Tavhid

Gönderen Konu: et-Tuhfetu'l-Medeniyye fi'l-Akideti's-Selefiyye  (Okunma sayısı 6324 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 145
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
et-Tuhfetu'l-Medeniyye fi'l-Akideti's-Selefiyye
« : 08 Haziran 2015, 10:12 »

التحفة المدنية في العقيدة السلفية
تأليف
الشيخ العالم العلامة حمد بن ناصر بن عثمان آل معمر
1160 هــ 1225


Selef Akidesi Hakkında Medine Hediyesi

[et-Tuhfetu'l-Medeniyye fi'l-Akideti's-Selefiyye]

Şeyh, Alim, Allame Hamed b. Nasır b. Osman A’li Muammer1
(Hicri  1160-1225)


[MUKADDİME]

Rahman ve Rahim olan Allahın adıyla,

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.

Salat ve selam Muhammed’e, ailesine ve ashabının hepsinin üzerine olsun.

[Sual:] Allah değerinizden faydalanmayı devam ettirsin, Sıfat ayetleri ve [sıfatlar ile ilgili] varid olan hadisler hakkındaki görüşünüz nedir?

Allah Teala’nın şu kavli: “Rahman arşa istiva etti.”(Taha 5)

“Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir”(Fetih 10)

Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şu sözleri: “Rabbimiz her gece dünya semasına iner.”

“Müminin kalbi Rahman’ın parmaklarından iki parmağı arasındadır.”


Bunlar ve bunların dışındakiler gibi zahiri teşbih vehmi uyandıran nasslar hakkında (görüşünüz nedir)?

Bu konu hakkında Şeyh Muhammed b. Abdulvehhab (rhm)’ın itikadını bize açıklayın. Onun ve sizin mezhebiniz nedir? Onlardan [Kuran ve sünnetten] varid olanları Allahı noksan sıfatlardan tenzih etmekle beraber zahiri üzere mi alıyorsunuz? Yoksa tevil mi ediyorsunuz?  Bu konuda geniş açıklama yapın. Sadra şifa olacak bir cevap ile cevaplandırın. Bolca ecir elde edin. Allah’ın salatı ve selamı, Seyyidimiz Muhammed’in [sav] , ailesinin ve ashabının üzerine olsun.
 


El-Cevap:

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.

[İsim ve Sıfatlar Hakkında Mücmel İtikad]

Bu konu hakkında varid olan hadisler ve sıfat ayetleri hakkındaki sözümüz:

- Allah ve resulünün, ümmetin selefinin, onların imamlarının, sahabenin, tabiinin, dört imamın ve onların dışındaki Müslüman âlimlerin söyledikleridir.

Biz Allah Teala’yı: Kitabında kendi nefsini vasfettiği ve Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) O’nu vasfettiği şekilde tahrif ve ta’til yapmadan, tekyif ve temsil yapmadan vasfederiz.
Bilakis iman ederiz ki:


{لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ} [الشورى:11]

Allah subhanehu ve teala’nın: “Benzeri hiç bir şey yoktur. O, işitendir, görendir.” (Şura 11)

Ondan kendi nefsini vasfettiği bir şeyi nefyetmeyiz, kelimeleri yerlerinden oynatmayız, Allahın isimlerinde ve ayetlerinde ilhada sapmayız, onun sıfatlarını keyfiyetlendirmeyiz ve de yarattıklarının sıfatlarına benzetmeyiz. Allah subhanehu ve tealanın adaşı, dengi, eşi ve benzeri yoktur, O yarattıkları ile kıyas edilemez. Subhanehu ve teala zalimlerin söylediklerinden yücedir, büyüktür.

Onun Zatında, sıfatlarında ve fiillerinde hiç bir benzeri yoktur. Bilakis kendi nefsini vasfettiği ve resulünün onu vasfettiği şekilde -müşebbihenin hilafına- tekyif ve temsil yapmaksızın, -muattılanın hilafına- tahrif ve ta’til yapmaksızın vasfedilir.

Bizim yolumuz selefin yoludur. Teşbihsiz ispat ve ta’tilsiz tenzih ederiz. İşte bu -Malik, Şafii, Sevri, Evzai, İbn Mubarek ve İmam Ahmed ve İshak ibn Rahuye gibi- İslam imamlarının yoludur. Aynı şekilde bu - Fudayl ibn İyad, Ebu Süleyman ed-Darani, Sehl bin Abdillah et-Tusteri ve onların dışındakiler gibi- Kendisine uyulan şeyhlerin itikadıdır.

Şüphesiz ki bu imamlar arasında dinin asılları hususunda ihtilaf yoktur. Aynı şekilde Ebu Hanife’den  (ra) sabit olan itikat da, onların itikadına muvafıktır ve bu ise kitap ve sünnetin açıkladığı itikattır.

İmam Ahmed rahimehullah dedi ki: “Allah, kendi nefsini vasfettiğinden veya resulünün (sallallahu aleyhi ve sellem) onu vasfettiğinden başkasıyla vasfedilmez, bu konuda Kuran ve Hadis aşılmaz (dışına çıkılmaz).”

Aynı şekilde onlardan başkalarının mezhebi de budur. İnşaAllah lafızlarıyla beraber ibarelerini nakledeceğiz.
Şeyhu’l-İslam Muhammed bin Abdilvehhab’ın (rh.a) mezhebi de bu zikredilen imamların mezhebidir. Şüphesiz o, Allah’ı kendi nefsini vasfettiği ve resulünün (sallallahu aleyhi ve sellem) onu vasfettiği şekilde vasfeder. Kuran ve Hadisin dışına çıkmaz ve geçmiş selefin yoluna tabi olur. Onlar nefy ve ispat hususunda bu ümmetin en iyi bilenleridir. Onlar Allah’ı ta’zim etmede ve celaline layık olmayan şeyleri tenzih etmede en şiddetli olanlardır.

Şüphesiz Kur’an ve sünnetten anlaşılan manalar [akla gelen], şüpheler ile reddedilemez. Onun reddi kelimeleri yerlerinden oynatmak babından olur.

“O lafızların manaları akıl edilemez ve onların muradı bilinemez” diyenler bu sözleri ile ancak kuruntular haricinde kitabı bilmeyen kimselere benzemiş olurlar. Bilakis onlar açık ayetlerdir ve [onlar] kendilerine ilim ve iman verilmiş olan kimselerin kalplerinde hakikatleri yerleşmiş olan en şerefli ve en yüce manalara delalet ederler. 

Diğer kemal sıfatların hakikatleri kalplerinde kaim olduğu gibi onların (haberi sıfatların) hakikatleri de ilim ve iman sahibi kişilerin kalplerinde teşbihsiz ispat ve ta’tilsiz tenzih üzere sabittir. Onların katında bu konular tek bir babtır (konudur). Kalpleri onun ile mutmain, nefisleri onun ile sükûn içerisindedir. O’nun (Allah’ın) kemalini, sıfatları ve celalinin özellikleri ile anlarlar. Tatil ehli cahillerin hoşlanmadığı ve inkarcıların nefret ettikleri şeyle onların kalpleri sükûn bulur.

[İlim ve iman sahibi kişiler] Bilirler ki: Şüphesiz ki sıfatın hükmü, zatın hükmü gibidir. Onun zatının [s.v.t] hiçbir zata benzememesi gibi sıfatları da hiçbir sıfata benzemez. Onlara Masum’dan [Resulullah] gelen sıfatları kabul ile karşılarlar ve bilerek, iman ve ikrar ile kabul ederler. Onların ilminde şüphesiz ki bunlar, zatında ve sıfatlarında benzeri olmayanın sıfatıdır.

İmam Ahmed’e teşbihten sorulduğu zaman dedi ki: (Teşbih:) El elim gibidir ve yüz yüzüm gibidir (demendir). Elin ispatına gelince, [onun eli] diğer eller gibi değildir ve yüzü diğer yüzler gibi değildir. Onun ispatı, Allahın zatının diğer zatlar gibi olmaması keza hayatının ondan başkasının hayatı, işitmesi ve görmesinin (mahlukata ait) işitmeler ve görmeler gibi olmamasının ispatı gibidir.

Ve O (Subhanehu) kemal sıfatlarla muttasıf, tüm ayıp ve kusurlardan münezzehtir ve O (Subhanehu)’nun kemal sıfatlarının benzeri hiçbir şey yoktur. O, Hayy, Kayyum, Semi’, Basir, Alim, Habir, Rauf ve Rahimdir.


{خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ}

 “Gökleri, yeri ve onların arasındakileri altı günde yarattı ve sonra arşa istiva etti.”[ Furkan 59, Secde 4]

“Musa ile gerçekten konuştu”[Nisa 164] “Dağa tecelli edince onu paramparça etti”[A’raf 143]

Onun sıfatlarından herhangi biri, eşyadan hiçbir şeye benzemez. Onun ilmi, herhangi birinin ilmi gibi, kudreti herhangi birinin kudreti gibi, rahmeti herhangi birinin rahmeti gibi, istivası herhangi birinin istivası gibi ve işitmesi ve görmesi de herhangi birinin işitmesi ve görmesi gibi, konuşması da herhangi birinin konuşması gibi, tecelli etmesi de herhangi birinin tecelli etmesi gibi değildir.

Bilakis itikad ediyoruz ki: Şüphesiz ismi yüce olan Allah azameti ve büyüklüğünde, güzel isimleri ve yüce sıfatlarında, Mahlûkatından hiçbir şeye benzemez. Şeriatin Yaratana ve Yaratılanlara verdiği sıfatların arasında hakiki manada bir benzerlik yoktur. Çünkü Kadim olanın sıfatları mahlûkatın sıfatlarından farklıdır. Zatının hiçbir zata benzemediği gibi, sıfatları da hiçbir sıfata benzemez. Allahın sıfatları ve mahlûkatın sıfatları arasında sadece lafzi benzerlik vardır. (Bu tıpkı şunun gibidir) Allah subhanehu ve teala, muhakkak ki cennette et, süt, bal, su, ipek ve altın olduğunu haber verdi.

İbn Abbas (ra) dedi ki; “Ahiretteki şeylerin dünyada sadece isimleri vardır.”

Bu şekilde nasıl ki (cennet eşyaları gibi) gayb aleminde olan mahlukat, (dünyada) mevcut olanlarla aynı isimleri taşımakla beraber onlara benzemiyorsa aynı şekilde, her ne kadar (Allahın sıfatları ile mahlukatın sıfatları) aynı isimleri taşısa da Yaratan ile yarattıkları arasındaki ayrılık, yaratılan ile yaratılanın arasındaki ayrılıktan daha yüce ve büyüktür. (İttifak sadece isimlerdedir.) Aynı şekilde Allah subhanehu kendi nefsini Hayy, Alim, Semi, Basir, Melik, Rauf, Rahim diye isimlendirdi ve mahlukatından bazısını hayy (hayat sahibi) diye, bazısını alim (bilen) diye, bazısını semi’(işiten) ve basir (gören) diye, bazısını da rauf (şefkatli) ve rahim (merhametli) diye isimlendirdi. Fakat Hayy (olan Allah), hayy (olan mahluk) gibi; keza alim, alim gibi; semi, semi gibi; Basir, Basir gibi; rauf, rauf gibi ve rahim, rahim gibi değildir.

Allah subhanehu ve teala şöyle buyurdu:
{اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ}

“Allah, kendisinden başka [hak] ilâh olmayandır. Hayy’dir, kayyumdur. (Mahlûkatı koruyup gözetendir)...”[Bakara 255]


{وَتُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَتُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ}

“Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarır...”[Ali İmran 27]

{وَهُوَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ}

“O, Âlimdir, hâkimdir (hikmet sahibidir)”[Tahrim 2]

{وَبَشَّرُوهُ بِغُلَامٍ عَلِيمٍ}

“Onu âlim bir erkek çocuk ile müjdelediler”[Zariyat 28]

{إِنَّ اللَّهَ كَانَ سَمِيعًا بَصِيرًا}

“Şüphesiz Allah, Semi’ (işiten)dir, Basir (gören)dir.”[Nisa 58]

{إِنَّا خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ أَمْشَاجٍ نَبْتَلِيهِ فَجَعَلْنَاهُ سَمِيعًا بَصِيرًا}

“Gerçek şu ki, biz insanı katışık bir nutfeden yarattık; onu imtihan edelim diye, kendisini semi (işiten) ve basir (görür) kıldık.”[İnsan 2]


{إِنَّ اللَّهَ بِالنَّاسِ لَرَءُوفٌ رَحِيمٌ}

“Şüphesiz Allah insanlara karşı raufdur, rahimdir”[Bakara 143]

{لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ}

“Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı Rauf [şefkatli], Rahim [merhametli]’dir.”[Tevbe 128]

Yaratan ve yaratılanların sıfatları arasında isimlerdeki ittifak dışında hiçbir benzerlik yoktur.
_____________________

(1)- Hamed bin Nasır (rh.a) Necd bölgesinin meşhur alim ve davetçilerinden olup Muhammed bin Abdulvehhab (rh.a)’ın talebesidir. Bu okuyacağınız risalenin haricinde “El-Fevakih’ul Uzab” adlı bir risalesi ve başka muhtelif fetva ve risaleleri mevcuttur.

Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 145
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Ynt: et-Tuhfetu'l-Medeniyye fi'l-Akideti's-Selefiyye
« Yanıtla #1 : 08 Haziran 2015, 10:13 »

[Allahın Kitabından Uluvv Sıfatının İspatı]

Ümmetin selefi ve imamları İcma etmiştir ki: Allah Subhanehu ve Teala göklerin fevkinde, arşının üzerindedir ve yarattıklarından ayrıdır. Arş ve onun dışındakiler ona[Allaha] muhtaçtır, O ise, her şeyden Ganidir, arşa ve onun dışındakilere ihtiyacı yoktur. Onun zatında, sıfatlarında ve fiillerinde hiçbir benzeri yoktur.

Kim: “Allahın ilmi, kudreti ve kelamı yoktur, razı olmaz, gazap etmez ve arşının üzerine istiva etmemiştir” derse, Mel’un [lanetlenmiş] bir Muattıladır.1

Kim de: “O’nun ilmi benim ilmim gibi, kudreti benim kudretim gibi ve kelamı benim kelamım gibi, istivası benim istivam gibi ve nuzülü de benim nuzülüm gibidir” derse, şüphesiz ki O; Mel’un [lanetlenmiş] bir Mümessil’dir.2

Bu dediklerinden dolayı tevbe etmeleri istenir, Tevbe ederse istenen budur. Eğer tevbe etmezse din imamlarının ittifakı ile öldürülür.

Mümessil, puta ibadet eder, Muattıl ise ademe [yokluğa] ibadet eder. Kitap ve Sünnette ise hidayet, isabet [doğruya uygunluk] ve doğru yol vardır. Her kim bu ikisine sarılırsa hidayet bulur. Kimde o ikisini terk ederse sapar.

İşte bu Allahın Kitabı başından sonuna kadar, Resulullah [sav]’in sünneti, Sahabe, tabiin vesair imamların sözleri nassen ve zahiren delalet ediyor ki: şüphesiz Allah Subhanehu göklerin üstünde arşının fevkinde, arşının üzerine istiva etmiştir.

Biz bunların bazısını zikredeceğiz:

Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur:


{الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى}
“Rahman, arşa istiva etti.” [Taha 5]

{اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ}

“Gökleri, yeri ve onların arasındakileri altı günde yarattı ve sonra arşa istiva etti.”[ Furkan 59, Secde 4.]

Allah Subhanehu ve Teala kitabında altı yerde arşına istivasını haber vermiştir. Araf, Yunus, Rad, Taha, Furkan, [elim-lam-mim tenzil] Secde ve Hadid surelerinde zikretmiştir.

Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur:


{إِذْ قَالَ اللَّهُ يَاعِيسَى إِنِّي مُتَوَفِّيكَ وَرَافِعُكَ إِلَيَّ}

“Allah buyurmuştu ki: Ey İsa! Seni vefat ettireceğim ve katıma yükselteceğim…” [Ali İmran 55]

{بَلْ رَفَعَهُ اللَّهُ إِلَيْهِ}

“Bilakis Allah onu, kendi katına kaldırmıştır.” [Nisa 158]

{إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ}

“Güzel sözler O’na yükselir. Onları da Allah'a Salih ameller ulaştırır.” [Fatır 10]

{أَأَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ أَنْ يَخْسِفَ بِكُمُ الْأَرْضَ فَإِذَا هِيَ تَمُورُ أَمْ أَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ أَنْ يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِبًا فَسَتَعْلَمُونَ كَيْفَ نَذِيرِ}
“Gökte olanın, sizi yere batırmayacağından emin misiniz? O zaman yer sarsıldıkça sarsılır. Yahut gökte olanın üzerinize taş yağdıran (bir fırtına) göndermeyeceğinden emin misiniz? İşte (bu) tehdidimin ne demek olduğunu yakında bileceksiniz!”[Mülk 16-17]

Firavundan haber verdi, o [Firavun] dedi ki:


{يَاهَامَانُ ابْنِ لِي صَرْحًا لَعَلِّي أَبْلُغُ الْأَسْبَابَ أَسْبَابَ السَّمَاوَاتِ فَأَطَّلِعَ إِلَى إِلَهِ مُوسَى وَإِنِّي لَأَظُنُّهُ كَاذِبًا}

“Firavun: Ey Hâmân, bana yüksek bir kule yap; belki yollara, göklerin yollarına erişirim de Musa'nın İlahı'nı görürüm! Doğrusu ben onu, yalancı sanıyorum, dedi…” [Ğafir/Mü’min 36-37]


Bununla firavun, Musa [as]’ın şu kavlini tekzip etmişti:


(إن الله في السماء) : [Şüphesiz Allah semadadır.]

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

{تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ}
“Kitabın indirmesi, Aziz, Hâkim olan Allah’tandır.” [Zümer, Casiye, Ahkaf]

{تَنْزِيلٌ مِنْ حَكِيمٍ حَمِيدٍ}

“O, Hâkim [hikmet sahibi], Hamid [çok övülen] olan Allah'tan indirilmiştir.” [Fussilet 42]

{قُلْ نَزَّلَهُ رُوحُ الْقُدُسِ مِنْ رَبِّكَ بِالْحَقِّ}

“De ki: Onu, Ruhu’l-Kudus, Rabbin katından hak olarak indirdi.”[Nahl 102]

Allah Teala’nın Hadid suresinde ki şu kavline dikkat et!

{هُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ}

“O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş'ın üzerine istivâ edendir. Yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür”[Hadid 4]


Allah subhanehu’nun: “O, gökleri ve yeri altı günde yarattı…” kavli, mülhidlerin “Âlem kadimdir, daima vardır, Allah onu kudreti ve meşieti ile yaratmamıştır.” Sözlerini iptal eder. Onlardan Rabbin varlığını kabul edenler ise alemin ezelde ve ebedde Rabbin zatından ayrılmayan ve dolayısıyla yaratılmış olmayan bir varlık olduğunu iddia etmişlerdir. Bu İbni Sina ve ona tabi olan mülhidlerin görüşüdür.

Allah subhanehu’nun şu kavli ise: “…Sonra Arşın üzerine istivâ etti…” Muattila’nın görüşünün iptalini kapsar, onlar derler ki: “Arşın üzerinde yokluktan başka bir şey mevcut değildir ve Allah arşın üzerine istiva etmemiştir. Eller ona kaldırılmaz. Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’nin veda haccındaki en büyük toplanma yerinde işaret ettiği gibi parmak ile yukarıya doğru, O’na işaret etmek caiz değildir. Zira O (sallallahu aleyhi ve sellem) “Parmağını semaya kaldırıp onunla insanlara işaret ederek: “Allah’ım şahit ol!” dedi. Bu hadis inşaAllahu Teala yakında gelecek. [Allah subhanehu] bu ayeti kerimesinde bize arşının üzerinde olduğunu haber verdi.

Şüphesiz ki o: “Yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir” dedi. Sonra da “Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir” dedi.

Allah subhanehu ve teala uluvvu, yüksekliği ile beraber yarattıklarından ayrıdır ve nerede olursalar olsunlar ilmiyle onlarla beraberdir.

İmam Malik (rhm) dedi ki:
Allah semadadır, ilmiyle her yerdedir ve hiçbir şey ondan hali değildir.

Nuaym bin Hammad’a
“Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir” ayetinin manasını sordukları zaman dedi ki: “Onun manası: Onun ilmine hiçbir gizlilik, gizli kalmaz şeklindedir.”

Bununla beraber İmam Ahmed, Ebu Zur’a ve bu ikisinin dışındakilerden buna benzer sözler ilerde gelecektir.

Allah Subhanehu ve Teala’nın “Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir” kavli, Onun yarattıkları ile iç içe olduğu manasında değildir. Çünkü lügat bunu gerektirmez. Ayrıca bu ümmetin selefinin ve imamlarının icmasına muhaliftir. Allah’ın mahlukatı üzerinde yarattığı fıtrata muhaliftir. Mesela, Ay Allah’ın ayetlerinden ve O’nun yarattığı şeylerin en küçüklerinden biridir. O semada olmasına rağmen yolcu olanlar ve olmayanlar nerede olurlarsa olsunlar onlarla beraberdir.

Allah Subhanehu arşının üstünde yarattıklarını gözetlemektedir. Onların üzerinde egemendir ve onlardan haberdardır ve O bunun dışında rububiyyetin diğer özelliklerine de sahiptir.

Allah teala yüksek makamların sahibi olduğunu [Mearic 3], meleklerin ve ruhun O’na yükseldiğini [Mearic 4], kulları üzerinde kahredici olduğunu [En’am 18], ve meleklerin üzerlerinde olan rablerinden korktuklarını [Nahl 50] haber verdi.

Allah Teala’nın kullarının fevkinde ve arşının üzerinde olması ile alakalı zikrettiği bütün bu hususlar gerçektir ve hakikatleri üzeredir. Tahrife ihtiyaç yoktur. Fakat yanlış zanlardan da sakınmak gerekir.

Allah Subhanehu ve Teala -şu ayetlerinde olduğu gibi- yarattıklarına yakın olduğunu haber vermiştir:


{وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ}

“Kullarım sana benden sorarlarsa, şüphesiz ki Ben (onlara çok) yakınım…”[Bakara 185]

{وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ}

“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf: 16)


Nebi [sav]’de şöyle buyurmuştur: “Dua ettiğiniz Allah, sizden her birinize bineğinin boynundan daha yakındır.”[ Ahmed, Musned 4/402]

Ve Allah Teâlâ’nın şu kavli:


{مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوَى ثَلَاثَةٍ إِلَّا هُوَ رَابِعُهُمْ وَلَا خَمْسَةٍ إِلَّا هُوَ سَادِسُهُمْ وَلَا أَدْنَى مِنْ ذَلِكَ وَلَا أَكْثَرَ إِلَّا هُوَ مَعَهُمْ أَيْنَ مَا كَانُوا}

“Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O'dur. Beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncısı mutlaka O’dur. Bunlardan az veya çok olsunlar ve nerede olursalar olsunlar mutlaka O, onlarla beraberdir.”[Mücadele 7]

Kitap ve Sünnette, Allahın yakınlığına ve beraberliğine delalet eden delillerden hiçbiri, O’nun uluvvu(yüceliği) ve fevkiyyeti(yukarda oluşu) hakkında zikredilenleri nefyetmez. O subhanehu yakın oluşunda yücedir, yüceliğinde de yakındır.

Ümmetin selefi, Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın, arşın üzerinde göklerinde üstünde olduğuna ve ilmiyle de nerede olurlarsa olsunlar yarattıklarıyla beraber olduğuna ve onların yaptıkları her şeyi bildiği hususunda icma etmiştir.

Hanbel ibni İshak dedi ki: Ebu Abdullah’a (yani İmam Ahmed’e): “ ‘Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir’ ayetinin manası nedir?” denildi. O da: “O’nun ilmi her şeyi kuşatmıştır ve Rabbimiz herhangi bir sınırlama ve niteleme olmaksızın arşın üzerindedir.” dedi.

Bu söz ve de İmam Ahmed’in ve onun dışındakilerin bu konu hakkındaki diğer sözleri ziyadesiyle gelecektir, İnşa Allah.

________________________

(1)- Muattıla: Allah azze ve celle'nin sıfatlarını inkar edenler.

(2)- Mümessil: Allah azze ve celle'nin sıfatlarını mahlukatın sıfatlarına benzetenler.


Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 145
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Ynt: et-Tuhfetu'l-Medeniyye fi'l-Akideti's-Selefiyye
« Yanıtla #2 : 08 Haziran 2015, 10:14 »

[Sünnetten Uluvv Sıfatının İspatı]

Bu konu hakkında, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den varid olan hadislere gelince, bunlar gerçekten çoktur. Bunlardan biriside Müslim’in Sahih’inde geçen, Ebu Davud, Nesai ve bunların dışındakilerin de rivayet ettiği şu hadistir:

- Muâviye İbnu'l-Hakem es-Sülemî  dedi ki:

Cariyeme bir tokat attım. Sonra Rasulullah(s.a.v)’ gelerek bu durumu haber ettim ve benim aleyhime bu işin çok büyük bir iş olduğunu söyledi. Bunun üzerine: “Ey Allah’ın Rasulü onu azad edeyim mi?” dedim. Allah Rasulu: “Evet, onu bana getir” dedi. Sonra onunla beraber Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e geldim. Ona dedi ki: “Allah nerededir?” (Cariye) dedi ki: “Semadadır”. Sonra (Allah Rasulu) dedi ki: “Ben kimim?” (Cariye) dedi ki: “Sen, Allah’ın Resulüsün.” Bunun üzerine (Allah Rasulü) dedi ki: “O’nu azat et, Şüphesiz o müminedir”

Bu hadiste iki mesele vardır:


Birincisi: Bir kişinin başka birisine “أين الله؟” - “Allah nerededir?” demesi.

İkincisi: Soru sorulan kişinin “في السماء” – “Semadadır” demesi.

Kim bu iki meseleyi inkâr ederse, Rasulullah(s.a.v)’i inkâr etmiştir.

- Sahih-i Buhari’ de [geçen hadiste] Enes bin Malik [ra] dedi ki: Zeynep [ra], Nebi [s.a.v.]’in eşlerine karşı övünürdü ve derdi ki:

Sizleri Peygamber(s.a.v) ile kendi ahalileriniz evlendirdi. Hâlbuki beni O'nun ile yedi kat göklerin üstünden Yüce Allah evlendirdi!

Sahihayn da geçen hadiste, Ebu Hureyre'den rivayet etti ki: Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

“Allah mahlûkatı yarattığı vakit; kendi nezdinde arşın üstünde bulunan kitabına muhakkak benim rahmetim, gazabıma galebe çalar (diye) yazmıştır”  dedi
Başka bir lafızda: “Yanında bulunan kitabında kendisi için: Benim rahmetim, gazabıma galebe çalar (diye)  yazmıştır”   şeklinde, başka bir lafızda da: “O, Arşın üzerinde kendi katında yazılıdır” şeklindedir.

Bu lafızların hepsi Buhari ve Müslim’in sahihlerinde geçen sahih hadislerdir.

- Sahihi Müslim de Ebu Musa(r.a.)’dan rivayet edildiğine göre dedi ki: Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) aramızda ayağa kalktı ve şu beş cümleyi söyledi:

“Şüphesiz ki; Allah Azze ve Celle uyumaz, zaten ona uyumak da yakışmaz. Tartıyı indirir ve kaldırır; gündüzün amelinden önce ona gecenin ameli, gecenin amelinden önce de gündüzün ameli yükseltilir. Hicabı nurdur. Eğer onu açmış olsa vechinin nuru, basarının ulaştığı bütün mahlûkatını yakardı.”

- Sahihayn da Ebu Hureyre(r.a.)’den rivayet edildiğine göre dedi ki: Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

“Birbiri ardınca bir takım Melekler geceleri; bir takım Melekler de gündüzleri, sizin aranıza gelirler. Bunlar sabah namazı ile ikindi namazında bir araya toplanırlar. Sonra sizin aranızda geceleyenler semaya çıkarlar. Rableri, kullarının hâllerini pek âlâ bildiği hâlde onlara kullarımı ne hâlde bıraktınız? diye sorar. Melekler:

"Onları namaz kılarken bıraktık. Kendilerine vardığımızda dahi namaz kılarken bulduk; derler.”
dedi.

- Ebu'd-Derdâ'dan rivayet olunmuştur; dedi ki: Rasulullah (s.a)'ı şöyle derken işittim:

"Sizden kimin bir tarafı ağrırsa veya bir kardeşi, ona hastalığından dolayı müracaat edecek olursa;

“Ey gökteki Rabbimiz, ismin münezzehtir. Rahmetin gökte olduğu gibi emrin de hem gökte hem de yerdedir. Rahmetini yere de indir. Bizim günahlarımızı ve hatalarımızı bağışla. Sen temiz kimselerin Rabbisin. Şu ağrıya rahmetinden bir rahmet, şifandan bir şifa indir.” diye dua etsin. Ağrıdan kurtulur." Ebu Davud tahric etmiştir.

- Sahihayn da geçen Mi’rac kıssasının anlatıldığı mütevatir hadiste:

“Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem), Rabbine [svt] varıncaya kadar gökleri sema sema geçti ve ona yakınlaştırıldı ve çok yakın oldu. O’na elli vakit namaz farz kıldı. Allah (celle celaluhu)  ile Musa(a.s.) arasında durmadan gidip geldi. Rabbinin katından Musa(a.s.)’ın yanına indi ve Musa(a.s.) O’na sordu: “Üzerine kaç [vakit] farz kıldı?” ve Nebi(a.s.), O’na haber verince Musa(a.s.) dedi ki: “Rabbine dön ve hafifletmesini iste.”

- Buhari Sahihinde, Kitabu’t-Tevhid babında Enes(r.a.) hadisi olan İsra hadisini zikretti. Dedi ki:

“Sonra Cibril, Muhammed'i, ancak Allah'ın bilmekte olduğu şeylerle bu katın üstüne çıkardı. Nihayet Sidretu'l-Müntehâ'ya geldi. Rabbu'l-îzzet olan Cebbar da yaklaştı ve daha çok yaklaşmak istedi de nihayet (bu suretle O, Peygamber'e) iki yay kadar veya daha yakın oldu da' Allah, kuluna vahyettiğini vahyetti' (en-Necm: 8-9) Allah O'na vahyettiği şeyler içinde, ümmetinin üzerine her gün ve gecede elli vakit namazı da vahyetti. Sonra oradan aşağıya indi, nihayet Musa'nın yanına ulaştı. Mûsâ O'nu biraz alıkoydu ve:
— Yâ Muhammed! Rabb'in Sana neyi ahdetti? diye sordu.
—  Rabb'im bana her gün ve gecede elli namaz emretti, dedi. Mûsâ:
— Sen'in ümmetin buna güç yetiremez, geri dön de Rabb'in Sen'den ve ümmetinden bunu hafifletsin! dedi.
Bunun üzerine Peygamber, Cibril'e yöneldi de, sanki bu konuda Cibril'le istişare etmek istiyor gibiydi. Cibril kendisine:
— Evet, istersen bunu iste! diye işaret etti.
Akabinde Cibril O'nu Cebbâr'ın huzuruna doğru yükseltti. Peygamber dedi ki: "Cebbar olan Allah, evvelki durduğu makamında idi:
— Ey Rabb'im! Bizden bunu hafiflet dedi…” Buhari bu hadisi zikretti.

- Sad bin Muaz, beni Kurayza hakkında, “savaşanları öldürür, çocukları ve kadınları köle yaparsın ve mallarını ganimet olarak alırsın” diye hükmettiğinde Nebi(s.a.v) “Muhakkak ki onlar hakkında yedi göğün üstündeki Melik’in hükmü ile hükmettin” dedi. Başka bir lafızda : “Yedi sema üstündekinin” şeklindedir. Bu kıssanın aslı sahihaynda geçmektedir. Hadis, Bu siyakıyla Muhammed bin İshak’ın Meğazi bölümünde geçmektedir.

- Sahihaynda geçen Ebu Said hadisinde dedi ki:

“Ali bin Ebu Talib, Nebi(s.a.v.)’e toprağı üzerinde bir altın külçe gönderdi. Alî ibn Ebî Tâlib (radiyallahu anh) Rasûlullah'a karez ile tabaklanmış bir deri içinde, henüz toprağından arıtılmamış altın cevheri göndermişti. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bu altın cevherini şu dört kişi arasında paylaştırdı: Uyeyne bin Hısn ibn Bedr, Akra' ibn Habis, Zeydu'l-Hayl, dördüncüsü ya Alkame ibn Ulâse veya Âmir ibnu't-Tufeyl idi. Peygamber'in sahâbîlerinden bir kişi:
—  Biz buna onlardan daha layıktık, dedi. Bu söz Rasûlullah'a erişince:
— "Siz bana güvenmiyor musunuz? Hâlbuki ben gökyüzündekilerin bile eminiyim! Sabah akşam bana gökyüzünün haberi geliyor!" buyurdu.”

