Tavhid

Gönderen Konu: EBU UBEYDE’NİN MUHAKEME KONUSUNDA YAPTIĞI TEDLİS VE HİLELERİN İZAHI  (Okunma sayısı 6185 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1743
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
"EBU UBEYDE"NİN "TAĞUTA MUHAKEME" KONUSU İLE İLGİLİ KENDİSİNE SORULAN SORU VE KENDİSİNİN VERDİĞİ CEVAP

Ebu Ubeyde'nin Mahkeme Konusunda Yaptığı Tedlis ve Hilelerin İzahı

Ebu Ubeyde’nin Zikrettiği Nakiller

1. Nakil: Abdullah bin Muhammed bin Abdilvehhab’ın Sözü:

2. Nakil: Şeyh Abdullatif’in Sözü

3. Nakil: Şeyh Muhammed bin Abdulvehhab’ın “Nevakiz’ul İslam”daki Sözü

4. Nakil: Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab’ın torunu Süleyman İbnu Abdillah’ın Kitab’ut Tevhid’e Yazmış Olduğu Şerhte Nisa: 60 Ayetiyle Alakalı Bölümde Geçen Sözü

5. Nakil: Kasımi’nin Mehasin’ut Tevil Adlı Tefsirinde Geçen Bazı İbareler

Alimlerin Nisa: 65 Ayetiyle Alakalı Yaptıkları Açıklamalar

6. Nakil: İbn Hazm'ın Nisa: 65 Ayetiyle Alakalı Sözü


7. Nakil: İbn Kayyım’ın Medaric’us Salikin’de Geçen Sözü

Netice



"EBU UBEYDE"NİN "TAĞUTA MUHAKEME" KONUSU İLE İLGİLİ KENDİSİNE SORULAN SORU VE KENDİSİNİN VERDİĞİ CEVAP:


Soru:

Esselamu aleykum ve rahmetullah degerli hocam, Bu konuda cok soru/cevap aldiginizi ve yazi yazdiginizi biliyorum, fakat benim kafamdaki karisikliklari giderebilmis degilim. Allah rizasi icin assagidaki problemimi fitne icin sorulan bir soru olarak gormeyiniz. Simdi, size gore tagutun mahkemesine gidip dava acmak HER senaryoda kisiyi dinden cikarir. Siz ise bazi durumlarda tagutun mahkemesinde dava acan bir muvahhidi tekfir etmeyen bazi cihad alimlerini ve Ebu Hanzala gibi davetcileri tekfir etmiyorsunuz. Halbuki soz konusu kisiler, nuzul sebebi yuzunden ve ayetin siyaki ve sibaki yuzunden ortada buyuk kufur olmasi icin bir tercih yapilmasi sonucuna variyorlar. Dolayisiyla sirf hakkini almak icin dava acanin seriat secenegi olmadigi icin ayete dahil olmadigini, imaninin zandan ibaret olmadigini soyluyorlar. Bazilari buna malin ikraha dahil olabilme ihtimalini katsa da, genel olarak zaten o sartlarda yapilan amelin kendisini buyuk kufur olarak gormuyorlar. Mesela sizin Ebu Muhammed el Makdisi ve Ebu Hanzala hocayi (Allah onu esaretten kurtarsin) bu husus uzerinde tekfir etmeyisinizin sebebi nedir? Cogu asirilar onlari kolaylikla tekfir ediyor bu husustan dolayi. Tekfir etmeniz gerektigini soylemiyorum, ama eger bu mahkemelerde dava acmayi mutlak olarak Allahtan baskasina ibadet olarak goruyorsaniz , ve Allahin kitabinda sirk-tevhid konulari acik ise, bunu bu sekilde gormeyenlerin, buna bir takim (size gore batil) sartlar getirenlerin, hangi sebeple sizinle ayni dinden oldugunu dusunuyorsunuz? Bu mesru bir ihtiliaf midir ki? Oyle ise neden mesrudur? Nitekim namazin terki gibi furu olan bir konu degil aksine usulden bir konudur, Soz konusu kisiler bunun muhakeme sayilmadigini ve tekfir sebebi olmamakla beraber yasak ve her halukarda ibrahimin milletine yakismadigini soyluyorlar. Yine bazilari diyor ki: tercih soz konusu ise sirktir, dinden cikarir, ama muslumanin baska secenegi yoksa, hakkini almak icin dava acmak caizdir, gunah bile degildir, cunku tercih yoktur. Bunlara ne demeli? Bunu sizi elestirmek icin sormuyorum Allah sahittir. Bu konuda acikliga cok ihtiyacim var. Eger muhakeme de tekfir konusunda bu detailara girip muhakeme olayinin ve kullanilan ayetlerin ozunu ve gercegini daha detaylica aciklarsaniz, cogu insanin seytanin bu konudaki saptirmalarindan kurtulacagini umuyorum. Allah ecrinizi arttirsin.




Cevap;

Aleykumselam ve rahmetullahi ve berekatuhu sevgili kardeşim; İyi niyetine ve kastına sarf ettiğin kelimeler sebebi ile inandık. Soru soran kimsenin kastı ve iradesi bizim ona cevap vermemiz için gereklidir. Eğer kastı temiz ise cevap vermek gerekir. Yoksa kasıtlı sorulara cevap vermek sorunu çözmez aksine daha başka sorunlara kapılar açar. Bunun delili Buhari ve Müslim’in rivayet ettiği Aişe hadisidir. Kadının biri Aişe’ye geldi ve sordu; ‘ Biz hayızlı iken oruçlarımızı kaza ediyoruz da neden namazlarımızı kaza etmiyoruz?’ Bunun üzerine Aişe ona cevap vermek yerine dedi ki; “ Sen harici misin?” Çünkü İslam’da bu görüşü ilk hariciler ortaya atmıştır. Kadın namazlarını da kaza eder demişlerdir. Aişe’nin bu sorusu üzerine kadın öğrenmek istediğini beyan edince Aişe ona yine tam olarak delil ile değil sadece doğru anlayışla ve sonuçla cevap vererek “ Biz Nebi sallahu aleyhi ve selem döneminde hayız olurduk oda bize böyle emrederdi” diyerek gereksiz ve yersiz sorgulamanın aslında kötülüğüne işaret etmiştir. Aişe radıyllahu anha dilese idi deliller ile izah edebilirdi. Ama bu sorgulamanın teslimiyete zarar verdiğini düşünmüş olacak ki onu teslimiyete çağırarak böyle olurdu da biz bize emredileni yapardık ve sormadık demeye getirmiştir. Dolayısı ile soru soran anlamak ister ise ona cevap verilir.

Biz bu hakikati öğrendiğimizden dolayı çok zaman soru soran kimseler art niyetli oldukları için bazı konulara cevap vermedik ancak onlar bunu bizim cahilliğimiz zannettiler. Oysaki cahil olan asıl kendileridir. Bu önemli hatırlatmalardan sonra birçok kere kardeşlerime beyan ettiğim gibi küfür çeşit çeşittir. Ondan bazıları vardır ki bir şeyin küfür olması hakkında ihtilaf edilmez o güneş kadar açıktır ve onun usulculer yanındaki ismi ise kati küfürdür. Öylesi vardır ki onun hakkında ihtilaf edilmiştir. Eğer biz buna bir sınır ve ölçü getirmez isek o zaman bidatçılar gibi batıl sonuçlara çıkarız.

Öncelikle Türkiye’de bunu ilk dillendiren ve ilk delillendiren olarak Allah’ın fazlı ile diyorum ki; Muhakeme ibadet çeşitlerinden bir çeşittir. Tıpkı itaat, secde, tevekkül, sevmek ve korkmak gibidir. Ancak bütün kardeşlerimin bilmesi gerekir ki her secde, her itaat ve her tevekkül ibadet olmaz. Bunun Allah’ın ve resulünün belirlediği sınırları vardır ki o sınırlar ile ibadet olur ya da ibadet olmaktan çıkar. Bu meseleyi anlamanız için ibadetin sınırı üzerinde şimdi inşallah örnekler ile duracağız inşallah.

Önce itaat…

İtaat eden kimse itaat ettiği şey eğer mutlak olarak kati bir şekilde şeriatın küfür dediği bir şey ise bu konuda Allah’tan başkasına itaat eden kimse itikadı ne olursa olsun bu itaati ile o kimseye ibadet etmiş olur. Bunun küfür olduğunda akıl ve iman sahibi iki kişi ihtilaf etmemiştir. Bu birinci şekilde itaattir.

İtaat eden kimse eğer Allah’tan başkasına yaptığı itaatinde haram bir şey işliyorsa ve bu haramın da helal olduğuna itikat ediyorsa bu itaatin ibadet olduğunda da akıl ve iman sahibi iki kişi ihtilaf etmez. Bu da ikinci şekilde itaattir.

İtaat eden kimse eğer Allah’tan başkasına yaptığı itaatinde haram bir şey işliyorsa ve bu haramın da haram olduğuna itikat ediyorsa işte o zaman haram işlemiş olur ki buna haricilerden başkası küfür ve ibadet dememiştir. Bu da üçüncü şekil itaattir.

İtaat eden kimse Allah’tan başkasına yaptığı itaatinde mübah olan bir şeyde itaat ediyorsa bu itaat mübahtır. Bu da dördüncü şekilde itaattir.
Gelelim secdeye;

Eğer bir kimse Allah’tan başkasına ibadet kastı ile onu tazim ederek ve yücelterek ona secde ederse bunun secdesinin küfür ve ibadet olduğunda aklı başında iki kişi ihtilaf etmez. Bu birinci şekilde secdedir.

Eğer bir kimse Allah’tan başkasına onu selamlamak kastı ile secde eder ise tıpkı Âdem’e meleklerin secde etmesi ya da Yakup’un oğullarının Yakup’a secde etmesi gibi işte bu da bizim şeriatımızda haramdır. Bu da secdenin ikinci şeklidir.

Sevgi de ibadetin bir şeklidir. Nitekim onun da Şirk olanı, haram olanı ve mübah olanı vardır.

Tevekkül ibadetten bir çeşit iken onunda şirk olanı, haram olanı ve mübah olanı söz konusudur.

İbadetin hangi çeşidini ve şeklini ele alırsanız alın her birinde itikata veya kasta göre ya ibadet olmuştur ya da ibadet olmaktan çıkmıştır.

Şimdi itikat ve kasıt şartı getirilince ilim talebelerinin ve ilme yeni başlayan avam mukallitlerinden kafasında ilk uyanan şey bir şeye itikat kaydı getirildi mi Cehmiyye’ye muvafakat etmek ve cehmiyeler gibi küfür itikattır demektir zannediliyor. Şüphesiz ki bu şeytanın akıllara verdiği bir vesvesedir. Oysaki ehlisünnet vel cemaat birçok işin küfür olmasını itikata bağlamıştır. Takılan nazar boncuğu, muska vb şeylerin zatının zarar veya fayda verdiğine itikat edenin o şeye ibadet ettiğini icma ile söylemeleri gibi. Ya da şu bulut sebebi ile yağmur yağdı dediklerinde küçük şirk olduğunu ancak onun zatının yağmur yağdırdığını itikat ettikleri zaman büyük şirk işlediğini beyan etmeleri gibi. Ya da Arrafın veya kâhinin gaybı bildiğine itikat edenin ona ibadet ettiğini itikat etmeyenin ise küçük küfre bulaşan fasık olduğunu söylemeleri gibi. Buna benzer birçok küfür ve ibadet olması için ya da büyük şirk olması için itikat kaydı getirmiş oldukları birçok amel söz konusudur.

Peki, Sünnet sahiplerini itikat kaydında Cehmilerden ayıran şey nedir?

O da şudur ki Cehmiler küfrün sadece itikat olduğunu söylemiştir. Ehlisünnet ise küfrün iki kısım olduğunu bunun itikat küfrü ve ameli küfür olduğunu söylemiş ameli küfrü de ikiye ayırarak itikada göre büyük küfür itikada göre küçük küfür olduğunu beyan ettikleri iki alt başlığa ayırmıştır. Hariciler ise küfrün hem itikat olduğunu hem de diğer bütün ameli küfürlerin büyük küfür olduğunu beyan etmişlerdir. Allah subhanehu ve Teâlâ bu konuda ehlisünneti hariciler ile cehmilerin ortasında vasat ümmet kılmıştır.

Dolayısı ile mahkeme genel itibarı ile ibadettir ama şekilleri mevcuttur.

Birinci şekli; Tağutun hüküm vermesinin mübah olduğuna itikat ederek, bu ikisi arasında muhayyer olduğuna itikat ederek ya da tağutun hükmünün şeriatın hükmünden faziletli olduğuna inanarak giden bir kimsenin o tağuta ibadet ettiğinde akıl ve iman sahibi iki kişi ihtilaf etmemiştir.
İkinci şekli; tağutun hükmünün batıllığına itikat ederek ona muhakeme olanın hükmünde ise insanlar ikiye ayrılmışlardır. Buna haram diyenler ve küfür diyenlerdir.

Elhamdulillah bizim buna küfür dediğimizi sağır sultan bile duymuştur. Ancak sağır sultandan daha sağır kimseler vardır ki onların sağırlıklarının sebebi duymayan kulakları değil kulaklarında duymalarına engel olan ağırlıklardır; hala daha bizim sözlerimizden muhakemenin mübah olduğuna inandığımız gibi batıl bir sonucu çıkararak bize bile bile iftira etmeye devam etmişlerdir. Allah celle celaluhu bunlar hakkında şöyle söylemiştir; “Onların içindeki zalimler, sözü kendilerine söylenenden başka şekle soktular.”(Bakara 59) yine dedi ki; “Onlardan zulmedenler hemen sözü, kendilerine söylenenden başka şekle soktular.”(Araf 162)

Bu bizim âlimlerden özet olarak anladığımız şeydir. Âlimlerin sözlerini genel olarak nakletmek gerekir ise;

Muhakeme meselesi ile alakalı olarak ‘Durerus Seniyye’ isimli kitapta var olan fetvalar şunlardır;

“Allah’ın kitabından başkasına muhakeme olmak hakkında soruldu?

Cevaben dedi ki; Bu caiz değildir. Her kim helalliğine itikat ederse küfretmiş olur. İşte bu en büyük münkerlerdendir. Her Müslüman’a bunu işleyeni inkâr etmek vaciptir. İşte bu ilimden en az nasibi olanlara dahi kapalı değildir.”

“ Şeyh Abdullatif ibnu Abdurrahman’a soruldu; Bedevilerden etrafta var olanların babalarının ve dedelerinin örfleri ve adetleri ile hükmettikleri hakkında soruldu ve denildi ki; Küfür bunlara hüccet ikame edildikten sonra genellenir(ıtlak edilir) mi?

Cevaben dedi ki; Her kim öğretildikten sonra Allah’ın kitabı ve resulünün sünnetinden başkasına muhakeme olursa işte o kâfirdir. Allah dedi ki; “ Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmez ise işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.”  Yine dedi ki; “ Allah’ın dininden başkasını mı istiyorlar.”  Dedi ki; “ O sana ve senden önce indirilenlere iman ettiklerini iddia edenleri görmedin mi? İşte onlar tağuta muhakeme olmak istiyorlar. Oysaki onu red etmek ile emrolunmuşlardı. Şeytan onları apaçık bir sapıklık ile saptırmak istiyor.”  “ Biz her ümmete Allah’a kulluk edin ve tağuttan sakının diye bir peygamber göndermişizdir.”  Bu ve buna benzer manadaki ayetler çoktur.”

Yine bu kitapta İslam’ı Müslümanların icması ile bozan başlıca 10 unsur zikredilmiştir. Bu 10 unsurun zikredildiğinde şu ifadeler yer almaktadır;

“ Dört; Her kim itikat ederse kimin yolu Nebi sallahu aleyhi ve sellem’in yolundan daha kâmildir, ya da onun hükmünden başkasının hükmü daha güzeldir, tıpkı tağutların hükümlerini onun hükmünün önüne takdim edip faziletli sayanlar gibi; işte bu kişi de kâfirdir.”

Süleyman İbnu Abdullah dedi ki;

“ İşte bu münafıkların halleridir ki onlar işleri hakkında mazeretler beyan ederler. Nebi sallahu aleyhi ve sellem’in hükmüne muhalefeti veya kızgınlığı ortaya koyduklarını zannetmesinler diye böyle yaparlar. Münafıkların bu gizlediklerini açığa çıkaranların hali nasıldır. Öyle ki bu kişi zanneder ki anlaşmazlıklar sırasındaki bu şey Kitap ve sünnetin hükmüdür. Bu kişi ya kâfirdir ya da bidatçi bir sapıktır.”

İbn Hazm dedi ki; “ Allah Subhanehu ve Teala Nebiye muhakeme olmayı iman olarak isimlendirdi. Allah bunsuz imanın olmayacağından bahsetti. Bununla beraber hükmettiği şeyde hiçbir sıkıntının duyulmaması gerektiğini haber verdi. Şu sahihtir ki, iman amel, itikat ve sözdür. Tahkim ameldir. Ancak söz ile beraber olabilir. Kalpte hiçbir sıkıntının olmaması ise itikattır.”

“ Kadı İyad dedi ki; bu tağuta muhakemenin küfür gibi olması vaciptir. Muhammed sallahu aleyhi ve sellem’in hükmüne razı olmaması ise küfürdür. Buna bir çok yön delalet ediyor;

Birincisi; Allah dedi ki; ‘Onlar tağuta muhakeme olmak istiyorlar halbuki onu reddetmek ile emrolunmuşlardı’ Tağuta muhakemeyi ona iman kıldı. Şüphe yoktur ki tağuta iman Allah’a küfretmektir. Tıpkı tağutu inkar etmenin Allah’a iman olması gibidir.

İkincisi; Allah’ın şu sözü; ‘Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem tayin etmedikçe, sonra da verdiğin karara içlerinde hiçbir sıkıntı hissetmeden tam bir teslimiyet ile teslim olmadıkça iman etmiş olamazlar.’  İşte bu resulün hükmüne razı olmayanın tekfirinin nassıdır.
Hâkim dedi ki; delalet ediyor ki onun hükmüne razı olmayanlar kâfirdir. Ömer’in fiilinden varit olan ve münafığı öldürmesi delalet ediyor ki, onun kanı heder olmuştur ne kısas gerekir ne de diyet.

