Tavhid

Gönderen Konu: ALLAHU TEALA'NIN KELAM (KONUŞMA) SIFATI HAKKINDA SORULAR VE CEVAPLARI  (Okunma sayısı 2329 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1745
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Alıntı
Selamun aleyküm..

Kur'anın mahluk olmadığına,Onun Allah'ın kelamı olduğuna iman ederiz..Bu konuda selef alimlerin arasında görüş ayrılıklarının olduğunu da bilmiyoruz..Bununla beraber Kur'an'ın okunuşunun,teleffuz edilişinin mahluk olup olmadığı hususunda görüş ayrılığın bulunup bulunmadığını bizlere adalet ve tafsilatlı bir şekilde lütfen açıklayınız..

İmam Zehebi el-Uluvv adlı kitabının son sayfalarında 349.bent'te  551. yıl: ''Şeyh Ebul Beyan''!

 Şeyh Ebul Beyan'ın sıfatlara dair sözlerini zikrettikten sonra :şöyle demektedir:

''Derim ki: Kelâm (Allah’ın kelâmı) meselesinin ele alınacağı yer burası değildir. Bu oldukça karışık bir meseledir. Fakat müslüman olan bir kimseye Kur’ân-ı Azîm’e -şanı yüce olsun- iman etmesi, onun Allah’ın yaratılmamış kelâmı olduğuna inanması ve Kur’ân-ı Kerîm’in Allah’ın kelâmı olarak söylediği ile aynı olup, onu inşa edenin de, başlatanın da da O olduğuna inanması yeter.

Bununla birlikte biz, Kur'an'ı okumamızın seslerimizin ve onu teleffuz edişimizin mahlûk olduğunu kabul ederiz.

 Yüce Rabbimizin onu söylemiş olması, O’nun mukaddes zatının gereklerinden olan sıfatlarından bir sıfattır. Bunun keyfiyeti bilinemez. Allah'ın kelimeleri ise deniz onlar için mürekkep  dahi olsa ondan sonra ona yedi deniz katılacak dahi olsa bitip tükenmez. O’nun kelâmı ilmindendir. İlminin ise sonu yoktur. Biz O’nun ilminden dilediğinden başka hiçbir şeyi kuşatamayız.''

Zehebi,el Uluvv,s:315 ümmülkura

///Bununla birlikte biz, Kur'an'ı okumamızın seslerimizin ve onu teleffuz edişimizin mahlûk olduğunu kabul ederiz.///

Şimdi ses ve teleffuzun mahluk olmadığını onun Allah'ın kelamı olduğunu söyleyenler ''Kur'an mahluktur'' fitnesinin önüne tamamen geçmek için mi söylemiştir,veyahud bizlere bu konuyu usulünce detaylarıyla açıklar mısınız..




Bismillahirrahmanirrahim,

Bu bahsettiğiniz “lafız” meselesi tarih boyunca tartışma konusu olmuş bir mevzudur. Sizin de işaret ettiğiniz gibi alimlerin kimi ibarelerinde “Bizim Kuranı telaffuzumuz mahluktur” diyenlerin Cehmiye’den addedileceğine dair ifadeler var iken, kimilerinde de bizim lafzımızın mahluk olduğu söylenmektedir. Mesela İmam Buhari böyle bir söz sarfetmiş ve bundan dolayı Cehmilikle suçlanmış ve kendi şehrinden çıkarılmıştır. Fakat o asla bununla batıl bir mana kasdetmemişti. (İmam Buhari’nin Kuran meselesiyle alakalı görüşleri Türkçede de mevcut olan Halk’u Ef’al’il İbad adlı eserinden takip edilebilir.)

Şu halde bu tarz meselelerde sözün sahibinin bunu ne kasıtla söylediğini tahkik etmenin ne kadar önemli olduğu bir kez daha ortaya çıkmış olmaktadır. Esasında burada mana söyleyenin kasdına göre değişmektedir. İbn Kuteybe (rh.a) bu konuyu “el-İhtilaf fi’l Lafz” adlı eserinde geniş olarak ele almıştır. İbn Kuteybe (rh.a) genel olarak Kur’an’ı okumanın, okuma anlamında “amel”, okunan şey anlamında “Kur’an” olarak iki manayı ihtiva ettiğini belirtmektedir. Kitabet, kıraat, hıfz ve istima ile Kur’an’ın kaim olduğunu, bütün bu amellerin mahluk, bu amellerle kaim olan Kur’an’ın ise gayr-ı mahluk olduğu sonucuna varmaktadır. Buradan hareketle kıraatin Kur’an ile amel olduğunu, mahluk olup-olmaması hususunda iki manayı ihtiva etmesi dolayısıyla bir anlamıyla mahluk, bir anlamıyla gayr-ı mahluk olduğunu söylemektedir. (Geniş bilgi için bkz. El-İhtilaf fi’l Lafz 57-67)

Yani kısacası bizim okuma amelimiz mahluktur ama okumaya konu olan şey yani Allahın kelamı ise mahluk değildir. Bu tıpkı şunun gibidir: Ferezdak’ın bir şiirini okuduğumuzda bizim okuyuşumuz bize aittir ancak kelam yani söz Ferezdak’ındır. Ancak şurası var ki bizim okuyuşumuz mahluktur sözü zahirde hem bizim amelimizi hem de amele konu olan şeyi yani Kuranı kapsadığından dolayı bu söz hoş görülmemiş ve alimlerden bir çoğu bu sözü Cehmilere ait bir söz olarak addetmiştir. Mesela İmam Ahmed “bizim lafzımız mahluktur” sözünün Cehmiye’nin kelamından olduğunu ifade etmiştir. (Abdullah bin Ahmed, es-Sunne, no: 186) Zira Cehmiye’nin bu sözden gayesi bizzat melfuzun yani okunan Allah kelamının mahluk olduğunu ifade etmekti. Yoksa hiç bir aklı başında kimse bizim amelimiz olan telaffuzun, bize ait harf ve seslerin ezeli olduğunu iddia etmez. Bundan dolayıdır ki İmam Ahmed başka bir yerde “bizim Kuranı telaffuzumuz mahluktur” diyenlerin Cehmi olduğunu, “mahluk değildir” diyenlerin ise bidatçı olduğunu beyan etmiştir. (Lalekai es-Sunne  2/ 355) Esasında o bununla lafız meselesinde konuşmayı tamamen mekruh bir iş addettiğini beyan etmek istemiştir. (Abdullah bin Ahmed, es-Sunne, no: 186)

Şu halde anlaşılmaktadır ki selefin arasında Allahın kelamı manasındaki lafzın mahluk olmadığı hususunda bir ihtilaf yoktur. Keza bizim amelimiz manasındaki lafzın mahluk olduğu noktasında da bir ihtilaf yoktur. Seleften “lafzımız mahluktur” diyenler bununla bizim amelimizi, değildir diyenler de amele konu olan Kuranı kasdetmektedirler. İhtiyac miktarındaki açıklamanın haricinde bu konularda kelami tartışma yürütmek de doğru değildir. Vallahu a’lem.

Çevrimdışı ehlulasar1

  • Newbie
  • *
  • İleti: 5
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Bismillahirrahmanirrahim


Allah’ın cc. kelam sıfatı hakkında dediniz ki Allah’ın Kelam sıfatı ezeli ve ebedidir. (Bu ezeli kelamın kendine has olan vasıfları da ezeli olması gerekiyor.)Kelamı ses ve harf iledir ve Konuşması dilemesi ve kudretiyledir…

Peki Allah cc. Musa as. İle tayin ettiği vakitte ses ve harf ile konuştuğunda bu sesin ve harflerin bir başlangıcı, konuşma bittiğinde ise ses ve harflerin sonu gelmiyor mu? Allah’ın cc. zatında hadis olan ve sonu olan şeyler meydana gelmiyor mu?Bu durumu Allah cc. sıfatlarının ezeli ve ebedi olması yönüyle nasıl açıklıyorsunuz.

Diğer bir meselede Kur’an Allah’ın kelamıdır ve Allah’ın kelamı mahluk değildir. Bilindiği gibi Kur’an Arap dilinde indirilmiştir. Allah cc. bu dili(Arapça) ve bu dil için kullanılan harfleri de mahluklar için yaratmıştır. Allah cc. kelamı ses ve harf ile demekle yaratılmışlara ait bir özelliği Allah cc. vermiş olmuyor musunuz?

Siz Allah’ın Kelamı harflerledir demekle Allah’ın cc. Kur’an’da gördüğümüz harflerle ve Arapça dilinde mi Kur’an’ı konuşmuştur demek istiyorsunuz? Yoksa Allah cc. mahlukata benzemeksizin zatına layık kelamına has ve onun bir vasfı olan ezeli bir sesle ve yalnızca Allah cc. kelamına has (insanların Kur’an’ı okuyup anlıyabilmek için kullandığı Arapça harflerden münezzeh) onun bir vasfı olan ezeli harflerle mi konuşmuştur demek istiyorsunuz bunu açıklayabilirmisiniz.

Siz ;Allah cc. kelamının vasıfları olan ses ve harfi Allah’ın cc. birer sıfatı mı yoksa kelamından ayrılmayan ezeli harfler ve sesler olarakmı görüyorsunuz.Bu konulara açıklık getirebilirmisiniz? 
           


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1745
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillahirrahmanirrahim


Allah’ın cc. kelam sıfatı hakkında dediniz ki Allah’ın Kelam sıfatı ezeli ve ebedidir. (Bu ezeli kelamın kendine has olan vasıfları da ezeli olması gerekiyor.)Kelamı ses ve harf iledir ve Konuşması dilemesi ve kudretiyledir…

Peki Allah cc. Musa as. İle tayin ettiği vakitte ses ve harf ile konuştuğunda bu sesin ve harflerin bir başlangıcı, konuşma bittiğinde ise ses ve harflerin sonu gelmiyor mu? Allah’ın cc. zatında hadis olan ve sonu olan şeyler meydana gelmiyor mu?Bu durumu Allah cc. sıfatlarının ezeli ve ebedi olması yönüyle nasıl açıklıyorsunuz.

Diğer bir meselede Kur’an Allah’ın kelamıdır ve Allah’ın kelamı mahluk değildir. Bilindiği gibi Kur’an Arap dilinde indirilmiştir. Allah cc. bu dili(Arapça) ve bu dil için kullanılan harfleri de mahluklar için yaratmıştır. Allah cc. kelamı ses ve harf ile demekle yaratılmışlara ait bir özelliği Allah cc. vermiş olmuyor musunuz?

Siz Allah’ın Kelamı harflerledir demekle Allah’ın cc. Kur’an’da gördüğümüz harflerle ve Arapça dilinde mi Kur’an’ı konuşmuştur demek istiyorsunuz? Yoksa Allah cc. mahlukata benzemeksizin zatına layık kelamına has ve onun bir vasfı olan ezeli bir sesle ve yalnızca Allah cc. kelamına has (insanların Kur’an’ı okuyup anlıyabilmek için kullandığı Arapça harflerden münezzeh) onun bir vasfı olan ezeli harflerle mi konuşmuştur demek istiyorsunuz bunu açıklayabilirmisiniz.

Siz ;Allah cc. kelamının vasıfları olan ses ve harfi Allah’ın cc. birer sıfatı mı yoksa kelamından ayrılmayan ezeli harfler ve sesler olarakmı görüyorsunuz.Bu konulara açıklık getirebilirmisiniz? 
         

Bismillahirrahmanirrahim,

Sorduğunuz sorulara yakın bir zamanda cevap verilecektir inşallah. Ama ondan önce biz de birkaç soru yöneltmek istiyoruz.

- Eğer harf ve ses mahluksa şu halde Musa’ya ‘Ben Allah’ım’ diyen ses kime aitti? Bunu Allah mı söyledi, yoksa ağaca mı veya ağacın arkasındaki boşluğa mı bunları söyletti? Keza Kur’an’daki harfler ve Cebrail’in Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’e ulaştırmak üzere aldığı vahiy mahluksa eğer Cebrail, Kur’an’daki ‘Ben Allah’ım, Ben sizin Rabbinizim, Bana kulluk edin’ gibi ifadeleri kimden işitti? Bütün bu ifadeleri yaratılmış bir şeyin kullanması caiz midir? Yaratılmış bir ağaç, ses ya da hava boşluğu ilah ve rabb olduğunu söyleyebilir mi?

- Allah’ın kelamının harf ve ses ihtiva etmediğinin, Allah’ın kelamındaki harf ve seslerin mahluk olduğunun şeri ve nakli delili nedir? (Akli ve kelami delil demiyorum dikkat edin ayet, hadis ya da eser olacak) Bunu söyleyen herhangi bir selef alimi var mıdır? Varsa buna delalet eden açık bir sözü sahih senedlerle nakledebilir misiniz? (Senedsiz sözleri veya ihtimalli lafızları talep etmiyoruz) Hatta İbn Küllab ve Eşarilerin ortaya çıkışına kadar böyle bir ayrımdan bahseden yani kelam ezelidir, harf ve ses ise mahluktur diyen Sünni veya bidatçi herhangi bir kimsenin ismini verebilir misiniz?