- Ebu Davudun Süneninde Cubeyr b. Mut’im dediki: Bir bedevi Rasulullah(s.a.v)’a gelerek:

“Ey Allahın Rasulu! Kuraklıktan nefesler kesildi, çoluk çocuğu açlık kavurdu, hayvanlar helak oldular. Rabbinden bize yağmur yağdırmasını iste! Bunu yapman için Allah’ı sana, seni de Allah’a aracı kılıyoruz” dedi. Bunun üzerine Rasulullah(s.a.v): “Subhanallah! Subhanallah!” diye Allah’ı tenzih etmeye başladı. O kadar çok tekrar etti ki sahabelerin endişeden yüzleri sarardı. Sonra Rasulullah (sa.v) bedeviye: “Yazık sana! Allahu Tealayı biliyor musun? Allahu Tealanın şanı böyle şeyler için çok yücedir. Allahu Teala hiçbir mahlukata aracı kılınmaz. O, semavatın üstündeki arşın üzerindedir. İşte O böyledir. Gerçekten Arşı, O’nun ile binitlinin, binit üzerinde ses çıkarması(gıcırdama) gibi ses(gıcırdama) çıkarır.” Bunu Zehebi nakletmiştir.

Bu hadisi, Zehebi Uluvv kitabında, Muhammed bin İshak’tan nakletmiştir.

Zehebi dedi ki: [Bu hadis gerçekten garibtir. İbni İshak isnadıyla rivayet ettiği zaman Meğazi konusunda hüccettir.1 Onun rivayetlerinde münker ve acaib şeyler vardır. Allah en iyisini bilir. Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) bunu dedi mi yoksa demedi mi? Allah(azze ve celle)’ın benzeri hiçbir şey yoktur. O’nun celali büyüktür. İsimleri takdis edilir. Ondan başka ilah yoktur.

Arşın zatında çıkan gıcırtı, semerde hâsıl olan gıcırdama cinsindendir. O, arşın ve semerin sıfatıdır. Onu Allah’ın sıfatı addetmekten Allah’a sığınırız. Sonra, “El-Atît(gıcırdama)” lafzı sabit bir nass ile gelmemiştir.

Bu hadisler hakkında ki görüşümüz: Onların sahih olanlarına, selefin ikrar etmek ve [geldikleri gibi] geçirmek hususunda ittifak ettiği şeylere iman etmektir.

İsnadı hakkında konuşulan veya ulemanın te’vilinde ve kabulünde ihtilaf ettikleri şeylere gelince: Onları açıklamaya kalkışmayız. Bilakis onları olduğu gibi rivayet eder ve durumunu beyan ederiz. Bizim bu hadisi nakletmemizin sebebi Kur’anı kerimin ayetlerine uygun olarak yüce Allah’ın arşın üstünde oluşu ile alakalı mütevatir olarak gelen malumata uygun bir muhteva taşıdığından dolayıdır. ] (Zehebi’nin sözü burada sona erdi.)

- Ebu Davud’un (rhm) “Sünen”i ve İmam Ahmed’in (rhm) “Müsned”inde geçen “Abbas ibn Abdu’l-Muttalib” hadisinde dedi ki: 

"İçinde Allah Rasulü'nün de bulunduğu bir toplulukla beraber Bahta denilen yerde oturuyorduk. Bu sırada kendisine bir bulut uğradı, bu buluta bakarak şöyle dedi:
"Siz buna ne ad verirsiniz?" Sahabe:
"Sehâb (Bulut)" dediler.
Rasulullah:
"Muzne" dedi, onlar da:
"Muzne" dediler.
Rasulullah:
"Enân" dedi, onlar:
" Enân" dediler.

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem):

"Siz gökler ile yer arasındaki uzaklığın ne kadar olduğunu biliyor musunuz?"
diye sordu. Onlar 'Bilmiyoruz' dediler. Rasulullah:

"Doğrusu ikisi arasındaki uzaklık ya yetmiş bir, ya yetmiş iki veya yetmiş üç yıldır, onun üstündeki gökte bir o kadar uzaktadır" dedi. Böylece yedi göğü tümüyle saydı. "Sonra yedinci gökte bir deniz vardır, onun en alt kısmıyla en üst kısmı arasındaki mesafe tıpkı bir sema ile ötekisi arasındaki mesafe kadardır. Sonra bunun üzerinde sekiz ev'al (keçi) vardır ki, bunun tırnaklarıyla (ayaklarıyla) binilecek yeri arasındaki mesafe bir sema ile ötekisi arasındaki mesafe kadardır. Sonra bunların sırtlarında Arş vardır. Bunun en alt kısmıyla en üst kısmı arasındaki mesafe bir sema ile ötekisi arasındaki mesafe kadardır. Allah işte bunun üstündedir." (İbn Mace, Mukaddime: 13, Ebu Davud, Sünnet: 19)

İmam Ahmed şöyle ziyade etti : “Âdemoğlunun yaptıklarından hiçbir şey O’na gizli kalmaz.”

- İmam Ahmed’in (rhm) “Müsned”in de ki Ebu Hureyre hadisinde şöyle geçmektedir:

“Bir adam, Rasulullah(s.a.v)’e acem olan siyah cariyesini getirerek: “Benim mümine bir kölem var.” dedi. Allah Rasulu(s.a.v) cariyeye: “Allah nerede?” dedi. Cariye işaret parmağı ile semaya işaret etti. Allah Rasulu(s.a.v): “Ben kimim?”dedi. Cariye parmağı ile Allah resulüne ve semaya işaret etti. Yani “Sen Allah’ın Resulüsün.” Allah Rasulu(s.a.v): “O’nu azad et, çünkü o müminedir” dedi.”

- Tirmizi (rhm)’ın “Camii”’sinde Abdullah ibn Amr ibnu’l-As (ra)’dan, Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) dedi ki:

“Merhametlilere Rahman olan Allah merhamet eder. Siz yeryüzündekilere rahmet edin ki, semada ki de size rahmet etsin” Tirmizi dedi ki: Bu hadis hasen sahihdir.

- Tirmizi (rhm)’ın “Camii”’sinde İmrân b. Husayn (radiyallahu anh)’dan rivâyete göre, şöyle demiştir:

Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), babama: “Ey Husayn! Bugün kaç ilaha ibadet ediyorsun?” buyurdu. Babam şu cevabı verdi: “Altısı yerde biri gökte yedi ilaha.” Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “İstek, arzu ve korkuların bunlardan hangisinedir?” buyurdu. Babam: “Göktekine” diye cevap verdi. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Ey Husayn! Müslüman olmuş olsaydın sana fayda verecek iki kelime öğretirdim…” Husayn, Müslüman olunca: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bana vaad ettiğin iki kelimeyi bana öğret” dedi. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Şöyle duâ et: Allah’ım bana faydalı olan şeyleri ilham et ve beni nefsimin şerrinden de koru.”

- Müslim (rhm)’ın “Sahih”inde Ebu Hureyre (ra)’dan, Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) dedi ki:

“Nefsim elinde olana yemin ederim ki, eğer bir adam karısını yatağına davet eder de kadın yüz çevirirse, kocası ondan razı oluncaya kadar Semadaki ona gazap eder.”

- Enes b. Malik(r.a.)’dan rivayet edilen uzun şefaat hadisinde Rasulullah(s.a.v) dedi ki:

“Sonra Rabbim Tebârake ve Teala’nın huzuruna girerim , O arşının üzerindedir.” Buhari Sahihinde bu hadisin bazı lafızlarını zikretti: “Rabbimden, O’nun dar’ında(yerinde) izin isterim. Onun üzerine bana izin verilir.”

- Müslim’in isnadı ile sahih olan Ebu Hureyre(ra) hadisinde dedi ki: Rasulullah(s.a.v) şöyle dedi:

“Allah(c.c.)’ın gezici melekleri vardır. Zikir meclisleri ararlar. Zikir meclisi buldukları zaman onlarla beraber otururlar. Ayrıldıkları zaman rablerine yükselirler.” Bu hadisin aslı sahihi Müslim’dedir. Onun lafzı (şu şekildedir): “Ayrıldıkları zaman göğe yükselirler. Allah azze ve celle onları en iyi bilen olduğu halde onlara: “Nereden geliyorsunuz?” diye sorar…”

Bu konu hakkındaki hadisler gerçekten çoktur. Bu cevap, onları açıklamak için yeteri kadar geniş değildir. Zikrettiklerimiz, Allah’ın kendisine hidayet ettiği ve doğruyu gösterdiği kimseye kâfidir. Allah’ın kendisi için fitne istediği kimseye gelince, onun için bundan başka bir çıkış yolu yoktur. Bilakis, delillerin çokluğu onun şaşkınlığı ve sapıklığından başka bir şeyi artırmaz. Tıpkı Allah Teâlâ’nın şu kavillerinde olduğu gibi:


{وَلَيَزِيدَنَّ كَثِيرًا مِنْهُمْ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ طُغْيَانًا وَكُفْرًا}


“Andolsun ki sana Rabbinden indirilen, onlardan çoğunun azgınlığını ve küfrünü arttırır.” [Maide 64 ve 68]

{وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ وَلَا يَزِيدُ الظَّالِمِينَ إِلَّا خَسَارًا}

“Biz, Kuran’dan öyle bir şey indiriyoruz ki o, müminler için şifa ve rahmettir; zalimlerin ise yalnızca ziyanını artırır.” [İsra 82]

{يُضِلُّ بِهِ كَثِيرًا وَيَهْدِي بِهِ كَثِيرًا}


Allah azze ve celle şöyle buyurdu: “[Allah onunla] birçok kimseyi saptırır, birçoklarını da doğru yola yöneltir.” [Bakara 26]

{وَأَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَتْهُمْ رِجْسًا إِلَى رِجْسِهِمْ وَمَاتُوا وَهُمْ كَافِرُونَ}

“Kalplerinde hastalık olanlara gelince, onların da inkârlarını büsbütün artırır ve onlar artık kâfir olarak ölürler.” [Tevbe 125]

{قُلْ هُوَ لِلَّذِينَ آمَنُوا هُدًى وَشِفَاءٌ وَالَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ فِي آذَانِهِمْ وَقْرٌ وَهُوَ عَلَيْهِمْ عَمًى أُولَئِكَ يُنَادَوْنَ مِنْ مَكَانٍ بَعِيدٍ}


Allah subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurdu: “De ki: O, inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifadır. İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur'an onlara kapalıdır. Onlara (Sanki) uzak bir yerden bağırılıyor.” [Fussilet 44]
_______________________________

1- Siyer sahibi İbn İshak tedlisle yani hadis işitmediği kimselerden işitmiş gibi nakletmekle suçlanan bir ravidir. Bundan dolayı ancak kopuksuz bir senedle rivayet ettiği kesin olan hadisler itibara alınır. Sema’yı (işitmeyi) açıkça tasrih etmediği rivayetler kabul edilmez.

Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 145
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Ynt: et-Tuhfetu'l-Medeniyye fi'l-Akideti's-Selefiyye
« Yanıtla #3 : 08 Haziran 2015, 10:14 »
[Keyfiyet Hakkında Sözler]

Şüphesiz ki, Allah’ın yarattıklarının uluvvunda(üzerinde) olduğunun ispatıyla alakalı Kitap ve sünnet nassları varid olmuş hatta bunlar tevatür derecesine ulaşmıştır. Şüphesiz O, keyfiyetini ancak kendisinin bildiği, Celaline layık bir istiva ile semavatının üstünde arşının üzerine müstevidir (istiva etmiştir).

Şayet birisi “(Allah) Arşının üzerine nasıl istiva etmiştir?” şeklinde sorarsa,
Ona Rabîa, Mâlik ve diğerlerinin söyledikleri şu söz söylenir: “İstiva malumdur. Keyfiyeti meçhuldür. Ona iman etmek vaciptir. Onun keyfiyeti hakkında soru sormak bidattir.”

Aynı şekilde “Rabbimiz nasıl nüzul eder?” dediğinde, “O[‘nun zatı] nasıldır?” denilir. O :“Ben O’nun keyfiyetini bilmiyorum.” dediğinde ise ona: “Biz de O’nun nüzulünün keyfiyetini bilmeyiz.” deriz.

Sıfatın keyfiyetini bilmek için (sıfatın sahibi olan) mevsufun keyfiyetini bilmek gerekir. Çünkü sıfata dair ilim, mevsufa dair ilmin bir dalıdır. Allah’ın zatının keyfiyetini bilmediğin halde benden nasıl Allah’ın arşa istivasının, nüzulünün ve konuşmasının keyfiyetini talep edersin?

Sen, O'nun gerçekten var olan ve hiçbir benzeri olmayan kemal sıfatlar gerektiren bir zâtının olduğunu kabul ediyor isen, O’nun istivası, nüzulü ve kelamı da gerçekten vardır ve mahlûkatın istivasına, kelamına ve nüzulüne benzemez. Şüphesiz Allah Teâlâ’nın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde hiçbir benzeri yoktur. O'nun nasıl diğer zâtlara benzemeyen hakikî bir zâtı varsa, bu zât diğer sıfatlara benzemeyen hakikî sıfatlarla da muttasıftır. Sıfatlar hakkında söylenenler, zat hakkında söylenenlerin fer’idir. O’nun zatı mahlûkatın zatlarına benzemez ve Yaratanın sıfatları mahlûkatın sıfatlarına benzemez.

İnsanların pek çoğu sıfatların çoğunun veya ekseriyetinin ya da tamamının yaratılmışların sıfatlarına benzediğini vehmederler, sonra da bu anlayışını nefyetmek ister ve sakıncalı durumlara düşerler.

Onlardan bazıları: Nasslardan anladığını yaratılmışların sıfatlarına benzetir ve nassların delâlet ettiği hususun temsil (yani mahlukata benzetmek) olduğunu zanneder.

Bazıları da: İlimsiz bir şekilde bu sıfatları Allah’tan nefyetmekte ve Rabbe lâyık olan kemal sıfatları ve Celalin özelliklerini inkâr etmekte ve Allah’ın azametine ve celaline layık olan ilahi sıfatlardan, Allah ve resulünun ispat ettiklerini inkâr etmektedirler.

Bazıları da: Rabbi cansızların veya ma’dûm (var olmayan) şeylerin sıfatları ile noksan bir şekilde vasf ederek, Rabbe müstahak olan kemal sıfatları da ta’til (işlevsiz) etmiş ve O’nu noksan ve ma’dûm olan şeylere benzetmiş olurlar.

Allah’ın sıfatlarına delalet eden nassları işlevsiz kılmakta ve bunların delalet ettiği şeyi (Allah'ın) yaratılmışlara benzetilmesi olarak görmekle Allah'ın kelâmında ta'til ve temsili bir araya getirmekte ve Allah'ın isimleri ve ayetleri hususunda mülhid konumuna düşmektedir.

Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 145
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Ynt: et-Tuhfetu'l-Medeniyye fi'l-Akideti's-Selefiyye
« Yanıtla #4 : 08 Haziran 2015, 10:15 »
[İstiva ve Manası]

Mesela, nasların tamamı, Allah(Tebareke ve Teala)’nın yücelik, yaratılmışların üstünde olmak ve Arş'a istiva etmek ile vasıflanmasına delâlet eder. Kitap veya Sünnet'te, Allah(c.c.)  “âlemin içinde veya dışında değildir”, “âlemden ayrı veya iç içe değildir” diye vasıflanmamıştır. Vehme düşen kimse, Allah Arş'a istiva etmekle vasıflandığında O'nun istivasının:"Ve size bineceğiniz(istiva edeceğiniz) gemiler ve hayvanlar var etmiştir." (Zuhruf 43/12-13) ayetinde geçtiği üzere insanın gemi veya hayvan üzerine binmesi(istiva etmesi) gibi olduğunu zanneder. Allah hakkında ve de sıfatları hakkında cahil olan bu kimseye; Allah Arş'a istiva etmişse, gemiye veya hayvana binen kimsenin bunlara muhtaç olduğu gibi, Allah da Arş'a muhtaçmış gibi gelir. Hâlbuki Allah Teala bunlardan yüce ve büyüktür.

Bilakis, O’nun arşa ve onun dışındaki şeylere ihtiyacı yoktur. Ve arş da onun dışındaki her şey de Allah’a muhtaçtır. Allah’ın arşa istivasından O’nun arşa muhtaç olduğu nasıl vehmedilebilir?! Allah Teala bunlardan yüce ve mukaddestir.

Allah'ın âlemin bazı kısımlarını diğerlerinin üstünde (tabaka tabaka) yarattığı ve üstte olanı alttakine muhtaç kılmadığı bilinmektedir. Meselâ; Hava yerin üstündedir ve yerin kendisini taşımasına muhtaç değildir; bulut yerin üstündedir ve onun kendisini taşımasına muhtaç değildir; gökler yerin üstündedir ve onun tarafından taşınmaya muhtaç değildirler. Yücelerin Yücesi her şeyin Rabbi ve sahibi, hâkimi olan Allah, yarattığı her şeyin üstünde (yukarısında) olunca bu, yarattıklarına ve Arş'ına muhtaç olmasını nasıl gerekli kılar ki? Ya da yarattıklarından yüce olması, yaratılmışlar hakkında bile zorunlu olmadığı halde O'nun için bu ihtiyacı nasıl zorunlu kılabilir?

Tıpkı Allah (celle celaluhu)’nun şu kavli:
{أَأَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ أَنْ يَخْسِفَ بِكُمُ الْأَرْضَ فَإِذَا هِيَ تَمُورُ}

“Gökte olanın, sizi yere batırıvermeyeceğinden emin misiniz? O zaman yer sarsıldıkça sarsılır" (Mülk 67/16)

Ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şu kavlinde olduğu gibi:
“Semada bulunanın emini olduğum halde bana güvenmez misiniz?"

Ve yine Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) hastaya yapılacak rukye ile ilgili hadiste şöyle buyurmuştur:
"Ey semada olan Rabbimiz Allah, ismin mukaddestir.”

[Bundan sonra] Her kim bu naslardan Allah (subhanehu ve teala)’nın semavatın içinde bulunduğunu vehmederse işte o, ulemanın ittifakıyla cahil bir sapıktır. Birisi şöyle derse: Arş semada mıdır? Yoksa yerde mi? Ona denir ki: Semadadır. Eğer: Cennet semada mıdır yoksa yerde mi? Derse: Semadadır denilir ve bu ne Arş'ın ne de Cennet'in semanın içinde olmasını gerektirmez. Sema ile uluvv (yükseklik) kastedilmektedir, ister Feleklerin(göklerin) üstünde isterse altında olsun.”

Allah (subhanehu ve teala) şöyle buyurdu:
{فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ إِلَى السَّمَاءِ}

“[…Artık o kimse] Göğe bir ip atsın…” [Hac 15]

Ve yine şöyle buyurdu:
{وَأَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً طَهُورًا}

“…Ve gökten tertemiz su indirdik.”[Furkan 48]

Allah'ın Yücelerin Yücesi olduğu muhatapların kalplerinde yerleştiğine göre, "O semadadır" sözünden anlaşılan O'nun yüceliklerde ve her şeyin fevkinde (üstünde) olduğudur. Tıpkı Resûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellem) "Allah nerededir?" diye sorduğunda: "Semadadır" diyen cariyenin ifadesi gibi. O özellikle yaratılmış cisimlere ve bunlara hulul etmeye işarette bulunmaksızın yalnızca yüksekte oluşu kastetmiştir.

"Yükseklik" denince bu (ifade) mahlûkatın üstünde olan her şeyi kapsar; bunların üstünde olan her şey de semadadır. Bu, orada O'nu kuşatan, (ihtiva eden) zarf niteliğinde bir varlığın bulunmasını gerektirmez. Zira âlemin fevkinde (üstünde) Allah'tan başka bir varlık mevcut değildir. Aynı şekilde "Arş semadadır" denildiğinde, bundan kasıt Onun(semanın) üzerinde olmasıdır.

Tıpkı Allah (subhanehu ve teala)’nin şu kavillerinde olduğu gibi:
{فَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ}

"Yeryüzünde gezin dolaşın" [Âl-i İmrân 3/137 ve Nahl 36]
 
{فَسِيحُوا فِي الْأَرْضِ}

“Yeryüzünde dolaşın" [Tevbe 9/2] âyetlerin de ve Firavun’un şu sözünde de:

{وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ فِي جُذُوعِ النَّخْلِ}

"... Sizi hurma dallarına asacağım" [Tâhâ 20/71] aynı hususlar geçerlidir. 1

Özet olarak: Her kim: “Allah semadadır” der ve bununla O’nun göğün içinde olduğunu [ve göğün O’nu kuşatıp ihata ettiğini] irade ederse, Muhakkak ki hata etmiştir ve uzak bir sapıklıkla sapmıştır.2
Bundan kim de Allah (subhanehu ve teala)’nın semavatın üstünde, yarattıklarından ayrı olarak, arşının üzerinde olduğunu kasd ederse işte o kimse de isabet etmiştir.


1  Bu ayetlerde zarfiyyet ifade eden “fi” harfi cerri kullanılmıştır ve ayetler ilk bakışta “yeryüzünün içinde” “hurma dallarında” manasını veriyor gibi gözükse de aslında bundan kasıd, “yeryüzünün üstünde” “hurma dallarının üstüne” demektir. Şu halde nasslarda Allah hakkında arşta, semada gibi ifadelerin kullanılması Onun arşın veya göğün içinde olduğu anlamına gelmez, bilakis üstünde olduğu anlamına gelir. Misal verilen bu ayetlerden anlaşıldığı gibi Arapça’da böyle bir kullanım mevcuttur. Vallahu a’lem.

2 Şeyhin bu sözlerinden Allah göğün içindedir diyenlerin kafir olmayıp sadece sapık ve cahil addedileceği anlaşılmaz, zira sapıklık ve cahillik de neticede kafirlerin vasfıdır ve kafir olmaya engel değildir. Allahın göğün içinde, gök tarafından kuşatılmış olduğu inancı “hulul” yani Allahın mahlukatının içine nüfuz etmesi anlamına gelir ki Şeyh (rh.a) yukarda sarfetmiş olduğu şu sözüyle böyle bir şeyin hulul manasına geleceğine işaret etmiştir: “Allah'ın Yücelerin Yücesi olduğu muhatapların kalplerinde yerleştiğine göre, "O semadadır" sözünden anlaşılan O'nun yüceliklerde ve her şeyin fevkinde (üstünde) olduğudur. Tıpkı Resûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellem) "Allah nerededir?" diye sorduğunda: "Semadadır" diyen cariyenin ifadesi gibi. O özellikle yaratılmış cisimlere ve bunlara hulul etmeye işarette bulunmaksızın yalnızca yüksekte oluşu kastetmiştir.” Hulul inancı ise bütün Müslümanların ittifakıyla küfür ve şirktir ve de hulul ettiği mahluka ilah vasfı vermekle aynı anlamdadır. Bu hususta Şeyhulislam İbn Teymiyye (rh.a) şöyle demektedir:

وأما (النوع الثاني): فهو قول من يقول: بالحلول والاتحاد في معين كالنصارى الذين قالوا: بذلك في المسيح عيسى والغالية الذين يقولون: بذلك في علي بن أبي طالب وطائفة من أهل بيته ...فهذا كله كفر باطناً وظاهراً بإجماع كل مسلم، ومن شك في كفر هؤلاء بعد معرفة قولهم ومعرفة دين الإسلام فهو كافر كمن يشك في كفر اليهود والنصارى والمشركين

“İkinci çeşide gelince bu da Nasara'da olduğu gibi muayyen kişiye hulul ve ittihadı savunanın sözüdür. Hristiyanlar bunu Mesih İsa için iddia ediyorlarken Galiye (aşırı gulat) bunu Ali b. Ebi Talib ve ehli beytinden bir grup için söylüyorlar...
Bütün bunlar, topyekün Müslümanların icması ile zahir ve batini olarak küfürdür. Bunların düşünceleri ve İslâm dini hakkında bilgi sahibi olduktan sonra böylesi kişilerin küfründe şüphe edenler de aynen kâfirdir. Tıpkı Yahudi ve Hristiyanlar ile müşriklerin küfründe şüphe edenlerin kâfir olması gibi.”
(Feteva, 2/367-368; *Külliyat, 2/357-358)

Kadı İyaz da “Şifa”nın son bölümünde küfür söz ve fiilleriyle alakalı açmış olduğu babta “Allahın rububiyetini yahut birliğini inkar eden ya da Allahtan başkasına veya Onunla birlikte bir başkasına ibadeti dile getiren her düşünce küfürdür” dedikten sonra bu açık küfürler arasında Hululiyye fikrini de saymıştır.

Şu halde Allahın göğün içine hulul ettiğini savunan birisi de şüphesiz ki diğer hulul ehli gibi kafirdir.

Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 145
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Ynt: et-Tuhfetu'l-Medeniyye fi'l-Akideti's-Selefiyye
« Yanıtla #5 : 24 Eylül 2015, 13:10 »
[İlim Ehlinin Uluvv Sıfatının İspatında İcması]

Bu, Şeyh Muhammed b. Abdulvehhab(r.h)ın itikadıdır. Bunu Kitap ve sünnet açıklamış ve bu hususta ümmetin selefi ve imamları ittifak etmiştir. Buna itikad etmeyen kişi, Rasulu yalanlayan ve müminlerin yolundan başka bir yola tabi olan biri konumuna düşer. Bilakis o hakikatte, Rabbini tatil ederek(işlevsiz kılarak), nefy(inkar) etmiştir. Onun hakikatte, kendisine ibadet ettiği bir ilahı ve kendisine yönelip, talepte bulunduğu bir Rabbi yoktur. Bunlar cehmiyenin sözleridir.

Allahu Teâlâ kullarını arapları ve acemleri - öyle yaratmıştır ki, Allaha dua ederken kalpleri uluvva(yukarıya) yönelir. Onun için ariflerden bazıları şöyle demiştir: Hiçbir arif yoktur ki Ya Allah! diyen ve dili hareket etmeden önce kalbinde sağa sola sapmadan, yükseklik manası bulmuş olmasın. Bilakis, şeytanın fıtratını değiştirdikleri hariç, İslam ve cahiliye dönemindeki bütün milletleri, Allah bu fıtrat üzere yaratmıştır.

İbn Kuteybe şöyle demiştir: Cahiliyye ve İslam dönemindeki Arap ve acem bütün milletler Allah semadadır lafzının semanın üzerindedir anlamına geldiğini aynı şekilde kabul ederler. O Subhanehu-, kitabı ve Rasulünün(s.a.v) lisanı ile Kendisinin, celaline layık ve büyüklüğüne uygun bir şekilde arşına istiva ettiğini haber vermiştir. Onun arşa ve arşın taşımasına ihtiyacı yoktur. İstiva malum, keyfiyeti ise meçhuldür. Ona iman vacip, hakkında soru sormak ise bidattir. Ümmü Seleme, Rabia ve Malikin dediği gibi. Bu, müslümanların imamlarının mezhebidir. Ta'til ve tahrife sapmamış, selim fıtrat üzere olan Müslümanların genelinin yanında, İstiva lafzının zahiri budur.

İmamlığı, büyüklüğü ve fazileti hakkında ittifak edilen ve etbau tabiinden olan Yezid b. Harun el-Vasiti şöyle demiştir: Herkim, Rahman arşa istiva etti lafzının anlamının, herkesin kalbinde karar kıldığı şeklinden farklı olduğunu iddia ederse, o kimse cehmidir. Allah(c.c.) kullarını, Rablerinin semavatın üstünde olduğu inancı üzere yaratmıştır.

Âlimler, büyük ve küçük eserleri bu babta toplamışlardır. Bu fetva ile alakalı, âlimlerin kendi lafızlarından bazılarını başka yerde zikredeceğiz inşaAlahu Teâlâ. Allahın kitabından, Rasulullahın sünnetinden, ümmetin selefinden olan herhangi birinden, sahabeden, tabiinden ve dinin imamlarından [nakledilen] bu konuya muhalif tek bir harf bile yoktur.

Onlardan hiçbiri Allah semada değildir, Arşın üzerinde değildir, Hiçbir mekânda değildir, Âlemin içinde veya dışında değildir, Bitişik veya ayrı değildir Ona parmak ve benzeri şeylerle hissi olarak işaret etmek caiz değildir dememiştir.

Bilakis, Cabir bin Abdillah -radıyAllahu Teala anhuma- dan sabit olan sahih hadiste, Nebi -Sallallahu aleyhi ve sellem- Arafat gününde, hazır bulunduğu en büyük topluluk içerisinde büyük hutbeyi verdiği sırada: Tebliğ ettim mi? diye buyuruyor, [sahabeler] Evet diyorlardı. Bunun üzerine parmağını semaya kaldırıyor ve sonra onlara çeviriyor ve Allahım şahit ol! diye buyuruyordu. Bu hadise, daha önce işaret edilmişti.

Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 145
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
[“(Sıfat Naslarının) Zahiri (Manası) Kastedilmemiştir” Sözünün Manası]

Bil ki, müteahhirunun çoğu şöyle demektedir: “Sıfat ayetleri ve hadisleri hakkındaki selefin mezhebi şudur: Zahirinin kastedilmediğine itikat ederek, geldikleri gibi ikrar etmektir.” Bu lafız mücmeldir(kapalıdır). Sözü söyleyenin, “Zahiri kastedilmemiştir” sözündeki “Zahir” ile muhdeslerin sıfatları ve mahlûkatın özelliklerini kastetme ihtimali vardır. Şüphe yok ki (naslardan) bu kastedilmemiştir. Kim bunu söylerse isabet etmiştir. Fakat bunu nasların zahiri diye adlandırması hatadır. Çünkü bu zahir değildir. Allah(c.c.)’ın mukaddes zatına iman ettiğimiz gibi sıfatlarından sabit olanlarına da iman ederiz. Sıfat, mevsufuna(sıfatlanana) tabidir. Mahiyetini düşünmeden, el-Bari’nin varlığını aklederiz ve mukaddes zatını diğer şeylerden tenzih ederiz. Allah(c.c.) sıfatları hakkındaki kaviller de aynı şekildedir, onların varlığını aklederiz, onları biliriz ve genel manada onları kavrayamadan, benzetmeden, keyfiyetlendirmeden veya yaratıkların sıfatları ile örneklendirmeden –Allah(c.c.) bunlardan büyük ve yücedir- iman ederiz.

Elin manası kudrettir, istivanın manası istiladır, her gece dünya semasına inmesinin manası rahmetinin inmesidir ve bunun gibi şeyleri demeyiz. Bilakis sıfatların hakiki [manada] olduğuna iman ederiz. Zatı hakkında söylenenler, sıfatları hakkında da söylenir. Aynı usul ile ele alınır. Nasıl ki Allah’ın zatını ispat etmek, var olduğunu ispat etmek anlamına gelip, keyfiyetini ispat etmek anlamına gelmiyorsa aynı şekilde sıfatlarını ispat da onların var olduğunu ispattır. Keyfiyetlerini ispat değildir.

Herkim sıfat naslarının manalarının akledilemeyeceğini, Allah ve rasulunun bu naslardan ne murad ettiğini bilinmeyeceğini, onların lafızlarını mana vermeden okunacağını ve tevilini Allah’tan başkasının bilemeyeceğini, { كهيعص }{ حم عسق} { المص}  ayetleri makamında olacağını ve bunun da selefin yolu olduğunu zannederse, işte bunlar isim ve sıfatların hakikatlarını bilen kimseler değillerdir. Allah(c.c.)’ın şu ayetlerinin;


{وَالْأَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّماوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ}
“Kıyamet günü yer, bütünüyle O'nun avucu (kabzası)ndadır; gökler de sağ eliyle dürülüp-bükülmüştür.” [Zümer:67]

{مَا مَنَعَكَ أَنْ تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّ}
“İki elimle yarattığıma seni secde etmekten alıkoyan neydi?” [Sad:75]

{الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى}
“Rahman arşa istiva etti.” [Taha:5]

Ve bunlar gibi olan ayetlerinin hakikatini bilmezler. Bu zan sahibi, selef akidesini bilme hususunda insanların en cahilidir.

Bu zan, ensar ve muhacirin ilklerinin, önde olanlarının ve diğer sahebelerin cahil olmasını gerektirir. Onlar bu ayetleri okuyorlardı, nüzul ve benzeri hadisleri rivayet ediyorlardı fakat bunların manalarını, bunlarla ne kastedildiğini bilmiyorlardı. Bu zan, Rasulullah(s.a.v)’ın konuştuğu bu şeylerin manalarını bilmediği anlamına gelir. Herkim bunun selef akidesi olduğunu zannederse apaçık bir hata ile hata etmiştir.