Burada bir furu daha vardır ki; şöyle denir; eğer iki kişi farzi bir işte ihtilaf ederse ve ikisinden biri müslümanların hükmüne çağırıyor ise, ikincisi de eğer bundan yüz çevirip sapık hâkime muhakeme talep ediyor ise bununla tekfir edilir. Çünkü burada küfrün şiarlarına rıza vardır.”

İbnul Kayyum dedi ki; “Nisa suresi 65. Ayetin tefsirinde dedi ki; “ Yemin etti ki aralarında çıkan anlaşmazlıklarda resulüne muhakeme olmadan iman etmiş olamazlar. Aynı şekilde nefislerindeki sıkıntıyı kaldırmadan ve öyle ki hükmüne tam teslim olmadıkça iman edemeyeceklerine yemin etti. İşte bu hükmüne razı olmanın hakikatidir. Muhakeme olmak İslam makamıdır. Sıkıntının kalmaması iman makamıdır. Tam teslimiyet ise ihsan makamıdır.”
Bu ve buna benzer birçok örnek mevcuttur. Ancak geri kalan uzun ve manalı izahı Mahkeme kitabımıza bırakıyoruz. Tafsilatlı bilgiyi orada inşallah elde edeceksiniz.(İnşallah)

Bu kadar sözden sonra anlamak isteyenlerin anlayacağını, anlamak istemeyen kimsenin de kafasına Tur dağını da kaldırsak anlamak istemeyeceğini bildiğimizi ve sözümüzü sadece fayda görmek isteyen kardeşlerimize ilettiğimizi beyan etmeyi kendimize bir borç biliriz.

Anlayana sivrisinek saz,  anlamayana davul zurna az…

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1743
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله المعين والصلاة والسلام على النبي الأمين وعلى آله وأصحابه والتابعين وبعد

EBU UBEYDE’NİN MAHKEME KONUSUNDA YAPTIĞI TEDLİS VE HİLELERİN İZAHI

Ebu Ubeyde isimli şahsın tağuta muhakeme konusunda bazı sesli ve yazılı anlatımları elimize ulaşmıştır. Biz esas itibariyle gerek ilmi kapasitesi, gerekse akidevi konulardaki muğlak ve çelişkili yaklaşımlarından ötürü bu çocuğu samimi bulmuyor ve de ciddiye de almıyoruz. Ancak öyle görünüyor ki bu çocuğun başarılı olduğu tek saha en açık meseleleri bile avamın nezdinde karma karışık gösterebilme ve açık batılları dahi –tabi ki cahillerin nezdinde- kamufle edebilme yeteneğidir. Bu sebeble mahkeme konusunda yaptığı bazı beyanlara müdahelede bulunmak istiyoruz. Ta ki her zamanki yaptığı laf kalpazanlıkları ile mevzuları karartarak meseleleri birbirinden ayırd edemeyen birtakım cahilleri saptırmasın.

Şimdi bu genç muhakeme ve savunma konusunda bir kaset neşretmiş. Fakat savunma konusunda ne diyor, neyi nasıl delil getiriyor? Yusuf (as)’a atılan zina iftirasıyla alakalı olarak bir şahidin şahidlik yapmasından bahseden ayeti zikrediyor, ardından müfessirlerin konuyla alakalı açıklamalarını naklediyor. Bazı müfessirlerin bu şahitliği hüküm vermek olarak tefsir ettiğini dile getiriyor. Mesela Taberi tefsirinde bu hususta şöyle demektedir:


وقيل: معنى قوله: (وشهد شاهد) : حكم حاكم.
19129 - حدثت بذلك عن الفراء، عن معلي بن هلال، عن أبي يحيى، عن مجاهد


“Bir şahit şahitlik etti” kavlinden maksadın “bir hakim hükmetti” olduğu söylenmiştir. Bu bana Ferra-Mualla bin Hilal-Ebu Yahya kanalıyla Mücahid’den nakledilmiştir.”

Maverdi de bu şahitlikten kasdın hüküm vermek olduğunu zikrettikten sonra bu şahidin veya hakimin vasfı hakkında dört kavil zikretmektedir:

1- Bu şahit kundaktaki bir çocuktur.
2- İnsan da cin de olmayan Allahın yarattıklarından bir yaratıktır.
3- Kadının ailesinden hikmet sahibi birisidir veya Kadının amcaoğludur.
4- Bizzat yırtılan gömleğin kendisidir.


Bu kavillerin tafsilatı için Kurtubi tefsirinden Yusuf: 26 ayetinin tefsirine müracaat edilebilir.

Burada bizim maksadımız meselenin tafsilatlı müzakeresi değildir ancak en azından usulen şu sorunun sorulması gerektiğine inanıyoruz: “Kadının ehlinden bir şahit şahitlik yaptı” (Yusuf: 26) ayetinin bazı alimler tarafından “Bir hakim hakimlik yaptı” olarak tefsir edilmesi tağuta muhakeme konusuna nasıl delil teşkil etmektedir? Başkalarına sürekli usulden kaideden dem vuran bu zevat hangi usulle bu ayetten tağutun mahkemesinde savunma yapılacağını çıkartmıştır? Bu kişi kendisini müçtehid statüsünde mi görmektedir? Eğer böyle görüyorsa ki –bu bir saçmalıktan öteye geçmez- her müçtehid (!) gibi bir konuya getirilen delilin delaletinin kat’i olması gerektiğini ve ihtimal vaki olduğunda istidlalin batıl olacağını bilmiş olması lazım. Sözkonusu ayette geçen şahidin beşikteki çocuk mu, yetişkin biri mi  hatta gömlek mi olduğu gibi bir çok görüş nakledilmektedir ve bu bahsettiği görüş konuyla alakalı bir çok kavilden sadece bir tanesidir. Bu zaten başlıbaşına bu delilin ihtimalli bir delil olduğunu ve ihtimal taşıyan bu delille hüküm verilemeyeceğini göstermektedir. Bu şahidin “Eğer gömlek önden yırtılmışsa, kadın doğru söylüyor Yusuf yalan söylüyor…” ilh sözüyle hüküm vermiş olduğu kabul edilse bile buradaki hükümden kasıd nasıl bir hükümdür? Örneğin Ahfeş Meani’l Kuran adlı eserinde bu şahsın “sulh” yaptığından bahsetmektedir. Sulh ise kadılıktan başka bir şeydir. Bu hususta açıklamalar daha önce geçmişti.

Ne ayette ne müfessirlerin kavillerinde buradaki meclisin –haşa- şirk hükümlerine dayalı olarak yapılan bir muhakeme meclisi olduğuna dair en ufak bir işaret var mıdır? Bu muasır cahillerden önce bu ayetle istidlal ederek tağutun mahkemesinde savunma yapılabileceğini ileri süren bir tane muteber alim gösterilebilir mi? Ayrıca buradaki hakimin vasfı nedir? Eğer bu hakim kundaktaki çocuk veya yırtılan gömlek ise bunlar nasıl tağut vasfını almaktadır? Kadının akrabası ise bu hükmü veya şahitliği bir arabulucu veya sulh yapan olarak değil de tağut sıfatıyla yaptığına dair en ufak bir delil gösterilebilir mi? Bütün bunlar sırf usul yönünden dahi bu istidlalin batıl olduğunu göstermektedir. İlyas da bunun farkında olacak ki her zamanki yöntemiyle sadece nakilleri avamın önüne atıp kaçmaktadır ve meselenin tahkikini yapmamaktadır. Hatta bu ayetin neye nasıl delil olduğunu dahi zikretmemektedir. Çünkü meseleyi ilmi açıdan tahkik ettiği zaman hiçbir şeye delil olmayacağı ortaya çıkacaktır. Ama maksat hakkı ortaya çıkarmak değil de Arapça bir takım kaviller zikrederek avamın gözünü boyamak olunca böyle şeyler yaşanabilmektedir.

Bu şahıs aynı kasetin başka bir yerinde muhakeme konusunda kendisine muhalif olanların fıkıh kitaplarında kaza yani kadılık, hüküm verme ile alakalı babları okumadıklarını iddia ediyor. Eğer iddia ettiği gibi muhalifleri kaza bablarını okumadıysa ve Ebu Ubeyde okuduysa o zaman o kaza bablarında muhaliflerinin vakıf olmadığı fakat kendisinin tesbit ettiği ve de tağuta muhakeme meselesine ışık tutan hangi inceliklerin (!) olduğunu anlatmak da kendisine düşer. Biz bugüne kadar Ebu Ubeyde’nin sesli ve yazılı dökümanlarında kaza bablarından naklettiği ve de bizim meselemize birebir ışık tutup onun iddialarını isbat edici nitelikte bir şey naklettiğine şahit olmadık. Eğer böyle bir şey varsa neden bugüne kadar nakletmemiş ve böylece insanları ilimden mahrum etmiştir!? Yoksa ortada aslında hiçbir şey olmadığı halde ömründe kaza babı diye bir şey görmemiş, bundan sonra da göreceği meçhul olan avamdan bir takım insanlara sanki meseleyle alakalı çok incelikler ve derin bilgiler olduğu izlenimini verip kendi batıllarını kabul ettirmek şeklinde bir ilizyon ve göz boyama mı sözkonusudur?

Ebu Ubeyde ünvanlı şahıs aynı göz boyama taktiğini muhakemeyle alakalı en son neşrettiği yazısında da uygulamaktadır. Kendisi tağuta muhakemeye küfür dediği ve muhakemenin ibadet olduğunu söylediği halde kendisi gibi düşünmeyen Ebu Hanzala, Makdisi gibi kişileri neden tekfir etmediği şeklindeki bir soruya verdiği cevabında yine muhatabını nakil yağmuruna tutmakta fakat meselenin özünü izah edecek hiçbir şey söylememektedir. İlk önce tağuta muhakemenin küfür mü haram mı olduğu hususunun alimler arasında ihtilaflı (!) olduğunu iddia ediyor ve kendisinin küfür görüşünü tercih ettiğini söylüyor. Bu ihtilaf iddiası batıl olmakla beraber Ebu Hanzala’nın durumuyla ne alakası vardır? Çünkü Ebu Hanzala tağuta muhakemenin haram olduğunu değil, darul harpte bizzat caiz olduğunu ileri sürmektedir. Darul İslamda ise küfür olacağını söylemektedir. Tağuta muhakemeyle alakalı onun haramlık noktasında bir görüşü bildiğimiz kadarıyla yoktur. Şu halde Ebu Ubeyde’nin önce tağuta muhakemeyle alakalı var olmayan bir ihtilaf icad edip sonra hocasının kavlini (!) bu yapay ihtilafta bile yeri olmadığı halde araya bir yere sıkıştırmaya çalışmasının samimiyetle ve hak arayıcılığıyla bağdaşır bir tarafı var mıdır?

Ayrıca tağuta muhakemeyi sevgi, tevekkül vb kavramlarla mukayese ediyor. Tevekkül de ibadettir ama Şirk olan tevekkül vardır, mübah olan tevekkül vardır aynı bunun gibi muhakemenin de şirk olan ve olmayan çeşitleri vardır gibi şeyler gevelemektedir. Sevgi, tevekkül, secde vb şeyleri muhakemeyle hangi illet benzerliğinden yola çıkarak kıyas etmektedir. Halbuki bunların hepsi birbirinden ayrı şeylerdir. Bunlar ne zaman Allaha has bir isim, sıfat ve fiil Allahtan başkasına verilerek yapılırsa o zaman şirk hükmünü alırlar. Tağuta muhakeme dediğimiz şey ise başlı başına tağuta hüküm yetkisi vermekten yani ibadetten ibarettir, bunda neye göre tafsilata gitmektedir veya gidenleri mazur görmektedir. Ondan sonra da alimlerden konuyla alakalı bir sürü nakil yapmaktadır. Avamdan olan birisi bu nakillerin neye delil getirildiğini çoğu zaman anlamaz, sadece bu kadar nakli bir arada görünce ürker ve konunun çok derin (!) bir konu olduğu ve böyle çok tafsilat isteyen bir meseleden ötürü tekfir olmayacağı kanaatine varır. Ama aklı başında birisi çıkıp da sen bu kadar nakli neye nasıl delil getirdin deyip meselenin ayrıntılı tahkikini sorduğu zaman en azından akıl sahipleri nezdinde bu tip deccaller tuzun suda erimesi gibi erirler Allahın izniyle. Eğer bu şahsın da gayesi diğer meslektaşları gibi gözbağcılık, illüzyonistlik değil de hakkı ortaya çıkarmaksa şu halde ona düşen böyle laf kalabalığı yapıp avamı aldatmak değil, bilakis meseleyi ilmi bir şekilde enine boyuna tahkik edip gerçeği ortaya çıkarmaktır. Aksi takdirde başkalarına takmış olduğu Firavunun sihirbazı lakabını bizzat kendisi hak etmiş olur. Vallahu a’lem.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1743
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Ebu Ubeyde’nin Zikrettiği Nakiller:

Ebu Ubeyde yukarda alıntı yaptığımız risalesinde konuyla alakalı temel tezini şu şekilde özetlemektedir:

“…Dolayısı ile mahkeme genel itibarı ile ibadettir ama şekilleri mevcuttur.
Birinci şekli; Tağutun hüküm vermesinin mübah olduğuna itikat ederek, bu ikisi arasında muhayyer olduğuna itikat ederek ya da tağutun hükmünün şeriatın hükmünden faziletli olduğuna inanarak giden bir kimsenin o tağuta ibadet ettiğinde akıl ve iman sahibi iki kişi ihtilaf etmemiştir.
İkinci şekli; tağutun hükmünün batıllığına itikat ederek ona muhakeme olanın hükmünde ise insanlar ikiye ayrılmışlardır. Buna haram diyenler ve küfür diyenlerdir. Elhamdulillah bizim buna küfür dediğimizi sağır sultan bile duymuştur.”


Bu iddiaya göre tağuta muhakeme olmanın hükmü, tıpkı namazın terkinin hükmü gibi ihtilaflı bir meseledir. Namazın farziyetini inkar ederek terk edenin küfründe icma olduğu gibi; tağuta muhakemeyi güzel görerek, helal sayarak yapan kimsenin küfründe icma vardır. Fakat güzel bulmadan yapan kimsenin küfründe alimler arasında ittifak yoktur; kimi alim buna haram derken kimisi de küfür demiştir. Ebu Ubeyde ise bu ihtilaflı (!) meselede küfür diyen kanatta yer almaktadır! Ebu Ubeyde’nin temel iddiası budur. Bu nakilleri de bu iddiaya mesnet olarak getirmektedir. Biz bu nakiller üzerinde tek tek durarak hiç birisinin bu iddiaya dayanak teşkil etmeyeceğini ve tağuta muhakemenin, beşeri kanunlara başvurmanın icma ile küfür olduğunu delilleriyle ortaya koyacağız inşallah.

Nakillerin değerlendirmesine geçmeden önce şunu belirtmek istiyoruz ki Ebu Ubeyde’nin ileri sürdüğü şekilde tağuta muhakemenin küfür mü haram mı olduğu noktasında ihtilaf olduğu iddiası veya tağuta muhakemenin küfür oluşunun istihlal yani helal saymaya bağlı olduğu görüşü alimlerden herhangi bir dayanağı olmayan ve sadece günümüzde Muasır Mürcie de diyebileceğimiz Suud Selefisi bazı çevrelerde savunulan bir düşüncedir. Esasında bu iddia, beşeri kanunlarla hükmetmenin küçük küfür olduğu iddiasının uzantısı ve lazımıdır. Çünkü daha önce de çeşitli vesilelerle vurguladığımız gibi kanunları icad etmek (teşri), bu icad edilen kanunlarla hükmetmek ve de bu kanunlara muhakeme olmak; başka bir ifadeyle yasama, yürütme ve yargı ve de bunlara rıza gösterme anlamına gelen muhakeme hepsi birbiriyle bağlantılıdır. Bunlar arasında ancak ilimden nasibi olmayanlar ayrım yapar. Kanun koyma yani teşri’nin hükmü ne ise bu teşriye muhakeme olmanın hükmü de aynıdır. Zira küfre rıza küfürdür. Bundan dolayı Suud Selefilerinden bir çoğu İslama muhalif kanunlar çıkartıp teşri yapmayı küçük küfür yani haram olarak gördüklerinden dolayı bu batıl şeriata muhakeme olmayı da haram görürler. Suudi Arabistan’daki aşırı Mürcie’den Abdulaziz Reyyis, Bender bin Nayif el Uteybi vb bunu açıkça belirtmişler ve İbn Kesir’den naklettiğimiz Tatar yesakı ile alakalı icmaya olmadık teviller getirmişlerdir. Türkiye’de de Ebu Zerka, Ebu Muaz gibileri bunun Ehli sünnetin görüşü olduğunu iddia ederler. Abdulaziz er-Racihi gibileri de bu meselenin ihtilaflı olduğunu ileri sürmektedir.  Ebu Ubeyde de aynı şekilde muhakeme konusunun ihtilaflı olduğunu ileri sürmektedir. Görüldüğü gibi o, bu hususta “Suud Firavunlarının Sihirbazları” dediği kişilerle benzeşmiştir. Onun sözünün lazımı bizzat kanunları çıkartan ve bu kanunlarla yöneten idarecilerin de tekfirinin ihtilaflı olmasını gerektirmektedir. Biz her ne kadar insanları mezheplerinin lazımıyla yargılamasak da Ebu Ubeyde’nin bu husustaki kanaatini merak etmiyor değiliz. (Gerçi Ebu Ubeyde'nin mahkeme konusu ihtilaflıdır şeklindeki mezhebinin kendisi de lazımı da küfürdür ama bu usulu teşri meselesine tatbik edip etmemesi Ebu Ubeyde'nin kendi içinde ne kadar tutarlı olduğunu gösterecektir.) Fakat her halükarda Cehmiye’ye ait bir görüşü Ehli sünnetin iki görüşünden birisi olarak lanse etmesi büyük bir faciadır. Çünkü – her ne kadar Ebu Ubeyde bunu kati bir küfür kabul etmese de- burada tıpkı Cehmiye’nin yaptığı gibi küfür ameli işleyenin tekfiri için itikad şartı getirilmektedir. Zira Tevrat, İncil gibi neshedilmiş bir şeriata ya da Yesak veya günümüzdeki yasalar gibi beşeri şeriatlara muhakeme olmak kişinin İslam şeriatından çıkıp başka bir dine bağlandığını gösteren bir küfür amelidir. Bu küfür ameline ancak Cehmiye zihniyetindeki birisi istihlal ve itikad şartı getirir. Bu meselenin dinin aslını bozan bir kati bir küfür ameli olduğunu kavramayan kişi akideden hiçbir şey bilmiyor demektir.

