Tavhid

Gönderen Konu: ŞİRK ORDULARINA KATILMANIN MÜSTAKİL BİR KÜFÜR OLDUĞUNA DAİR DELİL VE NAKİLLER  (Okunma sayısı 2893 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1680
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
MUKADDİME

Elhamdulillahi rabbil alemin. Vessalatu vesselamu ala rasulina Muhammedin ve ala alihi ve eshabihi ve men tebiahum bi ihsanin ila yevmiddin. Emma ba’d:

Bu risalemizde Hak yayınları camiası ve hocaları Ziyaeddin el Kudsi ile aramızda ihtilaf konusu olan askerlik meselesi ile alakalı sahih akideyi ve dayandığı delilleri açıklayacağız inşallah. Tağut yolunda savaşmak, tağuta askerlik gibi kavramlar hakkında her iki taraf da, bizler de onlar da küfür hükmü vermektedirler. Ancak ihtilaf, tağuta askerlikten ne kasdedildiği noktasında düğümlenmektedir. O yüzden biz burada genel manada herkesin kabul ettiği tağut yolunda askerlik yapmanın küfür olduğu meselesine girmeyeceğiz. İlerde gerekirse bu tür bir çalışma yapılabilir. Bizler, burada sözkonusu fırka ile aramızda ihtilaf konusu olan muayyen meseleyi ele alacağız. Eğer onlar da bu hususta bir çalışma yapacaklarsa genel hükümler üzerinde değil, bizzat aramızda ihtilaf konusu olan malum mesele üzerinde durmaları gerekir. Şimdi onların bu husustaki akidelerini hocaları Ziyaeddin el Kudsi, Arapça sitelerinde şu şekilde açıklamış:


ليس من المستحيلات دخول الجيش من دون الدخول بالكفر ، ولكنه صعب وليس سهلاً .
الزي العسكري إذا كان لا يحمل العلم أو صورة رئيس البلاد أو أي شعار للدولة فلبسه ليس كفراً .
من يجوز دخول جيش الطاغوت بشكل عام يكفر ، ولكن يجيزه بشترط عدم الدخول في الكفر ، لا يكفر .

كتبه : ضياء الدين القدسي


“Orduya, küfür işlemeden girmek, imkansız değildir. Ancak bu zordur ve kolay değildir. Askeri üniforma, bayrak veya devlet başkanının resmi veyahut da devlete ait bir simge barındırmıyorsa bunu giymek küfür olmaz. Tağutun ordusuna her türlü girmeye cevaz veren kimse kafirdir. Ancak tağutun ordusuna küfür işlemeden girmeye cevaz veren kişi kafir olmaz.”

Kaynak:Davetulhak Arapça sitesi

Bizim akidemizi ise şu şekilde özetleyebiliriz:

“Tağuta askerlik yapmak, onun yolunda savaşmak veya fiilen savaşmasa bile tağuti kanunların bekçiliğini yapan askeriye ve emniyet teşkilatlarında ister kısa dönem, ister uzun dönem görev almak, hatta sırf bu işe niyet etmek dahi küfürdür. Bu, kişinin tağutu reddettiği iddiasıyla çelişir. Bu hususta casusluk, tağutu çökertme vs ne mazeret getirilirse getirilsin kabul edilmez. Çünkü küfür olan bir amel ancak ikrah altında işlenir. Günümüzde de askerlik dayatmasının ikrah seviyesine çıktığına dair hiçbir delil yoktur.”

İşte, tağuti sistemlerde dayatılan askerlik kurumu ile alakalı iki farklı akide! Birisi bu küfür ordularına katılan, buralarda askerlik yapan kimselerin niyeti ve fiili ne olursa olsun kafir olacağını söylerken; diğeri de bu tağuti ordularda küfür işlemeden askerlik yapmanın zor da olsa imkansız olmadığını ve az da olsa bu şirk ordularının içinde Müslümanlar olabileceğini söylemektedir. Kuranı Kerimin tabiriyle “Rabbleri hakkında husumet eden iki hasım…” (Hacc: 19)
 
Şimdi  bu iki hasımdan hangisinin doğru söylediği ancak ihtilaf Kitap ve Sünnete arzedildiği takdirde öğrenilebilir. Zira Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:

“Ey iman edenler, Allaha itaat edin, Rasulune itaat edin, sizden olan emir sahiplerine de. Bir işte anlaşmazlığa düştüğünüzde eğer ki Allaha ve ahiret gününe iman ediyorsanız onu Allaha ve Rasulune götürün. Bu daha hayırlı ve netice bakımından daha güzeldir” (Nisa: 59)

İbn Kesir (rh.a) başta olmak üzere birçok müfessir, bu ayetten ve benzerlerinden yola çıkarak ihtilaflarını Kitap ve Sünnete arzetmeyenlerin mümin olmadıklarını beyan etmişlerdir. Nitekim iki ayet sonrasında Kitap ve Sünnetin hakemliğinden kaçınanların münafık oldukları vurgulanmıştır:

“Onlara Allahın indirdiğine ve Rasulune gelin denildiği zaman münafıkların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün” (Nisa: 61)

Kısacası yapılması gereken şey şudur: İman iddiasında olan herkes, ihtilafını Kitap ve Sünnete arzedip, çıkacak olan neticeyi de aleyhlerine bile olsa kabul etmesi gerekir:

“Hayır, Rabbine andolsun ki aralarındaki çekişmelerde seni hakem tayin edip, sonra da senin verdiğin hükme içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar” (Nisa: 65)

İşte mümin ve münafığın, müslüman ve kafirin ayırd edilme noktası burasıdır! Şu halde kim ihtilafını şeriata arzedip neticesine razı olacak, kim de ihtilafını kitap ve sünnete arzetmekten kaçınarak hevasına, kalıplaşmış değer yargılarına vb tağutlara arzedecek veya şeriatı hakem tayin ettikten sonra Şari’nin verdiği hükme tabi olmaktan kaçınacak? Bu sebeble biz bu süreci hızlandırmak adına daha önce dağınık olarak zikretmiş olduğumuz, akidemizin dayandığı delilleri selefin fehmi ve rabbani alimlerin izahları ışığında derli toplu bir halde, mümkün mertebe özetleyerek sunmaya çalışacağız inşallah. Bunu yaparken de hedefimiz öncelikle Kitap ve Sünnetin tartıştığımız askerlik meselesi hakkında ne hüküm verdiğini tesbit etmektir. Ancak bunu yaparken Kitap ve Sünnet nasslarını kendi reylerimiz ışığında değil, İslam ümmetinin ve bilhassa da selefin icması doğrultusunda anlayıp açıklayacağız. Aksi takdirde Tirmizi’nin rivayet etmiş olduğu hadiste geçen “Kim Kur’an’ı kendi görüşüyle tefsir ederse, cehennemdeki yerine hazırlansın” şeklindeki nebevi tehdide maruz kalırız. Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) sahih hadislerde “Ümmetim dalalet, sapıklık üzere birleşmez”, keza “Ümmetimden hak üzere olan bir taife mutlaka var olmaya devam edecektir” buyurmaktadır. Bu sebeble İslam ümmetinin arasında hiç kimsenin bugüne kadar tesbit edememiş olduğu bir şeyi, günümüzde bir kimsenin tesbit etmesi mümkün değildir! Bundan dolayıdır ki Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye rahîmehullâh şöyle demiştir:

“Sonrakilerin, öncekilerden ayrı olarak ortaya koydukları ve daha önce hiçbir kimsenin dile getirmediği her görüş hatâdır. Nitekim İmam Ahmed bin Hanbel şöyle demiştir: ‘Bir imamın olmadan bir mesele hakkında konuşmaktan sakın’.” [Mecmuu’l-Fetava: 21/291.]

Konuştuğumuz meseleye tatbik edecek olursak; eğer ki biz küfür amaçlı bir orduya ikrahsız olarak katılan herkes istisnasız kafirdir diyorsak bu sözün selefini yani geçmişte bu sözü söyleyen hangi alim varsa getireceğiz; keza karşı taraf da küfür ordusunun içinde Müslümanlar olabilir, diyorlarsa bu sözün imamını, selefini getirecekler! Bu yapılmadığı takdirde bu sözlerin bidat ve sapıklık olduğu kesinleşecektir. Şu meselede olduğu gibi sözün içeriğinde küfür varsa bu zaten ayrıdır. Delillerin bu şekilde ortaya konulması neticesinde iki taraftan hangisinin hadiste bahsedilen cehennem davetçilerinden birisi olduğu -Allah nezdinde belli olduğu halde insanlar nezdinde de ortaya çıkacaktır:

İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Hüreyre'den rivayet etti ki Peygamber şöyle buyurmuştur:

"Ümmetimde yalancı Deccallar ortaya çıkacaktır. Onlar ne sizin ne de babalarınızın duymadığı sonradan çıkma (bid'atvari) sözleri size getirecekler (söyleyecekler)dir. Sakının onlardan ve dikkatli olun ki sizi aldatmasınlar!" (Ahmed b. Hanbel, 2/349.)

Askerlik meselesi, asla yeni bir mesele değildir! Muvahhidler binlerce yıldır müşriklerle gerek silahlı gerekse silahsız bir savaşın içersindedirler. Velev ki yeni bir mesele olduğu bile farzedilse mutlaka eski fetvalardan bunun benzeri meseleler bulunur. Kısacası zengin İslam literatüründen kendi iddiasına dayanak teşkil edecek bir tane nakil getiremeyen kişi, bu surette ahir zamandaki ateşe çağıran dalalet önderlerinden birisi olduğunu ispatlamış olacaktır! İçtihad ehliyetine sahip olmayan, veyahut da müçtehid olduklarını iddia ettikleri halde bunu ispatlayamayan kişilerin Kitap ve Sünnetten alimlere başvurmadan yaptıkları doğrudan istidlallerin bir kıymeti yoktur. Kaldı ki kişi müçtehid dahi olsa, İslam ümmetinin bugüne kadar söylememiş olduğu bir sözü söyleyip bidat çıkarmaya yetkili değildir!

İşte bizim bu risalede takip edeceğimiz usul budur! Böylelikle dayandığımız delilleri, meselemize nasıl delil olduklarını, kendimizin değil, rabbani alimlerin izahları ışığında arzedeceğiz. Alimlerin sözü elbetteki şer’i bir delil değildir, ancak şer’i delilleri anlamaya yarayan karinelerdir. Karşı taraftan da bir an önce aynı usulle kendi delillerini ortaya koymalarını talep ediyor ve okuyucuyu risaleyle baş başa bırakıyoruz.


ŞİRK ORDULARINA KATILMANIN MÜSTAKİL BİR KÜFÜR OLDUĞUNA DAİR DELİL VE NAKİLLER

Allahu Teala şöyle buyuruyor:


{إِنَّ الَّذِينَ تَوَفَّاهُمُ الْمَلَائِكَةُ ظَالِمِي أَنْفُسِهِمْ قَالُوا فِيمَ كُنْتُمْ قَالُوا كُنَّا مُسْتَضْعَفِينَ فِي الْأَرْضِ قَالُوا أَلَمْ تَكُنْ أَرْضُ اللَّهِ وَاسِعَةً فَتُهَاجِرُوا فِيهَا فَأُولَئِكَ مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَسَاءَتْ مَصِيرًا}

Kendilerine yazık edenlerin melekler canlarını aldıkları zaman onlara: "Ne işte idiniz?" deyince, "Biz yeryüzünde zavallı kimselerdik" diyecekler, melekler de: "Allah'ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!" cevabını verecekler. Onların varacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü dönülecek yerdir! (Nisa: 97)

Daha önce geçtiği üzere Buhari, bu ayetin tefsiriyle alakalı babta şunu rivayet etmiştir:


حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ يَزِيدَ المُقْرِئُ، حَدَّثَنَا حَيْوَةُ، وَغَيْرُهُ، قَالاَ: حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ أَبُو الأَسْوَدِ، قَالَ: قُطِعَ عَلَى أَهْلِ المَدِينَةِ بَعْثٌ، فَاكْتُتِبْتُ فِيهِ، فَلَقِيتُ عِكْرِمَةَ، مَوْلَى ابْنِ عَبَّاسٍ فَأَخْبَرْتُهُ، فَنَهَانِي عَنْ ذَلِكَ أَشَدَّ النَّهْيِ، ثُمَّ قَالَ: أَخْبَرَنِي ابْنُ عَبَّاسٍ: «أَنَّ نَاسًا مِنَ المُسْلِمِينَ كَانُوا مَعَ المُشْرِكِينَ يُكَثِّرُونَ سَوَادَ المُشْرِكِينَ، عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، يَأْتِي السَّهْمُ فَيُرْمَى بِهِ فَيُصِيبُ أَحَدَهُمْ، فَيَقْتُلُهُ - أَوْ يُضْرَبُ فَيُقْتَلُ» - فَأَنْزَلَ اللَّهُ: {إِنَّ الَّذِينَ تَوَفَّاهُمُ المَلاَئِكَةُ ظَالِمِي أَنْفُسِهِمْ} [النساء: 97] الآيَةَ رَوَاهُ اللَّيْثُ، عَنْ أَبِي الأَسْوَدِ

...Muhammed İbnu Abdirrahman Ebu’l-Esved tahdis edip şöyle demiştir: (İbnu’z-Zubeyr’in Mekke üzerindeki halifelik günlerinde) Medine halkına (Şamlılarla harp etmek için) bir ordu çıkarmaları kesinleşti. Ben de bu orduya yazıldım. Akabinde İbn Abbas’ın azadlısı İkrime’ye kavuştum. Ona bu orduya yazıldığımı haber verdim. İkrime beni bu işten şiddetle nehy etti. Sonra şöyle dedi: Bana İbnu Abbas şöyle haber verdi:
Müslümanlardan (Mekke’de kalıp hicret etmeyen) bir takım insanlar, Resulullah zamanında müşriklerle beraber olarak onların karaltısını çoğaltıyorlardı. Bedir Harbi sırasında düşman safları arasında bulunan bu kişilere ok isabet ediyor ve onu öldürüyordu, yahut kılıçla vurup öldürüyordu. Bunun üzerine Allah: “Kendilerine yazık edenlerin melekler canlarını aldıkları zaman...” ayetini indirdi.

Bu hadisi Leys İbn Sa’d da Ebu’l-Esved’den; o da İkrime’den olmak üzere rivayet etmiştir. (Buhari, Tefsir: 92)

Bu ayetin ve hadisin vech-i istidlalleri yani bizim şirk ordularına katılan bir kimse velev ki fiilen savaşmasa bile kafirdir, şeklindeki itikadımıza nasıl delalet ettiğini de alimler şu şekilde açıklamaktadırlar:

İbnu Hacer, bu hadisin şerhinde şöyle demektedir:


غَرَضُ عِكْرِمَةَ أَنَّ اللَّهَ ذَمَّ مَنْ كَثَّرَ سَوَادَ الْمُشْرِكِينَ مَعَ أَنَّهُمْ كَانُوا لَا يُرِيدُونَ بِقُلُوبِهِمْ مُوَافَقَتَهُمْ قَالَ فَكَذَلِكَ أَنْتَ لَا تُكَثِّرُ سَوَادَ هَذَا الْجَيْشِ وَإِنْ كُنْتَ لَا تُرِيدُ مُوَافَقَتَهُمْ لِأَنَّهُمْ لَا يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ


“İkrime’nin anlatmak istediği şudur: Allahu Teala, her ne kadar kalben müşriklere muvafakat etmeyi, onlara uymayı istememiş olsalar da müşriklerin karaltısını çoğaltanları kınamıştır. İşte sen de her ne kadar onlara uymayı istememiş olsan da bu ordunun karaltısını çoğaltma! Zira onlar, Allah yolunda savaşmamaktadırlar.” (Feth’ul Bari, 8/263)

Başka bir yerde ise aynı mesele ile alakalı şöyle demektedir:

فَرَأَى عِكْرِمَةُ أَنَّ مَنْ خَرَجَ فِي جَيْشٍ يُقَاتِلُونَ الْمُسْلِمِينَ يَأْثَمُ وَإِنْ لَمْ يُقَاتِلْ وَلَا نَوَى ذَلِكَ وَيَتَأَيَّدُ ذَلِكَ فِي عَكْسِهِ بِحَدِيثِ هُمُ الْقَوْمُ لَا يَشْقَى بِهِمْ جَلِيسُهُمْ كَمَا مضى ذكره فِي كتاب الرقَاق

“İkrime, Müslümanlarla savaşan bir ordunun içersinde (onlarla beraber) çıkan kimsenin bizzat savaşmasa veya buna niyet etmese de günahkar olacağını görmüştür. Daha önce Rikak kitabında (Salihlerin meclisi ile alakalı olarak) zikredilen “Onlar öyle bir kavimdir ki onlarla beraber oturan kimse bedbaht olmaz” hadisi bunun zıddıyla alakalı da geçerli olacağı hususunu teyid etmektedir.” (Feth’ul Bari, 13/38)

İbn Hacer’in sözleri ve konuyla ilgili bütün rivayetler incelendiği zaman, Bedir savaşına müşriklerin safında katılan kimselerin fiilen savaşmadıkları ve buna niyet etmedikleri görülmektedir. İşte bu tam olarak bizim niza mahallimiz, ihtilaf sahamız olan mevzudur. Yani niyeti tağutu desteklemek olmayan ve belki tağutun yolunda fiilen savaşmadığı halde sadece onların ordusunda asker olarak bulunan kimselerden bahsetmektedir. İbn Hacer, burada genel hüküm olarak kim küfür veya zulum amaçlı bir orduya iştirak ederse, velev ki fiilen savaşmasa bile günah kazanacağını söylemiştir. Bu ister kafirlerin ordusu olsun, ister İkrime’nin hadisesinde olduğu gibi müslüman zalimlerin ordusu olsun böyle bir orduya katılan kimse günahkardır. Eğer kişi Müslümanlara karşı savaşan kafir ordusunun içerisinde yer alıyorsa bu kimsenin günahı küfür olan bir günahtır. Bu hususta Abdurrahman bin Hasen Al’uş Şeyh şunları söylemektedir:


فتأمل كيف ترتب عليهم هذا الوعيد وأوجب لهم النار؟ وقد ورد أنهم كانوا مكرهين على تكثير سواد المشركين فقط، فكيف بمن كثر سوادهم بغير إكراه وأعان وظاهر، وقال وفعل من غير استضعاف ولا إكراه؟ أترى بقي مع هذا شيء من الإيمان والحالة هذه؟.