Bilakis Selef(Allah onlardan razı olsun), Allah(c.c.)’nın isim ve sıfatlarının hakikatlarını isbat ederler ve mahlûkatın misallerinden nefyederler. Onların mezhebi, iki mezhep arasında bir mezheptir. İki dalalet arasındaki hidayettir. Muattıla ve müşebbihe mezheplerinden, sütün çıkışı gibi çıkmıştır.


{مِنْ بَيْنِ فَرْثٍ وَدَمٍ لَبَنًا خَالِصًا سَائِغًا لِلشَّارِبِينَ}

“Fers (yarı sindirilmiş gıdalar) ile kan arasından (gelen), içenlerin boğazından kolayca geçen hâlis bir süt” [Nahl:66]

Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 145
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Ynt: et-Tuhfetu'l-Medeniyye fi'l-Akideti's-Selefiyye
« Yanıtla #7 : 29 Eylül 2015, 14:15 »
[Allah(c.c.) Kendi Nefsini Vasfetmesi ve Rasulullah(Sallahu aleyhi ve sellem) O’nu Vasfetmesi]

Dediler ki: Allah(c.c.)’u kendi nefsini vasfettiği ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) O’nu vasfettiği şekilde tahrif ve ta’til, tekyif ve temsil yapmadan vasfederiz. Bilakis yolumuz, isimlerin ve sıfatların hakikatini ispat edip, mahlûkata benzerlikten nefyetmektir. Ta’til, temsil ve tevil yapmayız. “Allah(c.c)’ın iki eli ve yüzü yoktur, işitmez ve görmez” demeyiz. Aynı şekilde “Onun eli mahlûkatın eli gibi, yüzü mahlûkatın yüzü gibi, işitmesi ve görmesi mahlûkatın işitmesi ve görmesi gibidir.” demeyiz.

Bilakis deriz ki: O’nu zatı gerçektir ve diğer zatlar gibi değildir. Sıfatları da gerçektir, mecaz değildir ve mahlûkatın sıfatları gibi değildir. Yüzü, iki eli, kelamı ve istivası hakkında da aynı şeyleri söyleriz.

O Subhanehu, kendi nefsini kemal sıfatlarla ve büyük niteliklerle vasıflandırmıştır. Kendi nefsini isimlerle isimlendirmiş ve kendi nefsinin fiillerinden haber vermiştir. Allah(c.c.), Kendi nefsini: “Rahman, Rahim”[Haşr:22], “Melik, Kuddus, Selam, Mu’min, Muheymin, Aziz, Cebbar, Mutekebbir” [Haşr:23] ve Esmaul Husna’dan olan diğer isimlerle isimlendirmiştir.

Kendi nefsini İhlas suresinde, Hadid ve Taha surelerinin başlarında ve bunların dışındaki yerlerde geçtiği gibi sıfatlarla vasıflandırmıştır. Kendi nefsini, sevmek, kerih görmek, kızmak, razı olmak, gazaplanmak, eseflenmek(üzülmek), kızmak, gelmek, ulaşmak, Arşın üzerine istiva etmek, ilim ve hayat sahibi olmak, kudret, irade, işitme, görme, yüz ve iki el sahibi olmak, kullarının üzerinde olmak, melekleri kendine yükseltmek ve emri kendi katından indirmek, yakın olmak, Muhsinlerle, sabredenlerle ve muttakilerle beraber olmak ve gökleri sağ elinde dürüp, bükmek ile vasıflandırmıştır.

Rasulu(Sallallahu aleyhi ve sellem) O’nu, dünya semasına inmek, sevinmek ve gülmek, kulların kalplerini, parmaklarından iki parmağı arasında bulundurmak ve bunun dışındaki, kendi nefsini vasfettiği ve Rasulu(Sallallahu aleyhi ve sellem)’in O’nu vasfettiği şekilde vasıflandırmıştır.

Tüm bu sıfatlarda, tek bir yol izlenir. İstiva ve Uluvv sıfatı hakkında ne dediysek, bu sıfatlar hakkında da aynısını söyleriz. Rabb Azze ve Celle’nin sıfatlarından, kitap ve sünnetin söylediklerine iman etmek üzerimize vaciptir. Bu sıfatların, gerçek sıfatlar olduğunu ve zatının diğer zatlara benzemediği gibi bu sıfatların da mahlûkatın sıfatlarına benzemediğini biliriz. O’nun sıfatı, sıfatlara benzemez. Temsil ve ta’til yapmayız. Allah ve Rasulü’nün haber verdiği şeylerin tümüne iman etmek vaciptir. İster onun manasını bilelim isterse bilmeyelim. Ümmetin selefi ve imamlarının ittifakıyla sabit olan hususlar için de aynı şey geçerlidir ki zaten bunların büyük bölümü Kitap ve sünnette nasla sabittir.

Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 145
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Ynt: et-Tuhfetu'l-Medeniyye fi'l-Akideti's-Selefiyye
« Yanıtla #8 : 01 Ekim 2015, 12:22 »
[Müteahhirunun Lafzından Dolayı İhtilâfa Düştükleri Hususlar]

Müteahhirunun ispat(kabul) ve nefiy(red) ederek ihtilâfa düştükleri hususlara gelince: Hiç kimse lafızdan kastedileni anlamadıkça, lafzı kabul veya red edenlere muvafakat edemez. Eğer hak kastediliyorsa, kabul edilir, batıl kastediliyorsa reddedilir. Şayet söylenen hem hak, hem de batılı kapsıyorsa, ne mutlak olarak kabul edilir ne de manası tamamen reddedilir. Bilakis lafızda durup, mana tefsir edilir.

İnsanların cihet, yer kaplama vb. hususlarda ihtilâfı bu kabildendir. İnsanlardan bazıları derki:  “Allah cihette değildir.” Diğerleri de: “Bilakis, O cihettedir” der. Nefy ve ispat hakkındaki bu lafızlar sonradan çıkmıştır. Her iki kesiminde kitap ve sünnetten bir delili yoktur. Sahabenin, tabiinin ve İslam imamlarının sözlerinde de bunlar yoktur. Onlardan hiçbiri  “Allah Subhanehu ve Teâlâ cihettedir” veya “Allah cihette değildir” demedi. Aynı şekilde “O yer kaplar” veya “Yer kaplamaz” demedi.

Bu lafızları söyleyenler, sahih ya da fasid bir manayı kastederler. “Allah cihettedir” diyene şöyle denilir: Bununla neyi kastediyorsun? Allah Subhanehu ve Teâlâ’yı kuşatan ve sınırlandıran bir ciheti mi kastediyorsun? Yoksa yokluk olan bir şeyi, âlemin üstünü mü kastediyorsunuz ki âlemin üstünde mahlûkattan bir şey yoktur.

Eğer mahlûkatın içinde Allah’ı sınırlandıran bir cihetin varlığına kastediyorsan, bu batıldır. Şayet bununla Allah Teâlâ’nın mahlûkattan ayrı olarak onun üstünde olduğunu kastediyorsan, işte bu haktır. Mahlûkattan hiçbir şey O’nu sınırlandıramaz, kuşatamaz ve O’nun üstünde olamaz. Bilakis O, mahlûkatının üzerinde onları kuşatmıştır.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

{وَالْأَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّماوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ}

"Kıyamet günü yer, bütünüyle O'nun avucundadır; gökler de sağ eliyle dürülüp-bükülmüştür. O, onların şirk koşmakta olduklarından münezzeh ve yücedir." (Zümer 39/67)

Sahih hadiste Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
"Kıyamet gününde, Allah yeri avucuna alır ve sağ eliyle gökleri dürer sonra onları sallayarak şöyle buyurur: Melik(hükümdar) benim, hani o yeryüzünün melikleri nerede?"

Mahlûkatın hepsi Allahu Teâlâ’nın avucunda iken, küçük ve hakir olan mahlûkattan biri O’nu nasıl kuşatıp, sınırlandırabilir?

Her kim de “Allah cihette değildir” derse, ona da şöyle denilir: Bununla neyi kastediyorsun? Şayet bununla kendisine ibadet edilen Rab Teâlâ’nın göklerin üstünde olmadığını, kendisine namaz kılınan ve secde edilen İlah’ın arşın üzerinde olmadığını ve Muhammed(s.a.v) zatı ile birlikte O’na yükseltilmediğini kastediyorsa, bu kişi muattıladır. Şayet “Ciheti reddetmekteki kastım, O’nu mahlûkat kuşatamaz” derse, isabet etmiştir. Bizde bunu söylüyoruz.

Aynı şekilde “Allah yer kaplar” diyen kişi eğer mahlûkatın Allah’a mekân teşkil ettiğini ve onu kuşattığını kastederse, hata etmiştir. Şayet mahlûkattan ayrı ve onun üzerinde olmayı kastederse, isabet etmiştir.

“Allah yer kaplamaz” diyen kişi eğer mahlûkatın O’na mekân teşkil etmeyeceğini kastederse, isabet etmiştir. Şayet Allah’ın mahlûkattan ayrı olmadığını, bilakis ne âlemin içinde ne de âlemin dışında olmadığını kastederse, hata etmiştir.

Tüm deliller Allah’ın mahlûkatın üstünde, onlardan yüksekte olduğunu gösterir. Allah, arapları ve çocukları bu fıtrat üzere yaratmıştır. Aynı onları Allah’ın yaratıcı olduğunu ikrar eden bir fıtrat üzerine yarattığı gibi. Ömer b. Abdulaziz’in dediği gibi: “Arapların ve çocukların dini üzere ol!” Yani Allah’ın onları yarattığı fıtrat üzere ol. Şüphesiz Allah kullarını hak üzere yaratmıştır.

Sahih hadiste Nebi(Sallallahu aleyhi ve sellem)’in buyurduğu gibi: “Her çocuk fıtrat üzere doğar.”

Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 145
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
El Sıfatının İspatı Hakkında
« Yanıtla #9 : 07 Ekim 2015, 21:44 »
Fasıl
[El Sıfatının İspatı Hakkında]


Allahu Teâlâ’nın şu kavline gelince:


{يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ}
“Allah’ın eli, onların elinin üstündedir.” [Fetih:10]

Bil ki “el” lafzı kuranda üç şekilde geçmektedir.

Müfred(Tekil); Allahu Teâlâ’nın şu kavlinde olduğu gibi:


{بِيَدِهِ الْمُلْكُ}
“Mülk, O’nun elindedir [Mülk:1]

Tesniye(İkil); Allahu Teâlâ’nın şu kavillerinde olduğu gibi:


{بَلْ يَدَاهُ مَبْسُوطَتَانِ}
“Bilakis, O’nun iki eli de açıktır.” [Maide:64]

{مَا مَنَعَكَ أَنْ تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّ}
“İki elimle yarattığıma secde etmekten seni men eden nedir?” [Sad:75]

Cem’i(Çoğul); Allahu Teâlâ’nın şu kavlinde olduğu gibi:


{عَمِلَتْ أَيْدِينَا}
“Ellerimizin yaptıkları…” [Yasin: 71]

“El” lafzının tesniye(ikil) şeklinde geçtiği yerde, fiil tekil zamir ile zata izafe edilmiş ve “ba”(باء) harfi ile el lafzına geçmiştir.


{خَلَقْتُ بِيَدَيَّ}
“İki elimle yarattığım”[Sad:75]

“El” lafzının cem’i(çoğul) şeklinde geçtiği yerde ise “yapma” fiili ellere izafe edilmiş ve “ba”(باء) harfi ile geçiş yapılmamıştır.

“İki elimle yarattığım” ayetinde, “Ellerimizin yaptıkları…”  ayetindeki gibi bir mecaz ihtimali yoktur.

Şüphesiz herkes “Ellerimiz yaptı” kavlinin “yaptık ve yarattık” manasında olduğunu anlar. Tıpkı şu ayeti anladığı gibi:


{فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ}
“Ellerinizin kazandıklarından…”[Şura:30]

“İki elimle yarattığım” ayetine gelince, şayet bundan kasıt mücerret fiil olsaydı, fiilin manen faile nispetinden sonra “el” lafzı zikredilmezdi. Sonra “el” lafzına “ba”(باء) harfi nasıl eklenir?

Fiilin, ele izafe edilmesi ise el sahibine izafe edilmesi anlamına gelir. “Ellerinizin kazandıklarından…” kavlinde olduğu gibi.

Fiilin zata izafe edilmesine gelince, fiil müfret(tekil) ya da tesniye(ikil) olan “el” lafzına “ba”(باء) harfi ile geçmiştir. Ayrıca el, fiili başlatmamıştır.

Abdullah b. Amr b. As(r.a.) dedi ki:
“Allah(c.c.) sadece üç şeyi eliyle yaratmıştır. Âdemi eliyle yarattı, Firdevs cennetini eliyle dikti ve Tevrat’ı eli ile yazdı.”

Şayet “el” den kasıt “kudret” olsaydı, el ile yaratılma özelliği bu sayılanlara has olmazdı. Âdem(a.s.)’ın bununla, Allah’ın kudreti ile yaratılan herhangi bir şeye üstünlüğü olmazdı.

Nebi(Sallallahu aleyhi ve sellem) sahih hadiste şöyle buyurmuştur:

Ehli Mevkif(Arasat meydanındaki insanlar) Âdem(a.s.)’a gelerek şöyle derler: “Sen insanların babasısın. Allah seni kendi eliyle yarattı. Kendi ruhundan sana üfledi. Meleklerine senin önünde secde ettirdi. Bütün isimleri sana öğretti.”

Âdem(a.s.)’a has olan dört özelliği zikrederler.

Âdem(a.s.), Musa(a.s.) ile tartışırken O’na dedi ki: “Allah konuşmak için seni seçti ve sana eliyle levhaları yazdı.” Başka bir lafızda “Tevrat’ı sana kendi eliyle yazdı.” Bu, hadislerin en sahihlerindendir.

Meşhur bir hadiste şöyle geçmektedir:
“Melekler dedi ki: Ey Rabbimiz! Beni Âdemi yarattın. Yiyorlar, içiyorlar, evleniyorlar, biniyorlar. Dünyayı onlara, ahireti de bize ait kıl. Allahu Teâlâ şöyle buyurdu: İki elimle yarattığım ve ona ruhumdan üflediğim kişinin zürriyetinden salih olanları, “Ol!” dememle oluveren gibi kılmam.”

Şayet “İki elimle yarattığım” kavli, “Ellerimizin yaptıkları…”  kavli ile aynı anlamda olsaydı: Âdem(a.s.) ile nimetler aynı seviyede olurlardı.

Mevkif ashabı şöyle dedi: “Sen insanların babasısın, Allah seni kendi eliyle yarattı.” Onlar iki el ile yaratılmanın Âdem(a.s.)’a has olduğunu ve bu sebeple diğer mahlûkata üstün olduğunu biliyorlardı.

Nebi(Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den sabit olan sahih hadiste:
“Allah gökleri sağ eline, yeri diğer eline alır.”

Nebi(Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den şöyle dedi:
“Allah’ın sağ eli doludur. İnfak ondan herhangi bir şeyi eksiltmez.”

Müslim’in Sahihinde cennet ehlinin en yüksek makamında olanlar için şöyle buyurulmuştur: “İşte bunlar, onlara olan ikramlarımı iki elimle diktiğim ve üzerlerine mühürlediğim kimselerdir.”

Abdullah b. Haris dedi ki: Nebi(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“Allah üç şeyi kendi eliyle yarattı. Âdemi kendi eliyle yarattı, Tevrat’ı kendi eliyle yazdı ve Firdevs cennetini kendi eliyle dikti. Sonda dedi ki: İzzetime yemin olsun ki orada içki bağımlısı ve deyyus bulunmayacak.”

Nebi(Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den gelen olan sahih hadiste:
“Kıyamet gününde yer bir çörek olacak. Onu Cebbar kendi eliyle sizden birinizin seferde çöreğini elden ele çevirdiği gibi, cennet ehline indirmek için çevirecektir.”

Sahihteki merfu hadiste şöyle buyrulmuştur:
“Allahu Teâlâ, gündüz işlediği kötülüklerden dolayı tevbe edenler için gece elini açar. Gece işlediği kötülüklerden dolayı tevbe edenler için de gündüz elini açar.”

Aynı şekilde sahihte geçen başka bir merfu hadiste:
“Şüphesiz ki, adaletle iş görenler, Allah katında nurdan minberler üzerinde Rahman (Azze ve Celle) 'nin sağ elinde olacaklardır. Onun her iki eli de sağdır.”

Ömer b. Hattab(r.a.) şöyle dedi: Rasulullah(s.a.v.) şöyle dediğini işittim:
“Allah Âdemi yarattı. Sonra sağ eliyle sırtını sıvazladı. Sonra oradan zürriyetini çıkardı ve dedi ki: Bunları cennet için yarattım ve bunlar cennet ehlinin ameli ile amel ederler.”

Ebu Hureyre(r.a.)’dan gelen hadiste Nebi(Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Temiz şeylerinden kim ne tasadduk ederse -ki Allah sadece temizi kabul eder- Rahman onu sağ eliyle alır. O, Rahman'ın avucunda dağdan daha iri oluncaya kadar büyür.”   Sahihliğinde ittifak vardır.

Nafi b. Ömer dedi ki: İbn Ebi Muleyke’ye, “Allah’ın eli” hakkında soruldu: “Bir midir yoksa iki midir?” Şöyle cevap verdi: “Bilakis, ikidir.”

Abdullah b. Abbas(r.a.) dedi ki: “Yedi kat gökler ve yedi kat yerler ve onların arasında bulunanlar Allah'ın elinde ancak sizin elinizdeki bir hardal tanesi gibidir.”
 
İbn Abbas(r.a.) ve İbn Ömer(r.a.) dedi ki: “Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir. Sonra onu sağ eline aldı. Her iki eli de sağdır. Daha sonra dünya ve içindeki işlenen amellerden denizde ve karada, ıslak ve kuru ne varsa kendi katında tek tek saydı.”

İbn Vehb Usame’den, O da Nafi’den, O da İbn Ömer’den nakletmiştir ki:
Nebi(Sallallahu aleyhi ve sellem) minberin üzerinde:

{وَالْأَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّماوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ}
“Kıyamet günü yer, bütünüyle O'nun avucundadır; gökler de sağ eliyle dürülüp-bükülmüştür.” [Zümer:67] ayetini okudu ve şöyle dedi: “Avucunun içinde katlı olacaktır. Çocuğun elindeki yuvarlak oyuncağı fırlatması gibi onu fırlatacaktır.”

Bu naslar ki fayda babından azını zikrettik, bu zikrettiklerimiz Allah’ın hidayet ettiği kişiye yeter.


{وَمَنْ لَمْ يَجْعَلِ اللَّهُ لَهُ نُورًا فَمَا لَهُ مِنْ نُورٍ}
“Allah kime nur vermemişse, artık onun için nur yoktur.” [Nur:40]

Fasıl

[Rab Tebareke ve Teâlânın mahlûkatının üzerindeki uluvvu (yüceliği) ve göklerin üzerinde olan şerefli arşının üstünde olmasına dair sahabe, tabiin ve etbau't-tabiinden gelen bazı haberlerin zikri]


İbn Ebi Şeybe, İbn Ömer(r.a.)dan şöyle rivayet etti: Dedi ki:

Rasulullah(s.a.v) vefat ettiği zaman Ebu Bekir(r.a.) şöyle dedi: Ey insanlar! Şayet ibadet ettiğiniz ilahınız Muhammed ise, şüphesiz ilahınız ölmüştür. Şayet ilahınız semadaki (Allah) ise,  şüphesiz ilahınız ölmez. Sonra  şu ayeti okudu:

Muhammed ancak bir resuldür. Ondan öncede resuller geçmişti.  (Şimdi O, Ölür veya Öldürülürse gerisin geriye eski dininizemi döneceksiniz. Kim böyle geri dönerse Allaha hiçbir şekilde zarar vermiş olamayacaktır. Allah şükredenleri mükafatlandıracaktır.) (Ali-İmran:144)

Buhari, Tarihinde İbn Ömer(r.a.)dan şöyle rivayet etti: Ebu Bekir(r.a.) dedi ki: Kim Muhammede ibadet ediyorsa, şüphesiz Muhammed ölmüştür. Her kim de Allaha ibadet ediyorsa ki şüphesiz Allah semadadır, hayat sahibi ve ölümsüzdür.

İbn Ebi Şeybe, Kaystan rivayet etti: Dedi ki: Ömer (radiyallahu anh) Şama geldiğinde bir takım kimseler onu karşıladı. Ömer devesi üzerinde idi. Onu karşılayanlar: Ey Müminlerin Emiri! Bunun yerine bir katıra binsen. Çünkü insanların büyükleri ve ileri gelenleri seni karşılayacaktır. Dediler. Ömer(r.a.): Size burayı göstermeyeyim mi? İş buradandır, deyip eliyle semayı işaret etti.

Osman b. Said ed-Darimi şöyle rivayet etti: Bir kadın, Ömer b. Hattab(r.a.) insanlarla beraber yürürken karşılaştı. Onu durdurmak istedi. O onun için durdu ve ona yaklaştı, eğildi ve sözleri bitinceye kadar bekledi.Bir adam ona:

- Ey Müminlerin emiri, sen bu kocakarı için Kureyşin adamlarını beklettin, dedi.
- Yazık olsun sana! Sen bu kadının kim olduğunu biliyor musun? Dedi.
- Hayır dedi.
- Bu, yaptığı şikâyeti Allahın yedi kat semanın üstünden işittiği kadındır. Bu Salebe kızı Havledir. Allaha yemin ederim akşama kadar yanımdan ayrılmasaydı, o ihtiyacını söyleyip bitirene kadar ayrılmazdım. Sadece namaz vakti gelirse namazı kılardım sonra tekrar onun yanına geri döner ve ihtiyacını görünceye kadar yine beklerdim. Dedi.

İbn Abdilberr İstîâb isimli kitabında dedi ki: Bize Abdullah bin Revaha (r.a)dan sahih bir vecihle şöyle rivayet edildi: O (Abdullah bin Revaha), Bir cariyesine uğradı ve onunla beraber oldu. Karısı onu görünce, O bunu inkar etti. Karısı dedi ki: Eğer sen doğru söylüyorsan Kuran oku. Şüphesiz ki cünüp olan Kuran okuyamaz. Bunun üzerine Abdullah bin Revaha (radiyallahu anh) şöyle dedi:

Şehadet ederim Allahın vaadi haktır ...  Ve kâfirlerin barınağı ateştir

Arş suyun üstünde dolaşmaktadır ... Arşın üzerinde alemlerin Rabbi vardır.

Şiddetli Melekler onu taşır ... İlâhın işaretli melekleri


Karısı Kuranı ezbere bilmiyordu. Bundan dolayı "Ben Allaha iman ettim ve gözümü(n gördüğünü) inkar ettim" dedi.

Darimi (rh.a) İbn Mesuddan (radiyallahu anh) isnadı ile birlikte şöyle rivayet etti: İbn Mesud dedi ki:

Arş, suyun üstündedir, Allah, arşın üzerindedir ve sizin amellerinizden hiçbir tanesi ona gizli kalmaz.

Hafız Zehebi (bununla ilgili) şöyle dedi:

Onu, İmam Ahmedin oğlu Abdullah, İbn Munzir, Taberani, Ebuş-Şeyh, Lâlekâî, Beyhakî, İbn Abdilberr (rh.a) rivayet etmişlerdir ve isnadı sahihtir. 

Abdullah bin Abbas dedi ki:

Her şey hakkında düşünün, Allahın zatı hakkında düşünmeyin. Şüphesiz yedi gökten onun kürsüsüne kadar yedi nur vardır ve Allah onun üstündedir. (Bunu, İmam Ahmedin oğlu Abdullah rivayet etti.)

Darimi şöyle rivayet etti:
İbn Abbas (radiyallahu anh), Aişe (radiyallahu anh) vefat edeceği esnada yanına girmek için izin istediğinde ona şöyle dedi: Allah senin berâatini (suçsuzluğunu) yedi göğün üzerinden indirdi.

Darimi, Nafi (r.a)dan şöyle rivayet etti: Dedi ki, Aişe (radiyallahu anh) şöyle dedi:

 Allah yemin olsun ki, Şayet Osman (radiyallahu anh)ın öldürülmesini isteseydim, onu öldürürdüm. Muhakkak ki Arşının üzerinde olan Allah (subhanehu ve teala), benim onun öldürülmesini istemediğimi biliyor.

Sahihaynde şöyle rivayet edilmiştir: Zeynep (radiyallahu anh) Resulullah (s.a.v)in diğer hanımlarına karşı sizi aileleriniz evlendirdi, beni ise yedi göğün üzerinden Allah (subhanehu ve teala) evlendirdi diyerek iftihar ederdi (övünürdü). Bu daha önce geçmişti.

Bundan başka bir lafzında ise Zeynep (rh.a) şöyle diyordu: Beni Rahman arşının üzerinden evlendirdi. Cebrail ise buna elçilik yaptı ve ben sizin halanızın kızıyım.

Ali bin el-Akmer dedi ki: Mesruk (rh.a) Aişeden (radiyallahu anh) hadis rivayet edeceği zaman Sıddıkın kızı Sıddıka (doğru sözlü), Allahın sevgilisinin sevgilisi, Yedi göğün üzerinden suçsuzluğu ilan edilen derdi.

Katade (rh.a) dedi ki: Ehli kitap dedi ki: Ey Rabbimiz ! Sen göktesin biz ise yerdeyiz. Bizim için razı olduğun veya kızdığın şeyleri nasıl bilelim? (Allah subhanehu) dedi ki: Üzerinizde hayırlılarınız yönetici olduğunda bu sizden razı olduğumun, Şerlileriniz yönetici olduğunda ise bu kızdığımın işaretidir. (Dârimi rahimehullah rivayet etti.)

Süleyman et-Teymi (rh.a) dedi ki: Şayet Allah nerededir? Diye sorulursa, Göktedir derim.

Kabul-Ahbar (rh.a) dedi ki: Allah subhânehu Tevratta şöyle dedi: Ben kullarımın üzerinde olan Allahım ve Arşım bütün yarattıklarımın üzerindedir ve ben arşımın üzerinde kullarımın işlerini tedbir edenim (idare edenim). Onların amellerinden hiçbir şey bana gizli kalmaz.

Mukâtil (rh.a) Allah (svt)nin "Bundan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar O, onlarla beraberdir." [Mücadele 7] kavli ile ilgili şöyle dedi: Allah ilmiyle, onların fısıldamalarını bilir ve sözlerini işitir ve O, arşının üzerindedir, ilmi ile onlarla beraberdir.

Dahhak (rh.a) bu ayet ile ilgili şöyle dedi: Allah arşının üzerindedir ve ilmi ile onlarla beraberdir.


Ubeyd bin Umeyr dedi ki:

Rab Teâlâ gecenin üçte birinde en yakın göğe iner ve isteyen yok mu vereyim, istiğfar dileyen yok mu affedeyim der ve sabah olurken yükselir. İmam Ahmedin oğlu Abdullah tahric etti.

El-Hasen dedi ki:

Rabbinin katına yaratılmışlardan İsrafil kadar yakın olan hiçbir şey yoktur. İsrafil ile Rab Teala arasında yedi hicap vardır ve o hicapların her biri arasında da beş yüz yıllık mesafe vardır. İsrafil ise, bunların altındadır. Başı arşın altında, ayakları ise yedinci göğün üstündedir.

Beyheki, Evzaiye ulaşan sahih bir isnad ile şöyle rivayet etti, Evzai dedi ki:

Biz -Tabiinden pek çok kişi (nin bulunduğu bir zamanda)-: Zikri yüce olan Allah arşının üzerindedir ve Biz, Sünnette Onun sıfatları ile ilgili gelen haberlere iman ederiz. Derdik.

Ebu Ömer ibn Abdilberr (rh.a) et-Temhid isimli eserinde şöyle demiştir:

Kendilerinden tevil ilminin öğrenildiği sahabe ve tabiin alimleri icma ederek Yüce Allahın: Üç kişi fısıldaşmayıversin, muhakkak O, onların dördüncüleridir [Mücadele 7] Buyruğunun tevili hakkında şöyle demişlerdir: O, Arşın üzerindedir. İlmi her yerdedir. Bu konuda sözü delil olarak kabul edilebilecek hiç kimse onlara muhalefet etmemiştir.

Ebu Bekir el-Hallal (rh.a), Kitabus-Sunne isimli eserinde el-Evzâînin (rh.a) şöyle dediğini rivayet etti:

Mekhûl ve Zuhrîye (sıfatlara dair) hadislerin tefsiri soruldu onlar: Geldikleri gibi kabul edin dediler. 

Aynı şekilde Velid bin Müslim (rh.a)da şöyle rivayet etti:

Evzaiye, Malik bin Enese, Süfyan es-Sevriye, Leys bin Sada Rabb tealanın sıfatları ile ilgili gelen haberleri sordum, dediler ki: Geldikleri gibi kabul edin Başka bir rivayette: Keyfiyetsiz olarak geldikleri gibi kabul edin.
Allah onlardan razı olsun onların Geldikleri gibi kabul edin sözleri muattılayı (sıfatların manalarını işlevsiz kılanları), Keyfiyetsiz olarak sözleri ise Mümessileyi (Allahın sıfatlarını mahlukatın sıfatlarına benzetenleri) reddeder.

Mekhul ve Zuhri zamanlarında tabiinin en âlim kişileri idiler. Geriye kalan dördü ise tebei tabiin asrında dinin imamlarıdır. Malik Hicazın, Evzai Şamın, Leys Mısırın ve Süfyan es-Sevri de Irakın imamlarıdırlar. (Allah hepsine rahmet etsin)

El-Evzai (rh.a) dedi ki:

İnsanlar seni reddedecek olsalar dahi sen, selefin rivayetlerine sarılmaya bak. Diğer adamların görüşlerinden onları sözleri ile yaldızlasalar dahi- uzak kal.

Süfyan es-Sevri (rh.a), Allah (svt)nin: Nerede olursanız olun o sizinle beraberdir. Kavli hakkında dedi ki: O ilmi ile (sizinle beraberdir.)

Hallal (rh.a) isnadı ile -ki (isnaddaki) ricalin hepsi imam olan kişilerdir-Süfyan ibn Uyeyneden şöyle rivayet etti:

Rebia bin Ebi Abdirrahmana Allahın Rahman Arşa istiva etti Kavlindeki istiva nasıldır? Diye sorulunca o dedi ki: İstiva bilinen bir şeydir. Keyfiyeti ise akledilemez. Risalet Allahtandır. Resulün görevi de tebliğdir. Bize düşen ise tasdik etmektir.

Bu söz Rebianın talebesi Malikten de rivayet edilmişti. Bunun açıklaması da tıpkı onun gibi ileride gelecek inşaAllah.

Ali ibnul-Medini nin (rh.a) kendisi hakkında Eğer Rükun ile Makam arasında yemin edecek olsam, şüphesiz ben İbn Mehdiden daha alim birisini görmedim diye yemin edeceğim dediği kimse olan Abdurrahman bin Mehdi şöyle der:

Şüphesiz Cehmiyye, Allah azze ve Cellenin Musa (as) ile konuştuğunu ve Arşının üzerinde olduğunu nefyetmek (reddetmek) istiyorlar. Benim görüşüm, onlardan tevbe etmeleri istenir, tevbe ederlerse ne ala. Aksi halde boyunları vurulur.

İbn Hatim (rh.a), Said bin Amir ed-Dabbai (rh.a)den şöyle rivayet etti:

Onun yanında Cehmiyye zikredilince, O şöyle dedi: Onlar (cehmiyye) Yahudilerden ve Hristiyanlardan daha kötü sözler söylediler. Müslümanlar ve diğer din sahipleri icma etmiştir ki: Şüphesiz Allah (azze ve celle) Arşın üzerindedir. Onlar ise dediler ki: Arşın üzerinde hiçbir şey yoktur.

Vasıtda hadis imamlarından biri olan Abbad bin El-Avvam şöyle der:

Bişr el-Merisi ve ashabı ile konuştum ve gördüm ki onların sözlerinin sonu arşın üzerinde hiçbir şey yoktur demeye varıyor. Allaha yemin olsun ki benim görüşüm: Onlarla nikâhlanılmaz ve onlarla mirasçı olunmaz.


İmam Ahmedin Şeyhi, Ali ibn Asim dedi ki:

(Bişr) el-Merisi ve ashabından sakının! Onların sözleri (görüşleri) zındıklıktır. Ben onların hocası ile konuştum; o, semada bir ilahın olduğunu kabul etmiyordu.