- Biz daha önce Allah’ın kelamının harf ve sesi ihtiva ettiğine dair birçok makale yayınladık ve  de bu görüşün Kitap, sünnet ve selefteki dayanaklarını açıkladık. Ehli sünnet imamlarının da bu görüşte olduğunu nakillerle isbat ettik. Bütün bunlara verecek cevabınız nedir? Yukarda bahsettiğiniz mesele, kelamın başlangıcı sonu olması vesaire bütün bu delil ve nakilleri ortadan kaldıracak kadar güçlü bir delil midir? Bir iddianın isbat edilebilmesi için gerekli şeri deliller ortaya konduktan sonra muhalifin getirdiği bütün delillere cevap verilmesi gerekmiyor mu? Meseleyle alakalı deliller şu yazılarda bulunmaktadır:

http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=91.0
http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=885.0
http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=886.0
http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1242.0

Eğer harf ve sesin mahluk olduğunu savunuyorsanız bütün bu sorulara cevap vermeniz gerekmektedir. Yoksa konuyla alakalı bizim getirdiğimiz bütün delil ve nakilleri es geçip ‘Tamam da buna ne diyeceksiniz’ tarzı bir yaklaşımla kelami demagojiler yürütmek ancak kelamcıların vasfıdır, Ehli sünnetin hatta Müslüman birinin böyle bir vasfı olmaz. Cevabınızı bekliyoruz vesselam.


Çevrimdışı ehlulasar1

  • Newbie
  • *
  • İleti: 5
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Bismillahirrahmanirrahim

“Eğer harf ve ses mahluksa şu halde Musa’ya ‘Ben Allah’ım’ diyen ses kime aitti? Bunu Allah mı söyledi, yoksa ağaca mı veya ağacın arkasındaki boşluğa mı bunları söyletti? Keza Kur’an’daki harfler ve Cebrail’in Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’e ulaştırmak üzere aldığı vahiy mahluksa eğer Cebrail, Kur’an’daki ‘Ben Allah’ım, Ben sizin Rabbinizim, Bana kulluk edin’ gibi ifadeleri kimden işitti? Bütün bu ifadeleri yaratılmış bir şeyin kullanması caiz midir? Yaratılmış bir ağaç, ses ya da hava boşluğu ilah ve rabb olduğunu söyleyebilir mi?”

Bu konuda kısaca söyleyeceklerim;Allah cc. Musa a.s. ile sıfatlarından bir sıfat olan kelam sıfatıyla konuşmuştur.Musa a.s. Allah’ın kelamını bizzat aracısız olarak rabbinden duymuştur.O ağaçta yaratılmış bir kelam değildir.Keyfiyetsiz olarak Allah’dan cc. duymuştur.Allah cc. bu sözü nasıl söylediği ve keyfiyeti bilinmemektedir.Musa a.s için geçerli olanlar Cebrail a.s içinde geçerlidir.Allah cc. kelamını dilediği şekilde Cebrail’e a.s duyurmuştur. Cebrail a.s bu duyduğu ve anladığı kelamı Allah’ın cc. emriyle rasullerine vahiy olarak indirmiştir.

Fakat bundan sonra Allah’ın Kelamının harf ve ses ile olduğunu söylemek sıfatın keyfiyetine girmek olur diye düşünüyorum.Bizim aklımız kelam denince bunu harf ve ses olarak tasavvur edebilir. Aklada bundan başka bir kelam gelmeyebilir lakin Allah’ın kelamı söz konusu olunca bizim aklımıza gelen her ne ise işte o Allah cc. ondan münezzeh ve yücedir.Bizim aklımız Allah cc. zatını kavrayamayacağı gibi sıfatlarını da kavramaktan acizdir.
 "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir."Şura:11 ayetini selim akılla düşündüğünde insan bunu görebiliyor.Rasulullah s.a.v Allah cc. zatını düşünmekten bizi men etmiştir.Bizi O’nun yarattıklarıyla Allah’ı cc. tefekkür etmemizi emretmiştir.

İmam gazalinin söylediği şu söz bu durumu çok güzel izah ediyor.
 “Hz. Musa'nın, dünyada, ses ve harf olmaksızın (ilâhî) bir kelâmı işitmesini mümkün görmeyen bir kimse, varsın cisim ve renk olmayan bir mevcudun (Allah'ın) âhirette görülmesini de inkâr etsin. Eğer 'Cismi, kemmiyeti ve keyfiyeti olmayan bir varlığın görülmesi mümkündür; fakat şu ana kadar buna şahid olan görülmemiştir' kanaatımda ise, göz için düşündüklerini kulak hakkında da düşünmeli ve kabul etmelidir. (Hz. Musa'nın sessiz ve harfsiz bir kelâmı işittiğine de inanmamalıdır.)”

“ Allah’ın kelamının harf ve ses ihtiva etmediğinin, Allah’ın kelamındaki harf ve seslerin mahluk olduğunun şeri ve nakli delili nedir? (Akli ve kelami delil demiyorum dikkat edin ayet, hadis ya da eser olacak) Bunu söyleyen herhangi bir selef alimi var mıdır? Varsa buna delalet eden açık bir sözü sahih senedlerle nakledebilir misiniz? (Senedsiz sözleri veya ihtimalli lafızları talep etmiyoruz) Hatta İbn Küllab ve Eşarilerin ortaya çıkışına kadar böyle bir ayrımdan bahseden yani kelam ezelidir, harf ve ses ise mahluktur diyen Sünni veya bidatçi herhangi bir kimsenin ismini verebilir misiniz?

- Biz daha önce Allah’ın kelamının harf ve sesi ihtiva ettiğine dair birçok makale yayınladık ve  de bu görüşün Kitap, sünnet ve selefteki dayanaklarını açıkladık. Ehli sünnet imamlarının da bu görüşte olduğunu nakillerle isbat ettik. Bütün bunlara verecek cevabınız nedir? Yukarda bahsettiğiniz mesele, kelamın başlangıcı sonu olması vesaire bütün bu delil ve nakilleri ortadan kaldıracak kadar güçlü bir delil midir? Bir iddianın isbat edilebilmesi için gerekli şeri deliller ortaya konduktan sonra muhalifin getirdiği bütün delillere cevap verilmesi gerekmiyor mu? Meseleyle alakalı deliller şu yazılarda bulunmaktadır:”


Ben neredeyse bu konuda forumda tüm yazılanları okudum, neredeyse dememin sebebi ise okuyup da dikkatimden kaçmış olan yerler olur diye diyorum.Ancak ben yazılanlarda alimlerin ayet ve hadislerden yola çıkarak bu konuda bir sonuca vardıklarını görüyorum.Yani  harf ve sesi tam anlamıyla delillendiren bir ayet göremiyorum.

Harf ve sesi ispat eden alimlerde genel lafızlardan yola çıkarak ispat ediyor.Harf ve sesi kabul etmeyenlerde genel lafızlardan yola çıkarak reddediyor.Kabul etmeyenlerin gördüğüm kadarıyla getirdikleri tek sağlam delil;
"O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir."Şura:11
Bu ayete dayanarak harf ve sesi kabul etmenin teşbih olacağını savunuyorlar.

Harf ve sesi ispat edenler ise ayetlerde ve hadislerde geçen “nida” kelimesinden yola çıkarak Allah’ın c.c. özel bir sesle yarattıklarına benzemekten münezzeh zatına layık bir ses ile kelamını konuştuğu sonucuna varıyorlar.Ancak işitmek dedince yalnızca sesle algılanan şeylermi akla gelmeli!Bence hayır çünkü insan algıladığı, kavradığı şeyler içinde işittim kavramını kullanabilir.Örneğin biz nefsi kelamımızı işitiyormuyuz?Tabiki hayır bunun cevabını selim akla sahip herkes işitiyorum derken algıladığımı söylemek istiyorum   diye cevap verecektir.Peki bu bizim için mümkünse Allah’ın c.c kelamı söz konusu olduğunda yarattıklarında bulunan kelamdan münezzeh (işitilen kelam ve nefsi kelamdan münezzeh) bir kelamın varlığı daha öncelikli olmuyormu?

“Allah’ın kelamındaki harf ve seslerin mahluk olduğunun şeri ve nakli delili nedir?”

Ben gördüğüm ve işittiğim kelamın harf ve sesle ilgisi olduğunu söylüyorum.Bu da Allah’ın kelamının delaleti yani Allah’ın cc. zatına layık ve mahlukatına benzemekten münezzeh ve yüce olan kelamını  mahlukun görmesi ve işitmesi için olduğunu düşünüyorum..Konuşmak ve söz söylemek bizimle var olmasıyla birlikte aynı zamanda bizim bir fiilimizdir.Allah cc. bizi ve bizim yapıp ettiklerimizi ve hatta içimizden geçenleri kısacası alemde meydana gelen herşeyi yarattığına göre Kur’an’daki harf ve bizim okuyuşumuz sırasında ortaya çıkan sesimiz mahluktur.Ama Allah’ın cc. kelamı asla mahluk değildir.Bizim konuşma fiilimizde kullandığımız tüm araçlarında yaratılmış olması gerekiyor diye düşünüyorum.Böyle olunca harf ve sesimiz yaratılmış olduğu sonucu ortaya çıkıyor.

Kur’an Allah’ın  c.c kelamı ve Kur’an için Allah c.c. şöyle buyuruyor:
"Daha doğrusu o çok şerefli bir Kur’ân’dır. Levh-i Mahfuz’dadır." (el-Buruc, 85/21-22)
Levh-i Mahfuz ise Allah’ın yarattığı mahluktur.Öyleyse bizim şuan okuduğumuz Kur’an ile Levh-i Mahfuz’da bulunan Kur’an aynı olduğuna göre her ikisinde bulunan Kur’anın harfleri yaratılmış olmalıdır.Allah’ın kelamının ses ile olmadığını ses ile olmaktan münezzeh olduğunu söylersek ve sesin yaratılanlara mahsus olduğunu düşünürsek Allah’a cc. bir noksanlık vermiş olmayız.Eğer ”Nida” kelimesini işitilen bir ses olarak kabul edersek işte ozaman Allah’ın cc. kelamındaki ses zatına layık yaratılmışlardaki sese ve özelliklerine benzemekten münezzeh özel ve üstün bir nida (ses) olur.

Fakat ses ve harfi bir kenara bıraktığımızda yalnızca Kur’an’da ve levh-i Mahvuzda geçen Allah’ın cc. sözlerini düşündüğümüzde Allah’ın sözleri yani kelamı mahluk değildir ve sözleri de yaratılmamıştır. Cebrail a.s. duyması ise yalnızca Allah’ın bildiği ve dilediği bir şekilde Allah’ın cc. kelamını algılamış, anlamış ve idrak edip Allah’ın emriyle Rasulüne indirmiş olmasıdır.

Ben bu meselede size pek delil sunmadım çünkü sizin zaten bildiğiniz delilleri ortaya koyupda yazıyı uzatmak istemedim.Ben meramımı anlatmaya ve Allah’ın bana bu konuda yardım etmesi ve doğruyu bulmam tek arzumdur.Ben ne muhalefet etmek için yazıyorum nede bir düşüncenin savunuculuğunu yapmak için yazıyorum.Sizde taktir edersiniz ki bu mesele çok ağır  ve bu mesele üzerinde çokça görüş olan bir meseledir. Allah’ın c.c bana yardım etmesini ve dalaletten beni korumasını diliyorum.

Son olarak sözlerimi birkaç alıntıyla bitirmek istiyorum…
“Tahavi şerhinde; Kelam’a gelince; Kendisi ile mushaf arasında herhangi bir vasıta yoktur. Bilakis zihni ya da dil ile alakalı herhangi bir araç olmaksızın yazılandır. Onun "öncekilerin kitaplarında bulunması" ile "yayılmış bir sahifede" veya "meknun bir kitapta bulunması" arasındaki fark gayet açıktır. “
“Kur’an Allah’ın sözüdür. O’ndan sâdır olmuştur. Ancak, Allah’ın nasıl konuştuğunu bilmiyoruz. Fakat O’nun konuştuğu bir gerçektir. Kelam, Allah’ın sabit bir sıfatıdır. Karşıtı, eksik olan bir sıfattır. Allah’ı bundan tenzih ederiz.”
 “Allah Musa‘ya da hitab ederek (onunla) konuştu.” (en-Nisa: 4/164)
“Kelam” (konuşma) sıfatı, O’nun gerçek bir sıfatıdır. Bu sıfatın keyfiyetini bilemiyoruz. Onu ancak Allah bilir ve bu keyfiyet O’nun Celâline lâyık olan bir keyfiyettir muhakkak. “