“Düşün ki bunların sadece müşriklerin karaltısını çoğaltmaya zorlanmış ikrah altındaki kimseler olduğu belli olduğu halde nasıl da bu tehdit onlar hakkında geçerli oldu ve ateş onlara vacib oldu? Hal böyleyken, onların karaltılarını ikrah olmaksızın çoğaltan, ikrah veya mustazaflık (çaresizlik) hali olmadan onlara yardımcı ve destekçi olan, (Bu tür fiilleri) söyleyen veya yapan kimsenin durumu nasıl olur? Bu durumda olan kimsede imandan bir eser kalır mı?” (El-Mevrid’ul Azeb’uz Zulal risalesi)

Şeyh Süleyman bin Abdullah (rh.a) ise şöyle demektedir:


وعاونوهم على أهل التوحيد طوعاً لا كرهاً، واختياراً لا اضطراراً؟! فهؤلاء أولى بالكفر والنار، من الذين تركوا الهجرة شحاً بالوطن، وخوفاً من الكفار، وخرجوا في جيشهم مكرهين خائفين.فإن قال قائل: هلا كان الإكراه على الخروج عذراً للذين قتلوا يوم بدر؟ قيل: لا يكون عذراً، لأنهم في أول الأمر لم يكونوا معذورين، إذ أقاموا مع الكفار، فلا يعذرون بعد ذلك الإكراه، لأنهم السبب في ذلك، حيث أقاموا معهم وتركوا الهجرة.

"Ya, İkrahla değil isteyerek; veya zaruretten, mecbur kaldıklarından değil kendi tercihleriyle tevhid ehline karşı kafir ve müşriklere yardım edenler? Bunlar, vatan sevgisi nedeniyle Mekke'de kalıp hicreti terk edenlerden daha çok küfrü ve Cehennem ateşini haketmezler mi? Zira aşırı vatan sevgisinden dolayı hicreti terkedip Mekke'de kalan müslümanlar, kafirlerin ordusuna kendi istekleriyle değil, ikrah altında ve onlardan korkmaları sebebiyle katılmışlardı.

Bu kişilerin (kafirlerle beraber) çıkmak hususunda ikrahtan dolayı özürlü sayılması gerekmez mi?" denirse buna şöyle cevap veririz: Bu kişiler, hicret etme imkanları olduğu halde, kafir ve müşriklerle birlikte kalmayı tercih ettikleri için ta işin başlangıcında mazur sayılmadılar. Yani kafirlerle beraber kalıp hicreti terk etmelerinden dolayı bu duruma düşmelerine kendileri sebeb olmuştu. Bu nedenle ikrah altında olmaları onlar için bir mazeret değildir.” (Ed-Durar’us Seniyye, 8/126-127)
 
Bu surette Bedir savaşında müşriklerin safında savaşa katılan kimselerin fiilen savaşmadıkları ve savaşmak gibi bir niyetleri olmadığı halde kafir oldukları  ve bunların yaptıkları amelin İslam dininden çıkartan bir küfür ameli olduğu hususu gerek konuyla ilgili delillerden gerekse de alimlerin beyanlarından apaçık anlaşılmaktadır. Bu kıssa bunun en açık delilidir. Bu noktada bazı kimseler, Bedir savaşına müşriklerin safında katılanların tekfiri noktasında alimlerin ihtilaf ettiklerini ve bu kişiler hakkında bizzat sahabenin de ihtilaf ettiğini söyleyerek şöyle demişlerdir:


Alıntı yapılan:  İtirazcı
“Meselemiz aslıd-dinle ilgili olduğu halde siz hala bize delil olan ve sizi çürüten ihtilaflı delilleri getirip duruyorsunuz.

Eğer gerçekten akleden kimseler olsaydınız, zihniyetinize göre Sahabeler ve imam Kurtubi ve onları tekfir etmeyenlerin tekfir edilmesi gerektiğini anlardınız. Çünkü sizler kâfir askerlerinin sayılarını çoğaltmayı ve aralarına katılmayı hem zahiren hem batinen bizatihi küfür olarak görüyorsunuz
Bu konuda düşünmesi gereken siz misiniz yoksa biz miyiz?

Getirdiğiniz deliller sizleri çürüten delillerdir. Hala farkında değilsiniz.

Bedir'e müşriklerle beraber savaşa katılan kişilerin tekfiri konusunda sahabeler ihtilaf etmişlerdir.  Bu, aslıd-dinle alakalı değildir demek. Eğer aslıd-dinle alakalı olsaydı sahabeler Müslüman kardeşlerimizi öldürdük derler miydi?


Böylece, Nisa: 97 ayetinin ihtilaflı bir delil olduğunu ve dinin aslıyla alakalı meselelere ihtilaflı delillerin getirilemeyeceğini söylemektedirler. Dinin aslında ihtilaf olmayacağı doğrudur. Ancak, Nisa: 97’de bahsedilen Bedir ehli hakkında ihtilaf edenler, bu kişilerin yaptıkları amelin hükmünde mi ihtilaf ettiler? Bu iddiacıların bunu açık bir şekilde ortaya çıkarmaları gerekmektedir. Şimdi bu kimselerin iddialarına delil aldıkları Kurtubi tefsirinde şöyle diyor:

“Bununla kastedilenler, İslâm'a girmiş, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'a iman ettiklerini izhar etmiş Mekkeli bir topluluktur. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) hicret edince, kavimleriyle birlikte kalmaya devam ettiler. Onlardan bir kısmı ise dinleri dolayısıyla fitneye (azap ve işkenceye) maruz bırakıldılar ve onlar da bu hususta istenilenlere cevap verdiler. Bedir savaşı sırasında onlardan bir topluluk kâfirlerle birlikte savaşa katıldılar. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu. Şöyle de denilmiştir. Bu kimseler, müslümanların sayılarını az görünce din-leri hususunda şüpheye düştüler ve irtidat ettiler. İrtidat ettikleri için de öldürüldüler. Müslümanlar ise: Bizim şu arkadaşlarımız müslümandılar. Müşriklerle birlikte çıkmak için zorlandılar. O bakımdan onlara mağfiret dileyin dediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu. Ancak birincisi daha sahihtir.”

Kurtubi ardından şöyle devam ediyor:

 “Meleklerin: "Ne işte idiniz" şeklindeki soruları ise bir azar ve sitem yoluyla sorulacak bir sorudur. Yani sizler, Peygamberin ashabı arasında mıydınız, yoksa müşrik mi idiniz? Onların: "Biz yeryüzünde mustaz'af kimselerdik" şeklindeki sözleri ise, biz Mekke'de idik, anlamındadır. Fakat bu, doğru olmayan bir özürdür. Zira bunlar, hicret etmeye bir çare bulabiliyor, yol bula-biliyorlardı. Daha sonra melekler: "Allah'ın arzı geniş değil miydi..." sözleriyle dinlerinin gereği olarak yapmaları gereken işi onlara bildirmektedir. Böyle bir soru ve cevap onların hicreti terk etmek suretiyle nefislerine zulmeden müslümanlar olarak öldüklerini ifade etmektedir. Aksi takdirde kâfir olarak ölmüş olsalardı, bu kabilden onlara bir söz söylenmezdi. Böylelerinin ashab-ı kiram arasında anılmayışlarının sebebi ise, karşı karşıya kaldıkları işin ağırlığı ve muayyen olarak onlardan herhangi bir kimsenin iman ettiğinin ortada olmaması ve irtidat etmiş olma ihtimalinin bulunması dolayısıyladır. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.” (Kurtubi, Nisa: 97. Ayetin tefsiri)

Kurtubi, bu kişilerin müslüman olduklarını söylemektedir. Ancak bunu söylerken savaşa katılmaları ile alakalı hiçbir konuya değinmemesi ve de bu şahısların hicreti terk ettikleri için günahkar olduklarına vurgu yapmasının üstünde durmak gerekir. Kurtubi yukarda bu şahısların fitneye, işkenceye tabi tutularak savaşa katıldıklarını zikretmiş ve bu rivayeti tercih etmiştir. Öyle görünüyor ki Kurtubi nezdinde bu kişiler baskı ve işkenceden dolayı müşriklerin safında savaşa katıldıkları için zaten ikrah altındadırlar ve tekfir edilmeleri için bir sebeb yoktur. Fakat hicreti terk ettikleri için günahkardırlar. Allah en doğrusunu bilendir.

Taberi de bu ayetin tefsirinde İbn Abbas’ın şöyle dediğini rivayet etmektedir:


عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ , قَالَ: كَانَ قَوْمٌ مِنْ أَهْلِ مَكَّةَ أَسْلَمُوا , وَكَانُوا يَسْتَخِفُّونَ بِالْإِسْلَامِ , فَأَخْرَجَهُمُ الْمُشْرِكُونَ يَوْمَ بَدْرٍ مَعَهُمْ , فَأُصِيبَ بَعْضُهُمْ , فَقَالَ الْمُسْلِمُونَ: كَانَ أَصْحَابُنَا هَؤُلَاءِ مُسْلِمَيْنِ وَأُكْرِهُوا , فَاسْتَغْفِرُوا لَهُمْ. فَنَزَلَتْ: {إِنَّ الَّذِينَ تَوَفَّاهُمُ  الْمَلَائِكَةُ ظَالِمِي أَنْفُسِهِمْ قَالُوا فِيمَ كُنْتُمْ} [النساء: 97] الْآيَةُ


“Mekke’de İslama giren bir kavim vardı. Bunlar İslamlarını gizliyorlardı. Müşrikler Bedir günü onları beraberlerinde götürdüler. Bazılarına (ok vb şeyler) isabet etti. Bunun üzerine Müslümanlar bu arkadaşlarımız müslümandı ancak ikrah altındaydılar, dediler ve onlar için mağfiret dilediler. Bunun üzerine “Nefislerine zulmedenlerin canlarını melekler aldığında ne işte idiniz” diye soracaklar” (Nisa: 97) ayeti nazil oldu.”

Şimdi şunu soruyoruz: Burada var olan ihtilaf hangi konu hakkındadır ve bu ihtilaf neyin delilidir? Yani sahabeler ve sonraki birtakım alimler bizzat amelin hükmü hakkında yani Allahın peygamberine karşı savaşan bir orduya katılanın hükmü nedir bu konuda mı ihtilaf ettiler, yoksa bu insanlar savaşa ikrah altında katıldılar, bu yüzden bunlar bizim kardeşlerimizdir diyerek mi ihtilafa düştüler? Eğer ellerinde sahabenin ve alimlerin peygambere savaş açmış bir müşrik ordusuna katılmanın hükmü hakkında ihtilaf ettiklerine dair alimlerden bir tane nakil varsa ortaya koysunlar. İlmi usul, açık deliller ve açık nakiller üzerinde konuşmayı gerektirir. Fakat burada bu kimseler bizzat bizi suçladıkları ihtimalli delillere yapışma işini kendileri yapmaktadırlar. Çünkü sahabelerin ve sonraki bazı alimlerin bu kimseleri tekfir etmeme sebeblerinin, ikrah altında bu savaşa katılma fiilini işlemelerinden kaynaklandığı açıkken ve onların bizzat kafirlerin ordusuna katılmanın hükmüyle alakalı ihtilaf ettiklerini gösteren hiçbir karine yokken, bu ihtilafın bizzat meselenin aslıyla alakalı olduğunu ileri sürüp delilin katiyetine gölge düşürmek ilim adabıyla ve insafla bağdaşmaz! Zira ikrah altında bir fiili işleyen kimsenin tekfir edilmemesi o fiilin küfür olmadığını göstermez. Bu tıpkı Ammar bin yasir’in ikrah altında putları tazim ettiği halde tekfir edilmemesinden yola çıkarak, putları yüceltmenin küfür olmadığını ileri süren kişinin yaptığı gibi batıl bir delillendirme olur. Bu şahısların Bedir savaşına müşriklerin safında katıldığı halde tekfir edilmeyenlere misal olarak verdikleri Abbas (ra)’ın durumu da böyledir. Abbas (ra) ile alakalı rivayetler, onun Bedir savaşına ikrah altında katıldığını göstermektedir.

İbn İshak dedi ki: Bana Abbas b. Abdillah bin Ma’bed, ailesinden bazı kişiler aracılığıyla Abdullah b. Abbas'tan rivayet ederek Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'in, Bedir gününde ashabına şöyle dediğini haber verdi:


"إنِّي قَدْ عَرَفْتُ أَنَّ رِجَالًا مِنْ بَنِي هَاشِمٍ وَغَيْرِهِمْ قَدْ أخرجوا كرهًا، ولا حَاجَةَ لَهُمْ بِقِتَالِنَا: فَمَنْ لَقِيَ مِنْكُمْ أَحَدًا مِنْ بَنِي هَاشِمٍ فَلَا يقتُله وَمَنْ لَقِيَ أَبَا البَخْتَري بْنَ هِشَامِ بْنِ الْحَارِثِ بْنِ أسد فَلَا يَقْتُلْهُ، فَإِنَّهُ إنَّمَا أُخْرِجَ مُسْتكرَهًا".

«Haşim oğulları ve diğerlerinden bazı adamların istemeyerek (kerhen) savaşa katıldıklarını biliyorum. Onları öldürmemize gerek yok. Sizden birisi, Haşim oğullarından herhangi birine rastlarsa onu öldürmesin. Ebu'l-Bahteri b. Hişam b. Haris b. Esed'e rastlayan kişi onu öldürmesin. Rasûlullah' ın amcası Abbas b. Abdülmuttalib'e rastlayan onu öldürmesin. Çünkü o, istemeyerek (ikrah altında) savaşa gelmiştir.» (Bkz. İbn Kesîr, El Bıdaye Ve'n-Nıhaye, Çağrı Yayınları: 3/383-428. Bu rivayeti İbn İshak kanalıyla Beyhakî, Delâil, III, 140. İbn Hişam, Siyerinde ve başkaları rivayet etmiştir)
 
Keza savaş sonrası Allah rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) Abbas’tan fidye istediğinde o şöyle demişti:


إِنِّي كُنْتُ مُسْلِمًا قَبْلَ ذَلِكَ، وَإِنَّمَا اسْتَكْرَهُونِي، قَالَ: «اللَّهُ أَعْلَمُ بِشَأْنِكَ، إِنْ يَكُ مَا تَدَّعِي حَقًّا، فَاللَّهُ  يَجْزِيكَ بِذَلِكَ، وَأَمَّا ظَاهِرُ أَمْرِكَ، فَقَدْ كَانَ عَلَيْنَا، فَافْدِ نَفْسَكَ»

“Muhakkak ki ben bundan önce müslüman idim. Ancak topluluk beni zorlamıştı (ikrahta bulunmuşlardı).” Rasulullah Aleyhissalatu Vesselam şöyle dedi: “Söylediğin şeyi Allah daha iyi bilir. Eğer söylediğin doğruysa, Allah karşılığını verecektir. Ancak zahirdeki durumun bize karşı olduğundur. Şimdi kendin için fidye ver”

Heysemi, Mecme’uz Zevaid’de bunu İmam Ahmed’den naklettikten sonra şöyle demiştir: “Senedde ismi zikredilmemiş bir ravi vardır. Geri kalan ricali sika (güvenilir) kimselerdir” (Mecme’uz Zevaid, 6/86)


Keza, yine küfür amaçlı ordulara katılanlar arasında Müslümanlar olabileceği iddiasına delil aldıkları Kabe’yi yıkmaya giden orduyla alakalı hadislerde de ikrah halinden bahsedilmektedir. İbn Teymiyye’nin, müslüman olduklarını iddia ettikleri halde İslam Şeriatı’na karşı çıkan Tatarlarla savaş konusundan bahsederken zikretmiş olduğu şeyler buna delildir:

“Beraberlerinde zorla savaşa çıkardıkları kimse ise niyetine göre diriltilir. Bize düşen ordunun tamamına karşı savaşmaktır. Zira zorlanan diğerlerinden ayırt edilemez.

Sahih’te Nebi’den Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle rivâyet olunmuştur:

“Bir ordu, Kabe’ye saldırmak için çıkar. Bir çöle geldiklerinde yere batırılırlar.” “Yâ Rasulullah, eğer içlerinde ikrah altında savaşa katılan varsa?” diye sorulduğunda, “Niyetlerine göre diriltilirler” karşılığını verdi.”

Hadis, çeşitli yollarla gelen müstefîd bir hadistir. Sahih sahipleri hadisi Aişe, Hafsa ve Ümmü Seleme’den rivâyet ederler.”

Daha sonra İbn Teymiyye aynı hadisin başka bir rivâyetini daha aktararak şöyle der:

“Allahu Teâlâ Onun hürmetini çiğnemek isteyen orduyu, baskı altında olan ve olmayanıyla birlikte, onları ayırt etme kudretine sahip olduğu halde her birini niyetlerine göre diriltmek üzere hepsini birden helak etti. Öyleyse müslüman mücahitlere, bilmedikleri halde zorlanan ile zorlanmayanın arasını ayırt etmek nasıl vacip olabilir? Hatta içlerinden birisi baskı altında savaşa çıktığını iddia etse bile sırf bu iddiası ona bir yarar sağlamaz. Zira Abbas ibn Abdi’l-Muttalib, Bedir Günü müslümanlar kendisini esir aldıklarında Nebi’ye Sallallahu Aleyhi ve Sellem , “Yâ Rasulullah, ben baskı altında idim” demiş, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ise Ona, “Bizi ilgilendiren senin gösterdiğin tutumdur; gizli olan yönün ise Allah’a kalmıştır” diye karşılık vermiştir. (Mecmuu’l-Fetâvâ: 28/535-538 ve 546-547.)

Bu fırkanın getirdiği bu tarz delilleri müzakere etmenin yeri burası değildir, o yüzden çok tafsilata girmiyoruz. Ancak bunları şunun için zikrettik: Bizim getirdiğimiz delillere bu deliller ihtilaflıdır, gerekçesiyle itiraz etmeleri yerinde değildir. Nisa: 97 ayeti ve sözkonusu ayetin nüzul sebebiyle alakalı nakledilen şeyler, kafirlerin safında savaşa çıkan kimselerin velev ki Müslümanlara karşı savaşmasalar dahi kafir olacağına dair açık delildir. Bunun hakkında ihtilaf yoktur, ihtilaf bu ameli işleyenler kafir olmalarına mani olacak ikrah gibi bir özre sahip midirler, bu noktadadır. Konuyla ilgili yukarda naklettiğimiz rivayetler ve alimlerin sözleri buna açıkça işaret etmektedir.

İslami herhangi bir konuya getirilen delillerin hem delaleti hem de subutu yönünden kati deliller olması gerekir. Yukarda zikrettiğimiz deliller nakil cihetinden sabit ve sahih olsa bile bu kimselerin iddia ettikleri şeye delaleti kati olmayan delillerdir, zira hepsi ikrah durumuyla alakalıdır. Bu kimselerin iddialarını isbat edebilmek için ikrah olmadığı halde kafirlerin ordularında askerlik yapan kimselerin varlığını sahih delillerle ortaya koymaları gerekir. Sahih olmayan ve de ihtimalli olan delillere itibar edilmeyecektir.

Buraya kadar tağut ordularına katılmanın mücerred,başlıbaşına bir küfür ameli olduğuna ve bir kimsenin katılmaktan başka bir fiil işlemese de kafir olacağına dair şer’i delilleri alimlerin açıklamaları ışığında naklettik. Şimdi de Bedir meselesinden bağımsız olarak işin genel hükmü noktasında alimlerin bazı sözlerini nakledeceğiz:

Şeyh Süleyman bin Abdillah (rh.a) bu hususta şöyle demektedir:


إن كانت الموالاة مع مساكنتهم في ديارهم، والخروج معهم في قتالهم، ونحو ذلك، فإنه يحكم على صاحبها بالكفر، كما قال تعالى: {وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ} [سورة المائدة آية: 51]


“Muvalat (dostluk), Onların ülkelerinde yerleşip, onlarla birlikte savaşlara katılmak ve benzeri şekillerde gerçekleşirse bu fiillerin sahibine küfür hükmü verilir.