Ebu Ubeyde ilgili yazıda aşağıda göreceğiniz nakilleri sıralamaktadır. Biz kaynak vermeden sadece tercümelerini naklettiği bu nakilleri orijinal metinleri ve kaynaklarıyla beraber buraya iktibas edeceğiz ve ondan sonra tek tek nakillerin tahkikini yapacağız, nakillerin tercümelerinde gerekli düzeltmeleri yapacağız, zira bu şahsın yaptığı tercümelerde birçok hata olabilmektedir.

1. Nakil: Abdullah bin Muhammed bin Abdilvehhab’ın sözü:


وسئل: هل يجوز التحاكم إلى غير كتاب الله؟
فأجاب: لا يجوز ذلك، ومن اعتقد حله فقد كفر، وهو من أعظم المنكرات، ويجب
على كل مسلم الإنكار على من فعل ذلك؛ ولا يستريب في هذا من له أدنى علم


“Allah’ın kitabından başkasına muhakeme olmak hakkında soruldu?

(Muhammed bin Abdulvehhab’ın oğlu Abdullah) Cevaben dedi ki; Bu caiz değildir. Her kim helalliğine itikat ederse küfretmiş olur. İşte bu en büyük münkerlerdendir. Her Müslüman’a bunu işleyeni inkâr etmek vaciptir. İşte bu ilimden en az nasibi olanlara dahi kapalı değildir.”
(Ed Durerus Seniyye 10/ 252)

Ebu Ubeyde bunu muhtemelen bu alimin tağuta muhakemeyi haram gördüğüne delil olarak zikretmektedir. Halbuki alim burada Kitap ve (Sünnetten yüz çevirmenin ve ihtilaflarda bu iki kaynağa müracaat etmemenin genel hükmünü beyan etmektedir. Bir çok müslüman tanırız ki hevasına tabi olmaktadır, meseleleri hevasına götürmektedir, kendi reyiyle hüküm vermektedir; bazıları da mezhep taassubuna kapılmış ve kendi mezhebine aykırı açık nassları gördüğü halde bir açıklaması vardır düşüncesiyle kendi mezhebine bağlanmaya devam etmektedir ilh… Bütün bunların genel hükmü haramdır. Fakat bizim üzerinde tartıştığımız mesele ise hususi muayyen bir meseledir ve kapalılığı olmayan bir mevzudur. O da Muhammed (as)’ın şeriatından başka bir şeriatı hakem tayin etmektir ki alimler bunun küfür oluşunda icma etmişler ve asla istihlal veya inkar şartı aramamışlardır. İlyas bu kadar naklin arasında İbn Kesir (ra)’ın şu kavlini neden zikretmemiştir:



فَمَنْ تَرَكَ الشَّرْعَ الْمُحْكَمَ الْمُنَزَّلَ عَلَى مُحَمَّدِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ خَاتَمِ الْأَنْبِيَاءِ، وَتَحَاكَمَ إِلَى غَيْرِهِ مِنَ الشَّرَائِعِ الْمَنْسُوخَةِ كَفَرَ، فَكَيْفَ بِمَنْ تَحَاكَمَ إِلَى " الْيَاسَاقِ " وَقَدَّمَهَا عَلَيْهِ؟ مَنْ فَعَلَ ذَلِكَ كَفَرَ بِإِجْمَاعِ الْمُسْلِمِينَ. قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: {أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللَّهِ حُكْمًا لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ} [المائدة: 50] " الْمَائِدَةِ:
". وَقَالَ تَعَالَى: {فَلَا وَرَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لَا يَجِدُوا فِي أَنْفُسِهِمْ حَرَجًا مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيمًا} [النساء: 65
]

“Son peygamber Muhammed b. Abdullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) indirilen muhkem şeriatı terk edip neshedilmiş, başka şeriatlere muhakeme olan kimse kafir olduğuna göre Cengizhan'ın yasalarına muhakeme olan kimse nasıl kâfir olmasın?! Böyle yapan bir kimse Müslümanların icmaıyla kâfir olur. Zira yüce Allah buyurmuştur ki:
«Cahiliye devri hükmünü mü istiyorlar? Yakînen bilen bir millet için Allah'tan daha iyi hüküm veren kim vardır?» (el-Mâide, 50).
«Hayır; Rabbine and olsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip, sonra senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe inanmış olmazlar.» (en-Nisâ; 65).
Yüce Allah doğru söylemiştir.”
(İbn Kesîr, El Bıdaye Ve'n-Nihaye, 13/139, Dar'u İhya'it Turas'il Arabi, 1408/1988 türkçesi için bkz. El-Bidaye ve'n Nihaye, Çağrı Yayınları: 13/244)

Açıkça görüldüğü üzere Tatarların Yesakı gibi ve dolayısıyla günümüzdeki gibi beşeri kanunlara mahkeme olan kimselerin küfründe icma vardır. Çünkü burada Allahtan başkasının hükmünü ve şeriatını kabul etme sözkonusudur. Bu ise şirktir. Burada nasıl bir tafsilat olabilir?  Kendisinde bunlardan farklı bir ilim olduğunu iddia eden kişi gücü yetiyorsa o delilleri çürütsün. Alimlerin bahsettikleri ise bundan farklı suretlerdir. Mesela hevasına tabi olarak yönetimi altındaki insanlara haksızlık yapan, adam kayırma vs fiilleri yapan bir müslüman yönetici bir nevi –haddini aşan manasında- tağut olmuş sayılır. Onun verdiği bu haksız hükümlere rıza gösterenler de bir nevi tağuta muhakeme olmuşturlar. Ancak bu hakiki anlamda bir tağuta muhakeme değildir.

Ehli sünnetin gözbebeği imamlardan birisi olan Ebu Ubeyd Kasım bin Sellam (rh.a) “Kitab’ul İman” adlı eserinde şöyle demektedir:


مِنْ سُنَنِ الْكُفَّارِ الْحُكْمَ بِغَيْرِ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ، أَلَا تَسْمَعُ قَوْلَهُ: {أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ} [المائدة:50] .
تَأْوِيلُهُ عِنْدَ أَهْلِ التَّفْسِيرِ أَنَّ مَن حَكَمَ بِغَيْرِ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ وَهُوَ عَلَى مِلَّةِ الْإِسْلَامِ كَانَ بِذَلِكَ الْحُكْمِ كَأَهْلِ الْجَاهِلِيَّةِ, إِنَّمَا هُوَ أَنَّ أَهْلَ الْجَاهِلِيَّةِ كَذَلِكَ كَانُوا يَحْكُمُونَ. وَهَكَذَا قَوْلُهُ: "ثَلَاثَةٌ مِنْ أَمْرِ الْجَاهِلِيَّةِ الطَّعْنُ فِي الْأَنْسَابِ والنياحة والأنواء



“Allahın indirdiğinden başkasıyla hükmetmek kafirlerin adetlerindendir. Allahu teala’nın şu kavlini duymaz mısın? “Onlar cahiliye hükmünü mü arıyorlar” (Maide: 50) Bu ayetin tefsir ehli nezdindeki açıklaması şudur: Allahın indirdiğinden başkası ile hükmeden kişi İslam milleti üzere olsa dahi bu verdiği hükümden dolayı cahiliye ehli gibi olmuş olur. Çünkü cahiliye ehli böyle hüküm verirlerdi. Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’in “Şu üç haslet cahiliye işlerindendir: Soya dil uzatmak, ölünün arkasından feryat etmek ve yıldızlar (vesilesiyle yağmur yağdığına inanmak)” (Ebu Ubeyd, Kitab’ul İman, sf 90)

Biz daha önceden Maide: 44 ayetiyle alakalı alimlerin açıklamalarını nakletmiş ve nefsine uyarak Allahın hükmünden başkasıyla hükmeden hakimin kafir olmadığı hususunda Ehli sünnetin icma ettiğini nakletmiştik. Beşeri kanunlarla hükmeden hakim ise İslam şeriatını terk edip başka bir şeriata bağlandığı için icma ile kafirdir. Bu ikisi arasındaki farkı ayırd edemeyenler elbetteki muhakeme meselesini de anlamazlar. Çünkü muhakeme konusu da böyledir. Nefsine uyarak Allahın indirdiğiyle hükmetmeyen İslam kadısı nasıl kafir olmuyorsa, yine nefsine uyarak bu kadının verdiği batıl hükme razı olan hatta rüşvet vb yollarla onu batıl hüküm vermeye teşvik eden kişi de aynı şekilde kafir değil, günahkardır. Gerek hükmeden gerek hükmedilen kişi “cahiliye hükmünü mü istiyorlar” ayetinin muhatabı olmuş olsa da bu hakiki anlamdaki bir cahiliye hükmüne tabi oluş değildir, ancak ona benzemektedir. Bu kimselere tağuta muhakeme olmuşlardır da denebilir ancak yine bu hakiki anlamda değildir, ancak bir açıdan tağuta muhakemeye benzemektedir. Bundan dolayı yine Necd davetine mensup alimlerden birisi olan Süleyman bin Sehman şöyle demiştir:


فانظر رمك الله إلى ما ذكره العلماء من أن الكفر نوعان كفر اعتقاد، وجحود وعناد فأما كفر الجحود والعناد فهو أن يكفر بما علم أن الرسول جاء به من عند الله جحوداً وعناداً من أسماء الرب وصفاته وأفعاله وأحكامه التي أصلها توحيده وعبادته وحده لا شريك له، وهذا مضاد للإيمان من كل وجه، وأما النوع الثاني فهو كفر عمل، وهو نوعان أياً كان: مخرج من الملة وغير مخرج منها، فأما النوع الأول فهو يضاد الإيمان كالسجود للصنم والاستهانة بالمصحف، وقتل النبي وسبه، والنوع الثاني كفر عمل لا يخرج من الملة كالحكم بغير ما أنزل الله وترك الصلاة، فهذا كفر عمل لا كفر اعتقاد، وكذله قوله: "لا ترجعوا بعدي كفاراً يضرب بعضكم رقاب بعض"، وقوله: "من أتى كاهناً فصدقه وأتى امرأة في دبرها فقد كفر بما أنزل الله على محمد -صلى الله عليه وسلم-" فهذا من الكفر العملي وليس كالسجود للصنم والاستهانة بالمصحف -رحمه الله-، لكن ينبغي وإن كان الكل يطلق عليه الكفر إلى آخر -رحمه الله-، لكن ينبغي أن يعلم أن من تحاكم إلى الطواغيت أو حكم بغير ما أنزل الله، واعتقد أن حكمهم أكمل وأحسن من حكم الله ورسوله، فهذا ملحق الكفر الاعتقادي المخرج عن الملة كما هو مذكور في نواقض الإسلام العشرة، وأما من لم يعتقد ذلك لكن تحاكم إلى الطاغوت وهو يعتقد أن حكمه باطل فهذا من الكفر العملي.


“Allah  sana  rahmet  etsin. Alimlerin nasıl  da  küfrü  iki  kısma ayırdıklarına bir bak. İtikat küfrü, yani inkar ve inat küfrüne gelince birinin  Resulün Allah katından getirdiğini bildiği Rabbinin  isim  ve sıfatlarına, fiillerini, ahkamını  -ki o ahkamın aslı  ona  hiçbir  şeyi  ortak koşmadan  ibadet etmektir-  işte bunları  inat ederek  inkar etmektir. İşte bu çeşit bir küfür her yönden imanı bozan bir unsurdur. İkinci kısma yani ameli küfre gelince; bu da dinden çıkaran ve dinden çıkarmayan olmak üzere ikiye ayrılır. Birinci çeşidi, puta secde etmek, mushafı küçümsemek ve Nebiyi öldürmek gibi ameli küfürlerdir. Bunlar dinden çıkartır. İkincisi ise dinden çıkarmaz. Bunlar da Allah’ın indirdiği ile hükmetmemek, namazı terk etmek gibi şeylerdir. Bu ameli küfürdür, itikadi küfür değildir. Nebi sallahu aleyhi ve sellem’in dediği gibi; “ Benden sonra birbirlerini boyunlarını vuran kafirlere dönmeyin.” “ Kim kahine gider veya hanımına arkasından yaklaşırsa Muhammed’e indirileni inkar etmiştir.” İşte bunlar ameli küfürlerdir kesinlikle puta secde etmek veya mushafı küçümsemek gibi ameli küfürler değillerdir. (İla ahir İbn Kayyım’dan alıntı burada sona ermiştir.) Ancak şuraya dikkat gerekir ki hepsine küfür lafzı kullanılmıştır. Ancak şunu iyi bilmek gerekir ki tağutlara muhakeme olup, Allah’ın indirdiğinden başkası ile hükmedip, onların hükümlerinin Allah’ın  ve Resulünün  hükmünden  güzel  olduğuna  itikat  edenler işte bunlar itikadi küfre ulaşan insanlardır ki bu İslamı bozan on unsur arasında zikredilen küfürdür. Ancak kim buna itikat etmez ise ancak tağutlara muhakeme olursa ve onun hükmünün de batıl olduğuna  itikat  ederse  işte  bu  da  ameli küfürdür…” (Keşfu Geyahib’iz Zellam, 314)

Şeyhin sözlerine dikkat edilirse tağuta muhakeme meselesini, Allahın indirdiğiyle hükmetmemekle aynı meyanda zikretmiştir. Zaten sözleri büyük oranda İbn Kayyım’ın “Namazı Terketmenin Hükmü” risalesinden alıntıdır. Orada İbn Kayyım selefin izah ettiği şekilde büyük küfür ve küçük küfür kavramlarını izah etmektedir. Şu halde Sehman’ın bahsettiği muhakeme meselesi, nefsine uyarak Allahın hükmünden sapan kadılar vb ile alakalı olsa gerek. Aksi takdirde Şeyh’in başka yerdeki sözleri birbiriyle çelişmiş olurdu. Mesela hüküm tağutu ile alakalı yazmış olduğu bir risalesinde Hafız İbn Kesir’in Cengiz Yasası’na muhakeme olanların kafir olacağı ile alakalı sözlerini naklettikten sonra şöyle demektedir:


وما ذكرناه من عادات البوادي، التي تسمى "شرع الرفاقة" هو من هذا الجنس، من فعله فهو كافر

“Bahsetmiş olduğumuz bedevi adetleri de bu cinstendir ki bunlara ‘Üstün şeriat’ ismi verilir, her kim böyle yaparsa kafirdir”

Ardından herkesin bildiği malum sözlerini sarfetmektedir:


المقام الثاني: أن يقال: إذا عرفت أن التحاكم إلى الطاغوت كفر، فقد ذكر الله في كتابه أن الكفر أكبر من القتل، قال: {وَالْفِتْنَةُ أَكْبَرُ مِنَ الْقَتْلِ} 3، وقال: {وَالْفِتْنَةُ أَشَدُّ مِنَ الْقَتْلِ} 4، والفتنة: هي الكفر; فلو اقتتلت البادية والحاضرة، حتى يذهبوا، لكان أهون من أن ينصبوا في الأرض طاغوتا، يحكم بخلاف شريعة الإسلام، التي بعث الله بها رسوله صلى الله عليه وسلم.
المقام الثالث: أن نقول: إذا كان هذا التحاكم كفرا، والنّزاع إنما يكون لأجل الدنيا، فكيف يجوز لك أن تكفر لأجل ذلك؟ فإنه لا يؤمن الإنسان، حتى يكون الله ورسوله أحب إليه مما سواهما، وحتى يكون الرسول أحب إليه من ولده ووالده والناس أجمعين.
فلو ذهبت دنياك كلها، لما جاز لك المحاكمة إلى الطاغوت لأجلها، ولو اضطرك مضطر وخيرك، بين أن تحاكم إلى الطاغوت، أو تبذل دنياك، لوجب عليك البذل، ولم يجز لك المحاكمة إلى الطاغوت; والله أعلم، وصلى الله على محمد، وآله وسلم تسليما كثيرا
.

“İkinci makam; Eğer  anladı  isen  tağuta muhakeme  olmak  küfürdür,  iyi bil ki Allah Subhanehu  ve Teâlâ  kitabında  küfrü ölümden daha büyük  saydı;  “ Fitne ölümden büyüktür.” “Fitne ölümden daha şiddetlidir.”  Fitneden kasıd, küfürdür. Köy ve şehirlerdeki bütün insanlar birbirlerini öldürseler ve gitseler bu, yeryüzünde Resulu vasıtası ile gönderilen şeriata muhalif hükmeden bir tağutun dikilmesinden daha hayırlıdır.