Hammad bin Zeyd şöyle dedi:

Cehmiyye(ciler), göğün üstünde hiçbir şey yoktur demek istiyorlar. O (Hammad bin Zeyd), Cehmiyyeye karşı insanların en şiddetlilerindendi.

Vehb bin Cerir dedi ki:

Cehmin ve ashabının görüşlerinden sakının! Onlar, Göğün üstünde hiçbir şey yoktur demek istiyorlar. Bu onlara, İblisin bir vahyidir. Ve bu; küfürden başka bir şey değildir.

İmam eş-Şafiinin arkadaşı Abdulaziz bin Yahya el-Kinani ise şöyle demiştir: Onun Er-Red alel-Cehmiyye isimli bir kitabı vardır ve orada şöyle demiştir:

Allahu Tealanın Rahman Arşa istiva etti ayeti hakkında Cehmin görüşü babı. Cehmiyye, İstevanın manasının İstevla (İstila etti) olduğunu iddia eder

Yine şöyle demiştir: Ona denilir ki: Allahın yarattıklarından herhangi bir yaratık var mıdır ki onun üzerinden Allahın onu istila etmediği (hükümranlığı altına almadığı) bir zaman dilimi geçmiş olsun? Eğer hayır derse ona denilir ki: Kim bunu iddia ederse kafirdir. Yine ona denilir ki: Senin (kendi fasit mezhebine göre) arşın üzerinden Allahın onu istila etmediği (hükümranlığı altına almadığı) bir zaman dilimi geçmiş olduğunu söylemen gerekir. Zira Allah Subhanehu ve Teala, Arşı göklerin ve yerin yaratılışından önce yarattığını, sonra da bunları yaratmasının ardından ona istiva ettiğini haber vermektedir. İşte bu noktada senin (kendi fasit mezhebine göre) göklerin ve yerin yaratılışından önceki zaman diliminde Allah arşı istila etmiş (hükümranlığı altına almış) değildi, demen gerekir. Sonra uluvvun (Allahın yüceliğinin) takriri ve de buna delil getirme hususunda uzunca bir açıklama zikretti.

Buharinin Şeyhi Abdullah bin Zubeyr el-Humeydi dedi ki:    

Kuran ve Sünnetin açıkça dile getirdiği: Bilakis onun iki eli de açıktır(Maide 64) ayeti ve Gökler onun sağ eli ile dürülmüştür (Zümer 67) ayeti gibi Kuran ve Hadislerde buna benzer (sıfat) naslar(ın)a ne bir ekleme yaparız, ne de tefsir ederiz. Kuranın ve Sünnetin durduğu yerde durur ve deriz ki: Rahman Arşa istiva etti.(Taha 5) Kim bundan başka bir şey iddia ederse, o batıl ehli bir cehmidir.

İbn Ebi Hatim rivayet etti, dedi ki:

Bişr bin el-Velid Ebu Yusufa geldi ve şöyle dedi: sen bana kelamı yasaklıyorsun, Halbuki Bişr el-Merisi ve Ali el-Ahvel ve falan kişi kelam ile uğraşıyorlar. Ebu Yusuf: onlar ne söylüyorlar? Deyince Bişr bin el-Velid: Onlar, Allah her yerdedir, diyorlar dedi. Ebu Yusuf adam gönderdi ve: onları yanıma getirin, dedi. Oraya vardıklarında Bişr (el-Merisi) kalkıp gitmişti. Bunun üzerine Ali el-Ahveli ve yaşlı bir adamı getirdiler. Ebu Yusuf yaşlı adama baktı ve ona: Eğer sende bir parça edep görmemiş olsaydım canını yakardım dedi ve sonra verdiği emir üzere o, hapse atıldı. Ali el-Ahvele ise sopa vurdu ve sonra da (teşhir için) dolaştırdı. Ebu Yusufun Bişr el-Merisiyi ise, Allahın arşının üzerinde olmasını inkar etmesinden ötürü tevbeye çağırdığı meşhur bir kıssadır. Onu İbn Ebi Hatim ve başkaları zikretmiştir. Ebu Hanifenin Ashabının öncekileri bu görüştedirler.

Muhammed bin el-Hasen dedi ki: Doğudan batıya kadar bütün fakihler ittifak etmişlerdir ki: Kuranı Kerime ve sika ravilerin Resulullahtan (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah Azze ve Cellenin sıfatları hakkında nakletmiş oldukları hadislere herhangi bir tefsir yapmaksızın, vasfetmeksizin ve teşbihe gitmeksizin iman edilir. Dolayısıyla her kim bunlardan herhangi birini tefsir ederse, Peygamber (sav)in yolunun dışına çıkmış ve cemaatin tamamından ayrılmış olur. Çünkü onlar bu (sıfat nasslarını) vasfetmedikleri (keyfiyet vermedikleri) gibi tefsir de etmediler. Aksine Kitap ve Sünnette ne varsa ona iman ettiler, sonra da sustular. Dolayısıyla kim Cehmin sözünü söyler ise cemaatten ayrılmış olur. Çünkü O Allahı, olmayan bir şeyin sıfatı ile sıfatlandırmıştır.

Yine Muhammed bin el-Hasen Şüphesiz, Allah en yakın göğe iner hadisi ve benzeri hadisler hakkında şöyle dedi:  Şüphesiz bu hadisleri sika kimseler rivayet etmişlerdir. Bizler de bunlara iman ediyor ve bunları tefsir etmiyoruz. Bunu ondan Ebul-Kasım el-Lalekai nakletmiştir.

Süfyan ibn Uyeyneye Allah gökleri bir parmağı üzerinde taşır hadisi ve Kalpler, Rahmanın parmaklarından iki parmağı arasındadır hadisi hakkında sorulunca, O şöyle dedi; Onlar, geldiği gibidir. Onları keyfiyet vermeksizin kabul eder ve naklederiz.

İbn Ebi Hatim kendi isnadı ile Asmaiden şöyle zikretti: (Asmai dedi ki:) Cehmin karısının yanına vardım. Bir adam onun yanında Allah arşının üzerindedir. Dedi. Bunun üzerine kadın dedi ki: Sınırlanmış olan bir şey, sınırlanmış olan bir şeyin üzerinde olur.Asmai dedi ki: Bu kadın, bu sözü ile kafirdir. Bu adam ve karısı için evla olan O, alevli bir ateşte yanacak. Odun taşıyıcı olarak karısı da (ateşe girecek).(Tebbet 3-4) ayetleridir.

İshak ibn Rahaveyh ise şöyle demiştir: O, Şam ehlinin imamı ve İmam Ahmedin bir benzeridir. Ona, Allah Tealanın üç kişi fısıldaşmayıversin muhakkak onların dördüncüleri Odur(Mücadele 7) buyruğu hakkında, sen ne dersin? diye soruldu. Dedi ki: Nerede olursan ol, O sana şah damarından daha yakındır. Ve O, yarattıklarından ayrıdır. Sonra şöyle dedi: Bu hususta (delil bakımından) en üstün ve en sağlam şey, Allah Tealanın Rahman arşa istiva etti (Taha 5) buyruğudur.

Hallal (rahimehullah), Kitabus-Sünne isimli kitabında söyle dedi: İshak ibn Rahaveyh dedi ki: Allah azze ve celle Rahman arşa istiva etti (Taha 5) buyurmuştur. İlim ehlinin icmasına göre; O, arşın üzerine istiva etmiştir ve yedinci arzın en altında denizlerin dibinde olan(lar da dahil olmak üzere) ve başka her yerdeki herşeyi bilir. Tıpkı yedi kat göğün içindekileri ve arşın altındaki her şeyi bildiği ve ilmi ile kuşattığı gibi.   

Kuteybe bin Said dedi ki: Bu (söyleyeceğim); İslam, Sünnet vel-Cemaat arasında imam olan kişilerin görüşüdür: Biz Rabbimizi yedinci kat gökte arşının üzerinde biliriz. Tıpkı Allah celle ve alanın Rahman arşa istiva etti (Taha 5) buyurduğu gibi. Kuteybe; bu zat İslam imamlarından biridir ve hadis hafızlarındandır.

Abdulvehhab el-Varrak dedi ki: Her kim Allahın burada olduğunu iddia ederse o, pis bir cehmi(yeci)dir. Şüphesiz ki Allah, Arşının üzerindedir ve Onun ilmi dünyayı ve ahireti kuşatmıştır. Bu Ondan sahih (bir şekilde gelmiş)tir, ki O, İmam Ahmedin onun hakkında, kendisine senden sonra kime soralım? denildiğinde Abdulvehhaba (sorun) dediği kişidir.

Harice ibn Musab: Cehmiye(ci)ler kafirlerdir. Onların kadınlarına boş olduklarını ve onlara helal olmadıklarını iletin dedi ve Taha (suresinin başın)dan, Rahman arşa istiva etti(Taha 5) Ayetine kadar okudu.

Abdurrahman ibn Ebi Hatim dedi ki: Ben, babama ve Ebu Zuraya Ehli Sünnetin ve de bütün şehirlerdeki kavuştukları alimlerin usul-ü dindeki görüşlerini ve bu hususlarda onların neye itikat ettiklerini sordum. O ikisi bana; Bütün şehirlerdeki Hicaz, Irak, Mısır, Şam ve Yemen- Alimlere yetişmişizdir ki onların görüşleri şöyledir; Şüphesiz Allah Tebareke ve Teala Arşının üzerinde ve yarattıklarından ayrıdır. Kendi nefsini -vasfettiği ve Resulü sallallahu aleyhi ve sellem lisanı üzere keyfiyet verilmeksizin- kendini tavsif ettiği gibidir. Ve O, ilmi ile herşeyi kuşatmıştır. Dediler.

Yine Ebu Zura dedi ki: O, arşının üzerinde istiva etmiştir. İlmi ile her yerdedir. Kim bundan başkasını söylerse, Allahın laneti onun üzerine olsun.

El-Buharinin (rahimehullah) kendisini Müslümanların seyyidi diye isimlendirdiği Ali ibnul-Medini der ki: Ona (İbn Mediniye) Ehli Sünnet vel-Cemaatin İtikadı hakkında ne diyorsun? Denildi. O, şöyle dedi: Kelamı ve Ruyeti (Allah'ın ahirette görüleceğini) ispat ediyorlar ve şüphesiz Allah Arşın üzerine istiva etmiştir, diyorlar. Ona Allah azze ve cellenin Üç kişi fısıldaşmayıversin muhakkak onların dördüncüleri Odur(Mücadele 7) ayeti hakkında ne diyorsun denilince, şöyle dedi: Ayetin öncesini oku. Yani ilmi ile, çünkü şüphesiz ayetin öncesinde Allahın bildiğini görmez misin? Vardır.

Abdullah İbn Mubarek dedi ki: Biz Rabbimizi, yedi göğün üstünde arşına istiva etmiş ve yarattıklarından ayrı olarak biliriz. Cehmiyyenin dediği gibi demeyiz. Bunu İbn Mübarekten en sahih bir isnadla Darimi, Hakim ve Beyheki rivayet etmişlerdir.

Yine İbn Mübarekten sahih olarak şöyle dediği gelmiştir: Biz Hristiyanların ve Yahudilerin sözlerini nakletmeye güç yetiriyoruz, ancak Cehmiyyenin sözlerini nakletmeye güç yetiremiyoruz.

Hafız Nuaym ibn Hammad el-Huzai Allah azze ve cellenin Nerede olursanız olun O, sizinle beraberdir(Hadid 4) buyruğu hakkında: Onun manası; İlmi vasıtası ile Ona hiçbir gizlilik gizli kalmaz, şeklindedir, dedi ve sonra Azze ve Cellenin Üç kişi fısıldaşmayıversin muhakkak onların dördüncüleri Odur(Mücadele 7) ayetini okudu.

Muhammed ibn İsmail el-Buhari dedi ki: Nuaym ibn Hammaddan işittim şöyle diyordu: Her kim Allahı yarattıklarına benzetirse o kafirdir. Her kim de Allahın kendini tavsif ettiği sıfatlarını inkar ederse kafirdir. Onun kendini tavsif ettiği ve Resulünün Onu tavsif ettiği şeylerde teşbih(benzerlik) değildir.



Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 145
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Ynt: et-Tuhfetu'l-Medeniyye fi'l-Akideti's-Selefiyye
« Yanıtla #10 : 17 Mart 2016, 07:18 »

[Dört İmamın(radıyallâhu anhum) Görüşlerinin Zikredilmesi Hakkında Bir Fasıl]

İmam Ebu Hanife(r.a.)’nin Görüşünün Zikri

Beyhaki, Kitabus-Sıfat adlı eserinde Nuaym b. Hammad’dan rivayet eder. Dedi ki: Nuh b. Ebi Meryem’i şöyle derken işittim: Ebu Hanife ilk ortaya çıktığı zaman yanındaydım. Ona Tirmizili bir kadın geldi. (Bu kadın) Cehm ile oturup kalkardı daha sonra Kufe’ye girdi. Etrafında gördüklerimin sayısının en az on bin kişi olduklarını zannediyorum. Bu kadın kendi görüşlerinin kabul edilmesine davet ediyordu. Ona: “Burada akli ilimleri incelemiş bir adam var. Ona Ebu Hanife deniyor. Onun yanına git.” denildi. Kadın yanına gitti. “Sen ki dinini terk ettiğin halde insanlara çeşitli meseleleri öğretiyorsun. Kendisine ibadet ettiğin ilahın nerede?” Dedi. Ebu Hanife sustu. Daha sonra ona cevap vermeksizin yedi gün kaldı. Ardından bir kitap yazmış olarak yanımıza çıktı. Şüphesiz Aziz ve Celil olan Allah yerde değil, semadadır. Bir adam ona: Yüce Allah’ın: "O, sizinle beraberdir" buyruğuna ne dersin deyince, şu cevabı verdi: Bu senin bir kimseye “Ben seninle beraberim” diye yazdığın halde onun yanında bulunmamana benzer. Dedi.

Beyhaki dediki: Ebû Hanîfe rahimehullah’ın Allah Azze ve Celle’nin yerde olmadığını söylemekle âyetin yorumu ile ilgili olarak söyledikleri isabetlidir. Allah-u Teâlâ’nın semâda oluşunu belirtirken de mutlak olarak sem’î delile tabi olmuştur.

Rivayet edilen, meşhur el-Fıkhu’l-Ekber kitabında isnadları ile birlikte Ebû Mutî’ el-Hakem b. Abdullah el-Belhî’den şöyle dediği nakledilir:  Ebû Hanîfe’ye: Ben Rabbim semâda mıdır yahut yerde midir bilmiyorum, diyen kimsenin durumu hakkında soru sordum, o: Bu kişi kâfir olur, çünkü Yüce Allah: “Rahmân Arşa istivâ etmiştir” buyuruyor. O’nun Arşı ise semâlarının üstündedir, dedi. Ben: Böyle bir kimse şöyle der: O’nun Arşa istivâ ettiğini kabul ediyorum, fakat Arş semâda mıdır yoksa yerde midir bilmiyorum, diyorsa hükmü ne olur? dedim.  Şu cevabı verdi: O’nun semâda olduğunu inkâr edecek olursa kâfir olur. Çünkü şüphesiz Allah yüceler yücesindedir(A’la-i İlliyyin) ve O’na dua edilirken eller yukarı kaldırılır, aşağıya değil.

Başka bir lâfızda ise şöyle geçiyor: Ebû Hanife'ye “Rabbim gökte midir, yerde midir bilmiyorum” diyen kimseyi sordum. Kâfir olmuştur, dedi, çünkü Allah  “Rahmân Arşa istivâ etti”buyuruyor, Arşı ise yedi göğün üstündedir. Dedi. Bu lâfzı ondan, bir isnad ile Şeyhu'l-îslâm Ebû İsmail el-En-sâri, Kitâbu'l-Fârûk'ta, rivayet etmiştir.

İmam Ebu Muhammed Muvaffak ed-Din bin Kudame şöyle dedi: Bana Ebu Hanife(rahimehullah)’ın şöyle dediği ulaştı:
“Aziz ve Celil olan Allah’ın semada olduğunu inkar eden kimse kafir olur.”

İşte Ebû Hanife, ashabı yanında meşhur olan bu sözlerine göre, “Rabbim gökte midir, yerde midir bilmiyorum” diyerek tevakkuf eden kimseyi tekfir etmiştir. Artık “gökte değildir” veya “ne göktedir, ne yerde” diyerek O'nun gökte olmasını red ve inkâr eden nasıl olur, orasını sen düşün. Ebû Hanife, o kişinin küfrüne  “Rahmân Arşa istivâ etti” ayetinden ihticac ederek hükmetmiştir.

Allah'ın göklerin üstünde ve Arş'ın üzerinde olduğunu açıklamıştır ve “Arşı göklerin üstündedir” demiştir. Bununla,  “Rahmân Arşa istivâ etti” âyet-i kerîmesinin, Allah'ın Arş'ın üzerinde olduğunu açıkladığını göstermiştir.

Sonra Ebû Hanife, “Arş'ın gökte mi, yoksa yerde mi olduğu konusunda tevakkuf eden” kimsenin de kâfir olduğunu ilâve etmiş ve “Çünkü O'nun gökte olmasını inkâr etmiştir, şüphesiz Allah yüceler yücesindedir(A’la-i İlliyyin) ve O’na dua edilirken eller yukarı kaldırılır, aşağıya değil.” demiştir.

Ebu Hanife’nin ashabı da ondan sonraki Ebu Yusuf ve Muhammed  -Onlardan gelen rivayetleri önceden aktardığımız gibi- aynı görüştedir. Yine Hişam b. Ubeydullah da aynı görüştedir. İbn Ebi Hatim ve Şeyhul İslam’ın isnatlarıyla rivayet ettiklerine göre, Muhammed b. el-Hasen'in arkadaşı Rey kadısı Hişam b. Ubeydullah,  bir adamı cehmîlikten dolayı hapsetmiş. Adam tevbe edince salıvermesi için Hişam'ın yanına getirmişler. “Tevbeden dolayı Allah'a hamdolsun” demiş. Hişam onu imtihan ederek “Allah'ın, arşının üzerinde olup mahlûkatından ayrı olduğuna şehadet ediyor musun?” diye sormuş. Adam, “Şehâdet ederim ki Allah arşının üzerindedir, ama mahlûkatından ayrı olup olmadığını bilmiyorum” demiş. Bunun üzerine Hişam  “Bunu tekrar hapsedin, çünkü tevbe etmemiş” demiş.

Tahavi’nin sözleri ileride verilecek inşa’Allahu Teâla.

Fıkhu’l-Ekber’de Ebu Hanife’den şöyle nakledilir: Allah(s.t.) mahlukatın sıfatları ile nitelendirilemez. O'nun elinden kasıt kudreti veya nimetidir denilemez. Zîra bu takdirde sıfat iptal edilmiş olur. Bu, Kaderiyye ve Mutezile'nin görüşüdür. Bununla beraber O'nun eli, keyfiyetlendirmeksizin O’nun sıfatıdır.

Fıkhu’l-Ekber’de şöyle geçmektedir: “Allah’ın eli, onların ellerinin üzerindedir”(Fetih:10) Yarattıklarının eli gibi değildir. O ellerin yaratıcısıdır. O'nun yüzü yarattıklarının yüzü gibi değildir. O bütün yüzlerin yaratıcısıdır. O'nun nefsi yarattıklarının nefsi gibi değildir. Bütün nefislerin yaratıcısı O'dur. "O’nun benzeri hiç bir şey yoktur. O, işitendir, görendir "(eş-Şura,11)

Yine Fıkhu’l-Ekber’de şöyle geçmektedir: O'nun Kur'ân'da keyfiyetsiz olarak zikrettiği gibi eli, yüzü ve nefsi vardır. O’nun gazabı, rızası, hükmü ve kudreti keyfiyetlendirmeksizin O’nun sıfatlarındandır. O’nun gazabı cezalandırması, rızası da sevabıdır, denemez.

Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 145
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Ynt: et-Tuhfetu'l-Medeniyye fi'l-Akideti's-Selefiyye
« Yanıtla #11 : 20 Mart 2016, 10:35 »
Hicret Diyarının İmamı, İmam Malik b. Enes(radıyallahu anh)’ın Görüşünün Zikri

Abdullah b. Nafi dedi ki: Malik b. Enes şöyle dedi: “Allah semadadır, ilmiyle her yerdedir ve hiçbir şey ondan hali değildir.” Bunu, İmam Ahmed’in oğlu Abdullah rivayet etti.

Ebu’l-Şeyh el-İsbahani ve Ebu Bekir el-Beyhaki, Yahya b. Yahya’dan şöyle rivayet ettiler: Malik b. Enesin yanında bulunuyorduk. Bir adam gelip: “Ey Ebu Abdullah! “Rahman arşa istiva etmiştir.”(Taha:5) Nasıl istiva etmiştir?” dedi. İmam Malik başını öne eğdi ve kendisini ter bastı. Sonra şöyle dedi: “İstiva bilinmeyen bir şey değildir, keyfiyeti ise akledilemez, ona iman vaciptir, onun keyfiyeti hakkında soru sormak ise bid’attır. Seni ancak bir bidatçi olarak görüyorum” dedikten sonra adamın meclisten çıkarılmasını emretti.

Hocası Rabîa’dan da buna benzer sözler gelmişti. Rabîa ve Mâlik'in “istiva bilinmeyen bir şey değildir, keyfiyeti ise akledilemez, ona iman vaciptir” sözleri, diğerlerinin “onları geldiği gibi anlayın, keyfiyetsiz olarak kabul edin” şeklindeki sözlerine uygundur. Her iki sözü söyleyenler “keyfiyetin bilinemeyeceğini” söylemişler, fakat bu sıfatın hakikatini reddetmemişlerdir.

Eğer bu insanlar - Allah'a lâyık olduğu şekilde - istivâ'nın mânasını hiç anlamadan “mücerred bir lafza” inanmış olsalardı, “istiva bilinmeyen bir şey değildir, keyfiyeti ise bilinemez” veya “geldiği gibi anlayın, keyfiyetsiz olarak kabul edin” demezlerdi. Çünkü o zaman istiva bilinen bir şey değil, bilinmeyen bir şey olurdu ve tıpkı alfabe harfleri gibi [anlamsız] olurdu.

Eğer bir lafızdan herhangi bir mana çıkarılamıyorsa, onun keyfiyetinin bilinemeyeceğini söyleme ihtiyacı olmaz. O halde ancak, sıfatlar isbat edildiği zaman keyfiyetlerinin bilinemez olduğunu söyleme ihtiyacı doğar.

Aynı şekilde sıfatları reddeden kimsenin “keyfiyetsiz olarak” demesine gerek yoktur. Eğer selefin mezhebi sıfatları bizzat reddetmek olsaydı, onlar “keyfiyetsiz olarak” demezlerdi. Kim “Allah Arş üzere değildir” derse “keyfiyetsiz olarak” demek gereğini duymaz.

Onların, “[sıfatları] geldiği gibi anlayıp kabul edin” sözleri de bu sıfatların delalet ettiği şeylerinde olduğu gibi bırakılmasını gerektirir. Şüphesiz bu lafızlar bir takım anlamlara delalet edici olarak gelmişlerdir. Eğer bu delaletler reddedilmiş olsaydı, “anlaşılan mefhumların murad edilmediğine itikad ederek lafızları kabul edin” veya “lafızların delalet ettiği sıfatlarla Allah'ın hakikat üzere vasfedilemeyeceğine inanarak lafızları kabul edin” denilmesi gerekirdi. İşte o zaman geldiği gibi anlayıp kabul etmiş olmazdın. Dolayısıyla da sana “keyfiyetsiz” denilmezdi. Çünkü gerçek olmayan bir şeyin keyfiyetini nefyetmek boş bir sözdür.

Zehebi, Malik ve Rabîa’nın naklettiğimiz sözlerini zikrettikten sonra şunları söyler: Bunlar ehlisünnetin görüşüdür. İstivanın keyfiyetini akledemez, hatta bilmeyiz. İstiva kitabında haber verdiği şekilde malumdur ve O’na layık bir şekildedir. Bu hususta ne derine dalmaya kalkışırız, ne de ayağımızı kaydırırız. Öyleyse şöyle olması gerekir yahut şöyle değilse öyle olması gerekir tarzındaki düşüncelere dalmayız. Aksine susarız, selefin durduğu gibi dururuz. Eğer bunun bir tevili olmuş olsaydı, ashabın ve tabiunun bunu beyan etmekte ellerini çabuk tutacaklarını biliriz. Eğer böyle olsaydı onu ikrar edip, olduğu gibi dile getirip, onun hakkında susmalarının onlar için mümkün olmayacağını bildiğimiz gibi, kesin olarak şunu da bilmekteyiz: Allah Celle Celâluhu’nun sıfatlarında bir benzeri yoktur, istivasında da, inişinde de. Zalimlerin söylediklerinden O, çok yüce ve büyüktür.

Velid bin Müslim’in İmam Malikten ve daha fazlasından aktardığı rivayeti önceden geçmişti.

Ebu Hatim er-Razi dedi ki: Meymun bin Yahya el-Bekri nakletti: İmam Malik dedi ki: “Kim Kur’an mahlûktur diyecek olursa tevbe etmesi istenir. Tevbe ederse mesele yok, aksi takdirde boynu vurulur.”

Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 145
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Ynt: et-Tuhfetu'l-Medeniyye fi'l-Akideti's-Selefiyye
« Yanıtla #12 : 27 Mart 2016, 20:21 »
İmam Muhammed bin İdris eş-Şafii(r.a.)’nin Görüşünün Zikri

Şeyhul İslam Ebu’l-Hasan el-Hekari, Ebu Şuayb ve Ebu Sevr’den, onlarda Muhammed bin İdris(rahimehullah)’tan rivayet etmektedir:

“Benim izlediğim ve Süfyân, Mâlik ve buna benzer gördüğüm kimselerin izledikleri sünnete dair söylenecek söz,  Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığına, Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehadeti, Allah’ın semâsı ve Arşı üzerinde bulunduğuna, yarattıklarına dilediği şekilde yakınlaşıp dünya semasına nasıl dilerse öylece ineceğine dair ikrarda bulunup kabul etmektir” deyip, itikada dair diğer hususları zikretmektedir.

İbni Ebi Hatim dedi ki: Yûnus b. Abdüla’lâ’dan, Şâfi‘î’yi şöyle derken dinledim: Sıfatlar ve onlara iman hakkında soruldu. Dedi ki: Allah-u Teâlâ’nın kitabında ve nebisinin ümmetine bildirdiği haberlerde bir takım isim ve sıfatları gelmiştir. Bu hususta kendisine karşı delil ortaya konulmuş Allah’ın yarattıklarından hiç kimsenin bunları reddetmesine imkân yoktur. Çünkü Kur’an bunlarla indirilmiş ve adalet sahibi kişilerin rivayet ettikleri Rasulullah(s.a.v)’ın kavilleri bunları doğrulamaktadır. Eğer bir kimse hüccetin sabit oluşundan sonra muhalefet edecek olursa, o bir kâfirdir. Şayet ona karşı delilin sabit oluşundan önce muhalefet ederse cehaleti sebebiyle mazur görülür. Çünkü böyle bir şeyin ilmi akıl ile elde edilemez, düşünmek ve tefekkür ile de kazanılamaz. Bu husustaki haberler ona ulaşmadıkça, cehaleti sebebiyle böyle bir kişi tekfir edilmez. Bu sıfatları kabul eder ve teşbihini nefyeder. Tıpkı O’nun zatı hakkında teşbihi kabul etmediği gibi: “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir.” (Şûrâ, 42/11)

Şafii dedi ki: “Ebu Bekir Sıddık (radiyallahu anh)'ın halifeliği haktır, buna Allah semada hükmetmiş ve kullarının kalbini bu hak üzere birleştirmiştir.” Şafii’den yapılan alıntı bitti.

Yeryüzünde kaza olunan (yani olacağına hükmedilen) şeyler ve (genel anlamda) kaza meşietine (dilemesine) ve kudretine bağlı olarak Allah Subhanehu'nun fiilidir.

[Şafii] er-Risale’nin hutbesinde şöyle dedi: “Allah'a hamdolsun. O kendini nitelendirdiği gibidir ve yarattıklarının O'nu nitelendirdiği şeylerin üstündedir.”

Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 145
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Ynt: et-Tuhfetu'l-Medeniyye fi'l-Akideti's-Selefiyye
« Yanıtla #13 : 29 Temmuz 2016, 23:07 »
İmam Ahmed bin Hanbelin (radıyallâhu anh) Görüşünün Zikri

Hallal, Kitabus-Sunne isimli eserinde şöyle dedi: Bize Yusuf bin Musa tahdis etti, dedi ki: Bize Abdullah bin Ahmed haber verdi. Babama: Rabbimiz Tebareke ve Teala yedinci kat göğün üstünde arşının üzerinde, yarattıklarından ayrı olmakla beraber kudreti ve ilmi ile her yerdedir öylemi? Dedim. Dedi ki: Evet, Onun ilmine hiçbir şey gizli kalmaz.

Hallal dedi ki: Bize Meymuni haber verdi, dedi ki: Ebu Abdullaha Allah arşın üzerinde değildir diyen birisi hakkında sordum. Bunun üzerine şöyle dedi: Onların sözlerinin hepsi küfrün üzerinde dolanıp durmaktadır.

Hanbel (bin İshak) dedi ki: Ebu Abdullaha


{مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوَى ثَلَاثَةٍ إِلَّا هُوَ رَابِعُهُمْ}
“Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O'dur”(Mücadele 7) ayeti ve

{وَهُوَ مَعَكُمْ}
“O sizinle beraberdir”(Hadid 4) ayetinin manası nedir? Denildi.
 
Dedi ki: Onun ilmi her şeyi kuşatmıştır ve Rabbimiz, hiçbir sınır ve niteleme olmaksızın arşın üzerindedir.

{وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ}
“Onun Kürsüsü gökleri ve yeri kuşatmıştır.” (Bakara 255)

Ebu Talib (Ahmed bin Humeyd) şöyle dedi: Ahmed bin Hanbele, Allah bizimle beraberdir deyip sonrada


{مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوَى ثَلَاثَةٍ إِلَّا هُوَ رَابِعُهُمْ}
“Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O'dur”(Mücadele 7) Ayetini okuyan bir adam hakkında sordum.
Dedi ki: Ayetin sonunu alıp, başını bırakıyorlar. Onlara

{أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ}
“Allah’ın göklerde olan her şeyi bildiğini görmez misin?”  ayetini okuyup ilmi ile onlarla beraber olduğunu niye okumadın? Kaf suresinde
{وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ}
“Biz nefsinin ona ne vesveseler verdiğini biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız”(Kaf 16) diye buyrulmaktadır.

El-Mervezi dedi ki: Ebu Abdullah’a: Bir adam, ben Allah’ın şu buyruğunda dediği gibi derim:

{مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوَى ثَلَاثَةٍ إِلَّا هُوَ رَابِعُهُمْ}
“Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O'dur.”[Mücadele 7] Bende bu kadarını söyler ve bunu aşarak başka bir şey söylemem, diyor. (Bunun hakkında ne dersin?)

Ebu Abdullah şöyle dedi: Bu Cehmiyyenin söylediği bir sözdür.

[e-Mervezi] Dedim ki:

{مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوَى ثَلَاثَةٍ إِلَّا هُوَ رَابِعُهُمْ وَلَا خَمْسَةٍ إِلَّا هُوَ سَادِسُهُمْ}
“Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O'dur. Beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncısı mutlaka O'dur.”[Mücadele 7] buyruğu nasıldır?

Dedi ki: Onun ilmi her yerdedir ve onlarla beraber olan O’nun ilmidir. Ve dedi ki: Ayetin başı buradaki kastın O’nun ilmi olduğuna delildir.

Başka bir yerde şöyle dedi: Şüphesiz Allah Azze ve Celle arşının üzerinde, yedi kat semanın üstündedir. Yerin en alt tabakasının altındakilerini bilir ve şüphesiz O mahlûkatı ile iç içe değildir. O Tebareke ve Teâlâ mahlûkatından ayrıdır, mahlûkatı da O’ndan ayrıdır.

Hallal rivayet ettiği “Cehmiyyeye Reddiye” isimli kitapta dedi ki: Bu kitabı Abdullah bin Ahmed bin Hanbel’in yazmalarından yazdım. Abdullah da bunu babasının yazmalarından yazdı. Kitapta (Cehmiyyenin, Allah’ın arşın üzerinde oluşunu inkâr etmelerinin beyan edildiği bölümde) dedi ki:
Yüce Allah:

{الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى}
“Rahman Arş'a istiva etti.” (Ta-Ha 20/5) buyurmaktadır.
Onlara dedik ki: Allah’ın arşın üzerinde oluşunu inkâr mı ediyorsunuz?