Nitekim, yüce Allah şöyle buyuruyor:

"...Sizden kim onları kendisine veli / dost edinirse, o da onlardandır..." (Maide: 5/51)
Şeyh Süleyman’ın sözleri burada bitti. (Ed-Durar’us Seniyye, 8/159)
 
Şeyhulislam İbn Teymiyye (rh.a) Tatarların ordusuna katılan kişilerle alakalı şöyle demektedir:


وَكُلُّ مَنْ قَفَزَ إلَيْهِمْ مِنْ أُمَرَاءِ الْعَسْكَرِ وَغَيْرُ الْأُمَرَاءِ فَحُكْمُهُ حُكْمُهُمْ وَفِيهِمْ مِنْ الرِّدَّةِ عَنْ شَرَائِعِ الْإِسْلَامِ بِقَدْرِ مَا ارْتَدَّ عَنْهُ مِنْ شَرَائِعِ الْإِسْلَامِ. وَإِذَا كَانَ السَّلَفُ قَدْ سَمَّوْا مَانِعِي الزَّكَاةِ مُرْتَدِّينَ - مَعَ كَوْنِهِمْ يَصُومُونَ. وَيُصَلُّونَ وَلَمْ يَكُونُوا يُقَاتِلُونَ جَمَاعَةَ الْمُسْلِمِينَ - فَكَيْفَ بِمَنْ صَارَ مَعَ أَعْدَاءِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ قَاتِلًا لِلْمُسْلِمِينَ

“Müslüman askerlerden, emir olsun başkası olsun kim tatarların ordusuna katılırsa onun hükmü, tatarların hükmü gibidir. Onlar İslam’dan irtidat etmeyi gerektirecek her ne yapmışlarsa onlar da aynı irtidadı yapmış sayılırlar. Selefi salihin; namaz kıldıkları, oruç tuttukları, müslüman cemaate karşı çıkmadıkları halde zekat vermeyenlere mürted hükmünü vermiştir. Hal böyleyken Allah (celle celaluhu) ve Rasulünün düşmanlarıyla beraber müslümanlara karşı savaşan kişinin durumu acaba nasıl olur?” (Fetava, 28/530)

Bu alimlerin sözleri geneldir ve küfür ordularına ikrah haricinde ne şekilde olursa olsun katılan herkesi içine alır. Alimin sözdeki asıl maksadı çeşitli bahanelerle göz ardı edilemez. Alimlerin sözlerinde kafirlerle beraber savaşa çıkanlar arasında fiilen savaşanlarla fiilen savaşmayanları ayırd ettiklerine dair hiçbir kavil getirilemez. Giriş kısmında da belirttiğimiz gibi alimlerin sözleri delil değildir, ancak delilin hangi manaya delalet ettiğini gösteren birer karinedir. Alimlerin meseleyi sadece savaşmak veya savaşa niyet etmekle sınırlandırmayıp, küfür illeti olarak orduya katılmayı zikretmeleri Bedir savaşındaki vakıayla birlikte düşünüldüğünde mevzuyu yeterince ortaya koymaktadır.

Bizim tağut ordusuna katılmanın, orada askerlik yapmanın -başka ilave bir amel yapmasına gerek olmaksızın- başlıbaşına müstakil bir küfür ameli olduğuna dair getirdiğimiz deliller özetle bu şekildedir. Bunun aksini iddia edenlerin de bizim bu risalede takip ettiğimiz aynı yöntemle iddialarını delillendirmeleri gerekmektedir. Zira bu din, Allahın dinidir. Allahın dini hakkında konuşan herkes, iddiasını delillendiremediği takdirde bizzat Allaha iftira etme günahıyla karşı karşıya kalacaklardır.

Ahiru da’vana en’il hamdu lillahi rabbil alemin.



Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1680
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
HAK YAYINLARININ ASKERLİKLE ALAKALI GETİRDİĞİ DELİLLERİN TENKİD VE TAHLİLİ

Bismillahirrahmanirrahim,

Yaklaşık 30 senedir tevhid daveti yürüttüğünü ifade eden, hatta bu davetin merkezi olduğunu ileri süren Hak yayınları her nedense bugüne kadar askerlikle alakalı akidelerini ve dayandıkları delilleri açıklayan kısa da olsa bir risale neşredememişti. Bu çevreden sürekli bu husustaki delillerini ilmi bir usulle açıklamalarını talep etmemize rağmen uzunca bir süre bundan imtina ettiler, kaçındılar. Nihayet “Askerlik Meselesi Hakkında Görüşümüz” başlıklı bir risale yayınlayabildiler. Fakat öyle görünüyor ki yayınladıkları bu risale de Ehli Sünnetin usulunden fersah fersah uzak ve hiçbir ilmi değeri olmayan bir müsveddeden ibarettir. Bu husus, getirdikleri delillerin müzakeresinde tafsilatlı olarak açıklanacaktır ancak özet olarak değinmek gerekirse sözkonusu risalenin usul açısından değerlendirmesi şu şekilde yapılabilir:

1- Evvela ister akideye dair ister fıkha dair herhangi bir meselede başvurulacak deliller Kitap, Sünnet ve İcma’dır. Alimlerin sözleri bizatihi delil değildir, ancak delile götüren birer karine ve vasıtadır. Bu hususta Şeyh İshak bin Abdirrahman “Muayyen Tekfirin Hükmü” adlı risalesinde şöyle demektedir:

“İslam dininde zorunlu olarak bilinmesi gereken meselelerden birisi de usuluddin meselelerinde başvurulacak merci kitap, sünnet, ümmetin muteber icmasıdır ki bundan kasıd da sahabenin üzerinde bulundukları tutumlarıdır. Bu konularda merci, belirli bir âlimin şahsı değildir. Kimin yanında bu esas, şüphe sızmayacak ve kalbine oturacak bir şekilde sabitleşirse, imamların bazı kitaplarında karşılaşmış olduğu müteşabih, ihtimalli sözlerinin anlaşılması ona kolay olacaktır. Zira peygamberimizin dışında masum olan hiç kimse yoktur. “

Şeyh İshak bunu, alimlerin bazı mücmel sözlerine dayanarak şirkte cehaletin özür olduğunu iddia eden ve bu surette İslam dininden zaruri olarak bilinen “Şirk koşan bir kimse asla müslüman değildir” esasını sulandırmaya çalışan muarızlarına hitaben söylemiştir. Tağut ordusuna katılmanın küfür olduğu şeklindeki muhkem hükmü tefsir ve tarih kitaplarından derlediği birtakım rivayetlerle ve alimlerin mücmel bazı sözleriyle sulandırmaya çalışan muhalifimizin durumu da bundan farklı değildir.

Muhalifimiz kendisi de alimlerin sözlerinin tek başına bir hüccet olmadığının farkında olmasına hatta yer yer bizi dinin aslıyla alakalı meselelerde alimlerin sözlerini şer’i delil mesabesine çıkarmakla itham etmesine rağmen kendisi bu esasa riayet etmemiş ve bilhassa Firavun ailesindeki mümin kişi ile alakalı meselede ve Bedir savaşı ile alakalı meselede Kitap ve Sünnetin açık nasslarını bir kenara bırakıp alimlerin sözlerini muhkem birer delil gibi takdim etmiş ve tağuta askerlik gibi küfür olan bir ameli bazı müfessirlerin kavilleriyle tahsis etmeye kalkışmıştır. Kaldı ki alimlerin kavillerini de düzgün anladığı söylenemez, onları da kendi anlamak istediği gibi anlamıştır. Bunların izahı ilerde gelecektir.

2- Aynı şekilde ister akideyle alakalı, ister fıkıhla alakalı hatta dinin en basit gibi görülen meselesiyle alakalı olsun Kitap, Sünnet ve İcma’dan getirilecek olan delillerin delaleti kat’i, subutu kat’i deliller olması gerekir. Evvela herhangi bir meselede getirilecek şer’i delil, subutu yani nakledilişi cihetinden kati olması gerekir. Bu da ancak Kur’andaki bir ayet, ya da sahih yolla nakledilmiş bir hadis veyahut da yine kati bir şekilde varlığı isbat edilmiş bir icma şeklinde olur. Fakat getirilen delilin sadece nakil yönünden sabit olması yetmez, ayrıca delil getirilen meseleye tam mutabık ve uygun olması gerekir yani delaletinin de kesin olması gerekir. Eğer getirilen delil, tartışılan konuya tam olarak mutabık değilse yani ihtimalli bir delilse artık bununla hasma karşı delil getirilemez. Bu kaide fıkıh usulunde “İhtimal vaki olduğunda istidlal batıl olur” şeklinde ifade edilmiştir. Kısacası İslami bir meselede getirilecek delillerin muhkem yani ihtimal taşımayan açık deliller olması gerekir. Mezkur risalenin yazarı, başlangıçta “tağutun ordusunun içinde tağutun askerleriyle beraber bulunmak, karaltılarını çoğaltmak bizatihi küfür değildir ve buna dair muhkem delillerimiz vardır.” Demiş olsa da sözkonusu risale incelendiğinde bu iddiasına birebir uygun bir delil zikredemediği açıkça görülür. Mesela Firavun ailesindeki mümin şahsın Firavunun polis şefi olduğu rivayeti sahih bir senedle nakledilmiş midir? Bu rivayetin sahih olduğu bir an için farzedilse bile, bu kişi müslüman olduktan sonra bu görevi devam ettirmiş midir? Keza, sahih hadiste bahsedilen, Kabeyi yıkmayı giden orduyla beraber yere batırılan ve kıyamet günü niyetlerine göre haşr edilecek olan kişiler aynı tartıştığımız meselede olduğu gibi bizzat o ordunun üyesi, müntesibi olan kişiler midir, yoksa sadece o orduyla beraber aynı yol güzergahında bulunan sivil şahıslar mıdır? Eğer o ordunun askeri olan kişiler ise bunlardan ikrah altında olmadığı halde mazur addedilen kişiler var mıdır? İşte bütün bunlar birer ihtimaldir. Bu ihtimaller ortadan kaldırılıp bizzat bu şahısların iddia ettiği gibi ikrah hali olmadığı halde tağutun ordusunda asker sıfatı taşıyan ve buna rağmen mümin kalmaya devam eden kimselerin olabileceğini ifade eden açık bir nass getirilmediği müddetçe bu iddia delillendirilmiş sayılmaz.

3- Daha önce de defalarca tenbih ettiğimiz gibi hiç kimse bu din hakkında İslam ümmeti içinde daha önce hiç kimsenin söylemediği bir görüş ihdas etme yetkisine sahip değildir. Bu ümmet 1400 senedir hatta Nuh (as)’dan bu yana tağutlarla mücadele etmektedir ve tağuta askerlik meselesi yeni bir mesele değildir. Dolayısıyla bu hususta söz söyleyen herkesin, sözünün selefini ve imamını getirmesi gerekir. Muhaliflerimizin askerlikle alakalı iddialarına hiçbir alimden açık bir nakil getirememeleri, iddialarının çöküşünün belgesi niteliğindedir. Bu kimseler şer’i nasslar hususunda yaptıkları fasit tevillerin aynısını alimlerin sözleri hakkında da yapmışlar ve alimlerin sözlerine bir sürü alakasız yorum getirerek kendi iddialarına mesnet yapmaya çalışmışlardır. Yazar “tağutun ordusunun içinde tağutun askerleriyle beraber bulunmak, karaltılarını çoğaltmak bizatihi küfür değildir ve buna dair muhkem delillerimiz vardır.” demesine rağmen bu sözün mana itibariyle aynısını şeri nasslardan delillendiremediği gibi bir alimden de nakledememiştir. Kaldı ki biz daha önce defalarca uyardık ve dedik ki nasslarla alakalı sizin yapacağınız şahsi yorumlar bizi ilgilendirmemektedir. Müçtehid olmayan hiç kimse nasslardan hüküm çıkarma yetkisine sahip değildir. İçtihad ehliyetine sahip olmayan bir kişi İslami bir mesele hakkında iddiada bulunduğu zaman, Kitap ve Sünnetten delillerini zikreder ve alimlerin bu nasslardan sözkonusu meseleyi nasıl istinbat ettiklerini, kendi şahsi görüşünü karıştırmadan sadece olduğu gibi nakleder. Açıkça görüldüğü üzere muhalifimiz bunu yapmamıştır, daha doğrusu yapamamıştır. Sadece nasslardan çıkarttığı şahsi reylerini herhangi bir alime dayandırmaksızın mutlak hakikat gibi lanse etmiştir. Bu da askerlik meselesi hakkında söyledikleri şeylerin kendi şahsi görüşlerinden ibaret olduğunu göstermektedir.

Yeri gelmişken belirtelim ki alimlerin sözlerinin tek başına hüccet teşkil etmemesi ayrı bir şey; hiçbir alime dayanmayan görüşler ileri sürmenin batıl olması ayrı bir şeydir. Zira Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) sahih hadislerde “Ümmetim dalalet, sapıklık üzere birleşmez”, keza “Ümmetimden hak üzere olan bir taife mutlaka var olmaya devam edecektir” buyurmaktadır. Bu sebeble İslam ümmetinin arasında hiç kimsenin bugüne kadar tesbit edememiş olduğu bir şeyi, günümüzde bir kimsenin tesbit etmesi mümkün değildir! Bundan dolayıdır ki Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye rahîmehullâh şöyle demiştir:

“Sonrakilerin, öncekilerden ayrı olarak ortaya koydukları ve daha önce hiçbir kimsenin dile getirmediği her görüş hatâdır. Nitekim İmam Ahmed bin Hanbel şöyle demiştir: ‘Bir imamın olmadan bir mesele hakkında konuşmaktan sakın’.” [Mecmuu’l-Fetava: 21/291]

Daha önce askerlikle alakalı yayınladığımız risalemizin girişinde şöyle bir ifade kullanmıştık:

“İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Hüreyre'den rivayet etti ki Peygamber şöyle buyurmuştur:

"Ümmetimde yalancı Deccallar ortaya çıkacaktır. Onlar ne sizin ne de babalarınızın duymadığı sonradan çıkma (bid'atvari) sözleri size getirecekler (söyleyecekler)dir. Sakının onlardan ve dikkatli olun ki sizi aldatmasınlar!" (Ahmed b. Hanbel, 2/349.)

Askerlik meselesi, asla yeni bir mesele değildir! Muvahhidler binlerce yıldır müşriklerle gerek silahlı gerekse silahsız bir savaşın içersindedirler. Velev ki yeni bir mesele olduğu bile farzedilse mutlaka eski fetvalardan bunun benzeri meseleler bulunur. Kısacası zengin İslam literatüründen kendi iddiasına dayanak teşkil edecek bir tane nakil getiremeyen kişi, bu surette ahir zamandaki ateşe çağıran dalalet önderlerinden birisi olduğunu ispatlamış olacaktır!”

Hak yayınlarının askerlikle alakalı yayınlamış olduğu hiçbir kati ve muhkem delile ve de kavile istinad etmeyen bu risale bu kimselerin hadiste haber verilen kendi reyleriyle ümmetten bir dayanağı olmayan görüşler ihdas eden cehennem davetçilerinden bir zümre olduğunu tekrar gözler önüne sermiştir. Durum, Emir es-Sanani’nin şiirinde ifade ettiği gibidir: “Hiçbir alime dayanmayan ve paraya çevirsen beş para etmeyecek sözler…”


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1680
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
FİRAVUN AİLESİNDEKİ MÜMİN ZATLA ALAKALI KISSANIN ÇARPITILMASI

Usulle alakalı bu mukaddimeden sözkonusu iddiacının getirdiği delillerin tafsilatlı müzakeresine geçmek istiyoruz. Diyor ki:

Alıntı yapılan:  İddiacı
Müslüman olarak bildiğimiz bir kimse, tağutun zorunlu kıldığı askerlik hizmetine istemediği halde oraya giderse ve hiçbir küfür ve şirk işlemediğini ispatlarsa biz ona küfür hükmü vermeyiz. Zira küfür ve şirk işlemeden kâfir ordusunda bulunmak, kâfir ordusunun karartısını çoğaltmak aslıd-dinden değildir.