Üçüncü makam; Eğer tağuta muhakeme olmanın hükmü küfürse ve anlaşmazlık da dünya için ise; Bunun için küfre girmen nasıl caiz olabilir. Kişi Allah ve  Resulü ona en sevimli olmadıkça mümin olamaz. Hatta resul ona çocuklarından, anne ve babasından ve bütün insanlardan daha  sevimli olmadıkça iman etmiş olamaz. Dünyanın tamamı da gitse böyle bir durum için tağuta muhakeme olman söz konusu değildir. Sen muhayyer bırakılıp şuna zorlansan ki ya tağuta muhakeme olacaksın ya da dünyanın tamamı gidecek dense sana düşen dünyadan vazgeçip tağuta muhakeme olmamandır.”
(Bkz. Ed-Durar’us Seniyye, 10/502-511)

Şimdi Süleyman bin Sehman burada bedevilerin örf ve adetlerine mal sevgisi için muhakeme olmayı dahi küfür saydı ki bu sadece dünyalık amaçlı bir iştir, bunda itikadın dahli yoktur; başka bir yerde aynı fiili nasıl olur da itikada bağlayabilir? Bu birbiriyle çelişik gibi görünen iki kavli sanki farklı kişiler söylemiş gibi işine gelen bir tanesini seçip üstünde durmak ve bu sözlerin arasını cem ve telif etmemek ilim talebesi olduğunu iddia eden birisine yakışır mı? Şimdi Şeyh bir yerde küfür dediği amele başka bir yerde haram mı diyor? Alimleri böyle bir şeyle itham etmek eğer isbat edilemezse iftira olur. Kısacası Şeyh’in iki ayrı sözünde farklı suretlerden ve olaylardan bahsettiği aşikardır. Yesak kanunu ve günümüz kanunları gibi beşeri kanunlara muhakeme olmak küfürdür; keza örf ve adetler de aynı bu şekilde kendisine uyulan bir şeriat haline gelmişse bunlara tabi olmak da küfürdür. Ancak bu şekilde bağımsız bir din ve şeriat haline dönüşmeden nefsine uyarak hüküm veren fakat asılda şeriata tabi olan hakime muhakeme olmak ise küfrün altında bir küfürdür. Örf ve adetlere muhakeme olma konusunun tafsilatını ise aşağıda Şeyh Abdullatif’in sözlerini izah ederken ele alacağız inşallah.

Ebu Ubeyde Azerilere cevaben yazdığı risalesinde İbn Sehman’ın iki sözünü de zikrediyor ve başkalarına dayattığı şekilde iki muhtelif kavlin arasını cem etmeden olduğu gibi avamın önüne atıyor. Kendisi ilk kavil üzerinde duruyor ve İbn Sehman Tağuta muhakeme olmaya haram diyormuş gibi lanse ediyor, ardından küfür dediği ikinci sözünü ise sadece muhaliflerini tenkid amaçlı gündeme getiriyor. Onları Şeyh’in işlerine geldiği sözünü alıp, işlerine gelen sözü ise Sehman’ın kralın adamı olduğu vs gerekçelerle reddetmekle suçluyor. Halbuki kendisi de ters taraftan aynısını yapmaktadır. Tağuta muhakemenin haramlığına işaret ettiğini iddia ettiği sözün üzerinde sayfalarca dururken diğerini zikredip geçmektedir fakat aynı alimden birbirini nakzeden iki sözün nasıl sadır olduğu hususuna hiç değinmemektedir. Biz Ebu Ubeyde’den de sapık muhaliflerinden de beriyiz, İbn Sehman’ın tağutun adamı olduğu vs iddiaları da isbat edilmediği müddetçe ciddiye almayız. Sehman’ın kavline benzer sözler başka alimlerden de sadır olmuştur, Suud kralının adamı vs gerekçeler ortaya atarak hiçbir mesele izah edilemez. Bu kavil ve benzeri zahirde tağuta muhakemenin haram olduğu manasında anlaşılabilecek sözlerde elhamdulillah hiçbir müşkilat yoktur. Bunlar bizim bildiğimiz ve tartıştığımız Allahtan başkasının teşri yetkisini kabul etme manasına gelen beşeri kanunlara muhakeme olmakla alakalı değil, onun altında kişinin hevasına veya cahiliye adetlerine küfür olmayacak şekilde tabi olmasıyla alakalıdır. Vallahu a’lem.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1743
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
2. Nakil: Şeyh Abdullatif’in sözü:

 وسئل أيضا، الشيخ: عبد اللطيف بن عبد الرحمن، عما يحكم به أهل السوالف من البوادي وغيرهم من عادات الآباء والأجداد، هل يطلق عليهم بذلك الكفر بعد التعريف ... إلخ؟
فأجاب: من تحاكم إلى غير كتاب الله، وسنة رسوله صلى الله عليه وسلم بعد التعريف، فهو كافر، قال الله تعالى: {وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ} 1، وقال تعالى: {أَفَغَيْرَ دِينِ اللَّهِ يَبْغُونَ} 2 الآية،
وقال تعالى: {أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُوا بِمَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ يُرِيدُونَ أَنْ يَتَحَاكَمُوا إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُوا أَنْ يَكْفُرُوا بِهِ} 3 الآية، وقال تعالى: {وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَسُولاً أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ} 4 الآية؛ والآيات في هذا المعنى كثيرة.

“ Şeyh Abdullatif ibnu Abdurrahman’a soruldu; Bedevilerden etrafta var olanların babalarının ve dedelerinin örfleri ve adetleri ile hükmettikleri hakkında soruldu ve denildi ki; Küfür bunlara hüccet ikame edildikten sonra genellenir(ıtlak edilir) mi?

Cevaben dedi ki; Her kim öğretildikten sonra Allah’ın kitabı ve resulünün sünnetinden başkasına muhakeme olursa işte o kâfirdir. Allah dedi ki; “ Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmez ise işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.”  Yine dedi ki; “ Allah’ın dininden başkasını mı istiyorlar.”  Dedi ki; “ O sana ve senden önce indirilenlere iman ettiklerini iddia edenleri görmedin mi? İşte onlar tağuta muhakeme olmak istiyorlar. Oysaki onu red etmek ile emrolunmuşlardı. Şeytan onları apaçık bir sapıklık ile saptırmak istiyor.”  “ Biz her ümmete Allah’a kulluk edin ve tağuttan sakının diye bir peygamber göndermişizdir.”  Bu ve buna benzer manadaki ayetler çoktur.”
(Ed Durerus Seniyye 10/426)

Bedevilerin örf ve adetlere göre hüküm vermesinin küfür olduğu hususu Süleyman bin Sehman’ın sözlerini aktarırken zikri geçmişti. Necd davetine mensup başka bir alim olan Şeyh Abdullatif ise aynı konuyu zikretmekte, fakat bu ameli işleyenlerin ta’riften yani hüccet ikamesinden sonra tekfir edileceğini söylemektedir. Bu noktadan hareketle bazıları tağuta muhakeme küfür olmakla beraber hüccet ikamesi gerektiren bir mesele olduğunu iddia edebilirler. Aşağıda böyle bir iddianın batıl olduğunu izah edeceğiz inşaallah. Bedevi aşiretlerinin Şeriatı bırakıp kendi örf ve adetlerine muhakeme olmaları eskiden beri gündemde olan bir konudur. Şeyhulislam İbn Teymiye (rh.a) bu hususta şöyle demektedir:


{ومن لم يحكم بما أنزل الله فأولئك هم الكافرون} [سورة المائدة 44] .
ولا ريب أن من لم يعتقد وجوب الحكم بما أنزل الله على رسوله  فهو كافر، فمن استحل أن يحكم بين الناس بما يراه هو عدلا من غير اتباع لما أنزل  الله فهو كافر ; فإنه ما من أمة إلا وهي تأمر بالحكم بالعدل، وقد يكون العدل في دينها ما رآه أكابرهم، بل كثير من المنتسبين إلى الإسلام يحكمون بعاداتهم التي لم ينزلها الله سبحانه وتعالى، كسوالف البادية، وكأوامر المطاعين فيهم ، ويرون أن هذا هو الذي ينبغي الحكم به دون الكتاب والسنة.
وهذا هو الكفر، فإن كثيرا من الناس أسلموا، ولكن مع هذا لا يحكمون إلا بالعادات الجارية لهم التي يأمر بها المطاعون، فهؤلاء إذا عرفوا أنه لا يجوز الحكم إلا بما أنزل الله فلم يلتزموا ذلك، بل استحلوا أن يحكموا بخلاف ما أنزل الله فهم كفار، وإلا كانوا جهالا، كمن تقدم أمرهم


"Allahın indirdiğiyle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir. Bir kimse 'Allah'ın Rasulü'ne indirdiğiyle hüküm vermenin gerekmediğine inanırsa, kuşkusuz kafir olur.

Bir kimse de Allah'ın (celle celaluhu) indirdiğine uymaksızın, adalet olarak gördüğü şeylerle hükmetmeyi, helal kabul ederse o da kafir olur.

Bu gün bir çok topluluk, adaletle hükmedilmesini emrederler. Fakat onların dinine, inancına göre adalet; büyüklerinin ve efendilerinin kendi (eksik) -akıllarıyla ortaya koydukları esaslardır. Hatta müslüman olduğunu ileri sürenlerin çoğu da Allah'ın (celle celaluhu) indirmediği ve izin vermediği töre, gelenek ve adetleri uyguluyor ve hükümlerini buna göre veriyorlar. Tıpkı eski bedeviler veya kendisine itaat edilen birtakım emirler gibi... Bunların anlayışında kitap ve sünnetin haricindeki bu tarz hükümleri uygulamak münasiptir. Bu ise küfürdür.

İnsanlardan bir çoğu zahiren teslim olmakla birlikte başlarındaki kimselerin emrettiği ve yürürlükte olan adetlere göre hükmediyorlar. İşte böyleleri Allah'ın indirdiğinden başkasıyla hükmetmenin caiz olmadığını bildikleri halde ona tabi olmazlar ve de Allah'ın indirdiğinin hilafına hükmetmeyi de helal sayarlarsa kafirdirler. Aksi takdirde daha önce zikri geçenler gibi cahildirler.”


İbni Teymiyye, bunların hepsini "Minhacü's-Sünne" adlı eserinde "...Kim Allah'ın indirdikleriyle hükmetmezse, işte onlar kafirlerin ta kendileridir." (Maide: 5/44) ayetini açıklarken ele almıştır. (Minhac’us Sunne, 5/130)

Necd ulemasından Hamd bin Atik (rh.a) “Sebil’un Necat ve’l Fikak min Muvalat’il Murteddin ve’l Etrak” (Mürtedleri ve Türkleri Dost edinmekten kurtulmanın yolu) adlı eserinde İslam dininden çıkaran amelleri izah ederken dinden çıkartan 14. Madde olarak Kitap ve Sünnetin haricindeki şeylere muhakeme olmayı zikretmiştir. İbnu Kesir (rh.a)’ın Maide:50. Ayetin tefsirinde Yesakla alakalı sarf ettiği sözleri iktibas ettikten sonra şunları söylemiştir:

 
قلت: ومثل هؤلاء ما وقع فيه عامة البوادي ومن شابههم، من تحكيم عادات آباءهم، وما وضعه أوائلهم من الموضوعات الملعونة التي يسمونها (شرع الرفاقة) يقدمونها على كتاب الله وسنة رسوله صلى الله عليه وسلم، ومن فعل ذلك فهو كافر، يجب قتاله حتى يرجع إلى حكم الله ورسوله.

Ben de derim ki:

"Bunun bir benzerine günümüzde bazı bedeviler ve benzeri topluluklarda raslanmaktadır. Bunlar atalarının ve aşiretlerinin uydurduğu törelere muhakeme olurlar -ki bunlar lanetlenmiş uydurma mevzuattan ibarettir- ve bunun adını da "üstün yasa" koyarlar. Bu aşiret geleneklerini Kitap ve Sünnet’e takdim ederler (daha üstün tutarlar). Kim böyle bir şey yaparsa kafirdir. Allah (celle celaluhu) ve Rasulü'nün (sallallahu aleyhi ve sellem) hükmünü kabulleninceye kadar kendileriyle savaşmak farzdır."
Ardından Şeyhulislam’ın yukardaki sözünü nakletmektedir. (Mecmuat’ut Tevhid, sf 361-362, Thk: Beşir Muhammed Uyun, Mektebet’u Dar’il Beyan, 1407/1987)

Şeyh Hamd bin Atik’in “Kitap ve Sünnete takdim ederse (üstün tutarsa)” sözüne dikkat edilmesi gerekir. Bu, bir nevi Şeyhulislam'ın sözlerinin açıklaması mahiyetindedir. Atalarının örf ve adetlerini şeriattan üstün tutmak bazen itikadla, bazen dille bazen de amelle olabilir. Bunların hepsi de küfürdür ve hüccet ikamesi gerektirmez. Ancak kapalı olan fiillerde bu örf ve adetlerin şeriat yerine ikame edilip edilmediğini tesbit etmek için araştırma ve tarif gerekebilir. Bu örf ve adetlerin şeriata nasıl üstün tutulduğuna dair Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab (rh.a) “el- Mesail’ul Hams” adlı risalesinde Beşinci Mesele olarak şunları zikretmektedir:


أن الرسول صلى الله عليه وسلم فرض الإيمان بما جاء به كله، لا تفريق فيه؛ فمن آمن ببعض، وكفر ببعض، فهو كافر حقا، بل لابد من الإيمان بالكتاب كله. فإذا عرفت أن من الناس من يصلي ويصوم، ويترك كثيرا من المحرمات، لكن لا يورثون المرأة، ويزعمون أن ذلك هو الذي ينبغي اتباعه، بل لو يورثها أحد عندهم، ويخلف عادتهم، أنكرت قلوبهم ذلك، أو ينكر عدة المرأة في بيت زوجها، مع علمه بقول الله تعالى: {لا تُخْرِجُوهُنَّ مِنْ بُيُوتِهِنَّ وَلا يَخْرُجْنَ إِلاَّ أَنْ يَأْتِينَ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ} ، [الطلاق، من الآية: 1] ، ويزعم أن تركها في بيت زوجها لا يصلح، وأن إخراجها عنه، هو الذي ينبغي فعله، وأنكر التحية بالسلام، مع معرفة أن الله شرعه، حبا لتحية الجاهلية لما ألفها، فهذا يكفر، لأنه آمن ببعض وكفر ببعض، بخلاف من عمل المعصية، أو ترك الفرض، مثل فعل الزنى، وترك بر الوالدين، مع اعترافه أنه مخطئ، وأن أمر الله هو الصواب.
واعلم أني مثلت لك بهذه الثلاث، لتحذو عليها، فإن عند الناس من هذا كثير، يخالف ما حد الله في القرآن، وصار المعروف عندهم ما ألفوه عند أهليهم، ولو يفعل أحد ما ذكر الله، ويترك العادة، لأنكروا عليه، واستسفهوه، بخلاف من يفعل أو يترك، مع اعترافه بالخطأ، وإيمانه بما ذكر الله
.

“Rasulullah (sallalahu aleyhi ve sellem), getirdiklerinin bir kısmını diğerinden ayırmadan tümüyle iman edilmesini zorunlu kılmıştır. Her kim bir kısmına iman eder de, diğer kısmını inkar ederse kafirdir. Kişi, Kitab'ın tümüne iman etmelidir.

Düşün ki kimileri namaz kılıyor ve oruç tutuyor, birçok yasaklanmış ameli terkediyor ancak -bunun doğru yol olduğunu düşünerek- kadınlara mirastan pay vermiyor. Esasında eğer bir kişi onların adetlerine muhalefet ederek kadınlara mirastan pay verse, yakınındaki kimselerin kalpleri bu ameli reddeder. Kimileri de kadının iddetini kocasının evinde geçirmesi gerektiğini ve Allah (subhenahu ve teala)’nın şöyle buyurduğunu “Onları evlerinden çıkarmayın, onlar da çıkmasınlar; ancak açık 'çirkin bir hayasızlık' göstermeleri durumu başka...” (et-Talak 65/1) bilmesine rağmen reddediyor. Kadının (boşandığı) kocasının evinde kalmasının uygun olmadığını ve kadının evden çıkarılması gerektiğini düşünüyorlar. Başkaları da selamlamanın –Allah’ın bu şekilde hükmettiğini bilmelerine karşın- (İslam’a uygun) selam ile olması gerektiği gerçeğini inkar ediyor, cahiliye selamını sırf böyle alıştıkları için ona tercih ediyorlar. Bu kimseler -günah işleyen, farzları terk eden, tıpkı zina eden yahut ebeveynine karşı iyilikle muameleyi terkeden (bunu yaparken) hataya düştüklerini ve Allah (azze ve celle)’nin doğru hükmettiğini bilerek bunları yapanların aksine- küfre düşmüşlerdir.  Zira bir kısmına iman etmişler ve diğer bir kısmını inkar etmişlerdir.”