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1745
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillahirrahmanirrahim. Yazdıklarınızı okuduk. Açık konuşmak gerekirse kafa karışıklığı ve de birtakım meseleleri birbirine karıştırma gördük. Siz sanırım Allah’ın zatının ve sıfatlarının keyfiyetinin bilinmemesi, Allah’ın mahlukatına benzememesi gibi şeylerden hareketle mahlukat için muhal yani imkansız olan birtakım şeylerin Allah hakkında mümkün olabileceği zehabına kapılmışsınız veya daha doğrusu bu düşünceye kapılan bazı kelam ehlinin sözlerine tabi olmuşsunuz. Zira kelam ehli herhangi bir varlık için sözkonusu olduğunda imkansız olan, mesela harf ve ses olmadan konuşmak, hiçbir yerde ve yönde bulunmamak, yukarda da aşağıda olmamak vb bazı şeylerin Allah hakkında mümkin hatta vacib olduğunu iddia ederler. Halbuki iyi düşünüldüğünde bunların imkansız olmasının mahlukata has bir durum değil, bilakis bütün varlıklar için geçerli olduğu anlaşılır. Akıl böyle bir varlığı kavrayamaz. Mesela Harf kelamın ayrılmaz bir parçasıdır. Ses, nidanın ayrılmaz bir rüknüdür. Zaten nida kelimesinin anlamı seslenmek demektir. Kur’an ve sünnette bir çok yerde Allahu Teala’nın nida ettiğinden yani seslendiğinden bahsedilmektedir. Şimdi düşünün ses olmadan nasıl seslenecek?! Ortada Allaha ait bir ses yoksa seslenen kim? Allah’ın kelamı Kur’an malum olduğu üzere harflerden oluşuyor. O harfler kime ait? Harfler mahluktur sözüyle Kuran mahluktur sözü arasında ne fark var? “Ben sizin Rabbinizim” manasındaki Ene Rabbukum ifadesinde yer alan elif-nun-ra-ba-kef-mim harfleri mahluksa geriye mahluk olmayan ne kalıyor? Keza yukarda sorduğumuz aynı soruyu tekrar etmek gerekir: Bu ifade bir mahluka mı ait? Bu nasıl caiz oluyor? Biz, Kuran okurken çıkardığımız kendimize ait harf ve seslerden bahsetmiyoruz. Bu lafız meselesi yani, Kuranı telaffuz edişimiz mahluktur sözü Cehmiye’nin Kuran mahluktur sözünü kamufle etmek için ortaya attığı bir laftır. Halbuki aklı başında hiç kimse zaten bizim ağzımızdan çıkan harf ve seslerin mahluk olduğunu söylememektedir, bu konuyu açmaya bile gerek yoktur. Allahın kelamına ait harf ve sesler mahluk değildir. Daha önce de işaret ettiğimiz gibi Kullabiye ve Eşariyenin ortaya çıkışına kadar bütün Müslümanlar Allah’ın kelamının harf ve sesi de ihtiva ettiğinde ittifak halindeydi. Ehli sünnet bu kelamın mahluk olmadığını söylerken, Mutezile ise mahluk olduğunu söylüyordu. Nihayet Eşariler ortaya çıkarak Mutezileyle Ehli sünneti sentez yaptılar, hakikatta Mutezilenin sözünü tasdik ettiler ama Ehli sünneti de küstürmemek, daha doğrusu akılları sıra uyandırmamak için kelam-ı nefsi denen meçhul bir şeyin Allahın hakiki kelamı olduğunu, geri kalan kelama dair her şeyin mahluk olduğunu iddia ettiler. Böylece takiyye yaparak aslında Kuran mahluktur dedikleri halde değildir diyormuş gibi yaptılar. Halbuki mahluk olmayan şey ezeldeki kelam dedikleri kimsenin bilmediği bir şeydir. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’e inen vahiy ise iddialarınca mahluktur. Söylediğimiz gibi bu iddiaya dair bir tek şeri delil getiremezsiniz. “Ben bu meselede size pek delil sunmadım çünkü sizin zaten bildiğiniz delilleri ortaya koyupda yazıyı uzatmak istemedim.” Diyorsunuz. Biz harf ve sesin mahluk olduğuna dair kelamcıların zikrettiği birbirinden batıl akli felsefi istidlaller haricinde şeri bir delil gerçekten bilmiyoruz. Belki içlerinde zorlama yollarla birtakım nakli deliller getiren varsa bilemeyiz. Sizin bildiğiniz varsa getirin burada hepsini müzakere edelim. Ehli sünnetin harf ve sesin kelama dahil olduğuna dair delilleri ise asla söylediğiniz şekilde ayet ve hadislerden çıkarılan yorumlar değildir. 40’a yakın hadiste Allah’a doğrudan ses izafe edilmektedir, bunun neresi yorum? Keza Kuranın harflerinin bizzat ona dahil olduğuna delalet eden “Kur’anı öğreniniz. Onun her bir harfine karşılık 10 sevap yazılır” gibi hadislerin konuya delaleti yorumdan ibarettir denebilir mi? Ehli sünnet Allah ve Rasülünden böyle açık deliller getirirken kelam ehli ise bu konuda bir tek nakle dayanmazlar ve felsefi nazariyeler dışında bir şey getiremezler. O yüzden İbn Hacer gibi muhakkikler Eşari olmalarına rağmen bu hususta Hanbelilere hak vermiştir. Aynı görüş Nevevi’ye de izafe edilmiş, hatta onun bu hususta hadis ehlinin görüşünü müdafaa eden bir risale yazdığı ileri sürülmüştür. Size de düşen bu husustaki hakkı tasdik etmektir, sanırım siz de bunu az çok görüyorsunuz. Kısacası, harf ve sesi kabul etmek asla kelam sıfatının keyfiyetine dalmak değildir, bilakis kelamın ayrılmaz rüknü olan bu şeyleri kabul etmediğimiz takdirde kelamı inkar etmiş oluruz Allah korusun. Eğer bu keyfiyetlendirme olsaydı kelamcılardan daha hayırlı olduğu ititfakla kabul edilen Ehli sünnet alimleri bu meseleye girmezlerdi.

Gazali’nin sözlerine gelince; daha önce zikrettiğimiz gibi Gazali kelam ve felsefenin tam ortasına dalmış ve de hayret ve şaşkınlık hususunda zirve noktaya ulaşmıştır. Ömrünün sonlarında bütün bunları terk ederek hadise yöneldiği iddia edilmiştir. Böyle birisinden akide öğrenmeye kalkan ancak hocası gibi şaşkınlık ve bocalamadan başka bir şey elde edemez. Size tavsiyemiz akideyi Gazali gibi sürekli fikir değiştirmesiyle tanınan birisinden değil, istikamet üzere olan İmam Ahmed, Buhari gibi selef alimlerinden öğrenmenizdir. Bunları bırakıp Gazali, Razi gibi ömrü gelgitlerle geçmiş, hatta tevbe etseler bile zamanında küfürle itham edilmiş olan kimselerden akide öğrenen kimseye gerçekten hayret edilir! Gazali’nin kendi fasit kelam anlayışına yine fasit rüyetullah anlayışını delil getirmeye çalışması batılı bir başka batılla delillendirme kabilindendir. Hangi selef alimi Allahı 'Cismi, kemmiyeti ve keyfiyeti olmayan bir varlık’ olarak tanımlamıştır? Daha önce geçtiği üzere Ehli sünnet Allah hakkında kemiyeti yani mikdarı ve keyfiyeti de isbat etmiştir, sadece bunların mahiyetini Allaha havale etmiştir. Cisme gelince; Ehli sünnet Allah hakkında cisim dememiştir lakin değildir de dememişlerdir, onlar cisim konusunu muhdes, bidat bir tartışma olarak görüp tümüyle rafa kaldırmışlardır. Allahın sıfatları hakkında hiçbir mesele Onun cisim olup olmamasına göre izah edilemez. Ruyetullah yani Allah’ın ahirette görülmesi meselesi aslında Eşari ve Maturidilerin Cehmiye’den devraldığı temel prensiplere zıt olduğu halde bu husustaki açık delillerden dolayı bunu kabul etmek zorunda kalmışlardır. Lakin ruyetullahı açıklarken öyle kayıtlar getirmişlerdir ki “Allah görülecek ama cisim, cihet, mekan, mesafe, uzaklık, keyfiyet, kemiyet vs olmadan” diyerek adeta biz bunu kabul etmekle sizin koyduğunuz batıl kaidelerin dışına asla çıkmadık dercesine Cehmiye’den özür dilemişlerdir. Bunların hepsi Allah’ın kitabında olmayan batıl şartlar ve selefte hiçbir aslı olmayan kelamlardır. Selef bu kavramlardan bir kısmını Allah hakkında isbat etmiş (cihet, mekan vs gibi) bir kısmı hakkında da (cisim gibi) konuşmaktan kaçınmıştır. Böyle kendisi batıl olan bir mukaddimeye kıyas edilerek harf ve ses meselesi izah edilemez.

Son olarak zikrettiğiniz ayet-i kerime "Daha doğrusu o çok şerefli bir Kur’ân’dır. Levh-i Mahfuz’dadır." (el-Buruc, 85/21-22) konumuza nasıl delil teşkil ediyor? Bu ayetten Kuranın harflerinin mahluk olduğunu hangi selef alimi çıkartmıştır?  İbn Kesir’in de ilgili ayetin tefsirinde işaret ettiği üzere bunun manası, Kur’an’ın Mele-i A’la’da her tür eksik, noksan ve tahriften azade olarak korunmasıdır. Bazı rivayetlerde Kur’an’ın İsrafil (as)’ın yanında muhafaza edildiği söylenmektedir. Bugün Kur’an’ın Mushaflarda yazılı olması ne ise Levh-i Mahfuz’da yer alması da bu açıdan aynıdır. Kuran’ın hafızalarda veya levhalarda yazılı olmasından harflerinin mahluk olduğu neticesi çıkmayacağı gibi Levh-i Mahfuzda bulunmasından da bu netice çıkmaz. Bütün bunlar Allahu Teala’nın kelamının yazılı olduğu, muhafaza edildiği yerlerdir, bunun bu konuyla bir ilgisi bulunmamaktadır.

Uzun sözün kısası size düşen acilen bu husustaki tereddüdünüzden tevbe etmenizdir. Umarız bu meseleyi fıkhettiğinizde bu, başka meseleleri de fıkhetmenize vesile olur. Çünkü bugün itikadi sahadaki problemler çok derindir ve bugünkü akidevi sapmaların temeli asırlar önce tartışılan bu tarz konulara dayanmaktadır. İnsanlar akılcılığı bir kenara bırakıp selefin menhecine döndüklerinde bu ve benzeri bütün meseleler tek tek çözülecektir Allahın izniyle vesselam.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1745
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillahirrahmanirrahim


Allah’ın cc. kelam sıfatı hakkında dediniz ki Allah’ın Kelam sıfatı ezeli ve ebedidir. (Bu ezeli kelamın kendine has olan vasıfları da ezeli olması gerekiyor.)Kelamı ses ve harf iledir ve Konuşması dilemesi ve kudretiyledir…

Peki Allah cc. Musa as. İle tayin ettiği vakitte ses ve harf ile konuştuğunda bu sesin ve harflerin bir başlangıcı, konuşma bittiğinde ise ses ve harflerin sonu gelmiyor mu? Allah’ın cc. zatında hadis olan ve sonu olan şeyler meydana gelmiyor mu?Bu durumu Allah cc. sıfatlarının ezeli ve ebedi olması yönüyle nasıl açıklıyorsunuz.

Diğer bir meselede Kur’an Allah’ın kelamıdır ve Allah’ın kelamı mahluk değildir. Bilindiği gibi Kur’an Arap dilinde indirilmiştir. Allah cc. bu dili(Arapça) ve bu dil için kullanılan harfleri de mahluklar için yaratmıştır. Allah cc. kelamı ses ve harf ile demekle yaratılmışlara ait bir özelliği Allah cc. vermiş olmuyor musunuz?

Siz Allah’ın Kelamı harflerledir demekle Allah’ın cc. Kur’an’da gördüğümüz harflerle ve Arapça dilinde mi Kur’an’ı konuşmuştur demek istiyorsunuz? Yoksa Allah cc. mahlukata benzemeksizin zatına layık kelamına has ve onun bir vasfı olan ezeli bir sesle ve yalnızca Allah cc. kelamına has (insanların Kur’an’ı okuyup anlıyabilmek için kullandığı Arapça harflerden münezzeh) onun bir vasfı olan ezeli harflerle mi konuşmuştur demek istiyorsunuz bunu açıklayabilirmisiniz.

Siz ;Allah cc. kelamının vasıfları olan ses ve harfi Allah’ın cc. birer sıfatı mı yoksa kelamından ayrılmayan ezeli harfler ve sesler olarakmı görüyorsunuz.Bu konulara açıklık getirebilirmisiniz? 
         

Bismillahirrahmanirrahim,

Bu sorduğunuz meselerin birçoğu daha önce cevaplanmış olan konulardır. İlk sorunuzda yer alan meselelerle alakalı açıklama da daha önce yapılmıştı.
http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=1473.msg4900#msg4900

Bu verdiğimiz adreste sizin şu an sorduğunuz meselelere cevap teşkil edecek şeyler vardır. Zira sizin sorduğunuz şeyler kelamcıların hulul’ul havadis adını verdikleri mesele ile alakalıdır. Zaten bu yazıyı yayınladığınız başlığın da konusu bu adresini verdiğimiz yazı gibi Hak yayınları başta olmak üzere sıfat inkarcılarına verilen cevapların yeterli olup olmadığı ile alakalı idi. Bu başlık altında yorum yapanlardan da beklenen şey, bu yapılan reddiyede eksik olduğunu düşündükleri hangi mesele varsa onu sormaları idi. Fakat siz bunun yerine Hakçının bize yönelttiği soruların benzerlerini yöneltmişsiniz. O yüzden biz de ona verdiğimiz cevabı size tekrar tevcih ediyoruz.

Şimdi Hak yayınları yetkilisi bize şu soruları yöneltmişti:

“Allah’ın kelamı hakkında inancını anlamak için sana birkaç soru soracağım;
Allah’ın zatında havadis var mıdır?
Allah’ın kelamı hadis midir?
Mahluk olmayan hadisler var mıdır?
Kendisinde hadis olan bir zat ezeli olabilir mi?
Allah’ın kelamının bir başlangıcı var mıdır?
Başlangıcı olan varlık mahluk değil midir? Ezeli olabilir mi?
Allah’ın kelamı yok iken var olursa, bu kelam ezeli olabilir mi?
Allah’ın kelamı harf ve ses midir? Harf ve ses ise bu harfler ve sesler mahluk mudur? Mahluk değilse bunlar Allah’ın sıfatı mıdır? Bunlar Allah’ın sıfatı değilse, Allah’ın zatı ve sıfatları dışında mahluk olmayan kadim olan varlıklar mı vardır?”