Delilleri;
Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:
 
وَقَالَ رَجُلٌ مُؤْمِنٌ مِنْ آلِ فِرْعَوْنَ يَكْتُمُ إِيمَانَهُ أَتَقْتُلُونَ رَجُلًا أَنْ يَقُولَ رَبِّيَ اللَّهُ وَقَدْ جَاءَكُمْ بِالْبَيِّنَاتِ مِنْ رَبِّكُمْ وَإِنْ يَكُ كَاذِبًا فَعَلَيْهِ كَذِبُهُ وَإِنْ يَكُ صَادِقًا يُصِبْكُمْ بَعْضُ الَّذِي يَعِدُكُمْ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ كَذَّابٌ
"Firavun ailesinden olup, imanını gizlemekte olan bir mü'min, (şöyle) dedi: "Siz, bir adamı, "Rabbim Allah'dır" demesi sebebiyle Öldürür müsünüz? Halbuki o, size, Rabbinizden apaçık mucizeler de getirmiştir. Bununla beraber eğer o, bir yalancı ise, yalanı kendisine. Eğer doğru söylüyor ise, sizi tehdit edegeldiği o şeylerin bir kısmı olsun, gelir sizi bulur. (Size isabet eder). Şüphesiz Allah; haddi aşan, çok yalancı olan kimseyi muvaffak etmez"(Mü'min: 28)

Görüldüğü gibi iddiacı, kafir ordusunda bulunmak küfür değildir iddiasına birinci ve de en kati delil olarak Firavun ailesindeki mümin zatı delil olarak getirmektedir. Fakat görüldüğü gibi ayetin lafzında buna işaret eden bir şey yoktur. Bu zatın kıssası Mü'min: 28-45. Ayetleri arasında anlatılmakta ve bu ayetlerde onun Firavunun ordusunda veyahut da emniyet teşkilatında yer aldığına dair tek bir işaret bulunmamaktadır. Bu zatın kişiliğiyle alakalı ayetlerde anlatılanlar onun Firavun ailesine mensub olduğu bilgisinden ibarettir. Sünnette de bu konuyla alakalı bir bilgi yoktur, bilakis bizim ulaşabildiğimiz hadis kaynaklarında bu zatla alakalı verilen tek bilgi, şu hadiste yer almaktadır:

الصِّدِّيقُونَ ثَلَاثَةٌ: حَبِيبُ بْنُ مُرِّيٍّ النَّجَّارُ مُؤْمِنُ آلِ يَاسِينَ، وَخِرْتِيلُ مُؤْمِنُ آلِ فِرْعَوْنَ، وَعَلِيُّ بْنُ أَبِي طَالِبٍ الثَّالِثُ، وَهُوَ أَفْضَلُهُمْ


"Sıddîkler üçtür: Yâsîn ailesinden olup, mü'min olan Habib bin Murri en-Neccâr; Siz adamı, sırf "Rabbim Allah'tır" demesi sebebiyle mi öldürürsünüz?" diyen, Firavun ailesinden mü'min olan Hirtil isimli kişi; üçüncüsü de, Ali İbn Ebî Tâlib'tir ki, bu onların en üstünüdür"

Bunu İmam Ahmed, Fedail’us Sahabe’de ve başkaları değişik lafızlarla rivayet etmiştir. Merfu hadislerde bu konuyla alakalı en azından bizim ulaşabildiğimiz başka bir rivayet yoktur. İcma’ya gelince bu zatın Firavun’un ordusunda veya emniyet teşkilatında yer aldığına dair bir icma yani alimlerin ittifakı da mevcut değildir. Şu halde bu meseleyle alakalı Kitap, Sünnet ve İcma’dan bir delil yoktur. Dolayısıyla burada askerlikle alakalı muhkem delil nerededir? Yazarın da ifade ettiği gibi “bütün müfessirler firavun hanedanında imanını gizleyen kimsenin varlığında ittifak etmişlerdir” Eğer iddiacının karşısında Firavun ailesinde imanını gizleyen müminin varlığını inkar eden bir ahmak olsaydı, iddiacının bu sözünün bir muhatabı olurdu. Ancak bizim buradaki tartışmamız Firavun ailesinde imanını gizleyen birisi var mıdır, tartışması değildir ki! Evet, gerçekten bu ayet, “Üzerinde ittifak edilmiş bir nas”tır, peki hangi konuda ittifak edilmiştir? Firavun ailesinde imanını gizleyen birisinin varlığı hususunda! Hatta bu hususta ittifaka da gerek yoktur, zaten ayetin lafzı açıktır… Fakat bunun ötesinde bu zatın Firavun ailesine mensub olmasının ne manaya geldiği hakkında dahi ihtilaf edilmiştir. Keza bu zatın kim olduğu, ismi, Firavunla yakınlık derecesi, hatta Kıpti yani Firavun hanedanından mı yoksa İsrailoğullarından mı olduğu gibi bir çok meselede hiç biri kesinlik arzetmeyen birçok görüş nakledilmiştir. Bizzat yazarın alıntı yaptığı Razi tefsirinden naklediyoruz:

وَفِيهِ مَسَائِلُ:
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: اخْتَلَفُوا فِي ذَلِكَ الرَّجُلِ الَّذِي كَانَ مِنْ آلِ فِرْعَوْنَ، فَقِيلَ إِنَّهُ كَانَ ابْنَ عَمٍّ لَهُ، وَكَانَ جَارِيًا مَجْرَى وَلِيِّ الْعَهْدِ وَمَجْرَى صَاحِبِ الشُّرَطَةِ، وَقِيلَ كَانَ قِبْطِيًّا مِنْ آلِ فِرْعَوْنَ وَمَا كَانَ مِنْ أَقَارِبِهِ، وَقِيلَ إِنَّهُ كَانَ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ، وَالْقَوْلُ الْأَوَّلُ أَقْرَبُ لِأَنَّ لَفْظَ الْآلِ يَقَعُ عَلَى الْقَرَابَةِ وَالْعَشِيرَةِ قَالَ تَعَالَى: إِلَّا آلَ لُوطٍ نَجَّيْناهُمْ بِسَحَرٍ [القمر: 34]

“Bunda bazı meseleler vardır.

Birinci mesele: Âlimler, Firavun'un hanedanından olan o şahsın kim olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir.

Bunun, Firavun'un amcasının oğlu olup, onun adına hareket etme yetkisine sahip olduğu ve emniyet teşkilâtı, başkanının yetkilerini deruhte ettiği (üstlendiği)  ileri sürüldüğü gibi, onun akrabasından olmayıp Firavun'un kavminden bir kıbtî olduğu da ileri sürülmüştür.

Yine bunun, İsrailoğulları'ndan birisi olduğu da ifade edilmiştir, ama birinci görüş doğruya daha yakındır. Çünkü, (âl-آل) kelimesi akraba ve aşiret, kabile manalarına gelmektedir.
 
Nitekim Allahu Teala da, "Lût'un ailesi müstesna. Onları bir seher vakti kurtardık" (Kamer, 34) buyurmuştur.”


Evvela Razi tefsirinin Türkçe tercümesinde yer alan “Hükümetteki Gizli Mü'min” başlığı Razi’nin orijinal metninde yoktur ve mütercimlerin marifetiyle tercümeye eklenmiştir. Yani bu başlık Razi’nin kendisine ait değildir. Saniyen; Razi’nin kullanmış olduğu ve hakikati ifade eden şu cümle, aslında muhaliflerimizin bu ayeti kendilerine delil getirmelerinin önünü bütünüyle tıkamakta ve aslında meseleyi baştan bitirmektedir: “Âlimler, Firavun'un hanedanından olan o şahsın kim olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir.”

Görüldüğü gibi bu zatın kim olduğu hakkında icma değil, ihtilaf edilmiştir. Artık bundan sonra bu zatın kimliği ve Firavun ailesindeki konumuyla alakalı söylenecek her şey kesinlik içermeyen ihtimal kabilinden sözlerdir ve dolayısıyla bu andan itibaren bu konuyla alakalı rivayetler, ne askerlik meselesine ne de başka bir meseleye delil olma özelliği taşımaz. Zira “ihtimal vaki olduğunda istidlal geçersiz olur”. Razi ardından konuyla alakalı görüşleri, yani ihtimalleri sıralamaktadır:

“Bunun, Firavun'un amcasının oğlu olup, onun adına hareket etme yetkisine sahip olduğu ve emniyet teşkilâtı, başkanının yetkilerini deruhte (üstlendiği) ettiği ileri sürüldüğü gibi, onun akrabasından olmayıp Firavun'un kavminden bir kıbtî olduğu da ileri sürülmüştür.”

Razi, bu görüşlerin hepsini temriz sigası olan yani rivayetin sıhhatinin şüpheli olduğunu ifade eden “qile” yani “denilmiştir” ibaresiyle nakletmiştir. Keza Razi’den sonra belki de ondan naklen bu zatın “Sahib’uş Şurta” yani zabıta veya emniyet müdürü konumunda olduğunu rivayet eden Ebu Hayyan, Alusi gibi müfessirler de aynı şekilde gerek bu rivayeti gerekse diğerlerini “qile” şeklinde rivayetteki hastalığa işaret eden lafızla nakletmişlerdir. Bu rivayetin hadis kitaplarından –raslayabildiğimiz kadarıyla- dayandığı bir kaynağı yoktur ve seleften herhangi birisine ulaşan velev ki zayıf hatta mevzu da olsa bir isnad zincirine de raslayabilmiş değiliz. Eğer raslayan varsa bize ulaştırsın. Böyle senedsiz, kaynağı meçhul rivayetlerle değil akide konularında, fıkıh konularında bile hatta zayıf hadislerin belli şartlarla kabul edildiği fezail yani amellerin faziletleri babında dahi amel etmek caiz değildir. Zira sözkonusu rivayetin batıl ve kopuk dahi olsa bir isnad zinciri olmadığı için hadis ilmi açısından yok hükmündedir. Böyle kıssa tarzı şeylerle ancak cahiller ve ahmaklar delil getirir. Ehlince malumdur ki qile, ruviye gibi ifadeler temriz sigasıdır ve rivayetin itibar edilecek bir senedi olmadığına işaret eder. Bizi ancak haddesena, ahberana diye başlayan sahih senedli rivayetler ilgilendirir. Tefsir kitaplarında geçen bu tarz rivayetlerle alakalı olarak Şeyhulislam İbn Teymiyye şöyle demektedir:


وَمَعْلُومٌ أَنَّ الْمَنْقُولَ فِي التَّفْسِيرِ أَكْثَرُهُ كَالْمَنْقُولِ فِي الْمَغَازِي وَالْمَلَاحِمِ؛ وَلِهَذَا قَالَ الْإِمَامُ أَحْمَد ثَلَاثَةُ أُمُورٍ لَيْسَ لَهَا إسْنَادٌ: التَّفْسِيرُ وَالْمَلَاحِمُ وَالْمَغَازِي وَيُرْوَى لَيْسَ لَهَا أَصْلٌ أَيْ إسْنَادٌ؛ لِأَنَّ الْغَالِبَ عَلَيْهَا الْمَرَاسِيلُ مِثْلُ مَا يَذْكُرُهُ عُرْوَةُ بْنُ الزُّبَيْرِ وَالشَّعْبِيُّ وَالزُّهْرِيُّ وَمُوسَى بْنُ عُقْبَةَ وَابْنُ إسْحَاقَ وَمَنْ بَعْدَهُمْ كَيَحْيَى بْنِ سَعِيدٍ الْأُمَوِيِّ وَالْوَلِيدِ بْنِ مُسْلِمٍ والواقدي وَنَحْوِهِمْ فِي الْمَغَازِي؛

“Malumdur ki tefsir kitaplarında nakledilen rivayetlerin çoğu, melahim (kıyamet alametleri) ve megazi (siyer ve tarih) kitaplarındaki rivayetler gibidir. Bundan dolayıdır ki İmam Ahmed şöyle demiştir: Şu üç şeyin isnadı yoktur: Tefsir, melahim ve megazi. Bu söz “aslı yoktur” şeklinde de rivayet edilmiştir ki buradaki asıldan kasıd, isnad manasındadır. Çünkü bunlarda genelde mürsel (senedi kopuk) rivayetler ağırlıktadır. Urve bin Zubeyr,Şa’bi, Zuhri, Musa bin Ukbe, İbn İshak ve bunlardan sonra gelen Yahya el-Emevi, Velid bin Muslim, Vakidi ve benzeri megazi müelliflerinin zikrettikleri rivayetler böyledir.” (Mecmu’ul Feteva, 13/346)
 
İşte Firavun ailesindeki mümin zatla alakalı bu nakledilen şeyler de İbn Teymiyye’nin işaret ettiği senedsiz haberler cümlesindendir ve müfessirler bu tip haberleri değişik maksatlarla zikretmişlerdir, delil olma özellikleri sözkonusu değildir. Bu zatın polis şefi olduğuna dair rivayetin şer’i bir delil olmadığı bu şekilde ortaya çıkmış olup muhaliflerimizin de askerlik konusunda böyle hikayelere sarılacak kadar delil kıtlığı çekmeleri de dikkatleri celbetmektedir. Kaldı ki tağut yolunda savaşan ordulara katılmanın küfür olduğunu ifade eden muhkem nasslar nasıl olur da sırf alimin kavliyle tahsis ve hatta iptal edilmektedir? Üstelik alimin sözü dahi açık değildir, mücmeldir, beyana ihtiyaç duymaktadır. Zira bu mümin zat Firavunun emniyet teşkilatında görev yaptıysa bu görevde bulunduğu sırada durumu ne idi? İman ettikten sonra bu görevine devam etmiş midir? Bu zatın ne zaman, ne şekilde iman ettiği de yine hep kesinlik içermeyen bazı rivayetler kanalıyla gelmektedir. Yani iddiacının iddiasını isbat edebilmesi için alimlerden bu zatın mümin olduğu halde Firavunun kolluk kuvvetlerinde görev yapmaya devam ettiğini nakletmesi gerekir! “Bu rivayet, şer’i bir delil teşkil etmese dahi en azından bazı müfessirler, bunu kitaplarına almışlardır. Eğer ki kafir devletin emniyet teşkilatında görev almak küfür olsa idi, alimler böyle bir küfür ameline cevaz veren bir rivayeti kitaplarında zikretmezdi!” şeklinde yapılacak bir itiraz da geçersizdir. Zira böyle bir itiraz, ancak alimlerden bu hususta az önce bahsettiğimiz şekilde açık bir ifadenin sadır olması durumunda yapılabilir ki böyle bir şey yoktur. Alimlerin bahsetmiş olduğu rivayet, bu zatın mümin olduğu dönemde de polislik görevini devam ettirdiğine kati olarak delalet etmez.

Bütün bunların hepsinden de önemlisi şudur ki; muhalifimiz, müfessirlerden bazı görüşleri naklediyor ancak müfessirler veya fakihler, bu rivayetlerden hareketle aynı muhaliflerimizin vardığı neticeyi çıkartmışlar mıdır, buna değinmiyor! Yani bugüne kadar hangi alim, bu rivayetten hareketle “Firavun ailesindeki mümin zat, Firavunun ordusunda veya emniyet teşkilatında yer almıştır; dolayısıyla bir müslüman tağutların bu tür kuruluşlarında belli şartlarla görev alabilir” şeklinde bir hüküm çıkartmıştır? Kısacası bu iddianın selefi, imamı var mıdır? Yazar bu hususta herhangi bir nakil yapmamıştır, çünkü böyle bir nakil yoktur! Yani hiçbir alim bu kıssadan hareketle tağutun ordusuna bir müslümanın katılabileceği hükmünü çıkartmamıştır! Hiçbir kitapta bir müminin tağutun ordusunda ikrahsız olarak yer aldığı halde mümin kaldığını gösteren açık, muhkem bir rivayet veya görüş velev ki şazz bir görüş şeklinde dahi olsa yer almamıştır, muhaliflerimiz asla bunu isbatlayamamıştır ve isbatlayamazlar da… Velhamdulillahi rabbil alemin…

Kısacası; Askerlikle alakalı müsveddeyi karalayan kişi, Firavun ordusundaki mümin ile alakalı ihtilaflı bazı rivayetleri muhkem delil gibi sunup, o rivayetleri de tahkik etmeden sırf zahirde anladığı şeylerle ihticac etmiş ve bu hususta da hiçbir alime dayanmamıştır. Böyle örümcek ağı misali zayıf delillere istinad ettiği halde bunu çok muhkem bir delil gibi lanse etmiş ve şöyle demiştir:


Alıntı yapılan:  İddiacı
“Üzerinde ittifak edilmiş bu nas tek başına bile bizim meselemizde delil olarak yeterlidir. Fakat bizler bu nassı tekid eden başka nasları da zikredeceğiz inşaAllah.”

Halbuki bu nassı delil getirebilmesi için nassın kendi iddasına delalet ettiği yönü hakkında ittifak edilmiş olması gerekiyordu. Fakat yukarda açıkça görüldüğü üzere sözkonusu tek ittifak edilen şey Firavun ailesinde bir müminin varlığıdır. Bu zatın kişiliği ile alakalı geri kalan yönleri ise ihtilaflı ve sabit bir delile dayanmayan şeylerdir. İşte bütün bunlar bu risalenin yazarının ne ilimden, ne usulden, ne delil getirme yönteminden anlamadığını açıkça göstermektedir.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1680
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
2- KABEYİ YIKMAYA GİDERKEN YERE BATIRILAN ORDU İLE ALAKALI HADİS

İddiacı, Firavun ailesindeki mümin zatla alakalı kıssayı bu şekilde çarpıtmasının ardından güya muhkem nassla isbatladığı iddiasını daha da kuvvetlendirmek için sahih senedle rivayet edilmiş bir hadisi kendi reyince tevil etmeye çalışmıştır:

Alıntı yapılan:  İddiacı

حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ الصَّبَّاحِ، حَدَّثَنَا إِسْمَاعِيلُ بْنُ زَكَرِيَّاءَ، عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ سُوقَةَ، عَنْ نَافِعِ بْنِ جُبَيْرِ بْنِ مُطْعِمٍ، قَالَ: حَدَّثَتْنِي عَائِشَةُ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا، قَالَتْ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «يَغْزُو جَيْشٌ الكَعْبَةَ، فَإِذَا كَانُوا بِبَيْدَاءَ مِنَ الأَرْضِ، يُخْسَفُ بِأَوَّلِهِمْ وَآخِرِهِمْ» قَالَتْ: قُلْتُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، كَيْفَ يُخْسَفُ بِأَوَّلِهِمْ وَآخِرِهِمْ، وَفِيهِمْ أَسْوَاقُهُمْ، وَمَنْ لَيْسَ مِنْهُمْ؟ قَالَ: «يُخْسَفُ بِأَوَّلِهِمْ وَآخِرِهِمْ، ثُمَّ يُبْعَثُونَ عَلَى نِيَّاتِهِمْ»
Buhari: 2118)
 
Aişe (radiyallahu anh) dedi ki: "Rasûlullah (s.a.s) şöyle dedi:
"Bir ordu Kâbe'ye saldıracak, yeryüzünde açık bir arazide oldukları zaman Allah (celle celaluhu) onları baştan sona mahvedecek."
Aişe (radiyallahu anh) dedi ki: "Dedim ki:Ey Allah'ın rasûlü! Nasıl olur da baştan sona mahvedilirler? Hâlbuki onların içinde onlardan olmayan fakat onlarla beraber yürüyen kişiler vardır. Nasıl olur da hepsine ceza verilip de öldürülecekler? Hâlbuki içinde onlardan olmayan onlarla beraber yürüyen kişiler var."
Rasûlullah (s.a.s) bunun üzerine şöyle dedi:
"Hepsi baştan sonra yok edilecekler. Fakat (Kıyamet Günü'nde) niyetlerine göre diriltilecekler." (Buhari: 2118)
Aişe (radiyallahu anh) hadiste diyor ki; onlarla beraber bulunan, onlarla yürüyen fakat onlardan olmayan.
Bu sözden ne anlaşılıyor; Tağutun ordusunda, tağutun askerleri ile beraber bulunup da onlardan olmayanlar olabilecektir. Tağutun askerleriyle beraber bulunup, karartılarını çoğaltıp onlardan sayılmayan kişiler de olabileceğini bu hadiste açıkça görüyoruz. Rasulullah (s.a.s) savaşa giden bir orduya katılıp onların karartılarını çoğalttılar, aslıd-din'i bozdular bu nedenle onlardan sayılırlar demedi. Bilakis Aişe (radiyallahu anh)'nın sözünü destekledi, kabul etti. Ama kâfirlere bir azap gelecekse sadece onlara değil onlarla beraber yaşayanlara, onlarla beraber bulunanlara da gelir. Bu ise kâfir ve müşriklerden uzak durulması için bir tehdittir.