Bu üç örneği verdim ki sen buna uyasın ve doğruyu bulasın. Bunun gibi insanların, Kur’an’da Allah’ın koyduğu sınırlara muhalefet ettikleri çok sayıda örnek  vardır. Bu onların geleneğidir ve bunu iyilik olarak görürler, eğer bir kimse Allah’ın (kitabında) zikrettiği bir şeyi yapar yahut da onların geleneklerini terk ederse, o kimseyi eleştirir ve onu sefihlikle suçlarlar. Yine bu, -kendisinin hata ettiğini ve Allah’ın (kitabında) zikrettiğine iman ederek- bir hata işleyen veya bir ameli terk eden kimsenin durumuyla aynı değildir.”
(ed-Durer’us-Seniyye, 1/123-124)

Şeyh Muhammed’in verdiği bu misaller örf ve adetlerin nasıl bir şeriat ve kanun haline geldiğine dair güzel misallerdir. Bu tür uygulamalara yaşadığımız ülkede de yer yer raslanabilmektedir. Her kim kadınlara miras vermeme vb şeyleri terk edildiğinde kınanacak bir din ve şeriat edinirse kafirdir. Ancak şurası da var ki kadına miras vermeyen bir kimsenin tekfiri ancak hüccet ikamesine, şartların  oluşmasına ve engellerin kaldırılmasına bağlıdır. Mesela yaptığı işin haramlığını biliyor mu, şeriatın bu husustaki hükmünü küçümsüyor mu vs tahkikatın yapılması gerekir. Başka bir misal verecek olursak yaşadığımız diyarda bazen aşiret meclisleri tarafından aileden bir ferdin namus gerekçesiyle öldürülmesine veya başka bir aşiretle kan davası başlatılmasına vs şeylere hükmedildiğini duymaktayız. Bunların çoğu caiz olmayan hükümlerdir. Ancak faraza bir müslüman cahiliye taassubuyla bu tarz bir işe bulaştığında onun durumu netleşmeden tekfiri sözkonusu olmaz. Ne zaman ki bu insanların aşiret yasalarını kendisine uyulması gereken bir şeriat edindikleri ortaya kati bir şekilde çıkarsa o zaman tekfir edilirler. Alimlerin örf ve adetlere muhakeme olanlara hüccet ikamesini şart koşmaları işte fiildeki bu tarz kapalılıklardan dolayıdır. Fakat günümüzde tatbik edilen beşeri kanunlarda böyle bir kapalılık sözkonusu değildir. Bu kanunlar adı üzerinde kanun ve şeriat olarak insanlara dayatılmış, kanunları çıkartanlar bizzat halk adına teşri yetkisini kullanarak bu yasaları çıkartmıştır. Bu kanunlara uymak dinin emirlerinden bile daha üstün addedilmektedir. Dolayısıyla bu kanunlara muhakeme olanlara hüccet ikamesi gerektiğini söylemek batılın da batılı bir kelamdır. Yerine göre şer’i delillerden birisi olarak görülen örf ve adetlere uyma konusunda aşırı gitmek, hiçbir zaman bizzat şeriatın alternatifi olarak icad edilmiş beşeri kanunlara uymakla mukayese edilemez. Zira bu örf ve adetler çoğunlukla insanlara atalarından miras kalır ve insanlar bunları şeriatın alternatifi olarak görmezler. Ne zaman ki beşeri sistemler gibi şeriatla eşit hatta ondan üstün kabul edilmeye başlanırsa işte bu küfür olur. Vallahu a’lem.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1743
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
3. Nakil: Şeyh Muhammed bin Abdulvehhab’ın “Nevakiz’ul İslam”daki sözü

Bu risalede İslam’ı bozan 10 mesele zikredilmiştir. Bunlardan dördüncüsü şu şekilde ifade edilmiştir:


اَلرَّابِعُ: مَنِ اعْتَقَدَ أنَّ غَيْرَ هَدْيِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَكْمَلُ مِنْ هَدْيِهِ، أوْ أنَّ حُكْمَ غَيْرِهِ أحْسَنُ مِنْ حُكْمِهِ ، كَالَّذِي يُفَضِّلُ حُكْمَ الطَّوَاغِيتِ عَلَى حُكْمِهِ، فَهُوَ كَافِرٌ

(Muhammed bin Abdulvehhab dedi ki) “Dördüncüsü: Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'dan başkasının yolunun Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in getirdiği yoldan daha iyi olduğuna, ya da ondan başkasının hükmünün onun hükmünden daha iyi olduğuna inanmak küfürdür. Mesela tağutların koymuş oldukları hükümleri, Rasulullah'ın hükmünden daha değerli ve üstün tutmak gibi.” 

Ebu Ubeyde Azerilere hitaben yazdığı risalesinde bunu zikrederek güya tağutun hükmünü güzel bularak ona muhakeme olmanın küfür oluşunda icma olduğu, tağutun hükmüne itikad etmeden başvurmanın küfür oluşunda ise ihtilaf olduğunu gevelemektedir. Oysa bu sözün neresinde buna işaret eden bir şey vardır ki? Şeyh, eğer itikad etmezse kafir olmaz veya küfründe ihtilaf vardır gibi bir ifade kullanmış mıdır ki Ebu Ubeyde buradan bu neticeyi çıkartmaktadır. Şeyh burada küfür çeşitlerinden birisini zikretmektedir ki o da beşerin hükmünü Allahın ve Rasulunun hükmüne üstün tutmaktır. Bu, hüküm meselesiyle alakalı bundan başka bir küfür çeşidi olmadığı manasına gelmez. Kaldı ki yukarda da işaret ettiğimiz gibi Allahtan başkasının hükmünü Onun hükmünden üstün tutmak sadece itikadla değil bazen sözle bazen de fiille olur. Beşeri kanunlara muhakeme olanlar zaten bu fiilleriyle beraber batıl bir şeriatı İslam şeriatına üstün tutmuş olmaktadırlar ki artık kafir olmaları için bir de bu batıl kanunların İslamın hükmünden daha üstün olduğuna kalben itikad etmeleri gerekmez. Bizzat Ebu Ubeyde’nin aynı yerde İbn Kesir’den naklettiği şu ifadelere dikkat ediniz:


ثُمَّ جَاءُوكَ يَحْلِفُونَ بِاللَّهِ إِنْ أَرَدْنَا إِلا إِحْسَانًا وَتَوْفِيقًا} أَيْ: يَعْتَذِرُونَ إِلَيْكَ وَيَحْلِفُونَ: مَا أَرَدْنَا بِذَهَابِنَا إِلَى غَيْرِكَ، وَتَحَاكُمِنَا إِلَى عَدَاكَ إِلَّا الْإِحْسَانَ وَالتَّوْفِيقَ، أَيِ: الْمُدَارَاةَ وَالْمُصَانَعَةَ، لَا اعْتِقَادًا مِنَّا صِحَّةَ تِلْكَ الْحُكُومَةِ


“Allah Teâlâ; onların durumu hakkında devamla şöyle buyuruyor : «Nasıl hemen sana geldiler de; gayemiz sadece bir iyilik etmek ve ara bulmaktan ibaret idi, diye yemîn ediyorlar.» Senden özür dileyerek :  Senden başkasına gitmek ve senden gayrisi Önünde muhakeme edilmemizi istemekten gayemiz; sadece iyilik etmek ve ara bulmaktan; yani bu muhakeme edilmenin sıhhatine inandığımızdan değil, sırf idare ve yapmacık kabilinden idi, diye yemîn ediyorlar.”

İbn Kesir (rh.a) bunu tağuta muhakeme olanların kıssasının anlatıldığı Nisa: 60 ayetinin devamında zikretmektedir. Görüldüğü üzere tağuta muhakeme olanların “biz bu muhakemenin sıhhatine inanmıyoruz, sadece maslahat için bunu yaptık” şeklindeki mazeretleri bizzat nass tarafından reddedilmişken hala nasıl olur da münafıkların ileri sürdüğü bu mazeret alimlerden bir gruba nisbet edilebilir? Ebu Ubeyde hiçbir muteber alimden bunu nakledemez. Şeyh Muhammed’in ve öğrencilerinin tağuta muhakeme konusuna nasıl baktıkları ise Kitab’ut Tevhid’de Nisa: 60 ile alakalı bölüm ve buna yapılan açıklamalardan öğrenilebilir.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1743
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
4. Nakil: Şeyh Muhammed bin Abdilvehhab’ın torunu Süleyman İbnu Abdillah’ın Kitab’ut Tevhid’e yazmış olduğu şerhte Nisa: 60 ayetiyle alakalı bölümde geçen sözüdür. Ebu Ubeyde bunu aşağıdaki şekilde tercüme etmiştir ki bu tercüme tam bir fecaattir ve adeta “yarım hoca dinden eder” sözünün bir isbatıdır:

“ İşte bu münafıkların halleridir ki onlar işleri hakkında mazeretler beyan ederler. Nebi sallahu aleyhi ve sellem’in hükmüne muhalefeti veya kızgınlığı ortaya koyduklarını zannetmesinler diye böyle yaparlar. Münafıkların bu gizlediklerini açığa çıkaranların hali nasıldır. Öyle ki bu kişi zanneder ki anlaşmazlıklar sırasındaki bu şey Kitap ve sünnetin hükmüdür. Bu kişi ya kâfirdir ya da bidatçi bir sapıktır.”


Ebu Ubeyde bu rasgele tercümeyle ya Şeyh Süleyman’ın tağuta muhakeme olanlara –kafir değil de- bidatçi veya sapık dediğini isbatlamaya çalışmaktadır. Veya böyle bir kasdı yoksa da bu nakli böyle anlaşılmaya müsait bir şekilde avamın önüne bırakmaktadır. Halbuki metnin orjinali ve doğru tercümesi aşağıdaki gibidir:


فإذا كان هذا حال المنافقين يعتذرون عن أمرهم، ويلبسونه لئلا يظن أنهم قصدوا المخالفة لحكم النبي صلى الله عليه وسلم أو التسخط، فكيف بمن يصرح بما كان المنافقون يضمرونه حتى يزعم أنه من حكم الكتاب والسنة في موارد النّزاع، فهو إما كافر وإما مبتدع ضال


“ İşte bu münafıkların halleridir ki onlar işleri hakkında mazeretler beyan ederler. Nebi sallahu aleyhi ve sellem’in hükmüne muhalefet kasdı güttükleri anlaşılmasın diye böyle yaparlar. Peki, Münafıkların gizlice yaptıklarını açıktan yapanların hali nasıldır. Öyle ki bu kişi anlaşmazlıklarda  Kitap ve sünneti hakem kılanların ya kâfir ya da bidatçi bir sapık olduğunu iddia eder.”

Metnin doğru tercümesi budur, isteyen ehil gördüğü herhangi birisine kontrol ettirebilir. Metni bu şekilde tercüme etmenin ya Arapça bilmemek ya da en iyi ihtimalle tercüme yaparken dikkatsizce hareket etmekten başka izahı yoktur. Bütün bunlar da böyle nazik meselelerde görüş beyan eden bir kimsenin asla gevşek davranma ruhsatına sahip olmadığı hususlardır. Açıkça görüldüğü üzere Süleyman bin Abdullah (rh.a) bidatçi ve sapık sıfatını tağuta muhakeme olanlarla alakalı kendi görüşü olarak zikretmedi; bilakis kelami bazı fırkaların akidevi meseleleri nasslar ışığında anlamaya çalışan Ehli sünneti küfür ve dalaletle suçladığını anlatmaya çalışırken söyledi. Şimdi buradan ne kasdedildiğini anlamak için metnin tercümesini öncesi ve sonrasıyla buraya iktibas ediyoruz:


قلت: فإذا كان هذا حال المنافقين يعتذرون عن أمرهم، ويلبسونه لئلا يظن أنهم قصدوا المخالفة لحكم النبي صلى الله عليه وسلم أو التسخط، فكيف بمن يصرح بما كان المنافقون يضمرونه حتى يزعم أنه من حكم الكتاب والسنة في موارد النّزاع، فهو إما كافر وإما مبتدع ضال!؟ وفعل المنافقين الذي ذكره الله عنهم في هذه الآية هو بعينه الذي يفعله المحرفون للكلم عن مواضعه الذين يقولون: إنما قصدنا التوفيق بين القواطع العقلية بزعمهم التي هي الفلسفة والكلام، وبين الأدلة النقلية، ثم يجعلون الفلسفة التي هي سفاهة وضلالة الأصل، ويردون بها ما أنزل الله على رسوله من الكتاب والحكمة، زعموا أن ذلك يخالف الفلسفة التي يسمونها القواطع، فتطلبوا له وجوه التأويلات البعيدة، وحملوه على شواذ اللغة التي لا تكاد تعرف.

(İbn Kesir’in az yukarda geçen münafıklarla alakalı kavlini zikrettikten sonra) Ben de derim ki: İşte bu münafıkların halleridir ki onlar işleri hakkında mazeretler beyan ederler. Nebi sallahu aleyhi ve sellem’in hükmüne muhalefet kasdı güttükleri anlaşılmasın diye böyle yaparlar. Peki, Münafıkların gizlice yaptıklarını açıktan yapanların hali nasıldır. Öyle ki bu kişi anlaşmazlıklarda Kitap ve sünneti hakem kılanların ya kâfir ya da bidatçi bir sapık olduğunu iddia eder. Allahu teala’nın bu ayette zikretmiş olduğu münafıkların fiili, kelimeleri yerlerinden oynatarak tahrif eden bu kimselerin yaptığı fiilin aynısıdır. Ki bunlar şöyle derler: “Biz aklın kesin delalet ettiği şeylerle –ki aslında bundan kasıtları felsefe ve kelamdır- nakli delilleri uzlaştırmak istedik.”  Sonra da sefihlik ve sapıklıktan ibaret olan felsefeyi asıl edinirler ve Allah’ın Rasulune indirdiği kitap ve hikmeti ona dayanarak reddetmeye kalkarlar. Bunun (yani nassın) kati deliller adını verdikleri felsefeye aykırı olduğunu ileri sürerler ve nasslar için batıl tevil yönleri ararlar ve de onlara Arap dilinde neredeyse hiç bilinmeyen şazz manalar verirler.”(Teysirul Aziz’il Hamid, 483)

Yani Şeyh –Allahu a’lem- diyor ki; kelamcılar Allah ve Rasulu yerine akli deliller adını verdikleri felsefi kaideleri hakem edinmişler ve mesela Rahman’ın arşa istivası gibi bu esaslara aykırı gördükleri nasslara –mesela istivayı istila diye tefsir ettikleri gibi- olmadık tevil ve izahlar getiriyorlar. Ehli sünnet bu nassları olduğu gibi kabul edip onların fasit tevillerini de reddedince Ehli sünneti Mücessime ve Müşebbihe olmakla yani Allahı kullarına benzetmekle suçlamaktadırlar ki bu küfür ve dalaletle suçlamaktır. Kendileri ise tıpkı münafıkların yaptığı gibi hakla batılı uzlaştırıp orta bir yol aramaya çalışıyorlar yani nasslar ile Yunan felsefesini uzlaştırmak istiyorlar. Bu ise batıldır.

Kelamcıların tekfiri ise ancak bu kimselerin Allah ve Rasulunü hakem edinmedikleri açıkça ortaya çıktığı takdirde mümkün olur. Onlardan tekfir edilmeyenler bu husus açık bir biçimde ortaya çıkmadığı için tekfir edilmemiştir. Çünkü onlar bilakis asıl şeriata ve sünnete tabi olanların kendileri olduğunu iddia ederler ve bidatlarını da kendilerini İslam dairesinde tutacak birtakım tevillerin arkasına gizlerler. Fakat bütün bunlar bizim onları tağuta muhakeme olmakla suçlamamıza engel değildir. Nasıl ki hevasına tabi olarak ameli meselelerde şeriattan ayrılan fert ve yöneticiler bir nevi tağuta muhakeme olmuş sayılırlarsa aynı şekilde itikadi meselelerde de aklına tabi olarak sünnete muhalefet edenleri Kitap ve Sünnetin hakemliğini reddetmekle suçlamamız tabiidir. Ancak bu kimseler dinin aslı haricindeki hafi, kapalı meselelerde bunu yaptıkları için hüccet ikame edilip inkarları ortaya çıkana kadar tekfir edilmeleri doğru olmaz. İbn Kayyım'ın kelamcıların sıfatları iptal etmek için kullandıkları "mecaz" vb şeyleri tağut olarak vasfetmesi de bunun gibidir. Halbuki mecaz bahanesiyle sıfatları nefyeden herkes tağuta ibadet eden birer kafir değildir. Beşeri kanunlara muhakeme olanların ise İslamdan başka bir dine tabi oldukları gayet açıktır, herhangi bir kapalılık olmadığından dolayı hüccet ikamesi vs gerektirmez. Şeyh Süleyman'ın aşağıdaki sözleri ise bu kısımla alakalıdır.

Kısacası Şeyh Süleyman bin Abdullah’ın sözünde tağuta muhakeme olanların bidatçi olduğuna dair bir şey yoktur, bilakis burada bidat ehlinin Ehli sünnete yöneltmiş olduğu bir ithamdan bahsetmektedir. Şeyh aynı yerin öncesinde açık bir biçimde tağuta muhakemenin dinin aslını nakzeden, bozan bir küfür fiili olduğunu ortaya koymaktadır:


باب قول اللّه تعالى: أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُوا بِمَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ يُرِيدُونَ أَنْ يَتَحَاكَمُوا إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُوا أَنْ يَكْفُرُوا بِهِ وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَنْ يُضِلَّهُمْ ضَلالاً بَعِيداً...
ش: لما كان التوحيد الذي هو معنى شهادة أن لا إله إلا اللّه مشتملاً على الإيمان بالرسول صلى الله عليه وسلم مستلزمًا له، وذلك هو الشهادتان، ولهذا جعلهما النبي صلى الله عليه وسلم ركنًا واحدًا في قوله: "بني الإسلام على خمسٍ: شهادة أن لا إله إلا اللّه، وأن محمدًا رسول اللّه، وإقام الصلاة، وإيتاء الزكاة، وصوم رمضان، وحج البيت من استطاع إليه سبيلا"
نبه في هذا الباب على ما تضمنه التوحيد، واستلزمه من تحكيم الرسول صلى الله عليه وسلم في موارد النّزاع، إذ هذا هو مقتضى شهادة أن لا إله إلا اللّه، ولازمها الذي لا بد منه لكل مؤمن، فإن من عرف أن لا إله إلا اللّه، فلا بد من الانقياد لحكم اللّه والتسليم لأمره الذي جاء من عنده على يد رسوله محمد صلى الله عليه وسلم.
فمن شهد أن لا إله إلا اللّه، ثم عدل إلى تحكيم غير الرسول صلى الله عليه وسلم في موارد النّزاع، فقد كذب في شهادته.
وإن شئت قلت: لما كان التوحيد مبنيًا على الشهادتين، إذ لا تنفك إحداهما عن الأخرى لتلازمهما، وكان ما تقدم من هذا الكتاب في معنى شهادة أن لا إله إلا اللّه التي تتضمن حق اللّه على عباده، نبه في هذا الباب على معنى شهادة أن محمدًا رسول اللّه، التي تتضمن حق الرسول صلى الله عليه وسلم فإنها تتضمن أنه عبد لا يعبد، ورسول صادق لا يكذب، بل يطاع ويتبع، لأنه المبلغ عن اللّه تعالى. فله عليه الصلاة والسلام منصب الرسالة، والتبليغ عن اللّه، والحكم بين الناس فيما اختلفوا فيه، إذ هو لا يحكم إلا بحكم اللّه ومحبته على النفس، والأهل والمال والوطن


“La ilahe illallah”şehadetinin manası olan tevhid, aynı zamanda Rasul (sallallahu aleyhi ve sellem)’e imanı da ihtiva ettiği ve gerektirdiği için –ki böylece bu ikisi kelime-i şehadeti oluşturur- Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) bu iki şehadeti tek bir rukun olarak açıklamıştır. Şu hadiste olduğu gibi:

بُنِيَ الإِسْلاَمُ عَلَى خَمْسٍ: شَهَادَةِ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللَّهِ، وَإِقَامِ الصَّلاَةِ، وَإِيتَاءِ الزَّكَاةِ، وَالحَجِّ، وَصَوْمِ رَمَضَانَ "

"İslâm beş şey üzerine kurulmuştur: Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın Rasûl'ü olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, hacc etmek, ramazân orucunu tutmak" (Buhari, İman: 8; Muslim, İman: 16)
 
İşte bundan dolayı musannif (Muhammed bin Abdilvehhab) bu bab başlığı altında tevhidin içerdiği ve gerektirdiği bir husus olan ihtilaf halinde Rasul’u hakem tayin etme meselesine dikkat çekmiştir. Madem ki bu, “la ilahe illallah” şehadetinin hem muktezası (gereği) hem de lazımıdır, o halde her mü’minin bunu yerine getirmesi gerekir. La ilahe illallahın manasını bilen herkesin Allah’ın hükmüne boyun eğip Onun katından Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) vasıtasıyla gelen emirlerine teslim olması şarttır. Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet eden bir kimse ihtilaf halinde Allah ve Rasulunden başkasını hakem tayin ettiği takdirde bu şehadetinde yalancı konumuna düşmüş olur.

