilemez. Çünkü İblis, inad edercesine Allah (celle celaluhu)'a karşı gelmiş ve kıyamete kadar insanları doğru yoldan sapıtmakla meşgul olmaktadır. Bütün bunlardan başka kafir olduktan sonra geçmiş bütün ibadetleri heba olmuştur.

Ey Râfizî! Kim sana: İblis meleklerin en âbidi idi, İblis Arşı tek başına taşımıştır, İblis meleklerin Tavusu idi, İblis yerde ve gökte hiçbir yer bırakmamıştır ki orada secde etmesin, demiştir? Bütün bu sözler birer basit nakildir. Bu hususta ne bir âyet ne de bir hadis vâriddir.

Râfizî daha sonra bu sözlerinin âlimler arasında ittifakla kabul edildiğini ileriye sürerek iftirada bulunuyor. Haddi zatında bu gibi sözleri bazı vaizler söylemiş veya isrâiliyatı nakleden bazı müfessirler nakletmişlerse de, hüccet açısından bir bakla çekirdeği kadar kıymet taşımaz. Böyle olmasına rağmen Allah (celle celaluhu)'a isyan ettiği için herhangi bir insan oğlunun İblisten daha kötü olduğunu bu sözlerle ispat etmek nasıl mümkün olabilir? Bu bâtıl iddialarla Ashab-ı Kiramı, İblis'in kendilerinden hayırlı olduğu kimseler arasında zikretmek doğru olabilir mi? Elbette olamaz. Üstelik Allah ve Rasulü hiçbir zaman İblis'ten iyilikle bahsetmemişlerdir. İblis arşı tek başına taşımadığı gibi, arşı taşıyan meleklerden de değildir. Bu olsa olsa hurafe ve bir hezeyandır.

Ondan sonra İblis, küfretmekle yaptığı bütün ameller boşa gitmiştir
. Muaviye (radiyallahu anh) ise diğer ashab gibi iman ile bütün küfrünü silmiştir. Aslında Osman (radiyallahu anh), Muaviye ve ashabdan diğer bazılarının irtidatları hakkındaki iddian, haricilerin Ali'yi (radiyallahu anh) tekfir etmeleri kadar bâtıldır. Senin iddiana göre Ali (radiyallahu anh) mürtedlere karşı mağlub olmuş, Hasan'da (radiyallahu anh) kendini azlederek hilafeti mürtede teslim etmiş, Allah (celle celaluhu)'ın Hâlid'e (radiyallahu anh) olan yardımı Ali'ye (radiyallahu anh) olan yardımından daha büyük olmuş ve günah işleyen herkes Allah (celle celaluhu)'a itaatta tekebbür göstermiştir!
“Düşmanlarım bana ne yapabilir? Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem şehadettir." Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rahimehullah)

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
1696 Gösterim
Son İleti 11.11.2015, 20:30
Gönderen: İbn Teymiyye
2 Yanıt
5111 Gösterim
Son İleti 13.04.2016, 21:51
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
2123 Gösterim
Son İleti 24.02.2018, 17:58
Gönderen: Tevhid Ehli
1 Yanıt
1618 Gösterim
Son İleti 11.09.2018, 16:49
Gönderen: Tevhid Ehli
0 Yanıt
544 Gösterim
Son İleti 11.09.2018, 16:10
Gönderen: Tevhid Ehli