Şimdi öncelikle bu hadisten bu yorumu daha önce hangi alimin çıkarttığını! öğrenme hakkımız vardır. Eğer bu hadisten bu kişilerin anladığı manayı çıkartan herhangi bir alim yoksa ki yoktur; şu halde bu kimselerin bu hadisten tamamen kendi şahsi reyleriyle bu hükmü çıkarttıkları ortaya çıkmış bulunmaktadır ve böylece bu kimselerin bu hadise İslam ümmetinden hiç kimsenin vermediği manaları yükleyerek bidat ihdas ettikleri anlaşılmaktadır. Zira buradaki konumuz tağutun askerleriyle aynı toprak parçasında bulunan veya tevafuken onlarla aynı istikamette yürüyen kişilerin hükmü değildir. Keza ikrah altında bu ordulara katılmış olan kişilerin durumu da konumuzun dışındadır, zira ikrah halinde yapılan şeylerin günahı affedilmiştir. Eğer muhalifimizin karşısında tağutun askerleriyle aynı caddede yürümek, onların bulunduğu yerde alışveriş yapmak küfürdür diyen birisi olsaydı, muhalifimiz bu hadisle onlara itiraz edebilirdi. Fakat buradaki tartışma bu değildir ki! Muhaliflerimiz tağutun ordusunda asker ünvanıyla bulunduğu, ordunun bir ferdi olduğu halde niyetinin farklı oluşundan ötürü küfre girmeyen kişilerin olabileceğini iddia etmektedir. Bu sebeble bu iddiaya getirilecek delilin de bu iddiaya aynen mutabık olması gerekmektedir. Fakat hadisin hiçbir rivayetinde bu ordunun içinde ikrahsız olarak zahirde asker olarak yer alıp, batınen mümin olan kişilerin varlığından bahsedilmez. Keza hadisin hiçbir şerhinde de hiçbir alim bu hadise Ziyaeddin el Kudsi ve avanesinin yaptığı yorumu yapmamıştır. Mesela İbn Teymiyye (rh.a) meşhur Tatar fetvasında şöyle demektedir:

وَمَنْ أَخْرَجُوهُ مَعَهُمْ مُكْرَهًا فَإِنَّهُ يُبْعَثُ عَلَى نِيَّتِهِ. وَنَحْنُ عَلَيْنَا أَنْ نُقَاتِلَ الْعَسْكَرَ جَمِيعَهُ إذْ لَا يَتَمَيَّزُ الْمُكْرَهُ مِنْ غَيْرِهِ. وَقَدْ ثَبَتَ فِي الصَّحِيحِ عَنْ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنَّهُ قَالَ: يَغْزُو هَذَا الْبَيْتَ جَيْشٌ مِنْ النَّاسِ فَبَيْنَمَا هُمْ بِبَيْدَاءَ مِنْ الْأَرْضِ إذْ خُسِفَ بِهِمْ. فَقِيلَ يَا رَسُولَ اللَّهِ: إنَّ فِيهِمْ الْمُكْرَهَ فَقَالَ: يُبْعَثُونَ عَلَى نِيَّاتِهِمْ} . وَالْحَدِيثُ مُسْتَفِيضٌ عَنْ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مِنْ وُجُوهٍ مُتَعَدِّدَةٍ أَخْرَجَهُ أَرْبَابُ الصَّحِيحِ عَنْ عَائِشَةَ وَحَفْصَةَ وَأُمِّ سَلَمَةَ.

“Beraberlerinde zorla savaşa çıkardıkları kimse ise niyetine göre diriltilir. Bize düşen ordunun tamamına karşı savaşmaktır. Zira zorlanan diğerlerinden ayırt edilemez.

Sahih’te Nebi’den Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle rivâyet olunmuştur:

“Bir ordu, Kabe’ye saldırmak için çıkar. Bir çöle geldiklerinde yere batırılırlar.” “Yâ Rasulullah, eğer içlerinde ikrah altında savaşa katılan varsa?” diye sorulduğunda, “Niyetlerine göre diriltilirler” karşılığını verdi.”

Hadis, çeşitli yollarla gelen müstefîd bir hadistir. Sahih sahipleri hadisi Aişe, Hafsa ve Ümmü Seleme’den rivâyet ederler.”

Daha sonra İbn Teymiyye aynı hadisin başka bir rivâyetini daha aktararak şöyle der:

 
فَاَللَّهُ تَعَالَى أَهْلَكَ الْجَيْشَ الَّذِي أَرَادَ أَنْ يَنْتَهِكَ حُرُمَاتِهِ - الْمُكْرَهُ فِيهِمْ وَغَيْرُ الْمُكْرَهِ - مَعَ قُدْرَتِهِ عَلَى التَّمْيِيزِ بَيْنَهُمْ مَعَ أَنَّهُ يَبْعَثُهُمْ عَلَى نِيَّاتِهِمْ فَكَيْفَ يَجِبُ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ الْمُجَاهِدِينَ أَنْ يُمَيِّزُوا بَيْنَ الْمُكْرَهِ وَغَيْرِهِ وَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ ذَلِكَ بَلْ لَوْ ادَّعَى مُدَّعٍ أَنَّهُ خَرَجَ مُكْرَهًا لَمْ يَنْفَعْهُ ذَلِكَ بِمُجَرَّدِ دَعْوَاهُ كَمَا رُوِيَ: {أَنَّ الْعَبَّاسَ بْنَ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ قَالَ لِلنَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَمَّا أَسَرَهُ الْمُسْلِمُونَ يَوْمَ بَدْرٍ: يَا رَسُولَ اللَّهِ إنِّي كُنْت مُكْرَهًا. فَقَالَ: أَمَّا ظَاهِرُك فَكَانَ عَلَيْنَا وَأَمَّا سَرِيرَتُك فَإِلَى اللَّهِ}

“Allahu Teâlâ Onun hürmetini çiğnemek isteyen orduyu, baskı altında olan ve olmayanıyla birlikte, onları ayırt etme kudretine sahip olduğu halde her birini niyetlerine göre diriltmek üzere hepsini birden helak etti. Öyleyse müslüman mücahitlere, bilmedikleri halde zorlanan ile zorlanmayanın arasını ayırt etmek nasıl vacip olabilir? Hatta içlerinden birisi baskı altında savaşa çıktığını iddia etse bile sırf bu iddiası ona bir yarar sağlamaz. Zira Abbas ibn Abdi’l-Muttalib, Bedir Günü müslümanlar kendisini esir aldıklarında Nebi’ye Sallallahu Aleyhi ve Sellem , “Yâ Rasulullah, ben baskı altında idim” demiş, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ise Ona, “Bizi ilgilendiren senin gösterdiğin tutumdur; gizli olan yönün ise Allah’a kalmıştır” diye karşılık vermiştir.” (Bkz. Mecmuu’l-Fetâvâ: 28/535-538 ve ayrıca bkz. 546-547)
 
Görüldüğü gibi Şeyhulislam sözkonusu hadisi kafir ordusuna ikrah yani zorlama yoluyla dahil edilmiş olan kişilerin hükmünü izah etmek için almıştır. İbn Hacer ise sözkonusu hadiste geçen “sonra niyetlerine göre diriltilirler” lafzı ile alakalı şöyle demektedir:


وَوَجْهُ الِاسْتِدْلَالِ مِنْهُ هُنَا أَنَّ لِلنِّيَّةِ تَأْثِيرًا فِي الْعَمَلِ لِاقْتِضَاءِ الْخَبَرِ أَنْ فِي الْجَيْشِ الْمَذْكُورِ الْمُكْرَهَ وَالْمُخْتَارَ فَإِنَّهُمْ إِذَا بُعِثُوا عَلَى نِيَّاتِهِمْ وَقَعَتِ الْمُؤَاخَذَةُ عَلَى الْمُخْتَارِ دُونَ الْمُكْرَهِ

"Bu hadisten istidlal yönü şöyledir: Bu habere göre amellerde niyetin etkisi sözkonusudur. Zira bahsedilen orduda ikrah altında olanlar gibi kendi isteğiyle orada bulunanlar da vardır. İşte bunlar niyetlerine göre diriltildiklerinde kendi iradesiyle orada olanlar bundan sorumlu olur, ikrah altında olanlar sorumlu olmaz…” (Fethul Bari, 4/115)

Görüldüğü gibi sözkonusu orduya ikrahsız olarak katılan herkes, bu yapılan işten sorumlu olacaktır. Niyetine göre haşrolunmaktan kasıd budur. Cehmiyye ve Mürcie zihniyetindeki kişilerin iddia ettiği gibi ikrahsız olarak Kabeyi yıkan ordunun askeri olduğu halde kalbi niyetinin sağlamlığı iddiasından ötürü affedilecek olan bir zümre sözkonusu değildir.

Kısacası alimler, değişik vesilelerle bu hadisi ele almışlar fakat hiçbir alim bu hadisten kafirlerin ordusunda bulunan askerler arasında ikrah altında olmadığı halde Allah katında müslüman olan kişilerin bulunabileceği neticesini çıkartmamıştır. Keza hiçbir fıkıh kitabında kafirlerin ordusunda casusluk veya başka bir niyetle askerlik yapan bir kimsenin Allah katında müslüman olabileceğinden bahsedilmemiştir. Ancak ikrah halinde veya esir olarak kafirlerin safında bulunan kimselerden bahsedilmiştir. Şu halde sözkonusu fırkanın bu hadisten kendi görüşleriyle ilimsizce çıkarttıkları istidlaller tıpkı bir önceki Firavun ailesindeki mümin zatla alakalı istidallerinde olduğu gibi batıldır. Sözkonusu hadiste niyetinden dolayı ahirette farklı muamele görecek olanlar yazarın değişik kaynaklardan derlediği rivayetlerde şu şekilde anlatılmaktadır:


Alıntı yapılan:  İddiacı
عَنْ عَائِشَةَ – رضي الله عنها - قَالَتْ" عَبَث َرَسُولُ اللَّهِ – صلى الله عليه وسلم – فِي مَنَامِهِ  " , فَقُلْنَا: يَارَسُولَ اللَّهِ صَنَعْتَ شَيْئًا فِيمَنَامِكَ لَمْ تَكُنْ تَفْعَلُهُ؟،فَقَالَ: " الْعَجَبُ أَنَّ أُنَاسًا مِنْ أُمَّتِي يَؤُمُّونَ هَذَا الْبَيْتَ  لِرَجُلٍ مِن ْقُرَيْشٍ قَدْ اسْتَعَاذَ بِالْحَرَمِ) (وفي رواية: (سَيَعُوذُ بِهَذَا الْبَيْتِ – يَعْنِي الْكَعْبَةَ – قَوْمٌ لَيْسَتْ لَهُمْ مَنَعَةٌ وَلَا عَدَدٌ وَلَا عُدَّةٌ يُبْعَثُ إِلَيْهِمْ جَيْشٌ , حَتَّى إِذَا كَانُوا بِبَيْدَاءَ مِنْ الْأَرْضِ خُسِفَ بِأَوَّلِهِمْ وَآخِرِهِمْ وَلَمْ يَنْجُ أَوْسَطُهُمْ فلَا يَبْقَى مِنْهُمْ إِلَّا الشَّرِيدُ الَّذِي يُخْبِرُ عَنْهُمْ " فَقُلْتُ: يَارَسُولَ اللَّهِ إِنَّ الطَّرِيقَ قَدْ يَجْمَعُ النَّاسَ كَيْفَ يُخْسَفُ بِأَوَّلِهِمْ وَآخِرِهِمْ وَفِيهِمْ أَسْوَاقُهُمْ وَمَنْ لَيْسَ مِنْهُمْ؟) (قَالَ: " نَعَمْ، فِيهِمْ الْمُسْتَبْصِرُ  وَالْمَجْبُورُ  وَابْنُ السَّبِيلِ  يَهْلِكُونَ مَهْلَكًا وَاحِدًا  وَيَصْدُرُونَ مَصَادِرَ شَتَّى , يَبْعَثُهُمْ اللَّهُ عَلَى نِيَّاتِهِمْ (البخاري ومسلم )

“Aişe (radiyallahu anh)'den şöyle rivayet olunmuştur:

"Rasulullah (s.a.s) uyurken ellerini hareket ettiriyordu. Bir rüya gördüğü anlaşılıyordu.
Dedik ki: "Ey Allah'ın rasûlü! Rüyanda, normalde yapamayacağın bir şeyi yaptığını gördük."
Rasulullah (s.a.s) bunun üzerine şöyle dedi:
Ümmetime taaccüp ediyorum (hayret ediyorum). Kureyş kabilesinden bir kavim Kâbe'ye sığınacaktır. (Başka bir rivayette: Kâbeye bir adam sığınacaktır.) O kavmin kuvveti yoktur, sayıları fazla değildir, silahı mühimmatı yoktur. Onları yok etmek için bir ordu gönderilecektir. Bu ordu geniş bir araziye vardığında yerin dibine girecektir.

الْأَرْضِخُسِفَ yerin altı, yerin dibi demektir.) Başından sonuna hepsi yerin dibine girecek. Hiç kimse kurtulmayacaktır. Ancak ordudan kaçıp da hallerini gören kişi helak olmayacaktır. Ve onların haberlerini diğer insanlara bildirecektir.

Aişe (radiyallahu anh) diyor ki: "Yol uzun olduğu için insanlar onlarla beraber yürüyebilirler. Nasıl olur da hepsi yok olacak? Hâlbuki onlardan olmayan fakat onlarla beraber yürüyenler var. Nasıl onlarla beraber yok olacaklar?"

Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurdu: "Evet." (Burada aslında onlardan sayılır demiyor. Evet diyor ve üç kişi sayıyor.)
1-Yolu kaybeden kişidir. Yani; çölde kaybolmuş fakat yolu bilmeyen, onlarla beraber kaybolmamak için giden kişidir.
 
2-İkrah altında olan kişidir. Yani; gitmek istemeyen ama zorla götürülen kişi.
3- Yolda kalmış parası olmayan kişi; Onların parasından alan, yemeklerinden yiyen, suyundan içen kişiler.
 
Bu ordunun içinde bu kişilerin hepsi var oldukları halde bir kişi gibi yok olacaklardır.
Fakat dirildikleri zaman değişik yollara gidecekler.

Muhalifimiz hadisin geniş açıklamalı bir tercümesini nakletmiştir. Dikkat edilirse bu hadiste o ordunun kendi askerlerinin içinde Müslümanlar olabileceğine dair bir işaret yoktur. Hadisin lafzında buna dair bir işaret olmadığı gibi hiçbir alim de bunu söylememiştir. Nevevi’ye göre hadiste geçen الْمُسْتَبْصِرُ onlar içerisinde kasıtlı olan kişiyi ifade eder. Mecbur’dan kasıd mükrehtir yani ikrah altındaki kişidir. İbn’us Sebil’den kasıd ise yolda kalmış olan kişidir. (Bkz. Nevevi Muslim şerhi 18/7)

 أَسْوَاقُهُمْ çarşı Pazar ahalisi demektir. Yukarda iddiacıdan naklettiğimiz pasajda “Beraber yürüyenler” diye tercüme edilmiştir. Hadiste geçen “onlardan olmayanlar” ifadesini ise Aliyy’ul Kari şu şekilde izah etmektedir:


 (وَمَنْ لَيْسَ مِنْهُمْ؟) : أَيْ: فِي الْكُفْرِ وَالْقَصْدِ بِتَخْرِيبِ الْكَعْبَةِ، عَطْفٌ عَلَى أَسْوَاقِهِمْ. قَالَ الطِّيبِيُّ - رَحِمَهُ اللَّهُ: أَيْ مَنْ لَا يَقْصِدُ تَخْرِيبَ الْكَعْبَةِ، بَلْ هُمُ الضُّعَفَاءُ وَالْأُسَارَى.

“Onlardan olmayanlar” yani küfürde ve Kabeyi tahrip etme gayesinde onlardan olmayan kimseler ki burada onlarla birlikte olan çarşı pazar ahalisine atıf vardır. Tıbi (rh.a) ise şöyle demiştir: Yani Kabeyi tahrip etme kasdı gütmeyen esirler ve zayıflardır.” (Aliyy’ul Kari, Mirkat’ul Mefatih, 5/1866)
 
Buhari şarihi Bedruddin el-Ayni ise bu orduyla beraber helak edildiği halde günahta onlarla beraber olmayan iki kesimi şöyle özetlemektedir:


فَإِن قلت: مَا ذَنْب من أكره على الْخُرُوج أَو من جمعه وإياهم الطَّرِيق؟ قلت: إِن عَائِشَة لما سَأَلت وَأم سَلمَة أَيْضا سَأَلت، (قَالَت: فَقلت: يَا رَسُول الله! فَكيف بِمن كَانَ كَارِهًا؟) رَوَاهُ مُسلم، أجَاب صلى الله عَلَيْهِ وَسلم بقوله: (يبعثون على نياتهم بهَا، فماتوا حِين حضرت آجالهم، ويبعثون على نياتهم.

“Onlarla beraber savaşa çıkmaya zorlanmış ya da sadece onlarla aynı yol güzergahında bir araya gelmiş olan kişilerin suçu nedir ki (helak edildiler) dersen şöyle deriz: Aişe ve Ummu Seleme (r.anhuma) Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e “Ya Rasulullah! İkrah altında olan kimselerin durumu ne olacak?” diye sorduklarında O (sallallahu aleyhi ve sellem) şu cevabı verdi: “Onlar, niyetleri üzere haşrolacaklardır” Yani onlar ecelleri geldiği için o vakit ölmüşler ve sonra niyetleri üzere dirilitileceklerdir” (Umdet’ul Kari, 11/237)

Alimlerin yaptığı bu açıklamalardan anlaşıldığı üzere bu orduyla beraber helak edildiği halde küfürde onlarla beraber olmayan iki kesim insan vardır:

1- Onlarla aynı yol güzergahında bulunan ticaret erbabı, yolda kalmışlar ve benzerleri

2- Onların arasında ikrah altında bulunanlar ve esirler gibi kimseler.

Şu halde ne hadisin lafzında ne de hadisi şerheden alimlerin sözlerinde bu iki sınıf insan haricinde üçüncü bir sınıftan bahsedildiğine raslanmış mıdır? Yani orduyla aynı yolda seyahat eden siviller ve de sözkonusu orduya ikrah altında katılmış olan kimseler haricinde orduya kendi isteğiyle katılan ve bahsi geçen küfür ordusunun askeri olan kişilerden niyetlerine göre affedilecek olanlardan bahseden herhangi bir hadis kaynağı veya alim var mıdır? Allaha yemin olsun ki yoktur! Buna göre artık bu kişilerin bu hadisi kendilerine delil almaktan vazgeçmelerinden başka bir yolları kalmamıştır…


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1680
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
3- BEDİR SAVAŞINA MÜŞRİKLERİN SAFINDA KATILANLAR HAKKINDAKİ İHTİLAF

İddiacı şöyle diyor:

Alıntı yapılan:  İddiacı
3-Sıcak savaşta tağutun ordusuyla beraber savaşmadığı halde ordunun karartısını çoğaltan kişi kendi ihtiyarı ile o karartıyı çoğaltmış ve sıcak savaşta karartı çoğaltmanın savaş esnasında etkisi oluyorsa, bu kişi meşru bir gerekçe göstermediği müddetçe zahiren kâfir hükmündedir.