Dediler ki: O, arşın altında olduğu gibi yerin yedinci tabakasının altında, göklerde ve yerdedir.

Ahmed dedi ki: Dedik ki: Müslümanlar, Rablerinin azametinden hiçbir şeyin bulunmadığı birçok mekân biliyorlar. Vücudunuz, iç organlarınız, tuvaletler ve kirli mekânlarda O’nun azametinden hiçbir şey yoktur. Allah Azze ve Celle bize semada olduğunu haber vermiş ve şöyle buyurmuştur:

{أَأَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ أَنْ يَخْسِفَ بِكُمُ الْأَرْضَ}
“Semada olanın sizi yere geçirmeyeceğinden emin misiniz?” (el-Mülk 67/16-17)
{إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ}
“Güzel sözler O'na yükselir.” (Fatır 35/10)
{إِنِّي مُتَوَفِّيكَ وَرَافِعُكَ إِلَيَّ}
“Muhakkak seni vefat ettirecek olan Ben'im ve seni Bana yükselteceğim.” (Al-i İmran 3/55)
{بَلْ رَفَعَهُ اللَّهُ إِلَيْهِ}
“Bilakis Allah onu (İsa'yı) kendi nezdine yükseltmiştir.” (en-Nisa 4/158)

Zikredilen kitapta(Cehmiyyeye Reddiye) yine şöyle dedi: Sapık Cehmiyye Allah’ın arşın üzerinde oluşunu inkâr etti.
Dedi ki: Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:

{الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى}
“Rahman arşa istiva etti” (Ta-Ha 20/5)
{ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ}
“Sonra Arşa istiva etti.”(A’raf 54)
Kur’an’dan delilleri nakletti ve sonra şöyle dedi:

{وَهُوَ اللَّهُ فِي السَّمَاوَاتِ وَفِي الْأَرْضِ}
“O göklerde de, yerde de Allah'dır.” (el-En'am 6/3) kavli ise şu anlamdadır: O, göktekilerin de yerdekilerin de İlahı'dır. O, Arş’ın üzerindedir, ilmi ise Arş’ın aşağısını da kuşatmıştır; İlminin ulaşmadığı hiçbir yer yoktur; İlminin bir yere ulaşıp diğerine ulaşmaması diye bir durum söz konusu değildir. Bu, Allahu Teâlâ’nın şu kavlinde açıklanmıştır:
{لِتَعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا}
“Böylece Allah'ın her şeye Kadir olduğunu ve her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz.” (Talak 65/12)

İmam Ahmed dedi ki: Elinde, içinde bir şey olan şeffaf camdan yapılmış bir bardak bulunan bir adam düşünün, âdemoğlu bu bardağa baktığında onu ihata eder(her tarafını görür). Ama âdemoğlu o bardağın içinde değildir. Allah Subhanehu da -en yüce mesel Allah'ındır- yaratıklarının içinde olmadığı halde, onların hepsini ilmen ihata eder.

Dedi ki: Cehmiyye, Yüce Allah’ın:

{مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوَى ثَلَاثَةٍ إِلَّا هُوَ رَابِعُهُمْ}
“Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O'dur.” (el-Mücadele 58/7) kavlini Te’vil ederek: Allah Azze ve Celle bizimle beraberdir ve bizim içimizdedir, derler.

Onlara deriz ki: Haberi, başından kopuk naklediyorsunuz. Haber Allah’ın ilminden bahisle başlamakta ve onunla son bulmaktadır.

Ahmed dedi ki: Eğer bir Cehmiyecinin: Allah her yerdedir, bir yerde olurken başka bir yerde olmaması söz konusu değildir, dediğinde, aslında Allah hakkında yalancı olduğunu anlamak istersen, ona şöyle söyle:

[Yaratılan] Şey değil midir? Evet, diyecektir. O zaman şunu söyle:

Allah yarattığı şeyi yaratırken, onları Kendi içinde mi yarattı, yoksa Kendi dışında mı?

Cevabı üç görüşten biri olacaktır.

Şayet, Allah’ın mahlûkatı Kendi içinde yarattığını iddia ederse, küfre sapar. Çünkü insanların, cinlerin, iblisin ve şeytanların Allah’ın içinde olduklarını iddia etmiş olur.

Şayet, onları Kendi dışında yaratıp, sonra onların içine girdiğini iddia etse, yine küfre sapmış olur. Çünkü Allah’ın, kirli, pis her mekâna girdiğini iddia etmiş olur.

Şayet, onları Kendi dışında yaratıp, sonra onların içine girmediğini söylerse, diğer bütün görüşlerinden dönmüş olur ki Ehl-i Sünnet'in görüşü de budur.

Ahmed dedi ki: Cehmiyyeye şöyle söyleriz: Allah’ın her mekânda olduğunu iddia ediyorsunuz o halde Allah Azze ve Celle’nin

{فَلَمَّا تَجَلَّى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا}
“Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça etti.” (el-A’raf 7/143) buruğundan haber verin. İddia ettiğiniz gibi dağ da mı? Şayet iddia ettiğiniz gibi dağda ise o zaman ona tecelli etmezdi. Bilakis Allah Subhanehu arşın üzerindedir. Bir şeye tecelli eder fakat o şeyin içinde olmaz. Dağ ise daha önce görmediği bir şeyi görmüştür.[Yani Allah’ı görmüştür ve buna dayanamayıp parçalanmıştır.]

İmam Ahmed’in “Cehmiyyeye Reddiye” isimli kitabından yaptığımız nakil bitti.

Hallal, Hanbel’den rivayet etti. Dedi ki: Ebu Abdullah yani Ahmed bin Hanbel Dedi ki: Allah’ın keyfiyetsiz, sınırsız ve vasfedenin ulaşabileceği bir sıfat ya da sınırlandıranın ulaşabileceği bir sınır olmaksızın arşın üzerinde olduğuna iman ederiz. Allah’ın sıfatları O’ndandır ve O’na aittir. O kendi nefsini vasfettiği gibidir. Gözler onu bir sınırla veya bir limit ile idrak edemez.

Hanbel dedi ki:
“Şüphesiz Allah Subhanehu dünya 'semasına nüzul eder.”
“Şüphesiz Allah ahirette görülecek”
“Şüphesiz Allah ayağını koyar”
Bunlar ve bunlara benzer hadisler hakkında Ebu Abdullah’a soruldu. Ebu Abdullah dedi ki: Bunlara iman eder, tasdik ederiz. Bunlardan herhangi bir şeyi reddetmeyiz. Resulün getirdiklerinin hak olduğunu biliriz. Allah’ın kavilleri reddetmeyiz. Kendi nefsini vasıflandırdığından fazlası ile vasıflandırılamaz. Sınırlandırılamaz ve limitlendirilemez.

{لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ}
“Benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir.” (Şura 11)

Hanbel, Ahmed’den başka bir yerde şöyle dedi: Zatı (O’nun benzeri hiçbir şey yoktur), Kendisini vasıflandırdığı şeyler gibidir. Allah, kendisi hakkındaki sıfatları mücmel[kapalı] kıldı, sonra kendi nefsi için sıfatları belirledi. “O’na benzetilen bir şey yoktur.” Sıfatlarının bir sınırı yoktur ve kendi nefsini vasıflandırdığı şeyler dışında bir malumat yoktur. Dedi ki: O işitendir, görendir. Ölçülmeksizin ve sınırlandırılmaksızın. Vasıflandıranlar, O’nun sıfatına ulaşamaz. Bu konuda Kuran’ı ve hadisi aşmayız.

Şöyle denildiği gibi deriz: Kendi nefsini vasıflandırdığı gibi vasfederiz ve bunu aşmayız. Kur’an’ın, muhkemi ve müteşabihi ile birlikte hepsine iman ederiz. Çirkin görülmüş bir fenalık sebebiyle O’nun sıfatlarından birini izale etmeyiz. Kendi nefsini vasfettiği kelam, nüzul, kıyamet gününde kulları ile baş başa kalıp, Kendi perdesi altına alması, bunların hepsi Allah Subhanehu ve Teala’nın ahirette görüleceğini gösterir. Bütün bunları sınırlandırmak bid’attır. Kendi nefsini vasfettiği şeyler hariç sıfat vermeksizin ve sınırlandırmaksızın bir teslimiyet [gerekir]. İşitendir, görendir, daima kelam sahibidir, bilendir, bağışlayandır.


{عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ}
“Gizliyi ve açığı bilendir.”[En’am:73]
{عَلَّامُ الْغُيُوبِ}
“Gaybleri bilendir”[Maide:116,109 ve başka ayetler]

Bunlar, kendi nefsini vasfettiği, inkar edilmeyen, reddedilmeyen sıfatlardır. O sınırlama olmaksınız arşın üzerindedir. Şu buyruğunda söylediği gibi:

{ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ}
“Sonra arşa istiva etti”[A’raf:54]
{لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ}
“Benzeri hiçbir şey yoktur”[Şura:11]
{خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ}
O “her şeyin yaratıcısıdır”[En’am:102 ve diğer ayetler] ve O İşitendir, Görendir, sınırlandırmaksızın ve takdir edilmeksizin. Bu hususta Kur’an ve hadisi aşmayız. Allah(c.c.), Cehmiyye ve Müşebbihenin dedikleri şeylerden yücedir.

Ona[İmam Ahmed’e] denildi ki: Müşebbihe hakkında ne dersin?

Dedi ki: “[Allah’ın] Görmesi benim görmem gibi, eli benim elim gibi, ayağı benim ayağım gibidir” şeklinde söyleyen kimse, Allah’ı mahlûkatına benzetmiştir.

[İmam Ahmed’den yapılan nakiller] Bitti.

İmam Ahmed (rahimehullah)’ın bu konu hakkındaki sözleri çoktur. Şüphesiz o, Cehmiyye ile imtihan olmuştur. Allah ondan ve dinin imamları olan kardeşlerinden razı olsun.

Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 145
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Ynt: et-Tuhfetu'l-Medeniyye fi'l-Akideti's-Selefiyye
« Yanıtla #14 : 23 Ağustos 2016, 18:17 »
Fasl

Daha önce geçtiği şekilde biz, Şeyhu’l-İslam Muhammed bin Abdilvehhab’ın (Allah kavuşma günü Firdevs’e yerleştirsin) akidesini açıklamıştık. O’nun ve ona tabi olanların akidesinin, sahabe ve tabiinden olan önceki iki neslin ve diğer din imamlarının akidesi olduğunu da beyan etmiştik ki Allah onların bütün dünyada aydınlıklarını artırdı ve onları sonrakiler için doğruluk lisanı kıldı.

Bundan sonra; Şeyhimiz –Allah ona ve etbaı’na rahmet etsin-: Allah (subhanehu ve teala)’yı kendisini nitelendirdiği ve Resulü’nün onu nitelendirdiği şekilde, Kur’an’ı ve Hadisi aşmadan nitelendirirler. Çünkü onlar tabi olanlardır, bid’at çıkartanlar değil. (Sıfatları) Keyfiyetlendirmezler, (kulların sıfatlarına) benzetmezler ve tatil (iptal) etmezler. Bilakis, Sıfatlar hakkında Kuran’da sözü geçenlerin hepsini ispat ettikleri gibi, sünnette sika ravilerden bu konu ile ilgili gelenleri de ispat (kabul) ederler. Onlar, o sıfatların teşbihten ve tatilden münezzeh olan hakiki birer sıfat olduğuna inanırlar. Tıpkı Allah (Subhanehu ve Teala)’nın teşbihten ve tatilden münezzeh hakiki bir zatı bulunması gibi. Onların nezdinde sıfat hakkında konuşmak, zat hakkında konuşmak gibidir. Şüphesiz ki O’nun diğer zatlara benzemeyen hakiki bir zatının olması gibi, O’nun sıfatları da diğer sıfatlara benzemeyen hakiki birer sıfattır.

İşte bu, selef imamlarının ve diğer din imamlarının akidesidir ve O (Akide), Teşbihçilerin (Allah’ı kullara benzetenlerin) ve Tatilcilerin (sıfatların manasını işlevsiz kılanların) sahip oldukları itikada muhaliftir. Ve O “Fışkı ile kan arasından (çıkan) içenlerin boğazından kolayca geçen hâlis bir süt” (Nahl 66) gibidir; iki taraf arasında vasat, iki sapıklık arasında hidayet ve iki batıl arasında hak olandır.

Cevabın başında akidemizi beyan edip buna dair kitap ve sünnetten bazı deliller naklettik, bunun ardından bir fasıl açıp; bunu teyid eder mahiyette söylediklerimizi doğrulayan sahabe, tabiin ve tebe-i tabiinden gelen bazı nakilleri de zikrettik. Çünkü onlar, dinin ışıkları ve dünyanın önderleridirler. Yine onlar fasih bir dile sahiptirler ve dilleri de Arapçadır. Şüphesiz ki sahabeler (radıyallâhu anhum), bizzat Kur’an’ın indirilişine şahit oldular, onu bize naklettiler ve tefsir ettiler. Muhakkak ki Onlar, bunu nebilerinden (sallallahu aleyhi ve sellem) aldılar ve Tabiinde onlardan bu şekilde aldı. Onlar sahabeden Kur’an’ın lafızlarını manaları ile birlikte öğrendiler ve onlardan Kur’an’ın indirilişini (lafzını) naklettikleri gibi açıklamasını da naklettiler. (Bununla beraber) sıfatlar hakkında gelen hadisleri de naklettiler ve onları sıfat inkârcılarının tevil ettiği gibi tevil etmediler. Bilakis o sıfatları, tatilcilerin tatilinden ve teşbihçilerin teşbihlerinden uzak bir biçimde, Âlemlerin Rabbi için hakiki bir sıfat olarak ispat ettiler.

Şüphesiz ki Sahabe (radıyallâhu anhum), kalbi olarak bu ümmetin en çok itaat edenleri, ilmi olarak en derin olanları ve yapmacığa sapmaktan ve böylece kendilerini külfetlere sokmaktan en uzak olanlarıydı. Onlar ümmetin önderleri ve kapalılıkları aydınlatanlardırlar. Bu sebeple Müslümanlar da onların rehberliklerini izleyerek hidayet bulurlar ve onların menhecini takip ederler.

Biz; sahabenin, tabiinin ve onlara tabi olanların sözlerini zikrettik. Bu bölümden hemen sonra bir fasıl açarak söylediklerimizin ve de onlara nispet ettiklerimizin sıhhati iyice açığa çıksın ve de amacı hakkı bulmak olan kişi imamların tek bir akide üzere icma ettiklerini ve de selefi salihine tabi olduklarını bilsin diye mezheplerine tabi olunmuş dört imamın sözlerini de zikretmiştik. Bu söylediklerimiz iyice açığa çıkınca ve kabul ettiğimiz şeyler iyice aydınlanınca bu cevabı onlardan sonra gelen alimlerin bazı sözleriyle bitirmeyi uygun buldum.

Şüphesiz ki bu zikrettiğimiz itikad, Ehli Sünnet ve’l Cemaat itikadının bizzat kendisidir ki onların öncekileri de sonrakileri de bu itikad üzerinde toplanmışlardır. Çünkü onların icması, kendisine muhalefet edilmesinin caiz olmadığı kat’i bir icmadır. (Buna muhalefet etmek) Nasıl caiz olabilir ki; ona Kur’an nasları ve nebevi sünnet şahit olmuştur. Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygamber'e karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir.” (Nisa 115)


Fasıl

İmam, Doğunun Hafızı, Şeyhu’l İslam, Osman b. Saîd ed-Dârimî, en-Nakdu alâ Bişri’l-Merîsî adlı eserinde – Zehebi dedi ki: O bir cilt kadardır ve onu Ebû Hafs b. el-Kavvâs’tan dinlemiş bulunuyoruz- dedi ki: 

Müslümanların söz birliği ettiklerine göre şüphesiz Allah göklerinin üstünde Arşının üzerindedir. Kıyamet gününden önce yeryüzüne inmez. Müslümanlar, kıyamet gününde kulları arasında hüküm vermek ve onları hesaba çekmek için ineceğinden ve inişinden dolayı gökyüzünün yarılacağından şüphe etmemişlerdir. Yine Müslümanlar, Allah’ın dünyevi işlerden bir şey için kıyamet gününden önce yeryüzüne inmeyeceği noktasında da aynı şekilde şüpheye düşmemişlerdir. İnsanlara ceza olarak gelen şeyin de, ancak O’nun emri ve azabı olduğunu yakinen bilmişlerdir. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:

{فَأَتَى اللَّهُ بُنْيَانَهُمْ مِنَ الْقَوَاعِدِ}

"Allah, binalarının temellerinden geldi[yıktı]"[Nahl:26] Buradaki ancak O’nun emri ve azabıdır.

Bu kitaptaki başka bir yerde, hululdan bahsetti ve şöyle dedi: Yazıklar olsun sana! Bu görüş mü Allah’ı kötülüklerden daha iyi tenzih eder yoksa şöyle söyleyen bir kişinin görüşü mü: O, kemali, cemali, azameti ve şanı ile göklerinin üstünde Arşının üzerindedir. Yaratılanların hepsinin üzerindedir. En yüce ve en üst mekândadır. O yer ki, orada insan olsun cin olsun hiçbir yaratık yoktur. Bu iki topluluktan hangisi, Allah’ı ve mekânını daha iyi biliyor ve O’na daha fazla tazim ve saygı gösteriyor?

Bu kitapta dedi ki: O’nun ilmi, Arşının üzerinden onları kuşatmıştır ve görmesi onlara nüfuz etmiştir. O, kemali ile Arşının üstündedir. Yeryüzü ile kendisi arasındaki mesafenin uzaklığına rağmen, yeryüzündekileri bilir.

Başka bir yerde dedi ki: Kur’an, Allah’ın kelamıdır. O’nun sıfatlarından bir sıfattır. [Kelamı] Ondan çıkmasını dilediği şekilde çıkmıştır. Allah; kelamı, ilmi, kudreti, saltanatı ve tüm sıfatları ile beraber mahlûk değildir ve de kemali ile birlikte arşının üzerindedir.

Başka bir yerde, ruh ve kabzedilmesi hakkındaki uzun Bera bin Azib hadisini zikretti. Onda[Hadiste şu şekilde geçmektedir]: “[Ölünün] Ruhu yükseltilir nihayet yedinci kat semaya ulaşır” ve hadisi zikretti. Sonra şöyle dedi: Allahu Teâlâ’nın şu kavlinde:
“Gök kapıları onlar için açılmaz”[A’raf:40] Allah’ın semanın üstünde olduğuna dair açık bir delalet söz konusudur. Şayet semanın üstünde olmasaydı, ruh ve ameller yükselmezdi, semanın kapıları bir kavim için kapanmaz, başkaları için de açılmazdı.

Başka bir yerde dedi ki: Lakin şöyle deriz: Azim bir Rab ve büyük bir meliktir. Göklerin ve yerin nurudur. Göklerin ve yerin ilahıdır. Onun dışındaki mekânlarda değil de, yedinci kat semanın üstündeki azim ve mahlûk olan arşın üzerindedir. Kim O’nu bu şekilde bilmezse, O’nu ve arşını inkâr etmiş olur.

Dedi ki: Müslümanların ve kâfirlerin sözleri, Allah’ın semada olduğu hususunda birleşmiştir. Merisi ve ashabı dışındakiler, hatta buluğa ermemiş çocuklar bile O’nu bu şekilde bilirler. Ve Husayn hadisini nakletti: “Kaç ilaha ibadet ediyorsun?” Dedi ki: “Altısı yeryüzünde, biri de semada.” Nebi sallallahu aleyhi ve sellem dedi ki: “Kendisine isteyerek yöneldiğin ve kendisinden çekinerek korktuğun kimdir?” Dedi ki: “Semada olan.”

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in cariyeye söylediği “Allah nerededir?” kavli hakkında da şöyle söyledi: Bu hadiste, “O her yerdedir.  Allah nerede diye nitelendirilemez. Bilakis “O nerededir?” şeklinde söylemek mümkün değildir.” diyen bir kimsenin yalanlanması söz konusudur.  Allah mahlûkatından ayrı olarak göklerinin üstündedir. Herkim O’nu bu şekilde bilmezse, kendisine ibadet etmiş olduğu ilahını bilmiyordur.

Bu sözlerin hepsi Osman bin Said’in bahsedilen kitabında geçmektedir. Ebu’l-Fadl el-Karrâb dedi ki: Biz Osman b. Saîd gibisini görmedik. Osman da kendisi gibisini görmüş değildir. Edebiyatı İbnu’l Arabiden, fıkhı el-Buveyti’den, hadisi Yahya b. Ma‘in ve Ali İbni’l-Medini’den tahsil etti. İlim ehli onu övmüştür.

Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 145
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Ynt: et-Tuhfetu'l-Medeniyye fi'l-Akideti's-Selefiyye
« Yanıtla #15 : 25 Ağustos 2016, 13:09 »
İmam Hâfız Ebû Îsâ et-Tirmizî, el-Câmi’ adlı eserinde Ebû Hureyre’nin rivayet etmiş olduğu –Zehebi bunun münker bir hadis olduğunu söylemiştir-  “Şayet sizden biri, bir ip ile sarkacak olursa Allah’ın üzerine düşer” hadisini zikrettikten sonra şunları söylemektedir: Bunun manası Allah’ın ilminin üzerine düşer.

Dedi ki: Allah’ın ilmi, kudreti ve saltanatı her yerdedir. O, kitabında kendisini vasfettiği gibi arşın üzerindedir.

Ebû Hureyre’nin rivayet ettiği “Şüphesiz Allah sadakayı kabul eder, onu sağı ile alır” hadisi hakkında şöyle dedi: Bu hadis ve buna benzer diğer sıfat hadisleri ve Rab Tebareke ve Teâlâ’nın dünya 'semasına nüzulü hakkında ilim ehlinden birçok kimse şöyle demiştir: Bu hususta rivayetler sabittir. Biz buna iman ettiğimiz gibi, herhangi bir vehme de kapılmayız, nasıl diye de sormayız. Aynı şekilde bu Mâlik’ten, İbnu Uyeyne’den ve İbnu’l-Mübârek’ten rivayet edilmiş, onların bu hadisler hakkında şöyle dedikleri nakledilmiştir: Onları keyfiyetlendirmeksizin kabul ediniz.

İşte sünnet ve cemaat ehlinden olan ilim adamlarının görüşü budur. Cehmiyye mensupları ise bu rivayetleri kabul etmeyerek, bu bir teşbihtir, deyip bunları ilim ehlinin açıkladıklarından başka türlü açıklamış ve şöyle demişlerdir: Allah Âdem’i eliyle yaratmamıştır. Burada elin manası nimettir!

İshâk b. Râhûye dedi ki: Teşbih, ancak “elimin benzeri bir el” veya “elim gibi bir el” veya “benim işitmem gibi bir işitme” denildiği takdirde söz konusu olur. İşte bu teşbihtir. Ancak Allah’ın dediği şekilde el, işitme, görme denilirse ve “Nasıl?” diye sorulmazsa, “işitmenin benzeri” ve “işitmesi gibi” lafızlar kullanılmazsa, bu sıfatlar hakkında teşbih olmaz. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:

{لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ}

“Benzeri hiç bir şey yoktur. O, işitendir, görendir.” (Şura 11)

Bunların hepsi, Tirmizi’nin sözleridir.


Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 145
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Ynt: et-Tuhfetu'l-Medeniyye fi'l-Akideti's-Selefiyye
« Yanıtla #16 : 27 Ağustos 2016, 10:18 »
İmam Ebu Cafer bin Cerir et-Taberi kitabında (Sarihu’s-Sunne) dedi ki: Kişi için Rabbinin, Arşın üzerine istiva ettiğini bilmesi yeterlidir. Kim bunu aşacak olursa, o kişi ziyan eder, hüsrana uğrar.

Tefsiru’l Kebir'de dedi ki: Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:
{ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ}
“Sonra arşa istiva etti”[A’raf:54]  Dedi ki: Yüksek oldu ve yükseldi [manasındadır].

Allahu Teâlâ’nın

{ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاءِ}

“Sonra semaya yöneldi[istiva etti]”[Fussilet:11] buyruğu ile ilgili olarak, er-Rebî’ b. Enes’ten, bunun yükseldi anlamına geldiğini rivayet etmiştir.

Allahu Teâlâ’nın

{وَقَالَ فِرْعَوْنُ يَاهَامَانُ ابْنِ لِي صَرْحًا لَعَلِّي أَبْلُغُ الْأَسْبَابَ أَسْبَابَ السَّمَاوَاتِ فَأَطَّلِعَ إِلَى إِلَهِ مُوسَى وَإِنِّي لَأَظُنُّهُ كَاذِبًا}
“Firavun: ‘Ey Haman, bana yüksek bir kule yap; belki yollara erişirim. Göklerin yollarına erişirim de Musa'nın ilahını görürüm! Doğrusu ben onu, yalancı sanıyorum’ dedi.”[Ğafir:36,37]  buyruğu hakkında dedi ki: [Firavun] Diyor ki: “Doğrusu ben Musa’nın, gökte bir rabbi olduğu ve Musa’yı bize gönderdiği iddiası hususunda, yalancı olduğunu sanıyorum.”  Onun tefsiri, [sıfatların] ispat[ı] üzerine, selefin kavilleri ile doludur.

Kitabında (et-Tabsîr fî Me‘âlimi’d-Dîn) dedi ki: İlmiyle Allah’ın sıfatlarına dair bir haberi idrak eden bir kimse hakkında söylenecekler şunlardır: Bu da Allah’ın semi ve basir olduğunu haber vermesine benzer. O’nun: “Aksine O’nun iki eli açıktır” buyruğunda belirttiği üzere iki elinin bulunduğunu, “Rabbinin vechi (yüzü) baki kalır” buyruğunda belirttiği gibi bir vechi (yüzü) olduğunu, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in: “Nihayet İzzetin Rabbi, ona ayağını koyar” buyruğunda belirttiği gibi ayağının bulunduğunu, “Allah’ın huzuruna, Allah ona güldüğü halde çıkar” buyruğunda belirttiği gibi güldüğünü, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in bu konudaki haberi dolayısıyla O’nun dünya 'semasına indiğini, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in buyruğunda geçen: “Rahmân’ın parmaklarından iki parmak arasında bulunmayan hiçbir kalp yoktur” buyruğunda haber verdiği üzere parmağının olduğunu haber vermesine benzer. Belirttiğim bütün bu hususlar ve Allah’ın kendi zatını ve Rasûlünün O’nu vasfettiği benzeri hususları -ki bunların gerçek bilgileri, düşünce ve görüşlerle tespit edilemez- bilmediği için hiçbir kimseyi tekfir etmeyiz. Ancak bunlara dair bilgi ona ulaştıktan sonra (onları inkâr etmesi) hali müstesnâ.

Bu sözleri, Ebu Ya’la kitabında[İbtalu’t-Te’vil] ondan rivayet etmiştir.

Her kim selefin sözlerini bilmek isterse ki onun tefsirinde onlardan bahsedilmiştir, şu ayetlerin tefsirlerindeki sözlerini incelesin.

{فَلَمَّا تَجَلَّى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ}
“Rabbi o dağa tecelli edince”[A’raf:143],
{ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ}
“Sonra arşa istiva etti”[A’raf:54],
{تَكَادُ السَّمَاوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْ فَوْقِهِنَّ}
“Gökler neredeyse üstlerinden çatlayacak”[Şura:5]

İmamların imamı Ebu Bekr Muhammed b. İshak b. Huzeyme dedi ki:

Allah’ın, yedi kat semasının üzerinde mahlûkatından ayrı olarak Arşa istiva ettiğini kabul etmeyen bir kimse, tövbe etmesi istenecek bir kâfirdir. Tövbe ederse mesele yok, aksi takdirde boynu vurulur ve kokuşarak kıble ehline ve zimmet ehline eziyet vermemesi için de bir çöplüğe atılır.

Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 145
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Ynt: et-Tuhfetu'l-Medeniyye fi'l-Akideti's-Selefiyye
« Yanıtla #17 : 29 Ağustos 2016, 15:35 »
Zamanındaki Şafii’lerin İmamı Ebu Abbas Bin Sureyc radıyallahu anhu’nun Görüşünün Zikri

Ebu’l Kasım Sad bin Ali bin Muhammed ez-Zencânî, Mekke’de kendisine sorulan meselelere verdiği cevaplarda dedi ki:

Evvelde, Ahirde, Zahirde, Batında ve her durumda hamd Allah’a mahsustur. Allah’ın salatı, Muhammed Mustafa’nın, ashabından ve ailesinden en hayırlı ve temiz olanların üzerine olsun.

Sen -Allah seni tevfiki ile desteklesin -  kitap ve sünnette varid olan sıfatlar hususunda selefin ve de halefin salih olanlarının mezhebi olarak, bana göre neyin sahih olduğuna dair açıklamalarda bulunmamı istedin. Yüce Allah’tan hayırlı olanı takdir buyurmasını dileyerek, fukaha imamlarından birisinin cevabı ile sana cevap veriyorum ki bu, Ebu Abbas bin Süreyc rahimehullah’tır. Ona bu soruya benzer bir soru soruldu. O, cevaben dedi ki:

Allah’ın tevfiki ile diyorum ki: Akılların Allah’ı misallendirmesi, vehimlerin O’na sınır tayin etmesi, zanların O’nunla alakalı kesin kanaat belirlemesi, kalplerin onun hakkında derinleşmesi, nefislerin O’nu düşünmesi, fikirlerin O’nu kuşatması, kitabında veya rasulunun dilinde kendi zatını nitelendirdiği vasıfların dışında bir vasıf ile akılların O’nu nitelendirmesi haramdır. Zamanımıza kadar bütün din, sünnet ve cemaat ehlinden, geçmiş seleften, sahabeden, tabiinden ve şöhret bulmuş raşid hidayet imamlarından, sahih olarak nakledilip izah edildiğine göre: Allah’tan, zatı ve sıfatları hakkında gelen tüm ayetlerin ve Allah ve sıfatları hakkında Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’den gelmiş, nakil ehli tarafından sahih addedilmiş sadık haberlerin her birine varid olduğu şekilde iman etmek ve de onların hakikatini, geldiği şekilde Allah’a havale etmek Müslüman olan birinin üzerine vaciptir.

Allah Subhanehu şöyle buyuruyor:

{هَلْ يَنْظُرُونَ إِلَّا أَنْ يَأْتِيَهُمُ اللَّهُ فِي ظُلَلٍ مِنَ الْغَمَامِ}
“Onlar Allah’ın kendilerine buluttan gölgeler içerisinde gelivermesinden başkasını mı beklerler?”[Bakara:210];

{وَجَاءَ رَبُّكَ وَالْمَلَكُ صَفًّا صَفًّا}
“Melekler saf saf olduğu halde rabbin geldiği vakit”[Fecr:22];

{الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى}
“Rahman Arşa istivâ etti.”[Taha:5];

{وَالْأَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّماوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ}
“Kıyamet günü yer, bütünüyle O'nun avucu (kabzası)ndadır; gökler de sağ eliyle dürülüp-bükülmüştür.” [Zümer:67]
 
Bu buyruklar ve Kur’an-ı Kerîm’in açıkladığı başlıca sıfatlardan; yukarıda oluş, nefs, iki el, işitmek, görmek, kelam, göz, bakmak, irade, rıza, kızmak, sevmek, kerih görmek, inayet, yakın olmak, uzak olmak, öfkelenmek, icabet etmek, iki yay arası kadar veya daha yakın olmak, güzel sözün O’na yükselmesi, meleklerin ve ruhun O’na yükselmesi, Kuran’ın O’ndan indirilmesi, nebilere nida etmek(seslenmek), melekler için söyledikleri, darlık ve bolluk vermesi, ilmi, vahdaniyeti, kudreti, dilemesi, samed oluşu, tek oluşu, evvelliği, ahirliği, zahirliği, batinliği, hayatı, baki olması, ezeliyeti, nuru, tecellisi, yüzü, Âdem’i eli ile yaratmak gibi hususlar da bunun gibidir.