Dilersen şöyle de diyebilirsin: Tevhid, iki şehadeti (yani Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in onun Rasulu olduğuna şehadet etmeyi) getirmeye bağlı olduğuna ve de bu iki şehadetten birisi diğerinden ayrılamayacağına göre -ki bu kitapta (yani Kitab’ut Tevhid’de) Allah’ın kulları üzerindeki hakkı olan Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet etmenin manasıyla alakalı hususlar geçmişti- işte bu babta da Rasul’un hakkı olan Muhammed’in onun Rasulu olduğuna şehadet etmenin manasına dikkat çekilmektedir. Bu şehadet ise Onun kul olduğu, Ona ibadet edilmeyeceği, Onun doğru sözlü olduğu ve asla yalan söylemeyeceği, bilakis Ona itaat edilip tabi olunacağı, zira Allah’tan aldıklarını tebliğ ettiği hususlarını ihtiva etmektedir. Ona (sallallahu aleyhi ve sellem) risalet ve Allah’tan aldıklarını tebliğ payesi verilmiş ve de insanların ihtilaf ettikleri hususlarda aralarında hükmetmesi emredilmiştir. O, insanlar arasında nefsani istekler veya mal, aile, vatan sevgisi gibi şeylerle değil, sadece Allahın hükmüyle hükmeder."


Ardından şöyle devam etmektedir:

وقوله تعالى: وَقَدْ أُمِرُوا أَنْ يَكْفُرُوا بِهِ .
أي بالطاغوت وهو دليل على أن التحاكم إلى الطاغوت مناف للإيمان مضاد له، فلا يصح الإيمان إلا بالكفر به، وترك التحاكم إليه فمن لم يكفر بالطاغوت لم يؤمن باللّه
.

“Allahu teala’nın “Onlar tağutu reddetmekle emrolunmuşlardı” ibaresi şu manaya gelmektedir: Tağuta muhakeme olmak, imanı yok etmektedir ve ona zıddır. Zira tağutu inkar etmeyen ve ona muhakeme olmayı terk etmeyen kimsenin imanı sahih ve geçerli olmaz. Tağutu reddetmeyen birisi Allah’a iman etmiş sayılmaz." (Teysir’ul Aziz’il Hamid, Süleyman bin Abdillah al’uş Şeyh, sf 480-481, Thk: Zuheyr eş-Şaviş, Mekteb’ul İslami, 1423/2002)

Açıkça görüldüğü üzere Süleyman bin Abdillah bin Muhammed bin Abdilvehhab, tıpkı diğer alimler gibi tağuta muhakemeyi dinin aslını ve kelime-i şehadetin iki rüknünü birden bozan bir fiil olarak görmektedir. Bunu böyle gördükten sonra bu meseleyi furu olarak nitelendirip kendisiyle çelişecek değildir. Bu tip şeyler rabbani alimlerden sadır olmaz, ancak hevasına tabi olmuş cahillerden sadır olur. Ebu Ubeyde Azerilere yazdığı risalede Şeyh’in bu sözlerini kendisi de nakletmektedir. Fakat son yazısında ise sanki Şeyh bu söylediklerini 2 sayfa sonrasında yalanlayacakmış gibi kelamcılarla alakalı diğer sözlerini tahrif ederek  ve tağuta muhakemeye küfür demiyormuş gibi lanse ederek nakletmektedir. Bütün bunlar hak arayıcısı araŞtırmacıların yapacağı bir iş değildir. Vallahu a’lem.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1743
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bu nakillerden sonra geriye üç tane nakil kalmaktadır. Bunlardan birisi İbn Hazm’a, birisi de İbn Kayyım’a ait olup ikisi de Nisa: 65 ayetinin tefsiriyle alakalı olduğundan dolayı bu iki nakli en son alacağız ve bu suretle tahkim meselesinin mahiyetini bir kez daha ortaya koyarak meseleyi özetlemeye gayret edeceğiz. O yüzden şu anda sadece geriye kalan diğer nakil üzerinde duracağız.

5. Nakil: Kasımi’nin Mehasin’ut Tevil adlı tefsirinde geçen bazı ibareler:


قال القاضي: يجب أن يكون التحاكم إلى هذا الطاغوت كالكفر.
وعدم الرضا بحكم محمد صلى الله عليه وسلم كفر. ويدل عليه وجوه: الأول- أنه تعالى قال يُرِيدُونَ أَنْ يَتَحاكَمُوا إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُوا أَنْ يَكْفُرُوا بِهِ فجعل التحاكم إلى الطاغوت يكون إيمانا به. ولا شك أن الإيمان بالطاغوت كفر بالله. كما أن الكفر بالطاغوت إيمان بالله. الثاني- قوله تعالى: فَلا وَرَبِّكَ لا يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيما شَجَرَ بَيْنَهُمْ ... إلى قوله: وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيماً [النساء: 65] ، وهذا نص في تكفير من لم يرض بحكم الرسول صلى الله عليه وسلم.


“ Kadı dedi ki; Tâğutların huzurunda muhakeme olmanın bir küfür gibi; Hz. Muhammed (s.a.s)'in hükmüne razı olmamanın ise bir küfür olması gerekir. Buna şunlar delalet eder:

a) Allah Teâlâ, 'Onlar onu inkâr etmekle emrolundukları halde, yine de tâgutun huzurunda muhakeme olunmalarını İsterler" buyurmuş ve tâğutun huzurunda muhakeme olunmayı, ona iman saymıştır. Halbuki nasıl tâğutu inkâr etme Allah'a iman manasına geliyorsa, tâğuta iman etmenin de Allah'ı inkâr manasına geleceğinde şüphe yoktur.

b) Hak Teâlâ, "Öyle değil rabbine andolsun ki onlar, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden yürekleri hiç bir sıkıntı duymadan, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar" (Nisa,65) buyurmuştur. Bu, Allah'ın Resûlü'nün hükmüne razı olmayanların kâfir sayılacakları hususunda bir nasstır."
(Bkz. Razi tefsiri, 10/121)


قال الحاكم: وتدل على أن من لم يرض بحكمه كفر. وما ورد من فعل عمر وقتله المنافق يدل على أن دمه هدر. لا قصاص فيه ولا دية.
وهاهنا فرع. وهو أن يقال: إذا تحاكم رجلان في أمر فرضي أحدهما بحكم المسلمين وأبى الثاني. وطلب المحاكمة إلى حاكم الملاحدة. فإنه يكفر. لأن في ذلك رضا بشعار الكفرة
.

Hâkim dedi ki; bu delalet ediyor ki onun hükmüne razı olmayanlar kâfirdir. Ömer’in fiilinden varit olan ve münafığı öldürmesi delalet ediyor ki, onun kanı heder olmuştur ne kısas gerekir ne de diyet.

Burada bir furu daha vardır ki; şöyle denir; eğer iki kişi bir işte ihtilaf ederse ve ikisinden biri müslümanların hükmüne razı oluyor, ikincisi de eğer bundan yüz çevirip mülhidlerin hâkimine muhakeme talep ediyor ise bununla tekfir edilir. Çünkü burada kafirlerin şiarlarına rıza vardır.”
(Cemaleddin el-Kasımi, Mehasin’ut Tevil, 3/196)

Bu nakil Cemaleddin el-Kasımi’nin “Mehasin’ut Te’vil” adlı tefsirinden alınmıştır. Kasımi el-Kadi demiştir ki diye başlayan sözleri ise Razi tefsirinden iktibas etmiştir. Biz Razi tefsirinde geçen bu ibareler üzerinde daha önce durmuştuk. Burada benzer açıklamaları yeri geldiği için özetle tekrar etmek istiyoruz. Yeri gelmişken şunu da belirtelim ki Fahruddin er-Razi, Eş’ari kelamcılarından olup Allahın isim ve sıfatlarını te’vil etmesi vb bazı meselelerde Ehli sünnete muhalefet etmiştir. Ancak onun böyle olması bizzat dinin aslı olan meselelerde hata etmesini gerektirmez. Bilakis onun bu ayetin tefsirinde el-Kadı ünvanlı bir zattan –ki Ebu Ubeyde’nin Kadı İyad diye bahsettiği bu zatın Kadı Ebu Ya’la el-Hanbeli olduğu söylenmektedir- yaptığı nakil belki de tağuta muhakemenin küfür oluşu hususunda alimlerden gelen en sarih ibarelerden birisidir. Zira bazıları Allah Rasulu’nun hükmüne itiraz etmenin küfür olduğunu idrak ettikleri halde, tağuta muhakemenin küfür oluşunu idrak edememektedirler. Bundan dolayı zahirde Allah rasulunu tasdik eder gibi görünen bir kimsenin sırf tağuta muhakeme olduğu için kafir olmasının sebebini bir türlü anlayamazlar. Halbuki Razi’nin de beyan ettiği gibi bir kimsenin tağuta muhakeme olması, ona iman ettiğini gösterir. Tağuta iman etmeyen birisi onun hükmünü kabul etmez. Tağuta iman ise Allah’a imanla bir arada olmaz. Dolayısıyla tağuta muhakeme olan birisi Allah’a iman etmediğini, yani kafir olduğunu ortaya koymuştur. Razi’nin bu açıklamaları başka alimlerin yaptığı açıklamalara da muvafıktır. Allaha hamdolsun.

Alimlerin eserlerinden birtakım ibareleri, önünü arkasını, siyakını sibakını gözetmeksizin tabiri caizse cımbızla çekip sonra da delil diye sunmak ilmi hatta insani bir yaklaşım tarzı değildir. Sadece insanların kendilerine tabi oldukları, sözlerine değer verdikleri alimlere değil; sıradan bir insanın sözlerine dahi bu şekilde zulmedilmez. Diyelim ki okuyucu, Razi’nin sözünden ilk etapta tağuta muhakemenin bizzat küfür değil de küfre benzeyen bir fiil olduğunu kasdettiği vehmine kapılsa bile hemen ardından yaptığı açıklamalar Razi’nin muradını açık bir biçimde ortaya koymaktadır:

“Allah Teâlâ, 'Onlar onu inkâr etmekle emrolundukları halde, yine de tâgutun huzurunda muhakeme olunmalarını İsterler" buyurmuş ve tâğutun huzurunda muhakeme olunmayı, ona iman saymıştır. Halbuki nasıl tâğutu inkâr etme Allah'a iman manasına geliyorsa, tâğuta iman etmenin de Allah'ı inkâr manasına geleceğinde şüphe yoktur.”


Böylece anlaşılmış oldu ki “Razi’nin küfür gibidir” sözünden murad, bizzat küfrün kendisidir manasındadır. Teşbih (benzetme) her zaman birbirine benzetilen şeylerin aynı olmasını gerektirmediği gibi her zaman için birbirlerinden farklı olmasını gerektirmez. Tıpkı Allahu teala’nın şu kavlinde olduğu gibi:

وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ آمِنُوا كَمَا آمَنَ النَّاسُ قَالُوا أَنُؤْمِنُ كَمَا آمَنَ السُّفَهَاءُ أَلَا إِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَاءُ وَلَكِنْ لَا يَعْلَمُونَ

Onlara: İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin, denildiği vakit "Biz hiç, sefihlerin (akılsız ve ahmak kişilerin) iman ettikleri gibi iman eder miyiz!" derler. (Bakara: 13)

Bu ayeti kerimede aynı teşbih edatı olan كَ (gibi) kullanılmıştır. Fakat burada münafıklardan taleb edilen şeyin sahabenin imanının bir benzeri değil, aynısı olduğu aşikardır. Keza başka bir ayeti kerimede:


وَدُّوا لَوْ تَكْفُرُونَ كَمَا كَفَرُوا فَتَكُونُونَ سَوَاءً

“Onlar istedi ki onların kafir olduğu gibi siz de kafir olasınız ve böylece eşit olasınız” (Nisa: 89)

Burada da aynı benzetme edatı “ke” harfi kullanılmış, ancak kafirlerin istediği şeyin küfrün bir benzeri değil ta kendisi olduğu açıktır. Buna dair misaller çoğaltılabilir. Kısacası Razi’nin Kadı Ebu Ya’la’dan naklettiği sözlerde “tağuta muhakeme küfür gibidir” demesi küfürle aynıdır manasına gelir. Küfür olmadığı halde küfre benzeyen bir fiildir şeklinde ibareyi anlamak sözü siyakından ve sibakından koparmak demektir ki bu hem ilme ihanet, hem de sözün sahibine iftiradır.

Kasımi’nin el-Hakim isimli zattan aktardığı ifadelere gelince bunun neresinde müşkilat vardır anlamak mümkün değildir. Bilakis bu ifadeler tağuta muhakeme olmanın küfür olma sebebini gayet net bir şekilde ortaya koymaktadır. O da bunun küfre ve küfrün şiarlarına rıza manasına gelmesidir. Daha önce de çeşitli vesilelerle izah ettiğimiz gibi tağuta muhakeme olmak, İslam dışındaki bir şeriata razı olmak ve o batıl dine iltihak etmek manasına gelir. Bu, amelle gösterilen bir rıza ifadesidir. Ama rızayı tıpkı Mürcie’nin anladığı gibi kalp amellerinden ve bedeni amellerden kopuk bir şekilde sırf itikad olarak veya tam bir benimseme olarak anlayan kimseler elbette ki rıza kavramı geçen her cümleyi fasit bir şekilde anlayacaklar ve kişinin yaptığı küfür amelinden memnuniyeti yoksa küfre girmeyeceğini zannedeceklerdir. Günümüzde bir çokları küfre rıza kavramını bu şekilde anladıklarından dolayı okul, küfür sözleşmeleri hatta askerlik vb meselelerin küfür oluşunda şüphe etmekte değil midirler? Buradaki mesele aynı mesele; gidilen yol da aynı yoldur. Müfessirin bu sözünün tağuta muhakemenin küfür olmasını –batıl ehlinin anladığı şekilde- kalbi rızaya bağlamakla bir alakası yoktur, buna delalet eden hiçbir karine de mevcut değildir.

Eğer bu nakilde geçen “Müslümanların hükmüne çağırdığı halde yüz çevirirse” ifadesinden “Müslümanların hükmüne çağıran kimse olmazsa küfre girmez” şeklinde fasit bir anlam çıkarılıyorsa bu da merduddur. Müfessir sayfalar dolusu yaptığı açıklamalarda tağuta muhakemenin bizzat imanın aslıyla çelişen bir küfür fiili olduğunu izah ettiği halde sonra nasıl da dönüp bunun ancak İslam mahkemesine çağrıldığı halde yüz çeviren kimseye has olduğunu söyleyebilir? Bu ancak fesat ehli tarafından bu musanniflere söylettirilmiş bir iftiradır. Günümüzde birkaç tane sapık tarafından ihdas edilmiş olan ve tarihte hiçbir selefi olmayan bir düşünce nasıl olur da asırlar önce yaşamış kimselere mal edilebilir? Müfessir burada bu anlattığı şeyi misal olarak vermektedir, hükmü bu örnekle sınırlandırmak için değil! Bunu bu şekilde anlamak ancak kendi uydurma görüşlerine destek arayan art niyetli tiplerin yapabileceği bir iştir, hak arayıcısının işi değildir. Vesselam.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1743
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Bütün bunlardan sonra geriye sadece alimlerin Nisa: 65 ayetiyle alakalı yaptıkları açıklamalar kalmıştır. Biz yazımızın son bölümünde bu ayette zikredilen tahkim meselesinin mahiyeti ve imanla alakası üzerinde duracağız ki Allahın izniyle bu risalede işlediğimiz konunun anahtarını bu mesele teşkil etmektedir. O yüzden bilhassa bu bölümün dikkatli okunmasını tavsiye ediyoruz. Şimdi sözkonusu ayeti kerimede şöyle buyurulmaktadır:

“Hayır, Rabbine andolsun ki aralarındaki çekişmelerde seni hakem tayin edip, sonra da verdiğin hükme içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar”

Ebu Ubeyde bu hususla alakalı İbn Hazm ve İbn Kayyım'ın sözlerini nakletmektedir:

6. Nakil: İbn Hazm dedi ki; “ Allah Subhanehu ve Teala Nebiye muhakeme olmayı iman olarak isimlendirdi. Allah bunsuz imanın olmayacağından bahsetti. Bununla beraber hükmettiği şeyde hiçbir sıkıntının duyulmaması gerektiğini haber verdi. Şu sahihtir ki, iman amel, itikat ve sözdür. Tahkim ameldir. Ancak söz ile beraber olabilir. Kalpte hiçbir sıkıntının olmaması ise itikattır.”(Ed-Durre fi ma yecibu itikaduh 338)
 
Ebu Ubeyde Azerilere yazmış olduğu risalesinde bu sözün kaynağı olarak İbn Hazm’ın ed-Durre adlı kitabını vermektedir. Sözkonusu kitab elimde mevcut olmadığı için kavli asıl kaynağından tahkik etme imkanım olmadı. Ancak İbn Hazm’ın bu meseleyle alakalı benzeri bir çok sözü başka eserlerinde mevcuttur, bunları birazdan zikredeceğiz inşallah. Sözün zahirinden anlaşıldığı kadarıyla Ebu Ubeyde tahkimin amel olduğunu dolayısıyla diğer ameller gibi bunun terki halinde kişinin dinden çıkmayacağını ima etmektedir veya en azından İbn Hazm’a bu görüşü nisbet etmektedir. Zira Ebu Ubeyde’nin alıntı yaptığı yerin bir öncesinde İbn Hazm (rh.a) amellerin terkiyle kişinin dinden çıkmayacağına dair şeyler söylemektedir.