Öncelikle bu iddiacının yukarda özetlediği akidesinin delillerini ve de ondan önce alimlerden kim bunu söylediyse o alimin fetvasını zikretmesi gerekir. Zira bu kısa cümle içersinde birçok iddiada bulunmuştur:

a) Sıcak savaşta…
b) Karartı çoğaltmanın savaş esnasında etkisi oluyorsa…
c) meşru bir gerekçe göstermediği müddetçe…
d) zahiren kâfir hükmündedir…

Bu iddialarına karşılık sorulacak birçok soru vardır:

a) Küfür ordularına iştirak etmenin küfür oluşu neden sıcak savaşa hastır? Bunun delili ve alimlerden dayandığı selefi var mıdır?
b) Karartı çoğaltmanın savaş esnasında etkisi olmadığı “varsayıldığında” bunun küfür olmayacağına dair delil ve nakiller nelerdir?
c) Meşru gerekçeden kasıd nedir? Bunu kim belirleyecektir?
d) Zahiren kafir olmasından kasıd nedir? Bu fetvanın dayandığı delil ve nakiller nelerdir? Yapan kişinin zahiren kafir olduğu, batınen kafir olmadığı başka bir amel var mıdır? Dikkat edilsin, amel diyoruz. Yoksa elbetteki darul harpte yaşayan Müslümanlar gibi zahiren kafir olduğu halde hakikatte mümin olan kimseler mevcuttur. Bizim delilini istediğimiz şey şudur: bir kişi şu ameli yaptığında zahiren tekfir edilir, fakat hakikatte müslüman olabilir şeklinde şer’i nasslarda ve alimlerin fetvalarında bir misal var mıdır?

Bu soruların benzerlerini daha önce de sorduğumuz halde cevap alamamıştık. Bütün bu iddiaların gerek şeri nasslardan, gerekse selef alimlerinden bir dayanağının olmaması, bunların hepsinin şahsi reylerle verilmiş fetvalar olduğunu ve dolayısıyla batıl olduğunu isbatlamaktadır.

Ayrıca yeri gelmişken bir hususa temas etmek istiyoruz. İddiacı “karartı çoğaltmanın savaşta etkisi oluyorsa” şeklinde bir ifade kullanmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki bu iddiacının nezdinde karartı çoğaltmanın savaşa etki etmediği durumlar vardır. Bu öncelikle aklen batıl olan bir iddiadır. Hiçbir aklı başında kimse bir topluluğun sayısını artırmanın o topluluğa katkısı olacağını inkar etmez, bu sırf taassub ve inad amaçlı üretilmiş bir teoridir. İşin bu yönü üzerinde fazla durmayacağız. Burada asıl önemli olan iddiacının bu teorisiyle birlikte Şari’nin açık beyanına karşı gelmesidir. Çünkü Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

" مَنْ كَثَّرَ سَوَاد قَوْم فَهُوَ مِنْهُمْ , وَمَنْ رَضِيَ عَمَل قَوْم كَانَ شَرِيك مَنْ عَمِلَ بِهِ "

"Her kim bir kavmin karaltısını çoğaltırsa o da onlardandır, Kim de bir topluluğun yaptığı bir işe rıza gösterirse kendisi de yapılan işte onlara ortak olur. "
İbn Mes'ud (ra)'dan gelen bu hadisin bir de kıssası vardır. Hafız İbn Hacer, Metalib'ul Aliye adlı eserinde Ebu Ya'lanın Müsnedinden bu kıssayı şu şekilde nakletmektedir:

1605. Amr anlatıyor: Bir adam Abdullah b. Mes'ûd'u bir velimeye davet etti. Abdullah b. Mes'ud düğür yemeğine geldiğinde eğlence sesi duyup içeriye girmedi. Kendisine: "Hayırdır, ne oldu sana?" diye sorulduğunda şu cevabı verdi: Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in şöyle buyurduğunu işittim: "Kim bir topluluğun karanlığını arttırırsa, kendisi de onlardandır. Kim de bir topluluğun yaptığı bir amele rıza gösterirse kendisi de onlara ortak olur." (Bkz Metalib'ul aliye, İbn Hacer el-Askalani, Velime Kitabı, Hoş Olmayan Uygulamalara Şahit Olanın Daveti Terkedebileceği babı)
 
Görüldüğü üzere Allah Rasulu umuma delalet eden “men” yani “her kim…” lafzını kullanarak bir topluluğun karaltısını çoğaltanın onlardan sayılacağını ifade derken, iddiacı hiçbir şer’i delile dayanmadan sırf akli çıkarımlarıyla hadisin genel hükmünü tahsis etmekte ve karaltı çoğaltmanın bazı durumlarda destek olarak sayılmayacağını ileri sürmektedir. Alimler bu hadise ve yukarda müzakeresini yaptığımız Kabeyi yıkmaya giden orduyla alakalı kıssa gibi başka nasslara dayanarak münker ve fesat ehlinin bulunduğu yerlerde tevafuken veya yoldan geçme vb bir iş icabı bulunmayı dahi doğru görmemişler ve eğer böyle bir topluluğa Allahın azabı isabet ederse, suçsuz olanların da helak olacağını ve kıyamet günü niyetlerine göre diriltileceğini beyan etmişlerdir. Fakat bizim bahsettiğimiz konu, bu dahi değildir; burada bizzat o münker ve şirk ordusunun bir neferi, askeri olma sözkonusudur.Yani burada bahsedilen karaltı çoğaltmaktan kasıd bizzat İbn Mesud hadisinde geçen münker üzere bulunan topluluğun ameline ortak olan kişinin durumudur.

Ardından iddiacı şöyle devam ediyor:

Alıntı yapılan:  İddiacı
Delil; Birinci delilimiz; Kâbeyi yıkmak için gelen ordu içinde bulunan Müslümanlardır. (Bununla ilgili yukarıda geniş izahatlar yaptık.)

İkinci delilimiz; Bedir savaşına kâfirlerin safında katılan Müslümanlardır.
Bazı âlimler; Bedir savaşında kâfirlerin safında katılan Müslümanları tekfir etmişlerdir. Fakat bazı âlimler onları tekfir etmemiştir. Âlimlerin bunların hükmü hakkında ihtilafa düşmeleri, bu meselenin aslıd-dinden olmadığını apaçık bir şekilde göstermektedir.
 
Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:
إِنَّ الَّذِينَ تَوَفَّاهُمُ الْمَلَائِكَةُ ظَالِمِي أَنْفُسِهِمْ قَالُوا فِيمَ كُنْتُمْ قَالُوا كُنَّا مُسْتَضْعَفِينَ فِي الْأَرْضِ قَالُوا أَلَمْ تَكُنْ أَرْضُ اللَّهِ وَاسِعَةً فَتُهَاجِرُوا فِيهَا فَأُولَئِكَ مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَسَاءَتْ مَصِيرًا
Nefislerine zulmedenlerin canlarını aldıkları zaman melekler: Ne yapıyordunuz? Deyince: Yeryüzünde biz zayıf kimselerdik derler. Melekler de: Allahın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya! derler. İşte onların barınacakları yer cehennemdir. O ne kötü dönüş yeridir.
(En-nisa: 97)


Ardından iddiacı, iddiasına şahit olarak Ebu Hayyan’ın Bahr’ul Muhit adlı tefsirinde zikrettiği şeyleri nakletmektedir. Biz iddiacının ibarenin içine serpiştirdiği şahsi yorumlarını çıkartarak Ebu Hayyan’ın bu ayetle alakalı yaptığı izahı iddiacının tercümesiyle beraber naklediyoruz:

تفسير البحر المحيط/ ابو حيان (ت 754 هـ)وهل هؤلاء الذين توفتهم الملائكة مسلمون خرجوا مع المشركين في قتال فقتلوا؟ أو منافقون، أو مشركون؟ ثلاثة أقوال. الثالث قاله الحسن. قال ابن عطية: قول الملائكة لهم بعد توفي أرواحهم يدل على أنهم مسلمون، ولو كانوا كفاراً لم يقل لهم شيء من ذلك، وإنما لم يذكروا في الصحابة لشدة ما واقعوه، ولعدم تعين أحد منهم بالإيمان، واحتمال ردته. انتهى ملخصاً. وقال السدّي: يوم نزلت هذه الآية كان من أسلم ولم يهاجر كافراً حتى يهاجر، إلا من لا يستطيع حيلة ولا يهتدي سبيلاً انتهى. قال ابن عطية: والذي تقتضيه الأصول أنّ من ارتد من أولئك كافر ومأواه جهنم على جهة الخلود، ومن كان مؤمناً فمات بمكة ولم يهاجر، أو أخرج كرهاً فقتل، عاص مأواه جهنم دون خلود. ولا حجة للمعتزلة في هذه الآية على التكفير بالمعاصي. وفي الآية دليل على أنَّ من لا يتمكن من إقامة دينه في بلد كما يحب، وجبت عليه الهجرة.

Ebu Hayyan (Vefatı: H.754) Tefsirul Bahril Muhiytte şöyle diyor;

Meleklerin ruhlarını aldığı kişiler müşriklerle beraber savaşa çıkıp, ölmeden önce Müslüman mıydılar? Müşriklerle beraber çıktılar ve savaşta öldüler. Yoksa münafık mıydılar? Yoksa müşrik miydiler?
Bu konu hakkında üç görüş vardır;
1-Müslüman
2-Münafık
3-Mürted
Üçüncü görüşü Hasan El-Basri söylemiştir. Yani müşriklerle beraber Bedire gidenler mürted idiler.
İbni Atiyye'nin; "Melekler onların ruhlarını kabzettikten sonra..."  şeklinde onlara yapılan hitap, bu kişiler Müslüman olduğunu gösterir. Yani kâfir olarak değil, Müslüman olarak öldüler. Kâfir olarak ölseydiler melekler böyle bir söz söylemezlerdi.
Sahabeler arasında isimlerinin zikredilmemesinin sebebi işledikleri suçun şiddetli bir suç olmasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca bu kişi biaynihi mümindir diye tayin etme imkânı olmadığı içindir. Mürted olma ihtimali söz konusudur. Bundan dolayı sahabeler arasında isimleri zikredilmemiştir.
Suddi şöyle diyor;
Bu ayet indiğinde Müslüman olup, hicret etmeyenler hicret edinceye kadar kâfir hükmü alıyorlar. Ancak yol bulamayan ve hicret etme imkânı olmayan kişiler hariç
İbni Atiyye şöyle diyor;
Asılların gerektirdiği şudur; bunlardan yani hicret etmeyenlerden kim irtidat etmişse yeri cehennemdir. Sonsuza kadar cehennemde kalacaktır.
İrtidat etmeyip, Mekkede mümin olarak ölüp de hicret etme imkânı olduğu halde hicret etmemişse, etmeden de ölmüşse veya onlarla beraber savaşa zorla çıkmışsa ve öldürülmüşse bu kişi günah işlemiştir, yeri cehennemdir ama sonsuza kadar orada kalmayacaktır.
İşte günah işleyen kimsenin kâfir olduğuna dair bu ayeti delil alan Mutezileye bu ayet delil değildir. Kişinin bir yerde dinini ikame etme imkânı yoksa hicret etmesi gerekir, ayet bununla ilgilidir.”


Ebu Hayyan’dan nakledilen ibare burada sona erdi. Bu iddiacı, her şüpheci batıl ehlinin yaptığı gibi sözü mücmel olarak nakletmiş fakat sözün tafsilatına girmemiştir. Çünkü sözün ayrıntısına girip sözden ne kasdedildiğini yani alimlerin Bedir ehlinin durumunda neden ihtilaf ettiklerini açıkladığı zaman hilesi ortaya çıkacaktı. Ama biz Allahın izniyle bunu bizzat Ebu Hayyan’dan naklettiği ibareden hareketle ortaya çıkartacağız inşallah. Şöyle ki; ibarenin sonunda Ebu Hayyan, İbn Atiyye’den şu ifadeyi nakletmektedir:


ومن كان مؤمناً فمات بمكة ولم يهاجر، أو أخرج كرهاً فقتل، عاص مأواه جهنم دون خلود.

“İrtidat etmeyip, Mekkede mümin olarak ölüp de hicret etme imkânı olduğu halde hicret etmemişse, etmeden de ölmüşse veya onlarla beraber savaşa zorla çıkmışsa ve öldürülmüşse bu kişi günah işlemiştir, yeri cehennemdir ama sonsuza kadar orada kalmayacaktır.”

Açıkça görüldüğü üzere İbn Atiyye’nin açıklamasına göre hicret etmedikleri halde iman üzere kalmaya devam edenler iki sınıftır:

1- Mekke’de iman üzere ölenler
2- Savaşa ikrah altında çıkarılıp orada öldürülenler…

Yani İbn Atiyye’nin Bedir ehlinden mümin olarak vasfettiği kişiler, ikrah altında savaşa çıkarılan kimselerdir. Bu kimseler hicret etmedikleri için günahkar olmakla beraber Müslümanlara karşı açılan savaşa ikrah altında katıldıkları için kafir olmazlar. Allaha hamdolsun böylece muhalifimizin kendisine dayanak yapmaya çalıştığı bu nakil kendi aleyhine dönmüştür. Çünkü İbn Atiyye gibi bu ayette bahsedilenlerin müslüman olduğunu savunanlar, bunu bu kişilerin ikrah altında bu küfür amelini yaptıklarına istinaden söylemişlerdir. Alimlerin bu ayetin tefsiri hakkında ihtilaf etmeleri, Allahın peygamberine savaş açmış bir orduya katılmanın hükmünde ihtilaf etmelerinden kaynaklanmaz. Alimlerin bizzat bu amelin hükmü hakkında ihtilaf ettiklerini muhaliflerimiz hiçbir alimden nakledemezler.

Muhalifimiz bunun ardından şöyle diyor:

Er-Razi'de şöyle geçiyor;
"Bu ayetten kasıt, Mekke'de Müslüman oldular ve Rasulullah (s.a.s)'a İslamını gösterdiler. Rasulullah (s.a.s) hicret edince kavmi arasında kaldılar ve hicret etmediler. Onlar arasında bir cemaat fitneye düşüp şirke düştüler. Bu kâfirlerden mürted olanlardan bazıları kâfirlerle beraber savaşa çıktılar. İşte bunun üzerine bu ayet indi."
وقيل: إنهم لما استحقروا عدد المسلمين دخلهم شك في دينهم فارتدّوا فقُتِلوا على الردّة؛
Savaşa çıkacakları zaman imanları sağlamdı, ama savaşa çıktıktan sonra Müslümanların sayısını az görünce kalplerindeki imana şek girdi, mürted olarak öldürüldüler.
 
Müslümanlar şöyle dediler;
Bu ashabımız Müslümanlardı ve savaşa çıkmaları için zorlandılar. Öldükleri için onlara istiğfar edin dediler. İşte bundan dolayı bu ayet indi.”


Evvela sözkonusu ibare Razi tefsirinde yoktur, Kurtubi’de geçmektedir. Hatta Razi, Nisa: 97'nin tefsirinde kafirlerle beraber savaşa çıkanlar meselesine dahi değinmemekte ve ayeti tamamen mücerred olarak hicret etmeyenlerle alakalı izah etmektedir. Bu bile iddiacının tahkik ve araştırmadan yoksun bir şekilde hareket ettiğini göstermektedir. Kurtubi’deki tam ibare ise şu şekildedir:


الْمُرَادُ بِهَا جَمَاعَةٌ مِنْ أَهْلِ مَكَّةَ كَانُوا قَدْ أَسْلَمُوا وَأَظْهَرُوا لِلنَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ الْإِيمَانَ بِهِ، فَلَمَّا هَاجَرَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَقَامُوا مَعَ قَوْمِهِمْ وَفُتِنَ مِنْهُمْ جَمَاعَةٌ فَافْتُتِنُوا، فَلَمَّا كَانَ أَمْرُ بَدْرٍ خَرَجَ مِنْهُمْ قَوْمٌ مَعَ الْكُفَّارِ، فَنَزَلَتِ الْآيَةُ. وَقِيلَ: إِنَّهُمْ لَمَّا اسْتَحْقَرُوا عَدَدَ الْمُسْلِمِينَ دَخَلَهُمْ شَكٌّ فِي دِينِهِمْ فَارْتَدُّوا فَقُتِلُوا عَلَى الرِّدَّةِ، فَقَالَ الْمُسْلِمُونَ: كَانَ أَصْحَابُنَا هَؤُلَاءِ مُسْلِمِينَ وَأُكْرِهُوا عَلَى الْخُرُوجِ فَاسْتَغْفِرُوا لَهُمْ، فَنَزَلَتِ الْآيَةُ. وَالْأَوَّلُ أصح

Bununla kastedilenler, İslâm'a girmiş, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)'a iman ettiklerini izhar etmiş Mekkeli bir topluluktur. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) hicret edince, kavimleriyle birlikte kalmaya devam ettiler. Onlardan bir kısmı ise dinleri dolayısıyla fitneye (azap ve işkenceye) maruz bırakıldılar ve onlar da bu hususta istenilenlere cevap verdiler. Bedir savaşı sırasında onlardan bir topluluk kâfirlerle birlikte savaşa katıldılar. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu. Şöyle de denilmiştir. Bu kimseler, müslümanların sayılarını az görünce dinleri hususunda şüpheye düştüler ve irtidat ettiler. İrtidat ettikleri için de öldürüldüler. Müslümanlar ise: Bizim şu arkadaşlarımız müslümandılar. Müşriklerle birlikte çıkmak için zorlandılar. O bakımdan onlara mağfiret dileyin dediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu. Ancak birincisi daha sahihtir.”

Açıkça görüldüğü üzere Müslümanların o kimseler hakkında ihtilafa düşmeleri ikrah altında olmalarından dolayı idi. İkrah altında savaşa çıkan bu topluluğun sonradan itikaden şüpheye düşüp irtidad etmeleri mümkündür. Kurtubi’nin o kimselerin yaptığı ameli yani Allah Rasuluyle savaşan bir orduya ikrahsız olarak katılma fiilini küfür olarak görmediğine dair hiçbir işaret yoktur. Zaten bunu Cehmiyye’nin aşırıları haricinde hiç kimse söylemez. Velhasıl, muhalifimiz kendi iddiasını desteklemek için İbn Atiyye’yi de sayarsak üç tane tefsirden nakil yapmış ve nakil yaptığı alimlerin tamamı Bedir ehli’nin müslüman olduğu görüşünü bu kimselerin ikrah altında olmasıyla bağlantılı olarak –açıktan veya işaret yoluyla- zikretmişlerdir. Şu halde iddiacının söylemiş olduğu “bütün müfessirler ikrah kelimesini zikretmiyorlar” iddiasının ne kadar temelsiz olduğunu bizzat kendi nakil yaptığı tefsirler çürütmektedir. Bu iddiacı, hiçbir alimden bu insanlar ikrah altında olmadıkları halde savaşa katılmaktan dolayı küfre girmediler şekllinde bir ifade nakledemez. Bilakis bu kimselerin günahkar Müslümanlar olduğu görüşünde olanlar buna gerekçe olarak hicret etmemelerini göstermektedir. Hiçbir alim,  bunlar kafirlerin safında savaşa katıldılar ancak bu küfür değildir gibi şeyler söylememiştir.