Allahu Teâlâ’nın:

{أَأَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ}
“Semada olandan emin mi oldular?”[Mülk:16] kavli de buna örnektir. Kendisi dışındakileri işitmesi ve O’nun dışındakilerin de O’nu işitmesi ve bunların dışında, indirilmiş kitabında zikredilen sıfatları ve bunlar ile ilgili olarak Mustafa(s.a.v.)’den gelen lafızların hepsi de bunlar gibidir. Firdevs cennetini ve Tuba ağacını kendi eliyle dikmek, Tevrat’ı kendi eliyle yazmak, gülmek, hayret etmek, ayağını koymak, parmaklara dair söylenenler, dünya 'semasına her gece nüzul etmek, kıskanmak, kulun tevbesine sevinmek gibi. Şüphesiz O, tek gözlü değildir. Şüphesiz O, kerih gördüğü şeyden yüz çevirir ve ona bakmaz. Her iki eli de sağdır. İki avuç hadisi; Her gün tekrar tekrar levhi mahfuza bakması; Kıyamet gününde kendi avucu ile üç avuç alıp, sonra onları cennete sokması; Cehennemden avucu ile hiçbir hayır işlememiş bir kavim çıkartır hadisi; “Allah, Âdemi kendi suretinde yarattı” hadisi ki başka bir lafızda “Rahman’ın suretinde” şeklinde geçer; Harf ve ses ile birlikte konuşmasını ispat (kabul) etmek; Meleklerle, Âdem’le, Musa’yla, Muhammed’le, şehitlerle, hesap gününde müminler ile cennette konuşması; Kur’an’ın dünya 'semasına inmesi ve Mushaf’ta yazılı olması; Allah’ın, Kur’an okuyan nebisine kulak verdiği gibi hiç kimseye kulak vermemesi; Sözlerin, amellerin ve ruhların O’na yükselmesi; Rasulullah sallahu aleyhi ve sellem’in bedeni ve ruhu ile birlikte miraca çıkma olayını anlatan miraç hadisi de bunlar gibidir.

Bunların dışında, Allah Subhanehu’nun sıfatları hakkında, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem ’den varid olmuş müteşabih haberleri, bize ulaşsa da ulaşmasa da, sahih olarak O’ndan gelenler ve Kur’an’ın müteşabih ayetleri hakkındaki itikadımız, onları kabul etmek, reddetmemektir. Muhaliflerin bunları tevil ettiği şekilde tevil etmeyiz, teşbihçilerin benzetmeleri gibi yorumlamayız, onlarda arttırma veya eksiltme yapmayız, onları tefsir etmeyiz, onları keyfiyetlendirmeyiz, kalpteki düşünceler ile onları anlatmayız. Bilakis Allah’ın mutlak bir şekilde zikrettiğini biz de mutlak bir şekilde zikrederiz.

Onları, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in, ashabının, tabiinin, din ve emanet hususunda tanınmış seleften olan kendilerinden razı olunmuş imamların tefsir ettiklerini, tefsir ederiz. Onların üzerinde icma ettiği hususlarda icma eder, sakındıkları şeylerden sakınırız. Haberlerin zahirlerine havale ettiğimiz gibi ayetleri de zahirlerine havale ederiz. Mutezilenin, eşarilerin, cehmiyenin, mülhidlerin, mücessimenin, müşebbihenin, keramiyenin ve keyfiyetlendirenlerin tevil ettikleri gibi söylemeyiz. Bilakis onları tevil etmeden kabul ederiz ve onlara temsil [benzetme] yapmadan iman ederiz. Deriz ki: Onlara iman vacip, [onları kabul eden] görüş sünnet, tevilini araştırmak ise bidattır.

Ebu Abbas Bin Sureyc’in sözleri burada bitti. Bunları Ebu Kasım ez-Zencânî verdiği bir cevapta anlatmıştır.

Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 145
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Ynt: et-Tuhfetu'l-Medeniyye fi'l-Akideti's-Selefiyye
« Yanıtla #18 : 31 Ağustos 2016, 18:02 »
Hadis, Fıkıh ve Selefin Kavillerini Bilme Hususunda Kendi Zamanındaki Hanefilerinin İmamı, İmam Tahavi’nin Görüşünün Zikri

Hanefiler katında maruf olan akidesinde[el-akidetu’t-Tahaviyye] dedi ki:

“İslam fukahasından olan Ebu Hanife, Ebu Yusuf ve Ebu Muhammed’in (Allah onlardan razı olsun) mezhebine göre ehlisünnet ve’l-cemaat’in akidesinin beyanı hakkında:
 
Allah’ın tevhidi hakkında Allah’ın tevfiki ile inanarak deriz ki: Şüphesiz ki Allah birdir, O’nun hiçbir ortağı yoktur. Hiçbir şey, O’nun benzeri değildir. O, mahlûkatı yaratmadan önce de sıfatlarıyla kadim idi. Şüphesiz ki Kur’an, Allah’ın kelamıdır. Keyfiyetsiz ve sözlü olarak O’ndan sadır olmuştur. Nebisine onu vahiy olarak indirmiştir. Müminler de bu şekilde onu hak bilerek tasdik etmişlerdir. Kur’an’ın gerçek manasıyla Allah’ın kelamı olduğuna, mahlûk olmadığına kesinlikle inanmışlardır. Her kim, onu işitip de onun beşer kelamı olduğunu iddia ederse kâfir olur. Cennet ehli için ru’yet (Allah’ı görmek), kuşatmak ve keyfiyet söz konusu olmaksızın haktır. Bu hususta Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den sahih olarak gelen her hadis, onun buyurduğu gibidir ve bunların manası onun murad ettiği şekildedir. Şahsi görüşlerimizle tevil ederek bu konuya dalmayız. İslam’ın ayağı ancak teslim oluşun ve teslimiyet gösterişin üzerinde sapasağlam durabilir.

Her kim, bilinmesine imkân verilmeyen bir bilgiyi elde etmek isteyip, anlayışı ile teslimiyete kanaat göstermeyecek olursa, onun bu amacı kendisinin katıksız tevhide ve sahih imana sahip olmasına engel olur. Her kim (sıfatları) nefyetmekten ve teşbihten kendisini korumayacak olursa, ayağı kayar ve tenzihi isabet ettiremez.”

Sonunda şunları söyler:

“Arş ve Kürsî (Yüce Allah) Kitabında açıkladığı gibi bir haktır. O, Arştan da, Arşın altındakilerden de müstağnidir (onlara muhtaç değildir). Her şeyi kuşatmıştır ve onun (Arşın) üstündedir.”

Ve diğer inanç esaslarını zikretti.

Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 145
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Ynt: et-Tuhfetu'l-Medeniyye fi'l-Akideti's-Selefiyye
« Yanıtla #19 : 07 Eylül 2016, 12:02 »
Kullabiye Taifesinin İmamı, İmam Ebu Muhammed Abdullah bin Said bin Kullab’ın Görüşünün Zikri

Allah’ın sıfatlarını, yukarıda olmasını ve arşının üzerinde olmasını kabul etme hususunda ve cehmiyenin görüşünü inkâr etme hususunda insanların en azimlisi idi. O, ihtiyari fiillerin, Rabbin zatı ile kaim olduğunu inkâr edenlerden ve Kur’an, [Allah’ın] Zatı ile kaim olarak tek bir manadır ve de o dört mana üzeredir diyenlerden, bilinen ilk kişidir.1  Ebu’l Abbas el-Kalanisi, Ebu’l Hasan el-Eşari - bazı şeylerde ona muhalefet etmekle beraber- ona destek oldular. Lakin o [yani Eşari], inşaAllahu Teâlâ lafızları ile birlikte nakledilecek olan sözlerinde olduğu gibi, Allah’ın sıfatlarını, yukarıda olmasını ve arşının üzerinde olmasını kabul etmek hususunda İbn Kullab’ın yolu üzeredir.

İbn Furek, Mücerred isimli kitabında, İbn Kullab'ın sözlerini derlediği yerde, onun şöyle dediğini nakleder: Allah'ın âlemin içinde veya dışında olmadığını söyleyen, aklın da, naklin de dışına çıkmış, düpedüz Allah'ın varlığını reddetmiştir. Çünkü ona Allah'ı yok olmakla tanıt denecek olsa, bundan fazla söyleyecek bir şeyi yoktur. Böyle diyen kişi, Allah'ın haber verdiğini reddetmektedir. Ne dini bir nassın, ne de aklın caiz gördüğü bir şeyi söylemektedir.

İbn Kullab yine şöyle dedi: Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Allah indinde yaratıkların en seçkini, en iyisi ve «Allah’ın nerede olduğunu» en iyi bilendir. Allah'ın gökte olduğunu söyleyenin bu sözünü tasvip edip onun mü'min olduğuna şehâdet ediyor, ama Cehm b. Safvan ve tabileri Allah hakkında «nerede» sorusunun sorulmasını caiz görmüyor ve nerede olduğunu söylemenin mümkün olmadığını söylüyorlar.

Eğer bu bir hata olsaydı, öncelikle Rasulullah bunu reddederdi. Bunu söyleyen cariyeye: “Böyle deme! Bu sözünle Allah'ın sınırlı olduğunu ve bir yerde olup başka yerde olmadığını vehmettiriyorsun. Allah her yerdedir demen gerekir. Dediğin yanlış, doğrusu budur!” demeliydi. Ne var ki, Rasulullah böyle bir şey demedi. Cariyenin bu sözünün ne anlama geldiğini hiç şüphesiz çok iyi biliyordu ve onu caiz gördü. Çünkü imanın doğrusu budur ve bunu söyleyenin imanına şahitlik etmek gerekir. Bu sebepledir ki bu sözü söylediği zaman Rasulullah o cariyenin imanına şahitlik etti.

Hak, nasıl bunun aksi olur ki, Kur'an da bunu söylemekte ve buna şahitlik etmektedir. Haddizatında bu konuda insanların fıtrat ve bilgilerinde yerleştirilmiş bilgi, her şeyden daha açık ve sağlamdır. Arap olsun, acem olsun; hatta mü'min veya kâfir olsun, her kime «Rabbin nerededir?» diye sorsan, mutlaka: Göktedir, karşılığını alırsın. Dili varsa, bunu açık açık söyleyecek, değilse eliyle veya gözüyle göğü işaret edecek, ama hiçbir zaman başka yerlere işaret etmeyecektir.

Dua ederken, ellerini göğe kaldırmayan bir kişiyi görmedik. Cehmiyye dışında böyle yapan başka kimseyi bulamadık. Rabbi hakkında sorulduğunda: “Her yerdedir” derler. Onlar, insanların en üstünü olduklarını, herkesin aklını yitirdiğini, nasların terk edildiğini ve sadece Cehm’in ve onunla beraber olan elli kişinin hak yolda olduğunu zannediyorlar. Fitnelerin saptırmalarından Allah'a sığınırız.

Sözleri burada bitti.

___________________________________
1 İbn Kullab’ın ortaya attığı bu görüşler ehlisünnete muhaliftir. Çünkü bu görüş Kur’an’ın, Allah’ın ezelde söylediği bir kelamı olduğunu, bizim bugün okuduğumuz Kur’an’ın ise Allah’ın ezeli kelamının bir ibaresi ve hikâyesi olduğunu ihtiva etmektedir. Bu ise aslında Kur’an mahlûktur diyenlerin sözleriyle aynı kapıya çıkan bidat bir sözdür. İmam Ahmed ve başkalarından, bizim okuduğumuz Kur’an mahlûktur diyen kişilerle alakalı şiddetli kınamalar varit olmuştur. Geniş bilgi için İbnu Ebi’l İzz’in, Tahavi Akidesi Şerhindeki, Kur’an’ın Allah’ın kelamı oluşu ile ilgili bölüme başvurabilirsiniz. 

Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 145
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Ynt: et-Tuhfetu'l-Medeniyye fi'l-Akideti's-Selefiyye
« Yanıtla #20 : 15 Eylül 2016, 18:33 »
Eşari Taifesinin İmamı, Pek Çok Eserin Sahibi, İmam Ebu’l Hasan El-Eşari’nin Görüşünün Zikri

İhtilafu’l Musallin ve Makalatu’l İslamiyyin ismini verdiği kitabında, Rafızi, Havaric, Mutezile ve diğer fırkalardan bahsettikten sonra Sünnet ehlinin ve Hadis ashabının görüşünü şöyle zikreder: 

Onların görüşünün özeti; Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, rasullerini, Allah'tan geleni ve güvenilir ravilerin Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'den naklettiklerini kabul etmektir. Bunlardan hiçbir şeyi reddetmezler. Allah Arşın üzerindedir. Nitekim O şöyle buyurmuştur:

{الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى}
“Rahman Arşa istiva etti”[Taha:5]

Keyfiyetsiz olarak iki eli vardır. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:

{لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّ}
“İki elimle yarattığıma”[Sad:75]
{بَلْ يَدَاهُ مَبْسُوطَتَانِ}
“Bilakis, O’nun iki eli de açıktır”[Maide:64]

Mutezile ve Haricilerin iddia ettiği gibi, Allah Teâlâ'nın isimleri kendisinden başkadır denilemez. Allah'ın ilminin olduğunu da kabul etmişlerdir. Mutezilenin nefyettiği gibi, Allah’tan bunları nefyetmezler. Yine şöyle derler: Kur’an, Allah’ın kelamıdır ve mahlûk değildir.

“Şüphesiz Allah dünya 'semasına iner ve ‘Bağışlanma isteyen var mı?’ der. ” şeklinde gelen hadis gibi, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelen hadisleri tasdik ederler.

Kıyamet günü Allah'ın geleceğine inanırlar. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

{وَجَاءَ رَبُّكَ وَالْمَلَكُ صَفًّا صَفًّا}

“Melekler sıra sıra olduğu zaman Rabbin geldiği vakit.”[Fecr:22]

Yine Allah'ın dilediği şekilde kullarına yakınlaştığını kabul ederler.

Nihayet şunları söyler: İşte bunlar onların (inanılmasını) emrettikleri, gereğince amel ettikleri ve benimsedikleri kanaatlerin özetidir. Onların nakletmiş olduğumuz bütün bu görüşlerini biz de kabul ediyor ve benimsiyoruz. Muvaffakiyetimiz ancak Allah'tandır.

Bu zikredilen kitabında, “el-Bari Teâlâ, diğer mekânların dışında [belirli] bir mekânda mıdır?” bölümünde istivadan bahsetti ve dedi ki: Bu hususta on yedi görüş üzere ihtilaf edilmiştir. Sünnet ehli ve hadis ashabı der ki: Allah cisim değildir, diğer şeylere benzemez ve O, Arş'a istiva etmiştir. Nitekim O şöyle buyurmuştur:

{الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى}
“Rahman Arşa istiva etti”[Taha:5]

Bizler başka görüşler ile Allah'ın önüne geçmeyiz, aksine deriz ki: Keyfiyetsiz olarak istiva etmiştir ve O’nun iki eli vardır. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:

{لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّ}
“İki elimle yarattığıma”[Sad:75]

Hadiste geldiği gibi O, dünya 'semasına nüzul eder.
Sonra dedi ki: Mutezile, “Arş’ına istiva etti”, istilâ etti manasındadır. Eli de nimet olarak tevil ettiler.  Allahu Teâlâ’nın:

{تَجْرِي بِأَعْيُنِنَا}
“Gözlerimizin önünde akıp gidiyordu.”[Kamer:14] kavli hakkında, burada [gözden] kasıt ilmimizdir derler.

 Sonra Ebu’l Hasan el-Eşari, Cumelu’l-Makalat kitabında şöyle dedi:

Bu anlatılanlar, sünnet ehli ve hadis ashabının görüşlerinin özetidir: Ehlisünnet ve hadis ashabının görüşünün özeti şudur: Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, rasullerini, Allah'tan geleni ve güvenilir ravilerin Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'den naklettiklerini kabul etmektir. Bunlardan hiçbir şeyi reddetmezler. Allah bir ve tektir, Sameddir. Ne eş edinmiştir, ne de çocuğu vardır.

Allah Arşın üzerindedir. Nitekim O şöyle buyurmuştur:

{الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى}
“Rahman Arşa istiva etti”[Taha:5]

Keyfiyetsiz olarak iki eli vardır. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:

{لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّ}
“İki elimle yarattığıma”[Sad:75]
{بَلْ يَدَاهُ مَبْسُوطَتَانِ}
“Bilakis, O’nun iki eli de açıktır”[Maide:64]

Yine keyfiyetsiz olarak iki gözü vardır. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:

{تَجْرِي بِأَعْيُنِنَا}
“Gözlerimizin önünde akıp gidiyordu”[Kamer:14]

Bir de yüzü vardır. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:

{وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ}
“Yalnız Rabbinin, celâl ve ikram sahibi yüzü baki kalacaktır.”[Rahman:27]

Kur’an, Allah’ın kelamıdır ve mahlûk değildir. Vakıf (Kuranın yaratılmış olup olmadığı hususunda duraksama) ve lafız (bizim Kuranı telaffuz edişimizin mahluk olup olmadığı) hakkındaki sözleri ise (şöyledir):Her kim lafzı(n mahluk olduğunu) veya vakfı (bu hususta duraklamayı) savunursa, onların nezdinde o kimse bidatçidir. Kur'an'ın telâffuzu için ne yaratılmıştır denir, ne de yaratılmamıştır denir.1 Yine onlar, dolunay gecesinde ayın görülmesi gibi, kıyamet gününde Allah'ın gözlerle görüleceğini ikrar ederler. Müminler Allah'ı görür ama kâfirler göremez. Çünkü onlar, Allah'tan perdelenmiştirler[alı konmuşlardır].

Sonra onların geri kalan sözlerini nakletti. Yine bu kitapta dedi ki: “Mutezile şöyle der: Allah'ın Arş'a istiva etmesi, istilâ etmesi anlamındadır.”

İşte bunlar, onun sözleridir.

Yine kitabında dedi ki: Mutezile, Allahu Teâlâ’nın;

{الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى}
“Rahman Arşa istiva etti.”[Taha:5] kavli hakkında dedi ki: İstila etti manasındadır.

Dedi ki: Elin manası nimettir şeklinde tevil ettiler. Allahu Teâlâ’nın;

{تَجْرِي بِأَعْيُنِنَا}
“Gözlerimizin önünde akıp gidiyordu.”[Kamer:14] kavli hakkında, burada [gözden] kasıt ilmimizdir derler.

Eşari rahimehullah, istivayı istila olarak tevil edenlerin sadece Mutezile ve Cehmiye olduğunu nakletti. Bu görüşün aksini savunarak, bunun ehlisünnetin görüşüne muhalif olduğunu beyan etti.

Eşari, el-ibane fi Usüli'd-Diyâne isimli kitabındaki istiva bölümünde ise şöyle dedi: Şayet şöyle denilecek olursa: İstiva hakkında görüşünüz nedir? Ona şöyle denilir: Şüphesiz Allah Arşın üzerine istiva etmiştir. Nitekim Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:

{الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى}
“Rahman Arşa istiva etti.”[Taha:5]

{إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ}
“Güzel sözler O’na yükselir.”[Fatır:10]

{بَلْ رَفَعَهُ اللَّهُ إِلَيْهِ}
“Bilakis Allah onu (İsa'yı) kendi nezdine yükseltmiştir.”[Nisa:158]

Sonra Firavunun şu sözünü nakletti:

{يَاهَامَانُ ابْنِ لِي صَرْحًا لَعَلِّي أَبْلُغُ الْأَسْبَابَ أَسْبَابَ السَّمَاوَاتِ فَأَطَّلِعَ إِلَى إِلَهِ مُوسَى وَإِنِّي لَأَظُنُّهُ كَاذِبًا}
“Ey Hâmân, bana yüksek bir kule yap; belki yollara, göklerin yollarına erişirim de Musa'nın İlahı'nı görürüm! Doğrusu ben onu, yalancı sanıyorum, dedi” [Ğafir/Mü’min 36-37] Firavun, Musa’nın “Allah göklerin üstündedir” sözünü yalanladı.

Yüce Allah yine şöyle buyurmaktadır:

{أَأَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ أَنْ يَخْسِفَ بِكُمُ الْأَرْضَ فَإِذَا هِيَ تَمُورُ}
“Gökte (Semada) olanın, sizi yere batırmayacağından emin misiniz?” [Mülk:16]

Şüphesiz Allah semanın üstündeki Arşa istiva etmiştir. Her yukarıda olan semadır. Arş da semaların en yukarısıdır. O halde “Gökte olanın” denilirken bütün gökler kastedilmiyor, göklerin en yukarısı olan Arş kastediliyor.

Dedi ki: Görüyoruz ki; bütün Müslümanlar dua ederken ellerini yukarıya doğru kaldırıyorlar. Çünkü Allah, göklerin yukarısında olan Arş'ın üzerindedir. Eğer Allah Arş'ın üzerinde olmasaydı, ellerini Arş'a doğru kaldırmazlardı.
 
Dedi ki: Mutezile, Cehmiye ve Harûriye ayetteki istiva kelimesinin istilâ etti, mâlik oldu, kahretti anlamında olduğunu, Allah'ın her yerde olduğunu söylerler. Allah'ın Arş üzerinde oluşunu inkâr ederler. İstivayı kudretle açıklarlar. Eğer dedikleri gibi olsaydı, Arş ile yedinci arz arasında bir fark olmazdı. Çünkü Allah her şeye kadirdir. Aynı şekilde eğer Allah'ın Arş'a istivası, istilâ anlamında olsaydı, o zaman “O her şeyin üzerine istiva eder” denilmesi de caiz olurdu.  Müslümanlardan hiç kimse “Allah çöplüklere ve pisliklere istiva etmiştir” demeyi caiz görmez. Böylelikle, Arş’ın üzerine istiva etmenin, “istila etmek” olarak açıklanmasının batıl olduğu ortaya çıkmıştır.

Daha sonra bu görüşün çirkinliği hakkında kitap, sünnet ve akli delilleri zikretti.


__________________________
1Çünkü bu konu söyleyenin neyi kastettiğine göre değişkenlik arz eden bir meseledir. Kuranı telaffuz edişimiz bizim çıkarttığımız harf ve sesler düşünüldüğünde mahluktur ama telaffuz neticesinde çıkan Allah kelamı açısından düşünüldüğünde mahluk değildir.

Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 145
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Ynt: et-Tuhfetu'l-Medeniyye fi'l-Akideti's-Selefiyye
« Yanıtla #21 : 28 Eylül 2016, 18:46 »
el-İbâne kitabı Ebu’l Hasan’ın en meşhur eserlerinden birisidir. Bu eseri Hafız İbn Asâkir şöhrete kavuşturmuş, ona dayanmıştır ve İmam Muhyîddîn en-Nevevî, kendi el yazısıyla bu eserin nüshasını çıkarmıştır.

Bak! Allah sana rahmet etsin. Bu imam ki bugün eşariler kendisini ona nispet etmektedir, o mezkûr taifenin imamıdır, sıfat ayetleri ve sıfat hadisleri hakkındaki akidesini; sahabeden, tabiinden ve dinin imamlarından olan ehlisünnet ve’l cemaatin itikadını nasıl açıkladı! “İstivanın” istila olarak, “Elin” manasının nimet olarak, “Gözün” manasının ilim olarak tevil edileceğini, Mutezile ve Cehmiye dışında kimseden nakletmedi. Onların [Mutezile ve Cehmiyenin] görüşü, ehlisünnet ve’l cemaatin görüşüne muhalif olduğu için onların görüşlerine muhalefet ettiğini açıkladı.

Sonra, kendilerini Eşari’nin akidesine nispet edenleri, akidelerinde, hadis şerhleri ve tefsir hakkındaki eserlerinde, imamlarının inkâr ve reddettiği tevil hakkındaki görüşleri açıkça savunurken bulursun. Hâlbuki bunun Mutezile ve Cehmiyye’nin görüşü olduğu açıktır. Onlar bu itikadı Eşariye nispet ediyorlar. Hâlbuki o, bu görüşü inkâr ve reddetmiştir. O, sahabe, tabiin ve onlardan sonraki imamlardan olan selefin akidesi üzere olduğunu ve İmam Ahmed’in akidesi üzere olduğunu haber vermiştir. Nitekim onun bu husustaki sözleri ileride inşa’Allah harfi harfine gelecektir. Bundan daha acayibi, onlar [Eşariler] eserlerinde, “Selefin akidesinin daha selâmetli, halefin akidesinin ise daha ilmi ve daha hikmetli!” olduğundan bahsederler.

Kalpleri dilediği şekilde evirip, çeviren Allah, her türlü noksanlıktan münezzehtir. Sahabe kalbi olarak bu ümmetin en iyileri ve de ilmi olarak en derin olanlarıdır. Şüphesiz ki onlar, bizzat Kur’an’ın indirilişine şahit oldular ve tevilini [açıklamasını] biliyorlardı. Onlar fasih bir dile sahiptirler. Dilleri Arapçadır ve Kur’an onların dili ile inmiştir. Onlar ilimde hakkı ile derinleşmişlerdir. Yine onlar tek bir akide üzerinde ittifak ettiler. Öyle ki bu hususta iki kişi dahi ihtilaf etmedi. Onlardan sonra gelen tabiin de onların yolundan gitti ve onların yoluna tabi oldular. Dört İmam ve onların dışındaki Evzai, iki Sufyan [Sufyan bin Uyeyne ve Sufyan es-Sevri], İbn Mübarek, İshak ve bunların dışındaki dinin imamları olanlar ki Allah onların iki âlemde de değerlerini artırdı ve onları sonrakiler için doğruluk lisanı kıldı, işte bunların hepsi Rablerinin kitabına ve Nebilerinin sünnetine tabi oldukları için tek bir akide üzerine bir araya getirildi. Bütün bunları bildikten ve bunların kabulü kalbinde yerleştikten sonra; bu zikredilenler ile “halefin akidesi, selefin yolundan daha ilmi ve daha hikmetlidir!” sözü marifet ve akıl sahibi bir kimsenin kalbinde nasıl bir araya gelebilir? Kişi ile kalbi arasına giren ve dilediğine fazileti ile hidayet eden, dilediğini de adaleti ile saptıran Allah her türlü noksanlıktan münezzehtir.


{لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْأَلُونَ}
“O, yaptığından dolayı sorgulanamaz fakat onlar sorgulanırlar.”[Enbiya:23]

Halef nasıl öncekilerden daha ilimli olur?! Bilakis kim böyle zannederse, o kişi selefin kıymetini bilmiyordur. Aynı şekilde o kişi Allah’ı, resulünü ve iman edenleri, istenildiği gibi hakkı ile bilmiyordur.

İşte bu halefin yolunu üstün tutanlar, selefin yolunun Kur'an'ın ve hadisin lâfızlarına bunları fıkhetmeksizin, mücerred olarak iman etmek olduğunu, selefin, Allah'ın haklarında:


{لَا يَعْلَمُونَ الْكِتَابَ إِلَّا أَمَانِيَّ}
“Kitabı bilmezler, bildikleri sadece bir takım yalan ve kuruntulardır”[Bakara:78] buyurduğu ümmiler gibi olduklarını zannettikleri ve Halefin yolunun ise, çeşitli ihtimaller ve dil oyunlarına kapılarak nasların hakikatlerinden uzak manalar çıkarmak olduğunu vehmettikleri için bu sözü söylüyorlar. İşte onları, sunduğumuz şekildeki bu sözleri söylemeye iten şey, bozuk zanlarıdır. Selefin yoluna iftira etmiş, halefin yolunu doğru saydıkları için sapıtmışlar. Böylece selefin yolu hususundaki cehalet ile, halefin yolunu tasvip etmek şeklindeki cehalet ve sapıklığı bir araya getirmişlerdir. Halef, öne geçen ilk Müslümanlar olan Muhacir ve Ensâr'dan, onlara ihsan ile tabi olan ilim ve iman ehlinden, hidayet sancaklarından, karanlıkların lâmbalarından; Allah'ı, isimlerini ve sıfatlarını nasıl daha iyi bilebilir, zatı ve ayetleri hakkında nasıl daha hikmetli olabilir? Allah’tan, bizler ve kardeşlerimiz için, hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırmamasını ve katından bir rahmet ile bizi bağışlamasını dileriz. Şüphesiz O Vehhabtır [çokça bağışlayandır].

Bunları sadece Ebu’l Hasan el-Eşari’nin sözleri esnasında zikrettik. Çünkü bugün halefin yolunu esas alan tevil ehli, kendilerini Eşarilerin akidesine nispet ederler. Böylece ilim sahibi olmayan bir kimse de bu tevilin, Ebu’l Hasan el-Eşari’nin yolu olduğunu zanneder. O (Allah ondan razı olsun) ise selefin yolu üzere olduğunu açıkladı ve nasları tevil edenleri inkâr etti ki halefin mezhebi de böyledir [nasları tevil etmektir] ve tevilin, Mutezile ve Cehmiyenin mezhebi olduğundan bahsetti.

İmam Zehebi kitabında [Uluvv] dedi ki: Üstat Ebu’l-Kasım el-Kuşeyri dedi ki: Ebû Ali ed-Dekkâk’ı şöyle derken dinledim: Zahir bin Ahmed el-Fakih’i şöyle derken dinledim: “el-Eşari rahimehullah’ın başı göğsümde olduğu halde vefat etti. Ruhunu teslim ederken bir şeyler söylüyordu. Allah Mutezile’ye lanet etsin. Onlar sulandırdılar ve bulandırdılar, diyordu.”

Hafız Ebu’l-Kasım b. Asâkir, Tebyînu Kezibi’lMufterî fimâ Nusibe ile’l-Eş‘arî adlı eserde diyor ki: “Ebu’l Hasan -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- kendisinden nakledilenlerde söz konusu edildiği şekilde güzel bir akideye sahip, marifet ve tenkit ehli tarafından mezhebi doğru bulunan, benimsediği itikadi kanaatlerin pek çoğunda ileri gelen âbidlerin kendisine muvafakat ettiği, bilgisiz ve inat ehli kimseler dışında kimsenin mezhebini tenkit etmediği bir kişi olduğuna göre, onun itikat ettiği hususların da güvenilir bir şekilde olduğu gibi nakledilmesi de kaçınılmaz bir şeydir. Böylelikle onun dini bakımdan kabul ettiği akîdenin sıhhati hususunda durumu gerçek olarak bilinebilsin. Bu sebeple onun el-İbâne adlı eserinde söz konusu ettiği şu ifadelere kulak verin. O şöyle diyor:

“Bir ve tek, Azîz, Mâcid, tek başına tevhid edilen, her türlü övgülerle temcid edilen, kulların sıfatlarının asla kendisine erişemeyeceği, benzeri ve dengi bulunmayan Allah’a hamdolsun…”

Böylelikle o, eserinin baş tarafında bile Mutezile’nin, Kaderiyye’nin, Cehmiyye’nin Haricilerin, Rafızilerin ve Mürcie’nin kanaatlerini reddetti ve Mutezilenin Allah’ın kitabına, Rasulullah’ın sünnetine ve sahabenin icmasına muhalefetini açıkladı.

Sonunda şunları söylemektedir: Eğer bir kimse: Sizler Mutezile’nin, Kaderiyye’nin, Cehmiyye’nin Haricilerin, Rafızilerin ve Mürcie’nin görüşlerini de reddediyorsunuz. O halde sizin sahip olduğunuz görüşünüzü ve din olarak kabul ettiğiniz inancınızı bize öğretiniz diyecek olursa, ona şöyle cevap verilir: Bizim söylediğimiz ve din olarak benimsediğimiz şudur: Allah’ın Kitabına, Peygamberinin sünnetine, sahabeden, tabiînden ve hadis imamlarından rivayet edilenlere sımsıkı sarılmaktır. Bizler buna bağlıyız. Aynı şekilde Ahmed b. Hanbel’in -Allah onun yüzünü ak etsin- izlediği yolu da kabul ediyoruz. Onun sözlerine muhalefet edenlerden uzak dururuz. Çünkü o faziletli bir imam, kâmil bir başkandır. Allah onunla sapıklığın baskın olduğu bir zamanda hakkı apaçık ortaya koymuş, onun vasıtası ile doğru yolu göstermiş, onunla bidatçilerin kökünü kazımıştır. Büyük bir kavrayış ile önden giden bu imama ve bütün Müslümanların imamlarına Allah’ın rahmeti olsun.

Söylediklerimizin özeti şudur: Bizler Allah'a, meleklerine, kitaplarına, resullerine, Allah katından gelenlere ve güvenilir ravilerin Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'den naklettiklerine inanırız. Bunlardan hiçbir şeyi reddetmeyiz. Allah’ın bir ve tek ilah olduğuna, eşsiz ve samed olduğuna, eş ve çocuk edinmediğine, kendisinden başka hiçbir ilah olmadığına, Muhammed’in O’nun kulu ve Resulü olduğuna, cennetin hak olduğuna, cehennemin hak olduğuna, kıyametin şüphesiz bir şekilde mutlaka gerçekleşeceğine, Allah’ın kabirde olanları dirilteceğine inanırız.