[İbn Hazm’ın ameller dinden çıkartmaz manasındaki bu sözünü Suudi selefisi adı verilen Muasır Mürcie’den Talat Zehran, beşeri kanunlara muhakeme olmanın dinden çıkartmayacağını isbatlamaya çalıştığı bir makalesinde alıntı yapmıştır! Biz de bu nakli sözkonusu makaleden iktibas ettik.]

Şimdi Allahın izni ve keremiyle diyoruz ki; alimler Nisa: 65 ayetinde geçen “iman etmiş olmazlar” kavlini bazen imanın aslını nefyetme manasında, bazen de kemalini nefyetme manasında tefsir etmişlerdir. Hatta aynı alimden dahi bu iki tefsir vechi nakledilebilmektedir. Mesela yukarda sözü geçen İbn Hazm (rh.a) el-Fisal adlı eserinde amelin imanla bağlantısını izah ederken bu ayetle alakalı şu ifadeleri kullanmaktadır:


فصح أَن التَّحْكِيم شَيْء غير التَّسْلِيم بِالْقَلْبِ وَأَنه هُوَ الْإِيمَان الَّذِي لَا إِيمَان لمن لم يَأْتِ بِهِ فصح يَقِينا أَن الْإِيمَان اسْم وَاقع على الْأَعْمَال فِي كل مَا فِي الشَّرِيعَة

“Sahihtir ki hakem tayin etmek, kalbin teslimiyetinin dışında başka bir şeydir. İşte bu imandır ki onunla gelmeyenin imanı yoktur. Böylece imanın şeriattaki bütün amellere verilen bir isim olduğu da yakinen sıhhat kazanmış olmaktadır.” (El-Fisal, 3/109)

Keza aynı eserin başka bir yerinde ayetin zahiri üzere yani Rasulu hakem tayin etmeyenin imanı olmadığı manasında alınması gerektiğini açık bir şekilde ifade etmektedir:

{وَمن يُشَاقق الرَّسُول من بعد مَا تبين لَهُ الْهدى وَيتبع غير سَبِيل الْمُؤمنِينَ نوله مَا تولى ونصله جَهَنَّم وَسَاءَتْ مصيراً}
قَالَت أَبُو مُحَمَّد هَذِه الْآيَة نَص بتكفير من فعل ذَلِك فَإِن قَالَ قَائِل أَن من اتبع غير سَبِيل الْمُؤمنِينَ فَلَيْسَ من الْمُؤمنِينَ قُلْنَا لَهُ وَبِاللَّهِ تَعَالَى التَّوْفِيق لَيْسَ كل من اتبع غير سَبِيل الْمُؤمنِينَ كَافِرًا لِأَن الزِّنَا وَشرب الْخمر وَأكل أَمْوَال النَّاس بِالْبَاطِلِ لَيست من سَبِيل الْمُؤمنِينَ وَقد علمنَا أَن من اتبعها فقد اتبع غير سَبِيل الْمُؤمنِينَ وَلَيْسَ مَعَ ذَلِك كَافِرًا وَلَكِن الْبُرْهَان فِي هَذَا قَول الله عز وَجل {فَلَا وَرَبك لَا يُؤمنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوك فِيمَا شجر بَينهم ثمَّ لَا يَجدوا فِي أنفسهم حرجاً مِمَّا قضيت ويسلموا تَسْلِيمًا}
قَالَ أَبُو مُحَمَّد فَهَذَا هُوَ النَّص الَّذِي لَا يحْتَمل تَأْوِيلا وَلَا جَاءَ نَص يُخرجهُ عَن ظَاهره أصلا وَلَا جَاءَ برهَان بتخصيصه فِي بعض وُجُوه الْإِيمَان



“Kim kendisine doğru yol belli olduktan sonra Rasule karşı gelir ve müminlerin yolundan başkasına uyarsa onu döndüğü yolda bırakır ve cehenneme atarız. O ne kötü bir dönüş yeridir” (Nisa: 115)

Ebu Muhammed (İbn Hazm) şöyle demiştir: “Bu ayet, bahsedilen fiili yapan kimsenin tekfiri hususunda bir nasstır. Eğer birisi şöyle derse “Müminlerin yolundan ayrılan herhangi bir kimse müminlerden değildir” Ona Allahın yardımıyla deriz ki: Müminlerden başkasının yoluna uyan herkes kafir değildir. Çünkü zina, içki içmek, insanların mallarını batıl yolla yemek gibi şeyler müminlerin yolu değildir ve her kim bunları yaparsa müminlerden başkasının yoluna uymuş olur. Fakat bununla birlikte böyle bir kimse kafir de değildir. Ancak Allahu teala’nın şu kavlinde ise buna dair bir delil vardır:
“Hayır, Rabbine andolsun ki aralarındaki çekişmelerde seni hakem tayin edip, sonra da verdiğin hükme içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar” (Nisa: 65)

Ebu Muhammed dedi ki: "Nisa: 65 ayeti açık bir nastır. Tevili ve tahsisi mümkün değildir. Bunu zahiri manasından başka bir manaya çeken bir başka nass veya ("tam iman etmiş olmaz" şeklinde) imanın bazı yönlerine tahsis edecek herhangi bir delil yoktur.”
(El-Fisal, 3/139)
 
İbn Hazm böylece bu ayetin zahiri manasında olduğunu ve Rasulu hakem tayin edip onun hükmüne teslim olmayan bir kimsenin asla mümin olmadığını, bilakis kafir olduğunu söylemiş olmaktadır. İbn Hazm başka bir yerde de bunun küfür olduğunu beyan etmektedir:


فإن بعض الناس رأى ألا يجاهد مع أئمة الجور وهذا يعذر لجهله وخطأه ما لم تقم عليه الحجة فإن قامت عليه الحجة وتمادى على التدين بخلاف رسول الله صلى الله عليه وسلم فهو كافر مشرك حلال الدم والمال لقوله تعالى {فلا وربك لا يؤمنون حتى يحكموك فيما شجر بينهم ثم لا يجدوا في أنفسهم حرجا مما قضيت ويسلموا تسليما} فإن قيل فقد قال رسول الله صلى الله عليه وسلم لا يزني الزاني حين يزني وهو مؤمن ولا يسرق السارق حين يسرق وهو مؤمن ولا يشرب الخمر حين يشربها وهو مؤمن فهلا أخرجتم بهذه الأشياء من الإيمان كما أخرجتم من الإيمان بوجود الحرج مما قضى صلى الله عليه وسلم وترك تحكيمه قلنا لأنه صلى الله عليه وسلم أتى بالزاني والسارق والشارب فحكم فيهم بالحكم في المسلمين لا بحكم الكافر فخرجوا بذلك من الكفر وبقي من
لم يأت بإخراجه عن الكفر على الكفر والخروج عن الإيمان كما ورد فيه النص


“Bazı insanlar zalim imamlarla beraber cihada çıkmayı caiz görmezler. Bu insan kendisine hüccet ikame edilmediği müddetçe cehaletinden ve hatasından dolayı mazurdur. Hüccet ikame edildikten sonra hala Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e muhalif olan şeyi din edinmeye devam ederse kanı ve malı helal olan bir kafir ve de müşrik sayılır. Zira Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:

“Hayır, Rabbine andolsun ki aralarındaki çekişmelerde seni hakem tayin edip, sonra da verdiğin hükme içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar” (Nisa: 65)

Eğer denilirse ki; Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) “Zina eden kişi zina ettiği esnada mümin olarak zina etmez, hırsızlık yapan kişi hırsızlık yaptığı esnada mümin olarak hırsızlık yapmaz, içki içen kişi içtiği esnada mümin olarak içki içmez” buyurmuştur. Yoksa siz Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hükmüne karşı sıkıntı duyan ve Onu hakem edinmeyi terk eden kişiyi imandan çıkarttığınız gibi bu sayılanları da iman dairesinden çıkmış mı sayıyorsunuz? Deriz ki (hayır) çünkü Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’e zina eden, hırsızlık yapan ve içki içen kişiler getirildiği halde O, onlara müslüman muamelesi yapmıştır, kafir gibi muamele etmemiştir. Böylelikle onlar küfürden kurtulmuşlardır. Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem)’in küfür dairesinden çıkartmadığı kimseler ise nasslarda sabit olduğu üzere küfür ve imansızlık hali üzere sayılmaya devam etmiştir.”
(El-İhkam, 4/174)

Açıkça görüldüğü üzere İbn Hazm (rh.a) Rasulu hakem tayin etmekten yüz çevirenlerin zina eden, içki içen vb haramları işleyenlerden farklı olarak kafir olacağını beyan etmektedir. Burada geçen din edinmek ifadesine dikkat edilmesi gerekir. İnsanlar Mürcie zihniyetinin tesirinde kalarak din edinmeyi sadece itikadla sınırlandırma hatasına düşmüşlerdir. Halbuki dinin manalarından birisi de kanun ve nizamdır. Kişi şeriata muhalif bir hükmü kendisine tıpkı din gibi itaat edilecek bir kanun edindiyse, bu yeni batıl dinle amel ediyorsa o da İbn Hazm’ın tarif ettiği şekilde Rasule muhalif bir din edinmiş ve İslamdan çıkmış demektir. Bu tıpkı Maliki imamlarından İsmail el-Kadi’nin Maide: 44. Ayetin nüzul sebebi olan Yahudilerin recm cezasını kömüre boyayıp teşhir etme cezasıyla tebdil edip değiştirmeleri hakkında kullandığı şu ifade gibidir:


ظَاهِرُ الْآيَاتِ يَدُلُّ عَلَى أَنَّ مَنْ فَعَلَ مِثْلَ مَا فَعَلُوا وَاخْتَرَعَ حُكْمًا يُخَالِفُ بِهِ حُكْمَ اللَّهِ وَجَعَلَهُ دِينًا يُعْمَلُ بِهِ فَقَدْ لَزِمَهُ مِثْلُ مَا لَزِمَهُمْ مِنَ الْوَعِيدِ الْمَذْكُورِ حَاكما كَانَ أَو غَيره

“Ayetlerin zahiri şunu göstermektedir ki her kim onların (Yahudilerin) yaptığı gibi yapar ve Allahın hükmüne muhalif bir hüküm icad edip bunu kendisiyle amel edilen bir din (kanun) haline getirirse sözkonusu tehdit onun için de geçerlidir. Bu ister yönetici isterse de başkası olsun fark etmez…” (Feth’ul Bari, 13/120)

İnsanların bir çoğu bu şekilde beşeri kanunlar icad edip bunlarla hükmeden yöneticilerin kafir olduğunu itiraf ettikleri halde, bu kanunları ihtilaf halinde hakem tayin eden yani bunlara muhakeme olan kişilerin küfrünü anlamakta zorlanırlar. Halbuki bu ikisi de gerek hükmeden yönetici gerekse hükmedilen yani muhakeme olan vatandaş olsun bu yeni uydurma dini kabul etmiştirler. Sanırım çoğu kişinin bu mahkeme meselesinde yan çizmesinin sebebi mahkemenin diğerine nazaran daha sık raslanılan bir durum olmasından ve insanların buna ruhsat aramalarından kaynaklanmaktadır. Vallahu a’lem.

Görüldüğü üzere İbn Hazm, bir çok yerde Rasulu hakem tayin etmeyi terk etmeyi küfür olarak vasıflandırırken tıpkı yukarda Ebu Ubeyde’nin naklettiğine benzer şekilde başka yerlerde ise Rasulun hükmünü kabul ettiği halde amelden yüz çevirenleri fasık olarak nitelendirmiştir. Bütün bunlar birbiriyle çelişmez. Çünkü ikisi farklı durumlarla alakalıdır. İslam şeriatına bağlı olduğu halde bazı hususlarda Rasulun hükmüne değil de nefsine veya cahiliye adetlerine tabi olan, ancak bunları kendisine uyulacak bir din ve şeriat edinmeyen kimselerden imanın aslı değil, kemali nefyedilir. Ancak İslam şeriatından başka şeriatlara ve dinlere muhakeme olanlar ise adı üzerinde hangi dine yani kanuna tabi oldularsa artık onun ferdi sayılırlar. Zira bunlar imanın geçerli olması için en büyük şart olan iltizam yani şeriata bağlanmak ve başka millet ve şeriatlardan yüz çevirmek esasını ihlal etmişlerdir. Şeyhulislam İbn Teymiye, yukarda nakletmiş olduğumuz sözünün devamında bu konuyu şöyle izah etmektedir:


فمن لم يلتزم تحكيم الله ورسوله فيما شجر بينهم فقد أقسم الله بنفسه أنه لا يؤمن، وأما من كان ملتزما لحكم الله ورسوله باطنا وظاهرا، لكن عصى واتبع هواه، فهذا بمنزلة أمثاله من العصاة.
وهذه الآية مما يحتج بها الخوارج على تكفير ولاة الأمر الذين لا يحكمون بما أنزل الله، ثم يزعمون أن اعتقادهم هو حكم الله.

(İlgili Nisa: 65 ayetini zikrettikten sonra) Şu halde her kim aralarında ihtilaf ettikleri hususlarda Allah ve Rasulun hakemliğine iltizam etmez, boyun eğmezse Allahu Teala bunların iman etmiş sayılmayacağına dair yemin etmektedir. Fakat her kim zahiren ve batınen Allah ve Rasulunun hükmüne iltizam eder, boyun eğer fakat hevasına tabi olarak isyan ederse işte bu diğer günahkarlar gibidir. Bu ayet, Haricilerin Allahın indirdiği ile hükmetmeyen yöneticileri tekfir etmek için delil aldıkları şeylerden bir tanesidir. Bunlar daha sonra bu itikadlarının bizzat Allahın hükmü olduğunu ileri sürmüşlerdir.”

Şeyhulislam sözünün devamında şöyle demektedir:


ومن لم يلتزم حكم الله ورسوله فهو كافر.
وهذا واجب على الأمة في كل ما تنازعت فيه من الأمور الاعتقادية والعملية.

“Kim Allahı ve Rasulunun hükmüne iltizam etmez, bağlanmazsa o kişi kafirdir. İşte bu gerek itikadi gerek ameli konularda ihtilaf ettikleri her hususta ümmete vacib olan şeydir.” (  Minhac’us Sunne 5/131)

Görüldüğü üzere iltizam yani boyun eğmek, kabul etmek, bağlanmak sırf itaatten farklı bir şeydir. Çünkü şeriatın bazı emirlerine itaat etmeyen kişiler dahi Allah ve Rasulu’nu yegane şari (kanun koyucu) kabul edip ondan başkasının dinini din ve kanun edinmedikten sonra şeriata iltizam etmiş olarak kabul edilmektedirler. Şeriatı esas edinen İslam hakimlerinin zulmettikleri ve Allahın bazı hükümlerini nefse uyarak terk ettikleri halde tekfir edilmemesinin sebebi budur. Fakat iltizam, sadece şeriatı tasdik etmekten ibaret de değildir. Bu hususta Şeyhulislam İbn Teymiye başka bir yerde “dille ikrar” kavramını izah ederken şöyle demektedir:


وَمُرَادُهُ بِالْإِقْرَارِ الِالْتِزَامُ لَا التَّصْدِيقُ كَمَا قَالَ تَعَالَى: {وَإِذْ أَخَذَ اللَّهُ مِيثَاقَ النَّبِيِّينَ لَمَا آتَيْتُكُمْ مِنْ كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِهِ وَلَتَنْصُرُنَّهُ قَالَ أَأَقْرَرْتُمْ وَأَخَذْتُمْ عَلَى ذَلِكُمْ إصْرِي قَالُوا أَقْرَرْنَا قَالَ فَاشْهَدُوا وَأَنَا مَعَكُمْ مِنَ الشَّاهِدِينَ} فَالْمِيثَاقُ الْمَأْخُوذُ عَلَى أَنَّهُمْ يُؤْمِنُونَ بِهِ وَيَنْصُرُونَهُ وَقَدْ أُمِرُوا بِهَذَا وَلَيْسَ هَذَا الْإِقْرَارُ تَصْدِيقًا فَإِنَّ اللَّهَ تَعَالَى لَمْ يُخْبِرْهُمْ بِخَبَرِ؛ بَلْ أَوْجَبَ عَلَيْهِمْ إذَا جَاءَهُمْ ذَلِكَ الرَّسُولُ أَنْ يُؤْمِنُوا بِهِ وَيَنْصُرُوهُ.