İddiacı çelişkiler içinde bocalamaktadır. Bedir savaşı ile alakalı meselenin baş tarafında “Bazı âlimler; Bedir savaşında kâfirlerin safında katılan Müslümanları tekfir etmişlerdir. Fakat bazı âlimler onları tekfir etmemiştir. Âlimlerin bunların hükmü hakkında ihtilafa düşmeleri, bu meselenin aslıd-dinden olmadığını apaçık bir şekilde göstermektedir.” Dediği halde hemen ardından “Ve yine Müfessirler  bu kişilerin orduya katılıp, savaşa iştirak etmedikleri halde kâfir oldular delilimiz bu ayettir şeklinde bir söz söylemiş değiller.” Demektedir.  Eğer hiçbir müfessir müşriklerin safında Müslümanlara karşı savaşa katılanlar kafir olur demediyse yukarda zikrettiği, Bedir savaşına katılanları tekfir eden alimler hangi illete binaen bu kişileri tekfir etmişlerdir? İddiacının aslıddin’den olmadığını ileri sürdüğü “bu mesele” nedir? –İddiasına göre- Alimlerin hükmü hakkında ihtilafa düştüğü kimselerin ameli nedir? Bu iddiacılar, bütün batıl ehlinin yaptığı gibi kapalı birtakım cümleler kurarak meseleyi kamufle etmeye çalışmaktadırlar. Bu meseleyi tahkik eden herkes, Bedir ehlinin amelinin müşriklerin safında yer almaktan ibaret olduğunu, onların fiilen savaştıkları veyahut da savaşmaya azmettiklerine dair bir delil olmadığını bilir. Zira, sözkonusu Nisa: 97 ayetinin nüzul sebebi ile alakalı zikredilen rivayetler Bedir savaşına müşriklerin safında katılan kişilerin azab görme sebebinin fiilen savaşmak değil, sadece kafirlerin safında yer almak olduğunu açıkça göstermektedir.

Bedir ehli müslümanlara karşı savaşmamıştır, onların küfre girme sebebi şirk ordusuna katılıp müşriklerin sayılarını çoğaltmaktan ibarettir:

Allahu Teala şöyle buyuruyor:


{إِنَّ الَّذِينَ تَوَفَّاهُمُ الْمَلَائِكَةُ ظَالِمِي أَنْفُسِهِمْ قَالُوا فِيمَ كُنْتُمْ قَالُوا كُنَّا مُسْتَضْعَفِينَ فِي الْأَرْضِ قَالُوا أَلَمْ تَكُنْ أَرْضُ اللَّهِ وَاسِعَةً فَتُهَاجِرُوا فِيهَا فَأُولَئِكَ مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَسَاءَتْ مَصِيرًا}
 
Kendilerine yazık edenlerin melekler canlarını aldıkları zaman onlara: "Ne işte idiniz?" deyince, "Biz yeryüzünde zavallı kimselerdik" diyecekler, melekler de: "Allah'ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!" cevabını verecekler. Onların varacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü dönülecek yerdir! (Nisa: 97)

Daha önce geçtiği üzere Buhari, bu ayetin tefsiriyle alakalı babta şunu rivayet etmiştir:


حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ يَزِيدَ المُقْرِئُ، حَدَّثَنَا حَيْوَةُ، وَغَيْرُهُ، قَالاَ: حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ أَبُو الأَسْوَدِ، قَالَ: قُطِعَ عَلَى أَهْلِ المَدِينَةِ بَعْثٌ، فَاكْتُتِبْتُ فِيهِ، فَلَقِيتُ عِكْرِمَةَ، مَوْلَى ابْنِ عَبَّاسٍ فَأَخْبَرْتُهُ، فَنَهَانِي عَنْ ذَلِكَ أَشَدَّ النَّهْيِ، ثُمَّ قَالَ: أَخْبَرَنِي ابْنُ عَبَّاسٍ: «أَنَّ نَاسًا مِنَ المُسْلِمِينَ كَانُوا مَعَ المُشْرِكِينَ يُكَثِّرُونَ سَوَادَ المُشْرِكِينَ، عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، يَأْتِي السَّهْمُ فَيُرْمَى بِهِ فَيُصِيبُ أَحَدَهُمْ، فَيَقْتُلُهُ - أَوْ يُضْرَبُ فَيُقْتَلُ» - فَأَنْزَلَ اللَّهُ: {إِنَّ الَّذِينَ تَوَفَّاهُمُ المَلاَئِكَةُ ظَالِمِي أَنْفُسِهِمْ} [النساء: 97] الآيَةَ رَوَاهُ اللَّيْثُ، عَنْ أَبِي الأَسْوَدِ

...Muhammed İbnu Abdirrahman Ebu’l-Esved tahdis edip şöyle demiştir: (İbnu’z-Zubeyr’in Mekke üzerindeki halifelik günlerinde) Medine halkına (Şamlılarla harp etmek için) bir ordu çıkarmaları kesinleşti. Ben de bu orduya yazıldım. Akabinde İbn Abbas’ın azadlısı İkrime’ye kavuştum. Ona bu orduya yazıldığımı haber verdim. İkrime beni bu işten şiddetle nehy etti. Sonra şöyle dedi: Bana İbnu Abbas şöyle haber verdi:
Müslümanlardan (Mekke’de kalıp hicret etmeyen) bir takım insanlar, Resulullah zamanında müşriklerle beraber olarak onların karaltısını çoğaltıyorlardı. Bedir Harbi sırasında düşman safları arasında bulunan bu kişilere ok isabet ediyor ve onu öldürüyordu, yahut kılıçla vurup öldürüyordu. Bunun üzerine Allah: “Kendilerine yazık edenlerin melekler canlarını aldıkları zaman...” ayetini indirdi.


Bu hadisi Leys İbn Sa’d da Ebu’l-Esved’den; o da İkrime’den olmak üzere rivayet etmiştir. (Buhari, Tefsir: 92)

Daha önce bu hadisle alakalı İbn Hacer’in yaptığı açıklamayı nakletmiştik. O şöyle diyor:


فَرَأَى عِكْرِمَةُ أَنَّ مَنْ خَرَجَ فِي جَيْشٍ يُقَاتِلُونَ الْمُسْلِمِينَ يَأْثَمُ وَإِنْ لَمْ يُقَاتِلْ وَلَا نَوَى ذَلِكَ وَيَتَأَيَّدُ ذَلِكَ فِي عَكْسِهِ بِحَدِيثِ هُمُ الْقَوْمُ لَا يَشْقَى بِهِمْ جَلِيسُهُمْ كَمَا مضى ذكره فِي كتاب الرقَاق

“İkrime, Müslümanlarla savaşan bir ordunun içersinde (onlarla beraber) çıkan kimsenin bizzat savaşmasa veya buna niyet etmese de günahkar olacağını görmüştür. Daha önce Rikak kitabında (Salihlerin meclisi ile alakalı olarak) zikredilen “Onlar öyle bir kavimdir ki onlarla beraber oturan kimse bedbaht olmaz” hadisi bunun zıddıyla alakalı da geçerli olacağı hususunu teyid etmektedir.” (Feth’ul Bari, 13/38)

Keza Hindistan’da Şah Veliyyullah Dehlevi’nin bir öğrencisi tarafından kaleme alınan Mezheri tefsiri adlı eserde de sözkonusu hadiste geçen karartı çoğalttılar ifadesinin onların bilfiil savaşmadığına delalet ettiği söylenmektedir. İlgili eserden Nisa: 97 ile alakalı bölüme bakılabilir. Esasında bu husus çok açıktır. Biz bu nakilleri sadece birer karine olarak zikrediyoruz. Mezheri tefsirinde geçen ibare şu şekildedir:

قلت قوله يكثر سواد المشركين يدل على انهم لم يكونوا يقاتلون

"Yani onlar müşriklerin karaltısını çoğaltıyordu ibaresi onların bilfiil savaşmadığını göstermektedir."

Konuyla ilgili bütün rivayetler ve açıklamalar incelendiği zaman, Bedir savaşına müşriklerin safında katılan kimselerin fiilen savaşmadıkları ve buna niyet etmedikleri görülmektedir. İşte bu tam olarak bizim ihtilaf sahamız olan mevzudur. Yani ilgili rivayetlerde niyeti tağutu desteklemek olmayan ve belki tağutun yolunda fiilen savaşmadığı halde sadece onların ordusunda asker olarak bulunan kimselerden bahsetmektedir.
 
İbn Abbas’tan nakledilen bu hadisin başka bir lafzı şu şekildedir:


عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ , قَالَ: كَانَ قَوْمٌ مِنْ أَهْلِ مَكَّةَ أَسْلَمُوا , وَكَانُوا يَسْتَخِفُّونَ بِالْإِسْلَامِ , فَأَخْرَجَهُمُ الْمُشْرِكُونَ يَوْمَ بَدْرٍ مَعَهُمْ , فَأُصِيبَ بَعْضُهُمْ , فَقَالَ الْمُسْلِمُونَ: كَانَ أَصْحَابُنَا هَؤُلَاءِ مُسْلِمَيْنِ وَأُكْرِهُوا , فَاسْتَغْفِرُوا لَهُمْ. فَنَزَلَتْ: {إِنَّ الَّذِينَ تَوَفَّاهُمُ  الْمَلَائِكَةُ ظَالِمِي أَنْفُسِهِمْ قَالُوا فِيمَ كُنْتُمْ} [النساء: 97] الْآيَةُ

“Mekke’de İslama giren bir kavim vardı. Bunlar İslamlarını gizliyorlardı. Müşrikler Bedir günü onları beraberlerinde götürdüler. Bazılarına (ok vb şeyler) isabet etti. Bunun üzerine Müslümanlar bu arkadaşlarımız müslümandı ancak ikrah altındaydılar, dediler ve onlar için mağfiret dilediler. Bunun üzerine “Nefislerine zulmedenlerin canlarını melekler aldığında ne işte idiniz” diye soracaklar” (Nisa: 97) ayeti nazil oldu.”

Bu rivayeti, Taberi İbn Abbas’tan nakletmiştir. (Tefsir’ut Taberi no: 10260, Thk: Ahmed Şakir ayrıca Heysemi, Mecme’uz Zevaid, 7/10’da bir benzerini Bezzar’ın Müsned’inden nakletmiş ve şöyle demiştir: Hadisin ravileri sahih ricalindendir. Ancak Muhammed bin Şerik hariç, o ise sikadır (güvenilirdir)

Şeyh Abdurrahman bin Hasen’in de işaret ettiği gibi bu hadisin zahiri, onlar için dua ve istiğfar dilemenin nehyedildiğine işaret etmektedir. (Bkz. Ed-Durar’us Seniyye, 8/280) Hadisin zahiri aynı zamanda sahabenin bu kimseleri müslüman görmelerinin reddedildiğini göstermektedir. Bu kimselerin müslüman sayılmamalarının sebebi ise fiiliyatta savaşmadıkları halde kafirlerin safında yer almaları idi. Taberi yine İkrime’den şunu nakletmiştir:


خَرَجُوا مَعَهُمْ بِشُبَّانَ كَارِهِينَ كَانُوا قَدْ أَسْلَمُوا وَاجْتَمَعُوا بِبَدْرٍ عَلَى غَيْرِ مَوْعِدٍ , فَقُتِلُوا بِبَدْرٍ كُفَّارًا , وَرَجَعُوا عَنِ الْإِسْلَامِ , وَهُمْ هَؤُلَاءِ الَّذِينَ سَمَّيْنَاهُمْ

“Müşriklerle beraber bazı gençler, zorla çıkmışlardı. Bunlar daha önceden müslüman olmuş kişilerdi. Bedirde savaş için verilmiş bir vaad olmadığı halde  toplandılar. Böylece onlar Bedir’de kafir olarak öldürüldüler ve İslam’dan döndüler.” (Taberi no: 10264)
 
İbn’ul Cevzi gibi bazı müfessirler, bu ayetin nüzul sebebi ile alakalı İkrime’nin İbn Abbas’tan naklettiği bu haberleri şu ifadelerle özetlemişlerdir:


أحدها: أنَّها نزلت في المؤمنين الذين أخرجهم المشركون إٍلى بدر فارتدُّوا، رواه عكرمة عن ابن عباس

“Bu ayetin nüzul sebebi hakkında rivayet edilenlerden birisi şudur: Bu ayet müşriklerin beraberlerinde Bedir’e çıkarttıkları ve bu surette irtidad eden kimseler hakkında nazil olmuştur. Bunu İkrime, İbn Abbas’tan rivayet etmiştir.” (Bkz. Zad’ul Mesir Nisa: 97. Ayetin tefsiri. Ayrıca Sa’lebi ve Alusi tefsirlerinden ve Vahidi’nin Esbabı Nüzul adlı eserinden ilgili ayetle alakalı bölümlere müracaat edilebilir.)

Görüldüğü gibi müfessirler, bu kimselerin kafirlerle beraber savaşa çıkarak irtidad ettiklerini zikretmişlerdir. Hiçbir müfessirin bu kimseleri sırf orduya katılmaktan dolayı tekfir etmediği iddiası ise bir yalandır. Biz daha önce bazı alimlerden Bedir ehlini sırf kafirlerin safında yer almaktan ötürü tekfir ettiklerine dair sözler nakletmiştik. Hatırlayacak olursak; bu hususta Abdurrahman bin Hasen Al’uş Şeyh şunları söylemektedir:


فتأمل كيف ترتب عليهم هذا الوعيد وأوجب لهم النار؟ وقد ورد أنهم كانوا مكرهين على تكثير سواد المشركين فقط، فكيف بمن كثر سوادهم بغير إكراه وأعان وظاهر، وقال وفعل من غير استضعاف ولا إكراه؟ أترى بقي مع هذا شيء من الإيمان والحالة هذه؟.

“Düşün ki bunların sadece müşriklerin karaltısını çoğaltmaya zorlanmış ikrah altındaki kimseler olduğu belli olduğu halde nasıl da bu tehdit onlar hakkında geçerli oldu ve ateş onlara vacib oldu? Hal böyleyken, onların karaltılarını ikrah olmaksızın çoğaltan, ikrah veya mustazaflık (çaresizlik) hali olmadan onlara yardımcı ve destekçi olan, (Bu tür fiilleri) söyleyen veya yapan kimsenin durumu nasıl olur? Bu durumda olan kimsede imandan bir eser kalır mı?” (El-Mevrid’ul Azeb’uz Zulal)

Bu surette Bedir savaşında müşriklerin safında savaşa katılan kimselerin fiilen savaşmadıkları ve savaşmak gibi bir niyetleri olmadığı halde kafir oldukları  ve bunların yaptıkları amelin İslam dininden çıkartan bir küfür ameli olduğu hususu bu alimlerin beyanlarından apaçık anlaşılmaktadır. Şimdi de Bedir meselesinden bağımsız olarak işin genel hükmü noktasında alimlerin bazı sözlerini nakledeceğiz:

Şeyh Süleyman bin Abdullah (rh.a) şöyle demektedir:


إن كانت الموالاة مع مساكنتهم في ديارهم، والخروج معهم في قتالهم، ونحو ذلك، فإنه يحكم على صاحبها بالكفر، كما قال تعالى: {وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ   

“Muvalat (dostluk), Onların ülkelerinde yerleşip, onlarla birlikte savaşlara katılmak ve benzeri şekillerde gerçekleşirse bu fiillerin sahibine küfür hükmü verilir.

Nitekim, yüce Allah şöyle buyuruyor:

"...Sizden kim onları kendisine veli / dost edinirse, o da onlardandır..."
(Maide: 5/51)

Şeyh Süleyman’ın sözleri burada bitti. (Ed-Durar’us Seniyye, 8/159)

Şeyhulislam İbn Teymiyye (rh.a) Tatarların ordusuna katılan kişilerle alakalı şöyle demektedir:


وَكُلُّ مَنْ قَفَزَ إلَيْهِمْ مِنْ أُمَرَاءِ الْعَسْكَرِ وَغَيْرُ الْأُمَرَاءِ فَحُكْمُهُ حُكْمُهُمْ وَفِيهِمْ مِنْ الرِّدَّةِ عَنْ شَرَائِعِ الْإِسْلَامِ بِقَدْرِ مَا ارْتَدَّ عَنْهُ مِنْ شَرَائِعِ الْإِسْلَامِ. وَإِذَا كَانَ السَّلَفُ قَدْ سَمَّوْا مَانِعِي الزَّكَاةِ مُرْتَدِّينَ - مَعَ كَوْنِهِمْ يَصُومُونَ. وَيُصَلُّونَ وَلَمْ يَكُونُوا يُقَاتِلُونَ جَمَاعَةَ الْمُسْلِمِينَ - فَكَيْفَ بِمَنْ صَارَ مَعَ أَعْدَاءِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ قَاتِلًا لِلْمُسْلِمِينَ

“Müslüman askerlerden, emir olsun başkası olsun kim tatarların ordusuna katılırsa onun hükmü, tatarların hükmü gibidir. Onlar İslam’dan irtidat etmeyi gerektirecek her ne yapmışlarsa onlar da aynı irtidadı yapmış sayılırlar. Selefi salihin; namaz kıldıkları, oruç tuttukları, müslüman cemaate karşı çıkmadıkları halde zekat vermeyenlere mürted hükmünü vermiştir. Hal böyleyken Allah (celle celaluhu) ve Rasulünün düşmanlarıyla beraber müslümanlara karşı savaşan kişinin durumu acaba nasıl olur?” (Fetava, 28/530)
 
Bu alimlerin sözleri geneldir ve küfür ordularına ikrah haricinde ne şekilde olursa olsun katılan herkesi içine alır. Alimin sözdeki asıl maksadı çeşitli bahanelerle göz ardı edilemez. Alimlerin sözlerinde kafirlerle beraber savaşa çıkanlar arasında fiilen savaşanlarla fiilen savaşmayanları ayırd ettiklerine dair hiçbir kavil getirilemez. Giriş kısmında da belirttiğimiz gibi alimlerin sözleri delil değildir, ancak delilin hangi manaya delalet ettiğini gösteren birer karinedir. Alimlerin meseleyi sadece savaşmak veya savaşa niyet etmekle sınırlandırmayıp, küfür illeti olarak orduya katılmayı zikretmeleri Bedir savaşındaki vakıayla birlikte düşünüldüğünde mevzuyu yeterince ortaya koymaktadır.

Aslında bu naklettiğimiz şeyler, muhalifimizin “Müfessirler  bu kişilerin orduya katılıp, savaşa iştirak etmedikleri halde kâfir oldular delilimiz bu ayettir şeklinde bir söz söylemiş değiller.” Şeklindeki iddiasının boş olduğunu yeterince göstermektedir. Bu nakil yaptığımız alimlerin bu açıklamaları müfessir ünvanı ile yapmamaları mı problem doğurmaktadır? Halbuki Allahın kitabı hakkında ilme dayanarak görüş beyan eden her alim aynı zamanda müfessir sayılır. Bu naklettiklerimiz aklı olanlar için yeterli olsa da biz ilave bazı hususları da zikrederek meseleyi iyice pekiştirmek istiyoruz. Yukarda bu kimselerin cehennemlik olmasının sebeblerinden birisinin kafirlerin ordusuna iştirak edip karartılarını çoğaltmak olduğuna işaret eden Buhari hadisini nakletmiştik.



Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1680
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bedir ehli ikrah altında müşrik ordusuna katıldıkları halde mazeretleri neden kabul edilmedi?