Biz de cevaben şunları söyledik:

“…bu soruların hepsi kelami mukaddimelere dayalı muhdes meselelerdir, selefin ıstılahında bu tarz şeylere raslamak mümkün değildir. Biz Ehli sünnetin kelam meselesine bakış açısını daha önce sayfalar dolusu yazdık, bu hususta alimlerden nakillerde bulunduk. Bunları tekrarlayacak değiliz. Bunların tafsilatını öğrenmek isteyenler şu yazılara müracaat edebilirler:
…

(Yukarda ilgili adresleri verdik.)

Ehli sünnetin kelam konusundaki akidesini özetlemek gerekirse; Allah’ın kelamı harf ve ses iledir. Allah’ın bütün sıfatları ezeli olduğu gibi, kelam sıfatı da ezelidir. Bununla beraber, Allah dilediği zaman konuşur. Diğer fiili sıfatları da böyledir. Dilediği zaman yaratır, dilediği zaman sever, dilediği zaman gazablanır, dilediği zaman iner ilh… Bunları dilediği zaman yapması bu sıfatların ezeli olmasına mani değildir. Yani Allah’ın kelamı mahluk değildir, Onun bir sıfatıdır, kelama ait harf ve sesler de böyledir yani kadimdir. Çünkü mahluk olan bir şey Allah’ın sıfatı olmaz. Onun Adem’e kün/ol diye seslenmesi, bu kelamla beraber Adem’i yaratması ilh bunlar hep sonradan olan işlerdir. Bu işlerin sonradan olması Adem’i yarattığı halk sıfatının mahluk olmasını gerektirmediği gibi, ol kelimesinin de mahluk olmasını gerektirmez. Bu yüzden Ehli sünnet Allahu Teala’nın bu tür fiillerine ‘Nev olarak kadim, fert olarak hadis’ demiştir. Yani yapılan iş elbette ki hadistir/sonradan olmadır. Allah İstiva etme sıfatına, özelliğine ezelden beri sahip olsa da bunu ancak Arşa istiva ettiği zaman yapmıştır. İstiva’nın yeri göğü yarattığı altı günün sonunda gerçekleşmesi Onun istiva sıfatının mahluk olmasını gerektirmez.

Bu iddiacının sorduğu diğer sorulara gelince; bunların çoğu kelamcıların hulul’ul havadis dediği meseleyle alakalıdır. Zira kelamcılar Allahu Teala’ya hadis yani sonradan olma varlıklar dahil olmaz gerekçesiyle Onun istiva, inme, gazap, rıza vb fiili-ihtiyari sıfatlarını reddetmişler, kelam sıfatını da tevil ederek kelam-ı nefsi dedikleri Allahu Teala’nın ezelde kendi nefsinde konuştuğu kelamı kabul etmişler, Mushaflarda yazılı olan, okunan Kur’an’ı ise mahluk kabul etmişlerdir. Biz daha önceden hulul’ul havadis meselesiyle alakalı bazı açıklamalarda bulunmuştuk. Bu şahsın sorularının hepsinin cevabının bu açıklamalarda yer aldığı inancıyla bunları tekrar etmekle yetiniyoruz.

“Ehli sünnet ve’l cemaat Allahu Teala’ya nisbet edilen isimlerden ve fiillerden sıfat türetmeyi kabul etmektedir. Zira bunlar Allahu Teala’nın bir vasfı, sıfatı olmasaydı Allah’a nisbet edilmezdi. İstiva da Allaha nisbet edilen bir fiil olduğuna göre Onun sıfatı olduğu ortaya çıkmaktadır. Yalnız şurası var ki istiva, Allah’ın meşietine/dilemesine bağlı, her zaman değil de ancak Onun dilediği zamanlarda vuku bulan fiili sıfatlarındandır. Onunla her daim beraber olan sıfatları manasında zati sıfatlarından olan uluvv sıfatıyla bağlantılıdır. Ehli sünnet, dilediği zaman yaptığı fiilleri de Rabb Teala’nın fiili sıfatı olarak kabul etmiştir. Bununla beraber Allahu Teala gerek fiili, gerekse zati sıfatlarıyla ezelden ebede kadar daima muttasıftır. Esasında Arş’a istiva’nın Allah’ın bir sıfatı, fiili sıfatlarından birisi olması gayet açık bir konudur, lakin bu konuda ileri geri konuşanlar olduğu için bu konuya değinmek istedik. Zira geçmişte kelamcılar ve bugün de onların mukallidleri istiva, nüzül, gelmek vb Allah’ın dilemesine bağlı olarak gerçekleşen fiili/ihtiyari sıfatları hadis (sonradan olma) fiillere delalet ettiği gerekçesiyle reddetmekte ve bunları sıfat olarak kabul etmemektedirler. Çünkü bunların iddiasına göre bu fiilleri sıfat olarak kabul etmek, Allah’ın sıfatları arasında hadis/sonradan olma şeylerin varlığını kabul etmek manasına gelir. Halbuki Allah’ın sıfatları ezeli ve ebedidir, O sürekli bu sıfatlarla muttasıftır. Şimdi bu şüpheye inşallah Tahavi akidesi şarihi İbn Ebi’l İzz el Hanefi (rh.a)’ın açıklamaları ışığında cevap vermek istiyoruz. İmam Tahavi (rh.a) akide metninde şöyle demektedir:

مَا زَالَ بِصِفَاتِهِ قَدِيمًا قَبْلَ خَلْقِهِ، لَمْ يَزْدَدْ بِكَوْنِهِمْ شَيْئًا لَمْ يَكُنْ قَبْلَهُمْ مِنْ صِفَتِهِ، وَكَمَا كَانَ بِصِفَاتِهِ أَزَلِيًّا، كَذَلِكَ لَا يَزَالُ عَلَيْهَا أَبَدِيًّا.

"O mahlukatı yaratmadan önce de sıfatları ile kadim idi. Onları var etmekle birlikte önceden sahip olmadığı bir sıfata yeniden sahip olmamıştır. Sıfatları ile ezelî olduğu gibi aynı sıfatlara sahip olarak ebedîdir."

İbn Ebi’l İzz, bu kavli şu şekilde şerh etmektedir:

ش: أَيْ: أَنَّ اللَّهَ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى لَمْ يَزَلْ مُتَّصِفًا بِصِفَاتِ الْكَمَالِ: صِفَاتِ الذَّاتِ وَصِفَاتِ الْفِعْلِ. وَلَا يَجُوزُ أَنْ يُعْتَقَدَ أَنَّ اللَّهَ وُصِفَ بِصِفَةٍ بَعْدَ أَنْ لَمْ يَكُنْ مُتَّصِفًا بِهَا، لِأَنَّ صِفَاتِهِ سُبْحَانَهُ صِفَاتُ كَمَالٍ، وَفَقْدَهَا صِفَةُ نَقْصٍ، وَلَا يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ قَدْ حَصَلَ لَهُ الْكَمَالُ بَعْدَ أَنْ كَانَ مُتَّصِفًا بِضِدِّهِ. وَلَا يرد عَلَى هَذِهِ صِفَاتُ الْفِعْلِ وَالصِّفَاتُ الِاخْتِيَارِيَّةُ وَنَحْوُهَا، كَالْخَلْقِ وَالتَّصْوِيرِ، وَالْإِمَاتَةِ وَالْإِحْيَاءِ، وَالْقَبْضِ وَالْبَسْطِ وَالطَّيِّ، وَالِاسْتِوَاءِ وَالْإِتْيَانِ وَالْمَجِيءِ، وَالنُّزُولِ، وَالْغَضَبِ وَالرِّضَا، وَنَحْوِ ذَلِكَ مِمَّا وَصَفَ بِهِ نَفْسَهُ وَوَصَفَهُ بِهِ رَسُولُهُ، وَإِنْ كُنَّا لَا نُدْرِكُ كُنْهَهُ وَحَقِيقَتَهُ الَّتِي هِيَ تَأْوِيلُهُ، وَلَا نَدْخُلُ فِي ذَلِكَ مُتَأَوِّلِينَ بِآرَائِنَا، وَلَا مُتَوَهِّمِينَ بِأَهْوَائِنَا، وَلَكِنْ أَصْلُ مَعْنَاهُ مَعْلُومٌ لَنَا، كَمَا قَالَ الْإِمَامُ مَالِكٌ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ، لَمَّا سُئِلَ عَنْ قَوْلِهِ تَعَالَى: {ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ} [الأعراف: 54] (الْأَعْرَافِ: 54) : كَيْفَ اسْتَوَى؟ فَقَالَ: الِاسْتِوَاءُ مَعْلُومٌ، وَالْكَيْفُ مَجْهُولٌ. وَإِنْ كَانَتْ هَذِهِ الْأَحْوَالُ تَحْدُثُ فِي وَقْتٍ دُونَ وَقْتٍ، كَمَا فِي حَدِيثِ الشَّفَاعَةِ: «إِنَّ رَبِّي قَدْ غَضِبَ الْيَوْمَ غَضَبًا لَمْ يَغْضَبْ قَبْلَهُ مِثْلَهُ، وَلَنْ يَغْضَبَ بَعْدَهُ مِثْلَهُ» . لِأَنَّ هَذَا الْحُدُوثَ بِهَذَا الِاعْتِبَارِ غَيْرُ مُمْتَنَعٍ، وَلَا يُطْلَقُ عَلَيْهِ أَنَّهُ حَدَثَ بَعْدَ أَنْ لَمْ يَكُنْ، أَلَا تَرَى أَنَّ مَنْ تَكَلَّمَ الْيَوْمَ وَكَانَ مُتَكَلِّمًا بِالْأَمْسِ لَا يُقَالُ: إِنَّهُ حَدَثَ لَهُ الْكَلَامُ، وَلَوْ كَانَ غَيْرَ مُتَكَلِّمٍ لِآفَةٍ كَالصِّغَرِ وَالْخَرَسِ، ثُمَّ تَكَلَّمَ يُقَالُ: حَدَثَ لَهُ الْكَلَامُ، فَالسَّاكِتُ لِغَيْرِ آفَةٍ يُسَمَّى مُتَكَلِّمًا بِالْقُوَّةِ، بِمَعْنَى أَنَّهُ يَتَكَلَّمُ إِذَا شَاءَ، وَفِي حَالِ تَكَلُّمِهِ يُسَمَّى مُتَكَلِّمًا بِالْفِعْلِ، وَكَذَلِكَ الْكَاتِبُ فِي حَالِ الْكِتَابَةِ هُوَ كَاتِبٌ بِالْفِعْلِ، وَلَا يَخْرُجُ عَنْ كَوْنِهِ كَاتِبًا فِي حَالِ عَدَمِ مُبَاشَرَتِهِ لِلْكِتَابَةِ وَحُلُولُ الْحَوَادِثِ بِالرَّبِّ تَعَالَى، الْمَنْفِيُّ فِي عِلْمِ الْكَلَامِ الْمَذْمُومِ، لَمْ يَرِدْ نَفْيُهُ وَلَا إِثْبَاتُهُ فِي كِتَابٍ وَلَا سُنَّةٍ، وَفِيهِ إِجْمَالٌ: فَإِنْ أُرِيدَ بِالنَّفْيِ أَنَّهُ سُبْحَانَهُ لَا يَحِلُّ فِي ذَاتِهِ الْمُقَدِّسَةِ شَيْءٌ مِنْ مَخْلُوقَاتِهِ الْمُحْدَثَةِ، أَوْ لَا يَحْدُثُ لَهُ وَصْفٌ مُتَجَدِّدٌ لَمْ يَكُنْ - فَهَذَا نَفْيٌ صَحِيحٌ. وَإِنْ أُرِيدَ بِهِ نَفْيُ الصِّفَاتِ الِاخْتِيَارِيَّةِ، مِنْ أَنَّهُ لَا يَفْعَلُ مَا يُرِيدُ، وَلَا يَتَكَلَّمُ بِمَا شَاءَ إِذَا شَاءَ، وَلَا أَنَّهُ يَغْضَبُ وَيَرْضَى لَا كَأَحَدٍ مِنَ الْوَرَى، وَلَا يُوصَفُ بِمَا وَصَفَ بِهِ نَفْسَهُ مِنَ النُّزُولِ وَالِاسْتِوَاءِ وَالْإِتْيَانِ كَمَا يَلِيقُ بِجَلَالِهِ وَعَظَمَتِهِ - فَهَذَا نَفْيٌ بَاطِلٌ..

“Yüce Allah gerek zatî, gerek fiili sıfatları itibariyle kemal sıfatlarına sahiptir. Yüce Allah’ın daha önceden sahip değilken, sonradan herhangi bir sıfata sahip olduğuna inanmak mümkün değildir. Çünkü O’nun sıfatları kemal sıfatlarıdır. Bu sıfatların olmayışı bir eksikliktir. Daha önceden zıttı ile muttasıf iken, sonradan kemali elde etmiş olması düşünülemez.