“İkrarla anlatmak istediği de tasdik değil, iltizamdır yani bağlanıp uymaktır. Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi:

"Hani Allah peygamberlerden size verdiği kitap ve hikmetten sonra beraberinizdekini tasdik edici bir peygamber gelince ona mutlaka iman ve yardım edeceksiniz diye misak aldığında dedi ki: İkrar (edip kabul) ettiniz mi ve yükünü alıp yüklendiniz mi? Onlar da ikrar ettik dediler. Buyurdu ki: Öyleyse şahid olun ben de sizinle beraber şehadet edenlerdenim." (Al-i İmran, 81)

Onlardan alınan misak ona iman edip ona yardımcı olmaları esası üzereydi. Ona bu emir verilmişti. Buradaki "ikrar", tasdik değildir. Şanı Yüce Allah onlara herhangi bir şeyi haber vermiyor. Fakat o rasul kendilerine gelecek olursa, ona iman edip yardımcı olmalarını farz kılmaktadır. Onlar da bu ikrarı tasdik ettiler ve buna bağlandılar. İşte onların ikrarı budur.” 
(Fetava, 7/396)

Şeyhulislam bunu imanı ve ikrarı sadece tasdik olarak açıklayan Mürcie’yi redd sadedinde söylemiştir ki onların azılıları şeriata iltizam etmeyen, bağlanmayan kişiler eğer şeriatı tasdik ediyorlarsa ona müslüman derler. Şeriatı hakem edinmeyip batıl şeriatları hakem edinen onlara iltizam eden kişilere sırf itikad yönünden şeriatı tasdik ettikleri için müslüman diyen veya müslüman olmalarına ihtimal tanıyan kimseler bu görüşleriyle Mürcie ve Cehmiye’den farksızdırlar. Eğer alimler iltizamı sırf tasdik manasında alsalardı şeriatı dilleriyle kabul ettikleri halde fiiliyatta Cengiz yasasına göre hareket ettikleri için Tatarları tekfir etmezlerdi ki İbn Teymiye ve öğrencileri Yesak’a muhakeme olmanın küfür olduğu hususunda en çok konuşanlardandır. Tatarlar gibi ve günümüzde beşeri kanunlara muhakeme olanlar gibi kimselerin tekfir edilmesinin sebebi işte budur, yani şeriata iltizam etmemeleridir, bağlanmamalarıdır ve başka kanunlara iltizam etmeleridir. Bu, bir ameldir fakat asla zina, içki vb bir amel değildir bilakis imanla çelişen ve onu ortadan kaldıran bir ameldir. Günümüzde bir çokları imanın aslıyla çelişen günahlar ve aslıyla çelişmeyen günahlar arasında ayrım yapmadıkları için tağuta muhakeme gibi amelleri sadece günahtan ibaret zannederler halbuki bu batıldır.

Şeyhulislam başka bir yerde ise Nisa: 65’le alakalı şöyle demektedir:


فَلَمَّا نَفَى الْإِيمَانَ حَتَّى تُوجَدَ هَذِهِ الْغَايَةُ دَلَّ عَلَى أَنَّ هَذِهِ الْغَايَةَ فَرْضٌ عَلَى النَّاسِ؛ فَمَنْ تَرَكَهَا كَانَ مِنْ أَهْلِ الْوَعِيدِ لَمْ يَكُنْ قَدْ أَتَى بِالْإِيمَانِ الْوَاجِبِ الَّذِي وُعِدَ أَهْلُهُ بِدُخُولِ الْجَنَّةِ بِلَا عَذَابٍ، فَإِنَّ اللَّهَ إنَّمَا وَعَدَ بِذَلِكَ مَنْ فَعَلَ مَا أُمِرَ بِهِ وَأَمَّا مَنْ فَعَلَ بَعْضَ الْوَاجِبَاتِ وَتَرَكَ بَعْضَهَا؛ فَهُوَ مُعَرَّضٌ لِلْوَعِيدِ.

“Bu ayette bu nihai hususlar gerçekleşmedikçe, imanın nefyedilmesi, bunların insanlar üzerinde farz olduğunun delilidir. Bunları terkeden kimse buradaki tehdide muhatap olur ve azabsız olarak cennete gireceği vadolunan farz imanı gerçekleştiren kimselerden olmaz. Çünkü Yüce Allah bu vaadi, emrettiği şeyleri yerine getirenler için yapmıştır. Kendisine verilen görevlerin (vâcibat) bir kısmını yapıp da bir kısmını terkedenler ise tehditle karşı karşıya kalır.”
(Feteva, 7/38)

Burada ise Nisa: 65’teki “İman etmiş olmazlar” ifadesini kemal manasında tefsir etmiştir. Yukardaki sözüyle beraber değerlendirilecek olursa sözü şu şekilde anlaşılır; her kim şeriata iltizam etmekle beraber bu ayette sayılan hususları yerine getirmezse imanı eksik mümindir. Beşeri kanunları hakem edinenler ise şeriata iltizam etmiş sayılmadıkları için bunlardan iman ismi tümüyle kaldırılır. İbn Hazm'ın, İbn Teymiyye'nin ve diğer alimlerin benzer sözleri gerçekte Rasulu hakem edinmiş olan fakat amelde noksanlıkları olduğu için kamil anlamda Rasulu hakem edinmemiş sayılan, hevasına ve başka şeylere tabi olduğu için hakiki anlamda olmasa da kısmen onları hakem edinmiş sayılan kimselerle alakalıdır. Bu sözlerden beşeri kanunlara müracaat edenler gibi hakiki anlamda tağuta muhakeme olanların "günahkar müslümanlar" olduğu gibi bir anlam çıkmaz. Çünkü aynı alimlerden tağuta muhakeme olanların kafir olduğuna dair açık beyanlar vardır. Alimlerin sözlerinden farklı manalar çıkartmak, onların aynı meselelerde birbiriyle çelişen sözler sarfeden kişiler olduğu manasına gelir ki bu onlara atılmış bir iftiradır. Vallahu a’lem.

Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1743
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
7. Nakil: İbn Kayyım’ın Medaric’us Salikin’de geçen sözü:

Ebu Ubeyde’nin Nisa: 65 ayetiyle alakalı naklettiği ikinci söz ise İbn Kayyım’a aittir. İbnul Kayyum (rh.a) Nisa suresi 65. Ayetin tefsirinde şöyle demiştir:


فَأَقْسَمَ: أَنَّهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوا رَسُولَهُ، وَحَتَّى يَرْتَفِعَ الْحَرَجُ مِنْ نُفُوسِهِمْ مِنْ حُكْمِهِ، وَحَتَّى يُسَلِّمُوا لِحُكْمِهِ تَسْلِيمًا. وَهَذَا حَقِيقَةُ الرِّضَا بِحُكْمِهِ.
فَالتَّحْكِيمُ: فِي مَقَامِ الْإِسْلَامِ. وَانْتِفَاءُ الْحَرَجِ: فِي مَقَامِ الْإِيمَانِ. وَالتَّسْلِيمُ: فِي مَقَامِ الْإِحْسَانِ
.

“ Yemin etti ki aralarında çıkan anlaşmazlıklarda resulüne muhakeme olmadan iman etmiş olamazlar. Aynı şekilde nefislerindeki sıkıntıyı kaldırmadan ve öyle ki hükmüne tam teslim olmadıkça iman edemeyeceklerine yemin etti. İşte bu hükmüne razı olmanın hakikatidir. Muhakeme olmak İslam makamıdır. Sıkıntının kalmaması iman makamıdır. Tam teslimiyet ise ihsan makamıdır.”
(Medaric’us Salikin, 2/189)

Bu söz de aynı şekilde Rasulun hükmüne müracaat etmenin ve teslim olmanın imanın aslıyla değil kemaliyle bağlantılı olduğu şeklinde anlaşılabilir. Çünkü teslimiyetin –bir çok kişinin erişemeyeceği- ihsan makamında olduğunu söylemiştir ilh. Bu sözü de anlayabilmek için yine sözün sahibine müracaat etmek gerekir. Esasında dikkatli okunduğunda Medaric’us Salikin’de geçen bu sözün baş tarafında Rasulu hakem tayin etmeyenlerden iman sıfatının kaldırıldığını açıkça görülecektir. İbn Kayyım (rh.a) başka yerlerde de bu ayete göre Rasulü hakem tayin etmeyenlerin imanının olmadığını açıkça beyan etmektedir:


فأقسم سبحانه بأجل مقسم به - وهو نفسه عز وجل - على أنه لا يثبت لهم الإيمان، ولا يكونون من أهله، حتى يحكموا رسول الله صلى الله عليه وسلم في جميع موارد النزاع في جميع ابواب الدين


“Noksanlıklardan münezzeh olan Allah, kendisiyle yemin edilenlerin en üstününe yemin ediyor ki bu kendi nefsidir; onlar dinin bütün meselelerinde Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’i hakem tayin etmedikçe onlar için iman sabit olmaz ve onlar iman ehlinden sayılmazlar” (Risale-i tebukiye, 25)

Şu halde alimlerin açıklamalarından hareketle bu ayetin iki yönü olduğu ortaya çıkmaktadır. Birincisi imanın aslına bakan yönü, ikincisi ise imanın kemaline bakan yönü. İslam şeriatına iman eden, ona iltizam eden yani boyun eğen, ondan başka şeriatları reddeden herkes esasında Rasulu hakem tayin etmiş ve ona teslim olmuş demektir. Bunların olmadığı yerde ise iman yoktur. İbn Kesir (rh.a)’ın ve diğer alimlerin de ifade ettiği gibi nesh edilmiş şeriatlara, Yesak gibi beşeri kanun ve anayasalara yani tağuta muhakeme olanlar bu statüdedirler yani kafirdirler. Bu şartları sağlayan ve İbn Teymiye’nin de bahsettiği gibi şeriata mültezim (bağlı) olan bir fert ise ayette bahsedilen şartların kemali noktasında bir eksiklik yaptığı zaman bundan dolayı tekfir edilmez. Zira bütün ihtilaflarda Rasulu hakem tayin etmek, onun verdiği hükme teslim olmak ve bu hususta hiçbir sıkıntı duymamak şartlarını kemal anlamıyla ancak gerçek ihlaslı müminler yerine getirebilir. Mesela bakılması haram olan bir şeyle karşılaştığında bu durumu derhal –nefsine ve hevasına değil- Rasule arz edip, Rasulun bunu haram saydığını hatırladığı anda gözünü o haramdan çeviren ve bu hususta da asla bir tereddüd ve pişmanlık yaşamayan, bilakis kalb huzuru duyan kimse kamil bir mümindir. Ancak bunu yerine getirmeyen kimseler o haramı helal yapmadıkları müddetçe kafir sayılmazlar. Bundan dolayı Buhari şarihi İbn Battal (rh.a) Nisa: 65 ayetiyle alakalı şöyle demiştir:


وهو قوله: (فلا وربك لا يؤمنون حتى يحكموك. .) [النساء: 65] الآية. يعنى: لا يؤمنون إيمانًا كاملا؛ لأنه لا يخرج من الإيمان بخطرة أخطرها الشيطان ونزغ بها.

“Seni hakem tayin etmedikçe iman etmiş olmazlar, ayeti ‘Kamil anlamda iman etmiş olmazlar’ manasına gelir. Çünkü kişi, şeytanın kalbine attığı düşünce ve vesveselerden dolayı imandan çıkmaz.” (Şerhu Sahih’il Buhari, 8/100)

Bunun tağuta muhakeme olmak gibi şirk fiilleriyle bir alakası yoktur. Allaha hükmünde ortak koşmak anlamına gelen bu tür fiillerde helal sayma ve inkar şartını aramak ancak sapmış Mürcii ve Cehmi zihniyete mensup kişilerin harcıdır. Vallahu a’lem.


Çevrimiçi Tevhid Ehli

  • Administrator
  • Hero Member
  • *****
  • İleti: 1743
  • Değerlendirme Puanı: +49/-0
Netice: Ebu Ubeyde’nin “Muhakemenin Tekfirinde İhtilaf” başlıklı ve 13.07.2014 tarihli yazısında savunduğu temel tezi ve buna verdiğimiz cevab özetle şöyledir:

Ebu Ubeyde, tağuta muhakeme konusunda alimlerin icma ettikleri ve de ihtilaf ettikleri hususlar olduğunu iddia etmiş ve tağuta muhakemeyi helal sayarak ve tağutun hükmünü Rasulun hükmünden üstün tutarak tağuta başvuranın kafir olduğu hususunda icma olduğunu; bu şekildeki bir itikad olmadan mücerred muhakeme olma fiilinin küfür mü yoksa haram mı olduğu noktasında ise ihtilaf olduğunu ileri sürmüştür. Kendisi tağuta muhakeme fiiline küfür dediğini ve bunun ameli bir küfür olduğunu söylemiş ki bundan ne kasdettiği ise tartışmalıdır. Çünkü ameli küfür tabiri genelde dinden çıkartmayan küçük küfürle alakalı kullanılır ki Ebu Ubeyde’nin kendi görüşüne dayanak yaptığı Şeyh Süleyman bin Sehman ameli küfrü bu anlamda kullanmıştır. Ebu Ubeyde ya Şeyh’in sözlerini anlamamıştır yahut da tağuta muhakemeye dinden çıkartmayan küçük küfür dediği halde takiyye yapmaktadır.  Doğrusunu Allah bilir.

Biz bütün bu iddialara cevaben şöyle diyoruz: İbn Kesir (rh.a) Yesak gibi beşeri kanunlara muhakeme olanın küfrü hususunda icma nakletmiştir. İcma’nın da ötesinde Kitap ve Sünnetten açık delillerle sabit olmuş ve bizzat rasullerin ortak daveti tevhidin aslına dahil olan bu meselenin yani Allahtan başkasının hüküm ve teşri yetkisini kabul etme manasına gelen tağuta muhakemenin küfrün altında bir haram olduğuna dair hiçbir delil olmadığı gibi, alimlerden de bu doğrultuda hiçbir açık söz nakledilemez. Ebu Ubeyde, bu hükme ancak alimlerin bazı sözlerini yorumlayarak ulaşabilmiştir. Naklettikleri sözlerin hepsi ihtimalli sözler olup malum olduğu üzere ihtimalli sözlerle hiçbir hükme varılamaz. Alimlerin sözleri tağuta muhakemenin aslı olan İslam şeriatı dışındaki bir kanuna muhakeme olmakla alakalı değildir, bilakis bu sözlerde bahsedilen şey bir nevi tağuta muhakemeye benzeyen fakat tağuta muhakemenin bizzat kendisi olmayan, onun aşağısındaki bazı fiillerdir. Mesela kişinin hevasına, cahiliyeden kalma adet ve alışkanlıklarına tabi olması, mezhep taassubu yapması, kendi görüş ve mezhebine aykırı gelen nasslara zorlama teviller getirmesi vb fiillerdir. Elbette ki bu bahsettiklerimiz dinin zaruri olarak bilinen açık hükümlerini reddetme hususunda değil, hafi (kapalı) meselelerde cereyan eden şeylerdir. Veyahut da açık hükümlerde olsa bile kişinin sergilediği itaatsizlik, hükmü reddetme seviyesine ulaşmaz; kişi şeriata iltizam etmeye, bağlılık göstermeye devam ettiği halde bazı hükümleri terk ederek hevasına tabi olur. Tıpkı İslam şeriatına bağlı olduğu halde bazı hususlarda nefsine uyarak Allahın hükmünü uygulamayı terk eden İslam kadısı ve onun verdiği caiz olmayan hükümlere rıza gösteren kişiler gibi. Bütün bunlar alimler tarafından tağliz (sakındırma) babından ve bir benzetme olarak tağuta muhakeme, cahiliye hükmünü isteme gibi isimlerle adlandırılmıştır ancak bu dinden çıkartan tağuta ibadet anlamında değildir. Zira bizim tağuta muhakeme dediğimiz mesele esas itibariyle tağuta ibadet yani ona hüküm koyma yetkisini vermektir ki bunun şirk olduğu hususunda iki müslüman dahi ihtilaf etmez ve iki müslüman dahi bunu helal sayma veya inkar şartına bağlamaz. Sözkonusu yazıdaki iddialarla alakalı bizim toparlayabildiklerimiz bunlardır.

Ebu Ubeyde’nin bunları gündeme getirme sebebine gelince; Ebu Ubeyde bütün bunları yukarda da işaret ettiğimiz gibi güya Ebu Hanzala vb’ni neden tekfir etmediği sorusuna cevap olarak yazmıştır. Fakat görüldüğü üzere ne astığı nakillerde ne de yazdığı diğer şeylerde bu soruya cevap olacak bir şey yoktur. Çünkü Ebu Hanzala ve  Makdisi gibileri –yukarda da belirttiğimiz gibi- tağuta muhakeme küfürdür deyip ardından küfre istisna getirerek bunun darul harpte belli şartlarla caiz olacağını iddia etmektedir. Bu yazısında ise Ebu Ubeyde tağuta muhakemenin küfür mü haram mı olduğu noktasında ihtilaf olduğunu iddia etmektedir. Bütün bunların Ebu Hanzala, Makdisi vb’nin görüşü ile ne alakası vardır? Ebu Ubeyde hocası Ebu Hanzala’yı tekfir etmemekte haklı (!) olduğunu isbat etmek istiyorsa darul harpte tağuta muhakemenin caiz olduğunu veya en azından bu konuda alimlerin ihtilaf ettiğini açıkça ifade eden nakiller getirmesi gerekiyordu. İlerde de inşallah geleceği üzere onlar bu hususta da Serahsi vb alimlerden ihtimalli bir takım sözleri getirip kendilerine göre yorumlamaktan öte bir şey yapamazlar. Alimlerden tağuta muhakemeye cevaz veren bir şey getirmeleri muhal olduğuna göre gerek onun gerekse onun gibi düşünen herkesin önünde bu iddiadan ve benzeri küfürlerinden tevbe etmesi haricinde bir seçenek yoktur. Ona tabi olanlara da düşen kendilerine her denileni tasdik etmek ve ardından çay içip dağılmak yerine bu getirdiği nakillerin konuyla ne alakası olduğunu ve neye nasıl delil olduğunu sorgulamaktır. Çünkü bunlar, üzerinde dikkatle durulması gereken iman küfür meseleleridir ve bu konularda ne içtihad, ne de taklid caiz değildir. Bu hususlarda isabet edemeyen herkesi öfkesinden neredeyse çatlayacak olan cehennem azabı beklemektedir. Bundan Allah’a sığınırız.


Çevrimiçi İbn Umer

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 152
  • Değerlendirme Puanı: +7/-0
Bismillahirrahmanirrahim

EBU UBEYDE’NİN MUHAKEME KONUSUNDA YAPTIĞI TEDLİS VE HİLELERİN İZAHI


Bu değerli risaleyi PDF formatında aşağıdaki linkten indirebilirsiniz.




 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
13 Yanıt
7160 Gösterim
Son İleti 30.01.2019, 21:11
Gönderen: İbn Umer
10 Yanıt
5784 Gösterim
Son İleti 30.11.2017, 00:59
Gönderen: İbn Teymiyye
15 Yanıt
3969 Gösterim
Son İleti 30.11.2017, 22:02
Gönderen: İbn Teymiyye
7 Yanıt
2144 Gösterim
Son İleti 06.10.2018, 22:36
Gönderen: Tevhid Ehli
2 Yanıt
816 Gösterim
Son İleti 22.10.2018, 20:41
Gönderen: Tevhid Ehli