Allah Arşın üzerindedir. Nitekim O şöyle buyurmuştur:


{الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى}
“Rahman Arşa istiva etti”[Taha:5]
Bir de yüzü vardır. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:


{وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ}
“Yalnız Rabbinin, celâl ve ikram sahibi yüzü baki kalacaktır.” [Rahman:27]
İki eli vardır. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:


{بَلْ يَدَاهُ مَبْسُوطَتَانِ}
“Bilakis, O’nun iki eli de açıktır”[Maide:64]
Yine keyfiyetsiz olarak iki gözü vardır. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:


{تَجْرِي بِأَعْيُنِنَا}
“Gözlerimizin önünde akıp gidiyordu”[Kamer:14]

Kim, Allah Teâlâ'nın isimlerinin kendisinden başka bir şey olduğunu iddia ederse, dalalettedir.
Allah ilim sahibidir. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:


{أَنْزَلَهُ بِعِلْمِهِ}
“Onu kendi ilmi ile indirmiştir”[Nisa:166]

Allah için kudreti de kabul ederiz. Allah hakkında duyma ve görmeyi kabul ederiz, Mutezile’nin, Hariciler’in ve Cehmiyye’nin nefyettiği gibi bunları nefyetmeyiz.

Deriz ki: Allah Azze ve Celle’nin kelamı mahlûk değildir. Yeryüzünde, hayır veya şerden hiçbir şey Allah’ın dilemesi dışında olmaz. Kulların amelleri mahlûktur ve Allah tarafından takdir edilmiştir. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:


{وَاللَّهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ}
“Ve sizi de, yaptığınız şeyleri de Allah yarattı.”[Saffat:96]

Şüphesiz hayır ve şer Allah’ın kazası ve takdiriyledir.

Deriz ki: Kur’an Allah’ın kelamıdır ve mahlûk değildir. Kim Kur’an’ın yaratılmış olduğunu söylerse kâfir olur. Dolunay gecesinde ayın görülmesi gibi, kıyamet gününde Allah'ın gözlerle görüleceğini din ediniriz. Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’den gelen rivayetlerde olduğu gibi Mümin Allah'ı görür.

Deriz ki: Mümin Allah’ı gördüğü zaman, kâfirler perdelenir. Nitekim O, şöyle buyurmuştur:


{كَلَّا إِنَّهُمْ عَنْ رَبِّهِمْ يَوْمَئِذٍ لَمَحْجُوبُونَ}
“Hayır, onlar şüphesiz o gün Rab’lerinden perdelenmişlerdir.”[Mutaffifin:15]

Deriz ki: İslam, imandan daha geniştir. Her İslam iman değildir. Şüphesiz Allahu Teâlâ’nın kalpleri evirip çevirdiğini, kalplerin onun parmaklarından iki parmağı arasında olduğunu, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'den gelen rivayette belirtildiği gibi gökleri bir parmağının, yerleri de bir parmağının üzerine koyduğunu din ediniriz.

İman, söz ve ameldir. Artar ve eksilir. Nakil ehlinin rivayet ettiği, Rabbin dünyanın semasına nüzul etmesi ve “İsteği olan var mı? Bağışlanma isteyen var mı?” şeklinde söylemesi ile alakalı tüm rivayetleri tasdik ederiz. Zeyğ ve dalalet ehlinin dediklerinin tersine, nakledilen ve ispat edilen diğer rivayetleri de tasdik ederiz. Allah'ın izin vermediği bir şeyi bidat olarak dininde ihdas etmeyiz. Bilmediğimiz bir şeyi Allah hakkında söylemeyiz.

Deriz ki: Şüphesiz kıyamet günü Allah gelir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:


{وَجَاءَ رَبُّكَ وَالْمَلَكُ صَفًّا صَفًّا}

“Melekler sıra sıra olduğu zaman Rabbin geldiği vakit.”[Fecr:22]

Şüphesiz Allah kullarına dilediği şekilde yaklaşır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:


{وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ}
“Biz ona şah damarından daha yakınız”[Kaf:16]

{ثُمَّ دَنَا فَتَدَلَّى فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى}
“Sonra yaklaştı, (yere doğru) sarktı. Onunla arasındaki mesafe iki yay kadar yahut daha az kaldı”[Necm:8]

Nihayet şöyle der: Herhangi bir bidate çağıran herkesten uzak durup, heva ehlinden uzaklaşmayı uygun görürüz. Görüşlerimizden anlattıklarımızın ve geriye kalanların, konu konu, tek tek hepsinin delillerini zikredeceğiz.

Daha sonra İbn Asâkir şöyle demektedir: “-Allah’ın rahmeti üzerinize olsun- şimdi şu akideye bakınız. Ne kadar açık ve ne kadar nettir. Böylelikle bunu şerh edip, açıklayan bu imamın faziletini siz de itiraf ediniz.” Bitti.

Şemsu’d-Din ez-Zehebi Rahimehullah dedi ki: Şayet kelam ile uğraşan arkadaşlarımız Ebu’l Hasan’ın bu görüşünü kabul eder ve ona bağlanacak olurlarsa, çok güzel bir iş yapmış olurlar. Ama onlar ilk filozofların eşyayı ele aldıkları gibi ele aldılar, mantığın arkasında yürüdüler. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh! [Allah’tan başka güç ve kuvvet sahibi yoktur!]

Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 145
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Ynt: et-Tuhfetu'l-Medeniyye fi'l-Akideti's-Selefiyye
« Yanıtla #22 : 27 Haziran 2017, 23:43 »
el-Eş‘arî’nin Öğrencisi Ebu’l-Hasen Alî b. Mehdî et-Taberanî el-Mutekellim’in Görüşünün Zikri 

Müşkilu’l-Âyât adlı kitabında Yüce Allah’ın: “Rahmân Arşa istivâ etti”[Taha:5] buyruğu ile ilgili bölümde şunları söylemektedir.

Bil ki, şüphesiz Allah semânın üstünde, her şeyin üstünde, Arşın üzerine istivâ etmiştir, yani onun üzerindedir. İstivânın manası üstüne çıkmaktır. Nitekim Arapların: Bineğin sırtına istivâ ettim, damın üzerine istivâ ettim, gibi sözlerinin manası onun üstüne çıktım anlamındadır. Güneş başımın üzerine istivâ etti, kuş başımın tepesi üzerine istivâ etti, ifadesi de havada yükseldi ve tam benim başımın üstünde oldu, demektir. el-Kadim Celle Celâluhu da Arşının üstüne yükselmiştir. O’nun semâda Arşının üstünde oluşunun delilleri Yüce Allah’ın şu buyruklarıdır:


{أَأَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ}
“Gökte olandan emin mi oldunuz?” [Mülk:16];

{يَاعِيسَى إِنِّي مُتَوَفِّيكَ وَرَافِعُكَ إِلَيّ}
“Ey Îsâ, şüphesiz ben seni vefat ettireceğim ve seni kendime yükselteceğim.” [Ali İmran:55]
 
el-Belhî Allah’ın Arşın üzerinde istivâ etmesi, O’nun Arşın üzerinde istîla etmesi demek olduğunu ileri sürmüştür. Bu da Arapların: Bişr Irak üzerine istivâ etmiştir, sözlerini orayı istîla etmiştir anlamında kullanmalarına benzer. Burada istivânın istîla anlamına kullanılmadığının delillerinden birisi de şudur: Eğer böyle olsaydı, diğer mahlûkatı arasında özellikle Arş hakkında istîlayı söz konusu etmesi gerekmezdi. Çünkü o hem Arşın üzerinde mustevlidir (Arşı istîla etmiştir), hem de diğer mahlûkatın üzerinde. Bu yönüyle onun açıklamasına göre Arşın herhangi bir meziyeti (farklı bir özelliği) kalmaz. Böylelikle onun söylediği bu görüşün tutarsızlığı açıkça ortaya çıkmaktadır.

Diğer taraftan yine ona şöyle denilir: İstivâ etmek, Arapların kullandıkları “filan kişi şunun üzerine istivâ etti, yani istîla etti” sözleri kabilinden kullandıkları istila anlamında değildir. İstîla anlamı ise daha önce orada güç ve imkân sahibi değilken, sonradan güç ve imkân sahibi olması hakkında kullanılır. Azîz ve Celîl olan yüce yaratıcı, daha önce imkân ve iktidar sahibi değilken, sonradan imkân ve iktidara sahip olmakla nitelendirilemeyeceğine göre, istivânın istîla etmek anlamında olduğu söylenemez.

Sonra dedi ki:

{أَأَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ}
Eğer “Gökte olandan emin mi oldunuz?”[Mülk:16] buyruğu hakkında ne dersiniz diye sorulacak olursa, ona şöyle denilir: Bu semanın üstünde, arşının üzerinde olduğu anlamındadır. Nitekim şu buyrukta olduğu gibi:

{فَسِيحُوا فِي الْأَرْضِ}
“Yeryüzünde gezip dolaşınız.”[Tevbe:2] Manası “yeryüzünün üstünde” şeklindedir. Yine Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

{وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ فِي جُذُوعِ النَّخْلِ}
“Andolsun ben sizi hurma dallarında asacağım.”[Taha:71]1

{وَهُوَ اللَّهُ فِي السَّمَاوَاتِ وَفِي الْأَرْضِ}
Eğer “O göklerde de, yerde de Allah’tır” [En’âm:3] buyruğu hakkında ne dersiniz denilecek olursa, bunu sorana şöyle cevap verilir: Bazı kıraat imamları (فِي السَّمَاوَاتِ) buyruğunda vakıf yapar, sonra da {وَفِي الْأَرْضِ يَعْلَمُ سِرَّكُمْ} “Yerde gizlediğinizi bilir”  buyruğu ile okumaya başlarlar.2 Durum ne olursa olsun, eğer bir kimse: Filan kişi Şam’da ve Irak’ta hükümdardır, diyecek olursa, bu onun hükümdarlığının Şam’da ve Irak’ta söz konusu olduğuna delâlet eder. Onun zatı itibariyle ikisi içerisinde olduğu anlamına gelmez.
_____________________________

1 Bu ayetlerde zarfiyyet ifade eden “fi” harfi cerri kullanılmıştır ve ayetler ilk bakışta “yeryüzünün içinde” “hurma dallarında” manasını veriyor gibi gözükse de aslında bundan kasıd, “yeryüzünün üstünde” “hurma dallarının üstüne” demektir. Şu halde nasslarda Allah hakkında arşta, semada gibi ifadelerin kullanılması Onun arşın veya göğün içinde olduğu anlamına gelmez, bilakis üstünde olduğu anlamına gelir. Misal verilen bu ayetlerden anlaşıldığı gibi Arapça’da böyle bir kullanım mevcuttur. Vallahu a’lem.

2 Buna göre buyruk şu şekilde olmaktadır: “O göklerde Allah’tır, yerde de sizin gizlinizi de açığa vurduğunuzu da bilir”[Enam:3]

Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 145
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Ynt: et-Tuhfetu'l-Medeniyye fi'l-Akideti's-Selefiyye
« Yanıtla #23 : 29 Haziran 2017, 09:41 »
İmam, Zâhid Ebû Abdillah b. Batta’nın Görüşünün Zikri

Üç ciltlik el-İbâne adlı eserinde yer alan “Allah’ın, Arşı üzerinde mahlûkatından ayrı olarak bulunduğuna, ilminin de mahlûkatını kuşatmış olduğuna iman etmeye dair bab” altında şunları söylemektedir:

Ashab ve tabiînden olan müslümanlar, Allah’ın semâvâtı üzerinde, Arşı üstünde mahlûkatından ayrı olduğu hususunda icma etmişlerdir. Yüce Allah’ın:

{وَهُوَ مَعَكُمْ}
“Ve O sizinle beraberdir”[Hadid:4] buyruğuna gelince, bu ilim adamlarının dedikleri gibi[ ilim]dir.

Cehmiyye mensubu kişi,

{مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوَى ثَلَاثَةٍ إِلَّا هُوَ رَابِعُهُمْ}
“Üç kişi fısıldaşmayı versin muhakkak O onların dördüncüleridir”[Mücadele:7] buyruğunu delil göstererek şöyle der: [Alllah] Bizimledir [bizim aramızdadır]. Âlimler bunu, Allah’ın ilmi olarak tefsir etmiştir. Daha sonra Yüce Allah aynı ayetin sonunda:
{أَنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ}
“Şüphesiz Allah her şeyi çok iyi bilendir” buyurmaktadır.

Diğer taraftan İbn Batta kendi senedleri ile burada maksat O’nun ilmidir, diyenlerin görüşlerini sıralamaktadır. Bu kimseler ise ed-Dahhâk, es-Sevrî, Nuaym b. Hammâd, Ahmed b. Hanbel ve İshâk b. Râhûye’dir.

Büyük imamlardan olan İbn Batta –Allah ondan razı olsun-, Beğavî ve çağdaşlarından hadis dinlemiş, 387’de vefat etmiştir.

Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 145
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Ynt: et-Tuhfetu'l-Medeniyye fi'l-Akideti's-Selefiyye
« Yanıtla #24 : 30 Haziran 2017, 12:27 »
İmam Ebu Muhammed İbn Ebi Zeyd el-Kayravani’nin Görüşünün Zikri
Zamanındaki Malikilerin Şeyhi


İmam Mâlik’in mezhebi hakkındaki meşhur risâlesinin baş taraflarında şunları söylemektedir:

“Ve şüphesiz ki O Teâlâ, zatı ile el-Mecid olarak arşının üstündedir. O, ilmiyle her yerdedir.”

İbn Ebi Zeyd’in risalesinin şarihi, İmam Ebu Bekir Muhammed b. Vehb el-Maliki, “Ve şüphesiz ki O Teâlâ, el-Mecid olarak arşının üstündedir” sözünü zikrettiğinde dedi ki: Fevka(Üstünde) "فوق"  ve ala "على" lafızlarının Arapların hepsinin katında manası tektir. Sonra ayetleri ve hadisleri nakletti ve en sonunda şöyle dedi: Fi "في" lafzı Arap lügatında bazen fevka(üstünde) "فوق" manasında gelir. Şu ayetlerde olduğu gibi:


{فَامْشُوا فِي مَنَاكِبِهَا}
“yerin omuzlarında(üzerinde) dolaşın” [Mülk:15]

{أَأَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ}
“Gökte olandan emin mi oldunuz?” [Mülk:16]

Tevil ehli(Tefsir ehli) dedi ki: Onun üstü kastediliyor. Malik’in tabiinden anladığı, tabiinin sahabeden anladığı ve sahabenin de Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’den anladığı görüş şudur: “Şüphesiz Allah semadadır” lafzının manası, onun(semanın) üstünde olmasıdır. Aynı şekilde Şeyh Ebu Muhammed, “Şüphesiz O, arşının üzerindedir” dedi, sonra zatı ile arşının üzerinde, yarattıklarının hepsinden ayrı ve keyfiyetsiz olarak uluvda oluşunu açıkladı. O ilmi ile her mekândadır, zatı ile değil. Mekânlar Onu kuşatamaz. Şüphesiz O, bundan çok daha azimdir. Şarihin sözleri bitti.

İbn Ebi Zeyd, el-Ferdu fi’s-Sunne adlı kitabında, uluvvun açıklamasında, Rab Teâlâ’nın zatı ile arşa istivasını ve orada karar kıldığını zikreder.

Muhtesaru’l-Mudevvene’de şöyle der: Şüphesiz O Teâlâ, zatı ile arşının üzerindedir. Yer edinmeksizin, semavatının üstündedir.

Hafız ez-Zehebi, İbn Ebi Zeyd’in “Ve şüphesiz ki O Teâlâ, el-Mecid olarak arşının üstündedir” sözünü zikrederken dedi ki: Bu ibarenin bir benzeri daha önce Cafer b. Ebî Şeybe ile Osman b. Saîd ed-Dârimî’den de geçmiş idi. Aynı şekilde bu ibareyi Sicistân vaizi Yahyâ b. Ammâr da risalesinde Hâfız Ebû’n-Nasr el-Vâilî es-Seczî de el-İbâne adlı eserinde mutlak olarak kullanmıştır. O, şöyle diyor:

“Bizim es-Sevrî, Mâlik, iki Hammâd, İbn Uyeyne, İbnu’l-Mübârek, el-Fudayl, Ahmed ve İshâk gibi imamlarımız, Allah’ın zatı ile Arşın üstünde olduğu, ilminin de her yerde olduğu üzerinde ittifak halindedirler.”

Bunu ileride geleceği gibi aynı şekilde İbn Abdilberr de böylece mutlak kullanmıştır. Şeyhu’l-İslam Ebû İsmail el-Ensârî’nin ibaresi de böyledir. O şöyle demektedir: Çeşitli rivayetlerde Yüce Allah’ın yedinci semâda Arşın üstünde kendi nefsi ile olduğu belirtilmektedir.

Şafi‘î mezhebine mensup Ebu’l-Hasen el-Kercî de ilgili kasidede şöyle demektedir:

“Onların itikatlarına göre mutlak ilâh zatı ile
Arşı üstündedir, bununla birlikte gayb olan her şeyi de bilir.”

Bu kasîdenin üzerinde Alleme Takıyuddîn İbnu’s-Salâh’ın el yazısıyla şu ifadeler yer almaktadır: Bu Ehl-i Sünnet’in ve hadis ashabının akîdesidir.

Aynı şekilde bu lafzı Hâfız Ahmed b. Sâbit et-Turakî de kullanmıştır. Şeyh Abdülkâdir el-Cîlî, müfti Abdülazîz el-Kuhaytî ve bir topluluk hep bu lafzı kullanmıştır. Allah-u Teâlâ her şeyi bizzat yaratmıştır, mahlûkatın işlerini bizzat idare etmektedir. Hiçbir yardımcısı ve destekçisi de yoktur.

İbn Ebî Zeyd ve başkaları Yüce Allah’ın bizimle birlikte oluşu ile Arşın üzerinde oluşu arasında bir farkın olduğunu anlatmak istemişlerdir. O, buyurduğu gibi;  ilmi ile bizimle beraberdir ve “Rahman Arşa istiva etmiştir” buyruğunda bize öğrettiği gibi, Arşın üzerindedir. Sözü geçen lafzı (yani “zatı ile” lafzını) önceden açıkladığımız gibi ilim adamlarından bir topluluk kullanmıştır. Şüphesiz lüzumsuz sözleri terk etmek, İslam’ın güzelliklerindendir.

İbn Ebî Zeyd Mağrib’de ilmiyle amel eden âlimlerden idi. Küçük Mâlik diye lakabı vardı. Usûl ilminde varılabilecek en son nokta idi. Onun “zatı ile” lafzını kullandığı için aleyhine tenkitlerde bulunulmuştur, keşke onu kullanmamış olsaydı. ez-Zehebi’nin sözleri bitti.

Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 145
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Ynt: et-Tuhfetu'l-Medeniyye fi'l-Akideti's-Selefiyye
« Yanıtla #25 : 08 Temmuz 2017, 00:26 »
Kadı Ebu Bekir b. et-Tayyib el-Bakillani el-Eşari’nin Görüşünün Zikri

En meşhur kitabı olan, Temhîdu fi Usûli’d-Dîn adlı kitabında şöyle dedi:

Eğer, “Şüphesiz Allah her yerdedir mi diyorsunuz?” denilirse, deriz ki: Bundan Allah’a sığınırız. Aksine O Arşı üzerine kitabında

 
{الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى}

“Rahman Arşa istiva etmiştir”[Taha:5] buyruğunda haber verdiği şekilde istiva etmiştir. Ayrıca;

{أَأَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ أَنْ يَخْسِفَ بِكُمُ الْأَرْضَ}

“Gökte olandan emin mi oldunuz?”[Mülk:16] diye de buyurmuştur.

Eğer O her yerde bulunsaydı, insanın karnında, ağzında, iç organlarında, çöplükte ve ağza alınmayacak yerlerde de olması gerekiyordu. Allahu Teâlâ bunlardan yücedir.

Sonra Allahu Teâlâ’nın şu kavli;


{وَهُوَ الَّذِي فِي السَّمَاءِ إِلَهٌ وَفِي الْأَرْضِ إِلَهٌ}

“Ve O, gökte İlah’tır ve yerde İlah’tır.”[Zuhruf:84] hakkında dedi ki: Burada kastedilen, şüphesiz O sema ehli katında İlah’tır ve dünya ehli katında da İlah’tır. Arapların dediği gibi; “Fulan, iki şehirde de itaat edilen bir soyludur.” Yani buraların ahalisi nezdinde [itaat edilen]. Burada zikredilen zatın, Hicaz ve Irak’ta bizzat mevcut olduğu kastedilmemektedir.

Allahu Teâlâ’nın şu kavli;


{إِنَّ اللَّهَ مَعَ الَّذِينَ اتَّقَوْا وَالَّذِينَ هُمْ مُحْسِنُونَ}

“Şüphesiz Allah, kendisine karşı gelmekten sakınanlar ve iyilik yapanlarla beraberdir.”[Nahl:128] ile kastedilen koruması, yardımı ve desteklemesidir. Allahu Teâlâ’nın zatının onlarla birlikte olduğu kastedilmemiştir.

Allahu Teâlâ’nın şu kavli de;


{إِنَّنِي مَعَكُمَا أَسْمَعُ وَأَرَى}

“Şüphesiz ben sizinle beraberim, işitirim ve görürüm.”[Taha:46] bu tevile(tefsire) hamledilir.

Allahu Teâlâ’nın şu kavli;


{مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوَى ثَلَاثَةٍ إِلَّا هُوَ رَابِعُهُمْ}

“Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O'dur.”[Mücadele:7] ile kastedilen; Allahu Teâlâ’nın,  onların gizledikleri sırlarını ve gizli konuşmalarını bilmesidir. Bu [beraberlik sıfatı] sadece Kur’an’da olduğu şekli ile kullanılır. Buna kıyas ederek; “Allah Kayravan (Tunus’ta bir şehir), Medinetu’s-Selam (Bağdat) ve Dimeşk’tedir (Şam’dadır)”, “O boğa ve eşeklerle beraberdir”, “O fasıklarla ve rüşvet alanlarla beraberdir” demek, Allahu Teâlâ’nın;

{إِنَّ اللَّهَ مَعَ الَّذِينَ اتَّقَوْا}

“Şüphesiz Allah, kendisine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir”[Nahl:128] buyruğu gereğince caiz değildir.

İlk başta bahsettiğimiz şekildeki açıklama böylece vacib olmuştur. Şairin; “Bişr, Irak’a istiva etti” dediği gibi Allah’ın arşa istiva etmesine, istila etti manası vermek caiz değildir. Çünkü istila, kudret ve üstün gelme ile olur. Allahu Teâlâ kudret ve üstün gelmekten hali değildir. Allahu Teâlâ’nın

{ثُمَّ اسْتَوَى}
“Sonra istiva etti”[A’raf:54] kavli daha önce bu özelliğin olmadığı halde yeni başlamasını gerektirir. Bu söylenenler batıldır.

Sonra dedi ki: Bab, Eğer şöyle denilirse: Bize fiili sıfatlarla zati sıfatların farkını iyice bilmemiz için açıklayın.
 
Denilir ki: O’nun zatı sıfatları yok olmaz ve bu sıfatlarla vasıflanmaktan hiçbir zaman hali değildir. Onlar; hayat, kudret, irade, işitme, görme, kelam, beka, yüz, iki el, iki göz, gazap ve rıza sıfatlarıdır.

Fiili sıfatları ise; yaratması, rızkı, adaleti, ihsanı, lütfetmesi, nimeti, sevabı, cezalandırması, haşretmesi, neşretmesi gibi tüm sıfatlar fiilinden önce onda mevcuttur. Sonra sıfatlardan kelamı anlattı.

ez-Zebbu ‘ani’l-Haseni’l-Eş‘arî adlı kitabında şöyle demektedir:
 
“Allah’ın sıfatları hakkında iki elinin, yüzünün ve iki gözünün bulunduğuna dair Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den sahih olarak rivayet edilmesi şartıyla nakledilen bütün rivayetler hakkında da aynı şeyi söylüyor ve şöyle diyoruz: Şüphesiz ki O kıyamet gününde buluttan gölgeler içerisinde gelecektir ve hadiste belirtildiği gibi dünya semasına inecektir. O, Arşına istiva etmiştir.”

Nihayet şunları söyler:

“Bizler imamların ve sünnet ehlinin dini inançlarını açıkladık ve buna göre bu sıfatların herhangi bir keyfiyet biçmeksizin, herhangi bir sınırlandırma, bir cinse benzetme veya suretlendirme yoluna gitmeksizin oldukları gibi kabul edileceklerini açıkladık. Nitekim ez-Zührî’den ve Mâlik’ten istivâ hakkında şu rivayet nakledilmiştir. “Her kim bu sınırı aşarsa haddi aşmış, bid’at ortaya koymuş ve sapıtmış olur.” Bitti.

Hafız Şemsu’d-Din ez-Zehebi, âlimin sözlerini zikrettikten sonra şöyle der:

İşte bunlar bizatihi bu imamın kendi sözleridir. Onun gibi bir derya, onun gibi bir zekâ, onun gibi din ve mezhepleri tanıyan bir başka kimse nerde bulunabilir? Gerçekten varlık âlemi artık, selefin ne olduğunu bilmeyen, selbden (olumsuzlamaktan), sıfatları nefyedip, reddetmekten başkasını tanımayan varlıklarla dolup taşmaktadır. Sağır ve dilsizdirler. Bunlar doğru dürüst bir şey bilip anlayamadan akla çağırmakla birlikte, nakil üzere yürümezler. İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râci’ûn.

Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 145
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Ynt: et-Tuhfetu'l-Medeniyye fi'l-Akideti's-Selefiyye
« Yanıtla #26 : 28 Ağustos 2018, 22:50 »
İmam Ebû Ömer Ahmed b. Muhammed b. Abdullah el-Endelusî et-Talemenkî el-Mâliki’nin Görüşünün Zikri

el-Usûl adlı iki ciltlik eserinde şöyle dedi:
“Ehl-i Sünnet’ten olan Müslümanların icmâ ettiklerine göre Allah zatı ile arşına istiva etmiştir.”

Yine bu kitabında şöyle dedi:
“Ehl-i Sünnet’in icmâsına göre Allah’ın arşın üstünde oluşu hakikat [manası] üzeredir, mecaz [manası] üzere değil.”

Sonra senedi ile Malik’in şu sözünü nakletti:
“Allah semadadır, ilmi ise her yerdedir.”

Sonra bu kitapta dedi ki:
“Ehl-i Sünnet’ten olan Müslümanların icmâ ettiklerine göre Yüce Allah’ın:

{وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ}
“Nerede olursanız O sizinle beraberdir”[Hadid:4] buyruğu ile Kur’an’dan bunun benzeri buyruklarda kastedilen O’nun ilmidir. Allahu Teâlâ zatıyla semâvâtın üstündedir, dilediği şekilde Arşına istiva etmiştir.

Onun bu lafzı kitabındadır. Ehl-i Sünnet’ten olan Müslümanların, Allah'ın zatı ile arşına istiva etmesi hususunda icmasını naklettiği yere bak. Sünnet imamlarının birçoğu bu lafzı [zatı ile] ıtlak etti. Büyük imamlardan, ulemanın çoğundan bunu aktardı. Hafız Ebu Nasr es-Siczi ve diğerlerinden daha önce geçtiği gibi. Sonra İbn Ebi Zeyd, bu hususu, ez-Zehebi’nin zikrettiği gibi risalesinde zikrettiğinde nasıl tek kalmıştır diye eleştirilir?

Talemenkî, Endülüs’teki büyük hafızlardan ve kıraat imamlarından idi. 80 küsur yıl yaşamış ve 429 yılında vefat etmiştir.


Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 145
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Ynt: et-Tuhfetu'l-Medeniyye fi'l-Akideti's-Selefiyye
« Yanıtla #27 : 28 Ağustos 2018, 22:51 »
Şeyhu’l-İslam Ebû Osman İsmail b. Abdurrahman en-Nîsâbûrî es-Sâbûnî’nin Görüşünün Zikri

Sünnete dair risalesinde der ki:

“Hadis ashabı Allah’ın -kitabında buyurduğu gibi- yedi semânın üstünde, Arşı üzerinde olduğuna inanır ve şahitlik ederler. Ümmetin âlimleri ile selef imamlarının önde gelenleri Allah’ın Arşı üzerinde olduğu, Arşının da semâvâtının üzerinde olduğu hususunda hiç ihtilaf etmemişlerdir. İmamımız Şafiî de el-Mebsût adlı eserinde keffaret hususunda mümine köleyi azat etmek meselesinde Muâviye b. el-Hakem’in haberini delil göstermiştir. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e siyahî cariyenin mümin olup olmadığını öğrenmek için: Rabbin nerede diye sordu, cariye semâya işaret etti. Çünkü bu cariye Arap değildi. Bunun üzerine Allah Rasulü: Onu azat et. Çünkü o mümin birisidir buyurdu. Böylelikle cariye, Rabbinin semâda olduğunu söyleyip, Rabbini uluvv ve fevkıyye (üstte oluş) sıfatı ile tanıyınca, mümin olduğuna hüküm verdi.”

es-Sâbûnî fakîh, muhaddis, sufî ve vâiz birisi idi. Nîsâbûr’da çağının şeyhi (büyük âlimi) idi. Çok güzel eserleri vardır. İbn Huzeyme ve es-Serrâc’ın ashabından hadis dinlemiştir. 449 yılında vefat etmiştir.

Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 145
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Ynt: et-Tuhfetu'l-Medeniyye fi'l-Akideti's-Selefiyye
« Yanıtla #28 : 28 Ağustos 2018, 22:51 »
İmâm, Büyük Âlim, Mağrib’in Hâfızı, Zamanındaki Sünnet İmamı, Ebû Ömer Yûsuf b. Abdullah b. Abdilberr en-Nemrî el-Endelûsî

et-Temhîd, el-İstizkâr ve Son Derece Değerli Eserlerin Müellifi


et-Temhîd isimli kitabında, İbn Şihab’ın sekizinci hadisini şerh ederken şunları söylemektedir:

Nüzul hadisinin isnadı sahihtir. Hadis ehli, onun sahihliği hususunda ihtilaf etmemiştir. Bu hadiste Allah Azze ve Celle’nin semâda, yedi semânın üstünde, Arşın üzerinde olduğuna delil vardır. Nitekim cemaat de böyle demiştir. Bu hadis, “Allah her yerdedir, arşın üzerinde değildir” görüşünde olan Mutezile ve Cehmiyye ye karşı hüccettir. Hak ehlinin görüşlerinin sahih olduğuna ilişkin delil yüce Allah’ın şu buyruklarıdır:


{الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى}
“Rahman arşa istiva etti”[Taha:5]

{أَأَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ}
“Gökte olandan emin mi oldunuz?”[Mülk:16] “Gökte olandan” kasıt, arşın üzeridir. “Fi” bazen “ala” manasında olur. Allahu Teâlâ’nın şu kavlini görmedin mi?

{فَسِيحُوا فِي الْأَرْضِ}
“Yeryüzünde gezinin”[Tevbe:2] Yani yeryüzü üzerinde [gezinin]. Allahu Teâlâ’nın şu kavli de aynı şekildedir:

{وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ فِي جُذُوعِ النَّخْلِ}
“Sizi hurma dallarına asacağım”[Taha:71]

Allahu Teâlâ’nın şu kavli de bunu destekler:


{تَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ}
“Melekler ve Ruh O’na yükselir”[Mearic:4] ve bu ayetler gibi olan ayetlerde [bunu destekler].

Bu ayetler açık bir şekilde Mutezile’nin görüşünü iptal etmektedir.

İstiva hakkındaki mecaz iddiasına ve isteva/istiva etti kavlinin tevili (açıklaması) hakkında, istevla[istila] demelerine gelince; bunun bir manası yoktur. Çünkü bu lügattaki kullanımının dışındadır. İstilanın manası lügatta birisine galip gelmeye çalışmaktır. Allah’a ise hiç bir şey galip gelemez. Ümmet kastedilenin mecaz olduğu noktasında ittifak etmediği sürece kelam hakikati üzerine hamledilir. Zira Rabbimizden bize indirilene tabi olmanın bundan başka yolu yoktur. Şayet her iddiacının mecaz iddiasını kabul etseydik, ibadetlerden hiçbiri sabit olmazdı. Yüce Allah; Arapların, hitabın kapsamında dinleyenlerin nezdinde manası sahih olacak şekilde anlayacağı tarzın dışında ümmete hitap etmekten münezzehtir. İstiva malumdur, lügatte de anlaşılan bir şeydir. O [istiva], uluvv (yücelik), bir şeyin üzerine yükselmek, karar kılmak ve orada temekkün etmek (yerleşmek) demektir.


{الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى}
“Rahman arşa istiva etti”[Taha:5] Ebu Ubeyde bu buyruk hakkında şöyle dedi:

Üstünde [demektir]. Araplar şöyle der: Bineğin üstüne istiva ettim[çıktım], evin üstüne istiva ettim [çıktım].