Ashabtan bazıları bu kimselerin ikrah altında olduklarını düşünerek onların küfre girmediğini düşündü fakat nazil olan ayet onların bu zannını reddetti. Bu kimselerin ikrah altında oldukları halde küfürden kurtulamamış olmalarının sebebini ise Şeyh Süleyman bin Abdullah (rh.a) ise şöyle açıklamaktadır:


وعاونوهم على أهل التوحيد طوعاً لا كرهاً، واختياراً لا اضطراراً؟! فهؤلاء أولى بالكفر والنار، من الذين تركوا الهجرة شحاً بالوطن، وخوفاً من الكفار، وخرجوا في جيشهم مكرهين خائفين.فإن قال قائل: هلا كان الإكراه على الخروج عذراً للذين قتلوا يوم بدر؟ قيل: لا يكون عذراً، لأنهم في أول الأمر لم يكونوا معذورين، إذ أقاموا مع الكفار، فلا يعذرون بعد ذلك الإكراه، لأنهم السبب في ذلك، حيث أقاموا معهم وتركوا الهجرة.

"Ya, İkrahla değil isteyerek; veya zaruretten, mecbur kaldıklarından değil kendi tercihleriyle tevhid ehline karşı kafir ve müşriklere yardım edenler? Bunlar, vatan sevgisi nedeniyle Mekke'de kalıp hicreti terk edenlerden daha çok küfrü ve Cehennem ateşini haketmezler mi? Zira aşırı vatan sevgisinden dolayı hicreti terkedip Mekke'de kalan müslümanlar, kafirlerin ordusuna kendi istekleriyle değil, ikrah altında ve onlardan korkmaları sebebiyle katılmışlardı.

Bu kişilerin (kafirlerle beraber) çıkmak hususunda ikrahtan dolayı özürlü sayılması gerekmez mi?" denirse buna şöyle cevap veririz: Bu kişiler, hicret etme imkanları olduğu halde, kafir ve müşriklerle birlikte kalmayı tercih ettikleri için ta işin başlangıcında mazur sayılmadılar. Yani kafirlerle beraber kalıp hicreti terk etmelerinden dolayı bu duruma düşmelerine kendileri sebeb olmuştu. Bu nedenle ikrah altında olmaları onlar için bir mazeret değildir.” (Ed-Durar’us Seniyye, 8/126-127)


Görüldüğü gibi Şeyh Süleyman açık bir şekilde bu kimselerin kafir olma sebeblerinin kafirlerle beraber savaşa çıkmak olduğunu, hicret etmeyerek bu duruma düştükleri için de ikrah halinde olmalarının kendilerini kurtarmadığını beyan etmektedir. Müteahhirun müfessirlerinden Alusi de aynı şekilde onların kınanma sebebini açıklarken birinci ihtimal olan hicreti terk etmelerini zikrettikten sonra şöyle demiştir:


أو تعللوا عن الخروج معهم والانتظام في ذلك الجمع المكسر بأنهم كانوا مقهورين تحت أيديهم، وأنهم فعلوا ذلك كارهين، وعلى التقديرين لم تقبل الملائكة ذلك منهم كما يشير إليه قوله سبحانه: قالُوا أي الملائكة أَلَمْ تَكُنْ أَرْضُ اللَّهِ واسِعَةً فَتُهاجِرُوا فِيها أي إن عذركم عن ذلك التقصير بحلولكم بين أهل تلك الأرض أبرد من الزمهرير إذ يمكنكم حل عقدة هذا الأمر الذي أخل بدينكم بالرحيل إلى قطر آخر من الأرض تقدرون فيه على إقامة أمور الدين كما فعل من هاجر إلى الحبشة وإلى المدينة،

“Veya onlar bu hezimete uğramış toplulukla beraber savaşa çıkıp onlara katılmalarını, onların baskısı altında olmalarına bağlayıp bunu ikrah altında yaptıklarını ileri sürdüler. Bu iki durumda da melekler onlardan bu mazereti kabul etmedi. Allahu teala’nın şu kavli buna işaret etmektedir: “Allahın arzı geniş değil miydi, hicret etseydiniz ya!” Yani bu suçunuza bu kimselerin yaşadığı diyarda bulunmanızla mazeret getirmeniz zemherir’den daha soğuktur (yani geçersizdir) Çünkü siz tıpkı Medineye yahut Habeşistan’a hicret edenlerin yaptıkları gibi o diyardan çıkıp dininizi yaşayabileceğiniz başka bir bölgeye hicret ederek dininize halel getiren bu işi çözme imkanına sahiptiniz.”

Alusi’nin konu ile ilgili açıklamaları ilerde tekrar gelecektir. Bütün bunlar iddiacının şu sözünün boş olduğunu göstermektedir:


Alıntı yapılan:  İddiacı
“Müşrikler ile beraber Bedir savaşına katılanlar ikrah altındaydılar, bu olay bize delil değildir diyenler işte bu ince noktaları anlamıyorlar. Mademki ikrah altındaydılar o zaman Allah (celle celaluhu) onları neden cehenneme atıyor? O zaman demek ki olay sizin iddia ettiğiniz gibi değildir. Bu kişilerin azap edilmelerinin sebebi; hicret etmedikleri için kâfirlerin zorlamasına maruz kaldılar, dolayısıyla böyle bir azabı hak ettiler.
 Müfessirler bu noktada birleşiyorlar hiçbir müfessir bu kimseler Bedir savaşında müşriklerin karartılarını çoğalttıkları için dinin aslını bozdular dememişlerdir.”


Bunlar boş kelamlardır, çünkü onlar her ne kadar gerçekten ikrah altında savaşa iştirak etmiş olsalar da bu ikraha kendileri yol açtığı için mazeretli sayılmadılar.

Nisa: 97 ayetinde sözü geçen kimselerin azab görmesinin tek sebebinin hicret etmemeleri olduğu iddiası da doğru değildir. Bilakis bu, hicreti terk etmeleriyle beraber başka bir azab sebebidir. Bu hususta Bedruddin Ayni (rh.a) şöyle demiştir:

وظلم النَّفس هُنَا ترك الْهِجْرَة وخروجهم مَعَ قَومهمْ إِلَى بدر، وَقيل: ظلمُوا أنفسهم برجوعهم إِلَى الْكفْر، وَقيل: ظلمُوا أنفسهم بِالشَّكِّ الَّذِي حصل فِي قُلُوبهم حِين رَأَوْا قلَّة الْمُسلمين

“Bu ayette geçen nefse zulümden murad hicreti terk etmeleri ve kavimleriyle beraber Bedir’e çıkmalarıdır. Onlar küfre dönerek nefislerine zulmetmişlerdir de denilmiştir. Keza Müslümanların sayıca az olduklarını gördükleri zaman kalplerine şüphe girmesiyle nefislerine zulmetmiş oldukları da söylenmiştir.” (Umdet’ul Kari, 18/188)

İbn’ul Cevzi ise bu ayette geçen nefse zulmetmekten ne kasdedildiği ile alakalı dört kavil zikretmiştir:


فأما ظلمهم لأنفسهم، فيحتمل على ما ذكر في قصّتهم أربعة أقوال: أحدها: أنه ترك الهجرة. والثاني: رجوعهم إلى الكفر. والثالث: الشك بعد اليقين. والرابع:
إِعانة المشركين


“Bu kimselerin nefislerine nasıl zulmettiklerine gelince; onların kıssasına dair anlatılanlardan dört tane görüş ihtimal dahilindedir:

1- Hicreti terk etmeleri
2- Küfre dönmeleri
3- Yakinden sonra şüpheye düşmeleri
4- Müşriklere yardım etmeleri” (Zad’ul Mesir, 1/456-457)


İbn’ul Cevzi’nin zikrettiği Müslümanlara karşı müşriklere yardım etme amelinin küfür olduğu icma ile sabittir. Bu, bizim nezdimizde de muhaliflerimiz nezdinde de ma’ruftur, bilinen bir hakikattir. Hatırlatma sadedinde bu hususta alimlerin bazı sözlerini nakletmek istiyorum. Kurtubi bu hususta şöyle demektedir:

"Allah-u Teâlâ'nın: "Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz o da onlardandır." (Maide: 51) ayetinin manası şudur:

Kim müslümanlara karşı kafirleri desteklerse  hükmü onların hükmü gibidir, yani mürted olmuştur. Bir müslüman mürted olduğunda, diğer müslümana mirasçı olamaz.”

Taberi ise sözkonusu ayetin tefsirinde şöyle demektedir:

 “Kim onları dost edinir ve mü’minlere karşı onlara yardım ederse, o onların dinindendir.”

Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab da “Nevakiz’ul İslam” risalesinde İslam dininden çıkartan 8.madde olarak bunu zikretmiş ve şöyle demiştir:

Müslümanlar aleyhinde müşriklere yardım etmek, onlara destek olmak. Allah (celle celaluhu) şöyle buyuruyor:

"İçinizden kim onları veli edinirse, o da onlardandır. Şüphesiz Allah zalimler topluluğuna hidayet etmez." (Maide: 5/51)

Şeyh Süleyman bin Abdullah’ın aynı ayetin tefsiri sadedinde söyledikleri de daha önce geçmişti:

“Muvalat (dostluk), Onların ülkelerinde yerleşip, onlarla birlikte savaşlara katılmak ve benzeri şekillerde gerçekleşirse bu fiillerin sahibine küfür hükmü verilir.”

Bütün bunlar kafirlerin safında yer alarak Müslümanlara karşı onlara yardım edenlerin kafir olduklarını gösteren delil ve nakillerdir. Bedir savaşında Müslümanlara karşı kafirlerin safında gözüken kimselerin azab görme sebebi olan müşriklere yardım etmelerine gelince; bu yardımın, savaş yoluyla yapılan bir yardım olmadığı çok açıktır. Bu kimselerin fiilen savaştıklarına dair hiçbir delil getirilemez. Bilakis bunların yaptığı yardım, onların safında yer alıp onların askeri olmaktan ibaretti. İşte bu, alimler nezdinde müslümanlara karşı müşriklerin safında yer almanın başlıbaşına küfür olan bir yardım çeşidi olarak görüldüğünü göstermektedir. İbn’ul Cevzi’nin “müşriklere yardım etmek” diye vasfettiği amel, onların ordusunda asker olup sayılarını artırmaktan ibarettir.

Kafirlerin ordusuna iştirak edip sayılarını arttırmanın başlı başına bir yardım çeşidi olduğuna dair nakiller:

Alusi, tefsirinde bu konu hakkında şu ifadeleri kullanmaktadır:


قالُوا أي الملائكة عليهم السلام للمتوفين توبيخا لهم بتقصيرهم في إظهار إسلامهم وإقامة أحكامه وشعائره أو قالوا تقريعا لهم وتوبيخا بما كانوا فيه من مساعدة الكفرة وتكثير سوادهم وانتظامهم في عسكرهم وتقاعدهم عن نصرة رسول الله صلّى الله عليه وسلّم

“Melekler, bu sözü canlarını aldıkları kimseleri İslam dinini açığa vurma ve onun hükümlerini ve şiarlarını ikame etme hususundaki kusurlarından ötürü azarlama sadedinde söylemişlerdir. Veyahut da onları, içine düşmüş oldukları kafirlere yardım etmek, onların karaltısını çoğaltmak ve onların askeri arasına katılmak ve de Rasulullah’a yardımdan geri kalmak gibi fiillerden ötürü azarlamak gayesiyle söylemişlerdir.”

Alusi (v. 1270), ardından onların cehennemlik olma sebebini izah ederken şöyle demektedir:


أو لنفاقهم وكفرهم ونصرتهم أعداء الله تعالى على سيد أحبائه عليه الصلاة والسلام، وعدم التقييد بالتأييد ليس نصا في العصيان بما دون الكفر، وإنما النص التقييد بعدمه

Veyahut da onların küfründen, nifakından ve Allah düşmanlarına, Allahın sevgililerinin efendisi olan Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e karşı yardım etmelerinden ötürüdür. Ayetteki (Onların barınağı cehennemdir) ifadesinin ebedilikle kayıtlanmamış olması onların durumunun küfrün altında bir masiyet olduğuna dair (kati) bir nass değildir. Bu konuda kesin nass ancak bunun (yani ebedi azabın, küfrün) olmadığını ifade eden mukayyed, sınırlı bir ifade şeklinde olması gerekir.”

Yani Alusi –Allahu a’lem- demek istiyor ki ayette bu kimselerin kafir olmadığını, ebedi azab görmeyeceklerini ifade eden kesin bir ibare olmadığı için bu kimselerin günahkar Müslümanlar olduğuna kesin bir şekilde hükmedilemez. Bu konularda geniş bilgi için Alusi tefsirinden Nisa: 97 ile alakalı bölüme bakılabilir.  (Şihabuddin el-Alusi, Ruh’ul Meani, 3/121-122 vd)

Görüldüğü gibi Alusi, onların –müslümanlara karşı savaşmadan da olsa- müşriklerin ordusuna katılmalarını, müslümanlara karşı kafirlere yardım etme kapsamında bir amel olarak değerlendirmiş ve bundan dolayı onların kafir olduklarını ve ebedi cehennemde kalacaklarını beyan etmiştir. Alusi, bu açıklamaları Ebussuud tefsirinden nakletmişe benzemektedir. Ebussuud’un ibaresi şu şekildedir:


وتوبيخاً لهم بما كانوا فيه من مساعدة الكَفَرةِ وانتظامِهم في عسكرهم

“Onları, kafirlere yardım etmeleri ve onların ordusuna katılmalarından ötürü azarlamaktadır…”

Bütün bunlar bir delil olarak değil, ancak bir karine ve şahit olarak zikrettiğimiz nakillerdir. Esasında herhangi bir orduya asker olarak iştirak etmenin, onlara yapılan bir yardım çeşidi olduğu akıl sahipleri nezdinde aşikardır. İslam ordusuna iştirak eden bir kimsenin bundan başka hiçbir şey yapmasa dahi alacağı ecri düşünürseniz bunu daha iyi anlarsınız.

Netice olarak kafirlerin safında savaşa çıkmak mücerred bir küfür amelidir ve bu, Maide: 51. Ayette ve başka nasslarda zikredilen tevelli yani Müslümanlara karşı kafirlere yardım etmek, onları hakiki anlamda dost edinmek kapsamındaki bir fiildir. Hiç kimse kafirlerin safında bulunmanın onlara yardım etmekten bağımsız bir fiil olduğuna ne aklen ne şer’an bir delil getiremez. Bilakis buraya kadar naklettiğimiz her şey müslümanlara karşı savaşan bir ordunun askeri olmanın bizzat kafirlerle yardımlaşmanın bir çeşidi olduğunu göstermektedir.

Nisa: 97. Ayetinde kimlerin kasdedildiği hakkında müfessirlerin ihtilaf etmeleri ise ayetin tevil ve tefsiri hakkındaki bir ihtilaftır, kafirlerin askeri olmanın küfür oluşu hakkında bir ihtilaf olduğuna işaret eden hiçbir delil yoktur. Eğer ayette kasdedilen kimseler, Bedir’de müşriklerin safında yer alan kimseler ise bu kimselerin yaptığı amelin yani Allah Rasulu’nun canına kasdetmiş olan bir orduda asker olmanın küfür olduğunda şüphe yoktur. Ancak bu kimselerin ikrah altında savaşa çıkmış olmaları gerek sahabe arasında gerekse sonraki dönemlerdeki alimler arasında ihtilafa yol açmıştır. İhtilaf, amelin hükmü noktasında değil; amelin ikrah altında yapılmış olmasının doğurduğu bir ihtilaftır. Bir fiilin küfür olmasında ihtilaf etmek ayrı bir şey, sözkonusu fiili işleyen kişide ikrah vb tekfir manilerinin olup olmadığı hakkında ihtilaf etmek ayrı bir şeydir. Bu ikisini birbirine karıştıranlar ancak dinden ve ilimden nasibi olmayan kimselerdir. Kaldı ki bazı müfessirler, ayetin nüzul sebebini tamamen farklı değerlendirerek Bedir ehliyle hiç bağlantı kurmadan, sadece hicretten geri kalan kimselere hamletmişlerdir. Alimlerin sözlerini değerlendirirken ayetin nüzul sebebini yaygın olan görüş ve rivayetlerden bağımsız olarak değerlendirdikleri ihtimali de göz önünde bulundurulmalıdır.

Allaha hamdolsun, bu şekilde küfür sistemlerinde askerlik yapılabileceğini savunmak gayesiyle getirilen sözde delillerin konuyla hiçbir alakası olmadığı bir kez daha ortaya çıkmış bulunmaktadır. Şimdi bütün bu konular yani Firavun ailesindeki mümin zat, Kabeyi yıkmaya giden ordu, Bedir savaşında Allah Rasulune karşı savaşan ordunun içindeki kimselerin durumu ne amaçla gündeme getirilmektedir? Sırf günümüzde kendi dünyevi maslahatlarını temin etmek için tağutlara askerlik yapmaya cevaz veren bir zihniyet, bunu meşrulaştırmak için şer’i nasslarla oynamakta ve Allahın diniyle alakalı olmadık yorumlar yapmaktadırlar. Öyle ki sırf günümüzdeki askerliği delillendirebilmek adına belki normalde savunmayacakları şeyleri savunup Musa (as)’ı yok etmeye çalışan Firavun ordusunda, Allah Rasulu’nu ve beraberindeki az bir mümini yok etmeye çalışan Ebu Cehil ordusunda veyahut da Allahın evi Kabeyi yıkmaya giden ordunun içinde ikrah altında değil, bizzat kendi isteğiyle yer alan kişilerin olabileceğini ve bu kimselerin Allah katında mü’min kalabileceklerini ileri sürmektedirlerdir. Hatta geçmişte böyle kimselerin günahkar müminler olduğunu ileri süren Cehmiyye ve Gulatı Mürcie’den olan atalarını da bu hususta geride bırakarak bu ordulara çeşitli maslahatlarla katılmanın günahın ötesinde bizzat caiz olduğuna hükmetmişlerdir. Cehaletten, kalblerin eğrilmesinden ve dünya için ahireti satmaktan Allaha sığınırız.

Vallahu a’lem. Velhamdulillahi rabbil alemin.


Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 156
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Bismillahirrahmanirrahim

Alıntı yapılan: Tevhid Ehli
Bu risalemizde Hak yayınları camiası ve hocaları Ziyaeddin el Kudsi ile aramızda ihtilaf konusu olan askerlik meselesi ile alakalı sahih akideyi ve dayandığı delilleri açıklayacağız inşallah.

Bu değerli risaleyi PDF formatında aşağıdaki linkten indirebilirsiniz.




 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
1 Yanıt
2885 Gösterim
Son İleti 03.11.2015, 06:37
Gönderen: Uhey
0 Yanıt
1752 Gösterim
Son İleti 20.03.2016, 01:49
Gönderen: Tevhid Ehli
1 Yanıt
3466 Gösterim
Son İleti 14.02.2019, 20:44
Gönderen: İbn Umer
6 Yanıt
3527 Gösterim
Son İleti 04.02.2019, 03:46
Gönderen: İbn Teymiyye
0 Yanıt
1116 Gösterim
Son İleti 08.10.2017, 15:33
Gönderen: Uhey