Fiili sıfatları, ihtiyarî sıfatları ile benzeri sıfatları ileri sürerek bu görüşün reddedilmesi mümkün değildir. Mesela yaratmak, suret vermek, hayat vermek, öldürmek, daraltmak (kabz), yaymak (bast), dürmek (et-tay), istivâ, gelmek, gitmek, nüzul, gazab ve rıza buna benzer gerek kendisinin, gerek Rasûlünün kendisini vasfettiği sıfatlar (O’nun ezeli ve ebedi olarak kemal sıfatlarına sahip olduğu gerçeğine aykırı olarak görülemez.)

Her ne kadar bizler bunların künhünü ve hakikatini yani tevilini idrak edemiyorsak da bu böyledir. Ayrıca bu konuda ne kendi görüşlerimize dayanarak te’vile dalarız, ne de kendi hevalarımıza uyarak vehimlerde bulunuruz. Ancak bunun aslî manası bizim tarafımızdan bilinmektedir. Nitekim İmam Malik -Radıyallahu anh-’a Yüce Allah’ın: "Sonra ‘Arş’a istivâ etti." (el-Araf, 7/54) buyruğu ile ilgili olarak: Nasıl istivâ etti? diye sorulunca o şu cevabı vermişti: ‘İstivâ bilinen bir şeydir, keyfiyet ise meçhul’dür.’ Bu haller bir takım vakitlerde meydana geliyor, bazılarında meydana gelmiyorsa da yine böyledir. Tıpkı şefaat ile ilgili hadisteki şu ifadede olduğu gibi: "Gerçek şu ki Rabbim bugün daha önceden benzeri görülmedik ve bundan sonra da benzeri görülmeyecek bir şekilde gazaplanmış bulunuyor."

Çünkü bu itibar ile böyle bir hudûs (sonradan meydana geliş) (Allah hakkında) imkânsız (mümteni’) değildir ve bu gibi şeyler (yani sıfatlar) hakkında önceden bu yoktu, sonradan meydana gelmiştir, ifadeleri kullanılamaz. Nitekim dün de konuşabilme gücüne sahip olmakla birlikte bugün konuşan bir kimse hakkında, o kimse yeni konuşmaya başladı, denilemez. Eğer küçüklük ve dilsizlik gibi bir rahatsızlık sebebiyle daha önceden konuşamıyor, sonra da konuşmaya başlamışsa o takdirde o yeni konuşmaya başladı, denilebilir. Herhangi bir rahatsızlık olmaksızın susup, konuşmayan bir kimse kuvvet itibariyle (potansiyel olarak) mütekellim’dir. Yani o dilediği zaman konuşabilir. Konuşması halinde ise ona fiilen mütekellim denilir. Yazma esnasında yazmayı bilenin hali de böyledir. O, o durumda fiilen kâtip’tir. Fiilen yazmadığı vakit kâtip (yazmayı bilen) bir kişi olmanın sınırı dışında değildir.
Yerilmiş kelâm ilminde söz konusu edilen hâdis’lerin (yaratılmışların) Yüce Rabbe hulûl’ü ile ilgili açıklamalara gelince ne Kitapta, ne de sünnette buna dair nefyedici bir ifade de yoktur, isbat edici bir ifade de yoktur. Bu ifade icmali yani kapsamlı ve özlü bir ifadedir. Eğer bununla Yüce Allah’ın mukaddes zatına sonradan yaratılmış mahlukatından hiçbir şeyin hulûl etmeyeceği kastediliyor, yahut da önceden sahip olmadığı yeni bir sıfata sahip olmayacağı anlatılmak isteniyorsa bu doğru bir ifadedir. Şâyet bununla o istediğini yapmıyor, dilediği vakit dilediği şekilde söz söylemiyor, mahlukata benzemeksizin gazap etmiyor, hoşnut olmuyor yahutta kendi celal ve azametine yakışacak şekilde inmek, istivâ etmek, gelmek gibi kendi zatını vasfettiği vasıflar ile vasıflandırmayarak bu gibi ihtiyarî sıfatları nefyetmek maksadı ile söyleniyorsa bu da batıl bir nefiydir.” (Şerhul Akidet’it Tahaviyye, 1/96-97 Thk: Arnavut)

İbn Ebil İzz’in açıklamalarından da anlaşılacağı üzere istiva, nüzul gibi sıfatların belirli zamanlarda gerçekleşmesi bu sıfatların ezeli olmasına aykırı değildir. Neticede Allahu Teala’nın bunları yapma sıfatı, özelliği vardır ve bu sıfat, özellik Onun dilediği zamanlar vuku bulur. Tıpkı yazma özelliğine sahip olan birisinin bu özelliğini her zaman değil, belli zamanlarda gerçekleştirmesi gibi. Bundan dolayı Allahu Teala’nın bu fiili sıfatlara sahip olması ve sözkonusu fiillerin belirli zamanlarda gerçekleşmesi Ona hadis/sonradan olma şeylerin hulul etmesini gerektirmez. Bununla beraber bizler yerilmiş kelam ehlinin kullandığı ne Kitap’ta ne de sünnette geçmeyen bu muhdes lafızları kullanarak meramımızı ifade etmeyiz. Çünkü bunlarla hak da batıl da kasdedilebilir ki öyle olmuştur ve kelamcılar fiili sıfatları inkar etmeyi bu tür bidat ıstılahların arkasına saklanarak meşrulaştırmışlardır.”

Kanaatimizce bütün bunlar sizin sorduğunuz meselenin de cevabını teşkil etmektedir. İbn Ebil İzz (rh.a)’ın da ifade ettiği gibi hulul’ul havadis yani Allah’ın zatına ve sıfatlarına hadis (sonradan olma) olan şeyler dahil olur mu meselesi seleften sonra çıkmış, muhdes/uydurma bir konudur. Biz bunu isbat etmeyiz, nefy de etmeyiz zira bu, kendisiyle hak da batıl da kasdedilebilen uyduruk bir ıstılahtır. Hele ki bundan yola çıkarak Kitap ve sünnette sabit olan sıfatları reddetme cihetine asla gidemeyiz. Allah bizi bu tür şeylerle mükellef tutmamıştır. Sahabeden ve seleften hiç kimse de bunları ve sizin sorduğunuz şu tarz soruları gündeme getirmemiştir: “Peki Allah cc. Musa as. İle tayin ettiği vakitte ses ve harf ile konuştuğunda bu sesin ve harflerin bir başlangıcı, konuşma bittiğinde ise ses ve harflerin sonu gelmiyor mu? Allah’ın cc. zatında hadis olan ve sonu olan şeyler meydana gelmiyor mu?Bu durumu Allah cc. sıfatlarının ezeli ve ebedi olması yönüyle nasıl açıklıyorsunuz.” Selef, Allahu Teala’nın Musa (as) ile dilediği şekilde konuştuğuna iman etti o kadar! Onlardan hiçbir tanesi sizin bu daldığınız meselelere daldı mı?

Müslim'in İbn Mes'ûd radıyallâhu anh'tan rivayetine göre Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Derine dalanlar helak olmuştur.» Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem bu sözünü üç kez peş peşe söylemiştir.[Müslim, (2670), Ebû Dâvûd (4608)

Hattabi bu hadisin şerhinde diyor ki:

"Mütenatti (derine dalan): Bir şeyde ileri ve aşırı giden, Kelamcıların metodu üzere kendisini hiç ilgilendirmeyen meselelere derinlemesine dalan, akıllarının eremeyeceği şeylerle uğraşan kimseye denilir.”

Şimdi bizlere düşen şey, Allahu Teala’nın Musa ile konuştuğuna iman etmektir. Bunun ötesine geçip ‘Efendim buradan kasıd, Allah’ın ezeldeki kelamını Ona işittirmesi veya ezeli kelamına delalet eden harf ve sesleri ağaçta yaratması olmalıdır, aksi takdirde sonradan olma bir şey Allah’ın kelam sıfatına dahil olmuş olur, bu da şirktir vs’dir” şeklinde ne Kitap’ta ne Sünnet’te, ne selefin asarında yer almayan bir takım kelamlarla açık nassları tahrif etmeye çalışmak dinde derine dalmanın, aşırı gitmenin, üstüne vazife olmayan işlere girmenin ta kendisidir. Eğer bu işte bir hayır olsaydı mutlaka Allah Rasülü (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabı ve de onlardan sonraki imamlar bu açıklamaları yapardı ve derlerdi ki: Sakın bu konuşma meselesini yanlış anlamayın, bundan kasıd Musa Allah’ın sesini duydu demek değildir, o ancak ezeldeki kelama delalet eden bir şey işitmiştir ilh… Buna dair tek bir nakil olmadığına göre bütün bunların hepsinin muhdes, bidat meseleler olduğu ortaya çıkmaktadır. Bununla beraber yukarda İbn Ebil İzz’den naklettiğimiz metinde de izah edildiği üzere Allahu Teala’nın konuşma, istiva, nüzul, gelme vb ihtiyari/fiili sıfatları Ona hadis/mahluk birtakım sıfatların dahil olmasını gerektirmez. Allah, her zaman konuşma sıfatına sahipti ve sahip olmaya da devam edecektir. Ona ait olan harf ve sesler de Onun sıfatı olması cihetiyle kadimdir. Ancak Allah’ın ezeli olan bu sıfatları değişik zamanlarda sınırlı bir süre için tecelli edebilir. Bu, sıfatın ezeli olmasına gölge düşürmez. Bunun, yukarda da verilen birçok örneği vardır ama bunun en çarpıcı misali yaratma sıfatıdır. Kelamcılar Allahu teala’nın fiili sıfatlarının bir çoğunu inkar etmişlerdir, ancak yaratma sıfatını inkar etmek Allahı inkarla eş anlamlı olduğu için bunu inkar edememişlerdir. Lakin yaratma sıfatını ve benzeri üzerinde icma edilen diğer sıfatları kendi batıl usullerine adapte edebilmek amacıyla tabiri caizse kılıktan kılığa girmişlerdir.

İbn Teymiye (rh.a) bu husustaki görüşleri şöyle özetlemektedir:

“Yüce Allah'ın Hâlık (yaratan), Râzık (rızık veren), Bâis (öldükten sonra dirilten), Vâris (göklerin ve yerin mülkünü miras alan), Muhyi (hayat veren), Mumît (öldüren) gibi fiilî sıfatlarla nitelendirilmesi, bizim mezhebin ilim adamlarına göre kadîmdir. Mâliki, Şafii ve Sûfilere mensup ehl-i sünnetin çoğunluğuna göre de bu böyledir. Muhammed b. îshâk el-Kelâbâzi bunu böylece belirtir. Hattâ Hanefiler, Sâlimîler ve Kerrâmiler de bu görüşü kabul etmektedir. Bu konudaki anlaşmazlık Mutezile ve Eş'ariye ile başlamıştır.” (6.cilt)

Maturidilerden Nureddin es-Sabuni de Mutezile ve Eşarilerin yaratmayı Allah’ın zatı ile kaim sıfatlarından kabul etmediklerini, hadis olarak kabul ettiklerini ifade eder ve Maturidilerin ise yaratmayı ezeli sıfatlardan kabul ettiğini söyler. Sabuni’nin naklettiğine göre Eşari tekvin yani yaratmanın, yaratılan yani mükevvenle beraber, ona bağlı olduğunu söylemektedir. (Sabuni, Maturidiyye Akaidi, sf  86 ve devamı) Taftazani ise Şerh’ul Akaid’de Eşarilerin görüşünü müdafaa etmektedir. Eşariler yaratma sıfatını kudret sıfatının bir uzantısı olarak görürler. Buna göre ezeli olan sıfat, kudret ve dolayısıyla yaratma kudretine sahip olma sıfatıdır. Fiili sıfat olan yaratma ise hadistir. Böylece Eşariler Ehli sünneti hulul’ul havadis yani sonradan olma şeyleri Allah’ın sıfatları arasına sokmakla suçlarken kendileri yaratma sıfatını hadis kabul ederek aynı duruma düşmüşlerdir. Halbuki Ehli sünnetin bu türden fiili sıfatlarla alakalı kabul ettiği “Nevi olarak kadim, fert olarak hadis” kaidesini kabul etselerdi bu türden tenakuzlara düşmeyeceklerdi. Kısacası kelam sıfatı tıpkı yaratma gibi kadim bir sıfattır. Nasıl ki Allah bir mahluku yarattığında aradan bir süre geçmesi, yaratma işinin başı ve sonu olması o sıfatının aslının ezeli olmasına zarar vermiyorsa, kelamın da bir başlangıcı ve sonu olması, belli bir zaman diliminde cereyan etmesi kelam sıfatının ezeli olmasına gölge düşürmez. Çünkü ezeli olan sıfatın kendisidir, sıfatın tecellisi ise Allah’ın dilediği zaman aralığında gerçekleşir, bunun ezeli olması gerekmez. Allah’ın mukaddes Zatı da ezelidir, ancak Musa (as) talep ettiğinde bir süre dağa tecelli etmiştir, keza kıyamet günü mahlukata tecelli edecektir. Vallahu a’lem.

Diğer sorduğunuz şeylere gelince; diyorsunuz ki:

“Diğer bir meselede Kur’an Allah’ın kelamıdır ve Allah’ın kelamı mahluk değildir. Bilindiği gibi Kur’an Arap dilinde indirilmiştir. Allah cc. bu dili(Arapça) ve bu dil için kullanılan harfleri de mahluklar için yaratmıştır. Allah cc. kelamı ses ve harf ile demekle yaratılmışlara ait bir özelliği Allah cc. vermiş olmuyor musunuz?