Bunun dışında: İstiva şu buyruğa göre istikrar manasındadır.


{وَلَمَّا بَلَغَ أَشُدَّهُ وَاسْتَوَى}
“O yiğitlik çağına erişip, olgunlaştığında”[Kasas:14] Yani gençliği bitip, karar kıldığında. Artık gençliğinde değildi.

İbn Abdilberr dedi ki: İstiva, uluvvda karar kılmak demektir. Allah Azze ve Celle kitabında bize bu şekilde hitap etmiştir ve şöyle buyurmuştur:


{لِتَسْتَوُوا عَلَى ظُهُورِهِ}
“Onların sırtlarına yerleşmeniz[istiva etmeniz] için.”[Zuhruf:13]

{فَإِذَا اسْتَوَيْتَ أَنْتَ وَمَنْ مَعَكَ عَلَى الْفُلْكِ}
“Böylece sen ve seninle beraber olan kimseler, gemiye bindiğiniz[istiva ettiğiniz] zaman”[Muminun:28]

{وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ}
“Ve [gemi], Cudi [dağı]nın üzerine yerleşti[istiva etti].”[Hud:44]

Abdullah bin Davud el-Vasiti’nin İbrahim bin Abdussamed’den, o da Abdullah bin Mücahid’den, o da babasından, o da İbn Abbas’tan rivayet ettiği hadise göre “Rahman arşa istiva etti”[Taha:5] ayeti hakkında şöyle demiştir: “Bütün yarattığı şeyleri istila etti ve onlardan mekân edinmedi.”

el-Cevap: Şüphesiz bu hadis münkerdir. Onu nakledenler meçhul ve zayıftır. Abdullah bin Davud el-Vasiti ve İbn Mücahid’e gelince, onlar zayıftır. İbrahim bin Abdussamed bilinmeyen, meçhul birisidir. Onlar kendilerine ters gelen haberleri kabul etmiyorlar. Şayet akıllılarsa, onları haklı çıkarmak için bu hadis gibi olanlardan nasıl ihticac ederler?


{وَقَالَ فِرْعَوْنُ يَاهَامَانُ ابْنِ لِي صَرْحًا لَعَلِّي أَبْلُغُ الْأَسْبَابَ أَسْبَابَ السَّمَاوَاتِ فَأَطَّلِعَ إِلَى إِلَهِ مُوسَى وَإِنِّي لَأَظُنُّهُ كَاذِبًا}
“Firavun dedi ki: Ey Hâmân! Bana yüksek bir kule yap, belki yollara, göklerin yollarına erişirim de Mûsâ’nın ilâhını görürüm(!) Çünkü ben, onun yalancı olduğuna inanıyorum.” [Mumin:36,37]

Musa aleyhisselam “İlahım semadadır” dediğinde Firavun onun yalancı olduğunu düşündü.


{وَهُوَ الَّذِي فِي السَّمَاءِ إِلَهٌ وَفِي الْأَرْضِ إِلَهٌ}
“Ve O, gökte İlah’tır ve yerde İlah’tır.”[Zuhruf:84]

{وَهُوَ اللَّهُ فِي السَّمَاوَاتِ وَفِي الْأَرْضِ}
“O göklerde Allah’tır, yerde de”[Enam:3]

{مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوَى ثَلَاثَةٍ إِلَّا هُوَ رَابِعُهُمْ}
“Üç kişi fısıldaşmayı versin muhakkak O onların dördüncüleridir”[Mücadele:7]

Allahu Teâlâ’nın bu buyruklarını duyunca, ismi mübarek, şanı yüce olan Allah’ın nefsi ve zatı ile her yerde olduğunu iddia ettiler.

Onlara denilir ki: Bizim aramızda, sizin aranızda ve ümmetin arasında Allah’ın zatı ile semanın altında, yerde olmadığı hususunda bir ihtilaf yok. O zaman bu ayetleri, hepsini toplayıcı, doğru bir manaya hamletmek gerekir. Bu da sema ehli katında, Allah’ın ibadet edilen bir ilah olduğu yine arz ehli katında da ibadet edilen bir ilah olduğudur. Keza İlim ehli tefsirinde şöyle demiştir: İndirilen [Kur’an]’ın zahiri, Allah’ın arşın üzerinde olduğuna şahitlik eder. Bu konuda ihtilaf geçersizdir. Zahire tutunanlar, insanların en mutlularıdır.

Allahu Teâlâ’nın diğer ayetteki “Yerde ilahtır” buyruğuna gelince, icma ve ittifak ile bundan kasıt, yer ehli katında ibadet edilen mabud olmasıdır. Bunun böyle oluşu kesin olarak kararlaştırılmıştır.

Allah Azze ve Celle’nin yedi kat semanın üstünde, arşının üzerinde olması hakkındaki hüccetlerden biri de, arap olsun acem olsun tüm Muvahhidlerin, bir işte hüzünlendiklerinde ve üzerlerine bir sıkıntı indiğinde yüzlerini semaya kaldırıp, iki ellerini semaya doğru kaldırarak Rableri olan Allah Tebâreke ve Teâlâ’dan yardım istemeleridir. Bu avam arasında da, havas arasında da nakletmenin dışında başka bir şeye gerek bırakmayacak kadar bilinen meşhur bir olaydır.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem siyahi cariyeye dedi ki: “Allah nerededir?” Cariye semayı işaret etti. Sonra (Allah Resulü) dedi ki: “Ben kimim?” (Cariye) dedi ki: “Sen, Allah’ın Resulüsün.” Bunun üzerine Rasulullah dedi ki: “O’nu azat et, Şüphesiz o müminedir.” Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem (cariyenin) başını semaya kaldırması ile yetindi.

Dedi ki: Allahu Teâlâ’nın;


{مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوَى ثَلَاثَةٍ إِلَّا هُوَ رَابِعُهُمْ}
“Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O'dur.”[Mücadele:7] buyruğunu hüccet olarak getirmelerine gelince; bu ayetin zahiri onlar için hüccet değildir.

Dedi ki: O arşın üzerindedir ve ilmi ise her yerdedir. Suneyd, Dahhak’tan bu ayet hakkında şöyle dediğini zikretmiştir: “O arşın üzerindedir, ilmi ise nerede olurlarsa olsun onlarladır.”

Dedi ki: Sufyan es-Sevri’den de bunun benzeri bana ulaşmıştır.

Abdullah bin Mesud dedi ki: “Sema ile yer arası yürüme ile beş yüz yıldır. Her sema ile diğer sema arası da yürüme ile beş yüz yıldır. Yedinci sema ile kürsü arası da yürüme ile beş yüz yıldır. Su ile kürsü arası da yürüme ile beş yüz yıldır. Arş suyun üzerindedir. Allah Tebâreke ve Teâlâ da arşın üzerindedir ve amellerinizi bilir.” Bu sözü veya yakınınıel-İstizkâr kitabında zikretmiştir.

Yine Ebu Ömer dedi ki: Kendilerinden te’vil ilminin öğrenildiği sahâbe ve tabiîn âlimleri icmâ ederek Yüce Allah’ın:


{مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوَى ثَلَاثَةٍ إِلَّا هُوَ رَابِعُهُمْ}
“Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O'dur.”[Mücadele:7] buyruğunun te’vili hakkında şöyle demişlerdir: O, Arşın üzerindedir. İlmi ise her yerdedir. Bu konuda sözü delil olarak kabul edilecek hiçbir kimse onlara muhalefet etmemiştir.

Yine şöyle demektedir: Ehl-i Sünnet, Kitap ve sünnette varid olmuş sıfatları ve bu sıfatları mecâzî anlamlarıyla değil, hakikat üzere kabul etmek üzerinde icm⒠etmişlerdir. Şu kadar var ki onlar bu sıfatların hiçbirisine bir keyfiyet nispet etmezler. Cehmiyye, Mu’tezile ve Hâricîler ise hep birlikte bunları inkâr eder, bu sıfatların hiçbirisini hakikat anlamına göre açıklamaz ve onları kabul eden kimselerin Müşebbihe olduğunu ileri sürerler. Kendileri ise bunları kabul edenlere göre mabudun kendisini kabul etmeyen kimselerdir.

Hafız Zehebi dedi ki: Allah’a yemin ederim doğru söylemiştir. Çünkü sâir sıfatları te’vil edip, bu hususta varid olan sıfatları mecâzî söz olarak yorumlayacak olursa, bu sıfatları O’ndan uzaklaştırmak Rabbi ta’tile (yok saymaya) götürür ve adeta o bu suretle olmayan bir varlık gibi olur.

Ebû Ömer b. Abdilberr, ilim deryalarından ve eser imamlarından idi. Gözlerin onun benzerini görme ihtimali çok azdır. Dört bir yanda fazileti şöhret kazanmıştır. 463 yılında 96 yaşında vefat etmiştir.

Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 145
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Ynt: et-Tuhfetu'l-Medeniyye fi'l-Akideti's-Selefiyye
« Yanıtla #29 : 28 Eylül 2018, 18:28 »
İmam Ebul Kasım Abdullah bin Halef el-Mukri el-Endulisinin Görüşünün Zikri

Nuzul hadisini (Şerhu'l-Mulhasta) zikrederken şöyle dedi:

“Bu hadis, Allahu Teâlâ’nın keyfiyetlendirmeksizin ve temas olmaksızın, yedi kat semanın üstünde, arşının üzerinde olduğuna delildir. İlim ehlinin dediği gibi ki onların görüşlerinin delili Allahu Teala’nın şu buyruklarıdır:


{الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى}
“Rahman arşa istiva etti.”[Taha:5]

{ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ}
“Sonra arşa istiva etti”[Araf:54]

{لَيْسَ لَهُ دَافِعٌ مِنَ اللَّهِ ذِي الْمَعَارِجِ}
“Yüksek dereceler[Meâric] sahibi olan Allah tarafından geleni geri çevirecek kimse yoktur.”[Meâric:2,3]
Uruc, yükselmek demektir.”

Malik bin Enes dedi ki: “Allah Azze ve Celle semadadır, ilmi ise her yerdedir ve ilminin olmadığı bir yer yoktur.”

“Semada [fi's-sema]” sözü ile kastettiği “Semanın üzerinde[ale's-sema]” olmasıdır.

Sonunda şunları söyler: “Tüm bu deliller, istivanın mecazi olduğunu ve istivanın manasının istila olduğu görüşünün batıllığını açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Çünkü istilanın manası lügatta birisine galip gelmeye çalışmaktır. Allah’a ise hiç bir şey galip gelemez. Ümmet kastedilenin mecaz olduğu noktasında ittifak etmediği sürece kelam hakikati üzerine hamledilir. Zira Rabbimizden bize indirilene tabi olmanın bundan başka yolu yoktur. Ancak Allah’ın kelamını, vecihlerin en şöhret bulmuş ve en zahiri olanına hamledenler, O’na teslim edilmesi gereken şeyleri men etmezler. Şayet her iddiacının mecaz iddiasını kabul etseydik, ibadetlerden hiçbiri sabit olmazdı. Yüce Allah; Arapların, hitabın kapsamında dinleyenlerin nezdinde manası sahih olacak şekilde anlayacağı tarzın dışında ümmete hitap etmekten münezzehtir. İstiva lügatte malumdur. O [istiva], uluvv (yücelik), bir şeyin üzerine yükselmek ve orada temekkün etmek (yerleşmek) demektir.

Şayet biri bize itiraz ederek şöyle dese: Şayet bu şekilde olsaydı, O mahlûkata benzerdi. Çünkü mekânlar O’nu kuşatamaz ve ihtiva edemez. Onlar mahlûktur.

Denilir ki: Bu gerekli değildir. Çünkü Allahu Teâlâ’nın “Benzeri hiçbir şey yoktur.” [Şura:11] ve O yarattıklarına kıyas edilmez, mekânlardan önce de vardı. Akılların da doğruladığı ve delillerin de ispati ile O ezelde hiçbir mekânda değildi ve O yoklukta değildir. Yarattıklarından bir şeye nasıl kıyas edilir? Veya O’nun ve yarattıklarının arasında nasıl bir misallik veya benzerlik olur? Allah, zalimlerin dedikleri şeylerden çok daha yücedir.

Eğer birisi şöyle derse: Bizler, Rabbimizi ezelde hiçbir mekânda olmamakla vasıflandırdık. Sonra Allah mekânları yarattı ve kendisi de bir mekânda olmaya başladı. (Böyle dediğimiz takdirde) Burada (Allah hakkında) değişiklik ve intikal söz konusu olduğunu kabul etme söz konusu olur. Zira (bu söze göre Allahu Teala’nın) ezelde sahip olduğu (mekansızlık) sıfatı, (sonradan) mekânlardan bir mekânda bulunmasıyla birlikte zail olmuş olur.

Ona denilir ki: Aynı şekilde sen onun bir mekânda olmadığını, sonra her mekânda olduğunu iddia ediyorsun. Senin mabudun sana göre değişiklik gösteriyor ve mekânda değilken tüm mekânlara intikal ediyor.

Eğer şöyle derse: Şüphesiz O ezelde de şuanda olduğu gibi tüm mekânlardaydı. Ezeliyette iken eşyayı ve mekânları yarattı. Bu fasittir.

Şayet şöyle derse: Ezelde mekânda değilken, mekâna intikal etmesi senin katında caiz mi?

Şöyle denilir: İntikal ve hal değiştirmeye gelince; bunu, O'na ıtlak etme yolu yoktur. Çünkü ezelde bir mekânda olması gerekmez. Aynı şekilde O'nun intikal etmesi için de mekân gerekmez. O bu hususta yaratılmışlar gibi değildir.

Fakat biz “Mekânlara istiva etmiştir” deriz, “İntikal etmiştir” demeyiz. Şüphesiz bunun tek bir manası vardır. “O’nun arşı” deriz, “O’nun yatağı” demeyiz. “O el-Hakîmdir” deriz, “O el-Âkil’dir” demeyiz. “İbrahim’i halil edindi” deriz, “İbrahim’i arkadaş edindi” demeyiz. Çünkü biz [Allahu Teâlâ’nın] kendi nefsini isimlendirdiği şeyler dışında başka bir şey ile isimlendirmeyiz, sıfatlandırmayız ve O’nun üzerine ıtlak etmeyiz. Nefsini vasıflandırdığı şeyleri ondan def etmeyiz. Çünkü O, kuranla [def edilmesi gerekenleri] def eder.

Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 145
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Ynt: et-Tuhfetu'l-Medeniyye fi'l-Akideti's-Selefiyye
« Yanıtla #30 : 22 Ekim 2018, 12:11 »
Hafız Ebu Bekir el-Hatib Rahimehullahu Teala’nın Görüşünün Zikri

Dedi ki: “Sıfata dair söyleneceklere gelince; selefin izlediği yol bunları ispat etmek ve zahirleri üzerine almaktır. Ayrıca keyfiyet ve teşbihi haklarında kabul etmemektir. Sıfatlar hakkında yapılacak açıklama, zat ile ilgili yapılan açıklamanın bir ayrıntısıdır. Biz bu konuda da aynı yolu izleriz. Âlemlerin Rabbini kabul etmek demek, O’nun varlığını da kabul etmek demektir ve bu kabul ediş bir sınırlandırma ve keyfiyetlendirme ile kabul ediş değildir. Bu böyle bilindiğine göre, O’nun sıfatlarını kabul etmek de aynı şekildedir. Bu ancak onların varlıklarını kabul etmektir. Yoksa bir sınırlandırma ve bir keyfiyetlendirme anlamında bir kabul değildir. Buna göre biz el, işitmek, görmek dediğimiz vakit, bu sadece Yüce Allah’ın kendi zatı hakkında sabit olduklarını belirttiği sıfatların varlığını kabul etmekten ibarettir. Bizler el, kudret anlamındadır, işitmek ve görmenin anlamı da ilimdir, demeyiz. Aynı şekilde bunların organ olduklarını ve onlarla ilgili fiili işlemenin araçları olduklarını da söylemeyiz. Bunları organ olan ellere, kulaklara, gözlere benzetmeyiz ve şöyle deriz: Bunları kabul etmenin vacib oluşu, bu sıfatların varlığı ile ilgili nassın bulunmasından dolayıdır. Bunların yaratılmışların sıfatlarına benzemediğini kabul etmek de Yüce Allah’ın:


{لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ}
“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” [Şura:11] buyruğu ile

{وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا أَحَدٌ}
“Hiç kimse O’na denk değildir” [İhlas:4] buyruklarının bir gereğidir.” Sözleri bitti.

Hafız Zehebi dedi ki: Bu sıfatların zahirleri ile kastedilen de budur. Yani kitap ve sünnetteki lafızların kullanıldıkları anlam dışında bâtınî bir anlamları yoktur. Nitekim Mâlik ve başkaları şöyle demiştir: İstivânın ne olduğu bilinmektedir. İşte semî’, basar, ilim, kelâm, irâde, yüz ve benzeri sıfatlar hakkında söylenecekler de bunlardır. Bunlar bilinen şeylerdir. Dolayısıyla açıklamaya ve tefsire ihtiyaç yoktur, fakat bunların hepsinin keyfiyeti bizim için bilinmeyen bir şeydir.

[Zehebi] Dedi ki: Nazar ehli olan müteahhirler sonradan ortaya çıkmış bir görüş ileri sürmüşlerdir. Bu görüşü onlardan önce kimsenin ileri sürmüş olduğunu bilmiyorum. Derler ki: Bu sıfatlar geldiği gibi kabul edilir, te’vil edilmez. Bununla birlikte zahirlerinin kastedilmediğine inanılır. İşte bu görüşte zahir ile iki hususun kastedildiği anlamı çıkmaktadır:

Birincisi, bunların hitabın delâleti dışında bir te’vili yoktur. Selefin de dediği gibi istivâ bilinen bir şeydir. Süfyân ve başkalarının dedikleri gibi: Onun okunması, onun tefsiridir. Yani bu buyruk dil açısından açık seçiktir. Bunlar için te’vil ve tahrifin dar boğazlarına girilmez. İşte selefin mezhebi budur. Bununla birlikte onlar ayrıca bunların hiçbir şekilde beşerin sıfatlarına benzemediklerini de ittifakla kabul edilmiştir. Çünkü yaratıcının ne zatı itibariyle, ne de sıfatlarında hiçbir benzeri yoktur.

İkincisi, tıpkı beşerin sıfatının zihinde şekillendiği gibi bu sıfatlardan hayalde şekillenen şey bunların zahirleridir. Bu ise kastedilmiş olamaz. Çünkü Allahu Teâlâ tektir, sameddir, O’nun benzeri yoktur. Sıfatları çok olsa dahi hepsi haktır. Ama bu sıfatların eşi ve misli yoktur. Onu görüp te bize niteliklerini anlatabilen kimdir?

Allah’a yemin ederiz ki: Bizler içimizde bulunan ruhun tanımı hususunda bile aciz, bitkin, şaşkın ve dehşete düşmüş haldeyiz. Her gece yaratıcısı tarafından vefat ettirildiği vakit (uykuda) nasıl yükselir? O, nasıl salıverilir? Ölümden sonra nasıl intikal eder? Öldürülmesinden sonra Rabbi nezdinde kendisine rızık verilen şehidin hayatı nasıldır? Şu anda nebilerin hayatı nasıldır? Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem kardeşi Mûsâ’nın kabrinde ayakta namaz kıldığına nasıl şahit olmuştur?

Sonra nasıl onu altıncı semâda gördü ve onunla karşılıklı konuşarak ona âlemlerin Rabbine birkaç defa başvurmasını ve O’ndan ümmetinin yükünü hafifletmesini istemesini tavsiye etmiştir? Mûsâ, babası Âdem ile nasıl tartıştı ve nasıl Âdem takdir edilmiş bulunan kader ile bağlayıcı delili ortaya koyarak tövbe edip, tövbenin kabul edilmesinden sonra kınamanın faydasız olduğunu söyledi? Aynı şekilde biz cennette nasıl olacağımızı, niteliklerini, hur-u iyn’in niteliklerini ortaya koymaktan da aciziz. Ya oradan meleklere geçsek meleklerin kişiliklerinin ve keyfiyetlerinin nasıl olduğunu anlamaya çalışsak? Onlardan bazılarının dünyayı bir lokma gibi yutabilmeleri mümkünken, bununla birlikte göz alıcı, güzel ve saf nurani cevherlerden olduklarını [düşünsek]! (Bizler bu sayılan örneklerde olduğu gibi mahlûkatın bile keyfiyetini anlamaktan bu derece acizken nasıl olur da âlemlerin Rabbi olan Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın zatının ve sıfatlarının keyfiyeti hakkında konuşabiliriz!)

Allah ise daha ulu, daha büyüktür. En büyük örnek yalnız O’nundur. Mutlak kemal O’na aittir. Kesinlikle O’nun bir benzeri yoktur.

{لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ}
"O’nun benzeri hiç bir şey yoktur."[Şura:11]
Zehebi’nin sözleri bitti.

el-Hatîb, 463 yılında vefat etti. Kendisinden sonra Bağdât’ta bu alandaki bilgi dalında benzeri hiç kimse gelmedi.



Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 145
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Ynt: et-Tuhfetu'l-Medeniyye fi'l-Akideti's-Selefiyye
« Yanıtla #31 : 24 Ekim 2018, 12:16 »
Şarkın Âlimi İmam Ebu'l Meali Abd'ul Melik ibni Abdullah el-Cuveyni eş-Şafii’nin Görüşünün Zikri

er-Risalet'ul Nizamiyye adlı kitabında şöyle diyor:

"Bu zahir nasslar hakkında ulemanın izledikleri yollar farklıdır. Bazıları bunları te'vil etme görüşünü benimsemiş ve kitaptaki ayetler ile sahih sünnetler karşısında bu yolu izlemiştir. Selef imamları ise, te'vilden uzak durmak ve varid olmuş nassları zahirleri üzere kabul etmek, anlamlarını ise Aziz ve Celil olan Allah'a havale etmek yolunu izlemiştir. Bizim benimsediğimiz görüş ve Allah'a karşı dinimizin akidesi olarak kabul ettiğimiz yol budur ki bu yol ümmetin selefine ve bu husustaki kat'i sem'i delile uymaktır. Ümmetin icması da peşinden gidilmesi gereken bir hüccettir.

Şayet bu nassların zahirini te'vil etmek uygun yahut kaçınılmaz bir şey olsaydı, onların bunu yapmak için ortaya koyacakları gayret, elbetteki şeria'tin fer'i hükümlerini ortaya çıkarmak için gösterdikleri gayretten çok daha fazla olmalıydı. Sahabe ve tabiin çağı, tevilden uzak durmak esasına uyarak bittiğine göre, o halde kendisine uyulması gereken yol budur. O halde; istiva ayetinin, Allah'ın gelişi ayetinin ve "İki elimle yarattığıma"[Sad:75] buyruğunun da bu şekilde anlaşılması gerekir."

İmam Ebu'l Feth Muhammed ibni Ali dedi ki:

“İmam Ebu'l Me'ali el Cuveyni'nin yanına ölümü ile sonuçlanan hastalığında ziyaret amacıyla gittik. Bize şunları söyledi: Daha önce Selef-i Salih'in söylediklerine muhalif olarak söylediğim her sözden, her görüşten geri döndüğüme ve benim artık Nisabur'daki yaşlı kadınların vefat ettikleri hal üzere öldüğüme sizi şahit tutuyorum." 

İmâmu’l-Harameyn 478 yılında 60 yaşında vefat etmiş olup, kendisinden zekâ fışkıran, usul ve furu ilimlerinde deryalardan bir derya idi.

Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 145
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Ynt: et-Tuhfetu'l-Medeniyye fi'l-Akideti's-Selefiyye
« Yanıtla #32 : 24 Ekim 2018, 12:40 »
İmam, Hâfız Ebûl-Kâsım İsmail b. Muhammed b. el-Fadl et-Teymî et-Talhî el-Asbahânî’nin Görüşünün Zikri
et-Terğîb ve’t-Terhîb’in Müellifi


Kitabında dedi ki: “Sünnet âlimleri şöyle demişlerdir: Şüphesiz Allah azze ve celle yarattıklarından ayrı olarak arşının üzerindedir.
Mutezile ise şöyle demiştir: O, zatı ile her mekândadır.”

Dedi ki: Allahu Teâlâ’nın;

{مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوَى ثَلَاثَةٍ إِلَّا هُوَ رَابِعُهُمْ}
“Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O'dur.”[Mücadele 7] buyruğunun tefsiri hakkında İbn Abbas’tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: “O, arşının üzerindedir, ilmi ise her mekândadır.” Sonra eserleri nakletti.

Dedi ki: Onlar, “Rahman arşa istiva etti”[Taha:5] ayetini yani onu mülk edindi manasında olduğunu iddia ettiler. Şüphesiz hâkimiyeti altına alma açısından arş ve diğer mekanlar arasında bir fark yoktur. Bu [iddia] arşa özel olan üstünlüğü iptal eder.

Ehli Sünnet dedi ki: Nasslarda belirtildiği gibi, gökleri ve yeri yarattıktan sonra arşa istiva etmiştir. Bu temas ettiği anlamına gelmez.* Bilakis, kendi nefsinden haber verdiği gibi arşının üzerinde keyfiyetlendirmeksizin, müstevidir.

Dedi ki: Onların iddialarına göre; baş ve parmakla yukarıya doğru, Allah’a işaret etmek caiz değildir. Çünkü bu sınırlandırmayı gerektirir. Müslümanların icmasına göre ise Allah yüceler yücesidir ve kuran da bunu söyler. Böylece Allah’ın galebe çalma manasında uluvvda olduğunu, zatı itibari ile uluvvda olmadığını iddia ettiler.

Müslümanların katında ise; Şüphesiz Allah galebe çalma manasında da ve uluvvun diğer vecihleri ile de uluvvdadır. Çünkü uluvv övülen bir sıfattır ve Allahu Teâlâ zat olarak ta, sıfatları bakımından da, kahr ve galebe çalma bakımından da uluvvdadır.

Diğer yönlerin hilafına yukarı cihete doğru Allah’a işaret etmeyi men etmeleri hakkında şöyle denilir; Bilakis Müslüman kitleler icma ile vakıada dua ettiklerinde ve isteklerinde yukarı doğru Allah’a işaret etmektedirler. Hepsinin bu husus üzerindeki ittifakı ise hüccettir.

[Ayette] Firavundan haber verildiği gibi o dedi ki;

{يَاهَامَانُ ابْنِ لِي صَرْحًا لَعَلِّي أَبْلُغُ الْأَسْبَابَ أَسْبَابَ السَّمَاوَاتِ فَأَطَّلِعَ إِلَى إِلَهِ مُوسَى}
“ Ey Haman, bana yüksek bir kule yap; belki yollara erişirim. Göklerin yollarına erişirim de Musa'nın ilahını görürüm!”[Ğafir:36,37]

Firavun, Musa’nın ilahının semanın üzerinde olduğunu anlamıştı, hatta ayrılıp kule ile ona ulaşarak, Musa’nın bu konuda yalan söylediğini ispatlamak istedi.

Cehmiyye ise Allah’ın mevcut zatı ile yukarıda olduğunu bilmiyor. Firavunun anlayışından bile aciz bir anlayışa sahipler. Fakat daha ziyade olan Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’den sahih olarak gelen, imanını sorguladığı cariyenin “Şüphesiz Allah semadadır” demesi ve Cehmilerin ise bunu söyleyen kimseye kafir hükmü vermesidir!!

Ebu Kasım Rahimehullah’ın sözleri bitti. 535 yılında vefat etti.

*Bu alim, Arşa istivanın temas olmadan gerçekleştiğini ifade etse de doğrusu bu lafzı kullanmamaktır. Çünkü istivanın temasla ya da temassız olduğuna dair bir nass veyahut da seleften bir eser varid olmamıştır. Geniş açıklama için şu adrese bkz. http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1474.msg4414#msg4414

Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 145
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Ynt: et-Tuhfetu'l-Medeniyye fi'l-Akideti's-Selefiyye
« Yanıtla #33 : 14 Kasım 2018, 00:13 »
İmam, Büyük Alim, Ebû Abdillah el-Kurtubî’nin Görüşünün Zikri
Büyük Tefsirin Sahibi


Yüce Allah’ın:

{ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ}
“Sonra Arşa istivâ etti”[Araf:54] buyruğu hakkında der ki:

“Bu bizim ilim adamlarının kendisi ile ilgili sözlerini el-Esnâ fî Şerhi’l-Esmâi’l-Husnâ adlı eserimizde açıklamış olduğumuz bir meseledir. Bu konuda on dört görüş olduğunu belirtmiştik.”

Nihayet şunları söyler:
 
“İlk dönemdeki selef -Allah onlardan razı olsun- ciheti reddetmeye dair bir şey söylemiyor ve bunu sözlü olarak ifade etmiyorlardı. Aksine onlar ve herkes, kitabının açıkça belirttiği ve Rasûlünün de haber verdiği şekilde Allahu Teâlâ hakkında onun sabit olduğunu açıkça ifade etmiş ve salih seleften hiçbir kimse onun gerçek manada Arşının üzerinde istivâ ettiğini inkar etmemiştir. Bu konuda özellikle Arşının söz konusu edilmesi O’nun yarattığı mahlûkatın en büyüğü oluşundan dolayıdır. Ancak istivânın keyfiyetini bilememişlerdir. Çünkü bunun gerçek keyfiyeti bilinemez. İmam Mâlik: İstivânın -dildeki anlamı- bilinmektedir. Keyfiyet ise bilinemez. Buna dair soru sormak bid’attir, demiştir.”

Hafız Zehebi dedi ki: Yine Kurtubî, istiva hakkında şöyle demektedir:

“Mütekaddimînin de, müteahhirînin mütekellimlerinin de büyük çoğunluğu şöyle diyor: el-Bari Celle Celâluhu’nun cihetten ve tahayyuzdan(yer kaplamadan) tenzih edilmesi gerekir. Çünkü O’nun hakkında herhangi bir cihet söz konusu edilirse, bir yerde ve bir mekânda bulunması gerekir! Yer ve mekân için ise yer kaplamak, değişikliğe uğramak ve sonradan hâdis (var edilmiş) olmak sebepleri ile hareket ve hareketsizlik de söz konusu olur! İşte bu da mütekellimlerin (kelamcıların) görüşüdür.”

Sonra Zehebi dedi ki: Derim ki: Evet, Azîz ve Celîl olan Rabbin yukarıda oluşunu kabul etmeyenlerin dayanakları budur. Onlar böylelikle Kitabın, sünnetin, seleflerin görüşlerinin ve mahlûkatın fıtratının gereğinden yüz çevirmiş oldular. Hâlbuki onların sözünü ettikleri bu hususlar, ancak cisimler hakkında gereklidir. Allah-u Teâlâ’nın ise bir benzeri yoktur. Açık nasların gereği olanlar da hakkın kendisidir, fakat bizler hiçbir ibareyi rivayet olmaksızın mutlak olarak kullanmayız.

Sonra da şöyle diyoruz: Bizler yüce yaratıcının semalarının üstünde, Arşının üzerinde olmasının, O’nun bir cihette ve bir mekânda olmasını gerektirdiğini kabul etmiyoruz. Çünkü Arşın altındaki yerler hakkında mekân ve cihetler söz konusu olur. Arşın üstü ise böyle değildir. Allah da birinci asırdakilerin icm⒠ettikleri ve imamların onlardan naklettikleri üzere Arşı üzerindedir. Onlar bunu söylerken Yüce Allah’ın “Ve O sizinle beraberdir”[Hadid:4] buyruğunu delil göstererek her yerde olduğunu söyleyen Cehmiyyecilerin görüşünü reddetmek üzere söylemişlerdi.

İşte tabiîn ve onlara tabi olanların döneminde var olan iki görüş bu idi.

Üçüncü ve son olarak ortaya çıkan, Yüce Allah hiçbir mekânda değildir, mekânların dışında değildir, Arşının üstünde değildir, mahlûkata bitişik değildir, onlardan ayrı değildir, onun mukaddes zatı mekân tutmaz, mahlûkatından ayrı değildir, hiçbir cihette değildir, hiçbir cihetin dışında değildir, değildir ve değildir!!! şeklindeki görüşe gelince, bu ne akıl ile anlaşılabilir ne de kavranabilir. Bununla birlikte bu sözler ayetlere ve rivayet edilen haberlere aykırıdır. O halde dininle beraber kaç kurtul! Kelamcıların görüşlerinden kendini koru. Allah’a, Allah’tan gelenlere, Allah’ın muradı üzere iman et, işini Allah’a havale et. Lâ havle ve lâ kuvvete illa billâh.

Zehebi’nin sözleri bitti.

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
1 Yanıt
292 Gösterim
Son İleti 24 Ağustos 2018, 06:01
Gönderen: Uhey