Siz Allah’ın Kelamı harflerledir demekle Allah’ın cc. Kur’an’da gördüğümüz harflerle ve Arapça dilinde mi Kur’an’ı konuşmuştur demek istiyorsunuz? Yoksa Allah cc. mahlukata benzemeksizin zatına layık kelamına has ve onun bir vasfı olan ezeli bir sesle ve yalnızca Allah cc. kelamına has (insanların Kur’an’ı okuyup anlıyabilmek için kullandığı Arapça harflerden münezzeh) onun bir vasfı olan ezeli harflerle mi konuşmuştur demek istiyorsunuz bunu açıklayabilirmisiniz.”

Öncelikle ses ve harfin mahlukata has bir özellik olduğu iddiasının dayandığı hiçbir delil yoktur. Biz nasıl ki Allah’ın diğer sıfatlarının; mesela istivasının, nüzülünün, gelmesinin, elinin, yüzünün kendisine has bir tarzda olduğunu kabul ediyorsak aynı şekilde konuşmasının ve de bu konuşmaya ait harf ve seslerin de kendisine has bir tarzda olduğunu kabul etmekteyiz. Allahu Teala dilediği şekilde, dilediği dilde konuşur. Kur’an Allahın kelamıdır ve Arapçadır. Tevrat ve Zebur Allah’ın kelamıdır ve İbranicedir. Keza Allahın kelamı olan İncil Süryanice veya Aramicedir. Haşa Kur’an, Allah’ın kelamının Arapça’ya tercümesi değildir. Kur’an’ı okuduğumuz haliyle konuşan bizzat Allahu Teala’dır. Allahu Teala’nın Arapça, İbranice veya Süryanice konuşmasının onu mahlukata benzetmek olduğuna dair hiçbir delil yoktur. O, kullarının anlayacağı şekilde onlara hitap etmiştir. Bilakis Arapça Kuran’ı aslında Allah’ın konuşmadığını iddia etmek kafirlerin Kuran Allah’ın kelamı değildir sözleriyle aynı kapıya çıkan bir küfür sözüdür. Allah bundan münezzehtir.
Arap alfabesindeki ve diğer dillerdeki harflerin mutlak olarak mahluk olduğunu ileri sürmek de doğru değildir. Doğrusu bunda tafsilata gitmektir. Allah’ın kelamına ait olan harfler kadimdir, mahlukatın konuşmasına ait olan harfler ise mahluktur. Hatta bazı alimler alfabe harfleri mahluk değildir gibi genel ifadeler kullanmışlardır. Kasıdları ise Elif-lam-mim, nun, sad gibi Kuran’da sure başlarında kullanılan harflerdir. Bunların hepsi Allahın kelamıdır ve kadimdir. Hanbeli fakihlerinden Abdulvahid eş-Şirazi “İmtihan”  adlı eserinde (sf 402) bunu dile getirmiştir. Yine Hanbelilerden İbn’uz Zaguni’nin de böyle dediği söylenmiştir. Diğer alimler ise genelleme yapmadan harfler mahluk olan ve olmayan şeklinde iki kısımdır demişlerdir. Kısacası harf ve ses mahluktur, mahluka ait vasıflardır gibi delili olmayan genellemeler yapıp ondan sonra da bunu Kuranın harflerinin mahluk olduğuna delil getirmek batıl bir temele dayalı delillendirme yapmaktır. Zira bu delil getirilen şeyin kendisi bizzat delile muhtaçtır vesselam.


Çevrimdışı ehlulasar1

  • Newbie
  • *
  • İleti: 5
  • Değerlendirme Puanı: +0/-0
Bismillahirrahmanirrahim

“Ehli sünnetin kelam konusundaki akidesini özetlemek gerekirse; Allah’ın kelamı harf ve ses iledir. Allah’ın bütün sıfatları ezeli olduğu gibi, kelam sıfatı da ezelidir. Bununla beraber, Allah dilediği zaman konuşur. Diğer fiili sıfatları da böyledir.”


Yazdıklarınızı Allah’ın cc. izniyle doğru anlayabilmek için dikkatlice birkaç defa tekrar etmek suretiyle okudum. Anladığım kadarıyla ifade etmem gerekirse;

Siz; Kelam sıfatını Allah’ın cc. fiili sıfatı olarak kabul ediyorsunuz. Dediğiniz gibi dilemesine bağlı olan sıfatları ehli sünnet fiili sıfat olarak kabul ediyor.

Fakat tahavinin şerhinde:“Özetle söyleyecek olursak Mutezile’nin, kelam’ın Allah’ın meşiet ve kudreti ile alakalı olduğuna ve dilediği vakit konuştuğuna, onun peyderpey söz söylediğine dair getirdikleri bütün deliller haktır, kabul edilmesi gerekir.
Kelam Allah’ın zatı ile kaim’dir. O, O’nun bir sıfatıdır. Sıfat da ancak mevsuf ile var olabilir, diyenlerin sözleri de bir hak’tır, kabul edilmesi gerekir ve böyle söylemek icab eder.”

Hafız b. Ahmed EL-Hakemi İslam akaidi kitabında:
“Kelâm sıfatının yüce Allah'ın zatı ile ilgisi ve onun bu sıfat ile nitelenmesi itibariyle kelam yüce Allah'ın ilmi gibi, O'nun zatının sıfatlarındandır. Hatta kelam sıfatı yüce Allah'ın ilmi kabilindendir. O kelamını ilmiyle indirdiği gibi, ne indirdiğini en iyi de bilendir.
Kendi meşiet ve iradesi ile konuşması itibariyle de kelam O'nun fiilî sıfatlarındandır. Nitekim Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:
Allah bir emri vahyetmeyi murad ettiği vakit vahiy ile konuşur (kelâm söyler)..."
 
Yani kelam sıfatı için “Allah’ın zatı ile kaim’dir” zati sıfat ve aynı zamanda “meşiet ve iradesi ile konuşması itibariyle” fiili sıfat demek istiyor.Sizde bunu mu söylemek istediniz?

“Bir şeyi dilediği zaman, O’nun buyuruğu sadece “Ol” der, hemen oluverir.”
Aynı irade sıfatı gibi; İrade sıfatıda zati bir sıfat, ezeli ve ebedi bir sıfat fakat irade sıfatının taulluku ezelde değil vakitlerden bir vakitte vuku bulan aynı zamanda fiili bir sıfat.

Fiili sıfat olarak düşündüğümüzde evet bu konuda kalbim mutmain oluyor.Fiili sıfatlar için önce yoktu sonra var oldu yada vardı son buldu gibi söylemler batıl oluyor.Dilediği zaman istediğini yapabilmek vasfı zaten en üstün vasıflardandır.Dolayısıyla Allah’ın sıfatlarının kemalini düşündüğümüzde Allah’ın cc. için bu durum daha öncelikli bir vasıf olur.

Zati sıfat olarak düşündüğümüzde de Allah cc. ezeli ve ebedi olarak daima mütekellim olduğunu ,Allah cc. konuşmaz dersek Allah’a cc. eksik bir sıfat vermiş olduğumuzu gösterir.İbrahim a.s kavminin putlarının acizliğini ortaya koyarken onları konuşmaz ve söz söylemez olarak nitelendirmiştir. Allah cc. ise tüm bu eksikliklerden münezzeh ve yücedir kelam O’nun bir sıfatıdır ,daima mütekellimdir ve aynı zamanda bu sıfata sonradan sahip olmamış ezeli ve ebedi olarak bu sıfatla muttasıftır. 

“Ebu Hureyre’den rivayet edildiğine göre dedi ki:Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: Kıyamet günü Allah (celle celaluhu) yeryüzünü katlar, semavatı katlar sağına alır. Sonra şöyle nida eder: ‘Melik (her şeyin sahibi,  hükümranı) benim, nerede bakalım yeryüzünün hükümdarları…”                  Buhari-müslim                                                                                                                             

Neml:8-9: “Oraya   geldiği vakit,   kendisine şöyle seslenildi (nida edildi): Ateşin yanında olan ve çevresinde bulunanlar mübarek kılınmıştır. Âlemlerin Rabbı olan Allah, münezzehtir.'Ey Mûsâ; gerçek şu ki, Ben Hakim ve Aziz olan Allah'ım (celle celaluhu).”
«Ey Mûsâ; gerçek şu ki, Ben Hâkim ve Azîz olan Allah'ım.» âyetin­de Allah Teâlâ, Musa'ya hitâb edip, kendisine seslenenin(nida edenin) her şeyi hükmü, kahr’u galebesi altına alan; işlerinde ve sözlerinde Hakim olan Rabbi, Allah olduğunu bildirmiştir.                    (İbn. Kesir Tefsiri)

İmam Buhari de r.a. Allah’ın bir ses ile nida edeceğini açıkça ifade eden bir hadisi es-Sahih’inde zikretmiştir.(İbn.Ebi Ya’la, Tabakat 1,185) Hadisi şerh eden ibn.Hacer de Buhari’nin Allah’ın c.c Kelamındaki sesi O’nun zati sıfatlarından biri olup, mahlukatın sesine benzemediğini belirtiyor.

İbnü’l-Mülakkın da Buhâri’nin el-Câmiü’s-Sahîh’inde Kitabü’t-Tevhid’in 42. babının başlığı şu şekildedir: “O her gün (her an) yeni bir işle meşguldür. (er-Rahman, 29)” ayeti,“Rablerinden kendilerine ne zaman yeni bir zikir/ihtar gelse… (el-Enbiya, 2)” ayeti, “Sen bilmezsin; olabilir ki Allah, bunun arkasından bir iş (durum) oluşturur. (Talâk, 1)” ayeti ve onun iş oluşturmasının mahlûklarınkine benzememesi ile ilgili “O’nun benzeri gibi olan hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir. (eş-Şûrâ, 11)” ayeti hakkındaki bab.
 
İbnü’l-Mülakkın, Buhârî’nin, bu babda Allah’ın kelamının mahlûk olması vasfı ile muhdes olması vasfı arasındaki farkı ortaya koymayı amaçladığını söyler. Buhârî, onun mahlûk olmasını reddetmiş, muhdes olma vasfını ise, “Rablerinden kendilerine ne zaman yeni bir zikir gelse…(el-Enbiya, 2)” ayetine dayanarak caiz görmüştür.Gerçi İbnü’l-Mülakkın bu görüşe katılmadığını ve imam Buharinin bu konuda hata ettiğini delillendirerek ortaya koymaya çalışmıştır.Fakat bizim konumuz bu değil.Buradan çıkardığım sonuç İmam Buharide Kelamın ezeli  bir sıfat olamsıyla birlikte Allah’ın cc. sözlerinin belirli zamanlarda gerçekleştiğinden muhdes olma vasfını caiz görmesidir. 
 
Nida Allah’ın kelamının ayrılmaz bir vasfı olduğu bir çok ayet ve hadis de ortaya çıkıyor. Bu konuda benim için müşkil bir durum kalmıyor. Fakat burada yine de aklıma şöyle bir durum geliyor! Burada Nidadan bahsediyor, seslenmekten bahsediyor. Burada bir hitap var , Allah (cc.) Musa’ya (a.s) “Ey musa!” diyerek sesleniyor. Burda sesten bahsetmiyor. Yani seslenmenin mahiyeti kapalı gibi. Bizim, Allah’ın (celle celaluhu) nida sıfatı olduğuna iman etmemiz, ayrıntısında ise susmamız gerekmiyor mu? Aynı istivada olduğu gibi bir iman olması gerekmiyor mu? 

Harf meselesi anladığım kadarıyla Kur’an’ın mahluk olduğunu iddia edenlerin bulunduğu bir zamanda ortaya çıkmış bir mesele.Kur’an mahluktur fitnesinden önce böyle bir şey gündemde yoktu! Yanılıyor da olabilirim…Bu meselede aşamadığım bazı durumlar var.

Mesela bir insan 5-10 dil bildiğinde dahi bu onun için üstün bir vasıf oluyorken her şeyi yaratan Allah cc. tüm dillerle dilediği şeklide konuşmakla vasıflandığında nasıl olurda bu eksik bir sıfat olur!Evet aklım bu durumun yanlışlığını anlayabiliyor ve tüm dillerle konuşma vasfının kemal bir sıfat olduğunu ve bunun öncelikli olarak Allah’ın cc. kelam sıfatının kemalini gösterdiğini anlayabiliyor.

Fakat Kur’anda geçen mesela Huruf’ul Mukatta harflerini düşündüğümüzde bu harfler hem mahlukatın kelamını ortaya koymak için kullanılan harfler oluyor hem de Kur’an’ın harfleri oluyor. Bakara suresinin ilk ayeti olan “ الم “ evet bu ayeti Allah cc. kelamıyla söylemiştir fakat bu söz Allah’ın cc. kelam sıfatına ait, onun ezeli ve ebedi bir sıfatı olan benzersiz harf ve ses ile vasıflanması gerekmiyor mu?Eğer harf Allah’ın cc. bir sıfatı ise ve Kur’an’daki harfler Allah’a cc. aitse mahlukatta bu harfleri kullanıyor ve bu harflerden oluşan kelimelerle cümlelerini kuruyor. Bu konuyu bir türlü aşamıyorum.

Kelamcıların sözleri de kafa karıştırıyor .Diyorlar ki Allah’ın kelamının başı sonu olamaz, Allah’ın cc. kelamı inmek, susmak, irab, parçalanma, bölünme vb. gibi şeylerden münezzehdir diyorlar. Hadislerin ve mahlukatın kelamına benzemekten münezzeh kılmak için harf ve sesi Allah’ın cc. kelamından nefyediyorlar. Hatta bununda ötesinde asıl beni şaşırtan şey ses ve harfi nefyeden bazı alimlerinin sözleri mesela;

”İbnü’l-Mülakkın, Mu’tezile’nin görüşlerini verdikten sonra Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’ın bu konudaki akidesinin; Allah’ın dilediği zaman, dilediği şekilde, dilediği şeyle, harflerle, yaratılmışlarınkine benzemeyecek şekilde hakiki bir kelamla konuştuğu yönünde olduğunu belirtmektedir. İbnü’l-Mülakkın, Tavzîh, XXXIII, 412. (1. dipnot)” Ehli sünnetin görüşü buysa nasıl oluyor da ehli sünnete muhalefet edebiliyorlar!

Birde cevap verilmesi gereken şu hususlar var.Eşariler Allah’ın cc. sıfatlarını mahlukata benzemekten münezzeh kılmak için kelamını ezelde tek bir mana olarak kabul ediyorlar.Okuduğumuz ezberlediğimiz yazdığımız bu Kur’anı kerimide harflerden, peyderpey oluşan ayet ve surelerden ve sesten meydana geldiği için bu manaya delalet eden yaratılmış kitap olarak kabul ediyolar.Fakat Kur’andaki sözlerin Allah’ın kelamı olduğunu ve mahluk olmadığına inanıyorlar.Musa as. Allah’ın kelamını benzersiz ve keyfiyetsiz olarak duyduğuna ve anladığına iman ediyorlar.Ashabul hadis imamları Eşariler gibi inanları muattalamı kabul ediyorlar ve onları tekfir ediyorlar mı? Eşariler de kelam sıfatını harf ve ses ile olduğunu kabul edenleri ve kelamı dilemesine bağlayanları(eğer dilemesiyle olursa sözlerin bir başlangıcı ve sonu olacağından zatında hadis olan şeylerin meydana geleceğini ileri sürerek) müşebbihe ve tecsimle  itham ediyorlar.Eşari alimleri böyle gördüklerini tekfir mi ediyorlar yoksa bidat ehlimi görüyorlar?Bu konularla ilgili alimlerin görüşlerini yazabilirmisiniz?   

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1745
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bismillahirrahmanirrahim. Yazdığınız uzun cevabı okuduk. Bunları yazmak yerine kısaca tevbenizi yazmanız yeterli olurdu. Çünkü meseleyle alakalı hak ve batılın açıkça ortaya çıktığını düşünüyorum. Bundan ötesi sadece şüphede saplanıp kalmak ve hakka karşı inad etmekten başka bir anlam ifade etmez. Konuyla alakalı hala aşamadığınız bazı noktalar olduğunu söylemişsiniz. Sanırım gördüğümüz kadarıyla aşamadığınız hususlar iki noktada düğümleniyor.

Birincisi: Kelamcıların getirdiği akli deliller. Bu hususta daha önce gerekli açıklamayı yaptığımız için burada ayrıntısına girmeyeceğim ama sadece şunu tekrarlamakla yetinelim: Akidenin her meselesinde her fırka kendince akli ve nakli birtakım deliller getirebilir. Doğru menheci kavramayan yani bütün getirilen bu delillerin selefin Fehmi ışığında anlaşılması gerektiğini idrak edememiş olan birisi her sapığın iddiasına kulak kabartabilir ancak bu sahih menhece sahip olan birisi ise her iddiacıya şunu sorar: Senin bu hususta selefin kim ve bunu seleften kim söyledi? Selef, bu dediğin meseleye nasıl bakıyor? İddiacı selefin kendisi gibi inandığını isbat edemediği anda söylediklerinin hepsi çöp tenekesine atılır. Çünkü selefin bilmediği şey dinden değildir. Aksi takdirde Rafizi’nin kitabını okur ona meyledersin, Mutezilenin kitabını okur bu sefer ona meyledersin hatta İslamoğlunu dinler ona hak verirsin. Şimdi harf ses meselesinde Allaha ses nisbet eden hadisler ortada, Kuranın harflerden teşekkül ettiği zaten belli, selef imamlarının İmam Ahmed, Buhari ve emsalinin sözleri malum ve bunun aksine delalet eden seleften nakledilmiş bir tane sahih rivayet sözkonusu değilken sırf kelamcıların yaptığı birtakım demagojilere bakarak böyle açık bir meseleden şüpheye düşmek neyin nesi oluyor siz düşünün! Mutezile de Kuranın mahluk olduğuna, Allahın ahirette görülmeyeceğine, kebair ehlinin ateşte ebedi kalacağına, menzile beynel menzileteyn hurafesine ve saireye yüzlerce delil getiriyor ve tabi selefin bu hususta ne dediğini asla umursamıyor! Türkçeye de tercüme edilen Şerhu Usulil Hamse adlı kitabında Kadı Abdulcebbar el Mutezili bunları sayfalar dolusu anlatıyor. Fakat bizler değil bunlardan dolayı şüpheye düşmek, bunları kale bile almıyoruz. Çünkü bütün bunların aslı belli astarı bellidir. Hepsi de antik Yunanın felsefi hurafelerine İslami meşruiyet kazandırma çabasından ibarettir. Eşarilerin Maturidilerin vesairenin durumu da çok farklı değildir.Meseleye bir de bu açıdan bakmayı denerseniz şüpheleriniz zail olur Allahın izniyle. Size bu hususta dini tamamen seleften almak gerektiğine dair İbn Kudame (rh.a)’ın mukaddimesini okumanızı, okuduysanız tekrar üzerinde düşünmenizi tavsiye ederim. http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=129.0

İkincisi: Bu hususlarda hakka muhalefet edenlerin çok olması.  Diyorsunuz ki “Ehli sünnetin görüşü buysa nasıl oluyor da ehli sünnete muhalefet edebiliyorlar!” Biz de diyoruz ki bunda şaşılacak bir şey yoktur. Biz daha önce de çeşitli vesilelerle ifade ettik. Bugün Eşari ve Maturidi akideleri yeterince bilinmiyor. Bunların hocalarından dahi belki parmakla sayılacak müstesna kendi akidelerini bilmiyorlar. Bilenler de takiyye yaparak bu akidenin batıllığını kamufle etmeye çalışıyor. Selefi tanıyan ve bu fırkaları da tanıyan herkes sözkonusu iki fırkanın Ehli sünnetle uzaktan yakından alakası olmadığını çok iyi tesbit eder. Sahih'de İmran bin Husayn (radıyallahu anh)'tan rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Ümmetimin en hayırlısı benim çağımdır. Sonra onların ardından gelenler. Onlardan sonra daha sonra gelenlerdir. -İmran (radıyallahu anh), kendi çağından sonra iki nesil mi üç nesil mi zikretti bilemiyorum, der- Daha sonra istenmediği halde şahitlik yapan (yemin eden); hıyanet eden, fakat güvenilmeyen; adak adayan, ama yerine getirmeyen ve aralarında şişmanlık (yeme-içme düşkünlüğü) görülen bir toplum gelecektir.” (Buhari, Fezail: 1)

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) böylece selef-i salihin neslinden sonraki nesillere güven olmayacağını ve üç hayırlı nesilden sonra sapmaların meydana geleceğini haber vermiştir. Seleften sonra hem hadiste haber verilen ahlaki bozulmalar, hem itikadi bozulmalar hem de ibadetlerdeki bidatler çoğalmış hatta çoğunluğu teşkil etmiştir. Zaten bunların hepsi birbiriyle bağlantılıdır ve de dinden uzaklaşmaktan kaynaklanmaktadır. Şu halde böyle yerilmiş bir dönem olan haleften sadır olan muhalefetlere de kulak asmamak gerekir.

Sorduğunuz diğer meselelere gelince; kelam sıfatı hem zati hem fiili sıfattır. Bu hususta naklettiğiniz şu sözlerde olduğu gibidir:

Hafız b. Ahmed EL-Hakemi İslam akaidi kitabında:

“Kelâm sıfatının yüce Allah'ın zatı ile ilgisi ve onun bu sıfat ile nitelenmesi itibariyle kelam yüce Allah'ın ilmi gibi, O'nun zatının sıfatlarındandır. Hatta kelam sıfatı yüce Allah'ın ilmi kabilindendir. O kelamını ilmiyle indirdiği gibi, ne indirdiğini en iyi de bilendir.
Kendi meşiet ve iradesi ile konuşması itibariyle de kelam O'nun fiilî sıfatlarındandır. Nitekim Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:
Allah bir emri vahyetmeyi murad ettiği vakit vahiy ile konuşur (kelâm söyler)..."
 
Yani kelam sıfatı için “Allah’ın zatı ile kaim’dir” zati sıfat ve aynı zamanda “meşiet ve iradesi ile konuşması itibariyle” fiili sıfat demek istiyor.Sizde bunu mu söylemek istediniz?”


Durum aynen dediğiniz gibidir.

Harf meselesine gelince; harf ve sesle konuşmak Allahın sıfatıdır. Allahın sıfatı olan şey kendine has harf ve seslerle konuşmaktır. Mahlukatın sıfatı ise mahlukata ait olan harf ve seslerle konuşmaktır. Bunda teşbih ve temsili gerektirecek bir şey yoktur. Nasıl ki mahlukatın işitmesi, görmesi ilh Allahu Teala’nın işitmesi, görmesi olmasına engel teşkil etmiyor ve bu durum benzerliği gerektirmiyorsa bu da böyledir. Size tavsiyemiz bu meselelere girmeden önce –mesela- Şeyhulislam İbn Teymiye’nin Vasitiye, Tedmuriye, Hameviyye gibi isim sıfat tevhidiyle alakalı kaideleri ihtiva eden kitaplarını okumanızdır. Oralarda –direk kelam meselesiyle alakalı olmasa da- sıfatlar konusuyla alakalı temel kaidelere, mesela bunlardan birisi olan, Allah ile mahlukat arasında ortak yani aynı ismi taşıyan sıfatları kabul etmenin benzerliği gerektirmeyeceğine dair ayrıntılı izahlar sözkonusudur.

Harf ve sesin keyfiyetlendirme olacağı şüphesine gelince; bu da şeytanın sıfatlar konusunda sağdan yanaşarak verdiği bir vesveseden ibarettir. İblis aleyhillane sıfatları tevil eden, Allahın sıfatları hakkında ilimsizce bir sürü yorumda bulunan kelamcıların bu yaptığının –tabiri caizse- keyfiyet vermenin babası olduğunu insanlara unutturur; lakin sıfatın bizzat ayrılmaz parçası olan şeylerden bahsetmenin ise keyfiyet vermek olacağı vesvesesini verir. Böylece sözkonusu sıfatı iptal etmeye yanaşmayan insanlara bu açıdan yaklaşarak sıfatın içini boşalttırır, manasız bir şey haline getirerek sıfatı netice itibariyle tatil ettirir. Eğer kelamın harf ve sesten müteşekkil olduğunu söylemek keyfiyet vermek olsaydı şüphesiz ki bundan kaçınacak olan ilk insanlar selef imamları olacaktı. Fakat selef imamları harf ve sesten bahsetmiş ve bunları inkar edenleri tekfir etmişlerdir. Kuran Arapçadır ve Arapların anlayacağı şekildedir. Araplar nida deyince ancak harf ve sesi anlarlar, kelam yani konuşma deyince de aynı şekilde harf ve sesten bağımsız bir konuşma tasavvur edemezler. Bunları Allaha izafe etmenin küfür olacağını iddia edenler, Allah ve Rasülünün insanları nasslarda geçen kelam, kavl, nida gibi kelimelerle baş başa bırakıp bunların zahirinden anlaşılan harf ses gibi küfür (!) manaları inkar etmediğini, bunları açıklamanın ancak Eşarilere nasip olduğunu ileri sürmüş olurlar. Allahın dinini böyle iddialardan tenzih ederiz. İstiva meselesi de böyledir. Selef asrından sonra bazı kimseler istivaya keyfiyet vermeme adına yerleşme, karar kılma, oturma vs olmaksızın gibi nasslarda geçmeyen ilavelerde bulunmuşlardır. Halbuki Arapçadaki istiva kelimesi yükselmenin yanı sıra bu zikri geçen manaları da ihtiva etmektedir. Bunları iptal eden bir kişi istivanın içini boşaltmış ve aslında Allah istiva etmemiştir demiş olmaktadır. Bir sıfatın lugat manasını, zahiri manasını vermek keyfiyet vermek değildir. Keyfiyet lugatın da ötesine taşarak sıfatın nasıl cereyan ettiği üzerinde düşünmek demektir.

Ashabul hadis imamlarının harf ve ses meselesinde ve diğer konularda Eşarilere bakış açısına gelince; biz daha önce imamların Eşariler aleyhindeki sözlerinin bir kısmını nakletmiştik oraya müracaat edilebilir: http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=896.0 Eşarilerin kelam hakkındaki düşüncelerinden ötürü küfür ve dalalete nisbet edilmelerine gelince; İmam Ahmed’in Allah’ın ses ile konuşmasını inkar eden Cehmileri tekfir ettiği nakillerde geçmektedir.  Ehli sünnetin en büyük imamlarından olan Ahmed bin Hanbel (rh.a)’ın (v. 241) bu husustaki görüşünü oğlu Abdullah şu şekilde nakletmektedir:

سَأَلْتُ أَبِي رَحِمَهُ اللَّهُ عَنْ قَوْمٍ، يَقُولُونَ: لَمَّا كَلَّمَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ مُوسَى لَمْ يَتَكَلَّمْ بِصَوْتٍ فَقَالَ أَبِي: «بَلَى إِنَّ رَبَّكَ عَزَّ وَجَلَّ تَكَلَّمَ بِصَوْتٍ هَذِهِ الْأَحَادِيثُ نَرْوِيهَا كَمَا جَاءَتْ»

“Allah ona rahmet etsin, babama Aziz ve Celil olan Allah, Musa ile konuştuğunda sesle konuşmadı diyen bir topluluk hakkında sordum da babam şöyle cevap verdi: Hayır, Aziz ve Celil olan Rabbin sesle konuşmuştur. Biz bu hadisleri geldiği gibi rivayet ederiz.”

Ardından şu hadisleri zikretmiştir:

وَقَالَ أَبِي رَحِمَهُ اللَّهُ: «حَدِيثُ ابْنِ مَسْعُودٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ» إِذَا تَكَلَّمَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ سُمِعَ لَهُ صَوْتٌ كَجَرِّ السِّلْسِلَةِ عَلَى الصَّفْوَانِ " قَالَ أَبِي: وَهَذَا الْجَهْمِيَّةُ تُنْكِرُهُ وَقَالَ أَبِي: هَؤُلَاءِ كُفَّارٌ يُرِيدُونَ أَنْ يُمَوِّهُوا عَلَى النَّاسِ، مَنْ زَعَمَ أَنَّ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ لَمْ يَتَكَلَّمْ فَهُوَ كَافِرٌ، أَلَا إِنَّا نَرْوِي هَذِهِ الْأَحَادِيثَ كَمَا جَاءَتْ

"Allah ona rahmet etsin, babam şöyle dedi: İbn Mesud (ra) hadisi: “Aziz ve Celil olan Allah konuştuğu zaman Ona ait, kayalığın üzerine vuran zincirin şakırdaması gibi bir ses işitilir” Babam dedi ki: Bu Cehmiyye ise onu inkar ediyorlar. Babam dedi ki: İşte bunlar kafirdirler, insanlara karşı görüşlerini kamufle etmeye çalışıyorlar. Her kim Aziz ve Celil olan Allah’ın konuşmadığını ileri sürerse o kimse kafirdir. Biz ise bu hadisleri ancak geldiği gibi rivayet ediyoruz.”
İbn Mesud hadisini Abdullah bin Ahmed, az ilerde senediyle şu şekilde rivayet etmiştir:

حَدَّثَنِي أَبِي رَحِمَهُ اللَّهُ، نا عَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ مُحَمَّدٍ الْمُحَارِبِيُّ، عَنِ الْأَعْمَشِ، عَنْ مُسْلِمٍ، عَنْ مَسْرُوقٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ: " إِذَا تَكَلَّمَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ بِالْوَحْي سَمِعَ صَوْتَهُ أَهْلُ السَّمَاءِ فَيَخِرُّونَ سُجَّدًا حَتَّى إِذَا فُزِّعَ عَنْ قُلُوبِهِمْ قَالَ سَكَنَ عَنْ قُلُوبِهِمْ نَادَى أَهْلُ السَّمَاءِ: مَاذَا قَالَ رَبُّكُمْ؟ قَالَ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ الْحَقَّ قَالَ كَذَا وَكَذَا "

“Allah Azze ve Celle vahiyle konuştuğu zaman Onun sesini gök ehli işitir ve derhal secdeye kapanırlar…ilh”

Abdullah, bir sonraki maddede hadisin bir benzerini naklederek sözkonusu hadisin merfu’ yani Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sözü olarak da nakledildiğini ifade etmektedir. (Abdullah bin Ahmed, es-Sunne, no: 533 ve devamı)

Görüldüğü gibi İmam Ahmed Allah hakkında sesi kati olarak isbat etmiş hatta bu görüşü ortaya atanların Allahın kelamını kökten inkar eden zındıklar olduğunu dile getirmiştir. Zira açık nasslardan dolayı Allahın kelamını inkar etmek mümkün olmayınca bu kimseler Allah harf ve sesle konuşmamıştır diyerek aslında Allahın konuşma sıfatı olmadığı görüşü ile aynı anlama gelen sözler sarfetmişlerdir. Harf ve ses olmadan bir konuşma imkansız olduğu için bunun manası Allah konuşmamıştır demek olur. Bu da Allah Musa ile bizzat konuşmadı, bilakis ağaçta sesi yarattı ve şereflendirme bakımından ağaçtaki kelamı kendisine izafe etti diyen Cehmiye ve Mutezile’nin sözü ile aynı kapıya çıkar. Bu fırkalar ise alimlerin ittifakıyla küfür ve dalaletle itham edilmiştir.
İmam Berbehari (v. 329) de aynı şekilde sesi inkar etmenin küfür olduğunu söyleyenlerdendir. Kendi zamanında Hanbelilerin şeyhi olan bu alim ise “Şerh’us Sunne” adlı eserinde şöyle demektedir:

والإيمان بأن الله تبارك وتعالى هو الذي كلم موسى بن عمران يوم الطور، وموسى يسمع من الله الكلام بصوت وقع في مسامعه منه لا من غيره، فمن قال غير هذا، فقد كفر بالله العظيم

"Tur Günü, Musa ibni İmran (aleyhi selam) ile konuşanın Allah olduğuna, Musa’nın Allah’tan sadır olan kelamı, işitebileceği bir mesafede –başkasından değil Ondan gelen- bir ses olarak işittiğine, iman (etmek gerekir). Her kim bundan gayrısını söylerse Azim olan Allah'ı inkar etmiştir." (Şerh’us Sunne, sf 90)

Alimlerin konuyla alakalı sözleri geneldir. Harf ve sesin mahluk olduğunu söyleyen Eşariler olsun başkaları olsun herkesi kapsar.

Şafii alimlerinden Ebu Hamid el-İsferayini (v. 406) ‘nin harflerle alakalı bir sözünü ise Ebu’l Hasen el-Kerci şöyle nakletmektedir:

وكل حرف منه - كالباء والتاء - كله كلام الله غير مخلوق، ومن قال (مخلوق) فهو كافر، عليه لعائن الله والملائكة والناس أجمعين

“Kuran’ın her bir harfi –ba ve ta gibi- ondandır, hepsi Allahın kelamıdır, mahluk değildir. Kim mahluk derse kafirdir. Allahın, meleklerinin ve bütün insanların lanetleri onun üzerine olsun.” (Nakleden, İbn Teymiye, Der’u Tearuz’il Akli ve’n Nakl, 2/96-97)

Bu zat, Şafiilerin imamlarındandır –öyle ki İbn Kesir’in Tabakat’uş Şafiiyyin adlı eserinde (sf 345 vd) belirttiği üzere “Üçüncü Şafii” lakabını almış ve de İbn’us Salah her 100 senede bir ortaya çıkarak dini yenileyecek olan müceddidleri sayarken 1. Asra Ömer bin Abdilaziz, 2. Asra Şafii, 3. Asra –yukarda zikri geçen- İbn Surayc ve de 4. Asra ise İsferayini isimlerini uygun görmüştür. Kerci (rh.a) onun Eşarileri yeren başka birçok sözünü nakletmiştir.

Böylece sünnet ve hadis ehli imamların harf ve sesleri Allahın kelamına ait görmeyen, bunları mahluk olarak gören kimseleri tekfir ettikleri ortaya çıkmaktadır. Ancak bunlar, mutlak tekfir kapsamında sözler olup muayyen şahıslara indirgendiğinde hüccet ikamesi ve tekfirin şartlarının oluşup engellerinin kaldırılmasını gerektirebilir. Esasında Eşarilerin Ehli sünnete bakışı da bu şekildedir. Onlar hadis ehlinin kelam meselesi ve sair konulardaki görüşlerini teşbih ve tecsim olarak nitelerler, hatta bazen bunları küfür ve şirkle eşdeğer tuttukları olur lakin –içlerindeki şazz bazı görüşler müstesna- muayyen şahısları bundan dolayı tekfir etmezler. Biz Eşari imamların mücessime saydıkları fırkalarla alakalı görüşlerini daha önce nakletmiştik oraya müracaat edilebilir. http://tavhid.org/tr/forum/index.php?topic=898.0 Bu adresteki nakiller Allahu Teala’nın harf ve sesle konuştuğunu söyleyenler hakkında da geçerlidir. Eşarilerden aklı başında olanlar Allah tıpkı bizim harf ve sesle konuştuğumuz gibi konuşur demedikçe sırf harf ve sesten dolayı kimseyi tekfir etmezler. Zira bütün bunlar hafi yani kapalı meselelerdendir, bu tip konularda açık hüccetleri inkar etmedikçe kimse tekfir edilemez, bu meseleleri inkar edenler dinin zaruri esaslarını inkar edenler gibi değerlendirilemez. Ancak açıkça nassları reddedenler veya alenen teşbih görüşünü savunanlar müstesna. Bu teşbih görüşünü de zaten İslama bağlılık iddia eden aklı başında hiçbir kimse söylemez. Vallahu a’lem.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1745
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
"Kur'an mahluktur" sözü ne anlama gelmektedir?

Alıntı
Bismillahirrahmanirrahim,

Kuran'ın "mahluk" olduğu inancı, Kuran'ın "tahrif" olduğu inancıyla hüküm açısından aynımıdır?

Kuran'ın "mahluk" olduğunu söyleyenler tam olarak neyi kast ediyorlar?

Bismillahirrahmanirrahim,

Kuran’ın mahluk yani yaratılmış olduğu inancı Kuranın tahrif olduğu inancıyla hüküm olarak aynı değildir. Kuranın tahrif olduğunu iddia etmek sarih küfürdür, yaratılmış olduğu sözü de küfürdür ancak bunun küfrü birincisi kadar açık değildir. Bunun delili sizin Kuran mahluktur ne demek şeklinde sormanız fakat Kuran tahrif edilmiştir ne demek diye sormamanızdır. Tabi bunu anlamanız için misal olarak veriyorum. Yani demek istediğim şudur ki Kuran mahluktur sözünün ne anlama geldiği gerek bu sözü söyleyen, gerekse söylemeyen birçok kişi nezdinde kapalı olan ve kendisiyle bir çok şey kasdedilebilecek olan ihtimalli bir söz iken Kuranın tahrif olduğunu yani elimizdeki Kuranın en azından bir kısmının Allah kelamı olmadığını veya Kuranın hiçbir şekilde Allah kelamı olmadığını, Nebi sav veya başkaları tarafından haşa uydurulduğunu iddia eden kişilerin sözünün manası ise gayet açıktır, bunun Kuranı inkar ve şeriatı iptal manasına geldiği de açıktır. Kuran mahluktur sözü ise ancak dolaylı olarak bu neticeyi verir, yoksa bunu söyleyenlerin bir çoğunun en azından görünüşte böyle bir maksadı yoktur. Kuran yaratılmıştır diyenler şunu diyorlar: Allah her şeyin yaratıcısıdır, Kuran da bir “şey”dir dolayısıyla Kuran da yaratılmıştır. Hatta onlar Kuran ezelidir dediğimiz için bizi teaddud-u kudema yani birden fazla kadim, ezeli varlık kabul etmekle dolayısıyla şirkle itham ediyorlar. Biz ise Kuranın Allahın kelamı yani sözü olduğunu, Allahın kelamının ise Onun bir sıfatı olduğunu, Allahın sıfatlarının da tıpkı zatı gibi Onda ezelden mevcut olduğunu, mahluk olan bir şeyin Onun zatı ve sıfatları arasına dahil olmayacağını söylüyoruz ve bundan dolayı Kuran mahluk değildir, Allahın ezeli kelamıdır diyoruz. Mutezile ise zaten kelam yani konuşma sıfatının mahlukların özelliklerinden olduğu iddiasıyla Allahın kelam diye bir sıfatı olmadığını iddia ediyor, onların iddiasına göre Allah Kuranı ve diğer kitapları sonradan yaratmıştır. Bunlara kelamullah denmesi ise iddialarına göre izafeti teşrifiyedir yani şereflendirme babından kelam Allaha nisbet edilmiştir. Tabi bu şekilde Kuranın hakikatte Allah kelamı olmadığı hatta Cebrailin veya Nebi sav’in sözü olduğu neticesi ortaya çıkıyor. Yani sözün neticesi Kuran’ı Allah değil Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kendisi söyledi diyen kafirlerle aynı kapıya çıkıyor. Lakin Mutezile sözlerinin lazımı olan bu neticeyi kabul etmiyorlar. Bundan dolayı Kuran yaratılmıştır sözü bu tür küfürleri ihtiva eden bir söz olsa da sözün lazımını kabul etmediklerinden dolayı tekfir edilmiyorlar. Meselenin başka tafsilatı olsa da özet olarak böyledir. Vallahu alem.


 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
2923 Gösterim
Son İleti 08.06.2015, 10:02
Gönderen: İbn Umer
0 Yanıt
1595 Gösterim
Son İleti 09.06.2015, 17:36
Gönderen: İbn Teymiyye
0 Yanıt
1921 Gösterim
Son İleti 11.06.2015, 00:50
Gönderen: İbn Teymiyye
1 Yanıt
3426 Gösterim
Son İleti 22.10.2017, 16:22
Gönderen: Uhey
0 Yanıt
1195 Gösterim
Son İleti 11.11.2015, 12:00
Gönderen: İbn Teymiyye